Aylık arşivler: Eylül 2010

DASK Su Altından Halfeti Fotoğraf Projesi Sergisi




DASK DOĞA ARAŞTIRMALARI SPORLARI VE KURTARMA DERNEĞİ



SU ALTINDAN HALFETİ FOTOĞRAF PROJESİ




Derneğimiz tarafından gerçekleştirilen projede;



*Halfeti’de su altında kalan yerleşim bölgelerinin bir kısmının fotoğraf ile belgelenmesi”¦


*Suyla yerel halkın etkileşiminin sanatsal bir bakış açısıyla fotoğraflanması”¦


*Bölgede su tutulduktan sonra Halfeti’de geliştirilmesi planlanan turizm ve su sporları etkinliklerinin tanıtım amaçlı fotoğraflanması”¦


*Baraj öncesi Halfeti fotoğraflarının bölge halkından toplanıp, kopyalanarak arşiv oluşturulması”¦


*Proje çıktısı olan serginin başta Halfeti ve Şanlıurfa olmak üzere diğer illerimizde de dolaştırılarak daha geniş kitlelere ulaştırılması”¦


*Bastırılacak albümle de bu projenin kalıcılığının sağlanması hedeflenmektedir.



Proje Ekibi:



Baybars SAĞLAMTİMUR (DASK)


Funda GÖNENDİK ( DASK)


Bülent ALKAN ( DASK)


Hakan GÖNENDİK (DASK)


Turan ÇETİN (DOĞA Derneği – DASK)


Gökhan GÖKÇE (Çukurova Üniversitesi Su ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi)


Oğuzhan DEMİR (Mersin Üniversitesi Su Sporları Topluluğu)






Şanlıurfa Valiliği himayelerinde ve


Halfeti Kaymakamlığı desteğiyle


3 Ekim 2010 tarihinde Saat 10:30’da


“Halfeti Su Sporları Şenliği” kapsamında


Şanlıurfa Valisi Sayın Nuri OKUTAN’ın


açılışını yapacağı sergimizde sizleri aramızda görmekten onur duyarız.


“Sergi sırasında proje fotoğraflarından oluşan bir gösteri de yapılacaktır.”




Şanlıurfa Valimiz Sayın Nuri OKUTAN’a, Halfeti Kaymakamı’mız Sayın İsmail ÇİÇEK’e, DOĞA DERNEĞİ’ne, çekimler sırasında emeği geçen Kaymakamlık çalışanlarına ve Proje ekibine çok teşekkür ediyoruz.



Pelin KÜLLAHÇI


DASK Yönetim Kurulu Başkanı

DASK Su Altından Halfeti Fotoğraf Projesi Sergisi

Kontrast Dergisi Eylül-Ekim 2010 Sayısı Çıktı



KONTRAST DERGİSİ EYLÜL-EKİM SAYISI ÇIKTI




Kontrast Dergisi, 19. sayısındaki yeni dosya konusu, köşe yazarları ve söyleşi konuklarıyla birlikte fotoğrafseverlerle birlikteliğine devam ediyor.



Eylül – Ekim sayısı dosya konusunda Şule Tüzül “Fotoğrafta Erkek Egemenliği”ni gündeme getirerek kadının fotoğraf ve sanat dünyasında, dolayısıyla toplumdaki varolma çabalarını etkileyici ve düşündürücü bir bakış açısı ile ele alıyor ve “Fotoğrafın cinsiyeti olur mu” diye sorguluyor. Söyleşi konukları Merih Akoğul ve Orhan Cem Çetin. Gerek eserleri gerek düşünsel yaklaşımları ile fotoğraf dünyasına imzalarını atan iki usta fotoğrafçının doyumsuz söyleşilerini okurlar defalarca okumanın keyfini yaşıyorlar. Merakla izlenen İmece, f/64 ve İnce Elek’te köşe yazarlarımız İlker Maga, Özcan Yurdalan ve Altan Bal fotoğraf üzerine görüş ve düşüncelerini paylaşmaya devam ediyor. Onur konuğumuz Gültekin Çizgen, Mart-Nisan sayısında İlker Maga’nın İmece’de değindiği poplulerlik konusuna alternatif bir bakış açısıyla bakarak Kontrast’a zenginlik katıyor. “Fotoğraf Dalları” değişmeyen bölümlerimizden ve bu sayıdaki konuğumuz Cengiz Oğuz Gümrükçü. “Bakış Egzersizi”nin konuğu ise başarılı fotoğrafçı Reha Bilir. Belgesel fotoğrafın ustalarındanTahir Özgür Sarıkeçililer fotoğrafıyla “Baka甝 bölümünde bizlerle. “Usta İşi”, “Yorum”, “Kitaplık”, “Fotoğrafta Farklı Uygulamalar” ve “Yurtdışı Haberler” yeni konularıyla yoluna devam ediyor.



Fotoğraf severlere en geniş ağ ile ulaşmanın hedeflendiği Kontrast dergisi ücretsiz olarak dağıtılıyor ve tüm fotoğraf severlerin ulaşabilmesi için dergi www.kontrastdergi.com adresinden de online olarak yayımlanıyor. Kontrast dergisi ile ilgili derneklerimizin taleplerini kontrast@afsad.org.tr adresine iletmeleri bekleniyor.



AFSAD Yönetim Kurulu

Kontrast Dergisi Eylül-Ekim 2010 Sayısı Çıktı

Magnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile Söyleşi


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



İngiliz Magnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile Söyleşi




Martin Parr (23 Mayıs – 1952 Epsom, Surrey) İngiliz belgesel fotoğrafçısı, foto muhabiri ve koleksiyoncu. Genellikle tüketim kültürü, seyahat, gezi, aile, ilişkiler ve yemek gibi modern toplumla ilgili konularda eleştirel fotografçılığıyla bilinmektedir.




‘Eğer iyiyseniz katiyen uzun bir süreç değil Magnum’un içinde olmak. Eğer yetenekli iseniz ve rafine bir vizyonunuz varsa, doğal motivasyonunuzu gösterebiliyorsanız, kesinlikle Magnum dünyasının içindesinizdir. Uzun bir serüven ya da süreç değildir. Ancak evet, insanlar bunu nasıl anlatır, o da ayrı bir şey.’




Söyleşi : Pınar DAĞ





Londra’da adres bulmak her gün gittiğiniz evinizin sokağını bulmak gibidir. Kaybolmanıza imkan vermeyen muazzam bir şehir planlaması var bu kentin. Ama benim gibi tez canlı bir Türk vatandaşıysanız, söyleşeceğiniz adresi geçiyorum, evinizin yolunu dahi bulamazsınız. Nihayet uzun süre söyleşmek için uygun günü denkleştirme trafiği yaşadığım değerli Martin Parr’ın belirttiği adrese, Banner sokağa gidiyorum. Uzun bir sokak, zamanım var ama geç kalma kaygısı ile panikliyorum, adrese söyleşiden yarım saat önce varıyorum. Bir şeyler içip elimde olan notları son bir kez kontrol edip saat tam beşte kapının zilini çalıyorum.



Her tarafı fotoğraf malzemeleri ile çevrili ferahlatıcı ofisine giriyorum. Günümüz sosyal hayatını biraz eleştiri birazda yozlaşmış temalarıyla fotoğraflayan, gündelik yaşamın detaylarını cımbızla çekip çıkartıp toplum bilimine ışık tutan usta fotoğrafçı Martin Parr’ı, dizinin üstünde laptopu ile buluyor, selamlıyorum. Kocaman bir gülümseme ile karşılıyor Parr beni. Bir kaç dakika geçmeden Türkiye’nin sıcak dış gündemine göndermeler yapıyor, ne oluyor ülkenizde diyerek, ilgisini göstermeye çalışıyor. Terasta söyleşmeyi planlarken, yağmurun azizliği ile ofisinde söyleşmeye başlıyoruz. İkram ettiği ünlü Yorkshire çayı ile söyleşimize başlıyoruz.



Pınar Dağ: Merhaba Martin Parr. Sonunda sizinle görüşebildiğimize memnun oldum. Ekim ayında gerçekleşecek olan Brighton 2010 Fotoğraf Bienali üzerinde çalışmalar yapıyorsunuz. Nasıl gidiyor çalışmalarınız?



Martin Parr: Çok iyi gidiyor. İki şey üzerinde çalışıyorum aslında. Birincisi, Brighton Biennal*’nin küratörlüğü diğeri ise Birmingham’ın black country bölgesinde* fotoğraf çekimleri yapıyorum nitekim yeni bitirdim. Bu iki çalışma şu anda zamanımın çoğunu alan şeyler. Bienal’den bahsetmek gerekirse heyecan verici fotoğrafçılarımız olacak. Orada şu anda iki kişi de var tam zamanlı çalışan ve stajyerlerimiz var, insanlar yardım ediyor. Açıkçası Ekim’e yaklaştıkça antenlerimiz dikiliyor. Gelecek hafta baskılara başlıyoruz.



Yani her şey şu an itibari ile oldukça iyi gözüküyor.



Pınar Dağ: Ne zamandan beridir üzerinde çalışıyorsunuz?



Martin Parr: Belirttiklerim oldukça fazla işin dahil olduğu, bayağı büyük projeler. Yani 16 gün kadar çalıştım black country üzerinde ve daha yapmam gereken bir iki şey daha var.



‘… fotoğrafın tamamıyla öznel olduğunu benimsiyorum, bu nedenle genel bir gerçekten çok, bireysel bir gerçektir benim için. Yani bir nesnenin önemli ve ilginç olması sizin nesne ile olan bağlantınızla ilgilidir.’





Pınar Dağ: Anlıyorum. Size bazı ana sorular sormak istiyorum. Sizi Türkiye’de ki okuyucu ile buluşturmak istediğim için biraz detayla sizi anlatmak istiyorum. Sizi ne motive ediyor yani ilham kaynağı nereden besleniyor. Derin tutkuyla bu işi yaptığınız açık.



Martin Parr: J Fotoğrafı seviyorum, içinde olduğumuz dünya ile ilgileniyorum ve fotoğrafa oldukça motive olan biriyim. Yani biliyorsunuz, büyük uzun bir projedir ve yapacağınızı, hayata geçireceğinizi düşünürsünüz. Yani temelde bir kitap ya da proje üzerinde çalışıyorsunuzdur ve bu da bir yapboz gibidir, siz yapbozun parçasını bir araya getirmiş oluyorsunuz.



Pınar Dağ: Sürekli tutkuyla uyanarak… Doğru mu? Kaç yıldır çekim yapıyorsunuz?



Martin Parr: Evet ama ben her gün fotoğraf çekmiyorum, bugün mesela fotoğraf çekimi yapmadım. Geçtiğimiz 3-4 haftadan beridir fotoğraf çekimi yapıyordum bu nedenle, bu haftasonu fotoğraf çekmedim. Yaklaşık olarak 40 yıldır yani bir hayli uzun zamandır fotoğraf çekiyorum. Ve evet tutkuyla tabii ki. Nitekim bunu düşünmüyorum bile. Saat 6’da uyanmış olurum yani çok erken kalkarım.



Pınar Dağ: Hissederek…



Martin Parr: Evet yani oradadır. Benim arzum kaydetmek ve dünyaya orada olanı açıklamak.



Pınar Dağ: Ama biliyorsunuz bazen ihtiyacınız olan şeyler için de hazır olmanız gerekir.



Martin Parr: Evet ama ben buna ihtiyaç duymuyorum, sadece doğal bir içgüdüm var.



Pınar Dağ: Belki çok uzun yılların fotoğrafçısı olmanız da bunda etkilidir”¦



Martin Parr : (Burada katıla katıla gülüyor.) Bilmiyorum belki”¦ Sanırım birazdan bir terapist olacaksınız.




‘Önsezilerim var. Fotoğrafçı olmak bu anlama gelir. Fotoğrafçılar sezgilerin yoğun yaratıcılarıdır. Genel olarak yazamazlar, fazla bir şey yapamazlar, bir tesisatçı ya da muslukçu olamazlar, fotoğrafçı olmaları beklenir.’





Pınar Dağ: Sanmıyorum
J Sahip olduğunuz doğal motivasyona sahip olamayan birçok fotoğrafçı var. Belki sizi tetikleyen şeyin ne olduğunu tam olarak bilmek hoş olur.



Martin Parr: Evet… Fotoğraflanacak çok şey var. Nereden başlandığını bilmiyorum. Açıkçası başlarım ve bunu parçalara bölerim. Hem sipariş üzerine hem de kendim için çalışmalar yaparım.



Pınar Dağ: Anlıyorum. Magnum web* sitesinde bir açıklamanız var: ‘ Fotoğrafla, gerçeğin dışındaki hayali yaratmayı seviyorum. Bunu da toplumun doğal önyargılarını alarak yapmaya çalışıyor ve bunu da dolaylı olarak sunuyorum.’ diyorsunuz. Bu dolaylı durumu nasıl yaptığınızı biraz açabilir misiniz?



Martin Parr: Ben, fotoğrafın tamamıyla öznel olduğunu benimsiyorum, bu nedenle genel bir gerçekten çok, bireysel bir gerçektir benim için. Yani bir nesnenin önemli ve ilginç olması sizin nesne ile olan bağlantınızla ilgilidir. İşte aslında budur sizin fotoğrafla anlatmak istediğiniz.



‘…Eğer ilginç bir yere giderseniz fotoğraflarınız belki ilginç olur ama belki de olmaz. Hele ki insanları fotoğraflıyorsanız. Çünkü insan, fotoğrafın en kararsız görüntüsüdür ama ayrıca en ilginç olanıdır.’




Pınar Dağ: 1994 yılından beri Magnum* üyesisiniz. Magnum üyesi olduktan sonra hayatınız nasıl değişti?



Martin Parr: Sanırım Magnum’un iyi tarafı çalışmalarınızı büyük bir platforma taşımanıza yardımcı olması. Dünyaya açılan inanılmaz bir pencere. Ve tabii ki akranınız olan gruplarla birliktesiniz, bir işbirliği içindesiniz. Birçok avantajı var. Ama tabii ki kazandığımız kadar vergi ödüyoruz organizasyon gelirinden, oldukça mantıklı. Ama ayrıca dünyaya daha fazla şey sunmuş oluyorsunuz. Bu tabii ki çok büyük bir yarar.



Pınar Dağ: Bir gününüz genelde nasıl geçiyor? Biraz bahsedebilir misiniz? Kendi alanınızda başarılı ve büyük bir isimsiniz ancak Martin Parr kimdir fotoğrafın ve projelerin dışında?



(Parr burada katıla katıla gülüyor ‘Büyük isim betimlemesine’ )



Martin Parr: Martin Parr kim? J Erkenden uyanırım, bir fincan kahve içer sonrasında ise bulaşık makinemi boşaltır…



Pınar Dağ: Bu belirttiğiniz tüm detayları yazacağım ona göre!



Martin Parr: Tamam, tamam. Eğer evdeysem gider geceden gelen e-maillerimi kontrol ederim. Çünkü bir gece önceden gelmiş olanlara bakmamışımdır muhtemelen. Sonra köpeğimi yürüyüşe çıkartırım, gelir biraz daha e-maillerle meşgul olurum ve sabah saat 9 itibari ile gün başlarım. Tabii ki her gün farklıdır. Bazen evde çalışıyorum, bazen toplantılarım oluyor, bazen de söyleşi yapılıyor.



Pınar Dağ: Şu an olduğu gibi J




Martin Parr: Kesinlikle J Ve çoğu zaman da fotoğraf çekiyorum. Yani her gün farklı ve heyecanlı Tanrıya şükür! J



Pınar Dağ: Peki hiç fotoğrafçı olmaktan bıktığınız oldu mu?



Martin Parr: Hayır.



Pınar Dağ: Kısa cevaplar veriyorsunuz. Söyleşiden keyif alıyor musunuz? Bitirmemi ister misiniz? J



Martin Parr: Hayır, hayır hoşuma gidiyor. Sizin bu muzip Türk mizahlı söyleşinizi sevdim.




‘Kast ettiğim şey ise, fotoğrafçılık feragat ister buna eğilimli olmayı tabiatında barındırır. Ben tam anlamıyla ne kadar feragat edebileceğimi biliyorum yani potensiyelinimin ne kadar olduğunu biliyorum.’





Pınar Dağ: Peki. Tanrıya şükür J Bir diğer soruya geçiyorum. Çekimini yaptığınız anlar kurgu mu, yoksa doğal akışta mı gelişiyor?



Martin Parr: Bir vizyonunuz var, yani fotoğrafta bir diliniz vardır yıllarla oluşturduğunuz. Bu tabii ki uygulamanızın zorunlu olduğu durumlardır. Eğer tecrübeli bir fotoğrafçıysanız bunu nasıl dönüştüreceğinizi bilirsiniz. Yani asla direk değildir. Eğer şanslıysanız bu durumları fotoğrafa dönüştürebilirsiniz. Eğer ilginç bir yere giderseniz fotoğraflarınız belki ilginç olur ama belkide olmaz. Hele ki insanları fotoğraflıyorsanız. Çünkü insan, fotoğrafın en kararsız görüntüsüdür ama ayrıca en ilginç olanıdır.



Pınar Dağ: Size ‘Keskin Göz’ deniyor, öyle mi, kendinizi böyle hissediyor musunuz?



Martin Parr: Şöyle ki ben asla böyle bir şey yazmadım ve nitekim fotoğraftaki pozisyonumun ne olduğunu değerlendirmek bana bağlı değil. Diğer insanlar bunu yapar.



Pınar Dağ: Ama buna katılabilirsiniz ya da katılmazsınız?



Martin Parr: Bunun tam anlamıyla doğru olduğunu söyleyemeyeceğim.



Pınar Dağ: Fotoğrafa erken başlamak fotoğrafı daha iyi öğrenmeyi tetikler mi? Fotoğrafa 14 yaşında başlamış biri olarak ne düşünüyorsunuz? Öngörünüz nedir?



