Aylık arşivler: Mart 2012

4. Fotoğraf Buluşmaları, İstanbul Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü




4. Fotoğraf Buluşmaları – İstanbul Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü



Geçtiğimiz yıl üçüncüsünde işlediği konularla ses getiren Fotoğraf Buluşmaları, bu yıl fotoğraf severleri daha farklı bir etkinliğe davet ediyor. Son bir yıl içerisinde yaşadığı paradigma değişimini bir çeşit ‘karşılaşma’ olarak niteleyen İstanbul Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü üyeleri, bu değişimin bir parçası olan çağdaş fotoğraf anlayışının temsilcilerini ağırlayarak, etkinliğe katılan herkesi bu anlayışla karşılaştırmayı amaçlıyor. Fotoğrafçıların fotoğraf serileriyle çağdaş fotoğraf anlayışlarını aktaracakları etkinlikte, çağdaş fotoğraf üzerine yapılacak söyleşi ve atölyelerle katılımcıların şahsi fotoğraf anlayışlarını geliştirmelerine katkı sağlanacak. 3, 4, 5 Mayıs tarihlerinde İstanbul Teknik Üniversitesi Ayazağa Kampüsü Kültür ve Sanat Birliği Binası Küçük Salon’da gerçekleşecek bu etkinliğe herkes davetlidir.



http://fotografbulusmalari.org/

4. Fotoğraf Buluşmaları, İstanbul Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü

Nadire Günday Fotoğraf Sergisi : Işığın İzinde




IŞIĞIN İZİNDE


Bir efsaneye göre; Tanrı dünyayı yarattığında Anadolu’yu kendine ayırdığı söylenir. Bu toprakların verimliliğe, eşsiz güzelliğe ve zenginliğe sahip olmasını anlatan en güzel ifadedir bu.



Anadolu topraklarında tarih boyunca binlerce medeniyet kurulmuş, bir ok inanış yeşermiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Bu paylaşılamayan topraklarda yaşayan medeniyetlerin bıraktığı maddi – manevi kültürel zenginliğin, günümüz Global anlayışında Anadolu’ya ne kadar katkıda bulunduğunu ve ne denli değerli bir mirasa sahip olduğumuzu ortaya koymaktadır. Doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bu zenginliği ne romanlarla, ne bilimsel çalışmalarla, ne de sanat diliyle tam olarak anlatabilmek mümkündür… Görsel bir anlatım dili olan fotoğraf, en uygun anlatım araçlarından biridir bu mirası anlatmaya, ama yeterli değildir tabi. Ben de bu çalışmamda gerek gelenek ve görenekleriyle gerek meslekleriyle gerekse inanç biçimleriyle bu zenginliği anlatma çabalarına katkıda bulunmayı amaçladım. Bunu yaparken de sahip olduğumuz bu renkli mirası daha da vurgulayabilmek için “ışıkla boyama” tekniğini kullandım. Çalışmam ülkemizin çeşitli yerlerinde 2 yıla varan bir süreçte çekilmiş, herhangi bir yazılımla değil gerçek ışıkla boyama tekniğiyle oluşturulmuş fotoğraflardan oluşmaktadır. Bu nedenle gerek mekan olarak gerekse konu olarak beni zorlayan şartlarda elimden geldiğince başarılı sonuçlar ortaya koymaya çalıştım. Maraş’tan Soma’ya, Urfa’dan Tire’ye, Mardin’den İzmir’e Işığın İzinde’ydim…

Nadire Günday Fotoğraf Sergisi : Işığın İzinde

Fotoritim Fotoğraf Gezisi : Graffiti Sokakları – 24 Mart 2012 Cumartesi, İstanbul



Fotoritim e-Fotoğraf Dergisi olarak, İstanbul fotoğraf gezilerimizin yeni sezonuna başlıyoruz.



Gezimizi 24 Mart 2012 Cumartesi günü İstiklal Caddesi ve Galata çevresinde gerçekleştireceğiz. Bölgede çok sayıda olan graffitili sokakları birlikte keşfederek, fotoğraflayacağız.



Gezinin başlangıç saati 11.00’ dir.



Etkinliğimize katılmak isteyen okurlarımızın frdergi@gmail.com mail adresimize;




-Ad / Soyad



-GSM numaralarını,



Yazarak, başvuruda bulunmalarını rica ederiz.



Kontenjanımıza bağlı olarak gelen başvurular, başvuru sırasına göre değerlendirilecektir.



Katılım ücretsiz olup, buluşma-program bilgileri, katılım başvurusu onaylanan okurlarımıza ayrıca bildirilecektir.



Sevgilerimizle,


FOTORİTİM

Fotoritim Fotoğraf Gezisi : Graffiti Sokakları – 24 Mart 2012 Cumartesi, İstanbul

Matthieu Paley Fotoğraf Sergisi, Linart Galeri



Masalsı Dünyadan Fısıltılar


Linart Gallery – 8 Mart - 10 Nisan 2012


Matthieu Paley Fotoğraf Sergisi




Sunuş



Matthieu Paley tarafından 1998 yılından beri Afganistan, Moğolistan, Çin ve Sibirya’da çekilen 19 fotoğrafın koleksiyonu. Orta boy bir fotoğraf ve 33 mm film karışımı ile çekilen, rötuşlanmamış ve Paley’in geçtiğimiz on yıl boyuncaki en güzel çalışmalarını temsil etmekte olan bu fotoğraflar, daha önce Turkiye’de sergilenmemiş veya satışa sunulmamıştır. Kuşkusuz yirmibirinci asrın büyük seyyah/fotoğrafçılarından biri olma yolunda olan Paley’in fotoğrafları büyüleyicidir ve Gallery LiNART kendisini ve çalışmalarını giderek artan modern izleyicilere sunmaktan gurur duymaktadır.



Paley’in çalışmaları kolay veya basit bir şekilde elde edilmemiştir. Çok az insan onun ikinci evi yaptığı bölgeleri ziyaret etmiştir. Fotoğrafları çoğu kez günler veya haftalarca yürüyerek veya en yakın yoldan geçerek vadilerde, buz göllerinde ve Asya’nın ücra köşelerindeki geçitler üzerinde çekilmiştir.



Çoğu kez, bu güzel ancak yaşanması zor olan bölgeleri ziyaret etmeyi seçtiği zaman, dağ geçitlerinin açık olduğu ve alanlara erişilebildiği, kısa yaz mevsimi zamanı değildi, ortamın en sert, yaşanması zor ve derecenin sıfırın altında 30°c’ye düştüğü zamanlardı. Paley için bu, semavi ve büyüleyici fotoğraflarını yakalamada en iyi ışık ve çalışma şartlarını sağlamaktadır.



“Sırça köşkümden çıkmayı seviyorum. Bu tecrübe bana hep kendime sakladığım bir memnuniyet hissi ve nihayetinde büyük mutluluk getiriyor. Bu yerlerde daha fazla zaman harcamaya gayret ediyorum, onlara yayan olarak yavaşça yaklaşıyorum (çoğu zaman başka bir yol olmuyor) ve oraya özel zamanlarda gidiyorum, örneğin kışın yaşam hissimizin en kuvvetli olduğunda, zamanın geçisi en içten hissediliyor. Ve fotoğraf çekmek için bir sürü zamana ihtiyacım var. İyi bir fotoğraf için zaman herşeydir.”


-Matthieu Paley

Matthieu Paley Fotoğraf Sergisi, Linart Galeri

Jacob Aue Sobol : Bangkok Karşılaşmaları



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



BANGKOK KARŞILAŞMALARI


BANGKOK ENCOUNTERS
Jacob Aue Sobol






Şule Tüzül




Hani deriz ya bazı insanlar doğuştan fotoğrafçıdır, pek çok Magnum fotoğrafçısı gibi Jacob Aue Sobol için de bunu rahatlıkla söyleyebiliriz bence. Üstelik onun gibi insanlar için fotoğraf hem yaşamlarının vazgeçilmez bir parçası hem de aslında hiçbir şey; fotoğraf, onlar için yaşamı somutlamak, ifade edebilmek, hissedebilmek, gördüklerinin varlığını kanıtlayabilmek, ‘evet, işte o vardı’ diyebilmek için kullandıkları bir araç sadece.



Sobol’un Sabine ile başlayıp bugüne kadar süren fotoğraf sürecine baktığınızda son derece tutarlı bir çizgi ile yürüdüğünü görüyoruz. Bu tutarlılık, fotoğrafa başladığı dönemde belirlediği kurallar ya da hedeflerden kaynaklanmıyor, aksine onun peşine düştüğü konulara, coğraflayalara, insanlara ve yaşamlara baktığınızda görüyoruz ki tüm bunlar hayranlık uyandıran bir doğallıkla fotoğrafçıyı peşinden sürükleyen olgular. Sobol’un dünyanın birçok farklı coğrafyasında yaptığı fotoğraf çalışmalarına ve bu konudaki tanıtım yazılarına baktığımızda diyebiliriz ki, Sobol o coğrafyalarda fotoğraf çekmek için bulunmuyor, orada olmak, orada yaşamak, orada yaşamla yüz yüze gelebilmek için bulunuyor. Fotoğraflar, bu yüzleşmenin sonuçları, bu yüzleşmelerin dile gelişi olarak ortaya çıkıyor.



Sobol’un Bangkok Karşılaşmaları üzerine bir şeyler yazmak amacıyla bu fotoğraflara baktığımda, kendimi sadece Bangkok Karşılaşmaları ile sınırlamak yeterli gelmedi. Çünkü Bangkok Karşılaşmaları fotoğraflarına baktığımda ilk fark ettiğim şey bu fotoğrafların bana aslında Bangkok’u anlatmadığı oldu. Bu fotoğraflar, sadece o coğrafyanın yaşamına, olaylarına, insanlarına dair, o coğrafyaya özel hikayeler anlatmıyordu. İsmini tam koyamadığım başka bir hikayeyi de barındırıyor olmalıydı. Bu fotoğraflar bana Jacob Aue Sobol’un Bangkok’unu, daha doğrusu fotoğrafçının yaşama bakışının Bangkok ile buluştuğu hikayeleri anlatıyordu, dolayısıyla bu fotoğrafları anlamak için sadece Bangkok Karşılaşmaları’nı incelemek yeterli olamazdı. Bu nedenle Sobol’un diğer çalışmalarına bakma ihtiyacı duydum. Zaten bir fotoğrafçının herhangi bir çalışmasını, fotoğrafla ilgili ya da fotoğraf dışı olsun, diğer çalışmalarından bağımsız tek başına değerlendirmenin, tek başına algılamaya çalışmanın da yeterli olduğunu hiçbir zaman düşünmedim.



Sobol’un fotoğraflarında gördüklerimiz sıradan insanlar, sıradan olaylar, sıradan görüntüler. Fotoğraflarda gördüklerimizi içinde yaşadığımız coğrafyalarda, her gün geçip gittiğimiz sokaklarda, bulunduğumuz mekanlarda da görebiliriz. Ya da onun gittiği coğraflayalara gittiğimizde aynı görüntülerle karşılaşmamız kaçınılmaz. Ama Sobol’un fotoğraflarına bakmaya başladığınızda, örneğin Bangkok Karşılaşmaları’na baktığınızda, karşınıza gelen her bir fotoğrafla birlikte, izleyiciyi biraz daha Sobol’un hikayesinin içine çeken, izleyicide biraz daha derine gitme isteği uyandıran bir şey oluyor ve fotoğraflar sıra dışı bir izlenim oluşturmaya başlıyor. Bizi içine çeken, benzer fotoğraf projelerinin de olmazsa olmazı şu: katıksız samimiyet. Fotoğrafçının katıksız içtenliği. Olduğu gibiliği”¦



Bangkok Karşılaşmaları, neredeyse birbiri ile hiçbir ilişkisi yok diyebileceğimiz fotoğraflarla dolu. Bir fotoğrafta bir çocuk, bir köpek, kabloları dışarı çıkmış (muhtemelen) bir elektrik direği bir kadrajda buluşmuş. Bir başkasında sade bir fon önünde elbisesini kaldırmış çıplak bir kadın bedeni. Başka bir fotoğrafta yine masum bir çocuk yüzü fotoğrafın sol alt köşesinden bakıyor. Bir diğerinde yüksek apartmanları, merdiven başında bekleyen şemsiyeli bir kadınla bir sokak görüntüsü. Bu fotoğraflar ne Bangkok’un yoksulluğunu anlatmaya çabalıyor, ne de zenginliğini. Ne çocukların masumiyetine odaklanmış, ne de Bangkok’un erkekleri baştan çıkaran gecelerine. Oysa hepsi birbirine kökten bağlı. Çünkü hepsi Bangkok. Çünkü hepsi Sobol’un Bangkok’u. Onun yaşamla ve insanlarla kurmaya çalıştığı aracısız iletişimin, aradığı içtenliğin bize ulaştığı, Sobol tarafından bize söylenen kısımları. Tüm büyük edebiyat eserlerinin anlatmaya çalıştığı insanlık durumlarının fotoğrafça anlatımı. Sobol’u etkileyen, onun peşine düşerek bulduğu, bu fotoğrafların ortaya çıkmasına neden olan içtenlik, bakın bizleri de etkiliyor. Çünkü Sobol aynı zamanda dünyanın farklı coğrafyalarından bu fotoğraflara bakan bizlerin de arayışlarına kendince cevap veriyor. Kim bilir ne zaman, yağmurlu bir akşam vakti çöplükte yiyecek arayan ıslak bir kedinin içimizi sızlatan çaresizliği, bir Sobol fotoğrafında birdenbire karşımıza çıkmış oluyor. Ne şaşırtıcı değil mi?



Sobol fotoğrafları, yaşamın sıradanlığı içinde akıp giden görüntülerin içinden, kendi ile buluştuğu anları dondurarak elbette sıra dışı bir işe imza atıyor. Çünkü hızla akıp giden yaşamın bu sıradanlığı içinde bir “an”la buluşabilmek, insanın koca bir hikayeyi barındıran bir “an”la karşılaşabilmesi aynı zamanda o kadar sıra dışı ki. Bu da ancak, yazının başında dediğim gibi, hani fotoğrafçı doğmuş diyebileceğim kişiler tarafından gerçekleştiriliyor. Hani sanki yaşam mucizevi anlarını bu fotoğrafçılara sunuyor.



Bir bacağı olmayan koltuk değnekleri ile bir insan bedeni, omuzları ve başı fotoğrafta görünmüyor. İki yapma kuşu bu bedenle aynı kadrajda buluşturan kim? Fotoğrafçı mı, yaşam mı? Peki ya bir işçinin yorgun ve bakımsız bacaklarını, oradan geçmekte olan bir kadının bakımlı ve güzel bacakları ile buluşturan, yere uzanmış tek bacaklı bir bedeni yürüyen bedenlerle buluşturan?”¦



1960’lardan sonra ismini duymaya başladığımız pek çok Magnum fotoğrafçısı gibi Sobol da otobiyografik bir bakış açısı ile fotoğraf üretiyor. Fotoğrafçının özgün bakışını her fotoğrafta görebileceğimiz çalışmalar bunlar. Bir önceki yazımda bahsettiğim Anders Petersen da, bu bakış açısına sahip fotoğrafçılardan biriydi.



