İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine




İLTERİŞ TEZER ile SÖYLEŞİ





Şebnem Aykol: Öncelikle bize zaman ayırdığınız ve evinizde ağırladığınız için size ve eşinize çok teşekkür ediyoruz İlteriş Bey.



İlteriş Tezer: Rica ederim.



Şebnem Aykol: Hocam bize biraz kendinizi tanıtabilir misiniz?



İlteriş Tezer: Elbette. Fotoğrafa Alman Lisesi’nde başladım. Yüksek Kaldırım’dan inerken, kaldırım üzerinde kitapçılar vardı. Kadıköy’e geçmek için bir gün yine Yüksek Kaldırım’dan inerken Almanca bir fotoğraf dergisi gördüm. Bir fotoğraf, fotoğrafı çekenin ayakları, deniz, çakıllar, ileride yelkenliler ve gökyüzünde bulutlar”¦ Aşağı yukarı 90 derecelik bir fotoğraf. Ve benim o dönemde bildiğim fotoğraf makinaları bu fotoğrafı çekemez, bu fotoğraf nasıl çekildi? Hemen dergiyi satın aldım ve okudum. İşte “field camera”, yani nasıl diyelim; hem objektifi hem de arkası hareket edebilen kamerayla fotoğrafçı bunu çekmiş, sonsuz alan derinliği var.



Okumaya başladıkça ilgi arttı, ben de böyle fotoğraf çekebileyim istedim. O sene sınıf birincisi olunca pederden hediye olarak bu kameradan bir tane aldık, bir Lubitel. Çektik, çektik; film satın al, banyo ettir, iki baskı, üç baskı derken para bitti. Sonra bütün yaz fotoğraf çekme hayallerimiz böylece yattı.




Aradan zaman geçti, ODTÜ’de üniversite okuyorum, ODTÜ Mimarlık. Orada çizimlerin, maketlerin fotoğraflarını çekmek gerekiyordu. O zaman bir Canonet 28 edindim. Onun da çekimi kısıtlı, objektifi tek ve 40 mm. Tabi her istediğimizi çekemiyoruz. O zaman öğrenci bütçesiyle de objektifi değişen makina bulamıyoruz, ama o heves devam ediyor. Üniversite bitti, mimarlığa devam, projeler vs. Ve sonunda 1984 yılında harika bir makina buldum ve aldım; Rus Malı Zenit J.



Şebnem Aykol: Tüm mimarların eline değmiş olan J.



İlteriş Tezer: Evet ya, dünyanın en iyi markası. Tabi ben bu hayaller ve mutlulukla uçarken, kızkardeşimin kocası bir Nikon F3 almış. Kaldı mı bizim Zenit aşağıda, bir gecede bizim kaşane gecekonduya döndü J.



Ondan sonra şöyle bir baktım, anlaşıldı İlteriş dedim. Bu kademeye ulaşmak için çalışmaya başla. Ondan sonra çok farklı fotoğraf makinalarım oldu; Nikon F2, Nikon F3, Nikon F4, Nikon F5 serisi ve tüm objektifleri tamamladık. 20 mm’ye kadar hepsini edindim ve sonra İFSAK’a devam, ayın yarışmaları filan”¦




Şebnem Aykol: Hocam, İFSAK dönemini ayrıca konuşalım. 1970’e dönelim mi? İlk karanlık odamı 1970’de kurdum demişsiniz.



İlteriş Tezer: Evet doğrudur. İlk karanlık odamı 1970’de kurdum. Bir İtalyan mimar, sehpasıyla beraber 60cm. lik bir agrandizörü İtalya’dan almış getirmiş, İtalya’ya geri dönüyordu, bana sattı. Hemen Canonet 28’im ve yeni agrandizörüm ile karanlık odamı kurdum ve çalışmaya başladım. Banyo, deneme yanılma derken, ufak ufak baskı almaya başladım. Tabi kökten bir bilgi yok, o zaman yapabileceğim şey okumak oldu, ne kadar fotoğraf dergisi varsa, onları edinip; nasıl banyo yapılır, nasıl baskı alınır. El yordamı ile birşeyler yapmaya başladım. İFSAK’ın bu anlamda büyük katkıları vardır; İFSAK’ta bütün deneyimli fotoğrafçılar gelir ve ayın yarışmasında kritik verir. Kritik duyunca insanın fotoğrafa bakış açısı değişiyor. Fotoğrafa bakış açısı değişince de farklı açılarda, farklı disiplinlerde fotoğraf çekilmeye başlanıyor. Ben manzara fotoğrafı seviyordum, sonra insan fotoğrafını sever olduk, ondan sonra kedi sever olduk, sonra bina sever olduk, sokak sever olduk, en son da sokaktaki sümüklü çocuklar bizim baş modellerimiz oldu J.



Şebnem Aykol: J



İlteriş Tezer: Her pazar nerede sümüklü sokak çocukları, biz oraya”¦ Tabi şakasına söylüyorum. Derken 1987 yılında atölyeyi kurduk.



Şebnem Aykol: Hocam yine bir duralım. Size öncelikle başka bir soru sormak istiyorum, onu cevapladıktan sonra atölyeye geçelim olur mu? Fotoğrafı ciddi ciddi hayatınıza aldıktan sonra, mimarlığı bırakıp sadece fotoğrafa mı yöneldiniz?



İlteriş Tezer: Yok hayır, mimarlığı bırakmadım, hayatımı mimarlıktan kazanıyordum. Halen de öyle, şu an danışmanlık yapıyorum ama bundan yaklaşık 3-4 ay once Azerbeycan’da çok büyük bir turizm kompleksi projesini A’dan Z’ye tamamladık, bitirdik. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim benim kadar çeşitli proje dalında çalışmış mimar yok. Golfünden başlayıp, hastanesine, hastaneden polikliniğine, üniversitesinden turizm kompleksine, bakarsanız bu kadar geniş bir yelpazede ve disiplinde çalışmış mimar yoktur.




Şebnem Aykol: Bu temponun içine fotoğrafa ve sonrasında da atölyenize zaman ayırdınız öyle mi?



İlteriş Tezer: Fotoğraf benim dinlendiğim alan. Mimarlıktan sıyrıldığım alan. Atölye ile mimarlığın, o katı, kötü, üçkağıtçı döngüsünden sıyrılıp fotoğrafa başlıyoruz. Herkes bana bunu soruyor, hocam ücret ne kadar? Ben ücret almıyorum, çünkü fotoğraf benim gönül işim. Gönül işi yapıldığı zaman bunun ücreti olmaz. Çünkü para alındığı zaman, paraya döndüğü, çıkara döndüğü anda tadı kalmaz. Ben canı gönülden bütün fotoğraf bilgimi aktarıyorum. Öğrencilerim de bunu bilirler.



O dönemlerde siyah beyazda, ben, Aclan Uraz, Sedat Tosunoğlu ayın yarışmalarında ilk ödülleri alıyoruz hep. Altışar fotoğraf seçiliyordu, 10 ay boyunca. Ayın fotoğrafı sergisinde altmış fotoğrafın 24 tanesi benim fotoğraflarımdı, bunu gayet iyi hatırlıyorum.



