Özkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım Üzerine




YENİ KİTAPLARIM ÜZERİNE




İnsan için en zor olanı kendi için bir şeyler kaleme almasıymış derler, fakat yaşamım boyunca öyle kolay kolay kimseden medet ummayı sevmediğim ve müdanasız yaşadığım için, bugün kendimi değil, ama yeni yayınlanan kitaplarım hakkında okuru bilgilendirmek açısından bazı açıklamalar yapmak istiyorum.



Öke Yayınları ile beraber bir yola çıktık. Onlar, ben ne yazarsam basmaya karar verdi. Böylece ilk on sekiz kitabımın belirli aralıklarla basılması kararını aldık ve bugünlerde ilk altı tanesi yayımlandı. Öncelikle beni anlayan ve destek olan editörüm Ali Tahir’e teşekkür ediyorum. Bu zamanda, Türkiye’nin içinde bulunduğu tatsız koşullarda sanat veya filozofi kitabı yayımlamak büyük bir cesaret ve yürek işi.



Yıllardır beni tanıyanlar sürekli ürettiğimi bilir. Bu üretime, daha ilk asistanlık yıllarımdan başlayarak, meseleyi bugünlere kadar getirdim. “Söz uçar yazı kalır” klasik ve haklı deyişine çok inanmamın ötesinde, sürekli okumayı seven biri olduğum için, doldukça yazmakla boşalan biriyim. Ayrıca yayın ve yayın yönetmenliği işlerini de severim. Neyse kendimi anlatarak bir ego yükseltmesine neden olmaktan vazgeçiyor ve yeni yayınlanan altı kitabımla ilgili kısa bilgiler vermek istiyorum. Fakat belirtmem gereken bir şey daha var ki, ilk altı kitap kanaatimce bir Plastik Sanatlar Külliyatı olarak düşünülmelidir. Çünkü bu altı kitabın aralarında sıkı bir organik bağ var; Sitematik sanat tarihi açısından.




İlk kitap “Plastik Sanatlar Sözlüğü” ismini taşıyor. Bu kitapla hedefleneni Sayın Oya Akşahin sunuş yazısında güzel bir şekilde ortaya koyuyor, şimdi ona kulak verelim: “Yaşamakta olduğumuz ülkemizde sanat kültürüne ilgi duymak, sanatı yorumlamak ve anlamak istediğinizde başvuracağımız kaynaklar çok kısıtlı ve sürekli kendini tekrar eder durumda oluyorlar. Bir sanat eserini, olayını ve felsefesini yorumlayabilmek için öncelikle literatüre hakim olmamız gerekiyor. İzleyici ve okurun bilgilendirilmesi amacıyla hazırlanmış yayınlarda kullanılan dilin genelde felsefi ağırlıklı olması halinde, aktarılması