Aydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir Mayıs




M.U. : ‘Üç Bir Mayıs’ çalışması nasıl ortaya çıktı?



A.Ç. : 1970’li yılları yaşadığım için fotoğrafın sosyal içerikli alanını tercih ettim. 70’li yıllar çalkantıların çok olduğu dönemlerdi ve iyi ki o dönemleri yaşamışız diye düşünüyorum, ayrıcalık kabul ediyorum”¦ Dostlukların, romantizmin, ihanetin her şeyin olduğu yıllar. Şimdiki gibi globalizmin olmadığı yıllardasınız, her şey çok açık yapılıyor, şimdiki gibi içerde finans sektörünü ele geçirerek şekillenme o yıllarda daha kaba bir şekilde yapılıyordu”¦ Tepkili yetişiyorsunuz, sosyal konulara eğiliyorsunuz. Böyle bir dönemde 1976 da ilk 1 Mayıs kutlaması yapıldı. İlk olarak 1925 yılında yapılan 1 Mayıs kutlaması 24 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu ile yasaklandı, 1976 yılında da yasal olarak kutlanacak denilince biz de kalktık geldik, öğrenciyim o zaman. Gidip Basın İş’in kapısını çaldık ve fotoğraf çekmek istediğimizi söyledik. Bize alın size bir önlük dediler, çalışmak için gerekli. Taksim’e üç yerden çıkış var, Şişli, Unkapanı bir de Dolmabahçe. Dolmabahçe çalışma alanı ve gittik İnönü Stadını tepesine çıktık. Coşkulu bir kutlama oldu ama aynı günde bir arkadaşımızı kaybettik, Ali Fuat Okan”¦ Taksimden ayrılıyorlar flamalar omuzlarındayken yolda öldürüyorlar. 1977 yılında tekrar Basın İş’in kapısını çaldık. Bu sefer bize bir basın kartı hazırladılar ve Unkapanı tarafını verdiler. Uzun bir parkur orası, Saraçhane, Şişhane, Tarlabaşı, Taksim. Daha fazla fotoğraf çekebildiğimiz ve konunun içine girebildiğimiz bir çalışma oldu ve daha geniş katılımlı insanların Taksim de omuz omuza olduğun bir kutlama olmuştu. Törenin sonuna doğru, ben tesadüfen kürsüdeyim o zaman Kemal Türkler’in dibinde, konuşmayı yakın plandan çekiyorum. Konuşma biter bitmez silah sesleri duyuldu ve Kemal beyin ilk sözleri ‘namussuzlar yaptılar yapacaklarını’ oldu. Öncesinde böyle bir istihbarat vardı sanırım, ama öyle bir topluluğa kim saldırabilir, kim cesaret edebilir”¦ Ateş açıldı biz birkaç kare çekebildik o anda.



M.U. : Kanlı bir mayıstan bahsediyoruz değil mi?



A.Ç. : Evet 37 kişinin öldüğü bir mayıstan bahsediyorum”¦ Ateş açılınca hemen bizi yere yatırdılar kürsünün altına ve o anda her şey gözünün önünden geçiyor, buraya kadarmış gibisinden. O arada silah sesleri, sis bombaları göz gözü görmüyor, kaçışan insanlar hiç gözünün önünden gitmiyor. 37 kişinin öldüğünü ertesi gün öğreniyoruz”¦ O yıllarda bunlar yaşandı, Türkiye’nin tarihinde bunlar var ve hesaplaşılması gereken yıllar. Taksim de 1 Mayıs tekrar yasaklandı ve bu son yıllara kadar gelindi. Uzun mücadelelerden sonra geçen sene izin verilince eski basın kartımı alarak Disk’e gittim. 77 den kalma basın kartımı gösterdim, kartın üstü basıla basıla her yeri ezik büzük, baktılar karta, önce bir fotokopisini aldılar sonra genel başkanın yanına çıktık. Tekrardan bir mayısı çekmek istediğimi söyledim, tabi dediler. 12 Eylül döneminde bizim elimizde arşivimiz kalmadı, eski fotoğraflardan verip veremeyeceğimi sordular, ben de verdim, geçmiş ile ilgili görüntülere sahip oldular.