Sobol fotoğrafları, bizi yaşama biraz daha yaklaştıran fotoğraflar. Çünkü bunların içinde kendimize yakın hissettiğimiz, aradığımız içtenliği bulduğumuz fotoğraflar kadar, yaşamın bakmak istemediğimiz, bakmaya katlanamadığımız, varlığını kabullenemediğimiz yanlarını gösteren fotoğraflar da var. Ama bu fotoğraflar bize bir şeyleri empoze etmiyor, anlatırken fotoğrafın nesnesi olan insanları ya da olayları yargılamıyor. İçimiz huzursuz değil; izleyici bu fotoğrafların anlattığı yaşamlara konuk olmuyor, ötekinin yaşamına izinsiz girmişiz hissine kapılmıyoruz bu fotoğraflara bakarken. Çünkü aslında Sobol en çok da kendi hikayesini anlatıyor, çünkü O kendisinin içinde olmadığı bir hikayenin anlatılamayacağını biliyor. “Bence yaşam”¦” diye başlayan noktasız bir cümlenin fotoğrafları bunlar”¦ Cümle hala devam ediyor”¦





Well we so say that some people are photographer since inborn, as to Jacob Aue Sobol like plenty of other Magnum photographers even we can say this readily for him. Furthermore for people like him the photography is both the part of their life and is nothing indeed; photography is the only instrument they used to embody the life, to connote, to feel, to prove the existence of their seeings, and to say ‘yes, here there it was.’



When I looked over Sobols photography experience started with Sabine through this day I should see him going on with his consistent line. This cosistency does not arise from the rules which he specified as starting photography periods or from his goals, conversely we can see it when looked at his subjects, geographics, people and lifes that these are all phenomenons which trail the photographer with admirable naturalness. When I looked over his works which he studied over the various geographies of the world and regarding statements I can say that Sobol does not stand in that geographies for taking photographs but for being, and living there, for encountering with the life. His images take place as the results of these encounterings, as starting to talk.



When I glanced to these images with the aim of writing a lot on Sobols Bangkok Encounters it did not enough for me to limit myself with Bangkok Encounters. Because when I saw them the first thing that I realized that they did not tell about Bangok indeed. Those images were not telling distinctive stories about only the life in that geography, events, people. It might have also included another story which I could not gave the name yet. These photographs telling me about Jacob Aue Sobols Bangkok, or rather the stories which the photographer’s viewing point to the life met with the Bangkok, accordingly it did not enough to examine only Bangkok Encounters to perceive these images. Thus, I needed to handle his other works. Anyway I have never thought that it was enough to perceive, to consider any work of a photographer by itself as being completely different from the other works regarding with photography or not.



Those we saw in his photography were real people, ordinary events, ordinary scenes. we should even see the things which we looked in images in our geographies, in streets that we go by, environments that we present. Or it is inevitable to encounter same scenes if we go to geographies where he gone. However if you began to have look his images, for example when you looked over Bangkok Encounters there is something happening that drawing the viewer inside the Sobols story more, building up passion inside them to go deeper by each frame that face with you and his photographs start to build up an extraordinary impression. What the sine qua non of same photographies that draw us inside is: absolute intimacy. An intimacy of photographer. His naturalness”¦



Bangkok Encounters is full of the images that are almost different from each other. A child in one photograph, a dog, a lamppost with its cables popped out -great possibility- came together in one frame. In the other frame there is a naked woman body lifted up her dress in front of a plain background. In another scene there is again another blameless child face looking out the left bottom of the frame. In one image there are high appartements, there is a street scene includes a woman with her umbrella standing over stairs. These images are nither trying to explain poverty of Bangkok nor its wealthiness. They are neither focused on blameless of children nor the Bangkok nights that debauched the men. Wheras all of them are connected each other radically. Because they are all Bangkok. Because they are all Sobols Bangkok. They are all the parts which Sobol told us that he tried to establish direct comunication with life and people, is the intimacy that he sought. It was the exposition of humanity aspects which whole great literary works dealed with by photography. The intimacy which affects Sobol, his finding by following it, causes these photographs to emerge, here also affects us. Because he answers to us who look these images from the various geographies of the world to our questions by his self style. Who knows when, the painful desperation of a wet cat which looking for a food in a rainy night appears in a flash. What an incredible, is not it?



Certainly Sobol photography signatures an extraordinary work by freezing the moments met with himself through the images slipped by in the ordinariness of life. Because meeting with a “moment” in a commonnes of life slipping by rapidly, the encountering with a “moment” contained a huge story is so extraordinary. This can be performed by only individuals who I should say as though borned as a photographer as I said in the beginning of my writing. As if the life presents its miraculous moments to these people.



A human body without one leg and with crutches, his head and shoulders do not appear in photograph. Who is the person who get two of artificial birds met with this body in the same frame? Does it photographer or does it life? What about person who get a worker’s tired and squalid legs met with the well groomed and beautiful legs of a woman who passed by there, a one leg body laid on the ground met with other walking bodies?..



As the most of Magnum photographers that we have begun to hear names after 1960s even Sobol has produced photographs with the viewpoint of autobiographic. These are the works that we can see the photographer’s genuine viewpoint in each images. Anders Petersen who I meant about in my previous write was also one of photographers who had this viewpoint.



Sobol photography gets us closer to life. Because among these photographs there are some images in which we feel close ourselves, we can find intimacy on the other hand there are also some others which we do not want to have look, we can not stand to overlook, we can not accept the ways of life as well. But all these photographs do not impose somethings, while telling they do not judge people or events that are being a subject of photograph. Our inside is not restless; the viewer does not be a guest to the lives that these photographs told about, we do not have feeling like as went in other’s life without permission looking over these photographs. Because Sobol also tells his story basically, because he knows that a story without himself can not being told. These are the photographs of a sentence so starts “According to me life is”¦” with an undotted letters”¦ The sentence still goes on”¦





Sanatçı Açıklaması


Artist Statement




İlk defa Bangkok’a 2008 baharında geldim. Asya’da ekonomisi hızla gelişen şehirlerden biridir. Oysa yoksulluk ve zenginlik arasındaki uçurumun hızla arttığı şehirlerden biridir.



İlgimi çeken şeyleri Klong Toey’in yoksul mahallerinden geçen eskimiş tren yolunun hemen yakınında ailelerin yaşadığı ve Sukhumvit’deki sokak çocuklarının dolaştığı Chao Phraya’nın çamurlu ırmağının çevresinde, dar sokaklarda, Soi’lerde (Tai dilinde kenar mahalle demek) buldum. Burası, insanlarının ilgimi çektiği – onlarla iletişim kurduğumu hissettiğim veya ilgimi yönelttiğim ve benimle iletişim kurmaya istekli ya da sadece yakın olmanın getirdiği kısa bir birlikteliği paylaşmak istediği, Siam Meydanı çevresindeki sevilen alış-veriş mekanının tam karşısında.



Buna rağmen aramızda sıklıkla bir mesafenin olduğunu hissedebildim ve öyle ki sık sık şehirde sürekli değişen senaryoları fotoğraflayan bir seyirci rolündeydim. Farklı dil, yaşam ve statü farklılığından ileri gelen, dengeli bir iletişim kurmanın sürekli bir zorluğuydu. Ancak bunu başardığımızda, sıklıkla bu karşılaşmalarda –bire bir karşılaşmalar- aradığım yakınlık ve samimiyet hissini yakaladım.




I came to Bangkok for the first time in the spring of 2008. It is a city that has one of the fastest growing economies in Asia, yet it is also a place where the gap between the poor and the rich is increasing rapidly.



I found my interest in the sois, the narrow streets, which surround the muddy River of Chao Phraya, the street kids in Sukhumvit and the families who live by the old train track that runs through the slum of Klong Toey. This, as opposed to the fancy shopping area around Siam Square, is where people caught my attention – people I felt a connection with or an attraction towards, and who were willing to communicate with me or just share a brief moment of closeness.



However, I could also often feel the distance between us, and so I often found myself in the role as the spectator photographing the constantly changing scenarios in the city. Underlined by the difference in language, race and social status, it was a continuous struggle to create an equal meeting. But when this succeeded, it was often in this encounter – on a one to one basis – that I got the feeling of the closeness and intimacy I was searching for.



Çeviri (translated by) : Hasan SÖNMEZ






































Jacob Aue SOBOL Hakkında



Jacob Magnum Fotoğraf’ın üyesidir. Ayrıca, New York’ da Yossi Milo Galeriyi ve Londra’ da Diemar/Noble Fotoğrafçılığı temsil etmektedir.



1976 Danimarka doğumludur ve Kopenag’ın Güneyi’ndeki “Brøndby Strand – Güzel Kasaba Plajı” varoşlarda büyümüştür. 1994 – 1995 yılları arasında Kanada, Strathroy’da öğrenci değişimi yoluyla bulunmuş ve 2000 – 2002 arasında Grönland, Tiniteqilaaq’da avcılık ve balıkçılık yapmıştır. 2006 baharında Tokyo’ya taşınmış ve burada, 2008 Ağustos’unda Danimarka’ya dönmeden önce 18 ay yaşamıştır. Şimdi Kopenag’ da yaşamakta ve çalışmaktadır.



Avrupa Film Kolejinde çalıştıktan sonra, 1998’de Danimarka Belgesel ve Sanat Fotoğrafçılığı tarafından Fatamorgana’ya kabul edildi. Burası onun eşsiz, güçlü ifadeye dayalı stilde siyah-beyaz fotoğrafçılık alanında kendini geliştirdiği yerdir.



1999 Sonbaharı’nda Grönland’ın Doğu Kıyısı’ndaki Tiniteqilaaq’a gitti. Üç yıl boyunca çoğunlukla bu kasabada Grönlandlı kız arkadaşı Sabine ve ailesiyle birlikte bir balıkçı ve avcı olarak ve ayrıca da fotoğraf çekerek yaşadı. Sabine adlı kitabı 2004 yılında yayımlandı ve bu çalışması 2005 Hollanda Börse Fotoğrafçılık tarafından ödüle aday gösterildi.



2005 senesinde genç Mayan kızlarının okyanusa ilk açılışları hakkında bir belgesel yapmak üzere bir film çalışanı ile birlikte Guetemala’ya seyahat etti. Takip eden senede yerli Gomez-Brito ailesiyle karşılaştığı Guetamala Dağları’na yalnız başına döndü. Onların gündelik yaşamına dair hikayesini anlatmak için bir ayını onlarla beraber geçirdi. Serisi İlk Mükafat Ödülü, Gündelik Yaşam Hikayeleri, Dünya Basın Fotoğrafçılığı 2006 ödüllerini aldı.



2006’da Tokyo’ya taşındı ve iki yıl süresince son kitabı “Ben, Tokyo” adlı kitabının fotoğraflarını çalıştı. Kitap 2008’ de Leica Avrupalı Yayımcılar ödülünü aldı ve Actes Sud (Fransa), Apeiron (Yunanistan), Dewi Lewis Yayımcılık (Büyük İngiltere), Edition Braus (Almanya), Lunwerg Editörleri(İspanya), Peliti Associati (İtalya) ve Mets & Schilt (Hollanda) tarafından yayımlandı.



2008’de Bangkok’ta ve 2009’da Kopenhag’da çalışmaya başladı. Bu çalışma hala devam etmektedir.




About Jacob Aue SOBOL



Jacob is a nominee at Magnum Photos. Yossi Milo Gallery in New York and Diemar/Noble Photography in London also represent him.



Jacob was born in Denmark, in 1976 and grew up in Brøndby Strand in the suburbs south of Copenhagen. He lived as an exchange student in Strathroy, Canada from 1994-95 and as a hunter and fisherman in Tiniteqilaaq, Greenland from 2000-2002. In Spring 2006 he moved to Tokyo, staying there 18 months before returning to Denmark in August 2008. He now lives and works in Copenhagen.



After studying at the European Film College, Jacob was admitted to Fatamorgana, the Danish School of Documentary and Art Photography in 1998. There he developed a unique, expressive style of black-and-white photography, which he has since refined and further developed.



In the autumn of 1999 he went to live in the settlement Tiniteqilaaq on the East Coast of Greenland. Over the next three years he lived mainly in this township with his Greenlandic girlfriend Sabine and her family, living the life of a fisherman and hunter but also photographing. The resultant book Sabine was published in 2004 and the work was nominated for the 2005 Deutsche Börse Photography Prize.



In the summer of 2005 Jacob traveled with a film crew to Guatemala to make a documentary about a young Mayan girl’s first journey to the ocean. The following year he returned by himself to the mountains of Guatemala where he met the indigenous family Gomez-Brito. He stayed with them for a month to tell the story of their everyday life. The series won the First Prize Award, Daily Life Stories, World Press Photo 2006.



In 2006 he moved to Tokyo and during the next two years he created the images from his resent book I, Tokyo. The book was awarded the Leica European Publishers Award 2008 and published by Actes Sud (France), Apeiron (Greece), Dewi Lewis Publishing (Great Britain), Edition Braus (Germany), Lunwerg Editores (Spain), Peliti Associati (Italy) and Mets & Schilt (The Netherlands)



In 2008 Jacob started working in Bangkok and in 2009 in Copenhagen. This work is now in progress.





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok Karşılaşmaları

Tomas Munita Philippi ile Söyleşi



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



TOMAS MUNITA PHILIPPI ile SÖYLEŞİ


INTERVİEW with TOMAS MUNITA PHILIPPI





Sevgili Tomas, Fotoritim’e hoş geldin”¦



Renk, ışık, insan ve konu anlatımında gördüğüm en başarılı basın fotoğrafçılarından birisin. Fotoğrafçılığı ve basın fotoğrafçılığını meslek olarak seçmenin öyküsünü anlatır mısın?



Basın fotoğrafçısı olmayı hiç ummuyordum. Fotoğraflı sadece bir sanat şekli olarak yapmayı istiyordum ama fotoğrafçılık okurken bir gazetede staj yapmam gerekmişti, inanılmaz bir deneyimdi, hiç bu kadar ilginç olabileceğini düşünmemiştim ve sonrasında da bırakmadım.




Dear Tomas wellcome to Fotoritim…



You are one the most successfull press photographer regarding colour, human and telling subject. Can you tell us the story of your choosing photography and press photographer as a profession ?



I never expected to become a press photographer. i just wanted to do photography, as an art form. but when i studied photography i had to do an intern in a newspaper, it was an amazing experience, never thought it was going to be so interesting, after that i never stopped.




Ülkende yaptığın mesleğin durumu, çalışma koşulları gibi konulardan bahseder misin?



Kolay değil, orada fotoğrafçılar için pek fazla pozisyon yok ve gazeteler, yayınları ve fotoğrafları kullanmaları açısından düş kırıklığına uğratıcı. Ama özellikle kendileri yaratan yeni nesilden pek çok fotoğrafçıyı görmek cesaret verici. Güney Amerika şu an haberler için çok önem taşımadığından Şili’de serbest çalışmak çok zor.




How is the statue of your profession in your country, tell us about working conditions etc.?



Is not easy, there are not many positions for photographers and the newspapers are most of the time very disappointing in terms of publications and the way the use photos. but there are many photographers, specially from the new generations creating by themselves, which is always encouraging to see. as a freelance been based in Chile is difficult too, since southamerica is not of big importance for the news right now.




2010 yılında ülkende büyük bir deprem oldu. Hem bir vatandaş olarak hem de bir basın mensubu olarak neler yaşadın?



Depremden hemen sonra ailemin iyi olduğundan, yeterince yiyecek ve suya sahip olduğundan emin olmak zorundaydım, ondan sonra merkez üssü civarındaki en çok etkilenen bölgelere fotoğraf çekmeye gittim. Depremlere alışkın olduğumdan neyle karşılaşacağımı ve bir afet bölgesinde ne çekileceğini biliyordum.




It happened a big earthquake in your country in 2010. What did you live both as a citizen and as a press member?



