Aylık arşivler: Ekim 2011

Uluslararası İzmir Fotoğraf Günleri




İZMİR FOTOĞRAFLA BULUŞUYOR




ULUSLARARASI İZMİR FOTOĞRAF GÜNLERİ, İFOD İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği ve Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü işbirliğiyle “20-31 Ekim 2011”³ tarihleri arasında gerçekleşiyor.



Konferanslar, paneller, fotoğraf sergileri ve fotoğraf gösterilerinden oluşan etkinlik, yerli ve yabancı birçok fotoğraf sanatçısının katılımıyla gerçekleşecek.



Uluslararası İzmir Fotoğraf Günleri’nde tüm fotoğraf dostlarımızla birlikte olmayı diler, saygılarımızı sunarız.



Yrd.Doç.Dr.A.Beyhan Özdemir


Uluslararası İzmir Fotoğraf Günleri


Organizasyon Komitesi Başkanı




Etkinlik Takvimi ve Diğer Bilgiler:
http://ifod.org/izmir-uluslararasi-fotograf-gunleri/



Uluslararası İzmir Fotoğraf Günleri

UNEMBEDDED Fotoğraf Sergisi Mersin Fotoğraf Derneği’nde



“UNEMBEDDED” Fotoğraf Sergisi Mersin Fotoğraf Derneği’nde




4 Ekim 2011 Cuma günü, dört bağımsız görsel gazeteci; Kael Alford, Rita Lesitner, Thorne Anderson ve Ghaith Abdul-Ahad’ın Irak fotoğraflarının yer aldığı ”UNEMBEDDED” (İliştirilmemiş) isimli fotoğraf sergisi, Mersin Fotoğraf Derneği’nde izleyiciyle buluşacak.



MFD Dernek Başkanı Abdulla Sert, “Bu yıl 25. yılını kutladığımız derneğimizdeki sergi, şimdiye dek yapılan dernek çalışmalarımızın uluslar arası düzeydeki tanınmışlığının bir göstergesidir. Sergi 14 – 21 Ekim 2011 tarihleri arasında, Mersin Fotoğraf Derneği’nde gezilebilecek, sergiye, tüm halkımız davetlidir” dedi.



“Unembedded” uluslararası çalışmalar kapsamında TFSF’nin katkılarıyla Türkiye’de gerçekleştirilen Foundry Photojurnalism Workshop sırasında yürütülen ikili ilişkiler sonrasında Türkiye’ye getirtilen ve fotoğraf baskıları TFSF tarafından yaptırılan bir fotoğraf sergisidir.



“Unembedded” sergisi Kael Alford, Rita Lesitner, Thorne Anderson ve Ghaith Abdul-Ahad’ın fotoğraflarından oluşuyor. Türkçe’ye “İliştirilmemiş” olarak çevirilebilir. Dört bağımsız görsel gazetecinin Amerikan askerlerine “iliştirilmiş/gömülmüş” olmaksızın savaş sırasında Irak’ta çektiği özgür fotoğraflardan oluşuyor.



Toplam 52 fotoğraftan oluşan sergi, daha önce New York, Dallas, Paris, Tokyo ve Türkiye’ nin TFSF ye bağlı dernekleri tarafından çeşitli illerde sergilenmiştir.

UNEMBEDDED Fotoğraf Sergisi Mersin Fotoğraf Derneği’nde

İlke Veral Fotoğraf Sergisi “San Ki” Kuğulu Sanat Galeri’sinde




İlke Veral Coşkuner’in “SAN Kİ” adlı sergisi Ankara’lı sanat severlerle buluşuyor. 2 Aralık tarihine kadar sürecek olan serginin açılışı, 14 Kasım 2011 ‘de T.C. Ziraat Bankası A.Ş. KUĞULU SANAT GALERİSİ’nde.



Kreatif fotoğraf çalışmalarıyla özgün işler gerçekleştiren sanatçı, sergisinde alt başlık olarak “Sanki İstanbul” metaforunu da yine sanatçı Zulal Erşen ile birlikte işliyor”¦ Bu serisinin de katılımıyla İspanya’dan sonra ilk kez Tunalı – Ankara’da “SAN Kİ “ projesi, izleyiciyi masalların odasında renkli bir gezinti yapmaya davet ediyor”¦





SANKİ İSTANBUL




İstanbul yedi tepe üzerine kurulu, bahçelerden, saraylardan, camilerden, hisarlardan, kulelerden, çarşılardan, birbiri ardı sıra gelen köprülerden oluşan bir güzel şehir; Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluk hazineleriyle dolu 2700 yıllık yolculuğun yaşandığı bir efsane şehir.



‘’Sanki İstanbul’’ sergimizle biz İstanbul’u düşledik. Bu tılsımlı şehrin tinsel portresinin renkleriyle zevklendik. Sadece görünen İstanbul değil, bu şehirde yüzlerce yıl önce yaşamış ve belki de hala yaşamakta olan, bu kente delicesine aşık olup bir türlü bırakıp gidemeyen gerçek İstanbulluların zaman tünelinde sıkışıp kalmış öyküleriydi bezemeye çalıştığımız.



Şehrin, dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan eşsiz güzelliklerini doya doya seyretmek üzere sudan mezarlarından çıkan o sessiz hayaletlerinin siluetlerini bir gölge perdesinin ardından yansıtmaya çalıştık.




“Sanki İstanbul” sergimizle zamanın gizemli labirentlerinde birlikte çıktığımız bu düşsel yolculukta izleyicimizle yolun yarısında ayrılıyoruz. İzleyicimiz yolculuğunu kendi düşleriyle, kendi masallarıyla, gönlünce tamamlasın istiyoruz.



Gelin gölge perdemizden yükselen İstanbul çiçeklerinin, kahvesinin, baharatının kokusunu içimize çekerken, lezzetli lokumlarından tadalım ve hep birlikte İstanbul’u düşleyelim.




İlke Veral Coşkuner & Zulal Erşen




(‘’Sanki İstanbul’’ projesinde, İstanbul fotoğraf çekimleri, görsel dokümanların temini, metin yazımı ve konsept çalışması için Zulal Erşen’e sonsuz teşekkürlerimle.)

İlke Veral Fotoğraf Sergisi İlke Veral Fotoğraf Sergisi İlke Veral Fotoğraf Sergisi

Ali İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım Nerede




AKRABALARIM NEREDE?


Tarsus’ta Girit Mübadilleri


Ali İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı




İhsaniye: Bir Giritli Köyü



Köklerinden koparılmış bir topluluk için, ortak bir belleğin önemi açıkça ortadadır. Yaşamlarını yeniden kurabilmeleri için bellek, geçmişle bir bağlantı, kültürel olarak varlığını sürdürebilmenin bir yolu, onsuz kimliklerinin kaybolacağı bir birikim haline gelir. Tarsus’un İhsaniye köyünde yaşayan Giritliler de kendi kültürlerini varlıklarını ve geçmişle bağlantılarını sürdürmek için çaba harcayanlardan.



1897 yılında başlayan Türk-Yunan savaşında Girit adasının Osmanlılardan Yunanistan’a geçmesi sonucunda Girit’de yaşayan Türk vatandaşları gemilere bindirilerek Türkiye’ye gönderilir. Zorunlu göçmen Türkleri taşıyan gemilerin Girit limanından kalkması ile birlikte aileler arasındaki parçalanma da başlar. Zira hepsi aynı gemilere binememiş veya bindirilmemiştir. Tarih, Türkiye’deki limanlara yaklaşan gemilerin aslında birçok acıyı da beraberinde getirdiğinin farkında değildir. Girit Adası’ndan gelenlerin bir kısmı Tarsus’ta geçici olarak iskan edilir. Köyde ise ilk iskan 1902 yılında Sultan Abdülhamit tarafından köyde yerleşim alanı ve evler yapıldıktan sonra gerçekleşir. Bu yüzden “İHSANİYE KÖYÜ” padişah tarafından ihsan edilmiş anlamına gelmektedir. Köy Tarsus’a uzak ve ormanlık bir arazi içindedir. Onlar için orada koyun bile melemez. Bu yüzden Giritliler bu köye “Melemez” adını verir. Köye gelenler daha çok Kandiya ve Hanya’dan gelenlerdir. Bir kısmının nüfus cüzdanında hala doğum yeri olarak Kandiya yazar. Köye göç 1912 yılına kadar devam eder. Daha sonra 1923 Lozan antlaşmasının ardından 1924 yılındaki büyük mübadele sonrası Kırcaali ve Nurcemal gemileri ile Mersin Limanından Anadolu’ya ayak basan Girit mübadillerinden Çukurova’ya gelenlerin bir kısmı da Tarsus’a yerleştirilir. Topraklarından koparılan bu insanlar Türkçe bilmedikleri için başlarda çok zorlanırlar. Köye ilk yerleşenler köy etrafında bağ dikerek yetiştirdikleri üzümlerden şarapçılık, keçi besleyerek peynircilik, zeytin ağaçları dikerek zeytincilik yaparlar. Köyde bugün bile bu işlerle uğraşmakta ve kendi kültürlerini korumaya çalışmaktalar. Yaşlılar kendi aralarında hala Giritlice konuşuyorlar. Köylerinde kendi peynirlerini yapmakta, bağ bozumunda kendi şaraplarını üretmekteler. Daha çok zeytinyağlı ve sebze üzerine olan mutfaklarındaki damak tadını korumaktalar.



Köye göçün izini sürmek için gittiğimiz zamanlar büyük bir konukseverlikle bize ev sahipliği yapıyorlar. Kendi ürettikleri şarabı içerken yanında yine kendi yaptıkları peynirden koyuyorlar. Bizim için köy ekmeği yapıyorlar. Kahvede çayımızı içerken köyün geçmişini anlatıyorlar. Akrabalarını soruyoruz haberleşiyor musunuz diye. Bize soruyorlar “AKRABALARIM NEREDE?” diye. Köyde yaşayanlar Girit’te olan akrabalarından herhangi bir haber alamadıklarını ancak turistik amaçlıda olsa Girit’e gittiklerini belirtiyorlar. Evlerin duvarlarında yıpranmış da olsa akrabalarının mahzun duruşlu siyah-beyaz fotoğrafları asılı. Oradan göçün izini takip edip birkaç soru daha soruyoruz.



Köyden ayrılırken hepsinin ruhunda atalarının toprakları ile ilgili bir “ruh göçü” olduğunu hissediyoruz. Söyledikleri türküler, yaptıkları yemekler, içtikleri şarap, yetiştirdikleri bitkiler, duvarlarındaki siyah-beyaz mahzun bakışlı fotoğraflar bu yaşadıkları her bir göçmenin veya mübadilin zorunlu göç yollarına düşmüş hali içimizdeki burukluğu daha da arttırıyor. Köy aslında 1902 yılında “ihsan edilmiş” farklı bir yaşam ve kültürün öyküsünü anlatıyor.



Ülke toprağından bir kesit almaya kalktığınızda, her kademede bir başka uygarlığa ve birbirinden farklı yaşam biçimlerine rastlıyorsanız cevabınız her zaman net olamayabilir. İşte o noktada resmi tarih devre dışı kalır. Bu çorak günlere nasıl geldiğimizi düşünmeye ve sorularınıza cevap aramaya başlarsınız! Size bu noktada bir ipucu lazım: Göçlerin izini takip edin! Birbiri ardına sorularınızın cevaplarına rastlarsınız. Göçler yalan söylemez! Ve bu süreçte bulacağınız cevaplar bir yana, ihtimalen yaşacağınız “ruh göçü” sizde öyle bir sızı bırakır ki; üç kuşak evvelinizin anıları kah türkülerle, kah mahzun bakışlı fotoğraflarla canınızı yakar. Ve sanki her bir mübadilin, zorunlu göç yollarına yolu düşmüş herkesin acılarına ortak olursunuz. Hele aileden biri de göç yollarından nasibini almış ise, duramazsınız, yolunuz er ya da geç bu tarihin yazıldığı yerlere düşer.




