Aylık arşivler: Temmuz 2010

Faruk Kurt’u Kaybettik



30 yıldır fotograf camiasında yer alan, 10 yıldır FOTOTREK FOTOGRAF MERKEZİ’ne tüm gönlüyle destek olan ağabeyimiz, hocamız, arkadaşımız Faruk KURT’u – Faruk Hoca’yı dün akşam (15.07.2010 Perşembe) kaybettik. Cenazesi yarın (17 Temmuz 2010 Cumartesi) öğlen namazından sonra Levent Cami’nden kaldırılacaktır. Kendisine rahmet, ailesine sabır diliyoruz…



FOTOTREK

Faruk Kurt'u Kaybettik

Ken Light ile Röportaj


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



“Toplumsal belgesel fotoğrafçılık geleceğe geçmişten bir bakış açısı, mülksüzleştirilmişlere de bir ses sunar. Tüm yayınlanan fotoğrafların eğlence ve ünlüler dünyasını anlattığı, bireysel ifadenin büyük medya şirketlerince boğulduğu bir zamanda belgesel fotoğrafçılık bir çağa tanıklık etme sorumluluğunu üstlenmiştir. Elinde bir fotoğraf makinesi ve birkaç rulo film olan bir insanın hâlâ güçlü ve dayanıklı bir sese sahip olması beni hayran bırakıyor.”



-Çağımızın Tanıkları “Witness”adlı kitabından alıntıdır.




“Social documentary photography offers the future a view of the past, and a voice to the dispossessed. It bears witness in an age when publications turn toward entertainment and celebrity photography and when individual expression is often drowned out by huge media companies. It amazes me that an individual with a camera still has a powerful and enduring voice.”






Röportaj ve Çeviri (interview and translation by) :
Hasan SÖNMEZ



Bir fotoğrafçı olmanın öncesinde olaylara entelektüel bir tutum içinde yaklaştığınızı gözlemliyorum. Dolayısıyla toplumda ortaya çıkan sorunları görüp de ilgisiz kalmamak gibi bir duruşunuz var. Bireyciliğin yoğun biçimde yaşandığı, “ötekileştirmenin” giderek yayıldığı dünya toplumlarında insan olmanın gereği olan bu özellik maalesef günümüzde ortalama insanın sahip olmadığı önemli bir değere dönüştü. Toplum olarak kaybolan empati yeteneğini yeniden kazanmak mümkün müdür? Sizce toplumlardaki bu dejenerasyon neden ileri geliyor?



Özellikle bir fotoğrafçının konusuna saygı ve umutla yaklaştığında fotoğrafların insanları kesinlikle empatik kılacağını düşünüyorum. Fotoğrafçılıktan önce sosyoloji ve idarecilikle ilgilenen genç bir öğrenciydim ve bu bana toplumun sınırlarını anlamak ve birey olarak nasıl bir katılım sağlanmalı gibi konularda sağlam bir duruş kazandırdı. Bu ayrıca bana yaklaştığım konularla ilgili olarak bir donanım da kazandırdı.




Amerikan kültüründeki değişmelerin birçok sebepten ileri geldiğine inanıyorum. Teknolojik ilerleme ve Hindistan, Çin, Malezya ve hatta Türkiye gibi ülkelerin önüne geçen ekonomimizde endüstriyel sektörün pek çok mesleği barındırmasından dolayı binlerce toplumu geride bıraktık. Bu meslekler asla başka mesleklerle yer değiştirmedi ve bir çok çalışanı yoksulluğa itti. Birçok toplumda emekçiler 21. yüzyılın bir parçası olan teknoloji / bilgisayar öğrenme olanağına sahip değiller ve iş yeteneklerinin uzun vadede değerli olmadığını anladılar. Pek çok iş sektöründe ücretler azaldı, sağlık konusu ise büyük mesele, çünkü evrensel bir sağlık sistemimiz yok. Bizler yarınını düşünmeden harcayan bir kültürüz, öyle ki büyük ekonomik duraklama ülkeyi vurduğunda gittikçe artan sayıda insan ekonomik sınırın eşiğine geldi. Sık sık bu insanlar ve toplumlar herhangi bir medyada, gazetede, sinema ve televizyonda duyurulmadıkları için basit bir biçimde marjinalleşti. Çok karmaşık bir hikaye ve bir çok kitapta, bilim adamı ve politikacı bunun hakkında yazdı. Benim cevabım çok basit ve birleşik devletlerdeki meseleler de çok karışık, fakat bir şey kesin ki, biz göze batmayan veya ilgi görmeyen bu toplumlara sahibiz ve bir çok fotoğrafçı kendi hikayesini ve tanıklığını, mücadelelerini ve başarılarını anlatmak için hareketin içinde yer almaktadır. Fotoğrafçılığın başlangıcında Amerika’ da bu geleneği başlatan büyük fotoğrafçılar oldu ve bugün her yeni jenerasyon bu meseleleri yeniden ele alarak yeni sesler bulacak gibi görünüyor. Her bir kültürde değişim çok yavaş ve zor biçimde gerçekleşiyor, bu değişimin parçası olan fotoğraf ise küçük bir sesten ibarettir.




Fotoğrafçı kimliğinizle konuşacak olursanız, belgesel fotoğraf size göre toplumda insanların ilgisini “ötekiler” e çekebilecek ve bu anlamda bir bilinç oluşturabilecek güce sahip mi? Bu anlamda Jacob Riis’ in başlattığı ve Lewis Hine’ nin sürdürdüğü toplumsal reformcu hareketin içinde olduğunuzu düşünebilir miyiz?



İşim sosyal belgeselcilik gelenekleri içindedir. Hala insanların ve kamuoyunun dikkatini bir fotoğrafçı gözüyle çeşitli konulara çekebilmenin güçlü inancını taşıyorum. Ancak Birleşik Devletler sınırları içinde beslenen fotoğraf geleneğinde çok eski olan Hine ve Riis ve tabiki FSA gibi doğrudan ya da organizasyonlar içinde yer alarak çalışmış öncülere dikkat etmeliyiz ki bugün bir tek fotoğrafçının gözlemciliğinden çok sivil toplum kuruluşları, (STK)’ larınki gibi bir tanımlama yapabilelim. Insanların değişimi gerçekleştirmek üzere örgütlenme ve kışkırtma gibi itkileri olmaksızın dikkatlerin meselelere çekilmesi her zaman olanaksızdır. Çağımızda 7/24 görüntüleri ile dolup taştığımız, aktivist ve bilim adamları ile iletişim içinde ortak çalıştığımız zaman yalnız kalmamak özellikle çok önemli.




Aslen İrlandalı ve İskoçyalı insanların yaşadığı Apalaşya bölgesi ‘Coal Hollow- Kömür Çukuru’ kitabınızın çıkış noktası. Sizi bu bölgenin insanları ile buluşturan şey neydi? Bu bölgedeki yaşamlar fotoğraflarınızdan da anladığım kadarıyla toplumdan tamamen yalıtılmış, ancak bir o kadar da kabullenilmiş bir görüntüye sahip. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?



Apalaşya bölgesine gittim çünkü burası Amerika için mihenk taşı olmuştur. Burası toplumumuzun geçmiş yıllar boyunca gelişip gelişmediğini görebildiğimiz bir yerdir. Tarihsel olarak hep sessiz kalmış, yıllarca endüstriyel üretimde dönüşümler yaşamış ya da ekonomik düşüşler yaşamış bu bölgelerin insanlarına ne oldu? Ben hep Amerika’ nın başka ülkelerin sorunlarına eğilmesinden önce kendi arka bahçesini görmesi gerektiğine inandım. Kendi ülkemiz sınırları içinde Birleşik Devletler’ deki olanaklar adına bir örnek vermeye kalkışsak, üzülerek belirtmeliyim ki veremeyiz. Kömür Çukuru’ ndaki insanların izole olduklarını söyleyemem, onların sayısı dünyada çok fazla fakat toplumun önemli bir bölümünden uzaklaşmış durumdalar ve hatta Birleşik Devletler medyasının çok sevdiği şan şöhret kültüründen çok fazla gizlenmişlerdir. Medya için Apalaşya’ daki ekonomik meseleler, bir ünlünün uyuşturucu ile verdiği mücadele ya da hangi ünlünün boşanmakta olduğu gibi konular kadar cazip değil. Dedikodu zenginliği, ülkemizdeki ve dünyadaki gerçek sorunlarla yüzleşen birçok Amerikalı’ nın ilgisini başka yönlere çekmektedir. Bu durum bizi her şeyin yolunda olduğu ve etrafımızdaki demokrasinin güvende olduğunu düşündüren derin bir uykuya koyuyor.




Yedi kitabınızda da yer alan fotoğraflarda ortak duygular ve ifadeler son derece yalın bir şekilde vurgulanıyor. Bizde doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar diye meşhur bir söz vardır. Amerikan kamuoyunun göstermeye çalıştığınız bu gerçeklere yaklaşımı nasıl?



Kitaplarım çok iyi algılandı; fotoğraflarım sergilendi, dergilerde ve on-line olarak yayınlandı. Dışlanmış birilerini seçip onların sadece duygusal anlarına yöneldiğimi ve etrafımda gerçekleşen olumlu şeyleri göstermediğimi söyleyen kuşkucular da oldu. Ben değişime ihtiyaç duyan ve Amerikan yaşantısında betimlenmemiş olan pek çok ayrıntıya odaklanmaya çalıştım. Bu benim fotoğrafçılığımın var olması için bir odak dayanak noktasıdır.




Rumeysa Kiger ile İstanbul’ da yaptığınız röportajda gazetenin giderek işlevini yitirerek internete doğru bir kayıştan söz ediyorsunuz. İnternet’in bağımsız bir halk medyası yaratmadaki etkisi sizce nedir? Neredeyse dünya medyasına hakim olan “özgürlükler ülkesi” Amerikan medyası sizce özgürleşebilir mi? Böylesi bir ortamda siz kendinizi ne kadar başarılı olmuş hissediyorsunuz?



Amerikan medyası büyük bir mücadele anının içinde. Web içeriği medyada yer almayanlardan daha özgür ve çok daha fazla, ayrıca önceki zamanlara göre şimdi çok daha fazla insana ulaşabiliyor. En önemli sorun, fotoğrafçılar ve diğer medya çalışanlarına ürettikleri işlerden ötürü ödeme yapılmaması. Bu medya üreticileri, fotoğrafçılar ve yazarların uzun soluklu işlerde yer almasını zorlaştırırken, bir defada çok cömertçe ve uzun süreli devreden yayınlar daha az maliyetle bu işi yapıyor. İçeriklerin gittikçe on-line olarak üretilmesi karşısında basılı yayınların giderek küçülmesi ya da aslında kapanıyor olması bu ülkede bir kriz demektir. Mücadele, daha doğru ve profesyonel gerçekçi habercilik için yeni modeller arayışı içinde. Internet çok fazla asılsız söylenti, yalan ve inandırmaya yönelik haberler içeriyor. Birçokları için Internet çöplüğü içinden gerçekleri ayıklamak çok zor. Genç habercilerden oluşmuş yeni jenerasyon ve medya çalışanları için bununla başa çıkabilmek zor bir mücadeledir. Amerika’ daki serbest basın tutkusu ve geleneği ile bir özgürlük meşalesi olarak medyamızın kültürümüzle iç içe geçmesi gibi basit bir sebep yüzünden umutlu olduğumuzu düşünüyorum.




O kadar çok acı, yoksulluk, katliam ve kan var ki, bunların yanında dünyada yaşanan tüm bunları gösteren bir o kadar da fotoğraf var. Günümüzde insanlar artık bu görüntüleri kanıksar oldu. Bu fotoğraflardaki olumsuzluklar çoğunun ilgisini dahi çekmiyor. Sizce yeni bir fotoğraf daha dünyayı değiştirebilir mi?



Kesinlikle fotoğrafların şahitliğin, mücadelenin ve iletişimin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Fotoğraf bu emekle yardım edebilir. Bir çoğu insanları görüntülerde gördükleri yüzünden bunaltırken biz hikayeler anlatmaya, çevremizde tanık olduğumuz acı ve yoksullukları paylaşmaya, ancak bir de dünyadaki önemli problemleri saptamak ve çözüme kavuşturmak maksadıyla bu çalışmaları diğer alanlardaki işlerle çok sıkı bir şekilde kaynaştırmaya devam edeceğiz.




Daha önce Türkiye’ ye gelip birikimlerinizi aktardığınız konferans ve atölyelere katıldınız. Bir akademisyen olarak sosyal belgesel fotoğrafçılığın Türkiye’ deki gelişiminden söz eder misiniz? Size göre eksikler neler?



Türkiye’ye seyahatim esnasında karşılaştığım insanlardan ve pek çok belgesel fotoğraftan derinden etkilendim. Demokratik bir Türkiye düşüncesine öylesine tutkuyla sarılmışlar ki, demokrasi için tanık olmak ve dile getirmek zorunda olduğumuzu ve de fotoğrafın sesinin bu mücadelede önemli bir rol üstlenebileceğini anladım. Türkiye’ deki fotoğrafçıların hikayelerini anlatmak için aldıkları riskler ve Türkiye ile ilgili konular hayret verici. Bir kimsenin kendi kültürü içinde görmesi ve çalışması çok zor bu nedenle pek çok fotoğrafçı başka ülkelere seyahat etmeyi tercih ediyor fakat Türkiye’ de karşılaştıklarım kendi dünyalarının içine bakıyor. Ayrıca Türkiye’ de belgesel fotoğraf geleneğinin gelişmeye başladığını gördüm ve bu beni etkiledi. Bu gelişen geleneğin bir parçası olmaktan, onun hakkında konuşmaktan ve atölyelerde birlikte çalıştığım insanlardan esinlenmekten gurur duydum. Gördüğüm tek eksikli bu kültürün desteklenmemesi. Türkiye’ de daha büyük bir eğitim çabasının olabilmesi için kamu kurumları ve kuruluşlarının desteğine, varlıklı kimselerin Türk fotoğrafına destek olmasına, okullar inşa etmesine ve programlar üretmesine ihtiyaç duyulmakta. Ülkenize tanık olmak ve görünenlerden insanları sorumlu tutmak belgesel fotoğrafçıların büyük arzularından biri.





Prior to being a photographer I am observing that you were approaching the events as being in an intellectual attitude. Therefore you have a position which you should not leave insensible against to problems or troubles when you encountered them in society. Today this characteristic which is a necessity of being a human unfortunately become a value that common run of a man could not had in the communities of the world where Individualism has intensively been lived, and ‘otherization’ has spread gradually. According to you what does this degeneration arise from? Does it possible to regain lost empathy ability again as a society?



I do think that photographs can cause people to be empathetic, especially if the photographer approaches his subjects with a sense of dignity and hopefulness. My own work before photography was as a young student interested in sociology and government and it gave me a firm grounding in what is the limits of society and what the individual must do to participate. It also has informed the subject mater I have approached.




I believe that the changes in American culture came about for many reasons. We have left behind thousands as technology has advanced and the jobs that once were plentiful in the industrial sector of our economy moved to other countries, India, China, Malaysia and even Turkey. These jobs were never replaced and have pushed many working people into poverty. Workers in many communities have no access to learning the technology/ computer skills that are part of the 21st century and they then find that their work skills are no longer valuable. Wages have remained low for many work sectors; health care is a big issue, as we do not have universal heath care. We are a culture that spends and doesn’t think about tomorrow, so when the great recession hit more and more people were pushed over the financial edge. Often these people and communities are marginalized simply because they are not reported on or seen in any of the media, Newspapers, the Cinema, and Television. It is a complicated story, and many books, scholars and politicians have written about it. My answer is simple and the issues in the United States are very complex, but one thing is sure, we do have communities that are not seen or cared about, and many photographers have been part of the movement to tell their stories and witness their struggles and triumphs. There were great photographers at the beginning of photography in America who started this tradition and each generation seems to find a new voice and revisits these issues. Change is slow and difficult in any culture, but photography is a small voice that can be part of this change.





If you speak as a photographer, does social documentary photography have a capability of attracting people interest to ‘others’ and of constituting a conscious in this way? Should we think that you are in a social reformist activity which Jacob Riis had led and Lewis Hine carried on?

My work is in the social documentary tradition. I still believe strongly that people can be drawn to issues and communities through the eyes of the photographer. But within the photo canon that has been nurtured within the United States, we should be aware that most early social photographers like Hine and Riis and of course the FSA, worked directly or sometimes even were employed by organizations that today we would describe as NGO’s, interested in more than a photographer observing. It has always been difficult to bring attention to issues without the support of people on the ground organizing and agitating for change. It is especially important in our age, when we are flooded with images 24/7 and connecting with activists, scholars, and others to being work into the conversation can’t be done alone.


The mountainous region Appalachia where people hailed from Ireland and Scotland lives in is the origin of your book ‘Coal Hollow’. What was the thing that made you come together with people of this region? These livings here have an appearance that are isolated from society, but accepted as much. What will you say about this subject?



I was drawn to Appalachia because it has been a touchstone for America. It is a place in which we can see if our society progressed over years or decades or has not. What has happened to people living regions that historically have been voiceless and hit decade after decade with economic downturns, or changes in industrial production? I have always felt that America must look into its own backyard before telling other countries how to fix theirs. We should be setting an example in the US of what is possible within our own borders, and sadly we don’t. I wouldn’t sat that the people in Coal Hollow are isolated, they are very much in the world, but they have been marginalized, and even more hidden by the celebrity culture that much of the US Media has embraced. Economic issues in Appalachia are not as sexy as what celebrity is overcome with drug addiction or which celebrity is getting divorced. Gossip of the rich has distracted many Americas from looking at the real issues facing our country, and the world. It has put us into a deep slumber, thinking all is well, democracy is safe around us.





In photographs included by all of your seven books there are common emotions and statements are highlighted with simplicity. In our ever-familiar saying “All truth is not always to be told.” What does the treatment of public opinion in Amerika against to these facts which you tried to show them?



My books have been well received, and my images have been exhibited and published in magazines and on-line. There have been those doubters who say that I have selected the outsider and have focused only on emotional moments and that I have not shown the positive things that are happening around my subjects. I have tried to focus on things that need to change and that under most circumstances are not portrayed in American life. This has been the focus of my photography and continues to be.




You are telling about what newspaper was getting lost its functionality and sliding to the way of internet during the interview with Rumeysa Kiger in Istanbul. What is the effect of internet on constituting an independent public media to you? Should American media, the ‘Country of Freedom’, which engrosses nearly entire world media, become free to you? How much succeed do you feel yourself in such media?



The American media is in a moment of great challenge. The content on the web is free, and more than the media being lost, it reaches more people than ever. The biggest problems are that photographers and many other media workers are not getting paid for the context that they create. This means that the creators of media, the photographers and writers, are finding it more difficult to do long term work, that publications who were once very generous with travel and longer assignments are doing less of this. It is a crisis in this country specifically as more and more of news content is going on-line and print publications are getting smaller or actually closing down. The challenge is finding new models for genuine journalism that is professional and truthful. The Internet has much rumor, falsehoods, and make-believe. It is hard for most to sort through all the Internet garbage. It is a challenge that the current generation of young journalists and media workers is struggling with. I think that we are ever hopeful, simply because in America the love and tradition of a Free Press and our media as a beacon of Freedom is ingrained in our culture.




There are insomuch as excessively pains, poverties, slaughters, bloods etc. Besides, there are many photographs from all over the world showing them as much. People become inured to whole ferocity any more today. There is not interesting to most of them looking at these drawbacks in photographs. Should a new one more picture still change the world?



I do believe that photographs are part of the process of testimony, struggle and conversation. Photographs can help in this effort. While many are overwhelmed with what they see in images, we must continue to tell stories and share the pain and poverty that we see around us, but we also must connect with those working so hard in other fields to solve and identify the major problems in our world.




Recently you have been to Turkey and joined to conferences and workshops that you carried over your experiences. Will you speak about the improvements of social documentary photography in Turkey as an academician? What are the absences to you?



I have consistently been impressed with the people and the many documentary photographers I have met while on my travels in Turkey. They so are in love with the idea of a democratic Turkey, and understand that to have democracy we must witness and speak out, and the voice of photo can be an important player in this struggle. The many risks that photographers have taken to tell stories in Turkey and about Turkish issues is amazing. It is hard to see and work within ones culture and so many photographers like to travel to other countries, but the photographers I have found in Turkey are looking inside their own world. I have also found that the tradition of documentary is evolving within Turkey, and this has impressed me. I have been honored to be part of that developing tradition, to talk about it and inspire photographers in the workshops. The only absences I have seen is the culture is that it needs to be supported. The community and foundations and wealthy individuals need to support Turkish photography work and help create schools and programs that become part of the greater educational efforts in Turkey. To witness your country and hold people accountable for what is seen is one of the great callings for Documentary Photographers.





Ken LIGHT Hakkında



Ken Light kırk yılı aşkın bir süredir Amerika’ nın yüz yüze kaldığı sosyal konulara odaklanan serbest belgesel fotoğrafçıdır. Çalışmaları Delta Times, The Promised Land, With These Hands, Texas Death Row ve son olarak da Coal Hollow isimli yedi kitabında toplanmıştır. Ayrıca belgesel fotoğrafçıların yaşamlarının anlatıldığı Witness In Our Time adlı kitabın yazarıdır. Çalışması gazetelerde, dergilerde ve çok çeşitli ortamlarda (elektronik ortamlar ve sinema) önemli makaleler halinde yer almıştır. Ayrıca tek kişilik sergileri Uluslar arası Fotoğraf Merkezi (NYC), S.E Fotoğraf Müzesi ve San Jose sanat Müzesi gibi dünyanın pek çok yerinde açılan sergilerde gösterilmiştir. Şu an California Berkeley Üniversitesinde Yüksek Gazetecilik Okulu’ nda yardımcı profesör olarak ders vermektedir ve aynı üniversitenin fotoğrafçılık bölümünde yönetici olarak çalışmaktadır. Fotovizyon ve Uluslar arası Belgesel Fotoğraf fonunun ortak kurucusudur. Kişisel sayfası www.kenlight.com ‘ dur.




Ken Light



About Ken LIGHT


Ken Light has worked as a freelance documentary photographer, for forty-years focusing on social issues facing America. His work has been published in seven books, including Delta Time, To The Promised Land, With These Hands, Texas Death Row and most recently Coal Hollow. He is also the author of the text Witness in Our Time: Lives of Working Documentary photographers. His work has been in numerous photo essays in newspapers, magazines and a variety of media (electronic & motion pictures), and presented in exhibitions worldwide including a one person show at the International Center for Photography (NYC), S.E. Museum of Photography, and the San Jose Museum of Art. He is an adjunct Professor at the Graduate School of Journalism at U.C. Berkeley and director for its Center for Photography, and co-founder of Fotovision, and the International Fund for Documentary photography. His web site is www.kenlight.com













Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ken Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile RöportajKen Light ile Röportaj

Gültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın Ardından




GÜLTEKİN ÇİZGEN ile FOTOĞRAFTA 50 YILIN ARDINDAN




Ne zamandır kendisi ile söyleşi yapmayı planladığımız Gültekin Çizgen Hocamızla söyleşi yapma görevi bana düşüyor. “Yaşasın!” diye düşünüyorum önce “yaşasın da ben şimdi heyecandan Hocayla konuşamazsam” diye panikliyorum sonra. Ama bu fırsatı kaçırmak da istemiyorum. Kimilerine abartı gelecek belki ama Gültekin Çizgen Hocayla tanıştım, onunla sohbet ettim, diyebilmek büyük olay, kaçırılmayacak bir fırsat benim için. Bütün cesaretimi toplayıp randevu almak için arıyorum kendisini”¦



Saat 12.00 diye sözleşiyoruz ama ben geç kalma korkusundan nerdeyse yarım saat önce gidiyorum. Çaktırmamaya çalışıyorum ama çok heyecanlıyım. Hoca o kadar alçak gönüllü, öyle hoşsohbet ki sanki bir süredir tanışıyormuşuz gibi hissediyorum konuşurken, biraz rahatlıyorum ama heyecan tam gaz devam.



O “heyecanlanacak bir şey yok, bak burada ne güzel sohbet ediyoruz” dese de ben büyük bir ustanın karşısında olmaktan dolayı hala heyecanlıyım. İki saatten fazla konuşuyoruz, spordan sanattan, hayattan hemen her şeyden ama en çok da fotoğraftan. Ufkum açılıyor dinlerken, pek çok şeyi sorguluyorum yeniden”¦ Tavsiyelerde bulunuyor satır aralarında, hepsini kulağıma küpe yapıyor, zihnimde bir yerlere not ediyorum”¦



Bu arada heyecanım geçti sanıyorum ama geçmediğini fotoğraf çekerken fotoğraf makinasının şapkama çarpmasından aslında bütün sohbet boyunca heyecandan, güneş alerjim yüzünden taktığım şapkamı çıkarmayı unuttuğumu, O “rahat ol, al makineni tam otomatiğe, rahat rahat çek” dese de ustanın fotoğraflarını çekerken ellerimin titrediğini ve de en önemlisi onunla fotoğraf çekilmeyi unuttuğumu fark ediyorum”¦



Engin bir bilgi birikimi”¦ Objektif ve sorgulayan bir bakış açısı”¦ Ve de her şeyden önemlisi yaptığı işe duyduğu saygı ve bitmeyen tutkusu”¦ Bir İstanbul beyefendisi”¦ Ulu bir çınar… Gültekin ÇİZGEN!




Gültekin Çizgen (Fotoğraf: Hülya Yeltepe)


Röportaj: Hülya YELTEPE




H.Y. İlk sorum çok klasik olacak ama ben çok merak ediyorum. Annenizin tarihçi, babanızın ressam olduğunu söylediniz. Zaten aileden gelen bir miras var ama herkesin bir hikayesi vardır ya “dayım/amcam bana bir fotoğraf makinesi aldı, hayatım değişti” gibi. Sizin hikayeniz nedir? Nasıl başladı bu macera?



G.Ç. Yok, yok öyle bir hatıra yok hatta ben ilk yarışmayı ki miladı oradan tutturuyorum okulda, kendi makinem bile yok, otogramlarla falan kazandım. O değil de başka bir tesadüf oldu okulda, hatta onu anılarımda da yazdım, Saint George’da. Bir gün papaz geldi, dedi ki “bir genç geldi, size bir şeyler gösterecek, ondan sonra kendisine bir şeyler de verin.” Gittik, işte salon karartılmış, sürmeli projektörler falan sarışın bir genç, ekranda birden işte Tibet falan bilmem ne, meğer çocuk dünyayı geziyormuş, yolsuz kalmış, okula gelmiş “ben size gösteri yapayım” falan demiş. Sonra ışıklar yandı ve artık benim için fotoğraftan başka yapacak bir iş kalmamıştı dünyada. Ve işte öyle selamın aleyküm, bu işe giriştik, bugün buradayız. Ve macera devam ediyor.



