Arif Aşçı ile Röportaj


“Bazen projelerimi, çalışmalarımı sponsorlara teklif ediyorum, bir kitap olsun, bir sergi olsun diye. Her 10 tekliften 9’u geri dönüyor. Özellikle Türkiye’de teklif aylar sonra geri dönüyor buna çok sinirleniyorum. Ulaşamıyorsunuz bile. O kadar sanatçıyı aşağılayan sürece giriyor ki, bazen nefret ettiğim bile oluyor yaptığım şeyden, bu ülkeden, işleyişten…”






Söyleşi ve Söyleşi Fotoğrafları: Pınar Dağ



Fotoğraflar: Arif Aşçı “İstanbul Panorama”






Pınar Dağ: Şu anda kayıttayız. İstanbul Panorama projenizden başlayabiliriz. Ya da projeleri çalışma şeklinizden. 90 fotoğrafı kapsıyor denilmiş ancak daha fazla öyle değil mi?



Arif Aşçı:
Binlerce fotoğraf var ama, ancak 110-120 fotoğraflık bir kitap olarak çıkacak.



Pınar Dağ: Şöyle başlayalım. Proje odaklı mı çalışıyorsunuz?



Arif Aşçı: Aslında öyle uzun uzadıya şöyle bir proje yapayım diye çıkmıyorum yola. Hep tesadüfler araya giriyor, bir fikir diğer bir fikri kıvılcımlıyor. Ben biraz deneyerek düşünüyorum, bir adım, bir adım daha atarak, biraz üzerinde çalışarak düşünüyorum.




Pınar Dağ: Yarı yola kadar gidip, olurunu görüyorsunuz.



Arif Aşçı: Evet, biraz adım atıyorum olup-olmayacağını görüyorum. Sadece düşünce ile ilgili olsa, metin olsa, bütün bir düşünceyi sadece kafada başlatıp, yazıp sonuçlandırabilirsiniz.



Pınar Dağ: Yazarlar gibi?



Arif Aşçı: Yazarlar, filozoflar gibi. Ama bizimki öyle bir iş değil. Örneğin şuradaki bir sandalyeyi yapayım deseniz elinize bir tahta, bir keser, bir testere, bir çekiç almanız lazım. Dükkânda ne kadar tahta var bakmanız lazım! İşte bu da öyle”¦ Hem kalbe, hem göze hitap ediyor. Ben 1986’da, yani yaşıma göre çok geç bir yaşta fotoğraf makinesini elime aldım. Çünkü esas resim eğitimi aldım. Resim hocalığı yaptım, gravür yaptım. Çok sonra, 28 yaşında elime kamerayı aldım. Geç kalmış olduklarını düşünenlere duyurulur.






Pınar Dağ: :) Çok geç sayılmaz ama”¦ Yani 28’de başlıyorsunuz.



Arif Aşçı: Önce resimle başladım. Resim eğitimi! Yani 18 yaşımda İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine girdim, resim okudum, sonra aynı akademide asistanlık yaptım ama resmi bırakıp fotoğrafa başlayışım 28 yaşında oldu.




Pınar Dağ: Biri diğerinin uzantısı olmuş sanki.



Arif Aşçı: Evet, tabii öyle söylemek lazım. Resim görgü ve bilgisi yıllar sonra fotoğrafa çok kapı açıyor. Şimdi iyice iki ucu bir araya geldi. Fakat yine de “Fact” bu yani. Uzun yıllar, İpek Yolu yolculuğu da dahil olmak üzere,1986’dan 2003 yılına kadar 35mm bir kamerayla, önceleri Olympus, Nikon sonra Leica, bunların bir önemi yok ama şunu belirtmek istiyorum 35mm bir kamerayla çekim yaptım hep. Ve mümkün olduğu kadar az malzemeyle, yani bir kamera bir objektif ve yalnızca çektiğim şeye odaklanarak çektim. İşte pek çok kitap çıktı, İpek Yolu yapıldı, Bahtabakan yapıldı filan bu davranışla. 2003 yılında alışkanlıklarımı biraz değiştirme gereksinimi duydum. İşte İstanbul-Panorama serisinden bahsediyorum.





“2003’de bir New York’a gittim. Sarkis Baharoğlu vardır, Ara Güler’in eski asistanı, çok iyi bir fotoğrafçıdır ayrıca, şu anda New York’ta yaşıyor. Onun evinde kaldım, çok eski dostumdur, hatta ona çok midyeli pilavlar yaptım.”




Pınar Dağ: Yaşamdaki tüm anlar var gibi çalışmalarınızda.



Arif Aşçı: Ama işte binlerce kare çekince, bir de esas,7x 24 saat bunu düşününce, başka hiç bir iş yapmıyorum yani, sadece fotoğraf çekiyorum. Hayatımda başka hiçbir şeye yer yok. Neyse ki bir ara dur deme ihtiyacı hissettim, 2003 yılında. Bu ev (şu an ve on yıldır yaşadığım)yapıldı edildi, tamir edildi, yerleştirildi. Karanlık odada baskılar yapıyorum. Projeler devam ediyor. İpek yolunun röportajları yayınlanıyor, filmi televizyonlarda gösteriliyor filan, iyi kötü çark dönüyor. Geçim kaynağı çok olmamakla birlikte, hakikaten ayda 1000 doları geçmeyen bir durumdan bahsediyorum. Allah’tan çoluk çocuk yok ta idare ediyorumJ Bir bu ev mülküm, harcamalarımı minimumda tutup hayatta kalıyorum. Para kazanmak için farklı hiç bir iş yapmadan. Buna baştan karar vermiştim. Akademiden bu yüzden istifa ettim! Sonuna kadar direnip, inandığım fotoğrafı çekerek geçimimi kazanmaya kararlıydım. İşte yıllar böyle geçti.




Evet, bir ara durmak istedim, şöyle derin bir nefes alıp, (yani aylarca elime kamerayı almayıp!) ‘’ya! Bir dur düşün bakiyim’’ dedim 2003 yılında. Tanpınar, düşünmek için durmak gerekir! Der ya! Yeni bir şeyler deneyeyim, bakalım beni nerelere götürecek. Hemen aklıma panoramik gelmedi. 2003’de bir New York’a gittim. Sarkis Baharoğlu vardır, Ara Güler’in eski asistanı, çok iyi de bir fotoğrafçıdır ayrıca, şu anda New York’ta yaşıyor. Onun evinde kaldım, çok eski dostumdur. Hatta ona çok midyeli pilavlar yaptım. Bayılır! New York’ta Çin mahallelerinde günlerce midye, çam fıstığı, kuş üzümü filan aradık pilav pişirmek için.




Pınar Dağ: Harika! :)



Arif Aşçı: Sonra oradan 8×10 inç(20–25cm) bir kamera aldım. Richard Avedon’un kullandığı cinsten, ahşap, aksamları sarı pirinçten, deri körüklü büyük bir kamera. Değişik bir şey yapmak hep aklımdaydı. Eve kurduk. Ağır! Rengi sarı olduğu için Sarıkız adını verdik. Kimlik sahibi bir kamera yani! Evde tripodun üzerinde kocaman gözüyle öylece bize bakıyor. İnsan gibi!



Önce biraz Galata’nın etrafında dolaştım, şöyle kapandığı zaman bir çanta haline geliyor. Omuzda da kocaman, kadastro memurlarınınki gibi ahşap bir tripod ile biraz bu civarda, Karaköy, kıyılar, Haliç dolaşıp başladım çekmeye. Tabii A4 kağıdı kadar film, onu tabii küvette aynı kum eler gibi, un eler gibi tek tek develope ediyorum, sonuç inanılmaz bir şey. Sadece formatın büyüklüğü değil farkı yaratan, büyük format kameraların objektifleri farklı tasarlanır, yani başka bir duygu taşıyor fotoğraflar. Yani bir fotoğrafın 35mm.lik bir kamerayla mı, yoksa büyük formatlı bir kamerayla mı çekilmiş olduğunu anlarsınız, elinizdeki baskı boyutu aynı olsa da, aynı netlikte olsa da”¦ Büyük formatlı bir kamerayla çekilmiş fotoğrafın duygusu çok farklıdır.




Pınar Dağ: Kaç kare yıkadınız?



Arif Aşçı: 50- 60 kare kadar var.



Pınar Dağ: Film rahat buluyorsunuz”¦



Arif Aşçı: Evet var var, satılıyor. Zaten New York’tan gelirken almıştım. Sonra gelenin gidenin portresini çekmeye başladım. Sağdan soldan, pencereden filan, fakat bir anda şey gibi oldu bu motosikletten inip trene binmek gibi oldu. Ağır yük lokomotifi sürmek gibi oldu. Önce yavaşlattı beni, giderek aynı şeyleri tekrar etmeye başladım. (Rus asıllı bir Amerikalı fotoğrafçı dostu giriyor içeri, Bodrum’a yolculamak üzere ilgileniyor kendisiyle Arif Bey.)