Hatta Nevzat Çakır’la bir tatlı hatıramız var. Ben tek seçiciyim, seçmeyeceğim senin fotoğraflarını dedi. Ben de Nevzat’ı nasıl kandırırım diye bir tane 18×24 bastım, bir tane 30×40 bastım, bir tane 20×30 bastım ve her birini farklı desende ve kontrastta kağıtlara bastım. Porteydi fotoğraflar, geliyor bakıyor bakıyor benimkileri bulmaya çalışıyo birbirine benzeyen 3 farklı fotoğrafı bulmaya çalışıyor. Derken 3 taneyi seçti ve bunlar finale kaldı dedi; benim üçü de finale kalmış oldu böylece. Son aşamada bu dedi birinci- benimki, bu ikinci- benimki ve bu üçüncü o da benim ki J. Ama arkasını görmüyor fotoğrafların hala kime ait olduğunu bilmiyor. Sonra hemen bakayım kiminmiş bunlar dedi ve bir de baktı ki İlteriş Tezer, tüh yahu, amma üçkağıtçıymışsın, farklı kağıtlarda basmışsın dedi, güldük epeyce.



O zamanlar İFSAK’ın çok bambaşka bir havası vardı. Fotoğrafçılarıyla, ustalarıyla, çok hoş bağları olan bir yapısı vardı. Şimdi İFSAK’da onlar kalmadı.



Şebnem Aykol: Daha önce Sevgili Oral Gönenç ile yaptığımız söyleşide kendisi de sizin anlattığınız o hoş, besleyici ve öğretici ortamdan söz etmişti.



İlteriş Tezer:
Evet o dönemler başkaydı. Şimdi İFSAK’da bilgi aktarımı para, gelin kursa size öğretelim efendim. Bilgi benim için bedavadır. Ben mimarlık mesleğindeki bilgilerimi de bedava aktarıyorum. Fotoğraf bilgilerimi de bedava veriyorum. Lisan bilgilerimi de bedava aktarıyorum. Ama mesleğimi uygulamak ile ilgili bir iş oldu mu parasını talep ediyorum elbette. O apayrı, karşılıklı bir ticari ilişki. Ama bir mimarlık öğrencisi veya yeni mezun bir mimar, gelip de yanımda çalışıyorsa bütün bildiklerimi ona yavaş yavaş, kapasitesi çerçevesinde enjekte ediyorum. Sonuçta onun yükselmesi benim işimi kolaylaştırıyor.




E fotoğrafta da aynı durum söz konusu, Cemil Ağacıkoğlu geldi, hiç bir şey bilmiyor. Eline almış bir tane Canon A1….. süper makina; Nikon F3 ve Canon A1 o zamanın en baba fotoğraf makinaları, kurban olmuş makinaya. Basamıyor, çıkaramıyor, yıkayamıyor, edemiyor. Baktım ki ilk başta bir A1 ile başa çıkamayacak; alan derinliğini, diyaframı, enstantaneyi bilmesi lazım, asa, yıkama hiç birine hakim değil, bilmiyor. Gittik hemen bir tane Canon EOS1000 aldık Cemil’e, bas karnına ötsün cik cik J. Ayarlarını optimum getirdiğim makinayı verdim eline, bas çek bas çek dedim. Yıkadık, bastık, e harika oldu, gördün mü bak kolaymış. Cemil uzun sure diyaframı soramadı, enstantaneyi soramadı; dedim günü gelecek. Cemil bu arada dünya birincisi oldu. Bir gün bir iş için Kars’a gitmiş, kar yağmış fotoğraf çekecek, Kars’ta kızak yarışları var. E ne yapacağım diye heyecanlanmış arıyor; Cemil’cim kara doğru doğrult makinanı oku ve üzerine 3 stop aç, kaç asa filmin, filmim 400 asa, makinanı 100 asa’ya kur ve sanki 100 asa çekiyormuş gibi fotoğrafları çek. Çekmiş geldi, bir banyo yaptı, bunların hepsi harika çıktı diyor; e tabi çıkar.



Bundan sonra merak etti ve sordu nasıl diye? Önüne beyazı koydum, siyahı koydum, griyi koydum. Ve çek bakalım bunları dedim. Çekti, banyo ettik hepsi aynı yoğunlukta. İkisi yanlış, birisi doğru. Gri doğru, beyazı çekersen onu da gri çekiyor, siyahı çekersen onu da gri çekiyor. E kardeşim makina gri okur, sen kendin makinaya onun beyaz mı, siyah mı, gri mi olduğunu söyliyeceksin. Yani makina ayarları ile oynayarak doğruyu çekeceksin. Bundan sonra Cemil yavaş yavaş enstantane, alan derinliği, flaş patlatma, ters ışık vs. öğrendi ve ustalığa kadar yükseldi. Kesinlikle hocalık kolay değil; öğrenci vardır, çok kabiliyetlidir ama teknik verilerde tıkanabilir, onu tıkama aç önünü gitsin, o sonradan geri döner ve toparlar o bilgileri. Cemil’de tam olarak böyle oldu. Cemil şimdi super, her türlü makinayı kullanıyor, her türlü işi yapıyor, ışığı okuyor, pozometreyi orada da, burada da kullanıyor, ve yapıyor bu işi. Sonuç, tüm öğrencilere aynı şeyi öğrettim. Karanlık odaya girdik, film yıkamayı öğrettik, zone sistemini (135’lik filmlerde yapılmaz) öğrettim. Yani 135’lik kamerayla, bir Leica ile bu sistemi Türkiye’de uygulayabilen bir ben vardım, başkası yok. Oturdum laboratuarda birbir testlerini yaptım. Ve bu testlerden sonra nasıl basıldığını, nasıl edildiğini, anlattım. O zaman da Zone sistemini soruyorum sağa sola; bilenler çok karışıktır da şöyledir de böyledir de. Yahu onu söyleyene kadar bir anlat nedir ne değildir, yok söylemiyor.



Bir mimarlık semineri için Amerika’ya gittik. Orlando’dayız. Bir taksi şoförü var, orada olduğumuz süre içinde bize mihmandarlık etmesini rica ettik. Ben de orada ağır grip oldum, dedim ki ne yapacağız eyvah. Şoför hemen bir yeri aradı ve bir bayan çıktı telefona, durumu sordu ve şoförü yönlendirdi ve filan alışveriş merkezine git ve oradaki sağdaki raflardan bilmem ne adlı ilacı al dedi. Gerçekten de elimizle koymuş gibi bulduk ve bir tane içtim, yarım saat sonra epeyce bir rahatladım, nefesim düzene girdi, burun akıntılarım filan durdu, kendime geldim. Birden aklıma geldi, bu kız bu kadar herşeyi detaylı biliyor, bir kitapçı bulmamıza da yardımcı olabilir, aradık dedim ben Ansel Adams’ın fotoğraf kitaplarını arıyorum. Tamam dedi, şoförümüze tarif etti. Gittik bir kitap mağazasına, bağ bahçe içinde, kırsal bir alanda. Sorduk bizi Ansel Adams’ın kitaplarına yönlendirdiler, 3 tane kitabı var; The Camera, The Negative ve The Print. Üçünü birden aldım ve yurda döndüğümde başladım çalışmaya.




