Aylık arşivler: Mayıs 2012

Oğuz Nusret Bilik Fotoğraf Sergisi “Söylence” Aphrodisias Sanat Merkezi’nde



”¦tarihten gelen sese kulak verin


‘ SÖYLENCE ‘


Oğuz Nusret Bilik / Fotoğraf Sergisi


29 Mayıs-9 Haziran 2012 tarihinde Aphrodisias Sanat Merkezi’nde


izleyicisi ile buluşacak.


“Sanatçı, Ülke tanıtımı ve müzelerde itina ile korunan insanlık tarihi açısında çok değerli olan eserleri taştan olmaktan çıkartıp birer çığlığa dönüştürdüğü “SÖYLENCE” isimli fotoğraf sergisi 28 adet eserden oluşmaktadır. Proje 1 yılı aşkın süreden sonra ilk olarak Turizm ve Kültür Bakanlığı EFES MÜZESİ Hikmet Gürçay Çağdaş Sanat Galerisinde, daha sonra Kuşadası Belediyesi İbaramaki Sanat Galerisinde ve Kültür ve Turizm Bakanlığı dünya Müzeler Günü Etkinliğinde Bodrum Kalesi Girişi Bodrum Sualtı Arkeloji Müzesi Haluk Elbe Sanat Galerisinde sergilenmiştir.


Sanatçının SÖYLENCE Projesi hakkında söylemleri şu şekilde oldu;


Anadolu diye adlandırdığımız bu topraklar yüzyıllar boyu bir çok medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Bu medeniyetlerden günümüze gelen tüm eserler bu ülkenin zenginliği ve değerleridir. Toplumsal bilincimizin zayıf olması ve değer yargılarımızın giderek yozlaşması, değişmesi geçmişle olan ilişkimizin yok olması ile de doğru orantılıdır. Bu toprakların zenginliği bir şeklide bizleri var eden unsurlardır. Anadolu da yaşayan medeniyetlerin eserlerini bu gün müzelerimizde genelde birer taş parçası gibi görürüz. Halbuki o dönemin birer tanrısı tanrıçası ve bir çok kahramanlarıdır onlar. O gün yaşadıkları kültürlerini yansıtmışlardır bizlere ve geleceğe taşınsın duyulsun sesleri diye büyük emekler harcayarak bu sanat eserlerini yaratmışladır. Bu eserlerin müzelerde sergileniyor olması hem ülkemizin zenginliği hem de turizme sağlanan bir katkıdır. Sanatçı bu Projede ülkemizde bulunan Arkeoloji müzelerindeki eserleri fotoğraflayarak bir araya getirilmiş olup sergide yer alan 28 fotoğrafı proje kapsamında çekilen yüzlerce fotoğraf arasından seçmiştir.Sanatçı Ülkemiz müzelerindeki eserleri izleyici ile buluşturmak ve izleyeni kendini sorgulamasını , geçmişle yüzleşmesini amaçlamıştır.. Bu proje bir üçlemeden oluşmaktadır. İlk aşamasında Müzelerdeki eserleri bugünkü yaşama taşıdığını söyleyen Oğuz Nusret Bilik hedefinin üçlemeyi tamamladığında bu öykünün bir Albüm haline dönüşebilmesidir diyor. . Projemin ilk ayağı olan SÖYLENCE mitolojide toplumsal yaşam, aşk, cinsellik, savaş ve ölüm olarak bir araya gelen fotoğraflardan oluşmaktadır diye belirtti. Bu proje ne kadar benim gibi görünsede hep yanımda olan bir ekip var onlarıda söylemeden geçemeyeceğim. Sergimin Söylence adlı yazısını kaleme alan Sayın Yusuf ASLAN’a ve Projemin başlangıcından bu yana Sanat Danışmanlığını yapan Fotograf Sanatçısı Sema ÖZEVİN’e ve Sergimi İzmire davet eden Karacasu Vakfı ve Aphrodisias Sanat Merkezi yönetici ve çalışanlarına teşekkür ediyorum.


Oğuz Nusret Bilik

Oğuz Nusret Bilik Fotoğraf Sergisi

Dask Dogay’ın 16.sı Vezirköprü’de Yapıldı




DOĞA İÇİN AVLADILAR! …




Doğa Araştırmaları, Sporları ve Kurtarma Derneği (DASK) tarafından bu yıl 16.sı yapılan Türkiye’nin en özgün ve kapsamlı fotoğraf yarışması olan Uluslararası Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması (DOGAY) 16-19 Mayıs tarihleri arasında Samsun’un Vezirköprü ilçesinde düzenlendi. Ödül töreni ise Vezirköprü’nün tarihi mekanlarından biri olan Taşhan’da gerçekleşti. Yarışmaya katılan yerli ve yabancı 104 yetişkin ve 75 çocuk fotoğrafçı toplam yaklaşık 30.000 fotoğraf karesi çekerek yarıştı.




Bağımızlık Mücadelesi’nin kıvılcımının ateşlendiği Samsun’da 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’na denk gelen yarışmanın ödül töreninde saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başlayan program çocuklar için eğitim amaçlı fotoğraf eğitimi yapılan Çocuk DOGAY ödül töreni ve çekilen fotoğrafların sergilenmesi ile devam etti.



Yarışma 6 kategoride düzenlendi. Her kategori için 4 ödül ve özel ödüller olmak üzere toplam 29 fotoğraf derece aldı. Ödül alan yarışmacılara Vezirköprü Kaymakamlığı ve Vezirköprü Belediyesi tarafından hediyeler verildi.



Samsun Valiliği, Vezirköprü Kaymakamlığı, Vezirköprü Belediyesi tarafından ortaklaşa organize edilen yarışmanın ödül törenine Samsun Milletvekili Cemal Yılmaz Demir, Vezirköprü Kaymakamı Ozan Balcı, Veziköprü Belediye Başkanı İbrahim Sadık Edis, Garnizon Komutanı Mehmet Canlı, Ladik Belediye Başkanı Mehmet Karahan, Havza Belediye Başkanı Murat İkiz, Narlısaray Belediye Başkanı A. İhsan Üzer, Samsun İl Milli Eğitim Müdürü Mustafa Cora, resmi kurum ve kuruluşların amirleri ve Türkiye’nin her köşesinden gelen doğa sever çok sayıda vatandaş katıldı.




Ödül kazananlar



Yerel Yaşam Kategorisi



1-Nalan Akman Türkiye



2-George Marazakis Yunanistan



3-Orhan Köse Türkiye



Mansiyon : Jalal Shemsazeran İran






Tarih Kategorisi



1-Emre Soytürk Türkiye



2-Erol Bektaş Türkiye



3-Erdal Koçdemir Türkiye



Mansiyon: Yüksel Coşkun Türkiye





Genel Doğa Kategorisi



1-Selami Oral Türkiye



2-Kayhan Güç Türkiye



3-Mehmet Uçar Türkiye



Mansiyon: Selami Oral Türkiye





Makro Doğa Kategorisi



1-Settar Bostanoğlu Türkiye



2-Jalal Shemsazeran İran



3- Jalal Shemsazeran İran



Mansiyon: İlker Şahin Türkiye









Manzara Kategorisi



1-İlker Şahin Türkiye



2-Rauf Akbaba Türkiye



3-Mustafa Şerefoğlu Türkiye



Mansiyon : Duygu Nazire Kaşıkçı Türkiye





Doğada Detay-Doku Kategorisi



1-Nevzat Gökçe KKTC



2-Nalan Akman Türkiye



3-Hakan Güneş Türkiye



Mansiyon : Emre Soytürk Türkiye





Vezirköprü Kaymakamlığı Özel Ödülü



Yaşar Poyraz Türkiye





Vezirköprü Belediyesi Özel Ödülü



Yaşar Poyraz Türkiye





Fotoritim Özel Ödülü



Duygu Nazire Kaşıkçı Türkiye





Külahçı Özel Ödülü



İlker Şahin Türkiye





Performans Ödülü



İlker Şahin Türkiye

Sokakta Fotoğraf Slayt Gösterisi : Haydarpaşa



Fotoğrafın sokakla buluşması


HAYDARPAŞA


Sokakta Fotoğraf Slayt Gösterisi



Merhaba derken yeniye, ardımızda bıraktıklarımıza veda etmenin yeridir burası. Haydarpaşa bir veda mekanıdır. Gördükleriniz bir garın kendine ve kentine vedasıdır. Trenlerin ritmik takırtıları, kondüktörün kulakları yırtan düdüğü, Silolarda sıra bekleyen vagonlar, yolcuların telaşlı koşturmacaları, havaya savrulan martı çığlıkları, atölyelerdeki çekiç sesleri, banklarda uyuyan 3. mevkii yolcuları, garı mesken edinen evsizler, halı-heybenin sahibi, Adviye Hanım, Ahmet Onbaşı, elleri kelepçeli Halil, Süleyman ve Fuat, ellerinde kocaman bavuluyla gurbetçiler, Galip Usta ve 32 kısım tekmili birden Memleketimden İnsan Manzaraları”¦ bir süre sonra yerini sessizliğe bırakacak. Geriye kalanlar boşluk, sessizlik ve uzaklık olacak.



Hiçbir zaman yeterince yakın değilken ona, O şimdi daha da uzaklaşmakta. Sessizlikten sonra ne olur henüz bilmiyoruz. Belki yeni misafirleri olacaktır ama o misafirlerin içersinde biz olacak mıyız onu da bilmiyoruz. Tek bildiğimiz bu sessizlikten sonra ne O’nun ne de bizim eskisi gibi olmayacağımız. Yeni olan her şey sessizce gelip oturacak karşımıza. Süslenip püslenecek güzel görünmek için. Peki, sormayacak mısınız hiç; yeni olan her şey iyi midir diye?



1. Gösterim


Haydarpaşa Garı 23 Mayıs ve 7 Haziran saat: 18.00



2. Gösterim


Kadıköy Kilise Meydanı (Mühürdar Cd. Surp Takavor Ermeni Kilisesi Önü)


25 Mayıs Cuma – 26 Mayıs Cumartesi / Saat: 20.30 – 21.30 arası


Fotoğrafçılar: Hasan Çalıkuşu, Seval Danışman, Bahar Malta, Harika Gökmen, Sevda Nur Aylar, Azize Asutay, Fazilet Kara,Ünal Geciroğlu, Turgay Süsem, Füsun Akbulut, Tomris Sarhan, Dana Orhon



www.aylakkamera.blogspot.com



Sokakta Fotoğraf Slayt Gösterisi : Haydarpaşa

Merih Akoğul ile Röportaj : Kayıp Ruhlar




MERİH AKOĞUL ile RÖPORTAJ


“KAYIP RUHLAR”






Merhaba, Merih Bey, yoğun temponuz arasında bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Henüz Bursa’dan geldiniz, neler yaptınız Bursa’da?



Bu hafta sonu Wilco van Herpen ile “İki Göz Bir Şehir” programının benimle ilgili bölümünün çekimini gerçekleştirdik. Bu arada, geçen sene Bursa’da bir festival yaptık, Türkiye’nin en geniş kapsamlı fotoğraf festivali Bursa Fotofest’i… Çok önemli insanlar getirdik. İnşallah bu sene de aynı çapta yapacağız. Sözleşmeler, yazışmalar ve program hazırlıkları hızla devam ediyor.



Peki, neden Bursa?



Aslında durum şöyle; orada dernek olarak BUFSAD var ve ben sürekli Bursa’ya ders vermeye gidiyordum. Çok iyi çalışıyorlar; İFSAK, AFSAK gibi derneklerden sonra kurulmasına rağmen Türkiye’nin en iyi organize olmuş fotoğraf kurumlarından biri. Eğitimi çok önemsiyorlar. Oraya derse gidip gelirken, BUFSAD’ın Başkanı Utku Kaynar, “Festival gibi bir şeyler yapsak, bize küratör olur musun, sanat yönetmeni ve şef küratörü ol bu etkinliğin” dedi… “Olurum!” dedim, oturduk ve yaptık. Dünyanın dört bir yanından, farklı ülkelerinden inanılmaz fotoğrafçılar getirdik. Müthişti, keyifli bir belgeseli var, internette izleyebilirsiniz.



Bu sene de tekrarı mı olacak?



Evet inşallah. Protokolünü de halletmek üzereyiz; sonbaharda, 15 Eylül’de yapıyoruz, bir aksilik olmazsa. Programımızdaki fotoğrafçıları ve fotoğraf dünyasının önemli isimlerini ayarlamaya çalışıyoruz. Geçen sefer ortalama 120 tane gösteri, 40 da sergi yaptık. Sıra dışı bir festivaldi, on binlerce insan izledi etkinlikleri.




Böyle organizasyonlarda bir hedef kitleniz var mı?



Şöyle söyleyeyim, niye Bursa’nın yanıtında bu var; sanatın halkla bütünleşmesi lazım. Sanat sanat içindir, kendin içindir aslında. Başlangıçlar böyledir genelde. Ama bir gün geliyor ki, ne için yaptığının cevabı; “İnsanlar için” oluyor. Zaten bu sene için “insanlık halleri” fikrinden yola çıktık ve uzun toplantılar sonucunda bu yılın temasını “İnsanlık İzleri” altında topladık. Zaten insanlık söz konusu olduğu zaman, yalnızca sanatsevere ya da fotoğrafçılara özel, elit bir program yok; özünde bunu geniş bir izleyici kitlesine yaymak yatıyor. Bursa halkı, öğrenciler, Türkiye’den gelecek fotoğraf severler, fotoğrafçılar ve akademisyenler bizim oldukça tuttuğumuz hedef kitlemiz”¦ Özellikle eğitim, yayıncılık, sanat grafiği gibi konuları işleyeceğimiz söyleşi, açık oturum ve seminerlerimiz de olacak festivalde. Geçen sene Hanlar Bölgesi’nde bir hafta boyunca festivali gerçekleştirdik ama sergilerimiz bir ay boyunca açık kaldı ve büyük bir ilgi gördü. Düşünün Koza Han’a alışverişe, ipek almaya geliyorsunuz. 500 yıllık Han, Osmanlı’nın “medar-ı iftihar”ı Bursa, Osmanlı’nın uzun yıllar boyunca başşehri olmuş bir yer. Hiç alâkasız bir insan geldiğinde, Bursa’nın civar köylerinden alışverişe bile gelmiş olsa hanlara girdiğinde sergilenen fotoğraflarla karşılaşıyor. Bu muhteşem bir şey”¦



Afyon’da Caz ve Klasik Müzik Festivali yapılmıştı. Hüseyin Başkadem isminde başka bir çılgın arkadaşımız daha var. Şuhut’ta bir köye, ilkokula gittik. Konservatuar öğrencilerinin kurduğu bir müzik grubu Mozart‘dan aryalar seslendirdi. Hayatlarında ilk defa aryayı orada duydu insanlar. Sihirli Flüt’ten, Figaro’nun Düğünü’nden, Saraydan Kız Kaçırma’dan aryalar; neler olduğunu şaşkınlıkla izlediler, önce çocuklar olmak üzere herkes güldü. Birinci parça bittiğinde inanılmaz alkışlıyorlardı ve sonra ilgi, merak ve dikkatle dinlediler. Konser bittiğinde ise insanların böyle bir sanat dalı hakkında deneyimleri vardı.



Eğer bu etkinlik oraya götürülmeseydi -hayatlarında çok sıra dışı bir şey olmadığı sürece- oradakilerin İstanbul’daki bir operaya gelmeleri imkânsızdı. Aslında büyük şehirlerde de yaşamın koşuşturmalarından dolayı birçok insan opera, bale, konser gibi etkinliklere gidemiyorlar. Ama bu şekilde opera ayaklarına geliyor. En azından böyle bir sanattan haberi oluyor insanların. İçinde “bağıran” adamların, kadınların olduğu bir klasik müzik deneyimi yaşıyorlar. Bence göz yaşartıcı, müthiş bir deneyimdi. Hayatımın en mutlu olduğum akşamlarından biriydi. Hatta buradan çektiğim fotoğrafları Osman Cavit Turunç ile birlikte yaptığım Siyah Beyaz Afyonkarahisar kitabında da kullandım. Böyle şeyler çok muhteşem.



Bazı illerin sizin için çok özel olduğunu söylemişsiniz. Afyon, Adana, Bursa, Eskişehir gibi. Peki Eskişehir’i sizin için özel kılan nedir?



Eskişehir çok güzel, demokratik anlamda doğru yönetilen, Ankara’nın izinde, aslında küçük bir Ankara gibi. Ama Ankara bir merkez, Eskişehir daha serbest ve özgür. Tabii ki bunda Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin ülkenin kültürüne, eğitimine yaptığı katkı tartışılmaz. Bugün bir sürü reklam ajansında, halkla ilişkiler şirketinde, televizyon kanalında çalışan grafikerler, art direktörler, müşteri temsilcileri, kameramanlar, yönetmenler, ürün müdürleri var ve okullarından dolayı gurur duyuyorlar. İktisatçısı işletmecisi de ayrı; ben bir zamanlar ilişkide bulunduğum reklam sektörü üzerinden bunu çok iyi biliyorum. Okulun grafik bölümü ile ilişkideyim, her sene gider bir konferans veririm, öğrencilerle deneyimlerimi paylaşırım. Fotoğraf dernekleri olan EFSAD’a da gider, onlarla da bir program yaparım. Levend Kılıç, Tevfik Fikret Uçar gibi sıradışı eğitmen dostlarım ve birçok kitabımın tasarımını yapan arkadaşım Göksal Günaydın var. Mayıs ayında da Eskişehir Şiir Buluşması’na konuk olarak gidiyorum: Hem kendi şiirlerimi okuyacağım, hem de aslında Eskişehirli olan Enis Batur ile ilgili bir konferans vereceğim.




Skylife Dergisi’ne proje çekerken özellikle Eskişehir, Afyon ve Kütahya kısmını almıştım. Şöyle söyleyeyim, beni bağırlarına basan şehirler bunlar. Bu çok önemli birşeydir. Sizin bir insanınızın, bir dostunuzun, bir adamınızın, bir köftecinizin olduğu şehirler öyle önemlidir. Mesela bir ara daha çok Kocaeli’ye gidiyordum. KASK’tan çağırıyorlardı; oralarda dostlar ediniyorsunuz. Oraları çekiyordum. Ben fotoğraflarını çektikçe -biliyorsunuz fotoğraf makinem hep benimle, hep boynuma asılı- şehirlerle dost oluyorum. Keza bu şehirler kadar kolay ulaşılamayan Almanya’nın bazı şehirleri; Berlin, Frankfurt, Hamburg ya da Paris gibi şehirler de olabilir. Bu şehirleri de çekiyorum, ben şehir fotoğrafçısıyım; şehir dinamiklerini, akıp giden yaşamın görünür tortularını koymak istiyorum fotoğraflarımın içine.



Yazı için de öyle bir şey. Şimdi ben hem yaşadığım İstanbul, hem de gittiğim şehirlerde de bazı zamanlar sokakta bir şair, bir edebiyatçı gibi dolaşırım. Mesela dün her şeyi bir şiire çevirmeye çalıştım, notlar aldım sürekli. Bazı günler şair günüm, çünkü gün o malzemeyi veriyor. Bakmayın, bende fotoğraf hem görselliği, hem de yoğunluğu ile daha önde görünse de, ben içinde kendimi daha fazla şair hisseden, ilk iki kitabı şiir olan bir adamım.



Şiir benim için çok önemli, şu makineye ya da içindeki hafıza kartına ihtiyacım yok onun için”¦



Biyografinizden okuduğum kadarı ile küçük yaşlarda yazmaya başlamışsınız. Peki bu kadar bilinçli bir yazma tercihiniz varken, neden eğitiminiz için dil veya yazım üzerine değil de fotoğrafa yöneldiniz? Alternatif bir dışa vurum yöntemi mi istediniz?



Şimdi şöyle söyleyeyim; gerçi ne fotoğraf okuluna giderek fotoğrafçı olunur, ne sanat okuluna giderek sanatçı, ne de edebiyat fakültesine giderek şair olunur. Şimdi bu ayrı bir disiplin. Fotoğraf için söyleyeceğim, öyle amatörler var ki, fotoğraf bölümlerinde okuyanlardan çok daha fazla açılan sergilere, bienallere gidiyor; dergiler alıyor, seminerlere katılıyor. Mesela biliyorsunuz ben Akbank Sanat’ta programlar yapıyorum, özellikle de Yapı Kredi’de yıllardır seminer veriyorum, her ay bir tane; ne konuklar, ne konular, ne fotoğrafçılar ele aldım, bilemezsiniz. Vallahi okuldan kendi öğrencilerimi gördüğüm zaman şaşırıyorum. Benim etkinliklerime ders vermediğim okullardan şahsen tanımadığım öğrenciler, halktan insanlar, emekli hanımlar-beyler, farklı kesimlerden gençler -tabii ki eve gitmek istemeyen ya da Beyoğlu’nda rahat koltuklarda uyuklayarak soluklanmak isteyenler- geliyor; ama benim öğrencilerim gelmiyor. Çok tuhaf bir durum, bu mantıktan yola çıkarak, sorunuzu cevaplayacak olursam; ben eskiden foto muhabiri, spor muhabiri olmak istiyordum. Ufacık yaşımda Hürriyet Gazetesi’ne gidip, oranın spor bölümüne uğruyordum; kimse bilmez bu yönümü. Orada spor bölümünde aynı odada, Eşfak Aykaç, Rıdvan Yelekçi ve Gündüz Kılıç otururdu ve daktilolarında sulh içinde yazılarını yazarlardı. Ben de onların odasına gider, bu çok önemli spor duayenlerinin odalarında onları izler ve arada da sohbet ederdim onlarla. Ben bu bağlantıyı nerden kurdum, nasıl gittim hatırlamıyorum. Lisede bir arkadaşım vardı; Nil, onun babası Metin Soysal Hürriyet’teydi, muhtemel o şekilde kurdum bağı ve gittim. Hatırlıyorum Uğur Dündar gencecikti, hatta Hürriyet’in berberinde yanyana saç traşı olmuştuk. Anlattıklarım 1979-1980, 16-17 yaşlarındayım. Çok acayip dönemler”¦ 12 Eylül bile daha olmamış!



Bana gelirsek, şöyle anlatayım; örneğin çocuğa soruyorsunuz ne olmak istiyorsun diye, söylediği şeylerin hepsi, üniforma, alet edavat, silah ve araba ile ilgili… İtfaiyeci, polis, asker olmak istiyorlar; hep bir nesne, hep elle tutulur bir şey var gelecek ile ilgili ideallerinde. Benim de birazcık öyle oldu. Çünkü şair olarak doğar, sürünür, ölmeye yakın ünlü olunur ve sonra da unutulursun, genelde böyledir, çok az insanın hafızasına kazınırsın. Galiba, fotoğraf biraz daha genele açık olduğu, daha rahat kavranır olduğu için. Mesela eskiden, her iki kişinin üçü şair gibi komik şeyler derlerdi. Şimdi fotoğraf şiiri geçti, şimdi her iki kişinin üçü fotoğrafçı, herkes fotoğrafçı.




Fotoğrafın uzlaşmacı bir yapısı var, değil mi?



Tabii, uzlaşmacı”¦



Sistem gereği uzlaştırıcı.



Tabii uzlaştırıcı ama evren kendisiyle önce çelişmemiz, sonra da uzlaşmamız için vardır diyorum. Aslında iyi bir göz değilsen, dünyasal ve evrensel bir bilgiye sahip değilsen bütün fotoğraflar aynı. Bir çocuğun çektiği fotoğrafla Ara Güler’in çektiği fotoğraf, benim çektiğim fotoğrafla öğrencimin çektiği fotoğraf, bir yazıcıdan arka arkaya geldiğinde çok benzer birbirine, hep söylüyorum bunu. Hatta bazen hiyerarşik katmanda daha aşağıda olanların, ustalarından daha iyi olma ihtimalleri de var; fotoğraf böyle bir şey. Ama başka bir nokta da çok önemli; fotoğraf bugün geldiği noktada daha parlak, daha canlı, daha yüksek teknikle harmanlanmış biçimde. Normal, klasik basılmış fotoğraf sanki kötü fotoğrafmış, eksik ve yanlış bir çalışmaymış gibi muamele görüyor. Ne kadar cilalarsan, -dikkat edin- ne kadar büyük basarsan fotoğraf o kadar kıymetlenmeye başladı. İster istemez, bizler de bir kenarından girdik bu furyaya. Biz fotoğraflarımızı normalde 30×40, en fazla 40×60 basar, çerçeveler paspartular ve klasik sistemle arşive ya da sergiye koyardık. Şimdi 2 metreye 3 metre gibi baskılar alınıyor; çünkü daha dekoratif bir meta olarak algılanıyor. Sanatçı, galeri ve koleksiyoner üçgeni çok farklı bir bağlama geldi. Türkiye’de klasik yapısını ve işlevini tamamlamadan, çağdaş fotoğraf ve sanat üzerinden başka bir seviyeye ulaştı. Yani o tren bazı istasyonlarda hiç durmadı. Dolayısıyla da insanlar, buralarda inip dolaşamadı, etrafı göremedi. Bence bugün bu konuları konuşmakta fayda var. Benim sessizleşmem, iyice sokakta olmam, fotoğraftaki sadeliğim belki de bu işin aslında içten, bilinçaltından sessiz bir protestosu olabilir. Dozunu ayarlayamazsan, öküze özenen kurbağa gibi, çatlarsın eninde sonunda. Ya da tıkanır kalırsın. Ben aksine bütün büyük fotoğraf ustalarının olduğu gibi daha sade, daha insani, daha yaşamsal olanın -Ben çekerim demiyorum- peşine düştüm.



Edebiyatçı ya da yazar olmak için ille de edebiyat fakültesi okumana gerek yok. Böyle yazar da olabilirsin, eleştirmen de… Ama ben öğrencilerime de söylüyorum. Dalını okumadan da her şeyi yapabilirsiniz ama eğitim şart. Fotoğraf bölümünü okursun, diploman olur, bir mesleğin olur. Ben reklam fotoğrafçısı olmak istiyordum, neden; okulu bitirip reklam fotoğrafçısı olduğun zaman, paranı kazanırsın, ün-şan edinirsin çektiğin fotoğraflarla; arada da sanatını yaparsın. Hepsini birden yapabilirsin, ortamın olur. Fotoğraf ciddi bir ortamdır, bakın hepimiz birbirimizi fotoğraftan tanıyoruz. Belki fotoğrafçı olmasaydık, belki başka başka yerlerde, farklı platformlarda ya amatör olarak ya da profesyonel anlamda karşı karşıya gelecektik. Tabii ki benim de makineye ve fotoğraf çekmeye çok büyük ilgim vardı ama hep edebiyat ile paralel gitti. Bugün ben sizinle sohbet ediyorum; şu an elimde yetiştirmem gereken üç yazı var; İkisi fotoğrafla ilgili ama sonuçta edebiyat… Önümüzdeki haftaya Fotoğraf Dergisi’nin köşe yazısı, davetli olduğum Eskişehir’de Şiir Festivali’ne Enis Batur ile ilgili ve Fotografsız dergisine Şahin Kaygun ve Modern fotoğrafla ilgili bir yazı. Fototrek’te bir söyleşi yapmıştık onun düzeltmeleri var; malum tarihe düzgün geçmek gerekiyor. Bunların tümü belge. Sizin röportaja da aynı özeni göstereceğimden emin olabilirsiniz.




Yine sorunuza dönecek olursak, edebiyat zaten içimde vardı. İlkokula giderken bile vardı. Aslında şöyle, fotoğrafta okuldan öğrenilecek daha çok şey var diyeyim. Daha fazla insanla biraraya gelmek lazım. Beni ben yapan edebiyatçıların çoğu ölmüştür mesela. Baudelaire’i mi tanıdım, Nazım Hikmet’i mi? Ahmet Arif’i mi? Fotoğrafla ilgili şunu söyleyebilirim. Eskiden bu kadar kolay ulaşılamıyordu, herkesin yapamayacağı spesifik bir sanattı fotoğraf, bana göre. Öncelikle makinen olması gerekiyordu. Bugün yeniden üniversiteye başlayacak olsam fotoğrafçı olmama şansım çok yüksek, çünkü herkes yapıyor. Mesela ben koleksiyoncuyum, ama herkes aynı şeyi topladığı zaman gerçekten bir anlamı yok. Bu işlerde biraz farklı olmak lazım, kendi yaptığın işte özellikle. Bir dilinin, söyleminin olması gerekiyor. Bu da yıllar alıyor. Ben biraz böyle bakıyorum.



Bu arada ilkokul ile ilgili küçük bir anekdot da şudur: Mesela benim kompozisyonum Türkçe ve edebiyat notlarıma göre hep düşüktü, ilkokulda Türkçe ve edebiyat notlarım 4-5, ortaokulda 8-9 iken, kompozisyondan 6-7, yani orta alırdım (ilkokulda da 3-4) hep ve şaşırırdım. Bunlar beni anlamıyorlar derdim, ciddi söylüyorum. Çünkü giriş, gelişme, sonuç ve müfredata bağlı olarak metin üzerinde çalışmalar beni delirtirdi. Özgürlük uğruna sevdiğim edebiyat dersinden soğuyordum; hepimiz hatırlarız, o günler hâlâ gitmez kafamızdan.




Gitmediği gibi öyle de yaşıyoruz.



Neden sonuç ile yazıya giremeyesin, mesela. Yanlış anlaşılmasın hayatımın hiç bir zamanında isyankar olmadım, ama sessizce karşı olduğum o kadar çok şey vardır ki… Ya içten katlanarak, ya biraz mızıldanarak, ama anarşist olup öne çıkarak, bağırıp çağırarak değil… Fotoğrafım da öyledir; sessiz! Bağırmaz mesela, ben bağırmıyorum ki, fotoğrafım bağırsın. Sisteme bir şeyleri ispat etmek var derinlerde. Yani ben yazdığımın onların takdir ettiğinden daha değerli -daha iyi demiyorum- olduğuna inanıyordum. Ama bunun karşılığını göremedim; göremeyince herhalde bilinçaltından “Ben size gösteririm!” gibi bir şey oldu. Bir yandan da bana böyle yaptıkları için seviniyorum. İçimdeki yazar böyle çıkmış olabilir. Bilirsiniz okullarda Türkçe ve edebiyat kitaplarının hiç sonuna kadar gelinmez; kar yağar, öğretmen hastalanır, deprem olur, okul yanar -mesela bizim okul yanmıştı Kartaltepe İlkokulu- ve siz kitabın son konularını asla ders olarak göremezdiniz. O zamanlar ben kitapların hep arkalarını açar okurdum; hiç bir zaman ulaşamayacağımız yerlerine açar bakardım, sanki bir suç işlercesine. Orhan Veli’yi ben ortaokulda bir kitabımın arkasında buldum, yoksa onu hiç bilmiyordum mesela. Böylece Orhan Veli ilk şairim oldu. Bir biçimde ikincisi de Ümit Yaşar Oğuzcan idi…



Hâlâ delice okuyorum, binlerce kitabım var. Eve her ay 20 ila 50 arasında kitap girer. Okuldan kazandığım, işlerden kazandığım gelirim CD’ler ve kitaplara gider. Ayda 20-30 CD aldığım olur. Sergi açarsam bir şeyler satılırsa, bir anlaşmaya imza atsam hemen buna yansır. Giderim daha parasını almadan 10 CD, 5 fotoğraf albümü ile taçlandırırım hemen. Yemek, üst-baş değil, asla değil.



Peki, bu eve giren 20-50 kitabın hepsini okuyabiliyor musunuz?



Yok okunmuyor, o kadar zaman yok. Biz biblioman olduk; kitap delisiyiz. Okunmuyor ama şöyle bir şey, bir sürü kitabı sırf bir satır bulmak için, ya da o kitap da elimde olsun bakabileyim diye alıyorum. Mesela şu kitap, Espas Yayınları’ndan Fotoğrafçının Eğitimi. Bunun tümünü okumam epey zaman alabilir. Üç editörün, fotoğrafçının eğitimi ile ilgili yaptığı kitap. Diyelim ki, editörlük ya da yeni bir yüzyılda belgenin önemi gibi bir konu için, bunun içindeki bir röportajdan öyle bir iki satır alıp yazdığın yazıda kullanırsın ki hayatın kurtulur. Artık bizimki böyle birşey oldu.



Aslında fotoğrafa baktığınız gibi okumaya da bakıyorsunuz diyebilir miyiz, okumaları da biriktirmeyip seçiyorsunuz?