Arif Aşçı: Yuri iyi bir dostum. Yılda bir kez ziyaretime gelir. Josef Koudelka kaldı, Alex Webb’de kaldı. Nikos’ta kaldı. Ev büyük olduğu için! Arkada bir Magnum odamız var!




Pınar Dağ: Ev büyüklüğünden öte sizinle de ilgili olmalı. :)



Arif Aşçı: Vallahi her şeylerini getiriyorlar. İçkilerini de getiriyorlar, mutfakta salata da yapıyorlarJ Efendim nerede kalmıştık.



Pınar Dağ: Getirdiğiniz makinenin sizde yarattığı etkiden bahsediyordunuz.



Arif Aşçı: Ha işte. Motosikletten trene binmiş gibi oldum. Hiç de kullanan yok Türkiye’de. En azından benim tanıdığım, yani 20×25 çekip siyah-beyaz baskı yapan”¦ Sirkeci’de aylarca 20-25cmlik bir negatifi basabilecek bir agrandizör var mı diye soruşturmadığım adam kalmadı.? Kim var? Hiç basan oldu mu? Yok! Koca Türkiye fotoğrafçılığında yok. (Belki birkaç tanıtım fotoğrafçısında vardır, renkli filmle mimari filan çekmek için! Ama fotoğraf sanatından bahsediyorum burada!) Muhtemelen yüzyılın başında Abdullah Biraderler filan büyük formatlı cam negatif basmışlardır. Çünkü öyle eski makineler var. Kullanmışlar. Hilmi Nakiboğlu Fotoğraf Müzesinde var, (Yaa! Bakırköy’de böyle bir müze var!) orada bir sürü büyük formatlı makine var. Hepsi İstanbul’dan toplanmış. Zaten şu an, Yüzyıl başında İstanbul’da çekilen fotoğraflardaki teknik mükemmeliyetin çok uzağındayız hala. Çünkü fotoğraf, 1800’lerin ortasında, icadından hemen sonra yani, gelmiş Türkiye’ye. Beyoğlu’nda harika stüdyolar kurmuşlar, Osmanlı Coğrafyasını çekmişler. Topkapı Sarayı’nda yaşayanları, Padişahların çocuklarını çektikleri gibi Tophane Kahvelerinde nargile içen insanları da çekmişler. İnanılmaz güzel fotoğraflar, Foto Sebah, Kargopoulo, Abdullah Biraderler filan. Fakat sonra bizim bu Cumhuriyet kuşakları, böyle turizm bakanlığına poster çekmekle geçirmişler ömürlerini.. Hiç kimse bir Edward Weston gibi, bir Ansel Adams gibi doğaya, bir Avedon gibi, bir Sander gibi insan yüzüne, büyük boy bir fotoğraf makinesiyle, siyah beyazın o inanılmaz zengin tonalitesini arayarak bakmamış, bu maceraya, bu mesleğin zenaat tarafına, “craft” tarafına dalmamış hiç kimse.




Pınar Dağ: Çok üzücü.



Arif Aşçı: Çok üzücü tabii ki, çok kapkaççı gibi davranmışlar. Bize hiçbir görsel miras kalmamış. Yani ciddi bir fotoğraf görgüsü kalmamış. 50 yıllık, 60 yıllık 3 kuşak diyebileceğimiz isimler. Tırmalıyorum yani nasıl basılır böyle bir negatif. Baktım ki istediğim şeye ulaşamayacağım, dondurdum, vazgeçtim. Sadece kontakt baskılarını yapmakla yetindim çektiklerimin. Derken bir arkadaşımdan 6×17 bir panorama kamera ödünç aldım. Daha kolay oldu, orta format film kullanıyorsunuz, yürürken film değiştirebiliyorsunuz yani. Kullanımı daha kolay. Şehre, İstanbul’a 6×17 bir panoramanın gözüyle bakmaya başladım. Ama ortaya ne çıkacağını bilmiyorum henüz, aklımda hiç bir şey yok!




Pınar Dağ: Bilinç akışına bırakıyorsunuz kendinizi sanırım”¦



Arif Aşçı: Evet evet. Sokağa çıkıyorum.Vaktiyle elimde 35mm makineyle dolaşırken, İstanbul’un her yerinde ama yani, Halkalı, Menekşe, Rumelikavağı, yeni kurulan mahalleler, Beykoz”¦ Trene binip, vapura binip, adını bilmediğim otobüslere binip gidiyorum.





“Sirkeci’de aylarca 20-25 bir negatifi basabilecek bir agrandizör var mı? Kim var? Hiç basan oldu mu? Yok! Koca Türkiye fotoğrafçılığında yok. Muhtemelen yalnızca, yüzyılın başında Abdullah Biraderler o boyutta cam negatifler basmıştır.”




Pınar Dağ: Yalnız gidiyorsunuz değil mi? Yani malzemeleriniz var.



Arif Aşçı: Evet hep yalnız”¦ Bazen bir yerde bir saat kadar oturuyorum, bir şey var orada, bir şey olmasını bekliyorum, hissediyorum yani. Gözlerimi dikip bakıyorum bir saat. Orada kim bekler benimle? Kedinin kuşu beklediği gibi J Sonra, başlangıçta yaklaşık 100-200 makara çektim, onların kontakt baskılarını yaptım, derken Sirkeci’den bir Çekoslovak malı, bunu basacak ölçüde bir şey buldum. 13×18 basabilen ilkel bir agrandizör, böyle soba borusu gibi. İçerde var hala gösteririm. Derken küçük küçük basmaya başladım ve o günlerde New York’tan Alex Webb, Yunanlı Fotoğrafçı Nikos Economopoulos, Magnum Fotoğraf Ajansı’nın ünlü fotoğrafçısı Abbas, sık sık geliyorlardı. Özellikle Alex ve Nikos bende kalıyorlardı. Alex, İstanbul kitabını yapıyordu, Nikos, Doğu Anadolu’ya gidiyordu sürekli. Birlikte de dolaştık o dönemde. O sırada onlara bir gösterdim bu bastıklarımı, yaklaşık 30-40 kare. Fakat, henüz emin değilim neyin peşinde olduğumdan. Nikos, özellikle beş on tanesini ayırıp, ‘’Bunlar yeni şeyler, bunların üzerine gidilebilir!’’ diye cesaretlendirdi. Çünkü şeyden korkuyordum, Josef Koudelka’nın Kaos kitabı vardır çok sevdiğim, onun izinden gitmek, tuzağına düşmekten korkuyordum. Ustaların izinden gidilir tabii ki. Fakat Kaos çok güçlü bir kitap, o imgeleri ele alışı çok vurucu, özgün. Josef Koudelka, kişilik olarak ta, yapı olarak ta karizma, ve çok iyi bir fotoğrafçı, bence şu an yaşayan en büyük birkaç fotoğrafçıdan biri.



Böyle bir tehlike olmadığını, çünkü benim 6×17 formatla insanlara yaklaştığımı, (Kaos’ta insan yoktur, bir iki tane hariç.) bu ilk karelerin çok lirik, çok özgün bir yola doğru beni götürebileceğini söyledi Nikos.




Pınar Dağ: Burada yüz yüze geçen diyaloglar değil mi?



Arif Aşçı: Evet, tabii ki. Sabahları peynir, zeytin, ekmek, çay keyfi yapıyoruz. Akşamları ben balık kızartırken Nikos salata yapıyor. Bu tabii ki yakın olmakla ilgili. Josef burada 10 gün kaldı mesela. Önüne koyduğum çalışmalar oluyordu bazen, onları seçmesi, üzerlerinde iki laf etmesi için filan.




Pınar Dağ: Egodan sıyrılmış bir boyut aslında”¦



Arif Aşçı: Evet. Bu büyük ustalar oldukça yalın – rahat özellikle Josef için söylüyorum – Ben de gençken, Türkiye’deki usta bellediğimiz fotoğrafçılardan bilgi görgü almak için yanlarına yaklaştığımda karşılaştığım şeyleri hatırlıyorum da! Neyse bunlar çatallı konular. Bunlara girmeyelim.J



Pınar Dağ: Olur.