Martin Parr: Açıkçası benden çok sonra başlamış olan fotoğrafçılar var ve önce başlamış olanlar var. Sanmıyorum bağlantılı olduğunu. Açıkçası uzun görkemli bir kariyer için erken başlamak gerek. Ama biliyorsunuz gençken elinizden gelenin en iyisini yaparsınız yani genç olduğunuzda. Kast ettiğim şey ise, fotoğrafçılık feragat ister buna eğilimli olmayı tabiatında barındırır. Ben tam anlamıyla ne kadar feragat edebileceğimi biliyorum yani potansiyelinimin ne kadar olduğunu biliyorum.




‘Kimse savaşı ya da kıtlığı sorgulamaz ama eğer süpermarkete fotoğraf çekmek için gidersen insanlar bunun garip olduğunu düşünür. Bütün bunlar fotoğrafa yüklenilen anlam ile ilgili, bizim karşı çıktığımız bu.’




Pınar Dağ: Amatör fotoğrafçılara öneriniz var mı?



Martin Parr: Benim önerim tutkulu olup, bu dünyanın içine girmeleri yani dahil olmalarıdır. Birçok insan tembel. Çok yoğun çalışmalı, söyleyecek şeyleriniz olmalıdır. Biliyorsunuz eğer gayretli ve motivasyonluysanız bu fazlasıyla tutkulu ve hırslısınız anlamına da gelir. Sorgulamanıza gerek yoktur, zaten çoktan oradadır. Bu yüzden, demek istediğim fotoğraf dünyasında çok fazla fotoğrafçı var, nitekim bu daha fazla olabilirdi eğer herkes tutkulu olduğunu söyleseydi. Biz vasat çalışmaların üzerine giderek iyi bir şeyler bulmaya çalışıyoruz. Yani kendi –kendine seçiyor/eliyor.



Pınar Dağ: Diğer sorum ise çalışmalarınızın sıklıkla tartışma konusu olması. Bu sizin, çalışmalarınızla altını çizmek istediğiniz bir şey mi?



Martin Parr: Her zaman şaşırmışımdır çalışmalarımın tartışma konusu olmasına çünkü yaptığım oldukça basit ve çok açık geliyor bana. Ama tabii ki bunun zarar vermediğinin de farkındayım, bu nedenle eleştirileri kesinlikle kabul ediyor ve hatta hoş karşılıyorum. Benim için bu biraz bulmaca gibi tabii. Ben genellikle çekilmesi gereken şeyleri fotoğraflamışımdır. Burada çelişki nerede? Kimse savaşı ya da kıtlığı sorgulamaz (Bu konuları içeren çekimleri) ama eğer süpermarkete giderseniz insanlar bunun garip olduğunu düşünür. Bütün bunlar fotoğrafa yüklenilen anlam ile ilgili, bizim karşı çıktığımız bu.




‘… tutkulu olup bu dünyanın içine girmeleri yani dahil olmalarıdır. Birçok insan tembel. Çok yoğun çalışmalı, söyleyecek şeyleriniz olmalıdır. Biliyorsunuz eğer gayretli ve motivasyonluysanız bu fazlasıyla tutkulu ve hırslısınız anlamına da gelir.’





Pınar Dağ: Hangi makineyi kullanıyorsunuz, öneriniz var mı? Makine markası sizce fark eder mi?



Martin Parr: Canon Mark II kullanıyorum. Ama Nikon’da iyi tabii ki. Bunun bir önemi yok gerçekten.



Pınar Dağ: Marka önemli değil mi? İyi bir fotoğraf gözünün oluşması sanırım mühim.



Martin Parr: Tabii ki bu olması geren şeylerden birisi, öyle değil mi? Çünkü herkes iyi bir fotoğraf makinesi satın alabilir. Ancak onlardan çok azı bunu fotoğrafla anlamlı bir şeye dönüştürebilir.



Pınar Dağ: Film ile çekim yapmayı özlediğiniz oluyor mu? Karanlık oda?



Martin Parr: Film seviyorum ama özlemiyorum. Karanlık oda da çalışmayalı 20 yıl oluyor. Yani oldukça şanslıyım çünkü tüm bu arka plan işlerimi yapmaları için istihdam sağlayabiliyorum. Şu anda gördüğünüz gibi 3 kişi çalışıyor burada. Herhangi bir baskı yapmıyorum, dosya sürecine yönelik bir şey yapmıyorum. Hiçbir şey yapmıyorum. Ben sadece çekim yapıyorum.



Pınar Dağ: J Güzel hayat… Peki, nerede çekim yapıyorsunuz? Nasıl bir ortamı seçiyorsunuz çalışmak için?



Martin Parr: Dünya’nın her yerinde. Çok sık seyahat ediyorum.



Pınar Dağ: Türkiye’de dahil mi?



Martin Parr: Kitap yaptım Türkiye’de. Gördünüz mü? Dört gün çekim yaptım.



Pınar Dağ: Peki seyahatlerinizi nasıl planlıyorsunuz?



Martin Parr: Tamamen gitmem istenen yerle, gitmeyi istediğim yerin gidişatıyla oluşur.



Pınar Dağ: Fotoğraf çekmeye karar verdiğinizde ne tür hazırlıklar yapıyorsunuz? Çok fazla zaman harcıyor musunuz?



Martin Parr: Çok fazla şey yapmıyorum. Bazen özel bölgelerde bana yardımcı olan insanlar oluyor, yeterli oluyor. Aksi durumda fazla bir araştırma vb. birşey yapmıyorum, sadece gidiyorum çekiyorum. Fazla araştırma yapmamaya çalışıyorum.



Pınar Dağ: Neden?



Martin Parr: Çünkü parçası olduğunuz sürece yapabilirsiniz”¦



Pınar Dağ: Belki kaçırdığınız anlar ve mekanlar olacaktır”¦



Martin Parr: Tabii ki. Her zaman kaçırırız ki. Erişmek istenilen çok şeyi kaçırırsınız. Ben eğer yapılacak işlerim varsa bunu gerçekleştirmeye çalışırım ve sonuçlandırırım.



Pınar Dağ: Tamam J



Martin Parr: J Ne diyebilirim, bana ev ödevi vermeyi ister misiniz? Ya da beni azarlamak mı istersiniz?




Karanlık oda da çalışmayalı 20 yıl oluyor. Yani oldukça şanslıyım çünkü tüm bu arka plan işlerimin yapılması için istihdam sağlayabiliyorum. Şu anda gördüğünüz gibi 3 kişi çalışıyor burada. Herhangi bir baskı yapmıyorum, dosya sürecine yönelik bir şey yapmıyorum. Hiçbir şey yapmıyorum. Ben sadece çekim yapıyorum.’





Pınar Dağ: Tam olarak değil J



Martin Parr: J Çok üzgünüm. Ev ödevimi yapacağım. On saatlik halk hizmeti için yeterince araştırma yapılmıyor! Yani siz esasen dogma olanı koyuyorsunuz önünüze, o size öğretiyor, sizi kote ediyor. Yani tırnak içine alıyor.



Pınar Dağ: Anlıyorum. Ne hissettiğinizi bilmek istiyorum sadece!



Martin Parr: Önsezilerim var. Fotoğrafçı olmak bu anlama gelir. Fotoğrafçılar sezgilerin yoğun yaratıcılardır. Genel olarak yazamazlar, fazla bir şey yapamazlar, bir tesisatçı ya da muslukçu olamazlar, fotoğrafçı olmaları beklenir. Yani varsayılan bir şekilde fotoğrafçı olmalıdırlar.



Pınar Dağ: Belgesel fotoğrafçısısınız. Bu bağlamda büyük araştırmalar yapmanız gerektiğini düşünmüyor musunuz?



Martin Parr: Evet, bir konuya dahil olduğunuzda yani içinde olduğunuzda, araştırma yapmaya başlarsınız. Gidebildiğiniz kadar, sorarsınız, çevreye bakarsınız, karar verirsiniz ve çekim açınızı bilirsiniz böylece.




‘…dijital baskı şu anda C-print’dan on kat daha randımanlı. Ve on yıl içinde müzelerin artık C-baskı yani kromonejik baskıyı kabul edebileceğini sanmıyorum. Siyah ve beyaz ve de jelatin’i kabul edeceklerdir. Çünkü onlar daha uzun ömürlü/dayanıklı.’




Pınar Dağ: Uzun yıllardır fotoğraf çeken biri olarak, fotoğrafın gelişimini ve dijital dünyaya kayışını yakından izliyor ve biliyorsunuz. Bu bağlamda daha ilerisi için değerlendirmeleriniz var mı? Riskler var mı fotoğraf dünyasının önünde sizce?



Martin Parr: Açıkçası bu süreç oldukça hızlı değişiyor. Baskı işleri kayboldu. Eskiden günümüze fotoğrafçılığı taşıyan unsurlar kayboluyor. Buna neden olan internet tabii ki ve paranın olmayışı internette. Mesela sizin derginiz buna tipik bir örnek, kaynak /para yok derginiz için. İnsanlara, size yaptığım gibi şu anda tölerans göstersem, iflas etmiş olurum.



Pınar Dağ: Herkes için bu geçerli”¦



Martin Parr: Merak etmeyin bunu çok iyi anlıyorum. Ama işte ben şanslıyım çünkü Magnum aracılığı ile baskı satışları ve komisyonlar ile para kazanabildiğim yollar var.



Pınar Dağ: Dijital fotoğrafçılık tartışmaları sıklıkla yapıldı ama artık bu tartışma konusu olamayacak kadar hayatımızda. Nasıl değerlendiriyorsunuz?



Martin Parr: Dijital fotoğrafçılık artık tartışılabilir bir şey değil. Fotoğrafçılığın bir kısmının değişmesi yani VCR (Video Kaset Kayıt Sistemi)* piyasasının yavaşça değişmesi ile bu duruma gelindi. Bu olacaktır yani zamana yeniktir zaten. Çünkü dijital baskı şu anda C-print’dan* on kat daha randımanlı. Ve on yıl içinde müzelerin artık C-baskı (renkli) yani kromonejik baskıyı kabul edebileceğini sanmıyorum. Siyah ve beyazı ve de jelatin’i kabul edeceklerdir. Çünkü onlar daha uzun ömürlü/dayanıklı. Renkli C-baskı müzeler tarafından sipariş edilmesinin önü tıkanacaktır ya da gelecek olan yıllarda kabul edilmeyecektir. Dijital devrim bunu devralmıştır. Çok fazla kimyasal kokan yazıcılara mecbur değiliz artık, çok güzel yazıcılarımız var dijital baskılar için. Tartışılacak bir tarafı yok aslında. Ama dijital’in fotoğraf sanatını yine de tam anlamıyla ele geçirmediğini görüyoruz. Bunun nedeni de biraz yavaş olmasıdır. Çünkü her şartta hala baskıyı seven insanlar olacaktır. Albüm baskıları gibi ya da Pinhole fotoğraf makineleri gibi, insanlar her daim bu eski süreci sevecektir. Onlar için de bir pazar var.




‘Eğer bir kişinin luddist olduğunu ifade ediyorsanız bu onların geçmişe çakılı kaldıkları anlamını taşır. İşte fotoğraf dünyasında bu tarz insanlardan çok fazla var.’





Pınar Dağ: Evet haklısınız”¦



Martin Parr: Ama oldukça önemli bir noktaya gelmek istiyorum. Önümüzde ki yıllarda müzeler C-baskı’yı kabul etmeyecekse neden insanlar hala bunu yapıyor?



Pınar Dağ: İronik olacak ama belki kendileri için J



Martin Parr: Bu mümkün ama eğer satmak istiyorlarsa bunu düşünmeliler çünkü bazı fotoğrafçılar için bu hayatlarını sürdürdükleri kazanç kapısı. Değişim oldukça yavaş. İnsanlar luddites* (yeniliğe karşı çıkan). Bu arada luddites’in ne anlama geldiğini biliyor musunuz?



Pınar Dağ: Hayır.



Martin Parr: (Elimdeki kağıda yazıyor.) O zaman gününün sözcüğü bu. Bu bir endüstriyel terim. 18. yüzyılda dokuma işleri ile uğraşan insanlar varmış. Onlar luddites olarak adlandırılırlarmış çünkü asla makinelerini yenilemek istemezlermiş. Eğer bir kişinin luddist olduğunu ifade ediyorsanız bu onların geçmişe çakılı kaldıkları anlamını taşır. İşte fotoğraf dünyasında bu tarz insanlardan çok fazla var.




‘Önümüzde ki yıllarda müzeler C-baskı’yı (renkli baskıyı) kabul etmeyecekse neden insanlar hala bunu yapmakta diretiyor? ’




Pınar Dağ: Şimdi anlıyorum ne demek istediğiniz. Bu kötü bir şey mi? Yani geçmişle yaşamak kötücül mü?



Martin Parr: Geçmişte yaşıyorlar. Çünkü dijital fotoğrafçılıkla alınacak zevklerin farkında olmuyorlar ya da yapabileceklerinin. Bu benim için tartışılamaz. 5-10 yıl önce tartışılmıştı. Yani enerji kaybından başka bir şey değil açıkçası. Çünkü eninde sonunda, bildiğiniz gibi, yani bana sorarsanız bir fotoğrafçı dijital ya da analog ile çekim yapsın, iyi olduğunu anlayabilirsiniz. Bunu tabii ki filmle de anlatabilirsiniz. Buna karşı değilim tabii ki ancak baskı arşivleri solmaya mahkumdur.



Pınar Dağ: Aslında Türkiye fotoğraf piyasası içinde söylenebilir. Kimse yeniliğe karşı değil ama hala bir nostalji olarak bunu sürdürmeyi seçebiliyor. Nostalji adına.



Martin Parr: Fotoğrafçılar nostaljiyi severler.




Pınar Dağ: Evet.



Martin Parr: Ve son yıllarda müze sektörünün ve özel sektörün buna yaklaşımı belirgin bir hal almıştır. Biraz önce belirttiğim gibi bu bir zaman meselesidir, onların C-baskıları kabul etmeyecek oluşları bir zaman meselesidir. Zamana mahkumdur yani.



Pınar Dağ: Tecrübeli bir fotoğrafçı olarak belirtmenizi isteyeceğim, başarılı fotoğraf çekimleri yapmak isteyen insan nasıl başlamalıdır, ne yapmalıdır?



Martin Parr: Çok basit aslında, söyleyecek önemli birşeyleri varsa, saplantılı düzeyde bir bakış açıları varsa, o zaman başarılı olacaklardır. Ancak birçok insan fazlası ile tembel, söyleyecek hiçbir şeyleri yok, sadece fotoğrafçı olma fikrinden hoşlanıyorlar ve çalışmaya hazır değillerdir.




‘…Magnum’da yılda belki üç yüz insanın başvurusunu alıyoruz. Yıllık toplantılarımızda bunların hepsine bakamıyoruz çünkü her ofis seçmiş olduğu ciddi adayları getirir bize.’




Pınar Dağ: Fotoğraf camiasına girmek günümüzde daha mı kolay geçmişle kıyaslamak gerekirse”¦ Ne de olsa pasta çok büyüdü.



Martin Parr: Olduğundan daha kolaylaştı çünkü daha büyük bir fotoğraf izleyici kitlesi var. Çünkü daha fazla amatör var, daha fazla insan kitap alıyor, daha fazla insan online, bir sürü site var fotoğrafı anlatan ve sunan. Bildiğiniz üzere bundan daha büyük bir pazar olmadı fotoğrafçılıkta. Tabii ki yarış oldukça büyük. Tabii ki daha fazla ve ağır çalışmanız gerekiyor. Ama eğer bir kişi oldukça iyi ve ayırt edilir düzeyde ise, bunu kolaylıkla yapacaktır.



Pınar Dağ: En önemli soruya geliyorumJ Magnum fotoğrafçısı ya da üyesi olmak için ne yapmak gerekiyor?



Martin Parr: Ayırt edici ya da sıra dışı olan size özgü vizyonunuzu göstermek zorundasınız. Oldukça genç olmalısınız. Çünkü büyük insanları alınmıyor. Bir portfolyo sunmanız gerekiyor ve bunlara her yıl göz atılır, kendi üyeliğinizi satın alırsınız ve sonrasında gizli oylama olur.



Pınar Dağ: Ne demek istiyorsunuz?



Martin Parr: Gizli oy. Yılda belki üç yüz insanın başvurusunu alıyoruz. Yıllık toplantılarımızda bunların hepsine bakamıyoruz çünkü her ofis seçmiş olduğu ciddi adayları getirir bize. Mesela yarın Londra’da, AGM’ye sunmayı istediğim 2-3 fotoğrafçı var. Bunların seçilmesine karar vereceğiz. Yüzlerce başvurunun içinden.



Pınar Dağ: Uzun bir süreç değil mi?



Martin Parr: Eğer iyiyseniz katiyen uzun bir süreç değil. Eğer istisnai iseniz ve oldukça rafine bir vizyonunuz varsa ve kendi doğal motivasyonunuzu gösterebiliyorsanız, kesinlikle Magnum dünyasının içindesinizdir. Uzun bir serüven ya da süreç değildir. Ancak evet, insanlar bunu nasıl anlatır, o da ayrı bir şey.



Pınar Dağ: Bu belki biraz ilginç bir soru olabilir sizin için bilemiyorum. Bırakmayı düşündünüz mü hiç?



Martin Parr: Pek değil. Biraz yavaşlayıp diğer şeyleri yapacağım. Ama durmam, niye durayım ki? Ancak fiziksel olarak yeterli olmadığınızda belki bu olabilir. Şu an içinde olduğum gibi. 58 yaşındayım, gerçi birazcık genç sayılırım. Yaşlanmaya doğru gidiyorum.



Pınar Dağ: J Siz, yenilikçi fotoğraflarınız ve toplumsal konulara farklı yaklaşımınızdan dolayı övülmektesiniz sürekli. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce bu işlerinizi doğru bir biçimde yansıtıyor mu?



