Aylık arşivler: Mayıs 2011

Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine





Mehmet Uçkun: Fotoğraf ile buluşmanız bilinçli bir tercih miydi, yaşamınızda nasıl bir yere sahip? Dününüzle bu gününüzü karşılaştırdığınızda çıkarımlarınız neler, fotoğrafa başlangıcınızdan bugünlere geldiğiniz noktada.



Özcan Yurdalan: Bilinçli miydi noktasından başlarsak, tabii gayet bilinçliydi, çünkü benim fotoğrafla ilk ilişkim 1975’te lise döneminde oldu. O sıralar okulun dergisini çıkarıyorduk küçük bir fotoğraf kulübümüz vardı ve orada uğraşmaya başladık. Görüntü ile her zaman ilişkimiz oldu ama sinema mı yoksa fotoğraf mı… O ikisi arasında gidip geliyorduk. Daha sonra fotoğraf ağır bastı, daha sonra dediğim 1976, 1977 yılları. 1976 yılında Ankara’da Çankaya Halkevi’nde fotoğraf çalışmalarına başladık ve ben fotoğraf tekniğini Tansu Gürpınar hocadan orada öğrendim. Bu benim fotoğraf ile bilinçli ilişki kurmaya başladığım sürecin de başlangıcı oldu.



1977’de AFSAD’ın kuruluşu süreci başladığında, ilk toplantılara katılırken zaten fotoğrafın toplumsal mücadelede önemli bir yeri olduğunu ve bir itirazı başka bir dünya arayışını dile getirmek için fotoğrafı doğrudan doğruya kullanabileceğimizi düşünüyordum.




Özcan Yurdalan


M.U. : Günümüzde fotoğrafa bu anlamının dışında anlamlar da yüklemek mümkün. Sanırım 70’li yılların dünyadaki ve Türkiye deki etkisinin fotoğrafın toplumsal gerçekçi bir dalını tercih etmenizde bir etkisi var mı?



Ö.Y. : Tabii tabii var, son derece büyük bir etkisi var. Ancak bugün olduğu gibi o dönemde de gayet doğal olarak ve tam da olması gerektiği gibi fotoğrafın çok farklı kullanım alanları söz konusuydu. Öte yandan 70’li yıllar dünyada bir takım farkındalıkların daha yüksek olduğu bir dönemdi. Ama 80 darbesiyle birlikte, Türkiye’de o faşist cuntanın gelmesiyle birlikte her şey altüst oldu. Gerçekle toplum, gerçekle insan, gerçekle sanatçı, gerçekle fotoğrafçı arasındaki ilişki koptu, etkileri bugüne kadar gelen bir kırılma yaşandı. Ondan sonra bu memlekette fotoğraf büyük oranda bir süsleme nesnesi haline dönüştü. Günümüzde fotoğraflarımızın da fotoğrafçılığımızın da geldiği nokta burası”¦ Süsleme fotoğrafçılığı. Fotoğrafın bu memleketteki yaygın kullanımı tamamen bu zihniyet temelinde yükselir. Fotoğrafçıdan beklenen de budur. O dönemde bizim fotoğraf ile kurduğumuz ilişki bilinçli bir tercihti. Bugün de aynı yerde değil ama çok daha köklü ve gelişkin bir hat üstünde benzer bir yerde durmaya çalışıyorum. Fotoğraf benim hayatımda hiçbir zaman amaç olmadı, daima bir araçtı. O da az önce söylediğim ideallerin, maksatların, hayata dair bir takım kaygıların, bir tanıklığın aracıydı, bunlara dair bir söz söyleme aracıydı.



M.U. : Bu tür bir soruyu neden sordum. Günümüzde, çevremizde belli statüdeki insanların belli dönem sonra fotoğraf ile ilgilenenlerini görüyoruz. Fotoğrafın belge yönünü ön plana çıkaran, aldıkları eğitime paralel olarak bu süreç için de yer alanların olduğunu söylemek pek de mümkün değil. Fotoğrafı günümüzde kabul görmüş anlamı ile hayatlarındaki boşlukları dolduran şekliyle kullanıyorlar, zamanla dönüşen, evrimleşenler de olmuyor değildir… İlk sorumu bu anlamda sorma ihtiyacı duydum.



Ö.Y. : Fotoğraf günümüzde çok yaygın bir hobi, bu çok da iyi bir şey, sakıncası yok. Tam tersine insanların hayatını anlamlı bir şekilde doldurmanın bir aracı. Ama tabii ki şunun farkında olmak lazım. Fotoğraf her şeyden önce hayatın bir gerçekliği ile ona vizör arkasından bakan insan arasında ilişkiyi kurmanın bir aracı. Fotoğraf makinesi bize gerçek ile kuracağımız ilişkide bir yöntem, bir biçim öneriyor. Yani fotoğrafçı dış dünyanın gerçekliği ile ilişkisini fotoğraf aracılığıyla kuruyor, fotoğrafın temel işlevlerinden biri budur. Bunu ihmal ederek fotoğrafı salt teknik bir marifete, bir yüzey bilgisine, yüzey yerleştirme estetiğine, biçime indirgemek en başta fotoğrafçıya ve insan zekâsına yapılan bir hakarettir. Fotoğraf meraklıları bugün tam da bu kolay mecraya maruz kalıyorlar. Fotoğrafın yaygın olarak kullanılması, herkes tarafından yapılması tabii ki iyi bir şey, ama bu durumun farkında olsak da iyi olur bir taraftan”¦




M.U. : Dününüz ile bu gününüzü karşılaştırdığınızda çıkarımlarınızı kısmen cevapladınız.



Ö.Y. : Dün ile bugün arasındaki temel fark, öncelikle günümüzde kullandığımız dil oldukça farklı; algılarımızın değişen boyutlarını bir tarafa bırakarak hem fotoğrafik dilden söz ediyorum burada, hem fotoğraf eleştirisi anlamındaki dilimizden söz ediyorum, hem de fotoğraf teorisi anlamındaki dilimizden.



M.U. : Bu noktada bir gelişmeden mi söz ediyoruz J



Ö.Y. : Günün koşullarına göre yeniden kurgulanmadan söz ediyorum. Gelişme demek çok da doğru olmayabilir. Fotoğrafın geçmiş ile günümüzdeki işlevi anlamında belirgin bir farklılık yok. Çünkü benim durduğum yer hala 1977 de AFSAD’ da yaptığımız o sempozyumun temel sorusunun durduğu yer. Sempozyumun verdiği cevaplara değil, niyetine ve taşıdığı sorular açısından önemine işaret ediyorum. Sempozyumun teması “Türkiye’de fotoğraf sanatının toplumsal işlevi” idi. Ben hâlâ bu sorunun arkasında duruyorum, bu sorunun sahip olduğu temellerin benzerlerini esas alıyorum. O sempozyumda AFSAD adına sunulan tebliğ ile iki yıl önce çıkan “Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj” adlı kitabıma baktığınızda ikisinin de ayaklarının bastığı temellerin aynı olduğunu görürsünüz. Ama tabii ki günümüzde meselelere yaklaşımımız gibi, dilimizde de ciddi bir değişim söz konusu. Benim için değişim belki şu yönü ile söz konusu olabilir: Çok daha geniş bir perspektiften bakmaya çalışıyorum. Biraz yaş, biraz birikmiş deneylerin ağırlığı, biraz da ideolojilerin kategorik yaklaşımından ayrık durabilme şansına sahip olduğum için böyle sanırım. Buna gelişme diyorsanız belki de buna tırnak içinde gelişme diyebiliriz. Anlatabildim mi?



M.U. : J



Ö.Y. : İyi bir yerdi durduğumuz yer, şimdi de iyi J



M.U. : Ben de katılıyorumJ Tabi bunu biraz da zaman gösterecek.



Ö.Y. : Çok haklısın. Tarihin sonu diye gerinenlerin, ideolojiler bitti diye zil takıp oynayanların, dünyanın bugünkü halinden sorumluluklarını zaman çok çabuk gösterdi. Eskiden olduğu gibi yavaş akmıyor zaman.




M.U. : Belli ideaları olan söz sahibi kişilerin zaman içinde dinozor olduğuna karar verildi, böyle bir çıkarım var”¦



Ö.Y. : Çok günlük bir şey, çok kayda değer bir yargı değil, ciddiye de almamak lazım. Çünkü fotoğraf tarihine geçmiş bütün işler, fotoğraf ustası diye tanıdığımız şişirme olmayan bütün ustalar bu merkez etrafında ve bu temele ayağını basarak yükselen insanlar. Yani yaşadığı dünyanın ve toplumsalın farkında olan, işlerini bu eksene taşıtan insanlar; bir söze, bir duruşa, bir belkemiğine sahip fotoğrafçılar ve onların bir meselesi olduğu için bir mana taşıyan işleri. Şekilci fotoğraf, bir fikir, bir duygu taşıyormuş gibi yapan fotoğraf, süslemeci fotoğraf kaleminden bugüne kalmış olanlar da yok değil var tabi ama aynen yukarıdaki sıfatlara sahipler fazlasına değil. Yani senin söylediğin dinozorluk vasıflarına sahip olanlar aslında hâlâ yaşamakta olanlar”¦ Tarihe bakarsak bu çıkıyor.



M.U. : Konumuzun çok da dışına çıkmak istemiyorum ama bunu şu anlamı ile söyledim. Sınıflı bir toplum içinde yaşayan bireylerinin toplamının söylediği söz anlamında. Buradan da baktığınız zaman, belki fotoğrafın dünyanın merkezine koyamayız ve her şeyi de değiştirmesini bekleyemeyiz mümkün değil, bu noktada diğer soracağım bir soruya geliyoruz. Sizin Belgesel Fotoğraf ve Fotoroportaj adlı eserinizde ‘Türk fotoğrafının bir ekolü var mı?’ şeklinde sorduğunuz bir soruya şu yanıtı vermişiniz ‘ her türlü gerçeklikten güzellikler yaratma ekolünün adı Türk fotoğrafıdır’ demişsiniz. Ben sanki herkesin buradan bir pay aldığını düşünüyorum, eleştirdiğimiz bir süreç ve eleştirdiğimiz bir güncel yaşanıp gidiyor ve biz burada yokuz”¦ Fotoğrafta usta veya yetkin diyebileceğimiz ağızların, ortaya koyduğu ürünler ve geldikleri nokta itibari ile dünya üretimi içinde fazla bir yer tutmadıklarını ki malzeme zenginliği olan, söyleyecek çok sözü olan bir noktadan fazla bir varlık gösteremediklerini düşünüyorum. Belki zaman içinde orada oturabilir dinozorluk kavramı. Bunu birilerinin bize yaklaşımından çok kemdi kendimize yönelttiğimiz bir eleştiri anlamında söylüyorum.



Ö.Y. : Kaygıya kapılma, bu konuda tarihte de hep böyle oldu. Her daim sabun köpükleri vardı, Rönesans da dahil olmak üzere. Bizler sanıyoruz ki Rönesans beş ressam, üç tane heykel tıraş”¦ Hayır, yüzlerce, belki abartılı olacak ama binlerce ressam, heykeltıraş, mimar vs. vardı o çağın dünyasında. Köpükler süzüldükten sonra geriye kalan işte o üç beş ressam, heykel tıraş ve mimardır. Tarihin her döneminde böyle oldu, dolayısı ile burada kaygılanacak bir şey yok. Şimdi de dünya kadar sabun köpüğü var ortada. Sinemayı düşün, popüler müziği düşün her çağda her toplumda bir önemli olanlar vardır bir de değerli olanlar. Değerli olanlar ile önemli olanlar çok iç içeymiş gibi gözükür. Önemli olmanın hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Bakanlar, devlet adamları, sivil ve askeri bürokratlar, politikacılar, falan önemliler ama içlerinden kaç tanesinin ne kadar değeri var? Değerli olanlar çok az ve zaten sıyrılıp geliyorlar”¦ Sanat ortamı içinde patlayıp giden köpüklerin yanında, önemli olanların yanında bir de değerli olanlar var, esas onlar kalacak. Endişeye hiç sürüklemesin seni”¦ Bak işte bu da iyimser bir bakışJ



M.U. :İyimserlik güzel bir şey muhakkakJ



Ö.Y. : Evet ama tarihten alıyorsa köklerini, yavan ve salakça bir iyimserlikten değil”¦



M.U. : Her dönemin söylenecek, geciktirilmeyecek sözlerinin olduğunu düşünüyorum. Kaygım buradan kaynaklanıyor. Bir toplumun ivmesini, dinamiklerini ateşleyebilecek insan sayısı yüz binler ile ölçülmüyor. Bu dönemin bir öncesi, hatta daha ve daha öncesi bu sözlerin söylenmemesinin bedelini bugün bu şekilde ödüyoruz”¦ Ve herkes buna razı gibi geliyor”¦




Ö.Y. : Aynen bu söylediklerinin tümüne katılıyorum. Zamanında söylenmesi gereken şeylerin mutlaka söylenmesi gerekiyordu. Hani bu durumu biz kendimize yontarsak, yaptık mı? Bunu bir miktar yapmaya çalıştık, kısa bir dönem yapmaya çalıştık, çok kısa bir dönem. 77 den 80’lere kadar çok kısa bir dönem ama ondan sonra herkesle beraber doğrudan doğruya boğazımız sıkıldı. Peki, ondan sonra niye bir halt edemedik dersek işte eleştiri burada başlar, seksenden itibaren. Seksen sonrası fotoğrafçılar olarak, hakikatken senin biraz önce söylediğin, dönemin sözünü söyleyebildik mi? Daha yeni yeni bir şeyler söylemeye çalışıyoruz”¦



M.U. : Özcan Bey”¦



Ö.Y. : Lütfen bana Özcan de J



M.U. : Bence değerli bir insansınız. Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj adlı kitabınızı okudum ve çok beğendim. Derinliği olan bir kitap ile karşılaştığımı düşünüyorum, ki elime aldığımda böyle bir kitap ile karşılaşacağımı tahmin etmiyordum, satır aralarından çok şey çıkabilecek bir kitap bana göre”¦ Bu düşüncemi arkadaşlarım ile de paylaştım ve günümüzde moda şekli ile Susan Sontag dan, fotoğraf ile ilgili bir anlatımın içinde, hemen hemen örnek vermeyen yok gibi. Evet, bu olabilir fakat fotoğraf yayın hayatına kazandırılmış değerli bir eseri kendi mantığımız ve algımız içinde bizden birilerinden örnek vermeyi ben tercih ederim ve de öyle yapıyorum.



Ö.Y. : Çok sağ olun bu benim için en büyük övgü”¦



M.U. : Güncel de belgesel adına yapılan çalışmalara baktığımızda konuların uç noktalarda gezindiğini görüyoruz. Acı, şiddet, kir, pas, sümük, dökümcü, köylü vb. Belgeselin tanımının gereği gibi gözükse de konuların uçlarda dolaşması belgesel için bir risk taşımıyor mu? Şöyle ki, fotoğrafçıların uç noktalarda ki konu arayışları anlatım ve vurgulama etkilerini, belli bir kanıya göre iyi fotoğraf ile birleşerek arkasına bir rüzgârı alma kaygısı gibi gözüküyor. Fakat çoğunluğun bu şekilde davranması hem alanı daraltıyor hem de pek de sırdan olmayan durumları sıradanlaştırıyor. Bana göre konu seçimlerinde tercihlerin güncele dair geniş bir alanda yapılmamasının önünde bu rüzgârı arkasına alma kaygısı ve egosu yatıyor. Ki buda belgeseli sıradan sıkıcı bir hale getiriyor. Sizce?



Ö.Y. : AFSAD’ın Kontrast dergisinin son sayısında bu söylediğiniz konuda yazdım.



Fotoğrafçılara, bir orta sınıf meşgalesi olarak belgesel fotoğrafın ele aldığı konularda değişiklik yapmamızı önerdim, bunun gibi bir başlıkla yazdım. Bu söyledikleriniz birkaç açıdan doğru. Belgesel fotoğrafın bu dünyada kaçınılmaz olarak teması ezilenler, yoksullar, hak ihlalleri, toplum dışına itilmişlerdir. Bunlar belgesel fotoğrafın olmazsa olmaz ana konuları arasında. Bunlar her daim olacak, hep çekilecek çünkü esas olarak iç dünyasında bir itiraz sürecine girmiş olan fotoğrafçı dış dünyada ilk olarak bu adaletsizlikleri görüyor, objektifini ilk buralara çeviriyor”¦ Bir anlamda kaçınılmaz olarak rastlayacağımız bir durum ama bu beraberinde aynen söylediğin problemleri getiriyor, bir heves olarak, bir merak olarak, tırnak içinde salt bir hobi olarak oralara, o hayatlara çevrilen objektifler kimi zaman taciz hatta tecavüz ediyor, o hayatları nesneleştiriyor”¦



Belgesel fotoğrafın, belgeselcinin asla yapmaması ve düşmemesi gereken oryantalist tuzaklara, yukardan bakış tuzağına, insanı nesneleştirme tuzağına düşüyor, bu çok ciddi bir problem. Bunları aşılması gerekir. Benim dikkat çekmeye çalıştığım konulardan bir tanesi de aynen dikkat çekmeye çalıştığınız mevzu. Bir parantez açayım, Türkiye’de yaygın fotoğraf camiası çok çabuk tüketir, yıllardır işin içinde olduğum için bunu söyleyebilirim. Bir fotoğraf tarzını, bir fotografik yaklaşımı ele alır, mümkün olduğu kadar yüzeysel biçimde ve aslına benzermiş gibi yapar, yapar, yapar içini boşaltır, sıradanlaştırır ve bir kenara atar. Çünkü fotoğraf ortamımızın yeterli bir düşünsel alt yapısı olmadığı için beslenemez. Öylece durur… Neyse bu ayrı bir tartışma konusu. Belgesel fotoğrafta tam da böyle bir tehlike ile karşı karşıya yani, tam da dediğin tehlike, için boşaltıp at bir kenara yenisine bereket.



M.U. : Ne yapmalı?