Neyse gene basın kartımızı aldık ve bu seferde Şişli bölgesine gittik. Böylece bir seriyi tamamlamış oldum. Hikâye nedir? Türkiye de ilk kez elli sene sonra kutlanan bir mayısı ile beraber 1977 ve 2010 bir mayıslarını buluşturmuş oldum. Fotoğraflara bakınca pek çok şeyi görüyorsunuz, o dönemin İspanyol paça pantolonunu görüyorsunuz, Hayat dergisini görüyorsunuz, sarkık bıyıkları görüyorsunuz, elde fırça ile yazılmış pankartları görüyorsunuz”¦ 2010 bir mayısında yasal olarak tekrar kutlandı ve bana göre hikâyem bitti.




1976












M.U. : Neden fotoğraf çekiyorsunuz?



A.Ç. : Çocukluğumda beni ustadan meslek öğrensin diye fotoğrafçının yanına çıkar olarak vermişler. Ustamın yanında banyo hazırlamasını, kart baskısını vb öğrendim, iyi ki de öğrendim.



M.U. : Fotoğrafçılığın o dönemde bir ağırlığı vardı sanırım.



A.Ç. : Tabi tabi. Siyasal Bilgilere gittiğimde fotoğrafçılık yaparak hayatımı kazanıp okudum. Aileden bir para gelmedi, bir stüdyo da oturup çalıştım. Fotoğrafta kırk senem bitti, kırık birinci senemdeyim. 73 de lise son sınıftayım, iyi de resim yaparım, her sene okul sergisine sipariş gibi resim yapıyorum. Son sene otuz kırk tane fotoğraf çekip hazırladım, resim öğretmenine götürüp verdim. Bu sene resim yerine bu fotoğrafları sergiye koysak olur mu diye sordum. Öğretmenim fotoğraflara baktı ve sen neden kendin bir sergi açmıyorsun dedi. Tabi bu benim için büyük bir şey bir anda, yapabilir miyim böyle bir şey deyince, yaparsın tabi dedi. O zaman İzmir de okuyorum, İzmirliyim ben, Atatürk İl Halk Kütüphanesi var dedi, yeni kuruldu, müdürü de benim arkadaşım, kütüphanecilik eğitimi almış bir insan, bu fotoğrafları ona götür ve benim gönderdiğimi söyle, dedi. Öğretmenlik bu olsa gerek, o kişinin bende büyük bir emeği var. Fotoğrafları aldım o kişiye götürdüm, baktı çok beğendi, bana kütüphanenin fotoğraf laboratuarını açtı, çalışmalarını burada yap dedi ve sergi içinde salonu verdi. 73 yılında, lise son sınıfta ilk sergimi açmış oldum.



M.U. : Harika”¦



A.Ç. : Bunu itekleyen, öğretmen tanımının karşılığı olan bir kişi”¦ Sizdeki bir şeyleri görüyor ve sizi şekillendirip yönlendiriyor. 73 yılında okulu bitirdikten sonra anneme, fotoğraf çekerek biriktirdiğim paralar ile Türkiye’yi gezeceğimi söyledim ve bir ay gezdim. Daha sonraki sergilerim bu fotoğraflardan oluştu. O gündür bu gündür, otuz sekiz senedir Anadolu’yu gezer dururum.



M.U. : Fotoğraflarınızda bir mesaj kaygınız var mı veya olmalı mı?



