Aylık arşivler: Ekim 2012

Haluk Uygur : Bir Fotoğraftan Yola Çıkarak, Matematik, Fotoğraf, Estetik ve Postmodernizm Üzerine Bir Tartışma




BİR FOTOĞRAFTAN YOLA ÇIKARAK


MATEMATİK, FOTOĞRAF, ESTETİK VE POSTMODERNİZM ÜZERİNE BİR TARTIŞMA




Bu sayıdaki yazımda da, daha önceleri yaptığım şeyi bir kez daha tekrarlamak istedim. Mensubu olduğum Altın Oran Düşünce ve Sanat Platformu’nun mail gurubunda tartıştığımız bir konuyu sizlerle paylaşmayı arzuladım. Tartışma sevgili dostum Bulgaristan’ın önemli fotoğrafçısı Antuan Buzinov’un gönderdiği,ve Eyfel Kulesi’ne farklı bir açıdan bakan kuramsal bir fotoğraf yüzünden başlamıştı. Yazdığım gibi buraya aktardığım sadece sümiltane gelişmiş bir tartışmanın dökümünden başka bir şey değildir, sürç-ü lisan ettiysek eğer şimdiden affınıza sığınırız.




S.HALUK UYGUR; Arkadaşlar… Böyle bir Eyfel fotoğrafı gördünüz mü? Ben Eyfel ile ilgili çekilebilecek her şey çekilmiştir diye düşünüp, altına kadar gidebilmişken cool takılıp elimi makineye sürmüyorum. Ama yakın arkadaşım Antuan Buzinov herkesten farklı bir Eyfel göstererek bana ders vermiş oldu. Bu arada bu fotoğraf nasıl çekilmiştir diye düşünmeden edemedim. Birinin o alanda olması zor tabi”¦ Ancak ayağını demir parmaklıkların arasından sokabilir. Etek kenarı da sonradan eklenmiş olabilir. Aşağıdaki ve ayak kenarındaki gölgelerin uyumu tüm ayağın fotoşop ile konduğu fikrini desteklemiyor. Yani yapıldıysa da ince düşünülerek yapılmış. Zaten ben Buzinov’un ışık bilgisinin çok yüksek olduğunu biliyorum. Digital ortamda binlerce kez tıklanan bu fotoğrafın yıllar önce Adana’da da ağırladığımız bir dosta ait olması beni heyecanlandırdığı için paylaştım.



EDİP KUZEY AKTEN; Gerçekten bakmayı ve görmeyi bilen insan, hiç beklenmedik yerden şahane işler çıkarabiliyor.



Hocam tahminimce ne etek, ne de ayak sonradan ilave edilmemiş. Bence bir fırsatını bulup, oraya çıkıp bizzat çekmiş… Çok da iyi yapmış. Güzel işler için risk almak lazım, normal olmamak lazım…



UFUK AĞMA; Fotoğrafta fotoşop yok bence de, Sizinde dediğiniz gibi gölgeler uyumlu, etek te sonradan eklenmemiş, Öyle değilse bile zevkli birisi çünkü ayakkabı ile etek rengi uyumlu J



Parmaklıklar biraz geride ise bu şekilde çekim yapılabilir ancak, dikkat edilirse kulenin ortasında Y harfi var beyaz, biraz daha sağa gelip ve iki ayağın birleştiği yere Y harfinin kuyruğunu denk getirilse nasıl olurdu? ben denerdim…



SİMETRİ Mİ YOKSA DİYALEKTİK Mİ?



S.HALUK UYGUR; Sevgili Ufuk”¦ Ayağı Y harfinin kuyruğuna getirecek olsaydı ayaklar karenin kısa kenarının tam ortasına gelecek ve simetrik olacaktı.



Ancak göz simetriden çok, diyalektik (yani devinimli) duruşu sever. Dünyada hiç bir şey birbirine eşit şekilde dengede değildir, devamlı akışkandır. Bu yüzden tam soldaki 1/3 dikey altın kesimin alt ucunda yer alması güzelliğin matematiksel ifadesine uyuyor”¦ Bence”¦



Ayrıca parkın soldaki yolunu takip edersen eğer tam iki ayağın arasında olduğunu ve bu çizginin zaten sol altın kesimi, sağdaki yolun da sağ altın kesimi oluşturduğunu ve dengenin böyle sağlandığını görebiliriz. İşte biz Altın Oran atölyelerinde aldığımız eğitimimiz sonunda bu matematiksel değerlendirmeyi yapabilmeyi öğreneceğiz. Bir şeyi matematiksel olarak izah edemiyorsan doğruluğu tartışmaya açılmış demektir.



GÜZEL AYAK NEDİR?



MEHMET KOBANER; Merhabalar… Sigara izmaritlerinin temizlenmesi ve daha kibar ayaklı bir hanım görüntüyü daha cazip hale getirir miydi?



S.HALUK UYGUR; Öncelikle sizi de aramızda görmek çok mutluluk verici. Tarih konusundaki derin bilginiz tartışmaya ışık tutacaktır. İzmaritler ve ayağın bakımsız olması konusundaki eleştiriniz poster olacak bir fotoğraf için çok geçerli. Ancak ben bu fotoğrafı matematikle bile izah edebileceğimiz estetik değerleri ile birlikte, anlatımındaki (yani öyküsündeki) yüksek ironi nedeniyle de çok sevdim. Bir an düşündüm ve ben de Eyfel’e çıkıp aşağıya baktığımda benzer duygulara kapıldığımı hatırladım. Yani gerçekte böyle bir olay olmadığına göre, bu intihar aslında bir anlamda yüksekliklerin karşısında (belki de yüksek engellerin) düşünsel bir intihar fikrini ben de uyandırdı (Veya gerçek bir intiharı da anlatmış olabilir). Bu durumda intihar eden kişi her kim ise nasıl bir durumda olacaktır? Kibar ve bakımlı mı, yoksa yorgun ve yıpranmış mı? Ben ayağın yorgun ve yıpranmışlığı göstermesi için özellikle seçildiğini düşünüyorum. Ama bakımlıyı seçseydi de yanlış olmazdı, fakat öykü değişirdi.



Sigara izmaritlerine gelince”¦ Şu soruyu soralım kendimize, bir insan intihar etmeden önce ne yapar? Karar vermek için düşünür, belki de uzun uzun”¦ Peki, fotoğrafla bunu nasıl anlatabiliriz”¦ Söndürülmüş bir kaç izmarit, bize düşünülerek yahut kararsızlıkla geçen bir süreyi anlatmaz mı? Yani o izmaritlerin de okunacak bir öyküsü var. İşte burada güzel ile estetik arasındaki nüansı fark ediveriyoruz; oraya güzel bir ayak ve temiz bir zemin koymakla estetiği yakalamak farklı şeyler. Yani güzel her zaman estetik değil. İşte bu fotoğrafta böylesine Soudekçi bir ironi de var. Antuan Buzinov’un diğer işlerini de bildiğimden böylesine bir yorumu da rahat yapabiliyorum. Soudekçi ama ayağı daha çok yere basan (en azından duvar kenarına basıyor J) bir Soudekçi. Antuan’ın diğer işleri daha bir taklitti, bu ise etkileşimin yükselişi… Fotoğrafla uğraşan tüm arkadaşlara işte burada bir sözüm var;



Dünya estetik tarihini bilmeden sanat yapılabileceğini düşünmek, kendinizi ve kitleleri oyalamaktan başka bir şey değil. Tarihi bilmeden tarihe kalınabilir mi?



Sevgili Dostum Kobaner,



Yeniden aramızda olmanızdan duyduğum mutluluğu paylaşarak, saygı ve sevgilerimi sunarım.



EDİP KUZEY AKTEN; Sayın hocam ve Sayın Kobaner… Belki de fotoğrafçının yanında hali hazırda bulunan model o kadındı. Orada tesadüfen bulunan bir kadındır belki de.



Güvenliği vs. atlatıp, hızlıca hareket etmek zorunda olduğu için kadının ayak bakımına veya izmaritlere dikkat edemedi belki de… Ve bana kalırsa bunlar çok gereksiz detaylar. Yani güzel ve bakımlı ayak bulmak, siteril bir ortamda kullanmak vs. bambaşka bir öyküye götürür işi. Hatta belki biraz da ‘kaygılı ve ticari’ bir zihniyete…



S.HALUK UYGUR; Sevgili Arkadaşlar… Eyfel kulesi fotoğrafından yola çıkarak yaptığımız tartışmanın sonuna geldik gibi. Ayrıca ekteki yazımda “estetik-güzellik – postmodernizm ve matematik ile ilgili görüşlerimi bulabilirsiniz. Ayrıca katkıda bulunan arkadaşların izni olursa bu tartışmayı yazı haline getirip, FOTORİTİM’deki köşemde yayınlamak istiyorum. Bu arada biliyorsunuz Burhan Doğançay sergisi nedeniyle Fotoğrafla Heykel Yapmak diye bir tartışmamız daha var. O tartışmada buluşmak üzere”¦



FOTOĞRAF VE MATEMATİK



Sevgili Arkadaşlar,


Antuan Businov’un Eyfel fotoğrafıyla ilgili tartışmayı açmamın ana sebebi “estetik”in aynı zamanda bir bilim olduğu üzerine yazışmak, bunu bu fotoğraf vasıtasıyla bir kez daha göstermek ve postmodernizm ile bilim, dolayısı ile estetik arasındaki ilişkiyi sorgulamak amacındaydım. Daha önceki yazılarımdan birinde de eğer arkadaşlar ilgilenirse ileride “postmodernizm” ile ilgili bir iki şey söylemek isterim diye de işaret vermiştim. Beklentim ise birinizin konuyu açmaya yarayacak bir alana girmesiydi.



AYAK GÜZEL OLMALI MIYDI?



Bu alan “Güzel veya çirkin ayak mı?” tartışmasının ardından, Edip Kuzey’in “Çirkini bulmuş onu koymuş. Güzel ayaklı biri yanında olsaydı onu da koyabilirdi” veya benzeri şekilde cevap vermesiyle oluştu ve ben bir “fotoğrafçı” (ama Tırnak İçinde) olmak için çok gerekli olduğuna inandığım bu kavramı muhakkak tartışmak arzusundayım.



Önce estetik’in bir bilim olması meselesine kısaca geri dönelim isterseniz. Bir şeyin bilim olması için en önemli ve olmazsa olmaz şart; Bulguların “Matematik” ile ifade edilebilmesidir. Yani sen bir tez ortaya atarsın, bunun için bir şeyler ortaya koyarsın ama koyduğun şeyi matematiksel olarak ispat edemezsen bilim olmaz. Estetik’in (her ne kadar bunun böyle olmadığını iddia eden estetikçiler varsa da) üzerinde genellikle hemfikir olunan şey budur. Ben de şimdilik sanat (özelde fotoğraf) eğitiminin bu temel (matematik ile ilişkisi) üzerinden gitmesinden yanayım. Peki, güzeli arayan bizler için güzellik sadece bu matematiksel öngörülerden mi oluşur? Aslında bunu bilimin diğer dalları için de sorabiliriz. Bugün matematiksel olarak ispat edilemeyen ama gelecekteki artan bulgu ve algılarla ispat edime ihtimali olan şey yok mudur? Tabi ki vardır. Ama bilim adamı bugünkü bildiklerini temel alarak, geleceği onun üzerine kurgular. Yani (hep şüpheci olmasına rağmen) temeli tamamen yok sayarsa bir adım ileri gidemez, bir kaosun içinde boğulup gider (İşte tam burada Postmodernizm devreye girer, ama acele etmeyelim, estetik ile ilgili daha biraz yazacaklarım var)



ESTETİK NEDİR, GÜZELLİK NEDİR?



Şimdi isterseniz biraz daha çoğu kez birbirine karıştırılan estetik ve güzellik kavramını tartışalım;



“Güzelik”in tarih boyunca birçok tarifi yapılmış. Birbirinden farklı ama birbirinden hiç uzakta olmayan, iç içe olan tarifler bunlar. Ve üstelik bugün de dahil olmak üzere asla herkes birden aynı fikirde olmamış, olamamış. Ama yine birbirinden çok uzaklaşmamış, farklı kümelenmeler gözleniyor (Zaten olması gereken de buydu). Ben bu kümelenmelerin neredeyse hepsinde kendime ait bir şeyler bulmakla birlikte, madem hala kararsızlık devam ediyor, öyleyse ben (temel görüşleri yıkmadan) kendimin oluşturduğu bir estetik anlayışıyla üretmeye devam etmeliyim gibi bir kararla fotoğraf yapmaya çalışıyorum. Sizlerle yaptığım bu söyleşi de bu yüzden beni bağlayan bir şeydir sadece”¦ Umarım sizler de kendi bağlayanınızın peşinde gidersiniz, birbirine yakın olanlarla bir ufak kümeleme de biz oluştururuz. (Zaten Altın Oran Platformu bu işte)



Öyleyse bana göre estetik ve bana göre güzellik nedir?



Sizce; çok kullanılan “Sanat evrenseldir” sözü ne kadar geçerli? Sanat bir dilse eğer, onun evrensel olması ancak herkesin bu dilden anlaması anlamını taşımaz mı? Veya Herkesin (bugün olmazsa bile, bir gün) anlaması mümkün olan bir dil olmalı. Bu dil bence “Matematik””¦ Yani sen bir şeyin “güzel” olduğunu iddia ediyorsan, bunu matematiksel olarak gösterebiliyorsan “evrensel” olabilirsin. Tabi ki bu “Evrensellik” insanların sanat ve matematik kültürü ile orantılı bir evrensellik. Yani eğer biz şuan genelde sanatı, özelde ise fotoğrafı konuşuyorsak, bir fotoğrafı yapmayı bırakın, fotoğrafı (tabi ki sanat ürününü) değerlendirmek için bile bu kültüre sahip olmamız gerekir. Çok önemli bir senfonik eserin veya Picasso’nun geniş kitlelerce anlaşılmaması işte bu kültürün eksikliği nedeniyledir. Ama geniş kitlelerin anlamaması o eserin “evrenselliğini” bozamaz. Picasso’nun, senin eserlerinden bir şey anlamadım diyen kişiye “Ben İngilizcenin ‘i’sini bilmem. İngilizce yazılmış şeyler bana boş bir sayfa gibi gelir. Şimdi ben İngilizce bilmiyorum diye Hamlet yok mudur?” demesi de bundandır.