Okudum, okudum. Zone sistemi neymiş meğerse, Ansel Adams yanlış bir yargıyla sistemi çözmüş. Ama hala yanlış yargıyla da ölüp gitti. Yanlış yargısı da şu; düşük ASA’lı filmler düşük kontrastlıdır, yüksek ASA’lı filmler yüksek kontrastlıdır, o bunun tersine inanmış; düşük ASA’lı filmler yüksek kontrastlıdır, yüksek ASA’lı filmler düşük kontrastlıdır diye düşünmüş. Ve bunu kanıtlamak için deneyler yapmış ve deney notlarını almış, deney üstüne deneye devam etmiş, baskılar yapmış. Ve derken zone sistemini bulmuş, bir filmi nasıl ışıklandıracağını, neye göre ışıklandıracağını çözmüş. Siyah beyaz çekiyor ve field kamera dediğimiz negatifinin büyüklüğü A3 ebatında. Kamyonetin üstüne monteli, kamyonet ayaktan sabitleniyor, titremez hale geliyor. Ansel Adams elinde spotmetreyle her noktadan ölçü alıyor. Işık ortalamasını alıyor, aldığı ışık ortalamasına göre, maksimum kontrastlığa göre bir çekim süresi belirliyor. Film hep aynı, ASA hep sabit. O ışıklandırdığı filminde kaç dakika yıkanacağını orada yazıyor. Ve bunları küvetlerde zemine değdirmeden yıkıyor ve çıkarıp kurutuyor. Ve kuruttuktan sonra, baskıya giriyor. E tabi bu kadar büyük bir negatifi aydınlatması için, arkasında çok şiddetli bir ışık olması lazım, e o şiddetli ışık bizim filmi buruş buruş yapıyor. Bunun olmaması için içinden soğuk su geçen bir agrandizör yapıyor. Neymiş, buradan kuvvetli ışığı veriyor, bu ışık agrandizörün içindeki soğuk sudan geçiyor filmin üstüne, filmin üstünden de ekrana vuruyor ve basıyor. Yosemite Parkı’nda kar fırtınasında çektiği meşhur fotoğraftır. Herkes Ansel Adams bunu bır defada bastı zanneder, ben de öyle zannediyordum. Sonra okuduk ki; 25 defa basmış bir defa tutturmuş. Niye bir defa tutturmuş? Çünkü sahnenin siyahını grisini beyazın detayını yakalamak için gece gündüz bunu basmış ve sonunda bir tane elde etmiş.



Sonuçta biz de aynı şekilde girdik ettik, denedik oldu. Çocuklara diyordum ki, kışın yağmurlu, çamur gibi havada İstanbul’da bana öyle bir fotoğraf getirin ki içinde beyazı da siyahı da olsun ve her ikisinin de detayı olsun. Normal 400 Asa filmi alıp gidin çekin, çekemezsiniz. Çektiğiniz zaman çamur gibi çıkar. Hele düşük Asa’lara giderseniz iyice gri bir fotoğrafla geri dönersiniz. Biz hep 400 Asa kullanıyorduk, biraz da işin kolayına kaçıyorduk. Tek standart fim olsun diye 400 Kodak kullanıyoruz. Ansel Adams’da okuduklarım ve kendi deneyimlerim sonucunda, ışığın şiddetini, havanın ışık miktarını ve sahnenin kontrastlıklarına gore film çekimini değiştiriyorum. 400 Asa, 200 Asa ve 100 Asa’ya iniyordu. Ya da 400 Asa, 800 Asa, 1600 Asa’ya kadar yüklüyorduk. Bunları yükleyip geri çekerek fotoğraf çekiyordum. Kışın 1600 Asa’ya yüklediğim zaman, o açık griler beyaz dönüşüyor, koyu griler siyaha dönüşüyor ve istediğimi elde ediyordum. Kışın böyle, yazın geliyorduk; pantolon gölgede siyah, güneş de beyaz gömleğe vurmuş. Beyaz gömleğin ve siyah gömleğin dikişini istiyorum diyordum. O zaman da 400 Asa filmi 200, 100 Asa çekiyordum. Işığı ona gore okuyup, banyoyu ona gore yapıyordum. Sonuç istediğim gibi oluyordu tabi.



Şimdi bunları denendik denendik, öğrendik ve çocuklara aktardık. Maalesef çocuklardan bunu alan olmadı. 100 küsur öğrenci geldi geçti, hiçbiri alamadı. Ancak şunu yapıyorlardı, hocam bu havada kaç çekelim, ne yapalım, nasıl yıkayalım. Ben hesabımı yapıp şöyle çekin, şöyle yapın böyle yıkayın diyordum. E söyleneni yapınca iyi sonuç elde ediyorlardı.



Derken dijital çıktı ve ilk aldığım makina 2 milyon pikselli bir Canon’du. O zaman onu bulduk, hızla çekiyoruz, bakıyoruz, basıyoruz. Photoshop’un düzenleme durumları derken, 2 milyon, 3 milyon oldu, 5 milyon 8 milyon oldu, 8 milyon 12 oldu ve geldik 18 milyon piksele kadar. 135’lik kameranın çektiği ile normal dijitalin çektiği 8 milyon eşit. 8 milyon pikseli aştığınızda analog kalitesini geçmiş oluyorsunuz. O noktaya gelindiğinde zaten iş bitiyor.




Ben dijital çekmeye başladığım zaman, portre sergisi açtık, atölye sürüyordu; ilk defa dijitalden baskı ile açtık bu sergiyi. Bazı usta fotografçılar (İbrahim Zaman) beni bu yüzden yerden yere vurdular. Bir tek Ömer Bakan: “Niye yerden yere vuruyorsunuz, gayet pırıl pırıl, analog filmle eşit kalitede fotoğraf basılmış. Türkiye’de ilk defa dijitale geçen İlteriş Hoca’dır, çığır açıyor” dedi. Ki o zaman printerlarımız, baskı kağıtlarımız tam da gelişmiş değildi. İbrahim Zaman: “Sen harika fotoğrafçıydın, ne yapıyorsun buna giriyorsun?” dedi. Sabit Kalfagil: “İlteriş’ciğim olur mu hiç, siyah beyazın padişahı oldun, bu saatten sonra bu hiç yapılır mı?” dedi



Geçenlerde İbrahim Zaman’ın elinde dijital makinayı görünce,….. gülümsedim. Gelişmeye ayak uyduramazsan arkada kalırsın, gelişmeye ayak uydurmak içinde çalışmak lazım, kendini yenilemen lazım. Benim yaptığım o. Dijitali aldık, bir yerlere kadar getirdik.



Şebnem Aykol: Peki Hocam, İFSAK ile bağınız hala devam ediyor mu?



İlteriş Tezer: Hayır, ben iki senedir İFSAK’a uğramıyorum ve aidat ödemiyorum.