A.Ç. : Tabii ki bir mesaj olmalı, nasıl bir mesaj olmalı? Örneğin sekiz yıl Romanları çalıştım, neden Romanlar? Bu çalışmamda ötekileştirdiğimiz kişileri ele aldım, bu insanlar kafamızda ötekileştirdiğimiz, suratımızı ekşiterek baktığımız insanlar. Kızımın kaydı için İstanbul da olduğum 1999 da Bilgi Üniversitesi’nde eğitim görevlisi arkadaşım beni arayarak bugün bir düğün var, hem de fotoğraf çekersin diye aradı. Düğün için Kuştepe ye gittik, bu çalışmamın kapak fotoğrafını çektim orada. Kuştepenin arka sokaklarının birinde bir düğün ve yanı zamanda gelinin ufak oğlan kardeşinin de sünneti yapılıyor, iki düğün çıkıyor bir aradaJ



M.U. : J



A.Ç. : Bir ara izleyiciler, Didem diye tempo tutular. O zamanlar 17 yaşında olan Didem’in fotoğrafı benim çalışmamın da kapak resmi oldu. Bir davet esnasında çektiğim bu güzel fotoğraf aynı zamanda bu çalışmayı devam ettirmeme neden oldu. Trakya, İzmir, Hasankeyf, Samsun, Antakya yörelerini gezdim, oların yaşamlarına tanıklık ettim. Sonuçta vermek istediğim mesaj neydi? Böyle bir toplum var, siz bunları beğenmeseniz de, bu insanlar ufak şeyler ile mutlu olmasını biliyorlar, bu insanlar parasız da olsa o günü güzel yaşamaya çalışıyorlar, seninle paylaşabiliyorlar, kötülük toplumun her kesiminde var ama biz bu insanları mahkûm ediyoruz daha çok. Böyle bir mesajdı hedeflenen ve ben bunun yerine ulaştığını da düşünüyorum. Bazı sergilemelerde o yörenin Roman topluluklarını da davet ettim. Örneğin İzmir sergimde sergi için çalışanlar bile Romandı ve sergide açılış konseri verdiler. Samsun gösterimi için otobüsle sergiye geldiler.



M.U. : Devam eden projeleriniz neler?



A.Ç. : Sonlarına geldiğim Ermeni vatandaşlarımız ile ilgili çalıştığım bir çalışmam var. Aslında bu çalışmaya Kapalıçarşı ustalarıyla başladım, beraberinde diğer konuları da getirdi, paskalya, vaftiz, noel, bağ bozumu gibi konuları da beraberinde getirdi. Magnum’un kurucusu Cappa’ın bir sözü var; ‘ fotoğrafınız güzel değilse konuya yeterince yakın değilsiniz’ der. Ben de bunu benimsemiş bir insanım, konunun içinde olmak lazım, konunun içine gireceksin, hayatı paylaşacaksın. O hayatların parçası olduğunuz zaman insanlar artık sizi görmüyor, doğallıklarını kaybetmiyorlar ve siz de içlerinde rahat çalışabiliyorsunuz. Anadolu’nun renklerinden gidiyorum, Antakya yöresinde yaşayan üç kültürü, Hıristiyanlar, Museviler ve Müslümanları fotoğraflıyorum. Bu bölgeye her yıl üç dört kere gidiyorum, daha yeni geldim Antakya dan eksik bir kare vardı, Ege de başlayan bir zeytin çalışmam var, geleneksel yöntemler ile Anadolu da zeytinyağı nasıl yapılır, Egedeki sulu sıkma vidalı preslerden, Antakya da elle sıkılan su zeytinyağına, onu çektim, geçen sene kaçırdım o yüzden bir sene beklemem gerekti. Antakya’nın Harbiye, eski adı Defnedir, defne mitolojisinin geçtiği yer, bu bölgeden defeden çok güzel sabunlar yapıyorlar, onları çektim. Bu arada o bölgede bir rakıcı kıstırdım, hatırlı bir kişiyi araya koyarak onun fotoğraflarını çektim, Antakya başlı başına bir çalışma alanı. Şimdi de sırada Aleviler var, Anadolu’nun renkleri, bir bahçede ne kadar çok çiçek varsa o bahçe o kadar güzeldir. Bunlar bizim zenginliklerimiz. Tek tip standart insan yerine çok tipli, renkli, heterojen bir yapı, değerli bir yapı, bu çok kültürlülüğü yaşattığımız zaman bizler zenginliklerimiz koruyabiliriz.





1977






























M.U. : Yunanistan’da basılan bir çalışmanız vardı?