Arif Aşçı: İşte, henüz ucundan tutmuş olduğunu hissettiğim şeyin, ne olduğunu tanımlayamadığım şeyin, o görsel ipucunun biraz daha üstüne gideyim dedim. Bir 6 ay daha çalıştıktan sonra tekrar bir dönüp, yeni bir seçme yapıp, onları yeniden daha dikkate değer bir boyutta, 20 santime 60 santim, yeniden bastım, daha ince eleyerek. Derken böyle ortaya 30 – 40 kare bir şey çıktı. Sürekli onlara bakarak, gündüzleri çekerek, akşamları çektiklerime tekrar tekrar bakarak, – yani insan kendi çektiklerinden de öğrenir. Sadece başka ustalara bakarak değil – ‘’bu kare, ne olsaydı da, nasıl olsaydı da daha iyi olurdu!’’ gibi! Bu iş matematik değil, bilim de değil, yani duyguyla, ruhla, kalple”¦ Derken yol haritası netleşti. Bunun üzerine dedim tamam, artık yolun yarısını geçtin, yani boğazın sularının ortasına kadar yüzmüşsün geri dönüş yok. İşte 2003 yılında başlayan bu süreç 2007 yılına kadar sürdü. Yaklaşık 4 bin makara film çektim toplam. Ama her gün, işe gider gibi evden çıkıyorum, gün kararana kadar. Her gün on-on beş makara. Hafta sonu hepsini banyo edip küçük baskılar yapıyorum. Aralıksız dört yıl!




Pınar Dağ: Konuyu böleceğim ancak dijitali neden hiç düşünmediniz”¦



Arif Aşçı: Ben dijitale karşı değilim. Bir süre sonra büyük ihtimal bir dijital makine kullanabilirim. Bu anlamda tutucu değilim. Yalnız ben kimyayla uğraşmayı seviyorum. Hafta boyu makaralar dolusu film çekmeyi, hafta sonu karanlık odaya kapanıp onları develope etmeyi, çamaşır gibi hepsini salonun ortasında ipe asmayı seviyorum. Çektiğim fotoğrafın ham halini bir negatif şeklinde elimde tutmayı da”¦




Ben primitif yaşayan biriyim. Bıçakla ekmek doğrar gibi. Mesela başlangıçta pozometre taşırdım yanımda. Çünkü bu büyük makineler pozometresiz. Fuji 6×17 makineler pozometresiz. Sonra büyük format lens olduğu için üzerinde diyaframı F:22’de tutmanız gerekir belli bir netlik elde edilmek için. Diyafram sabit 22’de. Film 400 asa siyah beyaz. Sadece Shutter speed, 125’den 60’a 6o’dan 30’a bazen de 30’dan 15’e oynuyor. Çok basit bir mekanik var önümüzde. Çok basit yani. Bazen bütün gün diyafram 22’de enstantane (shutter speed) 60’da sabahtan akşama kadar dolaştığım olurdu. Başka hiçbir ayarına dokunmadan. Sadece hafif bir fokus yaparak. O zaman sadece kafanızdaki imgenin peşinde koşuyorsunuz. Sabahtan akşama kadar bir yerde bir kahve molası, bir sandviç molası. Bak bunu tavsiye ederim gençlere: Keep simple! (basit tut) yani zorlaştırma. Neyse, bu 3-4 sene içersinde çekimler olgunlaştı, binlerce kare arasından seçe seçe 100-110 kareye kadar indirdim. Bu süre içersinde de bu fotoğraflardan yaklaşık 10-15 tanesi, 1 metreye 3 metre basılıp İstanbul Modern’de sergilendi. Derken 45 tanesi Brüksel’de, 40 tanesi Güney Kore’de sergilendi. Derken 66 tanesi Moskova fotoğraf bianelinde sergilendi. Birçok yayın organı yer verdi. Le Monde, hafta sonu ekinde, (Le Monde2) 10 sayfa ayırdı.(Le Monde’un foto editörü Moskovadaki sergiyi gezmiş, bir İstanbul özel sayısı yaptı neredeyse.) Alman Photographie dergisi altı sayfa ayırdı. Air France dergisinde çıktı filan. Neyse, sonuçta proje olgunlaştı. Artık bittiğine karar verdim.




Pınar Dağ: Zamanı ya da bir dönemi anlatmıyor gibi fotoğraflarınız. Yani hangi yıla ait olduğunu sezmek zor İstanbul fotoğraflarınızı izlediğimizde.



Arif Aşçı: Bir belgesel fotoğrafçı değilim. Bu yaptıklarım asla bir dökümantasyon değil. Daha çok visual değerlerle (görsel değerlerle) ilişkiye geçen fotoğraflar. Ben sadece her fotoğrafa bir duygu yüklemeye çalışırım. Alabileceği kadar. Taşıyabileceği kadar.





“Kendi açımdan baksam herkes her şeyi çeksin derim, hukuki açıdan baksam mutlaka izni alınmalı diyebilirim. Fakat ben kendimi suçlu hissetmiyorum, göstere göstere çekiyorum. Konuşmadan sessizce bir kaş ve göz işareti ile şu an kadrajıma giriyorsunuz der gibi sözsüz, gülümseyerek, bir nevi o izin alıyorum.”




Pınar Dağ: Şiir anlatıyor gibisiniz aslında.



Arif Aşçı: Evet, fotoğraflarımın bir çeşit görsel şiir olmasına dikkat ediyorum. İşte onu ne kadar başarırsam fotoğrafın o kadar uzun ömürlü olacağına inanıyorum. Belki resimle olan ilişkimden kaynaklanıyor olabilir. Her bakan, fotoğraflarımda kendi hikayesini kursun isterim. Fotoğraflara, fotoğrafçısı tarafından iliştirilmiş uzun hikayelere karşıyım.



Pınar Dağ: Köpekler, kediler, kuşlar fazlasıyla var hayatınızda. Fotoğraflarınıza da yansıyorlar.



Arif Aşçı: Evet çok varlar. Bayılıyorum onlara.




Pınar Dağ: Kumrularınız da varmışJ Gelirken buğday aradım ancak bulamadım.



Arif Aşçı: J Evet var. İyi olurdu aslında, ekmek veriyorum. Seoul’u çektim geçen sene, o bir kitap oldu, göstereceğim birazdan, 15 milyonluk şehirde hiç hayvan yok. Ortasından ırmak akıyor harika, bizim Boğaziçi gibi, fakat hiç martı yok. Dağlardan gelen alüvyonlu sular olduğu için nehirde balık yok, o nedenle martı da yok. Bizim Boğaz da dev bir ırmak gibi ama muazzam balık var, martı var. Koca şehirden bir nehir kenarı fotoğrafı çekemedim. Böyle beton duvarlarla kapatmışlar, çoluk çocuk ta suya girmiyor. Dev bir bulanık su. Bizim Boğaziçi’nin eşi yok dünyada. İstanbul’un sokak köpekleri, İstanbul’un sokak kedileri ve İstanbul’un kuşları adı altında 3 kitabım çıktı. Görsel rol oynuyor hayvanlar çalışmalarımda Zoolojik bir araştırma değil.





“….hayatın kendi rol dağıtımını bekleyip, hayatın kendi tiyatrosunu kurmasını bekleyip, en uygun zamanda en uygun açıdan, bir daha hayat boyu tekrar etmeyecek olan o anı belgelemek.”




Pınar Dağ: Neyi anlatıyorsunuz? Neden fotoğraf çekiyorsunuz?



Arif Aşçı: Herkes gibi, çocukluğumdan beri biriktirdiğim görsel hafızamın peşinden gidiyorum. Günlük hayatı dikkatle gözleyip, gün boyunca olup biten her şeyin etrafında biraz dolaşarak, kedi gibi, biraz da hayatın kendi rol dağıtımını bekleyip, hayatın kendi tiyatrosunu kurmasını bekleyip, en uygun zamanda en uygun açıdan, bir daha tekrar etmeyecek o anı dondurmak istiyorum.



Çünkü hayat bize sunuyor kendini, sadece bakmak gerekiyor. Şöyle bir laf, bir arkadaşım geçenlerde belirtmişti, ‘’Hiçbir kurgu hayatın kendisi kadar sürreal ve ilginç olamaz’’ Hayat bakıp görebilene öyle sürreal kurgular sunabilir ki sana, bir sanatçının, ben yaratıcıyım, sanatçıyım, sürreal ressamım diyen hiçbir sanatçının yetişemeyeceği kadar”¦


Ben bununla yetiniyorum, buna belli bir saygıyla yaklaşıyorum.




Pınar Dağ: Kendinizi sokak fotoğrafçısı olarak ifade ediyorsunuz, bu farklı tecrübeler yaşatıyordur size. İnsanlarla olan ilişkiniz nasıl? Sokakta insan çekmek sıkıntı yaratıyor artık.



Arif Aşçı: Yok. Bir sürü teknik geliştirdim. Kadraja insan giriyorsa ve o insan bana bakıyorsa mutlaka gülümseyerek başımla selam veririm. Bir nevi olurunu alırım.