KAYNAKLAR:


*www. melemez.com


*Yüksel Hançerli: Giritli Mübadillerin Son Durağı: ÇUKUROVA. Hançerli Fotoğrafçılık Ltd. Şti. Yayınları:4, ADANA, 2007


*Murat Yaykın. IMBROS: Burada Yalnız Ölüm Var. www.fotografya.gen.tr




















































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ali İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım NeredeAli İhsan Ökten ve İlhan Maraşlı : Akrabalarım Nerede

Ben Heine : Kalem Kameraya Karşı



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



KALEM KAMERAYA KARŞI


PENCIL VS CAMERA


Ben Heine




“Kalem Kameraya Karşı” çizimle fotoğrafı, hayalle gerçeği karıştırır. Bu; sihir illüzyon, şiir ve sürrealizm dolu yeni bir görsel buluştur. Ben, ilk “Kalem Kameraya Karşı”sını 2010 Nisan’ında yayınladı ama konsept, uzun grafik bir araştırmanın ve onun kişisel sanatsal gelişiminin mantıksal neticesinin sonucudur. Ben, yaratıcı el yapımı çizimleri genellikle gerçekçi bir arka plan önünde birleştiriyor. Aynı etkiye ulaşmak için pek çok yöntem var. Ben’in eli her zaman açıkça görülebilir. Bu, sanatçı, eser ve izleyicinin yakın ilişkisini temsil ediyor. Fotoğraflar çok renkli iken çizimler her zaman siyah-beyaz. Bu, iki disiplin arasındaki zıtlığı artırıyor. Ben, serilerde insanların yaşamlarına, portrelere, doğaya, hayvanlara, mimariye odaklanmayı seviyor.



“Kalem Kameraya Karşı”da diğerlerinin yanı sıra ana temalar: aşk, özgürlük, ölüm, arkadaşlık ve doğadır. Ben “sanatı yalnızca insanlar için yapıyorum. Onların gündelik sıkıntılarını unutmalarını ve hayal kurmalarını istiyorum. Yıllar evvel şiirler yazardım, fotoğraflarımda şiirsel ve filozofik bir anlam iletmek istiyorum, her yeni kreasyon bir hikaye anlatıyor ve bir şiir ya da bir melodi gibi yoğun bir duygu yaratıyor.” diyor. Ben, özgünlük ve görsel yenilikleri nedeniyle onları eserlerinde kullanıyor, bu seriler grafik tasarım topluluğunda büyük bir etkiye sahip ve internette pek çok hareketlilik meydana getirdi. Ben, bu “Kalem Vs Kamera” kavramının Belçika Braives’deki ailesinin evinde bir mektup yazarken tesadüfen ortaya çıktığını söylüyor.



“Pencil Vs Camera” mixes drawing and photography, imagination and reality. It’s a new visual invention, it’s full of magic, illusion, poetry and surrealism. Ben published his first “Pencil Vs Camera” image in April 2010 but the concept is the result of a long graphic exploration and a logic consequence of his personal artistic development. Ben usually integrates an inventive hand made drawing in front of a realistic background. There are several methods to achieve the same effect (see “Interviews” for more info). Ben’s hand is always clearly visible; it represents the close connection between the viewer, the artist and the artwork. The drawing is always in black and white while the photo is often very colorful, this amplifies the contrast between the two disciplines. In this series, Ben likes to focus on people’s life, portraits, nature, animals, architecture…



Among others, the main themes approached in “Pencil Vs Camera” are: Love, Freedom, Death, Friendship and Nature. Ben says: “I just make art for people. I want them to dream and forget their daily troubles. I used to write poems many years ago, I want to convey a poetic and philosophical meaning into my pictures, each new creation should tell a story and generate an intense emotion, like a poem, like a melody”. Because of their originality and the visual innovations Ben brought in his artworks, this series has had a huge impact on the graphic design community and has generated several buzz on the Internet. Ben says the initial idea of this “Pencil Vs Camera” concept came by coincidence while he was writing a letter in his family house in Braives, Belgium.




Çeviren (translated by) : Berna AKCAN





© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011



© Ben Heine – 2011








BEN HEINE (12 Haziran 1983 Fildişi sahilleri Abidjan doğumlu) Belçikalı çok disiplinli görsel bir sanatçıdır. Daha çok
, özgün serisi olan « Kalem Kameraya Karşı », « Dijital Daireler » ve Et ve Akrilik » ile tanınmaktadır.



GENÇLİĞİ



Ben, Fildişi sahillerinde Abidjan’da büyüdü. Anne babası ve 3 kızkardeşi ile birlikte 7 yıl orada yaşadı. Babası ticaret mühendisi, annesi dans hocasıydı. Herşey, aile 1990’da Brüksel’e geri geldiğinde değişti. Ben huzursuz ve ilgi isteyen bi çocuk haline geldi. Okulu hiç sevmiyordu. Sonunda bir yatılı okulda kaldıktan sonra (12 yaşından 18 yaşına dek) daha akıllı ve disiplinli hale geldi. Tüm enerjisini görsel sanatlara kanalize edebileceğini keşfetti. Bu, hiç bitmeyecek bir çizim ve boyama serüvenin başlangıcıydı. Bir genç olarak her gün şiir yazmanın dışında bateri, piyano ve gitar çalma, basket oynama ve her gün koşma gibi pek çok başka hobisi vardı. Grafik sanatlara ilgisi en güçlüsü oldu.



AKADEMİK GEÇMİŞ



Ben Gazetecilik okudu. (Brüksel, Belçika ve Utrecht, Hollanda).Kısa bir süre Hasting, İngiltere’de Resim ve Heykel de okudu ama çizim ve fotoğrafçılığı kendi kendine öğrendi. Pek çok yabancı dil öğrendi: Fransızca, İngilizce, Hollandaca, Polonyaca, İspanyolca ve Rusça. Dilleri seviyor çünkü insanlarla iletişim ve etkileşimi seviyor. İnsanları seviyor.




PROFESYONEL GELİŞİM



Çalışmalarını takiben pek çok farklı işi denedi ama görsel yaratıcılık her zaman onun esas ilgisi olarak kaldı. 2006’dan beri resme ait çalışmaları ünlü Belçika ve uluslararası dergi ve gazetelerde yayınlandı, milyonlarca kişi tarafından internetten görüntülendi. Ben Heine’ın eserleri Belçika’da, İngiltere’de Fransa’da, Kanada’da, Amerika’da, Almanya’da, Türkiye’de, Romanya’da, Brezilya’da, Güney Kore’de ve İspanya’da sergilendi. Ben şu anda pek çok köklü galeri tarafından hem Belçika’da hem de yurtdışında temsil edilmektedir. Bunlardan bazıları: Gallery Garden (Bruksel), the Appart Gallery (Bruksel), Start/Stuff&Art (Cape Verde), the Art Movement (Londra), the Next Gallery (Jacksonville), the Radeski Gallery (Liège)… Ayrıca as the Affordable Art Fair, the Berliner List, the Accessible Art Fair, Music for Life, Antwerp Expo gibi pek çok etkinlikte de yer almıştır.




FOTOĞRAFÇILIK/ÇİZİM



Ben Heine tüm yaşamı boyunca çizim yapmıştır. Gazetecilik çalışmaları yaptığı sıralarda fotoğrafçılıkla daha çok ilgilenmeye başladı. Fotoğraf ve çizim arasında özel bir ayrım yapmaz. Bir gün profesyonel bir fotoğrafçı olmayı hayal bile etmemesine rağmen fotoğrafçılık onun önemli uzmanlığı haline geldi. Fotoğraf makinesini hep yanında taşır. Her dakika fotoğraf çeker. Görüntülerini geliştirmek için çok çalışır. Son fotoğraflarının çoğu bir tabloya benziyor. Fotoğrafçılık tamamen ışıkla ilgili. Işığın kullanılma yöntemi ortaya çıkan fotoğrafta gerçek bir değişiklik ve büyük bir etki yaratabiliyor. Işık her şeyi, konuları, çevreyi ve atmosferi tanımlar. Ben bunu biliyor ve tüm fotoğraflarına mümkün olan en iyi sonucu almak için görünen tüm kusurları kaldırmaya, güzelliğini artırmaya ve yaratıcı bir yolla dramatik bir dokunuş eklemeye çalışır.




Ben Heine



BEN HEINE (born June 12, 1983 in Abidjan, Ivory coast) is a Belgian multidisciplinary visual artist. He is best known for his original series “Pencil vs Camera”, “Digital Circlism” and “Flesh and Acrylic”.




EARLY LIFE



Ben grew up in Abidjan, Ivory Coast. He lived there 7 years, along with his parents and his 3 sisters. His father was a commercial engineer and his mother a dance teacher. Everything changed when the family came back to Brussels in 1990. Ben became a troubled and demanding child. He didn’t like school at all. He finally became much wiser and more disciplined later on, after a stay in a boarding school (from 12 y/o to 18 y/o). In 1994, he discovered for the first time that all his energy could be canalized in visual projects, it was the very beginning of a never ending adventure in drawing and painting. As a teenager, he had many other hobbies and activities: beside writing poetry on a daily basis, he played drums, piano and guitar, he also used to play basketball and to run everyday. His interest for graphic arts was eventually the strongest one.




ACADEMIC BACKGROUND



Ben has a degree in Journalism (Brussels, Belgium & Utrecht, The Netherlands). He also briefly studied Painting and Sculpture in Hastings, England but he is a self-taught person in Drawing and Photography. He learned several languages: French (1), English (2), Dutch (3), Polish (4), Spanish (5) and Russian (6). He loves languages because he loves communicating and interacting with people. He loves people.




PROFESSIONAL EVOLUTION



Following his studies, Ben has tried all kinds of different jobs but visual creation has always been his main concern. Since 2006 until now, his pictorial works have been published in famous Belgian and international newspapers and magazines (see “Press” page for more info) and they have been seen by millions of people online. Ben Heine’s artworks have been exhibited in Belgium, Great Britain, France, Canada, USA, Germany, Turkey, Romania, Brazil, South Korea and Spain. Ben is currently represented by several well-established art galleries in Belgium and abroad, such as the Gallery Garden (Brussels), the Appart Gallery (Brussels), Start/Stuff&Art (Cape Verde), the Art Movement (London), the Next Gallery (Jacksonville), the Radeski Gallery (Liège)… He has also participated in numerous art events such as the Affordable Art Fair, the Berliner List, the Accessible Art Fair, Music for Life, Antwerp Expo…



PHOTOGRAPHY/DRAWING



Ben Heine has been drawing all his life, he started being interested in photography much later, during his studies in Journalism. He doesn’t make any specific distinction now between photography or drawing. Photography has actually become one of his major specialties although he would never have imagined he would become a professional photographer one day. Ben always has a camera with him. He takes pictures every minute. He also spends a lot of time improving his images. Many of his final photos look somehow like paintings. Photography is all about light. The way light is used can generate a real difference and a huge impact in the resulting images. Light defines everything, the subjects, the environment, the atmosphere… Ben knows it and he always tries to remove all the visible imperfections, to enhance and add a dramatic touch in all his pictures in a creative way to get the best results possible.



http://www.facebook.com/pages/Ben-Heine/45292293615





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ben Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya KarşıBen Heine : Kalem Kameraya Karşı

Jon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın Kahramanları



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



“ZAPATISTALAR”


GEÇEN YÜZYILIN KAHRAMANLARI
“ZAPATISTAS”


HEROES FROM THE LAST CENTURY
Jon Bertelli





Morelos Eyaleti’nde, 1910-1920 arasında Güney Tarım Devrimi sırasında Emiliano Zapata ve onun cesur savaşçıları (kadın ve erkekler) kendi halklarının hakları için Tierra y Libertad” (Toprak ve Özgürlük) ortak sloganıyla korkusuzca mücadele ettiler .



1990’ların sonlarında Meksika’da yaşadığım iki yılın büyük kısmını, o uzak yıllardan hayatta kalmış olan son Zapatista gazilerini araştırmakla geçirdim.



Araştırmam, Güney Devrimi’nin başladığı yer olan Morelos eyaletine odaklanmıştı. Pancho Villa, Kuzey Devrimi’nin lideriydi.



Görüşülen ve fotoğraflanan gazilerin çoğu sihirli yaş 100’ü geçmişti. Gazilerin üçü ben onlarla görüştükten bir kaç gün sonra öldüler.



Onlar, kahraman figürleri olan Emiliano Zapata’yı izlemek için tüm varlıklarını geride bırakmışlardı. Civar tepelerde sığınak arayarak ve gerilla savaşı ile mücadele ederek ortak adamın kötü durumunu düzeltmeye adanmış 10 yıl.



Onların hayatta kalmalarını sağlayan sert karakterleri kan dolu ve sıkıntılarla geçen savaş yıllarıyla oluşmuştu.



Onlar idealleri için sadece kendi yaşamlarını bırakmadılar; kendi çocuklarını da mücadeleyi sürdürmeye yolladılar.



Beni devrim süresince yaşadıkları tecrübeleri ve yaşamlarını anlatacakları evlerinde her zaman dostça ağırladılar.



Geçmişlerinden o kadar kalpten bir tutku bahsediyorlardı ki sanki bugünlerinin bir parçasıymış gibiydi. Bu korkusuz insanlar hakkında daha çok şey öğrendikçe gözümde daha dev boyutlara eriştiler.



Tanıştığım gazilerden çoğu devrim sırasındaki cesaretlerinden ötürü Merito Periodo Revolucionario madalyası ile ve birkaçı da onur nişanı ile ödüllendirilmişlerdi.




