Aydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün Romanı




NEŞE VE HÜZNÜN ROMANI


Aydın Çetinbostanoğlu




Bu çalışma İstanbul Kuştepe’de 1999 da yaptığım küçük bir çalışma ile başladı. Bir süre devam eden diğer çalışmalarım nedeniyle ara verdim. 2004 yılında İstanbul’a yerleşmem bu kültürün yoğun olduğu Trakya bölgesine sıkça seyahat etmemi ve yeni dostluklar kurmamı sağladı. Edirne, Tekirdağ, Kırklareli ve ilçelerinde 4 yıl süresince çalıştım. İstanbul’un belli bölgelerinde kendi özgün dillerini konuşan Roman topluluklara rastladım. Düğünlerinde fotoğraf çektim. Mart 2008’de İstanbul Beyoğlu, İstanbul Maltepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ni takiben Diyarbakır Festivali’ne davet edildim. Nusaybin Belediyesi, İzmir Karaburun Festivali ardından Tepebağ Rotary Klüp davetlisi olarak Adana Valiliği Kültür ve Sanat Merkezi’nde sergilendi. 2009 yılı programının ilk sergisi İzmir Devlet Resim Heykel Müzesi’nde Mülkiyeliler Birliği 150. Yıl Kuruluş kutlamaları programında gerçekleşti. Geniş bir katılımla açıldı. 8 Ekim 2009 tarihinde Tepecik Mahallesi müzisyenleri keman, kanun, darbuka ve klarnet eşliğinde katılanlara güzel bir müzik ziyafeti verdiler. Sergim Aralık 2009’da Antakya eski Belediye Meclis Binası’nda, Mart 2010’da Samsun Atakum Belediyesi tarafından sergilendi. Bu sergi ile Türkiye içinde 10 farklı yerde fotoğraf severler ile buluşmuş oldu. Yeni çalışmalarla daha da zenginleşen bu çalışma gelecekte kaldığı yerden sergilenmeye devam edecektir. Hiç bitmeyecek bir çalışma.



“Çingene inancına göre, ölümden sonra ruh önce bir kuşun, oradan da bir Çingene’nin vücuduna yerleşir. Çingeneler guguk kuşuna dokunmazlar, çünkü inançlarına göre o, yeniden doğuşu gerçekleştirmek için çabalayan bir Çingene’nin ruhundan başka bir şey değildir.” (1)



Temmuz 1999’da öğretim üyesi olan bir dostum telefonla arayarak “işin var mı?” diye sordu. Ben de “Yok neden?” deyince, “Biz Kuştepe’de bir düğüne davetliyiz, istersen gel sen de fotoğraf çekersin” diye yanıtladı. Arkadaşım öğrencileri ile birlikte düğünü seyrederken ben de fotoğraf çekmeye başladım. Bir ara öğrencileri de topluca dansa çağırdılar. Sırt çantalarından dolayı pek istemediler ama ısrar karşısında çantalarını çıkarmaları ve emanet etmeleri gerekti. Bunu bir ürkeklikle yaptılar, ilerleyen saatlerde bu ürkekliklerinden dolayı biraz da utandılar. Düğünün sonlarına doğru bir ara seyirciler topluca “Didem” diye tempo tuttular. Zayıfça bir kız ortaya çıktı ve kendinden geçercesine dans etti. O gün analog bir makine ile çektiğim bir fotoğraf bu çalışmayı kendiliğinden başlattı. 2008 yılına kadar geçen sürede onlarla bir yaşam paylaştım ve bu çalışma ortaya çıktı. Sadece bir fotoğraf çalışması değil, aynı zamanda bir gözlem ve inceleme çalışması oldu.



Kimlerdi bunlar?