Martin Parr: Aslında çok fazla önem vermem ve övünmem bununla. Buna sahip olmak güzel ama bunun üzerinde pek fazla düşünmem. Önümdeki diğer işe odaklanırım”¦



Pınar Dağ: Peki. Üzerinde spesifik olarak çalıştığınız bir konu var mı? Yani favoriniz olan bir konu?



Martin Parr: Bir sonra ki proje. Yani önümde yaptığım konu ne ise, işte o benim kendimi tamamen verdiğim ve odaklandığım konudur.



Pınar Dağ: Peki sizin çalışmalarınızda da aktardığınız biçimiyle, kişi gerçekten nasıl olabildiğince doğal ve basit ama bir o kadar da etkileyici çalışmalar üretebilir. Bu üslubu nasıl edinebilir?



Martin Parr: Önceden de belirttiğim gibi eğer kendinizi adarsanız, konuya hakimseniz ve bunuda istiyorsanız ayrıca buna yönelikte güçlü duygular besliyorsanız, bu size yardımcı olur.



Pınar Dağ: Gözlemde etkili değil mi?



Martin Parr: Açıkçası bu ilgili/alakalı olmakla birlikte gözlemci olmanın kombinasyonudur. Hatta manzara fotoğrafçısı dahi olsanız katiyen bununla derinden ilgili olmalısınız. Bu insanlar için dahi olsa kesinlikle gereklidir. Ben yarın gece çekim yapacağım mesela. Ben bunun hakkında oraya varıncaya kadar bir şey düşünmem. Sadece oraya giderim.



Pınar Dağ : Etkilendiğiniz fotoğrafçılar kimler? İzinden gittiğiniz?



Martin Parr: Bir sürü fotoğrafçı oldu etkilendiğim. Garry Winogrand* gibi, Robert Frank* gibi”¦ Yani sevdiğim bir sürü insan var”¦



Pınar Dağ: Yakın zamanda gerçekleştirdiğiniz bir serginiz oldu mu?



Martin Parr: Birçok ülkede sergim oldu. Şu anda bir sergim olduğunu sanmıyorum. Aslında emin değilim, aslında şu anda Paris’in Pompidou merkezinde* bir sergim var.




‘Türkiye’de bulundum ve bir iki kitapçıya gittim. Açıkçası fotoğrafçılara ait öyle çok büyük bir baskı furyası ile karşılaşmadım. Var mı?’





Pınar Dağ: J Fotoğraflarınızın gittiği yöreleri ya da bölgeleri etkilediğini düşünüyor musunuz? Bir şeyleri değiştirmeyi istiyor musunuz?



Martin Parr: Değiştirmek anlamında soruyorsanız sanmıyorum. Yani şanslıyım çünkü bir küratör olarak, bir editör olarak ve bir fotoğrafçı olarak kendi işlerimi aktarabildiğim bir platformum var. Açıkçası bunu oluşturmak için çalıştım. Ve bunu da, sorumluluğumu bilerek ve akıllıca kullanarak yapıyorum.



Pınar Dağ: Ama yaptıklarımız hep bir amacı taşıyor öyle değil mi?



Martin Parr: Bir ömür boyu ürettiğiniz işleriniz var ya da hayatınızı çalışmalarınıza adadığınız da diyebiliriz. Bu bağlamda yapıtlarınız da aynı zamanda başka bir yapbozun parçası.



Pınar Dağ: Sorularım bitti sayılır. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?



Martin Parr: Hayır yok.



Pınar Dağ: Neden olmasın J



Martin Parr: Çünkü sorularınızı açık ve öz bir şekilde yanıtlayarak, profesyonel olmaya çalışıyorum.



Pınar Dağ: J Aktarmak istediğiniz detayları kaçırabiliyoruz söyleşirken. Nezaketten soruyorum.



Martin Parr: Hayır hayır sorun yok. Benim bir programım yok, sizin bitirmeniz gereken bir programınız var.



Pınar Dağ: Ben ekliyorum o zaman. Takip ettiğiniz Türk fotoğrafçıları oldu mu hiç?



Martin Parr: Açıkçası utanarak belirtmeliyim ki, Türk fotoğrafçılığına dair pek bilgili değilim. Ara Güler’i* biliyorum ve Atatürk* ile ilgili çok iyi bir kitabım var. Aslında biraz zorlandım bulmak için. Çağdaş Türk çalışmalarını pek bilmiyorum.



Pınar Dağ: Bu durumda benim bir sonraki görevim netleşmiş oldu J



Martin Parr: Türkiye’de bulundum ve bir iki kitapçıya gittim. Açıkçası fotoğrafçılara ait öyle çok büyük bir baskı furyası ile karşılaşmadım. Var mı?



Pınar Dağ: Evet, bir sürü fotoğrafçı var.



Martin Parr: Çok fazla kitabı basılmış fotoğrafçı var mı?




‘Açıkçası utanarak belirtmeliyim ki, Türk fotoğrafçılığına dair pek bilgili değilim. Ara Güler’i biliyorum ve Atatürk ile ilgili çok iyi bir kitabım var.’




Pınar Dağ: Var evet”¦



Martin Parr: Kötü Martin! (Eline vurarak kendini cezalandırıyor J)



Pınar Dağ: Sizi artık rahat bırakıyorum J Zamanınız için bu hoş sohbet için size çok teşekkür ediyorum. Tanıştığıma çok mutlu oldum.



Martin Parr: Zevkti!





Sözlük


Martin Parr : (23 mayıs 1952 Epsom, Surrey) ingiliz belgesel fotoğrafçısı, fotomuhabir ve koleksiyoncu. Genellikle tüketim kültürü, seyahat, gezi, aile, ilişkiler ve yemek gibi modern toplumla ilgili konularda eleştirel fotografçılığıyla bilinmektedir. http://www.martinparr.com/index1.html


http://en.wikipedia.org/wiki/Martin_Parr


Brighton Bienal: Ekim Ayında Brighton’da gerçekleştirilecek fotoğraf bianeli. Küratörlüğünü ise Martin Parr yapmakta. http://www.bpb.org.uk/


Black country* : İngiltere’nin batısında, Birmingham’ın kuzey doğusunda, Wolverhampton’n güney doğusunda bir bölge.
http://en.wikipedia.org/wiki/Black_Country


Magnum fotoğrafçılık*: Magnum Photos, uluslararası fotoğraf ajansı. New York, Paris, Londra ve Tokyo’da ofisleri olan bu ajans 1947 yılında başta Henri Cartier-Bresson olmak üzere savaş fotoğrafçıları; Robert Capa, David Seymour ve George Rodge tarafından kurulmuştur.http://tr.wikipedia.org/wiki/Magnum_Photos


Magnum Web:


http://www.magnumphotos.com/Archive/C.aspx?VP=XSpecific_MAG.AgencyHome_VPage&pid=2K7O3R1VX08V



Video Cassette Recording (VCR)*: Philips tarafından tasarlanan eski bir ev video formatı. İlk başarılı video kaset kayıt sistemidir. Daha sonraki versiyonları VCR-LP ve Super Video (SVR) formatlarıdır.


http://en.wikipedia.org/wiki/Betamax


http://en.wikipedia.org/wiki/Video_Cassette_Recording


C-baskı (chromogenic print)*: Renkli negatif filmden yapılmış renkli baskı


http://en.wikipedia.org/wiki/Chromogenic_color_print



Luddite*: 19.Yüzyılda Sanayi Devriminin getirdiği değişikliklere karşı protestolar yapan İngiliz tekstil üreticilerinin toplumsal hareketidir. Makineleşmiş dokuma tezgahlarını parçalamışlardır, hareket Ned Ludd’ dan alır.
ttp://en.wikipedia.org/wiki/Luddite


Luddites*: 1811’in ilk aylarında Nottinghamdaki işverenlere ilk tehdit mektupları General Ned Ludd ve Redressers Ordusu tarafından gönderilmiştir. Maaşlarındaki kesintilerden ve çıraklıktan yetişmeyen işçilerin kullanılmasından rahatsız olan işçiler geceleri fabrikalara zorla girip yeni makineleri imha ettiler. 3 hafta içinde iki yüzün üzerinde makine yok edildi.
http://www.spartacus.schoolnet.co.uk/PRluddites.htm


An annual general meeting (AGM)*: Yıllık Genel Toplantı ( İngilizce annual general meeting: AGM) hukuken veya ya da kurumun sözleşmesi gereği her yıl bütün ortakların ve hissedarların bir araya geldiği toplantı


http://en.wikipedia.org/wiki/Annual_general_meeting


Garry Winogrand: (14 Ocak 1928, New York – 19 Mart 1984, Tijuana, Meksika) 20. Yüzyılda ‘Amerika’ portresiyle bilinen sokak fotoğrafçısı
http://en.wikipedia.org/wiki/Garry_Winogrand


Robert Frank: (9 Kasım 1924) Amerikan fotoğrafçılık ve Film endüstrisinin önemli bir ismi http://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Frank


Pompidou Merkezi: Paris’te bir sanat merkezi. Mimarisiyle akillari bastan alir http://tr.wikipedia.org/wiki/Pompidou_Merkezi,_Paris


Karanlık Oda: Işığa hassas fotoğraf malzemeleri ve fotoğraf kağıdı kullanılarak fotoğrafların tab edildiği tamamen karanlık oda.


Ara Güler: 16 Ağustos 1928′de İstanbul’da doğdu, ünlü Ermeni asıllı Türk fotoğraf sanatçısı ve foto-muhabirdir. Ayrıca Magnum fotoğrafçısıdır.


http://www.araguler.com.tr/


http://tr.wikipedia.org/wiki/Ara_Güler



Mustafa Kemal Atatürk: (d. 1881, Selânik – ö. 10 Kasım 1938, İstanbul), Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olan Türk mareşal ve devlet adamıdır. 1919 yılında başlattığı Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin önderliğini yapmış; daha sonra, modern Türkiye’yi oluşturan devrim ve reformları gerçekleştirmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucusu ve ilk genel başkanı olan Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı ve Türk Ordusu’nda subay olarak görev yapmış; 1921 yılında “Gazi” unvanını almış ve mareşalliğe yükselmiştir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atatürk



Martin Parr





Interview with Magnum photographer Martin Parr in London




Martin Parr (born 23 May 1952 in Epsom, Surrey) is a British documentary photographer, photojournalist and collector. He is known for his photographic projects that take a critical look at modern society, specifically consumerism, foreign travel and tourism, motoring, family and relationships, and food.




‘…the good thing about Magnum is that it helps to get your work out onto a bigger platform than before. It’s an amazing window to the world. And of course it’s a cooperative, and you are with your peer group and you like your peer group.’




By Pınar Dağ




Finding an address in London is like finding the street which you live. London has a perfect city planning which does not let you be lost. But if you are an impatient Turkish like me; you cannot even find the way to your home let alone the place where you will have an interview. After a quite work for arranging the schedule; finally I was going to the street- Banner street- where Martin Parr is. It is a long street. I had time but I panicked about being late. At the end I arrived half an hour earlier! After drinking and checking my notes I rang the bell exactly at five o’clock.



His Office was full of cameras and photography equipments. I saluted Martin Parr, who takes photographs of modern social life with a critical eye and takes society’s natural prejudice and gives it a twist, with his MacBook Pro on his lap. He responded with a huge smile. In a couple of minutes he made references to Turkish foreign affairs. Then we planned to interview in the terrace but rain started and we returned back to his Office. We started our interview while drinking famous Yorkshire tea he offered. J



Pınar Dağ: Hello dear Martin Parr. It is a pleasure to meet you, finally. I would like to start with your latest project?



Martin Parr: Well I am doing two things. One is a creative thing, which is the Brighton Biennal*, which is the biggest in the UK. This is in this October. And also shooting for myself, and just working on the Black Country* which is an area of Birmingham, which I am just finishing at the moment. So these are the two things taking up most of my time.



Pınar Dağ: How long have you been working on them?



Martin Parr: They are quite big projects that involve quite a lot of work. I mean I’ve done 16 days or something in the Black Country and I’m doing more, I’ve got one or two more to do.




‘My desire is to record and to interpret the world is there.’




Pınar Dağ: I see… I want to ask you some basic questions. Because I want to introduce you to the Turkish people. What is your daily inspirations? What drives you everyday to keep going, or what is the passion that moves you?



Martin Parr: Well, I like photography and I’m interested in the world that we have and I am very motivated to take photographs. So you know, you think it’s a big long project, and you think of a project that will do that. So basically you do a book or project that is a piece of the jigsaw which you put together.



Pınar Dağ: So it’s like you always wake up with passion for…



Martin Parr: Yes but I don’t photograph every day, I haven’t been taking photographs today. Over the week-end I did not take photograph, whilst for the last three or four week-ends I have been taking photographs.



Pınar Dağ: How many years have you been taking photographs?



Martin Parr: Well I have been taking photographs for a long time, nearly 40 years.



Pınar Dağ: Every morning with this passion with this motivation? Is it true?



Martin Parr: Yes, I didn’t even think about it. And I wake up very early as well. I am up by 6 o’clock.




‘….photography is quite subjective so therefore it’s a personal truth rather than the whole truth. So it’s your connection to the subject that’s interesting and important. So, that’s what you try to express through photography.’





Pınar Dağ: You feel it.



Martin Parr: Yes, I mean it’s just there. My desire to record and to interpret the world is there.



Pınar Dağ: But sometimes as you know you need something to make you ready etc..



Martin Parr: Yes but I don’t, I just have a natural instinct.



Pınar Dağ: Maybe because you started very early?



Martin Parr: (He is laughing) I don’t know. Maybe yes, I think you are gonna be a therapist now.



Pınar Dağ: No J There are lots of photographers who don’t have this motivation. Maybe it would be really nice to hear what is really driving you J



Martin Parr: Yes well there’s so much to photograph.I don’t know where to start. Obviously I do start, and I do segments. I do a mixture of commission and self-assigned work.



Pınar Dağ: Yes”¦ I really like one of your statements at Magnum web* site: ‘With photography, I like to create fiction out of reality. I try to do this by taking society’s natural prejudice and giving this a twist.’ Can you please tell me more about how you achieve this twist?



Martin Parr: Well I’m fully acknowledging that photography is quite subjective so therefore it’s a personal truth rather than the whole truth. So it’s your connection to the subject that’s interesting and important. So, that’s what you try to express through photography.



Pınar Dağ: You have been a member of Magnum photography* since 1994. How did your being a member change your life?



Martin Parr: I guess because the good thing about Magnum is that it helps to get your work out onto a bigger platform than before. It’s an amazing window to the world. And of course it’s a cooperative, and you are with your peer group and you like your peer group. So there are many advantages. Of course we get taxed on our income to run the organisation, which is fair enough. But also you end up getting more things out into the world than if you weren’t with Magnum. So that’s a great benefit.




‘…But often as you will know people do their best work when they are young and the go off. I mean photography is very prone to demise. I am fully aware my own demise potential.’




Pınar Dağ: Can you please tell me a little bit about your typical day for human interest? How do you spend it? You are a big man, well basically this is your image and you are a successful person in your photography life. But outside photography, outside your projects who is Martin Parr?



Martin Parr: J Who is Martin Parr? Well I get up early, I have a cup of tea, then I empty the dish-washer.



Pınar Dağ: I am gonna write all of these details, all right J



Martin Parr: It’s okay, okay. If I am home then I go check my emails, overnight emails. Because I may not have looked from about 6pm the previous night. And then I take the dog out for a walk and then I do more emails and then by the 9 o’clock day is starting. So I had a 3 hours start. Then everyday is different. So sometimes I work at home, sometimes I have meetings, sometimes I get interviewed.



Pınar Dağ : Like now J



Martin Parr: Exactly J And a lot of time I am shooting pictures. So every day is different. Thank god! It’s exciting J



Pınar Dağ: Have you ever been tired of being a photographer?



Martin Parr: No



Pınar Dağ: J Are you enjoying our interview or do you want me to finish?



Martin Parr: No, I am enjoying. I love that wicked Turkish sense of humour J



Pınar Dağ: Okay. Thank you J Do you seize the moment that you see, or do you create the moment that you seize?



Martin Parr: Well you have a vision, you know, you have a language in photography which you build up with the years. Of course you have to apply that to the situations. Right? And if you are an experienced photographer you know how to try and translate that. You can never be quite, you know, it’s never straightforward. But you can translate the situations into a photograph if you are lucky. Sometimes you fail, because we all know the easy things to think. But if you go somewhere interesting your photographs may be interesting but they may not be. Especially when you’re photographing people. Because people are the most unpredictable aspect of photography, but also the most interesting.



Pınar Dağ: They call you ‘cutting eye’ is that the way you feel about yourself? Do you feel like this?



Martin Parr: You know I never write this and it’s not up to me to tell the world what my position is within photography. Other people do that.



Pınar Dağ: But you may agree or not agree?



Martin Parr: I wouldn’t say it’s entirely accurate.




‘..anyone can buy a good camera. Very few can translate that into something meaningful with photography.’





Pınar Dağ: Is photography something that you learn better when you start early? Or when you are little? You are maybe the luckiest one who started at an early age. What is your prediction about this?



Martin Parr: Well I mean there have been some photographers who started much later than I, some people start very early on. So I don’t think that particularly relevant actually. I mean obviously if you have a long glorious career you have to start early. But often as you will know people do their best work when they are young and the go off. I mean photography is very prone to demise. I am fully aware my own demise potential. Trying, you know, to avoid it.



Pınar Dağ: What would be your advice to the amateur photographer?



Martin Parr: My advice is get involved, be passionate.



Pınar Dağ: How do you do it every day?



Martin Parr: Well yeah, most people are very lazy. So work harder. You’ve got to have something to say. You know if you are enthused and motivated, you have lots of passion. You don’t have to question it, it’s there already. That’s why, I mean, the world of photography has too many photographers anyway. If everyone say were to do it with or without passion, there would be even more. We have to trudge through all the mediocre work to find anything good. So, it’s self-selecting.



Pınar Dağ: I see. Your photography is often met with controversy. Is this what you want to stress with your shots?