In the State of Morelos, during the Agrarian Revolution of the South, 1910-1920, Emiliano Zapata and his courageous fighters (men and women) battled fearlessly for the rights of their people against injustice, under the common cry of “Tierra y Libertad” (“Land and Freedom”).



I spent the greater part of the two years that I lived in Mexico, during the mid-late 1990s, in search of the last surviving Zapatista veterans from those distant years.



My search was focused in the state of Morelos, where the Revolution of the South started; Pancho Villa was the leader of the Revolution of the North.



While the “kid” of those photographed and interviewed was 99 years of age, most of the other veterans had surpassed the magic age of 100, survivors from the last century. Three of the veterans passed away a few days after I met them.




They were people who left their belongings behind to follow the heroic figurehead Emiliano Zapata. Finding refuge in the surrounding hills for up to 10 years and fighting guerilla warfare, dedicated to bettering the plight of the common man.



Their hardened character for survival was forged through years of battles, bloodshed and hardships.


Not only did they give up their own lives for their ideals, they even sent their own children to continue the fight.



Always friendly, they would welcome me into their homes, where they told me about their experiences and life during the revolution.



They talked with such passion about a past so close to their hearts, as if it were a part of their present. When I learned more about these intrepid people made frail and minute with the passing of the years, they reached dimensions of giants in my mind.



Most of the veterans whom I met, had been awarded for their bravery during the revolution with the medals of Merito Periodo Revolucionario and a few also with that of Legion de Honor.




(Süvari Teğmen) Don Galo Pacheco Valle 1913’te, iki ağabeyi ve güvendiği mavzer tüfeği ile Emiliano Zapata’nın devrim güçlerine katıldı. Pek çok savaşı yaşamış olan Don Galo, gelen mermilerin arı sürüleri gibi ses çıkardıklarını söyledi ve gülümseyerek ,onlardan birinin sol kulak memesini ısırdığını ekledi. Devrimden sonra küçük bir kasaba olan Cocoyoc’da bir homeopati doktoru, bir şair ve bir okul müdürü olmuştu.Yılların ağırlığına rağmen onunla tanıştığımda hala açık bir zihni vardı ve homeopati doktoru olarak çalışmaktan mutluydu.Sadece Merito Periodo Revolucionario madalyası ve onur ödülü sahibi değil aynı zamanda Kaliforniya eyaletince de ödüllendirilmişti. 2002’de, 100 yaşındayken öldü.




(Cavalry Lieutenant) Teniente de Caballeria Don Galo Pacheco Valle, joined the revolutionary forces of Emiliano Zapata in 1913, with his two older brothers and his trusted Mauser rifle. A survivor of many battles, he told me that the incoming bullets sounded to him like a swarm of bees and with a smile added that one of them bit off the lobe of his left ear. After the revolution he became a homeopathic doctor, a poet and the principal of a school in his small town of Cocoyoc. Even with the many years weighing on him, he was clear minded and still happily working as a homeopathic doctor when I met him. Not only a recipient of the Merito Periodo Revolucionario and Legion de Honor, but had also been honored by the state of California, U.S.A. He passed away in 2002; well into his 100s.




Don Vidal Paredes 1898’de doğmuştu ve 100 yaşında öldü. Devrim sırasında hızlı ateş gücü nedeniyle pek çok Zapatista’nın tercihi olan klasik Winchester 30-30’u silah olarak seçmişti. Bir çok vesile ile ziyaret ettiğim her defasında onu, Emiliano Zapatista’nın bir portresinin altında, elinde Winchester’ı ve göğsüne gururla iliştirdiği madalyasıyla beni beklerken buluyordum. Genellikle dost canlısı olan gözleri o uzak günleri bana anlatırken katılaşıp sabitleşiyor ve beni kendisiyle birlikte zamanda geri götürüyordu. İyi dostum Don Vidal 100. yaş gününden bir kaç hafta sonra öldü.




Don Vidal Paredes, born in 1898 and passed away at the age of 100. His weapon of choice during the revolution was the favorite of many Zapatistas, the classic Winchester 30-30, because of its quick lever-action firing power. I visited him on several occasions and always found him waiting for me under a portrait of Emiliano Zapata, with his Winchester in hand and a medal proudly pinned to his chest. His usually jovial eyes would become stern and fixed when telling me about the suffering of those far gone days, transporting me back in time with him. My good friend Don Vidal, passed away just a few weeks after his 100th birthday.



Dimas Leyva, 1892’de doğdu. Hayatı ve corridos (popular Meksika şarkıları) söylemeyi severdi. Emiliano Zapatista’nın, Morelos’daki Chinemace Malikanesi’nde pusuda bekleyen askerlerin mermileri ile delik deşik edilip öldürülüşüne tanık oldu.



Dimas’ı ile ilk gördüğümde sadece hafif aralık pencereden gelen solgun ışığın olduğu karanlık odada, yatağının kenarında oturuyordu. Kendisinin fotoğraflarını çekmek istediğimi söyler söylemez çabucak eski generali Emiliano Zapatista’nın eski bir baskısını aldı ve onunla fotoğraflanmak istediğini söyledi.



Sevgili generali ile bir kez daha beraber olmak onu öylesine gururlandırdı ki odadaki ışık ikisinin üzerine bir sahne ışığı gibi yoğunlaşmış görünüyordu.



Dimas, onu fotoğrafladıktan yanlızca iki gün sonra vefat etti.



Dimas Leyva, born in 1892, loved life and singing corridos (Mexican popular narrative songs). A witness to the killing of Emiliano Zapata at the Hacienda of Chinameca, Morelos where his body was riddled by the many bullets fired by the soldiers waiting in an ambush.



When I first met Dimas, I found him sitting by the edge of his bed as he emerged in the darkness of the room, with only a faint light peeking through the slightly opened window. As soon as I told him that I wanted to photograph him, he quickly picked up an old print of his general, Emiliano Zapata, wishing to be photographed with him.



Being with his beloved general once again, filled him with such pride that the light in the room, appeared to concentrate on the two of them, like the spotlight on a stage.



Dimas passed away only a couple of days after I photographed him.



Süvari General Pantaleon ile ilk tanıştırıldığımda beni gür sesi ve canlı kişiliği ile karşılamıştı. Hepsi birbirinden zıt yöndeki uzun, gür kaşlarını fark etmiştim. Kasabada geçmişte Zapatista savaşçısı olarak ve canlı kişiliği, küçük parsel bir arazide çalışmaktan zevk alışı ve öğleden sonraları yerel “Kantin”e tekila içmek üzere uğraması ile tanınıyordu.



Beni, ideallerini ve katıldığı savaşları anlatacağı küçük oturma odasına davet etti. Onun devrim anılarının birer parçası olan olan Emiliano Zapata ve Pancho Villa’nın pek çok fotoğraf ve büstü duvarları süslüyor ve bizi onaylar gibi görünüyorlardı.



Aniden ayağa kalktı ve gömleğini kaldırarak bana karnındaki geniş yara izini gösterdi ve karakteristik kahkahası ile kimsenin onun yaşında, devrimden bu yana vücuduna saplanmış olan bir mermiyi aldırma ameliyatından sağ çıkabilmiş olmasına inanmadığını söyledi.Sabit bir sesle “Bak,”¦ Kimse bana inanmadı ama ben her zamankinden daha canlı olarak buradayım! Evet efendim!” dedi.



When I was first introduced to Cavalry General Pantaleón, I was welcomed by his thunderous voice and lively personality. I noticed his long bushy eyebrows; each turned the opposite direction of the other, as it having a life on their own. He was known in town for his past as a Zapatista fighter, for his lively personality, his enjoyment to work on his small parcel of land and his afternoon visits to the local “Cantina” for some Tequila.



He invited me to take a seat in his small living room, where he told me about his ideals and the battles in which he participated. As he told me, while the many photographs and busts of Emiliano Zapata and Pancho Villa, pieces of his revolutionary memorabilia adorning the walls, appeared to be looking down at us with consent.



Suddenly he stood up, lifted his shirt to show me a large scar running across his belly and with his characteristic laugh told me that nobody believed him, that at his age, he would have survived the recent operation of removing a bullet that had been lodged in his body since the revolution. With a firm tone he said: “Mira, ”¦ nadie me creyó, pero aqui estoy mas vivo que nunca!” – “Si señor!” (“Look, ”¦ nobody would believe me, but here I am more alive than ever!” – “Yes Sir!




Zapata piyadesinde yüzbaşı olan José Manuel Gabino Corona, sessiz ve asil bir adam. Devrimden hayatta kaldığına mutlu olmasına rağmen o korkunç savaş yıllarında pek çok arkadaşının çok genç yaşlarında ölmelerinden dolayı üzüntü duyuyordu.



José Manuel Gabino Corona, a quiet and noble man with the rank of a captain in Zapata’s infantry. Although happy to have survived the revolution, he was sad about his many young companions who had died at a young age during those dreadful years of the war.




Marcelino Anrobio Montes 1896’da doğdu. Marcelino 1911’de çok genç olduğu zamanlardan E. Zapata’nın 1919’da öldürülüşüne dek onunla birlikte savaştı ve at bindi. Sadece E.Zapata’nın yeğeni olan karısının yanında ve kollarında rahatlayan, onun dışında sert ve delici olan bakışlara sahip. Köpekleri onları her yerde belirli bir mesafeden takip ediyor ve koruyor.



Marcelino Anrobio Montes, born in 1896. Marcelino fought and rode with Emiliano Zapata from the time he was just a young teenager in 1911, until the year when E. Zapata was killed in 1919. He had a severe and piercing stare that would only relax when his wife, a niece of E. Zapata was close to him, often with her arm on his shoulders or wrapped around him. Barely visible, their dog would follow them everywhere at a distance, guarding and keeping a watchful eye on them, aware of their fragility.



Benjamin Sanchez Medina ve karısı beni küçük Chinameca kasabasındaki, 10 Nisan 1910’da Albay Jesús Guajardo tarafından ihanete uğrayan Emiliano Zapata’nın vurulup görkemli atı Altın As’tan düştüğü yere yalnızca bir kaç blok ötedeki evlerine davet etti. Benjamin iyi olan tek gözünde bir ışıltıyla ( diğer gözü görmüyordu) “Zapata’nın atı diğer atlar gibi değildi” dedi. Benjamin ve karısı hala birbirine aşık mükemmel bir genç çift gibi görünüyorlar.



Eski ve gururlu savaşçının mutlu torunları etrafımızı sarmışken arkadaşları da tüm dikkatleri ile pencereden merakla bizi izliyorlardı.



Benjamin Sanchez Medina and his wife invited me into their home, located in the small town of Chinameca, only a few blocks from where Emiliano Zapata, betrayed by Colonel Jesús Guajardo on April 10th – 1910, was shot and fell lifeless from his majestic horse “As de oro” (“Golden Ace”). Benjamin said with a sparkle in his one good eye (he had lost sight in one), “El caballo de Zapata no era cualquier caballo!” (“Zapata’s horse was not like any other horse!”) Benjamin and his wife still looked like the perfect young couple in love.



Their many happy grandchildren surrounded us while their friends peeked through the window, wondering about all the attention surrounding the old and proud warrior.




Senyora Angela Zamora. Emiliano Zapata ve askerlerinin takipçisi, tatlı ve kararlı kızı nasıl unutabilirim? Çok genç yaşta Zapatistalara katıldı ve ilk önceleri erzakları taşıyıp yemek yapmaya yardım ediyor, Emiliano Zapata için puro sarıyor, tüfekleri dolduruyordu. Daha sonra aktif olarak mücadeleye katılmıştı. Bir parçası oldukları silahlı mücadeleye, olumlu sonuç getiren ve cesurca savaşan pek çok kadından biriydi.



İlk başta fotoğraf çektirmek istemedi, fotoğrafın onun ruhunu soyacağına inanıyordu. Neyse ki yanımda Polaroid bir makine getirmiştim, ona fotoğrafını çekip ruhunu geri verebileceğimi söyledim. Fotoğrafını çeker çekmez kendisine verdim, bir bakış attıktan sonra yüzü kocaman bir gülümseme ile aydınlandı ve hemen kendisini güneş ışığına doğru konumlandırıp fotoğrafını çekmeme izin verdi.



“Eski dostları” görmemin üzerinden on yıldan fazla zaman geçmişti. Bize arkadaşlarına katılmamız için izin vermişlerdi ve “Patron”ları (aynı zamanda bu şekilde de bilinen) Emiliano Zapata’ydı. Onların; hala Morelos tepelerinden ve Meksika üzerinden yansıyan hazırcevaplılıklarını, yaşamın her dakikasından zevk almaya dair hayata olumlu bakışlarını, güçlerini ve soylu ideallerini özlüyorum.