Ö.Y. : Bir kere bu işi yapanlar sahici bir şekilde yapmalı, meselenin içine girerek yapmalı, gerçekten o zihinsel ve duygusal donanıma bürünerek yapmalı. Belgesel fotoğraf öncelikle bir anlama metodolojisidir, her hangi bir şeyi anlatma değil, her hangi bir şeyi dikte etme aracı değil, bir misyon adına davranma değil, tam tersine kişisel bir çaba olarak bir anlama ve kendini dönüştürme gayretine tekabül eder belgesel fotoğraf. Belgesel fotoğrafın metodolojisini izlediğin zaman ele aldığın konu her neyse, o konu ile bir içselleşme gerekir, asla yukardan bakmadan, onun içine girerek konuyu anlamak belgesel fotoğrafın ilk adımıdır. Bu fotoğrafçıyı değiştiren, dönüştüren önemli bir fırsattır, şanstır”¦ Bu süreci, süreçleri yaşamadan gidip de sokak çocuğu çekmek, hamal çekmek, işsiz çekmek, travesti, fahişe belgeseli yapmak yanlış bir şeydir, züldür”¦ Fotoğraf bizim gibi orta sınıfın meşgalesidir”¦ Ama orta sınıf hiç kendi fotoğrafını çekmiyor, bizim hayatlarımızın hiç belgeseli yok. Biz nasıl yaşarız, nasıl sevişiriz, nerelerde yer içeriz, evlerimiz neye benzer, hani bugün eşcinsellerin, fahişelerin, yoksulların vs. nasıl seviştiğini, yatak odalarının neye benzediğini, nerede yaşadıklarını biliyoruz. Kendi sınıfımızın yaşam biçimine dair hiçbir kayıt tutmuyoruz, hiçbir belge yapmıyoruz, bu ne kadar büyük bir eksiklik”¦



Düşünsene yüzlerce yıl sonra birileri merak edip de bir zamanlar mesela köylüler nasıl yaşarmış, nerede yemek yer, ekmeğini nasıl pişirirmiş, hayvanlarını nasıl sağarmış diye merak ederse, bu merakını giderebilmek için her türlü görüntü olacak elinde”¦ Ama toplumda çok büyük bir kesim var, o fotoğrafları üreten orta sınıfın kendi objektifinden nerede yaşadığı, nasıl eğlendiği, nasıl ilişkiler kurduğu… Bunlara dair hiçbir hikâye olmayacak, yok”¦ Belgeselciler dönüp bir kendilerine, kendi sınıflarına bir bakmalılar diye düşünüyorum. Ötekine, alttakine, ezilenlere bakmaktan vazgeçmeden tabi bir de kendilerine bakmalılar. Bu sayede çok zengin hikâyeler çıkacağını düşünüyorum buralardan”¦ Ama şunu söylemiyorum; asla ötekinin, ezilenlerin fotoğrafı çekilmesin demiyorum, çekilecekse hakkı verilerek çekilsin. Hevesli meraklı işi olmasın. Öbür taraftan biz kendi sınıfımızın fotoğraflarını çekmeye başladığımız zaman bak ne kadar güçlü hikâyeler çıkacak ortaya. Hani o aldatıcı, alaca bulaca görüntülerin yavanlığına bulanmış fotoğraflardan sıyrılıp bir başka hayatın estetiğini ortaya çıkarmaya başlayacağız, işte esas bu ileri bir adım olacak.




M.U. : Ve bu da ezilenler ile orta sınıf veya bir üstü sınıf fark etmez, arasında çok da fark olmadığını, bir ilintinin olduğunu görebilme, bilme şansı olacak”¦ ve vatandaşa ‘Belgesel’ dediğiniz zaman ığıııı! Diyor”¦ Çünkü renk arıyor, kadraj arıyor, hareket arıyor, canlılık arıyor”¦ Örnek Nuri Bilge Ceylan’nın filmlerini fazla seyretmiyorlar çünkü filmde durağanlık var, renk yok, hareket yok, kimse kimseyi boğazlamıyor”¦ Ama her türlü güncel, çağdaş, eski, yeni, tehlike ve şiddet içeren art arda sıralanmış kareleri çok rahatlıkla, hayranlıkla seyredebiliyorlar.



Ö.Y. : Kolay tüketiliyor çünkü”¦ Biz tabiî ki popüler alana kolay kolay pirim vermemeliyiz, türbinlere oynamak üstelik meşrebimize de uygun bir şey değil. Ama konumuzun içeriğini pek ala değiştirerek başka bir estetik yaratabiliriz orta sınıfın kendi hayatının estetiğini yaratabiliriz. Dediğin ilişkiyi, illiyet’i, yani “ben” ile “öteki” arasındaki illiyet’i kurabilme şansı buluruz. Üstelik bu sayede kendini ötekinin yerine koyabilme yeteneği ve erdemini de kazanır insan. Hani dedik ya belgesel fotoğraf bir anlama biçimidir diye, kendi hayatlarımızı anlamanın bir yolu neden olmasın”¦ Hadi kendi hayatlarımıza bakalım, nasıl yaşıyoruz? O açıdan belgesel fotoğraf böyle senin söylediğin gibi itici, tepki yaratıcı bir noktaya girdiyse onu aşmanın yollarından biri de bu, birbirimize birbirimizi gösterelim, aynamız olalım, bakalım ne kadar eğlenceli, ne kadar yaratıcı bakış sahibiyiz, estetik inşa neymiş, nerelerden kurulurmuş bakalım, ne kadar eğlenceli”¦



Öte yandan bütün bunları yaparken ölçümüz “renk, kadraj, hareket, canlılık arayan” diye tanımladığın bakışın popüler ve haliyle sığ bir bakış olduğuna da değinmeden geçmeyelim.



M.U. : Vatandaş doktor, avukat, mühendis vb bir dünya görüşü var, senim, benim okuduğumuz kitapları okumuş fakat itici buluyor belgeseli, çağdaş çağcıl bulmuyor belgeseli. Ben burada bir risk görüyorum. İstesek de istemesek de teknolojinin bizlere hükmettiği ve tüketim kalıpları sunduğu bir yaşamı sürüyoruz ama marifet ne kazanıp ne kaybettiğimiz konusunda söyleyecek sözümüzün olmasında.



Ö.Y. : Türkiye, dünyanın dışında yaşamaya ayak direyen bir yerdir, kapalıdır. Örnek verdiğin “eğitimli” insanlar ne yazık ki çoğumuz gibi dünyadan habersizdir. Bu kültürel bir durum, sadece dışardan haber almakla, gidip gelmekle ilgili değil. 2000’ler den başlayarak dünyada belgesel tarz fotoğraf yeniden yükselişte. Bu durum tesadüfen olmadı. Yeni liberal politikaların çökmeye başladığından beri, bir vakitler ideolojik nedenlerle görülmeyen pek çok durum yeniden ortaya çıktı. Yeni bir gerçeklik algısı yeşermeye başladığından beri Amerika dahil belgesel fotoğrafçıların sayıları artmaya başladı, yeni oluşumlar, yayın organları var. Başta elektronik ortamda belgesel üstüne kurulan çok sayıda ağ var. Genellikle biz bu türden değişimleri on yıl gecikme ile takip ederiz. “Belgeselin modası geçti” gibi bir yaklaşım, “elektronik ortam geldi kitabın ömrü bitti” sanan yaklaşımla aynıdır. Umberto Eco’yu okuyun bakın, “Kitaplardan Kurtulacağınızı Sanmayın” adlı kitabını okuyun. Sadece kitaplardan değil belgesel anlayıştan da kurtulacağımızı sanmayın. Üç beş sene sonra durum farklılaşacak, ne zaman, dışarıdan bir takım örnekler gelmeye başladığı zaman”¦ Çünkü dedim ya kapalı kalmakta direnen güçlü bir damar var, dünyada ne olup bittiğini bilmeyen, bilmek istemeyen, öğrenmeye mecali olmayan… Onlar bir biçimde taşıyıp buralara gelmeye başladığı zaman hiç de sıkıcı bir şey olmadığını, hayatın gerçeği olduğunu, benim bu hayatın gerçekliğine karşı bir tavır almam gerektiğini gösteren yeni bir anlayış yaygınlaşacak, çok uzak değil diye düşünüyorum.



M.U. : Umut ediyorum.



Ö.Y. : Ben de J




M.U. : Gerçi konuştuk ama ‘Diğer yarı nasıl yaşıyor un modası geçti’ söylemi sizce Türkiye fotoğrafçısı nasıl yorumluyor, sizin algınız? Türkiye de çağcıl şekli ile fotoğrafı ürettiğini söyleyen alaylı veya alaysız insanlardan katıldığım forumlarda duyuyorum.



Ö.Y. : “Diğer yarının nasıl yaşadığı” meselesine ancak bir “moda” algısıyla yaklaşabilen orta sınıf ahmaklığına dair söyleyecek fazla sözüm yok doğrusu. Hayatı gelen geçen modalar üstünden anlamlandırma gayreti oldukça hüzün verici. Bu argüman iktisadi akla bile ait olamaz, olsa olsa onun karikatürü olur. Öteki yarının nasıl yaşadığını merak eden fotoğrafçı sayısının fazla olduğunu düşünüyor musun? Ben o kanıda değilim. Bu meselayi merak eden fotoğrafçı sayısı Türkiye de çok az. Olsa olsa bir “tecessüsten” söz edebiliriz. Yani biraz kaçamak, biraz uzaktan bakmaktan, biraz tedirgin bir meraktan söz edebiliriz. O zaman da ortaya çıkan işlerin çoğu kapının aralığından gördüklerini geri dönüp ballandırarak anlatmaktan öteye gidemiyor. Az önce konuştuklarımız tamamen bununla ilgiliydi. Bir hobi, bir tecessüs gibi bir şey. Gidelim güzel güzel gün batımları çekelim, şahane renk bulamaçları çıkaralım, bir şey anlatıyormuş gibi yapan görüntüler üretelim, gittiğimiz yerlerde gezerken de çekelim, sonra bir iki sefer odun kömürü işçilerine bakalım, bir iki sefer mevsimlik işçilere takılalım, kentin varoşlarında hafta sonları çekim turları yapalım… Gibi bir merak var. Ama bunun dışında hakikaten içini dolduracak bir şekilde, bir anlama gayretiyle örtüşen belgesel fotoğraf o kadar yaygın değil. Kolay da değil, zahmetli iş çünkü. Sonunda fotoğrafçının toplayacağı takdir de harcadığı emekle uyumlu değil. Düşün ki sadece basılı olarak belgesel işler yayınlayan editoryal içeriğe sahip tek dergi var, Fotoğraf Notları dergisi. O da bir yıldır çıkıyor. Elektronik ortamda da yayın halinde bir iki site var. Peki, belgesel dışında olan fotoğraf tarzları hangi mecralara sahip. Sanal ortamda nasıl bir deniz bu. Fotoğraf aracılığıyla “öteki yarı” ya bakmaya çalışan sadece bakarak değil düşünerek de bu meseleyi anlamaya çalışan bir “Fotoğraf Notları” bir “Fotoğrafsız” adında iki dergi var. Hepsi bu. İki, bilemedin üç tane de site. Peki, kim bu belgeselden canı sıkılan arkadaşlar. Bu kadar dar bir alanda var olmaya çalışan belgesel fotoğraftan sıkılan insan aslında şunu fark etmelidir ki kendinden sıkılmaktadır. Kaldı ki ortada öteki yarının nasıl yaşadığına dair doğru dürüst bir doküman yok gibi bir şey. Buna rağmen şunu da diyoruz orta sınıfa, kendi kendimize: Biraz da dönüp kendi hayatlarımıza bakalım”¦



M.U. : Diğer yarı nasıl yaşı yorun modasının geçtiği söylemini iki şekilde algılıyorum. Biri yıkıcı, güncel söylemin çok da dışına düşmeyen, güncel politikalara paralel yürüyen bir sürece karşılık geliyor. Diğer yarı bir tehdit olarak algılandığı için sınırlarının çizilerek olduğu yerde kalması, sistem ve sistemi besleyen unsurlar açısında bir sorun teşkil etmiyor, makul bir süreç.



Ö.Y. : Görünür olmaması, üstü örtülü olarak kalması lazım. Ya da dediğin gibi sınırlarının çizilerek olduğu yerde kalmasını sağlamak lazım.



M.U. : Evet, diğer yönü ile de fotoğrafın kaybettiği güvenilirliğin yok olması ile artık çektiğin karenin senin ne kadar tatminden, senin ne kadar birikiminden, bilmem ne siteni bilmem ne köşesinde ne kadar oyalandığın ile alakalı gibi gözüküyor. Bu yönü biraz konunun içine girip kafa yorma ile ilgili ama pompalanan şu; bir söyleşide ‘diğer yarı nasıl yaşıyor’ ile ilgili yapılan söylem ve sunumlarda sanki alay eder gibi yaklaşımlar açıkçası biraz bana can sıkıcı gibi gözüktü. Çok değil daha 50–60 sene önceleri aynı tastan yiyen insanlardık ve çok ciddi yokluklardan geliyoruz buralara”¦ Şimdi ne oldu da birden sınıf atladınız”¦



Ö.Y. : Güvenilir olmak konusunda son derece haklısınız, hele belgeselcinin güvenilir olması, dürüst ve açık tutumu, sorumluluk bilinci, ilk meseledir. Hani belgeselcilik bu yanıyla kendini “foto muhabiri” olarak tanımlayan, her deliğe girip çıkabilen, kapıdan kovulsa bacadan dalan, her şeye rağmen, her vasıtayı kullanarak fotoğrafını çeken “acar foto muhabirliği”nden ayrı bir yerde durur. Öncelikle bir sorumluluk sahibi olma meselesidir bu elbette fotoğrafçının güvenilir olması şarttır. Sözüne, tavrına ve gösterdiklerine güvenebilmeliyiz. Fotoğrafa bakana bir güven aşılaması en önemli problemdir. Böyle bir ihtiyacın doğmasının başlıca sebeplerinden biri, geçmiş dönemlerde ideolojilerin sonu diye ilan edilen, tarihin sonu diye ilan edilen süreç ile beraber gelişen anlayıştır. Hâlbuki şunu biliyoruz ki, belgesel fotoğraf tarihinde “öteki yarı nasıl yaşıyor” kitabı en parlak referanslardan bir tanesidir. Bu kitap yayınlandıktan sonra Amerikalının ortalama algısında ciddi bir alt üst oluş gerçekleşmiş, işçi mahallerinin yaşam koşulları az da olsa iyileştirilmiş, bu sürecin devamında çocuk işçiler bir sürü haklar kazanmış falan, filan”¦ Belgesel fotoğraf aracılığıyla ilk gerçek dönüşümler “Öteki Yarı Nasıl Yaşıyor” ile gerçekleşti. Bu yüzden ilk ve en parlak örneklerden bir tanesidir bu çalışma. Ama sanılıyor mu ki bütün bunlar iki fotoğraf çekip bir kitap yayınlanınca oldu. Hayır, adamlar kollarının altına aldıkları fotoğraflarla konferanslar vermişler, etkinlikler yapmışlar, kiliselerden işçi birliklerine kadar dolaşarak tanıklıklarını çoğaltmışlar. Bu kadar küçük bir değişim için bile sonsuz çaba harcanmış. Yoksa iki fotoğraf çekip dünyayı değiştirmek tahayyülü, olsa olsa kentli orta sınıfların can sıkıntısının tezahürüdür ancak. Peki, günümüzde bu şekilde yaşayan insanlar kalmadı mı? Adalesizlik, yoksulluk, haksızlık, sömürü bunların hepsi ortadan kalktı mı? Yok, hepsi hâlâ var. Günümüz fotoğrafçısı o konulara yaklaşırken güncelin dilini daha yaratıcı ve etkili bir şekilde kullanmak durumunda. O dönemdekiler gibi mi fotoğraf çekeceğiz? Mümkün değil, bizler bu günün estetiği ile bu günün yaratıcı yaklaşımı ile ve bu günün tekniği ile az önce bahsettiğimiz değişmeyen “hak” mevzularını değiştirmek için ele alacağız. Bunlarda değişen bir şey yok ve büyük oranda öteki yarı da ayni durumda yaşıyor. Bu mevzulara tu kaka demek tam az önce senin söylediğin gibi ne zaman sınıf atladık sorusunu beraberinde getirir. Sınıf atladın da ne zaman bu gerçekliğe yabancılaştın, “peki ya aslından korkun niye” diye sorarlar adama”¦ Sonuçta Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki yıllarda hepimiz Anadolu’da yaşayan beş on milyon köylüydük aslında.




M.U. : Türkiye’de bir gelenek halinde katlanarak gelen darbeler 1980 de zirve yaptı ve biz bu zirveyi çok sevdik. Darbecilerin zorlama kural ve yasaları ile bu günlere kadar da geldik. Türk fotoğrafının toplumsal travmalar ile önünde nasıl bir hesaplaşma var sizce?



Ö.Y. : Aslına bakarsanız yapılmamış bir hesaplaşma var. Fotoğrafçılar çok kolay akıntıya kapılı veren bir kesime mensuplar, çok kolay iktidara boyun eğen, çok fazla itiraz ile mücadele geleneği olmayan bir toplusal kesimin insanlarıyız. Eğer ki fotoğrafçı bir ideolojik duruşa sahip değilse, kaygıları yoksa hayat ile tek ilişkisini mesaili çalışma, ücretli emek, tatil, yazlık, ikinci araba vs. üzerinden kurmuş ise, ne yazık ki çok fazla itiraz edebileceği bir şey yok. Bu nedenle herhangi bir hesaplaşmayı göze alması söz konusu değil. Bunu özellikle bizim kuşak için söylüyorum, 80 öncesinde de 80 sonrasında da fotoğrafın içinde olan kesim için söylüyorum. Esas kabahat bizim kuşakta, bizim kuşağın hâlâ fotoğrafın içinde olan kadrolarında çünkü biz çok kolay razı olduk, itiraz etmedik, toplum alt üst edilirken ve dinamiklerinden koparılırken sesimizi çıkaramadık. Generallerin önünde dilekçe sırasına girenler de oldu. Her şeyi bir tarafa bırak, gerçek ile fotoğrafın, fotoğrafçının ilişkisinin kopmasına itiraz edemedik”¦



M.U. : Kendi alanların da”¦



Ö.Y. : Kendi alanlarında nasıl korkunç, nasıl büyük bir ihanettir, gözü karalıktır. Bu aynı zamanda sadece bireysel değil toplumsal bir kusurdur. Biliyoruz ki fotoğraf en güçlü, en inandırıcı yalanları söyler ve yaygın bir genel kanı olarak her fotoğraf gerçeğin bir yansıması olarak kabul edilir. Güven meselesini bir tarafa bırakarak konuşuyorum, ilk başta fotoğrafın gösterdiğinin gerçek olduğuna dair genel bir kabul vardır. Peki, bu durumda 80 sonrasında fotoğrafçılar nasıl bir Türkiye manzarası gösterdiler âleme. 80 sonrasında açılan sergiler, yayınlanan kitaplar, basılan “sanat” fotoğrafları nasıl bir Türkiye toplamı çıkarıyor ortaya. Bu toplam, Türkiye fotoğrafçılarının kendileri hakkındaki sunumudur aynı zamanda. Her şeyin günlük gülistanlık olduğu, bütün insanların mutluluk içinde tebessüm ettiği, toplumsal hiçbir problemin olmadığı bir dünya resmettiler”¦ Bunun vebali 80 öncesinde fotoğrafa başlayıp da bu güne kadar gelen bizim üstümüzdedir. Fotoğrafçının yaşadığı toplum hakkında söylediğimiz yalanlar, Bir gözünü kapatıp tek gözle bakması en büyük kabahatidir”¦ Bu nedenle herhangi bir hesaplaşma yapmalarını bir tarafa bırak, bu yalan düzeninin çarkına su taşımıştır Türkiye fotoğrafçıları”¦ Söyledikleri yalanlarla da son derece gerçeklerden kopuk bir Türkiye imajı yaratmışlardır. Bunu hesaplaşması yapılır elbet, bir vakit”¦ Ama keşke vakit ilerlemeden bizim kuşak fotoğrafçılar kendilerine dönük olarak da yapabilseler bu hesaplaşmayı ve yeni kuşaklara da bu gerçekleri, fotoğrafta esas işlevin bu olmadığını söyleyebilseler keşke. İşte o zaman sahte bir huzurun değil, yaratıcı bir “kaygının” sahibi olan fotoğrafçılar “sorumluluk” ve “güven” ilişkisini kurabilir. Bu temel üstüne yeni bir fotoğraf anlayışı inşa edilir, aksi takdirde Türkiye fotoğrafı sabun köpükleri üretmeye devam edecek.