gereken temel konu-içerik tamamen ikinci plana itiliyor. Bu durum karşısında izleyici-okur bir bocalama evresine giriyor. Literatüre hakim olmayınca da, yorumlama olayında yazara bağımlı kalınması kaçınılmaz oluyor. Sanat olayını evrensel boyutuyla izlemeye çalıştığımızda ise, işimiz biraz daha zorlaşıyor. Üretme hızı ve sürekli yenilenen sanat kavramlarını algılamaya çabalamak gerekiyor. Literatüre hakim olunduğunda yayınlanan yabancı dergi-kitap vb. takip etmek, yorumlamak çok daha verimli olmakta. “Çağı yakalamak zorunda olduğumuz”, hergün yinelenen bir cümle oldu artık. Bunu oturduğumuz yerden, sürekli tekrarlanan, kendini yenilemeyen yayınlarla, yazarlarla nasıl yapacağımız da ayrı bir sorun. Var olan sanatsal kavramların-terimlerin dilimize birebir çevrilmesi, pratik bir biçimde izleyici ve okura sunulması gerçekten sağlam bir birikimi gerektirmekte. Hazırlanacak olan bir başvuru kitabının her kesimden izleyici-okuru da kavraması gerekiyor. Artık izleyici- okurun bilgi birikimi dahilinde gördüğünü, okuduğunu kavraması, yorumlaması ve eleştirmesi aşamasına gelmesi gerekiyor. Sizlere sunulan bu “Plastik Sanatlar Sözlüğü”nün, söz konusu başvuru kitapları bağlamında olumlu ve kapsamlı bir örnek olduğunu söyleyebilirim. Sözlük; “Terminoloji” ve “Sanatçılar” şeklinde iki bölümden oluşuyor. Terminoloji kısmında alfabetik olarak plastik sanatlar (resim, heykel ve mimari) alanının en çok kullanılan terim, tanım, kavramları ele alınmaya çalışılmış. Yanı sıra sanatın, tarihi, mitolojisi, ikonografisi, felsefesi, estetiği, kuramı, eleştirisine vb. dair bazı çok işlenen kavramlarına da yer verilmiş durumda. Sanatçılar kısmında ise, gene alfabetik olarak sanatçıların doğum ve ölüm yılları, nereli olduklarına dair bir liste sunuluyor. Bu liste de oldukça kapsamlı ve herhangi bir çalışma esnasında bir pratiklik sağlayacağı kesin. Özkan Eroğlu’nun bilgi ve eğitmenlik birikimini de aktararak birçok maddeyi kendisinin yazdığı düşünülürse, sözlüğün salt etkiler alınıp hazırlanmış bir yayın olmadığını da ifade etmemiz gerekiyor. Geriye de tek bir söz kalıyor: O da bu sözlüğün ihtiyacı olan herkese ulaşması.”