Ama ben, eşelenirken şunu anladım ki bu işle evleneceksin yani en az bir süre başka bir şey olmayacak hayatında. Ve o zaman o atı sürebiliyorsun hakkını vererek. Fotoğraf tabii ki açık bir alan yani herkes bir şey yapabilir. Ancak fotoğrafta mesafe almak için önce fotoğrafın ne olduğunu anlamak lazım. Yani ata binmek için önce atı tanımak lazım yoksa silker atar. Fotoğraf, karmaşık bir şey! Bir de çok çalışmak lazım.



Şimdi en çalışkan hamal var, sekizinci kata piyano çıkarıyor, da bir işe yaramıyor. Dava yaptığın işe ne ekliyorsun, tuğlalar ne? Tuğlaların kaç tanesi üstü üste gelince ortaya ne çıkıyor yani o önemli. Kendine bir sistem kurarak, disipline ederek, çok çalışarak üretmek”¦ Ürün bazında meselenin çözüldüğünü görerek, kendinden bir şeyler katarak”¦ Bu önemli!



Bu işin çok basit bir sırrı var. Aslında sır değil de ortada olan bir sırrı var: Üreteceksin ve paylaşacaksın. Yani o seni bir yere getiriyor kendi içinde ve bu kişisel bir şey. Yani hiçbir zaman başkaları için değil. Tamam, sanatsal diyorlar, seviyorlar, sevmiyorlar, nefret ediyorlar, beğeniyorlar, falan bunlar hep yan şeyler asıl iş kişinin kendinde başlıyor, kendinde bitiyor.




H.Y. Kişisel bir tatmin belki!



G.Ç. Yani aslında tatmin de değil de belki bir görev duygusu bu. Tabii ki ben bir sürü inancın peşinde bunları yaptım. Yalnız fotoğraf değil, başka alanlarda da işler yaptım, camla uğraştım falan. Başka disiplinlerde bir sürü sergiler açtım, kitaplar yazdım, şu oldu bu oldu, niye? İşte çalışmadan duramama meselesi! Ve bunun emekliliği yok! Başlıyorsun ve devam ediyorsun.




H.Y. Nedir peki fotoğraf? Anı durdurmak denir ya hep. Yani sizce de sadece anı durdurmak mıdır fotoğraf? Belgelemek midir?



G.Ç. Hayır canım sadece onlarla ilgisi yok. Şöyle galiba, yani bu işin bir mesleki uygulama alanı vardır. Stüdyolar ne yapıyor, basın ne yapıyor”¦ Bir tasnif var, iş tasnifi, reklam var, tanıtım var, mimarlık, mühendislik gibi doktorluk gibi branşlar var. Doktorlukta ne var? Efendim dahiliye uzmanı var, cerrah var, nörolog, dermatolog, diş doktoru falan var. Şimdi o öğretilebilen bir şey. Tüm bu okul falan dalaveresi dünyada meslek öğretiyor”¦ Bizde bu okul meselesi yanlış anlaşılıyor, aslında meslek öğretmesi lazım. Ben kurucularından biriyim bu okulların. Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Enstitüsüydü, sonra bölüm oldu. Orda anlatmaya çalıştık ki bu bir eğitim sistemi içinde öğretilen bir meslektir. Gerisi yani sanat başka bir şeydir. Şimdi onlar dedi ki “aaa olur mu, bu sanattır falan!” Şimdi oradan bir iki kişi çıktı, başka çıkmadı.




H.Y. Neden?



G.Ç. Neden çünkü sanat bir disiplin olayıdır ama öğretilen bir şey değildir. Bir iç ağrısıdır yani bir nevi derttir. Yani bir derdi olacak. Her alanda, sanatın her alanında yalnız fotoğrafta değil. Bütün plastik sanatta, resimde, edebiyatta falan”¦ Yani bir derdi olan adam, kadın, genç, ihtiyar her kimse artık. Çünkü bence bunun yaşla da alakası yok. Laftan lafa geçiyorum ama bir güzel sanatlar üniversitesi kurulacak mesela bir tanıdığım kuruyor, bir konferans yaptı, beni de çağırdı. Orada söyledim, dedim ki “niye böyle bir işe giriyorsun? Türkiye’de 57 tane Güzel Sanatlar Fakültesi var, halimiz ortada! Sanatla ilgisi yok bu meselenin. Siz para kazanacaksanız başka ama lütfen %50 burs verin ve bu işi gerçekten yapmak isteyen, 35 yaşından gün almış, almamış değil ve kafası bir yere gelmiş insanları toplayıp burs verin.”




H.Y. Evet, bu düşüncenizi bende okudum. Ve “gerçekten neden daha önce böyle bir şey düşünülmemiş” diye ben de düşündüm.



G.Ç. Tabii hiç anlamadılar bile”¦ Geçenlerde mesela bir yerde okudum 90 küsur yaşında bir adam ilk sergisini açmış İngiltere’de ve çok ünlenmiş. Şimdi tabii ünlenmesi değil önemli olan, 90 yaşında sergi açmış olması. Şunu söylemek istiyorum, mesele bunun ruhunu anlamak yani “sanat ne işe yarar” meselesi. İnsanı nasıl değiştiriyor, nasıl üretken hale getiriyor, nasıl paylaşılmasıyla başka insanların hayatlarına giriyor. Bu mikrobik bir şey, başka insanlara da geçiyor. Niye? Çünkü dünyayı anlıyorsun. Ben niye gelmişim, nedir benim derdim, ben bunu nasıl anlatacağım falan gibi illa bir şey anlatıyor. Ürün, zaten sanatı sanat, sanatçıyı sanatçı yapan, olay bu!



Bir üçgen tasavvur edin, bir ayağında sanatçı denen adam oturuyor, her kimse artık. Bir ayağında onun ürünü var, bu onu sanatçı yapıyor, burada da izleyenler var, sen, ben, eleştirmen falan. Bu çark kurulmadan sanat olgusu izah edilemez ve herkes kendini bunun içinde bulabilirse yürüyor. Yani bu bir kültür olayıdır. Şimdi bunun bir kültür olayı olduğunu çok iyi anlamak lazım yoksa an durmuş, durmamış çok önemli değil. Tabii ki duruyor ama sen bir mesaj verebiliyorsan o önemli. İnsan kendinde olanı verebilir.




H.Y. Evet, haklısınız!



G.Ç. Şimdi ben senden on lira istesem, on liran vardır, o zaman verirsin ama on trilyon rica ediyorum desem hemen kapıya doğru yürürsün “delirdi adam galiba başıma neler gelecek” diye düşünürsün değil mi? İnsan ancak kendinde olanı verebilir. Kendinde olması için de bir insanın, bir kültür edinmesi lazım. Nedeni, nasılı, niçiniyle yani bütün boyutlarıyla bir yapıyı anlaması lazım. Bu hayattır yani buna dair tek eğitim sürekli okumaktır. Sadece üniversitelerle ilgisi yok. Fotoğraf, fotoğraflardan öğrenilir. Yani şimdi tıp için okuyacaksın o başka bir şey ama sanat sadece öğrenilebilen bir şey değil. Yapılan ve ürettikçe öğrenilebilen bir şey.



H.Y. Şimdi siz 35 yaştan gün almış olanlara burs vermek, diyince aklıma geldi. Acaba biraz da işin ekonomik boyutu mu bizde sanatın gelişimini etkiliyor? Sonuçta sanatta ilk amaç hiçbir zaman para kazanmak değildir ama insanın para kazanması da lazım. Yani mesleki uygulamalar tamam da sanat için ayrılacak kaliteli zaman ekonomik kaygı sebebiyle azalıyor mu? Biz sanat kısmında bu yüzden mi geri kalıyoruz acaba?



G.Ç. Öyle de denebilir ama bence önce felsefi bir problem var. Şöyle açıklamaya çalışayım. Yani “paranın ne önemi var” şarkısı aptalca çünkü paranın çok önemi var. Ama çok para da bazen işe yaramıyor. Ben eski dönemin milli piyangolarından ikramiye kazanan bir adamın Karaman treninde bulaşık yıkadığını gördüm. Yani paraya ihtiyaç var ama sadece para da çözen bir şey değil. Ben sanat meselesinin ekonomik dengelerle buluşamadığı için gelişemediği tezini kabul etmiyorum. Bunun daha bir önceliği var: Tutku! O tutku varsa, bir şekilde çözüyorsun.



Örnek; ben! Yani ben hiçbir yerde çalışmadım, hiçbir bordroda imzam yok. Bana bir miras kalmadı, define bulmadım ama devam ettim. İlginçtir, ben fi tarihinde bir yarışma kazanmıştım. Konuda da foto röportaj, 1965 ya da 1966, Milliyet Gazetesi’nin. Gittim, işte çeki hazırlamışlar. Abdi Bey, rahmetli Abdi İpekçi, zarfı uzatıyor, dedi ki “pazartesi mi başlıyorsun?” Dedim ki “Abdi Beyciğim çok çok affedin beni ama benim babamın vasiyeti var, ben bir yerde çalışamam”. Kıpkırmızı oldu adam, çok bozuldu yani hiç reddedilmeye alışmamış. Öyle bir adammış, anlattılar sonra, olay olmuş. Ercüment Karacan’a, o zamanki patron o, “bak” dedi “seninki ne diyor?” Seninki dediği ben çünkü jüriye girmiş, röportajımı görünce, “bu çocuk enteresan, aman dikkat edin falan” demiş”¦



Şimdi ben o dönemde yeni evlenmişim, param yok, pulum yok. Ödül parası ilaç gibi geldi ama ben direndim yani kendi yolumu kendim açarsam bir yere varabileceğimi düşündüm. Çok şükür tabii bugüne dair hiçbir şikayetim yok ama bu para yani ekonomi meselesinin çok etkili olduğuna inanmıyorum.




H.Y. Haklısınız, o tutku varsa bir şekilde çözülüyor”¦ Ama işte sanki bazen bizde biraz daha etkili oluyor gibi”¦



G.Ç. “Paranın ne önemi var” lafı yanlış ama bence “tutku” daha önemli. Yani sporda, bilimde, sanatta hep o tutku! Bunun çok ilginç örnekleri yaşanıyor dünyada da bizde de. Mesela işte köyden bir adam bir film yaptı, olmadık bir şekilde kıyametler koptu. Yani yokluk diye bir şey yok. Hasan Ali Toptaş diye bir yazar var mesela, Almanya’da yayınlanınca eleştirmenler demiş ki “yahu bu adam için Türkçe öğrenilir.” Yani bu Denizli’nin Çal kazasında defterdarlıkta çalışan bir adamken… Niye? Çünkü tutku var. Bunu anlamak lazım. Bunu anlayan adam, kadın, uzun, kısa, İtalyan ya da Gaziantepli kim olursa olsun, meseleyi çözüyor. Temel eğitimde bunu söylemek, bunu öğretmek lazım bence. Bunun yolu okumaktan, keşfetmekten geçiyor. Yani icat değil, dünyayı anlamak, ülkeyi anlamak, insanı anlamak.



H.Y. Ellinci yılınızı kutladınız. Nasıl bir duygu bu?



G.Ç. Benim ellinci yılım, çok fiyakalı kutlandı, emek verenler sağolsunlar, teşekkür ederim. İşte Büyük Şehir Belediyesi törenler yaptı, fotoğraf camiası, dergiler, federasyon, söyleşiler yapıldı, plaketler, yemekler falan filan. Yazıldı çizildi. Allah razı olsun davacı değilim. Fakat beni düşündüren veyahut da sevindirecek mesele tam o değil. Ben işte yetmiş yaşımı bitireceğim 29 Şubat’ta, 7 aylık ikiz doğmuşum, tam matrak! 2011’de 29 Şubat yok ama 1 Mart var. Şimdi bu 1 Mart için bir hedefle hareket ediyorum. 1 Mart’ta bir sürprizim var, henüz planlama aşamasında. İşte bu beni çok heyecanlandırıyor ama şimdilik kimse bilmiyor.




H.Y. O zaman bizleri büyük sürprizler bekliyor, diyebilir miyiz?



G.Ç. Şimdi asıl bundan sonra bu alanların dışında bir şeyler düşünüyorum. Bir roman yazdım mesela, fotoğrafla ilgili bir şey. Bu Abdülhamit amcam, biliyorsunuz çok evhamlı, işte amcasını kesmişler falan ondan. Her şeyi arşivliyor, her şeyi fotoğraflıyor, fotoğraf üzerinden izliyor. Ben o arşivi çok eskiden beri bilirim. Bunun romanını yazdım ama çift katmanlı bir şey. Sanat tarihini araştıran bir genç kadın, İstanbul’a gidiyor dedesinin akıbetini araştırmak için. Dedesinin Abdülhamit’e yapılan suikast sırasında öldüğü rivayet ediliyor ama sonra çıkıyor ki fotoğraflardan adam ölmemiş. Böyle katmanlı, ikili bir konu, o genç kadının İstanbul’daki bir fotoğrafçı ile olan aşkı”¦ Birisi bir roman yazmış aslında ve o romanı ona veriyorlar, al oku diye falan”¦ Kızın İstanbul hayatı başlıyor falan, işte böyle bir şey! Bu bitti. Şimdi okunuyor, herhalde sonbahara çıkacak. Tabii ben azdım, şimdi ikincisini yazıyorum. İşte çalışmak böyle bir şey!




H.Y. Ooo, harikasınız. İşte üretkenlik böyle bir şey yani siz “artık tamam duracağım” deseniz de duramazsınız sanırım!



G.Ç. Yok, yok durmayacağım zaten de, şöyle durmayacağım. İkincisi de Evliya Çelebi’nin kayıp risalesi. Bir yerde bir şey bulunuyor, Evliya’nın ama değil yani dalavere gıyabına bir şey yapılıyor. İşte bu da böyle bir şey olacak. Tabii çok yoğun bir yıl oldu. İşte bu 2010 bastı, benim programlar devam ediyor ama daha yapmak istediğim çok şey var.



H.Y. Sizde bu enerji, bu heyecan, bu tutku olduktan sonra sizi kimse tutamaz!



G.Ç. Kurumsal anlamda bazı şeyler var. Benim bir cumhuriyet dönemi fotoğraf arşivim, koleksiyonum var. Onun bir müzeleşmesi meselesi var.



”Cumhuriyet Dönemi Fotoğraf Koleksiyonu”m birçoğu hayatta olmayan çok değerli fotoğrafçıların eserlerinden oluşuyor. Analog çekim, dolayısıyla tamamına yakını tek kopya baskı, başka kopya yok. Böyle bir koleksiyonun, Kültür Bakanlığı ya da sanatla yakından ilgilenen ve büyük kültür kurumlaşma atılımında olan, ülkenin önde gelen kuruluşlarınca çok önemli ve değerli bulunacağına inanıyorum.



Eskişehir’de bir cam müzesi kurduk. Büyükerşen, aklı başında bir adam, kendisine anlattık. “Koleksiyonu sana verirsek müzeleştirir misin?” dedik. “Elbette!” dedi ve 6 ay sonra açtı adam. 3 senedir müze yürüyor. Günde 300 kişi geliyor, hafta sonları 4 bin, 5 bin kişi ziyaret ediyor. Şimdi yönetim kurulunu oluşturduk, ben de oradayım.



Tabii şimdi İstanbul’da fotoğraf müzesi hatta cam müzesi de olsun istiyoruz. Böyle kurumlaşmalar çözülürse herhalde bir şeyler ortaya çıkacak. İşte ben de onların yönetim kurullarında görev alacağım sanırım ve böylece hayat devam edecek.




Gültekin Çizgen (Fotoğraf: Hülya Yeltepe)


H.Y. Fotoğrafla ilgili neler planlıyorsunuz peki?



G.Ç. Fotoğraf konusunda da daha çok eğitimsel faaliyetlere devam etmek istiyorum. Bu okul meseleleri değil de daha çok gönüllü, seçme bir takımla çalışmak gibi. Yani 10 kişiyle seminerler, eğitimler. Zaten 2010’da da yapıyoruz bunları. Tabii burada gösteriyoruz fotoğraf budur, böyle düşüneceksin, böyle bakacaksın, böyle çekeceksin, bu doğru, bu daha yanlış falan gibi”¦ Bunu bir de dünya ölçeğinde yapmak fikri var. Mesela Hindistan’a, Nepal’a gitmek, hem gezi hem fotoğraf çekimleri gibi”¦ Ben de sıcak bakıyorum açıkçası bu fikirlere, detaylar konuşuluyor falan. Tabii daha sonrası için de böyle bir takım projeler düşünüyorum. Son nefese kadar çalışmaya, üretmeye devam.




H.Y. Bir sözünüz var, giderek artan azgın ilgiye rağmen artık o eski ustalar yetişmeyecek, diyorsunuz. Böyle düşünmenize sebep olan nedir?



G.Ç. Sanırım şimdi eskidi bu rakam ama dünyada 1 milyarı telefon, 250 milyonu dijital, ortamda fotoğraf çekiliyor. Dünya nüfusunun neredeyse dörtte biri! Peki, çekiliyor da ne oluyor? Tabii ki bir işe yarıyordur muhakkak ama bunun sanat dediğimiz bir meram, bir olay haline gelmesi için kamera zavallı bir araç. Çatal bıçak gibi, yemeğin lezzeti ile bir ilgisi yok. Yani mutfağa usta aşçı diye bir adam koyuyorsun da sonra yemeği yiyorsun. Şimdi fotoğraf altın çağını bana göre, 50’lerde 60’larda yani İkinci Dünya Savaşı’nın ertesindeki yayın patlaması sırasında yaşadı. İşte Amerika birinci fotoğraf ülkesiydi. Yani beğenelim, beğenmeyelim, eleştirelim ama görsel kültürün geldiği yer Amerika’dır. Ben çok yazdım Amerika’daki sergilerim sırasında öğrendiklerimden, adamların yıllık fotoğraf almanağı şöyle bir şey (eliyle kalınlığını gösteriyor, 10 cm.). Her eyalette neler oluyor, envanteri var. Hem o işi garip tutkular haline getirmiş insanlar hem de ürünleri itibar görüyordu ve o döngü, o birikim, o devamlılık ortaya büyük başyapıtlar birikimi çıkardı. Tabii ki fotoğraf kendini sürdürüyor ama işte o portfolyolar nerde? Henri Cartier-Bresson’a büyük adam denmesi boşuna değil. Adam, “işte böyle görülür, ben böyle görüyorum, bunu gösteriyorum, böyle gösteriyorum. Dünya bu! İnsan bu!” diyor.




H.Y. Benim bilim felsefesi derslerinde öğrendiğim ve çok beğendiğim bir şey var. Karl Popper’ın “yanlışlanabilirlik” felsefesi. Ben bunu fotoğrafa şöyle uyguluyorum. Mesela dedik ki artan ilgi devam edecek ama artık eski ustalar, o eski eserler olmayacak. Acaba artan bu ilgiyle yanlışlayarak, doğru fotoğrafa ulaşamaz mıyız? Yani işte bu olmadı, bu olmadı, bu da olmadı ama bu oldu! Tüm bu yanlışlardan sonra elenerek elekte kalanlar sanatsal olarak “işte fotoğraf bu!” “Bu adam ya da kadın da işte fotoğrafçı” dedirtmez mi bize?



G.Ç. Aslında çok doğru bir noktaya değindin. Şimdi önce bir şey anlatmak istiyorum. Harvard’ın dekanı bir kitap yazdı, bizim TÜBİTAK’da bu kitabı bastı. Kitapta gazeteciler diyorlar ki, dünyanın en iyi üniversitesi siz seçildiniz kutlarız. Dekan, teşekkür ediyor ve “evet haklısınız biz en iyisiyiz ama” diyor “listede baktım Tokyo Üniversitesi falan var. Onlar bu listede olmamalı. Çünkü bizim iyi olmamızı sağlayan çok basit bir mekanizma var. Mesela bir hoca öldü veyahut ayrıldı, ayrılmaz da”¦ Ama biz yenisini ararken iki şeye bakarız: dünyada en iyisi kim, onu alırız.. En kötüsü kim? Onu da iyinin ölçüsü olarak anlarız. Çünkü kötüden çok şey öğreniliyor, yanlıştan çok şey öğreniliyor.



Sanat üretildiği ölçekte vardır. Yani ustalık mekanizması da zaten üretilemez hale gelindiği zaman olur. Şimdi Beethoven yaşasaydı kimbilir neler üretirdi ama yok. Onun ürününün kaldığı yer onu ustalığa taşıyan, o kaldığı yerdeki mükemmellik. Bütün söylemiyle, içeriğiyle, kişiliğiyle, o kişinin bütün coşkularıyla anlatmasıyla alakalı. Bunun yolculuğunu izlediğiniz zaman hiçbiri gökten mucize olarak gelmiyor. Basamak basamak, tarifsiz kötü şeyler yaparak mükemmelliğe ulaşılıyor. Bütün o sanat tarihini kuşatan kişilerin de altını karıştırdığınız zaman “aman yarabbi”dir. Sonra düzelir. Bu böyledir. Şimdi fotoğrafta da çok çalışarak muhakkak bir yere gelinebilir ama işte ondan sonra felsefeye gerek vardır. Ondan sonra kültür başlar. Sanat kültürün izdüşümüdür. Kültürün kadar yapabiliyorsun.




H.Y. Bana sürekli olarak fotoğrafı konuşuyor ama fotoğrafçıyı unutuyormuşuz gibi geliyor. Fotoğrafçıya haksızlık mı ediyoruz acaba? Yani fotoğraf evet ama bu fotoğrafı bir çeken var. Ellinci yılınız kutlamaları çerçevesinde sizin fotoğraflarınız çekildi mesela: Gültekin Çizgen fotoğrafı ve Gültekin Çizgen fotoğrafta! Bu fotoğrafçıyı hatırlamak adına çok önemli bir şey diye düşündüm ben.



G.Ç. Çok doğru bir yaklaşım. Tamamen katılıyorum. Ne yazık ki bizde fotoğrafın entelektüel yanı biraz zayıf. Fotoğraf hakkında yazan, çizen çok az. Sanatı sanatçılar yapar. Tamam, iyi güzel de, kim o sanatçı? Bu çok mühim! İkinci çok çok önemli bir hadise de şu; fotoğraf çok kolay bir şey, kolaylığından gelen büyük zorlukları var.



Şimdi meslek kısmı tamam ama sanat söylemi için, sanatçıyı o anlattığım üçgen içerisindeki rolünden soyutlayamayız. Bir ürün var, evet! İşte o ürün de, o sanatçı tarafından yapıldığı için işin kaynağı, sanatçıdır. Sanatçı olmadan bu iş eksik kalır. Ben fotoğrafı fotoğraflardan, fotoğrafçılardan öğrendim. Benim ustam şudur diye bir şey söyleyemem ama hem Türkiye’de hem de dünyada çok önemli fotoğrafçılarla kişisel olarak ilişkilerim oldu.



Mesela Almanya’nın genç sanat takımından, işte en parlak, gelecek vaat eden sanatçı denir ya, öyle bir fotoğrafçı Türkiye’ye gelmişti. İstanbul’u gezmek istiyordu, ben onunla 5 gün İstanbul’u gezdim. Ve ben o adamla, o sohbetlerde iki tane fotoğraf okulu bitirdim. Pek çok şeyi daha farklı görmeye başladım. Bu anlamda sanatçı denilen adam, fotoğrafçı denilen adam önemli!




H.Y. “Portfolyosuyla var olan kişidir fotoğrafçı. Ve diğer bir anlamıyla yapıp ettiklerinin toplamı kadar vardır.” diyorsunuz bir yazınızda. Şimdi acaba bizim fotoğrafçılarımızın yapıp ettikleri sadece fotoğraf çekmek olduğu için mi bu böyle? Ben size baktığımda sadece fotoğraf çeken biri değil, fotoğrafla ilgili yazan, çizen, eğiten, anlatan ve sürekli üreten birisini görüyorum. Ve doğal olarak sizin fotoğraflarınıza baktığımda mesela Gültekin Çizgen’i ve onun İstanbul’unu görebiliyorum. Bunu biz mi yapıyoruz, yani biz mi fotoğrafçıyı az konuşuyoruz yoksa buna sebep olan fotoğrafçının kendisi mi?



G.Ç. Şimdi Mevlana’nın bir sözü var kabaca şunu diyor, ”bir insan alabildiği kadarını alır”. Alabildiğinden daha fazlasını ekleyemezsiniz. Şimdi birincisi, acemilik çağına saplanıp kalanlar, onu aşamadığı için fotoğrafın arkasındakini görmüyor. Adam bunu nasıl görmüş, ne diyor, bu fotoğrafla ne anlatıyor, bu nasıl bir dünya falan. İki, bu işi, kendi sorumlulukları olarak görmesi gereken fotoğraf sanatçısı olmak önemli. Ama Ara (Güler), fotoğrafın bir sanat olmadığını söylüyor, yine de fotoğraf konusunda bir dönemin ciddi fotoğraf üretiminin sahibidir.




H.Y. Evet, ben de çok yerde okudum. “Ben sanatçı değilim, foto muhabiriyim” diyor.



G.Ç. Evet ama bu tamamen onun tevazusu, “ben foto muhabiriyim” şeklinde ama bu tuzağa da çok adam düşüyor bu arada. Yani oturup bunu konuşuyorlar, öyle midir, değil midir, diye. Yahu sen Ara’yı (Güler) bırak, adamın söylediğinden sana ne, sen adamın yaptıklarına baksana! Yaptığından düşün, bu adam nedir?



Şimdi senin yaklaşımında şöyle bir haklılığın var, hem sanatın üretici boyutu yani sanatçı denilen insanla hiç meşgul değiliz, pek çok alanda da olduğu gibi, ikincisi de bu sanatçıların kendilerini adam yerine koymaması “Fotoğraf çok büyük bir sanattır ama sanat olduğu zaman, sanatçılar tarafından yapıldığı ve ürün, sanat tarihinin yapısı içinde değerlendirildiği zaman”, dersen daha farklı bir kapı açarsın, tartışma alanı açarsın.



H.Y. Salı Fotoğraf Grubuna gelmek istiyorum. Her ayın ikinci Salısı yıllardır toplanıyorsunuz. 12–13 kişisiniz.



G.Ç. Yani o aslında 30–35 kişi başladı, şimdi bu kadar kaldık ama sayı değişiklik gösteriyor yani 15–16 olduğu zamanlar da var.



H.Y. Şimdi bu gruptakilere baktığımda hepsi erkek!



G.Ç. Niye?