Zapata aile üyelerine ve Zapatista ailelerine, gazileri ararken benimle birlikte sayısız günler geçirdikleri için minnettarım. Onlar olmadan bu projeyi gerçekleştirmek imkansız olurdu.



Morelos eyaletindeki tüm arkadaşlarıma özel olarak teşekkür ediyorum. Hayatımın çok daha kişisel ve özel bir bölümü olan Meksika’daki iki yılımın güzel geçmesini sağladılar.



Señora Angela Zamora. How can I ever forget the sweet and determined girl who followed Emiliano Zapata and his troops? She joined the Zapatistas at a young age, at first carrying provisions, helping with cooking, rolling cigars for Emiliano Zapata, loading the rifles and later actively participating in the fighting. She was one of the many women who fought courageously in bringing a positive outcome to the armed struggle that they were part of.



At first she did not want to have her photograph taken, believing the photograph would rob her of her soul. Fortunately I had brought a Polaroid camera with me, I told her that I would take her photograph and give her soul back. As soon as I handed her the instant photograph and after taking a good look at it her face lit up with a big smile, she promptly positioned herself toward the warm sunlight and consented to let me photograph her.



More than ten years have passed since I last saw my “Old friends”, they have left us to join their companions in arms and their “El Jefe” (“The Boss”, as he was also known) Emliano Zapata. I miss their quick wits and their positive outlook on life enjoying every minute of it, their strength and their noble ideals, which still echo through the hills of Morelos and across Mexico.



I’m grateful to Zapata’s family members and the families of the Zapatistas who spent countless days with me looking for the veterans, without them this project would not have been possible.



A special thank you to all my friends in the state of Morelos, they made my two years in beautiful Mexico a much more personal and special chapter in my life.




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN






Mateo Zapata (Mateo Emiliano Zapata Peréz) – 1917-2007 A cofounder of Movimiento Plan de Ayala Instituto, which works to strengthen the agrarian policies and ideas of the original Zapatistas. Mateo was active in the “Instituto Pro Veteranos Revolucionarios e hijos de la Revolución del Sur”He was like a father to his grandson, Edgar Zapata who today continues with the ideals of the revolution.



Mateo Zapata (Mateo Emiliano Zapata Per̩z) Р1917-2007


İlk Zapatistaların tarım politikaları ve fikirlerini kuvvetlendirmek için çalışan Ayala Hareket Enstitüsü’nün kurucularından. Mateo “Güney Devrimi Gazi ve Çocuklar Enstitüsü’nde aktifti. Bugün devrim ideallerini sürdüren torunu Edgar Zapata’nın babası gibiydi.




Zapatista Veteran Don Vidal.



Zapatisa Gazisi Don Vidal.





Zapatista Veteran Enrique proudly posing with his Medal of Revolutionary Merit and of the Legion of Honor.



Zapatista Gazisi Enrique Devrimci Liyakat Madalyası ve Onur Nişanıyla gururla poz veriyor.





The Medal of Revolutionary Merit and the Medal of Honor.



Devrimci Liyakat Ödülü ve Onur Nişanı.





Emilia Josefa, the adopted daughter of Emiliano Zapata’s wife Josefa Espejo. Emilia’s biological mother was Josefa’s sister who died when giving birth to Emilia. This photograph was taken in the same place where Emiliano and Josefa’s wedding photograph was taken.



Emiliano Zapata’nın eşi Josefa Espejo’nun evlatlık kızı Emilia Josefa. Emilia’nın biyolojik annesi, Emilia’yı doğururken ölmüş olan Josefa’nın kızkardeşiydi. Bu fotoğraf Emiliano ile Josefa’nın düğün fotoğraflarının çekildiği aynı yerde çekilmişti.





Document testifying to the marriage of Emiliano and Josefa. The original marriage certificate was lost as so many other documents during the revolution.



Emiliano ve Josefa’nın evliliğini doğrulayan belge. Orijinal evlilik cüzdanı devrim zamanı diğer pek çok belge gibi kaybolmuştu.





Young Zapatista Veteran Felipe.



Genç Zapatista Gazisi Felipe.




Zapatista Veteran Enrique.



Zapatista Gazisi Enrique.





Zapatista Veteran Felipe Ramos.



Zapatista Gazisi Felipe Ramos.





Lieutenant Zapatista Veteran Don Galo, in a contemplative mood.



Teğmen Zapatista Veteran Don Galo, dalgın bir ruh hali içinde.





Coahuixtla Sugar Cane Plantation (Hacienda), destroyed during the revolution.



Devrim sırasında tahrip edilen Coahuixtla Şeker kamışı (Hacienda) Tarlası.





Hacienda de Chinameca, where Emiliano Zapata was shot dead by treason in 1919.



Emiliano Zapata’nın vatana ihanet suçundan vurularak öldürüldüğü Hacienda de Chinameca.





Emiliano Zapata’s Grandson, Eufemio Zapata. Founder of the “Autentico Frente Zapatista” (The authentic Zapatista Front).



Emiliano Zapata’nın torunu Eufemio Zapata. “Autentico Frente Zapatista” (Otantik Zapatista Ön Safı)’nın kurucusu.





A young girl who helped the Zapatista troops with the cooking, reloading the rifles and also had the opportunity later to have an active part in the armed struggle.



Yemek pişirip, silah taşıyarak ve daha sonra silahlı kuvvetlerde aktif rol alma fırsatı bularak Zapatista’ya yardım eden genç bir kız.





Zapatista Veteran Pedro.



Zapatista Gazisi Pedro.





Zapatista Recruitment Poster.



Zapatista acemi asker alım posteri.





Long range Mauser rifle.



Uzun menzilli Mavzer tüfeği.





Winchester 30/30, the favorite rifle of so many Zapatistas, because of it’s quick firing power.



Hızlı ateş gücü nedeniyle Pek çok Zapatista’nın favorisi Winchester 30/30.





The last recognized Zapatista Veteran, Don Martín, 109-110 years old.



Tanınan en son Zapatista Gazisi Don Martin, 109-110 yaşında.



Zapatista widow, Doña Catalina, 109-110 years old.



Zapatista Dulu Dona Catalina, 109-110 yaşında.





The oldest still living Zapatista widow, Doña Constancia, 114-115 years old.



Yaşayan en yaşlı Zapatista dulu Dona Constancia, 114-115 yaşında.





Edgar Zapata in front of a photograph of his great-grandfather Emiliano Zapata. Edgar is an historian and the founder of the Fundación Zapata Herederos Revolución, created with the purpose of helping the people of his state of Morelos.



Edgar Zapata büyük büyük babası Emiliano Zapata’nın bir fotoğrafı önünde. Edgar bir tarihçi ve Morelos Eyaleti halkına yardım amacıyla kurulan Zapata Devrim Mirasçıları Vakfı ‘nın kurucusu.





Edgar Zapata with his mother (Mateo Zapata’s daughter), his sister and her daughters.



Edgar Zapata annesi (Mateo Zapata’nın kızı), kızkardeşi ve kızlarıyla.








YAŞAMA VEDA



Dünya’ya ve insanlara sesleneceğim,


şiirler yolu ile;


bazıları büyük bir sevinç ve mutluluğa


bazıları acı, keder ve üzüntüye


bazıları hoşnutsuzluk, öfke ve hiddete neden olsa da.



Fark etmez,


üzüntü ve mutluluk


kızgınlık ve öfkeyle karışık böylesi bir zaman ve yaşam



Hoşçakal hayatım, benim sadık ortağım;


Ben güçlü bir adamdım, çekici ve cesur;


bana verebileceğin herşeyi verdin


teşekkür ederim hayatım.



Gün be gün senden uzağa sürükleniyorum


neşeli ve sonsuz, huzur ve mutluluk dolu


yeni bir hayat arayarak



Hoşçakalın savaş yoldaşları,


dostlarım,


Bu benim son vedam.




FAREWELL MY LIFE



I shall speak to the world and its people,


through poetry and poems;


although some cause great joy and happiness;


others cause pain, sorrow and sadness,


others cause displeasure, anger and rage.



It doesn’t matter! Such is time and life,


intricate with sadness and happiness,


anger and rage.



Farewell my life, my loyal partner;


I was a strong man, alluring and brave;


you gave me all you could offer,


thank you my life.



Day by day I’m drifting away from you;


seeking for a new joyful and eternal life,


of peace and happiness.



Farewell comrades of war,


my friends,


to you I bid this final goodbye,


farewell.








Jon Bertelli, uluslararası yerleşik bir fotoğrafçıdır. İtalya Floransa’da büyüdü ve Norveç Oslo’da görsel sanatlarda akademik eğitim gördü.



Danimarka- Kopenhag’da, Kanada- Montreal ve Toronto’da, Amerika -San Francisco ve Poertland’da ve Mexico City’de de yaşamıştır.



Buna ilaveten Jon, kişisel projeler ve görevler nedeniyle Avrupa, Kanada, Amerika ve Latin Amerika’da da seyahatler yaptı. Şu anda Kanada, İngiliz Kolombiyası, Vancouver’da ikamet etmektedir.



Çok kültürlü bir geçmişten geldiği için pek çok dili konuşabiliyor ve dünyanın herhangi bir yerinde kendini evindeymiş gibi hissedebiliyor, diğer kültürler ve adetlerle kolayca ilişki kurabiliyor.



Sanat yönetmenliği yaptığı bir kaç senenin ardından fotoğraf tutkusunun peşinden gitmeyi tercih etti.



Çalışmaları pek çok yayında yayınlandı ve ticari müşterileri arasında; Nissan, Honda, Suzuki, Isuzu, IBM, Toshiba, Motorola, Bell Cellular, Coleman, Samsonite, Budweiser, Coors, Molson and Labatt’s, Wines and foods of France, Glenlivet, Gilbey’s, Heinz, University of California, Oregon Health & Science University ve the Italian and French Trade Commissions yer almaktadır.





Jon Bertelli is an internationally established photographer. He was raised in Florence, Italy and academically trained in the visual arts there and in Oslo, Norway.



He has also lived in Copenhagen, Denmark, Montreal and Toronto, Canada, San Francisco and Portland, USA as well as Mexico City.



Jon has additionally, traveled on assignments and on personal projects throughought Europe, Canada, USA and Latin America. He now resides in Vancouver, British Columbia, Canada.



From a multi cultural background, he speaks several languages and feels at home anywhere in the world, easily relating to other cultures and customs.



Following a few years as an Art-Director he chose to pursue his passion for photography.



His work has appeared in numerous publications and his list of commercial clients includes, among others: Nissan, Honda, Suzuki, Isuzu, IBM, Toshiba, Motorola, Bell Cellular, Coleman, Samsonite, Budweiser, Coors, Molson and Labatt’s, Wines and foods of France, Glenlivet, Gilbey’s, Heinz, University of California, Oregon Health & Science University, and the Italian and French Trade Commissions.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın KahramanlarıJon Guido Bertelli : Zapatistalar, Geçen Yüzyılın Kahramanları

Carlos Bittar : Son İstasyon



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Son İstasyon


Última Estación


Carlos Bittar





“Son İstasyon” Paraguay’daki yaklaşık 400 km. boyunca uzanan buharlı tren yolu yolculuğudur. Fotoğraflar demiryollarının yavaş yavaş kaybolmaya yüz tuttuğu 1989 ve 1991 yılları arasında çekilmiştir. Kamera, Asunción ve Encarnación kentleri arasındaki Salvador-Abaí yollarındaki trenlerin yokoluşunun gerçek şahidi, yolcuların ve demiryolu çalışanlarının portrelerini ve bu yol etrafında olagelmiş hayatı görüntülemiştir.



Bu çalışmada 35 mm.’lik kamera ve Tri-X film kullanılmıştır.



Última Estación is a tour through the almost 400 km of the steam train’s railroad in Paraguay. The photographs were taken between 1989 and 1991, time in which the railroads already showed their slow way to extinction. Throughout the roads between the cities of Asunción and Encarnación, plus the road San Salvador-Abaí, the camera mainly captured the faces of passengers and railroad workers, main witnesses of the train’s decadence, and the life that is generated throughout the road.



The camera that was used for this essay was a 35mm and the film was Tri-X.




Çeviri (translated by) : Şebnem AYKOL



























Carlos Bittar
1961 yılında Asunción, Paraguay’da doğdu. Amerikan Okulu’ndaki lise yıllarında, fotoğraf öğretmeni Paul Griffin ile fotoğraf çekmenin büyüleyici bir etkinlik olduğunu farketti. 1979’da okul yıllığındaki fotoğrafların çoğunu o çekti. Bittar, Mimarlık Fakültesi yılları boyunca fotoğraf çekmeye devam etti.