Right after the earthquake i had to make sure that my family was going to be ok and have enough food and water for days, only then i could leave to photograph in the most affected areas around the epicenter. since i am used to earthquakes i know what to expect so i know what to take for a coverage in a devastated area.




Konularını seçerken nelere önem verirsin yani hangi konular sana cazip gelir? Ve çalışma planın, programın, insanlarla iletişiminden bahseder misin?



Çevre konularındaki kişisel projelerime odaklanıyorum. Şu anda benim için önemli olan bu. Hikayeleri planlamak çoğu zaman kolay değildir, ideal olanı önce bölgede dolaşmak, insanlarla konuşmak, fotografik açıdan nasıl göründüğüne bakmak ve bu açıdan araştırmaya başlayıp etrafında hareket etmektir. Her konu farklıdır, bazen insanlarla konuşmak esastır bazen de o kadar gerekmez.




What do you give importance to when you are choosing your subjects? I mean which subjects captivate you? Can you tell your working plan, programme, communication with the people?



I am focusing my personal projects on environmental issues. this is what matters to me right now. most of the times the stories are not easy to plan, the ideal is to have a first trip to the area, talk to people, see how it looks photographically and from that point start researching and moving around. every subject is different, sometimes is essential to talk to people, sometimes other times not that much.




Sence başarılı bir belgesel fotoğraf projesi (veya serisi) nasıl olmalıdır? Ne gibi unsurlar içermelidir? Ve yine başarılı bir basın fotoğrafçısı ne gibi özellikler, yetenekler taşımalıdır?



Benim için en önemli şey konunun özüdür, altta yatan ve hemen her konuda varolan duygulardır. Çoğu zaman tek bir kelimeyle basite indirgenebilir: hüzün, umut, eşitsizlik, hoşnutsuzluk, korku vs. Görsel bir dünyadaki bir proje yüzeyde kalamaz, işlenmesi, yeniden bir atmosfer yaratması, insani durumlar hakkında doğruyu anlatması gerekir. Bir basın fotoğrafçısı duyarlı ve hızlı olmalı.




In your opinion how must be a documentary photograph project (or series)? What kind of element should it be included? And a press photographer must have what kind of features, capabilities?



For me the most important thing is to get to the core of the issue, the underlying feelings and emotion present in almost every subject. Most of the time it can be simplified to one word: sorrow, hope, inequality, discontent, fear, etc. A project cannot stay on the surface of the visual world, it has to penetrate, re-create an atmosphere, tell a truth about our human condition. A press photographer has to be sensitive.. and fast.




Yaptığın meslek aynı zamanda tehlikeler ve riskler de içeriyor. Hem bu konulara yaklaşımın hem de başından geçen bir anını aktarır mısın?



Evet, bazen tehlikeli ama makul riskleri almaya çalışıyoruz. Tehlikeli bir bölgeye gitmeden önce her zaman bir değerlendirme yapılır, çeşitli türde tehlikeleri bilmek ve doğru insanlarla çalışmak önemlidir. Ama beklenmeyen şeyler her zaman olabilir, Afganistan’da birden fazla kez dövüldüm, bir çete tarafından taşla saldırıya uğradım, kısa süreli olarak tutuklandım, diğer ülkelerdeki protestolarda polis dövdü, makinelerim kırıldı vs”¦




Your occupation has got some dangers and risks too. What is your approach to these issues and can you tell a memory you lived?



Yes, sometimes is dangerous, but we try to take reasonable risks. There is always an assessment before going to a dangerous area, is important to know the different kind of dangers and to work with the right people. But always something unexpected can happen, I was beaten more than once in Afghanistan, attacked with stones by a mob, momentarily arrested, beaten by police in protests in other countries, cameras broken, etc..




Özgeçmişinde yazıyor ancak çalışmaların ile seni en çok mutlu eden başarın ne oldu?



Birkaç yıl para biriktirebilmekti. Sadece Himalayalar’a gidin, bir kaç ay bir grup göçebe ile yaşayın. Bu, fotoğrafçılığın bana verdiği en büyük başarıdır.




It is writing in your CV but which of your accomplishments make you more happy?



It was to be able to save money for a couple of years just to go to the Himalayas and live with a group of nomads for several months. This is the best accomplishment that photography has given to me.




Kabul, Kashmir, Kandahar gibi farklı yerlerde çalışmalar yaptın ve bulundun. Ekseri insanların zorluklar içinde yaşadığı bölgeler denebilir. Dünyaya ve insana bu pencereden baktığında düşünce ve duyguların nelerdir?



Bu kadar çok keder görmek acı verici. Fotoğraflarını gördüğümde bütün o yüzleri hatırlıyorum ve şimdi savaş ve tüm zorluklar arasında nasıl olduklarını merak ediyorum. Bazen orada olmak ve birkaç gün sonra tamamen farklı bir dünyada olmak gerçekten çok üzücü. Ama onların yaşamlarına tanık olup hikayelerini anlatabilmek şaşırtıcı bir ayrıcalık. Bunun için kendimi şanslı hissediyorum.




You worked different places such as Kabul, Kashmir, Kandahar. It can be said that they are the places people live in some difficulties. When you look at from this perspective what are your thoughts and emotions?



Is painful to see so much suffering. I remember all those faces when I see their photos and wonder how are they now, surrounded by war and all kind of hardships. It is really sad sometimes to get in there and get out to a completely different world few days later. But it is an amazing privilege to be able to witness their lives and to tell their stories. I feel myself lucky for that.




Kendine belirlediğin hedefler nelerdir? İleride neler yapmayı planlıyorsun?



Bunu bir hedeften daha çok bir rol olarak görüyorum, sorumlulukla yapılmalı. Röportajları yayınlayarak bir tartışma yaratma şansına sahibim, o halde dikkat isteyen yapılabilir konuları ve hangi konunun fotografik açıdan seyircinin üzerinde etkisi olabilecek bir potansiyele sahip olduğunu dikkatle seçmeliyim.




Atacama çölündeki madencilik faaliyetleri nedeniyle kirlenip kuruyan, ölmek üzere olan bir nehirle ilgili 2 yıllık projemi henüz tamamladım. Amazonlardaki bazı nehirlerle ilgili bir projeme en kısa zamanda başlayacağım.




What are your tasks about your carrier? What do you plan in the future?



More than a task I see it as a role, it has to be done with responsibility. I have the chance now to raise a discussion on certain issues by publishing reportages, so i have to choose carefully what doable subjects need attention, and from these subjects which ones have a photographic potential that can have an impact on the audience.




I recently finished a 2 years project in Atacama desert about a dying river, polluted and dried out by mining operations. I am going to start soon a project on some rivers in the Amazon.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna AKCAN




www.tomasmunita.com

Tomas Munita Philippi






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile Söyleşi

Michelle Bates : Plastik Kameralar



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



PLASTİK KAMERALAR


PLASTİC CAMERAS


Michelle Bates





Sevgili Michelle, Fotoritim’e hoş geldin,



Holga makine ile ilk karşılaşman nasıl oldu ve seni ne etkiledi?



Holga’yı ilk defa 1991’de Maine Fotoğrafçılık Atölyesi’nde keşfettim (şimdi Maine Medya Atölyeleri). Yaz sonunda sergisi yapılacak olan siyah-beyaz fotoğrafçılık kursuna katılmıştım. Daha önce siyah-beyaz çalışmamıştım ve konu bulmak ya da sevdiğim ve iyi olduğum çekim şekli için uğraştım. Bu Holga oldu. O zamanlar fotoğraf konusunda çok yeniydim, Holga ile kırdığım kuralları bilmiyordum.



Wellcome to the Fotoritim dear Michelle,



How did you first discover the Holga and how did it affect you?



I first discovered the Holga at the Maine Photographic Workshops (now Maine Media Workshops) in 1991. I was taking a black-and-white class that had an exhibition at the end of the summer. I hadn’t done B&W before and struggled to find a subject or type of shooting that I liked and was good at. It turned out to be the Holga. I was so new to photography at the time, that I didn’t know the rules that I was breaking with the Holga.




Ve plastik makinelerle çalışmaya başladın”¦ Fakat dünya onu ve benzeri analog makineleri unutmuştu”¦ Bu zor olmadı mı senin için?



Fotoğraflarımla ilgili hemen iyi geri dönüşler aldım ve bu hep iyi bir ilham oldu. New York’ta bir kitapçının içinde yer alan Uluslararası Fotoğraf Merkezi’ne gittim. Onlara bir Holga gösterisi yapmayı önerdim ve onlar da kabul ettiler! Böylece MPW dışındaki ilk gösterim, orada diğer ders verenlerle birlikte ICP’de gerçekleşti. Uzun süreden beri Holga kullandığım ve onu çok iyi bildiğim ve özellikle de onu çok sevdiğim için durmamı gerektiren bir sebep yok. Hatta hala karanlık odada baskı yapıyorum! Bu makineler aslında çok daha popülerler ve eskisinden daha iyi tanınıyorlar bu da insanlara ne yaptığımı açıklamamı kolaylaştırıyor.




And then you choose to work with plastic (analog) cameras”¦ But the world seems to have forgotten them and similar analogs”¦ Is it hard to stay with it?



I got good feedback on my images right away, and that’s always good inspiration! I went into the International Center of Photography in New York, which had a gallery in the bookstore. I suggested they do a show of Holga work and they said yes! So my first show outside of MPW was at ICP with several photographers who taught there. Since I have been using Holgas for so long, and am well-known for it, there is no reason for me to stop, especially since I still love it. I even still print in the darkroom! These cameras are actually far more popular and well-known now than ever before, so it makes it easier to explain to people what I do.




Plastik Kameralar adlı kitabından bahseder misin?



Her şey 2004’te, onunla ilgili seminerler verdiğim için Focal Press’teki bir editörün konu hakkında bir kitap yazmakla ilgilenip ilgilenmeyeceğimi soran epostası ile başladı. Yazmak ve makinelerle ilgili yıllarca öğrendiklerimi organize etmek çok eğlenceliydi. Birçok fotoğrafçının fotoğraflarını toplamak daha eğlenceliydi. Kitap, 1960’ların sonlarından günümüze kadar popüler hale gelmiş oyuncak makinelere kapsamlı bir bakış içeriyor. Geçmişe ve pek çok fotoğrafçının çalışmasına, Holgalar ve diğer makinelerle nasıl çekim yapılacağına, kitap listelerine, internet sitelerine ve diğer kaynaklara yer veriyor. 50 fotoğrafçıyı kapsayan ilk baskı 2006’da, ikincisi 2010’da yapıldı.




Could you tell about your book called Plastic Cameras?



It started in 2004 with an email from an editor at Focal Press asking if I was interested in writing a book on the topic, since I was teaching workshops about it. It was great fun to write down and organize all I had learned about the cameras over the years. And it was even more fun was collecting the images from so many great photographers. It is a comprehensive look at toy cameras, since they became popular in the late 1960s to today. It includes the history, work by many photographers, how-to info for shooting with Holgas and other cameras, and lists of books, websites and other resources. The first edition came out in 2006 and the second in 2010, which includes 50 photographers.




Holga, yaratıcılığı daha mı çok ortaya çıkartıyor?



Hem evet hem hayır. “Normal” makinelerle kıyaslanınca ki bugün bunun dijital olduğunu varsayıyorum, kameranın nasıl çalıştığını düşünmeye daha az zaman harcarsınız, kompozisyon ve konuya odaklanmak için daha fazla zamanınız olur. Öte yandan Holga ile herhangi bir eski fotoğraf çeken pek çok insan sadece makinenin verdiği efekt nedeniyle bunu ilginç buluyorlar. İdeal olan sizin kendi sanatsal görüşünüzü bulmanızdır, hangi aracı kullandığınız önemli değildir.




Do you think you can be more creative with Holgas?



Yes and no. As compared with “normal” cameras, which I suppose today are digital, I think you can spend less time figuring out how the camera works, and more time focusing on composition and subject. On the other hand, many people take any old picture with a Holga and think it’s interesting just because of the effects the camera gives it. The ideal is to find your own artistic vision no matter what tool you’re using.




Ve fotoğrafçılara kendi izlediğin yolda eğitim veriyorsun”¦ Onların izlenim ve tepkileri hakkında ne söylersin?



Oyuncak kameralarla ilgilenen kişilere olduğu kadar fotoğrafçılıkla veya bu makinelerle hiç tecrübesi olmamış kişilerin oluşturduğu karma kalabalıklara da seminerler veriyorum. Her iki tip insan grubu da bu kameraları kullanmak veya düşük teknolojili başka şeyler keşfetmek için ilham alıyorlar.



Tabii ki bu makinelerin kullanımında bazı sorunlar var. Filmi nereden alacaksınız, nerede banyo ettireceksiniz, nasıl bastırtacaksınız gibi… Şu an çoğu insan için dijitalden daha karmaşık, bu nedenle yapmanız gereken bir seçimdir.




You are teaching about these cameras to photographers -what can you say about their concerns and reactions?



I teach classes to people who are already interested in toy cameras, but I also give lectures to more mixed crowds, including people who have no experience with photography or these cameras. For both types of people, most people leave inspired, either to try these cameras, or to explore something else that it low-tech.



Of course, there are issues using these cameras. Where to buy film, where to get it developed, how to make prints, etc. It’s far more complicated than digital for most people now, so it’s a choice you have to make.




Fotoğraflarının çoğunda geniş açı görüntüsü var. Bu Holga’dan mı kaynaklanıyor yoksa senin stilin mi?



Benim Holga fotoğraflarım doğrudan makinede olduğu haliyledir, kesilmemişlerdir. Görüntüler biraz yuvarlak ve oldukça geniş açılı- Holga’nın çekimi böyle ve ilaveleri kaldırdığınızda fazladan genişlik ve vinyet alabilirsiniz. Kenarı takip eden ve şekli vurgulayan el yapımı karton negatif taşıyıcısı kullanıyorum. Bu taşıyıcıyı 1991’de yapmıştım ve hala fotoğraflarıma kendine özgün şekillerini vermek için kullanıyorum. Holga şimdi Holgalar için geniş açı ve tele adaptörleri yapıyor ama onları henüz ciddi olarak kullanmaya başlamadım. Pinhole Geniş Holga seviyorum ve yeni Panoramik Holga için sabırsızlanıyorum.




In most of your work you use wide-angle view.. Is it a feature of Holga or your style?…



My Holga images are all directly from the camera, not cropped. The images are a little bit round and quite wide-angle – this is how the Holga shoots, and when you remove the inserts, you get the extra wideness and vignetting. I use a hand-made cardboard negative carrier that follows the edge and accentuates the shape even more. I made this carrier in 1991 and still use to to give my images their unique shape. Holga now makes wide-angle and tele adapters for the Holgas, but I haven’t started using them seriously. I do love the Pinhole Wide Holga and am looking forward to the new Panoramic Holga.




Pek çok önemli fotoğrafçının oyuncak kameralar kullandığını söylüyorsun. Sence neden bunu seçmiş olabilirler?



Kitabımdaki tüm fotoğrafçılar çok güçlü ve sanatsal görüşe sahipler. En azından bazı çalışmalarında oyuncak makineler kullanmayı tercih etmişler ama onların fotoğraflarını gördüğünüzde fotoğrafların makineden daha çok kendi görüşleriyle alakalı olduğunu anlıyorsunuz. Bazen düşük teknoloji nitelikli görüntülerden hoşlanıyorlar (özellikle eski Diana makinelerle) ama diğer önemsiz görünen zamanlarda makine sadece bir araç haline geliyor. Bunlar kare format için çok hafif ve ucuz – ayrıca şimdi iPhone için kare yapabilen, düşük teknolojiymiş gibi görüntüler oluşturabilen pek çok uygulama olmasına rağmen insanlar onların yerine bunu tercih ediyor. Pek çok insan benzer nedenlerle Holga’yı tercih ediyor ama diğer araçları da seviyorlar, bazıları onu diğerlerinden daha değerli buluyor. Tüm bu makineler aynı zamanda eğlenceli de… Pek çok insan onları sadece bunun için seviyor.