Ortaçağın sonlarında, Avrupa’ya tuhaf yabancılar geldi. Haçlı seferlerinin yollarını tersine kat etmişlerdi. Peki, nereden geliyorlardı? Kimdi bu insanlar? Bunu kendileri bile bilmiyorlardı. Onlara Bohemyalılar ya da Mısırlılar dendi. Gizemli kökenleri kısa sürede insanların ilgisini çekti. XVI yüzyıl ile XVIII yüzyıl arasında, Doğu’da olduğu gibi Batıda da Çingeneler soyluların hizmetinde çalıştılar, at yetiştirdiler, saray müzisyenliği, falcılık yaptılar. Ama XIX. Yüzyılda her şey değişmeye başladı. Uyandırdıkları ilgi yerini kuşkuya bıraktı, hayranlıksa hor görüye. Maddi çöküş, halkın nefreti ve tehditlerle giderek hiçbir yerde barınamaz hale geldiler. Çocuk kaçırmakla, büyücülükle suçlandılar. Naziler, onları toplama kamplarına kapatıp biyolojik deneylerde kullandılar. Naziler, Çingeneleri sadece “toplum karşıtı” olmakla suçlamıyorlardı. Onları ayrıca ırk biyolojisi incelemelerinde kullanılacak melez bir ırk olarak görüyorlardı. Çingeneler, her türden Alman kampına götürülmüşlerdi. 1971′de Birinci Dünya Çingene Kongresi nde delegeler Çingene halkını nitelendirmek için “Rom” sözcüğünü onaylayıp kendilerine bir bayrak verdiler. Ulusal bir Rom hareketinin varlığını da doğruladılar. (2) Biz de bu paralelde alıntıları dışında “Roman” terimini kullanacağız.




Tekirdağ çevresinde genç kızlar kına gecesinde birkaç kıyafet giyerek dans ederler. Bu danslardan bir tanesi de “hint dansı”dır. Hint müziğine yakın bir müzik, Hintli bir dansözün kıyafeti ile yapılan bu dans belki de geçmişleriyle olan bir köprü. Mardin’in Nusaybin ilçesinde de kendilerine “kıraçi” denen bir topluluk yaşar. Bir kısmı çevre düğünlerde müzisyenlik yaparlar.



Bu “kıraçi” kelimesinin ne anlama geldiğini sorduğumda verilen yanıt “Karaçi’den gelme anlamında” oldu. Farklı yöre romanları da olsalar yaşayan gelenekleri veya verilen unvanlar geçmişleri İle ilgili olarak bir noktayı işaret ediyor: Hindistan yarımadası. XV. yüzyılda Avrupa’ya gelişlerinden başlayarak romanlar, onların gerçek köklerini soruşturan uzmanları şaşırttılar. Roman dili Sanskritçeye yakın bir yeni Hint dilidir. Romanların bir kısmı tarafından konuşulan bu dil, topraksız bir halk İçin çok değerli bir iletişim aracıdır. Fotoğraf çalışmalarım sırasında bu dilin İstanbul içinde bir mahallede yoğun olarak konuşulduğuna tanık oldum. En küçük bireyinden en büyüğüne kadar bu dili canlı olarak yaşatmaktalar. Romanların yaygın olduğu Trakya’nın pek çok yerinde bu dilin varlığı bilinmekte ama konuşan sayısı marjinal seviyede kalmaktadır. Şimdilerde “kentsel dönüşüm projesi” adı altında fiyakalı laflarla bu mahalleler yıkılma tehdidi altındalar. Bu mahalleler yıkılıp romanlar dağıldıklarında da yaşayan bu kültürler yok olma tehlikesi altındalar. Dil de bunların başında geliyor. Genel olarak romanlar yaşadıkları bölgenin hakim dilini konuşuyorlar. İstanbul’daki bir roman nasıl Türkçe konuşuyorsa, Nusaybin ve Diyarbakır’daki roman da bölgedeki hakim dil olan Kürtçeyi konuşmaktadır.