M.U. : Öncelikle açık yürekliliğiniz için teşekkür ederim. Her şeye itiraz etmek değil ama ne olup ne olmadığı ile ilgili belli bir tanıma ulaşmak çok önemli.



Ö.Y. : Tespit yapmak, neredeyiz, neyiz bunu bir görmek…



M.U. : Ama Türkiye de pek yapılan bir şey değil.



Ö.Y. : Biliyorum, dedim ya kapalı bir toplumuz, bu kapalılık sadece sınırlarımız dışındaki dünyaya karşı bir kapalılık değil. Toplumun içinde daha küçük ve kendiyle yetinmeye çalışan grupçuklar mevcut, onların içinde ise daha küçük kapalı grupçuklar. Bireyin kendi içine kapalılığına kadar gidiyor durum. O nedenle zaten kültürel bir yapı dedim ya. Kimse dışarıya tık sızdırmadığı gibi kendi içinde de tespitlerle tanımlarla pek ilgilenmiyor. Birbirimizle en olmadık yerlerde didişiyoruz, ama esas konularda değil, maalesef böyle”¦ Şeyi biliyoruz mesela 80 de darbeciler ile bazı fotoğraf kadroları o kadar iç içeydi ki bir takım fotoğraf dernekleri generallere şefaat eyledi, bağlılık bildirdiler”¦



M.U. : Tam bu noktada, Tarih düzleminde görece geride kalmış bir algı sisteminin görece çağdaş ve daha ileri bir algı sisteminin temsil etmesi gereken değerlere, çağdaş, ileri, demokrat ve aydınlardan daha önce sahip çıkması ve uygulama alanı bulması sizce bir yanılsama mıdır yoksa günahlarımızın bir gerçekliği midir?



Ö.Y. : Soruyu tam anlayamadım.



M.U. : Ben okuyamadım J Yani günümüzün pirim yapan algısının ve iktidarının algılayışı geçmişte kalmış, tarihin de bu konuda yargısını verdiği bir algı sistemi. Fakat ben şunun görüyorum, bu algı sistemi geçmişte kaldığı halde ve tarihin bu süreç ile ilgili yargısını verdiği halde aydın, çağdaş, demokrat dediğimiz kesimlerin yüklenmesi gereken rollerin yarattığı açığın tarihin geçmişte kalan bir algısı tarafından doldurulmaya çalışılmasını kastediyorum.



Ö.Y. : Oldukça politik bir soru J



M.U. : Evet J



İsterseniz şöyle toparlamaya çalışayımJ İçinde yaşanan bir ev var ve bu evde yapılacak işler belli: Temizlik, bakım, yemek vs. ve yıllarca bu evin içinde oturan aydın, demokrat, çağdaş dediğimiz bir kesim evi mok götürür halde bırakmış, her şey ortada duruyor ve bir sürü sorun birikmiş. Hepsinin üstü bir şekilde örtük. Bu ev bir apartman dairesi ve gecekondu da kalmış bir iradenin bu apartman dairesine yerleşerek o aydın, çağdaş, demokrat olarak kabul ettiğimiz kesimlerin eksik ve biriktirmiş oluğu problemleri çözmede onlara göre daha istekli ve atılımcı olarak görüyorum ki bunu kendi süreçleri çerçevesinde de kullanıyorlar”¦ Şimdi bu soruda fotoğrafı nereye koymuşum bir bakayım. J



Ö.Y. : Eğer bu konudaki düşüncemi soruyorsan”¦




M.U. : Şimdi burada fotoğrafın payı ne diyeceğim”¦ Ama bu da fotoğrafı ipe çekmek gibi bir şey oluyorJ



Ö.Y. : Fotoğrafın bu konuda maalesef ciddi bir toplumsal işlevi yok, bu bağlamda fotoğraf bir aksesuar. Evet, şurada haklısın Türkiye de kavramlar, siyasi duruşlar değişti. Eski tanımlar içinde adlandırdığımız ve ona uygun davranması gerektiğini düşündüğümüz siyasi yapılar o tanıma uygun işlevlerini yerine getiremiyorlar. Sosyal Demokratlar diyorsun örneğin bunlar milliyetçi bir partinin argümanları ile konuşuyorlar. Tam olarak katılmasam da AB normlarının savunmak yerine tam tersine bunun dışında tavır alıyorlar vb”¦ Bu yüzden siyasi oluşumlar tanımlarına uygun tavır sergilemiyorlar, sağcı sağcı gibi solcu solcu gibi davranmıyor bu yüzden hiç beklenmedik bir şekilde “eski-tutucu” diye tanımlanan bir yaklaşım hiç de umulmadık bir şekilde açılımlara daha yakın duruyor. Biz hep kafesler içine konduk. O kafesler içinde bu solculuktur, bu demokratlıktır, bu ilericiliktir diye tanımlarla yaşadık ve hayat da, biz de katagorilere ayrıştık. Basbayağı yukarıdan bir yaklaşım ile toplum mühendisliğine kalkışılmıştı, bu mühendislik tutmadı, çok açık”¦ Toplum kendini yeniden tanımlıyor”¦ Bence hiç sakıncası yok. Bir taraftan da ciddi bir dönüşüm yaşanıyor, bunu görmek lazım. Öte yandan bir sakıncası var: Demokrasinin inşası ancak demokrasiyi içselleştirmiş siyasi yapılarla mümkün diye düşünüyorum. Kuşkusuz biz gerçek bir demokrasinin peşindeyiz ve bütün bunları da yeterli bulmuyoruz, atılan adımlar yapılan girişimler hiç birini yeterli bulmuyorum. Gerçek bir demokrasinin peşinde olduğumuz için de bunların üstüne biz kendi gayretimiz ve çabamız ile yeni şeyler koymalıyız ama durdurmak değil. Toplum kendini bulma macerasını, sürecini yaşamalı bunun karşısına zorla, şiddetle, darbeyle, silahla, cuntayla çıkmak en büyük hata”¦ Gördük bunu, hepimiz içinde yaşadık, yaşıyoruz. Bir takım darbeler ile bir takım senaryolar ile bunu kurgulamak en büyük hata ve her olanda bize patlıyor maalesef. Ben hayatımda üç darbeyi de yaşadım, 27 Mayıs’ı radyodan hatırlıyorum, çocukluğum bir kâbustu, hala rüyama girer insanların asılacak olması, asılması”¦ 12 Mart da lisedeydim Denizlerin yaşantılarını, çektikleri sıkıntıları ve haksızlıkları çok içerden yaşadık ama gene de işin kıyısındaydık, 12 Eylül tam belimizde patladı. Olacak şey mi? Elli beş yıl boyunca bir insan hayatına kimin ne hakkı var üç tane kâbus, üç tane darbe sokmaya?



M.U. : Toplumumuzu oluşturan unsurların sergilediği performansı ve aykırılıkları biraz da hoş görmenin gerekçesi olabilir bu sanırımJ



Ö.Y. : Toplum kendi dengesini bulacak ve biz o dengede gene muhalif olacağız, daha ileri özgürlükleri her zaman isteyeceğiz. Hoş görülmeyecek bir şey varsa o da bu konudaki performans eksikliğidir desem…



M.U. : İstanbul Modern deki bir söyleşide sizi de dinlemiştim, belgesel fotoğrafın mecra tartışmaları ile ilgili, Tütün deposunda gerçekleştireceğiniz bir toplantıdan bahsetmiştiniz. Mecra tartışmasından ne anlamalıyız ve buna neden ihtiyaç duyuldu.



Ö.Y. : Belgesel fotoğraf dediğimiz şey basılmak ve dağıtılmak için vardır, onu kimin çektiğinin önemi yoktur, yani kaynağın güvenilirliği ve fotoğrafçının işinin arkasına durması açısından kim olduğu tabii ki önemlidir ama biz onun fotoğraflarına bakarken marifetiyle değil anlattığı hikâyeyle ilgileniriz. Konu önemlidir, hikâye öne çıkmalıdır. İşte bu fotoğrafların çoğaltılması, basılması, yaygınlaştırılması gerekir. Sanat fotoğrafının tam tersine yani. Az olduğu vakit değil, insanların kirli çamaşırlarını saracak kadar çoğaltıldığı zaman değere kazanmaya başlar. Belgesel fotoğrafın mecrası ne sanat galerisidir ne de müzedir, onun mecrası basım, yayındır. Bunun da yolu kâğıda basarak ve sanal ortamda yaygınlaştırmaktır. Bunun için belgesel fotoğrafçıların galerilere değil, yaygın dağıtım mecralarına ihtiyacı var. Türkiye de fotoğrafın mecrası belli, galeriler, sergiler vb. ama bunun dışında periyodik olarak insanlara ulaşan ve fotoğrafçısını öne çıkaran değil de konusunu öne çıkaran mecralara ihtiyaç var. Böyle bir şey kastediyoruz mecradan”¦ Ülkemizde iki tane mecra olduğunu söyledim biraz önce; bir tanesi üç aylık bir dergi ‘fotoğraf notları’ ve diğeri de Ankara da Cengiz’in yayınladığı ‘belgesel fotoğraf sitesi’. Bu ciddi bir problem, fotoğrafçıdan bir işlev, bir sorumluluk bekliyorsak eğer fotoğrafını sergileyebileceği ortamlara ihtiyacı var. Belgesel fotoğraf galeride hiç bir şeydir. Ancak basılarak, periyodik bir şekilde insanlara ulaşırsa bir değer ifade etmeye başlar. Bu değerlerin ölçümü ise “güvenilir mi”, “gerçek mi”, “sorumluluk taşıyor mu” sorularıyla başlayan bir zihinsel işleyişi gerektirir. Belgesel fotoğrafın bu imkâna sahip olması, bu analize tabi tutulabilmesi için öncelikle insanlara ulaşması gerekir. Bu yüzden mecrası yoksa yapılan belgesel çalışmalar bir heves, bir heyecan, bir merak şeklinde kalır. Şimdilerde belgesel fotoğrafın bir bacağı eksik gidiyor, ilerlemesi için ikici bacağa ihtiyacı var mecraya. Afsad da İfsak da, derneklerde, belgesel fotoğraf gösterisi yapsan ne olur? İyi olur kuşkusuz ama bu seksek oynamaktır, hâlbuki koşan bir belgesel fotoğraf istiyoruz o da yayın mecrası gerektiriyor.



M.U. : Tanınmış yabancı fotoğrafçı ve foto muhabirlerin bizim gibi ülkelerde paralı belgesel work shop’lar düzenliyorlar. Kendi ülkelerindeki yasal sürecin bu tür çalışmalar önünde engel oluşturması onları bu yola başvurmaya itiyor. Azgelişmiş ülkenin az gelişmiş kanunları onlara bu imkânı sunuyor. Bu belgesel mantığı ile çelişen bir durum çıkarmıyor mu?



Ö.Y. : Bu tür çalışmaların Türkiye’de yapılmasının nedeni kendi ülkelerinde yasal engeller bulunması mı, bunu bilmiyorum, hiç duymadım. Bizim de dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen fotoğrafçılarla Türkiye’de yaptığımız atölyeler var. Aynı zamanda biz de gidip mesela Azerbaycan’da Ermenistan’da ya da Almanya’da çocuklara-yetişkinlere atölyeler yapıyoruz. Tabi ki bunları kendi meşrebimizce gereçleştiriyoruz, yani ister yurt dışından bir arkadaş gelsin, ister biz bir yere gidip çalışalım, ilkelerimizden ödün vermeden çalışmayı gerçekleştiriyoruz. Bunun belgesel fotoğrafçılığın ilkeleriyle çelişen bir durum olduğunu sanmıyorum. Tam tersine zaten yeterince kapalı bir toplumda yaşayan bizlerin daha da içimize kapanmamızın önüne geçen bir durumdur diye düşünüyorum. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da kendi kendimize oynadığımız sürece fotoğrafçılığımız yerinde saymaya devam edecek ve şimdiye kadar olmadığı gibi bundan sonra da sınırların dışında herhangi bir kıymeti harbiyesi olmayacak. Fotoğrafçılarımızın başka fotoğrafçılarla tanışması önemli, onların bizimkilerle tanışması kadar önemli. Gerek atölyelerle gerek başka ilişkilenmeler geliştirerek karşılıklı öğrenme süreçleriyle beslenen bu ilişkileri sürdürmeli, geliştirmeliyiz. Şunu net olarak söyleyebilirim ki benim belgesel fotoğraf konusundaki düşüncelerimi derleyip toplamamda ve bir metodla birlikte aklımca sağlam bir zemine oturtmamda WPPh’nin Fotograf Vakfı bünyesinde yaptığı iki yıl süren “Genç Basın Fotoğrafçıları Atölyesi”nin payı büyüktür. O sayede David, Hurne ve Maria Mann ile tanışmak önemliydi. Aynı vesileyle açılan kanaldan Bangdeş’e uzanıp oradaki Pathashala Fotoğraf Okulu, Shahidul Alam ve Raghu Rai ile tanışarak zaman geçirmem önemliydi. Ha benim açımdan önemliydi, başkasına bir faydası var mı bilmem. Aynı biçimde, Türkiye’de çocuklarla yapılan ilk fotoğraf çalışması, yani bugün artık iyice yaygınlaşmış olan Fotoğrafçı Çocuklar Atölyeleri’nin ilki 1999 Marmara depreminden sonra bölgeye gelen Fransız Yardım kuruluşu Anfand de Mond drua de la Homme’un tasarımıyla birlikte Dayanışma Gönüllüleri’nin yaptığı çalışmadır. Bu çalışma belgesel fotoğraf alanında foto aktivizm diye tanımladığımız tarzın önemli bir örneğidir. Anfand de Monde’un bu işlerle görevli Cezayir asıllı fotoğrafçısı Allaua Sayad gelmeseydi o çalışma, o zamanda, o biçimde olur muydu bilmem. Bütün bu konularda yerli kaynaklar, yerli örnekler vardı da biz mi istifade etmedik, zengin bir miras bırakılmıştı da biz mi elimizin tersiyle ittik, önceki kuşaklar belgesel fotoğrafın gerek kuramı, gerek metodolojisi, gerek pratiği konusunda hangi birikimi yarattılar da biz nankörlük ettik bilmem. Günahı boynumuza.





M.U. : Son olarak bizlere gelecek ile ilgili hedeflerinizden, çalışmalarınızdan ve kitaplarınızdan bahseder misiniz?



Ö.Y. : Şunu önemsiyorum, fotoğrafın tek bir dili tek bir tarzı yoktur, çok farklı uygulama alanları olduğu gibi birbirinden farklı metodolojileri de vardır. Fotoğrafçıların seçtikleri metoda uygun olarak farklı zihinsel işleyişleri söz konusu. Gezi fotoğrafçısının aklı ile su altı fotoğrafçısının aklı aynı çalışmaz, bir haberci ile bir doğa fotoğrafçısının zihni farklı işler. Dolayısı ile fotoğrafın kendi içinde hem dilleri vardır hem de fotoğrafçıların zihinsel işleyişinde farklılık söz konusudur. Türkiye’de fotoğrafın kuramsal hattının bu konulara ışık tutması lazım; akademisyenler, yazıp çizen, düşünen, eleştiren insanlar artık yüz yıl önce yazılmış tekniğe ve biçime dair konulara biraz ara verip fotoğrafın diline, içeriğine, görüntünün anlamlarına, sözüne, fotoğraf kuramına, etiğine, politikasına, fotoğrafçının zihinsel işleyişine dair metinler oluşturmaları lazım. Şu anlama geliyor bu, benim o kötü belgesel kitabım gibi”¦



M.U. : Rica ederimJ



Ö.Y. : Belgesel konusu ile ilgili kitapların dışında gezi fotoğrafı, sokak fotoğrafı, makro fotoğraf, doğa fotoğrafı kitapları olmalı. Sadece tekniğe dayalı değil bu işin düşünsel formu ve fotoğrafçılığın duygu boyutlarına dair kitaplar olmalı, bunu önemsiyorum. Bu benim açımdan bir projeksiyon. Ben bu aralar sokak fotoğrafçılığı nedir, bu işin etiği nedir, sokak fotoğrafçısının yaklaşımı nasıl olmalıdır, zihinsel işleyiş nasıl kurgulanmalıdır gibi konularla ilgileniyorum. Başka yerlerde neler yazılmış onları karıştırıyorum. Fotoğraf Akademisi diye bir denememiz var, buradan doğru bir sonuç çıkarmayı önemsiyoruz. Akademi pratiği şu eksene oturuyor: Seminer başlıklarının yarısı fotoğraf tekniğine ve kuramına ilişkin, diğer yarısı ise tarih, coğrafya, felsefe, dış politika, sosyoloji, antropoloji, yabancı dil gibi konulara ayrılıyor. İngilizce derisinin yanında Arapça derisi de var. Aslında İspanyolca ve Farsçanın da eklenmesi lazım. Gene Akademi bünyesinde iki tane dergi yayınlanıyor, bir tanesi “Fotoğraf notları” diğeri de “Fotoğrafsız”.