You present important photopragraphers who use toy cameras. In your opinion, why do they choose them?



All of the photographers in my book have a very strong personal artistic vision. They have chosen to use toy cameras for at least some of their work, but when you see their photographs, it is more about the images and their vision than the camera. Sometimes they like the low-tech qualities of the images (especially with the old Diana cameras), but other times that is downplayed and the camera is just a tool. For a square format camera, these are very light and cheap – although now there are so many apps for the iPhone that also make square, low-tech looking images, many people are choosing those instead! Most people site similar reasons for using Holgas, but like any other tool, some people take it to a higher lever than others. All these cameras are also fun, and many people love them just for that.





Michelle in front of the Kodak House in Nepal. Photo by David Robbins




Polaroidler hakkında düşüncelerin nelerdir?



Polaroidler- artık onları anlık fotoğraflar olarak adlandırmamız lazım, değil mi? İnsanların dijitalle fotoğraflarını hemen göstermek istedikleri günümüzde bile anında baskıda büyüleyici birşeyler var. Bu eşsiz bir nesne- onları göstereceğiniz birileri olmalı. Hatta bir görüntünün taranmış hali gerçek bir baskıdan farklıdır. Bu, korumak ve saklamak, sevmek ve sergileme gibi bir şeydir ve baskı biraz pahalı olduğundan yavaşlamak ve gerçekten ne çekeceğinizi düşünmek zorundasınız. Holga’mda bir instant back kullanıyorum ve aynı zamanda tıpkı Holgalarım gibi insanları güldüren komik görünümlü FujiFilm Instax Mini’m de var. Bir diğer favorim de Rollei MiniDigi (dijital fakat çok sevimli).




What do you think about Polaroids?…



Polaroids – now we have to call it instant photography, right? – are wonderful! Even today, when people are used to immediate viewing of their images with digital, there is something magical about an instant print. It is an object that is unique – you have to be with someone to show it to them. Even a scan of the image is different than the actual print. It is something to keep and treasure, show off and love, and since they are somewhat expensive per print, you are forced to slow down and really consider what you want to shoot. I use an instant back on my Holga, and also have a FujiFilm Instax Mini, which is a funny-looking camera that makes people smile, just like my Holgas, and my other favorite, the Rollei MiniDigi (which is digital, but super-cute).




Ve son olarak sanatınla ilgili gelecekteki planların nedir?



Fotoğraf üretmekten, plastik makinelerle ilgili ders ve konferans vermekten zevk almaya devam ediyorum. Seyahat etmeyi seviyorum ve insanlar bu muhteşem eğlenceli makinelerle ilgilendiği müddetçe çekim için, dersler vermek için dünyanın değişik yerlerine gitmeyi sürdürmeyi umuyorum.



And finally what is your plan for the future on your art?



I continue to enjoy making images, and teaching and lecturing about plastic cameras. I love to travel, and hope to continue going to different parts of the world shooting and teaching, and long as people are interested in learning about these fabulous fun cameras.





Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna AKCAN











TEDxRainier – Michelle Bates – Toying with Creativity







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Michelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik Kameralar

İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine




İLTERİŞ TEZER ile SÖYLEŞİ





Şebnem Aykol: Öncelikle bize zaman ayırdığınız ve evinizde ağırladığınız için size ve eşinize çok teşekkür ediyoruz İlteriş Bey.



İlteriş Tezer: Rica ederim.



Şebnem Aykol: Hocam bize biraz kendinizi tanıtabilir misiniz?



İlteriş Tezer: Elbette. Fotoğrafa Alman Lisesi’nde başladım. Yüksek Kaldırım’dan inerken, kaldırım üzerinde kitapçılar vardı. Kadıköy’e geçmek için bir gün yine Yüksek Kaldırım’dan inerken Almanca bir fotoğraf dergisi gördüm. Bir fotoğraf, fotoğrafı çekenin ayakları, deniz, çakıllar, ileride yelkenliler ve gökyüzünde bulutlar”¦ Aşağı yukarı 90 derecelik bir fotoğraf. Ve benim o dönemde bildiğim fotoğraf makinaları bu fotoğrafı çekemez, bu fotoğraf nasıl çekildi? Hemen dergiyi satın aldım ve okudum. İşte “field camera”, yani nasıl diyelim; hem objektifi hem de arkası hareket edebilen kamerayla fotoğrafçı bunu çekmiş, sonsuz alan derinliği var.



Okumaya başladıkça ilgi arttı, ben de böyle fotoğraf çekebileyim istedim. O sene sınıf birincisi olunca pederden hediye olarak bu kameradan bir tane aldık, bir Lubitel. Çektik, çektik; film satın al, banyo ettir, iki baskı, üç baskı derken para bitti. Sonra bütün yaz fotoğraf çekme hayallerimiz böylece yattı.




Aradan zaman geçti, ODTÜ’de üniversite okuyorum, ODTÜ Mimarlık. Orada çizimlerin, maketlerin fotoğraflarını çekmek gerekiyordu. O zaman bir Canonet 28 edindim. Onun da çekimi kısıtlı, objektifi tek ve 40 mm. Tabi her istediğimizi çekemiyoruz. O zaman öğrenci bütçesiyle de objektifi değişen makina bulamıyoruz, ama o heves devam ediyor. Üniversite bitti, mimarlığa devam, projeler vs. Ve sonunda 1984 yılında harika bir makina buldum ve aldım; Rus Malı Zenit J.



Şebnem Aykol: Tüm mimarların eline değmiş olan J.



İlteriş Tezer: Evet ya, dünyanın en iyi markası. Tabi ben bu hayaller ve mutlulukla uçarken, kızkardeşimin kocası bir Nikon F3 almış. Kaldı mı bizim Zenit aşağıda, bir gecede bizim kaşane gecekonduya döndü J.



Ondan sonra şöyle bir baktım, anlaşıldı İlteriş dedim. Bu kademeye ulaşmak için çalışmaya başla. Ondan sonra çok farklı fotoğraf makinalarım oldu; Nikon F2, Nikon F3, Nikon F4, Nikon F5 serisi ve tüm objektifleri tamamladık. 20 mm’ye kadar hepsini edindim ve sonra İFSAK’a devam, ayın yarışmaları filan”¦




Şebnem Aykol: Hocam, İFSAK dönemini ayrıca konuşalım. 1970’e dönelim mi? İlk karanlık odamı 1970’de kurdum demişsiniz.



İlteriş Tezer: Evet doğrudur. İlk karanlık odamı 1970’de kurdum. Bir İtalyan mimar, sehpasıyla beraber 60cm. lik bir agrandizörü İtalya’dan almış getirmiş, İtalya’ya geri dönüyordu, bana sattı. Hemen Canonet 28’im ve yeni agrandizörüm ile karanlık odamı kurdum ve çalışmaya başladım. Banyo, deneme yanılma derken, ufak ufak baskı almaya başladım. Tabi kökten bir bilgi yok, o zaman yapabileceğim şey okumak oldu, ne kadar fotoğraf dergisi varsa, onları edinip; nasıl banyo yapılır, nasıl baskı alınır. El yordamı ile birşeyler yapmaya başladım. İFSAK’ın bu anlamda büyük katkıları vardır; İFSAK’ta bütün deneyimli fotoğrafçılar gelir ve ayın yarışmasında kritik verir. Kritik duyunca insanın fotoğrafa bakış açısı değişiyor. Fotoğrafa bakış açısı değişince de farklı açılarda, farklı disiplinlerde fotoğraf çekilmeye başlanıyor. Ben manzara fotoğrafı seviyordum, sonra insan fotoğrafını sever olduk, ondan sonra kedi sever olduk, sonra bina sever olduk, sokak sever olduk, en son da sokaktaki sümüklü çocuklar bizim baş modellerimiz oldu J.



Şebnem Aykol: J



İlteriş Tezer: Her pazar nerede sümüklü sokak çocukları, biz oraya”¦ Tabi şakasına söylüyorum. Derken 1987 yılında atölyeyi kurduk.



Şebnem Aykol: Hocam yine bir duralım. Size öncelikle başka bir soru sormak istiyorum, onu cevapladıktan sonra atölyeye geçelim olur mu? Fotoğrafı ciddi ciddi hayatınıza aldıktan sonra, mimarlığı bırakıp sadece fotoğrafa mı yöneldiniz?



İlteriş Tezer: Yok hayır, mimarlığı bırakmadım, hayatımı mimarlıktan kazanıyordum. Halen de öyle, şu an danışmanlık yapıyorum ama bundan yaklaşık 3-4 ay once Azerbeycan’da çok büyük bir turizm kompleksi projesini A’dan Z’ye tamamladık, bitirdik. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim benim kadar çeşitli proje dalında çalışmış mimar yok. Golfünden başlayıp, hastanesine, hastaneden polikliniğine, üniversitesinden turizm kompleksine, bakarsanız bu kadar geniş bir yelpazede ve disiplinde çalışmış mimar yoktur.




Şebnem Aykol: Bu temponun içine fotoğrafa ve sonrasında da atölyenize zaman ayırdınız öyle mi?



İlteriş Tezer: Fotoğraf benim dinlendiğim alan. Mimarlıktan sıyrıldığım alan. Atölye ile mimarlığın, o katı, kötü, üçkağıtçı döngüsünden sıyrılıp fotoğrafa başlıyoruz. Herkes bana bunu soruyor, hocam ücret ne kadar? Ben ücret almıyorum, çünkü fotoğraf benim gönül işim. Gönül işi yapıldığı zaman bunun ücreti olmaz. Çünkü para alındığı zaman, paraya döndüğü, çıkara döndüğü anda tadı kalmaz. Ben canı gönülden bütün fotoğraf bilgimi aktarıyorum. Öğrencilerim de bunu bilirler.



O dönemlerde siyah beyazda, ben, Aclan Uraz, Sedat Tosunoğlu ayın yarışmalarında ilk ödülleri alıyoruz hep. Altışar fotoğraf seçiliyordu, 10 ay boyunca. Ayın fotoğrafı sergisinde altmış fotoğrafın 24 tanesi benim fotoğraflarımdı, bunu gayet iyi hatırlıyorum.



Hatta Nevzat Çakır’la bir tatlı hatıramız var. Ben tek seçiciyim, seçmeyeceğim senin fotoğraflarını dedi. Ben de Nevzat’ı nasıl kandırırım diye bir tane 18×24 bastım, bir tane 30×40 bastım, bir tane 20×30 bastım ve her birini farklı desende ve kontrastta kağıtlara bastım. Porteydi fotoğraflar, geliyor bakıyor bakıyor benimkileri bulmaya çalışıyo birbirine benzeyen 3 farklı fotoğrafı bulmaya çalışıyor. Derken 3 taneyi seçti ve bunlar finale kaldı dedi; benim üçü de finale kalmış oldu böylece. Son aşamada bu dedi birinci- benimki, bu ikinci- benimki ve bu üçüncü o da benim ki J. Ama arkasını görmüyor fotoğrafların hala kime ait olduğunu bilmiyor. Sonra hemen bakayım kiminmiş bunlar dedi ve bir de baktı ki İlteriş Tezer, tüh yahu, amma üçkağıtçıymışsın, farklı kağıtlarda basmışsın dedi, güldük epeyce.



O zamanlar İFSAK’ın çok bambaşka bir havası vardı. Fotoğrafçılarıyla, ustalarıyla, çok hoş bağları olan bir yapısı vardı. Şimdi İFSAK’da onlar kalmadı.



Şebnem Aykol: Daha önce Sevgili Oral Gönenç ile yaptığımız söyleşide kendisi de sizin anlattığınız o hoş, besleyici ve öğretici ortamdan söz etmişti.



İlteriş Tezer:
Evet o dönemler başkaydı. Şimdi İFSAK’da bilgi aktarımı para, gelin kursa size öğretelim efendim. Bilgi benim için bedavadır. Ben mimarlık mesleğindeki bilgilerimi de bedava aktarıyorum. Fotoğraf bilgilerimi de bedava veriyorum. Lisan bilgilerimi de bedava aktarıyorum. Ama mesleğimi uygulamak ile ilgili bir iş oldu mu parasını talep ediyorum elbette. O apayrı, karşılıklı bir ticari ilişki. Ama bir mimarlık öğrencisi veya yeni mezun bir mimar, gelip de yanımda çalışıyorsa bütün bildiklerimi ona yavaş yavaş, kapasitesi çerçevesinde enjekte ediyorum. Sonuçta onun yükselmesi benim işimi kolaylaştırıyor.




E fotoğrafta da aynı durum söz konusu, Cemil Ağacıkoğlu geldi, hiç bir şey bilmiyor. Eline almış bir tane Canon A1….. süper makina; Nikon F3 ve Canon A1 o zamanın en baba fotoğraf makinaları, kurban olmuş makinaya. Basamıyor, çıkaramıyor, yıkayamıyor, edemiyor. Baktım ki ilk başta bir A1 ile başa çıkamayacak; alan derinliğini, diyaframı, enstantaneyi bilmesi lazım, asa, yıkama hiç birine hakim değil, bilmiyor. Gittik hemen bir tane Canon EOS1000 aldık Cemil’e, bas karnına ötsün cik cik J. Ayarlarını optimum getirdiğim makinayı verdim eline, bas çek bas çek dedim. Yıkadık, bastık, e harika oldu, gördün mü bak kolaymış. Cemil uzun sure diyaframı soramadı, enstantaneyi soramadı; dedim günü gelecek. Cemil bu arada dünya birincisi oldu. Bir gün bir iş için Kars’a gitmiş, kar yağmış fotoğraf çekecek, Kars’ta kızak yarışları var. E ne yapacağım diye heyecanlanmış arıyor; Cemil’cim kara doğru doğrult makinanı oku ve üzerine 3 stop aç, kaç asa filmin, filmim 400 asa, makinanı 100 asa’ya kur ve sanki 100 asa çekiyormuş gibi fotoğrafları çek. Çekmiş geldi, bir banyo yaptı, bunların hepsi harika çıktı diyor; e tabi çıkar.



Bundan sonra merak etti ve sordu nasıl diye? Önüne beyazı koydum, siyahı koydum, griyi koydum. Ve çek bakalım bunları dedim. Çekti, banyo ettik hepsi aynı yoğunlukta. İkisi yanlış, birisi doğru. Gri doğru, beyazı çekersen onu da gri çekiyor, siyahı çekersen onu da gri çekiyor. E kardeşim makina gri okur, sen kendin makinaya onun beyaz mı, siyah mı, gri mi olduğunu söyliyeceksin. Yani makina ayarları ile oynayarak doğruyu çekeceksin. Bundan sonra Cemil yavaş yavaş enstantane, alan derinliği, flaş patlatma, ters ışık vs. öğrendi ve ustalığa kadar yükseldi. Kesinlikle hocalık kolay değil; öğrenci vardır, çok kabiliyetlidir ama teknik verilerde tıkanabilir, onu tıkama aç önünü gitsin, o sonradan geri döner ve toparlar o bilgileri. Cemil’de tam olarak böyle oldu. Cemil şimdi super, her türlü makinayı kullanıyor, her türlü işi yapıyor, ışığı okuyor, pozometreyi orada da, burada da kullanıyor, ve yapıyor bu işi. Sonuç, tüm öğrencilere aynı şeyi öğrettim. Karanlık odaya girdik, film yıkamayı öğrettik, zone sistemini (135’lik filmlerde yapılmaz) öğrettim. Yani 135’lik kamerayla, bir Leica ile bu sistemi Türkiye’de uygulayabilen bir ben vardım, başkası yok. Oturdum laboratuarda birbir testlerini yaptım. Ve bu testlerden sonra nasıl basıldığını, nasıl edildiğini, anlattım. O zaman da Zone sistemini soruyorum sağa sola; bilenler çok karışıktır da şöyledir de böyledir de. Yahu onu söyleyene kadar bir anlat nedir ne değildir, yok söylemiyor.