Alırken o kadar seçici davranmıyor olabilirim. Çok özel olmadığı sürece roman okumayı bıraktım. Hatta kitap arşivimdeki, beni ben yapan bazı yabancı ve Türk romanlar dışında, bir miktarını -çok zor elden kitap çıkarmak- verdim eşe dosta, asistanlara, gençlere. Şiir kitaplarının en kötüsüne bile dokunmadım, en sıradan, basit olanını bile sakladım; edebiyat adına kötü olsalar bile hepsi bir ruhun yansımasıdır, hepsinden alınacak bir şeyler vardır, insanları tanıyorsunuz onlarla. Onlara dokunmadım, kuramsal kitaplar çok çoğaldı; bir tek fotoğraf değil ki. Fotoğraf dediğinizde, işte mücadelesini verdiğimiz şey onlarca dalın toplamı; antropoloji, psikoloji, felsefe, müzik bunları bilmek gerekiyor. Şöyle söyleyeyim, hangi dalı seçerseniz seçin bu bir kültür işi. Ara Güler de başından beri hep söyler; fotoğrafçı cahil adamdır; en cahili fotoğrafçılık yapar diyor, hakikaten de öyle, en az bilgiyle fotoğrafçılık yapılır. Fotoğraf tarihinden bir fotoğrafçı adı sorarsın, söyleyemez bu insanlar; zaten edebiyatla ilgisi yok, karşısına geleni çekerek ya da popüler olan neyse onu yaparak ayakta durmaya çalışır. En tehlikelisi de bu cahillerdir.




Kısmen cevabını verdik ama neden fotoğraf çekiyorsunuz? Fotoğrafa başladığınız zamanla, bugün bu sorunun cevabı değişti mi?



Neden fotoğraf çekiyorumun cevabı herhalde başlangıcı ile değişmiş olabilir. Bir fotoğraf makinesine sahip olma isteğim şununla ilgiliydi; uçaklara çok meraklıydım –Şimdilerde uçak ilk gün zarfları topluyorum, size sonra gösterebilirim- Bakırköy’de oturuyorduk ve sürekli gökyüzünde uçakları görüyordum ve fotoğraflarını çekmek istiyordum. Havaalanı çok yakındı, özellikle ortaokulda, orta birinci sınıftan itibaren haftada üç gün, 2-3 yakın arkadaşımla havaalanına giderdik, eski havaalanı mezbelelik bir yer ve şimdiki haliyle hiçbir alâkası yoktu. Oraya gidip uçakların fotoğraflarını çekmek istiyordum; önceleri makinem yoktu, hep seyretmeye gidiyorduk; ilk sebep buydu. İkincisi de gün batımlarını izlemeyi çok seviyordum; herhalde şair olacağımın göstergesi olan romantizm ile ilgiliydi. Bunları çekmek istiyordum, sanki böyle gözümün önünden geçen, elimin altından kayan her şey arşivimde yer almalı ve dilediğimde onlara bakabilmeliydim. Benim fotoğrafa başlama sebebim buydu. Aslında düşününce, bir şekilde bugünle tutuyor; çünkü fotoğraf hatıra üzerinden hafızanın yerini alıyor. Yani o anlar artık hatıra, ama hafıza da aynı zamanda… Zamanı kontrol altında tuttuğumu sanıyorum belki de böylelikle.



Bir de dünyaya kendi duruşumu göstermek istiyordum. Şimdi edebiyatla bunu o günlerde gösteremezdim. Henüz bir ilkokul, ortaokul çocuğunun yazdıklarına kimse bakmaz; ödevini yapmak ve bir şiiri ezberlemek kadardır bir çocuğun edebiyatçılığı. Verilen ödevi yaptıysan tamamdır; şiir yazdım deyip edebiyat öğretmenine gitmezsin, çoğunlukla öyle olmaz.



Ama bugün geldiğim nokta itibarı ile bakıyorum koleksiyoncuyum, an ve anı koleksiyoncusuyum ve fotoğraf da bunun en güzel araçlarından bir tanesi. Bugün, şu an üçümüzün fotoğrafını çektiğimizde, paylaştığımız, yaşadığımız bir an var ve bu bir anıya dönüşüyor. Bir tek şey buradaki isimler kimler ve ayın kaçı, hangi yıl olduğu çıkmıyor orada. Bunu koyduğunuz zaman 20 sene sonra da baksanız, artık bu anı hafızanızda tutmaya gerek yok. İşte bu yüzden fotoğraf müthiş bir şey. Ve bu yüzden hatıralar -tabii ki sanat ve belge fotoğrafı ile karıştırılmamak şartıyla- hatıra fotoğrafı benim hayatımda giderek daha fazla önem kazanmaya başlıyor. Çünkü unutuyoruz. İki sene sonra birbirimizi gördüğümüzde Nisan mıydı, Ağustos ayı mıydı; kar mı yağıyordu, çocuklar havuza mı giriyorlardı; detayları unutmuş olacağız. Yaşadığımız günler bize hiç unutulmayacakmış gibi gelir. Belirli bir zaman sonra yapılan tatiller, doğum günleri, eski okul arkadaşlarınızla gittiğiniz yemekler hep birbirine karışır ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Hatıraya güven olmaz. Koleksiyon yapmak, dünyayı anlamak, evreni anlamak demektir. Çünkü gözünüzün önünden geçerken anlamıyorsunuz, bir kadraja sığdırıyorsunuz ve belirli bir süre sonra ona bakıyorsunuz, işte fotoğraf asıl o zaman anlam kazanıyor. Benim bugün fotoğrafla olan ilişkimin en önemli nedeni an koleksiyonculuğu yapıyor olmamdır.




Sizin bir yazınızda, “Kış Uykusundakiler” filmindeki karakteri anlatmıştınız ki o bir zorunluluktan ötürü an ve anı biriktiriyordu. Sizinki de tercihli bir benzer durum diyebilir miyiz, anıları biriktirmek, anıları unutmamak adına bir yedek bellek oluşturma isteği?



Bir biçimiyle evet. Hard diski yedekliyoruz aslında. Birşey olduğunda orada kalsın diye… Eğer fotoğraflarınızı tarihleyip kronolojik olarak dizdiyseniz, siz öldüğünüzde bile insanlar çektiğiniz ya da çektirerek içinde yer aldığınız fotoğraflardan yararlanacaklardır.



Onun için dönem dönem, kısa da olsa her şeyi not etmek lazım. Bu da bence çok önemli bir koleksiyondur. İzzet Günay ile geçen gün bir arkadaşımın antikacı dükkanında bir araya geldik. Bir sürü ilginç şey anlatıyor. Bunları yazıp, kitaba dönüştürsenize diye bir öneride bulundum: yazmadım ama hafızamda net olarak duruyor hepsi dedi. Vallahi düşünün insan beynine beklenmedik anda birden birşey oluyor ve her şey gidiveriyor. Kim bilir ne anlara tanık olmuşlardır. Türk sinemasını düşünsenize, 50’ler, 60’lar, 70’ler”¦



Sorudan da yola çıkarak şöyle söyleyeceğim, yaşadığımız zaman, yaşarken güçlü olan anların üzerine yeniler eklendiğinde eskiyor, unutuluyorlar ve o sınırlı kapasitesi olan hard diskten kayıp gidiyorlar. Bunun için bizim nelere tanık olduğumuzu başka kuşaklara anlatabilmemiz gerekiyor. En azından bir 20 yıl, 40 yıl sonrası için; sonraki kuşaklara kalması için söylüyorum. Herkesin bizimle birebir temas etme imkanı, ihtimali yok. O yüzden tanık olduğumuz anları, aynı Ara Güler’in yaptığı gibi saklamak lazım. Bugün onlar başka bir değer kazandı. Ara Güler 1950-1955’lerde fotoğraflarını çekerken bunları sadece gazetecilik için yapıyordu, belki 50 sene sonrasını düşünmüyordu. Ama ne kadar güzel bir belge oldu günümüz için değil mi? Yani hatıranın da üzerinde gösterilmesi gereken özen var. Bir de insanlar Ara Güler’in fotoğraflarını eksik değerlendirir. O günler güzeldi, o günler başkaydı vs., Sorarım, tek fotoğrafçı Ara Güler miydi? Değildi ki, peki onlar neredeler? Demek ki belirli bir noktaya, belirli bir özenle bakacaksın ve onları iyi koruyacaksın, değil mi? Hadi bunları çekti, ya saklamasaydı, arşivlemeseydi; bugün aynı şey olur muydu, olmazdı elbette. Ben de insanlar için bir şeyler yapıyorum. Yalnız kendim için yapıyor olsam, fotoğraf çekmeye gerek yok ki”¦ Şiir de aynı şekilde”¦ Yazdığınız zaman daha güzelini içinizde hissediyorsunuz; niye daha soluk bir kopyası için aylarca uğraşayım. Bakın benim son şiir kitabım bitti, 15 senemi aldı. Şu kadarcık kitap 15 sene. İçinde 15 tane şiir var, anladınız mı? Akıl işi değil bu, bunu anlatmaya çalışıyorum.



Siz ne yapıyorsunuz, yaşadığınız, hissettiğiniz bir şeylerin özünü çıkarıyorsunuz, hani arının bal yapması gibi, dolduruyorsunuz peteklere”¦ Yiyen yer, kimseye zorla balı sevdiremezsiniz ki”¦




Bir anlamıyla tanıklık yapıyorsunuz öyle mi?



Tabii dostum, şöyle söyleyeyim; güzel bir şey hissediyorum ve bu güzel hissin sağlamasını insanlarla yapmak istiyorum. Bu bana zaman kaybına da, dolayısıyla para kaybına da mal olabilir. Çalışsan kömür toplasan Pandora Kitabevi’nin bütün kitaplarını alırsın bu kadar süre içinde. Biz bunu yapmıyoruz, yazmaya çalışıyoruz. Kimin, neyi, ne kadar okuyacağına emin olmadığımız birşeyi yazmaya çalışıyoruz. Çok büyük bir cesaret, garip gözü karalık ve biraz da enayilik işte. Şair dostum Mehmet Müfit ile konuşuyoruz -Yapı Kredi’den çıkan kitabının kapağını da ben çektim- kızım olsa şaire vermem diyor, şair olduğu halde. Düşündüm de, tabii… Çünkü şair olmak aylak olmayı, flaneur olmayı gerektirir. İlham mı geldi; ilham genelde çalışırken filan gelmez, reklam fotoğrafı çekerken filan gelmez, ajansta bilmem ne firmasına metin yetiştirirken gelmez, doktor ameliyat yaparken belki gelir, belki gelmez. Onun gelmesi için vakit ayırmak gerekir, ancak öyle mümkün olur. Bakıyorsunuz Orhan Veli, Sait Faik’in ne kadar çok boş vakitleri varmış değil mi? Ama hepsi yoksulluk içindeymişler. Biliyorsunuzdur, Sait Faik adada öldüğünde, cenaze törenine tanık olanlar, bizim Sait ne kadar da ünlüymüş diyorlarmış. Beraber çay, kahve içtikleri adamı tanımıyorlar. Orhan Veli keza öyle”¦ Türkiye’nin ben dahil bir sürü insanını şiire başlatan, edebiyata aşık eden insandır onlar. Orhan Veli cebinde bilmem kaç kuruşla belediye çukuruna düşer, sonrasın da beyin kanamasından ölür. Çok önemli bu.



Bu bir gözü karalık, bir gen; aslında gen bozukluğu diyelim. Eğer şiirden konuşuyorsak, hiç bir şairin sistemin adamı olduğuna inanmıyorum. Şairlerin lanetli olmasının en büyük sebebi, ilhamla gelen o dizeyi büyük bir cesaretle söyleyip, kafalarının doğrultularında gitmeleridir. Şairlerdir en az satın alınabilenler. Bir fotoğrafçıyı satın alabilirsin ama bir şairi alamazsın.



Şiir uzlaşmacı değil.



Uzlaşmacı değil, kavgacı da değil. Karşı olmasa da hep bir alternatiftir şiirsel görüş. Diyorum ya bir gen bozukluğu olduğu için. Van Gogh için de böyle söyleniyor. Bu adamın stili böyle değil, zihnindeki bir bozukluktan dolayı dünyayı bu biçimde görüyordu da, o resimleri o yüzden böyle yaptı diyorlar.



Sanatçı da öyle değil mi?



Öyle tabii. Ama bakın şu daha büyük bir bozukluk; çağın hakim işlerine bakıp, kendi kökün öyle olmadan ben de böyle yapayım demek, bu daha beter bir bozukluk. Ben doğma büyüme Bakırköylüyüm. Hayatım delilerle, akıl hastalarıyla geçti. Yemin ederim. Günde 10 tane gördüğüm olurdu; kaçarlardı hastaneden filan. Delilik doğal bir şey olduğu için, çok az bir kısmı tehlikeli de olsa, hırsızların yanında delilik çok soylu kalıyor, bak bulduk kelimeyi”¦ Şu an sahtekârların, hırsızların sanatta hakimiyeti ele geçirdiği bir dönemdeyiz.



Bundan sonraki yönelimimiz belli oldu.




Başarmak’ı çekerken hepimiz biraz engelliyiz, ben de kendimi engelli hissediyorum orada dolaşırken demişsiniz. Bunu biraz açar mısınız?



Adana’da yaptığım ‘”Başarmak” serisi şöyle bir şey; benim kurarak değil, tesadüfi girdiğim bir iş, bir kere onu söyleyeyim. Ama bilinçaltında, psikolojisinde inanılmaz noktalar var. Ama ben buna bir iddia gibi bir olayla başladım. Birçok yerde de anlattım, bana engellilerle ilgili bir şeyler de yapar mısın dedi Adanalı bir doktor arkadaşım. Ben de niye dedim? “Siz sanatçılar hep sanattı vs. gibi şeylerle ilgilenirsiniz de” dedi. Öyle kapışmalı başladı. Sonra ben onun Adana’da git dediği özel eğitim merkezine gittim ve öylesine fotoğraflar çektim. Hayatımda ilk Adana’ya gidişimde, Adana Fehmi Kaya Özel Eğitim Merkezi’nde cereyan ediyor bunlar, 2001 yılıydı. Şöyle bir şey, bazen bir projeyi çılgınlar gibi kurarsınız kafanızda, bütün hazırlıklarını yaparsınız ve bir şekilde ya iş olmaz, ya da sizin tadınız kaçar çekmeye başlamadan önce. ‘Başarmak’ projesinin böyle bir özelliği var; hem tesadüfi bir yanı var, ama benim bilinçaltıma bakıldığında, geçmişim eşelendiğinde, anılar gündeme getirildiğinde başka başka noktalar çıkıyor. Aslında bunun psikoanalitik anlamda altyapısının var olduğu görülüyor. Alberto Modiano ile konuşurken ortaya çıktı bunlar; projemin yayınlanışından sonra, “Merih” dedi durup dururken “senin engellilerle ilgili bir şey yapman için mantıki bir temelin olması lazım”. Ben de düşündüm, hakikaten de biz Bakırköy’deyken, bizim 7 yaşında taşındığımız Zuhuratbaba’daki evimizin önünden çocuk pusetinde geçen ama yaşı o pusete göre biraz büyük bir çocuk vardı. Ben sanki insanın evrim geçirip, dört ayak üzerinden iki ayak üzerine kalkışı gibi, o çocuğun pusetin içinde yatar vaziyetten, önce annesinin, kardeşinin kolunda yürüyüşünü izledim; neredeyse 10 yıla yakın bir süreçten bahsediyorum. 3. kattan evimizin önünden 10 yıl boyunca her gün geçen bir çocuk: Sonra koltuk değnekleri ile, daha sonra onları atarak, ama tabii yine belirgin engeliyle yürüyüşünü. Geriye doğru döndüğümde böyle bir şeyi hatırladım. Bir çocuğun yürümeye başlamasından, herhalde 14-15 yaşına gelene dek olan olan evrimini gördüm. Bu bir”¦ İkincisi de, benim hayatımda bana en çok şey veren, bazen sınıfta bırakarak, bazen de sert sözcükler sarf ederek hayatımda önemli yer tutan Yılmaz Kaini var. Muhtemelen onu bilmezsiniz, Sabit Kalfagil ve Yılmaz Kaini bizim okulumuz, Mimar Sinan Üniversitesi’nin iki önemli hocasıydı ve bu hocamız engelliydi. Hareket kabiliyetini oldukça etkileyen engeline rağmen inanılmaz fotoğraflar çekerdi. Yürüyebilmesi için biz öğrencileri koluna girerdik, ama orta format makineyi kavrayıp fotoğraflarını çekerdi. Belgeselciydi Yılmaz Hoca ve az önce anlattığım çocuk gibiydi engeli. İşte dedi Alberto Modiani, sen bunlardan dolayı bu projelerin içindesin. Reddetmedim, gerçekten de psikanalizimi yapmıştı adeta. Aslında böyle bir şey var. Rakı masasında arkadaşımın bana yaptığı suçlamalarla başlayan proje, her ne kadar şansaymış gibi gözükse de altında buzdağı gibi dev bir parça taşıyordu.



Bunu, bazı arkadaşlara her projenin müthiş bir yaz-çiz sonucunda olmadığını söylemek için anlatıyorum. İpuçlarını ve işaretleri iyi değerlendirmek gerekiyor. Benim hayatımın projesi oldu bu. En son Bursa’daydım, hafta sonu orada seminer verdim ve bu çalışmayı bir kez daha orada gösterdim; izleyenler yine çok etkilendi. Bazı arkadaşlarımda kitap olarak var, Avrupa’dan insanlar geliyormuş, bakıyorlarmış ve hepsine çok enteresan geliyormuş. Bu çok önemli bir şey, bizden olan insanı da; Batılıyı da aynı biçimde etkilemesi çok önemli. Sanıyorum, konuyu ele alış biçimim doğruydu. Çünkü bu işler çok ince çizgileri içeriyor. Fotoğraf cininin içinize kaçmasına izin vermeyeceksiniz, zira her çocuğun anne babası ama hepsinden de önemlisi birey olarak kendi hayatları, hak ve özgürlükleri var.




Bir de şunu söyleyeceğim, yaptığım şeyin sonucu olarak, bu insana sosyal anlamda da inanılmaz bir his veriyor. Mesela benim hayatımda yapmış olmakla en çok sevindiğim iştir. Eğer bir insan belge fotoğrafı, dökümanter fotoğrafı ile ilgileniyorsa mutlaka insanlık için bir şey yapsın. Sizin sorunuzun cevabına dönecek olursak, ben oraya fotoğrafçı girdim, insan olarak çıktım dedim. Fotoğraf makinasının ve fotoğraf çekme olgusunun ne kadar küçük bir şey olduğunu anlıyorsunuz orada, insanlığın sorunlarının yanında. Van’da deprem olduğunda, orada yaşayan fotoğrafçı arkadaşım Fatih Sönmez’i aradım. Kendisi çok başarılı bir fotoğrafçıdır, yarışmalarda sürekli ödüller alır; Van’ı da çok sever ve hiçbir yere gitmez. Merak edip telefon ettim, önce telefon açılmadı; sonra buldum. Kendisinde ve ailesinde bir şey olup olmadığını sordum. İyi olduklarını söyledi. Ardından fotoğraf çekip çekmediğini sordum. “Abi, iki kere makineyi aldım gittim, ikisinde de çekemedim” dedi. Sonra çekti mi çekmedi mi bilmiyorum; demek istediğimi anlatabildim mi? Hepimiz bir deprem bekliyoruz aslında, elimizde makinelerimizle deprem bekliyoruz; olacaksa niye çekmeyeyim gibi bir mantık. Ama bazen her şeyi unutup deli gibi çekerken, bazen de tek kare bile çekmemeyi yeğliyorsunuz. Bu hep o anki psikoloji ile verilebilecek karar. Masa başından bunun kararını vermek mümkün değil; ben de o gece, niye çekeyim engellileri demiştim; çünkü böyle bir konu kafamda yoktu. Konuşmamızın başında da söylemiştim, yapacağın işin kendinle bir ilintisi olması lazım. Biraz önce de söylediğim gibi; daha parlak gözüküyor diye, daha gündemde ve iş yapıyor diye, sana ait olmayan bir işi çekmemen gerekiyor.



Ben yıllar önce şiirde bunun kararını verdim, o da neydi biliyor musunuz, mesela; ben çok ilgi çekip, iyi ün şan getirecek -yani ekmek olan- bir şiir tarzını biliyorum ve onu yazarsam bulunduğum yerden çok daha farklı bir duruma gelebilirim. Aşağı yukarı fotoğrafta da bunun yolunu biliyorum, ama şimdi fotoğrafı karıştırmak istemiyorum. Şiir üstünden konuşayım. Birinin şiirine benzeyecek örneğin, vurgusu Nazım gibi, duyguları Ahmet Arif gibi yazarsan kesinlikle daha iyi iş yapar o şiir. Ama sizin içinizde bir ses var, o ses şunları şöyle yaz diyor; bu şairleri çok sevebilirsin ama bir söylemin olmalı. Bu dünyada ikinci bir Nazım Hikmet, ikinci bir Orhan Veli, ikinci bir Edip Cansever olacağına sıradan bir Merih Akoğul ol. Dünya var olduğundan bu yana aynısından ikinci olan hiçbir şeyi istemez. Ne Sokrates’ı, ne Platon’u, ne Rembrandt’ı ne de Ara Güler’i; anladınız değil mi? Her şey tekliği, biricikliği ile var. Onun için başkasının iyi bir kopyası olmaktansa kendinin kötü orijinali olabilirsin. Çalışırsın, çabalarsın, ilerletirsin ve öldükten sonra da gerçek anlamda bir yerlere gelirsin.




Belgesel fotoğraftan da bahsettik, zaman içinde fotoğrafın belge olma özelliğini ve güvenirliliğini kaybetmesi, fotoğrafı farklı yönelimlere zorladı sanırım. İmgelem üzerinden ya da kurgusal yaklaşımların etkisi ile geniş bir hayal gücü oluşturulmasında fotoğrafın büyük katkısı oldu. Bunu şöyle de diyebilir miyiz? Eninde sonunda yalan söylemesi muhtemel olan bir şeyin rayına oturması. (Mevcut üretim çerçeveleri içerisinde)



Şöyle bir algı; postmodern ve neoliberal uygulamaların hız kazanması ve yaygınlaşması ile fotoğraf da belge niteliğini kaybedip, yalan söyleyen bir araç haline geldi. İmgelem üzerinden ve kurgusal fotoğraf sanki fotoğrafın güvenirliği ile ilgili başlayan bir tartışmadan sonra bir açılım gibi oldu diye düşünüyorum, siz ne düşünüyorsunuz?



Vallahi yalanlar, yalanlarla daha rahat örtülüyor artık. Her şey bir kere söylemeye bakıyor. Şöyle gelelim, tabii ki fotoğraf, sanat tarihine bakıldığında başından beri doğru söylemek kastı ile yola çıkıp çok yere de yalan söylemek için kullanılan bir araç oldu. Bu hep vardı. Şöyle söyleyeyim; mesela Kırım Savaşı’nı Fenton çektiğinde -ki dünyada fotoğraf aracılığıyla saptanan ilk savaştır- 19.Yüzyıl’ın ilk yarısında, zaferi göstermek için çekilen fotoğraflar, İngiliz basınında o kadar tepki gördü ki; sonradan adamlar ölüleri ters çevirdiler sabah kahvaltısında gazete okuyan İngilizler rahatsız olmasınlar diye. Ama bu arada sabah kahvaltılarında çayları, sosisleri, baconları, yumurtaları, fasulyeleri ile birlikte bunu da keyifle okuyan bir kuşak da oluşarak günümüze kadar geldi. Biliyorsunuz Körfez Savaşı CNN üzerinden ilk kez televizyonda naklen verilmişti; olaylar o an oluyor ve anında seyrediyorsun; ilk defa oldu böyle bir şey. Savaş naklen veriliyor, savaşın naklen verilmesi sanki bir oyun gibi. Bir çekimin yapılması için kameranın önce oraya gidip, sonra ışıkları kurup, ardınan da orada çekimin yapılması; burada acaip bir durum var, böyle düşününce çok garip.



Fenton’dan, Kırım Savaşı’ndan bahsettik, hep bir manipülasyon var. O zaman fotoğrafın kendisini manipüle edemiyorlar, çünkü zaten camın duyarlılığı o kadar düşük ki, zaten güneşli olmayan yerde ışık nedeniyle çekim yapılamıyor. Mesela komutanı çekecekler, öyle uzun süre ayakta filan duramıyor, topa ya da mevziye dayandırıyorlar, böyle çok fotoğraf var. O yüzden eski fotoğrafların çoğunun durağan olması ya da insan olmamasının nedeni teknik yetersizlikler. Tekniğin eksikliği de bazen fantezi gibi olup farklı bir şeyler söylüyor; hareket eden bir adamın böyle ruh gibi bir görüntüsünü görüyoruz, göz öyle görmez mesela. Sen yürürken, ben film karesi gibi gördüğüm için böyle bir durum yok. Zaten görsel, optik bir yalan var ortada. Olanla gözüken arasında yanılsamalara dayanan hep bir takım farklılıklar var.



Ondan sonra fotoğraf belgeselliği devam ediyor; yavaş yavaş sanat olmaya başlıyor gösterilen özenle birlikte. Zaten sanat dediğin şey, onu süslemek püslemek. Çiçeği alıyorsun, masaya getiriyorsun, birkaç çiçek daha alıyorsun, natürmort yapıyorsun ya da sülünü vuruyorsun, doğal ortamında olmayan bir şeyi oluşturuyorsun; işte bir kurgu. Yavaş yavaş sanat gelişiyor değil mi? Zaten manzara var, portre var, çıplak var ve ölü doğa var dünya resmine baktığınızda. Devam ediyorum fotoğraf gelişiyor bu arada, mesela reklam için ayrı bir sektör oluşuyor. Bakın 1935 ile 1950 yılları arasında Amerikan dergilerindeki reklamlara, mutlu prototip aileler, oyuncak bir tren dönüyor önlerinde; bir buzdolabı reklamı. Tipik görüntüler kurgulanıyor; onlara kıyafetler giydiriliyor, önce illüstrasyon, sonra da siyah beyaz fotoğraflar kullanılıyor. Çünkü şöyle fotoğraf çok önce bulunuyor ama matbaa yoluyla onun gazete ya da dergilere geçirilmesi problem oluyor. Matbaadaki gelişme daha önce olsaydı, dünya fotoğrafındaki hız ve kullanım daha yaygın olacaktı. 1900 başlarında hep illüstrasyon kullanılıyordu, gravür gibi yapıyorlar fotoğrafı, çünkü başka türlü olmuyor, ama özünde hep fotoğraf var.



Yavaş yavaş günümüze geliyorum. Bunlar tekniğin gelişimi ile ve sektörün kullanımı ile ilgili olan şeyler, neler oluyor; camdan filme geçiliyor, ebatlar küçülüyor, dev makineden ufacık Leica makineye ulaşılıyor; film hızlanıyor; 25 ASA’dan, 80, 100, 400 ASA’lara, şimdilerde de 100.000 ASA’lara geliniyor; gece karanlığında fotoğraf çekiliyor. Resim sanatı da bu gelişmelere bağlı olarak kendine yol çiziyor. Yeni resim estetiği ve plastik görüş gelişiyor. Grafik sanatı endüstrinin gelişimine bağlı olarak ilerliyor ve yeni reklam anlayışları doğuyor. Fotoğraf aracılığıyla farklı bir anlatım dili oluşuyor bu sektörde. Ve daha sonra da basında manipülasyon başlıyor; mesela bir toplantıda Başbakan, Cumhurbaşkanı ve Kuvvet Komutanı’nı aynı karede çekemediniz; hemen teknik servis tarafından bir kolaj ile yan yana getiriliyorlar. Bu bir haber fotoğrafı –gerçek- olduğu için, gazeteye bakan kişi olayı o şekilde algılıyor. Bu iyi niyetle yapılanı bir de. Bir kişiyi mahvetmek isterseniz, dijital teknolojinin de yardımıyla artık her şeyi yapabilirsiniz ama artık birçok yerde fotoğraf dahi kanıt olarak kabul edilmiyor bunlardan dolayı. TV’de sık sık görüyoruz, bir yerin baskın haberi verildiğinde o konuyla ilgisiz başka görüntülerin bir araya getirilerek bir kurgu yapıldığını ve hikaye oluşturulduğunu”¦ Bir sürü kimse, onu, o günkü haberin gerçek görüntüleri olarak ele alıyor. 15 yıl öncesine kadar televizyon haberlerinde böyle kurgular yapılmıyordu.




Senaryo akışında”¦



Konu ile hiç ilgisi yok. Eğer sen salaksan öyle seyrediyorsun onu. Bunun dışında, galiba biraz uzatıyor gibi görünüyorum ama aşama aşama geliyorum konuya. Bugünkü, imge, manipülasyon, gerçeklik gibi kavramların nasıl aşamalarla -iyi aşama, kötü aşama; hepsi fotoğrafta bir aşama- geldiğini görürüz.



Sonraki aşamaya gelirsek; fotoğraf makinesi ve objektif sonuçta bir optik alet ve optiğin olduğu her yerde bir illüzyon vardır. Yani kafanı yorup, bulutu Karl Marx’ın yüzüne benzetiyorsun, su birikintisini at kafasına benzetiyorsun yani daha önceki bir imge ile bu eşleniyor. Perspektif denen bir şey var, bir insanı 18 mm ile çekiyorsun, adamı yukarıdan çektiysen cüce gibi, aşağıdan çektiysen dev gibi; hiç bir kötü niyet olmasa da bulunduğun açıyla, kullandığın malzemenin yaptığı bir kombinasyon var ve bu gözün gördüğünden farklı, gözün standart görüşü bu değil. Bunu mesela oteller broşürlerinde kullanıyor, ufacık odayı kocaman gösteriyorlar. 100 Euro veriyorsunuz, odaya giriyorsunuz, çarşaf düzeltirken poponuz duvara çarpıyor. Mesela bu optiğin yanılsamasının kötüye kullanımı, ama yalan değil. Oraya o objektifi koyarsan göreceğin budur. Veya tersi, bir teleobjektif ile, bakıyorsunuz, mesela 600 mm 2.8-4 açıklığı var, bir enstantane bile kazanç futbol maçlarında, 1/60 da çekersen adam flu çıkıyor, 1/125 de çekersen net çıkıyor. Muhabir fotoğrafı çekiyor objektif ile, tabii seyircileri de flulaştırmak için de açık diyafram aracılığıyla alan derinliğini kullanıyor. Fakat optiği bilmeyen bir çocuk sorabilir bunu kesip mi yapıştırdınız diye. Kaleci topa atlamış kesilmiş kağıt gibi duruyor. Neden, çünkü perspektif giriyor işin içine. Bir insanın portresini iyice yaklaşabilen sıkı bir teleobjektif ile çekersen, burnu ile kulağı arası, aynı hizaya gelir; kağıt efekti olur. Fotografik yanılsamayı en son aşamada da art niyet ile birleştirdiğiniz zaman -bazen magazin basınında olduğu gibi- bazen kitleleri harekete geçirmek yolunda kullanabilirsiniz. Ölmemişi ölü gibi göstermek, ölüyü canlı göstermek gibi amaçlarla da kullanılmıştır fotoğraf. Bunlara baktığınızda fotoğraf zaten yalan dolanla iç içe. Fotoğraf, bulunduğun yerden gözüken şeydir, o yüzden doğruluğuna inanmamamız gerekiyor. Ama derdin belgeleme ise anlatımı saptırmayacak bir açıdan, doğrusuna yakın bir objektif ile konuya yaklaşarak dürüst olabilirsin, ama belgesel fotoğrafı imge dünyası ile fazladan örselemeye, ben kendi adıma yokum. Bu nedir mesela, adamın yüzüne öyle bir kontrast verip, öyle desature etmiş ki, adam sanki uzaylı gibi. Hayatımda hiç görmediğim bir yüz yapısını, belgesel gibi gözüken yani gerçekmiş gibi gözüken köprüye yaslanmış adamda görmek beni müthiş rahatsız ediyor.



Ben herkesten önce çağdaş fotoğrafa gönül vermiş, bunun örneklerini bilen ve keyifle izleyen bir adamım. Ama bu iki şeyin karışmamasından yanayım, neden biliyor musunuz? Demin hafızadan hatıralardan konuşuyorduk, bir gün gelecek o gökyüzünde sildiğim tel var mıydı, yok muydu? Bu söylediğin yalana inanman, ya da söylediğin yalanı unutman gibi bir şey. Bırak kalsın, tel kalsın, niye siliyorsun ki? O zaman orayı çekme, bu kadar mı çaresizsin? Onunla çek, onu bir parçası yaparak çek.



Ben yırtık posterler, kırık camlar, eğrilmiş direkleri fotoğrafıma alıyorum, bunu belediyeyi ya da başka bir şeyi eleştirmek adına değil bir insanlık durumunu göstermek adına yapıyorum ve müdahale etmiyorum. Çünkü neden biliyor musunuz, o müdahale, bir gün onun aslını unuttuğumda -belge için söylüyorum- bana gerçeğini anımsatmayacak. E ne olacak ki diyen arkadaşlarımız var; ama ben de diyorum ki madem fotoğrafı hafızanın yanına ve kimi zaman da yerine koyuyorsam, oradaki donelerin doğru ya da doğruya yakın -ki doğru da tartışılır burada- açımdan görünenle flört halinde olmasını istiyorum. Kullandığım objektifin gözün görüşüne yakın bir objektif olması da, hiç bir şekilde montaj kolaj yapmamam da, benim kendime ait bakış açımı gösteriyor. Ortamın içinde zaten kendine ait o kadar çok zenginlik var ki, biraz daha bakıp araştırarak onları görebiliyorsunuz.