Pınar Dağ: Yoksa biz alışmış mıyız bu duruma? Yani ilerde sorun yaşamıyorsunuz öyle mi?



Arif Aşçı: Yok bazen soruyorlar, kızıyorlar tabii ki. Merak ediyorlar. Ben mutlaka bir göz izni alıyorum. Ama hepsini aşıyorsunuz. İlerde sorun olur diye bir şey söz konusu olmuyor. Yani kimse sizi burada dava etmez. Dünyada var tabii ki bu tarz olaylar. Fransa’da çok zorlaşmış, İngiltere’de de var.




Pınar Dağ: Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?



Arif Aşçı: Vallahi neresinden bakacağımı bilemiyorum. Kendi açımdan baksam, herkes her şeyi çeksin derim, hukuki açıdan baksam mutlaka izni alınmalı diyebilirim. Fakat ben kendimi suçlu hissetmiyorum, göstere göstere çekiyorum. Konuşmadan sessizce bir kaş ve göz işareti ile şu an kadrajıma giriyorsunuz der gibi sözsüz, gülümseyerek o izni alıyorum.



Pınar Dağ: Halkla ilgili mi bu? J



Arif Aşçı: Bu gülümseme ile ilgili aslında. Kore’de de çalıştım. Orada da bir göz izni alarak, gülümseyerek çalıştım.




Pınar Dağ: Sizin hakkınızda hep güzel şeyler yazılmış. Özellikle ekşi sözlük bu işin kulisini yapan bir etkiye sahip. Eviniz, kişiliğiniz, hoş sohbet oluşunuz. Her şey çok güzel anlatılmış. Kötü ya da zor tarafları yok mu hayatınızın? Burada belirtilenlerin aksine J



Arif Aşçı: (Gülüyor) Olmaz olur mu? Tek tek sorun.




Pınar Dağ: Peki. Sürekli üretmeye yönelik bir hayat sizi zorlamıyor mu? Neden hayatımı kolaylaştırmıyorum demiyor musunuz? Mutlu musunuz?



Arif Aşçı: Bazen şeyi soruyorum, vaktiyle bir kaç defa teğet geçtiğim, acaba bir aile kurup çoluk çocuğa karışsa mıydım dediğim oldu. 51 yaşıma geldim, çocukları da öyle çok seviyorum ki! Acaba geç mi kaldım! dediğim oluyor. Bu iş çok para getirmiyor, çok severek yapıyorum ve belli ki artık geri dönüşü yok ve hayatımın sonuna kadar elimde fotoğraf makinesi ile öleceğim. Ama çok para getirmediğini bile bile, çok sevdiğim için sürdürüyorum. Bazen, acaba daha iyi bir çark içine girse miydim, bir parça daha konforlu bir hayat yaşasa mıydım diye soru işareti beliriyor kafamda.



Bazen projelerimi, çalışmalarımı sponsorlara teklif ediyorum bir kitap olsun bir sergi olsun diye. Her 10 tekliften 9’u geri dönüyor. Hani Turkuaz gibi, İpek Yolu gibi büyük bütçeli, ancak sponsorlarla yapılacak işler yaptım ya! Yine de her teklifin cevabı ancak aylar sonra geri dönüyor. Buna çok kızıyorum. O kadar sanatçıyı aşağılayan bir sürece giriliyor ki bazen, nefret ettiğim bile oluyor yaptığım şeyden. Bu ülkeden, bu işleyişten nefret ettiğim oluyor.




Öte yandan fotoğrafla ilgili ciddi bir müze olmayışı, hiçbir ciddi kurum, vakıf olmayışı, fotoğraf yazarı, hiçbir ciddi fotoğraf sergileme mekanları olmayışı yıldırıyor. Bunların her birini yazsam onlarca madde eder. Ve bunların beni bezdirdiği ve yıldırdığı oluyor. Başka şeyden beslenmiyorum çünkü başka destek alabileceğim kaynağım yok çünkü.



Neyse, artık şikayet etmekten vazgeçtim ve biraz dışarı açılmaya, yurt dışından beslenmeye karar verdim. Madem öyle, başka yerlerde açarız diyerek Brüksel’de, Moskova’da, Seoul’da sergiler açtım. Türkiye’de olmuyorsa olmuyor ne yapalım.




Pınar Dağ: Hayat birçoklarımız için sabah uyanıp, pencereyi açıp rahatlayıp, günlük rutin hayatlarımıza karışmaktan öteye gitmiyor… Sizin için böyle değil. Acı çekiyor olmalısınız”¦



Arif Aşçı: Biraz zorlanıyorum, ama giderek karar vermiş olmanın rahatlığını da yaşıyorum diyebilirim. Bazen soruyorum kendime başka bir şey yapsa mıydım? Hayır! Yaptığım en iyi şey bu. Tabii ki yine de binlerce soru dönüyor kafanızda, akşam kafanızı yastığa koyduğunuzda tüm gününüz, konuşmalar, aklınızdan geçenler, doğan kuşkular oluyor. Yani tereyağından kıl çeker gibi değil bu durum.




Pınar Dağ: Hayata karşı bir inat var o zaman J



Arif Aşçı: Başka çare yok. Evet, başka çare yok ve evet hayata karşı biraz inatçı olmak gerekir. Bu şarttır. Yaptığınızı bir işte her zaman çok istikrarlı ya da kararlı olamayabilirsiniz. İnişleriniz ve çıkışlarınız mutlaka oluyor. Sonuçta ya çok sevdiğinizden ya başka nedenlerle ya da başka bir şey bilmediğiniz için yine sonuçta sürdürürsünüz. Bunun meyvesini ya toplarsınız ya toplayamazsınız. Hatta bunun beklentisi içinde de olmazsınız. Yaparken umut ve mutluluk veriyorsa size bazen bu yeter. Ben şimdi şunu söyleyebilirim, fotoğraf çekmek beni mutlu ediyor. Her gün ya da haftada bir gün yeni bir fotoğraf gördüğümde masamda bu mutluluk veriyor. Bu da yetiyor bana.





“Josef Koudelka’ya sordum burada evimdeyken, nedir önündeki planların diye. 72 yaşındayım, elimde kamerayla ölümü bekliyorum gibi bir laf etti, yani emekliliği yok bu işin.”




Pınar Dağ: Sizin bir röportajınızı okudum, orada şöyle demişsiniz ‘’işte bu en iyisi’’ diye bir fotoğrafım yok, çünkü bunun bir sonu yok demişsiniz. Sonsuza kadar devam eden bir süreç demişsiniz.



Arif Aşçı: Bir örnek vereyim. Josef Koudelka’ya sordum burada evimdeyken, nedir önündeki planların diye. ‘’72 yaşındayım, elimde kamerayla ölümü bekliyorum,’’ ya da ‘’ölümü elde kamerayla karşılamak istiyorum!’’ gibi bir laf etti. Yani emekliliği yok bu işin. Böyle gideceğiz işte.




Pınar Dağ: Siz bir ressam aynı zamanda bir sanat tarihçisi ve bir fotoğrafçısınız. Bunların hepsinin sizde tek bir karşılığı var mı?



Arif Aşçı: Var. her şeyin esası resim! İki boyutlu bir yüzeye bir görsel macera sığdırabilmek. Bu bir insan yüzü, bir hayvan imgesi, dini bir hikaye, bir motif, ya da boyalı bir el izi olabilir. Her şeyin başlangıcı resim!



Eski Mısırdan, hatta daha da öncesinden, Fransa’daki, o 30 bin yıl önceki
Lascaux (Laskö) mağaralarındaki resimlerden, Ortaçağ resimlerine, Bizans ikonalarına, Rönesans resimlerine, ve de günümüzdeki işlere bakın. Hepsinde sanatçının amacı, hareket eden, nefes alan, hacimli, üç boyutlu ve zaman içinde akıp giden o görüntü zincirinden bir tanesini alıp sabitlemek, O anı dondurmak, geleceğe bırakmak olmuştur. Bazen gördüğünü, bazen hissettiğini, hayal kurup, düşündüğünü. Baktığı bir insan yüzünü!




İnsanın en büyük trajedisi ölümlü olduğunun bilincinde olmasıdır. Bütün bu yapıp ettiklerimiz, ölünce tümüyle unutulup yok olmak düşüncesinden kurtulma, buna karşı, toz olup zamanın karanlığına karışma düşüncesine karşı zayıf bir çırpınıştır.



Geçen bir şair dostumla, Türkiye’nin en iyi şairlerinden biri olduğuna inandığım Birhan Keskin ile burada yemek yerken, o da benzer bir ifade kullandı. Bir diğer arkadaşım sormuştu, niye şiir yazılır? diye: ‘’Yok olup gitmeye karşıdır şiir!’’ demişti Birhan, ‘’Ölüme karşıdır şiir. Çaresiz de olsa bir var oluş çabasıdır.’’