Romanlarda toplumun yöneticisi pozisyonunda olanlara Çeribaşı diyorlar. Geçmişte güçlü olan bu bağ günümüzde göstermelik düzeyde bazı yörelerde sürüyor. Bunlardan birisi ile bir sohbet sırasında çevredeki sanayi kuruluşlarında Roman gençlere iş verilmemesinden şikayet edildi. Ama bir İş bulup çalışanların da iş yaşamları genellikle kısa ömürlü oluyor. Çünkü günlük yaşayıp kazandığını o gün harcamak onlar için bir yaşam şekli. Çeribaşının deyimi İle “Bayat para” (maaş) onlara göre değil. Peki, bu insanlar geçimlerini nasıl sağlamalı; diğer bir deyişle ekonomiye nasıl kazandırılmalılar? Burada çözüm onların yetenekli oldukları ve halen cılız da olsa yaptıkları işlere farklı bir boyut katılmasıdır.



Genellikle 15 yaşından itibaren evlenmeler başlıyor. Çocuklar, küçük yaşta yaşamın ağırlığını sırtlanıyorlar. Yoksulluk, bazı yörelerde sofradan bir boğaz eksilmesi olarak değerlendirilip, resmi nikah bile beklenmeden kızları evliliğe İtiyor.



Dostlarım bazen bana sorarlar.



“Bu kadar onlarla birlikte oldun, neler öğrendin onlardan?” diye. Onlara bir anımı anlatmakla başlarım. İstanbul içindeki bir roman mahallesinde bir düğün çekimi sırasında gelini fazlaca ciddi görmüş olmalıyım ki, damadın babasına sohbet açılsın şeklinde “oğlun gelinden daha güler yüzlü” dedim. Yanıt “Oğlan benim ama can benim değil?” şeklinde oldu. Bu kuşkusuz sıradan bir yanıt değil. Özgürlüğü ifade eden güzel bir felsefi yanıt. Bunu söyleyen de evsel atıklarımızdan geri dönüşümlü olanları toplayarak geçimini sağlayan bir “çevreci” roman. Kişilerin tercihlerinde özgür olduklarını kaçımız bu kadar özlü anlatabiliriz.



Küçük şeylerle mutlu olmasını öğrendim derim. Küçük çocukların topları olmadığında İçine kum doldurulmuş çorapları top yaparak hepimizin çocukluğunda oynadığı onların “tombala” dedikleri oyunu ne kadar güzel oynadıklarını da izledim. Bu “top” bir yerinize geldiğinde canınızı yaksa da bu neşeli bir oyuna asla engel değil. Gerisinde bir dram olsa da gününü güzel yaşamalı derim. Borges’in dediği gibi yaşam anlardan ibaret değil mİ? işte o anları doyasıya dolu yaşamak lazım.




Kültürel mozaiğimizin renkli bir parçası olan bu insanları izlerken, dinlerken artık önyargılarımıza engel olmamız gerekiyor. Onların yaşam şeklini, dilini, kültürünü beğenmesek de devamını sağlayacak kurumlan oluşturmamız gerekiyor. Onların düğünleri renkli gelebilir, müziği ile dans edebiliriz. Ancak kaçımız onların evine konuk oluruz ve sofralarını paylaşmaya hazırız?



Yıldızlar ölümlü insanların gökyüzüne yansıyan suretleriymiş Çingene inancında. Yeni bir insan dünyaya geldiğinde gökyüzünde görünmeye başlar, ölünce de kayıp gidermiş yıldızlar.




Aydın ÇETİNBOSTANOĞLU


www.cetinbostanoglu.com




(1) Hermann Berger, Çingene Mitolojisi, Ayraç Yayınları, 2000.


(2) Henriette Asseo, Çingeneler Bir Avrupa Yazgısı, Yapı Kredi Genel Kültür Dizisi, 2003







































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Aydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün RomanıAydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün Romanı

Aydın Çetinbostanoğlu : Neşe ve Hüznün Romanı” üzerine bir düşünce

  1. Nurdan Yoldaş

    Emeğinize, Yüreğinize sağlik. Samimiyetle paylaştığınız bu güzel çalışma çok özel. An ve mutluluk adına somutlayan vurgular, kabullenme, kaynaşma ve en önemlisi insanın insanı anlamasına dair bir çok ip ucunu barındırıyor. Nice özel çalışmalarınız için şimdiden başarılar diliyor, teşekkür ediyorum. Var olun.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dört + 4 =

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>