Bir mimarlık semineri için Amerika’ya gittik. Orlando’dayız. Bir taksi şoförü var, orada olduğumuz süre içinde bize mihmandarlık etmesini rica ettik. Ben de orada ağır grip oldum, dedim ki ne yapacağız eyvah. Şoför hemen bir yeri aradı ve bir bayan çıktı telefona, durumu sordu ve şoförü yönlendirdi ve filan alışveriş merkezine git ve oradaki sağdaki raflardan bilmem ne adlı ilacı al dedi. Gerçekten de elimizle koymuş gibi bulduk ve bir tane içtim, yarım saat sonra epeyce bir rahatladım, nefesim düzene girdi, burun akıntılarım filan durdu, kendime geldim. Birden aklıma geldi, bu kız bu kadar herşeyi detaylı biliyor, bir kitapçı bulmamıza da yardımcı olabilir, aradık dedim ben Ansel Adams’ın fotoğraf kitaplarını arıyorum. Tamam dedi, şoförümüze tarif etti. Gittik bir kitap mağazasına, bağ bahçe içinde, kırsal bir alanda. Sorduk bizi Ansel Adams’ın kitaplarına yönlendirdiler, 3 tane kitabı var; The Camera, The Negative ve The Print. Üçünü birden aldım ve yurda döndüğümde başladım çalışmaya.




Okudum, okudum. Zone sistemi neymiş meğerse, Ansel Adams yanlış bir yargıyla sistemi çözmüş. Ama hala yanlış yargıyla da ölüp gitti. Yanlış yargısı da şu; düşük ASA’lı filmler düşük kontrastlıdır, yüksek ASA’lı filmler yüksek kontrastlıdır, o bunun tersine inanmış; düşük ASA’lı filmler yüksek kontrastlıdır, yüksek ASA’lı filmler düşük kontrastlıdır diye düşünmüş. Ve bunu kanıtlamak için deneyler yapmış ve deney notlarını almış, deney üstüne deneye devam etmiş, baskılar yapmış. Ve derken zone sistemini bulmuş, bir filmi nasıl ışıklandıracağını, neye göre ışıklandıracağını çözmüş. Siyah beyaz çekiyor ve field kamera dediğimiz negatifinin büyüklüğü A3 ebatında. Kamyonetin üstüne monteli, kamyonet ayaktan sabitleniyor, titremez hale geliyor. Ansel Adams elinde spotmetreyle her noktadan ölçü alıyor. Işık ortalamasını alıyor, aldığı ışık ortalamasına göre, maksimum kontrastlığa göre bir çekim süresi belirliyor. Film hep aynı, ASA hep sabit. O ışıklandırdığı filminde kaç dakika yıkanacağını orada yazıyor. Ve bunları küvetlerde zemine değdirmeden yıkıyor ve çıkarıp kurutuyor. Ve kuruttuktan sonra, baskıya giriyor. E tabi bu kadar büyük bir negatifi aydınlatması için, arkasında çok şiddetli bir ışık olması lazım, e o şiddetli ışık bizim filmi buruş buruş yapıyor. Bunun olmaması için içinden soğuk su geçen bir agrandizör yapıyor. Neymiş, buradan kuvvetli ışığı veriyor, bu ışık agrandizörün içindeki soğuk sudan geçiyor filmin üstüne, filmin üstünden de ekrana vuruyor ve basıyor. Yosemite Parkı’nda kar fırtınasında çektiği meşhur fotoğraftır. Herkes Ansel Adams bunu bır defada bastı zanneder, ben de öyle zannediyordum. Sonra okuduk ki; 25 defa basmış bir defa tutturmuş. Niye bir defa tutturmuş? Çünkü sahnenin siyahını grisini beyazın detayını yakalamak için gece gündüz bunu basmış ve sonunda bir tane elde etmiş.



Sonuçta biz de aynı şekilde girdik ettik, denedik oldu. Çocuklara diyordum ki, kışın yağmurlu, çamur gibi havada İstanbul’da bana öyle bir fotoğraf getirin ki içinde beyazı da siyahı da olsun ve her ikisinin de detayı olsun. Normal 400 Asa filmi alıp gidin çekin, çekemezsiniz. Çektiğiniz zaman çamur gibi çıkar. Hele düşük Asa’lara giderseniz iyice gri bir fotoğrafla geri dönersiniz. Biz hep 400 Asa kullanıyorduk, biraz da işin kolayına kaçıyorduk. Tek standart fim olsun diye 400 Kodak kullanıyoruz. Ansel Adams’da okuduklarım ve kendi deneyimlerim sonucunda, ışığın şiddetini, havanın ışık miktarını ve sahnenin kontrastlıklarına gore film çekimini değiştiriyorum. 400 Asa, 200 Asa ve 100 Asa’ya iniyordu. Ya da 400 Asa, 800 Asa, 1600 Asa’ya kadar yüklüyorduk. Bunları yükleyip geri çekerek fotoğraf çekiyordum. Kışın 1600 Asa’ya yüklediğim zaman, o açık griler beyaz dönüşüyor, koyu griler siyaha dönüşüyor ve istediğimi elde ediyordum. Kışın böyle, yazın geliyorduk; pantolon gölgede siyah, güneş de beyaz gömleğe vurmuş. Beyaz gömleğin ve siyah gömleğin dikişini istiyorum diyordum. O zaman da 400 Asa filmi 200, 100 Asa çekiyordum. Işığı ona gore okuyup, banyoyu ona gore yapıyordum. Sonuç istediğim gibi oluyordu tabi.



Şimdi bunları denendik denendik, öğrendik ve çocuklara aktardık. Maalesef çocuklardan bunu alan olmadı. 100 küsur öğrenci geldi geçti, hiçbiri alamadı. Ancak şunu yapıyorlardı, hocam bu havada kaç çekelim, ne yapalım, nasıl yıkayalım. Ben hesabımı yapıp şöyle çekin, şöyle yapın böyle yıkayın diyordum. E söyleneni yapınca iyi sonuç elde ediyorlardı.



Derken dijital çıktı ve ilk aldığım makina 2 milyon pikselli bir Canon’du. O zaman onu bulduk, hızla çekiyoruz, bakıyoruz, basıyoruz. Photoshop’un düzenleme durumları derken, 2 milyon, 3 milyon oldu, 5 milyon 8 milyon oldu, 8 milyon 12 oldu ve geldik 18 milyon piksele kadar. 135’lik kameranın çektiği ile normal dijitalin çektiği 8 milyon eşit. 8 milyon pikseli aştığınızda analog kalitesini geçmiş oluyorsunuz. O noktaya gelindiğinde zaten iş bitiyor.




Ben dijital çekmeye başladığım zaman, portre sergisi açtık, atölye sürüyordu; ilk defa dijitalden baskı ile açtık bu sergiyi. Bazı usta fotografçılar (İbrahim Zaman) beni bu yüzden yerden yere vurdular. Bir tek Ömer Bakan: “Niye yerden yere vuruyorsunuz, gayet pırıl pırıl, analog filmle eşit kalitede fotoğraf basılmış. Türkiye’de ilk defa dijitale geçen İlteriş Hoca’dır, çığır açıyor” dedi. Ki o zaman printerlarımız, baskı kağıtlarımız tam da gelişmiş değildi. İbrahim Zaman: “Sen harika fotoğrafçıydın, ne yapıyorsun buna giriyorsun?” dedi. Sabit Kalfagil: “İlteriş’ciğim olur mu hiç, siyah beyazın padişahı oldun, bu saatten sonra bu hiç yapılır mı?” dedi



Geçenlerde İbrahim Zaman’ın elinde dijital makinayı görünce,….. gülümsedim. Gelişmeye ayak uyduramazsan arkada kalırsın, gelişmeye ayak uydurmak içinde çalışmak lazım, kendini yenilemen lazım. Benim yaptığım o. Dijitali aldık, bir yerlere kadar getirdik.



Şebnem Aykol: Peki Hocam, İFSAK ile bağınız hala devam ediyor mu?



İlteriş Tezer: Hayır, ben iki senedir İFSAK’a uğramıyorum ve aidat ödemiyorum.



Şebnem Aykol: Derneğin günümüzdeki işleyişi ile ilgili görüşleriniz öğrenebilir miyim?



İlteriş Tezer: Dernek herkesin kendi çıkarı için bir ticarethaneye dönüştürülen, eski dernek ruhu kalmayan bir ticarethane oldu. İFSAK’a kurslara gidip hiç birşey almayan birçok kişi bana geldi ve benle konuştuktan sonra İFSAK’a boşuna para vermişiz dediler.



Benim İFSAK ile ilişkilerimin bozulması da, karanlık oda kullanımıyla başlar. Atölye için İFSAK’ın karanlık odasını kullanıyorduk. Bana bedava veriliyordu. Fimlerimizi, banyolarımızı, kağıtlarımızı kendimiz alıp götürüyorduk, sadece agrandizör ve ışığı kullanıyorduk. Karanlık odanın tasarımını değiştirmiştim. Ben basıyordum, onlara dönük bir şekilde ve onlara yıkatıyordum. Orada herşeyi birebir yapıp, görüp öğreniyorlardı.




Önceki yönetim, İlteriş Bey siz burayı sürekli kullanıyorsunuz ve İFSAK’ın burada bir kârı olmuyor dedi. Nasıl bir kâr olsun istiyorsunuz dedim. Burada ben hiç bir maddi kazanç sağlamadan İFSAK çatısı altında fotoğrafçı yetiştiriyorum. E ama İFSAK’a bir çıkar yok ki dediler. Seans başına bir para ödeyin dediler. Orada ilk bir tadım kaçtı. Neyse çocuklar bir iki seans adam başı 2,5 lira topladılar bugünün parası ile 15-20 kişiyiz İFSAK’a bırakılıyor.



O arada karanlık odayı bırakamıyorum, çünkü en büyük derdimiz elde ettiğimiz negatiften aynı baskıyı bir daha kimse yapamıyor. Öyle bir negatif elde etmemiz lazım ki, o negatiften devamlı aynı baskıyı versin.



Bunu nasıl yapıyoruz, ben tre-filmi direkt olarak pozitif basıyorum. İdeal tre-film baskıyı pozitif olarak elde edince, kontakt baskı ile ondan negatif üretiyordum. Elinizde her zaman aynısını üretebileceğiniz bir negatif oluyor. Çocuklara da aynı kursu verdiğim için, tre-film ile çalışıyoruz. O kurs bitince ben de İFSAK ile bağımı kopardım. Bir iki kez gösteri filan istediler, seve seve İFSAK’a gönül borcumuz var diye tabi dedim. İFSAK’dan öğrenciler ile iletişimimiz oldu.



Derken yeni yönetim geldiği zaman, bana İlteriş Bey siz ne yapıyorsunuz dediler. Atölyemiz var, her Pazar biraraya geliyoruz dedim, biraraya geliyor fotoğraf bakıyor, fotoğraf konuşuyor ve fotoğraf çekiyoruz, fotoğraf öğretiyorum çocuklara dedim.



Öyle olmaz dediler. Peki, sizce nasıl olması gerekiyor dediğimde; ”Üyeleriniz öncelikle İFSAK’daki kursu bitirecek ki sizin atölyeye gelebilsin” dediler. Peki, başka? “Siz konuyu rastgele seçmeyeceksiniz, biz İFSAK olark size belli konu vereceğiz, siz o konuyu çalışacaksınız”. Peki başka? “Belli gruplar yapacağız ve siz o gruplara ders vereceksiniz”. Ekmeğimi mi veriyorsun, suyumu mu veriyorsun, paramı mı veriyorsun, karanlık odanı mı veriyorsun, ne veriyorsunuz bana dedim, cevapsız kaldı. E efendim İFSAK üyesi olmayanları da alıyormuşsunuz dendi, e alıyorum size ne, sizin bunu sorgulama hakkınız var mı? Orada başladı ve benim nevrim iyice döndü. Atölyeler açılır kapanırdı, sürekli açık kalan bir atölye, 1987’den beri emek veriyor ve devam ettiriyorum atölyeyi. Tüm açılıp kapanan kurslar, para tuzağı, üç kuruş için. İFSAK şu an ne yazık ki bu zihniyette. Benim işim olmaz bu zihniyetle. Sergi açmak istesem, otellerin birine gitsem, haber salsam, hepsi gel hocam der. O gönül, o birliktelik, o dernek havası İfsak’da kalmadı. Onun içinde İFSAK’dan geçen gün aradılar beni, İlteriş Bey sizin 2 senelik borcunuz var dediler, dedim borç morç yok, ödemiyorum. Bunca yıl atölyede hizmet verdik fotografçı yetiştirdik nedir bunun ödülü? E hocam onur kurulu üyeliği için müracat edecektiniz? Bir insan onur kurulu üyesi olmak için müracaat eder mi? Yönetimdekiler layık görür kurul kararı ile atar. E bunca yıl sana hizmet edeceğim, 30 küsur sene, her sene ödeyeceğim üzerime düşen aidatı. Onur kurulu üyeliği için de dilekçe verip müracaat edeceğim. Ne saçma bir istek!!! Sen yap onur kurulu üyesi, seneler boyu süren hizmetlerimden, fotoğrafa olan katkımdan dolayı. Neymiş beni yapın efendim diyecekmişim, niye diyeyim ki? Yapmayın ne farkeder. Yakında atılışım da gelir, bana ne.



Atölye olarak Erol Taş’ın kahvesinde toplanıyorduk, sonra çay fiyatları arttı biz de orayı terk ettik. Sonra bizim çocuklardan biri Haliç kıyısındaki Otel Daphni’s var, hocam orda buluşsak olur mu? Gidip konuşuldu fiyatlar, herşey gayet iyi. Pazarları açık büfe kahvaltı vs. Şimdi yaklaşık 3 haftadır orada toplanıyoruz.




Şebnem Aykol: 1987’ten beri kesintisiz devam ediyor mu atölyeniz?



İlteriş Tezer: Evet. Ben her Pazar günü gidiyorum. Yalnız öğrenciler bazen gelmemezlik yapıyorlar. Öğretmen her hafta gidiyor, öğrenciler istediği zaman J. Ama işin ilginci, bir hafta mail atmayayım, 10 tane mail birden; hocam mail atmadınız, hocam ne oldu mail atmadınız. Mail atmama gerek bile yok, ben her pazar oradayım, yerimiz yurdumuz belli.



Gelenler eskiden siyah beyaz döneminde 5er 6şar siyah beyaz fotoğraf getirirlerdi.10-15 kişilik bir gruptuk; 70-80 kadar fotoğraf Erol Taş’ın kahvesinde, duvarlara konur, tek tek bakılır ve üzerine konuşulurdu. Anlatırdım, bu böyle, şu şöyle olacak, bunu böyle bas filan diye. Bir anlamda sergiye hazırlık olurdu. Şimdi iş dijitale dönüşünce farklı oldu.



Şebnem Aykol: Herkes laptop ile mi geliyor?