A.Ç. : Karaburun, 1923 de bu toprakları terk etmek zorunda kalan insanların torunları ile bir araya geldik. Örneğin İzmir de boş, hayalet köyler vardır, bir gecede sıfırlandığın, her şeyi bırakıp kaçtığın”¦ Geçmişte nerelerde yaşanmış, bugün onların, oraların görüntüleri nasıl, hangi aileler yaşamış, yaşayan gelenekler şu an neler. Ben hem arşivimi paylaştım hem de fotoğrafladım. Ve bu çalışma Yunanistan da basıldı, Rumca Gerek alfabesiyle basılmış bir kitap ama benim adım kapakta Latin alfabesi ile yazıyor, mutlu oluyorsunuz, siz de o kitabı, kültürü renklendiriyorsunuz. Bunlar neden ülkemizde basılmasın diye düşünüyor insan.



M.U. : 70 yılların tanıklığını yaşamış bir birey olarak fotoğrafın o günlerde yüklendiği anlam ile günümüzü karşılaştırabilir misiniz?



A.Ç. : O yıllarda fotoğraf daha çok belgesel nitelikli, sosyal içerikli, az da olsa deneysel çalışmaların yapıldığı, mesela Şahin Kaygun yaptı bu tür çalışmalar. Günümüzde fotoğrafa baktığımızda deneysel diye bir tanım görüyoruz şimdi, Günümüzde teknolojinin ucuzlamasıyla bir bilgisayar, bir makine ile yapabildiğiniz şeyleri bir siyah beyaz filmi alıp da bu kadar üzerinde aplikasyon yapmanız mümkün değil. Kavramsal fotoğraf adı altında şimdi çok çeşitli, güzel işler yapılabiliyor. Bu tercih meselesi.



M.U. : Fotoğraflarınız ile belgelediğiniz, tanıklık ettiğiniz ‘Üç Bir Mayıs’ adlı çalışmanızı yaparken konu edindiğiniz bir mayıslar arasındaki benzerlikler, ayrışmalar, günümüze yansımaları ve o günlerden bu günlerin ekonomi politiğinin izini sürebildiniz mi?



A.Ç. : Fotoğraflara bakınca bunu görebiliyorsunuz sanırım. 76, 77 deki 1 Mayıslara baktığınızda katılanların önemli bir kısmının fabrikalardan gelen işçiler olduğunu, öğrencilerin olduğunu görüyorsunuz, kasketiyle, başörtüsüyle, iş makinesiyle, tezgâhıyla, katıldıklarını görüyorsunuz. Ama günümüze geldiğimizde, genç ve öğrenci profilinin daha yoğun olduğunu görüyorsunuz. O zamanki pankartlara baktığınızda kargacık burgacık elde yapılmış bezden afişler, şimdi ise fotoğraf gibi dijital olarak basılmış pankartlar görüyorsunuz. O döneme baktığınızda profil homojen bir işçi gurubu birliği görüyorsunuz, Disk’i görüyorsunuz, bir Türk İş yoktu o zaman, vardı ama yoktu”¦ Şimdi baktığınız da ayrışmış bir işçi sınıfı görüyorsunuz ve kendi içlerinde bizler ve onlar olarak ayrışıyorlar”¦ 70 yıllara baktığınızda bizler ve iktidar vardı, şimdiyse kendi içlerinde bizler ve onlar var, bu da böl yönet politikası. Mesela, 70′li yıllardaki bakışların daha inançlı olduğunu görebiliyorsunuz, 77′de TÖBDER vardı, en büyük guruplardan birisiydi. Daha önceki gençlik örgütleri damga vuruyorlardı yaşadıkları çağa, örneğin, Ankara Yüksek Öğrenim Derneği istediği anda binlerce kişiyi alanlara toplayabiliyordu, şimdikiler o çapta değildir. Bu da depolitizasyonun bir sonucu, o dönemde yetişen gençlerin fazla seçenekleri yoktu, o veya bu tarafta olacaksın, şimdilerde seçenek çok fazla.



M.U. : Günümüzde aklı çelen şey de çok fazlaJ



A.Ç. : J



M.U. : Sizce darbeler ile 1 Mayıslar arasında ne gibi bir ilişki var?