1988 yılında fotoğrafçı Jesús Ruiz Nestosa’nın teşviği ile ilk kişisel sergisini açtı: Fragmentos Urbanos in the Paraguayan – American Cultural Center (CCPA). O zamandan bu yana fotoğraflarını Paraguay ve diğer ülkelerde sergilemeye devam etti. Uluslarası sergilerde çalışmaları sergilendi: El Tren a Vapor in the Teatro Municipal San Martín photogallery in Buenos Aires(1992), The Second Biennial of International Photography in Curitiba, Brezilya (1998) ve The Third Month of Latin American Photography de fotografía latinoamericana, Centro Cultural Pasaje Dardo Rocha, La Plata, Arjantin (2000). Ülkedeki diğer sergileri: “Humidus in la Plazita”(2003) ve XKSA, ICPA Goethe Merkezi (2005). 1993 ve 1994 yıllarında, Bittar, New York Uluslarası Fotoğraf Merkezi’nde Belgesel Fotoğraf ve Fotomuhabirliği dersleri aldı.



Paraguay’a döndüğünde, ABC Color Newspaper ve TeVeo Magazine gibi bir çok medya kuruluşunda fotomuhabiri olarak çalıştı. 2001 yılında, Patronage for Visual Arts Jacinto Rivero Yarışması’nda kazandığı üçüncülük ödülü, “Fin de Zona Urbana” isimli, yüzyılın sonu ve başında Paraguay kentsel fotoğraflarından oluşan kitabının basımını getirdi. Bir sonraki yıl, 2002’de, “Última Estación” isimli, Paraguay’daki buharlı trenin 1989-1991 yılındaki işleyişi sonrası neler olacağına dair belgesel bir çalışma olan kitabını yayınladı.



“Preterito” ismindeki kitabında, 1989’dan 2003 yılına dek çalıştığı siyah beyaz fotoğrafların bir sentezini yayınladı.



Şu sıralar, Bittar kendi stüdyosu olan Fotoestudio792’de serbest fotoğrafçı olarak çalışıyor ve daha sonraki fotoğraf albümü kitapları için hazırlık yapmaya devam ediyor.


Carlos Bittar




Carlos Bittar was born in Asunción, Paraguay in 1961. In High School, he discovered with Paul Griffin, his Photography teacher in the American School, that taking pictures was a fascinating activity. In1979 he took most of the yearbook’s pictures. During his Architecture College years, Bittar kept on experimenting with the camera.



In 1988 he made his first individual exhibition:Fragmentos Urbanos in the Paraguayan – American Cultural Center (CCPA), on initiative of the photographer Jesús Ruiz Nestosa. Since then he hasn’t stopped exhibiting his pictures, in Paraguay and abroad. The international exhibitions were he exhibited his work were: El Tren a Vapor in the Teatro Municipal San Martín photogallery in Buenos Aires(1992), Fotografía paraguaya in Dachau, Germany (1998),the Second Biennial of International Photography in Curitiba, Brasil (1998) and the Third month of Latin American Photography de fotografía latinoamericana, in the Centro Cultural Pasaje Dardo Rocha in La Plata, Argentina (2000). His last exhibitions in the country were: Humidus in la Plazita(2003) and XKSA in ICPA Goethe Zentrum (2005). In 1993 and 1994, Bittar took Documentary Photography and Photojournalism studies in the International Center of Photography (New York).



When he came back, he worked as a journalistic photographer for many years in several media, such as ABC color newspaper and TeVeo Magazine. In 2001 he obtained the third prize in the Patronage for Visual Arts Jacinto Rivero Contest, award that allowed him to publish Fin de Zona Urbana, book urban pictures of Paraguay from the end and the beginning of the century. The next year, 2002, after years of work, he published Última Estación, book that documents the steam train in Paraguay during what later would be its last years of operation: from 1989 to 1991. He published Preterito a book that shows a synthesis his work in black and white film from 1989 to 2003.



At the moment, Bittar works free- lance in his studio fotoestudio792 and he keeps on preparing photoessays for a next publication.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Carlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyonCarlos Bittar : Son İstasyon

Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi




KAR BEYAZ FİLMİ


SELİM GÜNEŞ ile RÖPORTAJ








Hasan Sönmez: Öncelikle öykülerinde sıklıkla Anadolu insanının gerçeğini anlatan Sabahattin Ali’nin çatışmalı ruh hallerinin yer aldığı “Ayran” isimli öyküsünü sinemaya aktaran girişiminizden ötürü sizi kutlamak isterim. Benim size öncelikli sorum; Sabahattin Ali’nin pek çok öyküsü, pek çok yönetmen tarafından sinemaya uyarlandı. Siz de Ayran’ı kurmaca türünde yaptınız. Bu filmin senaryosu nasıl oluştu acaba? Aslında şöyle sorayım neden “Ayran”?



Selim Güneş: Benim bildiğim Sabahattin Ali’nin 5 veya 6 öyküsü, daha önceden sinemalaştırılmıştı. Aklımda olanlardan “Hasan Boğuldu”, “Kuyucaklı Yusuf” var. Sabahattin Ali benim de okumaktan büyük keyif almış olduğum bir yazar. Onun dilinin, sizin az önce söylemiş olduğunuz gibi, gerçeklik duygusunu öne çıkarmış bir yapısı var. Aynı zamanda üslup olarak da, görsel bir anlatım tarzı vardır. Dolayısıyla onun bir öyküsünü okuduğunuzda bir çok şeyi hayal eder, görüntüleri kafanızda canlandırırsınız. Ve o gerçeklik duygusunun insanda bırakmış olduğu etki de çok güçlüdür. Benim yıllar önce okumuş olduğum öykülerden birisidir “Ayran”. Necati Güngör “Ayran, insanın yüreğini kurşun gibi delip geçen bir öyküdür” der. Bende de bırakmış olduğu etki aynıydı diye düşünüyorum.



Sonrasında sinema filmi yapma kararı aşamasındayken, neyi yapayım noktasında, ilk aklıma gelen öykülerden biri “Ayran” oldu. Aslen 7-8 sayfalık bir öyküdür ve uzun metraj bir sinema filmi için kısa gibi durur. Ama ben Ayran’ın, öykünün ben de bırakmış olduğu güçlü etki ve okurken hayal etmiş olduğum görüntüler nedeniyle iyi bir sinema filmi olabileceğini düşünmüştüm. Tek başına bir çocuğun kıraç yollardan gidiyor olması, istasyonda treni bekleyişi, bekleyiş sırasında hayal ettikleri gibi görsel yanıyla çok güçlü bir öykü. Ben de senaryo yazmaya niyetlenince “Ayran” ile başlayayım dedim. Tabii ki niyetlenmem ile senaryoyu yazmaya başlamam arasında ciddi bir çalışma süreci de başladı. Tamam yazayım deyince oturup senaryo yazılamayacağını insan görüyor. Senaryo yazmanın bir takım teknikleri ile ilgili araştırmalara başlayınca yaklaşık üç senemi alan bir çalışma dönemim başlamış oldu. Bu üç sene yönetmenin yapması ve bilmesi gereken şeylerle ilgili çalıştığım bir dönem oldu. Bu dönem içerisinde senaryonun yazım teknikleri ile ilgili kafamda birşeyler oturunca senaryoyu yazmaya başladım. Şimdi tam olarak hatırlamıyorum, senaryonun ya dördüncü ya da beşinci versiyonunu Nesli Çölgeçen ile paylaştım. Kendisiyle bizim yıllara dayanan bir tanışıklığımız ve dostluğumuz var. Senaryonun o halini okuduğunda şöyle birşey demişti; senaryonun bu haliyle henüz uzun metraj bir film olmaz biraz daha geliştirmen lazım, ama yine de bu öyküden bir sinema filmi yapılacaksa onu sen yaparsın (benim fotoğraftan gelen birikim ve becerimi bildiği için). Kısaca böyle bir diyaloğumuz olmuştu, uzun uzun fikir alışverişlerimizi anlatmıyorum şu an için. Sonrasında senaryo üzerine çalışmaya devam ettim, öyküde olmayan karakterler ve olaylar ilave ettim. Ama işin özünde öykünün ruhuna uygun olarak senaryoyu geliştirdim. Sonuç olarak ben senaryonun 26. versiyonunu sinemaya çektim. Tahmin edeceğiniz gibi sette, o anda, kağıda dökülmeksizin doğaçlama olarak, ortam gereği değiştirdiğiniz, geliştirdiğiniz, geliştirmek zorunda olduğunuz şeyleri de düşünürseniz 27. hali filme çekilmiş oldu.




Şebnem Aykol: Siz uzun uzun anlatarak bizi filmin içine çektiniz ama ben size filmden başka bir şey sormak istiyorum. Sinema filmi yapma kararı aşamasındayken demiştiniz, böyle bir karar aşamasına nasıl geldiniz, neden fotoğraftan filme yöneldiniz? Kısaca fotoğrafçı kimliğinizden de bahsedebilir misiniz?



Selim Güneş: Aslında fotoğrafa başlamam tesadüftür. 1989 yılında benim bir arkadaşım İFSAK’ta fotoğraf kursuna gidecekti. Ben tek başıma gitmeyeyim, beraber gidelim deyince, iki arkadaş kursa gittik. Asıl benim amacım, arkadaşıma eşlik etmekti. Bu tesadüfi başlangıçla ben fotoğraf dünyasına girmiş oldum. Ama çocukluktan beri sinemaya olan merakım hep başka bir yerdeydi. Ve hep iyi resim çizerdim. Arkadaşlarımın ödevlerini büyük bir keyifle ben yapardım. Ama fotoğraftaki becerimi hiç bilmiyordum. Sinemaya başlamam ise tesadüf değil. Benim amcam sinema işletmecisiydi. Çocukluğumda yaz tatillerim sinema salonunda geçerdi. Gerçi her çocuk sinemayı sever. Ama benimki biraz daha ortamın içinde olmakla ilgiliydi. Sinema sevgisini, tutkusunu aşılayan kişi ise bize izlediği filmleri anlatan, anlatarak sevdiren abimdir. Onun için “Kar Beyaz” filmini anlattığı filmlerle sinemayı bana sevdiren abime ithaf ettim. Abimin hikayesi kısaca şöyle; Borçka’da çocukluğumun geçtiği yıllarda, abim de Kars’ta yatılı olarak liseyi okuyordu. Orada sinema izleme şansı daha fazlaydı, Borçka’da haftada bir film oynarken orada hergün bir film oynardı. O da meraklı olduğu için sinemayı izleyen bir insandı. İzlemiş olduğu ve bizim Borçka’da izleyemediğimiz filmleri bize anlatırdı. Onun anlatımları -kendisini tanısanız öyle olacağını bilirsiniz- çok detaylı olurdu, bir saatlik filmi birbuçuk saat anlatırdı mesela. Hem oyuncuları tanıtır, hem karakterleri canlandırır, hem kendi hayalindeki bir takım şeyleri ekleyerek (şimdi düşününce anlıyoruz o zaman öyle gelmezdi) anlatırdı. Düşünün… Bir filmi bir anlatıcının ağzından dinliyor ve izliyorsunuz. Bunun özellikle o çocukluk döneminde üzerimizdeki etkisi büyüktü. Dolayısıyla çocukluğumdan beri bende var olan aslen sinemaydı.



Fotoğrafa başlamam tesadüf oldu ama sonrasında fotoğraf benim hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu. O başlayış sonrasında fotoğraf dünyasında yaklaşık 20 yıldır projeler yapan, anlamlı işler üreten bir çizgim oldu. Sinema ise gönlümde yatan aslandı. Sonrasında tarif edemeyeceğim, artık benim bu filmi yapmam lazım dediğim zaman ve şartlar -aslında geç bile kaldığımı düşünüyorum- kendiliğinden oluştu. Sadece sinemayı seviyor olmak, iyi sinema izleyicisi olmak, iyi sinema okuyucusu olmak bunlar film çekmek için yeterli değildi tabi. Okuduğum kitapların çok faydası oldu. Okumanın dışında farklı filmleri edinip izlemeye başlıyorsunuz. Daha önce etkilenmiş olduğunuz filmlerin dvd’lerini tekrar tekrar izliyorsunuz. Bir anda insan herşeyi edinmek ve öğrenmek gibi bir çabanın içerisine giriyor. Ancak bir noktadan sonra bir yere ulaşabilmeniz için de karar vermeniz lazım. İşte senaryo bu anlamda insanın işini biraz kolaylaştırıyor. Benim de senaryo yazarı olmak gibi bir niyetim olmamasına rağmen senaryoyu yazmış ve öyküyü çok benimsemiş olmam sette ve sonrasında çok işime yaradı.