İlteriş Tezer: O da iyi, laptop da getirmiyorlar, ellerinde USB bellek, e hocam”¦ E bir de virüslerle uğraş J. Koyduk barkovizyon perdesini, başladılar kaçmaya. Gelin size photoshop, ACDSee öğreteyim. Öğrenin yapın, kimisinin İngilizce ekisiği var, bir kısmının bilgisayar bilgisi kısıtlı. Analog da, siyah beyaz da canavar gibi olanların bazıları dijitalde sırf bu yüzden geride kaldı.



Şebnem Aykol: Siyah beyaz, analog dönem atölyesinden bugüne hala devam eden öğrencileriniz var öyle mi?



İlteriş Tezer: Tabi canım, elbette. Bırakmıyorlar. Kovalıyorum geliyorlar. Yeni katılanları ısırıp kaçırıyorlar J İFSAK ve Atölyemiz işte böyle”¦




İlteriş Tezer


Şebnem Aykol: Hocam İFSAK üzerine konuştuk, diğer fotoğraf eğitimi veren kurumlar üzerine ne söylersiniz? Önünüzden çok sayıda fotoğraf öğrencisi geçmiş, fotoğraf sevdalısı, yetenek vadeden gençlere ve amatörlere bu derneklerin faydası ne ölçüde oluyor, sizin fikriniz nedir? Derneklerden ziyade atölyeler daha mı önemli?



İlteriş Tezer: Eğer ucunda para varsa, ticari amaçla kurulduysa beş para etmez. Mütevazi olamayacağım, Türkiye’de bir tane İlteriş var parasız hizmet veren. Eğer derse gelen öğrencilerden seans başı 50 lira alsam, düşünün sabahın 9’undan akşamüstü 4’e, 5’e kadar ders veriyoruz. Herhangi biri matematik veya fizik dersi alsa ne ödeyecek?



E düşünün birebir anlatmışsın, yine de çekememiş, hocam iyi anlatamadın çekemedim derse, İlteriş o parayı yüzüne çat diye çarpar ve kovalar.



Mesela bir öğrencimiz var, katılıyor ama hiç fotoğraf getirmiyor. Ama başkasını eleştirirken, hiç de susmuyor. Dedim sonunda: “Sen kendin nasıl olması gerekiyorsa bas da getir. Hem katılmazsın, hem de yıllardır gelip gidiyorsun. Sonunda beni patlattın. Bak dedim, fotoğrafı makina çeker, insan gözü onu biraz daha iyi ayarlar, ama asla finali elde edemez. Eskiden analog zamanında ne yapıyorduk? Canlı renkler olsun diye kırmızıyı sarıyı istiyorsak Kodakchrome 64 kullanıyorduk, mavi yeşil istişyorsak velvia 50 kullanıyorduk. Eee bunlar doğal renkleri mi veriyordu, hayır. Abartılı, canlı renkleri veriyordu, onları kabul ediyoruz ve doğa çekeceksen şununla çek diyoruz da, şimdi pastel tonlarla çektiğimiz doğayı photoshopla canlandırmak mı problem oluyor? Fotoğraf fotoğrafçının yorumudur, ortaya konan son ürün, son eser, fotoğrafçının eseridir.



Sen benim yorumuma birşey söyleyebilirsin ama birşey söylerken sıradan bir insansan, hiç sesini çıkarmaz, çünkü güler geçerim. Ama fotoğrafçıysan ve benzer bir fotoğraf üretememişsen ve bu kritiği yapıyorsan, sakın yapma seni yerin dibine sokarım.”




Şunu demek istiyorum İlteriş Tezer atölyesinde bile çatlak sesler çıkar. Hele bir de paranın döndüğü yerde, çıkan sesler hep çatlaktır. Hikayenin özü şudur; üreten ve üretilen kıskanılır. Atölyelerde de bir yığın problem var ama şunu söyliyeyim atölyeler fotoğraf öğretir. 100 öğrenciden 10 tanesi birşey kaparsa kapar, o da kendi çabası ile açığını kapatır ve bir yerlere gelir. Çekim bir bölümü, karanlık oda ise diğer bölümüdür fotoğrafın. Biz karanlık odada negatifi tam istediğimiz gibi mi basıyorduk hayır; o fotoğrafı bulana kadar bir kısmını yakıyorduk, bir kısmını marke ediyorduk, başka bir sürü işlem yapıyorduk. Yani şimdi bilgisayarda oynadığımız herşeyi karanlık odada da yapıyorduk aslında. 9 tane multigrade filtremiz vardı. Kontrastını ona gore ayarlıyorduk, bir basıyorduk, yok olmadı, e ne yapalım şablon keselim. Şablon kesip fotoğrafın belli bir bölümünü pastel basıyordum, ana kısmını kontrastlı basıyordum. Bulutlar içinde uçan cillop gibi bir porter çıkıyordu mesela”¦ Eldeki verileri kullanarak bu noktaya getiriyorduk fotoğrafı, e bu benim çektiğim negatif mi? Hayır bu benim yarattığım pozitif.



Yani sen fotoğrafı yaratırsın, bu yüzden fotoğraf çekilmez, fotoğraf yapılır. İlteriş Tezer atölyesinin mottosu budur. Bunca yıl ben işi yapmışsam ve öğretiyorsam gel de öğren. Ve en önemlisi üret.



Bir de allahtan dijital fotoğraf var, eğitim aşamasında film parası, banyo parası, baskı parası açısından büyük kolaylık. Ben 18 sene Orman Fakültesi Peyzaj Bölümü’nde hocalık yaptım. Hocalar bilgisayardan korkuyor, oysa çocuklar AutoCad’e çoktan geçmişler. Çocuklar çarşaf çarşaf kağıtlara çiziyorlar, ben de deli misiniz bilgisayarda çizin ve her hafta bir çıktı alın. Haftada bir ağır kritik veriyoruz. Hocalar yooooook dedi, öyle bilgisayarda çizmek var mı diye itiraz ettiler. Bilgisayarın sadece bir kaleme olduğunu, onu kafasında birşeyler olan birisi kullanmadan hiçbirşey çizemeyeceğini izah ettim. Bilgisayar birşey bilmiyor, bilen birisinin elinde bir kaleme dönüşür dedim. Sonra 3-4 hocaya üye olduğum bir klüp aracılığıyla bilgisayar hediye ettirdim. Eğitim verdik. Ve baktılar ki, bu gerçekten de senin kullanımın için bekleyen bir gelişmiş kalem. 18 yılımı aldı ama değdi.




Şebnem Aykol: Atölye sürecinizi biraz açtınız ama herşey nasıl başlıyor? Nasıl geliyorlar size? İşleyiş nasıl?



İlteriş Tezer: Yeni başlayan biri geldi ve makinası da yok. Anlatıyorum makinaları ve internet açıp onun işine yarayacak makinayı tespit ediyoruz. Bununla başla hakkını ver makinanın ve daha sonra daha kapsamlısını al.



Makina alındıktan sonra ona makinasını anlatıyorum ve fotoğraf çek getir diyorum. Getirdiklerini bilgisayara yükleyip getiriyor, başlangıç bol bol fotoğraf çektirmek”¦ Ekranda çekilen fotoğraflar üzerinden konuşuyoruz, bu böyle olsaydı, şu şöyle olsaydı diye kritik veriyorum. Şimdi diyorum bir daha aynı sokağa git, aynı fotoğrafı bu kritikler ışığında bir kez daha çek. Ertesi hafta yine bu fotoğraflar üzerinden konuşuyoruz. Artık kritikler bir şablon haline gelmeye başlıyor, göz eğitilmiş oluyor.



Sonrasında ise yavaş yavaş teknik bilgiler, çekim sonrası müdehaleleri öğretiyorum.



Şebnem Aykol: Peki Hocam fotoğraf yarışmaları hakkındaki düşüncelerinizi öğrensek? Fotoğraf yarışmalarını fotoğrafta gelişimenin neresine koyuyorsunuz? Yapılan yarışmalar sizce yerini buluyor mu?



İlteriş Tezer: Ben fotoğraf yarışmlarının çok büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Ancak fotoğrafı seçen jüri iyi olmalı. Kültürlü, fotoğrafı hazmetmiş, herşeyini okumuş öğrenmiş birisi olmalı ki o seçtiği zaman, seçilen fotoğraflar örnek olup ortaya çıkmalı. Birçok yarışmada jüri oldum ve birçok yarışmaya katıldım. Jüri üyelerinin beklentisi doğrultusunda fotoğraf gönderiliyor. Bakılıyor jüri üyelerinin ismine, abi o jüri şöyle fotoğraf seviyor, e bitti o zaman etik. Haa ama bakıyorum jüride şu önemli isimler var ve konu doğa, doğa konulu fotoğrafın hakkını vermeliyim. Ne istiyorum; Ansel Adams’ın dediği gibi siyahta da beyaz da da detayın varsa, ışıkta da gölgede de herşeyi sırıtmadan görüyorsam, ne ala; ışığı kurgusu vs. hepsi biraradaysa o fotoğraf finale kalır. Ama çoğunlukla jüri üyeleri kendi beğenileri doğrultusunda fotoğrafçıları yanlış yönlendiriyorlar. Fotoğrafçılar da kazanma hırsı ile, onların doğrultusunda fotoğraf göndermeye çalışıyor. Oysa fotoğrafçı kendi doğrultusunda kendi bakış açısında fotoğraf göndermeli, kendisini anlatmalı.




Cemil’in (Ağacıkoğlu) bana bir lafı vardır; bir konu çalışıyordu, dedim çık ağaca, ver çantanı çık. Canon’u var onun, taktım 20mm’yi, bak dedim sandal diagonalden gelecek sazların içinde, adam altın kesite oturunca çek dedim, 5-6 kare. Gönderdik ki uluslarası birinci. Aradan zaman geçti, Cemil geldi abi o ödül içime hiç sinmedi, o fotoğraf benim fotoğrafım değil, beni ağaca çıkaran sensin, fotoğrafı elime veren sensin, şu açıyla çek diyen sensin, o benim fotoğrafım değil dedi. Ben de haklısın ama şimdi iyi fotoğrafı öğrendin, başka bir ağaca çıkınca ne çekeceğini biliyor musun? Başladı gülmeye. İşte mesele bu. Ben sana kendimi anlattım, sen orada kendini buldun, bulduğun için çektin. Gönderdin ve benden aldığın için içine sinmedi. Neden kendi kendine dürüstsün. Ama şu an çektiklerinin, kendi çektiklerinin basamağı o fotoğraf işte dedim, bunlar tümüyle senin fotoğrafın.



Şebnem Aykol: Siz bir kapı aralamış oldunuz değil mi?



İlteriş Tezer: Aynen. Bu arada da şunu üzerine basarak söylemem gerek ki; Cemil gibi bir öğrenci yeryüzüne bir daha gelemez. Gecenin 3’ü Cemil elinde baskılarla gelir, şimdi çıktı bir bak. Oturur kritik yaparız, gider, sabahın beşi atlar gelir, abi olmuş mu? Hah şimdi olmuş Cemil. Ertesi gün gönderir yarışmaya hop ödül gelir.



Şebnem Aykol: Anladığım kadarı ile Cemil Bey sizin bu gönüllülük durumunuzu motive eden, o duygu tatminini veren bir öğrenciniz olmuş.



İlteriş Tezer: Evet, kesinlikle. Mesela ben grenli fotoğrafı kafama takmıyorum. Bir yerde grenli bir fotoğraf görmüş, abi nasıl çekicez. Hemen git 400 Asa Siyah Beyaz İlford film al gel dedim. Filme çok ışık vereceğiz, filmlerin hepsini 100 Asa’ya kur ve öylece çek. Çekti geldi, abi bunlar çamur gibi diye geri geldi. Tamam, güzel, şimdi koy agrandizöre dedim, altına da bir kağıt koy bas bakalım. Abi çıkmıyor, 16 saniye değil 3 dakika vereceksin dedim. 3 dakika sonra geldi uçuyor havalarda, bayılmış. O simsiyah şeyden ışık geçene kadar, grenlerin arasından geçiyor ve o da senin kağıdına olduğu gibi geçiyor. Anladım abi de benim ömrüm yetmez bu kadar beklemeye dedi J. E dedik tabii bu agrandizörle basamazsın, o zaman soba borusu gibi bir agrandizörümüz var. Eh o zaman halojen lambalı daha iyi bir agrandizör alacaksın dedim. Koştu gitti aldı o gece. Hemen baskı aldık, Cemil çok mutlu”¦ İşte kitap da orada duruyor; “Hüznün Grenleri”.




Şebnem Aykol: Atölye konularının dışında en çok hangi tür fotoğraf izliyorsunuz? Ve bunları nereden takip ediyorsunuz?



İlteriş Tezer: İnternetten izliyorum çoğunlukla. Ve her konuda fotoğrafa bakıyorum, tür ayırt etmiyorum.



Şebnem Aykol: Türkiye fotoğrafından sözedilebilir mi? Türkiye fotoğrafının genel özellikleri nedir? Eksiklikler için bir çözüm öneriniz, şöyle yapılsa iyi olur diyeceğiniz şeyler var mı?



İlteriş Tezer: Şöyle diyeyim, Almanya ve bir çok Kuzey Avrupa ülkelerinin yanında bizim av sahamız, yani fotoğraf sahamız onlardan daha büyük ve geniş, kültürümüz daha geniş ve köklü. Ve çeke çeke tüketemediğimiz o kadar çok değerimiz var ki. O nedenle konu olarak Avrupa’dan öndeyiz. Onlar herşeylerini tüketmişler, herşeyiyle mekanik ve grafik fotoğrafa takılı kalmışlar ve duygusallıkları yok. Oysa biz de duygusallık çok ön planda. Bizim doğayla, insanla haşır neşir oluşumuz Avrupa’da yok. Biz hala toprağa ve birbirine bağlı bir toplumuz, bu işin güzel tarafı. O nedenle de çok iyi fotoğrafçılar ve dünyada birçok yerde en üst düzeyde ödülleri biz alıyoruz. Ancak Türk fotoğrafçısı olduğu zaman eksi 2 puan ile başlıyor değerlendirme. Avrupa’nın Türkler’e özellikle de müslümanlar’a bakışını biliyoruz. O nedenle eksi puanla başlasak bile, yine de onları geçiyoruz. Avrupa’nın takım tutması gibi bir şey bu.



Şebnem Aykol: Haçlı ruhu mu diyorsunuz?



İlteriş Tezer: Evet. Yok Ermeni meselesiymiş, ya Cezair ne oldu? Neyse konuya döneyim, biz geri değiliz, konumuz daha fazla, ancak yeni nesillerin yetişmesi lazım. Fotoğraf okullarına baktım; çoğunda çocuklar orayı kazandıkları için gidiyorlar, fotoğraf öğrenmek için, fotoğrafçı olabilmek için değil. Bu nedenle aralarından az sayıda öğrenci sıyrılıp ilerleyebiliyor. E onlar ekmeğini nerede bulacak, fotoğrafta mı reklam piyasasında mı? Reklam piyasasında nasıl ödeniyor, ödenmiyor. Çocuklar çekiyor, işliyor, basıyor vs. ama paralarını alabilmek için günlerce, haftalarca ajansın kapısını aşındırıyorlar. Türkiye’de fotoğraf bu yüzden gelişemiyor, çünkü fotoğrafçı aç. Ben hiç bir zaman yabancı ülkelerden aşağıda olduğumuzu düşünmüyorum. Belki çok daha iyi makinalarla, çok daha iyi ekipmanla çok daha iyi reklam fotoğrafları çekebiliyor ama tek bir fotoğraf için de -yanlış hatırlamıyorsam bir havayolları fotoğrafıydı- 1,5 milyon dolar alıyor. Tek bir fotoğraf. Ben bir tek defa bir otelin tüm artwork’unu ben verdiğim için 7000$ aldım. Hepsi hepsi o.