M.U. : Bu güzel söyleşi için bütün arkadaşlarım adına teşekkür ederim.



Ö.Y. : Ben teşekkür ederim”¦




Röportaj : Mehmet UÇKUN




Özcan YURDALAN Hakkında


1955 Yılında Adana’da doğdu.


1977 yılında AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) kurucuları arasında yer aldı.


1980’e kadar DİSK-Genel İş Sendikası Foto Film Merkezi’nde çalıştı.


1999 Marmara Depremi’nden sonra Dayanışma Gönüllüleri’nin Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi’nde çalıştı.


2000 yılında FV (Fotoğraf Vakfı) kurucuları arasında yer aldı.


2005 yılında Nar Fotoğraf Ajansı kurucuları arasında yer aldı.


Seyahatname yazıyor, çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları ve foto röportajları yayınlanıyor. Uzun yolculuklara çıkıyor.



Kitaplar:


1. Fas’ta Yolculuk Bağlam Yayınları


2. Ahşap Fanus – İran Yolculuğu – Sarı Otobüs 1 – Agora Kitaplığı


3. Mavi Çöl – Pakistan Yolculuğu – Sarı Otobüs 2 – Agora Kitaplığı


4. Namaste – Hindistan Yolculuğu – Sarı Otobüs 3 – Agora Kitaplığı


5. Sagarmatha Eteklerinde – Nepal Yolculuğu – Sarı Otobüs 4 - Agora Kitaplığı


6. Naure Çarkı – Suriye Yolculuğu – Sarı Otobüs 5 – Agora Kitaplığı


7. Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj – Agora Kitaplığı


8. Atların Denizi – Moğolistan Yolculuğu Sarı otobüs – 6 – Agora Kitaplığı


9. Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu – Yolcular için El Aynası-1 Agora Kitapl.




Ortak Kitaplar


-Sefername I – Gezginler Kulübü Yay. 2000 Derleyen: Orhan Kural


-Sefername II – Gezginler Kulübü Yay. 2003 Derleyen: Orhan Kural


-Sahibini Arayan Barış – Everest Yay. 2002 Derleyen: Masis Kürkçügil


-Habercinin El Kitabı – Gazetecilik ve Habercilik İPS İletişim Vakfı Yay. 2003


Derleyen: Sevda Alankuş


-Çocuklarla Fotoğraf FV yayınları 2004 (Mehmet Kaçmaz ile birlikte)


-Yedi Deniz Beş Bucak – Gezi Edebiyatı Seçkisi – Alpay Kabacalı – Dünya Kitapları 2004


-Merhabarev-İstanbul-Erivan Nar Kitapları- Aralık 2006 (Mehmet Kaçmaz, Tolga Sezgin, Kerem Uzel, Serra Akcan, Ruben Mangasaryan, Anahit Hayrapetyan, Nelli Shismanyan, German Avagyan, Karen Mirzoyan ile birlikte)








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine

Aydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir Mayıs




M.U. : ‘Üç Bir Mayıs’ çalışması nasıl ortaya çıktı?



A.Ç. : 1970’li yılları yaşadığım için fotoğrafın sosyal içerikli alanını tercih ettim. 70’li yıllar çalkantıların çok olduğu dönemlerdi ve iyi ki o dönemleri yaşamışız diye düşünüyorum, ayrıcalık kabul ediyorum”¦ Dostlukların, romantizmin, ihanetin her şeyin olduğu yıllar. Şimdiki gibi globalizmin olmadığı yıllardasınız, her şey çok açık yapılıyor, şimdiki gibi içerde finans sektörünü ele geçirerek şekillenme o yıllarda daha kaba bir şekilde yapılıyordu”¦ Tepkili yetişiyorsunuz, sosyal konulara eğiliyorsunuz. Böyle bir dönemde 1976 da ilk 1 Mayıs kutlaması yapıldı. İlk olarak 1925 yılında yapılan 1 Mayıs kutlaması 24 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu ile yasaklandı, 1976 yılında da yasal olarak kutlanacak denilince biz de kalktık geldik, öğrenciyim o zaman. Gidip Basın İş’in kapısını çaldık ve fotoğraf çekmek istediğimizi söyledik. Bize alın size bir önlük dediler, çalışmak için gerekli. Taksim’e üç yerden çıkış var, Şişli, Unkapanı bir de Dolmabahçe. Dolmabahçe çalışma alanı ve gittik İnönü Stadını tepesine çıktık. Coşkulu bir kutlama oldu ama aynı günde bir arkadaşımızı kaybettik, Ali Fuat Okan”¦ Taksimden ayrılıyorlar flamalar omuzlarındayken yolda öldürüyorlar. 1977 yılında tekrar Basın İş’in kapısını çaldık. Bu sefer bize bir basın kartı hazırladılar ve Unkapanı tarafını verdiler. Uzun bir parkur orası, Saraçhane, Şişhane, Tarlabaşı, Taksim. Daha fazla fotoğraf çekebildiğimiz ve konunun içine girebildiğimiz bir çalışma oldu ve daha geniş katılımlı insanların Taksim de omuz omuza olduğun bir kutlama olmuştu. Törenin sonuna doğru, ben tesadüfen kürsüdeyim o zaman Kemal Türkler’in dibinde, konuşmayı yakın plandan çekiyorum. Konuşma biter bitmez silah sesleri duyuldu ve Kemal beyin ilk sözleri ‘namussuzlar yaptılar yapacaklarını’ oldu. Öncesinde böyle bir istihbarat vardı sanırım, ama öyle bir topluluğa kim saldırabilir, kim cesaret edebilir”¦ Ateş açıldı biz birkaç kare çekebildik o anda.



M.U. : Kanlı bir mayıstan bahsediyoruz değil mi?



A.Ç. : Evet 37 kişinin öldüğü bir mayıstan bahsediyorum”¦ Ateş açılınca hemen bizi yere yatırdılar kürsünün altına ve o anda her şey gözünün önünden geçiyor, buraya kadarmış gibisinden. O arada silah sesleri, sis bombaları göz gözü görmüyor, kaçışan insanlar hiç gözünün önünden gitmiyor. 37 kişinin öldüğünü ertesi gün öğreniyoruz”¦ O yıllarda bunlar yaşandı, Türkiye’nin tarihinde bunlar var ve hesaplaşılması gereken yıllar. Taksim de 1 Mayıs tekrar yasaklandı ve bu son yıllara kadar gelindi. Uzun mücadelelerden sonra geçen sene izin verilince eski basın kartımı alarak Disk’e gittim. 77 den kalma basın kartımı gösterdim, kartın üstü basıla basıla her yeri ezik büzük, baktılar karta, önce bir fotokopisini aldılar sonra genel başkanın yanına çıktık. Tekrardan bir mayısı çekmek istediğimi söyledim, tabi dediler. 12 Eylül döneminde bizim elimizde arşivimiz kalmadı, eski fotoğraflardan verip veremeyeceğimi sordular, ben de verdim, geçmiş ile ilgili görüntülere sahip oldular.



Neyse gene basın kartımızı aldık ve bu seferde Şişli bölgesine gittik. Böylece bir seriyi tamamlamış oldum. Hikâye nedir? Türkiye de ilk kez elli sene sonra kutlanan bir mayısı ile beraber 1977 ve 2010 bir mayıslarını buluşturmuş oldum. Fotoğraflara bakınca pek çok şeyi görüyorsunuz, o dönemin İspanyol paça pantolonunu görüyorsunuz, Hayat dergisini görüyorsunuz, sarkık bıyıkları görüyorsunuz, elde fırça ile yazılmış pankartları görüyorsunuz”¦ 2010 bir mayısında yasal olarak tekrar kutlandı ve bana göre hikâyem bitti.




1976












M.U. : Neden fotoğraf çekiyorsunuz?



A.Ç. : Çocukluğumda beni ustadan meslek öğrensin diye fotoğrafçının yanına çıkar olarak vermişler. Ustamın yanında banyo hazırlamasını, kart baskısını vb öğrendim, iyi ki de öğrendim.



M.U. : Fotoğrafçılığın o dönemde bir ağırlığı vardı sanırım.



A.Ç. : Tabi tabi. Siyasal Bilgilere gittiğimde fotoğrafçılık yaparak hayatımı kazanıp okudum. Aileden bir para gelmedi, bir stüdyo da oturup çalıştım. Fotoğrafta kırk senem bitti, kırık birinci senemdeyim. 73 de lise son sınıftayım, iyi de resim yaparım, her sene okul sergisine sipariş gibi resim yapıyorum. Son sene otuz kırk tane fotoğraf çekip hazırladım, resim öğretmenine götürüp verdim. Bu sene resim yerine bu fotoğrafları sergiye koysak olur mu diye sordum. Öğretmenim fotoğraflara baktı ve sen neden kendin bir sergi açmıyorsun dedi. Tabi bu benim için büyük bir şey bir anda, yapabilir miyim böyle bir şey deyince, yaparsın tabi dedi. O zaman İzmir de okuyorum, İzmirliyim ben, Atatürk İl Halk Kütüphanesi var dedi, yeni kuruldu, müdürü de benim arkadaşım, kütüphanecilik eğitimi almış bir insan, bu fotoğrafları ona götür ve benim gönderdiğimi söyle, dedi. Öğretmenlik bu olsa gerek, o kişinin bende büyük bir emeği var. Fotoğrafları aldım o kişiye götürdüm, baktı çok beğendi, bana kütüphanenin fotoğraf laboratuarını açtı, çalışmalarını burada yap dedi ve sergi içinde salonu verdi. 73 yılında, lise son sınıfta ilk sergimi açmış oldum.



M.U. : Harika”¦



A.Ç. : Bunu itekleyen, öğretmen tanımının karşılığı olan bir kişi”¦ Sizdeki bir şeyleri görüyor ve sizi şekillendirip yönlendiriyor. 73 yılında okulu bitirdikten sonra anneme, fotoğraf çekerek biriktirdiğim paralar ile Türkiye’yi gezeceğimi söyledim ve bir ay gezdim. Daha sonraki sergilerim bu fotoğraflardan oluştu. O gündür bu gündür, otuz sekiz senedir Anadolu’yu gezer dururum.



M.U. : Fotoğraflarınızda bir mesaj kaygınız var mı veya olmalı mı?



A.Ç. : Tabii ki bir mesaj olmalı, nasıl bir mesaj olmalı? Örneğin sekiz yıl Romanları çalıştım, neden Romanlar? Bu çalışmamda ötekileştirdiğimiz kişileri ele aldım, bu insanlar kafamızda ötekileştirdiğimiz, suratımızı ekşiterek baktığımız insanlar. Kızımın kaydı için İstanbul da olduğum 1999 da Bilgi Üniversitesi’nde eğitim görevlisi arkadaşım beni arayarak bugün bir düğün var, hem de fotoğraf çekersin diye aradı. Düğün için Kuştepe ye gittik, bu çalışmamın kapak fotoğrafını çektim orada. Kuştepenin arka sokaklarının birinde bir düğün ve yanı zamanda gelinin ufak oğlan kardeşinin de sünneti yapılıyor, iki düğün çıkıyor bir aradaJ



M.U. : J



A.Ç. : Bir ara izleyiciler, Didem diye tempo tutular. O zamanlar 17 yaşında olan Didem’in fotoğrafı benim çalışmamın da kapak resmi oldu. Bir davet esnasında çektiğim bu güzel fotoğraf aynı zamanda bu çalışmayı devam ettirmeme neden oldu. Trakya, İzmir, Hasankeyf, Samsun, Antakya yörelerini gezdim, oların yaşamlarına tanıklık ettim. Sonuçta vermek istediğim mesaj neydi? Böyle bir toplum var, siz bunları beğenmeseniz de, bu insanlar ufak şeyler ile mutlu olmasını biliyorlar, bu insanlar parasız da olsa o günü güzel yaşamaya çalışıyorlar, seninle paylaşabiliyorlar, kötülük toplumun her kesiminde var ama biz bu insanları mahkûm ediyoruz daha çok. Böyle bir mesajdı hedeflenen ve ben bunun yerine ulaştığını da düşünüyorum. Bazı sergilemelerde o yörenin Roman topluluklarını da davet ettim. Örneğin İzmir sergimde sergi için çalışanlar bile Romandı ve sergide açılış konseri verdiler. Samsun gösterimi için otobüsle sergiye geldiler.



M.U. : Devam eden projeleriniz neler?



A.Ç. : Sonlarına geldiğim Ermeni vatandaşlarımız ile ilgili çalıştığım bir çalışmam var. Aslında bu çalışmaya Kapalıçarşı ustalarıyla başladım, beraberinde diğer konuları da getirdi, paskalya, vaftiz, noel, bağ bozumu gibi konuları da beraberinde getirdi. Magnum’un kurucusu Cappa’ın bir sözü var; ‘ fotoğrafınız güzel değilse konuya yeterince yakın değilsiniz’ der. Ben de bunu benimsemiş bir insanım, konunun içinde olmak lazım, konunun içine gireceksin, hayatı paylaşacaksın. O hayatların parçası olduğunuz zaman insanlar artık sizi görmüyor, doğallıklarını kaybetmiyorlar ve siz de içlerinde rahat çalışabiliyorsunuz. Anadolu’nun renklerinden gidiyorum, Antakya yöresinde yaşayan üç kültürü, Hıristiyanlar, Museviler ve Müslümanları fotoğraflıyorum. Bu bölgeye her yıl üç dört kere gidiyorum, daha yeni geldim Antakya dan eksik bir kare vardı, Ege de başlayan bir zeytin çalışmam var, geleneksel yöntemler ile Anadolu da zeytinyağı nasıl yapılır, Egedeki sulu sıkma vidalı preslerden, Antakya da elle sıkılan su zeytinyağına, onu çektim, geçen sene kaçırdım o yüzden bir sene beklemem gerekti. Antakya’nın Harbiye, eski adı Defnedir, defne mitolojisinin geçtiği yer, bu bölgeden defeden çok güzel sabunlar yapıyorlar, onları çektim. Bu arada o bölgede bir rakıcı kıstırdım, hatırlı bir kişiyi araya koyarak onun fotoğraflarını çektim, Antakya başlı başına bir çalışma alanı. Şimdi de sırada Aleviler var, Anadolu’nun renkleri, bir bahçede ne kadar çok çiçek varsa o bahçe o kadar güzeldir. Bunlar bizim zenginliklerimiz. Tek tip standart insan yerine çok tipli, renkli, heterojen bir yapı, değerli bir yapı, bu çok kültürlülüğü yaşattığımız zaman bizler zenginliklerimiz koruyabiliriz.





1977






























M.U. : Yunanistan’da basılan bir çalışmanız vardı?



A.Ç. : Karaburun, 1923 de bu toprakları terk etmek zorunda kalan insanların torunları ile bir araya geldik. Örneğin İzmir de boş, hayalet köyler vardır, bir gecede sıfırlandığın, her şeyi bırakıp kaçtığın”¦ Geçmişte nerelerde yaşanmış, bugün onların, oraların görüntüleri nasıl, hangi aileler yaşamış, yaşayan gelenekler şu an neler. Ben hem arşivimi paylaştım hem de fotoğrafladım. Ve bu çalışma Yunanistan da basıldı, Rumca Gerek alfabesiyle basılmış bir kitap ama benim adım kapakta Latin alfabesi ile yazıyor, mutlu oluyorsunuz, siz de o kitabı, kültürü renklendiriyorsunuz. Bunlar neden ülkemizde basılmasın diye düşünüyor insan.



M.U. : 70 yılların tanıklığını yaşamış bir birey olarak fotoğrafın o günlerde yüklendiği anlam ile günümüzü karşılaştırabilir misiniz?



A.Ç. : O yıllarda fotoğraf daha çok belgesel nitelikli, sosyal içerikli, az da olsa deneysel çalışmaların yapıldığı, mesela Şahin Kaygun yaptı bu tür çalışmalar. Günümüzde fotoğrafa baktığımızda deneysel diye bir tanım görüyoruz şimdi, Günümüzde teknolojinin ucuzlamasıyla bir bilgisayar, bir makine ile yapabildiğiniz şeyleri bir siyah beyaz filmi alıp da bu kadar üzerinde aplikasyon yapmanız mümkün değil. Kavramsal fotoğraf adı altında şimdi çok çeşitli, güzel işler yapılabiliyor. Bu tercih meselesi.



M.U. : Fotoğraflarınız ile belgelediğiniz, tanıklık ettiğiniz ‘Üç Bir Mayıs’ adlı çalışmanızı yaparken konu edindiğiniz bir mayıslar arasındaki benzerlikler, ayrışmalar, günümüze yansımaları ve o günlerden bu günlerin ekonomi politiğinin izini sürebildiniz mi?



A.Ç. : Fotoğraflara bakınca bunu görebiliyorsunuz sanırım. 76, 77 deki 1 Mayıslara baktığınızda katılanların önemli bir kısmının fabrikalardan gelen işçiler olduğunu, öğrencilerin olduğunu görüyorsunuz, kasketiyle, başörtüsüyle, iş makinesiyle, tezgâhıyla, katıldıklarını görüyorsunuz. Ama günümüze geldiğimizde, genç ve öğrenci profilinin daha yoğun olduğunu görüyorsunuz. O zamanki pankartlara baktığınızda kargacık burgacık elde yapılmış bezden afişler, şimdi ise fotoğraf gibi dijital olarak basılmış pankartlar görüyorsunuz. O döneme baktığınızda profil homojen bir işçi gurubu birliği görüyorsunuz, Disk’i görüyorsunuz, bir Türk İş yoktu o zaman, vardı ama yoktu”¦ Şimdi baktığınız da ayrışmış bir işçi sınıfı görüyorsunuz ve kendi içlerinde bizler ve onlar olarak ayrışıyorlar”¦ 70 yıllara baktığınızda bizler ve iktidar vardı, şimdiyse kendi içlerinde bizler ve onlar var, bu da böl yönet politikası. Mesela, 70′li yıllardaki bakışların daha inançlı olduğunu görebiliyorsunuz, 77′de TÖBDER vardı, en büyük guruplardan birisiydi. Daha önceki gençlik örgütleri damga vuruyorlardı yaşadıkları çağa, örneğin, Ankara Yüksek Öğrenim Derneği istediği anda binlerce kişiyi alanlara toplayabiliyordu, şimdikiler o çapta değildir. Bu da depolitizasyonun bir sonucu, o dönemde yetişen gençlerin fazla seçenekleri yoktu, o veya bu tarafta olacaksın, şimdilerde seçenek çok fazla.