A.Ç. : O potansiyelin susturulması gerekiyordu. Nasıl susturabilirsin? Böyle darbeyle susturursun. O topluluğa bu gün kim ateş açabilirdi, ancak belli güçler buna cesaret edebilirdi”¦ Yani bu gün bunların suçluları bulunabildi mi? Yok ortada, bilinmemesi mümkün mü, hayır mümkün değil. O dönemlerde bu potansiyelin susturulması bir misyondu”¦



M.U. : Kemal Türklerin davası zaman aşımına uğradı, üstelik kızı suçluları gördüğünü söylüyordu.



A.Ç. : İnsan hakları mahkemesine gideceğini söyledi. Aslında ülke kendi kendini zor durumda bırakıyor, hiç gerek yok bunlara”¦ Sen geçmiş ile yüzleşmek istiyorsan, temiz bir toplum yaratmak istiyorsan geçmiş ile hesaplaşmak zorundasın, onu mahkûm edeceksin, onun arkasındaki düşünceyi mahkûm edeceksin. Bunu yaptığında da uluslararası platformda saygın bir yerin olacaktır



M.U. : Türk işçisi ve aydını darbeler ile hesaplaştı mı, yoksa burada kerhen de olsa bir onay var mı?



A.Ç. : Hesaplaşmadı tabi, pek çok kimse hesaplaşmak istiyor. Bunun için örgütlü olmak gerekiyor. Örgütlü olup bunu yapacak kimler var? Az sayıda insan var, 68 ne 78′li denen az sayıda kuşak kaldı. O dönemlerin yargılanmasının yolu açıldı ama bunun çalışıp, çalışmayacağını zaman gösterecek. Amerikan güdümlü olan bir darbenin baş aktörleri ile hesaplaşma ne kadar olabilir onu da bilmiyoruz”¦ Amerika bugün için onları feda edebilir ama bu ne kadar olur.



M.U. : Ama bunun dünyada örnekleri var.



A.Ç. : Var, Şili’ de var, Yunanistan’ da var.



M.U. : Bir dönemin sözünün, yapılması gerekenlerin o topulumun aydını, sanatçısı, işçisi, orta sınıfı, burjuvazisinin yeterince yapmamalarının, söylememelerinin birikimlerinin geldiği nokta bu günler.



A.Ç. : Ekim ayında Hasankeyf dayanışma kampına gittim ben, neden gittik, bu barajın buraya yapılmaması için gittim. Bu proje, bir tarihi yok etmek ve binlerce insanı zorunlu olarak başka yerlerde ikamete zorlamak için kullanılıyor, üstelik barajın ekonomik ömrü de elli yıl. Elli yıl sonra sulardan kalanları tekrardan bulmaya çalışacak arkeologlar. Orda bir kültür, bir tarih, dünya güzeli kanyonlar var, değer mi? Bence değmez. Hala bu işlerde ısrar ediliyor. Hasankeyf için alternatif çözümler var. Barajın suyunu 40 m düşürseler buraları kurtulacak, ne gerek var? 1 hafta boyunca kampın etkinliklerini fotoğrafladım. Güzel de belgesel bir çalışma çıktı ortaya.




2010





















M.U. : Dünyada ve Türkiye’de belgesel fotoğrafın yükseldiği bir dönemin tanıklığının ürünü olan çalışma ve çalışmalarınızın yanında günümüzdeki neo-liberal bakış açısının toplumu, olayları ve insanları şekillendirip hallaç pamuğu gibi attığı gelişmelere paralel fotoğrafın da izlediği yol buna benzer bir yol oldu. Sanat ve sanatçı yaşamın düze çıktığı bir noktada mı vardır, yoksa bugünlerden yarınlarını yapmak için bedelini ödemeli midir, ödemeli miydi? Ödeseydi bugünleri farkı yaşamamız mümkün olur muydu? Bunların neden sonuçlarını tartışalım istiyorum ki aşağı yukarı konuştuk bunları.