Ama öbür fotoğraf tarzı için de diyorum ki, uç uçabildiğin kadar; tak adama kanatları, çıkar boynuzları, ters yüz et. Fotoğrafa baktığında gerçek olmadığını zaten anlarsın, o başka bir şeydir. Fantezidir. Bunun iyi örneklerine de varım.




Sunumla ilgili bir sorun var burada zaten. Fotoğrafın kurgusal olduğunu anladığınızda zaten mesele yok.



Bravo. Alis Harikalar Diyarında romanına, Karamazof Kardeşler’e hiç benzemiyor diye itiraz ettik mi… Bakın yine güzel bir şey daha bulduk.



Ben dahil olduğunuz fotoğraf grupları ile ilgili soru sormak istiyorum. Grup 9 ile başlayan ve sonrasında Salı Fotoğraf Grubu”¦ Bunlardan biraz bahsedebilir misiniz, neden çok fazla böyle grup yok? Yurtdışında trend nedir?



Bir folklor ekibi tek kişilik olmaz, bazen ikili masa tenisi filan oynanır, bazı sporlar futbol gibi kolektif şeylerdir; kimi çok iyi pas atar, kimi çok iyi şut çeker, kimisi çok iyi stopperdır. Yani bazı şeyleri tek başınıza yapamazsınız. Biz Türk insanında çok garip bir şey var, demin dedim ya mesela üç şeyi bir arada yapabilirim diye; mesela bilmediğimiz yolu bile sorsalar tarif etmeye çalışırız, ya da götürmeye çalışırız. Birisi bir şey sorduğunda bilmemeyi ve yanıt verememeyi kabul edemiyoruz, Bizim coğrafya insanlarının sevecenliği ve tuhaflığı burada. Ismarlarız, Batı’da böyle birşey yok; insanlar birbirlerine bir şey ısmarlamıyorlar; birisi ona neden bir şey ısmarlamak istiyor, onu da anlamıyor ve kabul etmiyor. Türk insanın çok olumlu özellikleri var ama aşırı samimi olmaktan çabuk kavga etmeye, bir şeyleri fazladan söylediği için de yanlış anlaşılmaya kadar gidiyor meseleler. Örneğin ben, bir şeyleri çok anlatırım, içinden cımbızlanan her şey diğerlerinin güzelliklerine bakılmaksızın, öbür tarafta negatif etkiler yaratabilir, böyle bir durum da var.



Fotoğraf bireysel bir sanat, ben de yalnız ve ne kadar toplulukların içinde olsam da kendiyle işini yapmaya çalışan bir kişiyimdir. Gruba gelince”¦ Akademide 3. Sınıfta öğrenciyken etrafı şöyle bir yokladım ve fotoğraf bölümünden ben hariç 4 kişi ve okul dışından da dostum olan 4 kişiye grup fikrimi söyledim. Yaklaşık 5 ay içinde ekibi toplayarak Grup 9’u kurdum. Bu kişileri de birbirleriyle kaynaştırdım, Çalışan da vardı aramızda, baba mesleği fotoğrafçılık olan da; elbette çoğumuz öğrenciydik. Nefis günlerdi, hepimiz fotoğrafa aşıktık ve fotoğraf adına söyleyecek çok şeyimiz vardı. Fotoğraf teorisinin gündemde olmasını, fotoğraflarla birlikte düşüncelerin de ele alınmasını istiyorduk. O günlerde çevrilmiş teorik kitaplar, bugün olduğu gibi yoktu. Kimileri bizimle birlikte oldu ve destekledi, bizi ciddiye almayanlar da vardı. İlk kez 1985 yılında Ankara’da grup sergimizi gerçekleştirdik.




Öğrenciniz bloğunda paylaşmış, grubun logolarını, bir takım envanteri göstermişsiniz, çok etkilenmişler.



Çok ilginç bir afişi vardı, dokuzumuz siluet halindeydik; logomuzu rahmetli Necati Abacı yapmıştı; geçenlerde eskizlerini buldum. Bu arada hocalar var ağabeylerimiz vardı. Rahmetli Şahin Kaygun vardı çok sevdiğimiz dostumuz, ağabeyimiz, bizi desteklemişti her zaman. Böyle bir oluşuma girdik. Şu çok önemli; bir araya gelip ne yapacaksın. Ben mesela neyin uzmanıyım, şu an en çok uğraştığım şey fotoğraf okuması, fotoğraf analizi. Neden? Çünkü eskiden beri bir fotoğrafa baktığımda, insanda güzel duyguları uyandıran, iyi fotoğraf dedirten, güzel, doğru, estetik ya da olmamış dedirten etmenleri ve ardındaki nedensellikleri düşündüm daima. Bir baktım ki; bu fotoğrafların arkasında sosyoloji, psikoloji, antropoloji, felsefe, grafik sanatı, edebiyat, müzik, akla gelebilecek bir dolu disiplin var. Bir fotoğraftan anlamak için, bir fotoğrafı değerlendirmek ve okumasını yapabilmek için bunların ciddi bir kombinasyonuna ihtiyaç var. Hayatında müzik dinlemeyen, şiir okumayan adamın tabii ki fotoğrafı eksik olacak ve bunları çarpıcı görsel cambazlıklarla kapatmaya çalışacak ya da bazı zihinsel engelliyi daha abartılı göstererek, ilgi çekmeye çalışacak”¦ Zaman içinde anlıyorsun ki, fotoğraf bütün bu önde gözükenleri tatlı bir şekilde ve dozunda geriye çekme sanatı. Ben bunu anladım. En batan şeyi, en çarpıcı şeyi öne koyuyorsan, ciddi bir kişilik problemin var demek; sevimli çocuğu daha sevimli yapıyorsan, yaşlı amcayı daha yaşlı gösteriyorsan, kesin sende bir sorun var. Ne geride kalan çocukluğunu hatırlıyorsun, ne de doğru yaşlanacaksın”¦ Her dalda olduğu gibi açıkgözlülük bunlar. Bunlar fotoğraf çekmiyorlar; fotoğrafı, yolunda gitmeyen hayatlarında level atlamak için kullanıyorlar.



Grup 9’a geliyorum şimdi, grubu kurduk. Konuşuyoruz, tabii ki alternatif bir grup, hafif de olsa biraz anarşistliği var ama güzel. Bu arada Nevzat Çakır, Mehmet Kısmet, Bülent Özgören, İzzet Keribar, Yusuf Tuvi de Grup FOG olarak faaliyetlerini sürdürmekteler. Birikimler ve Kazlıçeşme gibi iki de kitaba imza attılar. Bizim ağabeylerimiz ve desteklerini daima gördük. Ama bizim imkanlarımız FOG’a göre daha kısıtlıydı.



Bizim amacımız, özetle fotoğrafı düşünsel düzlemde biraz daha ileriye götürmekti. Bakın arkadaşlar, kimsede dil yok, kimse kolej çocuğu değil. Yeterli kaynak yok: Ne Susan Sontag’ın “Fotoğraf Üzerine”si çevrilmiş, ne John Berger “Görme Biçimleri”, Roland Barthes’ın “Camera Lucida” ise hiç bilinmiyor. Yabancı bir takım dergiler geliyor, Amateur Photography İngiliz, Color Foto Alman… Onların da genelde sahaftan eski sayılarını topluyoruz. Öyle bir dönem ki, mesela o kitaplardaki, dergilerdeki çıplak kadın fotoğraflarının göğüs uçları mavi yıldız ile damgalanmış, düşünebiliyor musunuz? Şimdi bir İngiliz dergisi alsan iki üç tane nü görürsün değil mi, o zaman onlar damgalı. Biz ikinci el alıyoruz, birinciye zaten paran yetişmiyor ve periyodik olarak da gelmiyor. Sonuçta, yararlanabileceğimiz kaynak yok. Tek şey var, “Bu nasıl olabilir!” diye düşünüp uydurmak zorundasın. İlkokul çocukları bir eline film şeridini, diğer eline de mumu alır ve sinema gibi bu görüntüyü karşıda mumla mı, fenerle mi nasıl oynatabilirim diye kafa yorar ya, işte biz de tam öyleydik. Platon’un mağarasındaki tipler gibiydik, çözmeye çalışıyorduk gölgelerin arkasındaki insanları”¦



Fotoğraf eğitimi alıyoruz, fotoğraf çekiyoruz, bir sürü ödüllerimiz var ama konu bu değildi. Ben öğretim sisteminden hoşlanmam, tüm okulları sevmeden okudum. Hoca olmam, akademik anlamda fotoğraf teorisiyle uğraşmam ve eğitim işine soyunmuş olmam, hep bu bilgileri nasıl daha iyi bir biçimde karşı tarafa verebilirim kaygımdan kaynaklanıyordu. Ve bu yüzden de teskere bırakmadım. Yaptığım sergiler, yazdığım yazılar ve çıkardığım kitaplarla en az dört beş hoca profesör olurdu bugüne kadar.



İşte biz bu ihtiyaçtan yola çıkarak, düşünsel düzlemde birşeyleri temellendirdik, sonra da arkasından fotoğraf sergilerimizi açtık. Şimdi sorunuzun devamına geliyorum; yıllar sonra, dağıldıktan sonra bile seviniyor bazı insanlar. Bir gün birisi bana geldi, işte grup da dağıldı, o zaman niye kurdunuz falan gibi saçma sapan konuştu. Niye ayrıldın, niye evlendin; her şeyin bir pili var, bir süresi var. Benim tarihe geçmiş sözümdür; dedim ki; “Gruplar dağılmak için kurulurlar“. Hakikaten reklam ajanslarının çalışanları da, müzik grupları da dostluklar da böyle. Adamları 10 sene önce bırakıyorsun canciğer birileriyle, sonra bir bakıyorsun birbirlerinin kanlısı olmuşlar. Ben şunu söyleyeceğim, herkesin kendi tasarrufudur ama biz bir söylem geliştirmeye çalıştık; çünkü Türkiye’de abilerimizden Şahin Kaygun nasıl yanımızdaysa, Mehmet Bayhan yanımızdaysa, bazı insanlar da karşımızdaydı. Mesela Gültekin Çizgen oluşumumuza ve bizlerin çıkışına karşıydı. O günün Sanat Olayı dergisinde “Tasarımcı fotoğrafın havarileri “ başlıklı yazısı vardır. İsa ve havarileri gibi”¦ Bizde 9 kişiyiz ya, o posteri şimdi bulursam size göstermek isterim. Şimdi bakın, haklı tarafları da var, bazen gençliğin verdiği heyecanla ve coşkuyla bizim işini dozunu kaçırdığımız yerler de oluyordu. Veya yine hak veriyorum; “Çocuklar yaptığınız işin ülkeyle bir bağlantısı olsun” diyordu; biz de “Ne gereği var biz evrensel bakıyoruz” filan diyorduk, anladınız mı? O hataların bazılarına düştük ama bu bizi eleştirenlerin de hatasız olduğu anlamına gelmez. Mehmet Bayhan o zaman bizi kolladı, kesin tutumları ve otoritesi olan bir insandır, İFSAK’ın başkanıydı geçmişte, duayendir, daha sonra kendisi profesör oldu. Benim anlattığım dönemde, Sabit Hoca en fazla beş senedir ders veriyordu okulda. Bizim şu anki yaşımızdan daha gençti hocalarımız. Şahin Kaygun’u tanıdığımızda 30 yaşındaydı, 41 yaşındayken de kanserden kaybettik kendisini, ne yazık ki.



İlk sergimizi tuhaf bir şekilde Ankara’da açtık, çok büyük bir ilgi çekti. Çünkü farklı şeyler vardı. O günkü AFSAD’lılar fotoğraflarımız üzerinden çok acayip saldırdı bize. Şunu dediklerini biliyorum; bizim o anki siyasetle bir alakamız olmadığı halde; tuzu kuru zengin İstanbullular diye suçlamada bulundular. Hiç alâkası yoktu. Bu söylediklerim bugüne kadar hiçbir yerde yazılmadı. İlk sizlerle paylaşıyorum. Biz Ankara’da açacağımız ilk serginin çerçevelerini ucuza çıksın diye alüminyumdan Bakırköy Esenler’de bir çerçevecide borçla yaptırmıştık. Atlayıp minibüse gitmiştik ve orayı bayağı aramıştık. Şimdi her yerde baskı yapılıyor, çerçeve yapılıyor. Koy parayı cebine atla git. O zaman teknolojiler bu kadar gelişmiş değil, ne Çin versiyonları, ne İtalyan olanları var, ne de Ankara’da çerçeve fabrikası”¦




Aradan dört-beş yıl geçtikten sonra bir de baktık ki, bize muhalefet gösterenlerin bir kısmında bizim yaptığımız fotoğraflara çok benzer işler vardi. Revizyonist gibi bizi suçlayanlar aynı mantık ve biçimde işler üretiyorlardı. Bizi kollayan, seven AFSAD’lı arkadaşlar da vardı, ben negatif anlamda küçük bir kısmı için bunu söylüyorum ama iyi niyetle bir şeyler paylaşmaya gittiğin bir yerde böyle davranışlarla karşılaşmak çok üzücüydü. Oraya savaşa değil, sanatın sulh dolu, iyileştirici etkisini büyük bir coşku ve saflıkla elbette paylaşmaya gelmiştik. AFSAD’ın sıkı bir duruşu vardır aslında, sol tandanslıdır, mücadelenin içinde olmuştur her zaman. Birçok değerli insan da buradan yetişmiştir ama bazen kendilerinden olmayanlara fotoğraf üzerinden de olsa sert davranışları olmuştur. Ankara benim anne memleketimdir ama inanın her iki gidişimden birinde muhakkak bir olayla karşılaşırım. Daha yola çıktığımda, bakalım bu kez ne olacak diye düşünüyorum. Ankara’nın garip bir insan psikolojisi var ama yine de Ankara’da olma duygusunu çok severim. Benim fotoğrafçılığımın gelişmesinde büyük rolü olan teyzelerimin yaşadığı ve çok sevdiğim rahmetli anneannemin mezarının bulunduğu şehirdir.



Bakın, o zamanlar, biz de montajlar, kolajlar, karanlık oda tekniklerini kullanarak kurgusal fotoğraflar yapıyorduk ve o zaman bizler için tek bir tarz vardı. Ben bugün ise genelde belgesel çalışıyorum, sokak fotoğrafçılığı yapıyorum. Klasikler/ Neo-klasikler kitabımda da bazı örnekleri var bunların. Karanlık odayı yeni yeni öğreniyorsun ve gidip bunları yapıyorsun, bir gece uğraşıyorsun yarım yamalak bir fotoğraf çıkıyor bazen. Şimdiki teknoloji ile olduğu gibi tık tık diye olmuyor; daha arkaik teknikler var. Bugün yapmayın dediğimiz şeylerin bazılarını biz de yaptık, diyorum ya sıkı anarşist olmadık ama ciddi mücadeleler verdik. Bu anlattığım zamanlar 21-22 yaşları filan; zaten askere gidince düzeliyorsun! Ama şu çok önemliydi, fotoğraf adına çok iyi niyetliydik bizler, düşünün her Pazar günü toplanıyoruz. Zaten iş dönüşü herkes ikili-üçlü buluşuyor, ben Mimar Sinan’dan çıkıyorum, Hüsnü Atasoy’u Nişantaşı’ndan reklam ajansından alıyorum, ya Beşiktaş’a Aydın Karadöller’e gidiyoruz, ya da Taşlık üzerinden Köprüaltı’na doğru. Ali Selen İTÜ’den çıkıyor, Kamil Fırat geliyor okuldan; 5-6 kişi oluyoruz. Mustafa Kocabaşı da arada gelirdi; sonra Amerika’ya gitti. Diğer üyeler İhsan Gerçelman, Yaşar Saraçoğlu, Ömer Şükrü Göksu idi. Bir de hafta sonu birinin evinde, uzun uzun fotoğraf meselelerini konuşuyoruz, sıklıkla da çekime çıkıyoruz. Çok acayipti bu toplantılarımız, bu çağda hangi konuda kim bunu yapar; şimdi bu inanmışlıkla bir araya gelenler ya zikir yapıyor ya da terörist faaliyetlerde bulunuyorlar.



Sonrasında ben işime fotoğraf çekerek, teori ve eğitmenlikle de bireysel olarak aynı hızla devam ettim. Aslında bizim gruptan herkes fotoğrafla olan ilişkisini farklı bağlamlarda sürdürdü. Grup sonradan 5 kişiye indi. Sonra da bitti. Bence burada da teknik bazı sorunlar vardı ama artık geride kaldı. Tüm arkadaşlarımla -bazılarıyla bireysel meseleler yaşamama rağmen, o günler atlatıldıktan sonra- görüşmeyi sürdürüyorum.



Sonrasında askerlik -eğitim subayı olarak- ardından da kısa bir süre reklam fotoğrafçılığı ve radyo yayın yönetmenliği ve program yapımcılığı işlerinde bulunduktan sonra -o sevmediğim- eğitim işine döndüm ki, bize verilmeyen, eksik kalan şeyleri ben birilerine verebileyim diye. 18 senedir eğitim işinin farklı bağlamlarda içindeyim. Ha, alan var mı; ehhh yani”¦ Mesela bir seminer yapıyorsun 30 kişi geliyor, teori üzerine yapıyorsun 7 kişi yazılıyor; bu çok acı bir şey. Ve fotoğraftaki bütün sorunlar bana göre teorik eksikliklerden, olayı anlayamamaktan kaynaklanıyor.



Salı Grubu da benim hayatımda 10 yılı aşkın bir süredir devam ediyor, ruhumuzu mutlu eden, bir araya gelip fotoğrafı konuştuğumuz, yemek yiyip içtiğimiz, kendine has dinamikleri olan farklı bir grup. Ama bu kırılgan dinamiklere de çok dikkat etmek gerekiyor. Çok sık gidemesem de üyesi olduğum Koleksiyon Kulübü var. Artık bizim belirli bir zamanımız var ve bu zaman giderek azalıyor; hem ölüme yaklaşıyorsun, hem zaman çok dar koşuşturmalardan”¦ Doğru dinamikler olduğunda, grupla bir şeyler yapmak ve paylaşmak bence çok güzel. Sanatın özünde zaten paylaşmak var ama -gerçek anlamda- sanatın en büyük problemi talepsiz bir arzı sunuyor olmaktır. Her ne kadar bugün sanat piyasasının arz-talep mantığı değişmiş de olsa… Ama unutulmaması gereken klasik anlamdaki fotoğrafın anla olan ilişkisinden dolayı hâlâ bireysel olarak üretildiğidir. Grup çalışması, insanlarla bir arada başarıyla durabiliyor musun, bireysel çıkarlarınla, grup çıkarlarını dengeleyebiliyor musun; bunları çok güzel gösterir insana fotoğraf. Çoğu kez bireysel çıkarını arka plana atmak gerekir. Çıkar derken kötü anlamda söylemiyorum, ben dostluğun da bir çıkar olduğuna inanıyorum; bir insanın senin dostun olmasından daha büyük bir çıkarın olabilir mi”¦ Bu arada benim hayatımın yarısı angarya ile başkalarının işlerine koşmakla geçiyor; bu yoldan bir gün erebilirim vahiy falan gelebilir. Beni ne böyle yaptı bilmiyorum ama nedenini bilemediğim, önce bir bilgi açlığını doyurmaya, sonra da bunu farklı platformlarda paylaşma işine soyundum. Bir iş/görev biçtim kendime. Para için çalışılmaz böyle. Başta daha hoyrat olan genim sonradan yumuşadı; eskiden savaşırken bugün daha uzlaşmacı gidiyor. Başlangıçta çok az şey biliyorsun, az bilgiyle, cahil cesareti gösteriyorsun, ama öğrendikçe dünyayı algılayışın değişiyor. Siz hiç agresif felsefeci gördünüz mü; gerçek düşünce insanı olgunlaştırır ve diğerlerinden başka bir yana bırakır benliği.




2011 Kasım ayında ilk Fotoğraf Müzemiz açıldı. Bu bir eksikliğin tamamlanması mıydı, fotoğrafa katkıları ne olabilir, bu konuya nasıl bakıyorsunuz? Bizde de olsun mantığı ile yapılmış bir süreç mi?





Herkesi karşımıza alacağız şimdi. Peki, siz ne düşünüyorsunuz, gittiniz mi müzeye?



Ben gittim. Tabii bu benim durduğum yer ile de ilgili bir şey. Bizde de olsun mantığıyla açılmış bir yer olduğunu düşünüyorum açıkçası. Ama şuna yarayacak sanırım, fotoğrafın içinde olan insanların kendini daha çok ifade etmesine yarayacak. Fotoğrafın yaygınlaşması veya söz hakkı bulamayanlara fazla bir katkısının olabileceğini, düşünmüyorum açıkçası.



Öncelikle bir müze olması çok hoş bir şey. Ben her şeye şöyle bakarım; bir şeyin olmamasındansa, -eskiden tam tersi düşünüyordum- onun daha az kötüsünün olmasını yeğliyorum. Yani çok çok kötü olmadığı sürece olmasını yeğliyorum; çünkü üzerine konuşabilmek için her zaman bir nesneye, bir fikre, bir insana, bir şeye ihtiyaç var. Yoksa çok soyut düzlemde kalır, bu bağlamda iyi. Türkiye’de müzecilik hakikaten çok acayip. Bir ülkenin gelişip gelişmemişliği müzeleri ile gözlemlenebilir. Allahtan arkeoloji var da paralelinde de bir müze geleneği oluştu. Resim Heykel Müzeleri’nin hâli malum. 150 senelik bir Sanayi-i Nefise, Güzel Sanatlar Akademisi ve Mimar Sinan Üniversitesi geleneği var ama kendine ait resim tarihini asla sürekli olarak bir mekânda göremiyorsun. Ben Avni Lifij’i, Hoca Ali Rıza’yı, Hale Asaf’ı görmek için, özel koleksiyonlardan tematik sergilerin yapılmasını mı bekleyeceğim, müzayedeleri mi kollayacağım. Öğrencilerime resim tarihinin önemli işlerinin orijinallerini nasıl göstereceğim? Durum böyle olunca AKM de kapanır, orkestralar da lağvedilir, tiyatroların kapısına da kilit vurulur. Kültür bir gen ve histir. Varsa vardır, yoksa yoktur. Resmin görünür tarihi yok, fotoğrafın doğru örneklerine toplu olarak rastlamak da mümkün olmuyor. Sanatın ve kültürün tarihine sahip çıkmak ve bu parçaları insanlarla paylaşmak gerekiyor. İstanbul Devlet Resim Heykel Müzesi’nin aktif olması gerekiyor başta.



Müzecilik önce bir şeyi düzgün toplamak, sonra doğru biçimde kategorize etmek, arşivlemek ve sonra da onu çok doğru sunmanın adıdır; mümkünse çok güzel, şartları uygun bir binada… Mesela Guggenheim Müzesi’ni yapan ünlü mimar Gehry, Tepebaşı’na bir müze yapmak istedi ve 1.000.000 kişi gelmezse para almayacağını söyledi. Bilbao şehrine sırf Guggenheim Müzesi’den dolayı milyonlarca turist gelmeye başladı; düşünün Bask Bölgesi’nde bir sanayi şehri Bilbao. İstanbul’daki durum ise; yok TRT satmadı, yok belediye devretmedi falan filan; iğrenç kırmızı, mavi, yeşil, içinde ne olduğu bilinmeyen bu bina, meydanda, otoparkın yanında öylece dikilerek, etrafa çirkin çirkin sırıtıyor. Düşünsenize Gehry bedava tasarlayacağını söylüyor, Pera Müzesi – İnan Kıraç parayı verip müzeyi yaptırmaya hazır ama yıllardır sonuç alınamıyor. Ne yazık ki, bu ülkedeki tuhaf sistem, güzel bir şeyin parasıyla bile yapılmasına müsaade etmiyor. Çünkü neden, o alanda birilerinin gözleri var. Söylenen şey çok acaip; belediye başkanının burayla ilgili uygulanmasını istediği kendi çizimlerinin olduğu söylentisi var. Söylenen bu; bakılır, araştırılır: Gehry ve Topbaş karşı karşıya; gerçekten de ciddi bir problem var burada.



Şimdi gelelim Fotoğraf Müzesi’ne, fotoğraf müzesinin Türkiye’de kurulması defalarca konuşulmuştur, iyi niyetle vakıf kuralım, müze kuralım gibi fikirler hep vardı. Şu an Pera Müzesi’nin yaptığı sergileri küçük ya da orta ölçekli olmasına rağmen iyi ve güzel buluyorum.



Şöyle bir şey var, hem devletin, hem yerel yönetimlerin, hem de özel sektörün birlikte, çok iyi bir şekilde birbirlerine destek verdiği ve bir sponsorlar grubunun da yardımcı olabileceği ortak çalışmalara ihtiyaç var. Mesela İKSV ya da İstanbul Modern büyük bir sergi yapacağı zaman -bunu festivaller, bienaller için diyorum- parayı düşünmemeleri gerekiyor. Aksine bir takım sponsorların sırada bazı sergilere destek vermek için uzun süredir bekliyor olmaları lazım. Bu da sanatta fitre ve zekâtın biraz daha genişletilmiş bir yorumu diye düşünüyorum.






Benim uzun yıllardır iki hayalim vardır: İlki, imkanım olursa bir çocuk okutmaktı; bir akademi öğrencisine burs veriyorum şimdilerde, elimden geldiğince de daha fazlasını yapacağım. Ama benim asıl isteğim ne biliyor musunuz? İstanbul Festivali’ne bir grubu getirmek istiyorum. Adımı oradaki afişte görmek istiyorum. Bak adama buna bu kadar para mı verdi desinler. Mesela 150- 200.000 dolar vereyim, şaka değil bu. Ülkenin sanat ve kültür ortamı için bir şey yapayım. Bu konuya eskiden beri önem veririm, küçük çapta şeyler yapmaya çalışırım; bazı insanlarla bağlantılarımı kullanarak güzel organizasyonlar yaparım. Kültür sanat üzerinden manen zenginleşmek çok önemlidir ve ben bunu her fırsatta dile getiririm. Cahil insan sayısının azalması ile üst seviyelere çıkmak çok daha kolay olacaktır.



Fotoğraf Müzesi’nin başlangıcında protokoller yapıldı. Ama orada fotoğraf seçimleriyle ilgili, mekânla ilgili sorunlar var. Her şey çok iyi niyetli kesin, fakat müzelerin iyi bir küratörler ekibi tarafından, çok sağlam ve korumalı bir binada, doğru bir seçim ve doğru bir sergileme yöntemi ile hayata geçirilmesi gerekiyor. Bizde ne yazık ki, verilen imkanlar az olduğu, arada tartışmalar, kavgalar, sürtüşmeler ve bireysel çıkarlar çok olduğu için -neyse daha fazla bu konuya girmek istemiyorum- hep bir şeyler eksik oluyor ve o eksik haliyle açılıyor. Çünkü bizde yerel yönetimlerin olduğu yerde, insan egolarının yüksek olduğu yerde işler yeterince yürümüyor. Deminden beri kolektiflikten bahsediyoruz, müze de kolektif bir iştir; senin kültür bakanın yani devletin, valin yani yerel yönetimin en başının, belediyenin, belediye başkanın, ciddi bir sponsorlar grubu ve iyi bir yönetim ekibin olmazsa bu işler yürümez. Mesela nefis eserler çok nemli bir odada; olabilir mi sizce”¦ Veya mükemmel bir bina ama korkunç seçilmiş eserler: Bu da olmaz. Zaten belediyelerde hep ihale mantığı, en ucuza ne kadar çok şey alınır anlayışı var. Nicelik, niteliğin her zaman önünde gidiyor. Verilen çabayı da yok saymak istemiyorum ancak, ilk açılan fotoğraf müzesi, farklı bir bağlamda da olsa Balıkesir Fotoğraf Müzesi’dir. Ama şunu da tekrar söylemekte fayda var, bir şeyi belirleyen nicelik değil, kaç eserin olduğu değil, hangi eserlerin olduğu, nasıl seçildiği, hangi kondisyonda olduğu meselesidir. Bunun detayına çok fazla girmeyeceğim, fotoğraf müzesi benim dışımda kalmayı seçtiğim bir yapılanma olmuştur. İnşallah hayırlı olur. Ben daha spesifik bir müzenin olmasını daha çok yeğlerim, ben o nedenle içinde olmadım.




Arşiv niteliği olabilir mi? Geniş kitlelere arşiv niteliğinde hizmet verebilecek olan kamu. Kamunun elinde 80’lerin öncesi hatta 80’lere ait bir şeyler bile yok. Türkiye’nin 50 yıllık tarihinin bile doğru düzgün fotoğrafı yok kamunun elinde. Ama bireylerin elinde dağınık olarak bulunan bir arşiv söz konusu. Şimdi Avrupa’da ve Amerika’da bu konudaki gayretleri görüyoruz.



Yüzlerce vakıf kuruyor adamlar”¦



Fotoğraf kütüphaneleri ve ciddi arşivleri var ellerinde. Bizde daha yakın tarihimizin arşivi yok. Belki bu konuda bir katkısı olabilir mi?



Tabii o konuda elbet olur, gözü açmak, farkına vardırmak için. Ama bizim tarihimiz açılan müzelerle değil, çöplerde bulunan cam negatiflerle arşivlenir. Baha Gelenbevi, fotoğrafın duayenlerindendir, sinema yönetmeni aynı zamanda, çok değişik nüleri var, doğa çalışmaları var. Rahmetli çok ilginç bir insandı, biz tanırız, yetiştik kendisinin yaşadığı dönemlere. Adamcağızın işlerini sahaflardan topladılar, anlatabiliyor muyum? Bizde müze ile ilk sanatçı(merhum) arasındaki ilk teması kuran aracı, eskicidir. Eskici onları ölü fiyata alır, sonra duruma göre satar, şansa… İyi malı, doğru malı iyi arşivleyeceksin. Herkesten, hepimizden 5’er fotoğraf alarak arşivleme işi olmaz. O bir arşiv olsa bile öylecene ortaya çıkarılıp sunulamaz. Bir de diyorum ya Ömer Seyfettin’in Diyet öyküsü gibi, beraber iş yaptığın adamlar, yerel yönetimler seni öyle bir kıvama getiriyor ki, kolunu kesip al diyetini diye onların önüne atacak kıvama geliyorsun. Bir protokol bozulduğunda ne olacak mesela, orası devredildiğinde? Yeni bir belediye geldiğinde? Ben hep bunları düşünüyorum. Vakıf olsa, kim gelirse gelsin kimse bunu bozamayacak mesela, korunacak, zaman zaman sergilenecek; başka vakıflarla, dünyadaki başka yerlerle bağlantıda olacaksın. Bu şeye benziyor; paraları biriktiriyorsun biriktiriyorsun, ev alacaksın bir bakıyorsun o para tedavülden kalkmış, çöp oldu işte. Bilemiyorum bana göre Türkiye’de daha bir müze yapılmadı.



Peki, ben size bienal ile ilgili bir şeyler sormak istiyorum. Daha önce eşzamanlı düzenlenen Venedik Bienali ve İstanbul Bienali’ni karşılaştırmışsınız ve ikisinin hiç bir anlamda birbiriyle karşılaştırılamayacağı yorumunu yapmışsınız. Peki bugün birbirinden tümüyle farklı bulduğunuz küratörler, konsept oluşturma, mekan seçimi konularında değişenler nedir?



Ben birinci bienalden beri Türkiye’deki tüm bienalleri ve tüm sanat faaliyetlerini takip ettim. Haksızlık etmişiz eski bienaller daha iyiymiş. İstanbul bu konuda bakir ve yeni bir şehir ve sanatın başkentlerinden birine oynuyor; San Paolo Bienali, Berlin Bienali, Venedik Bienali arasında… Hakikaten önemli bir başkent olma durumunda bu konuda ve fakat çok soyut şeyler var, belki de biz yeterince anlamıyoruz ama bir nitelik tartışması var. Belki de biz hazır olmadığımız için belki de gerçekten bazılarında iş yok. Son 6 senedir kendimde şöyle bir şey geliştirdim; aynı müze mantığından yola çıkarak diyorum ki, 20 tane bana hitap etmeyen, ne işi var bunun burada demektense, daha azınlıkta kalan, işime yarayacak ve ufkumu açacak yapıtlarla iletişime geçmeyi yeğliyorum. Olayın bütününe, onların pozitif yönüyle bakmaya çalışıyorum. Ciddi söylüyorum, biz anlamıyor olabiliriz daha, yapıtların içinde bazen bize bırakılmış ipuçları/miraslar da görebiliyorum. Yetersiz işler de gördüm, mükemmel işler de gördüm bu bienallerde. Öyle şeyler de var ki, mesela önce burnuna çay kokusu geliyor, sonra bir bakıyorsun adam kullanılmış çay poşetlerinden ev yapmış ve sonra çalışan çay işçileri filan görüyorsun ve birden kapitalizmi düşünüyorsun; İngiliz çayı İngiltere’de yetiştirilmiyor, Fransız çayı öyle; Hindistan, Seylan gibi sömürülen birçok ülkede çay işçilerinin verdikleri büyük bir emek var. Şu kahve keyfinin de diğer tarafta bize bunları toplayan işçiler sayesinde olduğunu bilmemiz gerekiyor.



