Aylık arşivler: Ocak 2010

2010 FIAP Doğa Bienali Başvuruları




2010 FIAP DOĞA BİENALİ BAŞVURULARI




FIAP Bienalleri ulusal elemeleri FEDERASYONLAR seviyesinde yapılır. Bu bağlamda FIAP bienallerine TFSF’ye (Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu) bağlı dernek üyeleri katılabilir. Bienale katılan her ülke kendi takımını oluşturacaktır. Her takım (ülke) bir kişiden en çok 1 adet olmak üzere toplam 10 adet baskı ve bir kişiden en çok 2 adet olmak üzere toplam 20 adet dijital veya diadan oluşan iki portfolyo hazırlar. DOĞA Bienaline katılacak Türkiye takımının belirlenmesiyle ilgili prosedürü bu yıl (2010) Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK) organize edecektir. Bienale katılım bir yandan ülke tanıtımına katkıda bulunurken, bir yandan da derneklerin ve bireylerin uluslararası camiada adını duyurabilmesi adına güzel bir imkan sunacaktır. Ayrıca bienallere katılım FIAP ünvan başvurularında göz önünde tutulmaktadır.



Türkiye takımının oluşmasıyla ilgili katılım koşulları aşağıda detaylandırılmıştır:



- Fotoğraflar FIAP doğa fotoğrafı tanımına uygun olmalıdır. Bu tanıma uygun olmayan fotoğraflar kesinlikle değerlendirmeye alınmayacaktır. FIAP doğa fotoğrafı tanımını aşağıda bulabilirsiniz.


- Türkiye takımı olarak bu yıl “Doğada Makro” konusu seçilmiş olup, ilgili tanımı aşağıda bulabilirsiniz.


- Her katılımcı en çok 10 adet dijital fotoğraf, 10 adet dia ile katılabilir.


- Dijital fotoğraflar 300dpi, uzun kenarı en çok 40 cm, kısa kenarı en az 18 cm olacak şekilde jpg formatında bir CD’ye kaydedilecek ve CD üzerine katılımcı ismi yazılacaktır.


- Diaların orijinali veya kaliteli bir duplikesi ile uzun kenarı en az 1024 piksel olacak şekilde dijital jpg kopyaları bir CD’ye kaydedilecek ve CD üzerine katılımcı ismi yazılacaktır. Jüri üyeleri elemeyi dijital fotoğraflarla gerçekleştirecektir.


- CD’ye kaydedilen fotoğraflara sadece sıra numarası (aşağıda yazıldığı gibi) verilecektir.


- Seçilen fotoğrafların Bienale gönderilecek şekilde istenen özellikteki baskıları jürinin belirleyeceği bir laboratuarda tek elden yaptırılacaktır. Afiş ve broşür tasarım ve baskı maliyetleri, baskıya seçilen fotoğrafların baskı ve kargo ücretleri için her katılımcı zarf içinde 20 TL gönderecektir.


- Fotoğrafların derneğe ulaştırılacağı son tarih 12 Haziran 2010’dur. Posta veya kargoda meydana gelebilecek gecikme ve hasarlardan derneğimiz sorumlu olmayacaktır. Bu nedenle CD’lerin ve diaların sağlam bir şekilde paketlenip, zamanında gönderilmesine özen gösterilmelidir.


- Eleme sonunda seçilen fotoğraf sahiplerine e-posta veya telefon aracılığıyla ulaşılacaktır.


- Fotoğrafları ülke takımına seçilen katılımcılara TFSF ve FSK onaylı katılım belgesi verilecektir.




F I A P Doğa Fotoğrafı Tanımı:



Doğa fotoğrafı, doğal bir yaşam alanı içinde canlı, evcil olmayan hayvanlar ve tarımsal olarak yetiştirilmeyen bitkileri, jeolojik oluşumları ve böceklerden buzdağlarına kadar, doğal sürecin geniş çeşitliliğini tanımlar. Evcil, kafes içinde saklanan veya her türlü yöntemle özgürlüğü kısıtlanmış hayvanlarla, tarımsal olarak yetiştirilen bitkilerin fotoğrafları doğa fotoğrafı olarak değerlendirilemez. İnsanlar tarafından değişikliğe uğratılmış bir çevreye uyum sağlamaya çalışan baykuş yada leylek gibi canlıların oluşturduğu doğa konularıyla; kasırga ve med cezir dalgaları gibi çevreyi tekrar eski haline dönüştürmeye çalışan güçlerin izlerini taşıyan görüntülerde, insan unsuru en az düzeyde olmak şartı ile kabul edilebilir. Hangi fotoğrafik araç kullanılırsa kullanılsın, orijinal görüntü fotoğrafçı tarafından çekilmiş olmalıdır. Orijinal görüntüye yapılacak her türlü müdahale ve değişiklik, hataların hafif bir rötuşu ile sınırlı olup, orijinal görüntünün içeriğini değiştirmemelidir. Yukarıdaki şartlar yerine getirildikten sonra, tüm doğa fotoğraflarında artistik becerinin en üst düzeyinin kullanılması için her türlü çaba gösterilmelidir.



Doğada Makro:



Doğa fotoğrafçılığı içinde ayrı bir yeri olan makro fotoğraf, genel tanımıyla çiçek, böcek, yosun, mantar ve diğer doğal dokuların yakın plan çekimlerini kapsar. Bunların çekimi sırasında makro fotoğraf çekimi ile ilgili teknik bilginin yanı sıra özel ekipmanlar da gereklidir. Makro fotoğraf konuyu yakından görüntülemektir. Doğada Makro ifadesi, fotoğrafı çekilen konunun doğa fotoğrafı tanımına uyması gerektiğini gösterir.