H.Y. Aslında tam olarak niye değil de yani ismini duyduğumuz fotoğrafçılar arasında neden kadın sayısı az? Yani kadınlar ülkemizde pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da mı geride duruyorlar sizce?



G.Ç. Şimdi erkeklerin aman şu kadınlar da fotoğrafla ilgilenmesin diye bir tavrı yok, onu söyleyeyim bir kere en baştan. Hatta tam tersi ve bu ülkede de çok ciddi potansiyeli olanlar olduğuna inanıyorum ama sayıları az. Biz mesela kaç kez kadın sanatçıları davet ettik, geldiler ama ilgilenmediler. Neden? Kişisel mazeretleri ve duruşları var. O duruşlarına bakmak lazım sanırım. Fotoğraf alanındaki kadın kadrolar sanıyorum kendi kendilerinin bir manada katili.



Önce çok idealist ve mükemmeliyetçi duruşları ve talepleri var. Bu ise felsefi yaklaşımda çok zararlı ve reddedilen bir şeydir. İdealizm diye bir şey yoktur felsefede. İkinci sorun da mükemmeliyetçilik. İşte o “en iyi”yi ben yapacağım meselesi. En iyi hiçbir zaman yapılamaz. En iyi, üst üste tuğla tuğla koyularak, ilmek ilmek örülerek, çalışarak zamanla ulaşılacak olan bir şeydir. Sanırım hatun fotoğrafçıların sorunları bunlar.



Bunlar biraz felsefi yaklaşım, bilgi eksikliği sanırım. Fotoğrafın felsefi yapılanması hakkında kültür eksikliğinden gelen bir şey sanırım. Burada bir mucize yok, burada bir “en” yok. Bir hayat var, başlıyor, bir şeyler oluyor, ilmek ilmek örüyorsun ve bitiyor. Ve işte en sonda ortaya bir kazak, bir şapka falan bir şey, bir ürün çıkıyor. Mesele bundan ibaret ve sanırım kadınların duruşlarındaki falso bu, o idealizm ve mükemmeliyetçilik.




Gültekin Çizgen (Fotoğraf: Hülya Yeltepe)


H.Y. Salı grubu fotoğrafçılarından bir de sizin gibi İsa Çelik’in fotoğrafları çekildi diye biliyorum. Bu devam edecek mi?



G.Ç. Bunları yıl dönümü gibi olaylarda yapıyoruz, onun için tabii devam edebilir. Henüz onların çekilmedi ama bu çekilmeyecek demek değil, bu tür yıl dönümleri çerçevesinde devam edecektir.



Şimdi Salı Grubu Fotoğrafçıları aslında tamamen meyhane kültürü, yani birbirini özleyen insanların bir araya geldiği, toplanıp sohbetler yapılıyor. Bunun sekretaryasını Nevzat yapıyor ama aslında ayrıca başka grupların falan da kurulması lazım.



H.Y. Aslında meyhane kültürü diyorsunuz ama bu kadar değerli insan bir araya geldiğinde konuşulanların da ben çok değerli şeyler olacağına inanıyorum. Belki de en güzel fikirler o sohbetlerde ortaya çıkıyor… Belki de o sohbetlerin yazıya dökülmesi lazım.



G.Ç. Biz şimdi onu Salı Grubu içinde değil de, şöyle yaptık. 2010’da yaptık, herkesi konuşturuyoruz. Fotoğraf okuma günleri var. Her ayın son Çarşamba’sı oluyor yanlış hatırlamıyorsam. Bu konuşmaları kaydediyoruz ve basılı hale getiriyoruz. İlkini bastık, dört tanesi de baskıda. Yani bu program çerçevesindeki bütün konuşmacıların sohbeti olacak. İşte bunları yazılı hale getiriyoruz. Bakalım böyle bir şey yaptık.




H.Y. Son bir soru olarak dijital dergilere gelmek istiyorum. Biliyorsunuz biz de dijital bir dergiyiz. Bu dergiler hakkında ne düşünüyorsunuz? Dijital dergiler olarak fotoğrafa bir şeyler katıyor muyuz, sizce?



G.Ç. Hiç kuşkusuz. Ben son Moldova’ya gittim ve orada bir şey gördüm. İlginç bir işaret benim için, bir parka gittik. Geziyoruz, parkta banklarda insanlar oturuyor. Hepsinin kucağında laptop açık, onunla uğraşıyorlar. Gazete okumuyor, kitap okumuyor, lap top’uyla meşgul. Şimdi böyle bir nesil oluştu. Parkta bile durum bu hale gelmiş. O parkta bile onunla ilgiliyse eğer, demek ki artık o ekrandan görüyor bütün dünyayı. İşte bu sebeple sizin dijital ortamda yaptığınız işler de bir kesime hitap ediyor.



Ama başka bir eleştirim var. Size değil yani o platformda ilerleyenlere değil daha doğrusu.




H.Y. Fotoğraf paylaşım sitelerine değineceksiniz sanırım!



G.Ç. Evet, şimdi o katılım sayfaları filan var ya, fotoğraf paylaşım siteleri. Herkes bir şeyler yazıyor, değerlendiriyor”¦ Bunlar işi biraz sulandırdığı gibi, oranın üzerinden insanların bir bilince ulaşmasının da imkanı olduğunu sanmıyorum. Yani işte orda ayın bilmem nesi oldum filan gibi..



Bu ayın fotoğrafını, Yeni Fotoğraf Dergisini yayınlarken biz icat ettik. İşte bu yarışma mantığı, buradan başladı bir şekilde.



Fotoğrafın ne olduğunu anlamadan sadece görüntü çekersin. Bu olmaz. Fotoğraf olması için ”fotoğrafça” olması gerekir. Bunu, bu ortamlar biraz sulandırıyor. Bu açıdan baktığımızda siz ve sizinle aynı platformda olan dergilerin fotoğrafa bir şey kattığına inanıyorum ama bu paylaşım sitelerinde daha ciddi ve bilinçli bir yaklaşım olması gerektiğini düşünüyorum.



H.Y. Sizinle tanışmaktan ve bu söyleşiyi gerçekleştirmekten onur duydum. Bize zaman ayırdığınız için Fotoritim ve kendi adıma çok teşekkür ediyorum.



G.Ç. Ben teşekkür ederim.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın ArdındanGültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın Ardından

Sarah Small ile Röportaj : The Delirium Constructions


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



SARAH SMALL ile SÖYLEŞİ



Merhaba Sevgili Sarah, öncelikle Fotoritim’e hoş geldin”¦ Seni dergimizde ağırlamak bizim için çok hoş, teşekkür ederim.



Ben de teşekkür ederim. Ben de dahil olmaktan onur duydum. Sanırım bu benim Uzak Doğu’daki ilk yayınım, ve müzikal olarak Balkan geleneğinin içinde yer aldığım için bu benim için heyecan verici.




Seni daha yakından tanımamız için fotoğraf yolculuğunun şu ana kadar olan kısmını bize anlatabilir misin?



13 yaşımdan beri hayatımın geri kalanını fotoğraf çekerek geçirmek istediğimi biliyorum. Daha keyifli olamaz- hiç bir zaman çalışmak gibi değil; adeta oyun oynuyormuşum gibi.



1979 yılında Washington DC’de doğdum. Ebeveynlerimin ikisi de müzisyen. Lise yıllarımın büyük bölümünü kızıl saçlı, çilli küçük kız kardeşim Rachel’in fotoğraflarını çekmekle geçirdim. Okul sonrası saatlerimin çoğunda evimde ve ve arkadaşlarımın evinde fotoğraf çekimleri yaparak ve etrafımdaki insanları görüntülemekle geçirirdim. Pentax K1000 fotoğraf makinem neredeyse her zaman yanımdaydı. 7’inci sınıftan 12’inci sınıfa dek her yaz fotoğraf atölyelerinde fotoğraf çalıştım. Daha sonra Rhode Island School of Design (RISD)’a devam ettim ve 2001 yılında Güzel Sanatlardan mezun oldum. Lise, yüksekokul öğrencilerine ve yetişkinlere fotoğraf dersleri vermenin yanı sıra moda, editoryal ve ticari işlerde de çekim yaptım.




Şanslıydım, fotoğraftan esinlenemediğimde genellikle müzikten esinlendim, ya da tam tersi. Bu iki durumda da esinlenemediğimde, zamanımı çok sayıda insanla konuşarak, yeni kapılar açmakla geçiririm. New York’u çok seviyorum çünkü orada, gözlemlenebilecek ve içine dahil olunabilecek sayısız etkileşim ve enerji var. Özellikle metroyu kullanmaktan çok zevk alıyorum. Sadece, normalde birbirleri ile vakit geçirmeyi tercih etmeyecek farklı tipte insanları, yan yana otururken izlemek bile bana ilham veriyor. Sonuç olarak, gerçekten de insanları izlemek ve onlarla etkileşimde bulunmak benim asıl ilham kaynağım.




Sanat eğitimi aldığın dönemlerde seni etkileyen fotoğrafçılar kimler oldular?



Çalışmaları beni etkileyen ilk fotoğrafçı Sally Mann’dır. Henüz lise öğrencisi bir çömez iken, onun “İmmediate Family- Yakın Aile” kitabından gerçekten çok etkilenmiştim. Neden ondan bu kadar etkilendiğimi hemen fark ettim, stilinden. İlk olarak, Sally Mann’in stilinde çalışan lisedeki fotoğraf öğretmenim Karen Keating tarafından verilmiş bir proje hazırladım. Karen, Mann’ın fotoğraflarının bir kaç tanesinin birebir replikalarını yapmamı istedi. Böylece, başka bir fotoğrafçının çalışmalarını kopyalamanın mümkün olmadığını keşfettim. Ne kadar çok denediysem de, benim kendi stilim ortaya çıkıyordu ve kendini tanımlıyordu. Bu çalışmayı sevmiştim.



Bir de fotoğrafçı Francesca Woodman’dan çok etkilendiğimi hatırlıyorum.




Sarah Small


1997’den beridir, her gününü fotoğraflıyorsun”¦ Hangi düşüncelerle bu işe başladın?



Üniversite birinci sınıfta iken, Martha Madigan ismindeki sanatçıyı duymuştum. Bu sanatçı, 10 yıl boyunca, her üç ayda bir kendinin, eşinin ve aynı ağacın fotoğraflarını çekmişti. Bunu öğrendiğim zaman inanılmaz bulmuş ve yurt odama gider gitmez her gün için bir fotoğraf çekme kararı almış ve çekmeye başlamıştım. Şu an 13 yıl oldu ve bunu ömrüm boyunca devam ettirmeyi planlıyorum. İnsanlar hiç kaçırdığım gün oldu mu diye soruyor. Eh, elbette oldu, sonuçta ben de bir insanım- 13 yıllık dönemde az miktarda gün kaçırdım. Bununla birlikte bu benim projem olduğu ve kurallarını ben koyduğum için bu tür problemlerin üstesinden gelebilmeyi kendim belirliyorum. Bu başkalarına komik gelebilir ama, eğer bir gün atlarsam Polaroid’den ve projemden özür diliyorum. Çekmeyi unuttuğum günleri makyajlamak için çokça fotoğraf çektiğim halde, sonrasında Polaroid’e bunun sahte bir fotoğraf olduğu ve o gün fotoğraf çekmeyi niye unuttuğumu ya da çekemediğimi açıklayan bir özür yazıyorum.



Bu projeye başladığımda, yaşlanma sürecimin inceliklerine ve stilimdeki değişim-dönüşüme odaklanmayı düşünmüştüm- başlangıçta aynı pozisyon, aynı poz, aynı saç ve herşey aynı olacaktı ama bu son derece sıkıcı olmaya başladı. Polaroid’ın kalitesi nedeniyle, tendeki, dokudaki ve yüzdeki ifade çizgilerindeki yaşlanmayı görmek pek mümkün değil. Çıktı sırasında bir çeşit yumuşak banyo var. Projenin bu halinden sıkılmaya başlayınca, kendimi farklı pozisyonlarda çekmeye, polaroidlere yazılar yazıp ve resimler çizmeye başladım ve arkadaşlarıma, aile üyelerime, çalışma arkadaşlarıma, yabancılara “Benim Günün Fotoğrafım”ı çekmelerini isteyerek projeme başka özneler ekledim. Hala bunu yapıyorum ve çok da hoşuma gidiyor. Ben konseptin sanatsal yönünü yönetiyorum ve onlarda fotoğrafı çekiyor. Bazen de sen karar ver diyorum. Önceden fotoğraflar benim yatak odamın duvarlarını tavandan yere kadar kaplıyordu, sonunda beni çıldırtmaya başlayınca, şimdi kutularda arşivleniyor. Çalışmalardan bir seçkiyi Polaroid Artist Exhibition in Dumbo Brooklyn’de sergiledim. Farklı yayınlarda seçkileri paylaştım, ama hepsini topluca sergilemek için en az yirmi yıllık bir vurgu olmasını beklemek niyetindeyim.



Bu projeye olan ilgim, diğer insanları fotoğraf kanalı ile inceleme isteği ile aynı sebepleri paylaşıyor. Bununla birlikte, bu projede özne ben olduğum için, kişinin mahremiyetini tümüyle farklı bir mercek ile araştırma özgürlüğüm var. Amacım altından kalkabileceğim kadar derinine gitmek.




Gelecek vaat eden fotoğrafçılar arasında gösteriliyor ismin. Kanımca fotoğraf dünyasına birazdan değineceğimiz gibi kendi tarzını yaratan ve kabul ettiren bir fotoğrafçı olarak geçme yolundasın.



Sanırım sizin “tarz” diye adlandırdığınız şeyi ben fotoğraf çekmeye başladığımdan bu yana onyedi yılda oluşturdum. Bir adım geriye çekilip, yıllar içinde kendi stilimin gelişimini izlemek çok heyecan verici. Her zaman etrafımdaki insanları tiyatral anlamda samimi portreler, yakın çekimler ile belgeledim.



Yakınlarda galerici Brian Clamp’a lise zamanlarımda çekmiş olduğum siyah beyaz fotoğraflardan bir demet gönderdim. http://www.sarahsmall.com/archive/v1/index.php?a=1&b=3 Bana yazdığı cevabında, bu çalışmalar ile bugünkü projem arasındaki bağlantıların çok net olarak görüldüğünü- hatta bugünkü çalışmalarımın temelde, ilk araştırmaya başladığım zaman ürettiğim işlerin gelişmiş yorumları olduğunu eklemişti. Bende aynı düşüncedeyim, stilim belli bir süre gelişti ve aslında özünde hep bir şekilde benzerdi.




Modellerin kimler? Ve onlarla nasıl çalışıyorsun? Çalışma ortamını da biraz anlatır mısın?



Genellikle çevremdeki insanları- genellikle metroda gördüğüm insanları, arkadaşlarımın arkadaşlarını ve ailemi kullanıyorum. Örneğin, bir modelin ertesi sabah çekimini iptal etmesi sonucu çılgınca yeni bir model arayışı ile girdiğim dans stüdyosunda bulduğum Laura. Zayıf, zaman problemi olmayan ve sıra dışı yüzü olan birini arıyordum. Laura’yı gördüm ve hemen o anda ertesi sabah bana modellik yapıp yapamayacağını sordum. O zamandan beri, hem durağan fotoğraf çekimlerinde, hem de Canlı Tablolar performanslarında beraber çalışıyoruz.




Rol dağıtımı çok fazla vaktimi alıyor, özellikle şu sıralar, bu sonbaharda hazırlayacağım Canlı Tablo için 120 modelin araştırması ile ilgili çalışıyorum. Modellerimle kişisel ilişkiler kurmaktan özellikle çok zevk alıyorum- bana ilham veriyor!



Modellerimle sanatsal hedeflerimi anlatmaya ve onların hedeflerini hakkında konuşmaya fotoğraf çekimlerden daha fazla zaman ayırıyorum. Böylece onların sınırlarını öğrenmeyi ve belki de öğrenmeyi isteyebilecekleri şeylere dikkatlerini çekmeyi deniyorum.



Modellerimin mutlu ve güvenli hissetmeleri ve benim kadar bu tecrübeden faydalanmaları hoşuma gidiyor. Diyalog içinde çalışıyoruz, böylece karşılıklı beyin fırtınası oluşuyor. Tek yönetmen ben değilim.



Modellerimden sıkça, özgürleştiren ve yargılamayan bir ortamda kendilerini keşfedebildikleri için, benimle çalışmanın dönüştüren bir deneyim olduğunu duyuyorum. Bu kendimi iyi hissettiriyor.



Web sayfamda rol paylaşımı için ilan var, yani bununla ilgilenen herkes başvurup, fotoğraflarını bana gönderebilir. Yeni modellere her zaman ihtiyacım var.




Çekimlerin esnasında yaşadığın ilginç bir anını paylaşabilir misin?



Çekim sırasında olan pek çok harika hikaye var. En sevdiğim, unutamadıklarımdan biri, Surface Dergisi’ne, Yves Saint Laurent’in moda hikayesi için, 75 yaşındaki modelim Sandy’nin giyimli bir başka model yanında, ilk kez nü fotoğraflarını çekiyordum. Sandy bana baktı ve “Sarah, benim torunum olur musun” dedi ve ben de “elbette! Sen benim büyükannem olur musun!?” diye cevapladım. Çok sevimliydi. O zaman, orada birbirimize bağlandık. O zamandan beri beraber çokça vakit geçirdik. Her ay Sandy’nin doğu köyündeki dairesinde, mahallesinden farklı farklı kişileri davet ettiği, gelenlerin şarap içip, bir şeyler sunduğu (şiir, şarkı, resim, günden bir anı) “Dışavurum Akşamı”na gidiyorum.



Çekim anılarının en iyilerinin tümü, modellerimle benim, ya da modellerimin kendi aralarında spontan etkileşimleri sırasında olmuştur.




Fotoğrafın “teknik” kısmı senin için ne anlam ifade ediyor, özelikle karanlık oda ile başlayan biri olarak şimdi dijital ile devam ediyorsun, bunu biraz açarak anlatır mısın?



Bu ilginç bir soru, çünkü hiç bir zaman tekniğin içerikten veya tematik arayışlardan daha önemsiz olduğunu düşünmedim. Farklı farklı zamanlarda, gerçekten de zanaatın süreç içinde yerini, anlık mekan çekimlerinde bile, kendiliğinden bulduğunu keşfettim. Işıklandırmayı bir örnek olarak vereceğim.



Sahneleri basit bir aydınlatma ve Canon 5D Mark II ile çekiyorum. Dynalite strobe’ları tavan ve duvarlara çıplak kafaları ile bağlıyor, öyle çekim yapıyorum. Mümkün olabildiğince basit çalışmayı deniyorum, çünkü modellerin önüne garip ekipmanlar (büyük soft box ve büyük metal kutular) koymak onların doğal olarak insani dikkatlerini dağıtabilir. Sette ekipmanlarımla, uygulayacağım tekniklerle ve pratiklerle ilgili mümkün olabildiğince az zaman harcıyorum. Modellerime fotoğrafik objeler olarak değil, insan olarak odaklanmayı istiyorum.



İnsanlar bana hep aydınlatma “stilim” hakkında soruyor, bu çok komik çünkü hiç bir zaman özel bir aydınlatma stili üzerine kafa yormadım. Stilim ihtiyaçtan doğdu; setteyken herşeye cevap veren bir ortam olmasını istiyorum. İmgeleri genellikle üstten, yumuşak bir ışıkla aydınlatıyorum. Işığı kontrol etmek, baskılamak modellerime maksimum kapasite ile doğaçlama yapma imkanı tanıyor. Benim onlara “Hayır, o şekilde bakma, bu tarafa bak, ışığa doğru” dememe gerek kalmıyor, çünkü ne yaparlarsa yapsınlar, doğru yerdeler ve doğru şeyi yapıyorlar. Bu, şu sıralar üzerinde düşündüğüm, ilginç bulduğum, hatta süreç içinde stilistik de hale gelebilecek bir şey.




The Delirium Constructions portfolyonun her karesi ile bir izleyici olarak karşılaştığımda, beynimde önce bir hayret ifadesi beliriyor. Nasıl? diyorum”¦ Ve arkasında çözüp içine giriliyor. Ve bir sonraki kare merakla açılıyor “şimdi ne gelecek?” diye”¦ Bu serideki amacın şaşırtmak mı? Bir sanatçı olarak nelerin altını çizip aktarmak istiyorsun fotoğraflarınla?



“The Delirium Constructions” serisini çekerken, tüm sahneyi sıfırdan oluşturmaya niyet ettim- bunlar belgesel imgeler değiller- böylece doğaçlama çalıştım, böylelikle modellerime ve kendime beklenmeyen noktalara gidebilme şansı verdim. Çekimde olduğumda, kendimi daha ziyade bir tiyatro doğaçlamasında hissediyorum. Web sitemde gördüğünüz her bir fotoğrafın çekiminin başlaması ile bitmesi arasında geçen süre en az 3-4 saattir.



Tanımlayamayacağım ve durup takılamayacağım bir kararsız dinamik gördüğümde, her zaman yeni bir imgenin oluştuğunu bilirim. Ben sadece, sorular soran, provakatif ve aynı anda hem karanlık hem de esprisi olan imgeler yaratmak istiyorum. Eğer çok çabuk bir çözüm bir cevap bulursam, ilgilenmiyorum.




Portfolyon içinde yaşlı-çocuk, hayvan-çocuk, çıplak-hayvan, güzel-hayvan, yaralı uzuv-insan, ikizler, tezatlıklar vs. gibi bazı tekrarlamaların var. Bunlar bazen sempatik-sıcak bazen de kışkırtıcı-rahatsız edici boyutlara gidiyorlar. Bu iniş çıkışlar ve geçişlerle çalışman bir senfoni ile benzeşiyor. Bundan sonra bizi neler bekliyor bu çalışmada?



“The Delirium Constructions”, farklı tema ve karakterlerin aynı mekanda biraya getirilmesi olarak tanımlanabilir. Modelleri, gençlik ve olgunluk, histeri ve disiplin, trajedi ve neşe, cinsiyet ve cinsiyetsizlik gibi, uzak sosyal ve grafik etkileşimlerin zıtlıklarını incelemek için bir araya getirdim.



İmgelerimi tanımlamak için müzikal bir metafor kullanmanız çok hoşuma gitti. Bunu düşünmek çok heyecan verici. Bana göre en şaşırtıcı imgeler müzik gibi ritmi, tonu, sesi, harmonisi olan, yükselten ve rahatlatanlar.



Beni izleyenlerin, kafaları karışık, sorular soran ve cevaplayan, ve sonra daha fazlasını soran, gözlerini kaçırmalı mı yoksa gülmeye devam etmeli mi, ilgi mi duymalı yoksa tümüyle kayıtsız mı kalmalı, her şey aslında bir şaka mı yoksa son derece ciddi mi, veya gerçek mi yoksa fantastik mi, heyecan, provakasyon, projeksiyon ve iç hesaplaşmayı sorgulayan basit bir görsel oyun alanı mı diye düşünen kişiler olarak düşünüyorum.





Aynı zamanda şarkıcısın ve Balkan müziklerini seslendiyorsun. Türk müzikleri de repertuarında var mı?



Balkan grubumla hiç Türk müziği söylemedim. Repertuarımız çoğunlukla Bulgar ve Makedon, az Romen ve Yunan müzikleri. Dörtlümüzde yer alan diğer bir şarkıcı Willa Roberts, aslında Türkçe şarkı söylemeyi ve kemençe çalmayı seviyor. Benim son Canlı Tablo sunumumnda, Willa Türk şarkısı, Efem’i seslendirdi.



Geçen yaz Kaliforniya’daki Balkan Kamp’ında, Brenna Mac Crimmon isimli öğretmen ile ilk kez biraz Türk müziği çalıştım. Çalıştığımız parçaların isimlerini yazıyorum, belki içlerinden bildiğiniz vardır J



Dut Filizi Boyunca


Huseyin Derler Adima


Yildiz Dagi


Sira Sira Siniler


Ey Bostanci





Geleceğe dair planların neler fotoğraf üzerine, bu konuda neler hissediyor ve düşünüyorsun?



Şu sıralar, Delirium Constructions serisine, hem mevcut fotoğraf halindeki formu hem de performans ve film olarak süresiz olarak devam etmeyi planlıyorum.



Sürdürmekte olduğum fotoğrafçılığın yanı sıra, şu sıralar, Delirium Constructions serisindeki fotoğrafların temaları ile işlenmiş büyük ölçekli bir Tableau Vivant- Canlı Tablo (http://www.livingpictureprojects.com) sunumu üzerine çalışıyorum.



Geçen yıl, otuzbeş modeli (farklılığa sahip yaşlılar, zarif balerinler, profesyonel modeller ve normal insanlar) interaktif kurgu sahnelerinde çıplak olarak bir araya getirdim. Brooklyn’de konuk olduğum etkinlikte ilgi merkezi olan canlı, nefes alan bir eser ortaya çıkardılar.




Törensel bir girişten sonra, modeller benim direktiflerimle “Canlı Tablolar” serisini içinde rollerini canlandırdılar. Etkinlik bir performanstan, modellerin durağanlıktan çıkıp diğerleri ile doğaçlama yaptığı, bulundukları görsel karakterleri vücuda getirdikleri bir deneye dönüştü.



Bu deneyim beni ve birlikte çalıştığım kişileri öylesine alıp götürdü ki, bu yıl daha büyük bir ölçekte (120 model ile) ve yeni bir doğrultuda yeni bir Tablo yaratmaya karar verdim. Müzikal düzenlemeler için benim de dahil olduğum, Bulgaria a Capella Dörtlüsü, Black Sea Hotel (www.myspace.com/blackseahotel), Shara Worden (www.sharaworden.com) ile işbirliği yapacağım. My Brightest Diamond, Sufjan Stevens, The Decemberists, and David Byrne gibi sanatçılarla klasik ve rock söyleyen Shara Worden, opera eğitimi almış bir şarkıcı. Beraber, Tablo’daki görsel uyum ve ses uyumsuzluğunu sesli olarak yansıtacak vocal düzenlemeler oluşturmayı planlıyoruz.



16 Kasım 2010’a yetişmesi planlanan 120 modelli Tablo çalışması için, büyük parçayı oluşturacak bağımsız küçük tablolar serisi hazırlıyorum.



İlk Mini –Tablo Union Meydanı’nda Manhattan’a bakan bir çatı katındaydı. 12 model biraraya getirildi ve farklı karmaşık kompozisyonlarda göz hareketleri ve duruşlar için yönetildi. Black Sea Hotel’den Willa Roberts geleneksel bir Türk şarkısı, Efem’i seslendirdi, ve sahnede modeller gülme ve ağlama ifadeleri ile yer alırken ben de ona geleneksel bir Bulgar şarkısı ile düet yaptım.



