Aylık arşivler: Şubat 2010

İşitme Engelli Gençlerle Fotoğraf Eğitimi Projesi Fotoğraf Sergisi



İşaret Dilinden, Fotoğrafla Anlatmaya




Teknolojik gelişmeler sayesinde teşhis ve tedavi kolaylaşsa da, engellerin aşılması için hala en önemli unsurun insani yaklaşımlar olduğu gerçeğiyle yola çıkan Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği (AFSAD), işitme engelli gençler için kolları sıvadı.



AFSAD, Dünya Bankası ve Hollanda Büyükelçiliği işbirliği ile düzenlenen İşitme Engelli Gençlerle Fotoğraf Projesi sayesinde, 18 genç, fotoğraf dünyasına kazandırıldı.



Dünya Bankası’nın, “Türkiye’de Gençlik: Geleceğimizi Şekillendirelim” konulu, “Yaratıcı Kalkınma Fikirleri Yarışması” kapsamında hayata geçirilen ve Hollanda Büyükelçiliği’nin maddi desteği ile sürdürülen İşitme Engelli Gençlerle Fotoğraf Eğitimi Projesi’nde son aşamaya gelindi. Yaklaşık 6 aylık projenin 4 ayını kapsayan eğitimler sonrasında ortaya çıkan fotoğraflar, bir sergiyle sanatseverlerin beğenisine sunulacak.



İşitme Engelliler Gelişim Merkezi ile İlkemiz Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nden gelen işitme engelli gençlerin, temel ve ileri düzey fotoğrafçılık dersleri alabilmesi için AFSAD eğitmeni Fazlı Öztürk ve Derya Büyüktanır, işaret dili tercümanları H. Hüseyin Korkmaz ve Cem Korkmaz’ın yanısıra AFSAD’da fotoğraf eğitimleri almış farklı mesleklerden 15 asistanın görev aldığı projenin sonuçları, Ankara Barosu Sergi Salonu’nda 6-12 Mart 2010 tarihleri arasında görülebilir.



Tarih: 6 Mart 2010, Cumartesi


Saat: 18.00


Yer: Ankara Barosu Sergi Salonu, Ihlamur Sokak No:1 Yenişehir Ankara (Zafer Çarşısı karşısı, Divan Pastanesi arkası)

İşitme Engelli Gençlerle Fotoğraf Eğitimi Projesi Fotoğraf Sergisi

Birinci KADIN BAŞARIR Fotoğraf Sergisi



08 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Adana’da başarılı olmuş 5 önemli kadının öykülerini anlatan “Birinci KADIN BAŞARIR” sergisine katılmanızdan onur duyarız.



08 Mart – 21 Mart 2010


Sergi Açılış Kokteyl: 18.30


Adana Kültür Sanat Merkezi


(Tarihi Kız Lisesi Binası)




Veronika Arman


Nesrin Olgun Arslan


Nesrin Çıtırık


Ahenk Demir


Figen Doran



Fotoğrafçılar



Ogün Burduroğlu


İlhan Maraşlı


Aslışah Yayıcı


Selda Dölekoğlu


Zafer Koç



Sanat Yönetmeni


S. Haluk Uygur

Birinci KADIN BAŞARIR Fotoğraf Sergisi

4. Sami Güner Kupası Ödül Töreni ve Gösterileri



4. Sami Güner Kupası Ödül Töreni ve Gösterileri




Derneğimizin düzenlediği Sami Güner Kupası fotograf gösterisi yarışmasının ödül töreni, 20 Şubat Cumartesi günü 16:00’da Fotografevi’nde yapılıyor.



21 Şubat 1991’de kaybettiğimiz derneğimizin ilk başkanı Sami Güner’in anılması ve çalışmalarından örnekler izlenmesinin ardından, yarışmacılara ödülleri ve sertifikaları verilecek ve başarılı bulunan gösteriler izlenecek. Cumartesi’nin programında, kupa alan gösteriler ve ikinci katılımda başarılı bulunan gösteriler var. Yarışmaya ilk kez katılıp başarılı bulunan 19 gösteri ise, 22 Şubat Pazartesi ve 23 Şubat Salı günleri 19:30’da izlenecek.




Etkinlik programı şöyle:



20 Şubat 2010, 16:00


Ödül Töreni


Behiç Günalan Süpürgenin Yalnız Ustaları


Bilkan Uçkan Kuşların Dansı


Birol Üzmez Kortejo Aile Evleri


Erol Mollaibrahimoğlu Adımlar


Ahmet Çağlar Kurbanlıklar


Bekir Tuğcu Cansız Bedenlar


Bülent Suberk İki mahalle


Fikret Özkaplan Anadolu’da Semah


Gülcan Acar Yağmurdan Sonra


Tahir Özgür Anadolu’nun Alın Teri


Tolga Taçmahal Metro


Tülün Üzmez Akvaryum


Yasemin G. Erentürk İZEV’de bir gün



22 Şubat 2010, 19:30


Ahmet Remzi Tülüce Keramikçilik


Ali İhsan Ökten Gökyüzünde Çalışanlar


Arif Avize Makronun Dili


Engin Göneysu Hasankeyf


Enver Şengül Sultanlar Şehri Edirne


Hasan Yelken Tutsak Kanatlar


Hatice Ş. Balioğlu Hal’in Halleri


Hüseyin Türk Buyrun Er Meydanına


Nadire Günday Kırmızı Çömlekler Diyarı


NAFOD Asırlık Çınarlar



23 Şubat 2010, 19:30


Nevzat Yıldırım Süpürgeci Zanaatkarlar


Okan Yılmaz Eğer


Orhan Turan Doğanın İzinde


Ömer Yağlıdere Dalmak Özgürlüktür


Önder Turacı Göldekiler


T. Kırallı – B. Tuğcu Tersane-i Amire


Uygur-Yılmaz-Şen-Sertkalaycı Tesbihsiz Hapishaneler


Ümit Özgür Ötücü Kuşlar


Yücel Zorlu Kar Sesi




4. Sami Güner Kupası 2010 Sonuçlar Listesi




Kupa Ödülü



Behiç Günalan, Edirne, Süpürgenin Yalnız Ustaları


Bilkan Uçkan, Bandırma, Kuşların Dansı


Birol Üzmez, İzmir, Kortejo Aile Evleri


Erol Mollaibrahimoğlu, Manisa, Adımlar



İkinci Kez Katılıp Başarılı Olanlar



Ahmet Çağlar, Bursa, Kurbanlıklar


Bekir Tuğcu, İstanbul, Cansız Bedenlar


Bülent Suberk, Bursa, İki mahalle


Fikret Özkaplan, Ankara, Anadolu’da Semah


Gülcan Acar, Ankara, Yağmurdan Sonra


Tahir Özgür, Mersin, Anadolu’nun Alın Teri


Tolga Taçmahal, İzmir, Metro


Tülün Üzmez, İzmir, Akvaryum


Yasemin G. Erentürk, İstanbul, İZEV’de bir gün



İlk Kez Katılıp Başarılı Olanlar



Ahmet Remzi Tülüce,Kocaeli, Keramikçilik


Ali İhsan Ökten, Adana, Gökyüzünde Çalışanlar


Arif Avize, Kahramanmaraş, Makronun Dili


Engin Göneysu, İstanbul, Hasankeyf


Enver Şengül, Edirne, Sultanlar Şehri Edirne


Hasan Yelken, Gaziantep, Tutsak Kanatlar


Hatice Ş. Balioğlu, Hal’in Halleri


Hüseyin Türk, Ankara, Buyrun Er Meydanına


Nadire Günday, Aydın, Kırmızı Çömlekler Diyarı


NAFOD, Nazilli, Asırlık Çınarlar


Nevzat Yıldırım, Adapazarı, Süpürgeci Zanaatkarlar


Okan Yılmaz, Edirne, Eğer


Orhan Turan, Bursa, Doğanın İzinde


Ömer Yağlıdere, Bursa, Dalmak Özgürlüktür


Önder Turacı, Bursa, Göldekiler


T. Kırallı – B. Tuğcu, İstanbul, Tersane-i Amire


Uygur-Yılmaz-Şen-Sertkalaycı, Adana, Tesbihsiz Hapishaneler


Ümit Özgür, Denizli, Ötücü Kuşlar


Yücel Zorlu, İstanbul, Kar Sesi



Seçici Kurul:



Cengiz Karlıova


İbrahim Göksungur


Yusuf Darıyerli


4. Sami Güner Kupası Ödül Töreni ve Gösterileri4. Sami Güner Kupası Ödül Töreni ve Gösterileri4. Sami Güner Kupası Ödül Töreni ve Gösterileri4. Sami Güner Kupası Ödül Töreni ve Gösterileri

Uğur Günay Yavuz Fotoğraf Sergisi : İstanbul’da



“İSTANBUL’DA”¦” Fotoğraf Sergisi



Uğur GÜNAY YAVUZ’un Antalya’da açtığı ilk kişisel sergi olan “İstanbul’da”¦” Artpark Gallery’de 15 Şubat-10 Mart tarihleri arasında izleyici ile buluşacak.



Sergi, sanatçının 2007-2008 yıllarında İstanbul’a dair çekmiş olduğu otoportre fotoğraflarından oluşmaktadır.



Günay Yavuz’un “İstanbul’da”¦” başlıklı Fotoğraf Sergisi 3-17 Kasım 2008 tarihleri arasında, M.S.G.S.Ü. Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi Sarnıç Galerileri’nde sergilenmişti.



İSTANBUL…


Yeşilmiş,


Hızlı,


Soğuk,


Sıcak,


Tarihi,


Virane,


Kalabalık,


Yalnız,


İnsanlar yalnız,


Ben yalnız.


”¦Güzel.





Uğur Günay Yavuz



1977 Ankara doğumlu olan Günay Yavuz, 1999 yılında Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nde lisans eğitimini, ardından 2002 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sinema TV Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2000 yılında Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 2003-2009 yılları arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf programında sanatta yeterlik eğitimini tamamladı ve bu süre zarfında Fotoğraf Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak görev yaptı. 2009 Eylül ayından itibaren Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’ndeki görevine geri döndü.



2007 yılında İstiklal Caddesi’nde gerçekleşen “Beyoğlu’nda Sanat” “Semtten kente bakış” başlıklı etkinliğe “Devinim” isimli projesi kapsamında Mis Sokak’ta kişisel açıkhava sergisi ile katıldı. Yine 2007 yılında Yakın Doğu Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından düzenlenen V. Uluslararası Fotoğraf Günleri kapsamında “Ben-im” temalı kişisel sergi ile yer aldı ve 2008 yılında “İstanbul’da”¦” başlıklı sergisi M.S.G.S.Ü. Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi Sarnıç Galerileri’nde sergilendi. Ayrıca yurt içi-yurt dışı çok sayıda karma sergiye katıldı.



www.ugurgunay.com



Artpark Gallery


Adres: Altındağ Mah. Turgut Reis Cad. 147.Sk. Ceylan Ap. No:6/12 07050 Antalya Merkez Tel: (0242) 248 04 10 Faks: (0242) 248 02 11


www.artpark.com.tr

Uğur Günay Yavuz Fotoğraf Sergisi : İstanbul'da

Arif Aşçı ile Röportaj


“Bazen projelerimi, çalışmalarımı sponsorlara teklif ediyorum, bir kitap olsun, bir sergi olsun diye. Her 10 tekliften 9’u geri dönüyor. Özellikle Türkiye’de teklif aylar sonra geri dönüyor buna çok sinirleniyorum. Ulaşamıyorsunuz bile. O kadar sanatçıyı aşağılayan sürece giriyor ki, bazen nefret ettiğim bile oluyor yaptığım şeyden, bu ülkeden, işleyişten…”






Söyleşi ve Söyleşi Fotoğrafları: Pınar Dağ



Fotoğraflar: Arif Aşçı “İstanbul Panorama”






Pınar Dağ: Şu anda kayıttayız. İstanbul Panorama projenizden başlayabiliriz. Ya da projeleri çalışma şeklinizden. 90 fotoğrafı kapsıyor denilmiş ancak daha fazla öyle değil mi?



Arif Aşçı:
Binlerce fotoğraf var ama, ancak 110-120 fotoğraflık bir kitap olarak çıkacak.



Pınar Dağ: Şöyle başlayalım. Proje odaklı mı çalışıyorsunuz?



Arif Aşçı: Aslında öyle uzun uzadıya şöyle bir proje yapayım diye çıkmıyorum yola. Hep tesadüfler araya giriyor, bir fikir diğer bir fikri kıvılcımlıyor. Ben biraz deneyerek düşünüyorum, bir adım, bir adım daha atarak, biraz üzerinde çalışarak düşünüyorum.




Pınar Dağ: Yarı yola kadar gidip, olurunu görüyorsunuz.



Arif Aşçı: Evet, biraz adım atıyorum olup-olmayacağını görüyorum. Sadece düşünce ile ilgili olsa, metin olsa, bütün bir düşünceyi sadece kafada başlatıp, yazıp sonuçlandırabilirsiniz.



Pınar Dağ: Yazarlar gibi?



Arif Aşçı: Yazarlar, filozoflar gibi. Ama bizimki öyle bir iş değil. Örneğin şuradaki bir sandalyeyi yapayım deseniz elinize bir tahta, bir keser, bir testere, bir çekiç almanız lazım. Dükkânda ne kadar tahta var bakmanız lazım! İşte bu da öyle”¦ Hem kalbe, hem göze hitap ediyor. Ben 1986’da, yani yaşıma göre çok geç bir yaşta fotoğraf makinesini elime aldım. Çünkü esas resim eğitimi aldım. Resim hocalığı yaptım, gravür yaptım. Çok sonra, 28 yaşında elime kamerayı aldım. Geç kalmış olduklarını düşünenlere duyurulur.






Pınar Dağ: :) Çok geç sayılmaz ama”¦ Yani 28’de başlıyorsunuz.



Arif Aşçı: Önce resimle başladım. Resim eğitimi! Yani 18 yaşımda İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine girdim, resim okudum, sonra aynı akademide asistanlık yaptım ama resmi bırakıp fotoğrafa başlayışım 28 yaşında oldu.




Pınar Dağ: Biri diğerinin uzantısı olmuş sanki.



Arif Aşçı: Evet, tabii öyle söylemek lazım. Resim görgü ve bilgisi yıllar sonra fotoğrafa çok kapı açıyor. Şimdi iyice iki ucu bir araya geldi. Fakat yine de “Fact” bu yani. Uzun yıllar, İpek Yolu yolculuğu da dahil olmak üzere,1986’dan 2003 yılına kadar 35mm bir kamerayla, önceleri Olympus, Nikon sonra Leica, bunların bir önemi yok ama şunu belirtmek istiyorum 35mm bir kamerayla çekim yaptım hep. Ve mümkün olduğu kadar az malzemeyle, yani bir kamera bir objektif ve yalnızca çektiğim şeye odaklanarak çektim. İşte pek çok kitap çıktı, İpek Yolu yapıldı, Bahtabakan yapıldı filan bu davranışla. 2003 yılında alışkanlıklarımı biraz değiştirme gereksinimi duydum. İşte İstanbul-Panorama serisinden bahsediyorum.





“2003’de bir New York’a gittim. Sarkis Baharoğlu vardır, Ara Güler’in eski asistanı, çok iyi bir fotoğrafçıdır ayrıca, şu anda New York’ta yaşıyor. Onun evinde kaldım, çok eski dostumdur, hatta ona çok midyeli pilavlar yaptım.”




Pınar Dağ: Yaşamdaki tüm anlar var gibi çalışmalarınızda.



Arif Aşçı: Ama işte binlerce kare çekince, bir de esas,7x 24 saat bunu düşününce, başka hiç bir iş yapmıyorum yani, sadece fotoğraf çekiyorum. Hayatımda başka hiçbir şeye yer yok. Neyse ki bir ara dur deme ihtiyacı hissettim, 2003 yılında. Bu ev (şu an ve on yıldır yaşadığım)yapıldı edildi, tamir edildi, yerleştirildi. Karanlık odada baskılar yapıyorum. Projeler devam ediyor. İpek yolunun röportajları yayınlanıyor, filmi televizyonlarda gösteriliyor filan, iyi kötü çark dönüyor. Geçim kaynağı çok olmamakla birlikte, hakikaten ayda 1000 doları geçmeyen bir durumdan bahsediyorum. Allah’tan çoluk çocuk yok ta idare ediyorumJ Bir bu ev mülküm, harcamalarımı minimumda tutup hayatta kalıyorum. Para kazanmak için farklı hiç bir iş yapmadan. Buna baştan karar vermiştim. Akademiden bu yüzden istifa ettim! Sonuna kadar direnip, inandığım fotoğrafı çekerek geçimimi kazanmaya kararlıydım. İşte yıllar böyle geçti.




Evet, bir ara durmak istedim, şöyle derin bir nefes alıp, (yani aylarca elime kamerayı almayıp!) ‘’ya! Bir dur düşün bakiyim’’ dedim 2003 yılında. Tanpınar, düşünmek için durmak gerekir! Der ya! Yeni bir şeyler deneyeyim, bakalım beni nerelere götürecek. Hemen aklıma panoramik gelmedi. 2003’de bir New York’a gittim. Sarkis Baharoğlu vardır, Ara Güler’in eski asistanı, çok iyi de bir fotoğrafçıdır ayrıca, şu anda New York’ta yaşıyor. Onun evinde kaldım, çok eski dostumdur. Hatta ona çok midyeli pilavlar yaptım. Bayılır! New York’ta Çin mahallelerinde günlerce midye, çam fıstığı, kuş üzümü filan aradık pilav pişirmek için.




Pınar Dağ: Harika! :)



Arif Aşçı: Sonra oradan 8×10 inç(20–25cm) bir kamera aldım. Richard Avedon’un kullandığı cinsten, ahşap, aksamları sarı pirinçten, deri körüklü büyük bir kamera. Değişik bir şey yapmak hep aklımdaydı. Eve kurduk. Ağır! Rengi sarı olduğu için Sarıkız adını verdik. Kimlik sahibi bir kamera yani! Evde tripodun üzerinde kocaman gözüyle öylece bize bakıyor. İnsan gibi!



Önce biraz Galata’nın etrafında dolaştım, şöyle kapandığı zaman bir çanta haline geliyor. Omuzda da kocaman, kadastro memurlarınınki gibi ahşap bir tripod ile biraz bu civarda, Karaköy, kıyılar, Haliç dolaşıp başladım çekmeye. Tabii A4 kağıdı kadar film, onu tabii küvette aynı kum eler gibi, un eler gibi tek tek develope ediyorum, sonuç inanılmaz bir şey. Sadece formatın büyüklüğü değil farkı yaratan, büyük format kameraların objektifleri farklı tasarlanır, yani başka bir duygu taşıyor fotoğraflar. Yani bir fotoğrafın 35mm.lik bir kamerayla mı, yoksa büyük formatlı bir kamerayla mı çekilmiş olduğunu anlarsınız, elinizdeki baskı boyutu aynı olsa da, aynı netlikte olsa da”¦ Büyük formatlı bir kamerayla çekilmiş fotoğrafın duygusu çok farklıdır.




Pınar Dağ: Kaç kare yıkadınız?



Arif Aşçı: 50- 60 kare kadar var.



Pınar Dağ: Film rahat buluyorsunuz”¦



Arif Aşçı: Evet var var, satılıyor. Zaten New York’tan gelirken almıştım. Sonra gelenin gidenin portresini çekmeye başladım. Sağdan soldan, pencereden filan, fakat bir anda şey gibi oldu bu motosikletten inip trene binmek gibi oldu. Ağır yük lokomotifi sürmek gibi oldu. Önce yavaşlattı beni, giderek aynı şeyleri tekrar etmeye başladım. (Rus asıllı bir Amerikalı fotoğrafçı dostu giriyor içeri, Bodrum’a yolculamak üzere ilgileniyor kendisiyle Arif Bey.)