Sen Starbucks’tan Nero’dan Illy’den, Lavazza’dan içiyorsun; adam Kolombiya’da nerede ne zor şartlar altında kahve çıkarıyor. Bir kahve firması dükkanların önüne bir tabela koymuştu; bizim kahvemizin en önemli ve değerli parçası olan Brezilyalı, Kolombiyalı işçiler, hakları verilerek ve çalışmalarının karşılıkları ödenerek uygun şartlarda çalıştırılıyorlar diye bir yazı”¦ Sen bir kahve içmeye gidiyorsun, çok erdemsiz bir adamın ben erdemliyim demesi gibi bir şey bu yazı; üretimin olduğu yerde konu sanat da olsa, sömürünün olmaması mümkün müdür? Sömürü her yerde var, sen çok çalış, ortağın seni izler bakar, bu böyledir. Demez ki dur ben de o kadar çalışayım, kapasiteyi %150 ye çıkaralım birlikte: Demez!



Az önce zamandan konuşuyorduk; eskiden neydi, şimdi ne diye? Biz okula giderken, annemiz şöyle derdi, yemeği olmayan, fakir olan, ya da getirmeyen biri varsa yanındaki yiyeceğini paylaş. Bugün giderken aman oğlum kaptırma yemeğini, kendin ye, hatta bir ileri aşamaya gidip, milletinkini ye diye öneride bulunuyor ebeveynler. Tamam, bu kadar demiyorlardır ama elindekini kaptırma mutlaka deniyordur, çünkü uyanıklar o kadar çoğaldı ki…




Her dönem için genel geçer bir kanı var; bugünün değerleri, yarının değerleri. Ben bildiğim birçok şeyi unuttum.



İşte eskileri toplarken onları hatırlıyorsun, eski bir ayakkabıcının kutu etiketini, bir film afişini”¦ Onları bulduğum zaman mutlu oluyorum. Mesela geçen gün ne satıldı biliyor musunuz? 100’lük bir kutu Tipitip çiklet, naylonu, jelatini üzerinde. O dönemin önemli bir tiplemesiydi Tipitip. Soğuk esprilerin olduğu karikatürler çıkardı içinden. Cikletin tadı kimin umurundaydı ki”¦





Aşağı yukarı aynı dönemdeniz sanırım. Peki, sanat fuarlarının sanata ve sanatçıya katkısı nedir? Sistemle uzlaşıp, para mal para şeklinde bir düzene razı olmadıktan sonra bu çerçeve içinde sanatın da gelişmesi mümkün değil. Dolayısıyla varsıllık üzerinden yürüyen bir şey. Bu çerçevede bir katkısı oluyor mu fuarların?



Kesinlikle. Oluyor da, şöyle söyleyeyim, bazılarının içinde kısmen ben de bulunuyorum. Art Bosphorus var önümüzde mesela, sanat fuarları oluyor ama kiminde oluyorsun kiminde olmuyorsun. Ben, insanlarla bu kadar birlikte olan biri olduğum halde bu açılışlarda ve kendi sergi açılışlarımda çok rahatsız oluyorum. Çünkü yaptığın üretim ve duyduğun heyecanla, ziyaretçileri orada karşılaman arasında hiçbir bağlantı yok. Gittiğim açılışlarda da öyle, ayıp olmasın diye gidiyorum ama yürekten parçası olamıyorum. Bazen de bir sergiye o gün gitmezseniz sonra bir daha hiç gidemiyorsunuz, kalabalıktan hiç bir şey gezemezsin ama gitmediğin için sonra bir bakmışsın sergi bitmiş; bu yüzden açılışlara gitmeye çalışıyorum. Çoğunlukla da, ya sanatçıları ya da galeri sahiplerini tanıdığım için gitmekle yükümlü hissediyorum kendimi. Bir de bir sürü asalak ve kötü niyetli insan var, sergi açılışlarında onlarla karşı karşıya geliyorum. Kimisi sırf eleştirmeye ya da içki içmeye geliyor açılış kokteyllerine. Sergi farelerini bile bu insanlardan daha soylu buluyorum. Bazen bana bir sıkıntı geliyor ve sergi açmak istemiyorum ve uzak duruyorum sergi işlerinden. Bu sözünü ettiğim insanlar elleri ceplerinde gelirler; kompleksli, kabız, üretim problemleri olan, hiç bir şeyi beğenmeyen kişilerdir; görüyorum ve hissediyorum onları. Kısa bir süre öncesine kadar onlara daha toleransla bakıyordum ama artık ne olduklarını bildiğimi hissettiriyor, yeri geldiğinde de lafımı söylüyorum. Bunların içinde önemli ustalar da var, hayat boyunca yaptıkları hiçbir işe dürüstçe yüreklerini veremedikleri için tat almayanlar da”¦



Bu kişilerin tipik özellikleri şöyledir: Sergilerde, şu şöyle olsaydı, bu böyle olsaydı derler, bir kitap bile okumadan işler üzerine ahkâm keserler, içkilerini içip hafif kafayı bulur sonra da çekip giderler. Çoğunun ağzı yoğun olarak ucuz şarap kokar. Türkiye’de bir “sanat bakıcılığı” var. Arada bir kendileri de bir şeyler üretir. Aslında yakın çevrelerinin dolduruşlarıyla kendilerini hep bir yerde hissederler. Son yıllarda Türkiye’de gelişimini tamamlamamış, çeyrek-yarım karakterler arasında inanılmaz bir dayanışma var. Onları hali, tıpkı okyanusta büyük balıklara karşı kendini korumak için binlerce balığın yan yana gelip bir kütle oluşturmasına benzer. Anlayamadığım, sergiye keyif almaya, birşeyler öğrenmeye, içini ferahlatmaya, sanatın coşkusunu doldurmaya gidersin. Orada asılı olan senin bakışına uymayan, daha az beğendiğin ya da hiç beğenmediğin fotoğrafları kendi bakışınla eşleştirmeye gitmiyorsun. Izdırap çekmek istiyorsan otur evinde düşünceler kur, o kadar karda kışta yol alma”¦



Sanat konusunu başka bir açıdan ele alırsak da, bazen halkın eleştirilerini de normal buluyorum. Sanat elit bir şey, ne kadar kamuoyu, halk için yapılsa da, iyi bir izleyici olmak için de gerçekten zaman ve para harcamış olmak gerekiyor. 20-30 TL verip o etkinliğe gidemiyor insanlar, çocuklarına ekmek alamayanlar var. Ekonomik anlamdaki varoluş mücadelesi ne yazık ki sanatı öteliyor. İnsanların hayatlarının ortasında tek başlarına ellerini kollarını sallayıp bir kültür ya da sanat merkezine girmeleri çok zordur. İlkokulda öğretmenin götürürse, sonra annen baban elinden tutarsa ancak; üniversiteye geldiğinde periyodik olarak senfoni konserlerine, devlet tiyatrosunun oyunlarına ya da bir bale gösterisine giderken bulursun kendini. Artık sanata insan kazandırma sırası sendedir.



Görsel sanatlara, resim-fotoğraf etkinliklerine gelirsek, daha önce de sözünü ettiğimiz sistemi irdelememiz gerekir. Nasıl sanat yapıtı, onu üreten sanatçı ve sanat yapıtını tüketen izleyici varsa; artık sanat yapıtlarının insanlara ulaşmasını müzelerin yanında galeriler sağlıyor. Son 10 yıl içinde ama özellikle de son 5-6 yılda daha ağırlıklı olarak sanatçı, galerici ve koleksiyoner hayli güçlenmeye başladı. Yeni cevval galericiler var, farklı tipte üretimde bulunan sanatçılar var. Dünya sanatını çok iyi izliyorlar, hem yurtdışına giderek, hem de kitap, dergiler aracılığıyla ve internete bakarak. Artık her şey çok kolaylaştı. 299 Euro’ya 4 günlük Paris bileti ve oteli ayarla, sabah çık, öğleye Paris’te ol, 3-4 günlük metro kartı al, 4 günde Paris’te ne olup bittiğini aşağı yukarı anlayabilirsin. 3 fotoğraf sergisi, 3 resim sergisi, 2 çağdaş sanat müzesi; kolay değil ama genel bir kanı oluşur kafanda. Ama sonraki aşamasında bir bakıyorsun -ben gittiğimde de sıklıkla bunu görüyorum- Türkiye’deki bir sürü sanatçının, ressamın, fotoğrafçının benim gördüğüm hangi sergileri gördüğünü hemen anlıyorum. Çünkü kendi çalışmalarında o kadar aynı mantıkları uygulayıp benzerlerini yapıyorlar ki. Ama işin acı tarafı eserlerini sundukları kitle bunları benimsiyor.




Ben bunun bilinçaltından istemsizce yapıldığına inanmıyorum. Tamam sanat ortak bir dildir, aynı anda aynı şeyi de düşünebiliriz ama, iyi niyetle yaklaştığımda bile bazı yapıtların başkalarına bu denli benzemesi beni şaşırtıyor. Ülkede müze yok, klasik fotoğrafın doğru bir piyasası, pazarı, mantığı ve tarihi oluşmamış, sen çağdaş fotoğrafın en uç örneklerini yapıp geçiyorsun. Alfabe öğrenmeden şiir yazılmaz. O zaman ne yapıyorsun, ithal ediyorsun, tekniği de, bakışı da, yaklaşımı da. Bugün genç insanlar internetten o kadar iyi iz sürüp, o kadar güzel şeylere ulaşıyorlar ki, ama benim bildiğimi onlar bilmiyor. Web sitelerinde o şekilde bir bilgiye ulaşamazsın. Çünkü klasiğe ve geriye hiç bakmıyorlar. Bir Eugene Smith’i, bir Cartier Bresson’u, bir Andre Kertesz’i, bir Ansel Adams’ı bilmeyen bir adamın fotoğrafçıyım diye dolaşmaması lazım, hayatında duymamış adlarını. Ben klasiği ve cazı çok iyi bilirim ama bugünkü bir sürü rock, heavy metal, rap, hip hop grubunu bilemem. Birileri çıkıp bana da, “Sen de bunu bilmiyorsun!” diyebilir. Ama benim dinlediklerimin bir geçmişi var, benim yenileri yakalamam çok zor. Hangi işler, nasıl ve ne zaman kalacak, onu bilmek lazım. Sen şiir yazdığın zaman Türkiye’de kimlerin şiir yazdığını bileceksin, nasıl yazdığını bileceksin ki, birisi yazdıklarını okuyup, senin şiirin şuna benziyor, şunu andırıyor dediğinde kastedileni anlayabileceksin. Ben de 1980’lerde yazarken bir sürü şairi bilmiyordum ama sonra öğrenince her şeyi daha iyi kavradım. Sanatta şu an inanılmaz oyunlar ve spekülasyonlar var. Sanat eserleri, en azından fotoğraf üzerinden diyebiliriz, garip fiyatlara çıktı. Avrupa’ya gittiğinde Lumas diye bir yer var; insanlara 30-40 Euro’dan 3000-4000 Euro’ya kadar geniş bir fotoğraf koleksiyonu seçeneği sunuyor. Tamam, çoklu basılmış, çoğu limitsiz baskı ama inanılmaz fotoğraflar var. Buradan herkes bütçesine göre fotoğrafa sahip olabilir. Sanat işinde edisyon esinlikle olmalı ama ben tek kopya fotoğrafa karşıyım. Fotoğrafın doğasında, tıpkı özgün baskıda olduğu gibi çoğaltma vardır ve fotoğraf resmin elitizminin karşısına, çoğaltılma yoluyla bu hegemonyayı kırmak için çıkmıştır. Tamam, 100 tane basma, ne bileyim, 5+2 çoğaltılması bana uygun görünüyor. Ama yemin ediyorum, Türkiye’de baktığınızda, 15.000-20.000 dolar fiyat koyulmuş sanatçılarınkine benzeyen ve duvara astığınızda eş salınım yapan işler var ki”¦ Ben kendi adıma -Berlin’de Lumas’ta da iki arkadaşımla bu konuyu tartıştım- hoşuma gideni ucuza almayı yeğlerim, onun benzerini 10.000 liraya değil de, 1000 Euro’ya alabilirim. Arkadaşlarım da bana diyorlar ki nasıl yani sen fotoğrafçısın, kendin fotoğrafçı iken bunu savunursun”¦ Evet, bir sürü şeyin hakkını bulamadığı bir ülkede -bazen kendi yaptığımı da kabul ediyorum- koyduğumuz fiyatların yanlış olduğuna inanıyorum. Arkadaşım 20.000 TL fiyat koymuş, niye ben onun benzerine 2.000 TL koyayım; hadi ben de 6.000 TL yapayım derken büyüyor işler. Belirli bir süre sonra, bu uzun vadeli işin statik hesapları doğru yapılmadığı için sistem çöküyor. Ve siz ileride, bir dönem büyük fiyatlara işler satmış olmanızın hatıralarıyla hayatınızın kalan günlerinizi geçiriyorsunuz. Bu oluyor, herkes birbirine bakarak yapıyor. Sanat elitleşiyor, sadece belirli bir kesimin sahip olabileceği bir “meta” halini alıyor. Benim Avusturya’da yaşayan ressam arkadaşım Hüseyin Işık’ın en iyi müşterilerinden biri, ondan yıllardır iş alan bir polis memuru. Siz bir polisin Türkiye’de resim aldığını düşünebiliyor musunuz? Ha zevki vardır, parası yoktur polisin ona bir şey diyemem. Geçen yıl Gümülcüne’ye gittim, şehir merkezindeki Kasaplar Çarşısı’na girdim, et kesen genç bir insan boynumdakine bakarak o Leica M7 mi dedi, hayır M8.2 dedim, bakabilir miyim diye sordu. Önce fotoğraf, ardından da Hi-Fi ve müzik muhabbetlerine girdik. İnanılmaz bir müzik setine sahipti. İş adamı, Hi- Fi’ci olabilir; ne bileyim bir doktor iyi bir koleksiyoner de olabilir ama bizde polis veya kasap genelde koleksiyoner olmaz, olamaz.



Fotoğraf ve diğer sanatların çağdaşlığıyla ilgili hiçbir problemim yok. Yalnızca her türlü evrensel sorunun yanında, altımızdaki toprağın ve yaşadığımız coğrafyanın da farkında olmalarının gerektiğine inanıyorum bu insanların. Ben çağdaş sanatla, Türkiye’deki birçok insandan daha önce ilgilenmeye başladım. Özetlemem gerekirse, birinci bienalde, milletin şaşkınlıkla “Bunlar da ne!” nidalarıyla sergi gezdiği yerde hemen kendi işlerimi bulmuştum bile. Şu an ülkemizde çağdaş sanatı yapan adamı önce tipinden anlıyorsun: Saçından, gözlüğünden, giydiği gömlek ve ceketten, ayakkabıdan ve konuşma biçiminden”¦



Komple bir sunum biçimi.



Hikaye burada, çünkü neden; dünyada da böyle bu adamların ciddi bir kısmı. Yaz günü kürk giyeceksin, ne bileyim saçlarını böyle jöleyle havaya dikeceksin, fosforlu renklerde ceketlerin, fularların olacak. Benim şöyle bir saptamam var, biz şu an burada Haendel dinliyoruz. 300 küsur sene öncesinden, büyük keyifle dinliyoruz. Dünyanın en ünlü sopranoları, tenorları onu söylüyor hâlâ. Keza Mozart, Beethoven, inanılmaz dinleniyor günümüzde. Yazarlara bakın; Mallarme’ler, Rimbaud’lar, Baudelaire’ler, fotoğrafçılara bakın; Cartier Bresson’un hayatına bakın”¦ Sıkıntılar, incelikler, detaylar, sessiz kalmalar, öyle acayip ki her şey. Oraya baktığınız zaman zaten, hayat anlaşılıyor. Adamların işi, adamların davranış biçimlerinin, giyimlerinin, hayatlarının çok önünde. Biz onların yanında zengin kalıyoruz. Dünyadaki birçok ünlü -özellikle belge fotoğrafçıları- büyük zorluklar çekiyorlar ve sınırda yaşıyorlar. Bir iş ya da proje aldıklarında onlardan iyisi yoktur. Bizde herkes gittiği lokantalar ya da sahip oldukları arazi arabalarıyla övünürler. Güzel insanların çoğu yoksullar hatta. İsterse 5 evin olsun, 3 araban olsun, sadece bir kıçın var, aynı anda sadece bir sandalyeye oturabiliyorsun. Ben duruma böyle bakıyorum.




Bir de sanat yapan insanın yalnızlığı var. Ben kendimi üretirken ve yaşarken ürkek bir sokak köpeği kadar yalnız hissediyorum. Elbette ki çevremizdeki insanlara, ailelerimize, bizi seven insanlara haksızlık etmeyelim. Optimum yalnızlık, üretim için bir en önemli malzemedir. Bilgiyle desteklenmesi ve tecrübeyle zenginleştirilmesi koşuluyla… Çişe ya da yemeğe, yerimize başkasını gönderemediğimiz gibi, sanatı da taşeronla üretemezsin, içinde olman gerekiyor. Şu çayı birbirimiz için fincana koyabiliriz ama mesela sinemaya gitmekse birbirimizin yerimize gidemeyiz, Şu filmi gidip benim yerime izle diyebilir miyiz, diyemeyiz.



Fotoğraf ile bulunduğumuz dönemin izini sürmek mümkün mü? Örneğin fotoğrafın klasiği, neo-klasiği diyoruz, fotoğrafın post moderni de var mı?



Var, tabii. Şöyle anlatayım. Şimdi sergi açarken hangi fotoğrafları koyacağını yakınına sorarsın, jüriye açmıyorsun ki. Kime sorarsın, eşine sorarsın, görüşüne inandığın bir dostuna sorarsın, sonra başka bir dostuna daha”¦ Ben 2010’daki İstanbul sergimle ilgili olarak eşime fikrini sorduğumda, şöyle biraz durup “Bu fotoğraflarda İstanbul yok ki!” demişti. Haklıydı, ben öylesine detaylardaydım ki. Ama bu da benim dünyayı algılama biçimim doğrusu. Başka bir coğrafya ya da farklı bir dönemde çekilmemişti ki”¦ Viyana’ya giderken ve kitabımı yaparken de önyargılarla karşılaştım. Kafeleri çek, Sacher torte ye, operaya git, Stephan Kilisesi’nin çatısına bak (Bu yine de içlerinde en iyisiydi), Tuna Nehri’nin kıyısında otur. Eline kent rehberini aldığında zaten hepsi var. Bizdeki de, şehrin ziyaretçilerini Kapalıçarşı’ya, Ayasofya Müzesi’ne, Mısırçarşısı’na Galata Kulesi’ne göndermiyor mu”¦ Mesela Tarlabaşı’na göndermiyor ama İstinye Park’a yönlendiriyor. Gaziosmanpaşa haritalarda bile yer almıyor. 5 kez Paris’e gittim, sırf bu yüzden Louvre Müzesi ve Eyfel Kulesi’ne gitmedim hâlâ. O mahallelerde turist olarak, bakkaldan ekmek arası kaşar ve kola alıp katkıda mı bulunacaksın; halbuki sistem Kapalıçarşı’da 7 liralık malı sana 25 liraya satmak üzerine kurulmuş. Bana gelince, ben o istenilen İstanbul’u doğrudan anlatamıyorum zaten. Çünkü Sultanahmet Camisi’ni, Saint Antoine Kilisesi’ni direkt çekmiyorum. Mimar Sinan Üniversitesi’nde bitirme tezim “Detay” idi, en zor kısmı konuyu jüriye kabul ettirme aşamasıydı. Çünkü diğer tezler arasında Sütlüce Mezbahası, Rumeli Hisarı gibi konular vardı. Yüksek Lisans’ta da “Nesnenin Ruhu” üzerine tez verdim Marmara Üniversitesi’nde. Herkesin bir görüşü/bakışı var, benimki böyle işte”¦ Biraz çizgi dışı. Ne yapacaksan hakkıyla yapacaksın. Özgün de olmalı. Hele bir de sosyal göndermesi varsa, o proje dünyanın en güzel işlerinden biri olarak, işlevini de yerine getirir. Aslında konusu açılmışken, sponsorlukları da büyük istemek gerekli: 15.000 dolar istiyorsun vermiyorlar, 350.000 dolar istiyorsun veriyorlar. Sizin talep küçük iş oluyor ve gündeme girmiyor. Günümüzde yapılan birçok çağdaş iş için fotoğrafçı olmana gerek yok. Bunlar için iyi bir grafiker olman ve iyi bilgisayar kullanabiliyor olman yeterli.



Sunum noktası da çok önemli.



Çağdaş fotoğrafı ve içeriğe yakışan bir tekniği sonuna kadar savunuyorum. Gördüğüm çağdaş sergiler için, dergilerde övgü dolu yazıları yazmaktayım. Ama anlarla ilgili bir şey var ki, benim derdim o; iki farklı tarzı sonuç bakışta gerçekmiş gibi karıştırıp millete sunmayın, diyorum. Derdim muhafazakârlık falan değil, sadece ve sadece bu konuda biraz kararlılığım var. Mesela İngiliz fotoğrafı da muhafazakâr, ama İngilizler en uç işleri de yapan insanlar, İngilizlerin fotoğraflarına baktığımızda, çoğu kez az ögeler ve küçük esprilerle de karşılaşırsınız. İngiliz filmlerini izleyin, İngiliz mizahı da çok incedir. Aşk filmleri de çok sevimlidir onların, çünkü arkasında müthiş bir tiyatro geleneği vardır: En hüzünlü şeyi bile onların filminde tebessümle izlersiniz.




Mesela Alman fotoğrafı”¦ Alman fotoğrafı daha skolastik, daha sert bir bakışa dayanır. Kendileri gibi düzenlidir; yataylar yatay, dikeyler dik, geniş yüzeyler, siyah beyazlar griler yerinde. Elbette her Alman fotoğrafını bu yaklaşıma dahil edemezsiniz ama, Çağdaş Alman fotoğrafında hocalarının Bernd ve Hilla Becher olduğu, Thomas Ruff, Thomas Struth, Candida Höffer, Axel Hütte ve elbette Andreas Gursky gibi isimlerden oluşan Düsseldorf Okulu‘dur bu ekip. Çünkü bu bir ekoldür, bilinmek için bir ekol olman lazım.



Bizim fotoğrafımıza baktığında ise, genelde köylü kadınlar, yaşlı amcalar, Anadolu görüntüleri ya da ortada kalmış manzaralar var. Bu saydıklarımın doğru yorumlanmışları olursa elbette müthiş olur, yoksa fotoğrafları konularına/niceliklerine bakarak asla değerlendiremeyiz. Yıllar boyunca, bu konuları doğrudan obje ve görüntüler üzerinden değil de yaklaşım odaklı ele alıp, doğru bir biçimde işleyebilseydik, şimdi Türk Fotoğrafı hem tematik, hem de stil olarak inanılmaz bir yerde olabilirdi.



Bizde de bir ekolden söz etmek mümkün mü bu anlamda?



Galiba söz edemeyiz. Bireysel çıkışlar ve küçük gruplaşmalar bile şu an ancak gerçekleşiyor. Çok zor yani. Günümüz fotoğrafında, çağdaş fotoğrafa baktığımızda daha çok yaklaşım ya da biçim akrabalıkları görüyoruz. Bunlar, biçimle daha fazla bağlantılı olduğu için Avrupa’da ya da Amerika’da yapılan fotoğrafları daha çok çağrıştırıyorlar. Bana göre fotoğraflarda doz ya da ayar meselesi çok önemli. Neşelenirsin, içersin dağıtırsın; ertesi sabah kendini soyulmuş bulursun. Buradaki sorun eylemin kendisinden değil, eylemin tasarruf ediliş biçiminden kaynaklanmaktadır. Yani özellikle belge fotoğrafında, anlatımın gerektirdiği tekniği doğru oranlarda kullanmak şart. Yoksa coğrafi yapılanmalardan insanlık onuruna kadar birçok farklı noktayı zedeleyebilirisin. Ben çektiğim fotoğraf konusunda bazen muhafazakâr olduğumu kabul ediyorum, çünkü anların bana birebir verdiği şeyle genelde yetinebiliyorum. Ben basit görünenin arkasında yer alan gizi, fotoğrafımdaki yaklaşım aracılığıyla sessizce sorguluyor ve çözmeye çalışıyorum. Nasıl diyeyim, her şiir Nazım Hikmet’in şiiri gibi çok sesli ve ritmik olmak zorunda değil, tak tak tak vurmaz kulağa. Ya da askerin postal sesi gibi duyulmak zorunda değil. Daha sessiz, ilk bakışta sıradan görünen ama uzun bakmalarla açılıp, içe işleyen bir şeyin peşindeyim ben.




Bir üniversitede Görsel Tasarım bölümünde okuyan bir öğrencinin bitirme ödevinin içeriği oldukça ses getirdi. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?



Oradaki iç meseleler farklı ama şöyle bir şey olabilir. Çırılçıplak öz portresini getiren öğrenci de oldu bana, adam cesaretini mi sınıyordu, özgürlüğün uzantısı olan bir fotoğrafı mı paylaşıyordu bilemiyorum… Sanat belirli bir özgürlüğü bünyesinde barındıran bir oluşumdur ama bunu yapanın nerede neyi otosansürlediği ya da bakan kişinin nerede durduğu çok önemli. Sanatçı yapıtı ortaya çıkardıktan sonra izleyicinin kendi eylemi devreye girer. Muhafazakârlıkla rahatsız edici olmak arasındaki sınırı çok doğru ayarlamak gerekli. İzleyici de yapıtları gerçek gibi değerlendirilmemeli. Sanat kurmacadır zira. Bir kaç açıdan söyleyeyim; ben öğrencinin yerinde olsam böyle bir iş yapmazdım bir; ikincisi de bana gelseydi bakardım; evet, içindeki sanatsallık, verdiği mesaj, dengesi, proje kriterlerini yerine getirip getirmediği gibi noktalardan bakardım. Üçüncüsü de, geçenlerde bu olay patladıktan hemen sonra dile getirdiğim bir noktayı paylaşmak isterim sizle. Türkiye’deki ilk kez böyle bir şey oluyor, medyadaki söylemiyle: Bitirme projesi olarak çekilen bu porno filmin bir kopyasını kült bir parça olarak -elbette edisyonlu- güzel paraya satabilir bu arkadaş. Değişik videolar toplayan insanlar var, böyle bir adam, mesela o tek kopyayı satın alabilir. Bu iş böyle manyak bir iş. Madonna’nın donunu adam 15.000 dolara alıyor, Elvis’in kullanılmış diş fırçasını 20.000 dolara alıyor. Böyle toplanan değişik şeyler, nesneler var, burada bahsettiğim John Lennon’ın gitarı değil. Osman Hamdi’nin Kaplumbağa Terbiyecisi’ni almak gibi de değil. Demin bahsettiğim farklı bir şey; bir hoca olarak bakardım, değerlendirirdim ama ben çekmezdim o filmi; orada bizim bilmediğimiz başka iç meseleler, durumlar var. Bu durum bir biçimde basına yansıtılıyor. Böylece, kısa bir süre gazeteler adından söz eder, sonrasında da iyi bir şeyler yapmadıkça unutulup gidersin. Yarın öbür gün okullara da gelip, nü resim yapılıyor, porno fotoğraf, film çekiliyor diye bu bölümleri de kapatabilirler. Korkarım, bu gidişle güzel sanatlar eğitimi, yalnızca Geleneksel Türk Sanatları Bölümleri’yle sınırlı kalacak.



Çalışmalar bu okullarda, bir sanatsal bakış ve belgeleme bağlamında yapılıyor, hoş porno olsa ne olur ki zaten; bu kapalı bir ortamda, halka açmıyorsun ama bu senin neyi nasıl duyurduğuna bağlı. Birisi basını çağırıyor, geliyor basın skandal olarak patlatıyor. Biraz bence orada durum öyle olmuş ve bölüm başkanının istifası ile sonuçlandı. Değişik bir olaydır ama sonuçta sen öğrenciye şöyle bir şey demiyorsun ki; nü çekmeyeceksin, bacak arası gözükmeyecek, genital organ gözükmeyecek; böyle bir madde yok. Öğrenci getirebilir ama yaptığı işin bir mantığı ve genel konsepti olması gerekiyor. Konu, ele alış, bakış açısı, sunum kalitesi aralarından bir altın oran yaratır. Hiç sanat göstermeden, tam bir porno da yapılabilir. Marcel Duchamp, pisuarı sanat yapıtı olarak müzeye koymuştu. Mesela Dogma sinemacısı Lars von Trier çok değişik bir stile sahiptir. Elinde kamera; bir filmde en küçücük bir kamera sallanmasında, netlik kaçmasında entellektüel sinema izleyicileri olarak sinir olurken, Dogma filmlerde kamera bir o kişiye, bir ötekine dönüyor konuşurken. Lars von Trier filmlerini seyredin, mesela Dalgaları Aşmak, Melankoli böyledir. Bu bir stildir ve sen adamın bilinçli yaptığını biliyorsun. Aradaki fark bu; gördüğün yapıtın düşündürdüğü, sanatçının bunu bilinçli mi bilinçsiz mi yaptığını anlayabilmesi gerekir ortalama üstü izleyicinin.




Fotoğraf okumakla ilgili, aynı zamanda ‘Kayıp Ruhlar’ isimli çalışmanızla hayvanlar üzerinden imgelemler oluşturmuşsunuz. Bu çalışmanızın okuması ve fotoğraflar üzerine de düşüncelerinizi alabilir miyiz?



Evet, genel bir okuması var. Şöyle söyleyeyim; çok ilginç bir olay, geçen yıl sergiden 2 ay öncesi, epeydir görmediğim bir fotoğrafçı, “Hocam” dedi, “Sen Afrika’ya gitmişsin öyle mi” dedi? Epeydir de görmüyorum, ilginç bir arkadaş, “Gitmedim” dedim. “Hocam, saklama” “Vallahi gitmedim” dedim, ama o kadar güçlü ki adamın söylediği, beni biriyle karıştırması da imkânsız, herhalde ben Afrika’ya gittim ama unuttum, diye düşündüm. Ayrıldık, bir hafta sonra uyandım: Hayvanlar üzerine sergi açacağım duyuluyor; safariye gittiğimi, Afrika’da aslan-kaplan fotoğrafları çektiğimi sanmıştı. Haklılar da aslında; hayvanlarla ilgli sergi açılacağını duyduğunuzda ne düşünürsünüz? Ceylan meylan, orman, filler”¦ Duyumu aldı, kafasında kurdu ve bu sonuca ulaştı. Çok önemli soprano bir hanım var, Bursa’daki konserinden sonra kendisini tebrik etmeye gittim; Kayıp Ruhlar sergimi söyledim, beni tebrik etti ve çektiğim mükemmel kaplan fotoğrafları için beni kutladığını söyledi. O ara Süha Derbent de sergi açmıştı; beni Süha Derbent sandı. Hiç bozmadım.



Projeme gelince”¦ Sokak kedileri ve köpekler, insanın ilk aklına gelen, yakın çevremizdeki hayvanlar bunlar. Ben çoğu kez çekilen kedi köpek fotoğraflarına kızıyorum, hatıra gibi çekiyorlar. Çocuklar için de aynısı yapılıyor. Ya sevimli, ya da çok zavallı çekiliyorlar. Yaşlı amcalar ve teyzeler için de durum böyle. En kırışık yüzü gören hemen deklanşöre basıyor. Fotoğrafın bir parçası olması gereken özellik, fotoğrafın kendisi olunca ifade zayıflıyor. Bunun tam tersi, tekniğin aşırı kullanıldığı içeriğin çok geride bırakıldığı ya da orantısız dozlarda kullanıldığı fotoğraflarda da söz konusu. Gece bir yerden çıkıyorsun sokakta bir köpek, bazen sana havlıyor, bazen yanına geliyor; kedileri filan gördüğümde hep yanlarına giderim ve severim. Ama evde kedi, köpek beslemeyi hiç düşünmüyorum, ama onları sokaklarda çok soylu buluyorum. O köpekler çoğu kez aç olmalarına rağmen nasıl da mağrur hayvanlar, uyuzlar kaşınıyorlar, tekmelenmişler, korkutulmuşlar ama garip bir duruşları var. Ben onları kendime çok yakın buluyorum, mesela beni çok önceleri bir köpek de ısırdı, ama fark etmedi. Arkadaşlarımın evine gittiğimde onların besledikleri hayvanlarla da oynarım. Sonra çeşitli hayvanat bahçelerinde de hayvanları dikkatle izledim ve fotoğrafladım. İnsanların istediklerini yapan hayvanlar beni hiç çekmez; o yüzden sirklerden ve hayvan terbiyesinden hiç hoşlanmam.