Şebnem Aykol: Türkiye’de son dönemde fotoğrafa karşı artan aşırı talebi nasıl görüyorsunuz, bu durumun sanata katkıları ve götürüleri nelerdir? Gelecekte nasıl bir gelişme süreci bekliyorsunuz? Önümüzdeki yıllarda fotoğrafçılığın nasıl bir noktaya geleceğini tahmin ediyorsunuz?



İlteriş Tezer: Kesinlikle pozitif bakıyorum. Şöyle bir örnek vereyim; bir meyva bahçesine girdiğinizde hammış, çiğmiş demeden, olgundu, dolgundu demeden karnınız doyana kadar yersiniz. Ama sonra hızınız kesilir, sonra herdalda gördüğünüzü değil, elinizle yoklar, kokusuna bakar ve en olgununu yemeğe başlarsınız. O ilk açlık gider, tekrar acıktığınızda yine aynı meyva bahçesinde bu sefer ne yiyeceğinizi bilirsiniz.



Fotoğrafa gelirsek, tüm toplum eline geçirdiği kamerayla, telefonla çekelim allah çekelim. Sonra tesadüfen bir tane güzel fotoğraf çıkıyor, kendi de beğeniyor. Sonra çektiği fotoğraflarda hep dönüp o beğendiği fotoğraftakini arıyor. Çünkü bir kez meyvanın olgun ve dolgun olanını bulmuş oluyor. Ne yapıyor artık habire tetiğe basmıyor, tetiğe basarken iyisini aramaya başlıyor. İşte bu kendi kendine eğitim.



Bir de bu süreci hızlandırmak için ne lazım. İşi bilen ehil ustaya denk gelirse, usta onun önünü açar. Usta önünü açtıktan sonra ustayı taklit eder. Sonrasında bunun da bir doygunluk dönemi olur, sonra içinden bir dürtü gelir ve kendince çekmeye başlar. İşte sanatçının doğuş anı da budur. Kendi kafasına göre, kendi yorumuna göre ve abur cubur yemeden, her bulduğunu çekmeden seçerek ve çekerek ve basarak ulaştığı fotoğrafla da sanatçının ilk ürünlerini görmeye başlarız.



Yeter ki içte o ateş olsun.



Şebnem Aykol: Yani diyorsunuz ki içinde o ateşi taşımayanlar, belli bir süre sonra doğal seleksiyon ile zaten elenecek. O azmi gösteren de kalıcı olacak.



İlteriş Tezer: Kesinlikle. Aynen öyle.




Şebnem Aykol: Web sitenizdeki yazınızı keşke bir kitapla noktalayabilsek diyerek noktalamışsınız. Fotoğraflarınızın kitaplaşmasını istiyorsunuz herhalde, niye gerçekleşmiyor?



İlteriş Tezer: Tek kelimelik bir cevap para J Eğer bu tür sponsorluklar yapan yerlerde tanıdıklarınız, akrabalarınız varsa sizi lanse ederler ve albümünüz çıkar. Kitabınız kütüphanelere girer. Biz bir tane bastık ama ikincide ben geri çekildim. Demiryolu ve İnsan; Selçuk Kundakçı, İlteriş Tezer, Sedat Tosunoğlu, İFSAK’da olması lazım. Sis diye bir grubumuz vardı, sonra orada da ben sen sürtüşmeleri başlayınca dağıldık. O geldi geçti.



Aslında tabi ki kitap isteriz ama aslında o da fuzuli artık. Şimdi web siteleri var. Ben nasıl ki her yerdeki sanat eserlerini internetten görebiliyorsam, hatta çıktılarını bile alabiliyorsam demek ki tüm fotoğraflar artık benim elimde. Benim ertelediğim bir olay var, web sitemi daha tam istediğim gibi geliştiremedim.



Bir dönem web tasarımına başladım ama ilerleyemedim. Şu aralar biraz boşluğum var ona zaman ayırıp, öğrenmeye niyetliyim. Ve öğrenip, kendi sitemi kendim tasarlayacağım. Çünkü o siteyi 40 yıllığına satın aldım.



Ama yine de eline bir kitap almak başka bir şey, küçük bir kitabımız var aslında, hatta Türkiye’deki ilklerden biridir, 1987’de bastık.



Şebnem Aykol: Hocam bir de süreli yayın konusu var sormak istediğim. Yeterli ve açığı kapatacak süreli yayın var mı Türkiye’de, yeni pek çok dergi yayın hayatına bailayıp devam edemiyor, bunu neye bağlıyorsunuz?



İlteriş Tezer: E artık onlara da ihtiyacımız yok, kalmadı. Herşeye ama herşeye internetten ulaşabiliyorsunuz. Sayısız yayını takip etmek mümkünken, ayakta kalmaları mümkün değil.




Şebnem Aykol: Fotoğrafa yeni başlayanlara ve ileri seviyelere taşımak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir? Fotoğraf üretilirken ya da tüketilirken eğitmenlere ve yeni başlayanlara nasıl görevler düşüyor, hangi noktalara dikkat edilmeli ki fotoğraf sanatı adına bir şeyler üretilsin?



İlteriş Tezer: Orada da en büyük handikap şurada başlıyor. Bir toplumda bir sanatı ya da mesleği yüceltmek istiyorsak, o sanatçının karnı doyacak öncelikle, herşeyin altında finans yatıyor. Benimki gibi mimarlıktan kazanıp fotoğrafa harcayabiliyorsa tamam, tabi mimarlıktan da kazandığı sürece sorun yok.



Peki, bunu birincil meslek olarak yapmak isterse ne olacak, aç kalacak. O nedenle devletin bunu desteklemesi lazım. İdil Biret, Suna Kan, Güher-Süher Pekinel kardeşler gibi, bu sanatın da desteklenmesi lazım. Çok özel kabiliyetlerin tespit edilip, yetiştirilmeleri lazım.



Veya Ara Güler gibi, çıkacak dil bilmesi ile Magnum’a girebilecek. Yaşının elverdiği oranda ve o dönemin verdiği ortam bereketi ile –Türkiye tam bir plato- çekip bir yerlere gelecek.



Ama mesela İzzet Keribar, iplik ve kumaş ticaretinden kazandı fakat ticari aklı olduğu için de fotoğrafını paraya dönüştürdü. Nasıl oldu bu iş? Hahamı ile Fransız’ı, onunla bununla görüştü, ona çekti buna çekti ve bunları sefarete sattı. Onu para çarkına çevirebildi.



Ben bir iki defa denedim, otele basıldı verildi, paramı alana dek göbeğim çatladı. İş paraya geldi mi her taraf tıkanıyor. Niye bunu yapayım ki? Bir dönem defilelere gider çekerdim, aman İlteriş çeksin denirdi. E çeksin de parasını alamazdı ki.



Şebnem Aykol: Bu yüzden mi, tadınız kaçmasın diye mi tümüyle gönüllü olarak atölyesi yapıyorsunuz, dertsiz başım durumu?



İlteriş Tezer: Aynen. Ben insanımı tanıyorum çünkü. Hiç kimsenin peşinden koşamam ben.



Şebnem Aykol: Fotoğraf çeken kişi için de, izleyiciler için de eleştirinin eğitsel yanı nedir? Eleştiri nasıl olmalı? Eleştirilerin yapıcı olması gerektiği söylenir, eleştiri yaparken nelere dikkat etmek lazım? Gerçek anlamda eleştiriyi yapabilmek ne kadar zaman fotoğrafla uğraşan bir insanın elde edeceği bir yetenektir?



İlteriş Tezer: Bana göre yapamaz. Kişi eğitmen karakterine sahipse yapabilir. Bazı insan çok süratli öğrenir, hemen kapar ve yapar. Fakat bunu birine anlat dediğin anda karşısındakini kaçırır. Kendi zekidir ama bir aptala anlatır gibi karşısındakine anlatamaz.




Benim eğitmenlik yanıma gelince, benim yedi sülalem eğitmen. Onlardan hep görürdüm ve babam şunu derdi; sınıfını hep gerizekalılardan oluştuğunu varsay ve sınıfın en gerizekalısını ilk derste bul. Ve ona öğret gerisi öğrenir derdi. Bunu yapan var mı? Sabırla bunu yapan?



İmmanuel Kant derki ben eleştirmen olarak bir değirmenim; değirmen neyi öğütür? Bir şey öğütmesi için ona ham madde vermen lazım der, yani ne verirsen onu öğütür. Eğer değirmenin taşının ayarı arpaya, buğdaya, yulafa göreyse diğer eleştirileri ham çıkar der. Yani eleştirmenin eleştirmen olabilmesi için her seferinde değirmen taşını değiştirmesi lazım. Öğüteceği ürüne göre taş takılması lazım der. Bu neyi gerektirir, ürünü tanıyor olması lazım. Ürünü tanımadan onu öğütemezsin, ürünü tanımadan onu eleştiremezsin. Öncelikle eleştiri yapanın değirmen olabilmesi için ürünü tanıması lazım. Ürünü tanıdığını bize anlatabilmen lazım, salt kuru eleştiri ile bu iş yürümez.



Eleştiri ile ne elde edilmek isteniyor, önemli olan bu. Karşı tarafı yakıp yıkmak mı, yoksa yapıcı olup karşındakini gerçek bir sanatçıya döndürmek mi? Fotoğrafı yüceltmek istiyorsak amaç buysa daima yapıcı olmamız lazım.



Daha önce Cemil’in “Sazın Öyküsü” isimli sunumu ile katıldığı bir yarışmada, Cemil elendi. Jüri seyretti biz göremedik; “Sütün Öyküsü” birinci seçildi, gerisini görmedik. O zamanlar bir dergide yazdım. Dedim ki, çok ilginç fotoğraf günlerinde konulu dia yarışması yapılıyor ve bu yarışmada bir kişi ödüle layık görülüyor ve kalan 6 kişi eleniyor. Biz fotoğraf meraklısı ve sevdalısı olarak bu diğer sunumları niye görmeyelim? Cevap geldi, biz onları sunuma değer görmedik diye. E siz değer görmemiş olabilirsiniz ama müsade edin başkaları da değerlendirsin, değer mi değmez mi diye. Ben izleyiciyim ve izleyiciyi mahkum ve mahrum edemezsin ki. Seçersin seçmezsin, en çok beğendiğine ödül verirsin bu ayrı, ama bütün hepsini sergilersin.



Bu nedenle doğru eleştirmen ve eleştiri sayısı çok az. Dil ve üslup çok önemli.



Şebnem Aykol: Önümüzdeki günler için projeleriniz neler?



İlteriş Tezer: “Toplumun Yüzü” isimli bir çalışmamız var, başlamış olduğumuz “Sonbahar” isimli bir çalışmamız var, bir de “Karanlıkta Işıkla Portre” var bu çok yeni bir çalışma, henüz iki hafta oldu.



Şebnem Aykol: Kendinize sorulmasını istediğiniz benim sormayı başaramadığım bir soru var mı, ya da eklemek istediğiniz başka bir şey?



İlteriş Tezer: Fotoğraf bir gönül işi, gönlümüz varsa fotoğrafı çekeriz. Ve fotoğraf hiç kimsenin tekelinde değil. Ben kendimi çekmek, işlemek, basmak konusunda son derece özgür hissediyorum. Ama birikimimi paylaşmak isteyen varsa buyursun, gelsin. Yeter ki isteyerek gelsin.



Şebnem Aykol: Öncelikle samimi tavrınız ve bize verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ediyorum.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine

Amit Sha’al ile Söyleşi



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



AMIT SHA’AL ile SÖYLEŞİ


INTERVİEW with AMIT SHA’AL





An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Foto-muhabiri olmaya nasıl karar verdin ve neler etkili oldu bu kararında?



Fotoğrafçılığa başladım ve bir coğrafya fotoğrafçısı ya da onun gibi bir şey olmayı istedim. Ancak çalışmalarım sırasında foto-muhabirleri tanır oldum ve belgesel fotoğrafçılık ve onun gücünü öğrenmeye başladım. Tek bir fotoğrafın anlatım gücü, bir seri içindeki tek karenin anlatım gücünden ve serinin sahip olduğu güçten daha güçlü gelmedi bana. Bir şeyler anlatan bir fotoğrafın güzel olandan daha önemli olduğunu öğrendim.



Mezun olduktan sonra özel ihtiyaçları olan insanlar için oluşturulmuş bir toplulukta gönüllü olduğum İrlanda’ ya taşındım. Bu aynı zamanda sonradan sergisini yaptığım benim ilk önemli belgesel projemdi. On beş ay sonra bir gazete için çalışmak istediğimi bilerek İsrail’ e döndüm ve dönüşümün ardından iki ay sonra bu gerçekleşti.




An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Seni daha çok ne tür olayları ve insanları çalışmak cezbediyor?



Toplum ya da yetkili kimselerin bilmek ya da uğraşmak istemediği, üzerinde çalışmayı seçtiğim pek çok konu var (gazetede görevli olarak çalıştıklarım değil). Foto-muhabirler olarak üzerini aydınlatmak ve aynı zamanda bu şeylerin ya da insanların da dünyada var olduğunu hatırlatmak bizlerin görevi.



Örneğin son kişisel projem Güney Tel Aviv’de yaşayan evsiz insanların çadır kenti hakkındaydı. Yaz ayında İsrail’ de sosyal adalet için dev bir protesto düzenlendi ve binlerce insan ülkedeki parklarda çadır kurdu. Bu protesto unutulmaya başlandığında tüm protestocular evlerine döndü ve geriye sadece gidecek yeri olmayan evsiz insanlar kaldı. Onlar Tel Aviv’in en fakir çevrelerinden biri olan Hatikva’da kendi çadır kentlerinde kaldılar ama “eskimiş bir hikaye” olduğundan çevredeki insanları engelleyen ve en nihayetinde onları oradan kovan belediyeler dışında kimsenin ilgisini çekmediler.



İsrail’de zengin ve fakir arasındaki uçurum giderek derinleşiyor ve nereye gitseniz evsiz insanlarla karşılaşıyorsunuz, özellikle de Tel Aviv’ de. Burası şimdi foto-muhabir olarak bulunmak istediğim yer.




An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Şimdiye kadar yaptığın çalışmalar (projeler) ile ne gibi başarılar kazandın?



Bilemiyorum bu konuda çok kötü ya da çok tembel olabilirim ama yoğun olarak fotoğraf yarışmalarına fotoğraf gönderdim.



İçinde Dünya Basın Fotoğrafçılığının da yer aldığı bir kaç yarışmayı kazandım ve ödüller aldım, ayrıca dünyanın her yerinde pek çok magazin dergisinde yayımlarım var ama ben başarıyı ayrıca fotoğraflarımla insanlara dokunmayı becerebilmem ya da onları bazı şeyler hakkında farklı düşünmeye yöneltebilmemle ele alıyorum. Yaklaşık 6 sene önce Tel Aviv’de bireysel bir sergim oldu ve bir an galeriden içeri giren bir kadın gördüm ve bir buçuk saat sonra onun hala dışarı çıkmadığını fark ettim. Öyle ki galerinin içine baktım ve onu döşeme üzerinde oturmuş çevresine bakıp düşünürken gördüm. Yaklaşık bir saat sonra dışarı çıktı. Benim için bu bir başarıydı. TV ve film yapımcısı Joss Whedon bir keresinde 1000 insanın görmek isteyeceği şeyden çok 100 insanın görmeye ihtiyaç duyduğu şeyleri tercih ettiğini söylemişti. Buna çoğunlukla katılıyorum.




