Tansu Gürpınar : Türkiye’de Kuş Gözlemciliğinin Tarihçesi



TÜRKİYE’DE KUŞ GÖZLEMCİLİĞİNİN TARİHÇESİ





Kuş gözlemciliği kuşlarla ilgili uğraşı alanlarından biri, ama hiç kuşkusuz en yaygın olanı. Kuşlarla ilgili başka uğraşı alanları da var. Bunların çoğu kuş gözlemciliğinden eski, fakat hiçbiri kuş gözlemciliği kadar popüler değil. Boynuz kulağı geçer diye boşuna söylememişler.



Avcılık amaçlı yırtıcı kuş eğitimi olan Doğancılık, Atmacacılık, belirli kurallara bağlı olarak, günümüzde de yapılıyor. Orta Asya’daki Türk Devletlerinde bu amaçla kartallar eğitiliyor ve onlarla, tilki büyüklüğündeki hayvanlar bile avlanabiliyor.



Güvercin yetiştiriciliği bazı yörelerimizde günümüzde de canlılığını sürdürüyor. Daha çok gösteri amacıyla beslenen güvercinler, bazen haberleşme ve gübre üretimi için de kullanılıyor.



Güzel seslerini dinlemek amacıyla yapılan ötücü kuş yetiştiriciliği de oldukça yaygın bir uğraşı.



Az sayıda olmakla birlikte, mayıs, haziran aylarında, henüz gün doğmadan bülbül sesi dinlemek için koruluklara, bağlara, bahçelere giden küçük guruplar var.



Ördekleri ve keklikleri aldatarak kolayca avlamak için canlı mühre yetiştiriciliği, yasa dışı olmasına karşın yine de yapılıyor.



Keza, yasadışı başka bir uğraş olan saka, iskete, gibi küçük ötücülerin ökse ile yakalanıp satılması da, azalmış olmakla birlikte, hala mevcut.



Kuş avcılığı ise ayrı bir konu. Avcılık ülkemizde yaygın olarak yapılıyor ve ne yazık ki büyük çoğunlukla atışların hedefi kuşlar oluyor. Bilinçli ve yaptığı işe saygılı olan avcılar dışındakiler av kuşu olup olmadığına bakmaksızın önlerine çıkan her kuşa ateş ediyorlar.



Göçmen ve yerli kuşların havacılıktaki uçuş güvenliğine oluşturdukları tehlikeleri önlemeye yönelik çalışmalar özellikle kuş göçlerine sahne olan havaalanlarında, farklı disiplinlerden uzmanların koordinasyonu ile gerçekleştiriliyor.



Kuşlarla taşınan hastalık ve parazitler konusunda kuşçularla sağlık personeli işbirliği yapıyorlar.



Toplumumuzda kuşlara ilgi eski zamanlardan beri mevcut. Dilimizde çok kullanılan “kuşku”, “konut” gibi sözcüklerimiz kuşların yaşamlarıyla ilgili. Onlarla ilgili özdeyişlerimiz var. Kuşlar diğer hayvanlardan ayrı bir yerdeler. Kuşların uçma eylemiyle gerçekleştirdikleri özgür davranışlara hep imrenerek bakılıyor.



Cumhuriyet döneminde Türkiye’de kuş gözlemciliğinin kiminle başladığını bilmiyorum; ancak 1930’lu yılların ikinci yarısında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi, Zooloji Enstitüsünde görev yapan Prof. Dr. Curt Kosswig ve ekibi ile ivmelenmiş olduğunu biliyorum. Prof.Dr. C. Kosswig, Hitler rejiminden kaçış yolları ararken, Kemal Atatürk’ün önerdiği imkanları kabul ederek Türkiye’ye gelen bir gurup Alman bilim insanından biriydi. Türk meslekdaşları ile birlikte, o yılların kısıtlı imkanları ile ülkenin çeşitli yerlerini gezmiş, gözlemler yapmış, örnekler almış ve Türkiye faunasına yeni türler kazandırmıştı. Asıl branşı genetik olmakla birlikte zoolojinin bütün dallarında yetkindi. Asistanlarından Dr. Saadet Ergene (Bayramoğlu) kuşlar konusunda incelemeler yapıyordu. “Türkiye’nin Kuşları” kitabı o yıllarda yapılan çalışmalardan sonra yayınlanmış ve Kosswig’e ithaf edilmiştir. Keza o dönemde Dr. Melekper Öktay’ da kuşlarla ilgileniyordu.