A.Ç. : Geçmişte bir takım çalışmaları yapanlar bir bedel ödedi. Günümüzde sanat o kadar esnek bir kavram haline geldi ki belli çevrelerde sanat olarak kabul edilen şeyler empoze ediliyor artık”¦ Bunu en güzel örneği; ‘İstanbul Kültür Başkenti’. Bakıyorsunuz, İstanbul hiç bu kadar kültür ile iç içe olmadı deniyor, İstanbul zaten bir kültür kenti, binlerce yıldır böyle, her tarafı kültür ve tarih. Halka indi mi? Belki çok sınırlı bir kısmı, sergilenen sanatlar elit bir çevre içinde kaldı. Dans, caz, resitaller, sergiler gibi gerçekleştirilen aktivitelere kimler gidiyor? Belli bir birikimi, kültürü olanlar gidiyor.



M.U. : Türk aydını, işçisi, sermayesi ve bürokratlarının durduğu yer ile bilinci, geleneği, dini ve göreneği arasında oluşan ve oluşmaya devam edem bir uçurum var. Bu da dünya sermayesi ile olan eklemleşmesine paralel yürüyor. Sınıflı toplumları tartışmak günümüzde, bizim algımız ile mümkün gözükmüyor. Toplumumuzun aydını, işçisi, sermayedarı ve bürokratının ülkesi için çalışması bu kadar zor bir şey mi sizce? Gelişmenin, günümüz algısıyla bile olsa, önünde duran politikalara destek olmanın sorumluluğunu kim verecek. Bunu neden soruyorum, günümüzde ortaya çıkan sonuç, dünden bugüne hemen hemen kimsenin üstüne düşeni yeterince yapmamış olduğunu gösteriyor, geleneklerimiz, kurallarımız, dinsel temalı doğrularımız hiçbir şekilde işe yaramış gözükmüyor. Bunu son günlerde en güzel örneğini Hanefi Avcı’nın ‘Haliçte Yaşayan Simonlar’ adlı eserinde görüyoruz.



A.Ç. : Özal ile başlayan bir dönem var bu ülkede. Günümüzde ki gençlerin ve orta yaş grubunun önemli bir kesimi Özal döneminin çocukları. Nasıl bir insan yetiştirildi burada, günlük düşünen, maddi boyutu düşünen, kısa süreli düşünen bir insan profili yetiştirildi. Globalleşmenin alt yapısı oluşturuldu bu şekilde. Eğitim de fiilen özelleştirilince o paralelde yerine oturdu. Japonların, en büyük özellikleri geleneksel yapı ile modern yapıyı birleştirmeleri ve gelişmelerinin arkasındaki faktörlerden birisi bu. Biz de bu yapı yok edildi. Aslında Anadolu’ya dönüp baktığınızda bu yaşıyor.



M.U. : Bu soruyu özellikle şunu için sordum. Neo-Liberalizm özellikle Türkiye için var olan bir süreç değil, dünyada var olan, söz sahibi olmuş olan bir süreç. Bizim kültürümüz eğer sürecini tamamlayabilmiş olsaydı, dönüşebilmiş olsaydı bu kesinlikle neo-liberal politikalar şeklinde olmayacaktı. Bizim kültürümüzün neye dönüşeceğini biz hala bilmiyoruz, burada bir kesinti var. Dünya ile eklemleşme sürecinin hızlanıp bunlar yaşandıktan sonra toplumun direnç noktasının düşük olması; değerlerimizi, inancımızı, kendimizi yargılamadan, neo-liberalizmi çok kolay kabul ettik, küreselleşmenin getiri ve götürüsünü çok çabuk kabul ettik, 80 ve sonrasının çok çabuk kabul ettik, 80 anayasasını çok çabuk kabul ettik.