Bu hayvanları incelerken, aslında etrafımızda ne kadar çok hayvan imgesi olduğunu gördüm. Galatasaray; aslan, Fenerbahçe; kanarya, Beşiktaş, kartal, şirketler, mitoloji, bir bakmaya başladım, o kadar çok hayvan imgesi ile dolu ki çevremiz. Bir de şu var, ben fotoğraflarımı çekerken onlar zaten kadraja giriyordu. Doldurulmuş hayvanları Berlin’de Doğa Tarihi Müzesi’nde çekmiştim. Mesela Yıldız Parkı’ndaki kanguru heykeline kaş göz çizmişler. Eşim “Ne var bunda, bunu herkes çeker” dedi. Zaten ben de adamın imkanı, fırsatı, parası, çevresi var tabii gider çeker, denmesini istemiyorum. Fotoğraflar hepimizin çekebileceği fotoğraflar olmalı. Anlar o kadar özgünler ve farklılıklar içeriyorlar ki. Bana, ilk bakışta dümdüz görünen anlar/fotoğraflar daha çok hitap ediyor. Benim gördüğüm ve göstermek istediğim bir şey var. Şu kanguru heykeline çizilen kaşa göze bakar mısınız, bunu Avrupa’da asla böyle yapmazlar, bambaşka bir hale sokmuşlar hayvanı. Buna dikkatle baktığımız zaman cinsellik, hayvana ilgi, bastırılmış duygular, Avusturalya’da yaşama özlemi; her şey var. Hatta heykele olan düşmanlık… Gerçi İstanbul’un güzelim tarihi çeşmelerine bile boyalarla graffitiler yapıyorlar. Bu bir vandalizmden başka bir şey değil.




Biliyorsunuz Yıldız Sarayı’ndaki, Tophane’nin önündeki heykeller çalındı, kırıldı, depolara atıldı ve yok edildi. Gürdal Duyar’ın meşhur geriye doğru uzanmış çıplak kadın heykeli “Güzel İstanbul” un akıbeti bilinmiyor. Düşünün 1974’te o heykel Karaköy’ün göbeğine dikilmişti, sonra kaldırıldı, ardından Yıldız Sarayı’nın yani şimdi bu kangurunun yaşadığı bölgenin biraz yukarılarında, kuytuya oradan da bilinmeze doğru yola çıktı. Aynı şeyler Mehmet Aksoy gibi önemli bir heykel sanatçımızın da başına geldi. Gerçekten de, sanat birilerini fena korkutuyor, kendilerinin yok olacaklarını, ya da kötü anılacaklarını ve sanat yapıtlarının da belki yüzyıllarca kalacağını tahmin edip yok etmeye çalışıyorlar.



Bremen’e gidip Bremen Mızıkacıları’nın heykelinin siluetini çektim, çocukluğumuzun hikayesi. Aslında böyle bir hikaye de yok ama bir sürü turist şehre akın ediyor. Sanatla ilgilenenler, masallara inanmayı severler. Epey büyük bir seri bu. Bunu da ben güzel bir kitap yapacağım inşallah. Sonuçta ben hayvan imgesine yeni bir filtre ile hayatımızın içindeki şekli ile bakmaya başladım. Ne oluyor bu seçimde, şöyle bir şey; hayvanı ve hayvana ait şeyleri başkalarından daha hızlı ve farklı olarak görebiliyorsunuz. Koleksiyonculuk da böyledir, bir şeyi toplamaya başlarsınız, sonra onun hakkında inanılmaz bilgi sahibi olursunuz, onun türleri hakkında bilginiz olur ve sizi hiç düşünemeyeceğiniz yerlere götürür. Bir kartpostala bakarsın, oradaki verilerden yola çıkarak dünyanızın aydınlandığını görürsünüz. Bakarsınız şapka var ama yazı Osmanlıca. Anlarsınız Şapka Devrimi olmuş ama Türkçe yazıya henüz geçilmemiş. Ah, bir de Osmanlıca bilseydim harika olurdu”¦ Neyse, fotoğraf okuması da böyle; fotoğrafın içinde olan somut göstergelerden ve izlerden yararlanarak, o fotoğrafın teknik ve estetik analizini yaparsınız.



Hiç bilgi sahibi olmadığın, yani “studium”unu bilmediğin bir fotoğrafın, İspanya’da mı Türkiye’de mi çekildiğini, 1950’de mi yoksa 1977’de mi çekildiğini bilerek yorumunu daha rahat yaparsın. Bunun için kategorize edilmiş bilgiye ve bunların uzantılarına ihtiyacınız vardır. Sonra açarsınız kitabı ve benzer örneklere bakarak analojiler kurmaya başlarsınız.



Her şeye bu şekilde farklı bir düzlemde bakmaya başlayınca bilgeliğe doğru adım atıyorsunuz. Cahil adamın agresif olmasını, kavgaların içinde olmasını ve kendi ile bile çatışması normal. Bilgi insanı ehlileştirir. Saldırganlık zaman ve edinilen bilgiyle azalan bir mefhumdur. Fotoğraf çekip çekmemek önemli değil, ondan haz olmak önemli. Güzel gitar çalamıyorsun ama güzel gitar yapıtlarını keyifle dinleyebiliyorsun. Benim için de önemli olan baktığım fotoğraflardan keyif almaktır. En çok bunu kaybetmekten korkarım. Hep şunu düşünürüm, fotoğrafçı olmayabilirdim, bunun anlamı fotoğrafa pasif olarak izleyici bağlamında katılmaktan, haz almayacak mıydım sorusuna karşılık gelir. Fotoğraf albümleri ve müzik CD’leri ve plaklar benim en büyük servetimdir. Ben bu aşamaya geldiğimi düşünüyorum. 25’imde böyle miydim, hayır değildim. O yüzden 25 yaşındaki arkadaşlarımız, bizim yaşımıza geldiğinde değişebileceklerini bilsinler, bunu bir daha düşünsünler. Değişim, insanın doğasındaki gizli koddur. Ha, ben de 70 yaşı bilemem, çünkü 70 olmadım. Hep gençlere nasihat veriyor gibi görünmeyelim; çok çalışkan, çok iyi işler yapan yaşları ortalama 20-30 arasında olan pırıl pırıl bir ekip var. Aslında ben onlara Türkiye’nin geleceği olarak bakıyorum. Hani demin sormuştunuz ya; Türk fotoğraf ekolü oluştu mu diye; şöyle söyleyeyim, Türkiye bir müzik ekolü de oluşturamadı, bir resim ekolü de oluşturamadı ki, fotoğraf ekolü oluşturabilsin. Nasıl olur derseniz, o da şu; müzikten bahsedersek Fazıl Say gibi 20-25 tane özgün müzik dili olan müzisyen bir araya gelir, aşağı yukarı aynı anlarda, dünyanın çeşitli yerlerinde konserler veririler, çeşitli yarışmalarda ödüller alırlar, kayıtları yılın albümleri seçilir, bu konserler İngiliz BBC müzik ve başka ülkelerdeki muadili dergilerde yankı bulur; üstünden bir 4-5 sene geçer, işte hâlâ bir devamlılık varsa, bu iş olur. O konuda, dünyadaki ilk elli kişinin içinde olursan, olur diye düşünüyorum. BBC müzik dergisinin her sayfasında bir Türkiyeli müzisyenin adı geçtiğinde, bence bu iş olur diye düşünüyorum. Fotoğraf için de aynısı geçerli. Kayıp Ruhlar diye kandırıp konuşturdunuz beni. Neticede, ben de onlar gibi kendimi kayıp hissediyorum.




Peki, gençlere neler tavsiye ediyorsunuz? Ve yeni çalışmalarınız neler?



Benim fotoğraf ile ilgili tavsiyem şu, fotoğraf koca bir bütünün, sanat ve yaşam bütünlüğünün önemli bir parçasıdır. Aşırı abartmasınlar, ama gereken bütün dikkati verip özeni de göstersinler; bu söylediğim çok önemli bir şey. Makineyi omzuna takıp, fotoğrafçı olduğunu sanarak gezindiğinde, aslında hiç bir şey olmuyorsun. Sokaktaki on binlerce fotoğrafçıdan birisin. Ama fotoğrafın çok önemli bir varoluş biçimi ve dünyanın en acayip icatlarından birini icra ettiklerini bilsinler. Tribüne oynayan sahtekârlar ortadan silindiğinde, üç kuruşluk işleri 300 liralıkmış gibi satanların foyası kamu tarafından bilinip dile getirildiğinde arena gerçek fotoğrafçılara kalacak. Fotoğrafın, bir bütünün parçası olduğunu söyledim ya, o bütünü tamamlayan diğer parçaların varlıklarını ve desteğini kullansınlar. Fotoğrafın grafik, sinema, edebiyat, heykel gibi diğer sanatlarla olan bağlantısını, bir taraftan da felsefe, estetik ve sanat tarihi ile olan ilişkisini pas geçmesinler. Çünkü dünya yüzüne çıkan her yapıt, sanat tarihi bağlamında bir zincirin parçasıdır. Evinde Sanatın Öyküsü kitabı olmayan adam, isterse elinde bütün fotoğraf albümlerini bulundursun bir şeyler hep eksik kalacaktır. Rönesans, Barok, Kübizm, Empresyonizm, Sürrealizm’i bilmiyorsa; yapabilecekleri sınırlıdır.



Son olarak da, daha önce de söylediğim gibi bilgi dünyadaki en önemli şey, tecrübe yani yaşanmışlıktır; iflas edersin, paralar kaybedersin ama sonucunda bir tecrübe kazanırsın, acı lezzetli olan bir tecrübe. Bu kazandığın tecrübe yeniden iflas etmene de engel olmaz tabii. Ben bir de şuna inanırım; bilgi öyle bir şey ki; önce hasta eder adamı, sonra da çelik gibi yapar. Hastalanırsın, aşı niyetine vücuduna giren seyreltilmiş mikroptan, sonra da hastalıklara karşı kuvvetlenmiş olursun. Bunun yolu okumaktan geçer. Evet, bilgisayarının ekranına da bakabilirsin ama eline bir kitabı alıp, onu kendine ait hızla okumanın keyfi de başka hiçbir yerde yoktur. Sergilere gitmek, orijinal yapıtlarla karşı karşıya gelmek insana çok şey kazandırır. Elbette sağlam, her şeyi konuşabileceğin, senden biraz daha fazla donanıma sahip dost ve arkadaşlarının olması da çok önemlidir. Bu işlerde en tehlikeli şey “Ben biliyorum” diyerek tek başına, hiç kimseye danışmadan ilerlemektir. Bütün bunları tamamladığın zaman, muhteşem bir yere gidersin. Yaptığın işi dikkatli, severek ve arkasında durarak inançla yapman gerekiyor. Eleştirilere açık olmalısın. Eğer ortaya bir iş koyarsan en büyük övgüden, en ağır sövgülere kadar yaptığın işe söylenecek her sözü göze almalısın.



Aslında üretmek gerçekten vakit kaybı; genin böyle değilse zaten zorlayarak bunu yapamazsın. Bir sürü insan bu mekanik süreci biraz fazla kullanıyor, çünkü içinde gerçek hissediş yok. Şu çok önemli bir şey; ben de bir zamanlar aynı şeyi yapıyordum. Bir sanat yapıtının karşısına geçtiğinde, ben de eve gidip bunu yapacağım demeyeceksin, bunu söylemeyecek dirence sahip olmak lazım. Jan Garbarek’i izliyorum, gelip ben de saksofon çalmaya çalışıyorum ama konserde izlediklerim benim saksofonla aramı daha çok açıyor. Çünkü adamın ne yaptığını anlamışım ve asla böyle çalamayacağıma bir kez daha emin oluyorum. Başkasının iyi yaptığı bir şeyi sen de iyi yapmak istiyorsun. Mesela aşçılar ne kadar çoğaldı, çünkü onlar da gittikleri yerdeki ya da ders aldıkları gibi yemek yapmak istiyorlar”¦ Bir sürü müzik kursu, fotoğraf kursu vs. Keşke biz biraz daha egomuzu ve ihtirasımızı bastırsak ve sadece dinleyici, izleyici olarak kalabilsek, ama benim için bu işlere bu kadar bulaştıktan sonra çok geç.



Kendine acı çektirerek 40 senede 5 roman yazıyorsun, ne düzgün para kazanırsın, ne başka bir şey. Hayatını veriyorsun, her gün düzenli çalışıyorsun, 40 senede 2.000 roman okursun. Hangisinin keyfi daha büyük, çok daha kötülerini yazıyorsun zaman harcayarak; hiç bir zaman Babalar ve Oğullar, Venedik’te Ölüm, Yüzyıllık Yalnızlık gibi olmayacak yazdıkların.



Benim son olarak diyeceğim; devam etsinler, içlerindekini çeksinler, başkalarının işlerini değil; mücadelelerini de dozunda versinler. Küçüğe sevgi, büyüğe saygı da işin önemli bir parçası, çok önemli. Karşındakinin negatif özelliklerine takılma, pozitif yanlarını al. Hata, çok kolay bulunur. Bunun için işin erbabı olmaya da gerek yok.




Az önce; konuşabileceğin en az bir tane çok yakın arkadaşın, dostun olması koşulundan bahsettiniz. Sizin hayatınızda bu rolü üstlenenler kimlerdir?



Benim en eski arkadaşlarımdan biri, üniversiteye hazırlık kursunda tanıdığım -kendisi sonra İTÜ’de makine mühendisliği okudu, ben Akademi’ye girdim, güzel sanatlar eğitimi aldım; aynı zamanda o da şairdir, ve benim çok yakın dostumdur- Ali Selen. Grup 9’un da içindeydi. Dostluğumuz 32. senesini buluyor, arada daha az görüştüğümüz zamanlar oldu, askerliklerimiz girdi araya, yurtdışı dönemlerimiz oldu, o daha önce evlendi; bazen küçük uyuşmazlıklarımız da da oldu ama o kişi Ali’dir. Evlenirken, eşim Nesrin Akça’nın da şahidi olmuştur. Diğeri Bakırköy’den mahalle arkadaşım, dünya iyisi bir isim Erhan Ögel; neredeyse 35 senedir de onu tanıyorum. O da mühendistir, onunla sanatı ve fotoğrafı daha az paylaşırım ama benim hayatımdaki yeri çok önemlidir; çok pozitiftir. Onunla sürekli yaşamı konuşuruz, beni çok rahatlatır. Mükemmel bir insandır. Genç arkadaşlara gelince”¦ Belirli bir yaş ve konuma gelince, artık sen de ağabey ve hoca oluyorsun. Ve seni başka türlü, bir hiyerarşiyi kabul ederek dinliyorlar. Ben öğreten adamdan çok, paylaşan kişi olmaya çalışıyorum genç insanların hayatında. Hocanın örnek teşkil etmesi çok önemli. Bu bağlamda da beni sanat konusunda coşkulandıran insan, yine aynı yıllara 1981’e Akademi’nin ilk günlerine gider ki o da 30-31 seneye denk geliyor; Hilmi Yavuz’dur. Hilmi Yavuz, Uygarlık Tarihi hocamdı benim. Bir sene bize derse geldi, ben onun sayesinde, onu görerek bilginin önemini çok iyi kavradım; ondan birçok şey öğrendim, ayrıca özel oturumlarımızda şiire iyice cesaretlendim. Hocalığımın, şair olmamın ve bilginin önemini kavramamın Hilmi Yavuz aracılığıyla olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kendisi benim en büyük şansımdır.



Fotoğraftan önemli bir insan diyorsak, okulda hocamız değildi ama Şahin Kaygun’dur o kişi. Onun dostluğu, onun atölyesine takılmak çok önemliydi fotoğraf hayatımızın başlangıç günlerinde. Şahin Kaygun’u anmadığım gün geçmez neredeyse. Türkiye’de sanat fotoğrafının devamlı ilk insanı Şahin Kaygun’dur. Fotoğraf adına büyük mücadeleler vermiş ama aramızdan erken ayrılmıştır. Üçüncü kişi ise beni ukala bulduğu için çok çektiren ve zorluklar yaşatan hocam, değerli insan merhum Yılmaz Kaini’dir. Bana kızardı, küfür de ederdi, çok ukalasın deyip, değişmezsem bana bu kafayla gidersem okulu bitirtmeyeceğini söylerdi. Ama birlikte içki içtiğimiz tek adamdı, bizi evine davet eden tek kişi, klasik müzikler, beş çayları filan çok önemli bunlar. Hayatımda elime aldığım ilk Leica, onunkiydi. Bugün çok iyi anlıyorum, bir hocanın bir öğrenciye böyle takması için, o kişinin hiyerarşiyi aradan kaldırmış olması, sizi sevip fotoğrafa kazandırmayı istiyor olması lazımdı.



Bu üç dev adam olmaksızın Merih Akoğul asla olmazdı. Diğer hocalarıma da çok şey borçluyum. Daha okula girmeden yanında profesyonel fotoğrafçılığı kavramaya çalıştığım Haluk Doğanbey (Konyalı)’yı da anmam gerekiyor. 17 yaşımda elime bir Nikon F2 AS’yi verip, Topkapı Sarayı’nda bir sikkeyi çekmemi söylediğinde heyecandan kalbim yerinden çıkacaktı. Hepsini her fırsatta anıyorum. Hilmi Hoca hariç, sözünü ettiklerim uzun süredir bu dünyada yoklar. Ama anılarıyla sohbetlerimde, derslerimde ve yazılarımda da öğretileri ve yaptıklarıyla olacaklar. 18 yıllık hocalık hayatımda da beni asla bırakmayan, birlikte olmaktan keyif aldığım, sayıları çok fazla olmasa da farklı yaş gruplarında bir elin parmakları kadar sayıda, vefalı ve insani özellikleri yüksek öğrencilerim var. Bana yetiyorlar.




Bu kişiler de fotoğrafı tanımlarken anlattığınız bütünün parçaları gibi değil mi?



Evet, dostlar olmazsa, sen sen olmuyorsun ki”¦ Hayatında seni özleyen, telefonu açıp, neler yapıyorsun diye sana soran, konuştuğunda sıkıntılarını hafifletecek insanlara da ihtiyacın var. Mesela onlardan bir tanesi ünlü karikatür ve grafik sanatçımız Necati Abacı’ydı; onu da ne yazık ki çok genç yaşında kaybettik. Türkiye’deki ilk fotoğraf karikatürleri sergisini o açmıştır, fotoğraf tarihinden de bir takım ikonik görüntüleri kullanarak yapıtlarını gerçekleştirmişti. Yapmıştı. Karikatür ile Türk fotoğrafına yaptığı katkı çok önemlidir. İki sanat arasındaki sınırları başarıyla kaldırmıştır. Biz onu yaşatıyoruz, ölümünün ardından ona hemen bir kitap yaptık: “Ne Janti Abimizdin Sen” kitabının babası şairimiz Haydar Ergülen’dir..



Projelere gelince, bu sene, kitaplarım ve şiir için ayırdım, sergi açmayı düşünmüyorum. Ama yine Art Bosphorus Sanat Fuarı’nda karma bir sergimiz olacak, onu pas geçmeyelim. Bursa FotoFest’in, Türkiye’nin en geniş kapsamlı fotoğraf etkinliğinin bu yıl ikincisini gerçekleştireceğiz. Bu, Hanlar Bölgesi ve Merinos Atatürk Kongre Kültür Merkezi’nde yaptığımız çok önemli uluslararası bir festival. Türkiye’deki büyük bir katılımın gerçekleştiği en geniş kapsamlı fotoğraf etkinliği. Yine çok önemli fotoğrafçıları getirmek için çalışmalara başladık. Bu yılın konusu “İnsanlık İzleri” olarak belirlendi. Bursa, İstanbul’dan hayli farklı ama heyecan verici bir şehir. Bir yanı tam Osmanlı ve biraz muhafazakar; diğer yanı da Balkanlar’dan farklı zamanlardaki göçlerle, mübadelelerle gelenlerle zenginleşmiş bir kültürel senteze evsahipliği yapmıştır. Evet maliyeti yüksek ve büyük emek gerektiren bir festival ama Bursa’yı fotoğrafın yeni başkenti yapmak için uygun bir fırsat.



Bir de son haber, ben İstanbul Modern Müzesi’nin Danışma Kurulu’na seçildim, yeni konu da bu işte, önümüzdeki hafta toplantılarımız başlıyor, 5 kişilik bir kurul oluşturuldu. Yani ülkenin fotoğraf gündemini elimizden geldiğince yönlendirebilecek olmak aslında çok hoş bir duygu. İstanbul Modern, bugün Türkiye’nin yüz akı ve en önemli sanat kalesi. Dünyadaki bilinirliği de çok iyi. Sanata devlet ne yazık ki yeterince destek olamıyor ama bazı özel kurumlar bu açığı kapatmaya çalışıyor. Allahtan sanata yatırım yapan aileler, bankalar, kurumlar var, keşke daha çok olsalar. Yoksa hiç bir şey yok bir düşünün. Kapitalist filan deniliyor, ama onlar yapıyorlar. Festival organizasyonunun içine girince bu işleri yapmanın hiç de kolay olmadığını gördüm.



Ben bu bağlamda, Garanti’yi, Akbank’ı, İş Bankası’nı, Yapı Kredi’yi, Sabancı’yı, Eczacıbaşı’nı, Koç Ailesi’ni, Borusan’ı ve burada isimlerini sayamadığım kurumları yürekten kutluyorum. Onların yayınları, festivalleri, tiyatroları, konserleri, sergileri, tiyatro ve dansa verdiği destekleriyle yükseliyor ülkenin kültür katsayısı. Keşke 40-50 kurum / aile olsaydı, Türk kültür ve sanatı şimdi çok daha ilerilerde olabilirdi.




Bir de bu ülkenin Yahudi, Ermeni, Rum ekaliyetini tarih boyunca, huzurlu bir biçimde tutabilseydik, şu an sanat ve kültür hayatımız çok farklı olabilirdi. Bir zenginliği, aşağı yukarı son 100 yıldaki siyasi ve toplumsal olaylar neticesinde önemli bir ölçüde yitirdik. Yaşam derdine düşen insanlar, ne yazık ki ne zenaatçılık, ne sanat üreticiliği ne de sanat yapıtı toplayıcılığı konularında etken olamadılar. Taş işçiliğinden, yemek kültürüne; müzikten geleneksel sanatlara kadar birçok değerin kayboluşuna seyirci kaldık. Aynı zamanda sanata akacak büyük bir sermaye yok olup gitti. Amerika’nın uyguladığı strateji, ülkemizin neredeyse tam tersidir. Dünya sanatına baktığınızda özellikle Yahudilerin hem üretim, hem koleksiyonculuk, hem de müze oluşturmaktaki rollerini, sanatı nasıl başarılı bir yatırım aracına dönüştürdüklerini ve yaşadıkları ülkelerin seviyelerini ne kadar yukarıya çektiklerini görürüz. Sanat ve zenaatların olmayış ya da kayboluşlarındaki ve dolayısıyla da kültür olarak önemli yerlere tescilli olarak gelemeyişimizin en önemli nedenlerinden biri de ülkemizin azınlıklar üzerinde uyguladığı yanlış stratejiler ve yanlış politikalardır. Bu yüzden hiç yeni ve modern bir şey ilave etmeden, Anadolu’nun üzerinden geçmiş uygarlıklarının arkeolojik değerleriyle avunmayı sürdüreceğiz. Artık çok geç, bu tren kaçmıştır. Ben Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç’ta da belirli süreler bulundum. Orada da Müslüman Türk azınlık olarak geçiyor Türkler. Ve bir sürü problem var.



Neticede, sanat lobiyle yürüyor. Bu güçler, devletlerin de üzerinde. Kaybettiğin birçok şeyi sanat, sanatçıların ve yaşayan kültürünle kazanabilirsin. Sansür ve engelleme sanata, insanların belleğini tazeleyen, ta mağara resimlerinden bugüne gelen o genetik koda ve yaşamın en değerli olgusuna yapılan bir darbedir ve ayıptır. Dili, dini, ırkı yoktur. Kayıp Ruhlar derken epey konuştuk galiba…



Bize ayırdığınız vakit ve samimi sohbet için çok teşekkür ederiz.



Ben de çok teşekkür ederim”¦




Röportaj : Şebnem AYKOL, Mehmet UÇKUN
























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Merih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp RuhlarMerih Akoğul ile Röportaj : Kayıp Ruhlar

Johnny Haglund : Macera Fotoğrafçısı



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



MACERA FOTOĞRAFÇISI


ADVENTURE PHOTOGRAPHER


Johnny Haglund





Merhaba Johnny, 24 yıldır, dünyadan yeni hikayeler bulup, anlatmak için yollardasınız. Senenin yarısı gezginsiniz. Buna nasıl karar verdiğinizi, neyin sizi çektiğini ve nasıl başladığınızı anlatabilir misiniz?



Ben elektronik mühendisiyim ve bunu kısa bir süre için yaptım. Ama hiç bir zaman ofiste tam gün çalışarak rahat edemedim. Bu nedenle, yol müteahhiti olarak part time bir işte çalışmaya başladım. Norveç’te yaz mevsimi boyunca çalışıp, kış geldiğinde de Peru, Çin, Hindistan ve Avusturalya gibi yerleri gezdim.



Bunu birkaç yıl yaptım ve yanımda hep bir fotoğraf makinesi vardı.



Fotoğrafçılık 14 yaşımdan beri hobimdi.



Sırtımda çanta ile bir kaç yıl dünyayı dolaştıktan sonra, Irian Jaya’da (Yeni Gine’nin Endonezya kısmı, bugün Papua olarak biliniyor) balta girmemiş ormanlarda maceralı bir yolculuk yaptım. Bu ormanların içinde 42 gün kaldım (ormanda kayboldum ve taşıyıcılarımdan ikisi sıtmaya yakalandı)




Norveç’e döndüğümde bu geziden en iyi fotoğraflarla birlikte bir metin yazdım ve bir Norveç dergisi bunu satın aldı. Bu benim ilk yazdığım makaleydi ve 1994 Kasım ayında yayınlandı.



Bu bana, dünyayı bir fotoğrafçı, gazeteci gibi dolaşarak nasıl bir yaşam sürdürebileceğine dair bir fikir verdi. O günden itibaren, bağımsız fotoğrafçı ve yazar olarak hayatımı sürdürmeyi hedefledim.



Sonraki yıllarda kışları seyahat etmeye ve yazları yol müteahhiti, taksi şöförü ve hatta model olarak (inanılmaz ama gerçek) çalıştım. Ama aynı zamanda hikayelerimi de yazıp sattım.



Bir kaç yıl sonra, tam zamanlı fotoğrafçı ve yazar olarak yaşantımı sürdürebilecek duruma geldim.




Norveç’te hayatınız nasıl? Modern hayatınız ile dolaştığınız yerler arasında nasıl dengeyi sağlayabiliyorsunuz?



Yaşlı bir adam bir zamanlar bana “ Mutlu bir evliliğin anahtarının çok seyahat etmekten geçtiğini” söylemişti.



3 çocuğum ve mutlu bir evliliğim var. Her seyahatimi bir ay içinde tamamlamaya çalışıyorum, böylece ailemden çok uzun süre ayrı kalmamış oluyorum. Evdeyken eşimle ve çocuklarımla çok uzun zaman geçiriyorum. Ve ben uzun bir seyahatten döndüğümde hepimiz birbirimizi özlemiş oluyoruz. Böylelikle, birbirimizden hiç bıkmıyor ve birbirimize fazla gelmiyoruz.




Dairemizde, fotoğraflarımla ilgilendiğim ve hikayelerimi yazdığım küçük bir ofisim var. Ama işim gerçek bir meslek değil daha ziyade bir yaşam biçimi. Seyahat etmek, fotoğraf çekmek ve bir sonraki geziyi planlamak, ekipmanlarımı hazırlamak ve yine yollara düşmek.



Genellikle yılın 5 ayı yollarda oluyorum.





Özgeçmişinizde 42 gün boyunca ormanda kayıp olduğunuzu yazmışsınız. Bu macerayı bize anlatır mısınız?



1990-1991’de Irian Jaya’ya daha önce bir gezi yapmış ve dünyanın bu köşesini oldukça ilginç bulmuştum. Böylece, buraya küçük bir gezi yapmayı ve balta girmemiş ormanlarda yeterince zaman geçirebilmeyi, “Irian Jaya”yı ve insanları “hissini” gerçekten yakalamak istedim.



Bir de bu seyahat hakkında bir yazı hazırlayıp, hayalini kurduğum; hayatını seyahatlerimi yazarak kazanma düşümü denemek istiyordum. Yanımda beş yerel adam ile birlikte Wamena isimli küçük dağ köyünden yürüyüşümüze başladık. Planımız dağlardan aşağı inerek, Wamena ve Jayapura kasabaları arasındaki geniş, büyük ormanı yürüyerek geçmekti. Tüm yolculuk maceralıydı. Karşılaştığımız kabileler, peyzaj, hayvanlar, sinekler ve küçük köyler. Hayatlarında daha önce hiç beyaz insan görmemiş insanlarla karşılaştık.




Ancak her şey planlandığı gibi gitmedi. Kaybolduk, taşıyıcılarımdan iki kişi sıtmaya yakalandı, tahmin ettiğimden çok daha fazla yoğun ormandan kurtulmaya çalışarak vakit harcadık.



Neyse sonunda bir kaç kilo hafiflemiş bir şekilde ormanda çıkmayı başardığımda, hikayemi sattım ve yeni bir kariyere başlamış oldum.




Canon kullandığınızın özellikle üzerinde durmuşsunuz. Bu sizin seyahat fotoğraflarınız için teknik sebeplerden ötürü yaptığınız bir seçim mi?



Daha önceleri Nikon ile çekerdim ama 2003’te dijitale geçtiğimde Canon’u seçtim. Ve bundan da çok memnunum, şu anda iki body kullanıyorum; Canon EOS 1Ds Mark III ve Canon EOS 5D Mark II.




Dijitale geçmeden önce, Fuji Velvia ve Fuji Provia 100 film kullanmayı severdim. Renklerde çok hoşuma giden bir şeyler vardı. Canon 1Ds Mark III makineyi piyasaya sürdüğünde, bu eski filmlere kavuşmuş gibi hissettim. Elbette Photoshop ile birçoğunu kendiniz de elde edebilirsiniz ama Canon ile çekim sonrası çok fazla müdahale etmeye ihtiyaç duymuyorum. Doğru tonlar zaten hazırda mevcut bulunmakta.




Seyahatlerinizde oluşturduğunuz hikayeleri nasıl seçiyor, nasıl planlıyor ve üzerlerinde nasıl çalışıyorsunuz?



Yıllar boyunca dünyadaki pek çok yer ve insanlar hakkında, çok fazla birikimim oldu. Ve farklı birçok yerde, pek çok dostum var. Çoğunlukla bu arkadaşlarım, gitmem ve görmem gereken yerler hakkında bana ipuçları verirler.




Ama bazen de, dünya haritasına şöyle bir bakar ve düşünürüm: -Mmmm, şimdi nereye gitmek istiyorum?



Sonunda gitmek istediğim bir yere karar verince, bilgi toplamaya başlarım. Bazen işleri detaylı organize etmem gerekiyor. Sibirya’ya son seyahatim veya Kongo’ya bir önceki gezim gibi. O zaman yerel bir seyahat acentası veya bağımsız çalışan yerel bir rehber arayışına giriyorum. Bubları internet ya da arkadaşlar sayesinde buluyorum. Ama bazen de bir yere gidiyor ve bana yardım edecek kişiyi o anda, o yerde arıyorum.




Genellikle ben çalışırken bana eşlik edecek yerel birisini kiralıyorum. O dili konuşamıyorsam, bana tercüme yapacak ve röportaj yapacağım kişiyi veya fotoğraflayacağım yeri bulmama yardım edecek bir kişi.



Birçok farklı dergiye iş yapıyorum ancak bu çalışma sistemim hep aynı kalıyor.




Türkiye’ye gelmeyi düşünüyor musunuz?



Türkiye’ye daha önce geldim. 1998’de Ankara’ya gittim ve oradan da Kayseri, Erciyes, Kapadokya, Trabzon, Van Gölü ve Türkiye’nin doğusundaki pek çok yeri gezdim. Çok güzel bir geziydi.




Basılı 5 kitabınız var. En son kitabınızdan ve eğer planladığınız bir kitap projeniz varsa bundan bahsedebilir misiniz?



Kitap hazırlamak keyifli bir deneyim. Fotoğraflarınız bir kitapta basıldığında sonsuza dek yaşayacakmış gibi oluyor. Son kitabım Hindistan’ın bilinmeyen yerleri hakkında.



Ne yazık ki yeni bir kitap için belirli bir planım yok. Ama bu sene için işçiler hakkında yeni bir kitap için yayıncımla görüşmeyi umuyorum. İşçiler, otobüs şoförlerinden maden işçilerine kesinlikle benim favori fotoğraf öznelerim.




Başka nerelerde çalışmalarınız sergileniyor ve gün yüzüne çıkarıyorsunuz?



Çalışmalarım dergilerde bazen de gazetelerde yer alıyor. Çoğunlukla Norveç’te olmak üzere, dünyanın her yerinde fotoğraflarım yayınlandı. Bu senenin World Photo Press – Yılın Basın Fotoğrafı yarışmasında Günlük Hayat kategorisinde ikincilik ödülü kazandım.



Ve bu fotoğraf Çin’den Fransa’ya kadar sayısız dergide yayınlandı.