Prof. Dr. C. Kosswig ve meslektaşlarının doğayı bütün olarak incelediklerini, o ekipte bulunan ve ileriki yıllarda A. Ü. Fen Fakültesinde bana hocalık yapmış olan akademisyenlerle yaptığımız gezilerde fark etmiştim. Karada, suda, havada hareket eden her canlıyı tanırlardı. Sadece hayvanları değil, ağaçları, çiçekleri de genel hatlarıyla bilirlerdi. Jeolojik oluşumlara da yabancı değildiler. Kuşları sadece görünüşünden değil ötüşlerinden de ayırt ederlerdi. Böyle bir ekibin üyelerinin yaptıkları yurt gezilerinde kuşlarla ilgili gözlem yapmış oldukları aşikar. Kayıtlarını, büyük bir olasılıkla, o sırada kuşlar konusunda çalışan Dr. Saadet Ergene’ye veriyorlardı. Kısacası, kuş gözlemciliği, 1930’lu yıllarda İstanbul’daki bir gurup akademisyen tarafından yapılıyordu ve biraz önce değindiğim gibi gözlem kayıtlarının “Türkiye’nin Kuşları” kitabına katkı sağlamış olması ihtimali oldukça yüksekti.



Prof. Dr. C. Kosswig ve eşi Leonora Kosswig ile 1966 yılında, fiilen yönetimi ile görevlendirilmiş bulunduğum, Kuş Cenneti Milli Parkında tanıştım. 1938 yılı ilkbaharında keşfettikleri ve çok sevdikleri Kuş Cenneti’ne her yıl geliyor, yaşatılması için ilgi ve katkılarını sürdürüyorlardı. Biyolog olduğumu öğrenince hocalarımı sordu. İsimleri öğrenince “sen benim ilmi torunumsun, çünkü hocalarından bazılarını ben yetiştirmiştim” dedi. O’nun ilmi torunu olmak büyük bir bahtiyarlıktı. Tıpkı şimdilerde çoğu rahmetli olmuş değerli hocalarımın öğrenicisi olmak gibi. O yıllarda milli parka komşu Sığırcı Atik köyünde yaşayan ve Kuş Cenneti’nde laborant olarak görev yapan Ali Kızılay iyi de bir kuş gözlemcisiydi. Milli parkta bulunmadığım zamanlarda olanı biteni ondan öğrenirdim.



Her ilkbaharda sekiz on gün kaldıkları Kuş Cenneti’nde Kosswig’leri ağırlamak benim için sevinç ve bilgi kaynağı oluyordu. Gözlemleri birlikte yapıyor, akşam sofralarında günlük değerlendirmelerin yanı sıra Anadolu’ya yapmış olduğu yolculuklara dair anlattıklarını da dinliyordum. Türkçeyi çok iyi konuşuyordu. Anadili dışında İngilizce ve Fransızca da biliyordu. Çok bilgili, bilgili olduğu kadar da alçakgönüllü bir bilim insanıydı. Bizleri ve bu ülkeyi severdi. Ramsar Sözleşmesinin başlangıcını oluşturan 1967 yılında Ankara’da yapılan Uluslararası Sulak Alanlar Teknik Toplantısında bazı bürokratlarımız tebliğlerini İngilizce sunarken Prof. Dr. C. Kosswig sunuşunu Türkçe yapmıştı.



1967 Yılı sonbaharında Ali Kızılay’la birlikte Kuş Cenneti’nin batı kıyılarında pelikanlar için bir yuva hazırladık. Bir söğüt ağacının üst dallarını budadık ve yatay bir zemin oluşturduk. Üzerine yere düşmüş balıkçıl yuvalarındaki malzemeleri serdik. Ağacın üzerinde 8-9 metrekarelik bir platform oluşturmuştuk. 1 Nisan 1968 günü, Kosswig’lerin Kuş Cenneti’ni keşfinden tam otuz yıl sonra, 26 tepeli pelikan bu yuvaya yerleşti. Kosswig’ler ay sonunda geldiler. Kuluçkadaki pelikanları görünce çok sevindiler ve Kuş Cenneti’ne verilen büyük bir armağan olarak yorumladılar.