Yıllarca İFSAK’ta eğitmenlik yaptım, ışık ve kompozisyon derslerini anlatıyordum. Bir de beni tanıyanlar bilir, bildiğim şeyi özellikle genç arkadaşlarla paylaşmaktan çok keyif olan bir insanım. Aslında insanın bildiklerini başkaları ile paylaşıyor olması kendini zenginleştiren bir şey, dolayısıyla ben bu 20 yıllık süreç içerisinde derneğe ve insanlara katkı sağlarken bir yandan da kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum. Selim Güneş’in tarzı diyebileceğim, fotoğrafı izleyen ve bilen insanların bu Selim’in fotoğrafıdır diyebileceği bir tarzımın olduğunun da farkındayım. Bir taraftan da sinemaya gönül vermiş ve o gözle bakan biri olarak, benim sinemadaki yaptığım şeylere mutlak surette katkısı oldu bu fotoğraftaki bilgimin, birikimimim ve becerimin. Bazı fotoğraflarım için bu bir filmin son sahnesi olabilir, bazısı için bununla bir hikaye anlatmaya başlayabilirim diye hissetmişimdir. Bu birikim sizi sinemaya da hazırlıyor. “İstanbul Lodoslar Kenti” isimli albümümde yer alan tüm fotoğraflarım yatay kadrajdır. Yani 2000 ile 2006 yılları arasında sadece yatay kadraj fotoğraf çektim. Sadece 24 mm objektif kullandım…



Hasan Sönmez: Kendiliğinden olan bir şey miydi bu?



Selim Güneş: İstanbul Lodoslar Kenti’nde yatay kadraj çalışmam sinemayı düşünerek yaptığım bir şey değildi. Ben insanların bu tip çalışmalarda kendi alanlarını daraltmaları gerektiğine inanıyorum. Benim İstanbul Lodoslar Kenti’nde yapmış olduğum buydu. İnsan iki türlü alanını daraltabilir; bir teknik olarak iki içerik olarak. Teknik olarak; sadece 24 mm objektif ve Kodak’ın 100 ASA filmini kullandım. Sadece yatay kadraj fotoğraf çektim. Konu olarak ise sadece İstanbul’da, sadece bildiğim ve sevdiğim yerlerin fotoğrafını çektim. Benim bu çalışmamda İstanbul’un yeni semtleri de yok Maslak’taki gökdelenler de. Benim çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği, uzun yıllar yaşadığım ve evimin de çevresinde olan -bu dönemde İdealtepe’de oturdum- İdealtepe’den fotoğraflarım var, Kadıköy yolumun üstüydü; oradan, şehir hatları vapurlarını çok kullanırım; onlardan, Beyoğlu’nu severim; orası, Yedikule’ye kadar olan sahil şeridi benim çocukluğumun geçtiği yerlerdir; o bölge gibi… Hem bildiğim yerlerde, bilirken de sevdiğim yerlerde fotoğraf çektim ve alanımı da daralttım; bu belki bilinçli belki de bilinçsiz olarak sinemaya da ön hazırlık oldu. O çalışmanın sonucunda İstanbul Lodoslar Kenti albümü çıkınca tamam dedim fotoğrafta istediğim çok önemli bir adımı gerçekleştirdim. Biliyorsunuz fotoğraftaki en önemli duraklardan biri albüm çıkartmaktır. 2006-2008 hem bu albümün hazırlıklarının olduğu hem de sinemanın başladığı bir dönemdi ve sonrasında rotamı, yoğunluğumu ve bakışımı sinemaya çevirdim. Dolayısıyla fotoğrafta olması gereken bir şeyi tamamladığım için sinemaya başlamam mümkün oldu. Karar veremediğim bir şeyi tetikleyen bu albümün tamamlanması oldu belki de.



Hasan Sönmez: Arkadaşınız ile İFSAK’ta kursa başlamanız tesadüf gibi görünüyor ama sanki beklenen bir sürecin parçası gibi de ortaya çıkmış değil mi? Aslında bu kurs öncesinde, çocukluğunuzda abinizin anlattığı filmlerle, görsel hafızayı oluşturarak, bir alt yapıyı geliştirmişsiniz zaten.



Selim Güneş: Fotoğraf hiç aklımda olmayan bir şey olduğu için tesadüf olduğunu düşünüyorum. Söylediğiniz aklıma başka bir şey daha getirdi. Bu aslında kendi dünyam ile ilgili bir cevap da olabilir. Lisedeyken psikoloji dersindeydi herhalde, hocamız; insanlar çocukken ve gençken daha fazla hayal kurar ve yaş ilerledikten sonra hayal kurmayı bırakır demişti. Bu hala aklımda olan birşeydir. Benim o zaman aklım bunu almamıştı, bir insan nasıl hayal etmeden yaşayabilir? Çünkü ben sürekli hayal kurardım, yatmadan önce, resim çizerken, oyunlar esnasında… Şimdi yaşım 50, halen ben hayal etmeden yaşamıyorum, kimi insan için bu hayal etme süreci çabuk bitmiş olabilir, kimi için hiç olmamış olabilir, bilemiyorum. Ama ben hayal etmeden bir hayatın olabileceğini hala düşünemiyorum.



Hasan Sönmez: Son derece sadeleştirilmiş hareketli görüntüleri tasarlarken fotoğrafçı kimliğinizin bunun üzerindeki etkilerini derin bir biçimde hissettiren bir durum oluşturuyorsunuz. Bu dikkat çekmelere Mircan’ın müziği de eklenince ortaya son derece yoğun duygu durumları çıkmış. Bu durum her ne kadar benim hoşuma gitse de zaman zaman filmin hikayesinden koptuğumu da hissettim, izleyici zaman zaman uzaklaşmıyor mu öyküden?



Selim Güneş: Şimdi öncelikle bu filmin çekim aşamasında, görüntüye karar verirken nasıl hareket ettiğimden söz etmem lazım. Ders çalıştım dediğim süreç içinde, dikkat etmem gereken noktalardan birinin de görüntülere karar vermek olduğunu öğrendim. Bu bıçak sırtı bir durum. Şöyle ki; eğer görüntüleri lehinizde kullanırsanız, bunlar çok anlamlı ve avantajlı hale gelir, ama çok fotoğraf noktasında kalırsanız da dezavantaja döner. Evet sonuçta, ikisi de görsel sanat, ama biri hareketsiz, diğeri hareketli görüntüler üzerine kurulu. İkisini biribirinden ayrıştıran en kritik durum bu. Ben de bunu düşünerek, sette daha önceden de kendimi buna hazırlayarak, şöyle bir mantık ile çalıştım; Çekeceğim sahne neyi anlatıyor, çekmekte olduğum plan ile sahnenin hangi bölümünü nasıl dolduracağım, bu planda farklı bir anlam çıkarmak istiyor muyum, oyuncular nerede ve nasıl duracak? Neyi nasıl yapacaklar? Oyuncular burada duracaksa, bu sahnede benim anlatmak istediğim buysa kamera nerede durmalı? Kameranın yerine karar verince perspektife de karar vermiş oluyorsunuz. Bu perspektife uygun objektif hangisi? Objektifi de seçtikten sonra, kadraja karar vermeniz gerekiyor. İşte bu noktada benim fotoğraftan gelen birikimimin işe yaradığını düşünüyorum. Süreci hep böyle işlettim. Ama sonrasında kendi filmimi izlediğimde baktım ki, iyi etkileyici görüntüler var. Müzikten gelen bir insan olmuş olsam, müziği filmde başka türlü kullanmış olabilirdim. Edebiyat kökenli bir insan olsam, senaryo farklı olabilirdi. Ama bu yaşıma kadar birikimim fotoğraf üzerine. Dolayısıyla fotoğraftaki birikimimin filmi çekerken katkısı çok oldu.




Sonrasına gelince gerçekten burada anlatıcı mıydınız, yoksa atmosfer yaratan kişi miydiniz diye sorarsanız, ikisini bir arada yapmaya çalıştım. Dışarıdan bir gözle bakmaya çalıştığımda, kimi zaman yaratmış olduğum atmosfer etkili, kimi zaman da hikaye. Ama biraz kopuk kopuk olması, benim fotoğraftaki birikimimden çok filmi kurgulamam ile ilgili oldu. Kurguda izleyiciyi zorladığım bir tarzım oldu. Örneğin, çocuğun rüya sahnesi var; sahneyi tersten gösteriyorum. İzleyici önce rüyayı görüyor, sonra çocuğun rüya gördüğünü anlaması lazım. Bazı şeyler puzzle gibi kopuk kopuk, parça parça. Ben izleyicinin bu farklı -yer yer deneysel- kurguyla vermiş olduğum bilgileri yavaş yavaş algılayıp, biraraya getirip, filmin sonunda veya film bittikten sonra herşeyi kafasında bitirmesini istedim.



Hasan Sönmez: İzleyiciye bir takım ipuçları veriyorsunuz, filmin sonunda artık bunları kullanıp olayın örgüsünü kafasında kurmasını bekliyorsunuz, o yönde yönlendiriyorsunuz. Bununla ilgili hiç endişeye kapıldınız mı?



Selim Güneş: 35. dakikaya kadar izleyiciye bir takım bilgiler veriliyor ve bunlar sonrasında, Kadir Dede’nin anlatımıyla toparlanıyor. Oraya kadar izleyicinin topladığı bilgiye Kadir Dede’nin açıklamaları bir nokta koymuş oluyor. Böyle bir açıklamayı -şoförün ağzından Recep’in durumu- bir yerde daha tekrarlatıyorum, “Bu Recep aslında iyi birisidir, ama sevdalandığı için böyle oldu.” diye. Yani bazı yerlerde açıklama yaptığımız durumlar var. Bunlar aslında çok doğru değil. İzleyiciye ara ara hikayeyi tamamlayacağı bilgiler de veriyorum. Ayrıca filmdeki karakterlerin kesişme zamanı da geç. Bu kesişme, filmin en başında, bir şekilde düğün sahnesinde de yapılabilirdi. Yani izleyicinin çok dikkatle izlemesi gerek. Böyle bilgilere rağmen izleyiciye çok şey de bırakıyorum. Sonuç, endişeleneceğim bir şey yok. Çünkü bazı detayları izleyici kaçırsa bile filmin duygusunu yakalayacağını düşünüyorum.




Hasan Sönmez: Bu bağlamda aslında şu soruyu soracaktım. Öyküde ki Hasan biraz daha dışlanmış bir ailenin çocuğu, köylüler bu aileyi dışlamışlar, aile tek başına kalmış. Filmdeki Hasan ile biraz farklı bir durumda. Filmdeki Hasan’ı kucaklayan karakterler var, Kadir Dede, annesi, Kahveci Recep; kucaklayan, kollayan bir rol üstleniyorlar. Hatta bunu pekiştirecek yönde sizin John Lennon’dan yapmış olduğunuz alıntı yer alıyor; nerede yaşam varsa, orada umut vardır sözleri. Tabi bunlar sinemanın veya senaryonun duygusunu ve verilmek istenen mesajı iletmek anlamında çok güzel ve bütünleyici ögeler, ancak filmin sonu tuhaf bir şekilde belirsiz bir sonla sonlanıyor. İnsan ister istemez “Umuda ne oldu?” diye soruyor.




Selim Güneş: Şimdi Ayran ve Kar Beyaz’ı ayrı yerlere koymak lazım. Ayran’daki çocuğun yanlızlığının nedeni bambaşkadır, baba yoktur. Onun nedeni öyküde başka bir şekilde açıklanıyor. Ama yine işin özünde, Hasan’ın vermiş olduğu mücadele var. Kardeşlerine bakma sorumluluğu ile hareket eden 11-12 yaşında bir çocuğun vermiş olduğu mücadele söz konusu. Öyküde de, filmimizde de öyle. Hasan karakterini düşündüğümüzde, hikayenin de filmin de gelmiş oldukları sonuç aynıdır. Yani onu sahiplenen, onu korumaya çalışan insanlar olsa bile, finalde sonuç değişmez. “Umut var”ın cevabı için ise şöyle diyebilirim. İzleyicilerin çoğu için film karamsar biter, kimi izleyiciler için ise çok küçük de olsa aralık bir kapımız var.



Hasan Sönmez: Peki hareketli görüntüler oluşturmaya başladığınız andan itibaren, kamera arkasında daha çok nasıl bir kimliğe büründünüz? Bu filmin sinematografisinde sizi çelişkili yaklaşımlara iten süreçler oldu mu?



Selim Güneş: Bu sorunun cevabının bir kısmını biraz önce açıkladım diye düşünüyorum. Ancak şu da oldu, bilmiyorum sorunuzun cevabı olur mu? Sette, kimi zaman işinize yarayacağını düşündüğünüz bir takım görüntüleri bir belgeselci gibi biriktirmeniz lazım, çünkü kurgu bambaşka bir şey. Setten geldiğinizde elinizde ne kadar çok kullanılabilir malzeme varsa o kadar iyidir, sinemanın böyle bir gerçeği var. Ben de orada, benim anlatmış olduğum hareketli görüntüler, anlam olarak üzerinde uğraştığım çalışmaların dışında, aynı zamanda bir belgeselci gibi görüntü de topladım.