Neruda’nın Yaşar Kemal için “O Çukurova’nın değerlerini Edebi lisanla dünyalaştırdığı için değerlidir” (bu söz tam böyle olmayabilir ama bu anlamda bir şeydi) demesi ne anlama geliyor o zaman. Zaten Usta’nın Nobel’e aday gösterilmesinin temel nedeni, Yöresel bir dil güzelliğini, yeni bir edebiyat dili haline getirmesi değil mi? İşte aynı bilimde olduğu gibi, biz bugüne kadar matematikle izah edebileceğimiz şeyleri temel alıp, ancak ona bize ait (yani bir anlamda yöresel) bir şey ekleyebilirsek sanat yapmış oluruz. Yani matematiğin bize anlattıkları iyi bir sanat izleyicisi olmamıza yetebilir. Ama sanat eski yapılanların üzerine kendinden bir şey de koyabilme yeteneğidir bence”¦ Ama biliniz ki sizin koyduğunuz şeyin de sonradan matematiği olacaktır.



SANATIN DİYALEKTİĞİ



Kısaca bence sanat bu iki parçanın birleşmesi gibi geliyor bana”¦ Yani Estetik Bilimi olarak ifade edebileceğim ve matematikle izah edilebilen bölüm ile yerel (yani kişisel, bugün için herkesin anlayabileceği bir matematiği oluşmamış), benim naçizane “yerel veya kişisel güzellik” dediğim bölüm. Bu yüzden Sevgili Kobaner’in güzel olarak tanımladığı ayak ile benim güzel olarak tanımladığım ayak (her ikisi de güzel olsa da ) farklı olabilir. Ama bu sunulan sanat eserinin sadece çok küçük bir kısmının tartışmasıdır. Konumuz eğer bir fotoğrafsa önce o fotoğrafı matematiksel olarak analiz edip estetik bulacağız, sonra ayağın bize göre nasıl olursa daha güzel olacağını da ona ekleyeceğiz. Ancak birincisi olmazsa diğerini tartışmaya zaten gerek yok(veya bence öyle)…



Sevgili Ahmet İhsan Çay arkadaşımla dün şöyle bir olay yaşadık. Ortak bir arkadaşımız Varşova’da çok güzel bir sokak çalgıcısı dinlediğini söyledi. Ben de hınzırlık var ya konuyu hemen kenara çektim, kız çok mu güzeldi yani? dedim. Arkadaşım kızın yüzünü değil de sesini veya enstrüman yeteneğini kast ettiğini ifade etmek için, “yok o kadar güzel değildi” gibisine cevap verdi. Benim hınzırlığımı anlayan Ahmet İhsan ise hemen müdahale etti, “Güzelliği kadınları sadece onların yüz ve vücut çizgileriyle tarif etmek, kadını bir cinsel obje olarak görmektir”.



POSTMODERNİZM VE BİLİMSEL ŞÜPHECİLİK



Merak etmeyin bizim fotoğraftaki matematiğe geleceğim, zaten Erhan bana yardım etti Eyfel fotoğrafını kestik biçtik. Ama önce şu postmodernizme bir dönmek istiyorum. Bir zamanlar bizim atölyelerden birinden çıkan bir işe postmodernist diyen arkadaşa da geç kalmış bir cevabımız olsun bu arada”¦



Postmodernizm, bizlerin de toplumu geliştirme için şart olduğunu düşündüğümüz yaptığın işten şüphe duyma veya görecelilik kavramını, sonsuzlaştırarak kaosa taşıyan bir kavram bence”¦ “Göreceliliğin Sonsuzlaşması” ne demek? Siz eğer ortaya herkesçe kabul edilen bir ölçü koymazsanız eğer, savunduğunuz her şeyin başka birinin savunusuna göre yanlış veya değişik olacağı gerçektir. O zaman evrendeki hiç bir şey doğru olamaz, bir diğerine göre yanlıştır. O zaman toplum gelişimini hangi yol üzerinde sürdürecek. Sonuç “kaos””¦ Ama “her şeyden şüphe etmek” kavramı yerine benim “bilimsel şüphe” dediğim, daha önce konmuş ve matematiksel olarak genel doğru kabul edilmiş değerleri ölçü alarak, eserlerin yeniden değerlendirmeye tabi tutulması kavramı hepimizi bu kaostan çıkarır. Dolayısıyla da “görecelilik kavramı” bu son kavram üzerinden çalıştığında Postmodernizmden kökten ayrılır.



Yani Eyfel tartışmasına bunu adapte edersek, birazdan matematiğini izah edeceğim fotoğraf için, her şeyi ölçüp biçmiş Antuan’ın, orada daha bakımlı bir ayağa sahip bir kişi olsaydı onu koyardı demek, yani ne bulduysa onu koydu demek biraz haksızlık olabilir (belki de Edip haklıdır bilmem J) Ben oraya eğri büğrü ayak koymak ve sigara izmaritini yerleştirmek fikrinin anlatım için bilinçli bir seçim olduğunu düşündüğümü yazmıştım. Birazdan anlatacağım matematiği düşünen adamdan da böylesine bir yerel güzellik beklerdim. Belki böylesine davranan Buzinov’un ayak için bir matematiği yoktu ama bir izleyici olarak ben bakımsız ayak ruhunun da bakımsızlığına işaret ediyor, sigara izmaritleri onun orada üç sigara içimlik zamandır kararsız olduğunu gösteriyor diye fotoğrafa yeniden matematik uyguladım. İşte bu yerelliğin (göreceliliğin) bilimselleşmesi anlamına gelebilir. Benim olduğunu farz ettiğim matematiği herkes kabul ederse de artık estetiğe yeni bir kural eklenmiş olur.



EYFEL’İN MATEMATİĞİ



Gelelim Eyfel fotoğrafındaki matematiğe”¦ Özellikle Işıl Atölyesindeki arkadaşlar burayı iyi takip etmeli”¦ Çünkü gelecek ders tamamen bu yazımdan soru soracağız.



Şimdi öncelikle “Altın Dikdörtgen dediğimiz kısa kenarı 3, uzun kenarı 5 birim olan dikdörtgeni hatırlayınız. Kısa kenarı uzun kenar üzerine yatırarak bu dikdörtgen içinde bir kare oluşturursak, geriye kalan dikdörtgen de bir altın dikdörtgen oluyordu. Üstelik bu sürüp gidiyordu.




Bizim tartıştığımız Eyfel fotoğrafı dik olduğuna göre dikdörtgenimizi de dik duruma getirelim;




Burada sonsuza kadar giden yeni bir altın dikdörtgen oluşumunu görebiliyorsunuz.



İnsan gözü altın dikdörtgenin bölünmesini sağlayan çizgileri içeren görüntüleri estetik bulur. Bu niye böyle? Şimdilik nedeni belli değil, insanın yapısında var diyebiliriz. Ama gelecekte onun da nedeni bulunacak.



Burada bizim Eyfel Kulesi resmini göz önüne getirip, bu çizgilere ne kadar uygun üretilmiş gözden geçirelim isterseniz;




Bakın bu fotoğrafı nasıl bir geometrik (matematiksel) bölünmeye tabi tutabiliriz;




Kısa kenarı uzun kenara yatırarak elde ettiğimiz kareye ve ondan geriye kalan dikdörtgene bakınız. Görüntüler nasıl ustalıkla yerleştirilmiş değil mi? Devam edelim… Yeni dikdörtgenimizin uzun kenarını bölen altın kesimleri birleştiren çizgilerle Eyfel’e doğru gelen yolların oluşturduğu çizgiler cuk oturmuyor mu?




Üstelik bu çizgilerden soldakini takip ederseniz sizi fotoğrafın can alıcı ögesi ayaklara taşımıyor mu? (Burada zannederim Ufuk’un ayak niye tam ortada “y” harfinin sapının bittiği yerde değil sorusunu da yanıtlamış olduk.)



Bu çok önemli… Çünkü insanoğlunun gözleri bu çizgileri takip eder. Fotoğrafçı da asıl anlatacağı şeyleri bu noktalara koyarsa eğer, anlatımı güçlenir, yaptığı iş estetik bulunur.



Ayrıca sağdaki yolunda öbür altın kesime tam oturduğunu söylememe gerek yok.



Fotoğrafın matematiği dediğimiz şey sadece, altın oranlarla ilgili değil… Daha birçok matematiksel çözümlemeler yapılabilir.



Örneğin bu fotoğrafta düzeni biraz bozuk olsa da “ritm” duygusu da yer alıyor.



Ayağın bastığı platformun aslında kare bir platform olduğunu aşağıda bulunan iki platformun karesel yapısından çözümleyebildiğimiz gibi, mesafeleri aynı olmazsa da bu kare formun aşağıya kadar en az 4 (belki 5) kez tekrar ettiğini görerek ritmi hissedebiliyoruz. Arkadaşlar insanoğlu bir biri ardına takip eden görüntüleri (ritm: bu müzikte ses) güzel bulur. Etkilemek için bu duyguyu bilen askerler ritmik yürürler.





Bu anlattıklarım bu fotoğrafın matematiği yani estetik çözümlenmesi…



Tabi ki fotoğrafın sanatsal değerlendirilmesi için psikolojik çözümleme de gerekiyor. Örneğin yükseklik insana neler hissettirir? Gurur?… Korku? Veya burada olduğu gibi intihar…



Peki, biz bu ayakları ve yüksekliği gördüğümüzde niye diğer duygular aklımıza gelmedi de hepimiz istisnasız intiharı düşündük?



DUYGUSAL ÇÖZÜMLEME



Eğer fotoğrafçı gururu anlatmak istemiş olsaydı, bence bakımlı, iyi bir ayakkabı giymiş ayaklar ve daha rahat bir duruş planlayacaktı. Burada ayakların yıpranmışlığı ile ruhun yıpranmışlığı arasında bir gösterge(sembolizm) var. Postmodernislter ise daha önceki kuralları yok saydığından, onu bulmuş, onu koymuş, bakımlı ayak bulsaydı onu koyardı, “Oxford vardı da okumadık mı? diye düşünürler. Ve tabi ki fotoğrafı sadece otobüse dol, indiğin yerde gördüğünü çek, çekmekle de kalma tam 500 tane daha çek, nasıl olsa birini sakallı ustalardan (!) biri beğenir, alkışımı alırım diye bilen “lifekart” sahibi tırnak içinde olmayan fotoğrafçılar da böyle yapar. Bahaneleri de hazırdır;



Ama napim hocam, inzibat güzel ayaklı kızın oraya geçmesine izin vermedi ki! Ben de bunu getirdim, ne olur beğen! Bu aynı zamanda beğenmesen küserim, hatta mazallah döverim” anlamına da gelir.



Son söz; Uzun sözün kısası, eğer sen kendinin veya başkasının bir fotoğrafını böylesine bilimsel bir analizle değerlendirmiyorsan, bırak “fotoğrafçı” olmayı, iyi bir fotoğraf izleyicisi bile değilsin. Sevdiğin her fotoğrafını bir kere daha bu gözle değerlendir.



Ben ise bugüne kadar seçtiğim her görüntünün sonuna kadar arkasındayım. Benim arkamda da matematik var.



Not; Daha geniş bilgiler için Adana’daki kitapçılarda ve internette bulabileceğiniz, yeni çıkan, “Fotoğraf” TIRNAK İÇİNDE isimli kitabıma başvurabilirsiniz.



Sevgiler,



Haluk UYGUR








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Haluk Uygur : Bir Fotoğraftan Yola Çıkarak, Matematik, Fotoğraf, Estetik ve Postmodernizm Üzerine Bir TartışmaHaluk Uygur : Bir Fotoğraftan Yola Çıkarak, Matematik, Fotoğraf, Estetik ve Postmodernizm Üzerine Bir TartışmaHaluk Uygur : Bir Fotoğraftan Yola Çıkarak, Matematik, Fotoğraf, Estetik ve Postmodernizm Üzerine Bir TartışmaHaluk Uygur : Bir Fotoğraftan Yola Çıkarak, Matematik, Fotoğraf, Estetik ve Postmodernizm Üzerine Bir TartışmaHaluk Uygur : Bir Fotoğraftan Yola Çıkarak, Matematik, Fotoğraf, Estetik ve Postmodernizm Üzerine Bir TartışmaHaluk Uygur : Bir Fotoğraftan Yola Çıkarak, Matematik, Fotoğraf, Estetik ve Postmodernizm Üzerine Bir TartışmaHaluk Uygur : Bir Fotoğraftan Yola Çıkarak, Matematik, Fotoğraf, Estetik ve Postmodernizm Üzerine Bir TartışmaHaluk Uygur : Bir Fotoğraftan Yola Çıkarak, Matematik, Fotoğraf, Estetik ve Postmodernizm Üzerine Bir Tartışma

Ali İhsan Ökten : Haluk Uygur’un Tırnak İçinde “Fotoğraf”ı




HALUK UYGUR’UN TIRNAK İÇİNDE “FOTOĞRAF”I




Fotoğrafik yazın dünyasının üretken kalemlerinden Haluk hocamın yeni çıkan kitabı ““FOTOĞRAF” Tırnak İçinde”. Haluk hocam kitabına bu ismi verirken yıllardır fotoğraf için söylediği şeylerin özetini yapmış. Tırnak içinde fotoğraf derken fotoğrafı bizim günlük olarak algıladığımız veya algılanan durumundan alarak farklı bir noktaya taşıyor. Bu aynı zamanda fotoğraf üzerine bugüne kadar düşündüklerinin de bir özeti niteliğinde.



Kitap içeriği daha önce çeşitli dergilerde (Fotopya, Fotoritim, vs.) yazılmış veya Altın Oran Düşünce ve Felsefe Platformu içerisinde tartışılmış yazılardan oluşuyor. Yazıların bir kısmı fotoğraf, fotoğrafın gündelik sorunları, güncel sanat veya politik-sanat üzerine olurken, bazı yazılarında da sanat tarihinden günümüze olan etkileşimlerin değerlendirmesini veya Adana üzerinden giden ancak fotoğrafı anlattığı yazılardan oluşuyor.