Kuşlar hakkındaki ilk bilgilerimi henüz beş yaşımdayken babamdan almıştım. Yaz eğitim kursları için gittiğimiz Van’da tepemizde sürekli dolaşan kartalları, şahinleri, atmacaları ondan öğrenmiştim. Fakülte yıllarında ise hocalarımdan Prof Dr. Mithat Ali Tolunay, Prof. Dr. Bahtiye Mursaloğlu ve Prof. Dr. Remzi Geldiay’dan ornitoloji branşında ders ve bilgiler almıştım. Kuş Cenneti’ni de milli park ilan edilmeden önce, öğrenicilik yıllarımda görüp incelemiştim. Mezuniyet sonrası Milli Parklar Dairesinde göreve başladıktan sonra Kuş Cenneti Milli Parkının yıllık yönetim planlarının hazırlama görevi bana verildi. Her mevsim Kuş cennetine gidip gözlem ve etütler yapıyor, kayıtlar alıyor ve yılsonunda yönetim raporumu Türkiye’de milli parklar doğa koruma sisteminin kurucusu olan Daire Başkanım M. Zekai Bayer’e sunuyordum.



Milli Parklardaki görevim Kuşcenneti ile sınırlı değildi. Başta nesli tehlikede olan türlerle, tehdit altındaki yaşama ortamlarının korunması ve kurtarılması olmak üzere çeşitli projelerde çalışıyor, tasarı milli park alanlarının fauna incelemelerini de yapıyordum. İğneada’dan Yüksekova’ya, Datça’dan Borçka’ ya kadar her yere koşuyordum. Dairede Nihat Turan ve Avni Nebioğlu yakın mesai arkadaşlarımdı. Zaten 1960’lı yılların ikinci yarısında bu konularda çalışan başka kimse de yoktu. Nihat Turan memeliler konusunda kendisini yetiştirmişti. Avni Nebioğlu av ve yaban hayatı yönetiminde uzmanlaşmıştı. Yine o dönemde Avrupa ülkelerinden gelen kuş gözlemcileri ile birlikte sonbaharda Çamlıca tepelerinden İstanbul Boğazı göçlerini gözlemliyor, ocak ayında da Uluslararası Su Kuşları Araştırma Bürosunun (IWRB) Avrupa ölçeğinde yürüttüğü su kuşları kış ortası sayımlarının Doğu Akdeniz bölgesini yapıyordum. 1970 li yılları başında İsmet Özer de ekibe katıldı. O da kuşlara ilgi duyuyordu. Yeri geldikçe kuş gözlemlerini birlikte yapıyorduk. Sultan Sazlığı’na beni ilk kez o çağırmıştı. Genç yaşta vefatı büyük kayıp oldu. 1970’lerin ortalarında ise Sabit Tarhan ekibe dahil oldu.



Bu arada zaman zaman Avrupa’dan gelen kuş gözlemcileri ve doğa korumacılarla da beraber çalıştım. Richard Porter, Ian Willis, David Lea, Hayo Hoekstra, Mörzer Bryuns, Peter Baum, Paul Geroudet, Udo Hirsch bu bağlamda aklıma gelen isimler.



Bilinen anlamda kuş gözlemcisi olmamakla beraber kuşlara ilgi duyan ve onların korunması için çalışanlar da vardı. Türkiye’nin kuş ressamı olarak tanınan Salih Acar ve eşi Belkıs Acar (Balpınar) kuşlar konusunda yararlı olmak için gayret gösteriyorlardı. Nergis Yazgan, avcılığı ile ünlü babası Şadi Yazgan’ın aksine tam bir doğa korumacıydı. Kelaynakların korunması için yapılan çalışmalarda aynı amaç için çalışan Redhouse Yayınevinden Edmonds ailesi ve Sait Sermet de vardı. Yetmişli yılların ortalarında Şahika Ertan ve eşi Asaf Ertan, Doğal Hayatı Koruma Derneği bünyesinde koruma çalışmalarına katıldılar. Ankara’da Türkiye Tabiatını Koruma Cemiyeti Hasan Asmaz başkanlığında erozyonun önlenmesine ve kuşların korunmasına özel önem atfediyordu. 1967 yılındaki uluslar arası sulak alanlar toplantısının düzenlenmesinde büyük gayretleri olmuştu.