Arif Aşçı: Yuri iyi bir dostum. Yılda bir kez ziyaretime gelir. Josef Koudelka kaldı, Alex Webb’de kaldı. Nikos’ta kaldı. Ev büyük olduğu için! Arkada bir Magnum odamız var!




Pınar Dağ: Ev büyüklüğünden öte sizinle de ilgili olmalı. :)



Arif Aşçı: Vallahi her şeylerini getiriyorlar. İçkilerini de getiriyorlar, mutfakta salata da yapıyorlarJ Efendim nerede kalmıştık.



Pınar Dağ: Getirdiğiniz makinenin sizde yarattığı etkiden bahsediyordunuz.



Arif Aşçı: Ha işte. Motosikletten trene binmiş gibi oldum. Hiç de kullanan yok Türkiye’de. En azından benim tanıdığım, yani 20×25 çekip siyah-beyaz baskı yapan”¦ Sirkeci’de aylarca 20-25cmlik bir negatifi basabilecek bir agrandizör var mı diye soruşturmadığım adam kalmadı.? Kim var? Hiç basan oldu mu? Yok! Koca Türkiye fotoğrafçılığında yok. (Belki birkaç tanıtım fotoğrafçısında vardır, renkli filmle mimari filan çekmek için! Ama fotoğraf sanatından bahsediyorum burada!) Muhtemelen yüzyılın başında Abdullah Biraderler filan büyük formatlı cam negatif basmışlardır. Çünkü öyle eski makineler var. Kullanmışlar. Hilmi Nakiboğlu Fotoğraf Müzesinde var, (Yaa! Bakırköy’de böyle bir müze var!) orada bir sürü büyük formatlı makine var. Hepsi İstanbul’dan toplanmış. Zaten şu an, Yüzyıl başında İstanbul’da çekilen fotoğraflardaki teknik mükemmeliyetin çok uzağındayız hala. Çünkü fotoğraf, 1800’lerin ortasında, icadından hemen sonra yani, gelmiş Türkiye’ye. Beyoğlu’nda harika stüdyolar kurmuşlar, Osmanlı Coğrafyasını çekmişler. Topkapı Sarayı’nda yaşayanları, Padişahların çocuklarını çektikleri gibi Tophane Kahvelerinde nargile içen insanları da çekmişler. İnanılmaz güzel fotoğraflar, Foto Sebah, Kargopoulo, Abdullah Biraderler filan. Fakat sonra bizim bu Cumhuriyet kuşakları, böyle turizm bakanlığına poster çekmekle geçirmişler ömürlerini.. Hiç kimse bir Edward Weston gibi, bir Ansel Adams gibi doğaya, bir Avedon gibi, bir Sander gibi insan yüzüne, büyük boy bir fotoğraf makinesiyle, siyah beyazın o inanılmaz zengin tonalitesini arayarak bakmamış, bu maceraya, bu mesleğin zenaat tarafına, “craft” tarafına dalmamış hiç kimse.




Pınar Dağ: Çok üzücü.



Arif Aşçı: Çok üzücü tabii ki, çok kapkaççı gibi davranmışlar. Bize hiçbir görsel miras kalmamış. Yani ciddi bir fotoğraf görgüsü kalmamış. 50 yıllık, 60 yıllık 3 kuşak diyebileceğimiz isimler. Tırmalıyorum yani nasıl basılır böyle bir negatif. Baktım ki istediğim şeye ulaşamayacağım, dondurdum, vazgeçtim. Sadece kontakt baskılarını yapmakla yetindim çektiklerimin. Derken bir arkadaşımdan 6×17 bir panorama kamera ödünç aldım. Daha kolay oldu, orta format film kullanıyorsunuz, yürürken film değiştirebiliyorsunuz yani. Kullanımı daha kolay. Şehre, İstanbul’a 6×17 bir panoramanın gözüyle bakmaya başladım. Ama ortaya ne çıkacağını bilmiyorum henüz, aklımda hiç bir şey yok!




Pınar Dağ: Bilinç akışına bırakıyorsunuz kendinizi sanırım”¦



Arif Aşçı: Evet evet. Sokağa çıkıyorum.Vaktiyle elimde 35mm makineyle dolaşırken, İstanbul’un her yerinde ama yani, Halkalı, Menekşe, Rumelikavağı, yeni kurulan mahalleler, Beykoz”¦ Trene binip, vapura binip, adını bilmediğim otobüslere binip gidiyorum.





“Sirkeci’de aylarca 20-25 bir negatifi basabilecek bir agrandizör var mı? Kim var? Hiç basan oldu mu? Yok! Koca Türkiye fotoğrafçılığında yok. Muhtemelen yalnızca, yüzyılın başında Abdullah Biraderler o boyutta cam negatifler basmıştır.”




Pınar Dağ: Yalnız gidiyorsunuz değil mi? Yani malzemeleriniz var.



Arif Aşçı: Evet hep yalnız”¦ Bazen bir yerde bir saat kadar oturuyorum, bir şey var orada, bir şey olmasını bekliyorum, hissediyorum yani. Gözlerimi dikip bakıyorum bir saat. Orada kim bekler benimle? Kedinin kuşu beklediği gibi J Sonra, başlangıçta yaklaşık 100-200 makara çektim, onların kontakt baskılarını yaptım, derken Sirkeci’den bir Çekoslovak malı, bunu basacak ölçüde bir şey buldum. 13×18 basabilen ilkel bir agrandizör, böyle soba borusu gibi. İçerde var hala gösteririm. Derken küçük küçük basmaya başladım ve o günlerde New York’tan Alex Webb, Yunanlı Fotoğrafçı Nikos Economopoulos, Magnum Fotoğraf Ajansı’nın ünlü fotoğrafçısı Abbas, sık sık geliyorlardı. Özellikle Alex ve Nikos bende kalıyorlardı. Alex, İstanbul kitabını yapıyordu, Nikos, Doğu Anadolu’ya gidiyordu sürekli. Birlikte de dolaştık o dönemde. O sırada onlara bir gösterdim bu bastıklarımı, yaklaşık 30-40 kare. Fakat, henüz emin değilim neyin peşinde olduğumdan. Nikos, özellikle beş on tanesini ayırıp, ‘’Bunlar yeni şeyler, bunların üzerine gidilebilir!’’ diye cesaretlendirdi. Çünkü şeyden korkuyordum, Josef Koudelka’nın Kaos kitabı vardır çok sevdiğim, onun izinden gitmek, tuzağına düşmekten korkuyordum. Ustaların izinden gidilir tabii ki. Fakat Kaos çok güçlü bir kitap, o imgeleri ele alışı çok vurucu, özgün. Josef Koudelka, kişilik olarak ta, yapı olarak ta karizma, ve çok iyi bir fotoğrafçı, bence şu an yaşayan en büyük birkaç fotoğrafçıdan biri.



Böyle bir tehlike olmadığını, çünkü benim 6×17 formatla insanlara yaklaştığımı, (Kaos’ta insan yoktur, bir iki tane hariç.) bu ilk karelerin çok lirik, çok özgün bir yola doğru beni götürebileceğini söyledi Nikos.




Pınar Dağ: Burada yüz yüze geçen diyaloglar değil mi?



Arif Aşçı: Evet, tabii ki. Sabahları peynir, zeytin, ekmek, çay keyfi yapıyoruz. Akşamları ben balık kızartırken Nikos salata yapıyor. Bu tabii ki yakın olmakla ilgili. Josef burada 10 gün kaldı mesela. Önüne koyduğum çalışmalar oluyordu bazen, onları seçmesi, üzerlerinde iki laf etmesi için filan.




Pınar Dağ: Egodan sıyrılmış bir boyut aslında”¦



Arif Aşçı: Evet. Bu büyük ustalar oldukça yalın – rahat özellikle Josef için söylüyorum – Ben de gençken, Türkiye’deki usta bellediğimiz fotoğrafçılardan bilgi görgü almak için yanlarına yaklaştığımda karşılaştığım şeyleri hatırlıyorum da! Neyse bunlar çatallı konular. Bunlara girmeyelim.J



Pınar Dağ: Olur.




Arif Aşçı: İşte, henüz ucundan tutmuş olduğunu hissettiğim şeyin, ne olduğunu tanımlayamadığım şeyin, o görsel ipucunun biraz daha üstüne gideyim dedim. Bir 6 ay daha çalıştıktan sonra tekrar bir dönüp, yeni bir seçme yapıp, onları yeniden daha dikkate değer bir boyutta, 20 santime 60 santim, yeniden bastım, daha ince eleyerek. Derken böyle ortaya 30 – 40 kare bir şey çıktı. Sürekli onlara bakarak, gündüzleri çekerek, akşamları çektiklerime tekrar tekrar bakarak, – yani insan kendi çektiklerinden de öğrenir. Sadece başka ustalara bakarak değil – ‘’bu kare, ne olsaydı da, nasıl olsaydı da daha iyi olurdu!’’ gibi! Bu iş matematik değil, bilim de değil, yani duyguyla, ruhla, kalple”¦ Derken yol haritası netleşti. Bunun üzerine dedim tamam, artık yolun yarısını geçtin, yani boğazın sularının ortasına kadar yüzmüşsün geri dönüş yok. İşte 2003 yılında başlayan bu süreç 2007 yılına kadar sürdü. Yaklaşık 4 bin makara film çektim toplam. Ama her gün, işe gider gibi evden çıkıyorum, gün kararana kadar. Her gün on-on beş makara. Hafta sonu hepsini banyo edip küçük baskılar yapıyorum. Aralıksız dört yıl!




Pınar Dağ: Konuyu böleceğim ancak dijitali neden hiç düşünmediniz”¦



Arif Aşçı: Ben dijitale karşı değilim. Bir süre sonra büyük ihtimal bir dijital makine kullanabilirim. Bu anlamda tutucu değilim. Yalnız ben kimyayla uğraşmayı seviyorum. Hafta boyu makaralar dolusu film çekmeyi, hafta sonu karanlık odaya kapanıp onları develope etmeyi, çamaşır gibi hepsini salonun ortasında ipe asmayı seviyorum. Çektiğim fotoğrafın ham halini bir negatif şeklinde elimde tutmayı da”¦




Ben primitif yaşayan biriyim. Bıçakla ekmek doğrar gibi. Mesela başlangıçta pozometre taşırdım yanımda. Çünkü bu büyük makineler pozometresiz. Fuji 6×17 makineler pozometresiz. Sonra büyük format lens olduğu için üzerinde diyaframı F:22’de tutmanız gerekir belli bir netlik elde edilmek için. Diyafram sabit 22’de. Film 400 asa siyah beyaz. Sadece Shutter speed, 125’den 60’a 6o’dan 30’a bazen de 30’dan 15’e oynuyor. Çok basit bir mekanik var önümüzde. Çok basit yani. Bazen bütün gün diyafram 22’de enstantane (shutter speed) 60’da sabahtan akşama kadar dolaştığım olurdu. Başka hiçbir ayarına dokunmadan. Sadece hafif bir fokus yaparak. O zaman sadece kafanızdaki imgenin peşinde koşuyorsunuz. Sabahtan akşama kadar bir yerde bir kahve molası, bir sandviç molası. Bak bunu tavsiye ederim gençlere: Keep simple! (basit tut) yani zorlaştırma. Neyse, bu 3-4 sene içersinde çekimler olgunlaştı, binlerce kare arasından seçe seçe 100-110 kareye kadar indirdim. Bu süre içersinde de bu fotoğraflardan yaklaşık 10-15 tanesi, 1 metreye 3 metre basılıp İstanbul Modern’de sergilendi. Derken 45 tanesi Brüksel’de, 40 tanesi Güney Kore’de sergilendi. Derken 66 tanesi Moskova fotoğraf bianelinde sergilendi. Birçok yayın organı yer verdi. Le Monde, hafta sonu ekinde, (Le Monde2) 10 sayfa ayırdı.(Le Monde’un foto editörü Moskovadaki sergiyi gezmiş, bir İstanbul özel sayısı yaptı neredeyse.) Alman Photographie dergisi altı sayfa ayırdı. Air France dergisinde çıktı filan. Neyse, sonuçta proje olgunlaştı. Artık bittiğine karar verdim.




Pınar Dağ: Zamanı ya da bir dönemi anlatmıyor gibi fotoğraflarınız. Yani hangi yıla ait olduğunu sezmek zor İstanbul fotoğraflarınızı izlediğimizde.



Arif Aşçı: Bir belgesel fotoğrafçı değilim. Bu yaptıklarım asla bir dökümantasyon değil. Daha çok visual değerlerle (görsel değerlerle) ilişkiye geçen fotoğraflar. Ben sadece her fotoğrafa bir duygu yüklemeye çalışırım. Alabileceği kadar. Taşıyabileceği kadar.





“Kendi açımdan baksam herkes her şeyi çeksin derim, hukuki açıdan baksam mutlaka izni alınmalı diyebilirim. Fakat ben kendimi suçlu hissetmiyorum, göstere göstere çekiyorum. Konuşmadan sessizce bir kaş ve göz işareti ile şu an kadrajıma giriyorsunuz der gibi sözsüz, gülümseyerek, bir nevi o izin alıyorum.”




Pınar Dağ: Şiir anlatıyor gibisiniz aslında.



Arif Aşçı: Evet, fotoğraflarımın bir çeşit görsel şiir olmasına dikkat ediyorum. İşte onu ne kadar başarırsam fotoğrafın o kadar uzun ömürlü olacağına inanıyorum. Belki resimle olan ilişkimden kaynaklanıyor olabilir. Her bakan, fotoğraflarımda kendi hikayesini kursun isterim. Fotoğraflara, fotoğrafçısı tarafından iliştirilmiş uzun hikayelere karşıyım.



Pınar Dağ: Köpekler, kediler, kuşlar fazlasıyla var hayatınızda. Fotoğraflarınıza da yansıyorlar.



Arif Aşçı: Evet çok varlar. Bayılıyorum onlara.




Pınar Dağ: Kumrularınız da varmışJ Gelirken buğday aradım ancak bulamadım.



Arif Aşçı: J Evet var. İyi olurdu aslında, ekmek veriyorum. Seoul’u çektim geçen sene, o bir kitap oldu, göstereceğim birazdan, 15 milyonluk şehirde hiç hayvan yok. Ortasından ırmak akıyor harika, bizim Boğaziçi gibi, fakat hiç martı yok. Dağlardan gelen alüvyonlu sular olduğu için nehirde balık yok, o nedenle martı da yok. Bizim Boğaz da dev bir ırmak gibi ama muazzam balık var, martı var. Koca şehirden bir nehir kenarı fotoğrafı çekemedim. Böyle beton duvarlarla kapatmışlar, çoluk çocuk ta suya girmiyor. Dev bir bulanık su. Bizim Boğaziçi’nin eşi yok dünyada. İstanbul’un sokak köpekleri, İstanbul’un sokak kedileri ve İstanbul’un kuşları adı altında 3 kitabım çıktı. Görsel rol oynuyor hayvanlar çalışmalarımda Zoolojik bir araştırma değil.





“….hayatın kendi rol dağıtımını bekleyip, hayatın kendi tiyatrosunu kurmasını bekleyip, en uygun zamanda en uygun açıdan, bir daha hayat boyu tekrar etmeyecek olan o anı belgelemek.”




Pınar Dağ: Neyi anlatıyorsunuz? Neden fotoğraf çekiyorsunuz?



Arif Aşçı: Herkes gibi, çocukluğumdan beri biriktirdiğim görsel hafızamın peşinden gidiyorum. Günlük hayatı dikkatle gözleyip, gün boyunca olup biten her şeyin etrafında biraz dolaşarak, kedi gibi, biraz da hayatın kendi rol dağıtımını bekleyip, hayatın kendi tiyatrosunu kurmasını bekleyip, en uygun zamanda en uygun açıdan, bir daha tekrar etmeyecek o anı dondurmak istiyorum.



Çünkü hayat bize sunuyor kendini, sadece bakmak gerekiyor. Şöyle bir laf, bir arkadaşım geçenlerde belirtmişti, ‘’Hiçbir kurgu hayatın kendisi kadar sürreal ve ilginç olamaz’’ Hayat bakıp görebilene öyle sürreal kurgular sunabilir ki sana, bir sanatçının, ben yaratıcıyım, sanatçıyım, sürreal ressamım diyen hiçbir sanatçının yetişemeyeceği kadar”¦


Ben bununla yetiniyorum, buna belli bir saygıyla yaklaşıyorum.




Pınar Dağ: Kendinizi sokak fotoğrafçısı olarak ifade ediyorsunuz, bu farklı tecrübeler yaşatıyordur size. İnsanlarla olan ilişkiniz nasıl? Sokakta insan çekmek sıkıntı yaratıyor artık.



Arif Aşçı: Yok. Bir sürü teknik geliştirdim. Kadraja insan giriyorsa ve o insan bana bakıyorsa mutlaka gülümseyerek başımla selam veririm. Bir nevi olurunu alırım.




Pınar Dağ: Yoksa biz alışmış mıyız bu duruma? Yani ilerde sorun yaşamıyorsunuz öyle mi?



Arif Aşçı: Yok bazen soruyorlar, kızıyorlar tabii ki. Merak ediyorlar. Ben mutlaka bir göz izni alıyorum. Ama hepsini aşıyorsunuz. İlerde sorun olur diye bir şey söz konusu olmuyor. Yani kimse sizi burada dava etmez. Dünyada var tabii ki bu tarz olaylar. Fransa’da çok zorlaşmış, İngiltere’de de var.




Pınar Dağ: Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?



Arif Aşçı: Vallahi neresinden bakacağımı bilemiyorum. Kendi açımdan baksam, herkes her şeyi çeksin derim, hukuki açıdan baksam mutlaka izni alınmalı diyebilirim. Fakat ben kendimi suçlu hissetmiyorum, göstere göstere çekiyorum. Konuşmadan sessizce bir kaş ve göz işareti ile şu an kadrajıma giriyorsunuz der gibi sözsüz, gülümseyerek o izni alıyorum.



Pınar Dağ: Halkla ilgili mi bu? J



Arif Aşçı: Bu gülümseme ile ilgili aslında. Kore’de de çalıştım. Orada da bir göz izni alarak, gülümseyerek çalıştım.




Pınar Dağ: Sizin hakkınızda hep güzel şeyler yazılmış. Özellikle ekşi sözlük bu işin kulisini yapan bir etkiye sahip. Eviniz, kişiliğiniz, hoş sohbet oluşunuz. Her şey çok güzel anlatılmış. Kötü ya da zor tarafları yok mu hayatınızın? Burada belirtilenlerin aksine J



Arif Aşçı: (Gülüyor) Olmaz olur mu? Tek tek sorun.




Pınar Dağ: Peki. Sürekli üretmeye yönelik bir hayat sizi zorlamıyor mu? Neden hayatımı kolaylaştırmıyorum demiyor musunuz? Mutlu musunuz?



Arif Aşçı: Bazen şeyi soruyorum, vaktiyle bir kaç defa teğet geçtiğim, acaba bir aile kurup çoluk çocuğa karışsa mıydım dediğim oldu. 51 yaşıma geldim, çocukları da öyle çok seviyorum ki! Acaba geç mi kaldım! dediğim oluyor. Bu iş çok para getirmiyor, çok severek yapıyorum ve belli ki artık geri dönüşü yok ve hayatımın sonuna kadar elimde fotoğraf makinesi ile öleceğim. Ama çok para getirmediğini bile bile, çok sevdiğim için sürdürüyorum. Bazen, acaba daha iyi bir çark içine girse miydim, bir parça daha konforlu bir hayat yaşasa mıydım diye soru işareti beliriyor kafamda.