Şebnem Aykol: Derneğin günümüzdeki işleyişi ile ilgili görüşleriniz öğrenebilir miyim?



İlteriş Tezer: Dernek herkesin kendi çıkarı için bir ticarethaneye dönüştürülen, eski dernek ruhu kalmayan bir ticarethane oldu. İFSAK’a kurslara gidip hiç birşey almayan birçok kişi bana geldi ve benle konuştuktan sonra İFSAK’a boşuna para vermişiz dediler.



Benim İFSAK ile ilişkilerimin bozulması da, karanlık oda kullanımıyla başlar. Atölye için İFSAK’ın karanlık odasını kullanıyorduk. Bana bedava veriliyordu. Fimlerimizi, banyolarımızı, kağıtlarımızı kendimiz alıp götürüyorduk, sadece agrandizör ve ışığı kullanıyorduk. Karanlık odanın tasarımını değiştirmiştim. Ben basıyordum, onlara dönük bir şekilde ve onlara yıkatıyordum. Orada herşeyi birebir yapıp, görüp öğreniyorlardı.




Önceki yönetim, İlteriş Bey siz burayı sürekli kullanıyorsunuz ve İFSAK’ın burada bir kârı olmuyor dedi. Nasıl bir kâr olsun istiyorsunuz dedim. Burada ben hiç bir maddi kazanç sağlamadan İFSAK çatısı altında fotoğrafçı yetiştiriyorum. E ama İFSAK’a bir çıkar yok ki dediler. Seans başına bir para ödeyin dediler. Orada ilk bir tadım kaçtı. Neyse çocuklar bir iki seans adam başı 2,5 lira topladılar bugünün parası ile 15-20 kişiyiz İFSAK’a bırakılıyor.



O arada karanlık odayı bırakamıyorum, çünkü en büyük derdimiz elde ettiğimiz negatiften aynı baskıyı bir daha kimse yapamıyor. Öyle bir negatif elde etmemiz lazım ki, o negatiften devamlı aynı baskıyı versin.



Bunu nasıl yapıyoruz, ben tre-filmi direkt olarak pozitif basıyorum. İdeal tre-film baskıyı pozitif olarak elde edince, kontakt baskı ile ondan negatif üretiyordum. Elinizde her zaman aynısını üretebileceğiniz bir negatif oluyor. Çocuklara da aynı kursu verdiğim için, tre-film ile çalışıyoruz. O kurs bitince ben de İFSAK ile bağımı kopardım. Bir iki kez gösteri filan istediler, seve seve İFSAK’a gönül borcumuz var diye tabi dedim. İFSAK’dan öğrenciler ile iletişimimiz oldu.



Derken yeni yönetim geldiği zaman, bana İlteriş Bey siz ne yapıyorsunuz dediler. Atölyemiz var, her Pazar biraraya geliyoruz dedim, biraraya geliyor fotoğraf bakıyor, fotoğraf konuşuyor ve fotoğraf çekiyoruz, fotoğraf öğretiyorum çocuklara dedim.



Öyle olmaz dediler. Peki, sizce nasıl olması gerekiyor dediğimde; ”Üyeleriniz öncelikle İFSAK’daki kursu bitirecek ki sizin atölyeye gelebilsin” dediler. Peki, başka? “Siz konuyu rastgele seçmeyeceksiniz, biz İFSAK olark size belli konu vereceğiz, siz o konuyu çalışacaksınız”. Peki başka? “Belli gruplar yapacağız ve siz o gruplara ders vereceksiniz”. Ekmeğimi mi veriyorsun, suyumu mu veriyorsun, paramı mı veriyorsun, karanlık odanı mı veriyorsun, ne veriyorsunuz bana dedim, cevapsız kaldı. E efendim İFSAK üyesi olmayanları da alıyormuşsunuz dendi, e alıyorum size ne, sizin bunu sorgulama hakkınız var mı? Orada başladı ve benim nevrim iyice döndü. Atölyeler açılır kapanırdı, sürekli açık kalan bir atölye, 1987’den beri emek veriyor ve devam ettiriyorum atölyeyi. Tüm açılıp kapanan kurslar, para tuzağı, üç kuruş için. İFSAK şu an ne yazık ki bu zihniyette. Benim işim olmaz bu zihniyetle. Sergi açmak istesem, otellerin birine gitsem, haber salsam, hepsi gel hocam der. O gönül, o birliktelik, o dernek havası İfsak’da kalmadı. Onun içinde İFSAK’dan geçen gün aradılar beni, İlteriş Bey sizin 2 senelik borcunuz var dediler, dedim borç morç yok, ödemiyorum. Bunca yıl atölyede hizmet verdik fotografçı yetiştirdik nedir bunun ödülü? E hocam onur kurulu üyeliği için müracat edecektiniz? Bir insan onur kurulu üyesi olmak için müracaat eder mi? Yönetimdekiler layık görür kurul kararı ile atar. E bunca yıl sana hizmet edeceğim, 30 küsur sene, her sene ödeyeceğim üzerime düşen aidatı. Onur kurulu üyeliği için de dilekçe verip müracaat edeceğim. Ne saçma bir istek!!! Sen yap onur kurulu üyesi, seneler boyu süren hizmetlerimden, fotoğrafa olan katkımdan dolayı. Neymiş beni yapın efendim diyecekmişim, niye diyeyim ki? Yapmayın ne farkeder. Yakında atılışım da gelir, bana ne.



Atölye olarak Erol Taş’ın kahvesinde toplanıyorduk, sonra çay fiyatları arttı biz de orayı terk ettik. Sonra bizim çocuklardan biri Haliç kıyısındaki Otel Daphni’s var, hocam orda buluşsak olur mu? Gidip konuşuldu fiyatlar, herşey gayet iyi. Pazarları açık büfe kahvaltı vs. Şimdi yaklaşık 3 haftadır orada toplanıyoruz.




Şebnem Aykol: 1987’ten beri kesintisiz devam ediyor mu atölyeniz?



İlteriş Tezer: Evet. Ben her Pazar günü gidiyorum. Yalnız öğrenciler bazen gelmemezlik yapıyorlar. Öğretmen her hafta gidiyor, öğrenciler istediği zaman J. Ama işin ilginci, bir hafta mail atmayayım, 10 tane mail birden; hocam mail atmadınız, hocam ne oldu mail atmadınız. Mail atmama gerek bile yok, ben her pazar oradayım, yerimiz yurdumuz belli.



Gelenler eskiden siyah beyaz döneminde 5er 6şar siyah beyaz fotoğraf getirirlerdi.10-15 kişilik bir gruptuk; 70-80 kadar fotoğraf Erol Taş’ın kahvesinde, duvarlara konur, tek tek bakılır ve üzerine konuşulurdu. Anlatırdım, bu böyle, şu şöyle olacak, bunu böyle bas filan diye. Bir anlamda sergiye hazırlık olurdu. Şimdi iş dijitale dönüşünce farklı oldu.



Şebnem Aykol: Herkes laptop ile mi geliyor?