Hatta, bununla ilgili olarak yönetmen yardımcısı ile de çok tatlı çatışmalarımız oldu ara ara. Onun önünde senaryoya uygun olarak hazırlanmış, uymamız gereken bir program var. Bu programa uygun olarak, o gün çekilmesi gereken sahneler, planlar ve mekanlar belirlenmiş durumda. Çekim ortamına gittiğimiz zaman, pek çok defa senaryoda ve programda olmadığı halde görüntü yönetmenine; biz şurasını da çekelim deyince yönetmen yardımcısı hep itiraz ediyordu. Çünkü buna ayıracak zaman yok. Filmde bir kış gününün hikayesini anlatıyor olmamız itibarı ile hep zamana karşı bir yarışımız vardı. Sabah 4.00’te kalkıp, kahvaltımızı 5.00’te yapıp sette olmaya çalışıyorduk. Doğal olarak, yönetmen yardımcısı zamanında filmi bitirmek amacıyla, bu tip isteklere karşı çıkıyorduysa da, yine de benim dediğim oluyordu. Yani fotoğrafçı yanım ve belgeselci tavrı öne çıkıyordu. Bu tip çekimlerin bir kısmı kurgu aşamasında işime de yaradı.



Hasan Sönmez: Filminiz bir takım ödüller aldı. Bir ödül de Antalya Film Festivali’nde film müziği ödülüydü. Gerçekten de film müziği, senaryo ve hikayenin duygusu ile birebir örtüşmüş. Çok etkileyici bir özelliğe sahip. Yapmış olduğunuz seçimin ödül almasında önemli bir etkisi var diye düşünüyorum. Nasıl karar verdiniz? Hangi süreçlerle bu seçimi yaptınız?



Selim Güneş: Ödül, seçimimin doğru olduğunu gösteriyor aslında. Sorunuza dönecek olursak, bizim Mircan ile tanışıklığımız çok eskiye, 30 sene öncesine dayanıyor aslında. Biz çocukken tanışmıştık. Ama sonra, yıllarla ilişkimiz kopmuştu. Senaryonun son aşamasındayken, Mircan’ın “Mircan’ın Ninnisi” isimli parçasını dinledim. O parçanın, Kar Beyaz filmiyle çok örtüştüğünü hissettim, ayrıca o parça bir annenin çocuğuna yakmış olduğu ağıttır. Filmin de finalinde bu parçayı dinlerken, sol tarafta da bu lazca parçanın sözleri akar; “Korkma çocuğum, biliyorum korkuyorsun. Ama ben sana aydınlık bir rüya söz veriyorum”.


Hem müziği hem de sözleri bir arada düşündüğümde, Kar Beyaz’da olması gereken bir parça hissi hemen, hem yüreğimde hem de kafamda oturdu. Ve ben 30 küsur yıl sonra Mircan’a ulaştım. Kendisine bir sinema filmi çektiğimi, hangi aşamada olduğumu anlattım. Bu parçayı film müziği olarak kullanmak istediğimi söyledim, hemen olumlu cevap verdi. Kendisine ulaştığımda yurtdışındaydı, geldiğinde hemen oturup senaryoyu okudu, konuştuk.




Biz ikimiz de Karadeniz’de aynı köydeniz. Artvin-Şavşat güzergahındaki mekan araştırması sırasında bize eşlik etti, birlikte gittik. Mircan daha senaryo aşamasındayken, mekan araştırmalarında bu projenin bir parçası haline geldi.



Hasan Sönmez: Bir sonraki sorum da başarınız ile ilgili aslında. Kar Beyaz’ı tamamladığınızda sinemaya bakışınızda nasıl bir gelişme oldu? Yeni filminiz size neler öğretti? Bir sonraki filminizde bu çizginiz devam edecek mi?



Selim Güneş: Öncelikle ilk film olarak şu an hissetmiş olduğum şey, zira o duyguyu yoğun olarak halen yaşıyorum; hemen ikinci filmi yapmam lazım duygusu. Çünkü; evet dersimize çalıştık, şansımız vardı bir çok şeyi yapabildik ama burada söylemediğim keşkelerim yok mu ilk filmimle ilgili, elbette var. Keşke şöyle yapsaydım, keşke bunlar olsaydı gibi. Doğal olarak keşkelerimi bilerek, ikinci filmde daha iyi film yapabileceğimi düşünüyor, öyle hissediyorum. Onun için şu aralar bir an önce ikinci filmim olsun sevdası içindeyim. İlk film doğal olarak, ne kadar hazırlık yapmış olsam da, ne kadar birlikte çalışmış olduğum ekipteki kişilerin katkısı da olsa, adı üstünde ilk film.




Bazı şeyler sette ilk kez tecrübe ediliyor, senaryo ilk, oyuncularla ilk kez çalışılıyor. Benim ilk filmi yapmam, bir çok ilk filmini yapan yönetmenden farklı. Yönetmenlerin geçmişlerine baktığınızda, neredeyse hemen hepsi yönetmen yardımcılığı yapmış, sette bulunmuş, ekibin bir parçası olmuş, yıllardır sinema dünyasının içinde olan insanlar. Ben fotoğraf dünyasının içindeydim, hiç bir set tecrübem yoktu, sinema dünyasından da Nesli Çölgeçen dışında şahsen tanıdığım hiç kimse yok. Tamam, Nesli Bey ile sinema ve fotoğraf üzerine biraraya geldiğimizde çok keyifli fikir alışverişlerimiz oluyor ancak bu sadece bir tanışıklık. Bazı arkadaşlarımın hiçbir tecrüben olmadan buna nasıl cesaret ettin diye soruları oldu. Cevap olarak da ben hep şeyi söylüyorum, ben hep ne istediğimi biliyordum, çünkü en önemli şey bunu bilmek, ne istiyorsunuz… Sete giderken ne istediğimi biliyor olmamdan dolayı, birçok şeyi problemsiz olarak aştım diyebilirim. Hatta, set bittikten sonra, setteki arkadaşların çoğu, biz hiç böyle bir set ortamı yaşamadık dedi. Ne setin tatil olduğu, ne yönetmenin bir kişiye bile sesinin yükseldiği, ne de insanların birbirleriyle problem yaşadığı görüldü. Ki bizim set ortamımız Artvin’de. Uzak bir coğrafya, soğuk, kış, kar bizi çok üşüttü, çok yorulduk ama buna rağmen insanların bize söylemiş olduğu bu.




Bunun temelinde şu vardı; ne istediğimi biliyor olmam. İlk olmanın bir çok problemini aşıyor olmasının nedenini buna bağlıyorum. Ben ne istediğimi bilerek oraya gittim. Çünkü senaryo yazarak bazı şeyleri hayal ediyorsunuz ama set ortamına gittiğinizde, herşey istediğiniz gibi olmuyor. Sizin hayal ettiğinizden farklı durumlar olabiliyor. Hem hazırlıklı olmanız hem de iç güdülerinize güvenmeniz gerekiyor. İlk olması çok hazırlıklı olmama yaradı. İlk olmuş olmasının dezavantajları olduğu gibi, çok ve doğru çalışmış olmamın avantajları da oldu. İkinci filmi çeksem o keşkelerim olmaz diye düşünüyorum. Mutlak ikinci filmde kendi içinde bir takım yeni tecrübeler edineceğiz, ona göre de belki üçüncü filmde bunlar olmayacaktır diyebiliriz…



Şu an gelmiş olduğum noktada ikinci filmi çekmem lazım diyorum ve yolumu nasıl çizeceğim ise biraz senaryo ile ilgili. Sinema hareketli görüntülerden oluşan bir sanat dalıdır ve ilk tarifleyeceğiniz şey bu. Benim ikinci filmimin de yine, görsel bir atmosferi olan insan sıcağı film olması lazım. Hikaye anlatıcılığımı da geliştirmem lazım, belki ilk filmdeki eksiklerimden biri de o. Anlatıcılığımın daha iyi olması lazım ve sinema duygusunu da yine yakalamalıyım. Zaten sinema salonundan çıkanların çoğu, o duygudan etkilenmiş olarak çıkıyor ama Selim Güneş neyi anlattı sorusunun cevabında on farklı kişiden on farklı cevap da çıkıyor.




Gerçi bunu bir avantaj diye de söylebilirsiniz çünkü bununla ilgili olarak bir sinema yazarı da şunu söylemişti; “Çoğu yönetmen sizin yaptığınızı yapmaya çalışır, çünkü herkesin izlediğinden farklı bir şey algılayıp çıkarması istenen bir şeydir ama herkes yapamaz. Eğer farklı anlamlar çıkarılabiliniyorsa film hemen izlendiği anda bitmez”. Yani izleyiciyi de bu sürecin parçası haline getirmeniz lazım, bunun için de herkesin sinema üzerine duygularının düşüncelerinin sinema salonundan çıktığı anda bitmemesi lazım. Ben bir anlamda onu başardığımı düşünüyorum. Bunu başarırken eksiklerim var mı? Evet var. İşte onları tamamlayabileceğim ve ilk filmde yaratmış olduğum o duygu ve atmosferi devam ettirebileceğim daha iyi bir şey üretirsem iyi olur diye düşünüyorum.



Şebnem Aykol: Bir röportajınızda; “Fotoğraflarıma bakınca nasıl Selim Güneş fotoğrafıdır deniyorsa, bundan sonraki filmlerimde bu bir Selim Güneş filmidir denebilsin istiyorum” demişsiniz. Sizin fimlerinizde sizi tanımlayan, imzanız olmasını arzuladığınız şey, demin anlattığınız duygu mudur?



Selim Güneş: Evet, bu üslup meselesidir ancak bunun oturması için daha fazla film yapmanız gerekir. Ancak üslubunuz oturursa ve bu bir Selim Güneş filmidir denir. Ama şuna da inanıyorum ki bu hem fotoğraf hem de sinema için aynı şeydir; insan neyi doğru bilip neyi hissederse, onu doğru anlatabilir. Ben ilk filmde, bir çocuğun duygularını, o duyguları gönülden hissettiğim bir şeyi aktarmaya çalıştığım için bir dili yakalayabildiğimi düşünüyorum. Sonra bu filmi bildiğim bir coğrafyaya, kendi çocukluk dönemime taşımış olmak gibi bildiğim şeylerle bir kıvama getirdiğim için iyi bir şey oldu. Fakat bunların üstüne, benim kendimde gördüğüm özelliğim olan iki şeyi söyleyebilirim; bir çok duygusalım, iki hayal ederim. Bu iki şeyi diğer filmlerime de aktarabilirsem, işte o zaman Selim Güneş’in o duygu yüklü, fakat yaratmış olduğu atmosferle de insanları, o dünyanın içine alabileceği filmler beni tarif edebilir.



Şebnem Aykol: Bir şey daha sormak istiyorum ama biraz geriye dönmüş olacağız. Film üzerine yapılmış yorumlardan birinde, tren yerine 1980’lerden kalma minibüs kullanmak, babanın yokluğunu darbe sonrası askerlerce tutuklanmasına bağlamak, bunlar aslında sizin de az önce söylediğiniz 1938’de yazılmış olan öyküdeki detayları tam bilememek, 1980 sonrasındaki ise çok iyi bilmek, o ortamı, o duyguyu bildiğiniz için mi bu zaman kaymasını kullandınız, yoksa bu tümüyle farklı bir kurgudur, uyarlama değildir diye mi düşündünüz?



Selim Güneş: Dönem kaydırma fikrini asıl tetikleyen şey buharlı trenlerle ilgiliydi. Sinamatografik olarak düşününce tren yolu etkileyici bir atmosfer yaratmak adına, daha tercih edeceğim bir şeydi. Fakat buharlı trenin olamayacağını öğrenince, tren yolunu yol kenarına taşıdım. Yol kenarına taşıyınca hikaye değişmeye başladı. O dönemin yol kenarını dönem olarak geliştirmek gerekliliği ortaya çıkınca bu sefer, ben kendi birikimimden kullanmaya başladım. Ben ayran satmadım çocukken ama gazoz sattım. Yine bir detay, Anadolu’nun pek çok yerinde insanlar kendi yetiştirdiklerini satar, meyva ağırlıklıdır bu. Hatta filmin bir sekansında da, kahvaltı bölümü dediğim sekansda, Kadir Dede armutunu yer, çocuk ayranını içer, Recep iki bisküvit arasına lokumunu koyar. Yani herkes kendi ürettiğini yer, çünkü şartlar onu gerektirir.




Sonuç olarak o tren yolu beni tetikledi ve değişen şeyler nedeniyle filmi doğru zamana taşıdığını düşünüyorum.