İkinci kitap “Çağdaş Sanat” ismini taşıyor. Bu kitabın amacı şöyle açıklanabilir: “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sanatın merkezi Amerika ve ağırlık noktası da New York olmuştur. Merkezin Avrupa’dan Amerika’ya göç edişindeki temel ve en büyük nedenlerden biri savaşın yarattığı huzursuzluk ve özellikle Almanya başta olmak üzere Avrupa’da savaşı da hazırlayan faşist uygulamalardır. Huzuru bulmayı amaçlayan Avrupalı isimlerin New York’a göç ederek, burayı güçlendirmesinin bir etkinlik olarak karşımıza çıkması; aynı zamanda New York’ta bir sanat ortamı ve borsasının oluşmasını sağlamıştır. Amerika’nın göz bebeği olmasındaki etkenlerden bir diğeri de orada kendi ikonlarını, daha doğru bir söyleyişle Amerika’daki ulusal sanatın güçlenmesini müthiş şekilde ve derecede destekleyen Amerika’nın gizli örgütleri olmuştur. Örneğin Avrupa’daki yaratıcı sanatın Amerika’ya taşınmasında Alman sanat eğitimcisi Hans Hofmann’ın büyük katkısı olmuş, önemli bazı eleştirmenlere göre Hofmann, savaş öncesinde rakipsiz olan Matisse renkçliğini, Matisse’den bile daha iyi aktarmıştır Amerika’da. Yanı sıra Duchamp da Dada’nın New York ayağında önemli işler yapmıştır. Saya saya bitiremeyiz bu gayretleri. Özellikle 1960’larda Amerika’da Pop Art, Op Art, Hiperrealizm, Minimalizm ve hemen peşinden tüm kavramsal sanat atakları adeta dünya üzerinde büyük bir sansasyon yaratarak bomba etkisi yapmışlardır. Bu arada Amerika’da sanatın ve sanatçının, adeta bir ikona dönüştüğünü de pek rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle 1940 sonrasında Action Painting mantığının Jackson Pollock’la Amerika’da dikkat çekmesi önemli bir gelişmedir. Mesela Action Painting’in önünü açan da, aslında Pollock değil, az önce zikrettiğimiz Avrupa’da büyük bir sanat eğitimcisi, Amerika’da ise etkili bir soyut’a eğilimli sanatçı olarak dikkat çeken Hofmann’dır. Fakat bazı başka siyasetlerin devreye girmesiyle ve mal etme yarışından ötürü bugün Action Painting’in yaratıcısı olarak Pollock bilinir; daha doğrusu bize bu böyle dayatılmıştır. Neyse söz konusu Amerika olunca, bu örneklerin ardı arkası kesilmez. Kıta Avrupa’sında da eller boş durmaz, yeni bir figür sorgulaması hiç durmadan devam eder. Bunların belki de en büyük temsilcilerinden biri olarak Francis Bacon ortaya çıkar. Modern sanat yükselirken Amerika’da gerçekçi bir dil kapsamında Johns, Rauschenberg, Hockney, Warhol gibi isimler Amerika’da, simgesel bir dil bağlamında ise Bacon, Dubuffet gibi isimler de Kıta Avrupası’nda boy gösterir. Yanı sıra birçok üslup ve eğilim de kısa aralıklarla gündeme gelir. Daha sonra bir ikinci temel aşama da postmodernist eğilimlerin ortaya çıkışıyla modernizmin sonunun gelmesidir. Artık özellikle heykel sanatı da 19. yüzyıldaki gibi ressamların elinden kurtularak, heykeltıraş kimliklerin eline geçer. Mimaride ilginç postmodernist tasarımlara başvurulur. Tabii çağdaş sanat açısından en önemlisi, sanatı etkileyen başka faktörlerin de gündeme gelmesidir. Örneğin sanat galerileri çoğalmakta ve bunların yönetimleri önem arz etmektedir artık. Sanatçı çok farklı bir konuma ulaşır. Küratör kavramı sanat ortamındaki yerini alır. Artık hemen her serginin küratörü olmaya başlar. Koleksiyoncuların sayısında müthiş bir artış gözlenir. Bu arada eleştirmenin durumu da sorgulanır hale gelir. Ve artık sanatın da yüzyılın ikinci yarısında büyük bir borsası vardır. Sanatın sonu geldi veya sanat öldü diyenlerin de sayısında artış gözlenir. Hatta eleştiri ve eleştirmen olguları da önemini yitirmiştir; ya da kapitale teslim olmuştur diyenler bile vardır. Sanat yayınlarında, internetin de desteğiyle büyük bir genişleme olmuştur. Fakat sonuç olarak sanatta bir iç boşalması, gittikçe kalitesinden ödün verdiğine dair sinayaller aldığımızı itiraf etmeliyiz. Evet, yakın zamanımızdaki çağdaş sanat bir dejenerasyona uğramıştır ve her zamankinden daha dikkatli bir seleksiyona gerçek, yaratıcı sanatı bulma adına bugün daha çok ihtiyaç olduğuna kuşku yoktur.”