Gerçek anlamda kuş gözlemcileri yetmişli yılların ikinci yarısında kendilerini gösterdiler. Kayseri Fen Lisesinden Uygar Özesmi Sultan Sazlığı’nda yaptığı araştırma ile TÜBİTAK Bilim Teşvik Ödülü’nü almıştı. Ankara Fen Lisesinden Can Bilgin, Reşit Akçakaya, Serdar Omay ve Alparslan Kütükçü kuşlara ve doğaya ilgi duyan insanlardı. Onlara “genç ornitologlar” diyordum. Yaz tatillerinde Kuş Cenneti’nde ve Sultan Sazlığı’nda kamp kurarak gözlemlerini makaleler halinde yayınladılar. Varlıkları benim için umut ve sevinç kaynağı oluyordu. Çamlıca tepelerinden göçleri izlerken Türkçe konuşabileceğim kimse olmaması bana ağır gelmişti. Bu nedenle bu genç kuşağın değerini çok iyi anlıyordum. Yetmişli yılların ikinci yarısıyla, seksenli yıllar, kuşlar konusunda ciddi olarak çalışmaya başlayan genç insanların seslerini duyurmalarına tanık oldu.



Ankara’dan Kerem Ali Boyla, İlhami Kiziroğlu, Cem Orkun Kıraç, Sühendan Karauz, Serhan Oksay, Aygün Kılıç, Max Kasparek; İstanbul’dan Murat Yarar, Asaf Ertan, Selim Somçağ, Gernant Magnin; İzmir’den Mehmet Sıkı, Güven Eken, Kazım Çapacı; Samsundan Sancar Barış, ilk akla gelen isimlerdi. Sonraki yıllarda ise kuş gözlemcilerinin sayısı hızlanarak arttı. Kentlerimizde, üniversitelerimizde kurulan kuş gözlem gurupları, doğa toplulukları ilginin yayılmasında etken oldu. İyi gözlemciler yetişti.



2009 yılı sonu itibariyle ülkemizdeki kuş gözlemcisi sayısının beş binlere yaklaşmış olduğunu tahmin ediyorum. Eskiyle kıyaslandığında çok iyi bir değer; ancak Türkiye avifaunası ve sahip olduğu dinamikler ve özellikler dikkate alındığında daha gidilecek çok yolumuz var.



Gidilecek yolu kolaylamak için son yirmi yıldır kayda değer çalışmalar yapıldı. Doğal Hayatı Koruma Derneğinin başlatıp Doğa Derneğinin sürdürdüğü “Türkiye’nin Önemli Kuş Alanları” kitapları serisi ayakları yere basan çalışmaların ürünü. Saha kılavuzu olarak Kerem Ali Boyla’nın çevirisi ve Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin desteği ile yayınlanan Collins Yayınevinin “Türkiye ve Avrupa’nın Kuşları” kitabı kuşçular için bir vazgeçilmez bir yapıt.



Yine kuşlar konusunda Cavit Bilen, Asaf Ertan, Selim Somçağ, Prof. Dr.İlhami Kiziroğlu tarafından yayınlanan kitaplar bu alanı zenginleştiriyor. Haberdar olmadığım yayınlar da vardır sanırım. Kuşlar konusundaki kayıtların veritabanının hazırlanmasında Dr. Uygar Özesmi ile Dr. Güven Eken’in büyük emekleri var. Kuşçuların aralarına iletişim kurmalarında Bahtiyar Kurt ve arkadaşlarının rolü önemli. Kuş koruma projelerinin hayata geçirilmesinde Osman Erdem ilk akla gelen isimlerden. Akademik olarak Prof. Dr. Can Bilgin, Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu ve Prof. Dr Mehmet Sıkı yıllardır bu alanda çalışıyorlar.



Kuş fotoğrafçılığının geldiği yere ise inanamıyorum. 1968 Yılında Almanya’dan 400 mm lik Novofleks objektifimi aldığımda Türkiye’de aynından bir de bir spor muhabirinde vardı. Bu objektifin özelliği netlemeyi tabanca kabzasını andıran bir mekanizma ile yapması ve dolaysıyla biraz daha hızlı olmasıydı. Şimdilerde bakıyorum son teknojilerle üretilmiş güçlü teleobjektiflerden yüzlercesi kuş fotoğrafçıların elinde. İşin daha da güzeli, makinelerin, objektiflerin hakkını tam anlamıyla veriyorlar. Sanal ortamda çok iyi fotoğraflara rastlıyorum ve kuş gözlemciliği, doğa fotoğrafçılığı adına seviniyorum.