Son katılım tarihi : 12 Haziran 2010


Seçici Kurul toplantısı : 19 Haziran 2010


Sonuçların açıklanması : 22 Haziran 2010


Diaların iadeleri : 30 Haziran 2010



Seçici Kurul:



Nusret Nurdan EREN, Fotoğraf Sanatçısı


Tansu GÜRPINAR, FSK Onur Üyesi, Fotoğraf Sanatçısı, Yaban Hayatı Uzmanı


Göker MÜFTÜOĞLU, FSK Onur Üyesi, Fotoğraf Sanatçısı



Sekreterya:



Ahmet BOZKURT


E-posta: abozkurt55@yahoo.com



TFSF Temsilcisi:



Hüseyin SARI


E-posta: hsari100@gmail.com



Adres:



Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK)


Fevzi Çakmak 1. Sokak 22/2 Kızılay / ANKARA


Tel: 0 (312) 230 46 16



E-posta: fsk@fsk.org.tr


Web: www.fsk.org.tr




TFSF Destek No: 2009 / 52




Ek dosyadan katılım formunu indirebilirsiniz….



2010 FIAP Doğa Bienali Başvuruları2010 FIAP Doğa Bienali Başvuruları

5 Usta / 5 Atölye Fotoğraf Sergisi İFM’de



Sevgili Fotoğraf Dostu,




21 Ocak 2010 Saat 18:00′de fotoğraf ustalarımız, Bülent Özgören, Erhan Bayladı, Loris Medici, Mehmet Kısmet ve Orhan Yayla yönetiminde 40 katlımcı ile geçtiğimiz nisan ayından bu yana çalışmaları yürütülen, “Beş Usta / Beş Atölye” Sergisinin açılışında sizleri aramızda görmekten mutluluk duyarız.



Saygılarımızla,



İstanbul Fotoğraf Merkezi


Tarlabaşı Bulvarı No:272 Beyoğlu


Tel: (212) 2381160 – (533)3837166


info@istanbulfotografmerkezi.com




5 Usta / 5 Atölye Fotoğraf Sergisi İFM'de

Demiryolu Fotoğraf Sergisi Güzel Sanatlar Lisesi’nde



Demiryolu Fotoğraf Sergisi Güzel Sanatlar Lisesi’nde



Demiryolu konulu fotoğraflardan oluşan sergi ve sunum, ilk defa sembolik olarak Edirne Gar’ında açılmış; devamında Kipa Alış-veriş merkezinde beğeniyle izlenmişti.



EFOD Enver Şengül Demiryolu Atölyesi Sergi ve Gösterisi bu kez EGSSL’nde öğrencilerle paylaşıldı.



EFOD (Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği), EGSSL’ndeki (Edirne Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi) ikinci Fotoğraf Sergisi ve Fotoğraf Gösterisini okulun tüm öğrencileri ve öğretmenlerinin katılımıyla gerçekleştirdi.



EGSSL’nin Fotoğraf Kulübü ile işbirliği içinde yapılan sergi açılışına, Okul Müdürü İsmail GÖK; EFOD Başkanı Serdar İYİİZ; EDOD Onursal Başkanı Behiç GÜNALAN ve Fotoğraf Atölyesinde görev alan Fotoğraf sanatçıları Birgül ERKEN, Deniz SAYIN, Remzi ESKİKAPLAN ve Yonca USTA katıldı.



Proje kapsamında Kapıkule’den Haydarpaşa’ya uzanan güzergâhta demiryollarını belgelemeye çalışan katılımcılar, belgesel fotoğraflar çekmenin yanı sıra, estetik kaygılarını da fotoğraflarına yansıttıklarını anlattılar.



Bir yıllık süreçte gerçekleştirilen çalışmalarda 15 bin fotoğraf arasından seçilen sergi ve gösteri, hızla yenilenen demiryollarının eski görüntüleri olarak da geleceğe kalacak önemli bir belge olduğu belirtiliyor.



Demiryollarını konu alan, Enver ŞENGÜL Fotoğraf Atölyesi katılımcılarının sergisi üç hafta boyunca, Edirne Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nde sanatseverlere açık olacak. Sergi sonrasında farklı platformlarda da izleyicisiyle buluşacaktır.



Sanatın Edirne’deki burçları olmayı hedefleyen iki kurumun(EFOD ve EGSSL) ortak çalışmalarının süreceği müjdesini veren kurum yetkilileri tüm Edirnelileri etkinliklerimizde görmeyi diliyoruz dediler.




Demiryolu Fotoğraf Sergisi Güzel Sanatlar Lisesi'ndeDemiryolu Fotoğraf Sergisi Güzel Sanatlar Lisesi'nde

Fotoğraf Sergisi : 100 Fotoğrafla Türkiye’nin Yüz Haritası



TÜRKİYE’NİN ÇEŞİTLİ İLLERİNDEN KATILAN 100 FOTOĞRAF SANATÇISININ ESERLERİNDEN OLUŞAN 100 FOTOĞRAFLA TÜRKİYE’NİN “YÜZ HARİTASI” ADLI FOTOĞRAF SERGİSİ BİRİNCİ AYAĞI OLAN ANKARA’DA 09 OCAK 2010 TARİHİNDE GÖRÜCÜYE ÇIKIYOR…



SERGİ DAHA SONRA SIRASI İLE İSTANBUL, GAZİANTEP, SAMSUN, ERZURUM, LÜLEBURGAZ VE İZMİR İLLERİNE TAŞINACAK..



İLK SERGİ YERİ: ANKARA VAKIF ESERLERİ MÜZESİ (ATATÜRK BULVARI, NO:23 ULUS/ANKARA



AÇILIŞ : 9 OCAK 2010 SAAT:14,00



NOT: FOTOĞRAF SERGİSİ 9-26 OCAK 2010 TARİHLERİ ARASINDA HER GÜN SAAT 09,00-17,30 SAATLERİ ARASINDA İZLENEBİLİR.

Fotoğraf Sergisi : 100 Fotoğrafla Türkiye'nin Yüz Haritası

Ali Alışır : Sanal Bedenler



İstanbul’un sise yenik düştüğü gün Sevgili Ali Alışır’la, Ekavart Gallery’de halen sergilenmekte olan ve süresi 6 Aralık’a uzatılan “Sanal Bedenler” isimli sergisi üzerine küçük bir söyleşi yaptık.