Her gün milyonlarca çekilen fotoğraf üzerine yazılan yazıların veya kitapların az olması bir ironi olsa gerek. Son zamanlarda fotoğraf üzerine yazılan kitapların sayısının artması ise oldukça sevindirici. Genel olarak fotoğraf üzerine olan kitapların daha çok teknik kitaplar olduğunu da göz önünde bulundurursak içeriğinin “fotoğraf” ve sanat olduğu bir kitap okumak daha zevkli hale geliyor.



Haluk Uygur, çok geniş bir konu yelpazesinde kitabının içeriğini oluşturmuş. Genel olarak fotoğrafın ve sanatın sorunları ağırlığı oluşturmakta. “500” başlıklı yazısında sanatta nicelikselden çok niteliksel üretimin önemli olduğunu vurguluyor. “Mona Lisa Niye Güzel” yazısında ise Mona Lisa’nın kendi düşünce dünyasında yolculuk yapmasını ve Leonardo’ya ulaşmasını sağladığını ve O’nun ne düşündüğünü bize anlattığı için güzel bulduğunu söylüyor. Fotoğraflarında düşüncenin anlatılarak böylece fotoğraf, izleyicisinin fotoğrafçıyı anlaması gerektiğini yazıyor. Bu bana Haluk hocamın her zaman söylediği “Bana gezdiğiniz yerlerin değil, düşüncelerinizin fotoğrafını getirin” sözünü hatırlatır. “Çok Sesli Fotoğraf”ta ise fotoğrafın kolektif olarak yapılabileceğini anlatır. Bunu sanatın diğer dallarından örnekler vererek açıklar. Çünkü bireysel olarak en fazla yapılan sanat fotoğraftır. Fotoğrafta sadece deklanşöre basmanın önemli olmadığını bir konuyu belirlemede ve anlatımda hangi yolların kullanıldığı açısından eğer birden fazla kişi rol alıyorsa fotoğrafın da o kadar kişinin olmasını savunur. Başka bir yazısında sanatın bir eğitim işi olduğunu anlatır. Bunun içinde çok okumak, çok gezmek, çok fotoğraf bakmak gereğini belirtir.



“Geniş Açı Bakış’ın Ardındaki Göz” başlıklı yazısında ise resim sanatının sanat sayılmasında en önemli etkenin perspektifin bulunuşu olduğunu belirterek konuyu fotoğrafa getirir. Geniş açı objektiflerin ustaca kullanılmadığı durumlarda yamuk bir fotoğraf oluşacağını belirterek konuya teknik bir yaklaşım sergiler. “Ölümden Sonra Geri Dönüş Yok” adlı yazısında Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in asılması ile Kars’ta Mehmet Aksoy’un yaptığı “İnsanlık Anıtı”nın ucube denilerek yıkılmasına yine sanatın asılması olarak değerlendirerek sanatçı tepkisini gösterir. “Arabesk Yavşaktır” yazısında ise Fazıl Say’ın arabesk müziğe “yavşak” denmesini gösterilen tepkilere karşı çıkarak Fazıl Say’ın yanında yer alır. Bilim adamlarının ve sanatçıların geleceği gören ve toplumu ileriye taşıyan insanlar olduklarını belirterek sanata ve bilime destek verir. Hekim olmanın da avantajı ile Haluk Uygur, şüpheciliği hem bilim de hem de sanatta vazgeçilmez bir düşünme biçimi olarak algılamamız gerektiğini bildirir. Bunu “Ya Pastör Yoksa Demeseydi” başlıklı yazısında bilimden örnekler vererek bize anlatır. Çok önemsediği “Fotoğraf ve Gerçek” konusuna farklı bir yaklaşım sunar. Fotoğrafın hiçbir zaman gerçeği yansıtmadığını belirtir. Gerçeği sadece herkesin kendisinin bulacağı bir konu olarak görür. Fotoğrafta gerçeği çektiklerine iddia edenlere veya fotoğrafı değiştirmediklerini veya fotoğrafa müdahale etmediklerine iddia edenleri etik ve gerçekçi bulmaz. Çünkü gerçek hiçbir zaman iki boyutlu bir kareye hapsedilemez. Kitabında bu konuya özel bir önem vermiştir.



Haluk Hoca, kitabının bir bölümünü Altın Oran Düşünce Sanat Platformunda diğer öğrencileri ile tartıştığı bazı konulara ayırmış. “Tanrının Resmini Çizmek” başlıklı tartışmada Tanrı kavramını yorumlamışlar. Haluk Uygur, bu konuyu Michelangelo’nun Tanrı kavramını anlamaya çalışırken kendisine yardımcı olabilecekleri düşüncesiyle ortaya atmış. Konu özellikle Michelangelo’nun eserleri etrafında tartışılarak sanatçının da ortaya çıkardığı eserlerle aslında bir yaratıcı olduğu kavramını pekiştiriyor. Barok döneminin en ünlü sanatçısı ve resimde ışığın babası olarak geçen Caravaggio’yu farklı bir konumda tartışır. Caravaggio’yu günümüze taşıyarak onun aslında iyi bir fotoğrafçı olabileceğini bize kanıtlar. Başka bir tartışma konusu olarak Leonardo da Vinci’yi seçer Haluk Hoca. Atölye çalışmalarının birinde Leonardo’nun yazdığı bir not üzerinden yola çıkarak detaylı bir Leonardo ve eserlerini yorumlarlar. Haluk Uygur yaşadığı kenti de ihmal etmez. “Soluk Fotoğrafların Anlattığı Adana” başlıklı yazısında eski Adana fotoğraflarından yola çıkarak bize Adana öyküleri anlatır. Kitabın son yazısı ise özgeçmişi üzerinedir. Ancak onda da özgeçmişi anlatmaktan çok gelecekte neler yapmak istediklerini anlatır. Kendisi için öz geleceğin daha önemli olduğunu vurgular. Bunu ise tek kelimeyle ifade eder: DEĞİŞTİRMEK”¦



Haluk Uygur’un kitabı bu gibi konu zenginlikleri içinde devam eder.



Haluk Uygur, kitabının arka sayfasında fotoğraf’a neden tırnak içinde “fotoğraf” dediğini anlatır; “Fotoğraf dediğimiz, fotoğraf makinesi denilen aletin, deklanşör denilen bir düğmesine basılarak elde edilen bir şeydir. Ama fotoğraf, kişilerin duygu ve düşüncelerini ifade etmesini sağlaması açısından önemli bir sanat faaliyeti de olabilir”¦ Takdir edersiniz ki “sanat” denilen alan, tüm diğer bilimsel alanlar gibi eğitim isteyen, üstelik eğitimin altına yeteneği alan bir şey. Tıp eğitimi almadan doktor olamayacağınız gibi, sanat eğitimi almadan da sanatçı olunamayacağına inanıyorum. İstisnalar var mıdır? Vardır”¦ Onlara da “naif” denir. İşte bu nedenlerle bir deklanşöre basma faaliyeti olan fotoğraf ile bir düşünme ve düşündüğünü aktarma becerisi olan “Fotoğraf”ı birbirinden ayırıyorum. İkincisine tırnak içinde “Fotoğraf” diyorum.



NOT :”“Fotoğraf” Tırnak İçinde” kitabı Adana Yayınevi,2012 tarafından çıkarılmış. Kitabın editörlüğünü Erhan Yelekçi yapmış.



Ali İhsan ÖKTEN










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ali İhsan Ökten : Haluk Uygur'un Tırnak İçinde Ali İhsan Ökten : Haluk Uygur'un Tırnak İçinde

Faruk Atalayer : Fotoğraf, Estetik Denetim ve Yaratıcılık




FOTOĞRAF, ESTETİK DENETİM VE YARATICILIK




Denetim, enerjinin bir gerçekliği, olmazsa olmaz bir niteliğidir. Dengelenip paketlenen her özdeksel yapı, kendini oluşturan güçlerin iç – dış denetimiyle oluşmaktadır. Güçler arasındaki denetim bozulunca, yapı da bozulmaktadır.



Her toplum, ekonomik biçimine göre yapılanmaktadır. Ekonomiyi oluşturan güçlerin denetimi, toplum yaşamının devamını sağlamaktadır. Her toplum sınıflardan – zümrelerden oluşmaktadır. Sınıfsal egemenlik, tam bir denetimle sürdürülen düzendir.



İnsan bazında ÖZDENETİM, insanın zihin ve beden güçlerini, bir amaç doğrultusunda kısıtlayarak, ya da etkileştirerek denetlemesidir. Denetim bozukluğu, ruhsal hastalıklara denk düşer.



İnsan boyutunda fizyolojik tüm sistemler BEYİN TARAFINDAN denetlenmektedir. Yine insanı duygu, düşünce, davranış dünyası zihin güçleri, özellikle sınıflı toplumlarda US / AKIL tarafından denetlenmektedir. (Yaratıcı yaşam da zaten, us denetimindeki beyin düzeninin aşılıp, tüm zihin güçlerinin etkinleştiği YENİ BİR DENETİM DÜZENİ ile kazanılmaktadır.) Uyku durumunda, düşünce ve davranışlar denetlenip durdurulmaktadır. Kısıtlama veya ket vurmada, önceden edinilmiş bir duygu, düşünce, davranış denetlenip engellenmiş olur. Kısaca denetim, hem özdeğin, hem de yaşamın ana özelliklerinden birisidir.



Günümüz kapitalizmi, Küreselci POSTMODREN aşamasında, denetimi DEHŞET VERİCİ boyutlara taşımıştır. TV’den telefonlara, bilgisayarlardan otolara, internetten Facebook’a, mobeselerden hızölçerlere, banka hesaplarından borsaya (vs.) kadar, bilgi dolaşımının her alanını denetlemektedir. Postmodernizm, dijital teknolojiyi yaygınlaştırdıkça, denetim ağlarını da ahlak, hukuk, etik tanımaz biçimde genişletmektedir. Artık denetim, Küreselci postmodernizmin habis ruhu olmuştur.



Bu kertede önemliliği ve etkinliği olan denetimin, sanat – tasarımla, hele fotoğrafla ilişkili olmaması olası değildir. Tüm sanat-tasarım alanları, BİLGİNİN DENETLENMESİNE dayanır. (Özellikle mimarlık bunun somut bir örneğidir.) Fotoğrafta, bilginin denetlenmesine dayanan ana sanat alanlarından birisidir. Fotoğraf dilinin her süreci, denetimler içeren bir ilişkiler zinciridir. Ama sanat ve tasarımdaki denetim, ne egemenliği sürdürmeye, ne de sömürmeye yönelik, OLUMSUZ DENETİM değildir. Ama teknik denetimden de daha fazla bir şeydir.



En başta egemenlik düzenin edindirdiği toplumsal kişilik, görüntü seçme, kaydetme ve sunmada da ANA DENETLEYİCİDİR. (İnsanın normal kişilik olarak geleneklerden alışkılara, felsefeden ideolojiye, ahlaktan cinselliğe, inançtan kültüre kadar benimsediği değerler denetim işlevini belirlemektedir.) İnsanın, özümsediği kişiliğinin sınırlarında seçmesi: asla SEÇEMEYECEĞİ bilgi alanların varlığı ve insanın bu alanlarda eylemleşemeyeceği gerçekliğidir. Eğer, çocukluktan itibaren düzenin biçimlendirip kalıpladığı sosyal – normal denilen kişilik yıkılıp yaratıcı olarak YENİDEN BİÇİMLENDİRİMİŞSE, önceki kişiliğe dayalı denetimde değişip farklılaşacaktır. Sanat – tasarımda, sonradan edinilmiş kişiliğe dayanan bu denetime ESTETİK DENETİM denilmektedir. Sonuçta estetik denetim de bir sınırlama, ket vurmadır. Ama egemenliğin biçimlendirdiği ve DEĞİŞMEZLİĞE DAYANAN, olumsuz denetimden çok farklıdır. Yaratıcı kişilik özgürleşmiş kişiliktir. Bu sınırlara, kalıplara, dogmalara bağımlı olmayan bir yapı niteliğidir. Ama aynı zamanda da estetik bilgi birikimi, tasarımı ve biçimlendirmesi bir DENETİM yapılanmasıdır. Yani ölçüler, sınırlar, değerler ve dengeler ilişkisidir. İşte bu çelişki, estetik kimliği oluşturan ana özelliği oluşturmaktadır. Estetik bilgi birikimi, uygun olan bilgiyi seçme, tasarımlama ve varlıklaştırma bir BAŞIBOZUKLUK, GELİŞİGÜZELLİK değildir. Estetik bilgiyi, tüm diğer bilgi alanlarından ayıran temel niteliklerden birisi, bu bilgiyi edinme, biriktirme, çağırma, kurma – tasarlama süreçlerinde etkin olan ESTETİK DENETİMDİR.



Alışılmış, kanıksanmış, egemenliğin çizdiği sınırlara uygun görüntü üretimi aşmak; bir karşı oluşu, farklıya yönelmeyi, başkaldırmayı gerektirir. Bu tutum gerçek fotoğraf sanatçısını da belirler. Yeniye, farklıya, alışılmışın dışına, ileri olana ilişkin görüntü üretimine egemenlikler izin vermez. İzin vermemenin dışında, egemenliğin biçimlendirdiği sıradan-normal insan kişiliği, bağlılıklarını, bağımlılıklarını şiddetle savunmayı sağlayan bir denetime sahiptir. Egemenliğin denetleyip güttüğü yapıdan, estetik yaşam denetimine, estetik bir kimliğe ulaşmak, estetik iletişimde hem evrensel kimliğe, hem de başarıya ulaşmaktır. Estetik kimlik, tüm çıkarlardan arınmış, aidiyet bağlarını kırmış, evrensel bilgiye beynini açmış, farklı duygulanan, farklı düşünen, farklı gören, farklıyı görüntülemekten kaçınmayan, seçimleri ve kararlarına doğmaları, inanç ve geleneksel ahlak değerlerini karıştırmayan kimliktir. Fotoğraf bu kimliğin oluşup biçimlenmesinde etkin bir araçtır. Ama asıl olarak, kişinin estetik kimliğe, yaratıcı yaşam geliştirmeye inanması, kararlıca değişime kendini açması, eski kişiliğinin denetim bağlarından arınmayı göze alması gerekmektedir.