İkinci Mini –Tablo Mart’da, tablomda çıplaklık ve kareografik dans unsurlarının da yer aldığı performansı denediğim 92YTribecca’daydı. Şu sıralar, Dumbo NYC’de arka fonunda Brooklyn ve Manhattan Köprüleri olan Clocktower binasında bir Mini-Tablo oluşturdum.



Canlı Tablolar projesi için uluslar arası bir tur düşünüyoruz ve önümüzdeki yıl tura başlamayı istiyoruz. Sizin kentinize de gelmekten mutluluk duyarız.

Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ
Çeviri (translated by) : Şebnem AYKOL





INTERVIEW with SARAH SMALL



Hello Dear Sarah, before all else welcome to Fotoritim”¦ It’s our pleasure to host you in our exhibition, thank you.


Thank you as well. I am honored to be included. I think this is my first publication in Eastern Europe, and this is exciting to me because I am musically immersed in Balkan tradition.




Can you tell us some about your photographic journey till beginning in order to get to know you better?



I’ve known since I was thirteen that I wanted to spend the rest of my life making photographs. Nothing is more fun – it’s never feels like work; it always feels like I’m playing.



I was born in Washington DC in 1979. My parents are both musicians. I spent most of my high school years photographing my younger sister, Rachel, who is redheaded and freckled. Most of my time after school was spent setting up shoots at home and in friends’ houses as well as documenting the people around me. I was almost always equipped with my Pentax K1000. I studied photography each summer, from 7th grade to 12th grade at photo-workshops. Then I went on to study at the Rhode Island School of Design (RISD) and graduated with a BFA in 2001. Later in 2001, I moved to Brooklyn, NY (actually, the day right before September 11th) to work as a professional photographer. Since moving here, I have worked as a fine art photographer, exhibiting images in galleries. I have also worked shooting fashion, editorial, and commercial jobs, as well as teaching photography to high school students, college students and adults.



Luckily, when I’m not feeling inspired by photography, I am usually feeling inspired by music, and vice versa. When I’m not feeling inspired by either of these mediums, I normally spend time opening new doors by talking to a lot of people. I love New York so much because there are always countless new interactions and energies to observe and engage in. I particularly enjoy riding the subway. I get a lot of my inspiration from just watching all the different types of people near each other who normally wouldn’t choose to spend time together. So, really, the thing that inspires me most is people watching and interacting. I love talking to strangers.




By which photographers you were affected during your art education?



The first photographer whose work was inspirational to me was Sally Mann. I got really excited about her “Immediate Family” book when I was a freshman in high school. I realized quickly why I was so drawn to her, stylistically. I did a project early on, as assigned by my high school photo teacher, Karen Keating, in the style of Sally Mann. I was challenged by Karen to exactly replicate a few of Mann’s images. In turn, I made the discovery that it isn’t possible to copy another photographer’s work. No matter how hard I tried, my own style shined through and therefore defined itself. I loved this assignment.



I also remember being very moved by the photographer, Francesca Woodman.




You have been photographing yourself till 1997”¦ What were the startup thoughts?



My freshman year of college, I learned about an artist named Martha Madigan. She took a photograph of herself, her husband, and the same tree every month, I think, for ten years. I found it fascinating and the day I learned of her, I went back to my college room and I started shooting 1 a day. It’s now been 13 years and I plan to continue for life. People always ask me if I miss days. Well, of course I do, since I am only human- I’ve missed handfuls over the course of 13 years. However, because it’s my project and the rules are self-inflicted, I can choose how to manage mistakes like this. This may sound funny, but I apologize to the Polaroid and my Project if I miss a day. I take however many pictures are needed to make up for days forgotten and then I write something on the Polaroid about how it’s a “fake” picture and try to narrate some sort of excuse about how or why I forgot or avoided the day.



When I started this project, I thought it was going to focus more on the subtly of the aging process and my transformation of style- I was originally taking pictures all of me in exactly in the same position, pose, hair, everything, but this got extremely boring. Because of the quality Polaroid, it’s really difficult to see aging in skin, texture, and facially expressive subtleties. There’s sort of a soft wash over the finish. When I started getting bored with the project, I began taking pictures of myself in different positions, drawing and writing on the Polaroids, and incorporating other subjects in the project by asking my friends, family members, co-workers, and strangers to take my Picture-of-the-Day. I still do that and I really like it. I’ll art direct the concept and then they’ll take the picture. Or sometimes I’ll say, “you decide.” The images used to cover my bedroom walls from floor to ceiling, but eventually that started to make me crazy, so now they’re archived in boxes. I exhibited a selection of them in a Polaroid Artist Exhibition in Dumbo Brooklyn last summer. I’ve showed selects and installation shots in various publications, but I think I’m waiting till at least the 20-year mark to exhibit all of them at once.



The reason I am so interested in this project is the same reason I am interested in exploring other people through photography. However, in this project I am allowed to explore the person through an entirely different lens of intimacy, because the subject is me. I get to go as deep as I can handle.




Your name is shown among promising photographers. I think you are on the way to become a photographer who is accepted with her own style.



I think I’ve been building on what you could call my “style” for seventeen years, since I started taking pictures. It’s exciting for me to take a step back, and observe how my style has evolved. I’ve always shot intimate portraits, very close-up, as documentations of a theatrical characterization of the people around me.



Recently, I sent the gallerist, Brian Clamp, a batch of black and white images that I had made during high school


(http://www.sarahsmall.com/archive/v1/index.php?a=1&b=3).



When he wrote back to me, he noted how clearly he saw connections to my current work – that my current work is simply a more developed version of what I was doing when I started exploring. This makes sense to me- that my style has been evolving for a while, and that thematically it has always been similar in a way.





Who are your models? And how do you work with them? Can you tell us about your working context?



I cast people who I find around me- generally people I see on the subway or friends of friends and family. I found Laura, for example, by walking into a dance studio when I was frantically trying to re-cast a model who had cancelled for a shoot happening the following morning. I was looking for somebody lightweight and extremely flexible with timeless, with otherworldly facial features. I saw Laura and asked her on the spot to model for me in the morning. Since then, we’ve worked together on both still photo shoots and recent performative Tableaux Vivants.



Casting takes a lot of my time, especially now considering my recent ventures, in search of 120 models for my upcoming Tableau Vivant this autumn. I deeply enjoy developing personal relationships with my models – this inspires me!



I spend a good amount of time prior to my shoots just talking with my models about my artistic goals and asking them about their goals. I try to find out what their boundaries are and take interest in the things that they might also want to explore.



I like my models to feel safe and happy, and I like them to be getting as much out of the experience as I am. We work in a dialogue, in the sense that we both brainstorm ideas. I am not the sole director.



Often times, I have heard my models tell me they’ve had transformative experiencing working with me, because they have been able to explore themselves in a freeing, non-judgmental environment. This makes me feel really good.



There is a casting call on my website, so that anybody interested in applying can sign up there and send me pictures. I am always looking for new models!





Can you tell us an interesting memory happened during shooting?



There are so many great stories from shooting. One of my favorite recent unforgettable moments is when I was photographing Sandy (my 75 year-old model) nude for the first time next to another model (clothed) for a Yves Saint Laurent fashion story for Surface Magazine. Sandy looked up at me and said “Sarah, will you be my adopted granddaughter?” and I reciprocated, “for sure! Will you be my adopted grandmother!?.” It was all very cute. We adopted each other right then and there. Since then, we spend a lot of time together. I like to go every month to Sandy’s Evening of Expression, an event she holds at her apartment in the east village, in which she invites all of her eclectic friends from the neighborhood to come drink wine and express something (a poem, a song, a drawing, an anecdote from the day).



Most of the best memories from shooting are all based around unpredictable interactions between my models and I and between my models and each other.




What does photographical “technique” means to you? You began with dark room and now going on with digital, can you tell this a little expanded?



This is an interesting question, because I don’t think that technique is ever peripheral to the content or thematic explorations. Time and time again, I find that the craft is actually enlisted into the process itself, to even be to create a space for the moments to appear. I will use lighting as an example.



I shoot with a Canon 5D mark II and I light my scenes simply. I use Dynalite strobes and generally shoot with bare heads bounced off the walls and ceiling. I try to stay as simple as I can, because putting alien equipment (like large soft boxes and big metal boxes) in front of models distracts from the comfortable humanness in the interaction. I spend as little time as possible playing with my equipment and/or thinking about techniques and practicalities on set. I want to focus my energy on the models as people, not as photographic subjects.



People always ask me about my lighting “style,” but it’s funny because I never decided upon a lighting style. My style is actually born out of necessity; I like to maintain a ‘yes’ environment on set. I light my images softly, and generally from above. The light falls in a blanket around the entire scene. Blanketing the light gives my models the ability to improvise to maximum capacity. They don’t have to hear me saying, “No, don’t look that way, look this way, more in the light,” because no matter what they do, they are in the right space and doing the right thing. This is only something I have recently thought about, and I find it pretty interesting, that a practicality can become enlisted into the process such that it becomes stylistic as well.




An astonishing statement appears at once in my brain, as I face with each of your photos in “The Delirium Constructions” portfolio. And I say how?… Then after you get into it. Then, the other frame opens with curiosity “ what is next?””¦ Is your goal for this serial is surprising? What do you want to highlight in your photographs as an artist?



When I’m shooting for “The Delirium Constructions” series, I tend to construct scenes from the ground up – they’re not documentary images – so I work with improvisation and allow for chance to take my models and I to unexpected places. It feels more like theatrical improvisation once I’m at the shoot. For every one shot you see on my website, the shoot will normally last 3-4 hours from start to finish. I always know an image has been made when I see an undetermined dynamic that I can’t explain and can’t stop looking at. I only want to create images that are provocative, and simultaneously dark and humorous; I only want to create images that ask new questions. If I can land on a quick solution, I’m not interested.




You have repetitions such as elder-child, animal-child, naked-child, beauty-animal, organ-human, twins, contradictions etc. in your portfolio. These are seems to be in sometimes sympathetic and sometimes unlikable dimensions. These rise and fall’s and transitions look like an symphony. What else is expecting us in this study hereafter?



The Delirium Constructions, by definition, explores these disassociated themes and characters brought together into the same space. I bring models into improbable, close interactions to examine the social and graphic contrasts of youth and experience, hysteria and discipline, tragedy and hilarity, and sexuality and desexualization.



I like that you used a musical metaphor to describe my images. This is exciting to imagine. I think the most magical images to me are the ones that do feel like music, that have rhythm, and tone, and volume, and harmony, and builds and releases.



I imagine my viewers in an unbalanced state of mind, asking and answering questions, and then asking more, wondering if they should avert an eye or continue laughing, or if they should feel aroused or feel entirely turned off, or if the whole thing is a joke or is deadly serious, or if it’s actual or fantastical, or is simply a symphonic visual playground through which to explore excitement, provocation, projection, and introspection.




At the same time you are singer and performing Balkan musics. Do you have Turkish music in your repertoire as well?



I don’t sing any Turkish music with my Balkan group. Our repertoire is mostly Bulgarian and Macedonian, with some Romani and Greek. Willa Roberts, one of the singers in my quartet, however, loves singing Turkish music and playing Turkish violin. At my last Tableau Vivant performance, Willa sang the Turkish song, Efem.



Last summer, at Balkan Camp in California, I studied some Turkish music for the first time with a teacher named Brenna MacCrimmon. I will list the songs we worked on, in case you happen to know any of them: J



Dut Filizi Boyunca


Huseyin Derler Adima


Yildiz Dagi


Sira Sira Siniler


Ey Bostanci




What are your future plans about photography, and how do you feel and think about it?



Right now, I envision expanding upon my Delirium Constructions series indefinitely, both in the form of still photography, as well as in the form of performance and film.



Alongside my still photography, I am currently working on a large-scale Tableau Vivant performance (www.livingpictureprojects.com) based on themes from my still photographs of The Delirium Constructions.



Last year, I brought together thirty-five models (from distinguished elders to willowy ballet dancers, professional models and normal people) in various stages of undress into interactive narratives. They created a living, breathing image as a centerpiece for an event that I hosted in Brooklyn.



After a processional entry, the models followed my live direction to enact a series of ‘living pictures’. The event transitioned from performance to experiment as models were prompted to abandon stillness and improvise with one another, further embodying their visual characters. The evening crystallized a collision between human experiences, which are rarely allowed to intersect in public.




This experience was so thrilling to me and my collaborators that I decided to create another Tableau, this year on a grander scale (with 120 models) and with new axis of experimentation. I will incorporate my musical arrangements made with my Bulgarian a Cappella Quartet, Black Sea Hotel (www.myspace.com/blackseahotel), and will also collaborate with Shara Worden (www.sharaworden.com). She is a singer who has been trained operatically, but sings as a classical and rock musician with artists including My Brightest Diamond, Sufjan Stevens, The Decemberists, and David Byrne. We are planning to create vocal arrangements with which will to sonically reflect the visual harmony and dissonance in the Tableau.



Working towards the 120-model Tableau planned for October 16th 2010, I am currently creating a series of Mini-Tableaux to explore individual components of the larger piece.



The first Mini-Tableau was at a penthouse in Union Square overlooking Manhattan. Twelve models were brought and directed into an intricate composition of subtle shifts in eye movement and posture. Willa Roberts of Black Sea Hotel sung the traditional Turkish song, Efem, and I joined her in a duet at the end singing a traditional Bulgarian song, as the models exited the stage, emoting in laughter and tears.



The second Mini-Tableau was in March, at 92YTribeca where my experiment was to study the Tableau sans nudity and interweave elements of choreographed dance within the performance. Most recently, I created a Mini-Tableau against the backdrop of the Brooklyn and Manhattan bridges in Dumbo, NYC in the Clocktower building.



We plan to tour the Tableau Vivant project internationally, and hope to start touring it next year. We would love to come to your city!





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium ConstructionsSarah Small ile Röportaj : The Delirium Constructions

Ömer Serkan Bakır ile Röportaj






Tuba Döner: Öncelikle bu röportajı sizinle yapabiliyor olmaktan duyduğum mutluluğu dile getirmek isterim, şahsım adına teşekkür edeceğim J Bilmeyenler için kısaca fotoğrafla / fotoğrafçılıkla yollarınızın nasıl kesiştiğini öğrenmek isterim.



Ömer Serkan Bakır: İnsan hayatında birçok tesadüf oluyor, benim de küçüklüğümde fotoğrafçı olacağım diye bir isteğim, öyle bir hedefim yoktu. Ama ilkokuldan beri nasıl olduysa elimde mutlaka bir fotoğraf makinesi oldu. Önceleri babamdan kalma Agfa marka körüklü bir fotoğraf makinesi oyunlarımda yerini aldı. Sonrasında hep SLR fotoğraf makinesi oldu elimde, ilk başlarda bununla da oyuncak olarak film olmadan bile oynadığım oldu. Lise yıllarına geldiğimde tabi ki daha fazla fotoğraf çeker hale geldim. O yıllarda Polonya pazarı denilen yerden daha çok Rus malı objektifler, filtreler ve çeşitli malzemeler alıp denemeler yapmaya başladım. Bir tele objektif ya da geniş açı objektifle daha farklı fotoğraflar “nasıl çekilebilir”i aradım. Değişik filtreler kullandık, siyah&beyaz filmler aldık o zamanlar, öğrenci bütçesi ile yapılabilen şeyleri yaptık yani.

Daha sonra İstanbul Üniversitesi Kontrol Sistemleri Teknolojisi bölümünde okurken Fotoğraf Dergisi’nde işe başladım. Fotoğraf Dergisi’nde çalışmaya başladıktan sonra daha farkında olarak fotoğrafla ilgilenmeye başladım. İstanbul Üniversitesi’nden mezun olduğum yıl, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde tekrar eğitimime devam ettim. Tüm bunları yaparken de aynı zamanda Fotoğraf Dergisi’nde çalışıyordum zaten. Fotoğraf Dergisi’ne ilk işe girmem 1995’te oldu. Bu benim için büyük bir şans oldu. Üniversiteye girdiğiniz zaman fotoğrafçılığınızı geliştirmek için çok büyük bir fırsat doğuyor. Aynı zamanda Fotoğraf Dergisi’nde çalıştığım için ustalarımızla beraber, bunlar gerek belgesel fotoğrafçısı, stüdyo fotoğrafçısı ya da güncel sanat üreten birçok farklı disiplindeki insanla uzun süre çalışma imkanı buldum.

Esasında fotoğraf çekmekten çok fotoğraf editörlüğü tarafımın daha geliştiğini söylerler, çünkü burada iki farklı fotoğraf dergisi çıkartıyoruz. 1995’ten beri Fotoğraf Dergisi ve 1999’dan beri Photo Digital”¦ Her gün yüzlerce kare görüyorsunuz, internette farklı medyalarda her gün belki binlerce kare izliyorsunuz, bunların bir kısmını dergide kullanmak üzere seçiyorsunuz, bir kısmını sadece araştırmak veya takip etmek için kullanıyorsunuz. Bu açıdan yaptığım işin editörlük kısmı sanıyorum biraz daha gelişti. Ülkemizde basılı ve internet medyalarında ne yazık ki ciddi bir fotoğraf editörlüğü kadrosu bulunmuyor. 15 yıldır bu işi yapıyorum ve açıkça şunu söylemeliyim ki fotoğraf çekmekle fotoğraf seçmek, yani editörlük kısmı birbirinden tamamen ayrı meseleler”¦



T.D. : Kurucusu olduğunuz ve Türkiye’nin ilk dijital fotoğraf dergisi, Photo Digital’in doğuşu, başlangıç süreci ve şu an geldiği nokta ile ilgili konuşabilir miyiz?



Ö.S.B. : Okuduğum iki üniversitenin de etkisiyle, İstanbul Üniversitesi’nde okuduğum bilgisayar ve elektronik kökenli bir bölüm ve daha sonra da okuduğum fotoğrafçılık bölümünün birleştiği tek nokta neredeyse “dijital fotoğrafçılık” diye bir başlıkta toplanıyordu. Fotoğraf Dergisi’nde ilk işe başladığım 1995 yıllından beri dijital fotoğrafçılıkla ilgili gerek makineler gerek teknoloji ile ilgili yazılar yazmaya ve araştırmalar yapmaya başlamıştım. Şimdi 1995–96 yıllarını düşündüğünüz zaman dijital fotoğrafçılığın henüz yeni yeni duyulmaya başladığı ve tartışıldığı yıllar”¦ O yıllarda dijital fotoğraf makinelerini beğenmeyenler, klasik yöntemleri savunanlar, film mi – dijital mi? tartışmaları, bilgisayarın ve görüntü işleme yazılımlarının getirdiği yenilikleri göz ardı edenler bir hayli fazla idi. Ancak bu noktada bile yakın bir gelecekte dijital fotoğraf teknolojilerinin çok daha fazla insan tarafından kullanılacağını öngörüp biraz da risk alarak 1999 yılında Photo Digital’in ilk sayısını yayınladık.

O yıllarda Türkiye’deki tek dijital fotoğrafçılık dergisiydi, çünkü o zamanlar Fotoğraf Dergisi daha klasik fotoğraf ağırlıklı bir dergiydi. Photo Digital de tamamen dijital teknolojilere ayırdığımız bir dergiydi. O yıllarda böyle başladık”¦ Sadece dijital fotoğraf teknolojilerinin, ürünlerin, yazılımların, portfolyoların, incelemelerin ve bunlarla ilgili makalelerin olduğu ayrı bir dergi olsun diye başladık ve uzun zaman öyle devam etti. Son birkaç yıldan beri ise artık dijital ya da klasik diye bir ayrım kalmadığı için iki dergimizin içeriğini de farklılaştırıp okuyucularımıza daha iyi hizmet vermeye çalışıyoruz.




T.D. : Rağbet nasıl oldu?



Ö.S.B. : Derginin çıkmaya başladığı ilk zamanlarda, yani 1999 yılını düşündüğümüz zaman dijital fotoğrafçılıkla ilgili henüz emekleme dönemini yaşıyorduk. Şimdiki gibi sokakta gördüğünüz herkesin elinde bir dijital fotoğraf makinesi yoktu. O yıllarda bir takım zorlukları oldu tabi, insanlara bunu kabul ettirmek, gelecekte bunun çok daha iyi bir noktada olacağını anlatmakla geçti birkaç sene. Çünkü o günkü dijital fotoğraf makinelerinin gerek çözünürlükleri çok kötüydü, gerekse de fiyatları çok pahalıydı. Yani hem kötü bir makine hem de fiyatı çok yüksek bir makine”¦ Onun için bir takım tepkiler görüyordu. Özellikle profesyonel fotoğrafçılar tarafından hemen kabul görmedi o yıllarda. Ama tabii biz dergide tüm bunları anlattık, gelecek teknolojilerinden bahsettik, bunun gelişeceğinden, değişeceğinden, sadece fotoğraf çekmek değil, bu fotoğrafların işlenmesi için gereken yazılımları ve arşivlenmesi, depolanmasıyla ilgili bir takım çözümleri de anlattık.

Şimdi tabi iş öyle bir yere geldi ki; bu geçtiğimiz üç dört sene içerisinde artık dijital fotoğraf diye bir kavram kalmadı, sadece yine “fotoğraf” diye tek bir kavram altında birleşti. Biz de onun için dergilerimizi biri dijital fotoğraf dergisi, biri normal fotoğraf dergisi diye değil, iki ayrı fotoğraf dergisi var diye lanse ediyoruz ve anlatıyoruz insanlara. Çünkü içerik, konular, işleyiş ve yazarlar bakımından birbirinden farklı iki ayrı fotoğraf dergimiz var. İlgi alaka; Photo Digital ile birçok fuara katıldık birçok etkinlik yaptık. Şu anda geldiğimiz nokta çok iyi çünkü Photo Digital’i fotoğrafçıların dışında da birçok meslek grubundan insan takip ediyor. Fotoğraf Dergisi’nden bir başka farkı da bu… Örneğin bir grafiker de, bir web tasarımcısı da, bir ilüstüratör de ya da hiç fotoğrafla ilgili olmayan başka meslekten insanlar da takip edebiliyor.

Özellikle bilişim teknolojisine yakın gençlerin de takip ettiğini görüyoruz. Şöyle bir şey de var tabi, Türkiye’de hiçbir zaman fotoğraf dergileri çok uzun süre yaşamamışlar, tarihe bakacak olursak, hep bir dergi çıkmış kapanmış, diğeri çıkmış kapanmış. Üç sayı çıkıp kapanan dergi de var yakın geçmişimizde, beş sayı çıkıp kapanan da”¦ Fotoğraf Dergisi’nin başarısından ve tarihimizdeki en uzun süre çıkan fotoğraf dergisi olmasından uzun uzadıya bahsetmeye gerek yok zaten. Yayıncılık açısından 15 yıldan uzun bir süredir çıkan Fotoğraf Dergisi yayınlandığı günden beri birçok eleştiri alsa da, fotoğraf sektörüne, akademisyenlere, profesyonellere, stüdyolara, amatörlere ve özellikle de Anadolu’daki okuyucularına faydalı olmaya devam edecektir.



Çıkardığımız bu iki fotoğraf dergisi zaten okunmasa, desteklenmese, istenmese bizim zaten kendi kendimize bu dergileri çıkarmak gibi bir lüksümüz olamaz. Biz de değişen ve gelişen teknoloji ile beraber içeriğimizde, seçtiğimiz konularda, yazar kadromuzda ve diğer şeylerde bu değişimi takip etmeye çalışıyoruz. Okuyuculardan gelen istekler, öneri ve tepkilere göre de bir takım şeyleri değiştirebiliyoruz.




T.D. : Siz de okullu bir fotoğrafçısınız, bunun eğitimini aldınız, hatta şu anda eğitmen olarak da görev yapıyorsunuz Doğuş Üniversitesi’nde”¦ Ülkemizde fotoğrafçılık ve alt başlığındaki bölümler için üniversitede alınan eğitimleri yeterli buluyor musunuz? Yoksa bu işi gönülden isteyen biri -belki doğuştan yetenekli bir insan- tek başına öğrenir ya da özel kurumlardan ders alırsa “fotoğrafçılık” mesleğini layıkıyla icra edebilir mi? Yani bir etiket, bir mezunluk derecesi ne kadar önemlidir?



Ö.S.B: Fotoğraf bölümü yakın bir geçmişe kadar sadece devlet üniversitelerinde vardı. O da Türkiye’de toplasanız dört beş taneydi. İstanbul’da en bilindik fotoğraf bölümleri olan üniversiteler, Marmara Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitesi’dir. Bu üniversiteler sınırlı sayıda öğrenci alıyorlardı hala öyle, en fazla on beş, on altı kişi öğrenci alıyorlar. Benim girdiğim sene de yanlış hatırlamıyorsam on altı kişi alınmıştı. Tabi o kişilerin de gerçekten bu konuya ilgili insanlar olması bekleniyor. Yoksa üniversite sınavına girip de üniversiteyi kazanamayıp “dur bir de güzel sanatlar fakültesinde herhangi bir bölümü deneyeyim” diyen insanlar da tabii ki oluyor. Ama o insanların yanında fotoğrafa gerçekten gönül vermiş, fotoğrafla büyüyen, fotoğrafla uğraşan ve devamında da fotoğrafçılıkla ilgili bir meslekte çalışmak isteyen insanların olduğunu görüyorum. Tabi şu anda özel üniversitelerle beraber, öğrenci sayıları çok fazla arttı, kırk kişi, elli kişi alan fotoğraf bölümleri oldu özel üniversitelerde. İlk başta sanırım ilk önceliği fotoğraf olan gençlerin iyi seçilmesi gerekiyor. Bunun için de özel yetenek sınavları ve bu sınavların yapılış şekli çok önemli.



Bir fotoğraf bölümünde okurken kendinizi disiplin altına almanız ve fotoğrafçılığınızı geliştirmeniz için son derece gerekli bir eğitim veriliyor size. Esasında fotoğrafçılığın temel bilgilerini dışarıda kurslarda da öğrenebiliyorsunuz. Ama temel, dört haftalık gittiğiniz bir kursta toplam on saatte öğrenebileceğiniz bilgi belli bir seviyede olabilir. Örneğin bir kursta ışık konusunu iki saatte anlatırsınız, ama üniversitede “ışık” diye bir iki yarıyılda anlatılan bir ders var. Kısaca üniversite size bazı kapıları açabilir, bakış açınızı, vizyonunuzu geliştirebilir. Öğrenmeniz gereken temel bilgileri kısaca değil, uzun bir zamana yayarak size verebilir. Ancak bu noktada her şeyin üniversiteden beklenmesi de çok doğru olmaz. Bu çıkış noktasından sonra sizin çalışmalarınız çok daha önem taşır.