Pınar Dağ: Anlıyorum. Peki bir sanat tarihçisi de olarak sanat adına 21. yüzyılı nasıl değerlendiriyorsunuz? Her şey daha kolaylaşmış gibi gözüküyor mu?



Arif Aşçı: Bence daha da kolaylaşmadı. Ben gençlerin kafasının biraz karışık olduğunu görüyorum. Neyin peşinde olduklarını netlemeleri, saptamaları sanki giderek zorlaşıyor. Bence her şeyin cevabı herkesin çocukluk hatıralarında yatıyor!






“En varlıklı ailelere git çoğunun evinde ya kitap yoktur ya duvarda resim-fotoğraf yoktur. Ya da moda diye sevmedikleri, anlamadıkları pahalı resimler alıp asarlar.”




Pınar Dağ: Siz, bir yere kadar gidiyorum projelerimde, duruyorum ve sonra karar veriyorum dediniz. Yoksa gençler sizin kadar sabırlı mı değil?



Arif Aşçı: Gençler de bunu yapıyor belki. Valla çok ta iyi gençler çıkıyor karşıma aslında. Ben iyimserim. Bu kafa karışıklığını böyle ifade ediyorum çünkü. Bu günkü gençlerin durumu bizim zamanımızdaki, vaktiyle bizim içerisinde olduğumuz kafa karışıklığından farklı. Önlerinde muazzam teknik olanaklar var. Bilgisayar, internet! Bugünleri hayal bile edemezdik! Ben Bilgisayar ve internet kullanıyorum ama çok sınırlı, hala ‘’Photoshop’’ kullanmayı bilmiyorum mesela.




Pınar Dağ: Bunu öğrenmeliyim dediğiniz oluyor mu?



Arif Aşçı: Denedim birkaç defa ama beynim almıyor. J Muhtemelen gençlerin beyni daha kıvrak. Onla doğuyorlar. Mesela bir konu ya da yazı hazırlıyorum, onu sadece kayıt etmekle kalmıyor kendi kendime mail yolluyorum. Bilgisayara güvenmiyorum yani, durup dururken elektrik kesilir, yazı siliniverir, kaybolur diye. 1998’de İpek Yolunda Son Kervan kitabının metnini yazıyordum bilgisayarda, her sayfayı, biter bitmez printerde basıyordum, kağıttan okuyordum yazdığımı. Her an bilgisayar çöker filan diye korkudan. Komik tabi bunlar. Ama giderek çok zeki gençlerle, ilginç fikirleri olan gençlerle karşılaşıyorum. Okullarda çok konuştum gençlerle, sanırım iyi bir kuşak geliyor, bir kısmını tanıyorum. Şu an içine girdiğimiz dönüşümün çok sağlıklı olduğunu düşünüyorum 1980 öncesini yaşamış, sol hareketlerden ve darbelerden geçmiş biri olarak şu an içinde olduğumuz sürecin çok daha iyi olduğunu düşünüyorum.




Bir normalleşme sürecine girdik, (ittire kaktıra da olsa) Asker kışlasına çekiliyor. Komşularla barışıyoruz, vizeler kalkıyor, Tarihle hesaplaşıyoruz, tabular yıkılıyor, medeni bir ülke olmaya doğru acılı da olsa adım adım ilerliyoruz. Heyecanla kalkıyorum her sabah. Sabah altıda filan koca bir fincan kahve yapıp internetin başına geçip gazeteleri okumak inanılmaz bir macera. Özellikle 8-10 gazeteyi takip etmek.





“Kore’nin yüzyıllardır, Japonya’nın, Çin’in de olduğu gibi


duvara resim, görsel asma geleneği var. Bizde daha düne kadar fotoğraf asmak günahtı.”




Pınar Dağ: Türkiye’de ürün veren sanatçıları nasıl görüyorsunuz, dünya profili ile değerlendirdiğinizde.



Arif Aşçı: Size bir örnek vereyim. Güney Kore 40 milyon nüfuslu. Seoul, tıpkı İstanbul gibi, 15 milyona yakın nüfusu var. Ben iki sene önce İstanbul Panoramasını Seoul’da açtığım zaman, yaklaşık 87 ayrı fotoğraf sergisi açıldı o ay. Bak resim demiyorum, sadece fotoğraf! Hangisine gideceğimizi şaşırdık. Sokaklarda, duvarlarda yüzlerce sergi afişi var. Sürekli yenileri asılıyor. Düşünün Türkiye’nin yarısı nüfusunda bir ülke burası. Ama mesela Kore’nin yüzyıllardır, Japonya’nın, Çin’in de yüzyıllardır olduğu gibi duvara resim, görsel asma geleneği var. Bizde daha düne kadar fotoğraf asmak günahtı. Annem-Babam resim ya da fotoğraf astırmazdı duvara ben akademide resim okurken. Günahtır derlerdi. Hani herkes bilir ya, İslam öncesi putperestlik vardı ve artık her imge put olarak algılandığından, namaz kılınan mekanda canlı imgesi asılmazdı. Hala onun etkisiyle olacak. Yaptığım resimleri duvara astırmazlardı.




Pınar Dağ: Resim çalışıyordunuz oysaJ



Arşif Aşçı: Evet, resim çalışıyordum akademiye girmişim. Güzel sanatlar. Ders yapıyorum yani. Yaptığım ders evde günah. Hatta babam bir keresinde: ‘’Oğlum hep resim yapıyorsun, biraz da ders çalış!’’ dedi. Bu yasağın etkisi yalnızca bu coğrafyada (Türkiye dahil tüm Orta ve Yakın Doğu coğrafyasından bahsediyorum) bir resim geleneği olmayışı ile sınırlı değil, bir resim-ya da bir fotoğraf-ile görsel, duygusal bir ilişkiye geçme geleneği oluşmamış. Bak bitki ve çiçek resimlerine karşı değiller. O yüzden camilerin içi çiçekli çinilerle bezelidir filan. Kuran sayfaları bile çiçeklerle süslenir. Bunun uzun zamandaki etkilerine gelince, bizim resim ve fotoğraf tarihimiz bir manzara, güzel manzara tarihidir. Resim tarihimizde bir Caravaggio, fotoğraf tarihimizde bir Richard Avedon, bir August Sander olmayışı bundandır. Hala amatör fotoğraf kulüpleri, üyelerine teknik bilgileri öğrettikten sonra, hurraaa, otobüslere doluşup pikniğe, Yedigöller’e filan götürürler, manzara çekmek için. Kimse duvarına yabancı bir insanın suratını asmak istemez, ama manzara asılır.




Pınar Dağ: Gençler yanınıza geliyor mu hiç? Sizi ziyarete?



Arif Aşçı: Çok geliyorlar. Yani kapım hep açık. Sohbet ediyorum, kitaplarımı paylaşıyorum yani hep kapım açık. Portfolyolarına bakıyorum. Yardımcı olmaya çalışıyorum. Akademi’de çok sevdiğim bir hocam vardı, Özer Kabaş, 1997’de kaybettik. İstanbul’a geldiğim ilk günlerde çok elimden tuttu, yıllar önce ve kendime olan inancımı ve özgüvenimi sağladı. Yani yaptığım çalışmalara bakarak ve beni motive ederek. O yüzden bunun bana, “bir el verilmiş” olduğunu düşünüyorum, eski sufi geleneğinde olduğu gibi. Ben de borcumu ödüyorum sanki.




Pınar Dağ: Kaç yaşındaydınız o zaman?



Arif Aşçı: Daha çok küçüğüm 17 -18 yaşındayım. Akademi’deki ilk günlerimden biri. Bir ders akşamı, Adana’da yaptığım kara kalem çalışmalarıma baktı ve herkes dağılırken bana dönüp: ‘’Sen bekle burada gitme bir yere’’ dedi. Sonra alıp beni Yeniköy’e evine götürdü. Ve orda yemek yedik, (hatta o gece orada kanepede yattım. Sabah Akademiye tekrar birlikte geldik.) Ve desenleri eşine gösterdi. Kendimi çok özel hissettim. 17 yaşındaydım ve o günün izini hayat boyu sürdürdüm ve taşıdım. Yani ben özelim, daha da özel olmak için çok çalışmalıyım! Yani bu duyguyu bu sorumluluğu verdi bana. Hala da çalışıyorum. O yüzden de benden ilgi, yardım, görgü, destek her neyse meslek adına bir şey isteyenden asla esirgemiyorum. Sadece kapımın zilime basmaları yeterli. Kitaplarımı, verebileceğimi verebilirim diye düşünüyorum, Akademideki o ilk günün aşkına! Hocamın ruhu şad olsun.