Atakan Dürüst: Ben ilk sorumu sorayım. Sanal Bedenler adlı serginizle ilgili soru sormak istiyorum. Hep çalışmalarınızda kurgular var, bu da öyle, kurgu üzerine bir sergi. Serginizden sizin bahsetmenizi istiyorum. Ne anlattınız, ne yaptınız, nasıl yaptınız?



Ali Alışır: Şimdi serginin ismi `Sanal Bedenler`, sanal kelimesine baktığınız zaman, tüketim toplumuna yönelik bir eleştiri var yaptığım işlerde. Tüketim toplumundaki bedenin ve bireyin yerini sorgulamak için bu sergiyi açtım. Tüketim toplumuna baktığınız zaman, ruhun yerini bedenin aldığını görüyorsunuz; bütün göstergeler, bütün göndermeler hep bunun üzerine. Bunun üzerinden reklam kampanyaları üretiliyor, bunun üzerinden tanıtımlar yapılıyor. Bir şekilde bu cinsel kavramların, kimliklerin içleri boşaltılıyor. Temel aldığım konu buydu bunları yaparken. Şimdi bedenin etrafı, kapitalist toplumlarda, birçok göstergelerle çevrili, bunları görüyoruz baktığımız zaman genel olarak. Bunlar nelerdir; tedavi, perhiz, arzu gibi söylencelerle kuşatılmış olduğunu görüyorsunuz. Cinsel kimlikler de böyle, cinsel kimliklerin de etrafı bir şekilde böyle söylencelerle donatılıyor ve içleri boşaltılıyor. Bir örnek verelim, mesela bir moda dergisinin, örneğin Elle kadının sıcaklığı ile modern bir mobilya takımının sıcaklığı aynı olmaya başladı, kavram olarak aynı şeyleri ifade etmeye başladılar. Burada bir nesneleştirme söz konusu olmaya başladı kavramlarda. Bu şekilde siyaset, sanat, magazin gibi pek çok kavramın altı boşaltılıyor, nesneleştiriliyor ve bu kavramlar birbirlerine geçiş yapmaya başladılar. Futbol bugün biraz siyaset oldu, baktığımız zaman sanat biraz magazin oldu. Bu kavram kargaşası içinde ortaya koymaya çalıştığım ‘Sanal Bedenler’ bir şekilde bu ironiyi anlatmaya çalışıyor, bu ironiyi ortaya koymaya çalışıyor. Yaptığım çalışmaların temelinde, bedenden yola çıkarak bir toplum eleştirisi ortaya koymaya çalıştım. Genel olarak serginin teması bunun üzerine kuruludur. Hepimiz, bugün haber bültenlerinde olsun, yazılı ve görsel basında olsun, bir manipülasyona tabi tutuluyoruz, nedir bu; hangi haberin ne kadar gerçek ne kadar sahte olduğunu ayırt edemiyoruz. Ne kadar içinde gerçeklik payı var, ne kadar doğruluk payı var, bunların hepsi çok girift, içiçe geçmiş durumdalar. Medya, kitle iletişim araçları, bu bilgileri bireylere ulaştırırken saptırıyor, değiştiriyor, yön değiştiriyor, ne kadar doğru ne kadar sahte bilemiyoruz. Sanal kelimesi sergiye buradan geldi. Sanal bedenler bir şekilde, aslında hiç var olmamış, modeli hiç olmayan, birçok kimliğin toplandığı bir eleştiri. Baktığınız zaman, aynı bedeni kullanan, yaşlı, genç, farklı insan tiplemeleri var burada. Hiç biri gerçekten kendi kimliğini, kendi bedenini ortaya koymuyorlar. Hepsi farklı kimliklerle ve bedenlerle besleniyorlar. Biz de toplumda aslında bu şekilde yaşıyoruz. Birer klonlanmış hayat çizgisinde, hepimiz medyada gördüğümüz insanlara benzer hayatlar yaşamaya başladık. Ve bu bir örnek teşkil ediyor, onlar gibi konuşuyoruz, onlar gibi giyiniyoruz, onlar gibi hayat tarzlarımızı belirliyoruz. Ve temelde hayatımız çok standart bir şekilde benzerlikler içeriyor. Yani özgün olma yahut, kendi hayatı ile ilgili bir arayış içine girme söz konusu değil yaşadığımız toplumda. Benim eleştirim biraz da bu yöne dönük bir eleştiri.




Atakan Dürüst: Eleştirsel bir bakış diyebilir miyiz?



Ali Alışır: Tamamıyla toplumsal. Biraz gerçek üstü bir tavırla yapmak istedim, çünkü işin içinde biraz da teknik olarak deneysel ama eleştiriyi ortaya koyduğu nokta fotoğrafın tamamıyla yapısıyla ilgili. Yani bu insanların hiçbiri gerçekten kendi karakterlerini yansıtmıyor. Baktığınız zaman bir kadın ama vücut yapısı erkek gibi, yaşlı ama genç bir vücudu kullanıyor. Birçok alanda aslında bunun bir ironi olduğunu görebilirsiniz. Yani televizyonu açtığımız zamanda da bu transseksüel yapı var. Ne kadar doğru ya da yanlış olduğunu bilmediğimiz haber bültenlerinde, sahteymiş gibi gösterilen gerçek bir olay, ya da tam tersi gerçekmiş gibi gösterilen sahte olaylar, aslında bir simülasyon. Hayatlarımız aslında birer simülasyona dönüşmeye başladı.




Atakan Dürüst: Serginizin ziyaretçi sayısı nasıl?



Ali Alışır: Açılış döneminde çok fazlaydı, şimdi biraz azaldı, serginin sonuna gelmeye başladık.


Atakan Dürüst: Fotoğraflarınızda pek çok obje görüyoruz. Hepsi size mi ait?



Ali Alışır: Evet, hepsini ben çekiyorum, gördüğünüz fotoğrafların hepsi benim stüdyomda çekilmiş fotoğraflar. Bunların kamera arkalarını da zaten dergilerde yayınlıyorum, perde arkası diyerek tek tek.




Atakan Dürüst: Paylaşım sitelerindeki, diğer yerlerdeki fotoğraflarınıza da baktım. Ve çok ilginç dekorlar, detaylar var.