İlteriş Tezer: O da iyi, laptop da getirmiyorlar, ellerinde USB bellek, e hocam”¦ E bir de virüslerle uğraş J. Koyduk barkovizyon perdesini, başladılar kaçmaya. Gelin size photoshop, ACDSee öğreteyim. Öğrenin yapın, kimisinin İngilizce ekisiği var, bir kısmının bilgisayar bilgisi kısıtlı. Analog da, siyah beyaz da canavar gibi olanların bazıları dijitalde sırf bu yüzden geride kaldı.



Şebnem Aykol: Siyah beyaz, analog dönem atölyesinden bugüne hala devam eden öğrencileriniz var öyle mi?



İlteriş Tezer: Tabi canım, elbette. Bırakmıyorlar. Kovalıyorum geliyorlar. Yeni katılanları ısırıp kaçırıyorlar J İFSAK ve Atölyemiz işte böyle”¦




İlteriş Tezer


Şebnem Aykol: Hocam İFSAK üzerine konuştuk, diğer fotoğraf eğitimi veren kurumlar üzerine ne söylersiniz? Önünüzden çok sayıda fotoğraf öğrencisi geçmiş, fotoğraf sevdalısı, yetenek vadeden gençlere ve amatörlere bu derneklerin faydası ne ölçüde oluyor, sizin fikriniz nedir? Derneklerden ziyade atölyeler daha mı önemli?



İlteriş Tezer: Eğer ucunda para varsa, ticari amaçla kurulduysa beş para etmez. Mütevazi olamayacağım, Türkiye’de bir tane İlteriş var parasız hizmet veren. Eğer derse gelen öğrencilerden seans başı 50 lira alsam, düşünün sabahın 9’undan akşamüstü 4’e, 5’e kadar ders veriyoruz. Herhangi biri matematik veya fizik dersi alsa ne ödeyecek?



E düşünün birebir anlatmışsın, yine de çekememiş, hocam iyi anlatamadın çekemedim derse, İlteriş o parayı yüzüne çat diye çarpar ve kovalar.



Mesela bir öğrencimiz var, katılıyor ama hiç fotoğraf getirmiyor. Ama başkasını eleştirirken, hiç de susmuyor. Dedim sonunda: “Sen kendin nasıl olması gerekiyorsa bas da getir. Hem katılmazsın, hem de yıllardır gelip gidiyorsun. Sonunda beni patlattın. Bak dedim, fotoğrafı makina çeker, insan gözü onu biraz daha iyi ayarlar, ama asla finali elde edemez. Eskiden analog zamanında ne yapıyorduk? Canlı renkler olsun diye kırmızıyı sarıyı istiyorsak Kodakchrome 64 kullanıyorduk, mavi yeşil istişyorsak velvia 50 kullanıyorduk. Eee bunlar doğal renkleri mi veriyordu, hayır. Abartılı, canlı renkleri veriyordu, onları kabul ediyoruz ve doğa çekeceksen şununla çek diyoruz da, şimdi pastel tonlarla çektiğimiz doğayı photoshopla canlandırmak mı problem oluyor? Fotoğraf fotoğrafçının yorumudur, ortaya konan son ürün, son eser, fotoğrafçının eseridir.



Sen benim yorumuma birşey söyleyebilirsin ama birşey söylerken sıradan bir insansan, hiç sesini çıkarmaz, çünkü güler geçerim. Ama fotoğrafçıysan ve benzer bir fotoğraf üretememişsen ve bu kritiği yapıyorsan, sakın yapma seni yerin dibine sokarım.”




Şunu demek istiyorum İlteriş Tezer atölyesinde bile çatlak sesler çıkar. Hele bir de paranın döndüğü yerde, çıkan sesler hep çatlaktır. Hikayenin özü şudur; üreten ve üretilen kıskanılır. Atölyelerde de bir yığın problem var ama şunu söyliyeyim atölyeler fotoğraf öğretir. 100 öğrenciden 10 tanesi birşey kaparsa kapar, o da kendi çabası ile açığını kapatır ve bir yerlere gelir. Çekim bir bölümü, karanlık oda ise diğer bölümüdür fotoğrafın. Biz karanlık odada negatifi tam istediğimiz gibi mi basıyorduk hayır; o fotoğrafı bulana kadar bir kısmını yakıyorduk, bir kısmını marke ediyorduk, başka bir sürü işlem yapıyorduk. Yani şimdi bilgisayarda oynadığımız herşeyi karanlık odada da yapıyorduk aslında. 9 tane multigrade filtremiz vardı. Kontrastını ona gore ayarlıyorduk, bir basıyorduk, yok olmadı, e ne yapalım şablon keselim. Şablon kesip fotoğrafın belli bir bölümünü pastel basıyordum, ana kısmını kontrastlı basıyordum. Bulutlar içinde uçan cillop gibi bir porter çıkıyordu mesela”¦ Eldeki verileri kullanarak bu noktaya getiriyorduk fotoğrafı, e bu benim çektiğim negatif mi? Hayır bu benim yarattığım pozitif.



Yani sen fotoğrafı yaratırsın, bu yüzden fotoğraf çekilmez, fotoğraf yapılır. İlteriş Tezer atölyesinin mottosu budur. Bunca yıl ben işi yapmışsam ve öğretiyorsam gel de öğren. Ve en önemlisi üret.



Bir de allahtan dijital fotoğraf var, eğitim aşamasında film parası, banyo parası, baskı parası açısından büyük kolaylık. Ben 18 sene Orman Fakültesi Peyzaj Bölümü’nde hocalık yaptım. Hocalar bilgisayardan korkuyor, oysa çocuklar AutoCad’e çoktan geçmişler. Çocuklar çarşaf çarşaf kağıtlara çiziyorlar, ben de deli misiniz bilgisayarda çizin ve her hafta bir çıktı alın. Haftada bir ağır kritik veriyoruz. Hocalar yooooook dedi, öyle bilgisayarda çizmek var mı diye itiraz ettiler. Bilgisayarın sadece bir kaleme olduğunu, onu kafasında birşeyler olan birisi kullanmadan hiçbirşey çizemeyeceğini izah ettim. Bilgisayar birşey bilmiyor, bilen birisinin elinde bir kaleme dönüşür dedim. Sonra 3-4 hocaya üye olduğum bir klüp aracılığıyla bilgisayar hediye ettirdim. Eğitim verdik. Ve baktılar ki, bu gerçekten de senin kullanımın için bekleyen bir gelişmiş kalem. 18 yılımı aldı ama değdi.




Şebnem Aykol: Atölye sürecinizi biraz açtınız ama herşey nasıl başlıyor? Nasıl geliyorlar size? İşleyiş nasıl?



İlteriş Tezer: Yeni başlayan biri geldi ve makinası da yok. Anlatıyorum makinaları ve internet açıp onun işine yarayacak makinayı tespit ediyoruz. Bununla başla hakkını ver makinanın ve daha sonra daha kapsamlısını al.