M.U. : Günümüzde aklı çelen şey de çok fazlaJ



A.Ç. : J



M.U. : Sizce darbeler ile 1 Mayıslar arasında ne gibi bir ilişki var?



A.Ç. : O potansiyelin susturulması gerekiyordu. Nasıl susturabilirsin? Böyle darbeyle susturursun. O topluluğa bu gün kim ateş açabilirdi, ancak belli güçler buna cesaret edebilirdi”¦ Yani bu gün bunların suçluları bulunabildi mi? Yok ortada, bilinmemesi mümkün mü, hayır mümkün değil. O dönemlerde bu potansiyelin susturulması bir misyondu”¦



M.U. : Kemal Türklerin davası zaman aşımına uğradı, üstelik kızı suçluları gördüğünü söylüyordu.



A.Ç. : İnsan hakları mahkemesine gideceğini söyledi. Aslında ülke kendi kendini zor durumda bırakıyor, hiç gerek yok bunlara”¦ Sen geçmiş ile yüzleşmek istiyorsan, temiz bir toplum yaratmak istiyorsan geçmiş ile hesaplaşmak zorundasın, onu mahkûm edeceksin, onun arkasındaki düşünceyi mahkûm edeceksin. Bunu yaptığında da uluslararası platformda saygın bir yerin olacaktır



M.U. : Türk işçisi ve aydını darbeler ile hesaplaştı mı, yoksa burada kerhen de olsa bir onay var mı?



A.Ç. : Hesaplaşmadı tabi, pek çok kimse hesaplaşmak istiyor. Bunun için örgütlü olmak gerekiyor. Örgütlü olup bunu yapacak kimler var? Az sayıda insan var, 68 ne 78′li denen az sayıda kuşak kaldı. O dönemlerin yargılanmasının yolu açıldı ama bunun çalışıp, çalışmayacağını zaman gösterecek. Amerikan güdümlü olan bir darbenin baş aktörleri ile hesaplaşma ne kadar olabilir onu da bilmiyoruz”¦ Amerika bugün için onları feda edebilir ama bu ne kadar olur.



M.U. : Ama bunun dünyada örnekleri var.



A.Ç. : Var, Şili’ de var, Yunanistan’ da var.



M.U. : Bir dönemin sözünün, yapılması gerekenlerin o topulumun aydını, sanatçısı, işçisi, orta sınıfı, burjuvazisinin yeterince yapmamalarının, söylememelerinin birikimlerinin geldiği nokta bu günler.



A.Ç. : Ekim ayında Hasankeyf dayanışma kampına gittim ben, neden gittik, bu barajın buraya yapılmaması için gittim. Bu proje, bir tarihi yok etmek ve binlerce insanı zorunlu olarak başka yerlerde ikamete zorlamak için kullanılıyor, üstelik barajın ekonomik ömrü de elli yıl. Elli yıl sonra sulardan kalanları tekrardan bulmaya çalışacak arkeologlar. Orda bir kültür, bir tarih, dünya güzeli kanyonlar var, değer mi? Bence değmez. Hala bu işlerde ısrar ediliyor. Hasankeyf için alternatif çözümler var. Barajın suyunu 40 m düşürseler buraları kurtulacak, ne gerek var? 1 hafta boyunca kampın etkinliklerini fotoğrafladım. Güzel de belgesel bir çalışma çıktı ortaya.




2010





















M.U. : Dünyada ve Türkiye’de belgesel fotoğrafın yükseldiği bir dönemin tanıklığının ürünü olan çalışma ve çalışmalarınızın yanında günümüzdeki neo-liberal bakış açısının toplumu, olayları ve insanları şekillendirip hallaç pamuğu gibi attığı gelişmelere paralel fotoğrafın da izlediği yol buna benzer bir yol oldu. Sanat ve sanatçı yaşamın düze çıktığı bir noktada mı vardır, yoksa bugünlerden yarınlarını yapmak için bedelini ödemeli midir, ödemeli miydi? Ödeseydi bugünleri farkı yaşamamız mümkün olur muydu? Bunların neden sonuçlarını tartışalım istiyorum ki aşağı yukarı konuştuk bunları.



A.Ç. : Geçmişte bir takım çalışmaları yapanlar bir bedel ödedi. Günümüzde sanat o kadar esnek bir kavram haline geldi ki belli çevrelerde sanat olarak kabul edilen şeyler empoze ediliyor artık”¦ Bunu en güzel örneği; ‘İstanbul Kültür Başkenti’. Bakıyorsunuz, İstanbul hiç bu kadar kültür ile iç içe olmadı deniyor, İstanbul zaten bir kültür kenti, binlerce yıldır böyle, her tarafı kültür ve tarih. Halka indi mi? Belki çok sınırlı bir kısmı, sergilenen sanatlar elit bir çevre içinde kaldı. Dans, caz, resitaller, sergiler gibi gerçekleştirilen aktivitelere kimler gidiyor? Belli bir birikimi, kültürü olanlar gidiyor.



M.U. : Türk aydını, işçisi, sermayesi ve bürokratlarının durduğu yer ile bilinci, geleneği, dini ve göreneği arasında oluşan ve oluşmaya devam edem bir uçurum var. Bu da dünya sermayesi ile olan eklemleşmesine paralel yürüyor. Sınıflı toplumları tartışmak günümüzde, bizim algımız ile mümkün gözükmüyor. Toplumumuzun aydını, işçisi, sermayedarı ve bürokratının ülkesi için çalışması bu kadar zor bir şey mi sizce? Gelişmenin, günümüz algısıyla bile olsa, önünde duran politikalara destek olmanın sorumluluğunu kim verecek. Bunu neden soruyorum, günümüzde ortaya çıkan sonuç, dünden bugüne hemen hemen kimsenin üstüne düşeni yeterince yapmamış olduğunu gösteriyor, geleneklerimiz, kurallarımız, dinsel temalı doğrularımız hiçbir şekilde işe yaramış gözükmüyor. Bunu son günlerde en güzel örneğini Hanefi Avcı’nın ‘Haliçte Yaşayan Simonlar’ adlı eserinde görüyoruz.



A.Ç. : Özal ile başlayan bir dönem var bu ülkede. Günümüzde ki gençlerin ve orta yaş grubunun önemli bir kesimi Özal döneminin çocukları. Nasıl bir insan yetiştirildi burada, günlük düşünen, maddi boyutu düşünen, kısa süreli düşünen bir insan profili yetiştirildi. Globalleşmenin alt yapısı oluşturuldu bu şekilde. Eğitim de fiilen özelleştirilince o paralelde yerine oturdu. Japonların, en büyük özellikleri geleneksel yapı ile modern yapıyı birleştirmeleri ve gelişmelerinin arkasındaki faktörlerden birisi bu. Biz de bu yapı yok edildi. Aslında Anadolu’ya dönüp baktığınızda bu yaşıyor.



M.U. : Bu soruyu özellikle şunu için sordum. Neo-Liberalizm özellikle Türkiye için var olan bir süreç değil, dünyada var olan, söz sahibi olmuş olan bir süreç. Bizim kültürümüz eğer sürecini tamamlayabilmiş olsaydı, dönüşebilmiş olsaydı bu kesinlikle neo-liberal politikalar şeklinde olmayacaktı. Bizim kültürümüzün neye dönüşeceğini biz hala bilmiyoruz, burada bir kesinti var. Dünya ile eklemleşme sürecinin hızlanıp bunlar yaşandıktan sonra toplumun direnç noktasının düşük olması; değerlerimizi, inancımızı, kendimizi yargılamadan, neo-liberalizmi çok kolay kabul ettik, küreselleşmenin getiri ve götürüsünü çok çabuk kabul ettik, 80 ve sonrasının çok çabuk kabul ettik, 80 anayasasını çok çabuk kabul ettik.



A.Ç. : Akşam haberlerinin içeriklerine şöyle bir bakarsanız, cevabını bulabilirsizinizJ Toplumun nasıl biçimlendirildiğini görürsünüz”¦ Bize verilen haberler ile yetinmemizi istiyorlar ve bundan ötesine de karışmayın diyorlar. Ama sınırları ortadan kaldıran bir internet gerçeği var. Araştırma gücünü kendine gören herkes rahatlıkla bu bakış açısının dışına çıkıp gerçeği bulmaya çalışabilir. Ayrıca toplumun direnç noktasını teşkil edecek olan kesimler 12 Eylül döneminde eritildi. Biz lisede aynı zamanda babamın da öğretmeni olan bir tarih öğretmeni ile Rus devrimini ders olarak okuyorduk”¦ Maalesef eğitim sistemi ve verilmek istenen eğitim gençlikten başlayarak toplumu günümüzde küreselleşmenin kucağına oturmaya hazır hale getirdi, onun dışındakiler 80 yılında yok edildi. Benim bir arkadaşım var, geçenlerde Siyasal Bilgiler Fakültesinde yumurta savaşı yapıldı ya, onların gerisindeki kışkırtıcı olarak isimlendiriliyor şimdi. Aynı yılda okula girmiştik, onun okul biraz uzayınca darbeye denk geldi, ülkeden zorunlu olarak ayrıldı. Yıllar sonra döndü, af çıkınca okula başladı tekrar. Şimdi onu bu olayda hedef göstermeye başladılar, yakalayabildikleri o dönemin artıkları ile de hesaplaşmaya başladılar. Aslında demokratik bir eylem, sen böcek öldürür gibi insanların üzerine gaz sıkarsan onlar da tabi yumurta atar. Aslında hoş görüsüz bir toplum yarattık, bırak kim konuşacaksa konuşsun, yasakladıkça problemi kendimiz yaratıyoruz.



M.U. : Genelde fotoğraflarınızı geniş açı ile çekiyorsunuz.



A.Ç. : Benim 12-24 objektifim standart gibidir.



M.U. : Niye geniş açıyı tercih ediyorsunuz?



A.Ç. : İnsanın içinden, konunun içinden çekiyorsun, alan dar olduğu için.



M.U. : İlgi ile izlediğiniz, beğendiğiniz fotoğrafçılar var mı?



A.Ç. : Magnum ekolündeki fotoğrafçıları seviyorum. Ara Güler, Salgado, Kudelka, Bresson, gibi



M.U. : Fotoğraf ile ilgilenen genç arkadaşlarımıza ne söylemek istersiniz?



A.Ç. : Fotoğrafçılık biraz da donanım meselesi; Ara Güler’in güzel bir sözü var, ‘her fotoğrafçı biraz heykel tıraş, biraz ressam, biraz mühendis, biraz arkeolog, biraz tarihçidir’ der. Burada herkesin bir donanıma sahip olması gerektiğini söyler, bu varsa fotoğrafçılık vardır. Fotoğrafçılık eline makineyi al bas değil, herkes fotoğraf çeker ama fotoğrafçı olamaz. Gençlerin kendilerini biraz yetiştirmeleri lazım düşünsel ve ruhsal açıdan, ondan sonra makineleri ile Anadolu’ya çıkmaları lazım. Tur ve benzeri ile değil biraz maceracı bir ruhla dolaşmaları lazım.



M.U. : Son olarak bize başarılarınızdan bahsedebilir misiniz?



A.Ç. : 40 yıl içinde 31 kişisel fotoğraf sergim oldu. 13 tanesi Türkiye’de olmak üzere toplam 19 karma sergiye katıldım. Fotoğraf kursları verdim, konferanslara katıldım. Son yıllarda kişisel fotoğraf sergilerim dışında çalışmalarımı daha çok yurtdışı organizasyonlarla paylaşıp onların kültürel etkinliklerine katılıyorum. Bu tamamen benim tercihim. Son bir yıl içinde Birleşmiş Milletler’in düzenlediği “İnsanlığın Gelişimi” konulu uluslar arası fotoğraf yarışmasında en iyi 50 fotoğraf seçildi ve bir fotoğrafım da bu fotoğraflar içinde yer aldı. Nisan 2011 de fotoğrafa destek amaçlı olarak kurulan ve Dünya’nın en saygın kurumlarından birisi olarak kabul edilen Amerika’daki Lucie Vakfı tüm Dünya’dan 63 fotoğrafçıyı portfolyoları üzerinde konuşulmak üzere 29-30.Nisan.2011 de Los Angeles’e davet etti. Bu fotoğrafçılardan birisi de ben oldum. Her iki etkinlikte de Türkiye’den sadece ben varım. Üzücü olan ise bu tür başarıların bu ülkede haber değerinin olmamasıdır. Son 1 yıl içinde “Roman ve Düğün” konulu sergimin 10. ve son sergisini Samsun’da açtım. Türkiye’de Üç 1.Mayıs” konulu fotoğraf sergim Antakya Samandağ Festivali ile İzmir 5.Karaburun Kongresi’nde sergilendi.



2010 Yaz Döneminde Hollanda Maastricht Üniversitesi’nden bir öğrenci fotoğraf konusunda yanımda staj yaptı.



M.U. : Bu güzel söyleşi için dergimiz adına sizlere teşekkür ederim.



A.Ç. : Ben teşekkür derim”¦


Röportaj : Mehmet UÇKUN







Aydın Çetinbostanoğlu



1954’te İzmir’de doğdum.


1970’te kadrajıma neleri sığdırabileceğimi, sınırımın neresi olabileceğini düşünmeden deklanşöre bastım.



1973’te resim öğretmenim neden fotoğraf sergisi açmadığımı sordu ve ilk sergimi açtım.



1973’te otostopla Türkiye turu yaptım. Ülkemin genişliği, insanımın çeşitliliği yapacak çok işimin olduğunun göstergesi oldu. Binlerce film rulosu bu zenginliği görüntülemeye yetmedi.



1974’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdim.



1977 1 Mayıs’ında Taksim’de fotoğraf çekerken yaşamım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. O kareler bugün Türkiye’nin hala unutamadığı kareler oldu. Bir bayramı yaşayanların mutluluğuyla ölümün dehşetini yaşayanların görüntüleri ardı ardına geldi.



1979’da Maliye Bakanlığı’nda Gelirler Kontrolörlüğü yaptım.



1979’da eşim Zerrin ile evlendim.



1981’de kızım Nergis aile albümümüzde yerini aldı.



1982′de bürokrasiyi terk ettim.



1987′de kızım Yasemin kadrajımın içindeydi.



2007’ye kadar özel sektörde mali yönetici oldum.



Ama hep fotoğrafçı kaldım.



İnsanı sevdim ve hep onu fotoğrafladım.



Kaş’taki sünger avcılarından, Tekirdağ’da bir roman düğününe kadar, yaşamlarına girdim.



Sevinçlerini ve üzüntülerini paylaştım”¦



Bana gülümseyerek, kahkaha atarak, endişeyle, ağlayarak baktılar”¦



Binlerce dostum oldu.



Ne kadar şanslıyım değil mi?



Her insan bir kültür”¦



Türkiye kültür zengini”¦



Dünya zenginliğine katacağımız çok şey var, insana, insanlığa katacağımız olduğu gibi.



Bugüne kadar pek çok fotoğraf sergisi açtım, karma sergilere katıldım.



Ödüller kazandım.



Fotoğrafçılık artık bir yaşam biçimim.



Ben, Aydın Çetinbostanoğlu…








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Aydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir MayısAydın Çetinbostanoğlu : Üç Bir Mayıs

Emel Karakozak : Bir / İm / İz



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓






BİR/İM/İZ


ya da


Kraliçe Çıplak




Emel Karakozak, “BİR/İM/İZ” serisiyle kadın bedeni üzerinden bizleri yeni bir yolculuğa çıkarıyor. İnsanın çoğalarak yalnızlaştığını, soyunarak örtündüğünü ve susarak nasıl çığlık attığını işaret ediyor fotoğraflarında. Beyazın sonsuzluğuna güvenle bırakıyor, ödünç aldığı bedenlerini. Yaşam ve ölümün aynı anda anlatıldığı çift kutuplu fotoğraflarıyla, post-minimalist bir söylemin, yer yer geleneksel formlarla aşık atan melez bir dışavurumunu sunuyor bizlere Karakozak. Bir kadının bedenine düşen ışıktan, bedenin fotoğraf için yeniden varoluşuna giden yolda üretiyor yapıtlarını. Işıkla dantel işliyor ve çıplak beden, motifini yolda buluyor.



Emel Karakozak, “BİR/İM/İZ”de bir yandan geleneksel nü fotoğrafına selam veriyor; diğer yandan da çekirdek model olarak kadın gövdesini kullandığı halde, cinsiyeti adeta fotoğrafın içinde eriterek melez bir ırkın doğumunu bizlere müjdeliyor. Gövde, dokuya dönüşüp fotoğrafın yüzeyi ile yer değiştiriyor. Daha da önemlisi, çoğalırken parçalanan bedenler, yepyeni bir estetik duruşun habercisi oluyorlar.



Emel Karakozak, varlıktan önce her şeyin bir embriyo olduğunu, çoğalarak büyüdüğümüzü ve yine aynı biçimde yalnızlaştığımızı fotoğrafları üzerinden hepimize bir kez daha hatırlatıyor. Her şeyin birbirine benzediği dünyamızda başıboş ruhlara annelik yapıyor: Onları döllüyor, doğuruyor, emziriyor ve görüntülerin uzayına fırlatıyor. Adeta bir çiçekdürbününün içinde kırılmaların, yansımaların, birleşip kopmaların masalını anlatıyor. Ve bu masallar genetik bir kod olarak işleniyor hücrelerimize.



Nerede eksilip nerede çoğaldığımızı, nerede ayrılıp nerede buluştuğumuzu, nerede kaybolup, nerede bulunduğumuzu yeniden sorgulamak için; yani kısacası varoluşumuzu yeniden düşünmek için izleyicilerine bulunmaz fırsatlar veriyor Emel Karakozak’ın fotoğrafları”¦



Merih AKOĞUL


Küratör




One For All


or


Queen is Naked





Emel Karakozak takes us to a new journey on female body with her series of BİR/İM/İZ. Her photography indicates how we scream out by silence, how we veiled ourselves by disrobing and how we become sole by reproducing. She leaves her borrowed bodies credently into the eternity of white. Karakozak presents us a hybrid expressions of a post-minimalist utterance keeping up with partly traditional forms. She is producing in a path leading to recreation of body for photography from the light falling on a female body. She is knitting a lacework with light and finds nude body motifs.