Bazen projelerimi, çalışmalarımı sponsorlara teklif ediyorum bir kitap olsun bir sergi olsun diye. Her 10 tekliften 9’u geri dönüyor. Hani Turkuaz gibi, İpek Yolu gibi büyük bütçeli, ancak sponsorlarla yapılacak işler yaptım ya! Yine de her teklifin cevabı ancak aylar sonra geri dönüyor. Buna çok kızıyorum. O kadar sanatçıyı aşağılayan bir sürece giriliyor ki bazen, nefret ettiğim bile oluyor yaptığım şeyden. Bu ülkeden, bu işleyişten nefret ettiğim oluyor.




Öte yandan fotoğrafla ilgili ciddi bir müze olmayışı, hiçbir ciddi kurum, vakıf olmayışı, fotoğraf yazarı, hiçbir ciddi fotoğraf sergileme mekanları olmayışı yıldırıyor. Bunların her birini yazsam onlarca madde eder. Ve bunların beni bezdirdiği ve yıldırdığı oluyor. Başka şeyden beslenmiyorum çünkü başka destek alabileceğim kaynağım yok çünkü.



Neyse, artık şikayet etmekten vazgeçtim ve biraz dışarı açılmaya, yurt dışından beslenmeye karar verdim. Madem öyle, başka yerlerde açarız diyerek Brüksel’de, Moskova’da, Seoul’da sergiler açtım. Türkiye’de olmuyorsa olmuyor ne yapalım.




Pınar Dağ: Hayat birçoklarımız için sabah uyanıp, pencereyi açıp rahatlayıp, günlük rutin hayatlarımıza karışmaktan öteye gitmiyor… Sizin için böyle değil. Acı çekiyor olmalısınız”¦



Arif Aşçı: Biraz zorlanıyorum, ama giderek karar vermiş olmanın rahatlığını da yaşıyorum diyebilirim. Bazen soruyorum kendime başka bir şey yapsa mıydım? Hayır! Yaptığım en iyi şey bu. Tabii ki yine de binlerce soru dönüyor kafanızda, akşam kafanızı yastığa koyduğunuzda tüm gününüz, konuşmalar, aklınızdan geçenler, doğan kuşkular oluyor. Yani tereyağından kıl çeker gibi değil bu durum.




Pınar Dağ: Hayata karşı bir inat var o zaman J



Arif Aşçı: Başka çare yok. Evet, başka çare yok ve evet hayata karşı biraz inatçı olmak gerekir. Bu şarttır. Yaptığınızı bir işte her zaman çok istikrarlı ya da kararlı olamayabilirsiniz. İnişleriniz ve çıkışlarınız mutlaka oluyor. Sonuçta ya çok sevdiğinizden ya başka nedenlerle ya da başka bir şey bilmediğiniz için yine sonuçta sürdürürsünüz. Bunun meyvesini ya toplarsınız ya toplayamazsınız. Hatta bunun beklentisi içinde de olmazsınız. Yaparken umut ve mutluluk veriyorsa size bazen bu yeter. Ben şimdi şunu söyleyebilirim, fotoğraf çekmek beni mutlu ediyor. Her gün ya da haftada bir gün yeni bir fotoğraf gördüğümde masamda bu mutluluk veriyor. Bu da yetiyor bana.





“Josef Koudelka’ya sordum burada evimdeyken, nedir önündeki planların diye. 72 yaşındayım, elimde kamerayla ölümü bekliyorum gibi bir laf etti, yani emekliliği yok bu işin.”




Pınar Dağ: Sizin bir röportajınızı okudum, orada şöyle demişsiniz ‘’işte bu en iyisi’’ diye bir fotoğrafım yok, çünkü bunun bir sonu yok demişsiniz. Sonsuza kadar devam eden bir süreç demişsiniz.



Arif Aşçı: Bir örnek vereyim. Josef Koudelka’ya sordum burada evimdeyken, nedir önündeki planların diye. ‘’72 yaşındayım, elimde kamerayla ölümü bekliyorum,’’ ya da ‘’ölümü elde kamerayla karşılamak istiyorum!’’ gibi bir laf etti. Yani emekliliği yok bu işin. Böyle gideceğiz işte.




Pınar Dağ: Siz bir ressam aynı zamanda bir sanat tarihçisi ve bir fotoğrafçısınız. Bunların hepsinin sizde tek bir karşılığı var mı?



Arif Aşçı: Var. her şeyin esası resim! İki boyutlu bir yüzeye bir görsel macera sığdırabilmek. Bu bir insan yüzü, bir hayvan imgesi, dini bir hikaye, bir motif, ya da boyalı bir el izi olabilir. Her şeyin başlangıcı resim!



Eski Mısırdan, hatta daha da öncesinden, Fransa’daki, o 30 bin yıl önceki
Lascaux (Laskö) mağaralarındaki resimlerden, Ortaçağ resimlerine, Bizans ikonalarına, Rönesans resimlerine, ve de günümüzdeki işlere bakın. Hepsinde sanatçının amacı, hareket eden, nefes alan, hacimli, üç boyutlu ve zaman içinde akıp giden o görüntü zincirinden bir tanesini alıp sabitlemek, O anı dondurmak, geleceğe bırakmak olmuştur. Bazen gördüğünü, bazen hissettiğini, hayal kurup, düşündüğünü. Baktığı bir insan yüzünü!




İnsanın en büyük trajedisi ölümlü olduğunun bilincinde olmasıdır. Bütün bu yapıp ettiklerimiz, ölünce tümüyle unutulup yok olmak düşüncesinden kurtulma, buna karşı, toz olup zamanın karanlığına karışma düşüncesine karşı zayıf bir çırpınıştır.



Geçen bir şair dostumla, Türkiye’nin en iyi şairlerinden biri olduğuna inandığım Birhan Keskin ile burada yemek yerken, o da benzer bir ifade kullandı. Bir diğer arkadaşım sormuştu, niye şiir yazılır? diye: ‘’Yok olup gitmeye karşıdır şiir!’’ demişti Birhan, ‘’Ölüme karşıdır şiir. Çaresiz de olsa bir var oluş çabasıdır.’’




Pınar Dağ: Anlıyorum. Peki bir sanat tarihçisi de olarak sanat adına 21. yüzyılı nasıl değerlendiriyorsunuz? Her şey daha kolaylaşmış gibi gözüküyor mu?



Arif Aşçı: Bence daha da kolaylaşmadı. Ben gençlerin kafasının biraz karışık olduğunu görüyorum. Neyin peşinde olduklarını netlemeleri, saptamaları sanki giderek zorlaşıyor. Bence her şeyin cevabı herkesin çocukluk hatıralarında yatıyor!






“En varlıklı ailelere git çoğunun evinde ya kitap yoktur ya duvarda resim-fotoğraf yoktur. Ya da moda diye sevmedikleri, anlamadıkları pahalı resimler alıp asarlar.”




Pınar Dağ: Siz, bir yere kadar gidiyorum projelerimde, duruyorum ve sonra karar veriyorum dediniz. Yoksa gençler sizin kadar sabırlı mı değil?



Arif Aşçı: Gençler de bunu yapıyor belki. Valla çok ta iyi gençler çıkıyor karşıma aslında. Ben iyimserim. Bu kafa karışıklığını böyle ifade ediyorum çünkü. Bu günkü gençlerin durumu bizim zamanımızdaki, vaktiyle bizim içerisinde olduğumuz kafa karışıklığından farklı. Önlerinde muazzam teknik olanaklar var. Bilgisayar, internet! Bugünleri hayal bile edemezdik! Ben Bilgisayar ve internet kullanıyorum ama çok sınırlı, hala ‘’Photoshop’’ kullanmayı bilmiyorum mesela.




Pınar Dağ: Bunu öğrenmeliyim dediğiniz oluyor mu?



Arif Aşçı: Denedim birkaç defa ama beynim almıyor. J Muhtemelen gençlerin beyni daha kıvrak. Onla doğuyorlar. Mesela bir konu ya da yazı hazırlıyorum, onu sadece kayıt etmekle kalmıyor kendi kendime mail yolluyorum. Bilgisayara güvenmiyorum yani, durup dururken elektrik kesilir, yazı siliniverir, kaybolur diye. 1998’de İpek Yolunda Son Kervan kitabının metnini yazıyordum bilgisayarda, her sayfayı, biter bitmez printerde basıyordum, kağıttan okuyordum yazdığımı. Her an bilgisayar çöker filan diye korkudan. Komik tabi bunlar. Ama giderek çok zeki gençlerle, ilginç fikirleri olan gençlerle karşılaşıyorum. Okullarda çok konuştum gençlerle, sanırım iyi bir kuşak geliyor, bir kısmını tanıyorum. Şu an içine girdiğimiz dönüşümün çok sağlıklı olduğunu düşünüyorum 1980 öncesini yaşamış, sol hareketlerden ve darbelerden geçmiş biri olarak şu an içinde olduğumuz sürecin çok daha iyi olduğunu düşünüyorum.




Bir normalleşme sürecine girdik, (ittire kaktıra da olsa) Asker kışlasına çekiliyor. Komşularla barışıyoruz, vizeler kalkıyor, Tarihle hesaplaşıyoruz, tabular yıkılıyor, medeni bir ülke olmaya doğru acılı da olsa adım adım ilerliyoruz. Heyecanla kalkıyorum her sabah. Sabah altıda filan koca bir fincan kahve yapıp internetin başına geçip gazeteleri okumak inanılmaz bir macera. Özellikle 8-10 gazeteyi takip etmek.





“Kore’nin yüzyıllardır, Japonya’nın, Çin’in de olduğu gibi


duvara resim, görsel asma geleneği var. Bizde daha düne kadar fotoğraf asmak günahtı.”




Pınar Dağ: Türkiye’de ürün veren sanatçıları nasıl görüyorsunuz, dünya profili ile değerlendirdiğinizde.



Arif Aşçı: Size bir örnek vereyim. Güney Kore 40 milyon nüfuslu. Seoul, tıpkı İstanbul gibi, 15 milyona yakın nüfusu var. Ben iki sene önce İstanbul Panoramasını Seoul’da açtığım zaman, yaklaşık 87 ayrı fotoğraf sergisi açıldı o ay. Bak resim demiyorum, sadece fotoğraf! Hangisine gideceğimizi şaşırdık. Sokaklarda, duvarlarda yüzlerce sergi afişi var. Sürekli yenileri asılıyor. Düşünün Türkiye’nin yarısı nüfusunda bir ülke burası. Ama mesela Kore’nin yüzyıllardır, Japonya’nın, Çin’in de yüzyıllardır olduğu gibi duvara resim, görsel asma geleneği var. Bizde daha düne kadar fotoğraf asmak günahtı. Annem-Babam resim ya da fotoğraf astırmazdı duvara ben akademide resim okurken. Günahtır derlerdi. Hani herkes bilir ya, İslam öncesi putperestlik vardı ve artık her imge put olarak algılandığından, namaz kılınan mekanda canlı imgesi asılmazdı. Hala onun etkisiyle olacak. Yaptığım resimleri duvara astırmazlardı.




Pınar Dağ: Resim çalışıyordunuz oysaJ



Arşif Aşçı: Evet, resim çalışıyordum akademiye girmişim. Güzel sanatlar. Ders yapıyorum yani. Yaptığım ders evde günah. Hatta babam bir keresinde: ‘’Oğlum hep resim yapıyorsun, biraz da ders çalış!’’ dedi. Bu yasağın etkisi yalnızca bu coğrafyada (Türkiye dahil tüm Orta ve Yakın Doğu coğrafyasından bahsediyorum) bir resim geleneği olmayışı ile sınırlı değil, bir resim-ya da bir fotoğraf-ile görsel, duygusal bir ilişkiye geçme geleneği oluşmamış. Bak bitki ve çiçek resimlerine karşı değiller. O yüzden camilerin içi çiçekli çinilerle bezelidir filan. Kuran sayfaları bile çiçeklerle süslenir. Bunun uzun zamandaki etkilerine gelince, bizim resim ve fotoğraf tarihimiz bir manzara, güzel manzara tarihidir. Resim tarihimizde bir Caravaggio, fotoğraf tarihimizde bir Richard Avedon, bir August Sander olmayışı bundandır. Hala amatör fotoğraf kulüpleri, üyelerine teknik bilgileri öğrettikten sonra, hurraaa, otobüslere doluşup pikniğe, Yedigöller’e filan götürürler, manzara çekmek için. Kimse duvarına yabancı bir insanın suratını asmak istemez, ama manzara asılır.




Pınar Dağ: Gençler yanınıza geliyor mu hiç? Sizi ziyarete?



Arif Aşçı: Çok geliyorlar. Yani kapım hep açık. Sohbet ediyorum, kitaplarımı paylaşıyorum yani hep kapım açık. Portfolyolarına bakıyorum. Yardımcı olmaya çalışıyorum. Akademi’de çok sevdiğim bir hocam vardı, Özer Kabaş, 1997’de kaybettik. İstanbul’a geldiğim ilk günlerde çok elimden tuttu, yıllar önce ve kendime olan inancımı ve özgüvenimi sağladı. Yani yaptığım çalışmalara bakarak ve beni motive ederek. O yüzden bunun bana, “bir el verilmiş” olduğunu düşünüyorum, eski sufi geleneğinde olduğu gibi. Ben de borcumu ödüyorum sanki.




Pınar Dağ: Kaç yaşındaydınız o zaman?



Arif Aşçı: Daha çok küçüğüm 17 -18 yaşındayım. Akademi’deki ilk günlerimden biri. Bir ders akşamı, Adana’da yaptığım kara kalem çalışmalarıma baktı ve herkes dağılırken bana dönüp: ‘’Sen bekle burada gitme bir yere’’ dedi. Sonra alıp beni Yeniköy’e evine götürdü. Ve orda yemek yedik, (hatta o gece orada kanepede yattım. Sabah Akademiye tekrar birlikte geldik.) Ve desenleri eşine gösterdi. Kendimi çok özel hissettim. 17 yaşındaydım ve o günün izini hayat boyu sürdürdüm ve taşıdım. Yani ben özelim, daha da özel olmak için çok çalışmalıyım! Yani bu duyguyu bu sorumluluğu verdi bana. Hala da çalışıyorum. O yüzden de benden ilgi, yardım, görgü, destek her neyse meslek adına bir şey isteyenden asla esirgemiyorum. Sadece kapımın zilime basmaları yeterli. Kitaplarımı, verebileceğimi verebilirim diye düşünüyorum, Akademideki o ilk günün aşkına! Hocamın ruhu şad olsun.




Pınar Dağ: Ünlüsünüz ama çok fazla gerçeklerle yaşıyorsunuz”¦ (Dalay Lama ile el ele tutulmuş bir fotoğrafı asılı duvarda”¦)



Arif Aşçı: Şimdi Dalay Lama 40 yılın yetiştirdiği bir ruhani lider, Kuzey Hindistan’da yaşıyor, Tibet’in yasal hakları için mücadele ediyor. İnanılmaz bir karizması var. Ama mesela Josef Koudelka burada yanımda 10 gün kaldı. Ne karakter! Bu kadar müzevazi olunur mu? Öyle yalın bir hayatı var ki! Derviş gibi! Aslında dünyanın en büyük fotoğrafçılarından biri. Bizim, dünya ölçeğinde teraziye koysan, üçüncü sınıf sayılacak bazı tanıtım fotoğrafçılarımız pop star gibi davranıyor. Bazen televizyonda filan görüyorum. Utanç verici!




Pınar Dağ: Bağışlayın ama sanatçılar tanrılaşmayı hedefliyor ve sıklıkla bunu dayatıyorlar. Sözlerle ifade edilmese de, böyle kabarıp – inen göğüsleriyle anlatıyorlar pek tabii ki!



Arif Aşçı: Bunu ancak budalalar yapar. Yani kibir yedi günahlardan biridir! Hele bizim coğrafyada!




“Elipsis’de en son bir karma sergi açtık, orada genç kuşaktan Sevim, Serkan, Aylin vardı üçü de çok ümit vaat eden gençler. Çalışkanlar, takdir ediyorum. Bilgi Üniversitesi’nde bazı gençlerin işlerini takip ettim okul sergilerinde. Yepyeni arayışlar var.’’




Pınar Dağ: Fotoğrafçıların yayıncılarla olan ilişkisine biraz değinmenizi isteyeceğim, kitapları olan biri olarak.



Arif Aşçı: Çok eksik görüyorum. Türk fotoğrafçılarına yönelik iyi fotoğraf yayını yapabilen yayıncı çok az. Aslında şu son birkaç yıl içerisinde tabii ki yavaş ta olsa, bir hareketlilik var. Fotoğraf kitabı alma alışkanlığı da diğer şeyler gibi, duvara resim, fotoğraf asmak gibi, daha yeni yeni oluşuyor. En büyük eksiğimiz iyi bir fotoğraf dergimizin olmayışı. Fotoğraf yazarı, fotoğraf kritiği başka türlü nasıl yetişir? Gazetelerde de fotoğraf yazısı çıkmıyor ki? Bizim yazı yazan insanlarımız yazıdan anlar sadece, fotoğraftan, resimden anlamaz. Kafka, desen bilir, Sartre desen bilir de Andre Kertesz desen bilmez, daha yakından, Cindy Sherman desen de bilmez. Batıda, Susan Sontag gibi edebiyatçılar, John Berger gibi, Roland Barthes gibi düşünürler görsel malzemeye ne kadar önem vermişlerdir oysa. İşte hepsi birbirine bağlı. Önümüzdeki on yılda bir retrospektif kitap yapmayı düşünüyorum. İşte 86’dan beri, bütün dönem fotoğraflarımı kapsayacak, bir başvuru kitabı, hani kalın bir tek kitapta on ayrı bölüm ve on ayrı set fotoğraflardan oluşacak, bu bölümler için ikişer, üçer sayfalık on ayrı metin yazılması lazım. Kara kara düşünüyorum, kim yazabilir diye, aklıma kimse gelmiyor! Fotoğraf yazarı yetişmiyor ki!




Pınar Dağ: Türk fotoğrafçıları hakkında ne düşünüyorsunuz?



Arif Aşçı: Bizim kuşaktan işinin ehli insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. İşte ilk aklıma gelenler Ahmet Elhan, Nazif Topçuoğlu, Ömer Orhun”¦ Genç kuşak daha canlı.



Şimdi Elipsis’de en son bir karma sergi açtık, orada genç kuşaktan Sevim(Sancaktar), Serkan (Taycan) Aylin (Dinçel) vardı, üçü de çok ümit vaat eden gençler”¦ Çalışkanlar takdir ediyorum. Bilgi Üniversitesinde bazı gençlerin işlerini takip ettim okul sergilerinde. Ancak çok ta sık takip edemiyorum. İyi bir mecra yok ki onları görebilecek. Geniş açı iyi bir mecraydı eskiden ama şimdi yok. Ben size sorayım nereden takip edebilirim! Belki internetten?





“Avangard olmak yetmiyor, yeni bir şey üretmek yetmiyor. Parlak fikir yetmiyor, parlak fikir reklam ajanslarında işe yarar. Parlak sloganlar onların işine yarar. İyi sanatta parlak bir fikirden daha fazlası olmalı, sezgi, ruh, vicdan, çok özel bir harmandır, bu denge


olmalı.”




Pınar Dağ: :) Fotoritim bu konuda oldukça sıkı çalışıyor, buradan takip edebilirsiniz.