Üçüncü kitap “Modern Sanat” ismini taşımakta ve bu kitapla da ilgili şunlar söylenebilir: “Bu kitabı, “Modern Sanat” başlığı altına almayı uygun buldum. Rönesans sonrasında sanat önce baroklaşıp, daha sonra da aşırı abartılı Rokoko üslubu ile karşı karşıya kalmıştı. Bütün bunların üstüne sanatın bir yenilik ve değişiklik aradığı her halinden belli olmaya başlıyordu; nitekim yeni klasikçi anlayış bu arayışa tam olarak cevap vermese de, bazı şeyleri görülmesini sağlamış ve ardından özellikle 19. yüzyılla birlikte sanat yeni bir uyanışa sevk olmuş; bu uyanışta öznel boyutun değer kazanmasının yanı sıra, söz konusu yüzyıldaki toplumsal değişimlerin de büyük payı vardır. Ortaçağ sanatının üstüne gelen Rönesans hem klasik, hem de modern bir uyanıştı. Nesnel dokümanlarla hareket söz konusuydu. 19. yüzyılda da bu kez öznel dokümanlar devreye girdi ve ortaya çıkan modern algıda romantizmin ciddi katkıları yer aldı. Aslında bu yüzyılda realizm tavrı da kendini belli etmiş, fakat buradaki realizm, öznellikle birlikte hareket eden bir realizm olmuştu ki, bu da hem romantizm, hem de realizmin birlikte senteze yönelmesi ve dolayısıyla naturalist bir bakış açısını ve onu en iyi temsil eden İzlenimcilik akımının körüklenmesi anlamına geliyordu. Sonra da bu akımın kendi içinde derinleşmesiyle birlikte, modern sanat çabalarındaki artış gözle görülür bir şekilde iyice artmıştır. Böylece sanatta yeniyi getiren konusundaki kilit noktasının naturalizm olduğu böylece anlaşılmıştır. 15. yüzyıldaki naturalizmden sonra, bu kez de 19. yüzyıl naturalizmi bir başka modernizme neden oluyordu. 19. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın ilk yarısını içine alan, sözünü ettiğimiz modern sanatı iki kısımlı ve iki kısmı da dört statik başlık dahilinde verilen örneklerle ele alacağız. İlk kısım “Modern Sanatın Ayak Sesleri”, ikinci kısımsa “Modern Sanatın Yaygın Estetikleri” başlığını taşıyacak. Her iki kısım da sırasıyla dört statik başlık olan “Gerçekçi”, “Yapısal”, “Romantik” ve “Simgesel” tanımlamaları altında bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Söz konusu değerlendirmelerde ise gerekli görülen sanatçı, akım vb. olguların açıklamaları yapılacaktır. Bu kitabın en başında söz konusu modern dönüşüme filozofik katkısı olan Hegel’in üzerinden bir yazıya rastlayacaksınız. Kanımca bu yazı, meydana gelen değişim ve dönüşümün özünü oldukça iyi aktarmaktadır. Hemen arkasından “Modern sanatın ayak sesleri” başlığı altındaki Goya ve Turner gibi sanatçıların bir çıkış sayılabilecek tavırları, ardından Cézanne’ın sanatı, geometriyle açıklama gayretleri, kişi psikolojisi ve sanata katkıları konusunda İzlenimcilik sonrası sanatçılarının verdiği destekler, Munch ve Ensor’ın dışavurumcu sanata kazandırdıklarına dikkat çekilecektir. İkinci kısım olan “Modern sanatın yaygın estetikleri” başlığı altında da Cézanne’ın geometri olgusuna bakışının ciddi bir uzantısı olan kübizm, ardından fütürizm süreçle beraber, romantik çıkış olan Alman dışavurumculuğu ve simgesel, düşünsel gayretler olarak dikkati çeken Dada hareketi ve bir başka gerçeklik boyutu olan Sürrealizm’e dikkat çekilecektir. 20. yüzyılın ilk çeyreğini meşgul eden bu gelişmelerin ışığında ve hazırladığı ortamla beraber ikinci çeyrekte başlangıcı ilk çeyrekte yapılmış olan soyutlamacı sanatın farklı dillerde irdeleniş şekillerine neden olanlar ele alınacaktır. Sonrasında, 19. yüzyılın mimari ve heykelini irdeleyen bir kısımla kitap sona erecektir.”