Dışarıdan bakarak (özellikle bizim gibi büyük şehirlerde yaşayan insanlar için) çılgınlık gibi görünen “macera fotoğrafçılığı”nı seçecek genç fotoğrafçılara, deneyimlerinize dayanarak neler önerirsiniz?



Bir fotoğrafçı olarak hayatınızı kazanmanın, özellikle de belgesel/serüven fotoğrafçısı olmanın iki önemli noktası var. Birincisi; elbette çok aşikar, çok iyi fotoğraf çekebileceksiniz. İkincisi; hikayenizi nasıl satacağınızı öğrenmeniz gerekir. Bir ajansınız olana dek, sizin hikayenizi almakla ilgilenecek dergiyi bulmalı ve onları elinizdekinin çok özel olduğuna inandırabilmelisiniz.



Biliyorum, bu hiç kolay değil. Ve ilk temas her zaman en zorudur. Tavsiyem, elinizde gerçekten çok iyi bir hikaye, gözleri yuvalarından fırlatan fotoğraflar olmadan hiç bir dergi ile ilk temasın kurulmamasıdır.



Çünkü her gün bu dergiler dünyanın pek çok köşesinden hikaye ve fotoğraf önerileri almaktadırlar. Eğer sizin hikayeniz ve fotoğraflarınız bir dergi editörüne “Oh, bu farklı işte” dedirtiyorsa, kapıyı araladınız demektir.




Ve son olarak, bir hikayeyi hem metin hem de fotoğraflarla tamamlıyorsanız, satmanız daha kolay olacaktır. Böylece dergi, siz zaten hazır olarak sunduğunuz için hikayeyi yazması için başkasını aramak zorunda kalmayacaktır.



Ve gerçekten Hemingway olmanız gerekmiyor. Önemli olan fotoğraflardır, çünkü değiştirilemezler. Ama metin değiştirilebilir.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Şebnem Aykol




www.johnnyhaglund.com





Johnny Haglund


Hi Johnny,



You are on the roads for 24 years in order to find and tell stories from the world. You are a traveler half of the year. Could you tell how did you decide this, what did attract you and the beginning?



I am an electronic engineer and I did that for a little while. But I never felt comfortable working inside an office all day. So I got a part time job as a road constructer. Working in Norway during the summer months, and when the winter came, I went off to places like Peru, China, India and Australia and so on.



I did this for several years, and I always had a camera with me.



Photography has been my hobby since I was 14.



After some years as a backpacker around the world, I did an adventurous trip through the jungles of Irian Jaya (the Indonesian part of New Guinea. Today Irian Jaya is called Papua).




I was away in the jungle for 42 days (we got lost and two of my porters got malaria).



When I came back to Norway, I put the best photos from the trip together with a text and a Norwegian magazine bought it.



This was my first ever article and it was published in November 1994.



This gave me a small taste of how it would be to make a living from travelling the world as a photographer/journalist.



From that day, I decided to aim for a life as a freelance photographer/writer.



The next years I continued to travel in the winter, and in the summers I worked as a road constructer, taxi driver and even as a model (incredible, but true). But I also wrote my stories and sold them.



After a few years, I could make a living as a fulltime photographer/writer.




How is your life in Norway? How do you balance between your modern life and the places you visit?



An old man once told me: “The key to a happy marriage is a lot of travelling”.



I have three children and I am happily married. I try to limit my travels to a month each time, so I won’t be too long away from my family. When I am home, I spend a lot of time with my kids and wife.



And when I’m back after a long journey, we all miss each other. In this way, we never get tired or fed up of each other.




I have a small office in our apartment, where I work with my photos and write my stories.



But my work is not really a job. It’s more a lifestyle. Travelling, taking photos. Coming back, be with my family and go through my photos, write my stories, plan the next trip, prepare my equipment and off I go again.



Usually I’m on the road for about 5 months a year.




You are telling that you were lost for 42 days in the woods in your resume. Could you tell us this adventure?



I had been to Irian Jaya on a previous trip in 1990/1991, and I found this part of the world to be extremely interesting. So I wanted to mount a small expedition and spend enough time in the jungles, to really get the “feeling” of Irian Jaya and its people.



I also wanted to try and write a story about my journey, since I was carrying a small dream about maybe in the future make a living as a photographer/writer.



Together with five local men, I started the trek in the small mountain village called Wamena. Our plan was to walk down from the mountains, and trek across the vast, swampy jungles between the towns of Wamena and Jayapura.




It was adventure all the way. The tribes we met, the landscape, the animals, insects and the small villages. We also met people that never had seen a white person before.



But not everything went as planned. We got lost, two of my porters got sick (malaria), and we spent much more time penetrating the thick jungle, than I had anticipated.



Anyway, when I finally came out of the jungle, quite a few kilos lighter, I sold the story and that was my start on a new carriere.




You’ve especially indicated that you use Canon. Is this a preference for you because of its technical reasons for travel photographs?



I used to photograph with Nikon, but in 2003 I went digital and I chose to change to Canon. I am very pleased with that and currently I use two bodies: Canon EOS 1Ds Mark III and Canon EOS 5D Mark II.



Before going digital, I was very fund of using Fuji Velvia and Fuji Provia 100 slide film. There was something with the colors I loved so much.



When Canon released their 1Ds Mark III camera, I felt in a way that I got this slide films back again. Of course you can now create most of this yourself with Photoshop, but with Canon I don’t need to do much postprosessing. The right tones are already there.




How do you choose, plan and work on your stories that you create in your travels?



During the years I have gotten a lot of knowledge about places and people in many corners of the world. And I have friends many, many places. Often these friends give me tips on places I should visit.



But sometimes I also just look at the world map and think: – Mmmm, where would I like to travel now?




When I finally find a place I want to travel, I start to gather information. Sometimes I need to organize things in advance. Like on my last trip to Siberia or my previous trip to Congo. Then I look for a local travel agency or an independent, local guide. I usually find them on the Internet or through friends.



But sometimes I just go to a place and look for someone to help me at the spot.



I usually hire someone local to come with me when I am working. Someone to help me translate if I don’t speak the language and to help me find people I want to interview and places I want to photograph.



Occasionally I get assignments from different magazines, but my way of working is always the same.




Do you think to visit Turkey also?



I have been to Turkey. In 1998, I went to Ankara, and then I travelled to Kayseri, Erciyes, Kappadocia, Trabzon, Van Lake and many more places in east Turkey. It was a great trip.




You’ve got 5 printed books. Could you tell about your most recent book and the project of the new book if you have a plan on these days?



To make books is a pleasant experience. It’s like your photos will live forever as soon as they appear in a book. My latest book was about unknown places in India.



Unfortunately I do not have any written plans on a new book. But I hope to have a chat with my publisher this year for a book about workers. Workers, from bus drivers to coalminers, are defiantly my favorite photo objects.




Where else do you present and appraise your works?



My work is presented in magazines and sometimes newspapers. Mostly in Norway, but my photos have been published all around the world.



In this year’s World Press Photo, I also won the second prize in the category Daily Life.



And that photo has been in numerous magazines from China to France.




Looking from the outside, (especially for the people who live in big cities like us) what do you suggest with your experiences to young photographers who will choose “adventure photography” that seems like a madness?



To make a living as a photographer, especially a documentary / adventure photographer, has two main importances: First of all: You obviously need to take good photos. Second: You need to learn how to sell your stories.



Unless you have an agent, you really need to find the magazine you think would be interested to buy your story and convince them that what you got is pretty unique.



It’s not easy, I know. And the first contact is always the most difficult. My advice is that you should not approach a magazine, until you have a very good story, with eye-opening pictures.



Because every day these magazines get offers about stories and photos from many corners of the world. If your story and photos make the editor of a magazine say: – Ohh, this was different!




Then you’re in. And when you first are on the inside, it is a lot easier the next time, because then the editor will know you and remember you.



And at last, it is of course a lot easier to sell a story if you can provide both picture and text. Then the magazine won’t have to find someone to write, since you have already done it.



And you really don’t have to be Hemingway. The most important are the photos, because the photos can’t be changed. But the text can be changed.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Johnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera FotoğrafçısıJohnny Haglund : Macera Fotoğrafçısı

Mark Ryden ile Röportaj





For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




MARK RYDEN ile RÖPORTAJ


INTERVIEW with MARK RYDEN







Pop-kültür veya Kiç ressam olarak tanımlanmak seni rahatsız ediyor mu?



Birçok sanatçı kendi eserlerinde taklitten faydalanır, ama alaycı bir duruştan da kendilerini sakınırlar. Ben daha karmaşık şeyler için savaşıyorum. Alaycılığı içtenliğin bir derecesiyle kaynaştırmaya çabalıyorum. Kiç nostalji teması, keder, güzellik ve hayalde canlandırmayı içerir. Bunun modern sanat dünyasında riskli bir bölge olduğunu anlıyorum ama ondan korkmuyorum. Kiç’ in kollektif bilince ait güçlü evrensel arketipleri tutan bir çalışma alanı olduğuna inanıyorum.




Heaven


Oil on canvas, 2008


Painting Size: 16″ x 20″




Çocuk masumiyeti ve pastel renkleri içerisinde işlediğin kara mizah, insansal korku ve endişeler, bu zıtlık çalışmalarına ilk bakış ve arkasından detay incelemeleri ile izleyiciyi sallıyor. Yaratmak istediğin şaşırtıcı bir drama mı?



Görsel imajlarla bombardımana uğradığımız modern bir zaman diliminde yaşıyoruz. Zıt imajların bitişikliği izleyicinin bazı bilindik şeyleri yeni bir algılama biçimi içinde görmesini sağlayabilir.




Fur Girl


Oil on canvas, 2008


Painting Size: 30″ x 20″




Çalışmalarında ruhsal katmanlar ve çoğunlukla kullandığın (dinsel, siyasi, günümüz yoz kültürü) simgeler var. Bunları ekseriyetle bir dizi resim çalışması ile konu (proje) başlıkları altında topluyorsun. Ben, bu seri ve konu üzerinde çoklu resimler oluşturma sürecini merak ediyorum. Nasıl oluşuyor?



Sergilerimin farklı temaları bilinçli zekamın dışındaki bir kaynaktan gelişmiş gibi görünür. Onların kendilerine özgü bir yaşantısı vardır. Yaratıcılık ve ilhamın yarattığı kıvılcımın derecesini ölçmek zordur.




Incarnation (#100)


Oil on panel, 2009


Painting Size: 72 x 48 inches; 182.9 x 121.9 cm


Framed: 86 1/2 x 63 1/2 x 4 1/2 in; 219.7 x 161.3 x 11.4 cm




“Vücuda Gelme (2009)” adlı çalışmanızdaki etten elbise pop-kültürün bir temsilcisi tarafından hayata geçirildi”¦ Bu kültürü eleştiren bir olgunun, onun içinde kullanılması sana neler hissettirdi?



Birçok insan bir kere etin yaşayan bir varlık olduğunu unutuyor. Bu insanlar eti bakkaldan steril bir paket içinde satın alınan basit bir ürün olarak görebiliyorlar. Eti bir giyisi bağlamında algılamak onun ne olduğunun ve belki de nereden geldiğinin farkına varılmasını telkin eden cesurca bir hatırlatıcıdır. Bu farkındalığın ilgi görerek ve saygı duyularak ve belki de besin olarak faydalandığımız hayvanlara daha iyi davranmaya yol açarak takip edilmesini umuyorum.




Virgin and Child Drawing


graphite on paper, 2010 Drawing Size: 16 x 12 inches; 40.6 x 30.5 cm


Framed: 22 3/8 x 18 3/8 inches; 56.8 x 46.7 cm



Virgin and Child (#93)


Oil on canvas, 2010


Painting Size: 24 x 18 inches; 61 x 45.7 cm


Framed: 29 x 23 x 3 inches; 73.7 x 58.4 x 7.6 cm




Çalışmalarında yer alan kız bebeklerin, insanlığı ve bizi temsil ettiklerini düşünüyorum. Yaşadıkları ve gördükleri aynen bizim bugüne dek gördüklerimiz. Ve yüzümüzde onların yüzünde yer alan endişe, hüzün, yabancılık aynen var. Doğa, toplum, siyaset, din, ahlak vs. üzerinden yaşadığımız çıkmazlar belki de. Bu konularda neler söylemek istersin?



İnsanlar için artık gerçekten önemli olan şeye odaklanma zamanı: kendi ruhlarına ve ruhun dünyayı kuşatan kutsal ruhla birleşmesine önem vermeleri – saf semavi ruh “anima mundi”. Tüm dünyayı önemsemek şimdi en zorunlu bir haktır. Özel bir sanat parçası sihirli sayıda insana bunu hatırlatabilir ve onların gerçek meselelerle olan bağlarını güçlendirebilir.




YHWH


Please click here for detail views Oil on Canvas, 2000


Painting Size: 10″ x 14″


Framed Size: 15″ x 20″




Sence bir sanatçı eserleri ve aktardıkları ile topluma bir katkı sağlama zorunluluğunda mıdır? Yoksa sadece kendini ifade etme, anlatma ve aktarma yaparak gerisini gidişata mı bırakmalıdır? Kaygı nedir bu konuda?



Her sanatçı sanat yapma konusunda kendine özgü bireysel bir motivasyona sahiptir. Bu dünyada herhangi bir sayıda yaklaşımla resmi yapılan bir yer var. Sanatçılar bir çok farklı sebepten eşyanın geniş bir kalabalığını yaratıyor. Sanatçıların tek bir yaklaşıma doğru zorlanabileceklerini düşünmüyorum.




Grotto of the Old Mass


Oil on canvas, 2008


Painting Size: 24″ x 36″




“90’ ların Çocuğu” çalışmalarına dair kısa bir açıklama verebilir misin?



“90’ ların Çocuğu” 1890’ ların berber dükkanı kuartetlerini ve iki yaş çocuklar için yapılan bisikletleri ima eden eski moda bir Amerikan tabiridir. 1963’ de doğup, bu yoğun biçimde duygusallaştırılan “90’ ların çocuğu” imajlarıyla kuşatıldığım bir zamanda büyüdüm. Bu görüntüler bende çok tuhaf hisler yarattı. Bir taraftan fazla şekerli içerikleriyle midemi bulandırabiliyor ama diğer taraftan da eski tip objeler, nostalji, hatıra ve ölüm tarafından büyülenmemi sağlayabiliyor. “90’ ların Çocuğu”nu aşırı duygusallığı ve Kiç’i sınırlarına kadar zorlayan tematik bir üslup olarak görüyorum.




Rose


Please click here for detail views Oil on Panel, 2003


Painting Size: 3.5″ x 4.25″




Bu yıl hangi projelerin üzerinde çalışacaksın ve neler planlıyorsun?



Bu sonbaharda “90’ların Çocuğu” temasına Los Angeles’daki Michael Kohn galerisinde açılacak bir sergiyle devam ediyorum. En büyük ve en karmaşık resim sergimin açılışı için çok heyecanlıyım.



Teşekkür ederim.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Hasan SÖNMEZ





Mark Ryden, Photograph by www.cutting.com




Does it bother you to be identified as pop culture or kitsch painter?



Many artists use kitsch in their art, but protect themselves with an ironic posture. I am striving for something more complex. I try to combine irony with a degree of sincerity. Kitsch contains the themes of nostalgia, sadness, beauty and imagination. I understand this is hazardous territory in the modern art world, but I do not fear it. I believe Kitsch is a domain that holds the powerful universal archetypes of the collective consciousness.




Long Yak


Oil on canvas, 2008


Painting Size: 12″ x 30″




Children’s innocence and black humor you commit in pastel colors, humanistic horror and concerns”¦ This contrast affects the audience with the first glance and then the detailed investigations. Do you want to create a surprising a drama?



We are living during an era where we are bombarded by visual images. The juxtaposition of contrasting images can make a viewer see something familiar in a new way.




The Piano Player (#94)


Oil on canvas, 2010


Painting Size: 20 x 30 inches; 50.8 x 76.2 cm


Framed: 29 x 39 x 3 inches; 73.7 x 99.1 x 7.6 cm




There are spiritual layers, and mostly icons (religious, political, today’s degenerate culture) in your works. Usually you collect them under the subject (project) headings with a series of pictures. I wonder the process of creating multiple images on these series and subjects? How is it formed?



The different themes of my exhibitions seem to develop from a source other than my conscious mind. They have a life of their own. It is difficult to quantify the spark of creativity and inspiration.




Incarnation Drawing


graphite on paper, 2010 Drawing Size: 19 x 13 inches; 48.3 x 33 cm


Framed: 25 3/8 x 19 3/8 inches


The flesh dress in your work “Incarnation (2009)” was implemented by a representative of the pop culture”¦ This is a culture critic, what did you feel about using the phenomenon that criticizes this culture?



Many people forget that meat was once part of a living creature. They can see it as simply a product you buy in a clean package at the grocery store. Seeing meat in the context of a dress is a bold reminder of what meat is and perhaps instills awareness of where the meat comes from. That awareness would hopefully be followed by respect and reverence and then would perhaps lead to the better treatment of the animals we use for food.




58 The Apology


24″ x 32″ 2006


Oil on canvas




I think girl dolls represent humanity and us in your works. Those they live and see are same as what we’ve seen by now. And we have the same concern, sadness, strangeness on our faces like theirs. May be impossible situations we live because of nature, society, politics, religion, morality, etc… What you want to say about these issues?



It is a time for people to focus on what is really important: the care of their soul and its connection to the divine spirit of the earth – the anima mundi. Caring for the earth is what is most the imperative right now. A special piece of art can remind people of the magical qualities within themselves and strengthen their connection to the things that really matter.




Little Boy Blue


Please click here for detail views Oil on Canvas, 2001


Painting Size: 20″ x 20″


Framed Size: 24″ x 24″




In your opinion does an artist have to contribute to the society with his works? Or should he leave himself to goings just by self-expression, narrating and transfer? What is the concern in this subject?



Every artist has his own individual motivation for making art. There is room in this world for any number of approaches to making art. Artists create a vast multitude of things and for a many different reasons. I don’t think artists should be constrained to any single approach.




The Grinder (#95)


Oil on canvas, 2010


Painting Size: 37 1/2 x 25 1/2 inches; 95.3 x 64.8 cm


Framed: 56 x 32 x 3 1/2 inches; 142.2 x 81.3 x 8.9 cm




Could you give a short brief on the work of The Gay 90′s Show?



“The Gay 90′s” is an old fashioned American expression referring to the 1890′s era of barbershop quartets and bicycles built for two. Being born in 1963, I grew up in a time where I was surrounded by these heavily sentimentalized “Gay 90′s” images. These images give me very strange feelings. On the one hand, they can make me queasy with their thick content of saccharine, but on the other hand, I am fascinated by vintage objects, and by nostalgia, memory, and death. I am interested in exploring the line between attraction to and repulsion from “Kitsch”. I find the “Gay 90’s” to be a thematic genre that pushes sentimentality and Kitsch to its utmost limits.




The Creatrix


Please click here for detail views 2005


Oil on canvas


90″ x 60″




On which projects will you work on this year and what are you planning?



I am continuing the theme of the Gay 90’s with an exhibition in Los Angeles at the Michael Kohn gallery this fall. In that show I am excited to unveil my largest and most complicated painting to date.



Thank you.


Sophia’s Bubbles


Oil on canvas, 2008


Painting Size: 30″ x 90″










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile RöportajMark Ryden ile Röportaj

Kamil Fırat ile Röportaj : Taş Yüzler




KAMİL FIRAT İLE RÖPORTAJ


“TAŞ YÜZLER”




Röportaj : Atakan DÜRÜST





“Fotoğraf sanatının hafife alınması meselesi, fotoğrafçılarla birlikte başlayan, fotoğrafçıların kendi mesleklerine bir ihaneti olarak ortaya çıkan bir meseledir.”






Atakan Dürüst: Öncelikle bizi misafir ettiğiniz ve görüşme isteğimizi kırmadığınız için teşekkür ediyorum. Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’nde hocasınız. İlk önce buradan başlayalım istedim söyleşiye. Fotoğraf, akademik anlamda çok önem verilen bir dal değil bildiğim kadarıyla. Biraz fotoğraf öğrencilerinden bahseder misiniz bize?



Kamil Fırat: Burada insanlar dört yıl boyunca belli bir disiplin içinde fotoğraf eğitimi alıyorlar. Bunun katkısının onlar için büyük olduğunu düşünüyorum. Mimar Sinan Üniversitesi’ni, sadece fotoğraf eğitimi veren bir yer olarak görmemek lazım. Burası biliyorsunuz Türkiye’nin ilk sanat kurumu ve bir geleneği var. Bu geleneği her öğrenci az veya çok kendi bünyesinde yaşatıyor. Burada sadece fotoğraf eğitimi değil, sanat eğitimi veriliyor. Bazıları okurken, bazıları da okuldan çıktıktan sonra bunun bilincinde oluyorlar. Bir kısmı da hiç olmuyor. Diğer taraftan şöyle bir durum var. Fotoğraf giderek, çoğaltılarak yok edilen bir disiplin. Kısaca, herkes tarafından üretilen ve çok çabuk tüketilen bir alan olmaya başladı. Böylesine bir ortamda, fotoğraf eğitimi alan insanların işleri giderek güçleşiyor. Aslında bu sadece burada eğitim gören öğrenciler için değil bu dalla uğraşan herkes için geçerli. Dolayısıyla bunun içinden sıyrılıp varolabilmek için fotoğraf dışında başka unsurların da fotoğrafçının hayatına girmesi gerekiyor. Salt fotoğrafçı olmak yetmiyor bugünün dünyasında. Bu yeni durumlar karşısında bizim gibi ağır geleneği olan okulların da, yeteri kadar yeni durumlara uyum sağlamakta zorlandığı da bir gerçek.




Atakan Dürüst: Son cümlede bir sitem var gibi algıladım ama”¦



Kamil Fırat: Hayır öyle bir düşüncem yok. Sadece, büyük kurumların uyum sağlaması zaman alıyor. Bu anlamda söyledim. Bu bir deneyim sonuçta. Okulun geleneğinde böyle bir şey olmadığı için böyle söyledim. Okul “ iyi sanat eğitimi vermek yeterlidir ” demiş bugüne kadar. Bugün dünyada iyi sanat eğitimi vermek yeterli değil. Bugün, birçok ülkede, sanat eğitimi alanlar, doktoralarını işletme üzerine yapıyorlar. Çok sıcak bakmasam da bunun bir mantığı olduğunu düşünüyorum. Bu yeni dünyayı hepimizin iyi okuması gerekiyor açıkcası.




Atakan Dürüst: Öğrencilerinizin yaş ortalaması nasıl hocam? Yaşları büyük insanlar daha mı fazla biliyorlar akademik eğitimin faydasını?



Kamil Fırat: Bizim yaş ortalamamız son yıllarda biraz düşmesine rağmen genelde 25 yaş ve üzeridir. Genellikle ikinci okulları oluyor burası öğrencilerin. Bir üniversiteyi bitirmiş kişiler geliyorlar.




Atakan Dürüst: Kendilerini Türkiye şartlarında garantiye alma düşüncesi midir ilk üniversite seçimlerinin farklı olması?



Kamil Fırat: Hem öyle hem de aradıklarını bulamayıp buraya gelen hatta ilkokulunu yarıda bırakıp buraya gelenlerin sayısı da fazla.



Atakan Dürüst: Siz bir fotoğraf hocasısınız. Tüketim arttıktan sonra fotoğraf ile ilgili birçok atölyeler açıldı ve açılmaya da devam ediyor. Ders veren hocaların, fotoğraf bilgilerinin yeterli olduğunu varsayarsak bile bu fotoğrafı öğretebilmek için yeterli midir sizce?



Kamil Fırat: Bu işin iki boyutu var aslında. Birincisi fotoğraf çekmeyi öğretmek. Bugün Türkiye’de yapılan şey de bu aslında. İnsanlara fotoğraf çekmeyi öğretmek. Fotoğraf çekmeyi öğrenmek için kursa gitmeye gerek yok. Açarsınız makinenin kılavuzunu, makinenin nasıl kullanıldığını okuyup öğrenirsiniz ve fotoğraf çekersiniz. Oysa fotoğraf bir düşünce üretmektir. Fotoğraf bir dildir. Dolayısıyla fotoğraf eğitimi demek aslında dil eğitimi demektir. Bugünkü kursların bu düşünce ile uzaktan yakından alakası yoktur. Fakat herkesin fotoğraf çekmeyi öğrenmesinde büyük fayda vardır. En azından insanlar anılarını çekebilirler. Sorun şu. Bu kurumlar fotoğraf öğretmenin yanında fotoğrafın sanat boyutunun eğitimini verdiklerini düşünüyorlar. Duyurularını böyle yapıyor, kendilerini böyle ifade ediyorlar. İnanın sanat eğitimi vermek, sanat formasyonu kazandırmak gerçekten çok zor bir iş. Fransızlara “şarap üretmek nasıl bir şey” diye soruyorlar. Çok kolay, sadece ilk yüzyılı geçmeniz gerekiyor diyor. Fotoğrafta şarap üretmek gibi bir şeydir. Bir zaman, bir birikim olması gerekiyor. Yani tortu oluşması gerekiyor. Yoksa fotoğraf makinesini aldınız, şimdi tüm fotoğraf düşüncesini,kompozisyon kurallarına indirgemiş, fotoğrafı “hap” haline getirmiş kitaplar da var. Yani bunlarla bir şeyler çekersiniz. Bunda bir problem yok ama fotoğraf dediğiniz şey bunun çok ötesinde. Bir düşünce üretmek, bunu görsel bir dille aktarabilmek çok farklı bir durum. Bu anlamda bu kursların, insanların hoş vakit geçirdikleri etkinlikler olduğu kanaatine sahibim.




Atakan Dürüst: Şimdi soracağım soru, demin bahsettiklerinizle çok ilintili hocam. Birçok çalışmanıza baktığımızda, bunları yıllarca çalışmanın sonunda ortaya çıkardığınızı görüyoruz. Kıyı, Kubbe, Ufka Dair, Kapadokya gibi birçok çalışmanız uzun yılların emeğine dayanıyor ve çok farklı bakış açıları ile hazırlanmışlar. Diğer meslektaşlarınız ya da fotoğrafla ilgilenen birçok kişinin fotoğrafa bakışı ile ilgili düşünceleriniz neler? Bunu şunun için soruyorum. Edebiyat, resim, vb. birçok sanat dalının yanında, fotoğraf sanki küçümseniyor, hafife alınıyor ve o küçük bakışlarla çıkıyor birçok iş ortaya.



Kamil Fırat: Fotoğrafın gerçeklikle olan ilişkisinden dolayı, herkes tarafından konuşulabilir bir özelliği var. Çünkü hayatın kendisi diyorsunuz. Fotoğrafa bakarsınız ve köpek adama havlamış dersiniz olur biter yani. Herkesin konuşabileceği bir alan. Fakat bir resmin karşısına geçtiğinizde, yüzlerce yıllık sanat yapıtına bakma ritüelleri bilinçaltında kendini gösterir ve bir şey söylerken yutkunursunuz. Fotoğraf karşısında insanın boğazındaki boğumlar yok oluyor galiba…



Fotoğrafın hafife alınmasının ikinci nedeni, fotoğrafçıların kendilerinden kaynaklanıyor. Fotoğrafçıların yaptıkları işe saygıları yok ve esas problem orada. Benim gördüğüm, tanıdığım birçok fotoğrafçıda olay şu. “Hap yapalım, kapalım.” Böyle fotoğraf olmaz. Yani çıktık, iki ışık biliyoruz (ne biliyoruz, o da ayrı mesele), çektik. Sergilere baktığımız zaman, sergilerin çerçeveleri, baskıları, salonun ışığının ayarı bile o işin ne kadar ciddiye alınıp alınmadığının göstergesidir. Fotoğrafın hafife alınması meselesi, fotoğrafçılarla birlikte başlayan, fotoğrafçıların kendi mesleklerine bir ihaneti olarak ortaya çıkan bir sonuçtur.




Atakan Dürüst: Ama bu bir paradoks değil mi hocam? Fotoğraftan para kazanamadığı için başka bir işe muhtaç fotoğrafçı ya da tam tersi durum.



Kamil Fırat: Yaptığınız işin saygınlığını korumadığınız, koruyamadığınız sürece, bu iş üzerinden yaşamınızı sürdürmeniz tabii ki zorlaşır. Öncelikli olan, fotoğrafı zihinsel anlamda “hobi” düzeyinden çıkarmaktır…




Atakan Dürüst: Sergilerden ve bu sergilerin birçok temasının, fotoğrafa verilen önemin göstergesi olduğundan bahsettiniz. Yurt içinde ve yurt dışında birçok serginizin açıldığını biliyoruz. Yurt dışı ile bir kıyas yapar mısınız?



Kamil Fırat: En önemli fark, “mesleki saygı”. Üretmenin, emek vermenin nasıl bir “değer” olduğunu, sizin işlerinize gösterilen saygıda görüyorsunuz. Bu emeğe duyulan saygının da karşılığı. O anlamda biz kendi çalıştığımız alanları diğer alanlardan koparıp, saygı oluşmasını bekliyoruz. Oysa tüm üretimlere toplumun tüm katmanları saygı göstermediği sürece, birkaç alanın saygı görmesi yanıltıcı oluyor.




Atakan Dürüst: Sizin fotoğraf ile ilgili çıkarmış olduğunuz bir çok yayın var. Hiçbir şeyi okuyarak öğrenmeyi sevmeyen bir millet olarak, bu işle ilgilenen kişilerin, öğrencilerinizin fotoğraf kitapları ile araları nasıl?



Kamil Fırat: İçinde yaşadığımız toplumun, kitapla ilişkisi ne kadarsa, fotoğraf kitapları ile de ilişkisi o kadar. Üstelik, özel alanlara yönelik yayın yapmak, bir uzmanlık gerektiriyor. Bu konuda yeni yeni birkaç yayınevi kendini fotoğraf alanına yöneltti. Bundan sonra belki biraz daha ilgi artabilir.




Atakan Dürüst: Bu sayımızda söyleşimizle beraber yayınlayacağımız proje olan Taş Yüzler projesini sormak istiyorum hocam. Bu çalışmanızı bize anlatır mısınız? Bu çalışmanızla, izleyene ne söylüyorsunuz?



Kamil Fırat: Benim ne söylemek istediğimi anlamak isteyenlerin, daha önceki fotoğraflarıma da bakması gerekiyor. Süre söylemek ne kadar doğru olur bilemiyorum ama 25 yıldır yaptığım tüm işlerde söylemek istediğim bir şey var, her birinde hem de. Bunların çoğu da birbiriyle ilintilidir. Taş Yüzler aslında bir boyutuyla form çözümlemesi gibi düşünülebilinir. Herkesin bildiği bir form üzerinden, birşeyler söyleyebilmek… Kısaca tek bir nesne üzerinden, bugünün dünyası ile hesaplaşmak. Bu sergiye Taş Yüzler ismini koymak, bu hesaplaşmanın yönteminin ipuçlarını izleyiciye veriyor gibi.




Atakan Dürüst: Yüzler gözükmüyor fotoğraflarda?



Kamil Fırat: Yüz yok, kıçlardan oluşan bir çalışma bu. Çoğu kişinin “ne bunlar ya” dediğini biliyorum. Oysa bunlar çok insani ve “yüz/leşme”nin temsilleri…



Atakan Dürüst: Tam olarak kastettiğiniz nedir burada. İki yüzlülüğümüz mü?



Kamil Fırat: Topluma dair bir “yargı” oluşturmak gibi bir derdim yok aslında. Benim bir tek derdim; içinde yaşadığımız dönemlerin okumasını yaparak, bunu uğraştığım alanın dili ile ortaya koyabilmektir. Yıllar önce “1994” isimli çalışmayı yaptığım zaman, 1994 yılının Türkiye’sini anlatmaya çalışmıştım.



Sizde de yayınlandı o çalışma. Çok sonra 2000’li yıllarda ancak “a bu adam bunu demeye çalışmış galiba” denilen bir çalışma olmuştu. Açıkçası “Taş Yüzler” de bu anlamda okunması gereken bir iş diye düşünüyorum.



İzleyicinin, sadece düz anlamlar üzerinden fotoğrafa bakması, anlamı kavrama konusunda sıkıntılar yaratıyor olabilir. O anlamda da “Taş Yüzler” Sergisi belki 10-20 yıl sonra çok daha iyi anlaşılacak gibi geliyor bana. Dediğim gibi burada bir yüzleşme var. Fotoğrafa bakan her insanın kendisiyle yüzleşmesi, fotoğrafçının kendisiyle yüzleşmesi. Öbür taraftan böyle bir konunun bugün yapılıyor olması ve bunu yapmak için yola çıkılması da başka bir şey. Nasıl tepkiler, eleştiriler alacağınız bellidir aslında. Toplumun bakış açısı, önyargıları da bellidir. Ben sadece, ilk örneklerini 2004’te yayınladığım Taş Yüzler çalışmasını, 10 yıla yakındır uğraştığım bir çalışmayı tamamladım. Tekrar etmekte yarar var. Fotoğraf çok katmanı olan tek bir düzlemdir. Benim bu çalışmama bu tarafından bakılması, okumayı kolaylaştırır.




Atakan Dürüst: “Taş yüzler” sergisinde yer alan fotoğraflarınızı nasıl çalıştınız?