Fotoğraf, estetik reflekslere çevrilmiş birçok işleme dayanmaktadır. (Fotoğraf teknik ve teknolojisinin altında matematiksel eşitlikler vardır). Geleneksel duyguların, isteklerin, aidiyetlerin, sempatilerin, inançların, grupsal-cemaatsel bağlıkların, ahlaki, cinsel tabuların denetiminde, kazanılmış refleksler, denetleyici güçler doğrultusunda işlem yaparlar. (Özellikle bu alandaki kurallar ve tabular; doğanın gerçekliği olmayıp, insana özge ve insanın geliştirdiği değerler, ölçüler ve anlamlardır.) Yani geleneksel – sosyal kimlikle farklı, yeni, iddialı, ileri, çağdaş görüntü avcılığı değil, egemenliğin çizdiği sınırlara, ölçülere uygun görsel kayıtlar üretilmektedir. Çocukluktan itibaren planlı bir öğretimle oluşturulmuş sosyal kimlikle çelişmeyip, bu denetimin içinde kalmak: eğlence, düğün, hatıra fotoğrafçılığı teknisyenliğiyle vakit öldürmektir. Kendi dışındaki bir denetleyicinin denetiminde eylemleşmek, fotoğraf memurluğu yapmak, fotoğrafçılık taslamaktır. Gerçek fotoğrafçılık, ne GÖRÜNTÜ KİRLİLİĞİ üretmektir, ne de GÖRÜNTÜ ŞAKLABANLIĞI yapmaktır. Geçmişle gelecek ilişkilerini göz önünde tutan, biçim – içerik birliğine sahip, inançlara, tabulara, geleneksel egemen ahlaka ilişkin aidiyetlere karşın, anlamlı görüntü üretip sunan biri, estetik kimliğe sahip birisidir.



Estetik bir kimliğe sahip olmak, köklü bir değişimi gerektirir. Kuşkusuz, fotoğrafın kendisi, insanı değişime zorlayan bir dildir. (Hobisel, anısal veya salt zevk adına yapılan çekimler dışında, deklanşörle kalıcı, ısrarlı, bir barışıklık; değişim etkinliğini oluşturmaktadır.) Kararlı bir deklanşör kullanma sıklığı, denetim değişikliğini de tetiklemektedir. Dogmaların, kalıpların, koşullanmaların, kısaca egemenliğin biçimlendirdiği günlük kişiliğin denetlenen denetiminden kurtulmadan, estetik bir kimliğe, görüntü üretmede yaratıcılığa ulaşılamaz.



İçinde doğulan toplumun gelenek-göreneklerini, inançlarını, ulusal değer ve ölçülerini yadsımak, insanın kendi öz varlığını yadsımaktır. Ama sanatçı-tasarımcı kimliği (özel olarak bu yazı kapsamında fotoğrafçı) özel bir kimliktir, estetik bir kimliktir. Yani sanatçı – tasarımcı toplumsal kültürün denetimine körlemesine uyan biri değildir. Dayatıcı denetimin üstüne çıkıp, bilgiyi kendine göre değerlerle, anlamlarla, ölçülerle denetleyen birisidir. İnsanı diğer tüm insanlardan ayıran, geleneksel yönelimlerin, inançların, kalıp düşüncelerin denetimlerini denetleyen bir kimlik, fotoğrafçının edinmesi gereken bir kimliktir.



Denetimin olmadığı yerde OLUŞ OLANAKSIZDIR. Evrende kalıcı, değişmez, sabit bir denetim mekanizması yoktur. Ama insan ve toplum yaşamında OLANI OLDUĞU GİBİ SÜRDÜRMEYE yönelik, genellikle emek, inanç cinsellik sömürüsü adına denetim düzenekleri, egemenlikler tarafından yaşama yansıtılmaktadır. Bu acıdan denetimde OLUMLU ve OLUMSUZ ayırımı: değişmezliği ve olanı sürdürmeyi sağlama ile esneklik, değişime olanak sağlama uçlarını nitelemektedir.



Enerji, biçim – içerik kazanıp bir özdek, varlık, varoluş düzeni oluşturduğunda, daima bir DENETİM söz konusudur. Her düzen (ister doğal, ister yapay olsun), iç-dış güçlerinin işleyişine bağlı olarak dağılmayı, saçılmayı, çökmeyi, ayrışmayı, değişip parçalanmayı bir süreç süresince denetleyen bir düzen demektir. Yani her düzen bir düzenlenme işlemi, her düzenleme de bir denetleme düzenidir.



Her fotoğraf, çerçeve içinde kalan bir düzenlemeyi yansıtır. Dolayısı ile her görüntü, aynı zamanda denetleme düzeninin görüntüsüdür. Kaydedilen görüntü ya kendiliğinden bir olayın, durumun, çevrenin görüntüsüdür, ya da tasarlanmış bir düzenlemedir. He iki durumda da toplumsal yapıya, konuya, çevreye, zamana ve çağa göre bireysel bir denetim söz konusudur. Bireysel seçme, aynı zamanda bir denetlemenin sonucudur. Kadraja nelerin gireceğine karar verme (çoğu zaman refleksleşmiş bir beceri olarak) tam anlamı ile bir denetlemedir.



Fotoğrafta seçme ne USA DAYALIDIR, ne de güdüsel bir tepkimedir. Fotoğrafçının geliştirdiği kişilik, eğer tüm zihin güçlerinin etkinleştiği bir estetik bir kişilikse, artık salt us ve kendiliğindenci güdüsel tepkiye dayalı bir seçme ve denetleme söz konusu değildir. Seçme ve denetleme, doğrudan sanatçının kişiliğine bağlı bir eylemleşmedir. Görüntüye ilişkin UYARI-TEPKİ, görüntünün ÖĞELER İLİŞKİSİ, görüntünün özüne ilişkin NEDEN-SONUÇ ilişkisi ve İLETİŞİM DEĞERİ ilişkisi, avlanan görüntünün denetimini de sağlar. Özellikle İLETİŞİM DEĞERİ, seyircinin, izleyicinin denetimine ilişkin bir duyarlılık değeridir. İzleyici tepkisini, öncelikli olarak hesaplayan bir denetim değeridir.



Her görüntü bir uyartılar (sinyaller) yumağıdır. İster simgesel, ister kavramsal, isterse resimsel olsun, uyartıları hızlı kavrayıp tepkime, sonuçta kazanılmış ESTETİK DENETİM becerisine göre gerçekleşmektedir.



Fotoğrafı fotoğraf yapan ve onu diğer sanat-tasarım dillerinden farklı kılan görüntü örgüsü ve bu düzenin PLASTİK ÖĞELERİDİR. Her görüntü pek çok plastik öğeden oluşur. Bu öğelerin üç tanesi YAPAYDIR. (Doğada olmayan, insan bilincinin oluşturduğu anlamayı, kavramayı, ölçmeyi, yansıtmayı varlıklaştıran öğeler olduğu için yapaydırlar. Evrenin nesnel gerçeği değildirler.)



Bunlar:



1- NOKTA: (Köşelere karşılık düşer. Nokta veya köşe insan algısına dayalı nitelemelerdir.)



2- ÇİZGİ: (Kenarlar karşılık düşer. Evrende kenar denilen iki boyutlu bir gerçeklik yoktur. Çizgi ya da kenar, insan algısına dayalı belirlemelerdir.)



3- LEKE: (Yüzey, kabuk. Yüzey, insan algısına dayalı bir belirlemedir. Örneğin geometrik yüzeyler, ortak akit ile belleyip bildiğimiz iki boyutlu öğelerdir. Evrende iki boyutlu bir gerçeklik yoktur.)



Bu öğeler dışında doğanın gerçekliği olan, nesnel gerçeklerden insan bilgisine yansımış SOMUT ÖĞELER: (Evrensel gerçeklere ilişkin oldukları, insanın algısından ve bilincinden bağımsız olarak bulundukları için bu öğeler, somut öğelerdir.)



Bunlar:



4- RENK: (Newton ‘a göre 12 adet boya renklerdir. Münsel ‘e göre 100’lük renk frekanslarıdır. Tekil olarak hiç bir anlamları ve etkileri yoktur. Birden çok renk biraradalığı hem anlam, hem de armoni düzenlerini oluşturmaktadır.)



5- DOKU: (Kabuk yapısıdır. Organik inorganikten, doğal-yapay dokulara kadar, özdeğin içyapısına dayanan kabuk örgüsüdür.)



6- BİÇİM: (Uzayı boyutlarla kapatan, ağırlık, yoğunluk, hacim içeren her özdeğin, varlığın görünüşüdür. Doğal yapay biçimlerden, organik-inorganiğe, tanımlıdan tanımsıza, morftan, amorfa vs kadar olan görünüşlerdir.)



7- IŞIK – GÖLGE: (Plastik dilde TON olarak nitelenen ışıklık ve ışıksızlık değerleridir.)



8- ÖLÇÜ: (Ağırlığa, yoğunluğa ve hıza dayalı her paketlenme ölçü değerleriyle var olur.)



9- ESPAS-ARALIK: (Enerjin itme-çekme güçlerine dayalı olarak varlıklar arasındaki uzaklıklardır.)



Her fotoğraf örüntüsü, bu öğelerle varlıklaşır. Her fotoğraf PLASTİK ÖĞELER DÜZENİDİR. Dolayısıyla öğelerin ESTETİK – GÜZEL olarak başarılı oluşu, plastik öğelerin DENETİM DÜZENİNE dayanmaktadır. Dengeli, bütünlüklü fotoğraf görüntüsü: öğelerin birliğini oluşturan denetim düzeni ile sağlanmaktadır. Her fotoğraf düzenlemesi (kompozisyonu) plastik öğelerinin UYGUNLUK veya ZITLIK ilkelerine bir araya gelişini yansıtır. (Başarılı veya başarısızdır). Her düzenleme (görüntü örgüsü) yapı olarak, bazı tipiklikleriyle diğerinden ayrılır. Bu düzen nitelikleri, aynı zamanda görüntünün denetlenmesini sağlar. Bu acıdan DÜZEN KURMANIN ÇEŞİTLERİNİ şöyle özetleyebiliriz:



1-MERKEZİ DÜZENLEME: (Merkezi kompozisyonda asıl bildirim-mesaj nesnesi, orta alanda yer almaktadır. Tam merkezi ve bozulmuş merkezi düzen olarak yaygın bir kompozisyondur.)



2-ALTIN ORAN ESASLI DÜZENLEME: (Altın oran doğanın bir düzen çözümlemesidir. Pratik olarak, alanı yatay-dikey üç eşit parçaya bölen eksenlerin kesişme noktalarından birisi ANA MERKEZ seçilip, asıl mesaj nesnesinin bu merkezde yer almasıdır. Çok çekimli bir kompozisyon olan altın oran düzeni, eşitsizlik dengelemesine dayanmaktadır.)



3- ÜÇGEN ESASLI DÜZENLEME: (İnsanın görme alanı yere yakın yoğunluklara ilişkindir. Genel olarak çerçevenin alt kısımlarında yoğunlaşan öğelerin yukarı doğur azalmasına dayalı bir kompozisyondur.)



4-SİMETRİ ESASLI DÜZENLEME: (Merkez veya eksene dayalı öğelerin bakışıklığını içeren, çok dengeli bir kompozisyonudur. Simetrinin dengesine karşı, izleyiciyi uzun süre kendine bağlamamaktadır. Tam simetri, simetrik ve asimetrik çeşitlemeleri vardır.)



5-TEKRAR ESASLI DÜZENLEME: (Eksenlere dayalı olarak öğelerin ardıl dizilimine bağlı olan kompozisyondur. Çok dengeli olmasına karşın, uzun süreli izleme yaratmamaktadır. Tam tekrar, aralıklı tekrar, değişken tekrar, kısmi tekrar olarak çeşitleri vardır.)



6-EKSENSEL DÜZENLEME: (Tek veya çoklu eksenlerin geometrisine dayalı, ardıl dizilimler içeren kompozisyondur.)



7- SERBEST DÜZENEME: (Öğelerin kendi içindeki dengelerine dayalı olarak, yukarıdaki hiçbir yapıya uymayan kompozisyondur.)



Her kompozisyon, görüntü alanına bir düzen getirirken, içerik ve öğelerin bir denetlenmiş düzenlenmesini yansıtır. Ama asıl denetleme; öğelere ilişkin bilgi birikim ve deneyim yoğunluğundan gelmektedir. Çünkü tek başına öğelerin hiçbir anlamlı yansıtma gücü yoktur. BİRDEN ÇOK ÖĞENİN BİRLİKTELİĞİ, öğelerin yansıttıkları anlamı, içeriği varlıklaştırmaktadır. Birden çok öğenin fotoğraf dilinde varlığı, olmazsa olmaz bir gerekliliktir. İşte öğeler arasındaki ESTETİK DENETİM, zıt değerlerin ölçümlerine dayanmaktadır. Bunlar:



1: AZ – ÇOK, 2: BÜYÜK – KÜÇÜK, 3: İNCE – KALIN, 4: ÖNDE – ARKADA, 5: UZAKTA – YAKINDA, 6: YUKARDA – AŞAĞIDA, 7: AĞIR – HAFİF, 8: KÖŞELİ – YUVARLAK, 9: DOKULU – DOKUSUZ, 10: KOYU – AÇIK, 11: MAT – PARLAK vs.vs. gibi zıtların birliğini içeren kısıtlamalar veya esnekliklerdir.



Kısaca her başarılı fotoğraf bir içerik-biçim düzenlemesidir. Her düzenlemede denge, bütünlük yaratan bir estetik denetlenin yansımasıdır. Estetik denetim refleksleri ise ısrarlı, kararlı emeğe ve bilme – deneme açlığına dayalı çabayla edinilmektedir. Kısaca sanatta – tasarımda, fotoğraf avcılığında yaratıcılık kazanılan bir niteliktir. Bu kazanında edinilmesi elzem gereklilik de ESTETİK DENETİM REFLEKSLERİDİR.



BİLİYOR MUSUNUZ? NE DOĞUŞLA, NE LÜTUFLA, NE DE İCAZETLE YARATICI OLUNMAMAKTADIR.