A.Ç. : Akşam haberlerinin içeriklerine şöyle bir bakarsanız, cevabını bulabilirsizinizJ Toplumun nasıl biçimlendirildiğini görürsünüz”¦ Bize verilen haberler ile yetinmemizi istiyorlar ve bundan ötesine de karışmayın diyorlar. Ama sınırları ortadan kaldıran bir internet gerçeği var. Araştırma gücünü kendine gören herkes rahatlıkla bu bakış açısının dışına çıkıp gerçeği bulmaya çalışabilir. Ayrıca toplumun direnç noktasını teşkil edecek olan kesimler 12 Eylül döneminde eritildi. Biz lisede aynı zamanda babamın da öğretmeni olan bir tarih öğretmeni ile Rus devrimini ders olarak okuyorduk”¦ Maalesef eğitim sistemi ve verilmek istenen eğitim gençlikten başlayarak toplumu günümüzde küreselleşmenin kucağına oturmaya hazır hale getirdi, onun dışındakiler 80 yılında yok edildi. Benim bir arkadaşım var, geçenlerde Siyasal Bilgiler Fakültesinde yumurta savaşı yapıldı ya, onların gerisindeki kışkırtıcı olarak isimlendiriliyor şimdi. Aynı yılda okula girmiştik, onun okul biraz uzayınca darbeye denk geldi, ülkeden zorunlu olarak ayrıldı. Yıllar sonra döndü, af çıkınca okula başladı tekrar. Şimdi onu bu olayda hedef göstermeye başladılar, yakalayabildikleri o dönemin artıkları ile de hesaplaşmaya başladılar. Aslında demokratik bir eylem, sen böcek öldürür gibi insanların üzerine gaz sıkarsan onlar da tabi yumurta atar. Aslında hoş görüsüz bir toplum yarattık, bırak kim konuşacaksa konuşsun, yasakladıkça problemi kendimiz yaratıyoruz.



M.U. : Genelde fotoğraflarınızı geniş açı ile çekiyorsunuz.



A.Ç. : Benim 12-24 objektifim standart gibidir.



M.U. : Niye geniş açıyı tercih ediyorsunuz?



A.Ç. : İnsanın içinden, konunun içinden çekiyorsun, alan dar olduğu için.



M.U. : İlgi ile izlediğiniz, beğendiğiniz fotoğrafçılar var mı?



A.Ç. : Magnum ekolündeki fotoğrafçıları seviyorum. Ara Güler, Salgado, Kudelka, Bresson, gibi



M.U. : Fotoğraf ile ilgilenen genç arkadaşlarımıza ne söylemek istersiniz?



A.Ç. : Fotoğrafçılık biraz da donanım meselesi; Ara Güler’in güzel bir sözü var, ‘her fotoğrafçı biraz heykel tıraş, biraz ressam, biraz mühendis, biraz arkeolog, biraz tarihçidir’ der. Burada herkesin bir donanıma sahip olması gerektiğini söyler, bu varsa fotoğrafçılık vardır. Fotoğrafçılık eline makineyi al bas değil, herkes fotoğraf çeker ama fotoğrafçı olamaz. Gençlerin kendilerini biraz yetiştirmeleri lazım düşünsel ve ruhsal açıdan, ondan sonra makineleri ile Anadolu’ya çıkmaları lazım. Tur ve benzeri ile değil biraz maceracı bir ruhla dolaşmaları lazım.



M.U. : Son olarak bize başarılarınızdan bahsedebilir misiniz?



A.Ç. : 40 yıl içinde 31 kişisel fotoğraf sergim oldu. 13 tanesi Türkiye’de olmak üzere toplam 19 karma sergiye katıldım. Fotoğraf kursları verdim, konferanslara katıldım. Son yıllarda kişisel fotoğraf sergilerim dışında çalışmalarımı daha çok yurtdışı organizasyonlarla paylaşıp onların kültürel etkinliklerine katılıyorum. Bu tamamen benim tercihim. Son bir yıl içinde Birleşmiş Milletler’in düzenlediği “İnsanlığın Gelişimi” konulu uluslar arası fotoğraf yarışmasında en iyi 50 fotoğraf seçildi ve bir fotoğrafım da bu fotoğraflar içinde yer aldı. Nisan 2011 de fotoğrafa destek amaçlı olarak kurulan ve Dünya’nın en saygın kurumlarından birisi olarak kabul edilen Amerika’daki Lucie Vakfı tüm Dünya’dan 63 fotoğrafçıyı portfolyoları üzerinde konuşulmak üzere 29-30.Nisan.2011 de Los Angeles’e davet etti. Bu fotoğrafçılardan birisi de ben oldum. Her iki etkinlikte de Türkiye’den sadece ben varım. Üzücü olan ise bu tür başarıların bu ülkede haber değerinin olmamasıdır. Son 1 yıl içinde “Roman ve Düğün” konulu sergimin 10. ve son sergisini Samsun’da açtım. Türkiye’de Üç 1.Mayıs” konulu fotoğraf sergim Antakya Samandağ Festivali ile İzmir 5.Karaburun Kongresi’nde sergilendi.