Emel Karakozak is greeting to the traditional nude photography and also heralding the birth of a hybrid race by melting the sex in photography despite using a core model which is female body. Body replaces with the surface of photograph by shading into a texture.



Emel Karakozak reminds us through her photography once again that everything is an embriyo before presence and we all are growing up by reproducing and becoming lonely in the same way. In our world where everything resembles one another she is mothering idle souls: suckling them and throwing them to her own space. She is telling the stories of the breakings, reflections, splits and unifications. And these stories are processed as genetic codes to our cells.



Her photographs give s us splendid occasions to question where to lessen where to grow, where to break apart where to join and where to be present; briefly she is facing us with the chance to think about our existence.



Merih AKOĞUL


Curator

























Emel KARAKOZAK (AFIAP)


1975 yılında Mut’ta doğdu.


Araştırma Enstitü’sünde Mühendis olarak çalışmaktadır.


Doktora eğitimine ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde II. Üniversite eğitimine devam etmektedir.


AFAD üyesi,


Tahsin Sezer Proje Atölyesi,


S.Haluk Uygur Paylaşım İleri Fotoğraf Sanat ve Düşünce Atölyesini tamamladı.

(Emel Karakozak ARTGALERİM tarafından temsil edilmektedir)




Emel Karakozak



Kişisel Sergiler


2011 “BİR/İM/İZ”, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi, İstanbul


2011 “Lotus”, Yakın Doğu Üniversitesi, Kıbrıs


2010 “Lotus”, Hacı Ömer Sabancı Sanat Galerisi, Adana


2010 “Lotus”, TÜYAP 4.Kitap Fuarı Altın Koza, Adana



Karma Sergiler



2011 Art Bosphorus Çağdaş Sanat Fuarı, İstanbul


2011 “Işıkla Yazılan Öyküler”, Fotoğraf Günleri, Uşak


2011 “Adı Fotoğraf”, Yakın Doğu Üniversitesi, Kıbrıs


2011 “Aile İçi Şiddete Son”, Nişantaşı City’s AVM, İstanbul


2011 “Kadın Başarır 2”, Tarihi Kız Lisesi, Adana


2010 “Adı Fotoğraf”, Tarihi Kız Lisesi, Adana


2010 “Önyargıları Kırmak”, Tarihi Kız Lisesi, Adana


2010 “Engel(li) Kim”, AFAD Sergi Salonu,Adana


2010 Engelliler, Hacı Ömer Sabancı Sanat Galerisi,Adana


2010 “Uçan Balon”, Adana Tarihi Kız Lisesi, Adana


2009 “Işıkla yazılan Öyküler”, Ortopedia Hastanesi Sergi Salonu, Adana


2009 ”Anadolu’da Bir Kızım Var Öğretmen Olacak”, ÇYDD, Adana


2009 “Bir Fotoğraf Bin İnsan”, Kültür Sanat Merkezi, Adana


2006 “Kırmızı”, AFAD Sergi Salonu, Adana


2005 “Çek bir buçuk Adana”, Adana Büyükşehir Belediye Fuayesi, Adana



Gösteriler


2011 “Uçan Balon”, YDÜ 7.Uluslararası Fotoğraf Günleri, Kıbrıs


2011 “Önyargıları Kırmak”, YDÜ 7.Uluslararası Fotoğraf Günleri, Kıbrıs


2011 “Engelli Kim”, YDÜ 7.Uluslararası Fotoğraf Günleri, Kıbrıs


2010 FEM, FSK, Ankara


2010 “Ruhuma Yansıyanlar”, Tarsus Fotoğraf Derneği,Tarsus


2010 “Önyargıları Kırmak”, AFAD, Adana


2010 “Engel(li) Kim”, FSK, Ankara


2010 “Uçan Balon”, Altın Kadraj Fotoğrafçılar Buluşması, Antalya


2010 Işıkla Yazılan Öyküler, Altın Kadraj Fotoğrafçılar Buluşması, Antalya


2009 Işıkla Yazılan Öyküler, YDÜ 6.Uluslararası Fotoğraf Günleri, Kıbrıs


2007 Suriye, AFAD, Adana


2006 “Sessiz Çığlık”, Adana Numune Hastanesi, Adana


2005 “Çek bir buçuk Adana”, AFAD, Adana




‘’Görsellik ağır basan yanım, fotoğraf ise kendimi, ruhsal, düşsel, düşünsel ne varsa benliğimde ifade etme şeklim’’ olarak belirtiyor.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Emel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İzEmel Karakozak : Bir / İm / İz

Ender E.Acar : Dünyanın Bütün Çiçekleri




DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ




Dere boyunca bir şenlik tef çalan rüzgarın önünde dans ediyor kavaklar; biliyorum yalnızlık kuyusuna düşmüş yüreğimi çatlatmak için bütün bunlar. Azgın sonbahar yağmurları dövüyor okulumun saç çatısını rengi kaçmış sıvası dökülmüş duvarlar dil ağız vermez anlamaz adamın halinden.



Kırık camlarda seyrediyorum kendimi parça parça yarınlar toparlamak çok güç. Bir ellerinde defter bir ellerinde kalem naylon poşet içinde, bir ellerinde yarım tandır ekmeği, bir avuç gece kaçkını lastik pabuç içindeki çorapsız ayakların kar suları içinde yüzmesi yakındır.



Beşibiyerde kimi ürkek kimi çekingen bir yudum su diye gözlerime bakan çocuklarımın geceler lastik gibi çektikçe uzar günün ağarmayacağını güneşin ebediyen doğmayacağını zannedersin, ümitsizlik yoklar en zayıf yerini. Kışa ne kaldı şurada eli kulağında ha düştü ha düşecek yılın ilk karı, akbaşlı dağların ufuklarının kararması yakındır, pişkin pişkin sırıtarak gözleri kamaştıran yalancı bir aydınlıkta son deminde muradına ermiş bir kız kurusunun kırıtkanlığı ile inecek yine köylere kar. Önce çamur dünyasına dönecek yollar vıcık vıcık halimiz, duman aylarca sürecek kış uykusuna yatmıştır artık yollar kızıl eşkıya ininde baharı beklerken meydan beyaz eşkiyanın atlarına kalmıştır yıl, iki mevsim ülkemin bu köşesinde; kış ve mevsim terörü. Tedirginliği bitmiştir kar gelsin öğretmenim, kar gelsin, kar gelmezse terör gelir diyen çocuğumun.



Akımlar altı diyecek bir telsizin diğer ucundaki şom ağızlı başını alıp gitmiştir elektrik keyfi yetecek de dönecek gelecek her Allahın günü arızayı bulana kadar bir önceki köye kadar mekik mekik dokur milisler.



Gözümüz kulağımız yolda bacaksızı cinaliyi bekleyeceğiz hacıyolu bekler gibi. Kasım, Aralık, Ocak, Şubat, Mart, ne elektrik, ne telefon, ne yol, ne gelen var, ne giden yollar. Hiç olmazsa Geyikpınar’a kadar açılsa şehre ineriz, gazete, dergi alırız. Hasta olup sevk almaya gitsek; hocam rapor mu alacaksınız diyecek beni üç yıl boyunca teftiş edemeyenler, inanır mısın teftiş edilmeden stajerliğim kaldırıldı desem biliyorum inanmayacak kimse. Burada ne yaptın diye soran olmadı, belki bu yıl, gerçi bu yoldan gidersem çıkışı bulmak zor olmayacak.



Ben nutuk çekmiyorum nutuk çekenleri sevmem, şikayet de etmiyorum, çalışıyorum kanımca, kararımca, elimden geldiğince, bir şeyden şikayet edecek oluverirsen gönlün kahırlanırsa bir şeye ya da birilerine; elinin altında bulundur dünyanın bütün çiçeklerini üzüldüklerin ne kıymetsizmiş diye”¦



Beşibiyerde: 5 sınıfın birden aynı sınıfta öğrenim görmesi


Akımlar altı: elektkrik gitti


Bacaksız: dozer


Cinali: greyder





































Ender E.ACAR Hakkında



1979 Yılında samsunda dünyaya geldim babamın görevi nedeniyle çok çeşitli yerleri dolaşarak birçok yerde öğrenim hayatimi sürdürdüm fotoğrafla olan aşkım ilkokul yılarında başladı. 1968 kuşağının kimin tarafından çekildiğini bilmediğim ABD’nin 6. Filo’ya defol gösterisi yaparken çekilmiş olan fotoğraflarını TV’de görünce adeta büyülendim. İlkokul öğretmenimin Zenit marka fotoğraf makinesini fotoğraf çekmeye gittiğimizde bana birkaç kare çekmek için vermesiyle fotoğrafla tanışmış oldum.



1996-2000 yıllarında üniversitede fotoğrafçılık kulübünde karma sergilerde yer aldım.




Ender E.Acar


2002 yılında askerliğimi yapmak için gittiğim Siirt’te karma sergilerde yer aldım, çeşitli yarışmalarda çeşitli derecelerim var



Şu an halen Sinop’ta öğretmen olarak çalışmaktayım.



Okulumuzda fotoğrafçılık kulübü kurdum elimden geldiğince kulübümüzde bildiklerimi öğrencilerime aktarmaya çalışıyorum çeşitli fotoğraf gezileri düzenliyoruz



Fotoğrafçılığın her yönüne ilgi duymakla beraber sosyal-belgesel fotoğrafa ilgi duyuyor ve bu konu ile alakalı her yayını takip etmeye çalışarak elimden geldiğince kendimi geliştirmeye çalıyorum.




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ender E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün ÇiçekleriEnder E.Acar : Dünyanın Bütün Çiçekleri

Röportaj : Anadolu’yu Vermeyeceğiz





Mehmet Uçkun .: Anadolu’yu Vermeyeceğiz hareketi nasıl başladı?



Saner Şen : Anadolu’yu Vermeyeceğiz Hareketi, içinde yaşadığımız doğayı hiçe sayan, doğal varlıklarımızı üzerinden rant sağlanabilecek kaynaklar olarak gören yıkıcı, kapitalist anlayışa karşı tepki olarak başladı. Hareket, yaşam alanlarının yok edilmesine, bir mal gibi alınıp satılmasına, şirketlerin tekeline terk edilmesine karşı çıkan sıradan yurttaşların bir araya gelmesi ve ortak mücadele etme kararıyla ortaya çıktı.





M.U.: Hedefleri neler?



S.Ş.: Hareketin hedefi, derelerimizin şirketlere satışının önünü açan ve doğa üzerinde yıkıcı etkileri tüm kamuoyu tarafından gözlemlenen hidroelektrik santral projeleri, ormanlarımızın talan edilmesine neden olacak 2B kanun tasarısı, ülkemizde kurulması planlanan nükleer santral projeleri gibi yaşam alanlarımızı tehdit eden tüm uygulamaların durdurulması ve doğa ananın haklarını teslim eden bir doğa anayasasının oluşturulmasıdır.





M.U.: Gelişiminden bahsedebilir misiniz?



S.Ş.: Geçmişte doğa hakları mücadelesi veren bireyler ve yaşam alanları tehdit altında bulunan halkın katılımıyla internet ağı üzerinden başlatılan iletişim zamanla gelişerek büyüdü. Ortak bir manifesto çevresinde örgütlenen hareket dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin her bireye kucak açarak genişledi. İsyanımızı duymak istemeyen iktidar sahiplerine sesini duyurmak için tüm ülke çapında yürütülecek bir eylemin hazırlığını yaptı. Su anda yurdun dört bir tarafından Ankara’ya hareket eden gruplar Mayıs ayında buluşacak.





M.U.: Karadeniz yöresinin ve geçtiğiniz yerlerdeki halkın katılımı nasıl?



S.Ş.: Bu uzun soluklu bir eylem. 40–45 gün boyunca günde 25–30 kilometre yol yaya olarak kat ediliyor. Çok sayıda insan bu yürüyüşe katılıp gücümüze güç katmak istese de ülkenin durumu belli. Bu kadar ağır çalışma koşullarının dayatıldığı, işsizlik oranının bu kadar yüksek olduğu bir ülkede insanların hayatlarına ara verip topyekün böyle bir eyleme katılmalarını beklemek gerçekçi olmaz. Ama yürüyen grupların Ankara’ya ulaşacağı dönemde işlerinden izin alarak destek vermek için gelecek binlerce insan olacak. Bundan eminiz.





M.U.: Yaşadığınız zorluklar neler?



S.Ş.: En büyük sorunlardan biri yürüyüşe uygun olmayan parkurlarda yürümek zorunda kalmak. Genellikle sert asfalt zeminde, otoyolların emniyet şeritlerinde yürümek zorunda kalıyoruz. Genellikle geçtiğimiz bölgelerde yaşayan yerel halkın evlerde ağırlansak da yerleşimden uzak bir noktada kaldığımızda kamp yapmamız gerekiyor. Kamp için uygun yer bulmak her zaman mümkün olmuyor. 25–30 km yürümek ve bunu her gün tekrarlamak oldukça yıpratıcı. Ama yaptığımız eylemin doğruluğuna olan inancımız çok sağlam. Bu bize güç veriyor. Tabi en büyük güç kaynağımız yollarda karşılaştığımız destekçilerimiz.





M.U.: Bu harekete destek vermek isteyenler nasıl destek verebilir?



S.Ş.: En büyük destek gelip bizimle yürümek olur. Yolun tamamı olmasa da bir kısmı. Ankara’ya kalabalık bir kitle olarak girmek çok önemli. O zaman geldiğinde yanımızda olmaları çok önemli. Yürüyüşe katılamayanlar konu hakkında bilgi sahibi olmayanlara eylemin amacını anlatıp desteğin artmasını sağlayabilir. Yaşadıkları bölgelerden geçen gruplara eşlik edebilir, konaklamalarına ve ihtiyaçlarına destek sağlayabilir.





M.U.: Yürüyüşün fotoğraf çekimlerinin dışında belgesel film gibi bir kaydı da olacak mı?



S.Ş.: Henüz netleşmese de bunun olacağını tahmin ediyorum. Şu anda gruplarla yürüyen ve video çeken insanlar var. Bu kayıtlar bir araya getirilecektir diye düşünüyorum.





M.U.: Basının ilgisi nasıl?



S.Ş.: Basının ilgisi tahminimizden çok daha büyük oldu. Hemen her gün çok sayıda gazetede haber oluyoruz. Birçok TV kanalı haber bültenlerinde yürüyüşe dair haberlere yer verdi. Hâlihazırda milyonlarca insan meseleden haberdar.





M.U.: Yürüyüş esnasında ilginç tecrübeleriniz oluyor mu?



S.Ş.: Yürüyüşün kendisi başlı başına ilginç. Kimse 1000 kilometrelik bir yolu yürüyerek kat edeceğimize inanmıyordu. Yolun üçte ikisi bitti. Artık inanıyorlar. Kimisi balkonlara çıkıp alkışlıyor. Kimisi uzaktan geldiğimizi görüp çay demliyor. “Vah vah yazık! O kadar yol yürünür mü?” diye üzülenler de var tabii.





M.U.: Son olarak eylem Ankara’da son bulacak, öngörüleriniz neler?



S.Ş.: Ben sahsım adına Ankara’da kalabalık bir kitle olacağımız düşünüyorum. Destek vermek için Ankara’ya gelecek binlerce insan olacak. Hedefimiz manifestomuzdaki taleplerinizin ciddiye alınması. En başta doğa ananının haklarını teslim edecek bir anayasa istiyoruz.



Röportaj : Mehmet UÇKUN



www.vermeyoz.net






Saner ŞEN Hakkında



1974 yılında Sivas’ta doğdu. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun. Gazetecilik mesleğine 1996 yılında Bursa Olay Gazetesi’nde başladı. 1997yılında İstanbul’a döndü ve aylık dergilerde serbest foto muhabiri olarak çalışmaya başladı. Kısa bir süre Gezi Traveler Dergisi’nde fotoğraf editörlüğü görevini üstlendi. 1997 yılından bu yana 20’den fazla ülkede genellikle sosyolojik, kültürel ve politik konular üzerine belgesel çalışmalar yaptı. Fotoğrafları ve makaleleri National Geographic, Geo, Der Spiegel, Masa Acher gibi pek çok dergide yayınlandı. 2003 Irak savaşında sırasında hazırladığı “Irak’ta Yağma” konulu çalışma 9.Uluslararası İstanbul Bienali’nde sergilendi. 2004 yılından bu yana National Geographic Dergisi’nin Türkiye edisyonu için fotoröportajlar üretiyor. 2007 yılında Narphotos Ajansı’na katıldı. İstanbul’da yaşıyor ve halen serbest foto muhabiri olarak çalışıyor.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz Röportaj : Anadolu'yu Vermeyeceğiz

Gökhan Dursun : Otopazarı




OTOPAZARI


Gökhan Dursun




Lüks ibaresini rafa kaldıran bir klasiktir artık otomobil. İhtiyacın sıradanlaştırdığı yaşam biçiminin bir gereğidir. Her cebe hitap eden uğrak bir yerdir oto pazarları da. Sıkıcılığın zamanla keyfe, durağanlığın harekete dönüştüğü mekândır.




ALICI:



Kimi zaman birkaç saat, kimi zamansa aylar suren arayışlar… Çiziği olmayan, hasarsız temiz araba bulamamak… Galericiler ve ruhsat sahipleri tarafından aldatılma korkusu… İkinci el piyasası sıkıntısından dolayı Anadolu’nun neredeyse tüm illerinden İstanbul pazarına, araba bulma umuduyla gelenler”¦




SATICI



Dertlerin en büyüğü, maliyet. Gerek galericinin gerekse ruhsat sahibinin aracı pazara getirmek, giriş, hazırlık derkenki telası. Hele ki aracı satamayıp da vay halime diyerek, bir sonraki hafta maliyetiyle boğuşmak”¦ İkinci el piyasasında, sıfır ayarında araba arayan müşteriden gelen bıkkınlık”¦



Sıkıntıların asılması, pazarlık ardından gelen el sıkışma ve yüzlerdeki mutluluğu görebilmek gerçekten çok heyecan vericiydi.



Bireysel anlamdaki ilk projem olan “Otopazarı“nı İstanbul (Yenibosna, Rami, Halkalı) ve İzmir (Buca-Kemalpaşa) pazarlarında 7 aylık bir çalışmayla tamamladım.