Kurslarda, bir takım özel atölyelerde, mesleğiniz ne olursa olsun fotoğrafçılıkla ilgili eğitimler alabilirsiniz. Bunu engelleyen herhangi bir şey yok. Şunu da söylemek lazım, fotoğrafçılığın en zor tarafı belki çok kolay gözükmesinden kaynaklanıyor. Bugün bir fotoğrafçı dükkânı açtığınız ya da ben fotoğrafçıyım diye dolaşıp, kart vizitinizde “fotoğraf sanatçısı” ibaresini kullandığınız zaman kimse size diploma sormaz. Fotoğrafçılığın böyle bir kolaylığı var. Nasıl ki, ben serbest mühendisim, amatör doktorum diyemezseniz, fotoğrafçılıkta da bunun tam tersi, birkaç haftalık bir eğitimden sonra bile ben fotoğrafçıyım diye dolaşan çok insan tanıyorum.

Tabii bunun tam tersi de var, birkaç kursa gidip senelerdir bu işle uğraşan çok iyi amatör fotoğrafçılar var. Birçok ustamız, birçok hocamız herhangi bir fotoğraf bölümünden mezun değil. Sizin sorunuzda da olduğu gibi illa bir okuldan mezun olmanız gerekmiyor, illa bir kursa da gitmeniz de gerekmiyor. Ama bu sizin fotoğrafçılığa nasıl yaklaştığınızla ilgili bir şey, fotoğrafçılık bir kursta, bir üniversitede öğrenilip sonrasında devam ettirdiğiniz bir şey değil, o eğitim sürekli devam ediyor. Doktorlukta da öyledir, sürekli yeni çıkan teknolojileri takip etmeniz, uygulamaları ve o bilimi sürekli ilerletmeniz gerekiyor. Fotoğrafçılıkta da aynı şekilde, siz bundan yirmi sene önce bir yerden mezun olduysanız ve hiç bir şey açıp okumadıysanız ve hiç bir yeni teknolojiyi takip etmiyorsanız o bilginiz ancak yirmi sene öncesini ifade edebilir.




T.D. : Kesinlikle, özellikle de teknoloji bu kadar gelişmişken”¦



Ö.S.B. : Tabiî ki, şu anda özellikle her gün sürekli yeni şeyler çıkıyor. Bu teknolojiyi kullanmasanız bile takip etmeniz gerekiyor. Yani “ben film kullanıyorum, bu teknolojiden çok uzağım, beni ilgilendirmez” gibi bir şey söylersiniz belki, ama eninde sonunda o teknolojiye bir yerde bulaşacağınız için en azından bilgi sahibi olmanız gerekir.



Bugün bir sergi açacağınız zaman, çektiğiniz fotoğrafları taratıp bir yerde bastırmak istediğinizde bile işin içine bir dijital teknoloji giriyor. Bir yazılım giriyor, bilgisayar giriyor, onların rötuşlanması, düzeltilmesi gibi bir takım işlemler giriyor. Onun için fotoğrafçılık insanın kendine çizdiği bir yol olabilir, bir hayat biçimi olabilir, bir yaşam görüşü olabilir ancak, yoksa üniversite okumuşsunuz okumamışsınız ya da bir kursa gitmişsiniz gitmemişsiniz çok bir şey ifade etmez. Ama o yolda harcadığınız her çaba, öğrendiğiniz her bilgi, deneyim sizin için çok önemlidir. Ben de fotoğraf bölümünde okumadan önce iki-üç tane farklı kursa gitmiştim, hepsinden de farklı bir şeyler öğreniyorsunuz. Biraz sabır işi bu, kimi insan altı ayda-bir senede bu işi kavrayabilir, kimi insan dört-beş senede”¦



Fotoğrafçılığınızı geliştirmek için tüm bu söylediklerimizin dışında bir de fotoğrafik bakış ve yetenek gerekiyor. Tıpkı müzikle uğraşmak, bir müzik aleti çalmayı öğrenmeniz gibi size belli bir zaman diliminde belli bir eğitim verilir. Belli bir disiplin anlatılır ve buna uymanız istenir. Ondan sonra biraz da sizin yeteneğiniz ve daha sonrasında da üzerinde çok çalışmanız, sabırlı olmanız gerekir. Yani çok çalışıp sıkılabilirsiniz, bırakabilirsiniz de, çok çalışıp onu devam ettirebilirsiniz de, biraz da inatçı olmanız gerekiyor.




T.D. : Biraz daha basılı yayına dönersek, şu anda Photo Digital’in dışında aynı zamanda Fotoğraf Dergisi’nin de Yayın Yönetmeni olarak görev yapmaktasınız. Bu dergiye girişiniz ve sonra gelişen süreç ile ilgili de bilgi alabilir miyiz?



Ö.S.B. : 1995’te Ant Yayıncılık’ta işe girdiğim zaman Photo Digital dergisi tabiî ki henüz çıkmıyordu. Fotoğraf Dergisi ve Bilgisayar Gazetesi adında iki adet yayın çıkıyordu. Ben iki yayında da haber sorumlusu olarak işe başladım. Daha sonra Bilgisayar Gazetesi Yayın Yönetmeni oldum, Fotoğraf Dergisi’nde de haber sorumlusu olarak devam ederken, 1999’da Photo Digital dergisini çıkartmaya başladım ve Yayın Yönetmeni oldum. Son iki senedir Fotoğraf Dergisi’nin de Yayın Yönetmenliğini yapıyorum. İşe girmem tamamen bir tesadüf, yayınların sahibi Şerif Bey ile bir fuarda tanışmamla oldu. Belki dergide işe girmeseydim yine fotoğraf alanında çok farklı bir işle uğraşıyor olabilirdim.




T.D. : Fotoğrafla ilgili basılı yayın ne durumda? Aslında bundan biraz bahsettiniz ama”¦



Ö.S.B. : Türkiye’de en başta insanlar okumayı sevmedikleri için bu ne dergisi olursa olsun insanlara çok fazla okutamıyorsunuz. Kitap da aynı şekilde, ama son yıllarda fotoğrafa karşı artan özel bir ilgi var. İnsanlar daha fazla araştırıyorlar, çok daha fazla şey okumak istiyorlar, fotoğraf görmek istiyorlar. Türkiye’de toplam dört tane fotoğraf dergisi çıkıyor. Bu dört dergiden en eski ve uzun zamandır çıkan iki tanesini de biz çıkartıyoruz. Basılı yayın zor bir iş, çünkü basılı yayının hazırlanması, basılması, dağıtılması ve insanlara ulaştırılması gerekiyor. Bunu için de bir takım maddi kaynağa ihtiyacımız var. Kağıt, matbaa gibi şeylerin hepsi gerçekten maliyetli ve tüm bunları karşılamak için de reklama ihtiyacımız var.

Bizim içinde bulunduğumuz fotoğraf sektörü çok dar, çok küçük bir sektör. Yurtdışında birçok ülkede çıkan fotoğraf dergilerinin sayısı onlarla ifade edilirken Türkiye’de sadece dört tane çıkıyor ve bu dergiler aylık bile değil”¦ Firmaların son zamanlardaki krizlerden de etkilenen durumları var ve daha çok satışa odaklanan işler yapmaya çalışıyorlar. Daha çok mağazalarda bir takım şeyler yapmak işlerine geliyor gibi gözüküyor. Fakat insanlarda da hala dergilerden bazı şeyleri okumakla ilgili hem alışkanlık, hem de ihtiyaç var. Sonuçta yazılı medyanın güvenilirliği her zaman çok daha farklıdır. Dergimizde her sayı en az on altı farklı kişinin yazısı var ve on altı farklı kişi de her sayıda o sayıya özgü bir içerik üretiyor ve hepsi de imzasıyla o yazdıkları şeyin arkasındalar.




T.D. : Yani basılı yayına duyulan güven, teknolojiyle beraber gelişen internette yayınlanan bilgilere göre daha fazla diyorsunuz.



Ö.S.B. : Evet en azından öyle bir fark var. Çünkü bir basılı yayın çıkarmanız için başlangıçta ve sonrasında ciddi bir başvuru ve takip sürecinden geçiyorsunuz. Ne yazık ki internet ortamında şu anda bu mümkün değil.




T.D. : Ülkemizde fotoğrafa ilgi özellikle de son yıllarda inanılmaz bir artış gösterdi, bu ilgi de beraberinde basılı ve görsel yayınlara rağbeti getirdi. Artık insanlar Türkiye’de yayınlanan dergilere, Türkçeye çevrilen kitaplara, fotoğrafçılık üzerine eğitici yayınlara birçok kitapçıdan ulaşabiliyorlar hatta sizin de albümleriniz mevcut, bu konuyla ilgili fikirlerinizi öğrenebilir miyiz? Aslında benim sorularım cevaplarınızdan bir adım sonra geliyor ama J Daha çok şunu da öğrenmek istiyorum dışarıdan Türkiye’ye gelen, Türkçeye çevrilen kitaplar ve yayınlar için neler düşünüyorsunuz?




Ö.S.B. : 1990’lı yıllarda fotoğrafla ilgili bir yayın aradığınız zaman, dergiler bir yana kitaplar bile çok azdı. Fotoğraf albümleri deseniz senede bir ya da en fazla iki tane çıkardı. Şu anda baktığınız zaman, sadece bir ay içinde bulunduğumuz şehirde üç dört fotoğraf albümü, en az on tane fotoğraf sergisi açılıyor. Dergiler konusunda daha şanslıyız, bir takım çeviri kitaplar yayınlandığı gibi bizim Türk fotoğrafçılarının ya da yazarların, editörlerin yazdığı birçok fotoğraf kitabı da yayınlanıyor. Bazı kitapları birebir tercüme edip de Türk okuyucusuna sunduğunuz zaman orada bir algı farkı oluşuyor.

Bir Amerikalının yazdığı kitabı birebir tercüme ederek satışa sunduğunuz zaman oradaki insanın düşünce yapısı, tarihi, kültürü, birikimi, anlatmak istediğiyle burada o kitabı okuyan insanın anladığı şey çok farklı birbirinden, çakışmıyor. Onun için bizim burada da çok değerli hocalarımız var, arkadaşlarımız var. Türk fotoğrafçıların, yazarların yazdığı kitapları çok daha fazla destekliyoruz o yüzden ve bunun da sayısı hiç az değil. Bunun dışında kitapların, albümlerin artması gerekiyor. Türk fotoğrafıyla ilgili bir kütüphane yapısının oluşması gerekiyor. Şu anda geldiğimiz noktada hiç de kötü bir yerde değiliz, bir on yıl, yirmi yıl öncesine göre birçok kaynak bulabiliyorsunuz. Basılı kaynağın ötesinde zaten internette de koca bir mecra var elimizde.




Ömer Serkan Bakır


T.D. : E-kitaplar hakkındaki fikirlerinizi öğrenmek isteriz, neler düşünüyorsunuz?



Ö.S.B. : Biliyorsunuz o e-kitapları okumaya yarayan birçok firmanın yaptığı belki içerisinde dört beş kitabın saklanabildiği cihazlar var. Bunlar da hızla yaygınlaşacaktır. Belki sadece birkaç ay sonra otobüs durağında dijital kitabını okuyan birini görebileceğiz. Ama hala kitabın matbu hali, baskısı, kokusu ve elle tutulur hali kolay kolay bırakılacak bir şey değil. Çünkü kitap okumanın keyfi sanırım kolay kolay bırakılmaz. Sonuçta bir kitabı ya da bir dergiyi birkaç sebepten ötürü okuyabilirsiniz. Bir tanesi, mesleki gelişim için okuyabilirsiniz, eğitim ve öğrenim için”¦ Bir diğeri de kitap okumak sizin hobinizdir, keyfinizdir. Keyif almak için kitap okursunuz. Keyif alma kısmında kitapların ya da dergilerin bitmesi gibi bir şey pek mümkün gözükmüyor şu anda, ama öğrenmek için okuduğunuz zaman belki onların e-kitap halinde sunulması daha faydalı olabilir. Çok kısa bir zaman içerisinde Türkiye’de de e-kitap olarak satın alabileceğimiz yüzlerce, binlerce kitap olacak. Gelişimi izleyip, hep beraber göreceğiz.




T.D. : Ben de sizin gibi düşünüyorum, hobi olarak kitap okumanın basılı halde kokusu ve dokusunu hissederek okumanın daha güzel olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafa ilgiden söz etmişken, sosyal sorumluluk projelerinin, özel kurumların ya da fotoğraf derneklerinin belli dönemlerde yaptıkları fotoğraf yarışmalarından da bahsedebilir miyiz? Birçok genç yetenek böylelikle keşfedilebiliyor değil mi? Bu yarışmaların katkıları, eksileri ve artılarını konuşmak isterim.



Ö.S.B. : Fotoğraf yarışmaları bundan otuz sene öncesinde de yapılıyordu, günümüzde de yapılıyor. Belki o zamanlar yılda birkaç kere yapılıyordu şimdi yirmi-otuz tane ya da belki daha fazla yapılıyor. Biz de Fotoğraf Dergisi bünyesinde, geçen on beş senede sayısını hatırlayamadığım kadar çok fotoğraf yarışması yaptık. Tabi bunların arasında çok faydalı olanlar da var, bizim için çok önemli olanlar ve ilk olanlar da var. Mesela, internet üzerinden ilk fotoğraf yarışmasını organize etmiştim. İnsanların internet üzerinden katıldığı ve jürinin internet üzerinden oyladığı bir yarışma oldu. Sonra ilköğretim öğrencileri ve liseli öğrencilerin arasında yaptığımız tüm Türkiye genelinde, Milli Eğitim Bakanlığı destekli yarışmalarımız oldu. Daha genç yaştaki çocukları fotoğrafla tanıştırmak için, onlara bu hobiyi anlatmak, tanıtmak ve sevdirmek için bu yarışmalar çok önemli. Daha büyük yarışmalar da yapıyoruz. Mesela bu sene beşincisini Boyner Holding ile beraber yaptığımız “aşk” temalı bir fotoğraf yarışması var. Tabii kurumların da fotoğraf yarışmalarına ve fotoğraf sanatına ilgi göstermesi bizler açısından çok önemli, bu sektörü genişletmek için, fotoğrafçılığı daha çok insana sevdirmek için ve doğru anlatmak için çok önemli.



Tabii şu da olabilir; fotoğraf yarışmalarını sevmeyen insanlar da olabilir. Bunun bir yarışma ile sonuçlanmasından memnun olmayan insanlar vardır, ödül kazanamayan insanlar vardır, belki onlarca yarışmaya katılıp ödül kazanamayan kişiler olabilir, bu işten ciddi paralar kazanmış insanlar da olabilir, bunlar işin değişik boyutları tabii. Ama şuna inanıyorum ki; TFSF yani Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu desteği ile yapılan fotoğraf yarışmalarında zaten belli bir katkı düşünülerek yapıldığı için, bu gerek fotoğraf sanatına gerek fotoğraf sanatçılarına gerekse bir takım kurumlara ve derneklere bir katkı amacıyla yapıldığı için bu tür yarışmaları destekliyoruz. Biz de kimisinin içinde oluyoruz, kimisinde de sadece jüri üyesi olarak yer alıyorum. İyi fotoğraf yarışması organize edildiği zaman ben bunun hem sektörümüze hem de fotoğraf sanatına bir katkısı olabileceğini düşünüyorum.

Bunun yanında bir takım şikâyetler de oluyor, az önce dediğim gibi fotoğraf yarışmalarında ödül alamayanların şikâyetleri oluyor, bir takım yanlış anlaşılmalar oluyor, hileler olabiliyor, tabii bunlar da artıyor siz daha çok fotoğraf yarışması yapıp ödülleri de daha yükselttiğiniz zaman. Bugün 5.000 TL – 10.000 TL ödüllü birçok fotoğraf yarışması var. Bu çok ciddi bir ödül, belki birçok insanın yıllık kazancına denk gelen bir ödül ya da uzun bir süre çalışmasına denk gelen bir ödül. Tabii tek bir fotoğrafta böyle bir parayı kazanmak birçok insanın dikkatini de çektiği için daha farklı yorumlar da daha farklı uğraşlar da geliştirebiliyor insanlar, mesela sadece yarışmalar için çalışan ve fotoğraf üreten bir kitle oluşmuş durumda.




T.D. : Çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere birçok şehirde Fotoğraf Dernekleri kuruluyor, bu dernekler çok güzel aktiviteler, sosyal sorumluluk projeleri hatta fotoğrafçılık eğitimleri veriyorlar. Derneklerin çoğalması ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?



Ö.S.B. : Ben fotoğrafçılığa yeni başladığım yıllarda özellikle İstanbul dışındaki derneklere gittiğimiz zaman bir fotoğraf gösterisinde çok az insan olurdu. Yani beş on kişiyle bir fotoğraf gösterisi, üç beş kişiyle fotoğraf eğitiminin olduğu dernekleri hatırlıyorum. Daha sonraki yıllarda fotoğraf gösterisi yapmaya gittiğim zamanlarda da böyleydi, yani yirmi otuz kişi geldiği zaman bayağı insan gelmiş gibi düşünüyorduk. Ama özellikle son iki üç yıldır dolaşıyorum, birçok derneğe gidiyorum, bir takım seminerler veriyorum ya da fotoğraf gösterileri yapıyorum. Orada bakıyorum ki ilgi çok fazla, birçok yerde belki derneklerin salonlarına sığamayıp daha farklı konferans salonlarında yapılan eğitimler oluyor. Ya da bakıyorsunuz derneğin salonu, odası doluyor insanlar yerlerde oturuyor ya da ayakta kalıyorlar.

Artık aşağı yukarı her şehirde bir fotoğraf derneği oldu. Her şehirde fotoğrafla ilgilenen insanlar var ve sadece büyük şehirlerde değil. Seneye yayılmış halde eğitimler, fotoğraf günleri, fotoğraf buluşmaları düzenleniyor, fotoğraf sergileri oluyor. Fotoğraf dernekleri, o şehirde yaşayan insanların da bir şekilde fotoğrafla daha iyi buluşmasını sağlıyor. Yapılan eğitimlerde fotoğrafçılığın daha doğru anlaşılması için bir takım faaliyetler yapılıyor. Bizleri çağırıyorlar, bir takım fotoğraf hocalarımızı çağırıyorlar. Orada konuşmalarımız, eğitimlerimiz, sohbetlerimiz oluyor, biz de zaman zaman değişik şehirlerdeki dostlarımızla böylece buluşmuş oluyoruz. Bildiklerimizi de paylaşarak daha doğru şeylerin öğrenilmesini sağlamaya çalışıyoruz. Onun için fotoğraf dernekleri küçük şehirlerde bile çok fazla talep görüyor. Çünkü fotoğrafçılık günümüzde gerçekten kendinizi rehabilite edebileceğiniz çok faydalı bir uğraş.




T.D. : Evet doğru söylüyorsunuz, bir de insanları bir araya getirmeleri ayrıca faydalı oluyor değil mi?



Ö.S.B. : Tabii, toplumsal olarak bir etkinlik, bir paylaşım sağlıyor. Yoksa internet üzerinden bir takım paylaşım sitelerinde fotoğraflarınızı paylaşmak başka bir şey, bir fotoğraf derneğinde bir sergi açılışında bir araya gelip onlar üzerinde konuşmak ya da bir panelde, bir seminerde gelen bir konuşmacıyı dinlemek çok daha farklı bir şey.




T.D. : Siz de biliyorsunuz ki teknolojinin gelişimiyle günümüzde internet çok yaygın ve gereklilik haline gelmiş bir mecra artık. Fotoğraf ve fotoğrafçılıkla ilgili birçok yayın internet üzerinden de yapılıyor. Artık insanlar fikir ve görüş beyan ediyorlar hatta e-portallar üzerinden ders verebiliyorlar. Teknik anlatımlar video görüntüleriyle dünyaya yayılabiliyor. Bu konuyla ilgili düşüncelerinizi de öğrenmek isterim.



Ö.S.B. : İnternet ortamının her alanda getirdiği bir kolaylık var. Bir takım arama motorları var ve aradığınız kelimeyle ilgili bazen karşınıza binlerce şey çıkabiliyor. İlk noktada bunun bir fayda sağladığını söyleyebiliriz. Nasıl bir fayda sağlıyor? Mesela fotoğrafçılıkla ilgili daha interaktif şeyler bulabiliyorsunuz. Örneğin birinin bir video anlatımını bulabiliyorsunuz. Benim de Uzman TV’de fotoğrafla ilgili videolarım var mesela. Orada bir takım konuları görsel olarak anlatabiliyorsunuz. Makine şöyle tutulurdan tutun da çok farkı şeylere kadar. Daha interaktif bir çalışma internet ortamında tabiî ki daha faydalı oluyor.

Sonra, forum siteleri var, bir takım fikirleri paylaşabiliyorsunuz. Siz bir konuda yorum yaptığınızda belki birkaç saniye içinde karşıt bir görüş alabiliyorsunuz. Ya da bir eleştirinize yanıt alabiliyorsunuz ya da bir yazınıza tepki alabiliyorsunuz. Bunlar tabi çok anlık şeyler oluyor ve anında merak ettiğiniz bir konuyu sadece bir arama motoruna yazdığınızda karşınıza birçok bilgi çıkabiliyor. Bunları iyi kullanırsanız birçok dalda olduğu gibi fotoğrafçılığınızı da geliştirebiliyorsunuz. Fotoğrafla ilgili çok güzel paylaşım siteleri var, fotoğraf dersleri var, çok güzel makaleler, özgün fotoğraflar var. Aradığınız her konu başlığında yüzlerce, binlerce, yüz binlerce fotoğraf ve ilgili detay bulabiliyorsunuz. Bunlar iyi yanları, kötü yanlarıysa; binlerce şeyin arasında aradığınız gerçek bilginin ne olduğunu bulmak için harcadığınız vakit bir zaman kaybı olabiliyor. Bunun için hiç bilmediğiniz bir konuda bir şey ararken internette -o konuda bilgi sahibi olmadığınızı düşünerek- bu bilginin ne kadar doğru olup olmadığını ya da sizin için yeterli olup olmadığını bilmiyorsunuz.

Bu nedenle bir başka bilgiyi daha ve belki onu doğrulayacak bir başkasını da aramak zorundasınız. Çünkü internette site yapmak, blog yapmak ya da herhangi bir konuda yazı yazmak kimsenin sorumluluğunda değil, kimseden izin almıyorsunuz. Fakat bir dergi çıkartmak için bile Türkiye’de bildiğiniz gibi belli başlı kurumlara resmi olarak bir başvuruda bulunuyorsunuz, her sayıyı o kurumlara gönderiyorsunuz, o kurumlar o sayıları inceliyorlar, bizler inceliyoruz, en az üç-dört kişi herhangi bir hata var mı diye inceliyor, gözden geçiriyor. İnternette böyle bir şey yok. Siz tamamen yanlış veya doğruluğu ispatlanmamış bir bilgiyi de kamuoyuyla paylaşabilirsiniz. Mesela, bir fotoğraf paylaşım sitesinde çok da iyi olmayan bir fotoğrafa verilen puanları ya da yazılan yorumları okuyup, “Aa ne kadar güzel bir fotoğraf bu, ben de böyle çekmeliyim” diyerek düşünebilirsiniz ki bu çok doğru olmayabilir. Orada farklı bir etkileşim ve farklı bir kitle var. Onu da eleştirmiyorum, ama internette bir bilgi araştırmak için internet ortamını da iyi biliyor olmalısınız. Bir bilginin doğruluğunu ispatlamak için en az birkaç yerden kontrol etmeniz de gerekir. Onun için bir takım kurumsal olmaya yaklaşmış fotoğraf siteleri var, yurtdışı ve yurtiçinde de var. Böyle siteleri takip etmek ve orada yazan bilgileri, yorumları, makaleleri takip etmek ve incelemek elbette çok daha faydalı olacaktır.




T.D. : Siz bunu söylemişken ben de tabiî ki sizin takip ettiğiniz ve bu konuyla ilgili önerebileceğiniz internet sitelerini sormak istiyorum.



Ö.S.B. : Önerebileceğim, bizim çok sık takip ettiğimiz ve birçok insanın da takip ettiği yurtdışında dpreview.com diye bir site var. En çok takip ettiğimiz, her gün baktığımız bir site o, sonra aylık çıkan yazılar, makaleler, röportajlar konusunda fotoritim.com benim takip ettiğim bir site, bunun gibi örnek verebileceğimiz çok fazla da platform yok açıkçası.



Fotopya.com.tr aynı şekilde hem bir fotoğraf paylaşım sitesi hem de haber sitesi olarak düşünüldüğünde faydalı olabilir. Fotoğraf paylaşım siteleri içerisinde de fotokritik zaman zaman girip baktığım sitelerden”¦ İşimiz gereği fotoğraf severlerin ne tür fotoğraflar çektiğini, ne tür paylaşımlar yaptığını takip etmemiz gerekiyor. Bunu da izleyebileceğimiz en düzgün sitelerden bir tanesi de fotokritik. Bunlar ilk aklıma gelen, ara ara girip takip ettiğim düzgün sitelerden”¦




T.D. : Şöyle bir konuya da değinmek isterim benim için basılı yayınlar önemlidir, her ne kadar internet çağı çocuklarından olsam da bir dergiyi, bir kitabı elime alıp okumanın keyfini bilgisayar ekranından bakmaya yeğlerim. Fakat merak ettiğim şu ki, bu kadar gelişime duyarsız kalmayıp sizin de web siteleriniz olduğunu görüyoruz, tamamen e-dergi gibi bir dönüşüm Fotoğraf Dergisi ya da Photo Digital Dergisi için söz konusu olabilir mi?



Ö.S.B. : Şimdi şöyle bir şey var; az önce de söylediğim gibi Fotoğraf Dergisi 1995’ten, Photo Digital de 1999’dan bu yana çıkıyor. Bir derginin basılı olarak devam etmesi için birkaç şeye ihtiyacınız var. Bir tanesi; sizi destekleyen bir sektör ve reklam verene ihtiyacınız var. İkincisi de, sizi takip eden, sizi üretmeye teşvik eden ve satın alan bir de okuyucu kitlesine ihtiyacınız var. Biz bu iki şeyi de uzun süredir sağladık ve devam bunu ettiriyoruz. Bunu sadece internet ortamına döndürdüğünüz zaman bu dengede bir bozulma yaşanıyor. Evet, daha çok okuyucuya ulaşıyorsunuz. Bizim Fotoğraf Dergisi’nin de fotografdergisi.com adında bir internet sitesi var. Baktığımızda ciddi bir hit alıyoruz. Bir arama motorunda “fotoğraf” diye arattığınızda ikinci sırada çıkıyor. Fakat araştırmalarımız sonucunda sadece online olarak yaptığımız bir işin bizi desteklemeye yetmediği gibi bir sonuç çıkıyor. Yani “biz dergiyi tamamen internet üzerinden online olarak yapıyoruz” dediğimiz zaman bu kadar fazla insanı çalıştıramayacağız, belki kiramızı ödeyemeyeceğiz, farklı etkinliklerimizi yapamayacağız. Onun için, şu anda dergilerin basılı olarak devam etmesi gerekiyor.