2010 Yaz Döneminde Hollanda Maastricht Üniversitesi’nden bir öğrenci fotoğraf konusunda yanımda staj yaptı.



M.U. : Bu güzel söyleşi için dergimiz adına sizlere teşekkür ederim.



A.Ç. : Ben teşekkür derim”¦


Röportaj : Mehmet UÇKUN







Aydın Çetinbostanoğlu



1954’te İzmir’de doğdum.


1970’te kadrajıma neleri sığdırabileceğimi, sınırımın neresi olabileceğini düşünmeden deklanşöre bastım.



1973’te resim öğretmenim neden fotoğraf sergisi açmadığımı sordu ve ilk sergimi açtım.



1973’te otostopla Türkiye turu yaptım. Ülkemin genişliği, insanımın çeşitliliği yapacak çok işimin olduğunun göstergesi oldu. Binlerce film rulosu bu zenginliği görüntülemeye yetmedi.



1974’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdim.



1977 1 Mayıs’ında Taksim’de fotoğraf çekerken yaşamım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. O kareler bugün Türkiye’nin hala unutamadığı kareler oldu. Bir bayramı yaşayanların mutluluğuyla ölümün dehşetini yaşayanların görüntüleri ardı ardına geldi.



1979’da Maliye Bakanlığı’nda Gelirler Kontrolörlüğü yaptım.



1979’da eşim Zerrin ile evlendim.



1981’de kızım Nergis aile albümümüzde yerini aldı.



1982′de bürokrasiyi terk ettim.



1987′de kızım Yasemin kadrajımın içindeydi.



2007’ye kadar özel sektörde mali yönetici oldum.



Ama hep fotoğrafçı kaldım.



İnsanı sevdim ve hep onu fotoğrafladım.



Kaş’taki sünger avcılarından, Tekirdağ’da bir roman düğününe kadar, yaşamlarına girdim.



Sevinçlerini ve üzüntülerini paylaştım”¦



Bana gülümseyerek, kahkaha atarak, endişeyle, ağlayarak baktılar”¦



Binlerce dostum oldu.



Ne kadar şanslıyım değil mi?



Her insan bir kültür”¦



Türkiye kültür zengini”¦



Dünya zenginliğine katacağımız çok şey var, insana, insanlığa katacağımız olduğu gibi.



Bugüne kadar pek çok fotoğraf sergisi açtım, karma sergilere katıldım.



Ödüller kazandım.



Fotoğrafçılık artık bir yaşam biçimim.



Ben, Aydın Çetinbostanoğlu…








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Aydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir Mayıs

Aydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir Mayıs” üzerine 4 düşünce

  1. barbaros odabaş

    "insanı sevdim ve hep onu fotoğrafladım"
    fotoğrafa ve hayata yaklaşımları etkiledi beni.
    yakın zamanlarda tanıma fırsatı bulduğum
    sevgili çetinbostanoğlu'nun …
    anadolu insanını kültürel açıdan ele aldığı fotoğraf çalışmaları,
    hem fotoğrafik değerleri, hemde toplumsal mesajları ile izleyenleri büyülüyor…
    kutluyorum içtenlikle …

    barbaros o d a b a ş

    Reply
  2. Gautier

    I come from the website of the photographer Aydin Cetinbostanoglu. I like its work. The pictures published here are great photographs and are a very interesting documentary serie. A very good work!

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ 6 = dokuz

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>