Makina alındıktan sonra ona makinasını anlatıyorum ve fotoğraf çek getir diyorum. Getirdiklerini bilgisayara yükleyip getiriyor, başlangıç bol bol fotoğraf çektirmek”¦ Ekranda çekilen fotoğraflar üzerinden konuşuyoruz, bu böyle olsaydı, şu şöyle olsaydı diye kritik veriyorum. Şimdi diyorum bir daha aynı sokağa git, aynı fotoğrafı bu kritikler ışığında bir kez daha çek. Ertesi hafta yine bu fotoğraflar üzerinden konuşuyoruz. Artık kritikler bir şablon haline gelmeye başlıyor, göz eğitilmiş oluyor.



Sonrasında ise yavaş yavaş teknik bilgiler, çekim sonrası müdehaleleri öğretiyorum.



Şebnem Aykol: Peki Hocam fotoğraf yarışmaları hakkındaki düşüncelerinizi öğrensek? Fotoğraf yarışmalarını fotoğrafta gelişimenin neresine koyuyorsunuz? Yapılan yarışmalar sizce yerini buluyor mu?



İlteriş Tezer: Ben fotoğraf yarışmlarının çok büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Ancak fotoğrafı seçen jüri iyi olmalı. Kültürlü, fotoğrafı hazmetmiş, herşeyini okumuş öğrenmiş birisi olmalı ki o seçtiği zaman, seçilen fotoğraflar örnek olup ortaya çıkmalı. Birçok yarışmada jüri oldum ve birçok yarışmaya katıldım. Jüri üyelerinin beklentisi doğrultusunda fotoğraf gönderiliyor. Bakılıyor jüri üyelerinin ismine, abi o jüri şöyle fotoğraf seviyor, e bitti o zaman etik. Haa ama bakıyorum jüride şu önemli isimler var ve konu doğa, doğa konulu fotoğrafın hakkını vermeliyim. Ne istiyorum; Ansel Adams’ın dediği gibi siyahta da beyaz da da detayın varsa, ışıkta da gölgede de herşeyi sırıtmadan görüyorsam, ne ala; ışığı kurgusu vs. hepsi biraradaysa o fotoğraf finale kalır. Ama çoğunlukla jüri üyeleri kendi beğenileri doğrultusunda fotoğrafçıları yanlış yönlendiriyorlar. Fotoğrafçılar da kazanma hırsı ile, onların doğrultusunda fotoğraf göndermeye çalışıyor. Oysa fotoğrafçı kendi doğrultusunda kendi bakış açısında fotoğraf göndermeli, kendisini anlatmalı.




Cemil’in (Ağacıkoğlu) bana bir lafı vardır; bir konu çalışıyordu, dedim çık ağaca, ver çantanı çık. Canon’u var onun, taktım 20mm’yi, bak dedim sandal diagonalden gelecek sazların içinde, adam altın kesite oturunca çek dedim, 5-6 kare. Gönderdik ki uluslarası birinci. Aradan zaman geçti, Cemil geldi abi o ödül içime hiç sinmedi, o fotoğraf benim fotoğrafım değil, beni ağaca çıkaran sensin, fotoğrafı elime veren sensin, şu açıyla çek diyen sensin, o benim fotoğrafım değil dedi. Ben de haklısın ama şimdi iyi fotoğrafı öğrendin, başka bir ağaca çıkınca ne çekeceğini biliyor musun? Başladı gülmeye. İşte mesele bu. Ben sana kendimi anlattım, sen orada kendini buldun, bulduğun için çektin. Gönderdin ve benden aldığın için içine sinmedi. Neden kendi kendine dürüstsün. Ama şu an çektiklerinin, kendi çektiklerinin basamağı o fotoğraf işte dedim, bunlar tümüyle senin fotoğrafın.



Şebnem Aykol: Siz bir kapı aralamış oldunuz değil mi?



İlteriş Tezer: Aynen. Bu arada da şunu üzerine basarak söylemem gerek ki; Cemil gibi bir öğrenci yeryüzüne bir daha gelemez. Gecenin 3’ü Cemil elinde baskılarla gelir, şimdi çıktı bir bak. Oturur kritik yaparız, gider, sabahın beşi atlar gelir, abi olmuş mu? Hah şimdi olmuş Cemil. Ertesi gün gönderir yarışmaya hop ödül gelir.



Şebnem Aykol: Anladığım kadarı ile Cemil Bey sizin bu gönüllülük durumunuzu motive eden, o duygu tatminini veren bir öğrenciniz olmuş.



İlteriş Tezer: Evet, kesinlikle. Mesela ben grenli fotoğrafı kafama takmıyorum. Bir yerde grenli bir fotoğraf görmüş, abi nasıl çekicez. Hemen git 400 Asa Siyah Beyaz İlford film al gel dedim. Filme çok ışık vereceğiz, filmlerin hepsini 100 Asa’ya kur ve öylece çek. Çekti geldi, abi bunlar çamur gibi diye geri geldi. Tamam, güzel, şimdi koy agrandizöre dedim, altına da bir kağıt koy bas bakalım. Abi çıkmıyor, 16 saniye değil 3 dakika vereceksin dedim. 3 dakika sonra geldi uçuyor havalarda, bayılmış. O simsiyah şeyden ışık geçene kadar, grenlerin arasından geçiyor ve o da senin kağıdına olduğu gibi geçiyor. Anladım abi de benim ömrüm yetmez bu kadar beklemeye dedi J. E dedik tabii bu agrandizörle basamazsın, o zaman soba borusu gibi bir agrandizörümüz var. Eh o zaman halojen lambalı daha iyi bir agrandizör alacaksın dedim. Koştu gitti aldı o gece. Hemen baskı aldık, Cemil çok mutlu”¦ İşte kitap da orada duruyor; “Hüznün Grenleri”.




Şebnem Aykol: Atölye konularının dışında en çok hangi tür fotoğraf izliyorsunuz? Ve bunları nereden takip ediyorsunuz?



İlteriş Tezer: İnternetten izliyorum çoğunlukla. Ve her konuda fotoğrafa bakıyorum, tür ayırt etmiyorum.



Şebnem Aykol: Türkiye fotoğrafından sözedilebilir mi? Türkiye fotoğrafının genel özellikleri nedir? Eksiklikler için bir çözüm öneriniz, şöyle yapılsa iyi olur diyeceğiniz şeyler var mı?



İlteriş Tezer: Şöyle diyeyim, Almanya ve bir çok Kuzey Avrupa ülkelerinin yanında bizim av sahamız, yani fotoğraf sahamız onlardan daha büyük ve geniş, kültürümüz daha geniş ve köklü. Ve çeke çeke tüketemediğimiz o kadar çok değerimiz var ki. O nedenle konu olarak Avrupa’dan öndeyiz. Onlar herşeylerini tüketmişler, herşeyiyle mekanik ve grafik fotoğrafa takılı kalmışlar ve duygusallıkları yok. Oysa biz de duygusallık çok ön planda. Bizim doğayla, insanla haşır neşir oluşumuz Avrupa’da yok. Biz hala toprağa ve birbirine bağlı bir toplumuz, bu işin güzel tarafı. O nedenle de çok iyi fotoğrafçılar ve dünyada birçok yerde en üst düzeyde ödülleri biz alıyoruz. Ancak Türk fotoğrafçısı olduğu zaman eksi 2 puan ile başlıyor değerlendirme. Avrupa’nın Türkler’e özellikle de müslümanlar’a bakışını biliyoruz. O nedenle eksi puanla başlasak bile, yine de onları geçiyoruz. Avrupa’nın takım tutması gibi bir şey bu.