Arif Aşçı: Ben bir bakayım o zaman!




Pınar Dağ: Güncel sanata nasıl bakıyorsunuz? Radikal’de buna yönelik bir açıklama yapmışsınız.



Arif Aşçı: Ben akademik sanat eğitimi gördüğüm için güncel sanat yapmadım. Ama arkadaşlarımız oldu yapanlar. İlgi ile izledik yaptıklarını ama hiçbiri bugüne kalmadı. Tabii, kavramsal sanatın tarihini öğrendik bütün ayrıntılarıyla. Sanat tarihinin son elli yılında yapılan güncel sanatı daha çok yurt dışında, müzelerde takip ettim. Çok önemli isimler, iyi işler var fakat spekülasyona, şova, şarlatanlığa çok açık. Radikal’de belirttiğim şeyin yanlış anlaşılmamasına çok dikkat ettim aslında. Bu işin bizde terazisi yok demek istemiştim. Edebiyatın, roman sanatının, şiirin, sinemanın terazisi var. Herkes yazıyor, çiziyor, iyi kötü bir konsensus oluşuyor. Güncel sanatta böyle bir oluşum yok. Hırçın bir azınlığın kontrolünde, bir hayli de agresif bir azınlık. Neredeyse kendi dışlarındaki hiç kimseye yaşam alanı bırakmamaya kararlı bir agresiflik.




Bizdeki birkaç galeride de düzenli güncel işler sergileniyor. Öyle enstelasyonlar, video art ya da fotoğraf kullanılarak yapılan işler. Doğrusu izleyiciyi budala yerine koyacak kadar kötü, mesaj olarak ta ilkel, sözüm ona güncel sanat! Bizdeki özensizliğin altında, izleyiciye saygısızlık bir yana, sanatçısının donanımsızlığı yatıyor açıkçası. Kötü edebiyatı, kötü sinemayı, hatta kötü müziği ayırt edebiliriz”¦ Ama güncel sanat etrafında yaratılan dokunulmazlık lobisi öyle güçlü ki, ‘’burada ne denilmek istenmiş yani, ya da söylenmek istenen her neyse kötü söylenmiş’’ dediğinizde, ‘’ee sen güncel sanata karşı mısın?’’ ‘’Tutucusun, anlamıyorsun’’ gibi bir davranış çıkıyor karşınıza.




Avangard olmak yetmiyor. Parlak fikir yetmiyor. Parlak fikir reklam ajanslarında işe yarar. Ama sanat eserini oluşturan şeyler yalnızca parlak fikir, ya da herhangi bir fikir, bir idea, bir mesaj, ne bileyim yetmiyor işte. İyi sanat için parlak bir fikirden daha fazlası olmalı. Sezgi, ruh, vicdan bütünlüğü. Bir Anselm Kiefer’in resimlerine bakın, ne kadar bu çağın acısını, sorumluluğunu içinde taşıyan resimler, ama ne kadar kuvvetliler. Fotoğrafta bir Hiroshi Sugimoto’ya bakın, ne kadar minimal, ne kadar anlamlı ve ince bir konsepte sahip. Adeta zen!




Bizimkilerin çoğu kaba saba toplumsal mesajlar taşıyor. Bayat mesajlar. Sosyologlarımız filan ne kadar daha ilerde oysa. Gazetecilerimiz, yaşadığımız siyasi ortam, ne kadar dinamik! Oysa bizim güncel sanatımız asla toplumda bir yankılama yapmıyor, hiçbir tartışma açmıyor, şımarık bir elitin oyun malzemesi adeta. Bienallerden sonra basını tarayın, bir tek ciddi tartışma bulamazsınız bienalde sergilenen işler hakkında. Kimsenin umurunda değil çünkü. İnsanların ilgisizliği mi tek neden. Hiç sanmıyorum, güncel sanatın dili öylesine anlaşılmaz kılındı ki, kimse anlamıyor, giderek anlamaya çalışmaktan vazgeçiyor. Bu kadar çetrefil kılınan bir dille kimseye bir şey söyleyemezsiniz! Oysa bir Giacometti heykeline bakın, ne kadar ince bir insanlık halinden bahsediyor, ve hala konuşuyor, kalplerimize, ruhumuza işliyor, bir Brancusi heykeli. Francis Bacon’un yağlıboya resimleri. Hiçbirinin altına uzun uzun manifestolar yazılması da gerekmiyor üstelik. Kendi estetik dilleri öyle kuvvetli ki. İstanbul Bienalindeki işlerin çoğu, hepsi değilse de çoğu, içinizi ve kafanızı bulandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Herkes ha bire mesajlar vermek derdinde. Kötü bir dil kullanarak üstelik. Kimsenin bu kadar çok mesaja ihtiyacı olduğuna inanmıyorum. Ama işte kimse ‘’kral çıplak’’ diyemiyor. Güncel sanatın kötüsüne ‘’Kötü!’’ diyemiyor.




Pınar Dağ: Böyle direk eleştiri pek yapılmıyor.



Arif Aşçı: Herkes aptal durumuna düşmekten korkuyor. ‘’Belki olaya hakim değilim ondan anlamıyorumdur, aman çaktırmayayım’’ gibi. Bir fıkra anlatarak bitirebilirim. J İki Arnavut Bursa’ya sürgüne gönderilmiş Osmanlı döneminde. Biri berber, diğeri arkadaşı. Berber olanı arkadaşını tıraş ediyor, böyle sabunu köpürtmüş, sürmüş yüzüne. Derken berber dükkanı önünden bir deve kervanı geçiyor. Şimdi tıraş olan düşünüyor, bakıyor. İlk defa deve görüyor. Fakat bu geçen yaratığın ne olduğunu bilmediği için ve cehaletinin de ortaya çıkmasını istemediği için, bir şey de söylemesi gerekiyor. Eliyle gösterip: “Nelere bak nelere be yav!” diyor”¦ Traş eden Arnavut’ta uzunca bakınıyor, o da bilmiyor bu yaratıkların ne olduğunu ve o da cehaletinin ortaya çıkmasını istemediği için, ‘’böyle olur bunlar be yav’’ diyor. İşte Bizim güncel sanat sergilerimizde de insanlar, bu Arnavut göçmenler gibi davranılıyor.





“Hayatın bir ayağı fotoğraftır.”




Pınar Dağ: Resim yaptığınız oluyor mu?



Arif Aşçı: Karakalem yapıyorum. Arada bir çizdiriyorum. Desen çiziyorum.



Pınar Dağ: Fotoğraflarınızda bu desenleri arıyor musun?



Arif Aşçı: Yok şüphesiz! Bunun bir gerçeklik olduğunu bilerek çekiyorum. Hayatın bir ayağı fotoğraftır.





“Ne yapmaya çalıştığımı değil de, fotoğraflarımla ne yapmaya çalışmadığımı söyleyebilirim. Sosyal sorunlara dikkat çekmeye çalışmıyorum, bir haberci değilim. Şunu çok net söyleyebilirim, belgesel fotoğraf çekmiyorum. İnsanlığı kurtarmaya çalışmıyorum. Kurgu çalışmaları yapmıyorum ama bir yıl sonra bu durum değişebilir. Belirttiğim gibi yalnızca sezgilerimin peşinden gidiyorum…”




Pınar Dağ: Fotoğraflarınız hakkında konuşmayacaktık biliyorum, yani sizin için ne anlam taşıdıkları hakkında ancak yine de şansımı denemek istiyorum. Soruyorum, fotoğraflarınızı izlerken siz ne hissediyorsunuz? Gösterdiklerinizi nasıl görüyorsunuz!



Arif Aşçı: Bu kısımda hep zorlanırım ancak şu kadarını söyleyebilirim. Fotoğraflarıma duygu yüklemeyi önemsiyorum ve kesinlikle amacımın sokak çocuklarının hayatını değiştirmek, Afrika’daki açları doyurmaya çalışmak olmadığını belirtmek istiyorum. Bir realiteyi belgelemeye de çalışmıyorum fotoğraf çekerek. Ne yapmaya çalıştığımı değil de, fotoğraflarımla ne yapmaya çalışmadığımı söyleyebilirim. Sosyal sorunlara dikkat çekmeye çalışmıyorum, bir haberci değilim. Şunu çok net söyleyebilirim, belgesel fotoğraf çekmiyorum. İnsanlığı kurtarmaya çalışmıyorum. İnsanları şaşırtmak için kurgulanmış fotoğraf çalışmaları yapmıyorum ama birkaç yıl sonra bu durum değişebilir. Belirttiğim gibi sezgilerimin peşinden gidiyorum. Belli bir dökümantasyon ya da arşiv ya da yöntem kaygısıyla değil. Mesela şimdi çıkacağım bir yer belirledim ama ne çekeceğimi planlamadım ama oraya varınca oraya gidince karşıma ne çıkacağını sezerim, bilirim, görünce anlarım. Sadece değişik bir yere götürecek beni otobüs.




Pınar Dağ: Anlıyorum. Şu anda üzerinde çalıştığınızı başka konular var mı?



Arif Aşçı: Yaklaşık bir yıldır renkli çekimler yapmaya başladığımı söyleyebilirim. Şimdilik ‘’Sihirli Ayna’’ diye bir başlık koydum. Seoul fotoğraflarından sonra başladı. Hatta gelin size göstereyim hemen. Renkli çekmeye başlayınca yeni bir döneme girdiğimi hissettim.




Pınar Dağ: Tamam. (Uzun ahşap masada renkli fotoğraflara bakıyorum 10 dakika kadar) Baskıya gitmeden hepsini görmek kıymetli bir durum”¦ Çok heyecan alıyor olmalısınız siyah beyaz yıllarca çalıştıktan sonra.



Arif Aşçı: Şimdi resim eğitimimde görsel hafızama yerleştirdiğim bütün resimler tekrar canlanmaya başladı. Onca yıllardan sonra şimdi çok heyecanlı bir döneme girdiğimi hissediyorum evet. Heyecanlanıyorum ve her gün çok yoğun çalışıyorum. Değişiklik yapmak lazım tabii ki. Her 10 yılda bir! Yani benim için on yılda bir, başkaları her yıl yapabilir. J





“Bir tek ciddi mimari yapılmamış Cumhuriyet döneminde!’’




Pınar Dağ: (Bolca gülüyoruz burada) Bir gününüz nasıl geçiyor? (Fotoğraflara bakmaya devam ediyorum)



Arif Aşçı: Sergi hazırlığı içindeyim, yazılar yazıyorum, çok erken kalkıyorum ancak erken çıkmıyorum. Işığı önemsiyorum çıkış saatimi de tabii ki. Öğlen üstü akşama doğru olan ışığı sevsem de, öğlen çıtır çıtır olan ışığı da seviyorum bazen.



Pınar Dağ: İstanbul’a yönelik bir açıklamanızda, Helenistik dönemin, Bizansın ve Osmanlının iç içe yaşadığı bir tarihi var demişsiniz. Cumhuriyet dönemine geçişi aktarmışsınız”¦ (Fotoğraflara bakmaya devam ediyorum.)



Arif Aşçı: Evet, Cumhuriyet döneminde İstanbul’u mahvetmişiz, unutmuşuz, kaderine terk etmişiz. Başkentin Ankara’ya taşınması büyük hata olmuş. Başkent İstanbul olarak kalmalıydı. Tüm o sistemin alaşağı olması büyük bir hata.




Pınar Dağ: Karaköy’e indiğimde bankalar caddesinde dolaştığımda bir estetik görebiliyorum ancak o kadar…



Arif Aşçı: Bir tek ciddi mimari yapılmamış Cumhuriyet döneminde. Felaket olmuş, ve çekinmemek lazım bunu dillendirmek lazım artık. Yani yerine kurulan şey eskiyi aratmış. Sanat yok yapılanlarda.




Pınar Dağ: Burada bu dünyanın merkezi olan J Galata Kulesinin yanında yaşamak nasıl bir şey? Uzun yıllardır buradasınız değil mi?



Arif Aşçı: Çok güzel, bu civarda yaşıyor olmaktan memnunum. Sessiz ve trafikten uzak ve aşağı yukarı 18 yıldır buradayım.




Pınar Dağ: Fotoğraflar gizli kalmamalı değil mi?



Arif Aşçı: Tabii ki. Tüm fotoğraflar paylaşılmalı. Hani nasıldı eskiden? Misafirliğe gidince ilk aile albümleri çıkmaz mıydı ortaya. Yani birilerine gösteriyor olmanın heyecanıyla çekiyoruz bunu başka ne olabilir!




Pınar Dağ: Size çok teşekkür ediyorum iki saatinizi ayırdığınız için. Renkli fotoğraflarınızı izlemek de gerçekten heyecan vericiydi.



Arif Aşçı: J Ben de teşekkür ediyorum!




Pınar Dağ ve Arif Aşçı


(Bu söyleşi yapıldıktan sonra, ‘’İstanbul-Panorama kitabı, biraz daha genişletilerek, Şair Birhan Keskin’in harika önsözüyle 152 fotoğrafla birlikte Aralık 2009’da yayınlandı.)










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Arif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile RöportajArif Aşçı ile Röportaj

Özlem Kadakoğlu ‘ 40X40 ‘ Fotoğraf Sergisi İstanbul’da



Özlem KADAKALOĞLU ‘ 40X40 ‘ Fotoğraf Sergisi İstanbul’da…




Fotoğrafçı; yalnızlık kavramından yola çıkarak boşluk duygusu; kişinin kendisini dünyadan kopmuş hissetmesi; depresyon hali; dışlanma, güvensizlik, terk edilme umutsuzluk, anlamsızlık gibi alt başlıklarla kavramın özündeki; kişinin kimi zaman bilinçli olarak; kimi zamansa yaşadığı sosyal çevre ile uyum sağlayamaması sonucu oluşan yalnız kalma duygusunu aktarmaya çalışırken; özellikle fotoğraflarındaki katmanlar ve bu katmanların oluşturduğu yığınlar ile dikkati çekiyor. Yaşamı oluşturan tüm katmanlar ve farklılıklar gibi Özlem KADAKALOĞLU’ nun fotoğraflarında da katmanlar ve farklılıklar arasında özne – kişi- ile yüklem –yalnızlaşmak- arasında ki dengeyi çok iyi kurmuş olduğunu görüyoruz. Öncelikle fotoğrafların teknik olarak katmanlar arasındaki ilişkiler den yola çıkarak üretildiği düşünüldüğünde yaşam boyu sosyal çevre ve yaşamın anlamlandırma çabasına rağmen; insanların çoğu zaman yaşadıkları yalnızlık duygusunun kişi üzerindeki etkilerini gözlemlemeye yönelik çalışmaların ortak noktası, sosyal çevreden uzak; ve mekansal olarak sadeliğin içerisindeki, iz düşümlerini göre biliyoruz. Mekanlarda yalnız bireyin durağan halleri ile; aslında kitsch özellikler göstermeye çok yatkın bu halleri irdelendiğinde duygu birikimleri bakımından özünden uzaklaşan yalnızlık kavramını aktara bilmek fotoğrafik açıdan bu kadar zor iken; yukarda da bahsedildiği gibi katmanlar arasında ki, uyumlu gelişme ile fotoğraflar konuşan görsellere dönüşmüş durumdadır. Fotoğraflar ister tek tek; ister bir bütün olarak incelendiğinde de aynı duygu ve aynı fotoğraf okumalarına izin vermektedir.





40X40 isimli fotoğraf sergi teknik içeriği.



İsmi aslında tercih edilen boyuttan geliyor; ebat olarak fotoğraflar 40×40 ve 40 adet fotoğraftan oluşuyor. Dijital düzenleme ve sb film tabanlı çalışmaların yer aldığı fotoğraf sergisi yukarda da bahsedildiği gibi; üç kavramı fotoğrafçının kendi özgün çizgisi ile ifade edilmeye çalışılmış durumda. Küratörlüğünü Mesut GÜMÜŞLÜOĞLU’ nun üstlendiği 26.12.2009- 08.01.2010 tarihleri arasında Ankara AFSAD Sergi salonunda açılan sergi; bu kez İstanbul İFSAK Sergi salonunda 06.02.2010 saat 16.00 da açılıyor.




Yer: İFSAK Sergi Salonu


Adres: İstiklal cad. Ayhan Işık sok. No:32/2 Beyoğlu- İSTANBUL


Açılış ve Kapanış Tarihleri: 06.02.2010- 05.03.2010

Özlem Kadakoğlu ' 40X40 ' Fotoğraf Sergisi İstanbul'da

Tahsin Aydoğmuş : Ayasofya




“Fotoğraf zor bir iştir, bu ülkedeki insanlar kolayı benimserler. Biz iki tane ‘şak şak’ın peşindeyiz. Biz eğitimin, kültürün ve sanatın peşinde değiliz, olmadık da olamayız da. Varolan sanat eserlerimizi bile korumasını beceremiyoruz.”





Tahsin Aydoğmuş: Ben fotoğrafa çıkarken kayıt cihazımı yanıma alırım. İnsanlarla konuşmalarımı kayda alırım; kayıttan sonra uygun bulursam fotoğraf kaydını da yaparım.



Bana göre fotoğraf mutluluk veren, dünyanın en zevkli ama bir o kadar da en zor işi. Bu ülkede her şeyin kolayına kaçmış, basitleştirmişiz. Neden biliyor musun? Çünkü biz günlük yaşıyoruz. “Bir şey olmaz, kimseye dokunmaz” var bizde. Ben kesinlikle öyle düşünmüyorum, çünkü benim bir hedefim var. Ama biz hedefsiz bir toplumuz. Hedef ne? Hedef, ileriyi görmek, günlük yaşamamak. Bu topraklara ayak basan insanlar, bastığı toprağın değerini bilmiyor. Niye bilmiyor? Çünkü hedefi yok, yarın ve yarından sonra ne yapacağını bilmiyor. Günlük, günlük nereye kadar? Sen gerektiğinde kardeşini bile savunmuyorsun, kardeşine bile bazen arkanı dönüyorsun. Birbirimize arkamızı dönersek telef oluruz, birbirimizi telef etmiyor muyuz?



Mehmet Uçkun: Bizim derdimiz bizimle.




TA: Uğraştığım işte amatör ruh, profesyonel iş istiyorum. Ben yapılan bir işin sıradan olmasını istemiyorum. Bir tane güzel iş yapıyorsun diyelim, gerisi gelmiyor sonrası fiyasko.



MU: Altyapı ile ilgili”¦



TA: Büyük üstatlar ne demiş? ‘Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz.’ Biz her konuda fikir sahibiyiz. Toplum olarak her konuda ama her konuda fikir sahibiyiz. Bir gün Anadolu’nun bir kentinde fotoğraf çekiyorum, boynumda makinem, sırtımda çantam dolaşıyorum. Yanımdan iki tane vatandaş geçti ve biri diğerine ne dedi biliyor musun? ‘MİT’ dedi. Ben de aynı anda döndüm, bir anda, gittim yakaladım ve “Siz beni tanıyor musunuz, benimle ilgili hangi bilgiye sahipsiniz, bana lütfen izah edin ki ben de kendimi tanıyayım” dedim. “Bana niçin ‘MİT’ dediniz” diye soruyorum, onlar “demedik” diyorlar. Sonuçta bu kadar da ikiyüzlüyüz.


Bilgi sahibi olmadan fikir yürütüyoruz, bir şeyi tanımadan o şeyi tanıyormuşuz gibi ön plana çıkıyoruz, beri taraftan söylediğimiz şeyin de arkasında durmuyoruz.



MU: Ama bizim kökenimiz bu değil ki”¦



TA: Ama nasıl oldu bu iş?