Ama dediğim gibi Fotoğraf Dergisi’nin de bir internet sitesi var, basit de olsa makaleleri, portfolyoları, duyuruları, bir takım haberleri insanlarla paylaşıyoruz. Ama sadece online olarak devam etmesi şu anda ticari olarak çok mümkün değil. İleride düşünülebilir, ama şu anda online olarak devam etmesi bir derginin yaşaması için mümkün değil. Ancak şöyle olabilir; iki arkadaş bir internet sitesi kurabilirsiniz, öğrencisinizdir evinize gittiğinizde akşamları güncellersiniz, başka bir işiniz vardır ya da emeklisinizdir evinizde oturup bir internet sitesi yapabilirsiniz. Bunlar sorun değil, ama bizim gibi bir kurumun ne yazık ki, sadece online olarak kendini yaşatması mümkün değil. Sizler de, Fotoritim’deki çoğu arkadaşım da bu ortamda gönüllü olarak çalışıyorlar.



Ama bu dediğim bir iki sene sonra değişebilir. Bu durumda biz de o günkü şartlara ayak uydurup, o günkü dinamiklere göre online olarak yayın yapabiliriz. Fakat çok yakın bir zamanda bunu söyleyemiyoruz.




T.D. : Son olarak uzun yıllar karma ve bireysel sergilerinizi gördük son olarak da Uğur Varlı Fotoğraf Sanatı Galerisi’nde “Angkor Tapınakları” fotoğraflarınızdan oluşan bir serginiz oldu. Hem üniversitede eğitim vermeniz hem de basılı yayınlardaki görevleriniz nedeniyle sergi ve fotoğraf gösterileri için nasıl vakit ayırabiliyorsunuz? Aslında bu kadar yoğun bir tempo ile çalışırken yeni yerler görüp, yeni fotoğraflar çekebiliyor musunuz?




Ö.S.B. : İlk başta dediğim bir şey var, fotoğrafı bir hayat biçimi olarak düşünmeniz gerekiyor. Yaptığınız herhangi bir meslekteki gibi akşam altıda eve gideyim, pijamamı giyip televizyon izleyeyim gibi düşünemediğiniz için, fotoğraf bir hayat biçimi diyoruz. Sabah kalktığınız ilk andan itibaren akşam yatana kadar geçen sürede zaten sizin için iş ya da özel hayat diye bir şey yok. Benim de öyle olduğu için, sabah kalktığım zaman da fotoğrafla ilgili bir şeyler üretebiliyorum, akşam eve döndüğümde de, işyerinde de fotoğrafla ilgili düşüncelerim olabiliyor. Dediğim gibi fotoğrafçılık bir yaşam biçimi olduğu için bu temponun arasında Doğuş Üniversitesi’nde haftanın bir günü derse gidiyorum. Bir takım fotoğraf projelerime az da olsa vakit ayırabiliyorum. Kısa çekimlere bazen hafta sonları, bazen üç-dört günlük kısa programlar yaparak çıkabiliyorum. Senede birkaç kez de daha uzun seyahatlere gidebiliyorum.

Bu tamamen sizin yaptığınız programla alakalı, çok spontane yaşayamıyorsunuz. Şu anda önümde iki tane takvim var, biri Temmuz takvimi, arkasında da Ağustos var. Sürekli bu ve bir sonraki ayı planlamam gerekiyor. Birileri sizden bir şey istediği zaman o takvime işaretleyip o gün orada olmak zorundasınız. Biliyorsunuz ki şu gün şurada fotoğraf gösterim var, bugün sergi açılışı var, bugün şöyle bir etkinlikte olmam gerekiyor. Ama severek yaptığım bir iş olduğu için, özel hayat ya da iş gibi bir ayrımım olmadığı için günleri daha bütünleşik bir tempoda yaşayabiliyorum. Tabiî ki bazen zor oluyor, bu kadar fazla şeyle uğraşmaya çalışınca kendinize vakit ayıramıyorsunuz, daha az uyuyabiliyorsunuz, daha az gezebiliyorsunuz, tatil programlarınız çok olmuyor. Fakat işimizi severek yaptığımız için bunlar çok sorun olmuyor.




T.D. : Peki, Angkor Tapınakları sergisinden beklediğiniz tepkiyi, ilgiyi alabildiniz mi?



Ö.S.B. : Angkor Tapınakları, benim Kamboçya’da ilk olarak 2002’de gördüğüm bir yerdi, sonra bir daha geçen sene gittim. Arada geçen yedi senenin farkını da fotoğraflarda gösterdim. Burası benim çok sevdiğim, çok mistik bir yer olduğu için sergisini yapmak istedim. Esasında fotoğrafla anlatması çok kolay bir yer değil, ama mekân ve hikâye olarak çok ilginç bir yer, insanlarla o fotoğrafları paylaşmak, biraz mekanı anlatmak istediğim için bu sergiyi yaptım. Angkor Tapınakları dediğim gibi; bölge olarak, halkı olarak, o havayı solumak adına benim için çok enteresandı, bunu paylaşmak istedim. Şu anda çalıştığım bir diğer konu da; Pakistan”¦ İki sene üst üste giderek toplamda yaklaşık bir aya yakın süre çalıştığım, Kuzey ve Orta Pakistan fotoğraflarımı tekrar gözden geçiriyorum. Şu anda da onunla ilgili bir projem var, kitap ya da sergi haline getirmek istiyorum. Pakistan, insan hayatları, tarihi ve coğrafyası ile çok farklı bir ülke. Özellikle şu anda Kuzey bölgesinde yaşanan tehlikeler nedeniyle hızla bir değişim içerisinde”¦



T.D. : Sergi olarak mı? Kitap olarak mı?



Ö.S.B. : Sergi olarak da kitap olarak da olabilir ya da her ikisi de… Bir şekilde fotoğrafları gözden geçirip derleyip toplamaya başladım.



T.D. : Yani siz aslında burada çalışırken ve biz burada bu röportajı yaparken kafanızda başka projeler şekillenmeye devam ediyor.



Ö.S.B. : Tabii ki.



T.D. : Benimle bu röportajı gerçekleştirdiğiniz için çok teşekkür ederim.




Ömer Serkan Bakır


Ömer Serkan Bakır, röportajımızda bahsettiği Kuzey ve Orta Pakistan fotoğraflarından seçtiği kareleri ilk kez Fotoritim ile paylaştı, kendisine ayrıca bu paylaşım için de teşekkür ediyoruz.


Röportaj: Tuba DÖNER






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ömer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile RöportajÖmer Serkan Bakır ile Röportaj

Sean Kernan : Kampala Boks Kulübü


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



KAMPALA BOKS KULÜBÜ


KAMPALA BOXING CLUB


Sean Kernan




Kampala Boks Kulübü’nün kapısından içeri girdiğimde, beynim kafamdan fırlayacak gibi oldu. Bu yıllardır beklediğim bir şeydi ve ilk kez gerçekleşiyordu.



Kendi dünyamdan dışarı çıkıp bu sıcak, gürültülü odaya indim. Bağrışlar ve üflemeler, ter ve toz kokusu, ikindi güneşinin duvarlardaki kovalar dolusu saf renkleri”¦



Fotoğrafçı olmuştum ve bundan sık sık kaçıp kurtulmak istedim. Yıllar önce fotoğrafçılığın keşfi, ormandaki bir açıklıkta beyaz bir atla karşılaşmak, onun sırtına tırmanarak ve onu koşturarak hayallerimin ötesindeki yerlere gitmek gibiydi. Ve sonraki yılları, istediğim şeyi yapması için atı eğitmekle geçirdim.




Sonra anladım ki, eğer yetenek istiyorsam öncelikle onun bana verilmiş olması gerekiyordu. Ona yeniden kaçmayı öğretmeliydim.



Kampala Boks Kulübü’nde geçirdiğim zaman bana, tasasız ama aptalca olmayan, daha sonra hatırlayamayacağım yoğun bir farkındalık dolu saf huzur deneyimini anımsattı. Her gün tepedeki otelimden aşağıya Kampala sokaklarından geçerek gürültülü pazar yeri ve spor salonunu barındıran parçalanmış stadyuma inip saatlerce çalışıyordum. Fotoğrafların nasıl olması gerektiğini ya da yaptığım şeye bir hikaye şekli vermeyi hiç düşünmemiştim veya Boks, Afrika ya da Şiddet hakkında büyük düşüncelerim yoktu. Her şey kendiliğinden gelişti.



Bir kez daha geldiğim nokta; bir fotoğrafın sözlü yollara yahut kendinden başka şeyleri temsil etmeye ihtiyacının olmadığı. Gerçekte, en iyi fotoğrafların gücünün çoğu, onun doğrusal olmayan dolaysızlığında yatar. Örneğin Robert Frank’in “Amerikalılar”ı devamsızdır ama bizim kristalize algılarımızı çatlatan bu süreksizlik ve beklenmedik değişiklikler bizi şaşırtarak, görmeyi bıraktığımız şeyleri yeniden görmemizi sağlayan iç görüleri harekete geçirir.




Her gün klübe gidiyor ve bu anlaşılması güç dünyada bildiklerimin aksine neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Gladyatörlerle takılan ve kendilerini tehlike ve şiddetin yakıcı parfümüyle ıslatarak şafakta saraylarına dönen Romalı asilzadelere mi benziyordum?



Aslında tehlikeli olmaktan daha öte, bu adamlar odaklanmış, disiplinli ve çok çok çalışkanlar. Onlar Amerika’da atletlerin sahip olduğu hiç bir aletle eğitim görmezler. Orada yalnızca 50 pound ağırlığında bir halter var (kimsenin kullanmadığı) Çoğunlukla kendi vücutlarının marifetine güvenirler (şınav ve mekik çekmek, duvarlara tırmanmak, odada ileri geri sonsuz bir şekilde koşmak, takım arkadaşlarının omuzlarına çömelmek gibi)Vücudun, vücutla eğitiminde bu tür bir saflık vardır.



Tabii ki boks yoksulluktan çıkış için geleneksel bir yöntemdir. Ama burada, Kampala’da para bulmak zordur ve bu adamların çoğu kendilerini geçindirmek için başka işler yaparlar. (Sokaklarda ayakkabı satmak, konfeksiyon endüstrisinde parça başı iş ya da Snde Kizito Swico gibi masalarda beklemek gibi )



“Eskiden sokaklarda dövüşürdüm ama sokaktaki birilerini yenmek hiçbir şey ifade etmiyor”.dedi. Eğer boks yaparken birini yeniyorsan onun bir anlamı vardır.”




Afrika’da seyahat etmiş ve Avustralya’da dövüşmüş ama parayla dövüşmeye daha yeni başlamış.



Para konunun bir kısmıdır ama boks yapmada şiirsel bir yan vardır. Eğer sizi yakalarsa bir kedi tarafından yakalanmış fareye benzersiniz ve artık hiç bir anlam ifade etmediği zamandan sonra bile yapmaya zorlanırsınız.



Marifetli bir adamın rakibini defalarca yenmek için yemlemesini izlerken öğrendim ki boks satranca benzer, düşünme işidir. Snde’nin dediği gibi “Eğer sinirlenirsen seni bir çanta gibi döverler”



“Ve eğer kaybettiğini görürsen ne hissedersin? O zaman yapacağın tek bir şey var: Klas bir şekilde yenil. Boks şiir sanatı gibidir.”



Koç Med günde beş defa bir köşeye gidip yüzünü Mekke’ye dönerek dua eder. Mohamed Hassan her yönden büyüktür, bir güçtür, bir ustadır, bir varlıktır.




Yerinde duramayan, dans eden ve etrafında gölge boksu yapan boksörlere sessizce yaklaşarak yavaşça hareket eder.



Bir boksöre koçluk yaptığında çok ciddidir, tüm dikkatini ve gücünü dövüşçünün çalışmasına verir. Istediği yumruklar için haykırır ve ellerinde onları yakalar. “Düz yumruk dedim. Hayır! Düz yumruk! Ah!” Durur ve boksörün elini alır, istediği şekli verir. Geriye adım atar ve ona bir heykeltraşın yaptığı gibi değer biçer.



Açıyı ve kuvveti ölçebilmek için ellere dokunur.



Eller öğrenir.




Eğer fotoğrafları çekerken bir nevi yapılmayanı deneseydim burada onları bir sıraya koymam gerekirdi. Gerçekten bir hikaye dizisi olmasa da renk ve şekillerin kafiyelemesine istinaden müziğe daha benzer bir şey. Susan Sontag bunu “şekillerin içinde eriyen meseleler” olarak tanımlar. (Burada kesinlikle güçlü dramatik bir içerik var ama esas konu bu değil)



Çalıştığım anlarda esas amacım fotoğrafları düşünmek değildi, sürprizler aramaktı. Işıkla, renkle, enerjiyle ve vücudun arzularıyla doğrudan çalışıp çalışamayacağımı görmek istiyordum. Ve beyaz atı hiç görmemiş olsam da tüm o zaman süresince yakınımda bir yerlerde olduğunu hissedebiliyordum.



Kampala Boks Kluübü, Nakivubo Stadyumu altına sıkıştırılmış daracık bir odaydı. Yaşam, kapıdan gürültüyle akıp geçiyordu. İçerisi sessizdi. Ringde tembelce sarkan tek bir boksör vardı. Baş antrenör köşede oturmuş Kuran okuyordu.




Işığı, rengi ve insan yapıtlarını (kuruması için asılmış ince t-shirtler, kuyu kovası içindeki su yüzeyindeki motifleri) çekerek yavaşça hareket ediyordum.



Derken sesler. Pop-pop-pop! Birileri dışarıda havaya fişek atıyordu.Koç, ilahi okumayı bırakıp sessizce bir şeyler söyledi. Onu işitemiyordum.



Dışarı bakmak için kapıya doğru hareket ettim. Adam tekrar konuştu. “Anlamıyorum” dedim. “Bubet mi?” diyordu? “Bubet” nedir?



Döndüm ve boksörü ringde yerde yatarken gördüm, kafasını kaldırdı sinirli bir şekilde etrafına bakındı. Yaklaşarak fotoğrafını çektim sonra soğukkanlı çalıştırıcısına döndüm.



“Ses kurşunlardır.” dedi sabırla. Oh tabii ki! Kurşunlar!



Ses durdu.




Ter tanecikleri galaksiler gibi parıldıyordu. Yakınlaştım ve fotoğraflamaya başladım. “Dövüşmek istiyorum” diye üst üste ilan etti. Dövüş yıllarından çok uzaktı ve kafasından yaralandığından şüpheleniyordum. Işıklar altındaki yüzüne odaklanmış olarak kaldım.



Bir şeyler söylediğini fark ettim ve kameramın yanından baktım, elini boğazında tekrar tekrar yokladığını gördüm. Dinlemeye başladım.



Yüzünü buruşturarak “Beyaz bir adam öldürmek istiyorum” dedi. Diğer dövüşçüler gülerek kafalarını sallıyordu.



Geri dönecek kadar tedirgin değildim ama durum biraz gerginliğe dönüşmüştü. Üst üste fotoğraf çekmekten sıkılmıştım, düşünebildiğim tek şey yapmaktı.




Ayaklanmalarda ve göz yaşartıcı gaz arbedelerinde bulunmama rağmen daha evvel hiç gerçek bir tehlike içinde olmamıştım. Öyle zamanlarda olaydan kopuyor ve görmeye odaklanıyordum. Ama bir defasında: Kuzey İrlanda’da 70’lerdeki sıkıntılar sırasında güneşli bir sabah boş bir sokağa kıvrılmak üzereydim ki birileri bana yapmamamı söyledi.



Yapmadım.



Her nasılsa o an adam sakinleşti ve ilgisini kaybederek geri döndü.



Afişte dövüşün 4:30’da başlayacağı yazıyordu ve oraya vardığımda saat gelmişti. Başkaları ne yapar bilmiyorum ama müsabaka 7’den sonraya kadar başlamayacaktı. Kameramı kontrol edip etrafa bakınarak bekledim, uçuş sonrası sersemliğim vardı, açtım ve o sıcakta eriyordum.



Sonunda insanlar gelmeye başladı. Salona giren herkesin üstünde silah arandı. Güvenlik saygı gösterdi ve benim üzerimi aramadı ama kamera çantamda ufak silah olup olmadığını sordu. Cevabım “hayır”dı. Bir kaç kez içeri girip çıktım ve her defasında bana aynı soruyu sordu.



Öyle olmam mı bekleniyordu merak ediyorum.



Çeviri (translated by) : Berna AKCAN





When I wandered in the door of the Kampala Boxing Club, it felt as though the top of my head came off and I flew out. I always hope that’ll happen, but it almost never does.



I stepped out of my world down into this hot, noisy room. Shouts and blows, smell of sweat and dust, late afternoon sun flung on the walls like buckets of pure color.



I often long to get away from the photographer that I’ve become. Finding photography years ago was like coming across a white horse in a clearing in the forest, climbing onto its back and having it run away with me to places far beyond my imagining. And I spent the next years training the horse, making it do whatever I wanted.



Then I realized that if I wanted the gift it had first given me, I’d have to teach it to run away again.




My time at the Kampala Boxing Club brought me back to such an experience of pure presence, thoughtless but not stupid, full of an intense awareness that I couldn’t recall later. I walked through the streets of Kampala every day, from my hotel-on-a-hill down to the noisy market and the crumbling stadium that houses the gym, and I worked there for hours. And I never once thought about what the pictures should look like, or giving a narrative shape to what I was doing or any big thoughts about Boxing or Africa or Violence. It all just unfolded.



What I came to_once again_was that a photograph need not mean in ways that can be spoken, or represent anything other than itself. Indeed, much of the power of the best photography lies in its non-linear immediacy. Robert Frank’s The Americans, for example, is discontinuous, but it is the discontinuity and the abrupt shifts that crack our crystallized perceptions and, by surprising us, spark insights that let us see again what we have stopped seeing and only think about. What might be a flaw in some other context is the very thing that makes photography a language for this time.



I went to the club every day and sunk myself into the what was happening there, a hermetic world, so unlike what I knew. Was I like the high-born Romans who used to hang out with gladiators, dousing themselves with the acrid perfume of violence and danger, returning to their palaces at dawn?




In fact, far from being dangerous, these men were focused, disciplined and very, very hard working. They train with none of the products that athletes in the US have at their disposal. There is a single 50 pound barbell (that no one seems to use), and they mainly rely on ingenious uses of their own bodies, doing pushups and sit-ups, climbing against walls, running endlessly back and forth across the room, doing squats with fellow boxers on their shoulders. There’s a kind of purity in this training of the body with the body.



Of course, boxing is a traditional way up out of poverty. But here in Kampala it is not easy to find the money in it, and most of these men do something else to support themselves, like selling shoes on the street, doing piecework for the garment industry, or in the case of Snde Kizito Swico, waiting on tables.




“I used to fight in the street,” he says, “but beating someone in the street means nothing. If you beat someone in boxing that means something.”



He has traveled around Africa and fought in Australia, but has yet to break into the money.



That money is some of the point, but there is also a way in which boxing is like poetry: if it catches you, you are rather like a mouse that has been caught by a cat, and you are compelled to do it even after it stops making sense.



In another way, though, boxing is thinking, rather like chess, as I learn when I watch a particularly skilled man lure an opponent to defeat over several rounds. As Snde said, “If you get angry, they beat you like a bag.”




And if you see that you are losing? What does that feel like? “The only thing you can do then is go down in style. That’s boxing poetics.”



Five times a day Coach Med shuffles over to a corner that faces Mecca and prays. Mohamed Hassan is big in every way, a force, a master, a presence.



He moves slowly, stalking among the boxers who shuffle, dance and shadow-box around him.



When he coaches a boxer he is very serious, focusing all of his attention and power on the fighter as he works. He calls out the punches he wants, and catches them on his hand. “I said jab! No, jab! Agh!” He stops and takes the boxer’s hand and molds it into just the shape he wants. He steps back and appraises it like a sculptor would.




Then he touches the hand so he can gauge the angle and force.



The hand learns.



My aim during the moments I was working was not to think about photographs, to court surprises. I wanted to see if I could work directly with the color, light, energy and the eros of the body. And although I never saw the white horse, I could feel it was there near me the whole time.



If I practiced a kind of non-doing when taking the pictures, still I have put them here into a sequence. Not really a narrative sequence, though. It is something more like music, relying on the rhyming of colors and shapes. Susan Sontag called this “dissolving issues of content into those of form.” (There is certainly strong dramatic content, but it is not the main point.)




The Kampala Boxing Club is a cramped room tucked in under Nakivubo Stadium. Life streams noisily past the door. Inside things are quiet. There’s a single boxer lopping lazily in the ring. The head coach sits in a corner chanting the Koran.



I move slowly, taking in the light, the color and the artifacts (thin t-shirts hung to dry, patterns on the water in the spit bucket.)



Then sounds. Pop-pop-pop! Someone tossing firecrackers outside. The coach stops chanting and says something calmly. I can’t hear him.




I move toward the door to look out. The man speaks again. “I don’t understand,” I say. Is he saying bubet? What’s a bubet?



I turn and see the boxer lying down in the ring, head raised, looking around nervously. I step over and take his picture, then turn back to the unperturbed coach.



“Sound is BULLETS!” he says, patiently. Oh, of course! Bullets!



The sound has stopped.




The beads of sweat shine like galaxies. I step close and start photographing . “I want to fight,” he declares, over and over. He is far past his fighting years, and I suspect he must have been hit in the head quite a bit. I stay focused on the lights in his face.



I notice he is saying something, and I look up past my camera and see him dragging his hand across his throat again and again. I begin to listen.



“I want to kill a white man,” he says, grimacing. The other fighters are smiling and shaking their heads.



I’m not nervous enough to back away, but the situation has turned a little tense. I bore in, picture after picture, the only thing I can think of to do.




I have never been in real danger that I know of, although I have been in riots and a tear-gassed melee. At those times I kind of disconnected from the situation and focused on seeing. But once in Northern Ireland, during the Troubles of the ’70s I was about to turn down an empty street on a sunny morning when something told me not to. I didn’t.



Somehow this moment winds down, and the man loses interest. He turns away.


The poster says the fight starts at 4:30, and that’s when I arrive. I don’t know what everyone else does, which is that the bouts won’t actually begin until sometime after 7. So I wait, jet-lagged, hungry, and melting in the heat, checking my cameras, looking around.



Finally people start to arrive. Everyone who enters the hall is frisked for weapons. The security guard defers and doesn’t frisk me, but he asks if I brought any small arms in my camera bag. I say no. I go in and out a few more times, and each time he asks me the same question.



I wonder, was I supposed to?





Sean KERNAN Hakkında


Sean Kernan geniş çapta sergilenmiş bir fotoğrafçı, yazar ve yaratıcılık alanına odaklanmış öncü bir öğretmendir. Fotoğrafçılığa tiyatrodan gelmiştir ve “Gizli Kitap” (Jorge Luis Borges ile) ve “Ağaçlar Arasında” adlı iki monogramın yazarıdır. Aynı zamanda aktif ve başarılı bir ticari atölyeyi devam ettirmektedir.



Sergileri: Centre Regional de la Photographie, Duchy, Fransa; Biblioteca Alexandrina, Mısır; Photosynkiria, Thessaloniki, Yunanistan; William Benton Sanat Müzesi, University of Connecticut; Hellenic-American Union, Atina; Sala Bustos, Guanajuato (Meksika); Museo de la Ciudad, Queretaro, Meksika; Kunsthaus Santa Fe, San Miguel de Allende (Meksika); Friends of Photography (San Francisco; Wesleyan University, Connecticut; Whitney Museum (New York).



İran, Yunanistan, İtalya ve İsviçre’deki dergilere ilaveten; New York Times Magazine, Smithsonian, New York, Harpers, Bloomberg, Communication Arts, Graphis, Polyrama (İsviçre), Photo World (Çin)’de yayınlanmıştır.



New School/Parsons, Art Center (Pasadena), ICP, University of Texas, Austin Peay University, Wesleyan University, Hallmark Institute ve hem the Maine hem de Santa Fe Atölyelerinde dersler ve konferanslar vermiştir. Konferanslar, kurumlar ve diploma törenlerinin alışılmış konuşmacısıdır ve pek çok ödüller kazanmıştır. Son olarak Pasadena Sanat Merkezi’nden bir Onursal Doktoralık almıştır. Yaratıcılık, sanat ve ticaret hakkında yazılar ve diğerleri arasında Communication Arts, Graphis ve Lenswork’de makaleler yazmıştır.




Sean Kernan



About Sean KERNAN



Sean Kernan is a widely exhibited photographer, writer, and pioneering teacher who has focused on the area of creativity. He came to photography from theater, and is the author of two monographs, The Secret Books (with Jorge Luis Borges) and Among Trees. He also maintains an active and successful commercial studio.



His exhibitions include: Centre Regional de la Photographie, Duchy, France; Biblioteca Alexandrina, Egypt; Photosynkiria, Thessaloniki, Greece; William Benton Museum of Art, University of Connecticut; Hellenic-American Union, Athens; Sala Bustos, Guanajuato (Mexico); Museo de la Ciudad, Queretaro, Mexico; Kunsthaus Santa Fe, San Miguel de Allende (Mexico); Friends of Photography (San Francisco; Wesleyan University, Connecticut; Whitney Museum (New York).



He has been published in the New York Times Magazine, Smithsonian, New York, Harpers, Bloomberg, Communication Arts, Graphis, Polyrama (Switzerland), Photo World (China), as well as magazines in Iran, Greece, Italy, and Switzerland.



He has taught and lectured at the New School/Parsons, Art Center (Pasadena), ICP, University of Texas, Austin Peay University, Wesleyan University, Hallmark Institute, and both the Maine and Santa Fe Workshops. He is a frequent speaker at conventions, corporations and graduations, and has won numerous awards, most recently an Honorary Doctorate from Art Center in Pasadena. He has written about creativity, the arts and commerce, with articles in Communication Arts, Graphis, and Lenswork, among others.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks KulübüSean Kernan : Kampala Boks Kulübü

Prateek Dubey : Kumbh Mela Festivali


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



KUMBH MELA FESTİVALİ




“Kumbh”, Sanskritçe (Sanskrit, eski bir Hint dilidir) bir sözcüktür. Kelime karşılığı olarak “Kulpsuz Sürahi” anlamına gelir.