Martin Parr: I’m always amazed that my work is so controversial because what I do is very straightforward and quite obvious to me. That of course I realise it does no harm, therefore I perfectly accept it and almost welcome it. But it’s always a puzzle to me. Because the things I photograph are things that need to be done. So what’s controversial about that? No one questions going to a war or a famine, but if you go to a supermarket people think that it’s a strange behaviour. It’s all because of the baggage associated with photography that we have this contradiction.




‘…the digital print now is gonna be ten times more archivable than C-print so in 10 years times museums will probably not accept C-prints anymore. So they will accept black and white, and gelatine. Right. Because they are very stable.’




Pınar Dağ: What is your equipment, what camera have you been using all your life? Do you think that brand of camera makes differences? Which camera would you advise?



Martin Parr: I use the Canon 5D Mark II. It is the only camera use now. I mean Nikon is good as well. It doesn’t really matter.



Pınar Dağ: Brand doesn’t really matter? You mean is the eye, the way you look that is important?



Martin Parr: Of course that’s the only thing that counts, isn’t it? Because anyone can buy a good camera. Very few can translate that into something meaningful with photography.



Pınar Dağ: Do you miss the film sometimes? Dark room*?



Martin Parr: Well I mean I have a passion for film, but I don’t miss it. I haven’t been in dark rooms for 20 years anyway. I mean I am very lucky because I employ people who do all my backup here. Like you see here. There are 3 people working here. I don’t do any printing, I don’t do any processing of file. I do nothing. I just go and take them.



Pınar Dağ: J Nice life. Okay my next question where do you work more often? In which setting do you prefer to work? Where?



Martin Parr: I mean it’s all over the world. I travel a lot.



Pınar Dağ: Turkey as well?



Martin Parr: I did a book in Turkey. Did you see the book in Turkey? Very good. I shot that in 4 days.



Pınar Dağ: Nice. How you plan your travel?



Martin Parr: It’s a mixture of where I want to go where I am asked to go.




‘…If you say that someone is a luddite it means they are stuck in past. So in photography we have lots of them.’




Pınar Dağ: When you take a picture what are your preparations? Do you spend lots of time?



Martin Parr: Not a great deal really. Sometimes I have people who help me in a particular place. So that’s fixed up. Otherwise I don’t do a lot of research or anything, I just show up. I tend not to do much more research.



Pınar Dağ: Why?



Martin Parr: Because you can do as you go along.



Pınar Dağ: Maybe there are places that you are going to miss.



Martin Parr: Of course. We miss things all the time. You miss many many more things you hit. If I’ve got an agenda I will make sure I will fulfil that.



Pınar Dağ: Okay.



Martin Parr: J Well what can I say, do you want to give me homework? Do you want to tell me off?



Pınar Dağ: Not really J



Martin Parr: I am really sorry. I will do homework okey? 10 hours of community service for not doing enough research! You are basically putting the dogma that they are teaching you into quote.



Pınar Dağ: No, I want to know what you feel.



Martin Parr: I have an intuitive feel. That’s what photographers. They are very intuitive creatures. They generally can’t write, can’t do very much else, they couldn’t become a plumber, so they had to be photographers. So they have to be photographers by default.



Pınar Dağ: You are documentary photographer. So don’t you think that you need do big research for this?



Martin Parr: Yes, when you start being involved with a subject matter, then you do research. As you go along. You ask, you look around, you make conclusions, you know you take a view point.



Pınar Dağ: I think you saw all improvement of the photography. How do you evaluate the future of photography? Do you see any risk for this sector?



Martin Parr: Obviously it’s changing quite fast. Print is disappearing. The old ways of bringing out to photography are disappearing. It’s the internet of course. Of course there’s no money in the internet. You are so typical, no money for your magazine. If I had to rely on people like you I’d be bankrupt.




‘…most people are too lazy, they don’t have anything to say, they like the idea of being a photographer and aren’t prepared for the work.’





Pınar Dağ: But for everybody is like this.



Martin Parr: Don’t worry I understand. You know I am lucky because I have ways of earning money through Magnum, through print sales, and through doing commissions.



Pınar Dağ: What do you think about digital photography? Is this still a controversial topic?



Martin Parr: Digital is not a controversial topic anymore. The one genre of photography that has been the slowest to change is the VCR market. Right. This will happen, I mean it’s just a matter of time. Because the digital print now is gonna be ten times more archive-able than C-print so in 10 years times museums will probably not accept C-prints anymore. So they will accept black and white, and gelatine. Right. Because they are very stable. Colour C-prints will not be acceptable for a museum to purchase or to accept in years to come. So the digital revolution has taken over. We don’t have those smelly chemicals, we have beautiful prints for digital printing. There is no argument really. The only substratum of photography that hasn’t totally gone to the digital is the art market. Because it’s just a bit slow. There will always be people who want to print. But like album printing or pinhole cameras, people still love the old process. There’s a market place for them.



Pınar Dağ: Yes it is true.



Martin Parr: But I come back to this extremely important point. In years to come museums will not accept C-prints so why are people still making them?



Pınar Dağ: Maybe for themselves”¦



Martin Parr: Yes possibly but they if they want to sell prints. And that is for some photographers one way of earning a living. I mean the revolution is very slow. People are luddites*. Do you know the word luddites*?



Pınar Dağ: No.



Martin Parr: (He is writing on my sheet.) It’s the word of your day  That’s an industrial term okay. So in the 18th century there people who were weaving. And they were called luddites because they would not update their machinery. If you say that someone is a Luddite* it means they are stuck in past.




‘No one questions going to a war or a famine, but if you go to a supermarket people think that it’s a strange behaviour. It’s all because of the baggage associated with photography that we have this contradiction.’




Pınar Dağ: Okay now J



Martin Parr: So in photography we have lots of them.



Pınar Dağ: Do you think it’s so bad? I mean their living in the past?



Martin Parr: Well they are living in the past. Because they are not realising the pleasures of what you can do with digital photography. I mean to me it’s not an argument. I mean the argument happened, you know 5-10 years ago.



Pınar Dağ: I mean it’s the same in the Turkey’s sector. I mean they are not stock in past. As you said they are not luddites, they are not living in the past but they are still looking for nostalgic stuff. Turkey also follows the digital market but is still looking to find nostalgia.



Martin Parr: Photographers love nostalgia. Yea!




‘But I come back to this extremely important point. In years to come museums will not accept C-prints so why are people still making them?’




Pınar Dağ: Yea that’s why I want to know do you think is this something negative?



Martin Parr: I mean it’s just a waste of energy really. Because ultimately, you know, you can tell of a photographer whether they are good whether they are shooting analogue or digital, if you ask me to say. You can still say it with film, you can, of course. I have got nothing against film; just the archives of prints are doomed to fade.



Pınar Dağ: Yes I understand.



Martin Parr: And there has been a marked shift in the approach of the museum sector and the private sector in recent years. And as I said it’s just a question of time before they will not accept C-prints.



Pınar Dağ: This is also a general question, I want to know, How can a person who tries to be a photographer successfully make it? You are an experienced photographer…



Martin Parr: Well, it’s very simple, if they’ve got something important to say, if they have an obsessive view point and compassion, then they’re gonna be successful. But most people are too lazy, they don’t have anything to say, they like the idea of being a photographer and aren’t prepared for the work.




‘For become a member of Magnum… They are not taking on older people. You’ve got to submit a portfolio and they are viewed every year, you buy your own membership and then there is a secret ballot.’





Pınar Dağ: Do you think it is easier to be involved with photography now than before? Do you believe that to try to be successful in photography is now harder than before?



Martin Parr: Just it’s just as easy because these are bigger audience for photography now. Because there are more amateurs, there are more people buying books, there are more people online and there are photo-showing sites. You know there’s never been a bigger market for photography. But the competition is really big. Yes you got to work really very hard. But if someone is very distinctive and very good, they will make it.



Pınar Dağ: What does it take to become a member of Magnum photography?



Martin Parr: You have to show exceptional personal vision. You have to be relatively young. They are not taking on older people. You’ve got to submit a portfolio and they are viewed every year, you buy your own membership and then there is a secret ballot.



Pınar Dağ: What do you mean?



Martin Parr: Secret vote. We have maybe three hundred people apply for year. At the annual general meeting we do not look it all of those because each office brings forward the serious candidates. So in London tomorrow we will decide the two –three photographers we want to present to AGM* for consideration. From the hundreds who applied.



Pınar Dağ: So it’s really a long shot, isn’t it?



Martin Parr: If you good, it’s not a long shot at all. If you really distinctive and have a very refined personal vision and demonstrate that you are self-motivated, it’s not a long shot. You will be in. But yeah, how people define that, is another thing.



Pınar Dağ: Okay this maybe will be very interesting question for you or not.I don’t know. Have you ever thought of stopping? Can you ever retire from being a photographer?



Martin Parr: Not really. I’d like to slow down to do other things. But no. Why would I stop? Well you know I will become physically unable to do it. In the way I can now. I can leap about a bit. But I am still relatively young, 58 now. I am getting old a bit.



Pınar Dağ: Not really. J (I am with my Italian photographer friend Alice Avaldi )



Martin Parr: When compare you two. I mean I put your two ages together, it wouldn’t get to 58 yea? J



Pınar Dağ: J You have been praised for your innovative imagery and your oblique approach to social documentary. How do you feel about that? Do you feel that represents your work correctly?



Martin Parr: You know, praise, I don’t really give very much attention to it. Nice to have it but I don’t think about it too much. You know, I want to get to do the next thing.



Pınar Dağ: When you work, is there anything specific subject? What is your favourite subject?



Martin Parr: Well the next project. Whatever I’m doing next is the thing I am giving myself hundred percent towards.



Pınar Dağ: We know that you are involved in the Brighton Biennal 2010* project. How is going on?



Martin Parr: Oh, it’s good. We’ve got some really exciting new photographers. There are two people who work there full-time and we have interns, people helping. As we get near to October obviously, the ante gets up. We are just starting printing next week for the festival. So yes it’s all looking pretty good.



Pınar Dağ: How we can make simple and nice but very effective pictures like you do?



Martin Parr: Well as I said if you are self-motivated and it’s something you want to get involved it, something you feel strong about, that’s gonna help.



Pınar Dağ: Observation?



Martin Parr: Well it’s a combination of observation and involvement. Even if you are a landscape photographer you really have to get involved. With people, you obviously have to get involved. You do the next project that you want to shot. So tomorrow night I am photographing. I wouldn’t think about it until I get there. I just go there.



Pınar Dağ: Have you been inspired by any photographer? Follow them etc.?



Martin Parr: Well there are many photographer I have been inspired by whether Garry Winogrand or Robert Frank. You know there are many people I love.




‘ I am ashamed to say that I am not very knowledgeable about Turkish photography. I know Ara Güler and I have some very nice Atatürk propaganda book.’




Pınar Dağ: Recently did you have any exhibition?



Martin Parr: I have had exhibitions in many countries. I don’t think I have show at the moment. I am not sure even, well I have some show at the Centre Pompidou* in Paris at the moment.



Pınar Dağ: What is the process for you to make exhibitions?



Martin Parr: There are two things. There are public shows and there are commercial galleries. Commercial galleries, Wednesday I have an opening in Madrid, Thursday in fact”¦



Pınar Dağ: Do you think that your images will influence the place where they go? Do you want to change things?



Martin Parr: Not really. You know I am very lucky because I have a platform for the work that I do both as a curator and editor and as a photographer. So obviously I worked to achieve that. And I am trying to use as responsibly and as wisely as possible.




Pınar Dağ: Well there is always an aim in what you do?



Martin Parr: Well you have a life’s work and you work on a body of work and it’s another piece of the jigsaw.





‘But if you go somewhere interesting your photographs may be interesting but they may not be. Especially when you’re photographing people. Because people are the most unpredictable aspect of photography, but also the most interesting.’




Pınar Dağ : The questions are finished. I would like to know if you like to add something more.



Martin Parr: No no.I never do that.



Pınar Dağ: Why not?



Martin Parr: Because I try to be professional and answer the questions; ‘Clearly and Concisely’



Pınar Dağ: Because sometimes we could miss the point…



Martin Parr: No no.because I have no agenda. You have your agenda which I try to fulfil.



Pınar Dağ: Have you ever followed any Turkish photographer?



Martin Parr: I am ashamed to say that I am not very knowledgeable about Turkish photography. I know Ara Güler* and I have some very nice Atatürk* propaganda book. I have struggled to find”¦ I don’t know much about Turkish contemporary work.



Pınar Dağ: Okay than this will be my next duty to share with you some stuff J



Martin Parr: I’ve been there and I’ve gone around the bookshops. There obviously isn’t a huge amount for publishing there with photographers, is there?



Pınar Dağ: Yes, there are lots of really good photographers…



Martin Parr: But there aren’t many photographers with a huge amount of publishing of books?



Pınar Dağ: Yes of course. There are a lot.



Martin Parr: Naughty Martin! (He is slapping his hand.)



Pınar Dağ: J Finally ı am leaving you. But it is a pleasure to meet you, thank you very much for your time.



Martin Parr: Pleasure.




Pınar Dağ, Martin Parr



Glossary



Martin Parr (born 23 May 1952 in Epsom, Surrey) is a British documentary photographer, photojournalist and collector. He is known for his photographic projects that take a critical look at modern society, specifically consumerism, foreign travel and tourism, motoring, family and relationships, and food.


http://www.martinparr.com/index1.html


http://en.wikipedia.org/wiki/Martin_Parr


2010 Brighton Bienal*: For its fourth edition, Brighton Photo Biennial 2010 will present New Documents, curated by the internationally renowned photographer, editor and curator Martin Parr. http://www.bpb.org.uk/


Black country*: The Black Country is a loosely defined area of the English West Midlands conurbation, to the north and west of Birmingham, and to the south and east of Wolverhampton. http://en.wikipedia.org/wiki/Black_Country


Magnum Photograhy*: is an international photographic cooperative owned by its photographer-members, with offices located in New York, Paris,London and Tokyo. According to co-founder Henri Cartier-Bresson, “Magnum is a community of thought, a shared human quality, a curiosity about what is going on in the world, a respect for what is going on and a desire to transcribe it visually.


http://en.wikipedia.org/wiki/Magnum_Photos http://www.magnumphotos.com/Archive/C.aspx?VP=XSpecific_MAG.AgencyHome_VPage&pid=2K7O3R1VX08V


VCR(Video Cassette Recording)*: was an early domestic video format designed by Philips. It was the first successful homevideocassette recorder system. Later variants included the VCR-LP and Super Video (SVR) formats. http://en.wikipedia.org/wiki/Betamax http://en.wikipedia.org/wiki/Video_Cassette_Recording


C-print (chromogenic print): Chromogenic color prints are full-color photographic prints made using chromogenic materials and processes. These prints may be produced from an original which is a color negative,slide, or digital image.http://en.wikipedia.org/wiki/Chromogenic


Luddite*: The Luddites were a social movement of British textile artisans in the nineteenth century who protested – often by destroying mechanized looms – against the changes produced by the Industrial Revolution, which they felt was leaving them without work and changing their way of life. It took its name from Ned Ludd. http://en.wikipedia.org/wiki/Luddite


Luddites*: In the early months of 1811 the first threatening letters from General Ned Ludd and the Army of Redressers, were sent to employers in Nottingham. Workers, upset by wage reductions and the use of unapprenticed workmen, began to break into factories at night to destroy the new machines that the employers were using. In a three-week period over two hundred stocking frames were destroyed. http://www.spartacus.schoolnet.co.uk/PRluddites.htm


AGM(An annual general meeting): (commonly abbreviated as AGM, also known as the annual meeting) is a meeting that official bodies, and associations involving the public (includingcompanies with shareholders), are often required by law (or the constitution, charter, by-laws etc. governing the body) to hold. http://en.wikipedia.org/wiki/Annual_general_meeting


Garry Winogrand*: (14 January 1928, New York City – 19 March 1984, Tijuana, Mexico) was a street photographer known for his portrayal ofAmerica in the mid 20th century. http://en.wikipedia.org/wiki/Garry_Winogrand


Robert Frank*: (born November 9, 1924), born in Zürich, Switzerland, is an important figure in American photography and film.
http://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Frank


Centre Pompidou,Paris*: is a complex in the Beaubourg area of the 4th arrondissement of Paris, near Les Halles, rue Montorgueil and the Marais. It was designed in the style ofhigh-tech architecture.
http://www.centrepompidou.fr/ http://en.wikipedia.org/wiki/Centre_Georges_Pompidou


Ara Güler*: (born August 16, 1928, Istanbul, Turkey) is a Turkish photojournalist of Armenian descent, nicknamed “the Eye of Istanbul” or “the Photographer of Istanbul”.[1][2]
http://www.araguler.com.tr/ http://en.wikipedia.org/wiki/Ara_Güler


Mustafa Kemal Atatürk*: was a Turkish army officer, revolutionary statesman, writer, and founder of the Republic of Turkey as well as its first president. Atatürk became known as an extremely capable military officer during World War I.[1] Following the defeat of the Ottoman Empire, he led theTurkish national movement in the Turkish War of Independence. Having established a provisional government in Ankara, he defeated the forces sent by the Allies.


http://en.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atatürk









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Magnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile SöyleşiMagnum Fotoğrafçısı Martin Parr ile Söyleşi

Claudia Wiens ile Röportaj : Kadın Futbolu


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



KADIN FUTBOLU


WOMEN’S FOOTBALL


Claudia Wiens





Hülya Yeltepe : Bize biraz kendinizden ve fotoğraf kariyerinizden bahsedebilir misiniz?