MU: Özellikle 80′den sonra yaratılan bir değerler karmaşası, altüst oluş var. Dünyada yaşanan politikalardaki değişiklikler..



TA: Söylediklerinize katılıyorum. Aslında biz tam olarak bu değildik ve sistem bizi bu şekle dönüştürdü, kişiliksizleştirdi. Bu kişiliksizlik durumu biraz da bizim kendi sorunumuz. Burada ben teknolojinin de suçunun olduğunu düşünüyorum. Evet, 12 Eylül’ün bu ülkeye çok büyük zararları oldu, insanlar kişiliklerinden taviz verdi, bu kişiliksizlik durumu ise insanların artık hiçbir şeyin arkasında durmamaları sonucunu doğurdu.




MU: Özellikle bizde ve dünyada 80′lerden sonra sosyal dokunun paramparça edilmesi, güvencesizleştirilmesi, insanların politikayla bağının koparılması, neo-liberal politikalar çerçevesinde gerçekleşti. Eskiden zam demek neredeyse hükümetlerin değişmesi anlamına geliyordu. Oy vermenin bir neden-sonuç ilişkisi vardır değil mi? Ya hayatınızda bir iyileşme olacak ya da geleceğinizle ilgili bir umut vaat edecek. Böyle bir şey yok, bunu kopardılar. Bakıyorsun adam işsiz, hayatında bir düzelme yok, bir geleceği yok ama gidiyor oyunu aynı partiye veriyor, sonuçlarını gördüğü, hayatı kötüleştiği halde aynı partiye oy veriyor. İşte bu bağı kopardılar, öyle bir hale getirdiler ki içinde yaşadığımız bilgi çağında insanlar giderek dinsel öğelere sığınmaya başladılar.



TA: Tabii, millet arayış içerisinde. İnsanlar ekmek kavgası peşinde. Dedik ya biz günlük yaşayan bir milletiz. Kendimden bir örnek vereyim: Arkadaşlarımla istek üzerine Türkiye’de çarşı-pazarla ilgili bir çalışma yaptık ve bu çalışmamız yanılmıyorsam 2004′te kitaplaştı. Bana Kayseri bölgesi düştü. Kayseri bölgesine gittiğim zaman boynumda fotoğraf makinem, sırtımda çantam çarşı-pazar dolaşıyorum. Daha sabahın erken saatlerinde, esnaf dükkânların kepenklerini yeni yeni açıyor. Ben oradan geçerken biri “Gel kardeş bir çayımızı iç” dedi. Bana gazeteci olup olmadığımı sordu, “Eğer gazeteciysen ben sana anlatayım da yaz” dedi. Ben de gazeteci değil, fotoğrafçı olduğumu, anlatacağı bir şey varsa dinleyebileceğimi ama yazamayacağımı söyledim. “Ben burada tuhafiyecilik yapıyorum ve uzun süredir siftah yapmıyorum” dedi. Ben de “Kendini hiç sorguladım mı” diye sordum. “O nedir” diye sordu. “Örneğin, ‘Ben bugün neler yaptım, kimlerle sohbet ettim, kim geldi; bana ne söyledi.’ Bu söylenen sözlerin iyisini doğrusunu ayırt etmiyor musun? Bunların muhasebesini yapmıyor musun” dedim. “Muhasebe yapmak ne demek” dedi? Dedim ki, insanın kendini sorgulamasıdır, günlük yaşadıkları ile ilgili yaşananları gözden geçirmesidir, yanlışım-doğrum nerede, kim bana doğru bir laf etti, kim bana güzel bir laf etti, kim beni onore etti. Yaşlı başlı adamsın, muhtemelen uzun süredir de seçmensin ve oy kullanıyorsun. Hiç seçimde oy kullandıktan sonra oy verdiğin partiye gidip hesap sordun mu?” diye sordum. Bana dedi ki birdenbire; ‘Ben gidip niye hesap sorayım ki.’ Peki dedim sana bir sürü vaatlerde bulundular, o vaatlerin hiçbirini yerine getirdiler mi? Dedi ki “Hayır yerine getirilmedi.” Madem bu vaatler yerine getirilmedi, niye gidip hesabını sormuyorsun dedim. Bana “Ben kişi olarak nasıl hesap soracağım” dedi. Bugün sen gideceksin yarın yanındaki hesap soracak. “Burada senin dışında hiç siftah yapmayan başka esnaf yok mu” diye sordum? “Bu sıradaki hiçbir esnaf siftah yapmıyor. İki aydır kepenkleri açıyor kapatıyoruz” dedi. Ben de “Bunun sorumluluğu sizde” dedim. O da “Ya sen güzel konuşmaya başladın” dedi. Ben de dedim ki; ilk önce bazı şeylerde bilgi sahibi olacaksın, bilgi sahibi olmadığın bir konuda yorum yapmayacaksın. İki, bu bilgiler senin sorgulamana sebep olacak, olayların muhasebesini yapmana sebep olacak, senin hata yapmamana veya hata yaptığın zaman özeleştiri yapmanı sağlayacak, gidip hesabını soracaksın. Biz böyle bir toplum muyuz?


MU: Tarihsel kökenlerimiz ile ilgili”¦



TA: Biraz önce siz de dediniz ya geçmişimizde bunlar var mıydı diye? Bunlar geçmişimizde var mıydı, yok muydu bilmiyorum ama benim çocukluğumdaki insan ilişkileri çok üst düzeydeydi. Şimdiyse teknolojinin gelişmesi ile o ilişkiler zayıfladı. Mardin doğumlu rahmetli Yousuf Karsh, dünyanın en önemli fotoğrafçılarından birisi, İngiliz Başbakanı Churchill’in portrelerini çekerken bir türlü istediği duyguyu yakalayamıyor ve düşünüyor ne yapmam lazım ki istediğim duyguyu yakalayabileyim? Churchill’in ağzında duran purosunu çekip alıyor, purosunu çekince Churchill’in yüzündeki ifade birdenbire değişiyor; o anki öfke yüzüne yansıyor. İşte o anda deklanşöre dokunuş ile dünyanın en önemli portrelerinden biri oluyor. Daha sonra Yousuf Karsh bir röportajda “Gençlere öğüdünüz nedir?” diye sorulduğunda aynen şu ifadeyi kullanıyor: “Hiç kimse unutmasın ki insanlar başkalarına ve kendine karşı yüzünde bir maske taşır. Bu maske bazen kalkar.” der. Yani biz insanlar ikiyüzlü davranışlar içerisindeyiz. Yüzümüzdeki maske bir an kalkınca beklenmedik yanıtlar ve mimiklerle karşımızdakini şaşırtabiliriz. Churchill örneğinde olduğu gibi”¦ Bu durum kiminde biraz daha fazladır, kiminde biraz daha azdır. Toprağa yerleşimle insan ilişkilerindeki çıkarcılık hep var ve var olmaya devam edecek”¦




MU: İnsan, insan olarak doğmuyor ve insanlaşmak denen bir süreç var. Her türlü gaddar, hayvani kılığa bürüneceksin ondan sonra da kendine insan diyeceksin, toplum olarak bunları aşmanın bir yolunu bulmak zorundayız.



TA: Afrika’da bir kamp yerinde başında akbaba bekleyen yerli bir çocuğun fotoğrafını çeken Kevin Carter, bu fotoğrafla 1994’te Politzer Ödülü’nü kazandı biliyorsunuz. Ödülü aldığı sırada ve sonrasında ona “Bu fotoğrafı çektikten sonra çocukla ilgili olarak ne yaptın?” diye soruyorlar. Bunun üzerine Carter kendini sorguluyor ve depresyona giriyor. Çok büyük bir hata yaptığının bilincine vararak insani yönü ön plana çıkıyor. Çocuğun ölümüne sebep olduğunu düşünerek hayatına son veriyor. Geçmişte insani duygularımız daha ön plandaydı, daha iyi durumdaydı ama teknoloji geliştikçe insani duygulardan soyutlanmaya başladık.



Tüm insan fotoğrafı çekenler insanı kullanıyorlar. Bunun açıkça ifade edilmesi gerekir. Fotoğrafçılar olarak insani duyguları sömürmemenin bir yolunu bulmalıyız.




MU: ‘Kutsal Bilgelik’ anlamına gelen Ayasofya yıllarınızdan başlayalım. Ayasofya’daki çalışma yıllarınız, fotoğrafçılığa geçişiniz, emekli oluşunuz ve sonrası?



TA: Nereden nereye geldiğimi anlatmaya çalıştığım bir otobiyografi çalışmam var. Ben fotoğrafa çok erken başlayan bir fotoğrafçı değilim. Bizim mahallede bir futbol takımımız vardı, futbol oynuyorum o yıllarda. Evimizde bir Kodak makinemiz ve fotoğraf stüdyosunda çalışan Kamil adlı bir arkadaşım vardı. Bizim mahallenin takımı bir yere maça gittiği zaman ben makinemi yanımda götürüp anı olsun diye fotoğraf çekiyordum. Daha sonra bu filmleri Kamil’in çalıştığı stüdyoda yıkayıp, baskı alıyorduk. Malatya’da ben liseyi bitirdikten sonra fotoğrafla olan ilişkim bitti. Bazen albümleri karıştırırken o fotoğrafları görünce “Nereden nereye?” diyorum kendi kendime. Yıl 1979.. İstanbul Kültür Müdürlüğü’nün açmış olduğu sınavla memur alınacak. Memuriyet sınavından ve mülakattan en yüksek puanı aldım. Birkaç yere çağırdılar, torpilin varsa işe alacaklar, olmadı. 1979′un Mayıs ayının ilk haftalarında İstanbul Kültür Müdürlüğü’nden eve bir mektup geldi. Mektupta mülakat için Ayasofya Müzesi’nde bulunmam isteniyor. İyi güzel de mülakatın tarihi geçmiş. Mektup bana hafta sonu geldiği için her yer de kapalı. Kendi kendime “Pazartesi gitsem, aradan bir hafta geçmiş olacak, suç bende değil ki mektubu geç gönderenlerde” diyorum. Ben bir hafta gecikme ile Sultanahmet Meydanı’na gittim ve meydanda Ayasofya Müzesi’ni arıyorum. Bana, “Ayasofya Müzesi’nde bulun” dediler ya, ben de bildiğimiz klasik anlamda antik eşyaların, eserlerin sergilendiği bir yer, bir mekân arıyorum. Orada bir vatandaşa Ayasofya Müzesi’nin neresi olduğunu sordum, bana “Sen nerede yaşıyorsun ya?” dedi ve Ayasofya Camii’ni gösterdi. Ben de “Kardeşim ben Ayasofya Camii’ni aramıyorum, Ayasofya Müzesi’ni arıyorum” dedim. Bana “Kardeşim git, müze de ora, cami de ora, bilmem ne de ora” dedi. Ben gittim; kapıda, -şu anda rahmetli- Fahri Üstün adlı müdürün hizmetlisi duruyor.. Dedim ki “Ben müdür beyle görüşeceğim.” Bana sebebini sordu. Ben de “Beni buraya İstanbul Kültür Müdürlüğü’nden memur alımı için mülakata gönderdiler” dedim. Bir dakika beklememi söyleyerek müdürün yanına girdi ve az sonra gelip “Buyurun müdür bey sizi bekliyor” dedi. Şu anda Ticaret Üniversitesi’nde eğitim görevlisi olan Sabahattin Türkoğlu bana “Buyur otur” dedi. Birtakım sorulardan sonra “Kefilin var mı?” dedi. Ben de “Bir başkası benim için niye kefil olsun, benim referansım benim, ben kendime kefilim” dedim. Daktilo bilip bilmediğimi sordu, ben de iki parmak yazabileceğimi söyledim. İçeriden bir daktilo getirtti, o söyledi ben yazdım. Daha sonra bana, iş başvurusunu geç yaptığım için “Senin işe girmeye niyetin yoktur” dedi. Çok sinirlendim “Hayatta kimseye bir şey için yalvarmadım, sana da yalvarmam, ‘İlla beni işe al, ihtiyacım var’ demem. İster al ister alma” dedim. Müdür ayağa kalktı ve “Çık dışarı” dedi. Tam kapıdan dışarı çıkıyordum “Kapının önünde bekle” diye seslendi. Müdür içerden İstanbul Kültür Müdürlüğü’nü arıyor “Bana sizden bir eleman geldi, harbi mi harbi, özü sözü bir arkadaş, üstelik askerliğini de yapmış. Ben bu arkadaşı size yolluyorum, evrakını hemen tamamlayıp bana gönderin” diyor. Ben tekrar içeri girdiğimde bana “Senin kefilin de her şeyin de benim” dedi. “Git İstanbul Kültür Müdürlüğü’nde seni bekliyorlar, eksiklerini tamamla, gel işe başla” dedi. 6 Haziran 1979 yılında işe başladım. Ve o lise yıllarımdaki fotoğraf duygum Ayasofya ile birdenbire depreşmeye başladı. Bakıyorum herkes fotoğraf çekiyor, “Ben de çekebilir miyim” diye merak ettim. 1979′dan 1985′e kadar izledim, tek kare deklanşöre dokunup bir kare çekmedim. Belki dokunduğum güne kadar onun deklanşör olduğunu bile bilmiyordum. Ve 1985 yılında Praktika marka bir makineyi taksitle, Büyük Postane’nin sokağındaki Foto Halis’ten aldım. Yani ben memuriyete başladıktan altı yıl sonra fotoğraf makinesi sahibi oldum. İlk olarak renkli negatif ile başladım. Fotoğraf ile ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Müzeye fotoğraf çekmeye gelenlerden bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Ben bu işi kafama koymuştum ve muhakkak yapmak istiyordum. Baktım ki kimse bana bu işi öğretmeyecek bir gün işten çıktıktan sonra Cağaloğlu’ndan aşağı yürürken bir kitabevinin vitrininde Aydemir Gökgöz’ün ‘Bütün Yönleri ile Fotoğrafçılık’ kitabını gördüm ve aldım. İlk öğrendiğim her şeyi bu kitaptan öğrendim. Bu kitaptan çeşitli özetler çıkarıyor A5 boyutunda kâğıtlara yazıp yanımda taşıyordum. Ben bir yandan ha bire okuyorum. O dönemlerde Türkiye’de fotoğraf kitabı azdı. 1986 yılının Ocak ayında bakanlık on iki arkadaşım ile beraber bizi Avrupa Konseyi’nin ‘Venedik’i Kurtarma Operasyonu’ etkinlikleri çerçevesinde Venedik’e gönderdi. Ben fotoğrafa başlangıç yıllarımda hep negatif kullanıyordum. Bizim bir hocamız vardı: Elbert. Bir gün Elbert bize bir slayt gösterisi yapmıştı, bunu gördükten sonra “Ben de yapabilir miyim” diye düşünmeye başladım, yani ben hep pratikte gördüklerim sayesinde bir şeyler yapmaya çalıştım, gittim hocaya sordum ve dia pozitif olduğunu öğrendim. Venedik’e dönersek.. Bize ayda belli bir para ödüyorlardı, pek bir masrafımız olmadığı için bu para birikti. Venedik’te yaklaşık 5 ay kadar kaldım. Ben bu biriken para ile Nikon 50 mm bir objektif ile Nikon FG bir makine aldım ve makineye ilk defa dia film taktım ve o günden bugüne kadar dia çekmeye başladım. Türk fotoğraf dünyası beni renkli fotoğraf çeken birisi olarak tanır, siyah-beyaz fotoğrafa sonradan soyundum. Daha sonra çektiğim dialara baktım, belli bir birikimim oluşmaya başladıktan sonra beğenmemeye başladım, hatalar görmeye başladım. Ben nerede, ne hata yapıyorum diye bilenlere sordum. Bunlardan eleştiri getirenler de oldu, bir şey söylemeyenler de. Kıskananlarlar da oldu, “Fotoğrafçı olma” diyenler de. Ama ben inatla devam ettim, bu işi daha güzel yapmanın yollarını aradım. Benim Sultanahmet’in minaresinden çektiğim Ayasofya fotoğrafımı bir turistik kitabın kapağında gördüm. O fotoğrafımı gururla herkese gösteriyordum.



Özetle ben fotoğrafta belli bir yere geldiysem bunu Ayasofya’ya borçluyum. Beni fotoğrafçı yapan mekân orasıdır. Fotoğrafı benimsememi, özümsememi, fotoğrafta belli bir yere gelmemi Ayasofya’ya borçluyum, çünkü Ayasofya dünyanın en muhteşem mekânlarından biri.




MU: Şu anki mevcut Ayasofya’dan önce yanan iki Ayasofya daha var sanırım.



TA: Birisi iç isyandaki bir ayaklanma sonucu yanmış. Bu Ayasofya zaten ahşapmış, ikincisi de yarı ahşap yarı taşmış.



MU: Şu anki eser sanırım Justinyen döneminde yapılmış.



TA: Bu eser, Bizans İmparatorluğu’nda Nika Ayaklanması diye bir ayaklanma çıkıyor ve bu imparatorluğa karşı öyle büyük bir ayaklanma oluyor ki İmparator Justinyen imparatorluğu terk edip gitmek istiyor. Tam terk edecekken karısı Teodora engel oluyor. Bizans’ın komutanlarından Belisarus’la Teodora’nın işbirliği sonucu isyan bastırılıyor fakat bu arada Ayasofya da yakılıp yıkılıyor. Daha sonra Justinyen Ayasofya’nın tekrardan yapılmasını emrediyor. Aydınlı Anthemios ile Miletoslu İsidor denen iki mimara “Buraya muhteşem bir şey yapacaksınız” diyor. Bu yapının denetimini ise Justinyen bizzat yapıyormuş. O günkü koşullar göz ününe alınırsa, dünya mimarlık tarihinin en önemli anıtlarından biri yapılmış. Mimarlıkta pantentif stil olarak adlandırılan bu stil ilk defa Ayasofya’da kullanılıyor. Mimar Sinan Ayasofya’dan feyz almıştır, Tophane’deki Kılık Ali Paşa Camii, Ayasofya’nın küçük bir maketidir adeta ve Mimar Sinan’ın çıraklık eseri olarak adlandırılır. Ayasofya yaklaşık 1500 yaşında bir yapıdır ve içine girenin etkilenmemesi mümkün değildir. Yani ben Ayasofya’dan etkilendim, “Ben nereye geldim” diye kendimi sorguladım, “Ben şimdiye kadar niye bu yapıyı gelip görmedim” diye hayıflandım. Muhteşem bir yapı; çok etkilendim, hâlâ etkileniyorum ve hâlâ ara sıra gidip geziyorum. Ben Ayasofya adlı kitabımla Ayasofya’ya olan borcumu ödediğimi düşünüyorum.




MU: En büyük hayalim dediğiniz Ayasofya çalışmanız nasıl ortaya çıktı? Süreci ve gelişimini bizlere anlatabilir misiniz?