Şebnem Aykol: Haçlı ruhu mu diyorsunuz?



İlteriş Tezer: Evet. Yok Ermeni meselesiymiş, ya Cezair ne oldu? Neyse konuya döneyim, biz geri değiliz, konumuz daha fazla, ancak yeni nesillerin yetişmesi lazım. Fotoğraf okullarına baktım; çoğunda çocuklar orayı kazandıkları için gidiyorlar, fotoğraf öğrenmek için, fotoğrafçı olabilmek için değil. Bu nedenle aralarından az sayıda öğrenci sıyrılıp ilerleyebiliyor. E onlar ekmeğini nerede bulacak, fotoğrafta mı reklam piyasasında mı? Reklam piyasasında nasıl ödeniyor, ödenmiyor. Çocuklar çekiyor, işliyor, basıyor vs. ama paralarını alabilmek için günlerce, haftalarca ajansın kapısını aşındırıyorlar. Türkiye’de fotoğraf bu yüzden gelişemiyor, çünkü fotoğrafçı aç. Ben hiç bir zaman yabancı ülkelerden aşağıda olduğumuzu düşünmüyorum. Belki çok daha iyi makinalarla, çok daha iyi ekipmanla çok daha iyi reklam fotoğrafları çekebiliyor ama tek bir fotoğraf için de -yanlış hatırlamıyorsam bir havayolları fotoğrafıydı- 1,5 milyon dolar alıyor. Tek bir fotoğraf. Ben bir tek defa bir otelin tüm artwork’unu ben verdiğim için 7000$ aldım. Hepsi hepsi o.




Şebnem Aykol: Türkiye’de son dönemde fotoğrafa karşı artan aşırı talebi nasıl görüyorsunuz, bu durumun sanata katkıları ve götürüleri nelerdir? Gelecekte nasıl bir gelişme süreci bekliyorsunuz? Önümüzdeki yıllarda fotoğrafçılığın nasıl bir noktaya geleceğini tahmin ediyorsunuz?



İlteriş Tezer: Kesinlikle pozitif bakıyorum. Şöyle bir örnek vereyim; bir meyva bahçesine girdiğinizde hammış, çiğmiş demeden, olgundu, dolgundu demeden karnınız doyana kadar yersiniz. Ama sonra hızınız kesilir, sonra herdalda gördüğünüzü değil, elinizle yoklar, kokusuna bakar ve en olgununu yemeğe başlarsınız. O ilk açlık gider, tekrar acıktığınızda yine aynı meyva bahçesinde bu sefer ne yiyeceğinizi bilirsiniz.



Fotoğrafa gelirsek, tüm toplum eline geçirdiği kamerayla, telefonla çekelim allah çekelim. Sonra tesadüfen bir tane güzel fotoğraf çıkıyor, kendi de beğeniyor. Sonra çektiği fotoğraflarda hep dönüp o beğendiği fotoğraftakini arıyor. Çünkü bir kez meyvanın olgun ve dolgun olanını bulmuş oluyor. Ne yapıyor artık habire tetiğe basmıyor, tetiğe basarken iyisini aramaya başlıyor. İşte bu kendi kendine eğitim.



Bir de bu süreci hızlandırmak için ne lazım. İşi bilen ehil ustaya denk gelirse, usta onun önünü açar. Usta önünü açtıktan sonra ustayı taklit eder. Sonrasında bunun da bir doygunluk dönemi olur, sonra içinden bir dürtü gelir ve kendince çekmeye başlar. İşte sanatçının doğuş anı da budur. Kendi kafasına göre, kendi yorumuna göre ve abur cubur yemeden, her bulduğunu çekmeden seçerek ve çekerek ve basarak ulaştığı fotoğrafla da sanatçının ilk ürünlerini görmeye başlarız.



Yeter ki içte o ateş olsun.



Şebnem Aykol: Yani diyorsunuz ki içinde o ateşi taşımayanlar, belli bir süre sonra doğal seleksiyon ile zaten elenecek. O azmi gösteren de kalıcı olacak.



İlteriş Tezer: Kesinlikle. Aynen öyle.




Şebnem Aykol: Web sitenizdeki yazınızı keşke bir kitapla noktalayabilsek diyerek noktalamışsınız. Fotoğraflarınızın kitaplaşmasını istiyorsunuz herhalde, niye gerçekleşmiyor?



İlteriş Tezer: Tek kelimelik bir cevap para J Eğer bu tür sponsorluklar yapan yerlerde tanıdıklarınız, akrabalarınız varsa sizi lanse ederler ve albümünüz çıkar. Kitabınız kütüphanelere girer. Biz bir tane bastık ama ikincide ben geri çekildim. Demiryolu ve İnsan; Selçuk Kundakçı, İlteriş Tezer, Sedat Tosunoğlu, İFSAK’da olması lazım. Sis diye bir grubumuz vardı, sonra orada da ben sen sürtüşmeleri başlayınca dağıldık. O geldi geçti.



Aslında tabi ki kitap isteriz ama aslında o da fuzuli artık. Şimdi web siteleri var. Ben nasıl ki her yerdeki sanat eserlerini internetten görebiliyorsam, hatta çıktılarını bile alabiliyorsam demek ki tüm fotoğraflar artık benim elimde. Benim ertelediğim bir olay var, web sitemi daha tam istediğim gibi geliştiremedim.



Bir dönem web tasarımına başladım ama ilerleyemedim. Şu aralar biraz boşluğum var ona zaman ayırıp, öğrenmeye niyetliyim. Ve öğrenip, kendi sitemi kendim tasarlayacağım. Çünkü o siteyi 40 yıllığına satın aldım.



Ama yine de eline bir kitap almak başka bir şey, küçük bir kitabımız var aslında, hatta Türkiye’deki ilklerden biridir, 1987’de bastık.



Şebnem Aykol: Hocam bir de süreli yayın konusu var sormak istediğim. Yeterli ve açığı kapatacak süreli yayın var mı Türkiye’de, yeni pek çok dergi yayın hayatına bailayıp devam edemiyor, bunu neye bağlıyorsunuz?



İlteriş Tezer: E artık onlara da ihtiyacımız yok, kalmadı. Herşeye ama herşeye internetten ulaşabiliyorsunuz. Sayısız yayını takip etmek mümkünken, ayakta kalmaları mümkün değil.




Şebnem Aykol: Fotoğrafa yeni başlayanlara ve ileri seviyelere taşımak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir? Fotoğraf üretilirken ya da tüketilirken eğitmenlere ve yeni başlayanlara nasıl görevler düşüyor, hangi noktalara dikkat edilmeli ki fotoğraf sanatı adına bir şeyler üretilsin?