Hasan Sönmez: Sabahattin Ali’nin trajik yaşamı ve ölümünden senelerce sonra onun yaşamı ve toplumsal gerçekçi duruşu üzerinden geldiğiniz bu noktada Sofya’da almış olduğunuz ödül bence gerçekten çok anlamlı. Sabahattin Ali’nin siyasi ve toplumsal gerçekçi duruşu bağlamında bununla ilgili olarak siz neler düşünüyorsunuz?



Selim Güneş: Çok güzel bir soru sordunuz. Ve bunun cevabını en güzel Ege Görgün vermişti; biz Sofya’ya gittiğimizde, Sofya’daki yarışmanın Fipresci jürisinde, Türkiye’den de Ege Görgün sinema yazarı olarak vardı. Kendisiyle orada hem tanışmış olduk, hem de röportaj yaptık. Kendisi sizin sormuş olduğunuz sorunun yanıtını kendi yazısında şöyle verdi; “Ne garip bir ironidir ki, Sabahattin Ali’nin Bulgaristan’a kaçması önlenmiştir ama yıllar sonra Sabahattin Ali eserinden uyarlanan bir film Bulgaristan’da ödül almıştır. Yani bu ödül “Siz düşüncelere, o dünya görüşüne sınır koyamazsınız”ın cevabı olarak çıkmış bir sonuçtur. Doğal olarak Sabahattin Ali’nin kitaplarını okuyan insanların tümü gibi, ben de onun insan yönünü, doğal olarak da duruşunu benimseyen bir insanım. Sorunuzun cevabı Ege Görgün tarafından dile getirildi. Sınırların olmayacağının dolaylı bir göstergesi olarak bu sonuç çıktı Sofya’dan. Bu sonucu böyle yorumlayınca da, iyi ki de Sofya’dan o ödülü almışım diyorum.



Hasan Sönmez: Benim aslında bu noktada sormak istediğim soru da yine tam da bu duruşunuz ile alakalı. Çünkü sonuçta bu filmi yaparken, siz de tıpkı Sabahattin Ali’nin öykülerinde olduğu gibi, siyasi göndermelerde bulunarak bir duruş sergiliyorsunuz. Merak ettiğim bundan sonraki projelerinizde bu duruş devam edecek mi? Yoksa ilerde ticari kaygılar mı oluşacak, senaryolar ticari mi yapılmaya başlanacak?



Selim Güneş: Ben korku filmlerini izlemekten pek hoşlanmam. Dolayısıyla korku filminin nasıl yapılacağına dair hiç kafa yormuşluğum da yok, sonuç olarak korku sineması benim için olmayacak birşeydir. Yani ikinci filmimde de ben neyi iyi biliyorsam onu anlatmaya devam edeceğim, nerede duruyorsam, neden duygusal olarak etkileniyorsam onları anlatmaya edeceğim. O da Kar Beyaz’ın çizgisidir. Orada ilk filmdeki duygu ve düşüncelerin içerisinde olmayan başka birşeyler yeni filmlerin içine girebilir ama işin özü orada çizdiğim çizgi, benim dünyam, benim dünya görüşüm ve duygularımı çok doğru ifade ediyor. Ama anlatıcının hikayesi değiştikçe bazı şeyler değişiklik gösterecek ama bu yönümün tamamen sapacağı anlamına gelmeyecektir.



Şebnem Aykol: İkinci film ne üzerine diye sormak istiyorum ama verdiğiniz ipuçlarından sanki İstanbul’la ilgili olacakmış gibi geliyor.



Cevabı çok basit. Çünkü çok tanıdığım bildiğim bir yeri; fon olarak değil, karakter olarak İstanbul’u iyi işleyeceğimi bildiğim için. İstanbul sinema, fotoğraf, müzik ve bir çok sanat dalı için, hayatın bir çok alanı için bitmeyecek bir derya. Öyle olunca da ben ikinci filmde, iyi bildiğimi düşündüğüm İstanbul’da geçen bir hikaye anlatayım diye istiyorum.



Hasan Sönmez: Biraz da şöyle hissettim; yüzmeyi ilk defa öğreniyorsunuz ve kendinizi suya bırakırken sığ yerlerden başlıyorsunuz. Sinema konusunda da, bildiğiniz yerlerden, bildiğiniz mekanlardan, tam olarak ruhunu hissettiğiniz, yaşadığınız yerlerden, kendinizi güvende hissettiğiniz alanlardan yavaş yavaş giriş yapıyorsunuz gibi de düşünebilir miyiz?



Selim Güneş: Aslında bir taraftan dediğiniz doğru, bir taraftan da sinema sektörünün bu kadar dışından bir kişi olarak okyanusun göbeğine atlıyorsunuz. Ne derseniz deyin okyanusun ortasında ilk filme başladım, sanki okyanusun ortasında bildiğim kıyılar denk geldi bana. Hani adaya bırakılırken yanınıza aldığınız üç şey gibi, bildiğim şeyler denk geldi bana. Çocukluğumu, duygularımı ve düşüncelerimi aldım. Bu üç şeyle okyanusun ortasında bir film çektim. Ama giriş olarak bakarsanız bir okyanusun içindeydik, ne kadar ben öncesinde üç sene boyunca yüzme dersi aldım, çalıştımsa da.



Bu fotoğrafta da böyledir. Çok takdir ettiğim fotoğrafçı Eugene Smith de böyle çalışır. Fotoğrafçının çektiği tüm fotoğraflara bakın. Avrupa’da, Japonya’da, Amerika’da dünyanın her yerinde çekti. Her çekmiş olduğu coğrafyadaki duyguyu düşünceyi, her deklanşöre basışında yürekten hissederek çekmiş bir insandır o. Ama dünyada onun gibi on tane fotoğrafçı sayamazsınız. Tam bir dünya insanıdır. İnsanın en derinliğini, duygusunu paylaşabilmiş bir insandır. Onun gibi bir insan her önüne gelen projeyi anlatabilir, sinema filmini çekebilir. Ama ben bildiğim yerlerde, daha iyi şeyler üretebileceğimi biliyorum.



Eugene Smith fotoğraftaki bir örnektir. Tüm sanat dallarında bu anlamda, böyle insanlar var çok duyarlı, çok dünya insanı, çok ne istediğini bilen, çok insan. Keşke onlardan biri olabilsek. Ama ben en azından kendi becerilerimi bilip, o sınırlar içerisinde birşeyler söylemeye çalışmam daha doğru diye düşünüyorum.



Şebnem Aykol: Daha önce sözünü ettiğiniz, film öncesindeki üç yıl süresince yaptığınız okumalar ve teorik eğitimler bu yeni projeler için de tekrarlanacak mı? Hazırlık sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz, yoksa sadece sahada mısınız?



Selim Güneş: Tabi ki o üç seneki çalışmalarıma, notlarıma ara ara bakıyorum. Artık o kadar yoğun bir çalışma dönemine ihtiyacım yok. Ama bunu çalışmam bitti anlamında söylemiyorum. Şimdi ben İstanbul üzerine sinema filmi çekeceğim diyorum, İstanbul’u da bildiğimi söylüyorum ama şimdi içeride masama baktığınızda görebilirsiniz, İstanbul üzerine kitaplar, İstanbul üzerine fotoğraflar, İstanbul üzerine çekilmiş filmlere çalışacağım. Tamam teknik anlamda birşeyleri çalışmaya ihtiyacım yok ama bildiğim İstanbul üzerine çalışmaya ise ihtiyacım çok. Senaryo ile birlikte benim bu çalışma sürecim de bir taraftan devam ediyor.



Hasan Sönmez: Beklediğiniz ya da beklemediğiniz, beklentileriniz dışında size ulaşan eleştiriler nelerdir? Çok olumlu ya da çok olumsuz eleştiriler oldu mu sizi şaşırtan?



Selim Güneş: İşin doğrusu çok olumsuz bir eleştiri bize gelmedi. Bir sinema yazarı, bizim filmimiz için şöyle demiş; “Kar Beyaz’ın yönetmeni hikayeyi anlatmaya değil, anlatmamaya çalışmış. Fakat çekmiş olduğu görüntüleri, denemiş olduğu biçimi takdir ederim ama beğenmem.” Hikayeden kendisini uzaklaştırdığımı düşünüyor işin özünde. Kurguyla yaratmış olduğumuz deneysel bir dilimiz var, o dilden haz etmediğini söylüyor. Sinema yazarının, takdir ederim bu bir denemedir, bir çalışmadır ancak sevmem diyerek noktayı koyduğu bir eleştiri. Filmle ilgili en olumsuz yorum buydu.



Yine kendi eş dost çevremizden de beğenmeyen insanlar olmuyor mu, elbette oluyor: Ama onlar da genellikle görüntüler muhteşemdi, şu oyuncuyu çok beğendim, müzik çok etkileyiciydi ama … deyip şurası şöyleydi, şurası böyleydi, şurasını anlamadım gibi görüşlerini söylüyorlar.



Antalya Film Festivali’ndeki gösterimden sonra söyleşi için çıktığımız yerde bir kadının filmi tariflemesi benim çok hoşuma gitmişti. El kol işaretleriyle heyecanını ve duygularını anlatmaya çalışıyordu. O zaman ben de hissettim ki filmimiz bu kadına yüzdeyüz sinmiş, yüreğine dokunmuşuz. Ama genellikle bu tip tepkiler çoğunlukla kadınlardan geliyor. Mesela Bulgaristan’da İglika Trifonova isimli kadın sinema yönetmeni filmden çıktıktan sonra bizi hararetle ve yürekten tebrik etti. Sonra biz ödül alınca, bizden çok sevindi. Yurtdışında da böyle çok olumlu izleyici tepkileri aldık.



Jürideki Alman sinema yönetmeni bize; sizin filminizi hiç tereddüt etmeden seçtik çünkü filmdeki şiirsel anlatımınız, sinematografiniz ve doğal oyunculuğunuz bizi çok etkiledi dedi. Sıradan izleyicilerden de olumlu dönüşler oldu. Yüreğimizi çok okşayan ve doğru tespitler diye düşündüğüm yorumlar da oldu. Eskişehir Film Festivali’nde izleyen öğrencilerden birinin çok beğendiğim ve paylaştığımız bir yazısı var, hani siparişle isteseniz bu filmi öv deseniz bu kadar içten bir yazıya sahip olamazsınız. Bazı sinema yazarları heyecanla ikinci sinema filminizi bekliyoruz dediler.



Şebnem Aykol: Filminizle ilgili sorularımızı bitirdik son olarak size fotoğraf ile ilgili bir soru yöneltmek istiyorum. Artık hep sinema mı, fotoğrafla ilgili projeleriniz olacak mı?



Selim Güneş: Aslında ikisi birlikte gitsin istiyorum. Fotoğraf ile ilgili bir projem de var kafamda ama buna bir türlü başlayamadım, başlasam devamını getiririm. Portre çekmek istiyorum işin açıkcası. İkinci filmin heyecanı ile senaryosuna başladık ve onun heyecanı sürüyor. Kendi söylediğimi kendim yapmazsam olmaz, yoğunlaşırsanız iyi iş çıkarırsınız. Bazen hani yoğunlaşıp çalışırsınız, sonra biraz ara verip uzaklaşmak gerekir, o zaman diğer projeyi ele alabilirsiniz… Ama ikisi bir arada zor, şu an için.



Ama fotoğraf hep var, fotoğraf yüreğimin yarısı ise sinema da diğer yarısı. Artık ikisinin de olmaması imkansız.



Şebnem Aykol: Ancak ikinci film derkenki coşkunuz fotoğraf derken pek sezilmiyor. Sanki sinema biraz rol çalmış gibi?



Selim Güneş: Rol çalmış olabilir tabi. Çünkü şu an yoğun olarak kafamda ikinci proje olduğu için, ve Kar Beyaz’ın koşturmacası da halen devam ettiği için -bu senenin sonuna kadar bir kaç festival için aldığımız davetler var, onlara da gitmelerimiz gelmelerimiz olacak- sinema heyacanı, özellikle ikinci film heyecanı herşeyden baskın şu sıra doğal olarak…



Hasan-Şebnem: Bize ayırdığınız vakit ve samimi söyleşimiz için çok teşekkür ederiz.



Selim Güneş: Ben de son olarak sizle ilgili birkaç şeyi paylaşmak istiyorum. Bu Andrei Tarkovsky’in bir sözüdür; o röportaj yapmaya gelen kişilere, “Bana akıllı sorular sorun” demiş ben de bana akıllı sorular sorduğunuz için teşekkür ediyorum.



Röportaj: Hasan Sönmez, Şebnem Aykol






Selim Güneş








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi Selim Güneş ile Röportaj : Kar Beyaz Filmi