Dördüncü kitap “Maniyerizm Barok Rokoko” ismini taşımakta, amacı hakkındaysa şunlar dile getirilebilir: “Bu kitapta konuya, sanatta Rönesans’ın içinde başka bir Rönesans olarak yorumlanabilecek, Rönesans sanatının bilinen çoğu kurallarını tersine çeviren ve 16. yüzyılda gerçekleşen Maniyerizm’le girip, 17. yüzyılı kaplayan Barok sanatla devam edip, 18. yüzyılın ilk yarısında dikkat çeken Rokoko ile çıkacağız. Burada Maniyerizm’in çıkışının yegâne sebeplerden birinin Rönesans olduğu, Maniyerizm’in de Barok sanatı doğurduğunu hissedeceğiz. Maniyerizm, ilginç bir tutum sergileyerek yapıtta tanımlanabilen mekân olgusunu ortadan kaldırmak istemiştir. Özellikle sanatta, mekânın neresi olduğunu anlayamadığımız şemaları kullanırken, bir anlamda daha sonra, Barok ressamın aydınlık-karanlık karşıtlığında, kısmen mekânı bir proporsiyonlama aracına çevireceği durumuna da işaret etmiştir. Aslında tiyatrallik konusunun, sahne duruşu diyebileceğimiz duruşuna ilk kez maniyerist yapıtlarda rastlarız. Örneğin Pontormo’nun “Çarmıhtan İndirilme” isimli resmi bir sahne ortaya koyar; figürlerin adeta birer oyuncu gibi poz vermelerinin yanında, inşacı birer öğe olarak da dikkat çekip, resmin biçimsel bir mesele olarak da her zaman bir varlık olduğu konusunun altını çizer. Barok sanata gelince, özellikle Caravaggio’nun tanımladığı ışık-gölge bağlamının tam bir kıvrım filozofisi oluşturarak, burada ele alınan aydınlık ve karanlık meselesinin daha sonra, özellikle Rembrandt tarafından değerlendirildiğine tanık oluruz. Benzer durumlar heykel ve mimari için de geçerlidir. Aydınlık ve karanlığı heykel ve mimaride yaratacak olan kıvrımlı formlara, girinti ve çıkıntılara vb. oldukça fazla yer verilmiştir. Rokoko ise derin düşünen Barok sanatın, sanki zıttı bir duruma çalışmış, hemen her şeyde abartıya (altın varaklı detaylar, aynalı salonlar, pırıltılı değerli kumaşlardan elbiseler, süslü öğeler vb.) yönelmiştir. Barok’ta saklanan herşey, sanki inadına Rokoko’da ortaya çıkmıştır. Burada Rokoko’nun toplumsal anlamda belli bir zümrenin temsilini üstlenmiş olmasından da, bu tavrın çok fazla sanatın filozofisini etkileyecek plastik boyutlarla ne yazık ki konuya yaklaşamadığı açıkça görülmüştür. Fakat bu doğrultuda Barok sanat, biraz önce de dile getirdiğimiz üzere aydınlık-karanlık karşıtlığını, karanlıktan yana kullanarak meseleye çok iyi odaklanmasını bilmiştir. Kuzey ülkelerinde “manzara”, “genre”, “grup portreciliği” konularının “tür ressamlığı” olarak irdelendiği dikkati çekmiştir. 17. yüzyılda gerçekleşen karşı reform hareketi de, Rönesans’taki reform hareketi kadar olmasa da, benzer nitelikli toplumsal ve sanatsal hareketlerin doğmasına neden olmuştur. Barok kültür, Rönesans kültürünün sistematikleşmiş, bir tür yöntem kazanmış halidir diyebiliriz. Bu kitap hakkındaki düşüncelerimizi Heinrich Wölfflin’in sanat yönteminde Barok sanat için dile getirdiği beş kavramla sonlandırmak uygun olacaktır düşüncesindeyim. Bunlar, “gölgesel”, “derinlik”, “belirsizlik”, “açık form” ve “birlik” kavramlarıdır.