Ali Alışır: Tek tek benim çektiğim fotoğraflar, hiç bir stok fotoğraf yoktur. Zaten stok fotoğraf kullanamazsınız, çünkü büyük ebatlarda basamazsınız. Bu fotoğraflar genelde büyük ebatlarda basıldığı için, kusurlar gözünüze çarpar belli bir süre sonra. O yüzden hepsi benim tek tek çekip arşivlediğim fotoğraflardır. Mesela bundan önceki sergim bizzat İtalya’nın dokusu ile kurgulanmış fotoğraflardır.




Atakan Dürüst: Maksimum ya da minimum sayı verebilir misiniz kare olarak, kaç kare birleşiyor bir fotoğrafta?



Ali Alışır: Bir fotoğraf yapmak için kare çekmiyorum. Ben çekilen karelerden fotoğraf yapıyorum. Şu an benim arşivimde 30.000 üzerinde fotoğraf vardır.




Atakan Dürüst: O zaman şöyle sorayım, bir kare kaç fotoğraf ile çalışılıyor sizin fotoğraflarınızda?



Ali Alışır: Eğer bu serginin fotoğraflarından bahsediyorsak, bedenler ve portrelerde ifade olarak yaklaşık olarak 5 kimlik – 6 kimlik olduğu oldu. Ama diğer taraftan eski çalışmalarımda mekan, mekanın yanında bir aksesuar, aksesuarlarla beraber bir insanın duruşu, gibi detaylarla sayı artıyor fazlasıyla.




Atakan Dürüst: Ben bu soruyu size şu nedenle sordum, bazı çalışmalarda çok fazla sayıda kare ile çalışılmış olduğunu duymuştum. Sizin 6-7 ise makul sayılarmış”¦



Ali Alışır: 6-7’dir, çok da üzerine çıkacağını zannetmiyorum. En büyük problem geçişler sağlamak, yani bundan önce yapılan çalışmalarda baktığınızda ışık değerleri aynı olmayan bir çok fotoğraf vardı. Tabii bunlar ham fotoğraflar olduğu için bir miktar düzeltebiliyorsunuz ama çok fotoğrafta teknik olarak uygulanamıyor diye çöpe atılıyor, teknik olarak. Ama ben stok fotoğraf kullanıp bunlardan fotoğraf yapan insanların çok benzeri işler ürettiklerini ve bunun artık duvar kağıdı gibi olduğunu düşünüyorum, çok da yaratıcı işler, özgün çalışmalar değil bunlar.




Sanal Bedenler sergisinden, Ali Alışır




Türkiye’de iki tane isim çok dikkatimi çekiyor ve çok başarılı buluyorum; çok kimse tanımaz ama Ansen Atilla, çok muazzam işleri olan bir insandır ve Pınar Yolaçan, New York’ta yaşıyor ve Kazım Taşkent Galerisi’nde “Faniler” diye bir sergisi açıldı, çok çarpıcı çalışmaları var kendisinin. Ben Ansel’i niye seviyorum, kendisini kişisel olarak tanımam, sohbet etme imkanımız olmadı. Sevdiğim tarzı şudur; bir dil yaratmıştır ve bu fotoğraflar tek adet basılıp satılan, biraz da tüketim piyasasına bir eleştiri, fotoğrafın kimliğini elinde tutan, ona bir özerklik veren bir yapıda işler üretiyor ve çok başarılı muazzam işler olduğunu düşünüyorum.




Şebnem Aykol: Ben yine bu sergi üzerine bir soru sormak istiyorum. Demin, fotoğraf üretmek için kare çekmiyorum, elimdekileri kullanıyorum dediniz ya, peki sizi ne tetikliyor da temayı belirliyorsunuz? Özellikle de bu sergi için?



Ali Alışır: Özellikle bu serginin temasını seçerken, sanırım Türkiye’deki günlük siyasi olaylar çok etkiledi beni. Bilinçaltıma yerleşmiş olabilir. Çok televizyon seyreden bir kişi değilim galiba insanların yüzüne baktıkça da bunu çok fazla hissettim. Çünkü bu fotoğraflar belge niteliğinde olsun istemedim, ya da ben belgesel bir fotoğrafçı olmadığım için bu fotoğraf yöntemine başvurdum. Gerçeküstü anlatıyorum, fütüristik yapısı var, kübist yapısı var baktığınızda özellikle bu fotoğrafların, kolaj gibiler ama bu aslında toplumsal bir yönümüzü de vurguluyor. Tam olarak bir bütün değiliz hiçbir zaman, bir yerden etkileniyoruz, izlenimlerimiz var. Tam olarak bir bünyede toplanamıyoruz, biraraya gelemiyoruz. İçselleştirdiğim tarafı bu, ama dışarı baktığım zaman gördüğüm tarafı ise siyasi manevralar, Türkiye üzerinde oynanan bu oyunlar bana çok yapay geliyor. Ve bir silah gibi algılıyorum ben medyanın üzerimizde uyguladığı şiddeti. Üstü kapalı bir şiddet var. Bu sergi salonuna girdiğinizde ortaklaşa insanlara sorduğunuzda, size söyleyecekleri fotoğrafların çok çarpıcı olduğudur; çoğu bu tür fotoğraflara tepki de gösteriyor, ama kimse televizyonda gördüklerine tepki göstermiyor, alışılmış, kanıksanmış bir durum var.




Şebnem Aykol: Sorgulama yok değil mi?



Ali Alışır: Evet, sorgulama olmaksızın, onların öyle olduğuna dair bir söylence yaratılmış ve hayat bunun üzerinden devam ediyor. Sanatçı olarak, ben biraz da bu tavrı vurgulamak istedim bu çalışmalarda. Çünkü sergi salonunda birçok fotoğrafın, baktığınız zaman bu kimlik problemi aslında toplum olarak yaşadığımız bir problem; yani kimlik bunalımı. Çarpıtılmış o ifadeler, figürlerde ve formlarda bozulmuş bu yapı, orada olmaya çalışan ama olmayan modeller, modeli bile yok o fotoğraftaki portrelerin. Yani dediğim gibi hepsi birbirine ihtiyaç duyuyor, toplumda da böyle bir izlenim var. O yüzden sanırım yola çıktığım nokta, medyanın uyguladığı bu üstü kapalı bu şiddet, manipülasyon. Sabah kalkıyoruz başka bir haber, öbür gün yatıyoruz onun doğru olduğunu ya da yanlış olduğunu öğreniyoruz.