Pınar Dağ: Ünlüsünüz ama çok fazla gerçeklerle yaşıyorsunuz”¦ (Dalay Lama ile el ele tutulmuş bir fotoğrafı asılı duvarda”¦)



Arif Aşçı: Şimdi Dalay Lama 40 yılın yetiştirdiği bir ruhani lider, Kuzey Hindistan’da yaşıyor, Tibet’in yasal hakları için mücadele ediyor. İnanılmaz bir karizması var. Ama mesela Josef Koudelka burada yanımda 10 gün kaldı. Ne karakter! Bu kadar müzevazi olunur mu? Öyle yalın bir hayatı var ki! Derviş gibi! Aslında dünyanın en büyük fotoğrafçılarından biri. Bizim, dünya ölçeğinde teraziye koysan, üçüncü sınıf sayılacak bazı tanıtım fotoğrafçılarımız pop star gibi davranıyor. Bazen televizyonda filan görüyorum. Utanç verici!




Pınar Dağ: Bağışlayın ama sanatçılar tanrılaşmayı hedefliyor ve sıklıkla bunu dayatıyorlar. Sözlerle ifade edilmese de, böyle kabarıp – inen göğüsleriyle anlatıyorlar pek tabii ki!



Arif Aşçı: Bunu ancak budalalar yapar. Yani kibir yedi günahlardan biridir! Hele bizim coğrafyada!




“Elipsis’de en son bir karma sergi açtık, orada genç kuşaktan Sevim, Serkan, Aylin vardı üçü de çok ümit vaat eden gençler. Çalışkanlar, takdir ediyorum. Bilgi Üniversitesi’nde bazı gençlerin işlerini takip ettim okul sergilerinde. Yepyeni arayışlar var.’’




Pınar Dağ: Fotoğrafçıların yayıncılarla olan ilişkisine biraz değinmenizi isteyeceğim, kitapları olan biri olarak.



Arif Aşçı: Çok eksik görüyorum. Türk fotoğrafçılarına yönelik iyi fotoğraf yayını yapabilen yayıncı çok az. Aslında şu son birkaç yıl içerisinde tabii ki yavaş ta olsa, bir hareketlilik var. Fotoğraf kitabı alma alışkanlığı da diğer şeyler gibi, duvara resim, fotoğraf asmak gibi, daha yeni yeni oluşuyor. En büyük eksiğimiz iyi bir fotoğraf dergimizin olmayışı. Fotoğraf yazarı, fotoğraf kritiği başka türlü nasıl yetişir? Gazetelerde de fotoğraf yazısı çıkmıyor ki? Bizim yazı yazan insanlarımız yazıdan anlar sadece, fotoğraftan, resimden anlamaz. Kafka, desen bilir, Sartre desen bilir de Andre Kertesz desen bilmez, daha yakından, Cindy Sherman desen de bilmez. Batıda, Susan Sontag gibi edebiyatçılar, John Berger gibi, Roland Barthes gibi düşünürler görsel malzemeye ne kadar önem vermişlerdir oysa. İşte hepsi birbirine bağlı. Önümüzdeki on yılda bir retrospektif kitap yapmayı düşünüyorum. İşte 86’dan beri, bütün dönem fotoğraflarımı kapsayacak, bir başvuru kitabı, hani kalın bir tek kitapta on ayrı bölüm ve on ayrı set fotoğraflardan oluşacak, bu bölümler için ikişer, üçer sayfalık on ayrı metin yazılması lazım. Kara kara düşünüyorum, kim yazabilir diye, aklıma kimse gelmiyor! Fotoğraf yazarı yetişmiyor ki!




Pınar Dağ: Türk fotoğrafçıları hakkında ne düşünüyorsunuz?



Arif Aşçı: Bizim kuşaktan işinin ehli insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. İşte ilk aklıma gelenler Ahmet Elhan, Nazif Topçuoğlu, Ömer Orhun”¦ Genç kuşak daha canlı.



Şimdi Elipsis’de en son bir karma sergi açtık, orada genç kuşaktan Sevim(Sancaktar), Serkan (Taycan) Aylin (Dinçel) vardı, üçü de çok ümit vaat eden gençler”¦ Çalışkanlar takdir ediyorum. Bilgi Üniversitesinde bazı gençlerin işlerini takip ettim okul sergilerinde. Ancak çok ta sık takip edemiyorum. İyi bir mecra yok ki onları görebilecek. Geniş açı iyi bir mecraydı eskiden ama şimdi yok. Ben size sorayım nereden takip edebilirim! Belki internetten?





“Avangard olmak yetmiyor, yeni bir şey üretmek yetmiyor. Parlak fikir yetmiyor, parlak fikir reklam ajanslarında işe yarar. Parlak sloganlar onların işine yarar. İyi sanatta parlak bir fikirden daha fazlası olmalı, sezgi, ruh, vicdan, çok özel bir harmandır, bu denge


olmalı.”




Pınar Dağ: :) Fotoritim bu konuda oldukça sıkı çalışıyor, buradan takip edebilirsiniz.



Arif Aşçı: Ben bir bakayım o zaman!




Pınar Dağ: Güncel sanata nasıl bakıyorsunuz? Radikal’de buna yönelik bir açıklama yapmışsınız.



Arif Aşçı: Ben akademik sanat eğitimi gördüğüm için güncel sanat yapmadım. Ama arkadaşlarımız oldu yapanlar. İlgi ile izledik yaptıklarını ama hiçbiri bugüne kalmadı. Tabii, kavramsal sanatın tarihini öğrendik bütün ayrıntılarıyla. Sanat tarihinin son elli yılında yapılan güncel sanatı daha çok yurt dışında, müzelerde takip ettim. Çok önemli isimler, iyi işler var fakat spekülasyona, şova, şarlatanlığa çok açık. Radikal’de belirttiğim şeyin yanlış anlaşılmamasına çok dikkat ettim aslında. Bu işin bizde terazisi yok demek istemiştim. Edebiyatın, roman sanatının, şiirin, sinemanın terazisi var. Herkes yazıyor, çiziyor, iyi kötü bir konsensus oluşuyor. Güncel sanatta böyle bir oluşum yok. Hırçın bir azınlığın kontrolünde, bir hayli de agresif bir azınlık. Neredeyse kendi dışlarındaki hiç kimseye yaşam alanı bırakmamaya kararlı bir agresiflik.




Bizdeki birkaç galeride de düzenli güncel işler sergileniyor. Öyle enstelasyonlar, video art ya da fotoğraf kullanılarak yapılan işler. Doğrusu izleyiciyi budala yerine koyacak kadar kötü, mesaj olarak ta ilkel, sözüm ona güncel sanat! Bizdeki özensizliğin altında, izleyiciye saygısızlık bir yana, sanatçısının donanımsızlığı yatıyor açıkçası. Kötü edebiyatı, kötü sinemayı, hatta kötü müziği ayırt edebiliriz”¦ Ama güncel sanat etrafında yaratılan dokunulmazlık lobisi öyle güçlü ki, ‘’burada ne denilmek istenmiş yani, ya da söylenmek istenen her neyse kötü söylenmiş’’ dediğinizde, ‘’ee sen güncel sanata karşı mısın?’’ ‘’Tutucusun, anlamıyorsun’’ gibi bir davranış çıkıyor karşınıza.




Avangard olmak yetmiyor. Parlak fikir yetmiyor. Parlak fikir reklam ajanslarında işe yarar. Ama sanat eserini oluşturan şeyler yalnızca parlak fikir, ya da herhangi bir fikir, bir idea, bir mesaj, ne bileyim yetmiyor işte. İyi sanat için parlak bir fikirden daha fazlası olmalı. Sezgi, ruh, vicdan bütünlüğü. Bir Anselm Kiefer’in resimlerine bakın, ne kadar bu çağın acısını, sorumluluğunu içinde taşıyan resimler, ama ne kadar kuvvetliler. Fotoğrafta bir Hiroshi Sugimoto’ya bakın, ne kadar minimal, ne kadar anlamlı ve ince bir konsepte sahip. Adeta zen!