TA: Bu proje benim hep hayalimdi. Ben fotoğraf dünyasına ayak bastıysam bu, Ayasofya sayesinde oldu, belli bir yere geldiysem bunu yine Ayasofya’ya borçluyum. Benim bu borcumu ödemem gerekiyordu. Fotoğraf dünyası beni renkli çekim yapan bir fotoğrafçı olarak bilirdi. Ayasofya ile ilgili renkli bir sürü çalışma var, ben bir prestij kitabı yapmak istiyordum. Zaten yıllardır Ayasofya fotoğrafları çekiyordum ve benim ilk sergimin adı da ‘Fotoğraflarla Ayasofya’dır. Kardeşim Almanya’da yaşıyordu, Almanya’da çalışmam için büyük bir yayınevi bulmamda yardımcı olmaya çalışıyordu, sıradışı bir şeyler yapmanın yollarını arayıp duruyordum. Hatta buradaki birkaç ajans bu işi yapalım diye öncülük etmeye çalıştılar fakat bir baktım ki işin eni boyu karışık, beni tatmin edecek duyguyu alamadım. Fotoğrafla ilgili yol göstericilik yaptığım arkadaşlarımdan Oscar adında bir arkadaşım bana “Tahsin Ağabey fotoğrafa çıkalım mı” dedi. Ben de olur dedim. O da bana “Yanımda bir arkadaşımı getirebilir miyim” dedi. Ben de “tabii olur” dedim. Yanında getirdiği arkadaşı kim biliyor musunuz? Shell’in en tepesindeki adam: George. Biz üçümüz; ben, Oscar ve George Fener’den başlayarak Ayvansaray, Balat, Edirnekapı, Tekfur Sarayı ve derken Kariye Müzesi’nin önünde mola verdik. Bu arada bunu Oscar altı ay sonra söylüyor, George bu gezimiz sırasında beni izlemiş sürekli. Çay molası verdiğimizde George sohbetin arasında bana iyi bir Ayasofya kitabını şimdiye kadar göremediğini söyledi. Bu ifade bana sanki damardan bir şey enjekte etti. Ben yanlış mı anladım diye tekrar ne dediğini sorduğumda aynı şeyi tekrar söyleyince, benim Ayasofya ile ilgili bir projemin olduğunu ve destek olabilirlerse bu projeyi birlikte yapabileceğimizi, hazır olduğunu ve bu işi yapabileceğim bir yer aradığımı söyledim. Benim ciddi olup olmadığımı sordu, ben de ona “Ciddi olmadığım bir şeyi hiçbir yerde söylemem ve arkasında da durmam” dedim. Bana bir hafta kadar müsaade edebilirse projeyi hazırlayıp ona sunabileceğimi söyledim. Kabul etti. Ben projeyi hazırlayıp sundum ve proje görülür görülmez George tarafından onaylanmış, beni çağırarak bir komisyonlarının olduğunu ve bunun formalite icabı bile olsa onlar tarafından bir görüşülmesi gerektiğini söyledi. “Hollandalı ve Türklerden oluşan bu komisyonun üyeleri seninle görüşecek” dedi. Ben kaç kişi olduklarını sordum, o da bana “beş altı kişi kadarlar” dedi.”Böyle bir komisyonun karşısına çıkıp kendimi savunur bir durumda kalmak istemem ve bunu da tasvip etmiyorum” dedim. O, “Ben projeyi onayladım komisyon kısmı işin formalitesi” dedi. Formalite de olsa bunu yapamayacağımı, bu işin olmayacağını söyledim. Aradan belli bir zaman geçti, artık bu işin olamayacağını düşünüyordum ki George arayarak benimle iki kişinin görüşeceğini, komisyonun olmayacağını söyledi. Durum böyle olunca ben de kabul ettim. Derken işe başladık, firmanın halkla ilişkileri bazı firmalardan fiyat almış, benim aldığım fiyatların dörtte biri. Bu beni rahatsız etti ve bunun üzerine projeyi yapmaktan vazgeçtim. Ben yaptığım işe arkamı dönmem, işlerin hepsinin önümde olmasını isterim, benim arkamdan işlerin yürütülmesini asla tasvip etmem. Ben matbaa aşamasında bile baskının başında bulunurum, her sayfasını gözümle görmeliyim. Eğer ben işe arkamı dönersem oluşabilecek bir hataya müdahale edemem. Bundan dolayı bu projeyi gerçekleştirmekten vazgeçtim. George bunu duymuş ve beni çağırarak “Bundan sonra tek muhatabın benim, ne istiyorsan bana geleceksin” dedi. Benim Shell’in başındaki adamın gözünde bıraktığım bu intiba sayesinde işe devam edebildik.




Geçenlerde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin beni davet ettiği bir söyleşinin sonrasında aynı mekânın üst katında standların kurulduğunu öğrendim. Gittim, standlara baktım, kitap ve birçok şeyin satıldığını gördüm. Bir an “Ben niye Ayasofya kitabımı buraya koyup satmadım” diye düşündüm. Bendeki tüccar zihniyeti gelişmiş olsaydı bunu daha önceden akıl etmem gerekirdi ama gelişmemiş.



MU: :)



TA: Fotoğraf dünyanın en mutlu edici en zevk verici işlerinin başında geliyor, bir o kadar da zor, dünyanın en zor işlerinden biri. Ben fotoğrafımı çekiyorum, filmleri yıkıyorum, iletişimimi kuruyorum, arabanın şoförlüğünü yapıyorum, halkla ilişkilerimi yapmaya çalışıyorum, renk ayrımını yapıyorum vs vs. Yani her şeyini ben yapıyorum. Ayasofya kitabının A’dan Z’ye her şeyi benim elimden çıktı. Renk ayrımından tutun da grafik tasarımına kadar her şeyini ben yaptım. Bir fotoğrafçı olarak yanımda bir eleman çalıştıracak gücüm yok.





MU: Bu işin vurgunu yok.



TA: Ben babadan zengin biri değilim, bu saatten sonra olabilme şansım da yok. Gücüm olsa yanımda asistanlık edecek, işlerimi yürütebilecek bir yardımcı alsam ve ona para verebilsem ama bunu yapamıyorum. Ha gönüllü olarak bunu yapmak isteyen bir sürü arkadaş var. Bu da benim hoşuma giden bir durum değil. Genç bir arkadaşın benim yanımda yetişmesi ona birikimimi aktarabilmem benim de hoşuma gidecek ama karşılıksızlık konusu benim canımı sıkan bir şey.



MU: Sormak istediğim şeylerden biri de buydu aslında. Türkiye’de söz sahibi bir fotoğrafçı olarak arkanızda yetişen yeni nesille ilişkilerinizi ve bu konudaki katkılarınızı soracaktım.



TA: Bu hep düşündüğüm bir konu olmakla beraber bir türlü bunu hayata geçiremiyorum. Bugünkü koşullarda hayatınız sizin istediğiniz gibi akmıyor ki, bu akışı siz yönlendiremiyorsunuz, önünüze bir engel çıkıyor ve akışın yönü değişiyor, bazen geriye dönüşler bile yaşıyorsunuz. İlkelerimden taviz vermeden, çok zorlansam da işimi sürdürmeye çalışıyorum.




MU: Ayasofya kitabını Türk fotoğraf dünyasına kazandırdınız, dünyada fotoğraf alanında söz sahibi yerlerde, müzelerde, üniversitelerde yerini aldı. Ayasofya ile ilgili yaptığınız bu çalışma açısından bakarsak hedeflerinize ulaştığınızı söyleyebiliriz sanırım.



TA: Ayasofya ile ilgili çizdiğim hedefe ulaştım diyebilirim. Ama fotoğraf anlamında benim daha birçok hedefim var ve o hedeflerime yavaş yavaş ulaşacağıma inanıyorum.



MU: Analog sistemlerle çalıştığınızı biliyoruz. Günümüz, teknoloji ve dijital üzerine kurulu bir çağ, hızlı bir çağ. Hedeflerinize ulaşmaya çalışırken analog sistemler size bir engel mi teşkil edecek yoksa hedeflediğiniz yere varmanızda farklı bir katkısı mı olacak?



TA: Kompakt ufak bir makineyi saymazsan ben hâlâ dijital fotoğraf makinesine sahip değilim diyebilirim. Ben hâlâ analog sisteme devam ediyorum, dia ve siyah-beyaz çekiyorum. Ben dijitale karşı olmamakla beraber dijitalden o duyguyu alamıyorum. Benim için duygu ve heyecan önemli. Fotoğraf çekerken heyecanlı bir insanımdır. Dijitalin bendeki bu heyecan ve duyguyu yok ettiğini düşünüyorum. Dijitalin fotoğrafı çöp ettiğini düşünüyorum. Analogdan daha mı ucuz? Ben asla o kanıda değilim. Dijital teknoloji aldı başını gidiyor ve nerede duracağı da belli değil. Bir makine alıyorsunuz ve bir bakıyorsunuz ki daha ileri bir makine çıkmış, sürekli bir yerleri ile oynayıp insanları tüketime yönlendiriyorlar. Fotoğrafı çöp ettiği gibi dijital fotoğraf makinesi çöplüğü de oluşmaya başladı.




MU: Fotoğrafçıyı da çöp etmiyorlar mı bu arada? Tüketim toplumunun bir parçası haline dönüştürüyorlar onu da.



TA: Dijital fotoğraf makinesi ile çektiğin fotoğrafa makinenin ekranından bakıyorlar sadece. Daha sonra bu çekilen fotoğraflara bir daha bakma gereği duyulmuyor. Bu dijital fotoğrafı bilgisayara yükledikleri zaman bu fotoğraf bilgisayarın derinliklerinde kaybolup gidiyor. Bunun yorumunu okuyuculara bırakıyorum.



MU: 23 Mart 2006′da ‘Denge’ adlı fotoğraf sergisini gerçekleştirdiniz. Karşıt öğelerle çatışan güçler arasındaki uyumu, durgunluğu oluşturan doğru orantıyı bulmaya çalışmıştınız çalışmanızda. Yaşamdaki bıçak sırtı denge kavramını fotoğraflarınıza yansıtırken hangi ölçütlerden yola çıktınız? Fotoğrafta denge ne demektir?



TA: Fotoğrafta denge, kompozisyon kurallarından biridir. Ben de ondan yola çıkarak belli mesajları vermeye çalıştım, görsel dili kullanarak anlatmanın yollarını aradım. Dünyada ve insan ilişkilerinde dengesizlikler almış başını gidiyor. Bakıyorsunuz pek çok insan eline D300, D700, 5D, 40D gibi dijital fotoğraf makinelerini almış şakır şakır fotoğraf çekiyorlar. Acaba çektiği objeden kendilerine yansıyan yani fotoğrafı oluşturan o ışığın hangi koşullarda nasıl o objeyi yansıttığını biliyorlar mu? Böyle bir kavramın farkındalar mı? Fotoğrafın hangi fiziksel olaylar sonucunda nasıl oluştuğunu biliyorlar mı? Bence bilmiyorlar. Dost sohbetlerinde “Diyaframın, enstantanenin ne olduğunu biliyor musunuz” dediğimde “O nedir” diye soruyorlar. Çünkü merak etmiyoruz, bilgi sahibi olmak istemiyoruz. Bizim kullandığımız fotoğraf makinemiz bizim aracımızdır, yazıyı yazmak için nasıl kalemi kullanıyorsak, fotoğraf makinesi de böyle bir şey. Henry Cartier’in söylediği şey de böyle bir şey; beyin, göz ve kalp aynı çizgide buluşuyor. Bu çizgiyi buluşturan şey de araç olarak kullandığımız fotoğraf makinesidir. Fotoğraf makinesini tanımadan, kuramını bilmeden ben böyle bir şey yapabilir miyim? Yapamam. Bu, bir dengesizlik değil midir? Fotoğraf makinesi üreticisi firmalar “Makineyi şu konuma getir, deklanşöre bas” diyor, fotoğrafın her şeyini bu noktaya indirgediler. Dünyaya baktığında bir sürü dengesizliğin olduğunu, büyük balığın küçük balığı yuttuğunu görüyorsun. Ben, bu sergide simetri ve asimetriden yola çıkarak dünyanın dengesizliklerini küçük de olsa görsel güzellikle anlatmaya çalıştım. Yani dengede dengesizlik…




MU: Her fotoğrafın içinde bir insan öğesinin olması gerekli mi? Ayasofya ile ilgili ilk çekimlerinizde insan öğesine yer vermediğinizden dolayı bir eleştiri almıştınız sanırım.



TA: Benim ilk sergim ‘Fotoğraflarla Ayasofya’ydı. O zamana kadar müzede çalışmanın vermiş olduğu duygu gözüm Ayasofya’dan başka bir şey görmüyordu adeta. Sergi defterine yazılan bir not dikkatimi çekmişti o zaman. Fotoğrafları çok beğenmelerine rağmen bu fotoğrafları insan öğesi kullanarak zenginleştirmemin çok daha güzel sonuçlar vereceğini yazmıştı bir arkadaş. Biz genelde gittiğimiz sergilerde pek eleştiri yapmayız, “Eline sağlık çok güzel olmuş” der geçeriz. Bana dostum tarafından yapılan bu eleştiriden sonra fotoğraflarımda insanla fotoğrafı oluşturan öğeleri buluşturmanın yollarını aradım. Ama insansız fotoğraf olmaz mı? İnsansız fotoğraf olur, sizin insan öğesi ile anlatabileceğiniz şeyler olduğu gibi insan öğesi olmadan anlatabileceğiniz şeyler de vardır. Örnekse Nemrut’taki baş heykellerinin bir fotoğrafını düşündüğümüzde bunun geçmişten gelen insan elinden çıkan bir yapıt olduğunu rahatlıkla görebiliyorsunuz. İnsansız fotoğraf karelerinde de çok zengin anlatımlar olabilir. Bir örnek Koudelka’nın ‘Kaos’ çalışmasını düşünün”¦ örnekleri çoğaltılabiliriz.




MU: Fotoğrafın ömrünün insan ömründen daha fazla olması otaya çıkardığınız eserlerde nasıl bir duygu uyandırıyor sizde? Örneğin eserleriniz sizden fazla bir ömre sahipler.



TA: Çektiğimiz her fotoğraf eser değil. Bir eserin bir duygusu olması, belli kitlelerde ses getirmesi lazım, bir beğeniyi elde etmiş olmazı lazım. Ben böyle bir şeyin yorumunu zamana ve kitlelere bırakıyorum. Hedef o yol, yani önemli olan iz bırakmak, o yola doğru gitmek. Yaptığınız eserler duygu, içerik ve biçimsel olarak iz bırakacak nitelikteyse zaten sizin bir şey söylemenize gerek yok.



MU: Fotoğraf emekli olunabilecek bir uğraş mı?



TA: Ben memuriyet hayatından emekli olalı yaklaşık yedi yıl oldu fakat fotoğraftan emeklilik diye bir şey benim için asla söz konusu değil, bu işe gönül vermiş olanlar için emeklilik mümkün değil.




MU: Aldığınız birçok ödülünüz var, içlerinde sizin en anlamlı bulduğunuz hangisi?



TA: Fotoğraf dünyası beni aldığım ödüllerle tanıdı. Altını çizerek söylüyorum: Ülkemizde maalesef biz sadece fotoğraf yarışmalarının peşinde koşuyoruz; bu, çok yanlış bir şey. Bizim ülkemiz fotoğraf platosu açısından dünyanın en zengin ülkelerinden; bunu değerlendiremiyoruz, salt yarışma için fotoğraf çekiyoruz. Ben yaklaşık olarak iki bin yılından bu yana hiçbir yarışmaya katılmıyorum. Ama bu demek değildir ki ileride hiçbir yarışmaya katılmayacağım. Kendi kendime söz verdim, gençlerin önü açılsın diye yarışmalara katılmayacağım. Yarışma bizim amacımız değil aracımız olmalı, bunu amaç haline getirdiğimiz zaman, kafanızı kaldırın bakın fotoğraf literatüründe bu ülkede üretilen kaç tane fotoğraf var, kaç tane fotoğraf söz sahibi? Biraz kendimizi sorgulamamız lazım. O sebepten dolayı, ben uluslararası alanda bir sürü ödül kazandım ama hiçbir zaman onları bir övünç kaynağı olarak kullanmadım. Son ödülümü 1999 yılında Leica Fotoğraf Olimpiyatları’nda kazandım. Fotoğraf adına yaşadığım bu duyguları her fotoğrafçı arkadaşımın yaşamasını isterim. Beni hayatımda mutlu edici iki şeyden biri budur; ikincisini de Ayasofya kitabımın tanıtım resepsiyonunda yaşadım ama hiçbir zaman bunların arkasına sığınmadım, sığınmayacağım. İsmimin önünde başka bir ünvanı kullanmayı da asla düşünmüyorum. Bazen biyografilerde görüyorum “şu ünvanı kazanmış, bu ünvanı kazanmış” diye, dünya fotoğrafına baktığınız zaman böyle bir şey var mı? Eugene Smith veya Sebastian Salgado’ya “AFIAP, EFIAP nedir” diye sorsan bilmez bile. Biz bunların arkasına sığınıyoruz, bunlar araç olarak kullanılabilir ama önemli olan şey eserinin gelecekte de beğenilmesidir, bir ustanın ifadesiyle “zamana dayanıklılıktır” aslolan. Öldükten sonra senin eserinden bahsedilecek mi? Önemli olan bu. Sizin bir hedefinizin olması lazım, benim kullandığım fotoğraf makinesi benim amacım değil benim aracım; makineyi araç olarak kullanırım, fotoğrafı çeken o değil, fotoğrafı benim beynim, gözüm ve kalbim çekiyor. Biz Henry Cartier’in söylediği bu lafı bile beceremiyoruz. Anlamadık ve anlamak da istemiyoruz.




MU: Bir sanat dalı olarak fotoğraf eğitimi sizce gerekli mi?



TA: Gerekli. Eğitimsiz hiçbir şey olmaz. İlkin eğitim, kültür ve sonra sanat. İlk önce kendini eğiteceksin sonra kültürleneceksin, bilgileneceksin daha sonra sanat gelecek. Eğer eğitimimiz olsa kültürleneceğiz, bilgileneceğiz, araştıracağız, öğrenmek için çaba göstereceğiz. Sonuçta ne olacak, olayları sorgulayacağız, hesap soracağız. Bu ülkede bu üçü olsaydı biz belki de bugün uygarlığın en önemli yerlerinde olacaktık. Uygarlık tarihinde birçok ilk şu yaşadığımız topraklardan, coğrafyadan dünyaya yayılmıştır. Bizi düşün, Arap ülkelerini düşün, Mısır’ı düşün, Mezopotamya’yı düşün; dünya uygarlığına hükmeden bu coğrafya şimdi ne durumda? Eğitim olduğu zaman göreceksin, tanıyacaksın, araştıracaksın, öğrenmek için çaba göstereceksin, okuyacaksın, kendini disipline edeceksin, iletişimi iyi kuracaksın, seveceksin, sevileceksin, emeğin ne olduğunu bileceksin, akla karayı seçeceksin, kendini aydınlatacaksın. Ondan sonra o sanat eserine sahip çıkacaksın.




MU: “Görsel duygu ve dürtülerinizin farkındaysanız bu size farklı ve iyi fotoğraflar çekmenizde yardımcı olur” diyor Alex Webb. Alex Webb İstanbul’u fotoğraflamıştı. Sizce Batılı bir fotoğrafçı ile bu topraklara ait bir fotoğrafçı olarak İstanbul’u fotoğraflarken aranızda ne gibi bir fark var veya var mı?



TA: Hiç şüphesiz farklılıklar olabilir. Biraz önce eğitimden, eğitimin sanat eseri ile olan ilişkisinden bahsettik. Öncelikle Alex Webb dünyanın en önemli üniversitelerinden birini bitirmiş, Harvard mezunu. Şimdi bu topraklarda bir fotoğrafçı olarak benim İstanbul kentinin içinde, kentin duygusu ile birlikte her gün yaşayarak bunu görsel dile dönüştürmem mi daha kolay, yoksa dışarıdan gelen bir insanın bu kentin duygusunu ve kenti tanıması mı? Şüphesiz benimki daha kolay ama onlar da belli bir eğitim ve kültüre sahipler, bilgi sahibiler. Bir yerde fotoğraf çekmeden önce orayla ilgili birçok kaynaktan bilgi ediniyorlar, insanlarla ilişkiye giriyorlar ve ondan sonra fotoğraf çekiyorlar. Ben bu şehrin her gün bir şeyini öğreniyorum, her gün bir şeylerini öğrenmek için çaba gösteriyorum ama biz çaba gösteriyor muyuz? Sanmıyorum.