Özel olarak, “Evrensel Okyanus”u çırpıp içinden “özütünü” (Nektar- Eski Yunan ve Roma mitolojisinde tanrıların içkisidir) almayı sembolize eder. Kumbh günümüzde on iki yılda bir Hindistan’ın dört mukaddes bölgesinde yapılan bir festivaldir. Bu dört bölge Allahabad, Haridwar, Nasik ve Ujjain’dir. Hemen hemen tüm simgesel görüntülerin yer aldığı Allahabad festivali, içlerinde en ünlü olanıdır. Festival zamanları astrolojik olarak belirlenir ve genellikle dört ay sürer. Bu süreçte mübarek üç-dört günlük sürede “kutsal banyo” yapılır. Hindistan’daki tüm nehirlere tanrıça gibi hürmet edilir. İçlerinde Ganj Nehri, günahlarınızdan arınmanızda güce sahip olan en kutsal nehirdir. Bu süreçte Hindistan’ın başkenti olan Yeni Delhi’ ye yaklaşık 220 km mesafede bulunan “Kutsal Şehir” Haridwar’ da Kumbh törenleri yapılır. Haridwar, Ganj Nehri’nin kıyısında yer alır.



Kumbh festivali ayrıca dünyanın herhangi bir yerinden pek çok insanın bir tek etkinlikte buluşması anlamında çok büyük bir üne sahiptir. Nisan’ın 14’üne denk gelen bu zamanda 16,6 milyon insan “Kutsal Dalış” için Haridwar’daydı. Hindistan’ın bütün bölgelerinden insanlar geldi. Dışarıdan gelenler de vardı. Aralarında politikacılar, zengin sanayiciler, film yıldızları ve hatta diğer din ve inanç sistemlerinden insanlar vardı. Kimi lüks konuk evlerinde, kimi dini enstitülerde ve kimi de otellerde kaldı. Ancak büyük bir bölümü konaklama sıkıntısı nedeniyle sokaklarda kaldı. İnsanları her yerde görebilirdiniz. Hatta özel eşyalarını bir pakete sarıp çalıların ucuna asmış vaziyette çalılıkta kalanlar bile vardı. Festival, bu vesileyle “Sadu” olarak adlandırılan çok kutsal adamların tanrı vergisi olan iyiliği sezme güçleri, ihtişam ve tuhaf görünüşleriyle yer aldığı bir etkinlik olarak da çok ünlüdür. Bu insanlar dünyanın tamamen bir ilüzyondan ibaret olduğuna inanırlar ve tüm yaşantıları boyunca kendilerini dünya nimetlerinden uzak tutarak, dua ederek ve gezgin olarak yaşarlar. Kimi Himalayalar’ın en yüksek tepelerindeki mağaralarda yaşam sürer. Kimi portakal renkli kıyafetler giyinir, kimi de hiçbir şey giyinmez. Çıplak olanları “Naga Sadu” olarak bilinir. Normalde onların şehre girmesine izin verilmez ama belirli zamanlardaki dinsel durumlarda şehre gelebilirler. Geldikleri zaman birçok gösterişli tantananın eşliğinde şehre girerler. At üzerinde ya da alan yeterliyse fil üzerinde olurlar. İçimizdeki birçok fotoğrafçı sadece Naga Sadu’ları ile ilgilendi. Bu kimseler görüntü hırsızlarıydı.



Kutsal Banyo çok büyük bir olaydır. Birçok tarikat, dini grup o gün kafileler halinde bulunur. Bu kafileler sabahın erken saatlerinde suya girerler ve akşamın geç saatlerine kadar ayine devam ederler. İlk banyo yapanlar Naga Sadu’lardır. Her şey kavga ve izdihamı önlemek üzere hükümet tarafından düzenlenir. Lakin çok fazla insan olduğundan bazı hadiselere neden olan sıçramalar olur. Bunun yanında, böylesine büyük bir kalabalığı kontrol etmek, herhangi bir terör olayına yer vermemek hükümetin başlıca görevidir. Şehre gelen insanlar eşsiz taramalardan geçirilir. Medya çok dikkatli bir şekilde seçilir ve herkes kimlik taşımak zorundadır. Her yer polis kaynadığından ve de fotoğrafçıların görüntü almasını engellediğinden, etkinliğin fotoğraflarını çekmek büyük sorundu. Hatta uygun bir kimlik taşısanız bile paranoyak polis daha yakına girmenize engel olurdu. Öyle ki, fotoğrafçının işi çok zordu.



Ben dindar bir insan değilim. Kendimi akılcı bir insan olarak görürüm, fakat ne Tanrı’ ya inanları hafife alırım ne de onların adet ve törenleriyle alakalı ritüellerini. Gerçekte beni bu etkinliğe çeken şey onların inancıdır. En öncelikli duygu güçlü bir inanca sahip olmaktır. Milyonlar ortak niyetle tek bir noktada birleşiyor. Bu çok mütevazi bir şey. Hiç bir konu sıkıntısı yok. Tüm köşe bucak renk ve doku ile kaplı. Gerçekte neyin fotoğrafını çekmemem konusunda tereddüt ettim.



Son olarak şunu söyleyebilirim, Kumbh yaşamımı zenginleştirdi. “Normal” Bir kimse olarak birçok insana göre Böylesine büyük öneme sahip şeylerin değeri ölçülemez. İnanç dağları yerinden oynatır. İlk etapta buna tanık oldum. İnsanlar sadece iki dakikalığına dalacakları bir yere varmak için dağlık engelleri aştılar. Kendi şahsi sorunlarım onlarınkine göre önemsizdi ve onlar bu inanç yolculuğu için tüm eziyetlere katlanmaya razıydılar.



Prateek DUBEY





KUMBH MELA FEST




Kumbh is a Sanskrit word (Sanskrit is an ancient Indian language). Its literal meaning is ‘ a vessel’. Specifically it points to the vessel which held the nectar extracted by churning the cosmic ocean. Kumbh now refers to a fair which is held at four holy places of India every twelve years. These four places are Allahabad, Haridwar, Nasik and Ujjain. The Allahabad fair is the most famous and almost all the iconic images of the Kumbh are from Allahabad. The dates are determined astrologically and the duration lasts for usually four months. In these four months there are three to four auspicious dates for the grand bath.



All the rivers in India are revered as goddesses. The Ganges being the holiest as it is given the power to wash away your sins. This time the Kumbh happened to be at the holy city of Haridwar which is about 220 km north of New Delhi, the capital of India. Haridwar is on the banks of river Ganges.



The Kumbh fair is also famous for being the largest gathering of humanity anywhere in the world for a single event. This time on the 14th of April, there were 16.6 million people at Haridwar for the holy dip. People had come over from all over India, some from outside too. Amongst them were politicians, rich industrialists, film stars and even people from other faiths and religions. Some lived in posh guesthouses, some in religious institutions and some in hotels, but most with meagre possessions simply lived on the streets. You could see people everywhere. Even under small bushes with all their possessions rolled up in a packet hanging from a branch of the bush.



The fair is most famous for the holy men called Sadhus who bring flair, pomp and eccentricity to the whole occasion. These men believe that the world is an illusion and so live in austerity, praying and wandering all their life. Some live in caves in the upper reaches of the Himalayas. Some wear the traditional orange attire and some don’t wear any clothes. The ones who live naked are known as Naga Sadhus. They are normally not allowed in a city, but on certain dates which are relevant to a religious occasion, they can come in the city. When they do, they come with a lot of pomp. On horses and, space permitting, on elephants as well. Many of us photographers have an interest in Naga Sadhus only. They are the show stealers.



The grand bath is a big affair. A lot of sects, religious groups hold a procession on that day. So the processions start early in the morning and keep going till late in the evening. The first ones to take a bath are the Naga Sadhus. Everything is regulated by the government to avoid chaos and fights. But with so many people involved, there are bound to be some incidents. Beside controlling such a large crowd, countering terrorism is also high on the agenda. There was an unprecedented screening of everyone entering the city. The media was carefully chosen and everyone had to carry identity papers. Taking photos of the event was a big ask as the police was everywhere and pushing the photographers away. Even with proper identity, the paranoid police would not let you take pictures from too close. So a photographer had too many challenges.



I am not a religious person. I consider myself a rationalist, but neither am I dismissive of those who believe in God, or their rituals. Infact it is their belief which drew me to the event. The most immediate feeling is of the force of faith. Millions converging with the same intent, its a very humbling . There is no dearth of subjects. Every nook and corner is full of texture and color. Infact I was confused as to what not to take a picture of.



At the end, I would say, the Kumbh made me richer in life. There are things of such great importance to so many people that a ‘normal’ person cannot fathom. Faith moves mountains, I saw it first hand. People surmounted mountainous hurdles to reach a place, just to take a 2 minute dip. My own problems were insignificant to theirs and they were willing to suffer anything for this religious journey.



Prateek DUBEY




Fotoğrafa ne zaman başladınız? Bu ilginizin arkasında yatan sebepler nelerdir?



Fotoğrafa 1994’ de başladım. İşverenim ilk kameram için beni desteklediğinde. Nikon F3 ve 60 mm makro lens kullandım. Çalışmalarımı sürdürdüğüm ve baskılarımı kendim yaptığım karanlık odayı evimin içinde oluşturdum. Favori geliştiricim, tadil edilmiş bir D76’ ydı. Profesyonel anlamda bir moda tasarımcısıydım. 1996’dan itibaren kendi stüdyomu kurmaya ve de işime konsantre olmuşken fotoğrafçılığı ikinci plana attım. Bununla birlikte 2006’ da fotoğrafçılığa yeniden başlamaya karar verdim. Tamamen sayısal kamera ile çalıştım.




Renkli fotoğraflarınıza bakınca Hint insanının yaşam tarzına göz alıcı, çok canlı ve kışkırtıcı bir renkliliğin hakim olduğunu gözlemliyorum. Bu konuda öncelikle bir Hintli olarak siz ne düşünüyorsunuz?



Hindistan renkler ülkesidir. Özellikle Hindu festivalleri çok renkli ve gürültülü geçer. Her yerde 850’ den fazla diyalekt konuşulur ve birçok zaman kısa bir seyahate çıksanız Hindistan’ da olduğunuza inanamazsınız. Ben belirli bir renk hassasiyetini elde etmek için uğraştım. Bu tip doku ve zıtlıkların Hindistan’ ı doğru tanımladığını düşünüyorum. Dahası Hindistan’ da ışık ve ‘Renklerin Işığı’, ten renkleriyle birlikte fotoğrafın sıcak ve zengin bir dokuya bürünmesini sağlıyor.




Özellikle turuncu”¦ Sanırım kutsal anlamlar içeriyor. Sadu’ ların sıklıkla giyindiği bu geleneksel kıyafetlerin anlamı nedir? Bunun gibi Hint kültüründe yaygın olarak kullanılan ve önemli anlamlar içeren başka renklerden söz edebilir misiniz?



Turuncu (burada ‘Saffron’ olarak isimlendiririz), ateşin rengidir. Hindular yeryüzündeki tüm elementler içinde sadece ateşin saflığına inanırlar. Her ne yaparsanız yapın ateşi kirletemezsiniz. Ateş, Hindu ritüellerinin en kutsal elementidir. Düğünden festivallere, ölüme kadar ateş ya bir tanık ya da son yolculukta size eşlik eden bir araç olur. Pek çok Kuzey Hintli kutsal insan turuncu giyinir, fakat Güney’ e gittiğinizde farklı Hinduizm formları ile karşılaşırsınız. Pek çok papaz beyaz giyinir. En iyi bildiğim kadarıyla Hinduizm’ de turuncu, beyaz ve çok yoğun parlak kırmızı kutsal renkler olarak kabul edilir. Ancak Hinduizm’ in birbirinden farklı olan pek çok dalı vardır. Bunlar Sikizm, Jainizm ve Budizm’ dir. Hepsi de kendi tadını ve renklerini Hint toplumuna kazandırır.




Sadular’ ın günlük hayatta sıradan halkla olan ilişkileri nasıldır? Onların dünya nimetlerinden arınmış yaşamları halktan kişilerle aralarındaki iletişimi nasıl etkiliyor?



Sadular’a saygı duyulur. Naga Sadular’la günlük yaşamda karşılaşılmaz. Onlar kendi hayatlarını yaşarlar ve belirli zamanlarda belirli bir yerde olmaları gerektiğinde yerlerinden çıkarlar. Pek çok Naga Sadu çıplak yaşamaz. Bir kasık kuşağı giyinirler. Fakat bazıları da sene boyunca her yerde çıplak dolaşır. Özellikle şaşırtıcı olansa Sadular’ın Gomuk’da, Ganga’nın merkezinde yaşıyor olmalarıdır. Denizden 3000 metre yüksektedir. Hatta yaz aylarında bile orası çok soğuktur. Onların orada nasıl barındıklarını merak ediyorum. Açıkçası Nagalar’la ilk karşılaşmamdı. Onların soğuk olduklarını söylemiştim ancak oldukça sıcakkanlı ve nazik buldum onları. Haşiş’ in (Haşhaş) çekirdeğini çıkarırken ve kendi hallerinde olduklarında oldukça meşguldürler. Beni en çok şaşırtansa, bu kimselerden bazılarının çok lüks ve konforlu yaşantılarını geride bırakarak, çok zengin ailelerden gelip Sadu olmalarını sonradan öğrenmiş olmamdır. Bunlardan bir tanesi bir avukattır. William Darymple’ in O’ nun hakkında yazmış olduğu “Dokuz Hayat” adlı kitabını okumanızı öneririm.



Naga Sadu’ların normal günlerde şehre girişleri yasak. Peki, halk onları yaşadıkları mekanda ziyaret edebiliyor mu? Yoksa bu kimseler genellikle yalnız mı yaşar?



Değil, şehre girerler, insanlar tarafından uzaktan izlenirler. İllüzyonla sarmalanmış bir yerde bulunmayı uğursuzluk olarak değerlendirirler. Örneğin bir şehir. Bu nedenle dışarıda yaşarlar. Bununla ilgili protokolü tam olarak anlamıyorum. Ancak bir ‘Baba’ bana belirli bir zamana kadar şehre giriş izinlerinin olmadığını söylemişti. Seks, alkol ve et yemekten kaçındıkları bilinir. Ancak tamamen haşhaşla ilgilenmekteler. Her çeşit halisünasyonu onaylamayan çok zeki bir Baba ile karşılaşmıştım. Öyle ki asla uyuşturucu kullanmıyordu. Pek çok papazın saf vejetaryen olduğu bilinir. Çoğu, soğan ve sarımsaktan kaçınır. Ancak Hindistan’ ın tepe bölgelerinde keçi kurban eden topluluklar da var. Söylediğim gibi, Hindistan çok enteresan bir yer.




Fotoğraflarınız gerek biçimsel gerekse de renk açısından öyle yoğun kontrastlar içeriyor ki, söz gelimi uzun saç ve sakallar, klasik ve modern yapılar, farklı renkli kıyafetler”¦ Hepsi iç içe geçmiş bir bütünlük içinde gerçek üstü görünümlere sahipler. Festival fotoğraflarınızda dikkatimi çeken şeylerden biri de takılar. Özellikle bir karenizde Naga Sadu’ nun parmaklarındaki yüzükler düşündürücü. Takının özellikle din adamları ve Sagular’ ın yaşantısındaki yeri nedir?



Evet, takılar enteresan. Bir Baba’ya sordum. Bunun bir lezzet ve tarz konusu olduğunu söyledi. Bu bana çok gülünç geldi. Sonra tüm bunların birer bağlılık parçası olması da! Hepsinin nihai bir Yogi’nin izinden yürüyebilme yeteneğine sahip olmadığını hatırlamamız gerekir. Gerçek Yogi’ler çok az. Tamamen kendi dünyalarında olduklarından bir Yogi’ ye rastlamak hiç kolay değildir. Onlar herhangi birine bir şey öğretmeye ya da Tanrı’ nın bir lütfuna vesile olmaya inanmazlar. Yüzük takmış biri, büyük bir olasılıkla saygı görebilmek için bu yolda yürümek isteyen bir taklitçidir. Bu tip kimselerin ayrıca çok büyük egoları vardır.




Bir diğer tezat da onca renkliliğe, şatafatlı görüntüye rağmen ifadelerdeki ağırbaşlılık. Hintli insanların ruhsal yönlerinin çok güçlü olduğu, özellikle Sadu’ ların güçlü bir ruhunun ve özel yeteneğinin var olduğu bilim adamlarınca da kabul ediliyor. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?



Bir şeyler elde edebilmek için aklı kontrol edebilmenin çok doğru olduğunu düşünüyorum. Fotoğraf ya da meditasyon olsun. Hinduizm’de Yoga ilk kuraldır. Yoga’nın kelime anlamı “bütünleşme” demektir. Yaptığınız her harekette Tanrı ile bütünleştiğinizi düşünebilirsiniz. Öyle ki bedenin Yoga’sı (örneğin tüm pozisyonlarla birlikte), hareket etmenin Yoga’sı, paranın Yoga’sı, seksin Yoga’sı vardır. Son önemli nokta ise “pranayama”, nefesin kontrol edilmesidir. Bir Yogi, özel bir yolla nefesini kontrol edebildiğinde kalp atışlarını durdurabilir veya suda 20 dakika nefessiz kalabilir. Bu durum bilimsel olarak da kayıtlara geçmiştir. Ancak bu örnekler çok nadirdir. “Bir Yogi’nin Otobiyografisi” isminde bir kitap var. Pek çok savda bulunsa da bana inandırıcı gelmiyor, ancak yine de ilgi çekici bir kitap.




Fotoğraflarınızdan birinde küçük bir Sadu’yu görüntülemişsiniz. Hindistan’da Sadu olabilmek için tek gereken, özel bir yeteneğin olması mıdır? Örneğin Swamiji Sri Sri Ganapathi, beş yaşında iken ilk mucizesini gerçekleştirmiş. Doğrusu çok sıra dışı bir durum.



O küçük Sadu bir “Fantezi Giysi!”‘nin içindeydi. Sanırım sokaktaki kafile içinde yürüyen Naga Sadu’yu etkilemek için huzura çıkarıldı. Bununla birlikte Ladak’daki ailelerin erkek çocuklarından birini rahip olmak üzere verdikleri, Budist’ler arasında bir gelenektir. Daha sonra o kişi bir okul tarafından kabul edilerek ruhani bir yaşantı sürer. Her ne kadar böyle olsa bile, eklemek zorundayım, çoğu ruhani yaşantının güçlüklerine katlanamıyor.




Son olarak Hintli kadınlar. Onlardan biraz bahsedebilir misiniz? Hint toplumu kadına nasıl bakar? Yeterince özgürler mi? Hindistan, inanç konusunda neredeyse bir mozaiğe hakim. Hindular, Budistler, Karmalar, Müslümanlar, Hristiyanlar”¦ Özellikle kadınlar toplum olarak bir arada yaşayabilmenin zorluklarından nasıl etkileniyor?



Hintli kadınların yolları çok uzundur. Köylerde yaşayan birçok kimse kadınlarının eğitilmesine inanmaz. Çok küçük yaşta evlenirler ve aile yapısının sürdürülmesinde rol alırlar. Onların gerçekten özgür olduklarını sanmıyorum. Burası tüm nehirleri tanrıça olarak adlandırılan bir yer. Enerjinin en son seviyedeki biçimi bir kadını sever gibi taparcasına nehri sevmektir. Kadından önce, bir kimse secde edip Lord Shiva’ nın sükunetine erişmesi gereken kimsedir. Efsane ve öykülerde kadınlar ulaşılamaz varlıklar olarak gösterilir, ancak gerçek yaşamda üzülerek belirtmeliyim ki durum tam aksi. Yasal anlamda erkeklerle eşitler, hatta onlardan daha çok haklara sahipler, fakat sosyal anlamda durum çok farklı. Yaşadığım yerde kadın ve erkekler eşittir. Ancak Hindistan’daki dört ya da beş şehirde aynı durum söz konusu değil.




Karma, dini bir inanç sistemi değildir. Davranışı ifade eden Sanskritçe bir kelimedir. Ebedi yasalarla yönetilen davranış ‘Dharma’ olarak adlandırılır. Dünyadaki tüm yaratıklara uygulanan mükemmel bir felsefedir. Bundan başka, evet Hindistan geleneklerin ve inanç sistemlerinin bir mozaiğidir. Buranın eşsiz bir yer olduğunu düşünüyorum. Bir fotoğrafçı için çok büyük bir ödül.




Röportaj ve Çeviri (Interview and translation by) : Hasan SÖNMEZ





When did you start photography? What was the reasons behind your interest?



I started photography in 1994. It was when my employer financed my first camera. A used Nikon F3 and a 60mm macro lens. I put up my own dark room in the house, where I processed and printed on my own. My favourite developer was a modified D76. I was professionally a fashion designer then. Photography then took a back seat in my life as I concentrated on setting up my own studio and business from 1996 onwards. However in 2006, I decided to start photography again. I shoot digital entirely now.




When I look at your photographs I am seeing such a life style that is dominated by moving, impulsive and the glamorous coloration. What do you think regarding this subject particularly being an Indian?



India is a land of color. And especially Hindu festivals are full of color and noise. There are over 850 dialects spoken all over, and many a time if you travel a little, you can’t believe that you are in India. It is a place full of surprises even for an Indian. I have worked to achieve a certain color sensibility. I think this kind of texture and contrast describes India well. Moreover, the light and the ‘color of the light’ in India, along with the skin tones make the frame look warm and full of texture.




Especially the color orange”¦ I think it involves meanings of religious. What are the senses of those traditional clothes which Sadhus often wear? Furthermore would you tell about the other colors commonly being used and had meanings in Indian culture?



The color orange ( over here we call it saffron ), is the color of fire. Hindus believe that of all the elements in the world, only fire is the purest and whatever you do, cannot be polluted. Fire is the most sacred element of Hindu rituals. From weddings, to festivities and to death, fire is either used as a witness or the vehicle for the final journey. Most north Indian holy men wear orange, but if you go south, you see a different form of Hinduism. There most priests wear white. To the best of my knowledge, in Hinduism, orange, white, and deep vermillion are considered sacred. But there are many offshoots of Hinduism which have become independant religions. These are Sikhism, Jainism, Buddhism. All bring their unique flavor and color to Indian society.




How do relations between Sadhus and ordinary people in daily life? How do their purified lives from staffs of life affect relations between they and others?



Sadhus are given a lot of respect. Naga Sadhus are not encountered in daily life. They live in their own world and come out in open only during certain time, when they have to be at someplace. Most Naga Sadhus don’t live naked. They wear a loincloth. But there are some who live naked throughout the year, anywhere. Particularly surprising is the Sadhus living at the origin of Ganga, at Gomukh. It is at a height of over 3000m above sea level, and is very very cold, even during summers. I wonder how they manage it. Frankly it was my first encounter with the Nagas. I was told that they are short tempered, but I found them quite affable and normal. They’re just busy getting stoned on hashis and living their own life. Much to my surprise, I later learnt that some of these guys had left a comfortable lifestyle, coming from rich to super rich families and became sadhus. One of the guy is a lawyer. You can read about him in William Darymple’s ‘Nine Lives’.




Naga Sadhus do not allowed to enter city in common days. In this case, could people visit them in their places where they continue their life? Or do they live usually alone?



Its not, as if, they enter the city, they’ll be hounded away by the people. They consider it inauspicious to be at a place which is full of illusions. Such as a city. So they live outside. I don’t understand the protocol completely, but I was told by a baba that they are not allowed to enter the city till a certain date. They are also supposed to abstain from sex and meat and alcohol. But they get totally stoned on Hashish. I’ve met a baba, highly intelligent, who disapproves of any kind of hallucinogens. So he doesn’t smoke. Most of the priests are supposed to be pure vegetarians. Most even abstain from onions and garlic. But then there are communities in hill regions of India, which believe in goat sacrifice. As I said, India is a funny place.




Your images include so intensive contrasts in both formal and color aspects that, for instance, there are long hairs and beards, traditional and modern buildings, clothes including different colors”¦ All within the nested wholeness have surreal outlooks. What is also attracting my attention among all these things in your images are some accessories. Particularly there are rings on Naga Sadhu’s fingers are thought provoking. What is the importance of accessories especially in religious men and Sadhu’s?



Yes the accessories are funny. I asked one baba about it. He said its a matter of taste and style. I found it hilarious. After all these are attachments too! One thing we should remember is that not all are capable of letting go and walk the path of ultimate Yogi. The real Yogis are very few. Its not easy to find them since they’re totally into their own world. They don’t believe in teaching anyone anything or blessing an occasion. The ones with the rings are most likely just wannabies, who’ve chosen to take this route to get some respect. These guys also have big egos.




Despite so much of coloration and pomps the another contrariety is the sedateness of expressions. The thing that Indian people are strong with their inwards, and that Sadus was accepted beside by scientist with their powerful inwards and endowments. What is your thought about this?



I think it is true that control of the mind is important to achieve anything. Be it photography or meditation. In Hinduism, Yoga is the primary principle. Yoga literally means to join. You are supposed to join yourself with God in every action that you do. So there is Yoga of the body ( with all the postures etc), there is yoga of action, yoga of money, yoga of sex. Then the most important level is ‘pranayama’, the control of breath. It is when a yogi is able to control his breath in a particular way that, he can stop his heart beat, or stay in water for twenty minutes etc etc. This has been scientifically recorded. But these instances are very rare. There is a book called ‘An autobiography of a Yogi’. Though most of what it claims,I don’t believe, but its an interesting read.




You photographed a little Sadu in one of your fest photos. What is the only required thing that being a Sadhu in India having endowment? For example Swamiji Sri Sri Ganapathi performed his first miracle while he was five. İndeed this is so extraordinary case.



That little Sadhu was just in a ‘fancy dress’!. I think he was presented to impress the Naga Sadhus going in a procession on the street. However, there is a tradition amongst the Buddhist in Ladakh to give one of their sons from a family to become a monk. Then he’s taken over by a school, and lives a life of austerity. Though again, I must add, that most cannot take the hardships of an austere life.




Finally the Indian women. Would you tell us something about them? What is the sight of Indian society about them? Are they enough free? India has almost a mosaic in terms of belief. Hindus, Budists, Karmas, Muslims and Christians”¦ How do women to be influenced by the drawbacks due to living together as a society?



Indian women have a long way to go. Many in the villages don’t believe in educating their women. They are married young and put to maintenance of the family structure. I don’t think they are free at all. This is a land which calls all its rivers, goddesses. The ultimate form of energy is worshipped as a woman. One who had to be calmed by Lord Shiva by prostrating himself before her. In myths and stories, women are shown as the ultimate beings, but in real life, it is sadly, very different. Legally they have equal or more rights then men, but socially, they are not free to live in their own manner. Cities like Delhi and Mumbai are different. Here women are at par with men. But four or five cities don’t make in India.