Gökhan DURSUN Hakkında


21.06.1988’de İstanbul Fatih’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi İstanbul’da, yüksekokulu Sakarya’da okudum. Şu anda ise Dokuz Eylül Üniversitesi İ.B.B.F.’de Maliye 2.sınıf öğrencisiyim.

Fotoğrafa ilk olarak 2009 yılında Sakarya Üniversitesi Ali Fuat Cebesoy M.Y.O.’da Ali Emre Çetiner hocamla başladım. İlk fotoğraf eğitimimi de kendisinden aldım. İlk atölye ve sergi deneyimlerimi de burada hocamla yaşadım.




Gökhan Dursun


2009 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’ne geçişimle beraber Dokuz Eylül Üniversitesi Fotoğraf Topluluğu’na (DEFOT) katıldım. Burada aldığım fotoğraf eğitimi fotoğraf dünyamı ve çalışma sistemimi değiştirerek beni bireysel projelere doğru yönlendirdi. Bunun da ilk meyvesi olarak Otopazarı doğdu”¦



Katıldığım sergi ve atölyeler.



“Ortaya Karışık” fotoğraf sergisi, FotoAFC-Sakarya (2009)


“5 Kare” fotoğraf atölyesi ve sergisi, DEFOT-İzmir (2009)


“5 Kare” fotoğraf atölyesi ve sergisi, DEFOT-İzmir (2010)


“Kemeraltı” fotoğraf sergisi, DEFOT-İzmir (2010)


“Portre & Obje” fotoğraf sergisi, DEFOT-İzmir (2011)


“Otopazarı” bireysel proje, DEFOT-İzmir (2011)


“İğne deliği” atölyesi, DEFOT-İzmir (2011)









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : OtopazarıGökhan Dursun : Otopazarı

Fırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin Ahlakı




Genel Ahlak Kimin Ahlakı?




Hergün sayısız ahlaksızlığa hizmet ettiğimizin ve bunlardan en göze batanın karakter analizi yoluyla insanlara ulaştığımızı sanarak birazda onların duygularını incitirken kendi minik egomuzun nasıl da kurbanı olduğumuzun farkında olanı var mı aranızda ya da azınlık diye adlandırdığımız insanları ahlaksızlıkla suçladığımızın? Peki ya “genel ahlaksızlık” başlığı altında toplanan asıl sapkın, o çok büyük toplumsa? İşte bu pencereden bakmasını bilen 3.000 kişilik bir insan yığını arasında objektifimi çarpıyorum yüzlerine. Onların duygularına erişmenin aynı çatı altında yaşadığımız, aile kavramını oluşturan bireylerin duygularına erişmekten daha kolay olduğunu düşündürecek vizörden bakıyorum… Bunu ispatlayan fizyolojik döngüleriyle dans ederek karşılık veriyorlar şaşkın gözlerime.



Söyledikleri farklı sloganlar yükselirken selamlaşıyoruz benim için bir kaç saniyeliğine o anı dondurmak adına durdukları fotoğraflarda. Cinsel yönelimlerinden ötürü okul arkadaşlarınca sözsel tacize uğrayanları var aralarında. Hani o küçük ergenlerin espiri mezesi haline gelenler, cinsel değişimlerinden ötürü fuhuşa zorlananları var, dışlananları, dayağa maruz kalanları, öldürülenleri, belki kendilerine gösterilen şiddete karşılık o yüce şiddet makamından bir parça da olsa almış değiller (!) Naifler ve o sert görünüşlerinin aksine başka hassasiyetleri de var, kendilerini ifade etmek istedikleri bir dernekleri var, bayrakları var, onların herkesi kabul gören gökkuşağı renkleri var, ellerine aldıkları pankartlarıyla beraber hep bir ağızdan söyledikleri “Genel Ahlak Kimin Ahlakı?” sloganları var!






























Fırat GÜRGEN Hakkında


90 senesinin Nisan ayında İstanbul’da doğdu. İlkokul yıllarında çizim yapabildiğini keşfetti. 15′lerinde aktif bir lise döngüsüne dahil oldu. 2006 yılında tiyatro eğitimi almaya başladı ve buna ek olarak fotoğraf dersleri izledi. 2008 de birkaç moda ve stil life fotoğrafçısının asistanlığını yaptı. 2009’da kendi işleri ağarlık kazandı ve bunun üzerine eğildi. 2010’da çeşitli kısa filmler çekerek set dünyasına dahil oldu ve set fotoğrafçılığının yanı sıra devamlılık asistanlığında bulundu. Bu sırada fotoğraf dersleri vermeye başladı. 2010 yazında Bahçeşehir Üniversitesinin Fotoğraf & Video bölümünü kazandı, şu an aynı okulda Sinema & TV bölümünde eğitimine devam etmekte”¦






Fırat Gürgen




Yarışma ve Sergiler


2009 Herkes Okula Karma sergisi (2 eser)


2009 Çecüd İstabul Fotoğraf Yarışması birinciliği


2009 İlçe(Bağcılar) Resim Yarışması ikinciliği


2010 İlçe(Bağcılar) Resim Yarışması birinciliği


2010 Arel üniversitesi Ulusal Fotograf Yarışması ( 2 eser sergilenme hakkı)


2010 Pera Güzel Sanatlar Ulusal Resim Yarışması üçüncülüğü (Eğitim bursu – 2 eser)


2010 Çecüd İstabul Fotoğraf Yarışması (final)


2010 Herkes Okula Karma sergisi (20 eser)






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Fırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin AhlakıFırat Gürgen : Genel Ahlak Kimin Ahlakı

KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği




Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği (KIFSAD) Başkanı Arif Tekin ile Röportaj





Ropörtaj: Mehmet Uçar (TEKİN ERTUĞ ATÖLYESİ; Şubat – Mart 2011) FSK (FOTOGRAF SANATI KURUMU)


Derneğin tarihçesini özetleyebilir misiniz?



Derneğimiz; KIFSAD (Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği)”¦ Kırklareli’nin küçük bir kent olması nedeniyle birbirini yakinen tanıyan “fotoğraf meraklıları” ve Fotoğraf gezilerinde tanışanlar tarafından oluşturulmuştur. İlimize dışarıdan gelen fotoğrafçıların da bunda etkisi olmuştur. Istranca’lar (Yıldız Dağları) Mükemmel bir hazinedir.



Derneğin kuruluş aşamasında sorun yaşadınız mı, o sorunları nasıl aştınız?



Kuruluş aşamasından önce; Fotoğraf Sanatı na iki farklı bakış açısı vardı”¦ Bir grup: Fotoğrafın “Elit” bir sanat olduğunu; Diğer bir grup da: Öncelikle Derneğin oluşturulup eğitim çalışmalarının gerçekleştirilmesi ve ardından seçici davranılması gerektiğini öne sürmüş ve Dernek bu tartışmaların sonucunda “Elit” çilerin bir kısmının dışında kurulmuştur.




Arif Tekin (Başkan), Fotoğraf: Erhan Baycan




Sözünü ettiğiniz “Elit” lerin bir başka dernek kurma girişimleri var mı?



Böyle bir çalışma olmadı. Sayısal olarak da fazla değiller.Ama biz bunu kayıp olarak gördüğümüz için belirttik”¦



Derneği kurmakla baştan planladığınız hedefe hangi ölçüde ulaşabildiğinizi düşünüyorsunuz?



Bugün içinde bulunduğumuz durum; Oldukça iyidir. İlin Kurumları tarafından ciddiye alınıyor olmak sevindiricidir”¦




Arif Tekin




Dernek mekânınız fiziksel olarak size yeterli midir?



Yeterlidir”¦



Web siteniz var mıdır?



Sitemiz oluşma aşamasındadır”¦



Teknolojiden hangi ölçüde faydalanabilmektesiniz?



Bu konuda bilgi ve yeterliliği olan arkadaşımız bütün yükü taşımaktadır. Diğer üyelerimiz de her geçen gün bu konuda ilerlemektedir”¦




Aya Nikola Manastırı




Kaç üyeniz var?



47 kayıtlı üyemiz bulunmaktadır”¦



Derneğe üyelik koşullarınız nelerdir? Ne gibi şartlar aramaktasınız?



Tüzüğümüz standart bir tüzük sayılır. Üye olmak için 18 yaş ve fotoğraf meraklısı olmak yeterlidir”¦




Sedat Yılmaz




Dernekte kaç profesyonel fotoğrafçı üyeniz bulunmaktadır?



Profesyonel sayılmaz ama uzun yıllardır fotoğraf çeken ve oldukça değerli arşive sahip arkadaşlarımız vardır”¦




Arif Tekin – Dumanın Efendisi




Dernekte farklı mesleklerden insanların oranı nedir? Ağırlıklı olarak hangi meslek grupları bulunmaktadır?



Derneğimizde, Tekstil işçisinden Cumhuriyet Savcısına kadar geniş bir yelpazede üye bulunmaktadır”¦



Üyeleriniz arasında genel olarak fotoğrafın hangi alanına eğilim daha yüksektir?



Istranca’lardan dolayı “Doğa Fotoğrafçısı” oldukça fazladır. Bunun yanında: Kurgu, portre, Makro bir de manipüle dalında da fotoğrafçılarımız vardır.




Arif Tekin – Çömlekçi


Derneğinizde temel fotoğraf eğitimi veriyor musunuz? Veriyorsanız, bu seminerlere katılanların, eğitim sonrasında derneğe devam etme oranı nedir?



İkinci dönem kursumuz halen devam etmektedir. Yüzde doksan oranında faaliyetlere katılmaktadırlar”¦




Sedat Yılmaz


Fotoğraf eğitimi verebilen kaç üyeniz bulunmaktadır?



Beş üyemiz bu konuda yeterli ve donanımlıdır”¦



Derneğinizin gelir kaynakları nelerdir?



Aidat gelirleri ve bağışlar”¦




Sedat Yılmaz – Dupnisa Mağarası




Derneğinizde herhangi bir mali sıkıntınız var mıdır? Var ise, ne gibi mali sorunlar yaşıyorsunuz?



Her dernekte görülen “aidatların zamanında toplanması” bizim için de sıkıntı olabilmektedir”¦



Derneklerin önemli bir kısmında her ay periyodik olarak gerçekleştirilen, Ayın Fotoğrafı, Ayın Portfolyosu, Ayın Kitap Okuması ve bunun gibi etkinliklerden hangilerini gerçekleştirebiliyorsunuz? Yahut bunlara benzer periyodik etkinlikleriniz var mıdır?



Bu tip çalışmalarımız henüz oturmadı fakat yarışmaları takip ediyoruz”¦




Erhan Baycan




Neden yarışmalar? İnsanların özellikle yarışmalara öncelik vermelerini kişisel olarak ne ile ilişkilendiriyorsunuz?



Fotoğrafçılar kendilerini kanıtlamak istiyor. Nerede olduklarını görmek istiyorlar.



Dernek üyelerinin aktivitelere katılımı nasıldır?



Bu durumda “doyurucu” bir katılım yok. Yeni üyelere bakılırsa ileride güzel işler olacak”¦




Sedat Yılmaz




Derneğiniz kapsamında sürdürülen atölye eğitimleri var mıdır?



Hayır yok”¦



Usta fotoğrafçıların derneğiniz çatısı altında belli konu başlıkları koyarak atölye açmaları fikri için ne düşünürsünüz? Dernek yönetimi olarak atölye konusunu hiç gündeminize aldınız mı? Gelecek zamanlarda; “Doğa Atölyesi”, “Makro Atölyesi”, “Portre Atölyesi”, “Belgesel Atölyesi”, ”¦vb atölyeler oluşturma noktasında düşüncelerinizi alabilir miyiz?



Bu tip atölyelerin açılmasını isteriz ama henüz birinci yılını tamamlamış bir dernek için zamana ihtiyacımız var”¦




Erhan Baycan




Dernek üyelerini ortak bir çabaya yönlendirebilmek için planladığınız ya da düşündüğünüz faaliyetler nelerdir?



İlimizde ve çevredeki festivaller. Bu konuda yararlı olmaktadır”¦



Derneğinizde, üyelere fotoğraf bilgilerini geliştirmeleri konusunda ne gibi katkılarda bulunmaktasınız?



En yararlısı, birlikte düzenlediğimiz “Fotoğraf Gezileri”dir”¦



Sergi, sohbet, vs gibi etkinliklere konuk bulma konusunda zorluklarla karşılaşıyor musunuz?



Katılımlar tatmin edici boyuttadır”¦




Arif Tekin – Gelin Mantarı




Şu ana kadar kimleri derneğinize söyleşi, sohbet, sunum gibi etkinlikler için davet ettiniz?



Bir festival kapsamında İsa Çelik kentimize geldi. Lüleburgaz’da Nevzat Çakır’ın söyleşisi ve gösterisini izledik.



Derneğinizde bir kütüphane var mı?



Kitaplık var diyebiliriz”¦



Derneğinizin çıkartmış olduğu yayın var mıdır?



Bir dergi üzerinde çalışıyoruz”¦




Erhan Baycan – İğneada




Oluşturmayı düşündüğünüz dergi hakkında bizi bir miktar bilgilendirebilir misiniz lütfen?



İlin tanıtımı ve çevre sorunları ağırlıklı olacak. (Çevre kirliliği, ormanlarımızın korunması vb”¦)



Bulunduğunuz bölgede fotoğraf sanatını sevdirmek için ne gibi faaliyetlerde bulunuyorsunuz?



Çevreyi tanıtıcı geziler, sergiler vb”¦




Sedat Yılmaz




Bölgenizin tanıtımına ve yaşamına kurum olarak ne gibi katkı vermektesiniz?



En son İlimiz Valisi ve Kurum Yöneticilerini, “Sonbahar gezisi” ne götürdük. Oldukça övgü aldık ve Bölgemizin bu konuda gelişmesi amacıyla ortak projelerde görev almaktayız”¦




Dernek veya fotoğrafçı olarak içinde yer aldığınız yörenizin tanıtımına ilişkin veya sosyal yönü bulunan projelerden söz eder misiniz?



Henüz Trakya Kalkınma Ajansı tarafından değerlendirilmekte olduğundan Projemiz hakkında fazla bilgi veremiyoruz. Fakat Trakya’da ilk olacağını söyleyebilirim”¦



Kendi yörenize ilişkin ne gibi özel projeler düşünüyorsunuz ya da hayata geçiriyorsunuz?



En önemlisi; Bölgenin “Doğa yürüyüşü” amaçlı olarak düzenlenmesi ile ilgili projede ortak olarak yer aldık.




Kadir Teksin




Başka sivil toplum örgütleri ile ortak çalışmalarınız var mıdır? Varsa nelerdir?



Çevre örgütleri, sanatseverler, vb”¦ Sivil toplum örgütlerleriyle oldukça iyi ilişkilerimiz vardır”¦



Ne gibi sosyal sorumluluk projeleri yaptınız / yapacaksınız / planlıyorsunuz?



Engelliler ile birlikte; Kentin bu kasım için “engel”lerini fotoğraf yoluyla tespit etme çalışması içerisindeyiz”¦




Nedret Benzet – Pekmezciler




Ülkemizin çeşitli kurum ve derneklerince gerçekleştirilen etkinliklere hangi oranda katılmaktasınız?



Çevre örgütlerine fotoğraf desteği veriyoruz”¦



Diğer fotoğraf dernekleriyle yardımlaşma ve destek alma / destek verme ilişkisi var mı aranızda?



Biri dışında birlikte hareket ediyoruz”¦ Şimdilik üç dernekle ortak işler yapıyoruz”¦



Ortaklaşa çalışmalar yaptığınız diğer fotoğraf dernekleri hangileridir, birlikte ne gibi şeyler yaptınız, lütfen bir miktar bilgi aktarabilir misiniz?



Ortak sergiler, derneklerin düzenledikleri toplantılara katılım desteği vb”¦




Nedret Benzet




TFSF’ye üye misiniz? Değilseniz üye olmayı düşünüyor musunuz? Böyle bir üst kurum üyeliği hakkında ne düşünüyorsunuz?



Üye değiliz. (Takvim olarak henüz yeni sayılırız) İleride değerlendireceğiz”¦



Deneyimli derneklerden beklentileriniz var mıdır? Varsa nelerdir?



Çevremizdeki en deneyimli dernek Edirne’ deki “EFOD”, gönderdiğimiz çağrılara hiç cevap vermediler. Genel Kurulumuza davet ettik. Hiçbir yanıt alamadık”¦




Özgür Tiran




İleriye dönük ne gibi plan ve projeleriniz vardır?



Trakya Kalkınma Ajansı ile bir proje üzerinde çalışıyoruz”¦ Daha sonrası için; Komşu Ülkeler Bulgaristan ve Yunanistan’daki derneklerle birlikte yapmayı planladığımız “Ortak Kültür” ile ilgili projelerimiz var. Önümüzdeki hafta, yani 4-5-6 Mart 2011) Bulgaristan’daki bir festival için davet aldık. İki Fotoğrafçı ile katılacağız. Ayrıca Bulgar Fotoğrafçılar ile ortak bir sergiyi her iki ülkede gerçekleştirdik”¦










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği KIFSAD Kırklareli Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği

Ömer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin Baloğlu




BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ: ALPTEKİN BALOĞLU




Merhaba FR dostları,


Bu sayıda, ülkemize CMAS Sualtı Fotoğraf Dünya Şampiyonası’nda ilk altın madalyamızı kazandıran bir duayeni misafir etmek istiyorum. Bence bu başarı buzdağının sadece görünen kısmı. Nispeten kısa sayılabilecek sualtı yaşamına sayısız değerli eserler sığdırmayı başaran konuğum Alptekin Baloğlu.




Ö.Y. Sevgili Alptekin, öncelikle Bursa Anadolu Lisesi ortak paydamız ve sonrasındaki sualtı dostluğumuz adına, kısa sürede kazandığın başarılar ve yaptığın işlerden son derece gurur duyduğumu belirtmek isterim. Gün geçmiyor ki yeni bir başarın ya da sualtı projen duyulmasın. Aslında profesyonel olarak yaptığın iş matbaacılık ve o konuda da uluslararası ödüller aldığını biliyoruz. Yine klasik bir soruyla başlamak istiyorum sohbetimize, nasıl ve neden sualtı?