MU: Alex Webb’in İstanbul fotoğraflarına baktığınız zaman Türkiye’de İstanbul ile ilgili dolaşımda olan fotoğraflardan farklı fotoğraflar görüyorsunuz. Nasıl farklı; sade, olduğu gibi gözüken yani çöpüyle, kırık döküğüyle, modern yüzüyle yoksulluğuyla İstanbul’u görüyorsunuz. Ama bizim dolaşımdaki fotoğraflarımıza baktığınız zaman mükemmel İstanbul, mükemmel renkler, mükemmel doğa ve çevre görüyoruz. Bu bir yabancının, İstanbul’un içinde yaşayan birçok insandan İstanbul’u daha iyi anladığını ve hissettiğini düşündürdü bana.



TA: Alex Webb belli bir eğitim ve kültürü almış, onun fotoğraf anlayışı o. Benim bu topraklarda yaşayan insanımın fotoğraf anlayışı bu. Aradaki fark, kültürel. Onun dünya görüşü o. Biz o birikime sahip olmadığımız o seviyeye ulaşamıyoruz, ben bunu bir acizlik olarak görüyorum. Ben eğitim, kültür ve sanat diyorum, bu bizim eksikliğimiz, biz bu eksikliğimizi gidermek için gereken çabayı göstermiyoruz. Bir fotoğraf platosu olan ülkemizin iyi fotoğraflanamadığını düşünüyorum. Şu an bildiğim iki yabancı fotoğrafçı İstanbul’u çalışıyor, Nikos Ekonomopoulos Türkiye ile ilgili bir kitap yapıyor, peki bunu ben niye yapmıyorum, niye yapamıyorum? Bunun sorgulamasını yapmıyorum, burada kendimden bahsederken ülkemizdeki fotoğrafçıları kastediyorum.




MU: İnsanların böyle çalışmalar üretebilmesi için gönlünün ve gönül zekâsının açık olması gerekiyor sanırım.



TA: Biz onlardan yoksunuz, niye yoksunuz? Biz çünkü zorun peşinde değiliz, mücadeleci değiliz, biz yapamayız o tür işler. Benim bir İstanbul projem var; inşallah onaylanırsa ben İstanbul’u o zaman kendi gözümle duygularımla beynimle heyecanımla anlatmaya çalışacağım. Fotoğraf zor iştir, bu ülkedeki insanlar kolayı benimserler. Biz iki tane şak şak’ın peşindeyiz. Biz eğitimin, kültürün ve sanatın peşinde değiliz, olmadık da olamayız da. Var olan sanat eserlerimizi bile korumasını beceremiyoruz.




MU: Geçenlerde Sayın Ara Güler, bir söyleşisi sırasında şöyle bir söz söyledi, “Eğer sanata yakın olmasam ve uğraşmasaydım hödük herifin biri olurdum” dedi. Sanat insan hayatında nasıl bir yere sahip, katkıları neler?



TA: Eğer belli bir eğitim birikimin olmasa eline iki tane vurup lokmanı elinden alsalar sesiniz çıkmaz. Kafanı kaldır topluma bak, toplum öyle mi değil mi? Eline iki tane vur lokmasını al, sonra ona bir lokma ver, kendine bağla. Kendine bağladığın zaman ne oluyor? İyi insan oluyorsun, sana minnet duyuyor. “Hödük olurum” demesinin nedeni bu. Bu işin özü eğitim, kültür ve sanat. Bunlar olmadığı zaman bir hiçsin. Da Vinci, Picasso, Rembrandt’ı düşün.. Dünyada bunların eserleri ses getiriyor mu getiriyor, bunlar bir sanatçı mı, sanatçı, onların eserlerinin üzerlerinde fikir yorumu yapılıyor mu, yapılıyor. Sen okumamış, eğitim görmemiş bir adama bu kişilerin eserlerini göstersen manda göle bakar gibi bakar. Bugün Anadolu’da gidiyorlar bir ‘lahit’in bir köşesini kırıp içine bakıyorlar, niye? Eğitimi ve kültürü olsaydı onu bir sanat eseri olarak düşüneceklerdi. O zaman onu ne yapacaktı, sahip çıkacaktı. Başlangıçta konuştuğumuz gibi vatandaş sorgulamasını bilmiyor, hesap sormasını bilmiyor, özeleştiri yapmasını bilmiyor, verdiği oyun peşinden gitmesini bilmiyor, eline vurup lokmasını aldığın zaman “Ben karnımı doyuracağım, benim lokmamı niye alıyorsun” bile demiyor. Neden? Çünkü eğitim, kültür ve sanat yok.




MU: Devam etmekte olan Urfa çalışmanız ne aşamada? Bu çalışmanızda neyin peşindesiniz?



TA: Bu çalışmamda çok şeyin peşindeyim. Mezopotamya’nın en önemli şehri olan Şanlıurfa, Türkiye’nin görsel olarak en zengin yörelerinden biri ama biz o zenginliğimizi görsel malzemeye yeteri kadar dönüştüremiyoruz. Teknoloji, her geçen gün bir şeyleri alıp götürüyor zaten. Fotoğraf maddi olarak külfeti olan bir dal. Maddi olarak arkanızdan itici bir gücünüz olmazsa zor. Bu proje on yıldır sürüyor. Kodak Film malzeme olarak bu çalışmanın arkasında duruyor fakat bu bana yetmiyor, konaklama, yol, yeme içme vb masraflar inanılmaz boyutlarda, bunları sürekli kendi cebimden karşılamak beni bütçe olarak da sarsıyor. Şu ara İstanbul projesinin peşindeyim, bu proje benimsenir ve gerçekleşirse arkasından Urfa çalışmama ağırlık verip bu projemi de hayata geçirmeye çalışacağım.




MU: Sırası gelmişken İstanbul projenize de değinelim.



TA: İstanbul projemin alışılmışın dışında bir çalışma olmasının yollarını arıyorum. Bu çalışmamın ismi; 18. yüzyıl şairi Nedim’in yazdığı şiirdeki bir dizeye yakıştırma niteliğinde: ‘Bu Şehr-i İstanbul ki”¦’ Kitap İngilizce-Türkçe basılacak. Tarih, deniz ve yaşamın içinde yer aldığı üç bölümden oluşacak, her bölümde kırk fotoğraf olacak.



MU: Yüzümüz Umuttur projesinde en son gelinen nokta nedir? Fotoğraf sanatının bu projeye bir katkısı oldu mu?



TA: Fotoğrafın bu projeye bir katkısının olup olmadığını bilmiyorum. Belki müzayedede yapılan satışların bir katkısı olabilir. Bu projeyi fotoğraf sanatı boyutundan değil de eğitime yapabileceğimiz bir katkı olarak düşündük. Bu sebepten dolayı bu desteği diğer beş arkadaşımla beraber yerine getirebildiysek ne mutlu bizlere.




MU: Baskı teknikleri üzerine de çalışmalarınızın olduğunu biliyoruz. Baskı, fotoğraf sanatının ayrılmaz bir parçası olarak fotoğrafı tamamlayan bir unsur mu?



TA: Ben siyah-beyaz baskı yapıyorum ve uluslararası kalitenin önemli olduğunu düşünüyorum. Karanlık odaya malzeme bulduğum sürece devam ettireceğim. Arşivsel baskı tekniğini kullanıyorum yani bir koleksiyoncu tarafından alındığı zaman onun her türlü garantisini veriyoruz. Arşivsel teknik ne dersen eğer, müze ve koleksiyoncu kalitesinde fotoğraf baskı yapma tekniğidir. Bu uzun ve ayrı bir söyleşinin konusu olabilir. Ve tabii ki baskı ve tekniği fotoğraf sanatının ayrılmaz önemli bir parçasıdır.



MU: Fotoğraftaki an duygusu, deklanşör ve siz.. Aranızdaki ilişkiyi, duyguyu anlatabilir misiniz?



TA: Fotoğraf çekerken Henry Cartier Bresson’un beyin, göz ve kalp için söyledikleri benim ilkelerimin başında geliyor. Benimle fotoğrafa çıkan arkadaşlar “Biz böyle heyecanlı bir vatandaş görmedik” derler.



Eğer bende bu heyecan yok olursa fotoğraf yok olur, biter benim için. Ben heyecanın yok olmamasını istiyorum. Fotoğrafa çıktığım insanlardan ben bu heyecanı almazsam onlardan uzaklaşır, beni etkilemelerine izin vermemeye çalışırım. Siz heyecan duymazsanız fotoğrafınız daha başlangıçta bir hiç olur.




MU: Tüketim toplumu, uygarlık ve gelişim insanlara taraf gibi gözükseler bile uzun dönemde insanlığın aleyhinde geliştiğini düşünüyorum. Tarihi ve günümüzü yapan şeyin ticaret merkezli şirket kârlarından ibaret olduğunu ben değil tarih söylüyor. Fotoğraf bu çarkın ne kadar içinde veya ne kadar dışında yer alıyor sizce? Fotoğraf da diğer alanlar gibi küreselleşiyor mu?



TA: Che Guevara 1959 yılındaki Küba Devrimi’ni Castro ile beraber yapan devrimcilerden biridir biliyorsunuz. Che’nin Aberto Korda tarafından çekilmiş ölümsüz bir portre fotoğrafı var. Bu portre fotoğrafı günümüzde dahi hâlâ kullanılmakta, ilanlarda, reklamlarda kullandılar. Her fotoğrafçının hayalinde bir fotoğraf makinesi vardır. O da kimileri için Leica’dır. Che’nin o portresi Leica ile çekilmiştir. Leica’nın sloganı ne biliyor musunuz? ‘Bir kamera ne kadar devrimci olabilir?’ Bu slogan binlerce broşüre basıldı vb. Özet olarak tüketim toplumunun nereye gittiğini, insanların nasıl sürekli tüketime yönlendirildiğini ve sermayenin bu işten nemalanmanın yollarını nasıl aradığını bir düşünün. Geçmişin üretim şekli ve üretimleri tu kaka olarak kabul edilip bir teknik buluş ve bunu izleyen bir furya ile beraber adına çağdaş sanat dedikleri farklı kavram ve algılayışlar ortaya atılır, o kavramların içerisini doldurmaya çalışırlar ama amacın ne olduğunu ve kitlelerin ne ile uğraşmasıyla ilgili bir içerik sunmadıkları gibi bunun ne olduğunu kendileri de bilmezler. Böyle abuk subuk bir duygunun içerisinde yol alır gideriz. Dünya da bu sürecin içerisinde yol alıp gidiyor, nerede duracak, ne zaman ne olacak belli değil. Çünkü sen kendini kendi ruh halinle ifade etmiyorsun, sen kendini onların yönlendirdiği ruh hali ile ifade ediyorsun.



MU: Bir anlamda oyunun içine dahil ediliyorsun, oyunun içinde yer alıyorsun. Oyunun içinde söylem dilimizi bulup yola öyle devam etmemiz gerekiyor sanırım, oyun içinde oyun gibi.



TA: Mecbursun, yoksa yoksun.




MU: Fotoğraf çekmek evrensel tanıklığın ötesinde kişisel bir yaşam deneyimidir. 12 Eylül sizin için nasıl bir deneyimdi? Bizim için bir fotoğrafını çekebilir misiniz?



TA: 12 Eylül ile ilgili bir fotoğraf; gece saat 02.30, evin kapısının zili çalıyor ve bir baskın düzenleniyor, evin içerisinde siz, eşiniz, kız kardeşiniz, babanız ve yeni emeklemeye başlamış çocuğunuz var.. Kapıyı açıyorsunuz ve neye uğradığınızı anlamıyorsunuz, karşınızda bir yüzbaşı, iki-üç sivil; ellerinde inanılmaz silahlar, evi tarumar ediyorlar ve hiçbir şey bulamıyorlar. Dede ve torun hariç herkesi alıp gidiyorlar. Siz, “Ya bu çocuğun annesi bari burada kalsın” diyorsunuz. Fakat dinlemiyorlar bile. Alın size bir fotoğraf. Evde kalan dede ve o yürüyemeyen çocuğu düşünün. Aradan on beş gün geçiyor ve hiç kimse de “Bu yaşlı adamla çocuk ne yapar” diye merak edip sormuyor, bu çocuğun mamaya mı, altının değişmeye mi, bakıma mı ihtiyacı var diye kimse sormuyor, bunların hepsini o yaşlı dede yapıyor. Bu saf, temiz, okuma yazması olmayan dede “Selimiye’nin önüne gideyim de belki bizimkilerden haber alırım” diye düşünüyor ve kalkıp gidiyor. Torununu omzuna almış tepesinde taşıyor ve oradan geçen bir yüzbaşı ile karşılaşıyor, saf ve temiz duygularla “Bu torunum annesini bir görebilir mi” diye soruyor. Yüzbaşı inanılmaz bir ifade ile yaşlı adama bağırıp çağırarak cevap veriyor. O anda tepesinde bulunan torunu korkudan altına kaçırıyor ve dedesinin omuzlarından sidik akmaya başlıyor, alın size diğer bir fotoğraf.




MU: Bu güzel ve zevkli söyleşi için teşekkür ederim.



TA: Ben teşekkür ederim.







Tahsin AYDOĞMUŞ Hakkında

1953 yılında Malatya’da doğdu.


1985 yılından beri fotoğrafla uğraşıyor.


1979 – 2003 yılları arasında Ayasofya Müzesinde çalışmış ve bu ortam fotoğrafına birçok açıdan kaynaklık etmiştir


1994 Ballantine yarışmasında başarı ödülü,


1996 aynı yarışmada büyük ödülü kazandı.


1997 Ballantine başarı ödülü


1998 Fuji Film Türkiye Basın Fotoğrafçısı ödülü


1998 Fuji Film Türkiye Röportaj ödülünü kazandı.


1998 8. Devlet Fotoğraf yarışmasında “Başarı Ödülü” kazandı


1999 4. LEICA Fotoğraf Olimpiyatın da Büyük Ödülü kazandı.





Tahsin Aydoğmuş (Fotoğraf: Mehmet Uçkun)





Fotoğrafları yerli yabancı pek çok dergi ve yayınlarda yayınlanan fotoğrafçının işler çeşitli uluslararası karma sergide yer aldı. Bugüne değin 7 kişisel sergi açan Tahsin Aydoğmuş, birçok fotoğraf etkinliklerinde yer aldı. İstanbul’da yaşamakta olan Aydoğmuş halen uzun süreçli fotoğraf projeleri üzerinde çalışmaktadır. Son altı yıldır Urfa belgeseli hazırlamaktadır.


Emekli olduktan sonra kurduğu kendi atölyesinde fotoğraf çalışmalarını sürdürmekte.. Daha önce renkli saydam çalışmaları yapan Aydoğmuş son yıllarda “arşival baskı” teknikleri ile siyah beyaz çalışmalara ağırlık vermiştir.



Sergiler;


1. 1991 Fotoğraflarla AYASOFYA – İstanbul /Ayasofya


2. 1992 Fotoğraflarla AYASOFYA - Nurnberg/Almanya


3. 1995 Doğa ve İnsan – Fotoğrafevi / İstanbul


4. 1997 Türkiye’nin Turizm yöreler – Nurnberg / Almanya


5. 1997 İstanbul’dan Nepal’e – Lefkoşe / Kıbrıs


6. 2001 TÜRKİYE’den – Köln / Almanya


7. 2006 DENGE İstanbul fotoğraf Merkezi



Yayınlar;


Kültür Bakanlığı yayınları Ayasofya İkonaları 2 cilt / 1992 (Türkçe)


Scala yayınevi – Londra Ayasofya / 2004 (Türkçe – İngilizce)


“İsatanbul’ an” istanbul merkezi yayınları / 2006


“Yaşayan çarşılar” Novartis yayınları / 2005 (ortak proje 5 fotografcı ile)


“öbür yanım” Novartis yayınları / 2006 (ortak proje 5 fotografcı ile)
“Ayasofya – Hagia Sophia” Shell Yayınları / 2008, Tahsin Aydoğmuş







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : AyasofyaTahsin Aydoğmuş : Ayasofya

Hüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; Ankara


AFSAD’LI POSTA GÜVERCİNLERİ


TEKEL İŞÇİLERİYLE DAYANIŞMA ÇADIRI KURDULAR



Fotoğraflar: Hüseyin Türk


Yazı: Hilmi Aslan








Ziyaretlerimizde, daha önce yaptığımız gibi,fotoğrafını çektiğimiz ortamların ve olayların yakınında olmayı, belgeselciler olarak benimsiyorduk. Bundan dolayı İzmir’den Ankara’ya yürüyen, Bornova Belediyesi’inin işten çıkardığı, Kent A.Ş.li temizlik işçilerinin, fotoğraflarını çekmek için onlarla beraber 15 kilometre yürümüştük. Çektiğimiz fotoğrafların ve kayda aldığımız röportajların birfiil yaşanarak, oluşmasının, gerçeğe yakın bir tanıklık olacağını düşündük. Bizler Afsad Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf Gurubu olarak toplumun katmanlarında oluşan sınıf hareketlerinin yakın tanıkları olmak durumundaydık. Yıllar önce oluşan sınıf mücadelelerinin, günümüzdeki olumlu-olumsuz yansımalarını, nasıl ki bize ulaştırılan fotoğraflar ve yazılı belgelerden değerlendirmekte isek, günümüzde gelişen bu tür olayları da bizler geleceğe, gelişen iletişim ve teknoloji sayesinde daha kapsamlı olarak iletmek zorundaydık. İnsanların içinde bulundukları anları değerlendirirken, daha gerçekçi olacakları, yansımaları; duygu ve düşünceleri hissederek aktaracakları, akla daha yakın durmaktadır. Yaşanılan anın heyecanı, her ne kadar insan ruhunda ortama yakın bir taraflılık oluştursa da, toplumsal olaylara bire bir tanıklık, kanımca belgesel fotoğrafçılar için önemli olmalıdır.



Arkadaşlarımızla yaptığımız değerlendirmelerde, Ankara’da haklarının gasp edilmesine karşı eylem kararı alan Tekel İşçilerinin eylemlerine ilk günden destekleme kararı aldık. Geldikleri günden sonra yakın takibe aldığımız bu eylemi, oturma eylemi kararı alındıktan sonra her gün eylem alanına giderek uyguladık. Başlangıçta Türk-İş Genel Merkezi önünde protestoları görüntüledik. Ayrıca Abdi İpekçi Parkı’nda yapılan ilk mitingde de bulunduk. 31 Aralık Gecesi, onlarla birlikte yeni yıl kutlamalarına eşlik ederek birlikte dans ettik. Sıhhiye’de yapılan ikinci büyük mitinge katılıp kürsüde emekçilere reva görülen haksızlıkları kaygılı bir şakilde izledik. Meydanlardaki kitle desteğine fotoğraf makinalarımızı boynumuza asarak destek verdik. 25 Ocak 2010’da Sakarya Caddesi’nde bir politikacının tekrarladığı gibi, Hak verilmez, alınırdı. Kısa Dünya tarihinde emekçiler canlarına mal olan hak mücadeleleri verdiler. Bu mücadeleler daha sonra emekçilere, yapılan haksızlıklara karşı verilecek mücadelelere örnek oldu. On binlerce Zonguldak Maden İşçisinin kışın ortasında Ankara’ya yaptığı Yürüyüş Türk İşçi Hareketinin mihenk taşlarından bir tanesidir. Bunlar Tekel İşçilerinin Ankara direnişlerine güç veren olgulardan bazılarıdır.