Faruk ATALAYER








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Faruk Atalayer : Fotoğraf, Estetik Denetim ve Yaratıcılık

Deniz Denizel : Determinizmden Kaosa, Eklektik Bir Sanat ve Bilim Diyalektiği




Determinizmden Kaosa:


Eklektik Bir Sanat ve Bilim Diyalektiği





Bölüm 1: Determinizm vs. Kaos



Sanat hiçbir surette bilim değildir”¦ Ancak bilimsel bir formülasyona sahip olabilir. Bu formül ise sanat kuramı bağlamında kesin olmayan fakat yanlış da olmayan saptamalarla sanatsal olan ile olmayan arasına bir çizgi çeker. Bu noktada daha metnin girişinde, sanatın kuramının determinist bir vizyona sahip olduğunu görüyoruz. Bu determinizmin, “aynı olgular, aynı koşullar altında aynı sonuçları verir” ilkesidir. Buna benzer bir yaklaşım, Fransız şair Nicolas Boeliau tarafından geliştirilmiştir. Bu hikâyenin başında yalnızca edebi sistemler için geçerli olan klasisizm, kendi formülündeki anlamı akabinde görsel sanatlarda bulmuş ve romantik döneme kadar geçerli olmuştur. Klasisizmin “doğanın yalnızca mükemmele en yakın olan kopyası sanattır” ilkesi, bütünüyle kendini bilime, daha doğrusu bilimsel saptamaya denk ve özdeş kılmaktadır. Sanatın tanımlarından biri, onun bütünüyle bir temsil sistemi olduğu yönündedir. İşte bu temsil kavramı da büyük bir oranla klasisizmdeki ilkeye denk düşmektedir. Yani bu noktada demeliyiz ki, temsil bir şeyin yeniden, kavramsal olarak ve olduğu gibi ifade edilmesidir. Determinizm, klasisizm ve temsil dizgesi bilimden sanata uzanan ve belki de kabul etmesi zor bir bağıntıdır. Bilim ve sanat paradigmamızdaki birincil uğraktır.



Oscar Wilde’ın edebiyatta geliştirdiği estetizm, yani güzelduyuculuk, sanatı toplumsal koşul ve amaçlardan kurtarıp yalnızca “sanat, sanat içindir” mantığıyla ortaya koyan ve bütünüyle formalist bir yapı teşkil eden bir yaklaşımdır. Formalizmse önce felsefede, sonra da sanatta önemle kendine yer bulmuş bir estetik teoridir. Ortalama bir değerle estetiği duyusal değerlere indirgeyen tüm teorilerin özsel olarak formalist olduğu iddia edilebilir. Bu Pythagoras ile başlayıp günümüze yakın bir geçmişte Clive Bell ile biten bir estetik paradigmadır. Bu noktada bizi ilgilendiren en önemli koşul, yalnızca güzel olanın saptanmasından hareketle bizim yine bilimsel bir sonuca ulaşmamızdır. Formalizm hiçbir surette bilimsel bir amaç taşımaz, ancak sonuçlarından biri duyusal olarak güzel olanın seçilerek ortaya konmasıdır. Bununla birlikte o, bir formüle sahip olduğu için tıpkı klasisizmde olduğu gibi determinist bir konumla hareket eder.



Daha geriye, hemen klasisizmin dönemine geri döndüğümüz zaman karşımıza daha önemli bir eğilim çıkar, sentimentalizm. Domique Bouhours’un temellerini attığı edebi bir akım olan sentimentalizmde, geçmiş ve doğa yok sayılır, o bütünüyle imgeye dayalı ve duyguya takıntılıdır. Duygu ise, insanın içkin olana dönüp insanın kendi içindeki hikayeleri araştırmasını kendi özsel koşulu olarak belirler. Yani duygusal bir araştırma, her insanın tecrübesine göre gelişecek ve duyusal dünyaya aktarıldığında özel bir rastgelelikle kendini gösterecek niteliklere sahiptir. Hatta o rastgeleliği açıkça sever, tıpkı 20. Yüzyılda sürrealizm türünün altında kendini var eden pure psychic automatism modelinde olduğu gibi. Bu durum bize, kuramı 1960’larda Edward Lorenz tarafından geliştirilen kaos teorisini hatırlatmaktadır. Lorenz hava durumunu tahmin etmek için yarattığı makinenin, bir süre sonra nedensizce aynı koşullar altında farklı sonuçları verdiğini gözlemleyip bu kuramı geliştirmiştir. Sentimentalizmin kaos kuramıyla arasındaki en büyük benzerlik, birinin sürekli yeniyi araması, diğerininse sürekli yeni ve beklenmeyen sonuçlar vermesidir. Ayrıca ikisi de otomatik sistemlerdir, biri bilinçaltından gelen otomatik kodlara, diğeriyse yaşamla ilgili öngörülemeyen olay örgülerine bağlıdır.




Bölüm 2: Algının Paradoksları ve Sanat



Algının öznel düşünce boyutunu aşıp her anlamda kozmolojik yepyeni bir gerçeklik boyutuna ulaşması şüphesiz ki kuantum fiziğiyle gerçekleşmiştir. Şimdi daha da dikkat çeken bazı görüşleri inceleyeceğiz. Erwin Schrödinger’in ortaya attığı Schrödinger’in Kedisi kuramsal deneyi, tıpkı kuantumda olduğu gibi sanat algısında da geçerlidir. Kedi, kutunun içerisinden %50 sağ, %50 ölü olarak çıkacaktır. Bu noktada önemli olan gözlemlenemeyen süre boyunca eşit olasılıklarla hangi ihtimalin gerçekleştiğidir. Kuantum der ki, her olasılık başlıca bir gerçeklik boyutudur. Yani kedi hem ölü, hem de diridir. Aynı noktadan hareketle, kişinin estetik ve kültürel yapılanması her ne olursa olsun, sanat eseri karşısında ona karşı zihinsel olarak tepkimeye gireceği iki yön vardır; o ya onu beğenecek, ya da beğenmeyecektir. Tam ortada bir yerde kalsa bile, yüzü bir tarafa dönük olacaktır. Bu tüm nesnel algı prensipleri için geçerli bir yaklaşımdır. Schrödinger ile ilgili birinci bağıntı budur. Daha derinde daha net bir öz yatmaktadır: Kişinin sanat nesnesini beğenme olasılığı %1, beğenmeme olasılığı %99 bile olsa, yine ortada mantıki olarak iki eşit ihtimal vardır, o ya beğenecek ya da beğenmeyecektir. İşte bu nokta da ikinci ve en derin bağıntı yatmaktadır. Bu noktada deneydeki gözlenmeneyen süreç, sanat eserinin kendini ortaya çıkarıp izleyicisine duyumsatmadığı süreci temsil etmektedir. Bununla birlikte her olasılığın başlıca bir gerçeklik boyutu olması ilkesi, ulaştığımız sanat beğenisi modelinde de kendi paradoksunu yaratır: Kişi, sanat eserini hem beğenmiş, hem de beğenmemiştir. Bu konumdan rahatlıkla sanat eserinin özsel estetik niteliği kavramına ilerleyebiliriz. Doğrusal bir mantıkla, bu noktada sanat eserinin özsel estetik niteliğinin kendini özerkleştirdiği ve öznel beğeninin önemini yitirmesine sebep olan paradoksu hem direkt, hem de dolaylı olarak yarattığı görülmektedir.



Algı ile ilgili en büyük paradoks, muhtemelen Werner Heisenberg’in ortaya attığı Belirsizlik İlkesiyle alakalıdır. Bu ilke bir parçacığın aynı anda hem momentumunu hem de konumunun doğru biçimde ölçülemeyeceğini iddia eder. Çünkü hız x kütlesi (momentumu) gözlemlendiği zaman konumu saptanamamakta, konumu gözlemlendiği zaman da momentumu değişmektedir. Tıpkı bir insanın arkasını hiçbir zaman görememesi gibi; arkamızı gösteren bir aynaya baktığımız zaman da, bu sefer ön tarafımızı göremeyiz. Sanat algısının paradoksunda belirsizlik ilkesinin yeri açıktır: Biz duyumsadığımız bir şeye odaklandığımızda onu duyumsama şeklimiz önemini yitirir ve o şeyi nasıl duyumsadığımıza odaklandığımızda ise, bu sefer duyumsadığımız şey önemini yitirir. Buna örnek olarak aynı eserin farklı birkaç sanat dalında olduğunu düşünelim. Biz onu bir kitaptan okurken farklı, tiyatro piyesini izlerken farklı ve sinema filmini izlerken farklı tat alacağızdır (Bkz: Tolkien ve Yüzüklerin Efendisi). Veya The Matrix üzerinden gidelim: Onu mükemmel organik birliğinden ayırıp yapısalcı bir yaklaşımla kamera açılarına odaklanınca farklı, dövüş koreografilerine odaklanınca farklı, felsefesine odaklanınca farklı, müziklerine odaklanınca da yine farklı tatlar alırız. Bu sanatsal algının bir diğer paradoksudur.




Bölüm 3: Çağdaş Sanat ve Entropi



Çağdaş sanat içeriği yani anlamı bütünüyle biçimden üstün tutan postmodernist vizyonlu bir yaklaşımdır. Ancak nedir bu çağdaş sanat? Bu noktada çağdaş sanatın niteliği değil, daha çok hangi koşullar tarafından kendini var ettiğini iddia edeceğiz. Sanayi devriminden hemen sonra 19. Yüzyıldaki materyalist buhran yüzünden toplumsal bir yabancılaşma yaşayan sanatçılar, neoklasizmden hemen sonra romantisizmle kendini cisimleştiren yeni bir yola girmişlerdir. Bu yolun tipik özelliği, metafizik olana dönüş ve başka bir dünya özlemi arasındaki kavramsal dizgedir. İşte bu romantisizmle başlayan ve ortalama bir değerle sürrealizmle sonlanan, avantgardizm olarak da adlandırılan tüm sanatsal akım dizgesinin büyük bir bölümü sentimentalizmin kendini görsel sanatlarda cisimleştirmesinden doğan klasisizm üzerindeki zaferidir. Ancak sorun şuradadır: Sentimentalizmin “yalnızca yeni” ilkesi, bir süreden sonra kendini tekrar eden şeyler ortaya konmasını sağlamış ve imgenin tükenmesine yol açmıştır. Bu çağdaş sanatı var eden en önemli sanatsal koşuldur. Pek tabi ki Marcel Duchamp’ın kavramsal sanatın kıvılcımını atması, Kazimir Malevich’in süprematizminin ilk defa tamamen içeriği mutlak biçimde yüceltmesi ve Andy Warhol’un sanatı tüketilebilir bir meta haline getirip halka indirmesi bu durumu körüklemiştir.



İkincil olarak karşımıza plüralizm fenomeni çıkmaktadır. Politeist dönemden sonra, karanlık çağın hemen başından itibaren Rönesans dönemine kadar monizm kendini cisimleştirmiştir. Her şey bir tek mecra tarafından yönetilmektedir, kilise baskısı vardır. Bir şey, ya doğrudur, ya da değildir. Sekülerizm, idealizm ve neo-Platonizm’le şekillenen Rönesans’ta ise bilimsel vizyon yani, “tez + antitez = sentez” mantığı kendini var etmiştir. Bu da düalizmdir. Peki, ne olmuştur da dünyadaki neredeyse her şey kendini plüralizme bırakmıştır? Cevabı toplumsal olarak iki krize dayandıracağız. İlki 1929’da yaşanan Büyük Ekonomik Buhrandır. İkincisi ise, 1945’de Japonya’ya atılan iki atom bombasıyla birlikte insanlığın büyük oranda mutlak yetisi olan bilime karşı güvenini yitirmesidir. Bilimsel mantığın yani düalizmin sona ermesi, insanı en büyük çıkmaz sokak olan plüralizm yani çoğulculuk; evrendeki her şeyin aynı anda birçok farklı değişken tarafından yönetildiği ile başlayan düşünsel dizgeye itmiştir. Plüralizm, sanatsal imgenin tükenmesi ve çok çeşitlilik fenomeninden büyük güç almıştır, ancak onun bir diğer silahı da popülasyon fazlalığıdır (Bkz: WHO 20 yy. ölüm ve doğum oranı). Bununla birlikte kaçınılmaz olarak melezleşme fenomeni kendini görünüre çıkarmıştır.



Ancak çağdaş sanatın çok daha güçlü bir silahı kimsenin göremediği bir noktada beklemektedir, entropi”¦ Bu kavram yine kuantum fiziğiyle ün kazanan bir kavramdır. Entropi, evrendeki her şeyin kendini minimum enerjiyle maksimum düzensizliğe çekmesidir. Fizikte termodinamiğin ikinci yasası, onu daha net biçimde açıklar: Evrende düzenden düzensizliğe geçiş yönü, zamanın akışıyla doğru orantılıdır. Entropi makrokozmosdan mikrokozmosa tüm sistemler için geçerli bir yasadır, hatta insan ilişkilerinde bile. O geri döndürülemez etkiler yaratır, çoğu zaman olumsuz olmak koşuluyla”¦ Çağdaş sanat düzensizdir, hatta kaos teorisinde açıkladığımız rastgelelik kodlarına sahiptir. Pythagorasçı formüle sahip değildir, hatta onun mantığına göre her an her yerde her şekilde sanat ve sanatçı var olabilir. O “maksimum düzensizlik” bağlamını öyle güzel kullanır ki, bu surette her yer sanatçı suretleri, hatta müsvetteleriyle dolmuş taşmıştır. Çünkü yapıyı bozmak en kolay şeydir, ancak önemli olan bir şeye form vermek, onu bir formüle dayalı dizgeye göre yapılandırmaktır. O “minimum enerji” bağlamını da kendini temsil eden sanatçıların yapı bozumu hakkında teorilere sahip olması, ancak kadim estetik hakkında bir fikre sahip olmamasıyla ortaya koyar. Onlar aynı zamanda var olan yapıyı desteklemez, ancak neyin var olması gerektiği sorulduğunda yeni bir teori ortaya koyamazlar. Yani minimum bilgisizlik ve maksimum gereksiz fikre sahiptirler. Bununla birlikte anlamı yüceltip, biçimi yok saymanın hiçbir surette Ortaçağ “sanatından” da bir farkı yoktur. Anlamın biçimi aşıp kendini özerkleştirmesi bütünüyle edebi bir vizyondur ancak bu vizyonun en genel kavramsal dinamikleri eleştiri, sorgulama, ironi ve bazense paradokstur. Ancak bunların hiçbiri başlı başına sanat değildir, onlar ancak sanatsal özü destekleyebilecek minör dinamikler olabilir. Çağdaş sanatın bu duruşu hiçbir surette evrimsel bir vizyon teşkil etmez, o daha çok bozulmayı temsil eder. Sayılan tüm etmenlerden hareketle ve geçmişten günümüze, çağdaş sanatın bu karmaşık sığlığı bize entropik bir vizyon sunmaktadır.