Claudia Wiens : Fotoğraf, benim için çocukken başladı. Büyükbabamın evde bir karanlık odası var vardı ve Cumartesi öğleden sonraları beraber fotoğraf çeker sonrada onları banyo ederdik. Bu, benim için çok heyecanlıydı ve fotoğraf aşkımda böyle doğdu. Daha sonra foto dizayn eğitimi aldım ve yüksek lisansımı fotoğrafçılık alanında yaptım. Eğitimin sırasında Almanya’da yerel bir gazetede çalıştım. Ayrıca çok seyahat ettim ve bu seyahatlerim sırasında küçük projeler yaptım. Eğitimimden sonra yerleştiğim ve yüksek lisans tezimi yazıp, fotoğraflayabileceğim Mısır’a da böyle geldim. Çalıştığım profesör, bana destek vermek için Mısır’a geldi. Sınavlar için Almanya’ya gittim ve sonra tekrar uluslar arası çalışmaya başladığım Mısır’a geri döndüm.




H.Y. : Daha önce hangi ülkelerde bulundunuz ve ne tür projeler yaptınız?



C.W. : 30’dan fazla ülkede bulundum ama hepsi iş için değildi. Birkaç örnek vermek gerekirse: Meksiko’ya “Lucha Libre Femenil” (kadın dövüşleri) hakkında bir hikaye için gittim. Laos’ta, uzak bir kabile köyünün bir okul projesinin hikayesini yaptım. Tayland’da fillerin durumu hakkında bir haber yaptım. Suriye’de, Suriye dizi film prodüksiyonu hakkında bir hikaye yaptım, bu hikaye Almanya’da GEO adlı dergide Eylül ayında yayınlanacak. Beyaz Rusya’da, Çernobil kazasının sonucu olarak kanser olan çocuklar hakkında bir hikaye yazdım. Myanmar’da günlük yaşam hakkında kendi kitabımı yazdım.




H.Y. : Şu anda İstanbul’da yaşıyorsunuz. Neden İstanbul ve neden Mısır?



C.W. : Daha önce de bahsettiğim gibi Mısır öğrenciyken seyahat ettiğim ülkelerden birisi ve orayı çok sevdim. Kibar insanları olan çok heyecanlandırıcı bir yer. Orada 10 yıl yaşadıktan sonra yeni bir şeyler için hazır olduğumu düşündüm. Yine de aynı bölgeye yakın olmak istedim ve arkadaşlarımı görmek ve oraya kolaylıkla gidip işlerimi yapabilmek Mısır’dan çok fazla uzaklaşmak istemedim. İstanbul, Avrupa ve Mısır arasında çok uygundu.



H.Y. : Sizce İstanbul ve Mısır ya da daha doğrusu Orta Doğu arasında ne gibi farklar var.



C.W. : Aslında sadece İstanbul ve Kahire’yi karşılaştırmak isterim çünkü ikisi ülkede çok büyük ve çok farklı açılardan ele alınabilir, bu sebeple sadece iki büyük şehri karşılaştırmak daha iyi sanırım. Yine de bu soru biraz müphem çünkü tam olarak hangi açıdan karşılaştırmamı istediğinizi bilmiyorum. İnsanlar? Atmosfer? İş?



İstanbul çok daha temiz ama daha soğuk. Kahire’deki insanlar daha neşeliler, gülmekten hoşlanıyorlar ve daha açıklar, İstanbul’daki insanlar daha kapalı ve bazen de melankolikler. Bu benim için bazen üzücü oluyor.




H.Y. : Orta Doğu’da kadınların futbola karşı ilgileri nasıl?



C.W. : Kadınlar arasında futbol dünya çapında ve Orta Doğu’da her geçen gün biraz daha popüler oluyor. Daha çok genç kız kulüplere katılmaya cesaret ediyor ve daha fazla ailede bunu kabul ediyor. Ayrıca Orta Doğu’da kadın futbolunu desteklemek için çok çeşitli projeler var.



H.Y. : Orta Doğu’da çalışırken, özellikle de bu projede herhangi bir zorlukla karşılatınız mı?



C.W. : Hayır, çok şükür. Bu bölgede çalışırken genel olarak hiçbir problem yaşamıyorum, ne futbol projemde ne de diğer projelerimde. İnsanlar daima çok yardımcı ve destekleyici. Ayrıca daha az kural var. Avrupa’da her şey için izin almanız gerekiyor ki bu bir fotoğrafçı olarak hayatınızı oldukça zorlaştırıyor


H.Y. : Kadın futbolcularla çalışırken nasıl bir yöntem izlediniz?



C.W. : Aslında bu proje için özel bir çalışma yöntemim olduğunu söyleyemeyeceğim. Daha çok onlarla arkadaş olmaya çalıştım çünkü onlardan gerçekten çok hoşlandım. Çok enerjik ve pozitifler. Diğer projelerimde de olduğu gibi doğru zamanı ve doğru ışığı yakalamak için çok sabırlı olmam gerekti. Doğru fotoğrafları yakalayana kadar pek çok kez antrenmanlara, maçlara ve turnuvalara gittim.




H.Y. : Bu projedeki amacınız neydi? Bize ne söylemek istediniz?



C.W. : Birkaç amacım vardı. İlk olarak bu bölgeden farklı bir şeyler göstermek istedim. Mesela Avrupa’daki pek çok insan Orta Doğu’daki kadın futbolu hakkında bir şey bilmiyor. İnsanlar, kafalarında buradaki kadınları kalıplaştırıyorlar, bende bu kalıpları yıkmak ve farklı bir şeyler göstermek istedim. Ayrıca, bunun önemli bir konu olduğunu düşünüyorum, bütün medya erkek futbolunu haber yapıyor, kadınların bu kadar haber olmamaları adil değil. Özellikle Orta Doğu’da futbol kadın için sadece sportif bir mücadele değil, ayrıca kadınların özgürlük mücadelesi de ve medyanın bunu desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple bu proje üzerinde çalışmaya devam ediyorum.




H.Y. : İstanbul’da ya da Türkiye’de kadın futbolcularla tanıştınız mı?



C.W. : Evet, birçok kadın futbolcuyla tanıştım. Geçen yaz, Sakarya’da bir futbol kampına gittim ve 2 hafta boyunca her gün antrenman yapan yaklaşık 80 futbolcu kızla tanıştım. Ayrıca daha sonra İstanbul’da Kadın Milli Takımı’nın antrenmanlarını seyretmeye gittim ve onların Malta’yla oynayacakları maçı seyretmeye Trabzon’a gittim. Hepsi çok hoş kızlar, antrenörleri ve organizatörler de çok yardımsever. Onların fotoğraflarına web sitemden ulaşabilirsiniz. Futbol Hikayesi’ndeki ilk fotoğraf Sakarya’dan. Milli takım sporcularını gösteren fotoğraflar da var. Formalarındaki Türk bayrağından onları tanıyabilirsiniz.



H.Y. : Siz spor yapıyor musunuz?



C.W. : Evet, 13 yaşımdan beri dans ettim (modern dans, step dansı, bale) daha sonra göbek dansı ve Latin dans denedim. Ayrıca Mısır’da iki yıl kung fu yaptım. Yedi yıl önce, oldukça yoğun olarak yaptığım yogaya başladım. Son zamanlarda da İstanbul’da Capoeira’ya başladım. Ayrıca koşmayı, rüzgar sörfünü ve paten yapmayı seviyorum.




H.Y. : Sitenizde kadın güreşi ve kadın futbolu adlı iki röportaj var. Kadın sporlarıyla ilgilenmenizin özel bir sebebi var mı?



C.W. : Evet, özellikle daha muhafazakar ülkelerde çünkü buralardaki kadınlar bana daha enerjik görünüyorlar. Belki de başa çıkmak zorunda oldukları çok fazla engel olduğu için bu böyledir. Bu da onları gerçekten daha güçlü ve hevesli yapıyor.




H.Y. : Türkiye’deki fotoğrafçılık hakkında ne düşünüyorsunuz?



C.W. : Türkiye’deki fotoğrafçılık hakkında çok fazla şey bilmiyorum. Bazen sergilere gidiyorum ve bir fikir edinmeye çalışıyorum. Farklı galerilerin adres defterindeyim ama ne yazık ki davetler sadece Türkçe, İstanbul 2010 ile ilişkili olanlar bile. Kozmopolit bir şehirde bunu gerçekten garip buluyorum. Türkçe öğreniyorum çünkü bir kişinin yaşadığı ülkenin dilini konuşabilmesi gerektiğine inanıyorum. Akıcı olarak Arapça konuşuyorum. Ama tabi bir lisan öğrenmek zaman alıyor. Diğer yabancı fotoğrafçı arkadaşlarımın da sergilere çok sık gitmediğini biliyorum çünkü onlarda davetiyeleri anlamıyorlar. Ayrıca gitsem bile, insanlar benimle konuşma konusunda çok çekingenler. Bu benim için yeni ve garip bir tecrübe. Mısır’da her şey Arapça ve İngilizce, iki dilde. Ve eğer herhangi bir davete yalnız gitmişseniz, insanlar hemen sizinle ilgileniyorlar, konuşuyorlar. İstanbul’da bunu çok özlüyorum.




H.Y. : Türk fotoğrafçılardan tanıdıklarınız var mı?



C.W. : Kişisel olarak sadece 2 ya da 3 fotoğrafçıyla tanıştım ama bu günlerde daha çoklarıyla tanışmayı ümit ediyorum.



H.Y. : Mısır hakkında iki kitabınız var. Bize biraz bu kitaplardan bahsedebilir misiniz?



C.W. : Fotoğraflarını kendim çektiğim ve yazdığım ilk kitabım Mısır hakkında “Coptic Life in Egypt (Mısır’da Kıpti Yaşamı)”, ve sadece fotoğraflarını çektiğim ama yazılarını çeşitli muhabirlerin yazdığı ikinci kitabım, Kahire’nin Resmi Olmayan Alanları. Mısır’da Kıpti Yaşamı, benim kendi kişisel projem ve bunun üzerinden yoğun olarak bir yıl çalıştım, Mısır’da çok seyahat ettim. Çok heyecanlı bir projeydi ve normalde Mısır’ın göremeyeceğiniz pek çok yönlerini görmüş oldum.



İkinci kitabım “Kahire’nin Resmi Olmayan Alanları” Alman teknik geliştirme ajansı GTZ’nin bir proje kitabıydı. Bu kitap bana Kahire’nin yoksul alanlarında yaşayan insanların hayatları hakkında çok derin bir iç görü kazandırdı. Bu kitap üstünde çalışmaya çok sevdim çünkü bana, benimle yaşamlarını paylaşan çok değişik ve nazik insanlara tanışma şancı verdi.




H.Y. : “Fotoğraf Geçidi-İstanbul 2010” adında devam eden bir fotoğraf projesi var. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz? Sergilerden birine gitme şansınız oldu mu?



C.W. : Evet, bu projeyi biliyorum. Her şeyin Türkçe olduğu diğer bir örnek. Adı bile. İstanbul 2010’un Avrupa ile bağlantılı olması, Avrupa’nın kültür başkenti olması düşünülmüştü, neden her şey Türkçe? Avrupa ve Avrupa insanları arasında bir bağlantı yok mu? Bunun bir değişim olmasını çok isterim.



Ayrıca benim geldiğim The Ruhr Area’da bu yıl Avrupa’nın başkenti ve uluslar arası pek çok fotoğrafçının da yer aldığı pek çok fotoğraf projesi var, bir değimi, birlikte çalışmak ve yeni bir şey keşfetmek ve birlikte bir yaratmak. Böyle bir şeyin İstanbul’da da düzenlenmesini umuyorum. Türk fotoğrafçılarla birlikte bir proje yapmak isterim.



H.Y. : Son zamanlarda Türkiye’de üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?



C.W. : Marmaray Projesinin belgeseli üzerinde çalışıyorum. İsterseniz bu çalışmama bu linki tıklayarak bir göz atabilirsiniz.


http://www.corbisimages.com/ImageGroup/5/1301202




Hülya Yeltepe : Can you please tell us about you and your career in photography?



Claudia Wiens : It all begun when I was a child. My grandfather used to have a black and white darkroom at home and at Saturday afternoons we would take photos together and then develop then. This was so exciting for me that my love for photography was born. Later I studied photo design and did my MA in photography. While I was studying I worked for a local newspaper in Germany. I also traveled a lot and did small projects during my travels. This is how I came to Egypt, where I then stayed at the end of my studies and chose a MA thesis that I could photograph and write there. My professor came out to Egypt to give me some support. I came back to Germany for the exams and then left again for Egypt, where I then started to work internationally.



H.Y. : Which countries have you been to and what kind of project did you conduct there before?



C.W. : I have been to more than 30 countries, but not always for work. But to give you some examples: I went to Mexico where I did a story about Lucha Libre Femenil (Women’s Wrestling). In Laos I did a story about a school project in a remote hill tribe village. In Thailand I reported about the situation of the elephants. In Syria I did a story about Syrian soap opera production, which will be published in the German GEO magazine in September. In Belarus I did a story about children who suffer from cancer as a result of the Tchenobyl accident. In Myanmar I photographer my book about daily life there.





H.Y. : You are living in İstanbul recently. Why İstanbul and why Egypt?



C.W. : As I mentioned Egypt was one of the countries I travelled as a student and I simply loved it very much. It’s a very exciting place with kind people. After 10 years of living and working in Egypt I was ready for something new. But I still wanted to be in the same region and not too far away from Egypt so I can go there easily for jobs and to see my friends. Istanbul is very conveniantly between Europe and Egypt.



H.Y. : We also would like to know the difference between İstanbul and Egypt or the Middle East from your point of view?



C.W. : I would prefer to compare only Istanbul and Cairo because both countries are very big and have many different aspects, so it’s better to just compare the two big cities. But still the question is a bit vague, because I don’t know which aspect you would like me to compare. People? Atmosphere? Work?



Istanbul is of course much much cleaner, but unfortunately also colder. People in Cairo seem to be more cheerful, like to laugh and are very open, while people in Istanbul tend to be more close and sometimes melancholic. This is for me a bit sad sometimes.


H.Y. : What is the involvement of the women to the football in the Middle East?



C.W. : Women football is becoming more and more popular worldwide but also in the Middle East. More girls have the courage to join a club and more parents are accepting it. There are also many projects to support women football in the Middle East.



H.Y. : Did you have any difficulties while working in Middle East and especially on this project?



C.W. : No, thanks God, I normally have no problems working in this region, neither on my football project nor on any other project. People are always very helpful and supportive. Also there are less rules. In Europe you need a permit for everything, that can make your life as a photographer quite difficult.


H.Y. : How did you work? What was your method while working with women football players?



C.W. : I can’t really say that I have a special method working on that project. I try to become friends with some of the girls because I really like them. They all have lots of energy and a positive spirit. As like with every other project I need patients to catch the right moment, the right light. So I go many times to photograph training, matches, tournaments till I have the right mixture of photos.



H.Y. : What was your purpose of this project? What did you want to tell us?



C.W. : I have a few purposes. First of all I want to show something different from this region. Many people in Europe for example don’t know that there is women’s football in the Middle East. People have stereotypes about women here in their heads, so I want to break through thisstereotypes and show something different. Also I think that is generally an important topic, every media is reporting about men’s football, so it is just fair also to report about the women. Especially in the Middle East football is for the women not only a sportive struggle, it is also a struggle for emancipation and I think the media should support that. That’s why I keep working on this particular subject.




H.Y. : Did you meet any women football team or player in Istanbul or in Turkey?



C.W.: Yes, I met a lot. Last summer I went to a football camp in Sakarya with around 80 young girls staying there for 2 weeks practising football every day. Then I also went to see the National Women’s Team practising in Istanbul and I travelled to Trabzon to see them playing against Malta. All of them are very nice girls, and the trainers and organizers are very supportive. You can find photos of them on my website. The first photo in the Football story is from Sakarya. And some other show also national Team players. You can recnonize the Turkish flag on their t-shirts.




H.Y. : Do you do any sports?



C.W. : Yes. I used to dance a lot since I was 13 (modern dance, tap dance, ballett), then later belly dance and Latin dance. In Egypt I also did two years of kung fu. I started seven years ago yoga, which I do quite a lot. And recently I started capoeira here in Istanbul. I also love running, windsurfing, surfing and roller blading. ;-)



H.Y.: There are two reportages on your web site; women’s wrestling and women’s football. Is there any special reason of your interest in women sports?



C.W. : Yes, especially in more conservative countries because it seems to me that women there have more energy. Maybe because they have to overcome so many obstacles sometimes. That seems to make them really strong and enthusiastic.




H.Y. : What is your opinion about photography in Turkey?



C.W. : I don’t know that much about photography in Turkey. Sometimes I go to exhibitions and try to get an idea. I’m on a few mailing lists from differnet galleries but unfortunately most invitations are only in Turksih, even those that are related to Istanbul 2010. I find this really strange in a cosmopolitain city. I’m learning Turkish because I believe one should speak the language of the country you live in. So I speak fluent Arabic. But it takes time to learn a new language. I know from my foreign photographer friends that they also don’t go very often to exhibitions because they also don’t understand the invitations. And even if go, people are normally too shy to speak to me. This is a new and strange experience for me. In Egypt everything is in Arabic and English. And if you go alone to any event people will immidiately take care of you, help you, talk to you. I miss this a lot in Istanbul.



H.Y. : Who do you know from Turkish photographers?



C.W. : Personally I only met 2 or 3 photographers, but through open-i I might hoepfully meet some more these days.


H.Y. : You have two books about Egypt. Can you please tell us about your books?



C.W. : I have one book about Egypt, “Coptic Life in Egypt”, that I photographed and wrote, and a second book where I took the photos but the texts are from various journalists, Cairo’s Informal Areas. Coptic Life in Egypt was my own personal project and I worked intensively on it for a whole year, travelling a lot inside of Egypt. It was a very exciting project and I got to see sides of Egypt that you normally never would see.



The second book “Cairo’s Informal Areas” was a book project by GTZ, the German technical development agency. It gave me deep insights in people’s lives in poorer areas of Cairo. I loved working on it because it gave me the chance to meet many interesting and kind people who would share their lives with me.


H.Y. : There is an ongoing project called “Fotoğraf Geçidi-İstanbul 2010”. Did you get any chance to see any of the exibitions?