Beşinci kitap “Rönesans Sanatı” ismini taşıyor ve içeriği ile ilgili şunlar vurgulanabilir: “Bu kitapta, hümanist Rönesans insanının sanat adına yaptıklarını, sıkı bir reform ortamında uygarlaşmanın ilerici merhaleleri ile beraber, çeşitli buluşlar ve özellikle filozofi bağlamında sanat meselelerini değerlendirdiği 14. ile 16. yüzyıllar arasındaki plastik sanatlara odaklanacağız. 14. yüzyıl Rönesans için bir hazırlık evresidir. Bu yüzyılda Rönesans sanatı, İtalya’nın Floransa şehrini kendine merkez seçmişti. Bu şehir, bugün tam anlamıyla bir sanat kültürü silsilesini içinde barındırır. Ortaçağdan gelen sanat kendini burada göstermiş, en önemli sanat devrimi de a-naturalizmden, naturalizme geçiş şeklinde burada kendini ortaya koymuştur. Bu şehirle rekabete girişen, başta Siena olmak üzere, Venedik, Urbino vb. şehirlerin de varlık gösterdiğini biliyoruz. Örneğin Floransa’nın çizgici sanatına karşı Venedik şehrindeki sanatın daha renkçi olduğunu görüyoruz. Siena ise daha İtalobizanten bir tarzı kendine kılavuz alırken, az zaman sonra o da değişime ayak uydurarak, söz konusu İtalobizanten üslubu bırakmıştır. İtalya dışında Hollanda, Belçika, Almanya olmak üzere hem 15. yüzyılda, hem de 16. yüzyılda sanat, kendini iyice gösterirken, özellikle 16. yüzyıl Yüksek Rönesans evresinde İtalya’da sanatın merkezi Roma olmuştur. Rönesans sanatta büyük değişim ve dönüşüm olduğunu 15. ve 16. yüzyılda gözler önüne serer. Sanatı sanat yapan değerlerin özellikle ışık, gölge, renk, kompozisyon anlamında sıkı bir şekilde değiştiğini de algılarız. Değişmekle kalmayan bu değerler, 16. yüzyılda kendi içinde kendi devrimi diyebileceğimiz bir sanat reformuna da imza atmıştır (Maniyerizm). Bu değişim Michelangelo’nun Sistine duvarlarında yaptığı fresklerde kendini en duyarlı şekilde ortaya koyar. Rönesans’ta sanat uyanışa geçmiş, Yunan sanatından sonra insan anatomisine tutarlı gerçekçi yaklaşımlarda bulunulmuş; bu noktada insan ve hayvan kadavraları üzerinde de çalışmalar yapılarak, canlı organizmalar iyice tanınmaya çalışılmıştır. Bilimin her türlüsünün, özellikle resim sanatı aracılığıyla ele alınmasının en tipik örneği Leonarda da Vinci olmuştur. Altın oran konusunun da ortaya konulması önemlidir. Figüratif sanatın gerçekçi bir duyarlıktan yola çıktığını, fakat sanatçı kişiliklerin, yer yer meseleye yaratıcı boyutlarını da kattığı görülüyor. Ne olursa olsun insan ve insanî değerlerin zirve yaptığı bir kültürdür Rönesans. Bunun yanında, özellikle dinde reforma gidilmesi, insan zihin yapısının skolastik bakış açısından kurtulmasının yegâne nedeni olmuştur. 16. yüzyılda Katolik olgusuna karşı ortaya çıkan Protestan olgu, bazı istenmeyen olaylara da neden olsa, insanoğlu hakkını arama savaşlarına bir yenisini daha ekleyerek, Rönesans’ın ne denli etkin, ilerici, hatta kabına sığamayan bir kültür olduğu konusunun da altını çizmiştir. Bu kitapta sadece Rönesans sanatı, resim, heykel ve mimari örneklerle ele alınıyor. Böylece Heinrich Wölfflin’in Rönesans-Barok karşılaştırmasına dayanan biçimsel sanat tarihi yönteminin Rönesans’a ait olan kavramlarını da burada vermek istiyoruz. Bunlar “çizgisel”, “düzlemsel”, “belirlilik”, “kapalı form” ve “çokluk”tur.