Bölüm 4: Platon vs. Fotoğraf



Platonun karmaşık estetik görüşünün yanında, sanatla ilgili ortaya attığı iddia bellidir: Gerçek, yani duyusal olarak algılanan fenomenler, ideada var olanın yani idealin kopyasıdır. Her türlü sanat ise gerçeğin kopyasıdır, bu surette sanat ancak kopyanın kopyası olabilir. Aynı surette fotoğraf da özsel olarak var olan bir şeyin kopyasıdır. Bu noktada fotoğrafın kimliği, Platonun ortaya attığı iddiada ifade ettiği kopyanın tam anlamıyla doğru ve güncel bir biçimidir veya şöyle söylemek daha doğru olur, fotoğraf bu kopyanın daha yeni bir versiyonudur”¦ İşte bu noktada fotoğrafı Platona göre olan konumundan bütünüyle kurtarıp bağlamını değiştirecek bir değişken bulunmaktadır: Matematik ve ikilik sayı sistemi. Bu sistemde yalnızca 1 ve 0 rakamları kullanılarak ifade edilen dizgeler mevcuttur. Bu sistemde var olan bir önerme bizi bu açmazdan kurtarır: Bir şeyin değilinin değili kendine eşittir. Bu noktada Platonun önermesiyle bağıntılı olarak, gerçeğin, idealin kopyası olması birinci terslemedir. Sanatın ve fotoğrafın ise zaten kopya olan gerçeğin kopyası olması da ikinci terslemedir. Önerme tekrar öze geri dönüp eski kavramsal formuna sahip olur: Kopyanın kopyası olan sanat / fotoğraf, idealin kendisine eşittir. Eğer sanatsal olan metafizik bir noktadan hareket etmeseydi, ideada var olup kendini duyusal olanda cisimleştirmeseydi, bu sefer kopyanın kopyası olarak karşımıza kalitesiz olanın daha kalitesiz olanı gibi bir anlam çıkacaktı. Ancak o metafizik bir noktada başladığı için, özü duyu ötesi olduğu için bu noktadaki anlam da metafizik ölçütlerle hareket edip kendini tekrar başlangıç noktasında bulmak zorundadır. İşte bu noktada biz, Roland Barthes’ın görkemli önermesine geri dönüp onu kaçınılmaz biçimde kabul etmek durumundayız: Bir şeyin görüntüsüne sahip olmak, ona sahip olmak demektir.




Deniz DENİZEL






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Deniz Denizel : Determinizmden Kaosa, Eklektik Bir Sanat ve Bilim Diyalektiği

Faruk Budak : Katmandu




KATMANDU





İsmini ilk kez hippiler döneminde duyduğum, ilk gençlik yıllarımdan beri görebilmeyi çok arzuladığım, gençlik düşlerimin gizemli kenti Katmandu’dayım. Kaldığım semt Thamel, restoran, otel, kafe ya da Nepal’e özgü turistik eşyalar satan dükkanlarla dolu, çok hoş bir yer. En önemlisi, adım başı dağcılık malzemesi satan dükkanlar.





İlk ziyaret yerim şehrin en ünlü Budist tapınağı. Thamel’den kiraladığım bir taksi ile kolayca Swayambunath’a (çokça sayıda maymuna ev sahipliği yaptığı için yabancılar tarafından Monkey Temple diye anılır) gidiyorum. Girişteki heykelli alanı geçerken gözlerim sağ tarafta sundurmanın altındaki bayana takılıyor. Pembe sariler içindeki genç bayan, önündeki tepsinin üzerine konmuş onlarca metal kandili yakmakla uğraşıyor. Sıralar halindeki ateş dizinlerinin yarattığı görselliğin havadaki yağ kokusuyla harmanlanarak oluşturduğu mistik atmosfer, farklı bir dünyanın eşiğinde olduğumu hissettiriyor bir an.




Merdiven basamaklarını ağır ağır tırmanmaya başlıyorum. Tepeye yaklaştıkça basamaklar daha da dikleşip nefessiz bırakıyor. Nihayet en tepedeyim. Dev Stupa kulesinin dört yanına çizilmiş renkli gözlerin bakışlarını, rüzgarda uçuşan renkli dua bayraklarının arasından yakalıyorum. Buda’nın her şeyi gören gözleri, Tanrı’dan hiçbir şeyin saklanamayacağını yoğun bir biçimde hissettiriyor kendisini izleyenlere.




Stupa’nın etrafındaki küçük tapınakları dolaşıyorum uzun uzun. Yakılan mumları, döndürülen dua çarklarının etrafındaki devinimi, bana çok farklı gelen ritüelleri izliyorum. Çekik gözlü Tibetli bir genç kız, kıyafetleri ile sıra dışılığını hemen hissettiriyor. Geleneksel giysisi, Nepalli kadınların sarilerinden oldukça farklı. Fotoğraf çekme isteğime gülümseyerek karşılık veriyor.




İkinci durağım, dünyadaki en kutsal hindu tapınaklarından biri olan Pashupatinath. Hindistan’daki Hinduların kutsal kenti Varanasi’de Ganj Nehri kıyısında yapılan ölü yakma törenlerinde fotoğraf çekilmesine müsaade edilmez ama burada böyle bir kısıtlama yok. Nehrin öteki tarafındaki terasa çıktığımda karşı taraftaki tapınak kompleksini, nehir kıyısındaki merdivenleri kolayca görebiliyorum. İyice yanmış bir cesetten arta kalanlar var. Küller, bir rahip tarafından toparlanarak ağır ağır kutsal Bagmati Nehrinin sularına dökülüyor.





Önceki yüzyıla kadar Nepal Krallığının merkezi olan Katmandu’nun Durbar Bölgesi, antik tapınaklar, saraylar, avlu ve sokaklarla olağanüstü bir yerdir. Günümüze kadar taç giyme törenleri dahil olmak üzere, bütün büyük devlet törenleri ve halk kutlamaları bu bölgede yer alan Hanumandhoka saray kompleksinin içindeki avlularda düzenlenmektedir. Bu kompleks şimdilerde üç müzeye ev sahipliği yapmaktadır.


Bu bölge aynı zamanda yaşayan bir tanrıçaya da ev sahipliği yapmaktadır. Kumari Devi, Newarili altın ve gümüşçülerin oluşturduğu bir kasttan, dört ila ergenlik yaşı arasında olanlar kızlar arasından seçilir. Kumari olarak seçilen kız, ailesiyle beraber Kumari Bahal’e taşınarak yılda sadece altı seremoni için dışarı çıkar. Bu seremoniler arasında en gözde olanı, her yıl Eylül ayında yapılan ve kızın, tapınağın devasa festival arabasında üç gün boyunca bütün şehir dolaştığı İndra Jatra Festivali’dir. Kumari, bu festival sırasında geleneksel olarak Nepal Kralı’nı kutsar.




Katmandu’nun merkezinde bir yürüyüş yapan gezginin, labirent şeklindeki kalabalık sokaklarda, avlularda ve Durbar Meydanı’nın kuzeyine düşen pazar yeri çevresindeki ara sokaklarda ilgisini çekecek yüzlerce ilginç görüntü vardır.


Batı dünyasında bu tür detayları ancak müzelerde görebiliriz. Bu perspektiften baktığımızda Katmandu’nun kendisi hayran kalınacak bir müze gibidir.




Durbar Meydanı’ndan Rani Pokhari’ye giden yol, eski Katmandu’nun en ilgi çekici caddesidir. Bu cadde bir zamanların Tibet yolu başlangıcı olup Katmandu’nun da ana caddesidir.


Kalabalık alışveriş caddesi Makhan Caddesi, adını antik Vedic Tanrısı İndra’dan alan İndra Chowk’a doğru uzanmaktadır. İndra Chowk, battaniye ve her türlü giysinin satıldığı bir pazar bölgesidir. Buradaki Mahadev Tapınağı’nın basamakları bile satıcıların tezgahları olmuştur. Şiva Tapınağı’nın basamaklarında da şal ve ve benzeri yün örtüler bulabilirsiniz.




Durbar Meydanı’ndan güneye doğru yapılacak bir yürüyüş gezintisi, Katmandu’nun en eski bölgelerini görmenize imkan verir. Bu alan, Durbar Meydanı’nın kuzeyinde kalan yerler kadar tarihi ve turistik yerlerle dolu olmamasına rağmen daha sakin ve şehrin yerel özelliklerini daha iyi yansıtan bir atmosfere sahiptir.




Şehrin bu eski bölgesindeki daracık sokaklarda ne kadar kaybolmaya çalışsam da, sonunda yüzyılların ötesinden kalma enfes tapınaklarla dolu büyük bir meydana çıkıyorum. Zaman tünelinde kaybolmuş gibiyim…



Faruk BUDAK






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Faruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : KatmanduFaruk Budak : Katmandu

Mustafa Kızılçay : Konya Üçler Mezarlığı



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




KONYA ÜÇLER MEZARLIĞI


Yaşam ve ölüm üzerine düşünceler



KONYA ÜÇLER CEMETERY


Thoughts on life and death



Mustafa Kızılçay




Fotoritim’in Nisan 2012 sayısında yayınlanan fotoğrafları mekan olarak Siegen Çağdaş müzesinde çekmiştim. Müzeler ve sanat stüdyoları, şimdiye dek fotoğraf çekimi için tercih ettiğim o mekanlara bu fotoğraf dizisinde bir yenisi eklendi. Mezarlıklar. Mezarlığın, müzeler ve stüdyolarla ortak yanı sessiz ve sakinliği, huzur verici bir mekan olması.



Konya doğumlu kayınvalidemin (87 yaşında) arzusu üzerine yaptığımız Konya seyahatinin programında Üçler Mezarlığında yatan aile büyüklerinin kabirlerini ziyaret etmek de vardı. Üçler Selimiye camiinin arka tarafında, Mevlana müzesinin hemen karşısında kuruluşu Selçuklular zamanına dayanan oldukça eski tarihi bir mezarlıktır.



İçeriye girdiğimde kendimi bir mezarlıkta gibi hissetmedim. Sayısız, burun buruna, bakımlı – bakımsız, gösterişli – sade ve basit mezar taşlarını görmezlikten gelirseniz, ağaçlar içinde, yemyeşil, sessiz ve huzur veren bir park burası. Aslında buradaki mezar taşlarının her biri değişik şekilleri, renkleri ve işlemeleri ile birer anıt gibi. Konya’da bulunduğum beş gün içinde fırsat buldukça günün değişik saatlerinde gittim Üçler’e. Sabah saat 7’de açıldığı gibi, öğle zamanı, yağmur sonrası, akşamüstü kapanmadan önce… Üçler’in hemen hemen her köşesini gezdim ve yanımdan eksik olmayan fotoğraf makinesi ile çok sayıda kare çektim. Üçler’de en güzel zaman sabahın erken saatleri ya da akşam kapanma öncesi. O saatlerde daha sessiz, huzur saçıyor.



Yan yana dikili duran, bazen birisi diğerine yaslanmış, ya da devrilmeden eğik durmakta inat eden mezar taşları arasında dolaşırken, ister istemez yaşam ve ölümü düşünüyorsunuz… Bir kabrin üzerinde dallanmış budaklanmış bir akasya ağacı size bir yandan yaşamı hissettiriyor, aynı ağacın kabrin toprağına derin kök salıp, mezar taşlarını kıran kökleri ise ölümü hatırlatıyor. Burada yaşam ve ölüm birbirine çok yakın, farkında olmadan yaşamla hesaplaşmaya başlıyorsunuz. Geride kalan yıllar gözünüzün önünden bir film şeridi gibi yıldırım hızıyla geçiyor, öyle ki ayrıntıları, yaşanmış anları hatırlamıyorsunuz. Yaşamın anlamını, neden yaşadığınızı, daha ne kadar yaşayabileceğinizi soruyorsunuz kendi kendinize. Kaybettiğiniz aile fertlerini, arkadaşlarınızı düşünüyorsunuz ister istemez…



1300’lerden bu yana burada yatan merhumları düşünürsek, yaşam göreceli olarak çok kısa. Diğer yandan yaşamın getirdiği zorluk ve yorgunluğu göz önüne alırsak yeterince uzun. Yaşadıkça yaşam yorgunluğu artıyor gibi gözüküyorsa da, yaşama sevinci bizi canlandırıyor, duygusal olarak ölümden uzaklaştırıyor. Öyle anlar da var ki yaşamımızda, her şeyin bir anda anlamsız geldiği ve hiçbir şeye aldırış etmediğimiz. Sevdiğimiz birisini kaybetmenin umutsuzluğu ve çaresizlikten kaynaklanan. Bu durumla Allahtan seyrek karşılaşıyoruz ve kendimizi toparlamak için çaba gösteriyoruz. Yaşama isteği çoğunlukla baskın çıkıyor. Hayatımızda yaşadığımız kırgınlıkların, küskünlüklerin ve üzüntülerin ne kadar boş ve anlamsız olduğunun farkına varıyor insan yaşam ve ölümün birbirine böylesine yakın olduğu bu mekanda.



Yaşam sevinci nedir, ne verir yaşam sevincini bize? Bunun tek bir yanıtı var bence: sevgi, insan sevgisi, tabiat sevgisi… Sevilmek, başkaları tarafından yüceltilmek, bize değer verilmesi, yaşama dürtümüzü, sevincimizi arttırıyor. Sunduğum bir fotoğrafa gösterilen küçük beğeni beni mutlu etmeye yeter örneğin.