Yaban hayatı fotoğrafçılığının Türkiye’de revaç bulması elli yıl kadar gecikmiş. Yeri gelmişken olayın hikayesine değinmek istiyorum.



1950’li yılların ikinci yarısında DDT’nin doğa üzerindeki kalıcı ve zehirleyici etkisinin emareleri görülmeye başlanmıştı. ABD de durumun vehametini anlayıp topluma duyuran Rachel Carson isimli bayan biyolog olmuştu. Aynı zamanda kuş gözlemcisi olan Carson, DDT nin kuşlarda yumurta kabuğunun incelmesine neden olarak üreme zayıflıklarına sebep olduğunu anlamıştı. 1965 yılında yayınladığı “Sessiz İlkbahar – Silent Spring” adlı kitabında insektisitler başta olmak üzere bütün pestisitlerin ipliğini pazara çıkarmış, nelere sebep olduklarını uzman bir kimyacı yetkinliğiyle anlatırken, bunun gerçek hayattaki yansımasını herkesin anlayabileceği bir dille çarpıcı tablolar halinde vermişti.



Kitabın etkisini ne denli büyük olduğunu o yıllarda ABD de doktora çalışması yapan arkadaşlarımdan dinlemiştim. DDT karşıtı hareketlere ilkokul çağlarındaki çocukların bile katıldığını söylemişlerdi. EPA’nın (Çevre Koruma Ajansı - Environmental Protection Agency) güçlü bir kurumsal yapıya kavuşması da bu hareketlerden sonra olmuş.



Olayın yaban hayatı fotoğrafçılığıyla ilgisine gelince: Olaylar, doğa korumacılığın bir bütün olarak ele alınmasını benimseyen görüşleri güçlendirmiş. Korumacı ve özgürlükçü akımlar avcılığa olan yaklaşımları olumsuzlaştırmış. Durumu dikkatle izleyen Japon’lar avcılık yerine geçebilen bir uğraş için slogan çıkarmışlar. “Onları canlı olarak geri getirin. – Bring them back alive.” Amerikalılar sloganı çok sevmişler. Bir tavşanı, bir ördeği canlı geri getirmek tabii ki onların fotoğrafını çekerek oluyor. Japon optik sanayi durumu iyi değerlendirerek doğa ve kuş koruma dernek üyelerine uygun fiyatla dürbün pazarlamışlar. İnsanlar doğa ile daha çok ilgilenince dürbünün arkasından fotoğraf makinesi, onun arkasından da teleobjektifler gelmiş. Önceleri sadece çok ilgili olanların uğraşı olan yaban hayatı fotoğrafçılığı giderek yaygınlaşmış. İyi de olmuş tabii; çünkü insanlar doğayı, yabani hayvanları daha iyi tanımak fırsatını bulmuşlar. Tanıyınca da sevmişler.



Trakuş çatısı altında faaliyetlerini sürdürenler zor fakat doğru bir hedef için ilerliyorlar. Katkı koyanların hepsi yüz akımız. Ankara’da da mükemmel fotoğraflar üreten guruplar var. Ornithofoto bunlardan en bilineni. İzmir, Samsun gibi merkezlerde de ileri düzeyde kuş fotoğrafçılığı gerçekleştiriliyor.