A.B. 1994 yılında çocukluğumdan beri çok istediğim tüplü dalışla tanıştım, bir hobi fuarında dostum Birkan Babakol ile dalış eğitimi almaya karar verdik ve kış olmasına rağmen her hafta sonu dalmaya başladık. Kar yağarken o elbiseyi giymenin zorluğu bitip de sualtına inince birden yepyeni bir dünya sizi karşılıyordu. Bu gizem dolu dünya bana öyle sırlarını açtı ki, her yeni bilgiyi öğrenmeye başladığımda “inanılmaz, bunları paylaşmam lazım” diyordum. Bu paylaşmanın en etkili yolu da fotoğraftan geçiyordu ve bende bu yolu düşe kalka öğrenmeye başladım.




Ö.Y. Sanıyorum 8 sene önceydi, Topkapı Sarayı bahçesindeki muhteşem 3 boyutlu sergini ve gösterini izlemiştim. Hele Okan Bayülgen’in sunuculuğunu yaptığı barkovizyon gösterisi; dönen dervişlerin eteklerinde sunulan sualtı güzellikleri. Bence bu ulusal değil, uluslararası boyutta çok değerli bir sunumdu. Yine dünya çapında ödül almış bir sualtı kitabın var. Sonrasında da takip etmekte zorlandığımız kadar sayısız baskı ve fotoğraf projelerin var ama bize belli başlılarını kısaca anlatır mısın?



A.B. İkinci kitabım olan ve Fransa’da “Dünya’nın En İyi Sualtı Kitabı” ödülünü kazanan “Sualtının Yıldızları” adlı projemin sergisini o muhteşem mekanda yapmıştım. Projelerimde hep farklı sunumları kullanmayı hedeflediğim için açılış kokteyline gelen bini aşkın misafiri şaşırtacak bir gösteri hazırlamıştım. Sahnede arkadan projeksiyonla sualtı fotoğraflarımı gösterirken, sahneye çıkan 6 kişilik semazen ekibi canlı müzik icra ediyor, iki derviş de beyaz elbiseleriyle semaya başlıyordu. Bu arada ben de onların elbiselerine dikey sualtı fotoğraflarımı yansıtmıştım. Semazenlerin dönüşleriyle yunusların, mürenlerin, sürü balıkların hareket eder gibi etkisi canlı müzikle birleşince unutulmaz bir gösteriye dönüşmüştü. Daha sonra aynı gösteriyi Altın Portakal’ın yabancılara tanıtım yemeğinde de yapmış ve büyük bir ilgiyle karşılaşmıştık.




2006 yılında Boğaziçi, Adalar ve Haliç’de yaptığım “İstanbul’un Sualtı Yaşamı” adlı bir kitap, belgesel film ve Taksim meydanında açılan bir sergiden oluşan çok önemsediğim bir projeyi hayata geçirdim. Yaşadığımız şehrin sualtında hala yaşamaya direnen canlıları gören insanlara onları korumamız gerektiğini anlatmaya çalıştığım etkili bir projeydi.




Ö.Y. Denizden Boğaziçi adlı fotoğraflar da bu projeyle doğmuştu galiba.



A.B. Evet Boğaz’da yaptığım dalışlar bittiğinde karşımdaki yalıları, sarayları, köprüleri su hizasından gördüğümde öyle etkilenmiştim ki sonrasında “Bir balığın gözüyle” İstanbul’u fotoğraflamaya başladım. Yarısı sualtını yarısı da su üstünü gösteren bu fotoğraflar farklı bir bakış açısının güzel örnekleri olarak çok ses getirdi. Şu sıralarda İstanbul’un vapurlarını ve gece fotoğraflarını çekmeye devam ediyorum. Ayrıca da tüm Türkiye’yi “Bir Balığın Gözünden” fotoğraflamaya başladım. Şanlıurfa, Sivas, Malatya, Denizli, İzmir, Antalya, Bursa şu ana kadar çalıştığım şehirlerden bazıları, ama bu yaz daha fazla dolaşacak ve bu projemi geliştireceğim.




Ö.Y. Son kitabın “Bir Zamanlar Kızıldeniz” in hikayesi nedir?



A.B. 2010 Ekim ayında 8 arkadaş kuzey Kızıldeniz’de 1 haftalık bir dalış turu yaptık. Hedef tamamen iş hayatımızdaki streslerden kurtulup güzel bir hafta geçirmek ve bu hafta içinde dalıştan başka hiçbir şey düşünmemekti. Yılların buddy’si Birkan Babakol, Ali Sabancı, Emre Kurttepeli, Turgut Gürsoy, Tarkan Ersubaşı, Haluk Emiroğlu ve Kemal Ciliz’dan oluşan çok uyumlu ve neşeli bir ekip olarak günde 4 dalış yaptık ve sadece bu gezide çektiğim fotoğraflardan oluşan bir kitap ortaya çıktı. Bu kitaplar yılbaşı hediyesi olarak bu arkadaşlarım tarafından dağıtıldı. Gelenekselleştireceğimiz bu gezilerin her yıl kitaplarını da yapmak planlarımız içinde.




Ö.Y. Mayıs sonunda Bodrum’da Dünya Sualtı Fotoğraf Şampiyonası var, sen 2005 yılında ülkemize ilk altın madalyayı kazandırmıştın. Bu başarı nasıl geldi, Türkiye olarak dünyadaki yerimizi nasıl görüyorsun?



A.B. Milli takım olarak Dünya Şampiyonalarına ilk katılımımızdı ve balık kategorisinde 25 ülkeden 50 fotoğrafçıyı geride bırakarak altın madalya almış ve bu önemli ödülü ülkeme kazandırmıştım. Bu yıl Jüri olarak ülkemizi temsil edeceğim ve Orhan Aytür ve Kerim Sabuncuoğlu arkadaşlarımızın da başarıyla ve ödüllerle yarışmayı bitirmelerini ümit ediyorum. Yarışmalarda jüriyi etkileyen fotoğrafın, daha önce görülmemiş ve “Vay be” etkisi yaratan fotoğraflar olduğu için arkadaşlarımızın ev sahipliği avantajını iyi kullanacaklarını umuyorum.




Ö.Y. Sualtında hem fotoğraf hem video? Hangisi daha yakın sana ve bu konudaki teknolojik gelişmeler nasıl?



A.B. Son dönemlerde Nikon D3s kullanıyorum ve video çekimlerine de başladım, Geniş açı çekimler çok etkileyici ve başarılı, makro ise çok daha zor, tripod kullanmak gerekiyor, ama kesinlikle çok eğlenceli.




Ö.Y. Her proje çok kapsamlı ve değerli. Nasıl vakit buluyorsun ve nihai hedefin ne, nereye kadar?



A.B. 17 yıldır sualtını tanımaya ve tanıtmaya çalışıyorum, bir proje yaparken de kendi sınırlarımı zorlamayı çok seviyorum. Yanlış anlaşılmasın doğa ile yarışmıyorum, Sualtında çok sakin ve bana sunulanı en iyi şekilde görmeye ve görüntülemeye çalışıyorum. Ama iş su üstüne geldi mi, yani o güzel görüntüleri paylaşma aşamasında teknolojiyi, sunum tekniklerini, yaratıcı fikirleri aramak ve uygulamak en sevdiğim yanım galiba. Çok çalıştığım doğru, gündüz matbaacılık, akşamlarım ise sualtıyla dolu, geceleri 2 den önce yatmıyorum diyebilirim. Nihai hedef diye bir şey yok, daha o kadar çok yapmayı istediğim projelerim var ki bunların sonu gelmeyecek. Sualtını daha iyi tanımak ve tanıtmak ana hedef, daha yapılacak çok şey var…




Ö.Y. Bu aralar ya da yakın zamanda hangi proje var sırada?



A.B. Kısa bir süre önce Bir Balığın Gözünden İstanbul fotoğraflarım Moda’da yeni açılan Double Tree by Hilton Otelinin 253 odasına çok büyük boyutlarda basılarak yerleştirildi. Geçtiğimiz yıl Bursa’da açtığım ve ülkenin tek sabit deniz eğitim merkezi olan Denizin Sırları konseptimi Türkiye’de dolaştıracağım.


Çocuklara “50 Soruda Denizin Sırları” nı anlattığım projemi tüm Türkiye’yi dolaşan bir TIR ile paylaşmak bu yılın hedeflerinden biri. Sponsor arayışlarım hala devam ediyor. Aynı zamanda bu konseptin belgesel filmlerini de yapmayı planlıyorum. Bir balığın gözünden Türkiye çekimleri ve kitap hazırlıkları da yine bu yılın projelerinden. Ayrıca danışmanlık verdiğim yeni projeler de var.




Ö.Y. Hem ülkemiz hem uluslararası sualtı yaşamına çok farklı bir tarz ve renk kattın. Kazandığın ödüller ve gerçekleştirdiğin değerli projeler için seni kutluyorum.



Son 10 yıldır sualtı camiasına, aldığı ödüller ve gerçekleştirdiği projelerle damgasını vuran Alptekin Baloğlu’na çok teşekkür ediyorum, iyi seyirler…



Ömer YOLAÇ






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ömer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin BaloğluÖmer Yolaç : Sualtına Yolculuk : Bir Başarı Öyküsü, Alptekin Baloğlu

Habip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın Tarafı




SAKLI CENNETLER


KÜRE DAĞLARI MİLLİ PARKI BARTIN TARAFI






Değerli fotoğraf dostları, Saklı Cennetler’in birinci bölümünde, Küre Dağları Milli Parkının Kastamonu tarafını dolaştık birlikte. İkinci bölümümüzde ise sular Kenti diye anılan Bartın tarafından gireceğiz Milli Park’a.



Batı Karadeniz Bölgesi’nde bulunan Küre Dağları, sahip olduğu bozulmamış doğal değerler açısından Türkiye’deki en önemli doğal alanlardan birisi.





Ormanlarının doğallığı ve yaşlılığı, alanın büyüklüğü, zengin biyolojik çeşitliliği, bünyesinde barındırdığı yaban hayatının zenginliği ile Küre Dağları, Dünya Koruma Vakfı’nın belirlediği Avrupa’nın acil korunması gereken 100 orman alanı arasında.





Küre Dağları Milli Parkı, Küre Dağları’nın batısında, Kastamonu ile Bartın arasında kalan 34 bin hektarlık bir bölgeyi kaplar. Tamamen bir plato karakterindeki milli park, doğu – batı doğrultusunda uzanır. Karışık yapraklı türler ile iğne yapraklı türlerden oluşan bir orman yapısına sahip. Milli Parkın temel özelliklerinden birisi de kireçtaşı kayalıklarının meydana getirdiği oluşumlardır. Karst kuşağı içerisinde kanyonlar, boğazlar, mağaralar şelaleler ve düdenler, adeta Saklı Cennetimizi süsler.



Saklı Cennet Küre Dağlarına 2009 yılının sonbaharı ile 2010 yılının Ocak ayında çekimler yaptık.



Birinci bölümümüzde hatırlarsanız sonbaharın enfes görüntüleri ile başlamıştık.



Ocak 2010 ayında Bartın ve Kastamonu ile yaptığım görüşmelerde Bartın içinde bile 30 cm kar olduğu söylendi. Biz de güle oynaya kar çekeceğiz diye vardığımız pazartesi günü Bartın içinde bile bir santim kar bulamadık. Hafta sonu bir rüzgar, bir fırtına”¦ Bu belgeselin çekimlerine başladığımızda işimiz hep rast gitti dostlar. Kar dedik kar, yağmur dedik yağmur, güneş dedik güneş”¦ Dedim arkadaşlara moralinizi bozmayın”¦ Çarşamba günü bir kar yağdı ki, görülmeye değerdi.





Bu bölümün girişinde ise Milli Parkımıza beyaz bir gelinlik giydirdik. Ama gelinimiz temizliği, saflığı ve duruluğuyla ne kadar güzel değil mi?



Dedik ya, Bartın Sular kenti diye. Gerçekten de öyle. Ne yana baksanız sular fışkırıyor.





Bartın’a gittiğimiz birinci günde kar yoktu dedik ya hani”¦ Ama kar yağmış olsa yol koşulları Göldere Şelalesine gitmemize izin vermeyecekti. Biz de size bu muhteşem doğayı sunamayacaktık.






Gölderesi Şelalesi iki aşamalı akıyor. Birinci şelale yaklaşık 10 metreden aşağı çağıldıyor. İkincisi ise daha mütevazi. 4-5 metreden çağıldayarak dökülüyor.



Gölderesi şelalesine Mayıs ve Haziran aylarında gelebilirseniz etrafında rengarenk orman gülleri ile bezendiğini görebilirsiniz.



Ulus ilçesi civarında Su Çıkan’a giderken bir çoban keçi sürüsüyle karşılıyor ekibimizi. Hoşbeşten sonra köyün yakınlarında aslında küçük bir pınar olan Su Çıkan’a ulaşıyoruz.







Şimdi sizi başka bir su çıkan’a götürüyorum. Ama bu su çıkan, kocaman bir Şelale. Ulukaya Şelalesi Ulus ilçesine 17 kilometre uzaklıkta, Ulukaya köyü’nün hemen yakınında. Köyden kısa bir yürüyüşle ulaşılıyor.



Şelale, 1000 metre uzunluğunda derin bir kanyonun içinde yaklaşık 20-25 metreden dökülüyor. Ulukaya Şelalesinin çağıltısı, doğanın sessizliğini bozarken hoş bir seda da oluşturuyor. Oradan içilen bir yudum suyun, mitolojide, gizemli sevgileri açığa çıkaran bir iksir olarak kabul edildiği rivayet edilir. Bizden söylemesi.





Tırmanış Sipahiler Köyü Mağarasına.



Sipahiler Köyü Mağarası henüz turizme açılmamış. Işıklandırması yok. Bu nedenle biz de mağarada çekimler yapabilmek amacıyla mağara devrinin kurallarını uyguluyoruz. Meşalelerimiz hazırlanıyor ve e mağaraya giriyoruz.



Mağara çıkışı Murat Dayı’nın selamını aldıktan sonra Bartın tarafında Arıt yolunda milli parkın girişindeki boğazlara doğru yol alıyoruz.





Saklı Cennet bizi şaşırtmaya devam ediyor. Çöme Boğazının girişinde su ve kuş sesleri karşılıyor ekibi. Bu selamı sizin adınıza alıyoruz”¦ Çöme boğazı; Bartın Tarafından Milli Parkın giriş kapısı.





Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi Saklı Cennet’e hem 2009 un sonbaharında hem de 2010 un Ocak ayında gitmiştik. Sonbahardaki su debisi ile Şubat ayındaki debisi arasında bir hayli fark olduğunu görüyoruz.



Beklediğimiz kar yağışı bizi Çöme Boğazı’nda karşılıyor.





Karın ve yağmurun altında çekimlerimizi yaparken Dizlermezeci Köyü Muhtarı Şemsettin TÜRKMEN halimize acımış olmalı ki bütün iyi niyeti ve samimiyeti ile ekibimizi Aşure Bayramı’na davet etti. Tam öğle vakti idi. Kıramazdık muhtarı. Köye çıktık”¦ Ve kazanları görünce”¦ Hakikaten kendimizi bir bayram yerinde hissettik. Bereketli olsun Muhtar. Sağolasın.





Kayacılar mevkiinde yöreyi bilen muhtarın oğlu Mustafa SARI ile Küre Dağları’nın tepelerine tırmanıyoruz. Kireç taşı oluşumların en önemli özelliğini Gürlek Kayalıkları sergiliyor.







Kuruca Şile ile Amasra arasında yoldan geçerken hiç fark edilmeyen bir vadiye giriyoruz ve burada bizi mantarlar selamlıyor.






Biz de bu şirin mantarları selamlayarak Değirmendere Şelalesi’ne doğru gidiyoruz. Görüyorsunuz, ağaçlar da yerlere yatarak bize sevinçlerini gösteriyorlar. Belki de uzun zamandır ziyaretçileri olmamış. Bu ses tabii ki Değirmen Deresi’ne ait. “Ben de varım” diyor. Ancak, bakalım bize geçit verecek mi?






Küre Dağı Milli parkında kestane ağaçlarına sıkça rastlanır. Hatta bu yörede yaşayan halkın geçimini de sağlar. Şimdi Başköy’e doğru çıkıyoruz. Köyün içinde kadınlar, erkeklerinin topladığı kestaneleri ayıklıyorlar. Biz de çekim için Sakine Teyze’den izin aldık”¦ Kolay gelsin Sakine Teyze.



Yalnız burada ilginç bir alışveriş yöntemi var. Takas. Başköylüler kestane vererek karşılığında un, şeker, nohut, ya da yağ alıyorlar. Bu takas usulünün devam etmesi bizi hem şaşırtıyor hem de sevindiriyor. Ne de olsa bazı gelenekler aslında bizi birbirimize bağlayan önemli etkenlerden”¦ Ne dersiniz?















Saklı Cennet’te 2010 yılının Ocak ayında beyazlara büründü Küre Dağları. Tabi ki bu karlar, bahar aylarında Milli Parkı, su cennetine çevirecek, bolluk, bereket getirecek”¦



Bartın ili Arıt Bölgesine çıktıkça kar kalınlığı artıyor. Ben de yolların izin verdiği kadarıyla bu görüntüleri size sunmaya devam edeceğim.



İmamlar Köyünde çalışmalarımızı gören köylüler evlerinden getirdikleri çay ve çöreklerle ağırladılar bizi. Buradan İdris ÖZDEMİR’in şahsında İmamlar köyüne sevgiler yolluyoruz. Anadolu’muzun insanı, hala özelliklerini yitirmemiş.



Saflar, temiz yürekliler. Kötülüklerle karşılaşmadıkları için içlerinde hala duru sevgilerini yaşatıyorlar. Sizi gönülden selamlıyor. Bize de böylesi yakışır.



Soğukta güzel bir çayın keyfini ekibimiz kartopu oynayarak çıkarıyor. Onların da hakkı değil mi? Ne de olsa hepimizin içinde bir çocukluk vardır.



Küre Dağları Milli Parkının yazını da kışını da tanıtmaya çalıştım sevgili dostlar. Size de, bize de, hepimize düşen görev, aslında çocuklarımızdan ödünç aldığımız bu doğayı daha da güzelleştirerek bırakmak. İnsanların para hırsı ve günlerini kurtarma ihtirası yüzünden her derenin önüne yapılması istenen HES’lere şiddetle karşı durmalıyız. Buradan “derelerimizi kurutmayalım” sloganı ile yola çıkan doğa ve çevre dostlarına selam olsun.


Esenlikler dilerim



Bir başka Saklı Cennet’te buluşmak dileğiyle.



Habip YANÇ






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Habip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın TarafıHabip Yanç : Saklı Cennetler : Küre Dağları Milli Parkı Bartın Tarafı