Sanal Bedenler sergisinden, Ali Alışır




Bedenin etrafı bu söylencelerle çevrilmiş derken, buna sağlık problemlerini de ekleyebilirsiniz, en son domuz gribi, ondan önce kuş gribi; bunların hepsi bir silah gibi kullanıldılar. Psikolojik olarak toplum üzerinde bir baskı, bir silah gibi kullanıldı bunlar. Aynı şekilde arzu; tüketime yönelik kadın vücudunun kullanılması, bedenin kullanılması; bu da başka bir şey. Sinemaya, magazine bakıyorsunuz, cinsellik artık cinsellikte değil. Artık cinsellik başka her yerde baktığımız zaman, edebiyatta, sinemada, birçok yerde. Ve hedeflediği nokta artık bunun bir cinsellik değil, onun göstergeleri sadece. Demin söyelediğim gibi, magazin sayfasında gördüğümüz, o bir kadının sıcaklığı ile modern mobilyanın sıcaklığı neredeyse aynı değerde artık, ambians farklılığı var sadece. Aynı şekilde birçok kavramın altı bu şekilde boşaltıldı, boşaltılıyor. En azından ben öyle görüyorum.




Atakan Dürüst: Fotoğrafları işlerken bir ekip kullanıyor musunuz?



Ali Alışır: Hayır, tek başıma çalışıyorum, bugüne kadar hiç asistanım bile olmadı benim. Ben moda fotoğrafçısıyım, bir tane asistanım yoktur benim. Okulda, üniversitede öğretim görevliliği yapıyorum, yine tek başıma çalışıyorum.




Sanal Bedenler sergisinden




Atakan Dürüst: Bunun özel bir sebebi var mı?



Ali Alışır: Yok, hayır. Sanırım daha fazla detayla uğraşmamak için. Çünkü kendi işinizi en iyi siz yapabilirisiniz. Bu serginin basın işlerini de ben yönettim diyebilirim. Biraz bu işe gönül vermeyle alakalı.




Şebnem Aykol: Bir de tümüyle kendinize ait bir ifade dili olarak kalması isteği ve içten içten başka birilerinin katılımıyla bu özgünlüğün bozulabileceğinin endişesinden olabilir mi?



Ali Alışır: Belki. Şimdi görüyorum bir çok sergi prodüksiyon aşamasında başka insanların eline gidiyor. Türkiye’de bence en büyük problem bu. Çünkü hepimiz aşağı yukarı en güzel kareleri çekmek yetisine sahibiz, değilsek bile makine bu görevi görüyor ama kendinizi dahil edebileceğiniz yer sadece bugün yazılımlar. Yani onlarla siz şekil verip, kendi karakterinizi, kendi tarzınızı ortaya koyabiliyorsunuz. Ben ressamım, 20 yıldır resim yapıyorum. Bugün benim resim yaptığım alan Photoshop üzerinde olmaya başladı. Fırçam fotoğraf makinem oldu, Photoshop paletim oldu, ışık da boyam oldu. Bunları bir araya getirip de ben yeni bir dil, yeni bir tarz yakalamaya çalıştım. O yüzden belki de özgün tarafı hala böyle hissediyorum, resim yapıyormuş gibi hissediyorum. Fotoğraf gibi hiç bir zaman bakmadım çalışmalarıma, çektim ve bitti; böyle bir şey olmadı hayatımda.




Atakan Dürüst: Bu konuya dair bir sorum vardı, hazır konu buraya gelmişken ben devamında sorayım, manipüle edilmemiş çalışmalara ne gözle bakıyorsunuz? Çekim yeterli midir, kontrast ayarı filan bile yapılmaması sonrasında?



Ali Alışır: Bunu sizin yapmanıza gerek yok, makine kendi bile yapabiliyor bunu. Yarın öbür gün moda fotoğrafçıları olarak da bunu yaşayabiliriz, işimiz elimizden alınabilir. Bir kabine bir model girer, pozu verir, verir, makine scan eder onu ve farklı fotoğraf açıları çıkabilir. Burada artık bir makine her şeyi yapabilir. Büyük bir scanner düşünün, galiba böyle bir teknoloji de var zaten. Geriye ne kalıyor, kendinizi dahil edebileceğiniz bir alan gerekiyor. Özgün oynayabileceğiniz o alanda, top koşturabileceğiniz bir alan. Ben o alanı photoshop olarak görüyorum şu anda. Diğer taraftan, ben hiç bir zaman klasik anlamda bir fotoğrafçı olamadım maalesef. Geldiğim alan resim alanı. Bana fotoğraf tarihi ile ilgili birşeyler sorun pek bilmem ama sanat tarihi ile ilgili sorun sizi cevaplayabilirim. Benim yola çıktığım yer resim, heykel, strüktürler, işte baktığınız zaman mimari. Plastik sanatlar kökenli bir insan olduğum için yaptığım işin de o yönde olduğunu düşünüyorum. Dediğim gibi hiç bir zaman klasik anlamda bir fotoğrafçı olamadım, olmadım. Yaptığım işlerde bu yüzden sürekli geriden besleniyor.


Sanal Bedenler sergisinden




Fotoğraf çeken insanlar doğal olarak, fotoğrafa bir anı yakalamak olarak bakıyorlar, benim için fotoğraf bir anı yakalamak değil, onu yeniden yaratabileceğiniz, kurgulayabileceğiniz bir alan. Bunu ben böyle görüyorum. Ve artık, bunu söyleyebilirim; büyük fotoğrafçıların bundan 40-50 yıl önce çektiği fotoğrafın aynısını çeken insanlara ben sıcak bakamıyorum. Bunlar zaten 40-50 yıl önce yapılmış. Balat’a gidip hala fotoğraf çekmenin, yahut dışarıda birebir kompozisyon yaratmanın, çok marjinal düşünceler yoksa, bir seri oluşturup bir kavramsal iş, fikir ortaya koymuyorsa çok da etkili olmayacağı ve kimseye fayda sağlamayacağı düşüncesindeyim.