Bizimkilerin çoğu kaba saba toplumsal mesajlar taşıyor. Bayat mesajlar. Sosyologlarımız filan ne kadar daha ilerde oysa. Gazetecilerimiz, yaşadığımız siyasi ortam, ne kadar dinamik! Oysa bizim güncel sanatımız asla toplumda bir yankılama yapmıyor, hiçbir tartışma açmıyor, şımarık bir elitin oyun malzemesi adeta. Bienallerden sonra basını tarayın, bir tek ciddi tartışma bulamazsınız bienalde sergilenen işler hakkında. Kimsenin umurunda değil çünkü. İnsanların ilgisizliği mi tek neden. Hiç sanmıyorum, güncel sanatın dili öylesine anlaşılmaz kılındı ki, kimse anlamıyor, giderek anlamaya çalışmaktan vazgeçiyor. Bu kadar çetrefil kılınan bir dille kimseye bir şey söyleyemezsiniz! Oysa bir Giacometti heykeline bakın, ne kadar ince bir insanlık halinden bahsediyor, ve hala konuşuyor, kalplerimize, ruhumuza işliyor, bir Brancusi heykeli. Francis Bacon’un yağlıboya resimleri. Hiçbirinin altına uzun uzun manifestolar yazılması da gerekmiyor üstelik. Kendi estetik dilleri öyle kuvvetli ki. İstanbul Bienalindeki işlerin çoğu, hepsi değilse de çoğu, içinizi ve kafanızı bulandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Herkes ha bire mesajlar vermek derdinde. Kötü bir dil kullanarak üstelik. Kimsenin bu kadar çok mesaja ihtiyacı olduğuna inanmıyorum. Ama işte kimse ‘’kral çıplak’’ diyemiyor. Güncel sanatın kötüsüne ‘’Kötü!’’ diyemiyor.




Pınar Dağ: Böyle direk eleştiri pek yapılmıyor.



Arif Aşçı: Herkes aptal durumuna düşmekten korkuyor. ‘’Belki olaya hakim değilim ondan anlamıyorumdur, aman çaktırmayayım’’ gibi. Bir fıkra anlatarak bitirebilirim. J İki Arnavut Bursa’ya sürgüne gönderilmiş Osmanlı döneminde. Biri berber, diğeri arkadaşı. Berber olanı arkadaşını tıraş ediyor, böyle sabunu köpürtmüş, sürmüş yüzüne. Derken berber dükkanı önünden bir deve kervanı geçiyor. Şimdi tıraş olan düşünüyor, bakıyor. İlk defa deve görüyor. Fakat bu geçen yaratığın ne olduğunu bilmediği için ve cehaletinin de ortaya çıkmasını istemediği için, bir şey de söylemesi gerekiyor. Eliyle gösterip: “Nelere bak nelere be yav!” diyor”¦ Traş eden Arnavut’ta uzunca bakınıyor, o da bilmiyor bu yaratıkların ne olduğunu ve o da cehaletinin ortaya çıkmasını istemediği için, ‘’böyle olur bunlar be yav’’ diyor. İşte Bizim güncel sanat sergilerimizde de insanlar, bu Arnavut göçmenler gibi davranılıyor.





“Hayatın bir ayağı fotoğraftır.”




Pınar Dağ: Resim yaptığınız oluyor mu?



Arif Aşçı: Karakalem yapıyorum. Arada bir çizdiriyorum. Desen çiziyorum.



Pınar Dağ: Fotoğraflarınızda bu desenleri arıyor musun?



Arif Aşçı: Yok şüphesiz! Bunun bir gerçeklik olduğunu bilerek çekiyorum. Hayatın bir ayağı fotoğraftır.





“Ne yapmaya çalıştığımı değil de, fotoğraflarımla ne yapmaya çalışmadığımı söyleyebilirim. Sosyal sorunlara dikkat çekmeye çalışmıyorum, bir haberci değilim. Şunu çok net söyleyebilirim, belgesel fotoğraf çekmiyorum. İnsanlığı kurtarmaya çalışmıyorum. Kurgu çalışmaları yapmıyorum ama bir yıl sonra bu durum değişebilir. Belirttiğim gibi yalnızca sezgilerimin peşinden gidiyorum…”




Pınar Dağ: Fotoğraflarınız hakkında konuşmayacaktık biliyorum, yani sizin için ne anlam taşıdıkları hakkında ancak yine de şansımı denemek istiyorum. Soruyorum, fotoğraflarınızı izlerken siz ne hissediyorsunuz? Gösterdiklerinizi nasıl görüyorsunuz!



Arif Aşçı: Bu kısımda hep zorlanırım ancak şu kadarını söyleyebilirim. Fotoğraflarıma duygu yüklemeyi önemsiyorum ve kesinlikle amacımın sokak çocuklarının hayatını değiştirmek, Afrika’daki açları doyurmaya çalışmak olmadığını belirtmek istiyorum. Bir realiteyi belgelemeye de çalışmıyorum fotoğraf çekerek. Ne yapmaya çalıştığımı değil de, fotoğraflarımla ne yapmaya çalışmadığımı söyleyebilirim. Sosyal sorunlara dikkat çekmeye çalışmıyorum, bir haberci değilim. Şunu çok net söyleyebilirim, belgesel fotoğraf çekmiyorum. İnsanlığı kurtarmaya çalışmıyorum. İnsanları şaşırtmak için kurgulanmış fotoğraf çalışmaları yapmıyorum ama birkaç yıl sonra bu durum değişebilir. Belirttiğim gibi sezgilerimin peşinden gidiyorum. Belli bir dökümantasyon ya da arşiv ya da yöntem kaygısıyla değil. Mesela şimdi çıkacağım bir yer belirledim ama ne çekeceğimi planlamadım ama oraya varınca oraya gidince karşıma ne çıkacağını sezerim, bilirim, görünce anlarım. Sadece değişik bir yere götürecek beni otobüs.




Pınar Dağ: Anlıyorum. Şu anda üzerinde çalıştığınızı başka konular var mı?



Arif Aşçı: Yaklaşık bir yıldır renkli çekimler yapmaya başladığımı söyleyebilirim. Şimdilik ‘’Sihirli Ayna’’ diye bir başlık koydum. Seoul fotoğraflarından sonra başladı. Hatta gelin size göstereyim hemen. Renkli çekmeye başlayınca yeni bir döneme girdiğimi hissettim.




Pınar Dağ: Tamam. (Uzun ahşap masada renkli fotoğraflara bakıyorum 10 dakika kadar) Baskıya gitmeden hepsini görmek kıymetli bir durum”¦ Çok heyecan alıyor olmalısınız siyah beyaz yıllarca çalıştıktan sonra.



Arif Aşçı: Şimdi resim eğitimimde görsel hafızama yerleştirdiğim bütün resimler tekrar canlanmaya başladı. Onca yıllardan sonra şimdi çok heyecanlı bir döneme girdiğimi hissediyorum evet. Heyecanlanıyorum ve her gün çok yoğun çalışıyorum. Değişiklik yapmak lazım tabii ki. Her 10 yılda bir! Yani benim için on yılda bir, başkaları her yıl yapabilir. J





“Bir tek ciddi mimari yapılmamış Cumhuriyet döneminde!’’




Pınar Dağ: (Bolca gülüyoruz burada) Bir gününüz nasıl geçiyor? (Fotoğraflara bakmaya devam ediyorum)



Arif Aşçı: Sergi hazırlığı içindeyim, yazılar yazıyorum, çok erken kalkıyorum ancak erken çıkmıyorum. Işığı önemsiyorum çıkış saatimi de tabii ki. Öğlen üstü akşama doğru olan ışığı sevsem de, öğlen çıtır çıtır olan ışığı da seviyorum bazen.



Pınar Dağ: İstanbul’a yönelik bir açıklamanızda, Helenistik dönemin, Bizansın ve Osmanlının iç içe yaşadığı bir tarihi var demişsiniz. Cumhuriyet dönemine geçişi aktarmışsınız”¦ (Fotoğraflara bakmaya devam ediyorum.)



Arif Aşçı: Evet, Cumhuriyet döneminde İstanbul’u mahvetmişiz, unutmuşuz, kaderine terk etmişiz. Başkentin Ankara’ya taşınması büyük hata olmuş. Başkent İstanbul olarak kalmalıydı. Tüm o sistemin alaşağı olması büyük bir hata.




Pınar Dağ: Karaköy’e indiğimde bankalar caddesinde dolaştığımda bir estetik görebiliyorum ancak o kadar…



Arif Aşçı: Bir tek ciddi mimari yapılmamış Cumhuriyet döneminde. Felaket olmuş, ve çekinmemek lazım bunu dillendirmek lazım artık. Yani yerine kurulan şey eskiyi aratmış. Sanat yok yapılanlarda.




Pınar Dağ: Burada bu dünyanın merkezi olan J Galata Kulesinin yanında yaşamak nasıl bir şey? Uzun yıllardır buradasınız değil mi?



Arif Aşçı: Çok güzel, bu civarda yaşıyor olmaktan memnunum. Sessiz ve trafikten uzak ve aşağı yukarı 18 yıldır buradayım.




Pınar Dağ: Fotoğraflar gizli kalmamalı değil mi?