Biz AFSAD’lı Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf Gurubu üyeleri olarak fotoğraf çekerken, işçiler tarafından sürekli meraklı bakışlarla izlendik. Başlangıçta ulusal televizyon kanalları direnişe bu kadar önem vermiyordu. Alanda bizlerin flaşları patladıkça kaygılı bakışlarla süzülüyorduk. Bizler onların eylemde geçen anlarını bir sonraki kuşağa taşıyacaktık. Mücadelenin zorluklarını ve olanaksızlıklarını belgeleyecektik. Bu düşüncelerimiz onlara, yapılan işin aslında, emek ve demokrasi mücadelesinde önemli bir yeri olduğunu hissettirdi. Çekingen, ürkek ve sorgulayıcı yaklaşımları zamanla kayboldu.



Havanın Orta Anadolu mevsim normallerinin üzerindeki bir bir sıcaklıkta olması, yağan yağmura rağmen olumluydu. Çünkü Ankara’da hava her zaman böyle merhametli davranmazdı. Çoğu defa işçiler bu güzel havaları Allah’ın bir lütfu gibi değerlendirdiler. Oturma eyleminin başında tanıştığımız işçiler emek mücadelesi vermemiş, grevde bulunmamış acemiler gibi davranıyorlardı. Kadın işçilerin çoğunun Anadolu’da feodal yapı içerisinde, itirazını yüksek sesle dile getirmediği belliydi. Sokaklarda mahçup ve utangaç bir psikojiyle kaldırımların işyerlerine yakın bölümlerine yataklarını serip pijama bile giymeden uyumaya çalışıyorlardı. Yatağa girip yatıyormuş gibi davrandıklarını yaklaşıp fotoğraf çekeceğimiz zaman anlıyorduk. Kolay değildi, bu çağda, modern çamaşır makinalarında yıkanan çamaşırlar giymişler, Anti-bakteryel sabunlarla ellerini yıkamışlar, işyerlerinde bile tozlandıklarında çoğu defa banyo yapmışlardı. Üstü-başı tozlu eve girmeye çalışan çocuklarını temiz olmaları konusunda uyarmışlardı. İşte şimdi bütün bunların tersi, sokakta tozlu topraklı kaldırımlarda yerde, beton zemine serdikleri kartonların üzerindeki battaniyelerde yatacaklardı. Çoğunun yastığı yoktu. Yastık yerine bavul, elbise poşetleri veya ceket-montlarını kullanıyorlardı. Şairin dediği gibi ‘Yaşam Şuncağız Bir Şey İşte’.



Tekel işçilerinin eylem süreçlerini Ankaray’a geldikleri ilk günden itibaren yakından izlemeye başladık. Otobüslerden indiklerinde spor salona alınıp bekletildikten sonra, çektiklerine, Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf Gurubu üyeleri olarak yakın tanıklık ettik. AKP Genel Merkezi’nde yaptıkları eylemleri ve Abdi İpekçi Parkı’ndaki olaylı direnişlerini görüntüledik. Ayrıca Türk-İş Genel Merkezi’nde konakladıkları süreler içinde, birçok gün onların yanında olduk. Geceleri yattıkları çadırdan salonlarda onlara misafir olduk. Gündüz gelenlerle birlikte Türk-İş önünde yaptıkları eylemlerde halaylara katıldık. Sıhhiye Meydanı’nda yapılan ve birçok konfedarasyonun destek verdiği ikinci mitingde, fotoğraf makinalarımızı boynumuza asarak destek verdik ve eylemci işçileri reva görülen haksızlıklara tanıklık ettik.



Başlangıçta çoğu kesimlerin geçici bir eylem olarak gördükleri direniş, giderek kararlı şekle dönüşmeye başladı. Bunda da en büyük etken, 31 Ocak’ta işçilere verilen sürenin dolması ve yasal olarak uygulanacağı söylenen, 4-C iş yasasıydı. İşçiler yasa uygulanmaya başlandığında bütün haklarının kaybolacağını biliyorlardı.




Günlükten;



31 ARALIK 2009



Ankara’ya göre çok soğuk olmayan bir gündü. Hava puslu ve kapalıydı. Yeni yıl kutlamaları için Kızılay’daki cadde ve sokaklar erkenden sevdiklerine hediye alan insanlarla doluydu. Mağazalarda telaşlı kalabalıklardan geçilmiyor, piyango bileti satıcılarında öbek öbek toplanmış, bilet seçen insanlarla doluydu. İşçilerin eylem yaptıkları Tür-iş Genel Merkezi’nin bulunduğu sokaklardan da insanlar geçmekteydi. Hareketlilik, akşama doğru, başından beri, işçilere destek veren, öğrenci ve sivil toplum örgütlerinin gelmesiyle artmıştı. Ses aracından gece boyu da devam eden, hareketli müzik yayını yapılmaya başlanmıştı. İnsanlar halaylarda neşeli bir şekilde oynuyorlardı. Genel Merkezin giriş kısmındaki merdivenlerin altında, geceleri uyuyan işçilerin yatakları üst üste konmuştu. Saat 19.00’a doğru kalabalık çoğalmış, 21.00’den sonra ise, gittikçe azalmıştı. İlerleyen saatlerde ise sadece işçiler kalmıştı. Ses aracında her yöreden türküler çalınıyordu. Kadınlar halka oluşturup yere oturarak, iki arkadaşlarının kıvrak göbek danslarını alkışlıyorlardı. Biraz sonra, eylemci işçilere desek olmak için, üç erkek üyeden oluşan, üstlerinde kırmızı beyaz, etekler ve elbiseleriyle köçek ekibi geldi. Yarım saat süren gösterileri, hep beraber atılan destek sloganları ile son buldu.



8 OCAK 2010



Ankara’da bulunan arkadaşlarına destek olmak amacıyla, oturma eylemi yapmak için, Ankara’ya yeni eylemci işçiler geleceklerdi. Saat 15:00 dolayında, eylemin olduğu sokağa gittiğimde, yeni gelen işçilerin kaldırımları doldurduklarını gördüm. Her türlü zorluğu (yağmuru, çamuru, karı, soğuğu) göze alıp, Ankara’ya gelip sokaklarda oturma eylemi yapan, bir gurup, kadın-erkek işçi vardı dün gece. Bir gün önceden Muş’tan, Adıyaman’dan, Tokat’tan, İstanbul’dan, Adana’dan, Hatay’dan, Batman’dan, Diyarbakır’dan, Malatya’dan, Trabzon’dan denklerini yanlarına almış binlerce insan, illere göre kümelenmiş ve yerlere oturmuş bekleşiyorlar. Fotoğraf çekmek için çok defa gittiğim, yılbaşı gecesi birlikte eğlendiğimiz işçilerin arkadaşlarıydı bunlar. Sokağa girdiğimde her zamanki gurup sanarak yaklaştım. Ancak hemen fark ettim; bunlar yeni gelenlerdi. İlk İstanbul gurubuyla tanıştım. Bakımlı yüzleri, özenle hazırlanmış çantaları ve kibar Türkçeleriyle işçi kadınlardı bunlar. Bu nasıl şey; hayatlarında bir saat bile yağmurlu, soğuk havada dışarıda kalmamış kadınlar, ”biz bugün burada kaldırımda mı yatacağız ?’’ diyorlar. Konuşmalarına bakıp, bundan önce hiçbir politik ve sosyal eyleme katılmamış insanlar olduklarını görebiliyorum.Bu gurupta bulunan işçiler ,sessizce, verilecek tavuk döner ve ayrandan oluşan ,akşam yemeklerini beklemekteydiler.Az ileride Adıyaman’dan gelenler seyyar çaycıya yakın olmalarından dolayı ellerinde çaylarıyla bağlama çalan işçiye eşlik edip türkü söylüyorlar.Yanlarına gelir gelmez bende katılıp beraber söylüyoruz.Kim olduğumu her guruptaki işçiler sordular.Afsad’dan ve destek için geldiğimizi söylüyorum.Başka fotoğraf çeken insanlarda vardı dün gece.Ama bizlerin ilk günden beri onlara destek olduğumuzu söyledim,her guruba ayrı ayrı.



Akşam haberleri başlamıştı, boyalı basının görsel medyasında. Tezgahlar kurulmuş, ışıklar, kameralar, sunucular ellerinde mikrofonlar, kulaklıktan ses bekliyorlar. Tv muhabirleri yanlarında bir gurup işçiyle ‘başla’ işaretini bekliyorlar. Şaşkınım, nasıl bir şey bu. Hayatında hiç basın görevlileriyle karşılaşmamış işçiler öyle kararlı pozlar vermişler ki, dayanamadım. Muhabirin yanındaki işçinin fotoğrafını çekmek için hazırlık yaparken muhabir ile göz göze geldim; ikimizde gülmeye başladık. Aslında bütün gece böyle anlamsız ve ifade edemediğim bir ruh hali içinde dolaştım işçilerin arasında. Sanki Haiti’de değil de deprem, burada olmuştu. Bazı kadın işçilerin oylarını şimdiki iktidara verdikleri belliydi. Konuşurken “Tayyip ERDOĞAN çok ayıp ediyor, niye bizim isteklerimize kulağını tıkıyor anlamadım.’’ diye çok şiddetle eleştirmiyorlardı.



Adana’dan gelenlerin ne kadar üşüdükleri sarıldıklar battaniyelerden belliydi. Sonra Hataylılarla karşılaştım. Ne kadar içten davranıyorlar. Akşam yemeği niyetine, getirdikleri çörekleri yiyorlar. Israrla bana da ikram ettiler, bir an memleketim geldi aklıma. Onlara yakın oldukça boğazım düğümlenmeye başladı. Kaldırımlar, sokaklar, soğuk ve gece sürekli dönüyor zihnimde. Muş’tan gelenlere, hoş geldiniz diyorum, bizi de çek, diyorlar ısrarla. Kürtçe halay türküleri, söyleyip halay çekiyorlar. Aslında onlar çok coşkululardı, insan etkileniyor bu durumdan. Birazdan evime gideceğim ama onlar burada olacaklar. Bu kadar insanı oteller, misafirhaneler alamaz, diyorum kendi kendime. İnsan olmak nasıl bir şey ki diye içimden insanlığımı sorgulamak geçiyor. Sonra Batmanlı İşçiler; yanık türkülerle gecenin sessizliğini bölüyorlar. Diyarbakırlı İşçilerin halaylarına katılıyorum. Yüreğim iyice sızlamaya başlıyor. Trabzonlu İşçiler kemençe çalıp horon tepiyorlar. Amma da çok neşeliler diye geçiriyorum içimden. Sonra bu sesler bu kararlı bekleyiş; korkmadan geceden, soğuktan ve yağmurdan. Sorularıma yanıt veremedim bir süre. Herkesin değişik zamanlarda, insan olduğundan utandığı anlar olmuştur. Dün gece insanlığımdan utandım. Saat 22:20… Birazdan eve gideceğim. Bu insan panayırı. Ekmekleri ellerinden alınmış insanların mücadele panayırı bence. Ankara’da insanlar uyuyacaklar. Haram olsun size bu uykular, diye haykırasım geçiyor içimden. Uyursam bana da haram olsun. Mehmet Hoca bana katıldığında, “Hilmi, fotoğraf çekilmez bu zamanda, anı yaşa, coşkuya katıl. Bu bence yaşanır. Neyini çekeyim bu coşkunun.’’ diye söylediğini anımsıyorum. Her guruba katıldığımda seviniyorum, ancak nedense gözlerim doluyor. Sürekli ıslaktı gözlerim. Aslında ağlamıyorum ama gözlerim ıslak, içim buruktu. İstanbullu işçi kadın çocuklarını bırakmıştı evinde. Adanalı erkek işçi ücretsiz izin almış. “Tayyip’e bir maaş daha hibe ettim’’diyor. Gece ne yapacaksınız dediğimde, Diyarbakırlı kadın işçiye, “Biz bilmiyoruz, yatmaya çalışacağız sabaha kadar. Aslın kaç gün buradayız, onu da bilmiyoruz.’’ Diye konuştu.



23 OCAK 2010



AFSAD Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf Gurubu olarak Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan geceyi, destek amaçlı çadır kurarak geçirmeyi düşündük. Bu amaçla Türk-İş Genel Merkezi’nin Mithatpaşa Caddesi’ne bakan kısmında, Hataylı İşçilerin bulunduğu bölüme yerleşmeye başladık. Çadırımızı başta Hocamız Mehmet ÖZER olmak üzere yardımlaşarak kurduk. Arkadaşlarımızın fotoğraflarından oluşan sergiyi hazırladık. Sergiye başlar başlamaz işçilerin yoğun ilgisiyle karşılaştık. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar işçiler sergiyi dolaştılar. Sergi ve dayanışma çadırı kuracağımızı duyan AFSAD’lı üye ve kursiyer dostlarımızın yoğun ilgisinden çok mutlu olduk.



Toplumcu Gerçekçi Belgesel Gurubu üyeleri Hüseyin TÜRK, Cem ARTANTAŞ, Nail YOLLU, Mehmet ÖZER, Berna TEMUR, Şerife YAVUZ, Elif KOCA, Tuğçe Deniz ÇAKIR, Ayşegül KARALAR, ve Nur YILMAZLAR sergi ve çadır kurma işlemini tamamlandıktan sonra, ateş yakarak ısınmaya çalıştık. İlerleyen saatlerde arkadaşlarımızdan bazıları evlerine döndüler, ancak bizler sabaha kadar burada kalarak desteğimizi sürdürdük.



POSTA GÜVERCİNLERİ



Bilimsel adı Columba livia olan güvercinler, yüzyıllar boyunca güçlü yön bulma yetenekleri sayesinde insanlara hizmet etmişlerdir. Güvercinlerin, 1150 yılında Bağdat’ta mesaj iletme amaçlı kullanıldığı, dünyaca ünlü Reuters haber ajansının kurucusu Paul Reuter’in 1850’de Belçika’nın Brüksel kenti ile Almanya’nın Aachen kenti arasında, 45 güvercinden oluşan bir filo ile haber ve borsa tahvil fiyatlarını dağıttığı bilinmektedir.



Yazan: Hilmi ASLAN


Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf Gurubu Üyesi































































































Hüseyin TÜRK Hakkında


1977 Ankara doğumludur.


Grafik tasarımcı olarak meslek hayatına devam ediyor.



Mart 2007’de AFSAD’a üye oldu.



26. Olağan Genel Kurul 2007-2008 Döneminde Yönetim Kurulu Üyeliği görevinde bulundu. Derneğin resmi yayın organı Kontrast’ın yayın ekibinde 2.5 yıl gönüllü çalıştı. 3. Kur (İleri Düzey Eğitim) Seminerinde Fazlı Öztürk’ün asistanlığını yaptı. AFSAD 7. Belgesel Fotoğraf Sempozyumu düzenleme komitesinde görev yaptı.




Hüseyin Türk


‘Buyrun Er Meydanına’ adlı ilk kişisel sergisini Kasım 2007′de Ankara’da açtı.



Yurtiçinde ve yurtdışında karma sergilere katıldı.



‘Nakavt’, ‘Aşura’, ‘Fırat’ın Kıyısından Suriye’, ‘Mardin’, ‘Pehlivan’, ‘Üzülmez’ ‘Pavli Panayırı’ ‘Gallop’ ve ‘eNeFeL’ adlarında belgesel fotoğraf serileri yayınladı.



Melih Özbek – Dijital Akademi’de ‘İleri Düzey Fotoğraf İşleme’ adlı semineri yapıyor.



Işığın peşindeki yolculuğuna yeni belgesel projelerinin çekimleriyle devam ediyor…




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Hüseyin Türk : Nakavt
Hüseyin Türk : Buyrun Er Meydanına
Hüseyin Türk : Atlar







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; AnkaraHüseyin Türk : 2010 Direnişin Başkenti; Ankara

Jesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney Afrika


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Hanover, Batı Burnu, Güney Afrika


Aralık 2004



Hanover, Eastern Cape, South Africa


December 2004




Güney Afrika’nın en fakir kırsal bölgelerinden birindeki küçük bir köye ait gündelik yaşam hikayesi. ANC Hükümeti fakirlerin durumlarını iyileştirmeyi başaramadı – buna karşın 1994’den beri Güney Afrika’da sosyal boşluk daha da büyüdü. Hanover’de iş yok, alım satım yok ve bunların nasıl değiştirilebileceği hakkında hiç bir fikir yok.



Aralık ayı , yurtdışında çalışan aile üyelerinin, çoğunlukla içki içmeye harcadıkları parayla ve çocuklar için mütevazı hediyelerle geldikleri “Festival Mevsimi” olarak da bilinir. Genellikle herkes keyiflidir.



Hanover adı Batı Burnu’na, İngiliz Koloni Rejimi’nce kendilerine burada toprak verilen Alman yerleşimciler tarafından getirilmiş. Berlin, Potsdam, Hamburg adındaki köyler ve benzerleri çok yakınındadır. Bugün Almanlardan geriye mezarlıktaki mezar taşlarından başka fazla bir şey kalmamış ve Hanover %100 kara bir şehir.



Çok az sağlam ev var, çoğu insan çamur duvarları ve katlanmış demirden çatıları olan derme çatma kulübelerde yaşıyor. Toprağın verimine göre yamaçların etrafına yayılmış evleriyle hiç köy planlaması yok



Hikaye, Almanya Hanover’deki Uygulamalı Bilimler ve Sanat Üniversitesi’nden 12 öğrenci fotoğrafçının, dünyadaki Han(n)over adlı 12 yere ait hikayeleri oluşturmak üzere yola çıktığı “Fernanderswo” adlı projesinin bir parçasıdır.



A daily life story about a small village in one of South Africa’s poorest rural areas. The ANC Government didn’t manage to improve the position of the poor – on the contrary, since 1994 South Africa’s social gap got bigger. In Hanover, there are no jobs, no businesses and not much of an idea of how to change this.



The month of December, however, is known to be the ‘Festive Season’ where family members who work abroad come back with some money to spend – mostly on booze, but they might also bring some modest presents for the kids and everyone is generally in high spirits.



The name Hanover was brought to Eastern Cape by German Settlers who were given land there by the English Colonial Regime – villages by the names of Berlin, Potsdam, Hamburg and the like are just around the corner. Today, nothing much reminds of the German settlers apart from some old tombstones on the village cemetery, and Hanover is a 100 % black village.



There are very few solid houses, most people live in simple shacks made of mud walls and corrugated iron roofs, and there is no village structure as such – the houses are scattered around the hillside, depending on the availability of land.



The story is part of the project “fernanderswo”, for which 12 student photographers from the University of Applied Sciences and Art in Hannover, Germany, set out to do stories in 12 places called Han(n)over around the world.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN






















Jesco DENZEL Hakkında


Jesco Denzel 1972’de Bremen’de doğdu, Fotoğrafçılığa geçmeden önce Siyasi Bilimler’den mezun oldu. Serbest foto muhabiri olarak Hamburg’da yaşamakta ve çalışmakta. Müşterileri arasında Frankfurter Allgemeine Zeitung, GEO magazine ve Mare yer almakta. Devamlı olarak sosyal çatışmalara ve günlük yaşam hikayelerine odaklı bağımsız projeler üzerinde çalışmakta.




Jesco Denzel

About Jesco DENZEL



Jesco Denzel, born 1972 in Bremen, finished a degree in Poltical Science before taking to photography. He lives and works in Hamburg as a freelance photojournalist. His clients are among others Frankfurter Allgemeine Zeitung, GEO magazine or Mare. He continuously works on independant projects with a focus on social conflicts and daily life stories.










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney AfrikaJesco Denzel : Hanover, Batı Burnu, Güney Afrika