Atakan Dürüst: Manipülasyon çalışan insanlar, çalışmayan insanlara çok sade bakıyorlar. Tam tersi düşünen insanlar acaba Photoshop ve benzerlerini beceremedikleri için mi o haliyle bırakıyorlar? Çok katı bakanlar var, ben çekerim, üzerinde hiç oynamam diyenler var.



Ali Alışır: Bu bizim geleneğimizden gelen bir şey. Sorun bu. Bugün Avrupa’da bakın, hergün yüzlerce dijital fotoğraf sergisi açılıyor. Neler açılıyor, neler yapılıyor, müthiş işler var. Tabii araya kaynayan çok basit işler de oluyor. Müzeye girdiğiniz anda “bu da sanat mı?” dediğiniz durumlar da oluyor, hakikaten sanat değil, ancak o başka bir yaklaşımla koymuş bir şeyleri ortaya, birisi başka bir şey. Demin söylediğiniz konuya gelirsek, ben karakterinizi ortaya yansıtabilecek, onu yoğurabilecek bir malzemenin olması gerektiğini düşünüyorum. Fotoğraf benim için malzeme, sonuç değil şu anda. O bana farklı yönler çizebilecek, farklı açılımlar sağlayacak, yaratıcılığımı belki tetikleyecek bir malzeme. Bitmiş bir şey değil, yeni başlayacak bir şey fotoğraf.




Şebnem Aykol: Ben de sizin çocukluğunuza inmek istiyorum J. Fotoritim’e verdiğiniz önceki bir röportajda “”¦sanatçılar resmen yüceltilseler de ya da bu noktaya göz dikmiş olsalar bile, o kesimle aramda hic bir bağ olmadığını bugün fark ettim. Bu yüzden beni hep bir şekilde onlardan ayıran bambaşka başvuru kaynağım vardı, o da çocukluğumda öğrendiğim sanatsal büyü”¦” Nedir bu büyü? Peter Pan’daki peri tozu gibi bir şey mi?



Ali Alışır: Ben çok güzel bir çocukluk yaşadım. Çok macera dolu bir çocukluğum oldu. Yaşadığım o hikayeler, benim hayatıma nüfuz etti. Bugün bakıyorum, bir şey üretmeye başladığınız zaman, gidebileceğiniz belli noktalar var. Nedir mesela, bugün ben dedim ki size tüketim toplumuna yönelik eleştirel bir sergi açtım. Burada güç aldığınız, beslendiğiniz bir yerler, noktalar oluyor, bunlar da sizin biriktirdiğiniz alandır bu güç aldığınız nokta. Ben hayatımın en dolu, en birikmiş dönemini hep çocukluğum olarak hep yorumladım. Burada benim için çok güzel ve özel anılar var ki beni biçimlendirdi, beni şekillendirdi. Arkadaşlıklarım, bir yerler hakkında anlatılan o müthiş hikayeler, o yerlere duyduğumuz ilgi, takip etmemiz, gizli gizliye girmek, mesela yeraltı tünelleri vardı kazılmış. Çok enteresan, mesela benim bir not defterim vardı elimde, çok küçükken oralarla ilgili çizerdim. Bir ressam görmüştüm, bir mezarlığın orada, o beni çok etkilemişti. Belki benim bugünkü durumumda onların çocukluğumdaki görsel olarak etkisi var. Görsel imaj olarak yerleştiler onlar benim aklıma. Kızıl saçlı bir kız vardı, hep vakit geçirip, maceraları beraber yaşadığım. Düşündükçe onları, bana fotoğrafların izleri olarak yerleşti. Bana bu anlamda sanat hep büyü gibi geldi, hala da büyü olarak gelir.




Şebnem Aykol: Peki, bugüne dönersek, kendi ifade dilinizi oluştururken yaşadıklarınız mı daha çok etkili, yoksa başka kaynaklardan da besleniyor musunuz? Mesela yaptığınız okumaların etkisi oluyor mu?



Ali Alışır: Son zamanlarda her ne kadar vakit anlamında çok zorlansam da okumalar yapıyorum. 20-30 yaş arası okuyarak, seyrederek, biriktirerek geçti. Belki şu an onun meyvalarını topluyorum. O birikimlerden faydalanıyorum. Ama bir yandan da bunların hep zamana yenik düştüğünü düşünüyorum. Bundan 10 yıl önce okuduğum bilgiyi hayatıma adapte edemiyorum mesela. Bu biraz da güncel hayatı da bir yandan takip etmenizle ilgili bir şey; Kafka’nın sözleri benim için geçerlidir ama bugün uygulamaya kalksanız çok zor, Nietczhe muhteşem yazar ama o şekilde hayat yaşamaya çalışırsanız çok zorlanırsınız gibi. Kültür ve karakter olarak sizin bunları taşımanız gerekiyor ancak kendi felsefeniz ve düşüncenizle hayat görüşünüzü ortaya koymanız şart. Böyle düşünüyorum. Bunların hepsi benim hayatımı etkiledi, yaptığım işlerin içinde hepsi oldu, ister istemez sizi şekillendiriyor. Ama bu demek değil ki onlar üzerinden bir hayat yaşıyoruz ve ya da yapıyoruz.




Atakan Dürüst: Son sorum, çalışmalarınıza bakınca çok uç yaşayan insanlar olur, çok karmaşık hayal dünyaları olur. Ben sizi hep öyle tasavvur etmiştim kafamda”¦Ali Alışır nasıl yaşar, ne yapar?