İlteriş Tezer: Orada da en büyük handikap şurada başlıyor. Bir toplumda bir sanatı ya da mesleği yüceltmek istiyorsak, o sanatçının karnı doyacak öncelikle, herşeyin altında finans yatıyor. Benimki gibi mimarlıktan kazanıp fotoğrafa harcayabiliyorsa tamam, tabi mimarlıktan da kazandığı sürece sorun yok.



Peki, bunu birincil meslek olarak yapmak isterse ne olacak, aç kalacak. O nedenle devletin bunu desteklemesi lazım. İdil Biret, Suna Kan, Güher-Süher Pekinel kardeşler gibi, bu sanatın da desteklenmesi lazım. Çok özel kabiliyetlerin tespit edilip, yetiştirilmeleri lazım.



Veya Ara Güler gibi, çıkacak dil bilmesi ile Magnum’a girebilecek. Yaşının elverdiği oranda ve o dönemin verdiği ortam bereketi ile –Türkiye tam bir plato- çekip bir yerlere gelecek.



Ama mesela İzzet Keribar, iplik ve kumaş ticaretinden kazandı fakat ticari aklı olduğu için de fotoğrafını paraya dönüştürdü. Nasıl oldu bu iş? Hahamı ile Fransız’ı, onunla bununla görüştü, ona çekti buna çekti ve bunları sefarete sattı. Onu para çarkına çevirebildi.



Ben bir iki defa denedim, otele basıldı verildi, paramı alana dek göbeğim çatladı. İş paraya geldi mi her taraf tıkanıyor. Niye bunu yapayım ki? Bir dönem defilelere gider çekerdim, aman İlteriş çeksin denirdi. E çeksin de parasını alamazdı ki.



Şebnem Aykol: Bu yüzden mi, tadınız kaçmasın diye mi tümüyle gönüllü olarak atölyesi yapıyorsunuz, dertsiz başım durumu?



İlteriş Tezer: Aynen. Ben insanımı tanıyorum çünkü. Hiç kimsenin peşinden koşamam ben.



Şebnem Aykol: Fotoğraf çeken kişi için de, izleyiciler için de eleştirinin eğitsel yanı nedir? Eleştiri nasıl olmalı? Eleştirilerin yapıcı olması gerektiği söylenir, eleştiri yaparken nelere dikkat etmek lazım? Gerçek anlamda eleştiriyi yapabilmek ne kadar zaman fotoğrafla uğraşan bir insanın elde edeceği bir yetenektir?



İlteriş Tezer: Bana göre yapamaz. Kişi eğitmen karakterine sahipse yapabilir. Bazı insan çok süratli öğrenir, hemen kapar ve yapar. Fakat bunu birine anlat dediğin anda karşısındakini kaçırır. Kendi zekidir ama bir aptala anlatır gibi karşısındakine anlatamaz.




Benim eğitmenlik yanıma gelince, benim yedi sülalem eğitmen. Onlardan hep görürdüm ve babam şunu derdi; sınıfını hep gerizekalılardan oluştuğunu varsay ve sınıfın en gerizekalısını ilk derste bul. Ve ona öğret gerisi öğrenir derdi. Bunu yapan var mı? Sabırla bunu yapan?



İmmanuel Kant derki ben eleştirmen olarak bir değirmenim; değirmen neyi öğütür? Bir şey öğütmesi için ona ham madde vermen lazım der, yani ne verirsen onu öğütür. Eğer değirmenin taşının ayarı arpaya, buğdaya, yulafa göreyse diğer eleştirileri ham çıkar der. Yani eleştirmenin eleştirmen olabilmesi için her seferinde değirmen taşını değiştirmesi lazım. Öğüteceği ürüne göre taş takılması lazım der. Bu neyi gerektirir, ürünü tanıyor olması lazım. Ürünü tanımadan onu öğütemezsin, ürünü tanımadan onu eleştiremezsin. Öncelikle eleştiri yapanın değirmen olabilmesi için ürünü tanıması lazım. Ürünü tanıdığını bize anlatabilmen lazım, salt kuru eleştiri ile bu iş yürümez.



Eleştiri ile ne elde edilmek isteniyor, önemli olan bu. Karşı tarafı yakıp yıkmak mı, yoksa yapıcı olup karşındakini gerçek bir sanatçıya döndürmek mi? Fotoğrafı yüceltmek istiyorsak amaç buysa daima yapıcı olmamız lazım.



Daha önce Cemil’in “Sazın Öyküsü” isimli sunumu ile katıldığı bir yarışmada, Cemil elendi. Jüri seyretti biz göremedik; “Sütün Öyküsü” birinci seçildi, gerisini görmedik. O zamanlar bir dergide yazdım. Dedim ki, çok ilginç fotoğraf günlerinde konulu dia yarışması yapılıyor ve bu yarışmada bir kişi ödüle layık görülüyor ve kalan 6 kişi eleniyor. Biz fotoğraf meraklısı ve sevdalısı olarak bu diğer sunumları niye görmeyelim? Cevap geldi, biz onları sunuma değer görmedik diye. E siz değer görmemiş olabilirsiniz ama müsade edin başkaları da değerlendirsin, değer mi değmez mi diye. Ben izleyiciyim ve izleyiciyi mahkum ve mahrum edemezsin ki. Seçersin seçmezsin, en çok beğendiğine ödül verirsin bu ayrı, ama bütün hepsini sergilersin.



Bu nedenle doğru eleştirmen ve eleştiri sayısı çok az. Dil ve üslup çok önemli.



Şebnem Aykol: Önümüzdeki günler için projeleriniz neler?



İlteriş Tezer: “Toplumun Yüzü” isimli bir çalışmamız var, başlamış olduğumuz “Sonbahar” isimli bir çalışmamız var, bir de “Karanlıkta Işıkla Portre” var bu çok yeni bir çalışma, henüz iki hafta oldu.



Şebnem Aykol: Kendinize sorulmasını istediğiniz benim sormayı başaramadığım bir soru var mı, ya da eklemek istediğiniz başka bir şey?



İlteriş Tezer: Fotoğraf bir gönül işi, gönlümüz varsa fotoğrafı çekeriz. Ve fotoğraf hiç kimsenin tekelinde değil. Ben kendimi çekmek, işlemek, basmak konusunda son derece özgür hissediyorum. Ama birikimimi paylaşmak isteyen varsa buyursun, gelsin. Yeter ki isteyerek gelsin.



Şebnem Aykol: Öncelikle samimi tavrınız ve bize verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ediyorum.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine

İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine” üzerine bir düşünce

  1. Reha ÜLKÜ

    Sanırım, 21. Yüzyıl'da altın orandan söz etmek bana skolastik geliyor, bir de güzel fotoğrafının formülünün olması. Bunu önesürenlerin epeyi düşünceyi ıskaladığını düşünüyorum.

    Reply
  2. Setenay Süzer

    Röportajınızı keyif ve ilgiyle okudum.Günümüzde az rastlanır özverili çalışmaları için Sayın İlteriş hocayı yürekten kutlarım ne mutlu öğrencisi olanlara.
    setenay süzer

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


− 2 = yedi

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>