Kamil Fırat: “Taş Yüzler” sergisinde yer alan fotoğraflar, bu topraklarda yapılan kazılardan çıkan antik heykellerin kıçlarından oluşmaktadır. Bizim ören yerlerimizde ve müzelerimizde yer alan heykelleri çektim.




Atakan Dürüst: Yerlerini belirleyip mi çalıştınız heykellerin? Nasıl bir yol izlendi projede?



Kamil Fırat: İçinde yaşadığımız coğrafya, dünyanın uygarlaşma sürecini görebileceğimiz en zengin bölgelerinin başında geliyor. İnsan sadece müzeleri gezerek bile, ufkuna ufuk katabilir. Her vakit buldukça müzelere, ören yerlerine gittiğinizde, nerede ne var biliyorsunuz. Bu bilgi ile sizin söylem alanınızı oluşturan formlar arasında “olabilir”lik oluştuğunda, o işin olduğu müzeye gidip çekim yapıyorsunuz. Buradaki kritik nokta, her heykel değil, sizin anlatmak istediğinize uygun forma sahip heykelleri bulmak.




Atakan Dürüst: Bu çalışmaya ve önceki çalışmalarınıza baktığımızda, galiba hala film ile çalışıyorsunuz.



Kamil Fırat: Evet hala büyük format makine ve büyük format filmlerle çalışıyorum. Yanlış anlaşılmasın, benim filmle çalışmam kesinlikle dijitale karşı olduğumdan ötürü değil. Ben filme daha hakimim. Bu makinede çekeceğiniz kareyi çekmeden önce kafanızda bitirmeniz gerekiyor. Dijitalden en büyük farklarından biri de bu. Dijitalde çek, daha sonra nasıl olsa hallederiz mantığı hakim. Şimdi böyle bir mantık aslında insan zihnini ters düz eden bir mantıktır. Ömrün boyunca deklanşöre basmadan nasıl olacağına karar veren bir insandım. Çünkü ona göre yıkarım, ona göre pozlandırırım, ona göre kağıt kullanırım vs”¦ Bugünün teknolojisi buna sınırlı anlamda olanak veriyor. Bir de filme karşı duyduğumuz tutku ve alışkanlıkların da etkisi var tabii. İnsanların yeni teknolojilere uyum sağlamasını da, çok takdirle karşılıyorum.



Konuya dönecek olursak tabii zor müzelerde bu konuyu işlemek. Heykeller Türkiye’de resim gibi sergilenir. Halbuki heykellerin önlerinde ve arkalarında boşluk olması gerekir.



Bizde maalesef heykelleri duvara yapıştırıyorlar neredeyse. Bu durumda da genelde heykellerin kıç bölgesi duvara yaslanır genelde.
J Bu tür çekimlerin en büyük sorunları da bu gibi fiziksel koşulların zorluklarında ortaya çıkıyor. Fakat bir işe soyunuyorsanız problemini de göze alacaksınız.




Atakan Dürüst: Yaptığınız çalışmaları ince eleyip sık dokumuşsunuz hep. Yıllar sürmüş her bir çalışmanız. Bunun sırasını ve nasıl çalıştığınızı anlatır mısınız bize? Önce aklınıza fikir gelir de sonra keşfe mi çıkarsınız mesela?



Kamil Fırat: İçinde yaşadığımız alanın içinde, önce “problem” üretir, sonrasında da onu uğraştığım alanın sınırları içinde çözmeye çalışırım. Bir tür eğlenceli bir oyundur aslında bu. Benim için fotoğraf çekmek çok önemli değil. Önemli olan bir düşünce üretmek ve onu dile getirecek yöntemleri bulmaktır. Siz bu düşünceyi istediğiniz araçla dile getirirsiniz. Ben fotoğraftan ayrıca çok keyif aldığım ve onunla uğraştığım için fotoğrafla ifade ediyorum düşüncelerimi. Yoksa kendinizi geliştirir ve roman yazardınız, resim yapardınız ya da başka bir şey yapardınız. Önce söylemek istediğiniz bir şey olması gerekiyor. Bunun için kitaplar yazmaya gerek yok. Bazen bir cümle kurarsınız, bazen tek bir sözcüktür bu. Yani onu bulmaktır esas olan, onu inşa etmek. Bir fikir bulunduktan, inşa edildikten sonra bunu zaten fotoğrafın diliyle de düşünüyorsunuz. Çok önemli bir nokta bu. Çoğu çalışmanın iyi realize edilememe sebebi budur mesela. Belki fikir iyidir fakat onu uyguladığınız alanın diliyle düşünmediğiniz sürece, uygulama başarılı olmaz. Fotoğrafın kendine özgü dili var ve siz bu dille anlatmak zorundasınız. Temel mesele de o dili bilmek. Bunu geliştirdiğinizde neye bakıyorsanız onun karşılığını bulmaya sahip olursunuz. Bir de herkesin düşünme, üretme biçimi farklıdır, algısı farklıdır. O kadar farklı parametreler var ki aslında. Kimi yolda ayağına çarpan bir taştan üretir, kimi yıllarca tasarlayarak. Bunun için de böyle davranın demek ve ortak bir nokta bulmak pek mümkün değil.




Atakan Dürüst: Son olarak Fotoritim’i nasıl buluyorsunuz hocam?



Kamil Fırat: En başta fotoğrafçıları bulup onlarla röportaj yapmak çok iyi bir şey. Bu konuyu çok iyi buluyorum çünkü basılı malzemede insanlar bu kadar yer alamayabilirler. Hep kesilir, biçilir, kısa kısa cevaplar verilir. Bu anlamda Fotoritim, fotoğrafçılar için iyi bir platform. Sizin için çok iyi düşüncelerimin yanında bir de öneri olarak; fotoğrafçıların zihinsel derinliklerinde sakladıklarını açığa vurdukları, daha sert bir alana dönüşürseniz, çok daha faydalı olabilirsiniz. Çünkü yazılı basın vs. ile kıyasla çok daha özgür bir platform sizinki.



Atakan Dürüst: Söyleşi için çok teşekkür ediyorum hocam”¦







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Kamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş YüzlerKamil Fırat ile Röportaj : Taş Yüzler

EKÜMENOPOLİS “Ucu Olmayan Şehir” Filmi Yönetmeni İmre Azem ile Röportaj




EKÜMENOPOLİS


“Ucu Olmayan Şehir”






Hasan Sönmez : Öncelikle bize “Ekümenopolis” in tanımını yapar mısın?



İmre Azem : 1967 senesinde Yunanlı şehir plancısı Constantinos Doxiadis’ in ürettiği bir terimdir. Doxiadis, kentlerin gelişmesini teorik olarak 15 evreye böler ve bu evrelerin sonuncusu olan “ekümenopolis” kavramını yani bütün dünyanın tek bir şehir olma halini öngörür. Biz bu terimi filmde nasıl kullanıyoruz? Örnek verecek olursam, arabayla İstanbul’dan Kocaeli’ye ya da öteki tarafta Tekirdağ’a gittiğinizi düşünün. Yol boyunca aradaki mesafede hiçbir boşluk görmezsiniz. Ya konut alanları ile karşılaşırsınız, ya da sanayi bölgeleriyle”¦ Bir şekilde İstanbul kütlesi ile Tekirdağ kütlesinin bir yerde birleştiğine tanık olursunuz. Bu şehir öteki tarafta da Kocaeli ile birleşiyor. Bu şekilde İstanbul giderek tüm şehirleri kendi içine alıyor. Şimdi planlama açısından İstanbul’dan bahsederken – bunu artık herkes söylüyor – bir şehirden çok bir bölge kastedilmektedir. Yani İstanbul’ da bir konut alanı planlarken bu aslında Tekirdağ’ı, Kocaeli’ni, Bursa’yı ve Çanakkale’yi de etkiliyor. Kısacası bütün Marmara bundan etkileniyor. Bu nedenle planlama açısından İstanbul artık bir bölgedir ve etrafını kuşatan şehirlerle birleşmesi yüzünden filmde ‘ekümenopolis’ kavramı bu anlamda kullanıldı.




H.S. : Kentlerin giderek genişlemesinden bahsederken burada anladığımız şey tabii ki daha çok İstanbul’un genişlemesi. Kent planlaması bakımından Tekirdağ veya civardaki şehirlerin genişlemesi hakkında neler söyleyebilirsin? Yani genişleyen sadece İstanbul mu? Bundan çevre iller nasıl etkileniyor?



İ.A. : İstanbul nüfusu gitgide artarak çevre illere taşmaktadır. Bu durumda Anadolu’ daki diğer kentler de nüfus kaybetmeye başlıyor. İstanbul’ u bir havuz gibi düşünürsek eğer, taşan havuz kenardaki alanları doldurmaktadır. Tekirdağ bu alanlardan bir tanesidir. Bu ne anlama gelir? Anadolu’dan İstanbul’a artarak devam eden bir göç dalgasının olduğu anlamına gelir. Ekümenopolis’de anlattıklarımıza bakarsanız, İstanbul nüfusunun artışını tüm bu meselenin temelini oluşturan ana olgulardan bir tanesi olarak görürsünüz. Örneğin trafik sorunu diyoruz ya da “betonlaşma”¦” Bu bir sorundur diyoruz. Yeşil alanların kaybolması, ormanların yok olması, su havzalarının tehdit edilmesi”¦ Bunların hepsinin problem olduğunu söylüyoruz. Aslında ben olaya böyle bakmıyorum. Bence bunlar sorun değil daha derindeki bir sorundan kaynaklanan sonuçlardır. Peki nedir bu sorun? Yaşadığımız ekonomik sistem esas problemimizdir. Filmde anlattığımız şey, diğer bütün kentlerde ortaya çıkan her sorunun İstanbul’daki dışavurumudur. Örneğin tarım ve hayvancılık politikamız İstanbulu, İstanbul’daki bir metrobüs projesinden daha çok etkiliyor. Örneğin, İstanbul’un trafiğini Türkiye’nin tarımla ilgili politikaları etkiliyor. Çünkü tarım ve hayvancılık politikaları yüzünden insanlar topraktan kazanamıyor. Kazanamadıklarında da o bölgelerdeki sanayiler kapanıyor. Bu durum İstanbul gibi büyük kentlere göçün zorunlu hale gelmesine sebep oluyor. Bu nedenle bu şehrin sorunlarına bakarken aslında bunların birer sonuç olduğunu kabul etmek gerekiyor. Film için yaptığım röportajlarda aklımda kalan şeylerden en önemlisi ekonomist ve köşe yazarı Mustafa Sönmez’in söylemiş olduğu ‘İstanbul’ un sorunları ancak Türkiye ölçeğinde çözülebilir’ sözüdür. Yani İstanbul’un hiçbir sorununu İstanbul içinde çözüm üreterek çözemezsiniz. Bunun nedeni de daha önce bahsettiğim ekonomik dinamiklerden kaynaklanmaktadır. Bir ülkenin dengeli gelişimi planlama açısından ilk olarak ele alınması gerek temel bir sorundur. Ülke çapında bir ekonomik kalkınma planınızın olması gerekir. Bu plana göre de hangi bölgenin ne üzerine uzmanlaşacağı belirtilmelidir. Örneğin Çukurova’da pamuk yetişiyorsa eğer tekstil fabrikası oraya kurulmalıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sanayileşme hamlesinde bu planlama yapılmış. O zamanlar savaştan yeni çıkılmış, sermaye yok”¦ Böylelikle tüm bunlar devlet eliyle yapılmış. Devlet gitmiş o bölgeye fabrika kurmuş. Daha önceleri Almanlar tarafından inşa edilmiş bir demiryolu ağı vardı. Yeni yapılan demiryolları varolan ağa eklenmiş ve ulaşım ağı genişletilmiştir. Bunun üzerine de sanayi kurulmuş. Ancak 1950’ lerde özel sermaye geliştikçe devlet sanayi yatırımlarından kendini kısmış ve özel sermaye fabrikalar kurmaya başlamıştır. Özel sermaye sahipleri kurdukları fabrikalarda bu dengeyi gözetmemişler. O sıralarda Devlet Planlama Teşkilatı’ da (DPT) henüz kurulmadığından ülke, plansız bir sanayileşme dönemi geçirmiş. Yani Türkiye’nin sanayileşme tarihinde böylesi planlı ve plansız dönemler vardır. 50’li yıllar da plansız döneme denk gelmektedir. Böylece sanayi o yıllarda İstanbul’a yığılmaya başlamış. Sanayinin İstanbul’a taşınmasıyla toprak reformunun rafa kaldırılması, topraktan geçimini sağlayan köylünün İstanbul’a göç edip burada kurulan sanayinin iş gücü olmasına neden olmuştur. Bu dönem hem Anadolu ve İstanbul arasındaki dengesizliğin başlangıcı hem de İstanbul’un nüfus olarak tüm eşikleri aşmaya başladığı ve yoğun nüfusun İstanbul’da biriktiği bir dönemdir.




H.S. : Küresel anlamda kentleşmenin mantığı nedir sence? Bu sadece ulusal bir mesele mi yoksa küresel sermayenin bir hedefi mi?



İ.A. : Günümüzde Ortadoğu bir değişim yaşamaktadır. Burada Türkiye bir rol üstlenmiştir. İstanbul’da yapılan yatırımların ve İstanbul’a verilen küresel rolün, İstanbul’un fiziksel görünümünün ve burada yaşayan insanların yaşadıkları kentsel dönüşüm sürecinin bu kentte yapılan projelerle birebir ilgisi vardır. Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni rolü ‘Yeni Osmanlıcılık’ dediğimiz bir roldür. Eski tarihimizde Osmanlı bütün Ortadoğu bölgesinin hakimiydi. İstanbul Osmanlı’ nın başkentiydi ve o zamanlarda daha ihtişamlıydı. Aynı zamanda dini açıdan da liderdi. Günümüzde küresel güçler bu rolü tekrardan Türkiye’ye yüklüyor. Bu proje aslında o eski rolün ve ihtişamın İstanbul’da yeniden canlandırılması girişimidir. Küresel ölçekte yapılan budur. Bunun için Dubai kuleleri yapılıyor, olimpiyatlar İstanbul’a getirilmeye çalışılıyor. Bunları başarabilmeniz için yatırımı İstanbul’a çekmeniz ve İstanbul’u yabancı şirketlerin Ortadoğu’daki yatırımlarını kontrol ettikleri bir merkeze dönüştürmeniz gerekmektedir. ‘Biz İstanbul’u finans merkezi yapacağız’ derken başbakanımızın söylediği de aslında budur. İstanbul’un bir kontrol kulesi olması”¦ Bu da Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni rolüyle örtüşen, onun bir gereksinimi olan bir durumdur. Burada Osmanlı ile Osmanlıcılık arasındaki farkı söylemek lazım: Osmanlı başlı başına bir imparatorluktu, Türkiye’ nin üstlendiği rol ise taşeron imparatorluktur. Burada imparatorluk sadece yüzeysel bir imajdır. İstanbul’un bir küresel kent ve finans merkezi olma iddiası da buradan gelmektedir. Bunun için yatırımların İstanbul’a çekilmesi lazımdır. Tabii bunun için de İstanbul’un fiziksel olarak büyümeye devam etmesi gerekmektedir. Daha fazla insan eğer İstanbul’ a gelmezse burada yapacağınız bir emlağın değerini de artıramazsınız. Ancak nüfusu artan şehirlerde emlak yatırımları değer kazanabilir ya da boş bir arsa değerlenebilir. Örneğin üçüncü bir köprünün yapılması 350 milyar dolar kadar bir emlak değer yaratıyor. “350 milyar dolar””¦ Pentagon bütçesinin yarısı, neredeyse Türkiye’nin 1 senelik bütçesi kadar. Bunun yapılabilmesi için de insanların İstanbul’ a yığılması lazımdır. Öngörülere bakıldığında, 2023 yılında yani Cumhuriyet’in 100. yılında İstanbul’un nüfusu 25-30 milyon arasında görünüyor.




Mehmet Uçkun : Bu planlamalar buna göre mi yapılıyor?



İ.A. : Planlar buna göre yapılmıyor. Çünkü bunu itiraf etmiyorlar. Edemiyorlar. Çünkü ‘bu şehri biz 25 milyon yapacağız’ demek, intihar etmek demektir. Mesela İstanbul Metropolitan Planlama’ya gittiğinizde ya da ulaşım master planını yapanlarla görüştüğünüz zaman bütün planlamaların, nüfusu 16 milyonda durdurmak üzere yapıldığını görürsünüz. Metropolitan ölçekli ilk planlama 1980 senesinde yapılmıştır. O zamanlarda İstanbul nüfusu 4,5 milyon civarındaydı ve bilimsel olarak tüm uzmanlarca İstanbul coğrafyasının sürdürülebilir olarak en fazla 5 milyonu kaldırabileceği ortaya konmuş ve herkes tarafından kabul edilmişti. Bu planlamaya göre nüfusun 5 milyonu aşması ise yavaş yavaş ölüme gitmek anlamına gelmektedir. Tüm doğal kaynakların tükenmesi demektir. Şu durumda zaten bu doğal sınırın üç katına çıkılmış durumda ve de beş katı olması yoluna gidiliyor. Bugün bilimsel planlar artışın 16 milyonda durdurulması üzerine yapılıyor. Ancak geçmişimizde olduğu gibi bu planlar da kağıt üzerinde kalacak. İstanbul’da yaşayan insanları etkileyecek olan üçüncü köprü gibi büyük projeler bu planda yer almıyor. Yani İstanbul’un büyük ölçekli bir planı yapılıyor, 400’den fazla akademisyen bu planlamada görev alıyor ve senelerce topladıkları bilimsel verilerle bu planı oluşturuyorlar, ondan sonra da hükümet geliyor ve ‘bu plana üçüncü köprüyü de koyacağım’ diyor. O zaman bütün her şeyi çöpe attınız demektir. Bu, tüm nüfus projeksiyonlarını, ulaşım ve yerleşme planlarını çöpe atmak demektir. Sırf 2009 senesi içinde- yanlış söylüyor olabilirim, 2010’da olabilir, önemli değil – sadece bir sene içinde belediye meclisinde 4000 adet plan tadilatı yapılıyor. Yani İstanbul’un master planına 4000 kez müdahale yapılıyor. Peki bu müdahaleler plancılar tarafından mı yapılıyor? Tabii ki hayır, politikacılar tarafından yapılıyor. Plancı mesela ‘burada bina yükseklikleri şu değeri geçmemeli’ demiş. ‘Şu bölgede nüfus şu kadar olmalı’ diye bilimsel olarak bunları hesaplamış ve çok çeşitli araştırma verisine dayanarak ortaya koyuyor. Plan kabul ediliyor, onaylanıyor ve sonrasında politikacı planda değişiklikler yapılmasını istiyor. Belediye meclisinde yapılan bir oylama ile planda değişikli yapılmasına karar veriliyor ve böylece iki katlı binanın 10 katlı olması sağlanıyor. Bu hiçbir şekilde bilimsel değildir. Peki demokratik midir? Evet demokratiktir. Çünkü çoğunluk oylamıştır. Burada önemli bir nokta var aslında. O da bizim demokrasi anlayışımızdaki çarpıklıktır. Ülkemizdeki demokrasi algısı nedir? Çoğunluk ne istiyorsa o oluyor. Bu çağ dışı bir anlayıştır. 1945’de Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Beyannamesini çıkarıyor. Bu tarihten sonra kurulan çağdaş demokrasilerde “hak temelli” demokrasi kavramı var. Bakın, çoğulcu değil hak temelli”¦ İnsan olarak benim bazı haklarım var. Örneğin “barınma” hakkım var. Ancak siz oyluyorsunuz ve % 99 evimi yıkmak istiyor. Bizim demokrasimizde yıkabilir. Ama çağdaş bir demokraside yıkamaz. Çünkü % 99 istese bile o ev benim hakkımdır, insan hakkıdır.



M.U. : Şehir dönüşüm planlarında olduğu gibi, Sulukule’de olduğu gibi”¦



İ.A. : Evet. Burada asıl problemlerden biri de demokrasi algımızda yatmaktadır. Bizim bir an önce hak temelli bir demokrasi anlayışına geçmemiz gerekmektedir. Mesela başbakanımızın sıklıkla söylediği bir cümle ‘milli irade’, % 51”¦ % 99 Bile değil. İsterse senin elinden tüm insan haklarını alabilir. Neden? Çünkü milli irade! Böyle bir şey yok. Bu ortaçağ anlayışıdır.




H.S. : Belgeselde temel insan haklarından biri olan barınma hakkının net bir tanımının ve anayasal güvencesinin olmadığını görüyoruz. Bu durumda bu insanların haklarını savunabilecekleri yasal bir yol var mıdır? Sizce mağdur kimseler seslerini nasıl duyurabilirler?



İ.A. : Bu hakkın bir kere anayasal güvence altına alınması zorunludur. Ancak sadece barınma hakkının yani dar anlamıyla konut hakkının değil, kentsel yaşam hakkının güvence altına alınması lazımdır. Bir insan olarak, bir vatandaş olarak eğitim hakkı, sağlık hakkı, barınma hakkı, sağlıklı bir çevre hakkı, güvenli bir iş hakkı en doğal insan haklarıdır. Devletin bunları anayasayla güvence altına alması lazım. Ancak çıkan her yeni yasada parlamentomuz aslında tam aksini yapması gerekirken bu hakları elimizden alıyor. Hak mağduru insanların hukuksal yollarla yaptıkları hak temelli başvurular bizde kabul edilmese de evrensel hukukta bunun yeri var. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuda Türkiye’yi pek çok kez suçlu bulmuştur. Bu arada Avrupa’ da da kanunlar olması gerektiği gibi değil. Ancak evrensel hukukta şöyle bir şey var: tapulu veya tapusuz olsun evinizin dört duvarı sizin mülkiyetinizdedir. Kimse bunu yıkamaz. Böyle bir madde var. Bu sizin insan hakkınızdır, barınma hakkınızdır. Bunun yüzlerce, binlerce defa yasal olarak hem de Türkiye’de ihlal edildiğini gördük”¦Örneğin Afet Dönüşüm Yasası size hiçbir hak vermiyor. Diyelim ki evinizi yıkıyorlar; dava açıyorsunuz ve ‘elimde tapum var, bu hukuksuzdur’ diyorsunuz. Bu dava görüldüğü sürece yürütmeyi durdurma kararını afet yasası iptal etti. Yani mahkeme, yürütme kararını durduramaz. Siz iki sene sonra o mahkemeyi kazansanız bile eviniz yıkılmış olacak.



M.U. : Yani afet yasası bu dönüşüme takılmış bir kulp mu?



İ.A. : Tabii burada “afet” denildiğine bakmayın. Gerçek niyet afet olsa neden sel taşkınlarının olduğu alanlarda yapılaşmaya izin veriliyor? Madem ki afetten bu kadar çekiniliyor neden o zaman su toplama havzalarının, dere yataklarının kenarında yapılaşma izni veriliyor.



M.U. : Örneğin Basın Ekspres yolu”¦



İ.A. : Basın Ekspres yolu tümüyle dere yatağı. Burada gerçekten samimiyet yok ve bir de merkezi hükümete istediği dönüşümü yapma hakkı veren otoriter yasalar var. Burada halkın katılımını da göremiyoruz. Örneğin elimden mahallemi alıp, burasını Alışveriş Merkezine (AVM) dönüştürüyor ve benim bundan evim yıkılana kadar haberim olmuyor. Böyle şey olur mu? Bu pazarlık kiminle yapılıyor? Benim haberim olmadan, benim yaşadığım yer hakkında karar veriliyor ama bana sorulmuyor. Sormayı bırakın haber bile verilmiyor. İstanbul’da yaşanan süreç işte budur.




M.U. : Türkiye’de politika bir geçim kaynağı olarak görüldüğü için maalesef devlet adamı olma niteliği çok fazla aranan bir nitelik olmaktan çıktı. Çünkü politika bir geçim kapısı olmaya başladığı an, insanları o iş üzerinden geçinmeye yöneltiyor. Çoğulcu demokrasiye geçişle birlikte 80’lere kadar darbelerle gelen inişli çıkışlı bir süreç var. Sonrasında da bir dışa açılım süreci başlıyor. Şehirleşme anlamında bu süreci nereye oturtuyorsunuz?



İ.A. : Şehirler az önce de bahsettiğim gibi ekonomik ortamın fiziksel bir yansımasıdır. 80 darbesi aslında askeri değil ekonomik bir darbedir. 24 Ocak kararlarının hayata geçirilmesidir. Bu sayede bütün işçi sınıfı dağıtılmış, sendikaları ellerinden alınmıştır. 1960 anayasasının getirdiği sosyal haklar 80 darbesinden sonra geri alınmıştır. Ayrıca o sınıfın öncüleri hapislere atılmış ve idam edilmiştir. Bir nevi bu hareket söndürülmüştür.



M.U. : Direnç noktaları kırılmış.



İ.A. : Direnç noktaları kırılmıştır. Bunun kentlerdeki yansımaları nasıl oldu? Darbenin yarattığı değişimi işçi sınıfının yaşadığı mahallelerde görebilirsiniz. 1984 senesinde Turgut Özal, imar affı yasasını çıkarttı. Adam, çok önceden Anadolu’dan gelmiş ve belli bir bedel karşılığında hazine arazisi üzerinde kendi gecekondusunu yapmış. Belediyeye resmi bir bedel ödememiş. Belediye de aslında yandaki sanayiyi desteklemek amacıyla buna göz yummuş, fakat yine de o adam o evi yaparken birilerine paralar vermiş. Çünkü orası sahipsiz değilmiş. En azından bir mafyası varmış. 1984 senesine gelince çıkan af yasası ile birlikte bu köylüye ‘siz burayı işgal ettiniz. Biz size geçen süre için bir ceza keseceğiz ve tapularınızı vereceğiz’ diyorlar. O güne kadar sadece barınma maksadıyla yapılan ev, işin içine tapu belgesi girince ticari bir metaya dönüşüyor. Tabii böyle olunca durum farklı bir şekilde suistimal edilmeye başlıyor. Bu gecekondu mahallesini kuran insanlardan bazıları kendi evini yıkıp arsasını bir müteahhide veriyor ve yerine bir apartman inşa ettiriyor. Bu nedenle İstanbul’ daki gecekondulara bakarsanız eğer apartman konsepti içinde olduğunu görürsünüz. Bu, dünyanın başka hiçbir yerinde yoktur. Adamın kendisi bir katta oturuyor, diğerini oğluna-kızına veriyor, kalanları da kiralıyor. Peki kime kiralıyor? Yeni gelen göçerlere. Böylece bu kimse sınıf atlamaya çalışıyor. Şehircilik anlamında 80 darbesi ve getirdiği imar politikalarının en önemli sonuçlarından biri apartman gecekondulaşmasıdır. Bunun dışında dünya bankası ve IMF danışmanlarına ekonomimizi teslim etmemizin sonucunda, ülkedeki demiryollarının sökülüp yerlerine Amerikan tarzı otobanların yapılmasını ve bunun çok önemli bir gelişme olarak gösterilmesini örnek verebiliriz.



M.U. : Kısaca kalkınma için tercih ettiğimiz politikalar şehirleşmecilikle yakından ilişkilidir diyebilir miyiz?



İ.A. : Tabii yani neo-liberalizm denen süreç aslında 80’lerin ürünü bir modeldir. Ben iktisatçı değilim ama kitaplardan okuduğum kadarıyla İkinci Dünya Savaşı sonrası geçerli olan Keynesçi modelin 1979’da ortaya çıkan petrol krizi ile birlikte son bulduğu ve bunun yerini üretim yapmadan, paradan para kazanmaya yönelik finansal bir modelin aldığı dönemdir. Bu modelin temsilcileri Amerika’da Reagan, İngiltere’de Thatcher’dır. Bunun Türkiye’ deki yansımaları ise 24 Ocak kararlarıdır. 80 darbesiyle yürürlüğe girer ve uygulayıcısı da Turgut Özal’dır.




M.U. : Hedef kitlenizi kimler oluşturuyor?



İ.A. : Özellikle gençler. Çünkü bu kent aslında onlara kalacak. Onlar daha çok bu kenti yaşayacak ve bu kentin getirdiği sorunlarla onlar baş etmek zorunda kalacaklar. Açıkçası gençler insan hakları, doğal kaynaklar ve çevre konusunda çok daha bilinçli ve duyarlılar. Bugün bizim yaptığımız yanlışların faturasının kendilerine çıkacağının farkındalar. Bu nedenle bilinçlenmenin daha çok gençlerden başlaması gerektiğini düşünüyorum. Bizim yapmaya çalıştığımız da aslında insanların bilinçlenmesini sağlamak ve bu kent üzerinden yürüyen tartışmalara katkıda bulunmalarını sağlamak için onlara minimum araç ve temel bilgiyi vermektir.




H.S. : İstanbul’da genişleyen nüfusla birlikte sınırları aşan bir konutlaşma hareketi başladı. Bu hareket kentleşme sorunlarını bir çözüme kavuşturur mu sence?



İ.A. : İnsanları zorla bir yerden bir başka yere götürmek sorunu çözmez. İnsanları şehrin merkezinden koparıp varoşlarda bir yere kurulan yeni kentlere ya da sosyal sitelere taşıyorlar. Bu insanlar kentin merkezinde, eski mahallerinde zengini ve fakiri ile bir arada otururken kamusal alanları kullanıyorlardı, birbirleriyle ilişki içindeyken yerlerinden koparılıp şehrin dışına götürüldüklerinde zaten sınıfsal ayrımın derin olduğu ülkede bir de bunun üstüne fiziksel olarak kentin dışına itildiler. Yıkılan mahallelerin yerine rezidans kuleleri kuruluyor ve başlarına birer güvenlik görevlisi konuyor. Alt katları alışveriş mağazasına dönüştürülüyor. Bu gerçekten sosyal ayrışmaya sebep olan ve kentleşme mantığının tam zıttı bir durumdur. Bir anti-kentleşmedir. Sosyal ilişkiler açısından da son derece tehlikelidir. Çünkü bu durum fakirlik alanları yaratıyor. Kent merkezi fakirlerden arındırılmış, steril, homojen, herkesin bir işi olduğu sorunsuz bir mekan haline geliyor. Böylece fakir insanlar da oturdukları yerlerden bir şekilde şehre gelip elit kimselere hizmet edeceklerdir. Yaratılan bu steril kentin hizmetçileri olacaklardır. Örneğin Pariste, hatta bir çok Avrupa ülkesinde ve Amerika’da bu uygulama yapılmıştır. Fakir insanlar kent dışına itilmiştir. Paris’teki banliyölerde çok büyük sosyal patlamalar yaşanmıştır. Bu yerler işsiz gençlerin yer aldığı, polisin dahi giremediği, her gece arabaların yakıldığı bölgelere dönüşmüştür. Olacakları öngörmek için uzman olmaya da gerek yok aslında. Etrafımızda olup biteni görmemiz yeterli bence. Daha önce yaşanmış bir şeyi neden tekrar kendi ülkemizde yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyoruz? Çünkü insanlar bundan para kazanıyorlar. Çok büyük ekonomik getirileri var ve önemli ölçüde destek görüyor.




M.U. : Yani dünyada var olan bir modeli Türkiye’de uygulamaya çalışıyoruz.



İ.A. : Evet. Avrupa bu modeli 20-30 sene önce terk etmiş ve biz ülkemizde bunu uyguluyoruz. Adına da “Avrupa Konutları” diyoruz. Bu bütün dünyada yaşanan bir süreç. Yabancı sermayedarlar bugün kendi ülkelerinde, kendi şehirlerinde bu projeleri hayata geçiremiyorlar. Çünkü oralarda en azından minimum da olsa demokrasi var ve istedikleri yere gökdelen dikmelerine izin verilmiyor. Ancak ülkemizde doğa, tarih, planlama gibi önemli konular umursanmadan istenilen yere bina dikilebiliyor ve bu da yabancı sermayeye çok cazip geliyor. Ülkesinde o kadar büyük paralar kazanamayan yabancılar buraya geldiklerinde bir yatırıp beş kazanabiliyorlar.



M.U. : Uluslararası sermayenin çıkarları çerçevesinde gerçekleşecek olan bir şehircilik anlayışının o toplumun dinamikleri açısından doğru tercih olmadığını dünyaya baktığımız zaman görüyoruz zaten. Bu durumda kısa ve uzun vadede ne tür çözüm önerileri olabilir?



İ.A. : Kendi gözlemlediğim birkaç genel şeyden bahsedeyim: Demokrasi anlayışı ve gelişmişlik kavramını nasıl tanımladığımızdır. Bu temel yaklaşımlarımızı değiştirmediğimiz sürece üreteceğimiz her çözüm, her proje bizleri yanlış yerlere götürecektir. Bu nedenle yapılması gereken şu projedir, bu projedir demektense mentalitemizi sorgulamak daha doğru olacaktır.




H.S. : Yani topyekün sistemin kendisini sorgulamak gerekiyor.



İ.A. : Evet, aynen öyle.



M.U. : Belediyeleri unutmayalım. Belediyeciliğin şehircilik anlamındaki rolü nedir?