Kuş gözlemciliğinin sağladıklarına gelince: Doğada yapılan her aktivitede olduğu gibi açık havada, arkadaşlarla birlikte olmak ruh ve beden sağlığı için yararlıdır. Doğanın en hareketli yaratıkları olan kuşlar aynı zamanda doğal alanların ne denli sağlıklı olduklarının ekolojik göstergeleridir. Sistemli yapılan gözlemler göstergeleri okuyabilmemizi sağlar. Kuş gözlemciliği kişiye gözlem ve dikkat disiplini kazandırır. Gözlemlediğimiz kuş türünü tanımak için dikkatimizi onun belirgin özelliklerini gösterdiği noktalara yoğunlaştırırız. İlk zamanlar biraz çetrefilli gelse de sonraları alışırız. Dikkat edeceğimiz noktalara bakmak meleke haline gelir. Ancak kuş gözlemcisinin bir türü tanımak için yanına gidip dikkatlice bakmak, ya da eline alıp evire çevire incelemek lüksü yoktur. Bazı durumlarda kuşu görmemizle kaybetmemiz bir olur. Bazen de ters ışıkta sadece siluetini seçeriz. Renk, doku hak getire tabii. Yakınımızda olsalar bile dallar üzerinde devamlı hareket eden, bir görünüp beş kaybolan küçük ötücüler ise kök söktürürler. Özetlemek gerekirse, çoğu zaman elverişsiz koşullarda ve kısa süreler içinde gördüğümüz kuşları tanımak için bilgilerimizin sağlam, dikkatimizin bilenmiş ve değerlendirmelerimizin ışık hızında olması gerekir. Böylesine becerilere sahip olmaksa pek tabii ki imrenilecek bir durumdur. Uzun lafın kısası; kuş gözlemcileri, kuş fotoğrafçıları yaptıkları işle gurur duymalı ve mutlu olmalıdır.



Tansu GÜRPINAR








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tansu Gürpınar : Türkiye’de Kuş Gözlemciliğinin Tarihçesi” üzerine bir düşünce

  1. Barış Koca

    Tansu hocam,

    Olayın tarihçesini de kapsayan, yaptığımız işi sindirerek öğrenmemize yardımcı olan değerli görüş ve bilgilerinizi bizlerle paylaştığınız için ne kadar teşekkür etsek azdır.
    Saygılarımla,

    Reply
  2. Kazım Çapacı

    Hocam, varlığınız ve güzel yazınızla şeref verdiniz.
    çok teşekkür ederim yeniden.
    saygıyla
    Kazım Çapacı

    Reply
  3. Kıymet Gözek

    Sayın Hocam,
    Sonsuz bilgi ve deneyimlerinizi güzel ve akılda kalabilecek akıcı üslubunuzla bizlere aktardığınız için çok teşekkür ederim. Kuş seslerini, doğada sizin bilgilendirmenizle tanımak, öğrenmek ve dinlemek ne güzel olurdu diye düşünüyorum!
    Elinize, gönlünüze ve emeğinize sağlık…

    Kıymet Gözek ( FSK üyesi, Doğa Atölyesi öğrenciniz)

    Reply
  4. ömer furtun

    Tansu Hocam "Kuşlarımız" özel sayısı sizinle çok daha değerli olmuş. Trakus dergide de olduğu gibi verdiğiniz emekleri, tecrübelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederiz. Saygılarımla

    Reply
  5. Ümit Yardım

    Sulu gözlü bir adam değilimdir ama ,bu koca adam yazınızı okurken ağladı,Sn hocam gerçekten yaptıklarınız ,yaşadıklarınız bu ülke halkının unutmaması gereken,fevkalade önemli bilimsel çalışmalar,arkadaşların dediği gibi,iyiki varsınız,..Elinize,yüreğinize,emeğinize sağlık…Saygılarımla.

    Ümit Yardım
    İKGT ve DD üyesi..

    Reply
  6. Gokhan Kocak

    Deneyimlerinizi ve bilgilerinizi bizlerle paylastiginiz icin cok tesekkurler :-)
    Saygilarimla….Gokhan KOCAK

    Reply
  7. Cavit Bilen

    Sevgili Hocam , sizde pek çoğumuzun "ilmi babası" oldunuz. Pek çoğu sizin çocuklarınız.Her geçen yıl kuş gözlemciliğini geometrik olarak çoğalttılar."Bir mum diğerini aydınlatma ışığından birşey kaybetmez" felsefesini sizden öğrendik ve tüm bildiklerimizi sürekli paylaştık. İyiki varsınız ve bu işe tüm kalbinizi verdiniz. Sevgi ve saygılarımla.

    Reply
  8. Mehmet Yakuter

    Koca Çınar OLan Tansu Hocam Yaban hayatına verdiginiz emekleriniz ışık olup sizden sonra gelen nesilleri aydınlatacaktır. Uzun Zamandır sizle görüşmek Kısmet olmadı Hocam Sesinizi Duymak İsteriz 0555 342 53 90

    Saygılarımla

    Mehmet Yakuter

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


− bir = 5

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>