C.W. : Yes, I know the project. Another great example of ONLY EVERYTHING in Turkish. Even the name. Istanbul 2010 is supposed to be a connection with Europe, Cultural Capital in Europe, so why is everything in Turkish? Why is there no connection to Europe and to European people? I would love to have an exchange.



The Ruhr Area, where I’m from is also Culrural Capital of Europe this year, and there are many photo projects with photographers from that area and international photographer, an exchange, a working together, exploring the new and creating something together. I was hoping that something like that would also take place in Istanbul. I would like to do a project together with a Turkish photographer.




H.Y. : Is there any project you want to work on in Turkey nowadays?



C.W. : I’m working on documenting the Marmaray Project. You can have a look here if you like
http://www.corbisimages.com/ImageGroup/5/1301202




Röportaj (interview by) : Hülya YELTEPE




Claudia WIENS Hakkında



Claudia Wiens, uluslar arası çalışmaları için ikisi arasında seyahat ettiği İstanbul ve Kahire’de yaşayan alman bir foto muhabiridir. 10 yıldan uzun bir süredir bölgede yaşadığı bölge hakkındaki uzmanlığı ve bilgisi ve ayrıca Arapçayı akıcı konuşması, yaptığı işlerde imzası sayılabilecek, Orta Doğu kültürüne ait nadir bir samimi bir içtenlik kazandırmıştır. Düzenli olarak uluslar arası yayınlarda çalışmaları yayınlanmaktadır, GEO, GEOlino, COLORS, The National, GEO Special Wallpaper, DW tv, BBC World, Merian Guide Book, Abenteuter Reisen, Chrismon, British Marie Claire ve ayrıca sıklıkla çalışmaları NGOs, UNICEF, UNDP, GTZ ve Johns Hopkins’de yayınlanmaktadır.



Claudia Wiens, iki kitabında yazarıdır: “Coptic Life in Egypt” (Mısır’da Kıpti Hayatı), ülkedeki Hıristiyanların sosyal yaşamları ve dini gelenekleri hakkındadır: ve son zamanlardaki kitabı da, “Of Dung-beetle Messengers and Infamous Crickets” Mynamer/Burma’daki günlük yaşamın resmi olmayan tasviridir. Bu kitap, Alman enstitüsü KULTURWERK tarafından Proje Bursu’yla desteklenmiştir.



Claudia Wiens



About Claudia WIENS



Claudia Wiens is a German photojournalist based in İstanbul and Cairo, between which is travelling internationally for her work. Her expertise and knowledge, from over 10 years of living in the region and her fluency in Arabic has allow her to develop a style of rare intimacy and insight of Middle Eastern culture that has grown into a signature of her work. She contributes regularly to international publications, such as GEO, GEOlino, COLORS, The National, GEO Special Wallpaper, DW tv, BBC World, Merian Guide Book, Abenteuter Reisen, Chrismon, British Marie Claire and she works frequently for a number of NGOs, including UNICEF, UNDP, GTZ and Johns Hopkins.



Claudia Wiens is the author of two photo boks: Coptic Life in Egypt, focusing on the religious traditions and social life of the country’s Christians: and recently a previously undocumented portrayal of daily life in Mynamer/Burma, Of Dung-beetle Messengers and Infamous Crickets. This was supported by a Project Grant from the German institution, KULTURWERK.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Claudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın FutboluClaudia Wiens ile Röportaj : Kadın Futbolu

Astrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine Söyleşi


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Washington D.C odaklı çalışan, serbest fotoğrafçı Astrid Riecken ile portre serisi üzerine söyleşi:



“Eğer fotoğrafçı olarak geçiminizi sağlıyorsanız tabii ki zor. Dünyanın birçok yerinde artık insanların kendilerine ait fotoğraf makineleri ve siteleri var ve bunları istedikleri kadar paylaşıp, örneğin Flicker gibi ortamlarda çok ucuz bir bedel karşısında satabiliyorlar. Bununla savaşmak, karşı çıkmak tabii ki çok ağır bir durum profesyonel fotoğrafçılar için.”




Astrid Riecken, fotoğrafçılık kariyerine Hamburg’da başladı,1993 yılında Hamburg Üniversitesinden San Francisco’ya transfer olmasıyla, ana eğitimini fotoğraf gazeteciliği,yan eğitimini ise siyahlar üzerine gerçekleştirdi. 1997 yılında iyi bir dereceyle mezun olur olmaz, The Washington Times gazetesinin ekibine fotoğrafçı olarak işe başladı. The Washington Times, Astrid’in fotoğrafçılık kariyerininin orjin noktasıdır. http://astridriecken.photoshelter.com/about/





Söyleşi : Pınar DAĞ




Merhaba Astrid. Fotoğraf Ustaları Kupası* yarışmasında ikincilik ödülü aldınız çok yakın bir tarihte. Ödül almak ne sağlıyor? Nasıl hissediyorsunuz?



Astrid Riecken: Ödül kazandığımda çok mutlu oluyorum. Yaptığınız işin onayı oluyor, gereklilik haline dönüşüyor bir bakıma. Verimli bir tecrübe katıyor ve biraz daha ileriye sıçramanıza vesile oluyor. Ve tabii ki editörlerin dikkatini çekmeye başlıyorsunuz ve daha fazla insanın dikkatini çekiyorsunuz, bu da daha fazla iş almanızı sağlıyor. Belli bir dereceye kadar bu tabii ki güveninizi tazeliyor ancak ben şöyle düşünüyorum, ödül kazanmış olmaya çok fazla anlam yüklememeliyiz, çok fazla beklentimiz olmamalı.



Fotoğrafları eleştirmek objektif olmak anlamına geliyor ve yarışmalarda fazlasıyla çok fotoğraf var. Örneğin, bu yıl POYİ* (Uluslararası Yılın Fotoğrafı) yarışmasına katıldım.



Ve benim bir portre çalışmam 3’üncülük kazandı. Bu, fotoğraf gazeteciliği için oldukça saygı duyulan bir yarışma.



Jüri’yi online olarak canlı izledim. Yarıştığım için takip etmek istedim.1700 fotoğraf vardı belirlenmiş kategorilerde ve birçoğu oldukça güçlü karelerdi ancak finale kalamadılar. Her yarışmada, fazlasıyla çok kazanan olduğunu düşünüyorum. Ve jüri onlar üzerinden seçiyor ve karar veriyor. Ama Jüri’nin bir sınır çizmesi gerektiğini anlıyorsunuz.



Böyle bir sorumlulukları olduğu için onlara kızamıyorsunuz tabii ki, ancak böyle yürüyor. Ben de portre kategorisinde yarışıyordum Poyi’de ve benim bir fotoğrafın 3’üncülük almıştı bu nedenle jüriyi izlemiştim ve oldukça geren bir tecrübe olmuştu açıkçası.



“Tüm fotoğrafçılık kariyerim boyunca çekimini yaptığım ve bana ilham veren şey, performans sanatçıları, özellikle dansçılar ve müzisyenler olmuştur.”





Pınar Dağ: J Anlıyorum”¦ Şu anda üzerinde çalıştığınız son projeniz nedir?



Astrid Riecken: Photo essay* üzerine çalışmalar yapıyorum ve Caz hakkında çok ortamlı çalışmalar gerçekleştiriyorum. Tüm fotoğrafçılık kariyerim boyunca çekimini yaptığım ve bana ilham veren şey, performans sanatçıları, özellikle dansçılar ve müzisyenler olmuştur. Eğer bir iş ya da görevim yoksa kesinlikle üzerinde çalıştığım projelerime geri dönüyor, performans sanatçılarını ve dansçıları fotoğraflıyorum.



Caz, benim için en yaratıcı müzik çeşidi, müthiş bir özgürlük duygusu verdiği ve oluşturduğu gibi ayrıca gençle- yaşlıyı bir araya getiriyor. Pop ya da Rock müzik bunu sağlayamıyor. Caz ustaları yaşlı olabiliyor ancak hala çok iyi performans gösterdikleri gibi yeni yeteneklere örnek olabiliyor, onlara ilham verip birlikte sahne performansı yapabiliyorlar.



Caz’ın birde çok zengin bir tarihi var tabii ki ve geleneksel bir müzik nitekim. İşte bu bağlamda Caz’ı, fotoğraflamak gerçekten inanılmaz. Caz’da, fazlasıyla zarafet ve tarz bulabiliyorsunuz. Çekmekten nasıl hoşlanmazsınız ki J?



“Gazeteler son dönemlerde ciddi anlamda vurgun yemiş durumda özellikle düşen reklam gelirleri, gazeteleri küçülmeye itti. Ve maalesef birçok fotoğrafçı işinden oldu ve birçok yetenekli insan şu anda işsiz ve sokaklarda.”





Pınar Dağ : Bana biraz normal bir gününüzden bahseder misiniz? Nasıl geçiriyorsunuz?



Astrid Riecken: Hayatımdaki her şey aslında biraz değişti. 12 yıl sabit fotoğrafçılık yaptığım gazetedeki görevimden ayrıldım çünkü gazete buna bütçe ayırmaya son verdi. Buna benzer birçok olay oldu ülke genelinde. Gazeteler son dönemlerde ciddi anlamda vurgun yemiş durumda özellikle düşen reklam gelirleri, gazeteleri küçülmeye itti. Ve maalesef birçok fotoğrafçı işinden oldu ve birçok yetenekli insan şu anda işsiz ve sokaklarda.



Sabit fotoğrafçı olarak yaptığım görevimi kaybettiğimden beri artık serbest bir fotoğrafçı olarak çalışıyorum. Eğer yetiştirmem gereken bir iş yoksa ya da çalıştığım kurumdan, -bir diğer şekliyle iş siparişi gelmemiş ise, bu durumda dışarı çıkar günün haberi için fotoğraf çekmeye başlar, Capitol Hill*’ e giderim ya da Beyaz Saraya giderim, fotoğraf dosyası oluştururum anlaşmalı olduğum ajans için ve ajansın fotoğraflarımı satması için beklemeye başlarım yani bir nevi ümit ederim bunun olması için.



Bu işi tamamladıktan sonra büyük bir ihtimalle yapmakta olduğum projeme geri dönerim. Sabit fotoğrafçı olarak çalıştıktan sonra serbest fotoğrafçı olarak çalışmak gerçekten zor. Kesinlikle kendi başınıza kalakalıyorsunuz ve açıkça ifade etmek gerekirse, ben hala uyum sağlamaya çalışıyorum ve öğrenmeye çalışıyorum.



“Aslında fotoğraf hakkında pek fazla düşünmem, daha çok aklımdadır. En önemli şey ise bundan gerçekten zevk alıyor olmak, sizi mutlu etmesi ve yapmak istediğiniz şey olması tabii ki. Neredeyse şu duruma geliyor: siz fotoğrafı değil, fotoğraf sizi seçiyor gibi.”





Pınar Dağ: Fotoğrafçılığa yeni başlamış birine öneriniz ne olur, nasıl başlamalı?



Astrid Riecken: Bir şey yapmadan önce fotoğrafı yaşamak, solumak, hayal etmek, günün her anı düşünmek ve yaşamak gerekiyor. Ciddiyim. Kafamda fotoğraflarla uyanırım ve gün boyunca fotoğrafı düşünürüm. Aslında fotoğraf hakkında pek fazla düşünmem, daha çok aklımdadır. En önemli şey ise bundan gerçekten zevk alıyor olmak, sizi mutlu etmesi ve yapmak istediğiniz şey olması tabii ki. Neredeyse şu duruma geliyor: siz fotoğrafı değil, fotoğraf sizi seçiyor gibi. Basitçe kalbinizin sesini dinleyin çünkü bir şekilde yapacağınız işe ya da projeye yönelik konular sizi buluyor. Kendinize samimi olun. Çünkü siz kalbiniz için neyin daha isabetli olduğunu bir başkasından daha iyi biliyorsunuz. Kalbinin sesini dinle, başırılı olursun.



Pınar Dağ: J Çok güzel. Merak ediyorum, kendinizi tehlikede hissettiğiniz durumlar oldu mu mesleğinizi yaparken?



Astrid Riecken: Çok fazla olmadı aslında ancak ben gerçekten büyük saygı duyuyorum hayatını risk altına koyup, çok büyük hikayeleri olan fotoğrafçılara. Ben, Katrina kasırgasına yönelik bir çalışma yaptım, Haiti’ye gittim deprem sonrası ancak bu ABD ulusal güvenlik ekibi ile olmuştu, – ki nitekim bu daha az tehlikeli bir durum anlamına geliyor.




Pınar Dağ: Ne kullanıyorsunuz makine olarak? Çekim malzemeleriniz nedir? İlk fotoğraf makineniz neydi?



Astrid Riecken: İlk fotoğraf makinem filmli manuel Nikon’du. Hala duruyor. Şu anda hala Nikon ile çekim yapıyorum. D700 ve D300 kullanıyorum ve D3x almayı düşünüyorum.



Pınar Dağ: Serbest fotoğrafçı olmayı öneriyor musunuz? Fotoğrafa ne kadar erken başlarsanız o kadar hızlı yol alabileceğiniz bir meslek mi?



Astrid Riecken: Fotoğrafçıların sabit fotoğrafçı olmakla, serbest fotoğrafçı olmayı istemesi arasında artık maalesef çok fazla seçenek yok. Çok basitçe belirtmek gerekirse, bir medya kuruluşunda çalışmak istiyorsanız, aslında gidecek hiçbir yer yok artık çünkü artık sabit fotoğrafçılık için alternatif yerler yok denecek kadar az.



Tabii ki bir yaş limiti yok eğer fotoğrafçı olmak istiyorsanız ancak tabii ki ne kadar erken başlarsanız o kadar birikiminiz olur ve özellikle iş alabilmek adına iyi bir dosya oluşturmuş olursunuz. Eğer yetenekli iseniz, iyi bir gözünüz varsa fotoğraf adına, o zaman, fotoğraf makinesini ne zaman elinize aldığınızın bir önemi yok.



Teknik olarak gelişmek ise zaman içinde oluşuyor, ancak yetenek zamanla ya da pratikle olacak bir şey değil. Daha öncede belirttiğim gibi sizin tutkunuz, içsel sesiniz, iyi bir gözle yoğrulup başlamanızı sağlar. Fotoğrafa odaklandığınız sürece, her şey bir şekilde önünüzde beliriverir.



“Bazen Beyaz Saray’da da çalışıyorum. Bu belirttiğim iki bölgede aslında oldukça kontrol altında, bu nedenle iyi çekimler için çevresel açıdan engelli durumundasınız. Yani bir hayli yaratıcı olmanız gerekiyor açıkçası iyi bir fotoğraf çıkarmak için.”





Pınar Dağ: Daha çok nerelerde çalışıyorsunuz? Ne tarz hazırlıklar yapıyorsunuz?



Astrid Riecken: Zamanımın büyük bir kısmını Capitol Hill’de, ABD’nin kanun koyucuları çalışırken, onları fotoğraflamakla geçiriyorum. Özel bir iş bu ve ben oldukça keyif alıyorum. Çok ilginç olabiliyor ve sanırım çok şey öğrendim politikacılardan. Bazen Beyaz Saray’da da çalışıyorum. Bu belirttiğim iki bölgede aslında oldukça kontrol altında, bu nedenle iyi çekimler için çevresel açıdan engelli durumundasınız.



Yani bir hayli yaratıcı olmanız gerekiyor açıkçası iyi bir fotoğraf çıkarmak için. Ve birde tabii ki konuyu, haberi ya da kişiyi iyi bilmeniz gerekiyor konuya dahil olmuş insanları da. Ben tabii ki bu mücadeleyi ve bu çelişkiyi seviyorum ancak birçok fotoğrafçı sınırsız alanlarda çekim yapmayı tercih ediyor yani daha rahat çekim yapabileceği ortamları arıyorlar. Daha rahat çekim yapmak daha iyi fotoğraf demek ve dolayısıyla daha iyi hikayeler demek anlamına geliyor.




Pınar Dağ: Artık biliyorsunuz insanların kendilerine ait özel blogları, siteleri var. Herkes istediğini paylaşabiliyor. Fotoğrafçılığın geçmiş dönemlere göre seyrini değerlendirmek gerekirse, sizce giderek zorlaşıyor mu?



Astrid Riecken: Eğer fotoğrafçı olarak geçiminizi sağlıyorsanız tabii ki zor. Dünyanın bir çok yerinde artık insanların kendilerine ait fotoğraf makineleri ve siteleri var, ve bunları istedikleri kadar paylaşıp, örneğin Flicker gibi ortamlarda çok ucuz bir bedel karşısında satabiliyorlar. Bununla savaşmak, karşı çıkmak tabii ki çok ağır bir durum profesyonel fotoğrafçılar için. Diğer bir durum ise çalışacak medya sayısının artık giderek azalması. Birçok medya kuruluşu artık küçültüyor bütçesini bu alanda hatta birçok gazete ise kapanmış durumda.



Pınar Dağ: Hiç durmayı düşündünüz mü? Yani bir fotoğrafçı gerçekten bu işten emekli olabilir mi?



Astrid Riecken: Asla! Asla bırakmayı düşünmem. Vazgeçmeyi ya da emekli olmayı asla aklımdan geçirmedim. Eğer geçmişe yönelik düşünmem gerekirse sanırım yine aynı şeyi yapmaya devam ederdim ve sanırım değişmesini istediğim şey daha yoğun seyehat etmek olurdu. Yolculuk etmek ve yabancı bir ülkede yaşamak benim hayatımda iki önemli detay sağlıyor: gelişmek/eğitilmek ve mütevazi bir hayat tecrübesi edinmek.



“Bir gazetede uzun yıllar kalmış olmamı bir hata olarak hissediyorum ve hala pişman olduğumu söyleyebilirim. Daha önce ayrılmalıydım ancak yapamadım çünkü serbest bir fotoğrafçı olarak bu işi yapamayacağımı düşünüyor kaygılanıyordum.”




Pınar Dağ: Fotoğrafçılığa yönelik ne tür hatalar yaptınız ve onları tekrarlamamaya dikkat ettiğiniz durumlar oldu mu?