Arif Aşçı: Tabii ki. Tüm fotoğraflar paylaşılmalı. Hani nasıldı eskiden? Misafirliğe gidince ilk aile albümleri çıkmaz mıydı ortaya. Yani birilerine gösteriyor olmanın heyecanıyla çekiyoruz bunu başka ne olabilir!




Pınar Dağ: Size çok teşekkür ediyorum iki saatinizi ayırdığınız için. Renkli fotoğraflarınızı izlemek de gerçekten heyecan vericiydi.



Arif Aşçı: J Ben de teşekkür ediyorum!




Pınar Dağ ve Arif Aşçı


(Bu söyleşi yapıldıktan sonra, ‘’İstanbul-Panorama kitabı, biraz daha genişletilerek, Şair Birhan Keskin’in harika önsözüyle 152 fotoğrafla birlikte Aralık 2009’da yayınlandı.)










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Arif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile Röportaj

Arif Aşçı ile Röportaj” üzerine bir düşünce

  1. H.Bahadır LAÇİN

    Bakış açısı, kendini ifade edişi ve arayışı, özgünlüğü, dile getirdiği konulara hakimiyeti ile beni etkileyen bir paylaşım oldu. Fotoğraflar çarpıcı. Kadrajlar özgün.
    İçten paylaşımı için Arif Aşçı'ya, güzel soruları için Sevgili Pınar Dağ'a çok teşekkür ediyorum. Sevgilerimle…

    Reply
  2. orhan yayla

    ben sadece şunu yazmak istiyorum…Cumhuriyete gereksizce atılan o kadar laf üzerine içimden gelenler olarak kabul edilsinler: "eğer Cumhuriyet döneminde olanlar felaket ise bu dönemin çocuğu olarak yetişmiş Arif Aşçının yaptıklarına da felaket mi demek gerekiyor? Üstelik bu dönemi köstekleme ve bir türlü yolunu buldurmama çabalarını yakınlarından gördüğünü ifade eden birisi olarak kendisinin de yazdığı benimse katılmadığım norm(alleşme) olarak adlandırılan durumlar fotoğraflarında o kadar da çok görünürken…" Ayrıca Arif Aşçının yaptıkları bana göre mükemmel, kendine has ve yerlerini Fotoğraf tarihinde çoktan almış durumdalar ki yukarıda yazdıklarımın eleştirel tarafı niye böyle bir saldırıya dahil olunmuşturun hüzünüdür… Bu inanılmaz dolu ve zengin ropörtaj için de teşekkürlerimi sunarım.

    Reply
  3. m.nevzat hız

    Çok güzel bir söyleşi olmuş ,zevkle bir çırpıda okudum.Arif Bey sizi Adana'dan ne kadar takip edebilirsek o kadar takip ediyoruz.Akademide resim hocalığından fotoğrafa geçmeniz çok ilginç gelir bana.-Yıllar ne çabuk geçiyor-.Fotoğrafta konu seçiminiz,uzun süreli çalışmanız ,farklı bakış açınız beni çok etkiliyor.Adana da bir etkinlik(söyleşi ,sergi)yapmayı düşünmez misiniz? İletişim kurabilmeyi isterim.(Mail adresim nevzahiz@gmail.com) Selamlar Dt.M.Nevzat HIZ

    Reply
  4. Selçuk Kadıoğlu

    Fotoğrafçılığımızın dünyadaki yerinin neden aşağılarda olduğunun nedenlerine değinen tespitler var.Aslında bazı konulardaki fikirlerini açmasını isterdim.Örneğin Koudelka ve bizim usta fotoğrafçıllarımız(!) arasındaki davranış farkları,gündemin gerisinde kalarak fotoğraf çekmemiz,elit şımsrıklık kavramı gibi.Güzel bir soyleşi olmuş.Emeği geçenlere teşekkürler.

    Reply
  5. turkobaba/ Turhan Şeref Ener

    Düşünceleri, tespitleri, birikim ve donanımları, sanat geçmişi ile kendime çok yakın buldum Arif bey'i…
    Aramızdaki tek fark, henüz tanışamamış olmak.
    Sanırım tanışsak, birbirimizi çok seveceğiz..:))
    Bu çok önemli ropörtaj için Pınar hanıma çok teşekkür ediyorum…

    Reply
  6. Recep Ünür

    Röportajı gerçekleştiren Fotoritm üyesi sayın Pınar Dağ ilginç sorularla Arif Aşçı’nın ruhsal dünyasını ve fotoğrafla ilgili görüşlerini ustalıkla ortaya koymuştur.Teşekkür ederim.
    Yaşadığı ülkeden nefret eden, Cumhuriyet devrinde elde edilen kazanımları reddeden , başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasını büyük bir hata olarak nitelendiren , Cumhuriyet kuşağı fotoğrafçıları için "Turizm Bakanlığına poster çekmekle ömür geçirdiğini" iddia eden ve davranışlarını kapkaççı olarak vasıflandıran, cumhuriyetin eseri olan fotoğraf eğitim kurumlarını,merkezleri,dernekleri,atölyeleri,sergi salonlarını,yazılı ve elektronik fotoğraf yayınlarını ve her dalda yetişmiş yüzlerce profesyonel-amatör fotoğrafçıları yok sayan bir Arif Aşçı’yı hayret ve üzüntüyle izledim.
    Gündemde kalmak ve görünür olmak uğruna değer miydi? Fotoğraf dünyasında kendini kanıtlamış eserleri ile gençlere örnek olmuş bir sanatçıdan bu sözleri bu sözleri duymak bana üzüntü verdi.

    Sözlerimi sayın Gültekin Çizgen’in bir özdeyişiyle bitirmek istiyorum:

    “Ulusal sanatçı olunmadan Uluslararası sanatçı olunmaz.”

    Saygılarımla.

    Reply
  7. Ahmet Erkan ÇELİK

    Röportajı çok keyifle okudum. Öncelikle böyle bir çalışma için hem Pınar DAĞ'I tebrik ediyorum hemde Arif AŞÇI'YA teşekkür ediyorum.

    Röportajı okurken fotoğrafları izlemekte oldukça keyifli bir deneyim oldu. Ancak bu sitenin arkaplanı ile fotoğraflar çok iyi görünmüyor, tüm yazıların da koyu yazılmış olması okumayı zorlaştırıyor. Bunun için röportajı bir editöre kopyalayıp beyaz zemin üzerinde okudum.

    Arif AŞÇI'NIN pek çok görüşüne yürekten katılıyorum. Sanat olarak fotoğraf yapma mücadelesini amatör olarak veren bir fotoğrafçı olarak, Türkiye'de bu anlayışta profesyonlerrin olduğunu bilmek moral verici. Bu röportajı okuyana kadar, fotoğraf "piyasasında" duayen diye anılan pek çok kişinin "sen-ben-bizimoğlan" ilişkisi ile isim yaptığını düşünüyordum. Şimdi ise Arif AŞÇI ile tanışmak için can atıyorum.

    Teşekkürler!

    Reply
  8. Mustafa Atmaca

    Her zamanki gibi sorular da cevaplar da fotoğraflar da harika. Hep de istemiş olmama rağmen, yorum yazmamıştım. Yorum tek yanlı bir değerlendirme. Yorum yapılan konuda, bilgiç değil de bilge olmak gerekir. Etrafta o kadar da “mış”gibi yazıp çizen ve yaşayan var ki; onlardan biri gibi görülmek endişesi bile yorum yapmaktan kaçınmak için yeterli bir neden gibi geliyor bana. Yetkili olmak, çoğu zaman yeterli olmayı sağlamadığından, yukarıdaki yorumu yapıyorum. Çalışmaların daha da başarılı olmasını dilerim. Hoşça kalın.

    Reply
  9. Ahmet Sinan Sarıkaya

    Yalın anlaşılır güzel bir söyleji. Tıpkı Aşçının fotograflarındaki gerçeklik gibi. Teşekürler..

    Reply
  10. Emine Süvereklioğlu

    Sıradan gibi görünen karelere bir adım daha yaklaştığınızda, artık çok geç! Bir şey sizi çekiyor, fotoğrafın içinde gezintiye çıkmaya başlıyorsunuz. Sonra mayhoşu, güzel bir tat kalıyor zihninizde.

    Reply
  11. Selçuk Köseoğlu

    Çok güzel ve özel röportaj. Hatırlıyorum , ortaokulda iken ders esnasında kara kalemle çok güzel resimler çizen sınıf ve sıra arkadaşım Arif , çizdiği resimler kadar çok güzel siyah beyaz fotoğraflar da çekmiş. Bizlere resmi , fotoğrafı , hayatı , hayatını ne güzel anlatmış.Teşekkürler. Selçuk Köseoğlu Adana.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


2 − = bir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>