An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Dünya foto-muhabirleri ve çalışma şekilleri hakkında neler düşünüyorsun? İsrail bu açıdan nasıl ve hedeflerin nelerdir?



Hepimizin bildiği gibi foto-muhabirlik bir takım değişimler geçirmekte. Sayısal devrim Photoshop ve çoklu – ortam gibi yenilikleri beraberinde getirdi ama ben biraz “eski okulluyum”. Klasik foto-muhabirlikle daha çok ilgileniyorum. Favori fotoğrafçılarımdan biri ışığı şaşırtıcı derecede kullanabilen Avustralyalı Trent Parke’dır. Onun kurgusal araçların yardımı ile gerçekliği göstermek için çabaladığını düşünüyorum.



Amacım fotoğrafçılığı arzuladığım şekilde yapabilmektir ve bu benim için önemli. Tüm rahat işler, görevler, para ve ödüller benim için sadece ödüldür. Ama tabii ki bu ödüllere hayır diyemem”¦




An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Sence belgesel fotoğraf çalışmaları basında yeterince yer buluyor mu?



Şu an değil. Fotoğraf öyküleri çok nadir ve yaşama dair dergiler artık yok. Ama diğer taraftan medya sayısal devrimden bu yana yeni bir süreç yaşıyor. İnternet çok daha fazla imkan sunuyor ve fotoğraf için çok daha fazla alan yaratıyor. Pek çok haber ve magazin sitesinin bugünlerde bu olanakları kavrayabildiğinden emin değilim ama belki bir gün öğreneceklerdir. Elbette bu alanı gösteren sizinki gibi web dergileri her zaman gelişiyor. Ayrıca sayısal devrimin dışında ortaya çıkan çoklu-ortam var.




Altneuland , Yerlerin Eskisi ve Yenisi, Amit Sha’al




Daha çok İsrail, Türkiye gibi ülkeler Afrika’dan mülteci akınlarına uğramaya başladı. Tabii işin arkasında hem milletler arası politikalar hem de mülteci tüccarları var. Senin bu konudaki gözlem ve düşüncelerin neler?



İsrail’de yaklaşık 50.000 Afrikalı sığınak arıyor ve bunlar Mısır sınırından gelmeye devam ediyorlar. İsrail otoriteleri Mısır sınırı boyunca yeni bir duvar ve 9,000 sığınmacıyı barındırabilecek dev bir hapishane inşa ediyor. Bu arada binlercesi evsiz ve işsiz durumda ve onları Tel Aviv’de birileri onlara iş verebilir diye ana yol kenarında oturup beklerken veya kışın park alanlarında donarken görebilirsiniz. Eğer şanslılarsa bir restoranda tabak yıkayabiliyorlar ve diğer 4 arkadaşlarıyla bir oda kiralayabiliyorlar. Hükümet onların buraya gelmesini engellemek amacıyla türlü çirkin kurallar icat ediyor ve her yerde ırkçılık oluşmaya başladı – bu kuralları koyan hükümetten fakir İsrailliye kadar tüm insanlar Afrikalıların işlerini ellerinden aldıklarını ve onların genel bir tehlike oluşturduklarını düşünüyor. Bu insanlar kendilerinin de bir zamanlar Yahudi mülteci olduklarını ve İsrail’ in II. Dünya Savaşı sırasında eğer imha edilmedilerse 1948’de bağımsızlıklarına kavuşamadıklarını unutuyorlar. Bu Afrikalılara ellerinden geldiğince yardım etmeye çalışan organizasyonlar ve özel şahıslar var ama bu yeterli değil.



Durum daha fazla merhamet göstermeyi ve bu durumda yaşamak ve çalışmak için buraya gelen insanları bir avantaj olarak görmeyi gerektiriyor. Maalesef bu olmuyor ve olmayacak.




Altneuland , Yerlerin Eskisi ve Yenisi, Amit Sha’al




Çalışmalarında renk olgusunu da kullandığını görüyoruz. Fotoğraf tekniği açısından düşünce ve tercihlerin nelerdir?



Renkli fotoğrafçılık benim geçerli alanımdır. Yaşamın kendisi renklidir ve fotoğrafçılığınızda farklı bir şeyler yapmak ve fotoğraf dilinizi göstermek istiyorsanız bu fotoğrafın kendisi ve gözün ne görebileceği ile mümkün olabilir. Göz nesneleri renkli görür ve siyah&beyaz fotoğraflar çekmek için bu iyi bir sebeptir. Gözümüzün perspektifi 50 mm lense eşdeğerdedir ve fotoğraf için en saf yöntemin 50 mm lens kullanılarak renkli fotoğraflar elde etmek olduğuna inanıyorum. Çok geniş ya da dar açılı lenslere bağımlı kalmadığınız ve fotoğrafınızı özel kılmak için siyah beyaz tekniğe bel bağlamadığınız yerdir. Çalışmanız gereken ve bu sınırlamaların sizi düşündürttüğü yerdir. Ancak her zaman durum böyle değildir. Son çalışmam olan evsizlerin çadır-kenti siyah beyaz formattaydı. Bu çadır kent çok renkli ve büyük bir olay olarak görünen Tel Aviv’in merkezindeki çadır kentin bir devamıydı. Ancak evsizlerin çadır kenti aynı zamanda çok farklıydı, insanlar çadırlardaydı çünkü sadece bir protestonun dışında gidecek evleri yoktu. Bu iki durum arasındaki farkı gösterme ihtiyacı hissettim, öyle ki bu çalışmayı siyah beyaz çektim.




Altneuland , Yerlerin Eskisi ve Yenisi, Amit Sha’al




Basın fotoğrafçıları çeşitli riskler altında çalışıyorlar ve bir şekilde insanlarla ilişki / etkileşim içinde olmaları gerekiyor. Bu konudaki deneyimlerini paylaşır mısın? Sen nasıl yollar izliyorsun?



Bir keresinde fotoğrafını çektiğim insanlarla ilgili olarak yaşadığım kötü bir deneyimimi anlatayım size:



Dokunaklı deneyimlerinden biri Sri Lanka’da idi ve Tsunami’den bir ay sonraydı. Mülteci kampları ve kıyı boyunca oluşmuş köy kalıntıları arasında gidip geliyordum. Bu başlangıçta benim için kararlı bir belgeseldi. Oradaki son günümde Galle şehrindeki üç mülteci kampını ziyaret ettim. Günün sonunda çok yorulmuştum ve bu kötü his ve duygu içindeydim. Gittiğim her yerde insanlar yardım ve para istiyor ve tabiiki hepsine yardım edemiyordum. Elbette onlara yardım etmek için fotoğraflarını çekmek istedim ama birden bunun onlara nasıl bir yardımı olacağından emin olamadım ve sanki onlara yalan söylüyormuş ve onları kullanıyormuş gibi hissettim. Kendimi ve foto muhabiri olarak ne yaptığımızı dışarıdan bir gözle gördüğüm bir an yaşadım.



Bir şeyleri olduklarından daha iyi yapmaya çalışmıyorum: fotoğrafçılar kendi nesnelerini kullanırlar ama nesneler veya fotoğrafını çektiğimiz insanlar da bizi kullanır aynı zamanda, aksi halde fotoğraflarının çekilmesini istemezler. Bu adeta yazılmamış bir anlaşma gibidir ve o gün Galle’de bu durumla ilgili kötü bir his yaşamıştım. Bunun görevimiz olduğunu biliyordum ve hikaye anlatmak için oradaydık ama o gün bu düşünce beni rahatlatmamıştı.




Altneuland , Yerlerin Eskisi ve Yenisi, Amit Sha’al




Üzerinde devam ettiğin bir projen var mı? Bahseder misin?



Bir ay önce Tel Aviv’deki evsizlerin çadır projesini tamamladım. Bu günlerde Tel Aviv’deki diğer bir sosyal-belgesel projenin anlaşmalarıyla ilgileniyorum ve onaylanıp onaylanmadığını görmek için bekliyorum. Bu projem hakkında konuşmam için henüz çok erken ama sanırım gelecek hafta bazı cevaplar alacağım.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translation by) : Hasan SÖNMEZ





Hatikva Tent City, Amit Sha’al




How did you decide to be a photojournalist and what did affect you in your decision?



I started to study photography and thought I’d like to be a geographic photographer, work for the National Geographic or something similar. But during my studies, I become to know photojournalists and started to learn about documentary photography and its power. The power of a single photo seemed suddenly not as strong as the power of one single photo in a series and the power of a series itself. I learned that it’s more important for a photo to say something rather than just be beautiful one.



After graduating I moved to Ireland, where I volunteered in a community for people with special needs. That was also my first major documentary project, which turned into an exhibition later on. I came back to Israel 15 months later knowing I want to work for a newspaper, and 2 months afterwards it happened.




Hatikva Tent City, Amit Sha’al




What kind of people and events do attract your interest mostly you work on?



Most of the topics I choose to work on (not the ones I’m assigned by the newspaper), would deal with those the society or the authorities doesn’t want to know about or deal with. This is our mission as photojournalists to put a light on it and to remind these things or people exist in the world, too.



For example, my last personal project was about a tent city of homeless people in the south of Tel Aviv. In the summer there was a huge protest for social justice in Israel and thousands of people pitched a tent in parks all over the country. When it faded away, all the protesters went back to their apartments, and only the homeless people had nowhere to go. They had their own tent city in Hatikva, which is one of the poorest neighborhoods in Tel Aviv, but since it’s an “old story” – no one was interested in them, except the municipality, that said they are interrupting the people of the neighborhood, and eventually evacuated them.



The gaps between reach and poor are increasing dramatically in Israel and you see the homeless and poor people wherever you go, especially in Tel Aviv. This is where I want to be right now, as a photojournalist.




Hatikva Tent City, Amit Sha’al




What success did you get with your work (projects) up today?



I don’t know if I am very bad at this or just too lazy, but I hardly send my photos to photo contests.



I’ve won few contests and prizes including the World Press Photo, and I had also publications in many magazines all over the world, but I consider success also if I managed to touch people with my work or make them think about something in a different way. About 6 years ago I had a solo exhibition in Tel Aviv, and once I saw a woman entering the gallery and after half an hour I didn’t see her coming out. So I looked inside the gallery and saw her sitting on the floor looking around and thinking. She came out after about an hour. For me, that’s a success. TV and filmmaker Joss Whedon once said he prefers to create something a 100 people need to see, rather than 1000 people who want to see it. I pretty much agree.




Hatikva Tent City, Amit Sha’al




What do you think about the world’s photojournalists and their style of work? What about İsrael in this issue and what are your goals?



Photojournalism is going through many changes as we all know. The digital revolution brought things like Photoshop and multimedia, but I’m a little bit “old school”. I’m more into classic photojournalism. One of my favorite photographers is Trent Parke, a Magnum photographer from Australia, who has a unique and astonishing use of light. I think he described what he tries to do as showing reality with tools of fiction.



My goals are just to be able to make the photography I want and important for me. All the rest – jobs, assignments, money and prizes – are just bonus. But of course, I wouldn’t say no to these bonuses…




Hatikva Tent City, Amit Sha’al




Do you think that documentary photographs find place in media enough?



Not at the moment. Photo essays are very rare and there is no magazine as Life anymore. But on the other hand, the media is going through a process since the digital revolution. The internet offers much more possibilities and it has more space for photography. I’m not sure that most of the news and magazines websites understands the possibilities they have with photography these days, but maybe they’ll learn someday. There are of course web magazines such as yours, which shows that this area is developing all the time. There is also the multimedia, which is the main thing that came out of the digital revolution.




African Refugees in Israel – İsrail’deki Afrikali Mülteciler, Amit Sha’al




Countries like Israel, Turkey etc. began to be rushed by refugees from Africa. Of course there are both international policies and refugee traders behind. What are your observation and thoughts on this subject?



There are almost 50,000 African asylum seekers in Israel and they keep on coming from the Egyptian border. Israel authorities are building a new fence along the border with Egypt and building a huge prison that can hold a 9,000 asylum seekers. In the meantime, thousands of them are homeless and unemployed, and you can see them in Tel Aviv, sitting by the side of the main roads and waiting for someone that might need them to take them to work, or freezing in public parks in the winter. If they are lucky they have a job as dish washers in a restaurant and they rent a small room with 4 other friends. The government inventing all kind of awful rules to prevent them coming here and racism is appearing all over – from the government that makes this rules, down to the poor Israeli people who think the Africans taking their jobs and are generally dangerous. They all forget that the Jews were refugees themselves, and Israel might not have its independence in 1948 if there was no Jewish Holocaust during the WWII. There are organizations and private people who help them as much as they can, but that’s not enough.



The state should show more compassion and see the advantages there are in this situation and the people who come to live and work here. Unfortunately, it doesn’t happen and wouldn’t happen.




African Refugees in Israel – İsrail’deki Afrikali Mülteciler, Amit Sha’al




We see you use phonemenon of colour. What are your thoughts and preferences in terms of photography technique?



My default is color photography. Life itself is in colors and I believe that if you want to make something different out of your photography and show your photographic language, it should be through the photo itself and what the eye can see. The eye see things in colors and you need a good reason to take photos in black & white. The perspectives our eyes have are equivalent to 50mm lens, and I think the purest way to photograph is using 50mm lens in colors. That’s where you don’t rely on lenses which are too wide or narrow and you don’t count on the black & white to make your photo special. That’s where you have to work and these limitations make you think. But of course, it’s not always the situation. My last project about the tent city of the homeless was in black & white. This tent city was a continuance of the tent city in the center of Tel Aviv which, was very colorful and looked like a big happening. But the tent city of the homeless was also very different, and the people there were in tents because they had no home to go to, not just out of a protest. I felt I need to show the differences between these too cases, so I took it in black & white.




African Refugees in Israel – İsrail’deki Afrikali Mülteciler, Amit Sha’al




Press photographers work under various risks and need to be interaction / relationship with people. Can you share your experiences on this subject, what way you follow?



I’ll tell you a bad experience I once had, regarding people I’m taking photos of: One of the moving experiences I had was in Sri Lanka, about a month after the Tsunami there. I was going between refugee camp and ruins of the villages and towns along the coast line, and at the beginning it was like any hard core documentary for me. On my last day there I visited some refugee camps in the city of Galle. By the end of the day, I was so exhausted and I had this bad feeling and strange mood. Wherever I went people asked for help and some money and of course I couldn’t help them all. For sure, I wanted the photos I was taking to help them, but suddenly I wasn’t sure how will it help them and I felt like I’m lying and using them. I had a moment of an external observation over myself and over what we, as photojournalists, do.



I’m not trying to make things nicer than they are: photographers use their objects, but the objects, or the people that we’re taking their photos, use us as well, otherwise they don’t want to be photographed. It’s like an unwritten contract, and on that day in Galle I felt bad with it. I know that this is our mission and we have to be there in order to tell the story, but on that day, it didn’t comfort me.




African Refugees in Israel – İsrail’deki Afrikali Mülteciler, Amit Sha’al




Do you have any project going on? Can you tell us about please?



About a month ago I’ve finished my last project about the homeless’ tent city in Tel Aviv. These days I’m making the arrangements for another social-documentary project in Tel Aviv and waiting for a meeting to see if that’s ok. It’s too early to talk about this project, but I guess I’ll have some answers during the next week.



Amit Sha’al


www.amitshaal.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Amit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile Söyleşi