Astrid Riecken: Çok fazla hatalar yaptım. Tabii ki marifet ise bunlardan ders alıp, kalıpları kırmak. Bir gazetede uzun yıllar kalmış olmamı bir hata olarak hissediyorum ve hala pişman olduğumu söyleyebilirim. Daha önce ayrılmalıydım ancak yapamadım çünkü serbest bir fotoğrafçı olarak bu işi yapamayacağımı düşünüyor kaygılanıyordum.



Şimdi daha fazla mutluyum çünkü özgürlük daha baskın hayatımda, tabii ki her ne kadar bu özgürlük kiranızı, sağlık güvencenizi ödemese de. Ama ben iyimser bakıyorum çünkü kendinizi mutlu kılmak sağlıklı olmayı sağlıyor.



Pınar Dağ: Favori fotoğrafçılarınız kimler?



Astrid Riecken: Aslında bir hayli var. Yaşayan, çağdaş fotoğrafçıların listesini yapmam gerekecekse bu oldukça zor özellikle birini belirtip bir diğerini çıkarmak. Belki bu işin ustalarını belirtmek daha isabetli olur. Brassai* ve Cartier Bresson* kesinlikle favorim ve André Kertész*, Eugène Atget* ve Berenice Abbott*.




Pınar Dağ: Sizi ne etkiliyor? Nasıl üretiyorsunuz?



Astrid Riecken: Müzik. Performans sanatçıları. Meslektaşlarımın çalışmaları. Fotoğraf söyleşi kayıtları ve belgeseller. Resimler.



Pınar Dağ: Peki fotoğraflarınızla neyi hedefliyorsunuz? Üzerinde çalışmaktan zevk aldığınız konu nedir?



Astrid Riecken: Bunun üstünde pek düşünmüyorum aslında. Sanırım benim için oldukça basit bu durum. Ben sadece güzel fotoğraflar çekmek istiyorum, izleyenleri bir dakikalığına düşündürten ve huzur veren. Bir sığınak gibi, yalnız bir an gibi. Umuyorum, insanlar benim çalışmalarımı izlerken manevi ve insanca bir boyut yakalarlar. Ben problemleri hiçe saymalıyız ve bir başka açıdan bakmalıyız demeye çalışmıyorum ya da haksızlıklara kayıtsız kalmalıyız demeye çalışmıyorum.



Benim fotoğraflarımla aktarmak istediğim bir “ara/mola” sağlamak, bir teneffüs. İnsanlara hayatın güzel, kolay ve iyi taraflarını gerçek ve samimi bir açıdan göstermeyi ümit ediyorum. Sanırım ben kendi çalışmalarımı denizin içersine dağılan bir panzehir olarak görüyorum, güncel hayatın içinde, rahatsız eden fotoğrafları, durumları bize aktaran ve duyarsızlığı azaltan işler gibi.



Pınar Dağ : Ne sıklıkla seyahat ediyorsunuz, özellikle belgesel çalışmaları için gittiğiniz bölgelerde ne kadar kalıyorsunuz?



Astrid Riecken: Yapabilsem hep seyahat etmeyi isterim. Yeni bir dili, yeni bir ülkeyi ve yeni bir kültürü öğrenmekten daha fazla etkileyici ve ilham veren başka bir şey olamaz. Dünyada farklı insanları öğrenmeye ve tanımaya başladığınızda, özellikle kendi hayatınızdan oldukça farklı olduklarını gördüğünüzde, gerçekten daha açık görüşlü oluyor, daha fazla toleranslı olmayı öğreniyorsunuz insanoğlu için, hele ki fakir ya da gelişmekte olan ülke insanları ise bunlar.



İnanılmaz derecede alçak gönüllüler. Maalesef, bu tecrübe evinize geri döndüğünüzde kaybolup gidiyor. İşte bu nedenden ötürü o bölgelere sıklıkla gitmeyi istiyorsunuz.



Gazetede çalışırken yeterince zamanım olmadı. Belki bir hafta ya da iki ya da üç ancak o da şanslıysanız bir konu için aynı bölgede kalıyorsunuz. Ancak asla yeterli olmuyor. Bence en iyi işler, benim düşüncem, oluşturulmuş bir zaman diliminin olmadığı ve zaman sınırının olmadığı süreçler.



Biliyorum bunun bu zamanın gerçekleri ile örtüşmediğini ve gerçekçi olmadığını. Hayatınızın sonuna kadar çalıştığınız bir proje düşünün, tıpkı benim performans sanatçıları ile yaptığım gibi şu an, zaman içinde büyüyerek, güçleniyor. Kendimi bir projemi sonlandırırken düşünemiyorum. Aksi durumda sadece yeni başladım diye hissederim. Tabii ki bunların bir kısmı basılacaktır, bir yerlerde çıkacaktır ancak benim için asla bitmeyecektir, hep bitmeyi bekleyen bir proje olarak kalacaktır.



“Geçimimi fotoğrafçılıktan sağlıyorum. Çok fazla olmadığı bir gerçek. Ancak hiçbir zaman, işimde, para’nın ön planda olmadığı da bir gerçek. Ve evet, bunun ne kadar gerçek dışı bir söylem olduğunun da farkındayım ancak doğru. Çok paraya ihtiyacım yok.”




Pınar Dağ: Özel bir soru ama ana gelir kaynağınız nedir?



Astrid Riecken: Fotoğraf. Geçimimi fotoğrafçılıktan sağlıyorum. Çok fazla olmadığı bir gerçek. Ancak hiçbir zaman, işimde, para’nın ön planda olmadığı da bir gerçek. Ve evet, bunun ne kadar gerçek dışı bir söylem olduğunun da farkındayım ancak doğru. Çok paraya ihtiyacım yok. Çok şeyim yok ve ihtiyacım yok, kimseye borcum da yok. Yolculuklarım pahalı oluyor ancak mütevazi bir hayat yaşamayı tercih ettiğinizde, bunları gerçekleştirmek için para biriktirebiliyorsunuz.



Pınar Dağ: Fotoğrafçılıkta etik konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizin düşünceleriniz nedir?



Astrid Riecken: Dürüst olmak. Kendine dürüst olmak. Gerisi doğru zamanda gelecektir. Beni bazen kaygılandırıyor fotoğraf gazeteciliğindeki etik’e yönelik statüko. Bunu yaptığımda, tanıştığım müthiş fotoğrafçıları düşünürüm. Ve sanırım ana unsur fotoğrafçılar ve editörler için kendi etik, ahlaki değerlerini doğru şekilde oluşturmaları. Ona sahip olmaları.





Sözlük&Kaynak


Poli: Uluslararası Yılın Fotoğrafı Yarışması


Photography Masters Cup competition: Fotoğraf Ustaları Kupası Yarışması http://www.thecolorawards.com/


Photo essay : Fotografik kompozisyon.


http://en.wikipedia.org/wiki/Photo_essay


Capitol Hill: Washington’daki en eski yerleşim bölgesi ve ünlü bir bölge. İki mile 35.000 kişinin düştüğü en yoğun nüfuslu bölge. Politikanın döndüğü, Mahkemelerin bulunduğu, Yasa koyucuların da olduğu ve daha birçok önemli binanın bulunduğu bölge. http://en.wikipedia.org/wiki/Capitol_Hill,_Washington,_D.C.


Brassai: Ünlü Macar fotoğrafçı, heykeltraş ve yönetmen


http://en.wikipedia.org/wiki/Brassaï


Cartier Bresson: Belge fotoğrafçılığının önemli isimlerinden biri.


http://tr.wikipedia.org/wiki/Henri_Cartier-Bresson


André Kertész: Photo essay(fotografik kompozisyonun) ustalarından, Macaristan doğumlu fotoğrafçı.


Eugène Atget: Fransız sokaklarını ve mimarisini belgeselleştiren ünlü Fransız fotoğrafçı.


http://en.wikipedia.org/wiki/Eugène_Atget


Berenice Abbott: Amerikalı ünlü fotoğrafçı, New York’un mimarisini ve şehir hayatını siyah/beyaz fotoğraflarıyla aktaran önemli bir kadın fotoğrafçı. http://en.wikipedia.org/wiki/Berenice_Abbott





Interview with Astrid Riecken, a freelance photographer, based in Washington, D.C..



“Yes, if you try to survive as a photo journalist today. Partly because lots of people around the world have cameras and post them on the internet on websites like flicker where they can be picked up by wire services often for very little money.


That’s a tough thing to fight against for a professional photographer.”




Astrid Riecken started her photographic career in her native Hamburg, Germany. In 1993, she transferred from the University of Hamburg to San Francisco State University, where she majored in photojournalism and minored in black studies. She graduated in 1997 at the top of her class and was immediately hired as a staff photographer at The Washington Times, where she has built a reputation as an inspired and versatile shooter. http://astridriecken.photoshelter.com/about/



By Pınar DAĞ




Hello Astrid, you won second place honorable mention at the Photography Masters Cup competition* recently. What does it mean for you this?



Asrtid Riecken: I am very happy when I win an award. Essentially it’s a confirmation of your work. It’s a positive experience and helps a little to keep going. It also helps to receive assignments because more people, particularly editors notice your work. To some degree it’s reassuring but I do think we shouldn’t put too much emphasis on winning awards. Judging photographs can be a very subjective thing and there are so many images that compete.



For example, I also competed in this year’s Poyi (picture of the year international) contest which is a highly respected competition in photojournalism. I watched the judging live online. I was actually referring to the portrait category – in that particular category alone 1700 images competed with each other and my photograph won third place – that’s why I watched the judging with was quite a nerve wrecking experience :)



There were 1700 images in this particular category and many of them were very very strong but didn’t make it to the final round. There are far more winners in every contest, I think, than those the judges picked and could agree on. But the judges have to draw the line. I don’t envy them for this kind of responsibility.



“Of all the things I have photographed during my career I have always been most inspired when I work with performing artists, especially with dancers and musicians.”





Pınar Dağ: J I see”¦ Now, what is your latest project?



Astrid Riecken: I work on a photo essay* and multi media piece about JAZZ. Of all the things I have photographed during my career I have always been most inspired when I work with performing artists, especially with dancers and musicians. Whenever I don’t get an assignment I go back to photograph dance and music performances. JAZZ to me is the most exciting music form not only because it allows a lot of freedom to create and improvise but also brings together the young and the old.



Pop or rock music doesn’t really do that much. JAZZ masters can be very old and still put on a great show while mentoring young talented musicians and playing with them on stage. JAZZ also has a rich history and tradition. It is just beautiful to photograph. There is so much grace and style to find in JAZZ. How can you not like to shoot it ?



Pınar Dağ : Can you tell me your typical day? How do you spend it? Can you tell us a little about yourself and your background too?



Astrid Riecken: Well, things have changed quite a bit. At the end of last year the newspaper I worked for as a staff photographer for the last 12 years let go of its entire photo staff. Similar stories happen around the country. Newspapers are hit badly these days by decreasing revenue from advertisement and consequently downsized a lot. Many photographers have lost their jobs and there is so much talent on the street.



Since I lost my staff position I have been freelancing as a photographer. If I don’t have an assignment, which means I didn’t get a call the night before from one of the wire services I work for, I go out and shoot the news of the day either on Capitol Hill or the White House then file the images with the agencies I signed up with hoping they will sell my images. Once I am done with that I usually return to my projects. Being a freelancer is very different from being a staff photographer. You are completely on your own and I am still learning to adjust.



Pınar Dağ: What was your first camera? What equipment do you currently use?



Astrid Riecken: My first camera was an old manual Nikon film camera. I still have it. Today I am still shooting with Nikon cameras. I have a D700 and a D300 and am about to get my D3x.




“To do nothing but photography – to live it, breath it,


dream it, think about it every minute of every day. Seriously. I wake up with photographs in my head and think about photography all day long. I don’t really like to talk about it much but it’s on my mind around the clock.”




Pınar Dağ: What has been your most memorable moment so far as a photojournalist? Does any memory stand out from the rest?



Astrid Riecken: Every time I ran into a situation where I feel time stands still. When there is an environment, a candid setting that when captured in a photograph won’t reveal the date it was taken. It could be five years ago or 50 years.



It’s very rare when this happens because streets and places are so cluttered these days with cars and advertisement and people wearing god knows what kind of fashion, and all of this indicates a specific date. But once in a while you run into something that is of such beauty and style just because of the way people are dressed and the place where they are.



Pınar Dağ: What advice do you have for someone who wants to follow in your footsteps?



Astrid Riecken: To do nothing but photography – to live it, breath it, dream it, think about it every minute of every day. Seriously. I wake up with photographs in my head and think about photography all day long. I don’t really like to talk about it much but it’s on my mind around the clock. Most importantly though is that you truly enjoy it, that it makes you happy, that it’s what you want to do.



It’s almost like it was photography that chose you and not you who chose photography. Simply follow your heart when it comes down to decide what to photograph, which project to take on. The rest will fall into place. Be true to yourself. You are the one who knows more than anyone else what is true to your heart. Follow your heart and you will succeed.



Pınar Dağ: I want to know what kind of dangerous situations have you found yourself in?



Astrid Riecken: Not really in a lot but I have a great deal of respect for those who put their lives in danger to tell an important story. I covered hurricane Katrina and I went to Haiti shortly after the earthquake but was embedded with the National guards and the U.S. Military both times which made these trips less dangerous.



Pınar Dağ: Do you advise to be freelance photojournalist? Is photography something that you learn better when you start early? Or when you are little?




“There is simply almost no place to go when looking for a media outlet that hires staff photographers.”





Astrid Riecken: Unfortunately, most photographers don’t have much of a choice between being a staff or freelance photographer anymore. There is simply almost no place to go when looking for a media outlet that hires staff photographers.



I think there is no age limit as to when to become a photojournalist but I do think it helps to start as early as possible so you can build a strong portfolio which you will need to get an assignment. If you have a gift, a good eye, for photography it doesn’t matter when you pick up a camera.



You do get better in regard of your technical skills with time, but the gift is something you don’t learn or gain through practice. As I said earlier it’s your passion, an inner call, combined with a good eye that gets you started. Everything else will fall into place as long as you keep being focused on photography.




Pınar Dağ: Where do you work more often? In which setting do you prefer to work?



Astrid Riecken: I spend a lot of time on Capitol Hill*, covering U.S. lawmakers doing their job. It’s a privilege and I do enjoy it much. It can be very interesting and I think I learned much about politics. I do sometimes work at the White House as well. Both places are quite controlled environments though, meaning there are many restrictions as far as one can move around. It’s a challenge to create a good picture. You have to be very creative to find something different. You also have to know the stories, the topics very well and the key persons involved. I do enjoy the challenge but like many photographer prefer a more unrestricted environment with better access. Better access often means better images and consequently better stories.



Pınar Dağ:People have their individual web sites now. Do you believe that to try to be succesful in photography is now harder than before?



Astrid Riecken: Yes, if you try to survive as a photo journalist today. Partly because lots of people around the world have cameras and post them on the internet on websites like flicker where they can be picked up by wire services often for very little money. That’s a tough thing to fight against for a professional photographer. The other thing is that there are less and less media outlets to work for. So many newspapers are forced to downsize their budget for photography while many other newspapers have closed.



“I do sometimes work at the White House as well. Both places are quite controlled environments though, meaning there are many restrictions as far as one can move around. It’s a challenge to create a good picture. You have to be very creative to find something different. ”





Pınar Dağ: Can you ever retire from being a photographer? Have you ever thought of stopping?



Astrid Riecken: Never! Never thought about quitting or retiring. If I could go back in time I would probably do it all over again pretty much the same way except maybe that I would travel more extensively. Traveling and living in a foreign county are two of the most humbling and educational experiences of my life.



Pınar Dağ: What are some mistakes you made early on that you’re careful to avoid now?



Astrid Riecken: There are many mistakes I made. The trick is learning from them and breaking the patterns. There is one mistake, one thing I regret the most though, which is that I stayed with the same newspaper for far too long. I should have left much earlier but didn’t because I worried about not making it as a freelance photographer. I am much happier now because of the freedom that has come with being laid off despite the fact that this freedom doesn’t often pay for your rent or health insurance. But I am optimistic since I believe that being happy keeps you healthy.



Pınar Dağ: What do you hope to achieve with your photographs? What is your favorite subjects?



Astrid Riecken: I don’t really think too much about this. I think it’s much simpler for me. I just want to take beautiful images that allow the viewer to pause for a moment and gain a little peace of mind. Like a refuge, a moment of solitude. I do wish people connect with my images on a very spiritual and human level without feeling challenged by a difficult subject matter. There is so much misery around us.



I am not saying we should look the other way and don’t pay attention to the problems and injustice around us. What I am trying to accomplish with my photography is providing a break from it. I wish to show people the easy, the good and beautiful things of life from a very authentic and candid perspective. I think I see my work as an antidote to the sea of highly disturbing images that bombard and desensitize us on a daily base.




“… I should have left much earlier but didn’t because I worried about not making it as a freelance photographer.”





Pınar Dağ : How much do you travel, and how long do you stay in the places you document?



Astrid Riecken: If I could I would travel all the time. Nothing is more inspiring and fulfilling than getting to learn a new country, a new culture, a new language. Once you learn how other people live in countries so different from yours you really open up and become a much more tolerant human being especially when you visit poor countries, developing countries. It’s incredibly humbling. Unfortunately, this experience wears off a bit once you return home. For that reason you want to go back as often as you can.



While working for the newspaper there never was enough time. You get a week, maybe two or three, if you are lucky to stay at one place while working on a story. But it’s never enough. The best work, I think, is created when there is no time limit, no deadline. I know how how unrealistic that sounds. A project you work on your entire life, like I do with performing artists, can grow and become stronger over time. I don’t see myself ever ending one of my projects. On the contrary. I feel I just started. There will parts of them published here and there. But they will never be finished I think.



Pınar Dağ: What are your main sources of income?



Astrid Riecken: Photography. I make a living as a photographer. It’s not a lot that’s for sure. But it never was about the money. And yes I also know how very unrealistic this sounds but it’s true. I don’t need much money. I don’t own much, don’t need to own much, don’t owe anyone. Traveling is expensive but if you live a modest life style you can save enough to make it happen.