Üçler’deki mezar taşlarının şekilleri, üzerlerindeki figürler şimdiye kadar gördüğüm diğer mezarlıklardan farklı. Konya’da mezar taşı yapan ustalardan öğrendiğim kadarıyla ortasında kırmızı bir nokta bulunan daire şeklinde yelpazeyi andıran yeşil boyalı figür güneşi temsil ediyormuş ve baştaşında kullanılıyormuş. Ayak tarafının taşında kullanılan insan yüzünü andıran selvi ağacı ve iki kırmızı noktadan oluşan figürde selvi ebediyeti, iki kırmızı nokta ise dünyaya geliş ve dünyadan ayrılışı simgeliyormuş. İnsan yüzünü andırdığından bu tip taşlar benim ilgimi çok çekti, sanki benimle bir şeyleri paylaşmak istiyor gibiydiler…



Üçler’de çektiğim fotoğraflarda yukarıda belirttiğim duyguları yansıtmaya çaba gösterdim. Oradaki sakin park havası, biri diğerine yaslanmış, sanki muzip bir şekilde bakış atıp ölümü kolaya almayı yeğleyen değişik mezar taşları, diğer taraftan ölümü ve ölümün getirdiği ayrılığı bütün çıplaklığıyla sunan mezar taşları yazıları benim karelerimi doldurdu. Doğal olarak bir de insanlara rastladım dua eden, yas tutan ve yakınlarının mezarlarına bakım yapan. Onları rahatsız etmemek için uzaktan fark edilmeden çektim fotoğraflarını.



Mustafa Kızılçay




I took the photographs that were published in April 2012 issue of Fotoritim in the Museum of Comtemporary Art Siegen. Museums, art studios have been places where I have preferred to take photographs until today. Now, a new place is added with this photography series: Cemetery. Quiet, calm and peacefull are attributes common to a cemetery, a museum and to an art studio.



In the travel program to Konya the visit of the graves of deceased family members in the Üçler (trio) Cemetery was also included upon request by my mother-in-law (87 years old) who was born in Konya. Üçler is located behind the Selimiye mosque at the other side of the Mevlana Museum.



When I entered there, I did not feel myself being in a cemetery. If you simply ignore the numerous, side by side, well-kept – neglected, ostentatious – plain and simple gravestones, this is within the trees a green, quiet and calming park. In fact, each of the gravestones with their various forms, colours and engravings is like a monument. During the five days I was in Konya I visited Üçler Cemetery at any opportunity at various times of the day. In the morning at 7 o’clock, at noon, after the rain, late afternoon before the cemetery closed… I explored almost every corner of the Üçler and took many images with my camera that was always with me. The best time at Üçler is early in the morning or late afternoon before closing. It is more quiet and radiating peace at those times.



While wandering among the gravestones that were standing side by side, sometimes one was leaning on another one, or persisting in standing without falling, you think willingly or unwillingly of life and death… On one hand an acacia tree grown and branched out on a grave makes you feel the life, on the other hand the roots of the same tree boring into the soil of the grave and bursting the grave shell reminds you of death. Here, life and death are very close to each other. Without noticing you begin to settle accounts with your life. Past years fly very fast in your mind like a reel. You do not remember any details, lived moments. You ask yourself the meaning of the life, why you live, how long you may live. You think of the deceased members of the family and friends…



If we think of decedents resting in this graveyard since 1300’s, the life is relatively very short. On the other hand, if we consider the problems, difficulty and weariness we experience, the life is long enough. Although it seems that the weariness is increasing with the time as we live, the will of life revitalizes us and we distance ourselves from death emotionally. There are also certain moments in our life, we do not care anything and everything seems to be meaningless because of hopelessness and desperation after having lost someone we loved much. We encounter such a circumstance fortunately rarely and try to collect ourselves. The will to live often dominates. You realize the chagrin, resentment and sorrow we experience are so vacuous and meaningless in this place where life and death are so close to each other.



What is the joy of life, what gives us the joy of life? There is only one answer in my opinion: love, love of people, love of nature… To be loved, to be elevated and valued by others, increase our will and joy to live. For example, little appreciation of a photography of mine is enough to make me happy.



The forms of the gravestones and the figures on them in the Üçler cemetery are different from other cemeteries that I have visited until now. As far as I learned from the stonemasons in Konya, who make gravestones, the circular figure of green colour with the red dot in the center resembling a fan represents the sun and placed on the head stone. Another common figure consisting of a cypress (tree of life) and two red dots which looks like a face is drawn on foot stones. The cypress symbolizes the eternity, whereas the two dots indicate coming into the world and leaving the world. Those gravestones resemble human faces and therefore drew my attention highly. They were trying to share something with me…



With the photographs I took in the Üçler cemetery I tried to reflect my feelings I mentioned above. The serene park atmosphere, various gravestones one leaning against another, some preferring to take the death easy by casting a waggish look on me, on the other hand the gravestone inscriptions that indicate with all clarity the death and the parting by death filled the frames of my photographs. Naturally I met also people who were praying, mourning and looking after the graves of their deceased relatives. In order not to disturb them I took their pictures unnoticed from a distance.



Mustafa Kızılçay
















In the foreground three baby graves with simple gravestones handwritten.







The deceased Mehmetoglu butcher Ali. decapitator




On the left: twin gravestone for mother and daughter.


“Yolcu” means “Passanger”, ambiguous meaning: person passing away to the other side, the hereafter.



On the gravestone: My son Ahmet, I could not resist longing for you. I came to you. I am a mother.



On the gravestone: Longing for you is a cinder burning in my heart; your absence is a pain resting inside me; I lived with you in my heart to my heart’s content; I cannot pay off your rights; renounce your rights for me mother.















Mustafa Kızılçay
(1955 Bursa doğumlu) halen Almanya’nın Siegen üniversitesinde elektrik şebekeleri kürsüsünün başında profesör olarak görevlidir. Fotoğrafçılığa ilgisi çocukluğuna kadar dayanıyor. İlk babasının hediye ettiği kutu kamera ile çekimlere başladı. Sanatsal fotoğrafçılığa ilgisi 2010 yılında aynı üniversitenin sanat bölümünde fotoğrafçılık üzerine ders ve workshoplara katılmasıyla yoğunlaştı. Fotograf projeleri tanımlayıp, bir kapsam içinde dizi çekimler yapmayı tercih ediyor. Şimdiye kadar sanat bölümünün her yıl düzenlediği geleneksel “Brauhausfotografie” sergisine 2011 ve 2012 yıllarında fotoğrafları ile katıldı.



Fotoğraf web sitesi:


http://redbrook.artistwebsites.com




Mustafa Kızılçay (born in Bursa in 1955) is at present professor at the University of Siegen in Germany holding the Chair of Electrical Power Systems. His interest in photography goes back to his childhood, when he started to take pictures using the box camera his father gave him. He became interested in art photography deeply after he started to visit lectures and workshops on photography at the art department of the same university in 2010. He prefers to work on photography project-based by creating a series in a certain concept. Until now he participated in the annual photography exhibitions ”žBrauhausfotografie“ of the art department with his photographs in 2011 and 2012.



His website for photography:


http://redbrook.artistwebsites.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler MezarlığıMustafa Kızılçay : Konya Üçler Mezarlığı

M.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay Fotoğrafları




RASTLANTISAL BİR KAYANIN DETAY FOTOĞRAFLARI


M.Nevzat Hız




Asistanım, oğlum Gönenç ile Bolkar Dağları, Karagöl bölgesinde özellikle çiçeklerin makro çekimlerini yapıyordum. Doğal olarak her fotoğrafçı gibi bir süre sonra yorulduğumu fark ettim, dinlenmek için patikanın kenarındaki yaklaşık iki metre boyunda bir buçuk metre eninde ‘BİR’ kayanın üzerine oturduk”¦



Nereden bilebilirdim ki ‘BU’ kayanın benim fotoğraf hayatımı bu denli etkileyeceğini, tarzımı değiştirmeyi bile düşüneceğimi!



Biz daha farkında olmadan ‘O‘ kayanın üstüne oturmuş suyumuzu içiyor, Darboğaz’dan aldığımız nefis kirazları yiyorduk. Bu arada oğlumla öğle yemeğinde yayladaki kasabın oracıkta kestiği keçi, koyun etlerinden hazırlayıp pişirdiği pirzola yada tike (kuşbaşı) kebapları nasıl götüreceğimizi konuşuyorduk ki biranda gözüm kayanın üzerindeki küçük, çeşitli renklerde, enteresan şekillere takıldı.




Takdir edersiniz fotoğrafçı iyi araştırmacı, iyi gözlemci olmalıdır. Tesadüf bu ya benim Canon’da da Murat’tan ödünç aldığım 100mm makro objektif de takılı olunca her şey kendiliğinden oluşmaya başlamış, kader ağlarını örmüştü!



Sizin de düşündüğünüz gibi bana yapacak fazla bir iş kalmamış sadece konuları seçip neyi, nasıl kadrajlayacağımı (kompozisyon ve tekniği) düşünerek gez, göz, arpacık deyip deklanşöre basmak kalmıştı! Fotoğraflar işte bu konsepte bir Temmuz iki bin on iki pazar gününde hasbelkader çekildi.



Merakla, bu yapıların nasıl meydana geldiğini araştırdım.



Bolkar Dağlarının temelini karbonifer sonu ile permiyen başına ait kireç taşları oluşturur. Pek çok deprem ve yanardağ etkinliklerine uğrayan dağlar, üçüncü zamandaki Alp Dağı oluşumuyla bugünkü şeklini almıştır. Bizim ‘O’ kayamız büyük kayalardan koparak veya ayrışarak su, hava, yer çekimi gibi etkenlerle bir depolama ortamına taşınan ve orada çökelerek oluşmuş olabilir.



Bu kayalardaki minik oluşumlar; kireçtaşı veya erken soğuma ile (magma hareketlerinden dolayı) bazaltik kayaçların bulundukları ortamdan kaynaklı olarak (nemli ve aldıkları yağıştan) oksitlenmesi yani renklenmesi ve kayaların üzerinde liken, alg ve mantar üçlüsünden meydana gelen şekillerdir.



Kayaçların kırmızılığı bileşiminde oksitlenmiş demirli bileşiklerin varlığına, siyah renk ise yine demir sülfitli bileşenlerin ve organik maddelerin varlığına işaret eder.



Kumtaşı üzerinde kalsitle çimentolanmış bir ince kristallerin taneler arasında mozaik ve yumrular şeklinde çökelmeler olabilir.



Fotoğraflarda gördüğümüz likenler genellikle sarı, turuncu renkte olup halk arasında yosuna benzetilir. Likenler bitkiler aleminde alg ve bazı mantarlarla simbiyoz (ortak) yaşam süren güzel örneklerdir. Sarı renkli likenler xanthoria parietina, turuncular ise kabuklu (lekanora, lecidea ) liken adını alırlar. Algler çoğunlukla yeşil ve kahverengi renklerde, kaya mantarları ise genellikle gri veya siyah yapıda olurlar. Bazı yörelerde kaya mantarlarından nefis yemekler hazırlandığını biliyoruz (Özellikle Düzce, Bodrum) .



Antakya köylerinde ise kayaların üzerindeki bu kahverengi ile turuncu maddelerin karıştırılıp ezilerek bir çeşit kına hazırlandığı, el ve ayaklara yakıldığı hatta ilaç olarak da kullanıldığı söyleniyor.



Bu siyah, beyaz, kahverengi, sarı, turuncu, yeşil doğal formasyonları insanların düş gücü ile zihinsel görüntüler üretebilme yetisinde kullanması keyifli sonuçlar vermiyorlar mı?



Onlar sanki modern – soyut mozaikleri, sanki kaya resimleri, sanki uzay kraterleri, sanki deniz dibi görüntüleri, sanki mikroskobik canlılar, sanki bir puzzle’ın parçaları gibiydiler”¦



Sizce?…
































M.Nevzat HIZ Hakkında


AFİAP



Adana’da doğdum, ilk, orta ve lise eğitimini bu sıcak şehirde yaptım. Kanallarda yüzdüm, Seyhan sporda futbol oynadım, yazlık sinemalara gittim.



Ankara Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesini 1983 yılında bitirdim.



Eşim Berrin de benim gibi fotoğraf tutkunu, Deniz ve Gönenç adında iki çocuğumuz var.



Sanatın her türlüsü; resim, müzik, sinema; kitap önceliklerim arasında”¦



Kültür, seyahat ve spordan yoksun bir yaşam düşünemiyorum. İçimdeki fotoğraf sevgisi, yoğrularak sonunda fotoğraf aşkına dönüştü.



Fotoğrafı spor ile birleştirip, fotoğraf ustası Mehmet Baltacı’nın önerisi ile “Tarihi Spor Fotoğraflarıyla Adana 1920-1950” adlı kitabı hazırladım. Bu albüm – kitap Altınkoza Yayınlarınca basıldı.



İlk kişisel sergim olan ‘’Ödüllü fotoğraflarımı’’ 2008 yılında AFAD galerisinde açtım.



Bir süre Yörük kültürü ile ilgilendim. Kitaplar okudum, anılar dinledim, fotoğraflar inceledim, sonunda Toros Yörüklerinin göçer yaşamlarını izlemeye karar verdim.



Anadolu’nun bu kültürünün gelecek kuşaklara aktarılması için göçerleri kendi bakış açımdan fotoğrafladım.’’Torosların son Yörükleri‘’ adlı sergiyi 2010 yılında açtım, bu çalışma albümünün 2010 ve 2011 yıllarında iki kez basımı yapıldı.



Eşimle beraber hazırladığımız ‘’Suriye’’ fotoğraflarından oluşan gösterimizi 6 Kasım 2010 tarihinde AFAD Kasım Gülek Fotoğraf Galerisinde sunduk, sergisini ise 2012 yılı ‘’Çukurova Sanat Günleri’’kapsamında Adana’da açtık.



2011 yılında meydana gelen Van depremini fotoğraflayarak “Van depremi; Çadırkentlerden” portreler adlı 4. kişisel sergimi açtım. Bu sergimin katologu 2012 yılında Kuzey Kıbrıs Turizm ve Kültür Bakanlığınca yapıldı.



Sergi ve gösterilerimi başta Adana olmak üzere Ankara, Mersin, Mardin, Kahramanmaraş, Gülnar ve Lefkoşa’da yaptım.



Bir dönem AFAD (Adana Fotoğraf Amatörleri Derneği) 2. Başkanlığı yaptım.



Fotoğraflarım ile yurtiçi ve yurtdışında birçok ödül ve sergilemeler kazandım.