Karma is not a religious belief. It is a sanskrit word for action. Action governed by the eternal law called ‘dharma’. It is beautiful philosophy which applies to every creature in the world. More on that later, but yes India is a huge mosaic of traditions and beliefs. I think it is a unique place. Very rewarding for a photographer.





Prateek Dubey







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Prateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela FestivaliPrateek Dubey : Kumbh Mela Festivali

Denize İki Yıldız Daha Attık




DENİZE İKİ YILDIZ DAHA ATTIK”¦




Güneydoğu’dan Adana’ya göçenlerle, Romanlar başta olmak üzere, bazı ailelerin çocukları yaşları geçmelerine rağmen okula başlayamamakta… Veya başladıktan bir müddet sonra bırakmaktalar…





















Bu çocukların okula gidememesinin nedenleri arasında ailelerini geçindirmek için çalışmak zorunda olmaları önemli yer tutuyor. Göç nedeniyle sık yer değiştirmeleri de cabası.








Kısa adı YSÖP olan “Yetiştirici Sınıf Öğretim Programı” yaşları ilerlemiş olmasına rağmen okula başlayamamış bu çocuklara bir fırsat daha vermeyi amaçlamaktadır.



Program kapsamında, gönüllü öğretmenler; kenar mahallelerde çalışmalar yaparak, durumu programa uygun çocukların ailelerini ikna etmek suretiyle, bu çocukları eğitime yeniden kazandırmaya çalışmaktalar. Böylece, çocukların özel eğitim almış öğretmenler vasıtasıyla eğitilerek, sınıflarını hızlı bir şekilde geçip, akranlarına yetişmesi sağlanmakta.












Şu an çok sayıda genç bu program vasıtasıyla okuma-yazma öğrenip, temel matematik işlemlerini yapabilir hale geldiği gibi, birçok genç de ileri sınıflarda okuyarak eğitimlerine devam etme olanağını yakalamış bulunmaktadır.















Milli Eğitim Camiası’nın bu çabası, okula gitme fırsatı bulamayan yüz binlerin olduğu bir ülkede, denize bir-iki denizyıldızı daha atmaktan çok daha önemli olsa gerek”¦



Adana ilinde Yetiştirici Sınıf Öğretim Programı kapsamında 2576 öğrenci eğitime kazandırılmıştır”¦



Projedeki Fotoğrafçılar:



S. Haluk UYGUR


Zeliha ERTUNÇ


Gülen KURT


İsmail ÖKKE









S. Haluk UYGUR Hakkında



Tıp Doktoru, Fotoğraf amatörleri derneği eski başkanı”¦ Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu kurucu başkan yardımcısı”¦ Uluslar arası Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun AFIAP (Fiap Sanatçısı) ve EFIAP (Fiap Ustası) unvanlı üyesi”¦ Adana Kent Konseyi’nin kurucularından ve seçilmiş yürütme kurulu üyesi”¦ Adana Sanat Konseyi’nin kurucusu ve başkanı”¦



20 Civarındaki kitapta imzası bulunmaktadır.



Fotoğraf alanında 7 uluslar arası ödülü var.



Ulusal ödüller arasında, Şinasi Barutçu Kupasını ve Altın Kamera Heykelini almasını önemsiyor. Puduhepa Bilim ve Sanat Onur Ödülü sahibi.



Yürüttüğü fotoğraf sanatı atölyelerinde çok sayıda fotoğrafçı yetiştirdi.




Zeliha ERTUNÇ Hakkında



1966 Malatya doğumluyum. Selçuk Ün.Fen-Ed. Fak.Biyoloji Bölümü mezunuyum.Şu an Adana Kızılay Kan Bağış Merkezinde çalışmaktayım. AFAD’da 86.Dönem Temel Fotoğraf eğitimimi tamamladıktan sonra yaklaşık 1 yıldır S.Haluk Uygur’un İleri Fotoğraf Teknikleri ve Felsefe Atölyesi’ ne(Paylaşım Atölyesi) devam etmekteyim.



Fotoğrafta sanat konuşmak oldukça ciddi bir “fikir üretme” aşamasıdır. Teknik açıdan sanatçı yeterli olduğu halde, enerjisinin çoğunu “fikir üretme” ye ayırır. Asıl nokta “ senin ne söylemen gerektiği ve bunu nasıl söylediğindir.”



Sanat çalışmasının özgünlüğü, şiirde, fotoğrafta ya da resimde olsun, istenenin özgünlüğüne ve onun nasıl anlatıldığına işaret eder.



Fotoğrafın konusunun seçiminden sonra, pozlanması, ışık ayarı, çekilmesi ve geliştirilmesi gibi aşamalarının tamamen teknik bir konu olduğu düşünülür. Hiç bir şekilde bir beyin gücü gerektirmediği sanılır. Bunun sonucunda da her fotoğrafa sanatsal bir içerik taşımadığı düşüncesi kaçınılmazdır.



Bence Fotoğraf felsefesinin amacı, insan ve aygıt arasında ki mücadeleyi fotoğraf alanında ortaya çıkarak, söz konusu karşılığa olası bir çözüm aramaktır.




Gülen KURT Hakkında



Adana doğumluyum, İşletme Fakültesi mezunuyum, Serbest Muhasebeci Mali Müşavir olarak çalışmaktayım. Fotoğrafa AFAD bünyesinde 86. Dönem kursiyer programı ile başladım. Yaklaşık 1 yıldır devam eden S. Haluk UYGUR’un İleri Fotoğraf Teknikleri ve Felsefe Atölyesi’ne (Paylaşım Atölyesi) devam etmekteyim.



Ansel ADAMS şöyle demiş; “Basitçe kendi dünyanıza algılayıcı gözlerlerle bakın, kendi tepkilerinize ve inanışlarınıza güvenin. Kendinize sorun: “Bu konu beni düşündürüyor, hayal ettiriyor ve duygulandırıyor mu?” Önümdeki konudan hissettiğim ve iletmek istediğim gibi kişisel duygularımın tanımlanmasının yapıldığı bir baskıyı hayal edebilir miyim?



Ben Ansel Adams’ın dediği gibi hayal ettim ve bu fotoğrafları elimden geldiğince yapmaya çalıştım.



Fotoğrafı duvara astığınızda her zaman sizinledir, onunla olmak için kapağı açmanız, veya bir düğmeyi çevirmeniz gerekmez, o her zaman size bakar.




İsmail ÖKKE Hakkında



1947 Darende de doğup, Adana Tepebağ’da büyüdüm. Uzun yıllar (48) Tiyatroyu kendime yaşam biçimi olarak seçtim. (Kendim için) Öyküler – Şiirler yazarım, Kaval çalarım.



Yaklaşık 1 yıl önce, tiyatro da kendimi tekrara düşürdüğümü fark ettiğim sırada, çıkış yolu olarak fotoğrafı seçtim. 91.inci dönem temel eğitiminden hemen sonra S. Haluk Uygur’un İleri Fotoğraf Teknikleri ve Felsefe Atölyesi’ne (Paylaşım atölyesi) devam etmekteyim.



Fotoğrafı kendim için çekmeye başladım. Sonra fotoğrafın bir anlatım dili olduğunu öğrendim. İşte bu dili anlamak ve bu dille anlatmak için fotoğrafı öğreniyorum.



İnanıyorumki; fotoğraf önce beni değiştirecek sonra da İzleyenleri(mi).




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Haluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan Öyküler
Haluk Uygur : Nüve Atölyesi






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Denize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha AttıkDenize İki Yıldız Daha Attık

Erlend Mork : Karanlık Semboller Fotoğrafçısı


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




Senin için “dijital fotoğraf teknikleri ile hayal gücünü biraraya getiren bir sanatçı” tanımını yapabiliriz… Eserlerine baktığımız zaman biraz korkutucu ve ürkütücü çalışmalar görüyoruz. Hayal gücün neden bu gerçek ötesi zeminlerde geziyor? Nedir sebebi? Aslında bunlar her insanın düşüncelerinde olan ama öteledikleri görüntülerin açığa çıkartılması mı?



Kendimi sanatçı olarak kabul etmiyorum ama bu ayrı bir tartışma konusu. Bence gerçek üstü estetik, insanların dikkatini çektiği ve normal görüntülerden daha geniş görsel bir hazine sunduğu için daha iyi. Ayrıca günlük yaşamın boş tasvirleri olarak kabul edilme riskine atmaktansa onların kabaca sembolik ve düşünmeye davet edici olarak görünmelerini tercih ediyorum. Ve bu günlük yaşam hakkında değil, zaman ve kültür serbest konuları hakkındadır- kültürel yanılgılarımızın aksine dünya ve varoluş üzerinedir. Velazquez’mi yoksa Bacon’un Papa’sını mı tercih ettiğimi tahmin edebilirsiniz. Öz ile görünüşü eşleştirmeyi seviyorum. İnsanların hayal gücünde sezgisel olarak yankılanan benzetmeler türetmeye çalışıyorum. Sadece bazılarının ulaşabileceği esrarengiz sembollerden mümkün olduğunca az yararlanıyorum. Belki bir kaç psikolojik örneğe değiniyorum.




Bir çalışmanı yaratma sürecini öğrenmek istiyorum… Hem teknik olarak hem de düşünsel (planlama, kurgulama vs) olarak? Fotoğrafa masa üstünde ayırdığın zaman ortalama ne kadar mesela?



Fikirler, tabii sürekli olarak değil ama daima düşüncelere dönüşerek, zamanla az çok radikal gelişmeler yaparak genellikle 6-24 ayda zihinde gelişiyor. Böylece çoğu sonuçta bir kenara atılacak belki 20 fikri izlemeye devam ediyorum. Bu faaliyet için zaman tahmini yapmak zor ama kimi gönülsüzce, kiminin peşine düşerek hepsi zaman alıcı. Bir fikir bana iyi göründüğü zaman bir görüntü yaratmaya fiilen başlıyorum. Pratik uygulama 80-150 saat kadar sürer. Çoğuna yalnızca kuşkuyla ve eleştirerek bakıyorum. Çok eli çabuk değilim bu nedenle iş almıyorum.




Çalışmalarında detaylara ne kadar önem verdiğin görülüyor. Bir çalışmanı tamamladığına nasıl karar veriyorsun? “Tamam” dediğin an nedir? Daha sonra geriye dönüp baktığında farklı şeyler yapmak istediklerin oluyor mu?



Görüntü, uygulama sürecinin yarısında büyük ölçüde detayları ile tamamlanmıştır ve oradan sadece parçaların doğru şekilde birleştiği ve kusursuz mükemmellikte bir araya gelmesini temin edeceğimiz eziyetli rötüş çalışmasına geçiliyor. Bitmiş göründüğünde bitmiştir. Sonradan tabii ki bunu ben yapmadım ya da neden farklı yapmadım diye pişmanlık duyarım.



Tekniğini nasıl geliştirdin?



Düz fotoğraf ile başladım ve bilgisayarı daha iyi öğrendikçe gelişti. Herkese bu yolla başlamalarını öneririm. Yalnızca, makine ile ne tür bir fotoğraf düzenlenebilir sorusuna odaklanın, sonraki aşama Photoshop’ta hafif renk vermektir.




Fotoğraf sence; insanın kendini ifade etme aracı mıdır? Yoksa duvarları, kitapları, dergileri vs. süsleyen bir görsellik midir? Fotoğrafçı ve izleyici fotoğraf tanımı içinde nasıl yer kaplar? Ve senin çalışmaların ile izleyicilerine aktarmak istediklerindeki ana ‘kaygı’n nedir?



Fotoğrafçılık pek çok şey için kullanılabilir. Ama ben kendimi fotoğrafçılığın kendisi ile daha az ilgili buluyorum. Sonuçta o, görüntü oluşturmak için sadece bir araç ya da başka bir ifade biçimi. İnsanların özellikle; gerçeklik kavramı, varoluş, bilişsellik ve öznel ve sosyal katmanların belirsizliği ötesindeki irade hakkında belirli şekillerde düşünmelerini sağlamak için görüntüleri bir araç gibi kullanıyorum. Çoğu zaman labirentte yolumu bulamasam da olağan felsefi soruları açıklayarak bir şekilde resim yapacağım. Geriye dönüp baktığımda eski fotoğraflarımın bir köşeye atılmış fikirleri yansıttığını ve benimle dalga geçmeye başladıklarını görebiliyorum.




Hiç rüyanda bir görüntü yakalayıp, bunun üzerinde çalışmalıyım dediğin oldu mu?



Hayır. Hatırladığım çok az rüya saçma ve bana ilginç gelmiyor. Bu anlamda tipik bir sürrealist değilim, çünkü her zaman görüntülerimin anlam ifade etmesini isterim. Dali’ninkiler kadar eğlenceli olmadıkça akla dayanmayan sürrealizme karşı çok sabırlı değilim. Benim yaratma sürecim çok bilinçlidir, bazen kelimeler olmaksızın sezgisel düşünsem de ayrıntılarına indiğimde genellikle mantık vardır.



Her ne kadar özgeçmişlerden veya çalışmalarını anlatmaktan hoşlanmasan da, şunu merak ediyorum; çalışmaların insanların psikolojilerini direkt olarak ve sertçe tetiklediği için. Nasıl bir karakterin var?



Bunu merak etmemelisiniz çünkü benim görsellerim, benim kişiliğimle ilgili değil ve hakkımda bildiğiniz her şey işimle alakasız. Görseller benim felsefi görüşlerimi ifade ederken kendimi ve beni çalışmadan uzaklaştıran herşeyi bilerek ortadan kaldırırım.




Fotoğraf bir deforme etme, soyutlama, abartma veya sadeleştirme sanatıdır dersek, senin çalışmaların ve özellikle fotoğraflarına konu olan objelerin bu görüş içinde nasıl yer bulur?



Bir simyacı gibi çalışmayı seviyorum, temel (fotoğraflanmış) malzemeleri olmadıkları şeylere dönüştürüyorum. Ama anladığım kadarıyla bir önceki cümlenin kökeni ve romantik duygusunun bitmiş işle hiçbir alakası yok.



Çalışmalarının içinde kullandığın bazı ortak ögeler var; retinasız gözler, kavanoz içinde insan uzuvları vs. gibi… Bunlar senin çalışmaların içindeki anlatıma giden ortak betimlemeler (şifreler) mi tekrarlanarak kullandığın yoksa ilgi çekici imgeler mi sadece?



Bunlar göstermelik benzetmeler ama iç gözlemsel ya da görünüşlerin, kusurun, yalnızlığın vs. ötesinde. Ama incitmiyor, klas görünüyor.




Çalışmaların önemli ölçüde soyutlanmalar içeriyor. Toplumdan soyutlanma, benlikten soyutlanma, modern yaşamın ahlak, kültür ve zevklerinden soyutlanma gibi. Bunu biraz senin açından da açarsak, sanatsal bir soyutlanma arzusu mu yoksa toplumdan bir kaçış mı?



Çalışmalarım yalnızlıkla, değişik biçimlerde ilgili; bazıları istenmeden olan, bazıları seçilmiş yalnızlıklar… İnsanlar kendi hayallerinde çeşitli şekillerde yalnızlar. Çoğu gerçeği, gerçekten bilemiyor ve mantıklı olarak ilgilenmiyor. Kendi psikolojik hapishaneleri doğal eksikliklerden ve aynı zamanda sürekli kendi kendini kandırma eğilimlerinden oluşmuş. Toplumlarda bile insanlar, kültürü şekillendirerek ve kendilerini gerçeklerden uzaklaştırarak sadece kendini aldatmada birleştirilmiş olacaklar. Sanırım bu, kişinin hangi çevrelere sık sık gittiğine bağlı ama çoğu konuşmalarda ne kadar az bilginin iletildiği beni çok şaşırtıyor. O kadar ki; insanlar birbirlerinden de yalıtılmışlar. Birinin, diğerlerinin onayını kazanmak için davranmasını sağlayacak bağımlı duygusal güçlerden de şüpheliyim.



Eğer gerçeği ve mantığı arıyorsanız kendinizi sosyallikten bir derece isteyerek uzak tutmak aslında çok kötü bir fikir değil. (Makul düzeyde, modern yaşamın hoşnutluklarına karşı değilim) ”Yaratıklarım giderek artan bir şekilde özgürlüğünü kazanma, tarafsızlık arayışı, bireyselleşme ve özerklik girişimlerinde bulunmalarına rağmen” bu konuları sıkça tasvir ederler. Bence gerçeği bilmek mümkün. Sanırım bütün çaba psikolojik olarak doğa dışıdır. Doğanızı değiştirme derecesi başarı derecenizdir ve artık “insana ait” değildir. Teknoloji ve irade gücünün bunu gerçekleştireceğine tamamen inanıyorum.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN





We can make a definition that you are an artist who brings digital photography techniques and imagination together. When we look at your works we see that they are a little frightened and awesome. Why does your imagination get around surrealist levels? What is the reason of it? In fact are they images in every man’s imagination but is it a revealing of the images they shifted?



I refuse to be an artist, but that’s another discussion. I think surrealist aesthetics is good because it catches people’s eyes, and it offers a much larger visual vocabulary than if I would stick to normal looking scenes. Besides I prefer them to look blatantly symbolic and thought-inviting rather than risk them being passed as plain depictions of everyday life. And it is not about everyday life, but time and culture independent themes - the world and existence as it is, in contrast to our cultural delusions. You can guess whether I prefer Velázquez’s or Bacon’s pope. I like to make the visual appearance match the essence. And I try to invent metaphors that resonate intuitively in people’s imagination, and resorting as little as possible to esoteric symbolism only accessible to some. Maybe I do touch upon a few psychological archetypes along the way.




I want to know your process of creating a work both technically and intellectually (planning, editing etc) How much time approximately do you allocate for desktop?



The ideas are usually worked out mentally over 6-24 months, not continuously of course, but returning now and then to the thought, making more or less radical improvements with time. Thereby keeping track of maybe 20 ideas at any time, and most are eventually discarded. Hard to put a time estimate on this activity, but it is a pretty all-consuming one, half involuntary, half pursued. I’ll start to actually create an image when the idea appears to me as a good one. The practical execution takes around 80-150 hours or so. Most of it is probably just staring at it, doubting and second-guessing though.. I’m not very efficient.. and that’s one of the reasons I won’t do commissions.




It seems you pay importance to details. How do you decide that you finished a work? What is the moment you say “It is OK” ? When you look back do you want to make different things?



Half-way in the execution process the image is pretty much complete in all it’s details, and from there it is just excruciating touch-up work making sure every piece integrates correctly and comes together in a seamless whole. When it looks done it’s done. Later on I regret I didn’t do this or that differently of course…



How did you develop your technique?



I started with straight photography and it evolved as I learned do more and more with the computer. I’ll recommend anyone to begin that way too. Just focus on what kind of photo can be arranged today with the camera alone, next level is to tint the color in Photoshop…




Do you think photography is a tool for people to express themselves? Or is it a visuality adorning walls, books, magazines etc? How do the photographer and the viewer take up space in the definition of photograph? And what is your main concern in what you want to transfer to your viewers with your works ?



Photography can be used for many things. However I find myself less and less interested in Photography in itself. In the end it is just a tool to make images, and I view photographs like I view all other kinds of images, or even other forms of expression. And I use imagery as a tool to make people think in certain ways, particularly about the concepts of reality, existence, cognition and volition beyond the haze of subjective and social layers. Though often I can’t find my way out of a maze, and I’ll make a picture of it anyway, thereby in a sense paraphrasing the usual philosophical questions. In retrospect I can see that my older pictures reflect discarded ideas and have started to mock me..




Did you ever catch an image in your dreams and say “I should work on it”?



No. The few dreams I remember are nonsensical and uninteresting to me. In that way I am not a typical surrealist, because I always intend my images to make sense. I don’t have much patience for mindless surrealism unless it is as funny as Dali’s. My creative process is very conscious, though sometimes I think intuitively without words, but there’s usually logic to it when I break it down.



Although you don’t like to talk about backgrounds and works I wonder your character as your works trigger people’s psychology directly and hardly.



Well you shouldn’t wonder about that, because my images are not about my person, and anything you could know about me is irrelevant to my work. While the images express my philosophical views I deliberately remove myself and what concerns me alone from the work.




If we say photograph is an art of deforming, abstraction, exaggeration or simplification how will the objects that are subjected to your photographs take place in this view?



I work like an alchemist, I transmute base (photographed) materials into… well something they were not. But as far as I’m concerned, the origination and the romantic sense of the previous sentence bear no relevance to the finished work.



There are some common elements you use in your work; eyes without retina, human limbs in a jar etc… Are they common narrative descriptions (passwords) in your work you use repeatedly or just interesting images?



They are metaphors, for looking, but introspective or beyond appearances, imperfection, isolation etc. But it doesn’t hurt that it looks cool too.




Your works significantly have isolations such as isolation from community, isolation from personality, isolation from ethnic, culture and pleasure of modern life . If we open up is it a desire of artistic isolation or an escape from community?



My works deal a lot with isolation in different forms, some involuntary, others chosen. Humans are in some ways isolated in their own bubbles, for the most part unable to really know or deal rationally with reality. Their own psychological prisons made of natural shortcomings but also the constant tendency of self deceit. Even in societies people will only be united in self deception, forming culture, and isolating themselves further from reality. I guess it depends on which circles one frequents, but I’m generally stunned by how little information is actually communicated in most conversations. To that extent humans are also isolated from each other. I am also very suspicious of the interdependent emotional forces that will make one act in order to gain the recognition of others, in stead of following one’s independent reasoning, for recognition itself rather than achievement.



So I think that some degree of self imposed isolation from sociality is actually not a bad idea, if you seek reality and rationality. (Within reason, I’m not against the pleasures of modern life..) Often my creatures illustrate these issues, though they are increasingly in the attempts of breaking out, searching for objectivity, individuation and autonomy. It is possible to know reality I think. But I think the entire endeavor is psychologically counter-natural, and the degree to which you succeed is the degree to which you have changed your nature, and are not “human” anymore. I’m all for that, and technology and


willpower is going to make it happen.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Erlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller FotoğrafçısıErlend Mork : Karanlık Semboller Fotoğrafçısı

Gihan Tubbeh : Adrian


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



ADRIAN
Gihan Tubbeh




13 yaşındaki Adrian normal bir çocuk olarak dünyaya geldi; 3 yaşında bırakana ve şiddetli otistik teşhisi konulana dek normal olarak konuşuyordu. Şimdi tek kelime konuşmuyor ama kendini değişik davranışlarla ifade ediyor. Adrian çok özel bir çocuk. Kimsenin anlayamayacağı kendi evreni var. Çektiğim fotoğraflar vasıtasıyla Adrian’ın görüşünü ve ifadelerini göstermeye çalıştım; suyu, arabayla seyahat etmeyi ve camdan bakmayı, saç yahut toz gibi küçük şeyler biriktirmeyi, televizyonun statiğini ve pek çok şeyi seviyor. Ruhani ve kapalı dünyasının gizemini yakalamak çok zor. Anne babası o küçükken ayrımlış. Salyası akıyor, bazı sesler çıkarıyor, banyoya kendi başına gidemiyor ve kolaylıkla yürüyemiyor. Fakat inanıyorum ki bu, onun bir yüreği, gerçek yaşama ait eşsiz görüşü ve sınırsız düşüncelere sahip bir zekası olmadığı anlamına gelmiyor. Gün boyunca gerçekten çok sabırlı biri olan bakıcısı ile birlikte. Pek çok bakıcısı olmuş çünkü onlar, iletişim kuramadıkları bir çocuğa bakmaktan çabucak yorulmuşlar. Annesi onu çok seviyor ama onunla fazla zaman geçiremediği için çok üzülüyor. Bunun mücadeleyle dolu çok uzun bir yol olduğunu düşünüyorum, o Adrian’ın iyileşeceğini umut ederek acısını göz ardı etmeye çalışıyor.


Adrian is 13 and was born like a normal boy; he spoke normally until he quit and was diagnosed with severe autism at 3 years old. He doesn´t speak a word now but he expresses himself through different behaviors. Adrian is a very special boy. He has his own universe which nobody can understand. Through the pictures I took, I try to show Adrian’s visions and expresions; he loves water, going in the car and looking through the windows, picking up tiny things like hair or dust, the static of the tv, and lots more. It is difficult to capture the mystery of an inner and closed world. His parents got divorced when he was little. He drools, makes some noises, doesn´t know how to go to the bathroom alone and doesn´t walk easily. But this doesn’t mean that he doesn’t have a heart, a unique vision of the real world and a infinite mind of thoughts, I believe. During the day he is with the nanny who is really patient. He´s had a lot of nannies because they get easily tired of handling a kid with whom they can´t communicate. His mother loves him a lot, but suffers so much that she doesn´t spend much time with him. I believe that it’s a long way struggle and she is trying to ignore her pain, fighting with the hope of Adrian´s progress.

Çeviri (translated by) : Berna AKCAN


















Gihan TUBBEH Hakkında

(
26-Peru) Peru’nun başkentinde Centro de la Imagen’de fotoğrafçılık okumadan evvel 3 yıl Lima Üniversitesi’nde ses-görüntü iletişimlerinde öğrenim gördü. Çalışmaları; Peru’da pek çok yayında yer aldığı gibi Die Zeit, Travel and Leisure ve Vision dergilerinde yayınlandı. Gihan’ın çalışması birçok grup ve kişisel serginin ve Versus Photo’nun bir parçasını oluşturdu. 2009’da WWP Joop Swart Masterclass’a katılan 12 fotoğrafçıdan biriydi. Gihan bu yıl Dünya Basın Fotoğrafları Yarışması’nda “13 yaşındaki otistik Adrian” ile Gündelik Yaşam Hikayeleri’nde birincilik kazandı. Son olarak; Mayıs’ta iki yıllık seminere başlayacak olan Reflexions Masterclass’a katılmak üzere seçildi.


Gihan Tubbeh



About
Gihan TUBBEH


Gihan Tubbeh (26), Peru, followed three years on audio-visual communications at the University of Lima, before studying photography at the Centro de la Imagen, also in the Peruvian capital. Her work has appeared in Die Zeit,Travel and Leisure, and Vision magazine, as well as in numerous publications across Peru. Gihan’s work has formed part of a number of collective and personal exhibitions and forms part of Versus Photo, a peruvian collective of photographers. On 2009, she was one of the twelve photographers who joined the Joop Swart Masterclass of WWP. This year, Gihan won the 1st prize in Daily Life stories with “Adrian, a 13-year old autist” of the World Press Photo competition. Recently, she has been selected to join Reflexions Masterclass which will begun on May for a two-year seminar.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : AdrianGihan Tubbeh : Adrian