Pınar Dağ : What are your thoughts regarding the ethics of photojournalism?



Astrid Riecken: Be honest. Be true to yourself. The rest will fall into the right place. I worry about the statusquo of the ethics in photojournalism sometimes. When I do I try to remember all the great photo journalists I have met. I think the majority of photo journalists and editors have their ethics at the right place.




Pınar Dağ: Where do you get your inspiration from?



Astrid Riecken: Music. Performing artists. The work of fellow photographers. Well shot feature movies and documentaries. Paintings.



Pınar Dağ: Who are your favorite photographers?



Astrid Riecken: There are quite a few. It’s hard to mention one and omit another particularly if I have to list living, contemporary photo journalists. Maybe it would be easier to focus on the old masters. Brassai* and Cartier Bresson* are definitely some of my favorites, so are André Kertész*, Eugène Atget* and Berenice Abbott*.




Glossary& sources


Poli: Picture Of The Year International


Photography Masters Cup competition: http://www.thecolorawards.com/


Photo essay : A photo essay (or “photographic essay”) is a set or series of photographs that are intended to tell a story or evoke a series of emotions in the viewer. A photo essay will often show pictures in deep emotional stages. http://en.wikipedia.org/wiki/Photo_essay


Capitol Hill aside from being a metonym for the United States Congress, is the largest historic residential neighborhood in Washington D.C., stretching easterly in front of the United States Capitol along wide avenues. It is one of the oldest residential communities in Washington, and with roughly 35,000 people in just under two square miles, it is also one of the most densely populated.


http://en.wikipedia.org/wiki/Capitol_Hill,_Washington,_D.C.


Brassai was a Hungarian photographer, sculptor, and filmmaker who rose to fame in France.


http://en.wikipedia.org/wiki/Brassaï


Cartier Bresson was a French photographer considered to be the father of modern photojournalism, an early adopter of 35 mm format, and the master of candid photography. He helped develop the “street photography” or “real life reportage” style that has influenced generations of photographers that followed.


http://en.wikipedia.org/wiki/Henri_Cartier-Bresson


André Kertész: born Kertész Andor, was a Hungarian-born photographer known for his groundbreaking contributions to photographic composition and by his efforts in establishing and developing the photo essay. http://en.wikipedia.org/wiki/André_Kertész


Eugène Atget was a French photographer noted for his photographs documenting the architecture and street scenes of Paris. http://en.wikipedia.org/wiki/Eugène_Atget


Berenice Abbott was an American photographer best known for herblack-and-white photography of New York City architecture and urban design of the 1930s.http://en.wikipedia.org/wiki/Berenice_Abbott









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only

Astrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine SöyleşiAstrid Riecken ile Portre Serisi Üzerine Söyleşi

Laura El-Tantawy : Başörtüsü


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



“Bundan yirmi yıl sonra yapmadığınız şeyler için yaptıklarınızdan daha fazla hayal kırıklığı yaşayacaksınız. O zaman düğümlerden kurtulun. Güvenli limandan uzaklaşın. Yelkenlerinizde alize rüzgarlarını yakalayın. Araştırın. Hayal edin. Keşfedin.” MARK TWAIN



“Twenty years from now you will be more disappointed by the things you didn’t do than by the ones you did. So throw off the bowlines. Sail away from the safe harbor. Catch the trade winds in your sails. Explore. Dream. Discover.” MARK TWAIN.




BAŞÖRTÜSÜ


THE VEIL


By Laura El-Tantawy





“Başörtüsü”, İslam’ı ve Müslüman kadınları tanımlayan simgelerden birini anlatıyor.



Batıda doğdum, Orta Doğu’da büyüdüm ve oldukça küçük yaşta ailemle birlikte seyahat etmeye başladım. Yaşamımın büyük bölümünü batıda geçiren biri olarak; batı dünyasının ince ve saydam kumaştan baş örtüsünü genellikle kadınlara karşı bir baskı sembolü olarak algıladıklarını ve öteki dünyanın ilkelliğinin bir işareti olarak nitelediklerini, başörtüsünü dini geleneklerinin bir parçası olarak kullanan kadınlar üzerinde bir gölge olarak gördüklerini gözlemledim. Ama başörtülü kadın üyeleri çoğunlukta olan Müslüman bir ailede büyümüş biri olarak yaşamımdaki kuvvetli iradeli kadın rol modellere tutkularını,kararlılık ve başarılarını bastıran ve azaltan bir sembolün öznesi olarak bakmak benim için imkansız birşey.



“Başörtüsü” bir kadının saçlarını ve bazen yüzünü örtme uygulamasını anlatacak. Bu sadece İslam takipçileriyle sınırlı kalmayıp Hindistan’dan Orta Doğu’ya kadar olan tüm kadınlar bir tevazu göstergesi olarak çeşitli geleneksel şekillerde başlarını bağlıyorlar. Diğer inançların kadın takipçileri de saçlarını kendi dini uygulamalarına göre kapatırlar, örneğin Katolik rahibeler. Çalışma, başörtüsü giyen Müslüman kadınlarla ilgili olumsuz çağrışımların bazılarını gidermeyi amaçlıyor. Bunu, kadınların dişiliklerini koruyarak saygınlıklarını ve güçlü karakterlerini korumasını göstererek gerçekleştirecek.




Son bir kaç senedir ve özellikle Amerika’daki 9 Eylül saldırılarından beri batının Müslüman dünyasını algılayışı Afganistan, Pakistan, İran ve Suudi Arabistan gibi dini sonuna kadar bir araç olarak kullanan aşırı rejimlerle sınırlanmıştır. Bu rejimler, kadınlara karşı sıkı önlemler almış ve maalesef batı için İslam’ın marka imajı haline gelmişlerdir. Ama İslam’ın, istatistiklere göre yaklaşık 1.57 milyon takipçisi ile (-ki bunlardan biri de benim) dünya çapında en hızlı yayılan ikinci büyük din olması kendimi yakın hissettiğim versiyonunu araştırmak için belirleyici bir neden. Bazıları tarafından sergilenen kavgacı ideoloji, benim düşüncelerimi yansıtmıyor. Bu, azınlığın zihniyetidir ama maalesef çoğunluğuk için klişe hale gelmiştir.



Bu proje üzerinde çalışmaya iki sene evvel çocukluk anılarımdan esinlenerek başladım. Başörtüsü benim için gerçek birşey. Bana, annemin yüzünü hafif bir esintiyle okşayarak çevreleyen başörtüsüyle yere diz çöküp , müşfik bakışlarını gözlerime dikerek , güvenli kollarıyla beni yerden kaldırışını anımsatıyor. Annem tanıdığım en güçlü kadınlardan biridir ve başörtüsü onu hiçbir zaman sahip olduğu kişilikten uzaklaştırmamıştır. Kişisel kimlik duygusunu ve yaşamdaki isteklerini muhafaza ederek dinini gururla taşımayı seçen kadınlardan biridir. Esas amacım, yanlış anlaşılan başörtüsünü, anlaşılması gereken güzel bir şey olarak sunmaktır.




“The Veil” explores what has become one of the defining icons of Islam and Muslim women.



Born in the west, I grew up in the Middle East and started traveling with my family at a fairly young age. Having lived in the west for much of my life, I have come to observe that the western world often casts a shadow over women who adorn a veil as part of their religious tradition, perceiving the sheer fabric head-cover as a symbol of repression against women and labeling it a sign of the other world’s primitiveness. But having myself grown up in a Muslim family with the majority of its female members adorning a veil, it is impossible for me to look at the strong-willed female role models in my life as being subject to a symbol that suppresses & discounts their ambition, determination and achievements.




“The Veil” will show the practice of covering a woman’s hair, & sometimes face, is not restricted to followers of Islam – all the way from India to the Middle East women have traditionally adorned some form of head cover as a public display of modesty. Also female followers of other faiths have traditionally covered their hair as part of their religious practice, such as with Catholic nuns. Therefore, the work aims to dispel some of the negative connotations associated with Muslim women who wear the veil. It will do so by “unveiling” a portrayal of women along a cross section of cultures and religions that subscribe to this tradition, showcasing women’s dignity and strong character while staying true to their femininity.



Over the last few years and particularly since the 9/11 attacks in the United States, the west’s perception of the Muslim world has been limited to extremist regimes such as Afghanistan, Pakistan, Iran and Saudi Arabia – regimes that have used religion as a means to an end. Those regimes employ strict measures against women and they have regrettably become the trademark image of Islam to the west. But given Islam is the second largest religion in the world, with statistics showing it is the fastest expanding, with almost 1.57 billion followers world-wide, of which I am one, I find it decisive to explore a version of Islam that I am familiar with: the militant ideology exposed by some is not the school of thought to which I am a descendent – it is the mentality of a minority that has unfortunately become the stereotype cast upon the majority.




I started working on this project two years ago. Inspired by images from my childhood memories, the veil is something real for me – it brings back memories of my mother kneeling down to pick me off the ground, the beautiful sheer fabric caressing her face, sweeping softly in the breeze with her kind eyes looking straight into mine as she lifts me into the safety of her arms. My mother is one of the strongest women I know and her veil has never stopped her from being who she is. She is one of many women who chose to wear her religion proudly while maintaining a sense of her individual identity and aspirations in life. My ultimate goal is to present the veil as something beautiful that should be understood rather than misperceived.



Çeviri (translated by) : Berna AKCAN























About Laura EL-TANTAWY


Laura El-Tantawy is a freelance photographer currently based in London, UK. She studied journalism & political science at the University of Georgia (Athens, GAUSA) & started her career as a newspaper photographer. Her work has appeared in National Geographic magazine, Harper’s, The Guardian (UK), Saudi Aramco World magazine & several on-line publications. Her work has been exhibited in the US, Europe and Asia. She exclusively works on self-initiated projects. Laura lives between the UK, her country of birth, and Egypt, where she associates most of her childhood memories.


Laura El-Tantawy şu anda Londra’da bulunan serbest bir fotoğrafçıdır. Georgia Üniversitesi’nde (Atina, GA-ABD) Gazetecilik ve siyasi bilimler okudu ve kariyerine gazete fotoğrafçısı olarak başladı. Çalışmaları National Geographic magazine, Harper’s, The Guardian (UK), Saudi Aramco World magazine ve pek çok on line yayında yer aldı, Birleşik Devletler, Avrupa ve Asya’da sergilendi. Yalnızca kendi başlattığı projelerde çalışıyor. Laura doğduğu ülke olan İngiltere ve çocukluk anılarının çoğuyla bağdaştırdığı Mısır arasında yaşıyor.


www.lauraeltantawy.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Laura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : BaşörtüsüLaura El-Tantawy : Başörtüsü

Marta Azevedo : Siyah Yüzler


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



SİYAH YÜZLER


BLACK FACES


Marta Azevedo





Nüfusunun neredeyse yarısı siyah ya da zenci melezi olan Brezilya’dan geliyorum. Bu nüfus, kitaplarda ve medyada tam ve doğru olarak tanımlanmıyor. Bu insanların güzellik ve kültürlerini; özgün yüzleri, farklı davranış ve yaşam tarzları aracılığıyla tasvir etmeye dair güçlü bir isteğim var. Portrelerimin; kendilerine ait gerçek değeri, eşsizliği ve liyakati yansıttığını ve bu toplumda istenmeyen ya da yanlış tanımlanan varlıklarının duygusunu sağladığını umuyorum. Görsellerimle kişinin görünüşünün altında yatan bireysel bir duygusunu yansıtmaya çalışıyorum. Çalışmam, insanları geleneksel olmayan bir yolla tasvir ediyor. Nadiren gülümsüyorlar ama yüz ifadeleri çeşitli duyguları iletiyor. Öznelerime sık sık onların fikri olup olmadığını soruyorum. Çalıştığım kişiler genellikle “model“ değiller ama fotoğraflanmayı isteyen sıradan kişiler. “Modellerim” arasında Brezilya’dan (çoğunlukla), Amerika Birleşik Devletleri’nden ve Afrika’dan insanlar var.



Fotoğrafları siyah-beyaza çevirirken estetik açıdan kontrast ve dokuyu seviyorum. Her bir fotoğrafın dönüştürülmesi farklı bir süreç. Işıklandırmaya, deri rengine, saça ve giyim kuşam yahut saç şekline bağlı. Temelde gradient map (eğim haritası), curves (eğriler)ve burn tool ‘u (yakma aracı) kullanıyorum. Fotoğrafları, dikkati ana fikirden başka şeye çekecek hiç bir şey yapmadan mümkün olduğunca sade olarak koruyorum. Şatafatsız resimleri sevdiğimden arka planda siyahı seçiyorum. Fotoğraflarken aklımdaki neyse, onun çoğunluğunu elde etmeyi tercih ediyorum.



Aynı zamanda deriyi mümkün olduğunca doğal olarak sunmayı istiyorum. Otlar, killer, samanlar ve Afrika ile ilişkili diğer şeyleri fotoğraflarımda görebilirsiniz. Aklıma geldikçe yeni unsurlar ekliyorum.




I come from Brazil where nearly half of the population is black or mulatto. This population is not truthfully or accurately portrayed in books and media. A strong motivation I have is to portray the beauty and culture of these people through individual faces with different attitudes and lifestyles. I hope my portraits reflect the value, uniqueness and worthiness of self, and that they provide a sense of the presence of this population that is often ignored or misrepresented. In my images I try to reflect a sense of the person, the individual who lies beneath the image. My work portrays people in a non traditional way. They are rarely smiling but the facial expressions convey different kinds of emotion. I often ask my subjects if they have ideas. Generally the people i work with are not models, but regular people that wish to be photographed. Among my “models” there are people from Brazil (most of them), United States of America and Africa



From an aesthetic perspective I like the contrasts and textures that I get when converting photographs into black and white.



The conversion of each picture is a different process. It depends on the lighting, skin color, hair and the clothing or head dressing. I basically use gradient map and curves and burn tool. I keep the pictures as simple as possible with nothing that will distract the eye from the main idea. I choose to use a black background because I have a preference for low key pictures. I try not to spend too much time in the post processing because I prefer to achieve most of what I have in mind when I am photographing.



I also want to show the skin as natural as possible.



Hays, clays, straws and other things related to Africa can be seen in my work . As the ideas come, I add new elements.























Marta AZEVEDO Hakkında



Adım Marta Azevado ve Brezilya Rio de Janerio’da doğup büyüdüm. Çocukluğum siyah komşular ve tek beyaz insanlar olan ailem arasında geçti.



Babam askeriyede idi, annem de bir aktristti. 18. Yaş günümde babam bana bir fotoğraf makinesi verdi. Gerçekten çok heyecanlanmıştım. Bir sürü fotoğraf çektim ve fotoğraf dersleri almaya karar verdim.



2004’te bir artist olan Steve Vanek ile evlenerek Dallas Teksas’a yerleştik. 2005’te bir ev atölyesi kurup fotoğrafçılıkla profesyonel olarak ilgilenmeye başladım.



Bir sene sonra Afrikalı soyundan gelenlerle ilgili projeme başladım. Bu projedeki fotoğraflarım Lens Work Magazine,ABD ve Professional Photographer Magazine, İngiltere’de yer aldı.



Mart 2010’da Dallas’taki Latin Kültür Merkezi’nde kollektif bir sergi açtım.




Marta Azevedo



About Marta AZEVEDO



My name is Marta Azevedo and I was born and raised in Rio de Janeiro, Brazil. I spent my childhood in a black neighborhood and my family was the only white people.



My father was in the military and my mother was an actress. On my 18th birthday my father gave me a camera. I was really excited. I took a lot of pictures and decided to take some photography classes.



In 2004, I married Steve Vanek an American who is an artist and moved to Dallas, Texas, USA. In 2005 I set up a home studio and started photographing professionally.



One year later, I began my project about afro descendents. I have images from this project published in Lens Work Magazine, USA and Professional Photographer Magazine, UK



In March 2010 I did a collective exhibition at The Latin Culture Center in Dallas, TX, USA.










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Marta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah YüzlerMarta Azevedo : Siyah Yüzler

Igor Meijer : Kürek Sporu


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Igor Meijer, kürekçi, denizci, sörfçü, 10 yıl moda fotoğrafçısı olarak çalıştıktan sonra moda fotoğrafçılığı dünyasını terk etti. İlk işim Atlanta 1996, Sidney 2000, Atina 2004, Pekin 2008 Olimpiyatlarında kürek ve kano haberlerini yapmaktı.



Daima serbest fotoğrafçı olarak çalıştım. Son zamanlarda spor, manzara ve portre fotoğrafları çekiyorum. Çalışmaları, L’equipe, Le monde 2, Figaro magazine, GQ, L’optimum gibi dergilerde ve pek çok kürek sitesinde yayınlandı. Son zamanlardaki müşterileri MAIF, EDF, ALTIA, TBWA, HAVAS SPORT, ROWING NEW ZEALAND, AVIRON FRANCE, AUSTRALIAN ROWING TEAM ve FISA. 2010 yılındaki ana hedefi bir kürek kitabı hazırlamak.


Igor Meijer



Igor Meijer a rower, sailor, and surfer, abandonned the world of fashion photography after assisting for 10 years fashion photographer. My first job was to cover rowing and canoe at the Olympic in Atlanta 1996, Sydney 2000, Athens 2004, Beijing 2008.



I am always been a free lance photographer. This days he shoots sports, landscapes, and portraits. His work his featured in such magazine as L’equipe, Le monde 2, Figaro magazine, GQ, L’optimum, and a lot of rowing web site. His recent client include MAIF, EDF, ALTIA, TBWA, HAVAS SPORT, ROWING NEW ZEALAND, AVIRON FRANCE, AUSTRALIAN ROWING TEAM AN FISA. In 2010 his main target his to run a photo rowing book.





Çeviren (translation by): Hülya Yeltepe































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Igor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek SporuIgor Meijer : Kürek Sporu