İ.A. : Belediyeler bir nevi şirket gibi çalışıyorlar. Sermaye ile birlikte bir bütünsellikten uzak, gerçekten kentlilerin ihtiyaç ve arzularından hatta bilimsellikten uzak birer proje şirketleri gibi çalışıyorlar.




M.U. : Bu belgeseli hazırlarken bir sponsorunuz oldu mu?



İ.A. : Olmadı. Filmi sponsorsuz yaptık. Herhangi bir şekilde yaftalanmasın, bir tarafa çekilmesin diye tamamen bağımsız bir film yaptık. Eşimizin, dostumuzun hatta tanımadığımız pek çok insanın desteğiyle yaptık. İsmini sayamayacağım yüzlerce insanın hem emeği hem de maddi desteği ile bu belgesel oluştu. Bu bir imece projesidir.



H.S. : Bugün kentleşme projesi üzerine bir referandum yapılsa sana göre sonuçlar nasıl olur?



İ.A. : İnsanlar doğru bilgilendirilirse o zaman referandumun bir anlamı olur, ama eğer bir referandumun sonucu kimin reklama daha çok para harcadığıyla orantılı olursa o zaman zaten referandumun bir anlamı kalmaz. Eğer üçüncü köprüyü yapmak isteyen iradenin bunu halka anlatma mekanizmalarıyla ben ya da benim gibi bu köprünün yapılmasını istemeyenler eşit bir şekilde kendi görüşlerimizi halka anlatma fırsatı bulursak ben kimsenin bu köprünün yapılmasını isteyebileceğini sanmıyorum.




H.S. : Projenizi hazırlamak ne kadar zamanınızı aldı? Resmi kurum ya da kurumlardan destek alabildiniz mi?



İ.A. : İki buçuk sene sürdü. Resmi kurumların desteğini almadım.



H.S. : Proje sence ne zaman hedefine ulaşır?



İ.A. : Proje bence zaten hedefine ulaştı. Bir tartışma başlattı. Biz burada bunları konuşuyorsak eğer bu proje yüzündendir. Giderek daha da geniş kitlelerin bu konuya katılım sağlayacağını düşünüyorum. Filme başlarken hayal ettiğimiz şeylerin çok üstünde bir sonuç elde ettik.



M.U. : Film nerelerde gösterimde?



İ.A. : Film şu an sadece Beyoğlu Majestik Sineması’nda gösterimde. İlgi olduğu sürece gösterimde kalacak, hatta belki yeni salonlar eklenecek.




Röportaj : Hasan SÖNMEZ ve Mehmet UÇKUN


www.ekumenopolis.net











İmre AZEM Hakkında



İmre Azem 1975 yılında İstanbul’da doğdu. 1998 yılında New Orleans, Tulane Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi ve Fransız Edebiyatı dereceleri ile mezun oldu.



Mezun olduktan sonra yine 1998 yılında New York’a taşındı. 2004 yılından itibaren kısa ve uzun metraj film ve belgesellerde görüntü yönetmeni olarak çalıştı. 2007 yılında İstanbul’a taşınarak ilk yönetmenlik deneyimi olan Ekümenopolis için çalışmaya başladı.



FİLMOGRAFİ:



Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir (2011)








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS EKÜMENOPOLİS

Stefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı Üzerine



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓





Merhaba Stefano,



Uzun yıllardır fotoğrafın içerisindesin. Farklı alanlarda çalışmalar gerçekleştirdin. Bu dönemler ve tecrübelerin ışığında hem fotoğrafın günümüzde olduğu durum hem geleceği hem de senin olgunluk çağlarındaki üretimlerin üzerine ne gibi değerlendirmelerde bulunursun?



Fotoğrafçılık benim yaşamımın her zaman ana teması olmuştur. 12 yaşındayken ailemin analog makinesiyle başladım. Çalışmalarım (Hukuk mezunuyum) ve çeşitli iletişim şirketlerindeki işlerim sırasında geçen zamanı durdurmak için serbest zamanlarımda hep makinemleydim. 2005’te fotoğrafı, kendimi derinden ifade etmek için kullanmaya başladım ve o şimdi benim işim. İnternet bu konuda bana çok yardımcı oldu; fotoğraflarımı dünyanın her yerindeki insanlarla paylaşma imkanı verdi.




Hi Stefano,



You are interested in photography for many years. You have works in different fields. Could you tell us your history of photography?



Photography was always the “leit-motiv” of my life, I have started with my parents analogue camera at the age of 12. During my studies (I’m graduated in Law) and my work in different telecommunications companies, I had always in the free time a camera with me, just to fix the time passing by… In 2005 I started to use the photography to deeply express myself and now it is my work. Internet helped me a lot on this; it gave me the possibility to share my pictures with people all around the world.




Sokak fotoğrafçılığı tarzın, grafik ve kompozisyon unsurları üzerine kurulu. Bu tercihlerinin sebepleri nelerdir?



Fotoğraf, sadeliktir”¦ Yalnızca çekimde değil, sonuçta da sadelik. Bu çekim aşamasında çok da kolay bir hareket değildir. Unsurları iyi bir şekilde düzenlediğinizde iletmeye çalıştığınız duyguyu ve anlamı, fotoğrafınıza bakacak insanlara aktarabilirsiniz. Kompozisyon, görsel deneyimin daha derin anlamına dikkati çekmeye yardımcı olur.




Your style of street photography is centered on composition elements. What are the reasons for this preference?



Photography is simplicity… not simplicity in shooting, but simplicity in the final result. It doesn’t imply at all an easy activity in the shooting phase. When you arrange the elements in a good way, you are able to help the people who’ll look to your pictures to understand the sense and the feeling that you try to transmit. Composition helps to drive the attention to the deeper meaning of a visual experience.




Fotoğraf çalışmalarını ve projelerini nasıl değerlendirme imkanları bulabiliyorsun?



Fotoğraf yaşamım sizin de söylediğiniz gibi işler ve projeler arasında paylaştırılmış halde. Çekim aşamasını, zamanı durdurmayı seviyorum, çekim amacınız ne olursa olsun önemi yok (stüdyo, iş, etkinlik, bazen düğünler) ve işte bu iştir… İnsanlar beni genellikle diğer insanları buldukları gibi bulurlar. Çalışmalarımı internette ya da müşterilerimin, arkadaşlarımın tavsiyesiyle görürler ve kendileri için de yapmamı isterler.



Serbest zamanlarımda geliştirdiğim kişisel projelerim ise acele etmeden, bakarak, oturarak, insanlarla konuşarak, mekanı anlayarak vs. dir. Şu anda Berlin’de bir kişisel proje üzerine çalışıyorum (Hayatım Berlin ile Roma arasında geçiyor) ve 2 yıl evvel yaptığım Coney Island (New York) röportajımın fotoğraflarını seçiyorum. Ama fotoğrafların iyi olmak için şarap gibi zamana ihtiyacı var.




How can you find the opportunities to assess your photographic works and projects?



My photographic life if shared between works and projects, as you say. I love the shooting phase, to stop the time, no matter which is the object of the shooting (studio work, event, sometimes weddings) and this is work”¦ people find me as usually people find other people. They see my work through internet or by other clients or friends suggestions, and ask me to do it for them.



Instead my personal projects are developed during the free time, without hurry on it, looking, sitting, talking with people, understanding places and so on. At the moment I’m working on a personal project in the city of Berlin (I share my life at the moment between Rome and Berlin) and selecting photos for a book on Coney Island (New York) of a reportage that I did 2 years ago”¦ but photos needs time, as the wine, to become good.




Sokak fotoğraflarının aksine röportaj çalışmaların ise daha yakın ve olayın içinden çekimler. Senin için farklı teknikleri ve yaklaşımları uygulayabilen bir fotoğrafçı diyebilir miyiz?



Benim doğal fotoğraf senaryom sokaklardır. Ben bir sokak fotoğrafçısıyım ve sokaklara kendi yorumumu katmaya çalışıyorum. Aslında var olmayan, sadece kompozisyonla canlanan hikayeler oluşturmak için gündelik gerçeklerdeki gerçeküstücülüğü seviyorum. Saygımdan dolayı insanların yüzlerini çekmekten kaçınıyorum. Eğer fotoğraflarınızı internete koyuyorsanız diğer insanların yüzlerini onların izinleri olmadan göstermemelisiniz. Ben duyguları ifade etme yöntemi olarak yalnızca sokaktaki insanların duruşlarını kullanmayı tercih ediyorum. Kim oldukları değil, ne yaptıkları önemli.



Röportajlarda insanları ve olayları anlatmak yerine onlara ve neler olduğuna yakınlaşmak önemli, bu nedenle tarzınızı biraz değiştirmelisiniz ve tavırlarınız gerçeği yorumlayışınızı ortaya koymaya çalışmalı.




Unlike your street photograhps your reportage works are more closer and within the event. Can we describe you as a photographer who use different techniques and approaches?



My natural photographic scenario is the street. I’m a street photographer and I tried to develop a personal interpretation of the street. I like the surreal in the everyday real, to build stories where they do not exist in the reality, but just with the composition they become alive. I avoid to shoot at people faces for a my form of respect”¦ If you put your pictures to internet is not fair to show other people faces without their permission”¦ so I preferred to develop a way to express feelings and emotions just with the postures of people in the street. It is not important who they are, but what they do.



In reportages instead you have to narrate people and events, it is important to get close to them and to what is happening, so you need to change a little your style and your attitudes try to express your interpretation of reality.




Kısa kısa değinmek istediğim bir kaç röportaj çalışman var;



Iwo Jima Chronicles: Herkes için zor bir gündü, olayları fotoğraflamak senin için nasıldı? Neler yaşadın?





Iwo Jima, bir yıldan daha fazla zaman evvel Roma’daki hükümete karşı ayaklanmalar sırasında yaptığım ve Vanity Fair tarafından da yayınlanmış bir çalışma. Tüm şehir merkezi sokaklarda çatışan insanlar ve polisle tıkanmıştı. Yaptığınız şeye konsantre olmak ve olayın “ruhu” nu yakalamak zordu, sık sık olayların korkusuyla dikkatiniz dağılıyordu. Şehrim Roma için korkunç bir gündü ama bu ona başka bir bakış açısından bakmama fırsat tanıdı. Yorumlama benim için röportajın ruhudur, olaylar tarafsız olarak doğar ve siz çürütücü bir şekilde çekmeyi de tercih edebilirsiniz veya yorumunuzu katmak için neler olduğunu anlamaya çalışırsınız.
















I’d like to mention briefly a few of your reportages;



Iwo Jima Chronicles: It was a difficult day for everyone, how is it like to photograph events for you? What have you lived?



Iwo Jima is a work, which was also published by Vanity Fair, that I did more than one year ago during some riots here in Rome against the government. All the center of the city was blocked with people and police fighting on the street”¦ Concentration in what you do and trying to catch the “soul” of what is happening usually distract to be scared about the situation… Was a terrible day for Rome, my city, but it gave me the opportunity to see it from a different point of view. Interpretation is for me the spirit of reportage, events born neutral and you can choose to shoot in an a septic way or to try to understand what is happening and to give your interpretation.



Çalışmaların arasında Filarmoni orkestrası ve Opera çalışman var. Ve içerikte yer alan fotoğraflar arasında şiirsel çalışmaların da var. Sahne (performans) fotoğrafçılığı konusunda düşüncelerin nelerdir?



Performans çalışmalarında da bir yorumlama durumu vardır ama yorumladığınız şey sahnededir ve başkaları tarafından da yorumlanmıştır. Fotoğrafçı yalnızca olayı değil performansçıların kapasiteleriyle, müzikleri, dışavurumları ve hareketleriyle sizin içinizde oluşan duyguları da yakalamalı. Tüm bunlar yine bir yorumlamadır.









There are Philharmonic orchestra and opera amongst your works. And also there are poetic works within the content of photographs. What do you think about the stage (performance) photography?



Also in performance works are a matter of interpretation, but what you have to interpret is on the stage and already interpreted by someone else”¦ The photographer has to catch not the event but the feelings that a certain event, through the capacity of the performers, generates in you, through their music, their expressions and their movements. All is a matter of interpretation again.




Senin için “fotoğraf” ne anlama geliyor? Kendini ifade etmek, duygular, tanıklık, haz”¦ vs. Neler var seni fotoğrafın içine çeken?



Benim fotoğraflarım yalnızca benim yorumlamalarım ve benim ifadelerimdir. “Ne anladığımı” çekiyorum ve şimdiki ve geçmiş kişisel durumları, duyguları, anıları, hayalleri; aynı zamanda filmleri, kitapları veya duygularınızı harekete geçiren her şeyi ya da gerçeği analize etme yönteminizi değiştiren şeyleri çekiyorum. Her şey düğmeye basmanızı emreden bir duyguyla başlar. Ve bu yöntemle çalışılabilecek bir fotoğraftan sonra kendimi daha iyi tanıyorum.




What does it mean “photograph” to you? Self expression, emotions, testimony, pleasure etc… What’s atract you?



My personal photography is just based to self-interpretation and expression of me. I shoot what I “recognize”, and I recognize the present or past personal moods, feelings, remembrances, dreams”¦ but also movies, books or whatever provoke you an emotion or someway changed your way to analyze the reality. Everything starts from a sensation that commands you to click the button. And after a picture that is able to work in this way, very often I know better myself.




Siyah beyaz ve renkli fotoğraf seçiminde neler rol oynar?



Zamansız duygular için ya da gerçek renkler işe yaramadığında siyah beyaz kullanıyorum. Siyah beyaz geçmiştir, fotoğraf ortaya çıktığında her şey neyse odur, klasik fotoğrafçıların ifade şeklidir.




What does play role in selection between WB and Coloured photography for you?



I use black and white for timeless feelings or simply when colors of the reality do not works well together. Black and white is the past, it is how everything is born in photography, it is the expression of the classic photographers.




“42mm, Association of Photographic Arts” de yer alıyorsun. Sanırım sen, Luciano Usai, Silvio de Pecher ve Rina Ciampolillo var. Bilgi verir misin bunun hakkında?



42mm. para için değil, fotoğraf yorumlama şeklimizi geliştirmek ve paylaşmak için birlikte başladığımız bir projedir. Öğretiyoruz, tecrübe ediniyoruz, ortak tutkuyu paylaşan diğer insanlarla karşılaşarak beraber eğleniyoruz. Ortak şeyleri olan insanlar arasında her şey kolaylaşır ve karşılıklı alınıp verilir ve uygulamada daha etkilidir. Fotoğrafçılık kendini çözümlemedir, üzgünseniz yahut gündelik yaşam endişeleriniz olduğunda size yardım eder, kişisel dünya görüşünüzü değiştirerek size ve paylaştığınız insanlara yardımcı olur.




You also take place in “42mm, Association of Photographic Arts”. I think there are you, Luciano Usai, Silvio de Pecher and Rina Ciampolillo. Can you tell us about it?



42mm is a project that we started together not for money but to develop and share our way to interpreter the photography. We teach, we experiment, we have fun together through the confrontation with other people that share a common passion. And between people, when they have something in common, everything becomes easy do exchange and intense in the practice. Photography is a way of self-analysis, is something that helps you when you are sad or worries about the daily life events, exchanging personal ways to see the world helps you and helps the people with which you are sharing it.




Hayata geçirmeyi düşündüğün ne gibi projelerin var?



Söylediğim gibi çok sevdiğim bir şehir olan Berlin’de tarihi ve sembolik kişisel bir araştırma üzerinde çalışıyorum. Kafanızda olan bazı kavramları yalnızca fotoğraflarla ifade etmeye çalışmak büyük bir mücadele.



What projects do you think to implement?



As I told you at the moment I’m working in a personal historical and symbolical research on Berlin, a city that I love. Trying to express the perception of something that you have in mind just with the images is a great challenge.




www.stefanocorso.com
www.stefanocorso.1x.com




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ
Çeviri (translated by) :
Berna GÜNERİ






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Stefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı ÜzerineStefano Corso ile Sokak Fotoğrafçılığı Üzerine

New York’lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile Röportaj



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




PAUL ARESU ile RÖPORTAJ


INTERVIEW with PAUL ARESU





Photography © Paul Aresu




Zor bir pazarda çalışıyor ve rekabet ediyorsunuz”¦ Sabır, özgüven, yetenek ve biraz da şans gerektirebiliyor… Bunu başarabileceğinizin farkına ne zaman vardınız?



Bugün fotoğraf piyasasında rekabet etmek bir kaç yıl öncesininkinden farklıdır. Bugün bir kimse yaratıcı bir fotoğrafçı, bir iş adamı, bir pazarlama uzmanı, bir yönetmen, bir psikolog ve bir yönetici kadar zeki olmalıdır. İnternet oyun alanını değiştirdi. Fotoğrafçılar şimdi küresel ölçekli bir alanda rekabet ediyor. Avrupalı fotoğrafçılar sorunsuz bir şekilde çalışıyor ve aynı şekilde Amerika’ ya gidiyor. Bizler küresel olarak iş yapmaktayız. Bildiğim kadarıyla başarılı olmayı düşünmek şüpheli bir durumdur. Bir kimsenin “başarının” anlamını açıklayabileceğini düşünmüyorum. Yaptığım şeyi sevdiğimi hissediyorum, öyle ki gerçekten başarı ile neyi kastettiğinizi anlayamadım.





Fotoğrafın yanı sıra post-prodüksiyonu da çok önemli”¦ Bu bir takım çalışması”¦ Biraz bahseder misiniz?



Bugünün piyasasında birçok fotoğrafçı kendi rötuşçuları ile yakın çalışmaktadır. Bir kaç yıl önce karanlık odada yardımcıları ile birlikte çalışan fotoğrafçılardan farklı değil. Aynı hikaye; Fotoğrafçı, vizyon/konsept ve düşüncelerdeki önemli farklılıkları gerçekleştirmek üzere bilgisayar başında çalışan yakın bir rötuşçuya sahiptir.




Photography © Paul Aresu




Bir tarzı oturtmak ve onu kabul ettirmek önemli bir faktördür. Deneyimlerinizi ve bununla ilgili izlediğiniz yöntemi anlatır mısınız?



Benim deneyimimde bir fotoğrafçının tarzı ticari bir reklam ajansının ne aradığıdır. Onlar kendi pazarlarını ifade edebilecek belirli bir görüntüye ihtiyaç duymaktadır. Fotoğrafçı tarafından yaratılmış görüntülerin görsel mülkiyetini istemektedirler. Aşırı doygun görüntü ve betimlemelerle dünyanın dikkatini çekmek istiyorlar.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Öyle ki bu, fotoğrafçılığınızda vurgulanmış figürler ve doygun görüntüler kullanmanızın nedenidir. Değil mi?



Kısmen doğru. Sadece bunu kullanmıyorum çünkü bu populerdir ve modaya uygundur, gerçekte uç değerde kontrast ve tekil renklendirme yapıyorum. Hep böyle oldum. Sonuç görüntülerde buna yardımı dokunuyor. Post prodüksiyon teknikleri ile birlikte, bir kimse böylesi teknik değişiklikleri kolaylıkla gerçekleştirebilir. Gerçek ipucu orijinal konseptte yatmaktadır.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Fotoğrafçılık geniş bir tanım”¦ Çok çeşitli alanlara ve sınırlara sahip”¦ Sanatsal ve profesyonel kısımları arasındaki denge nedir sizce?



Hem ticari hem sanatsal alanda çalışmaktan hoşlanırım. Ticari alanda, her şey sanat yönetmeni ve fotoğrafçı arasındaki iş birliğidir. En başarılı reklam şirketleri sanat yönetmeni ve fotoğrafçının sonuç görüntü üzerindeki eşit katkısının olduğu şirketlerdir. İşbirliği gerçekten zevk aldığım lojistiğin bir parçasıdır. Her bir çekimde birlikte çalıştığım çok fazla yetenekli insan var. Sanatsal kısımda çalışmak çok farklıdır. Aynı zamanda bu kısımda çalışmak da çok hoşuma gidiyor. Bu alan bütün bir yaratıcılıkla fikir, konsept, icra ve kurtarmayı gerektirir. Eğer bir iş birliği varsa o da fotoğrafçı ve konu arasındadır. Prodüksiyon ya da prodüksiyon ekibi ile ilgili değildir. Bir takım çabasıyla daha az ve konseptle daha çok ilgilidir.




Photography © Paul Aresu




Bugün reklam sektöründe zorlu bir rekabet var, bir markayı öne çıkarmak ve izleyicisine – müşterisine – en uygun anda ve çarpıcı bir şekilde kabul ettirmek önemli. Başarısızlığa yer olmadığını, ‘tekrar’ deme ve hata yapma lüksünün olmadığını düşünüyorum”¦ Bu hız fotoğrafçıyı nasıl etkiliyor?



Hızlı olmak darken, bir projeyi %100 kabul ettirmede her an hazırlıklı olmak ve gönüllü olmaktan söz ettiğinizi tahmin ediyorum. Aldığım her proje üzerinde araştırma yapmaktan hoşlanıyorum. Daha önce yapılmış işlerin farkında olabilmek ve önceden düşünülmemiş orijinal fikirler üretebilmek maksadıyla fotoğrafını çekeceğim konu hakkındaki gerçekleri ve görüntüleri bulmak için interneti kullanırım. Çoğu zaman bu hazırlık başlangıçta görüntü üretme sürecini ‘hızlandırmamı’ mümkün kılıyor. Bir tek görüntüyü oluşturana kadar yapılan düzenlemelerden seçilen pek çok görüntünün olduğu çok fazla varyasyonda çekim yapıyoruz.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Stüdyoda çalışmayı mı yoksa dışarıyı mı tercih ediyorsunuz?



Her iki ortamda çalışmaktan hoşlanıyorum. İşimin bir kısmının stüdyoda diğer kısmının da dışarıda geçtiğini söyleyebilirim. Stüdyoyu kontrol etmekten ve dış mekan tecrübesinden hoşlanıyorum. Sadece bu ikisinden birinde zaman geçirmek beni mutlu etmezdi.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Fotoğrafçılığınızda neden canlı ışık etkileri ve kontrast kullanmayı tercih ettiğinizi söyler misiniz?



Temelde ışığı maksatlı olarak kullanan Ölü Doğa fotoğrafçısıyım. Ölü Doğa disiplininde ışığı nasıl kullanacağımı öğrendim ve bu bilgiyi canlı öznelerimi aydınlatmada kullandım. Bu, yaptığım işi farklı kılıyor diye düşünüyorum. Işıklandırma benim fotoğraf sözlüğümün bir parçasıdır. Işık kullanımımı kavramsal çizgimden ayrı tutamam. Birlikte el ele giderler.




Photography © Paul Aresu




Spor ve sporcular portfolyonuzda önemli bir yere sahip. Bu alana olan kişisel ilginiz aynı zamanda çalışmalarınıza da yansıyor. Tespitim doğruysa eğer bu konudan biraz bahseder misiniz?



Kesinlikle sporu ve onunla uğraşan insanları taparcasına seviyorum. Kendim de sporla uğraşıyorum ve bu, fotoğrafını çektiğim insanlarla ilgili olabilmemin nedenidir. Tek fark, onlar dünya çapında atlet ve ben haftasonu savaşçısıyım. Ancak bu oyun için benim daha az tutkulu olduğum anlamına gelmiyor.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Ve kişisel projeleriniz: Caz’ın Yüzü”¦ Bu proje nasıl başladı ve nasıl gidiyor?



Sorduğunuz için teşekkür ederim. Kişisel projeler başlangıçtan beri fotoğraf kariyerimin hep dönüm noktaları oldu ve onlara son derece tutkuyla bağlandım. New York City’de görsel sanatlarda öğrenciyken, Storefront İncil Kiliseleri ile ilgili bir projeyle yola çıktım. Sadece bu kiliselerin yer aldığı küçük alanlar merakımı uyandırmamıştı, bir de incil müziği ilgimi çekmişti. Belgesel yaklaşım felsefi yönümü bir ölçüde şekillendirdi ve bir göreve eriştiğim her vakit bu yönde dürüst olmaya çalıştım. O ilk proje kişisel projeler ve belgesel fotoğrafçılık üzerinde çalışmaya başlamama neden oldu. Caz’ın Yüzü bu felsefenin doğrudan bir sonucudur. 10 yıl önce başlamış ve hala devam etmekte olan sürekli bir projedir. Proje ve içinde yer alan müzisyenlerin doğası gereği, güvenle söyleyebilirim ki bu videoları, kitapları, dergi makalelerini, galerileri, gösterileri ve daha birçok şeyi içeren yaşam boyu bir proje olabilir. Şimdiye kadar dünyada 750’den fazla caz müzisyenini fotoğrafladım ve bu her gün devam ediyor.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Caz’ın Yüzü çalışmasının sizi derinden etkilediğini ve içinde kendinizi bulduğunuzu düşünüyorum ve buna paralel olarak Brighton Plajı projeniz sizin diğer bir kişisel çalışmanız. Bu projenizle ilgili olarak da bir şeyler söyler misiniz?



Brighton Plajı NYC’de yaşayan, çoğunluğunu etnik kökenli insanların oluşturduğu belgesel tarzda bir başka projedir. Parsons Tasarım Okulu’nda ders verdiğim zamanlarda öğrencilerimin New Yorklu ya da Amerikalı olmadıklarını fark ettiğim sırada bu fikri keşfetme ihtiyacında olduğumu hissettim. New York’un gerçekte ne kadar küresel olduğunu fark ettim ve bu fikri fotoğrafa taşımaya karar verdim. Buradaki insanlara, Brooklyn’ nin titreşimlerine ve Brooklyn rıhtımına aşık olduktan sonra Brighton Projesine başlamaya karar verdim.




The Brighton Beach Project © Paul Aresu




Gelecek dönemde yeni proje ya da projeleriniz var mı?



Günlük yaşamda Rock and Roll üzerinde kişisel bir proje ile oyalanıyorum. Bunun bir çeşit sakinlik olduğunu düşünüyorum çünkü izleyiciyi normalde göremeyeceği yerlere taşıyabileceğine inanıyorum.




The Brighton Beach Project © Paul Aresu




Son olarak bugünün ve geleceğin fotoğraf dünyası hakkında neler söyleyeceksiniz?



Fotoğraf gün geçtikçe gelişip değişiyor. Bu bağlamda fotoğrafçılarda gelişiyor. Fotoğrafçılık son 10 yılda çok değişti. Sayısal fotoğrafçılığın yenilenmesi ve her insanın cep telefonundaki küçük kamerayı kullanmasıyla, herkes bir sanal fotoğrafçıdır. Hepimiz bir dereceye kadar sanal görüntü üreticisiyiz. Yeni küresel lisan fotoğrafçılık ve dili de imgelerdir. Görüntülerle kendimizi ifade etme biçimimiz şuan olmasa bile geleceğin dili olacak. Video, ölü doğa fotoğrafçıları tarafından aşırı derecede kullanılan bir araç haline geldi. Ölü Doğa fotoğrafçılığının geleceğini Video Kamera kayıtlarının oluşturacağını öngörüyorum.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Hasan SÖNMEZ





The Face of Jazz © Paul Aresu




You work and compete in a hard market”¦ It needs patience, self-reliance and capability and also may a little bit chance”¦ When did you realize that you would succeed this?



Competing in the photo market of today is different than just a few years ago. Today, one must be astute as well as being a creative photographer, businessman, marketing professional, director, psychologist and a manager. The internet has changed the playing field. Photographers are now competing on a global stage. European photographers work seamlessly and the same goes for U.S. photographers. We work globally. We have done jobs in almost all continents. As far as I know it is a tricky situation to think being successful. I do not think one can qualify what “succeeding” means. I feel I love what I do hence I really did not understand what you meant by success.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Right along with taking photograph also the post-production of them is very important”¦It is a team work”¦ Will you utter something about this?



Many Photographers in today’s market work closely with their retouchers. It is not different than photographers working with their darkroom guys for a few years ago. Same story. The photographer has the vision/concept and the retoucher usually works closely with the photographer on the computer to execute critical nuances of those ideas.




The Face of Jazz © Paul Aresu




It is an important factor to dominance a style and to get it being accepted. Will you convey your experience and tracking road about this?



In my experience, a photographer’s style is what a commercial ad agency is looking for. They look for a specific look that will translate to their market. They want visual ownership of the images created by the photographer. They want to stand out in a world that is overly saturated with images and imagery.




The Face of Jazz © Paul Aresu




So this is why you use deeply highlighted figures and saturated images in your photography. Is not it?



Partly it is true. I not only use it because it is popular or trendy, I am genuinely drawn to extreme contrast and mono-coloration. I always have been. It does help this for the final looks. With post production techniques, one can easily create these technical changes. The real trick is in the original concept.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Photography is a very expansive definition”¦ It has various spaces and ends”¦ What is the balance between both its artistic and professional parts for you?



I like to work in both commercial and Fine Art space. In the commercial space, it is all about a great collaboration between an Art Director and Photographer. The most successful ad campaigns are ones that both the photographer and A.D. had equal amounts of input into the final image. The collaboration is a part of the logistics that I really enjoy. There are so many talented people whom I work with on each and every shoot. Working in the fine art space is very different. And I like working in this space equally as well. This space requires ideas, concepts, execution, and delivery all by the creativeness. If there is collaboration, the collaboration is really between the photographer and the subject here. Not about the production or production team. It is definitely less about a team effort and more about the concept.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Today there is a hard competition in advertising sector, it is vital to get brand highlight and adopted by its viewer –buyer- in a most striking way and a moment. I think that there is no place for the failure, no chance to say ‘again’, and errors”¦How does this speed affect the photographer?



When you mention speed, I assume you are talking about on set preparedness and the willingness to commit to a project 100%. I like to do research on every project that I land. I will use the internet to find facts and images on the subject I am photographing so that I come to a project fully aware of previous work and with some original ideas that have not been thought about before. Most of the time, this preparation allows me to “speed” up the process of image making on set. As far as reproducing an image, we shoot so many variations on set that we have many images to choose from the edit.




The Face of Jazz © Paul Aresu




Do you like working at studio or outside? Please mention something about your studio performance and producing techniques?



I like working in both the studio and location. I would say half my work is in the studio and the other half outside. I like the control of the studio and the experience of the location. I would not be happy doing just one of these.




Photography © Paul Aresu





Will you say why you prefer dramatic lighting effects and contrast in your photography?



I was originally a still life photographer who studied light intently. I learned how to light in the still life discipline and have used that knowledge to light my live subjects. I think that is what separates the work I do. Lighting is so much a part of my photography vocabulary. I cannot separate my use of light with my conceptual direction. It goes hand in hand.




Photography © Paul Aresu




Sport and sportsmen take an important place in your portfolio. And your personal interest on this space reflected to your works too. Will you explain my determination if true?



I absolutely adore sports and the people who perform them. I like doing sports myself and that is why I can relate to the people I photograph. The only difference is that they are world class athletes and I am a weekend warrior. But that does not mean I have any less passion for the game.




The Face of Jazz © Paul Aresu




And your personal projects: The Face of Jazz”¦ How did it come true and how is going?



Thank you for asking. Personal projects have dotted my photography career right from the beginning and throughout the years and I am extremely passionate about them. When I was a student at the School of Visual arts in New York City, I set out to do a project on Storefront Gospel Churches. I was intrigued not only by the surprising small spaces where those churches were located in but also the gospel music. The documentary approach has somewhat shaped my philosophy about photography and I try to be true to that direction every time I approach an assignment. That first project got me started on the idea of personal projects and documentary photography. The face of Jazz is a direct result of that philosophy. The Face of Jazz is an ongoing project that started 10 years ago and is still very active. Because of the nature of the project and musicians involved, I can safely say that this may be a lifelong project with many, many possibilities including video, books, magazine articles, gallery shows etc. So far I have photographed over 750 Jazz musicians from around the world and it continues every day.




The Brighton Beach Project © Paul Aresu




I think that The Face of Jazz is a work that you deeply enjoyed and found yourself in, and parallel to this The Brighton Beach Project is your another personal study. Would you tell something about also this Project?



Brighton beach is another documentary style project that came about by my interest within mostly ethnic people who live in NYC. I felt in need to explore this idea when I was teaching at Parsons School of Design and realized not one of my students were from New York, or for that matter, the U.S.A. I realized how truly global New York City really is and I wanted to bring that idea into photography. I settled on Brighton Beach after I fell in love with the people and the vibe of Brooklyn and the Brooklyn waterfront.




The Brighton Beach Project © Paul Aresu




Is there another project or projects for the future period?



I am playing with the idea of a personal project on Rock and Roll everyday life. I think this is kind of cool because, it would take the viewer to the places that they would not normally see.




Cover Photography © Paul Aresu




Finally, what will you say about today and the future photography world?



Photography is evolving and changing almost daily. In this respect, photographers must evolve also. Photography has changed the most in the last 10 years. With the innovation of digital photography and the use of small cameras on everyone’s cell phones, everyone is a virtual photographer. We are all image makers to some degree. The new global language is photography and the language is imagery. How we express ourselves with images will be the future global language, if it is not already. Video is also a medium that is now exceedingly used by still photographers. I can foresee that the future of still photography will be the Video Camera capture.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

New York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile RöportajNew York'lu Reklam Fotoğrafçısı Paul Aresu ile Röportaj