Ali Alışır: Aşırı uçları nasıl tarif ederseniz edin, bir saat gibidir. Bir diğerinden ötekine geçer. Mesela aşırı zeka deliliğe, aşırı mutluluk da hüzne delalettir. Bunlar birbirlerine çok yakın geçerler. Şimdi ben burada öyle bir hayat yaşamıyorum. Ama ister istemez birçok şeyi hissetmek zorundasınız. Bu tür işleri yapıyorsanız, sanatçı olarak buralardan geçmek zorundasınız. Eğer toplumla ters düşecek tavırlara çok gelmiyorsanız ve bunu kendi iç dünyanızda çözebiliyorsanız o zaman ortaya böyle sergiler çıkıyor. Ama bunu eylem olarak ortaya koyma yoluna gidiyorsanız o zaman ortada problem var, toplum sizi kabul etmez. Biz, ben ve bu işi benden çok daha iyi yapanlar için de söyleyebileceğim şey, bu işi dışarı dönük değil, içeri dönük tasarlıyoruz ve yapıyoruz. Toplumda söylemek istediğiniz ama anlatamadığınız noktaları ortaya koyduğunuz, deşarj olduğunuz bir yön. Eğer iyi kanalize edebildiyseniz iyi, yoksa sizin dediğiniz anlamda ters düşen, uç insan örnekleri durumunda olursunuz.




Sanal Bedenler sergisinden




Sanatımı en iyi ifade eden şey karmaşadır diyebilirim. Bugün bana yaptığın işlerle ilgili bir tanım yap deselerdi, karışık ve karmaşa derdim. Netliği sevmediğimden değil, netliği seviyorum ama netliğe giden yol, bir kelimeden, bir cümleden, bir felsefeden, bir kitaptan, bir filmden geçmiyor, hayatın içinden geçiyor. Bir hayat yaşıyoruz; hayat dümdüz değil, birçok alanda burada ne varmış, başıma gelirse ben bunu nasıl değerlendiririm, tecrübe ettiğiniz alanlar. Olmadı geri dönüyorsunuz, başka bir yola çıkıyorsunuz, orada başka şeyler yaşıyorsunuz, karmaşadan kastım bu. O dilim benim için bir karmaşa, ben yaratıcılığın karmaşadan beslendiğini düşünüyorum. Her şeyin bir cevabı olsaydı ortada yaratıcı bir şey olmazdı zaten. Rodin’e sormuşlar nasıl heykel yapıyorsun, fazlalıkları atıyorum, heykel çıkıyor, demiş. Demek ki sanat o karmaşıklığın içinde olan bir şey. Biz oradan doğru olanı ayırmakla görevlendirilmiş insanlarız belki. Ya da hayatımızı öyle yaşıyoruz. Çünkü beslendiğim nokta o karmaşa”¦




Söyleşiden, Aydan Çınar, Şebnem Aykol, Ali Alışır




Şebnem Aykol: Benim de son bir sorum olacak, katalog anlamında bir kitap yayınlamayı düşünüyor musunuz?



Ali Alışır: Şu an için düşünmüyorum. Farklı konsept veya tasarımla ortaya çıkacağına inansam yapabilirim ama çalışmalarımın sergide görülmesi benim için yeterli. Zaten sanal portallarda da insanlar izleyebiliyorlar.




Sergi açılışından, Ali Alışır





Atakan Dürüst, Aydan Çınar, Şebnem Aykol: Bugün bizden önce yaptığınız iki farklı söyleşi yorgunluğu sonrası, üçüncü bir söyleşi için bize vakit ayırdığınız, sorularımızı tüm samimiyetinizle cevaplandırdığınız için teşekkür ederiz.




Röportaj: Atakan DÜRÜST, Şebnem AYKOL


Fotoğraflar: Aydan ÇINAR, Atakan DÜRÜST, Şebnem AYKOL







Şule Tüzül’ün Kaleminden “Sanal Bedenler”




TUTUK KUCAKLAŞMALARA



Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak;


Öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak!


Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri


kalanını alır.


Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu.


MURATHAN MUNGAN





Gerçekliğin temelleri hiç bugünkü kadar yerle bir olmamıştı. Öyle zamanlar var ki, kendimize bile güvenmekte güçlük çekebiliyoruz. Bugün inandığımız ya da kabullendiğimiz düşüncelerin yarın değişmeyeceğini garanti edebilenler kendine güvenenler değil, bugün söylediğini yarın inkar edebilecek kadar günü gününe yaşamayı başaranlar. Zaten bugün artık onların dünyası. Çevrenize bir bakın, ne kadar çoklar değil mi? Şu satırları okuyan sen, ey okuyucu, nasıl hemen de kendini garantiye alıverdin, “onlar”dan değil de “biz”den olduğunu söylemene bile gerek yok değil mi? İyi ama kim “onlar”, “biz” kimiz?… Şanslı çoğunluk, zavallı azınlığa karşı! Birileri can hıraç özgürlük diye bağırırken, özgürlüğü imajların büyülü görüntülerine endeksleyenler için hayat ne kadar kolaylaştı. Değil mi?.. Ve ne güzel: Bütün doğrular ve yanlışlar yerli yerinde. Peki ama, her şey bu kadar bilinirken ve anlaşılırken, sorular niye?




Gerçeğin ne kadarını yaşayabiliyorsak o kadarına inanabiliriz” görüşünden yola çıktığımızda, gerçeğin varlığının oynak zemininden daha tedirgin edici olan şeyler var: küçülen dünyalarımız…



Teknoloji ve iletişimin küçülttüğü dünyamızdan ve birbirimize “uzakları yakın eden” çağdan bahsetmiyorum. Aşklarımızın ve düşlerimizin var olabileceği tek yerden bahsediyorum, sahip olabileceğimiz yegane şeyden. Kendimizden. Git gide eksilen…



Eksilen gerçek değil, “biz”iz…



Biz”¦



Ingeborg Bachmann “Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar…” diyor.