Halen AFAD‘da ‘’Fotoğrafta farklı yaklaşımlar‘’ adlı atölye çalışmasının eğitmenliğini yapıyorum.



Güzel yurdumun insanını, hayvanını, doğasını ve ilginç mekanlarını fotoğraflamaya büyük bir şevkle devam ediyorum.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

M.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay FotoğraflarıM.Nevzat Hız : Rastlantısal Bir Kayanın Detay Fotoğrafları

Tolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev Hanımlığı




NANKÖR MESLEK: EV HANIMLIĞI


Tolga Çamlı




İnsan annesine, kardeşine veya eşine nankör der mi? Demez elbet. Burada nankör olan ev halkı, yapılan onca işi görmezden gelen, umursamayan, aldırmayan bizleriz. Meslek ise, didinilen çabalanan onca emeğin karşısında getirisi olmadığından, temizlenince pislenen, yenilince yeniden acıkılan çıkmaz bir döngüden ibaret olması nedeniyle nankör.



Sabah yataklarından kalktıkları andan itibaren ev hanımları, kahvaltının hazırlanmasından ev halkının işe veya okula gönderilmesine kadar kısa zamanda yoğun bir çalışma içerisinde olurlar. Kapının kapanması ardından verilen kısa bir mola ardından – belki de hiç durup dinlenmeden – işe yeniden koyulurlar. Her gün için aşağı yukarı bir plan önceden kafada hazırlanmıştır. Haftanın belirli günlerinde yapılacak çamaşır, ütü, büyük temizlik, toz almalar ve olmazsa olmaz yemek için çalışmalar son hız devam eder. Bir de günün planında olmayan işler vardır ki, onları çabucak halledip yeniden rutine dönmekte gecikmemek gerekir.



Ev dışına çıkmak lazımsa büyük bir acele ile evden ayrılmak, yapılacakları alınacakları halletmek ve ev rutinine dönmek gerekir. Zamana yayarak, yorulmadan aheste iş yapmak hiç de ev hanımlarına göre bir durum değildir. Her günkü döngüde olacak aksamalar ertesi günü etkileyeceğinden eli çabuk tutmak gerektiğine inanırlar.



Evde olup biten bu çalışmalar hiç de azımsanmayacak bir yorgunluk getirir. En basit anlamda yukarıda sıraladığımız günlük işlerin her biri kendi başına büyük bir güç gerektirmeyebilir, fakat üst üste yapıldığında gerçekten kuvvetli kaslar ister. Ev halkından birisi, bir sepet çamaşırı ütülemeye kalktığında, önce beli ağrıyacak, sonra sürekli bastırarak ütüyü masa üzerinde gezdirmekten kolu acıyacak. Yüzüne vuran sıcak da cabası olacak. Tam o anda her hafta birden fazla parti çamaşırı ütülemeyi düşündüğünde içi sıkılacaktır.



Tüm bu zorlu mücadele günün akşamında ev hanımının zaferi ile bitmişken, kapıdan girenler misler gibi kokan eve, leziz yemeklere, temizlenince yokmuş gibi duran pencere camlarına tezahüratta bulunmayınca, yorgunluğun üzerine gelen bu umursamazlık tam kaymaklı ekmek kadayıfı gibi olur. Yeme de yanında yat!



Oysa hafta sonu bir şeylerin ucundan tutmak yoluyla azıcık duygudaşlık yapsak, evde yorgunluktan bitmiş halde bile olsa kapıda bizi karşılayana tatlı sözler ile bir öpücük kondursak, ev hanımlığı dünyanın en güzel mesleği oluverir. Ne duruyoruz, renklendirelim onların hayatını”¦





Ev halkı üstündekileri öyle güzel serpiştirir ki, bazen değme sanat eserlerini aratmayacak görüntüler ortaya çıkar!



Mandallar yemek bekleyen kuş misali bir sonraki çamaşır asma törenini beklemekteler.



Çamaşır dağları bir evin vazgeçilmez yeryüzü şekilleridir. Ev kalabalıklaştıkça sıradağ şeklini bile alabilirler.



Haftada ortalama dört makine çamaşır yıkanması ardından her birinin tek tek asılıp yeniden toplanmasında bir yılda kaç kez ellerin havaya kalkıp indiğini hesapladığınızda, o ellere saygı duyulması gerektiği ortaya çıkıyor.



Ütü, istisnasız her ev hanımının hatta yalnız yaşayan herkesin ortak sevmediğidir.



Ev kazalarının yaralanmalarda hatta ölümlerde büyük pay sahibidir. Kızartmalar da nefis tatları yanında büyük tehlike barındırmaktadırlar.



Yıllarca sıcak soğuk sular içerisinde bulaşık yıkamış o eller, bulaşık makinesine kavuşabilmişse ne mutlu”¦



Ev hanımının olmazsa olmaz çayı yanına bir de telefon sohbeti olursa değmeyin keyfine.



Sadece halıların üzerini temizlemek olmaz, halıların altı da en az üstleri kadar kirlenir.



Sonuç tüm sokağın tozunu eve almak bile olsa pencereler açılıp ev havalandırılmalıdır.



Eve inen tozu silmek her gün tekrarlanan zorlu bir iştir.



Her obje tek tek elden geçirilir, ayrıntılı temizlik her defasında sırt ağrılarına sebep olan sancılı bir süreçtir.



Tozdan maksimum korunmayı sağlayacak tedbirler tecrübeli ev hanımları tarafından mutlaka alınır.



Ekonomiye katkı yine ev hanımlarından gelir. Kurutulan meyveler, kaynayan reçeller hep ev halkı içindir.



Cam temizliği tehlikeli olduğu kadar gereklidir ve evin dış dünyaya açılan camları pencereleri tertemiz olmalıdır.








Tolga ÇAMLI Hakkında



1975 yılında Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Yükseliş Koleji’nde, yükseköğrenimini Hacettepe Üniversitesi Kimya Bölümü’nde tamamladı.



2000-2007 yılları arasında ROCK STATION Müzik ve Kültür Sanat Dergisi’nde müzik yazarı ve foto muhabir olarak yer aldı. Fotoğrafları ulusal ve uluslararası dergiler ile ulusal gazetelerde yayınlandı. Ayrıca, müzik gruplarının albüm kitapçıkları için fotoğraf çekimlerinde bulundu.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev HanımlığıTolga Çamlı : Nankör Meslek, Ev Hanımlığı

Barbaros Odabaş : Saz Ekibi




SAZ EKİBİ


Kızılırmak Deltasından Bir Öykü”¦


Barbaros Odabaş





Sivas Kızıldağ’dan doğan Kızılırmak 1210 km yol kat ettikten sonra Bafra burnunda Karadeniz’e ulaşır. Nehrin deltası 56 bin hektarlık alana sahiptir. Bunun 12 bin hektarı sulak alandır. Doğu sulak alanında Liman, Balık, Uzun, Cernek, Gıcı ve Tatlı gölleri, batı sulak alanında ise Karaboğaz ve Mülk gölleri yer alır.



Deltada 341 kuş ve 400 bitki türüne rastlanmıştır, kum zambağı, göl soğanı gibi ender bitkiler ile Tepeli pelikan, Sibirya kazı, Şah kartal gibi nesli tehlike altındaki kuşlar deltada yaşar ve barınır”¦



Deltanın zenginliklerinden faydalanan yöre insanı, hayvancılık, tarım, sazcılık ve balıkçılık ile yöre ekonomisine katkıda bulunur.



Eşine az rastlanan yaban hayata sahip delta, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için, çeşitli koruma statüleri ile koruma altına alınmıştır.



Bizim öykümüz, Cernek gölünün kuzey ve güney kıyılarında geçer.



Gölün güney kıyılarında su seviyesi az sazlık ve bataklık alan yoğundur, sazlık alanda sular iyice sığlaşmış adeta adacıklar oluşmuştur.



İşte köyden sazlık alana ulaşmak için; gölün sazlarla kaplı bu sığ kesimlerinde motorlu kayıkların hareketine imkan veren kanallar, yine sazlığın iç bölgelerine yaklaşmak için altı düz sactan imal edilmiş kayıkların yüzdürüleceği sığ ve dar su yolları mevcuttur.



Maceralı bir yolculukla görselliğin yalnız sazlık olduğu su yollarında ilerlerseniz, saz ekiplerinin çalıştığı bataklık adalarına ulaşırsınız”¦



Sapsarı sazlar”¦ Sazların ucundaki püskülleri aşarsanız, ancak görebilirsiniz gök yüzünü, bazen masmavi, çoğunlukla kapkaradır”¦



Rüzgarın çıkardığı sese, kuş sesleri ve böcek vızıltıları da katılınca sanki dev bir doğal orkestra oluşur gölün ortasında”¦ Belki de bunun içindir “saz ekibi” proje adımız”¦



Saz kesicileri bir ekip gibi görünseler de hepsinin kesim alanı ve bölgesi farklıdır, kimi yalnız, kimi ailece çalışır saz da”¦ Oğul, kız, gelin, damat”¦



Saz kesiminin faydalı olduğu, saz çoğalınca suyun çekildiği, eğer düzenli kesim yapılmaz ise göllerin bataklığa dönüşeceği söyleniyor”¦



Yaprağını dökmeden saz biçilmeye başlanmıyor, dağ yeli yani lodos esmeli, yoksa yaprağını dökmüyor saz”¦



Aralık ayının ilk günlerinde başlayan kesim, mart ayı başında sona eriyor.



Kuşların üreme ve sazların yenilenme vakti ilkbaharda, saz kesimi ve çalışmalar duruyor sazlıkta”¦



Gölün kıyısında saz da çalışların yaşadığı dört ev var, bu evler kayık başı olarak tanımlanan, kayıklara binilen yere çok yakın, Diğerleri ise köyden bisikletle geliyor kayık başına”¦



Köye öyle yakın değil saz kesim sahaları 1, 1,5 saatte gidilen yerler var”¦



Sabah vakti motorlu kayıklarının arkasına altı düz kayıklarını takan saz ekibi, bölgesine ulaşır ulaşmaz, işe başlıyor, kesimde çalışanlar kasık çizmesi giyiyor, eldiven takıyor ve bildiğimiz orakla kesiyorlar sazı”¦



Bağ telleri hazır yanlarında, biçtikleri sazı hemen bağ yapıyorlar”¦



Öğle saz adalarında geçiriliyor, yemek teknede yapılıyor, yanı başında yeniyor, çay burada kaynatılıyor”¦ çaya davet ediliyor bazen komşu kesiciler”¦



Asfalt değil sazlık, öyle ayakkabı botla gezemezsiniz”¦ Kasık çizmesini giyeceksiniz, iyide gözlemleyeceksiniz bastığınız yeri, batarsanız zordur yalnız başınıza çıkmak bataklıktan, mutlaka yardım almanız gerekir. Bu nedenle çok kolay değildir fotoğraf çekmek sazlıkta”¦



İkindi vakti, kesilip anında bağ yapılmış sazlar kayıkların yanına taşınıyor, yüklenmek üzere.



Akşama doğru saz adacıklarının kenarında bekleyen saz kayıklarına düzgünce yüklenir sazlar, önde motorlu kayık kesim ekibi, arkada saz yüklü kayıklar bu defa hedef gölün kuzey kıyısı dil mevki, yanlış yüklemeyeceksin tekneyi, rüzgardan koruyacaksın kendini, gölün ortasında devrilirse saz yüklü kayık vay geldi başına”¦ Kıyıya iyice yaklaşan kayıklardan, saz bağları kıyıda ki kumluk alana taşınır.



100 adet saz bağından çivil denen konik saz kümeleri oluşturulur”¦



İş bitmez burada, günü vardır yolun karşısındaki depoya sazı taşımak için, bu defa traktör römorklarına yüklenen sazlar depo içine taşınır ve yeniden istiflenir, çivril oluşturulur.



Böylece saz depoya teslim edilmiş birinci etap tamamlanmıştır.



Mart ayından mayıs sonuna kadar kuruma süresidir sazın”¦



Haziranda, eğer havalar iyi gitmişse kurumuşsa, temizlenen ve kalıba alınan saz yeniden bu defa naylon ip ile bağ yapılıp istifleniyor”¦



Arada yağmur yağarsa, yeniden sazın kuruması bekleniyor…



Kalıplama bir birine bağlı iki demir ayak üzerinde yarım ay şeklinde ki demirden lamalara, silkelenerek temizlenmiş saz kümesi yatırılarak yapılıyor. Öndeki hilal şeklindeki demir lamaya menteşe ile tutturulmuş, ucunda kenedi olan ikinci bir hilal şeklindeki demir lama yuvarlağı tamamlıyor.



Böylece 55 cm çapında saz bağları oluşturuluyor.



Artık sevk vakti gelmiştir bir kamyon veya tırın alabileceği kadar bağ yapılmışsa”¦ Depo görevlisinin gözetiminde araçlara yüklenen sazların üzeri branda ile örtülüp, iyice bağlandıktan ve nakliye izin belgesi alındıktan sonra, hedef ana depo Mersin’dir”¦



Burada balyalar haline getirilen sazlar artık ihracata hazırdır…



Saz ekibi şimdi, belki de



“Uzun uzun kamışlar


Ucunu boyamışlar


Benim nazlı yârimi


gurbete yollamışlar”¦”



türküsünü çağırmaktadır”¦



Avrupa’da yerleşik yaşama MÖ 3000’li yıllarda geçildiği, evlerin yuvarlak, duvarlarının taştan, tavanlarının ise sazdan olduğu biliniyor.



Yine saz, Trakya bölgemizde Kırklareli civarında kırsal mimaride yakın zamana kadar birçok konutta, çatı örtüsü ve kiremit altında veya tavan döşemeleri üzerinde ısı yalıtım malzemesi olarak kullanılmış, halen yörede kışla diye adlandırılan hayvan barınakları ve depolarda kullanılmaya devam edilmekte”¦



Avrupa’da yalıtım malzemesine dönüştürüldüğü ve bu amaçla çatı örtüsü olarak kullanıldığı ifade edilen saz, ülkemizde de benzer amaçlarla ayrıca dekoratif ev ürünleri üretiminde, kullanılmaktadır”¦




Barbaros ODABAŞ


Ağustos 2012, Samsun








































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Barbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz EkibiBarbaros Odabaş : Saz Ekibi