Altıncı kitapsa “Sembolik Klasik Romantik Sanat” başlıklı olup, içeriğiyle ilgili şunlar açıklanabilir: Bu kitap, Paleolitik çağdan Ortaçağ sonlarına kadarki dönemin öne çıkan resim, heykel ve mimari yapıtlarından bir seçkiyi ele alarak, kendine bir yol çizmeye çalışıyor. Fakat bu yolu çizerken bir istisna göze çarpacak: İslam sanatı ve Uzakdoğu’da sanat konularında tarihsellik boyutu 19. yüzyıla kadar getirilecek ve sadece bu iki sanat kültürü alanı, kendi içinde başı ve sonu belli bir çizgide ele alınıp, sonlandırılmış olacaktır. Zaten söz konusu iki kültürün de en ilgi çekici ürünlerini mimarlık alanında 19. yüzyıla kadar verdiklerini söyleyebiliriz. Resim sanatında ise küçük el sanatları bağlamı söz konusudur. Heykel konusu İslam sanatında çoğunlukla abidevi bina kapılarında (portal) rölyef şeklinde karşımıza çıkarken, Uzakdoğu’da gerek rölyefler, gerekse heykeller, sadece tapınma amacı güdülen nesneler olarak dikkati çekmektedir. Bu kitapta sanatı sanat yapan değerlere (çizgi, ışık, gölge, mekân, kompozisyon, renk vb.) yeni bir şey katmış, yani onları değiştirip dönüştürebilmiş sanat yapıtları öne çıkarılacaktır. Paleolitik sanatla beraber insanın kendini aramaya başlaması, ilk insanın ortaya çıkışı ve yaptığı her şey, ama sanat amacı ile ama değil, plastik sanatlar tarihinin “simgeci” bir bakış açısıyla başlangıç yaptığına bizi tanık etmekte, ayrıca bazı “gerçekçi” vurgulara da bizi sürüklemektedir. Tanrılarının nasıl bir şey olduğu tam olarak anlaşılamayan paleolitik insanın, bugün bizlerce yaratıcı sanat olarak yorumlanan ortaya koydukları, hayli etkileyici üretimlerdir. En yaratıcı sanat yapıtları paleolitik sanatçı, çocuk ve delilerin ortaya koydukları olarak görülüyorsa, o zaman bu kitabın birinci bölümünü oluşturan mağara sanatçıları, yayınımızın bir numaralı önem noktasını oluşturuyor demek de pek yanlış bir yargı olmayacaktır. Daha sonra çok Tanrılı kültürlere yönelen bölümde, “eski sanat”, “klasik sanat” ve “uzakdoğu’da sanat” başlıkları tarihsel bir sıra eşliğinde ele alınarak, seçilmiş yapıtlarla irdeleniyor. Arkasından tek Tanrı bağlamlı bakışa geçiliyor ve bu noktada “Erken Hıristiyanlık ve Bizans sanatı”, “İslam Sanatı” ve “Ortaçağ Batı Sanatı” konuları ele alınıyor. Çok tanrılı bakış açılarında alegori boyutu ve çeşitli mitolojik serüvenler göze çarpıyor. Tek tanrılı bakış açılarında ise, “tanrı” veya “allah” olgusu etrafında sanatın şekillendiği dikkati çekiyor. Simgecilik olayı gerek çok, gerekse tek Tanrı mantıkları içinde kendini gösteriyor. Özellikle figüratif bağlamda gerçekçi ve taklitçi (mimesis) bakış açısının yanında stilize edilmiş, kısaca dekoratif amaçlı figürün de çokça kullanıldığı görülüyor. Sanat doğaya tutulan bir aynanın yansıttıklarıdır düşüncesi, örneğin antik Yunan sanatının özünde yatan bir gerçeklik. Böyle bir gerçekliğin dışındaki hemen her şey bu bölümde simgeci bir dille ele alınıyor genellemesini bile rahatlıkla yapabiliriz. Bu kitapta ele alınan örnekler, simgesel olan paleolitik sanatla meseleyi başlatıyor, antik sanat aracılığıyla klasikten geçiyor ve dinsel romantik olan Ortaçağ batı sanatı konusuyla tamamlanıyor.



İşte söz konusu yayınlanan ilk altı kitabım ile açıklamalar böyle. Bu kitaplara, sanat ve filozofi kitaplarına gereken özeni göstermeyen dağıtım firmalarına güvenmediğim için www.ozkaneroglu.com ve toplu alımlar için 0536 558 03 02 No’lu telefondan satın alabilirsiniz.





Priv.-Doz.Dr. Özkan EROĞLU


Habilitation in Philosophie der Kunst






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım Üzerine

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


− 2 = sıfır

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>