Herkesin varlığı konusunda hemfikir olduğu bir sistem var. Öyle bir sistem ki sanki yoktan varedildi, oluşmasında kimsenin payı yok, biz kendi halimizde yaşayıp giderken bir de baktık “sistem” diye bir canavar ortaya çıktı. Her şey onun başının altından çıkıyor şimdi. Sistemin son marifeti, bugün dünyada yaratılacak bir şey bırakmamış olması. Dostoyevskilerin, Sheakspearlerin, Mimar Sinanların, Picassoların devri bitti. Bugün imaj çağındayız. Yaratıcılık ancak varolanın ya da bir zamanlar gerçek kabul ettiklerimizin kopyalanması ile sınırlı. Başka çıkış yok. Batı’nın büyük düşünürleri, kuramcıları, yazarları olup biteni büyük kavramsal sözcüklerle tanımlıyorlar, ben toplumsal bir hastalığın içinde yuvarlandığımızı düşünüyorum. İnsanoğlunun genlerinde her daim varolan tüketimin ve şiddetin, kendilerini varetmeyi başardıkları yeni bir hastalık”¦




Baudrillard Amca diyor ki; “Gerçeğin tüm göstergelerine sahip, gerçeğin tüm aşamalarına kısa devre yaptıran kusursuz, programlanabilen, göstergeleri kanserli hücreler gibi çoğaltarak dört bir yana savuran bir makineden söz ediyoruz. Gerçek bir daha asla geri dönmeyecektir.”



Eyvah, ne olacak şimdi?!…




Bizler, yani annelerimizin kucaklarının sıcaklığını sonuna kadar yaşamış, kömürlüklerin karasını üstümüze başımıza bulaştıra bulaştıra saklambaç, kavanoz kapaklarından tabak çimenlerden yemek yaparak evcilik oynayabilmiş, ilk aşklarımızın eline bile dokunmadan yaşadığımız en derin duyguları hala hatırlayabilen şanslı kuşak. Size anneniz kadar içten sarılan kaç kişi kaldı çevrenizde? Kentlerin ve insanların hızla dönüştüğü bu çağda siz neredesiniz?



En güçlü imajlar, içimizde kalan duyguları hala ayaklandırmayı başaranlara ait: gençler ve yaşlılar, kadınlar ve erkekler, yoksullar ve zenginler, güzel ve çirkin, biz ve onlar, ötekiler, ötekiler”¦ Ve aslında yoklar.





Bugünün anneleri ne kadar içten sarılabiliyor çocuklarına? Vakit bulabiliyorlar mı bunun için? İşe yetişme telaşında kahvaltı ve okula gönderme sorumluluğunun anne ile baba arasında atılıp tutulduğu, bakıcıların sığınaklarında, bayram tatillerinin değişmeyen koşturmasında acele dokunuşlar”¦ Bugünün çocuklarının içi ne kadar ısınıyor acaba? Şefkati idealize edilmiş bedenlerde arayan bir nesil yetiştirdik. Hadi, tebrik edelim kendimizi”¦




Baudrillard’ı haklı çıkarmak için bize sunulan bütün imajları üstümüze giyiyoruz. Bunun için yarışıyoruz. Sözcüklerin içini kim boşalttı, sistem mi?




Oysa en sıkı kucaklaşmalar tutuk şimdi”¦



Ve akmayan gözyaşları; en değerli hazinemiz, içinde düşler saklı”¦



Eksilen gerçek değil, “biz”iz…



Biz.. Hepimiz”¦ Neye benziyoruz şimdi?



Biz, hepimiz, Ali Alışır’ın Sanal Bedenleri’nde buluştuk. Hepimiz o fotoğrafların içindeyiz şimdi”¦



Şule TÜZÜL


Kasım 2009



Fotoğraflar: Sanal Bedenler sergisinden (Ekavart)




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Ali Alışır : Bütünden Sonra Parçalanan Fotoğraf
Ali Alışır : Başsız Bedenler
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Sanatta Yorum
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Korku İmparatorluğu
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Bu Bir Magritte Değildir
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Sanat ve Sanatçı
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : J.D. Salinger
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Bir Serginin Ardından
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : İlahi Dali
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Rüyasal Kurgular
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Sanatın Yeniden Doğuşu








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ali Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal Bedenler

Murat Germen : Aura



”Kültürler paylaşımla yükselir, bilginin saklanması ancak aşiret toplumlarının yapacağı bir şeydir. Beraber hareket ettikçe bir Türkiye fotoğrafçılığı kavramı ve hatta ekolü bile oluşturabiliriz.”





Şebnem Aykol : “İ.T.Ü’de kent planlaması okumuş, fulbright burslusu olarak Massachusetts Institute of Technology’de (M.I.T) mimarlık eğitimi almış ve “AIA Henry Adams Gold Medal for Excellence in Architecture” ödülü’ne layık görülmüşsünüz. Mimarlık eğitiminize bunca emek vermişken ve çok da başarılı bir çizgide ilerlerken ne oldu da fotoğrafa yöneldiniz?



Murat Germen : Şöyle anlatmaya çalışayım; bu daha önce de bir kaç röportajda sorulan bir soru oldu, merak edilmesi çok doğal. Ben mezun olduktan sonra Amerika’da birkaç yere başvurdum, ve o sıralar mimarlık çok sıkıntıdaydı. Durumu anlatabilmek için öyle bir örnek vereyim: Sayfa tasarımcılarının kullandığı QuarkXpress diye bir program vardır, en çok iş ilanlarının bulunduğu gazetelerden birisi olan New York Times’da mimarlık iş ilanlarına baktığımda 10-15 duyuru, QuarkXpress bilen adam için 60-70 tane filan ilan vardı; bu son derece tuhaf bir durumdu. Ve o sıkıntılı dönemde 20-30 kadar ofise yazmıştım, bunların bazılarından cevap bile gelmezken, bazı ofislerden mülakat için talep geldi. Bu mülakatların hepsine gittim, bunların 3-4 tanesinden bana iş teklifi geldi, tamam gelip başlayabilirsin diye. Fakat iş şu; oldukça büyük bir ofiste -Amerika’da ofisler genellikle büyük oluyor, 40-50 bazen 100, hatta bazen 400 kişilik ofisler var- uzunca bir süre bir binanın inşaat çizimlerini yapıyorsunuz ve tasarım yapma şansı kesinlikle sunulmuyor. Fulbright bursu ile Amerika’ya gittiğim için eğitim sonrası staj yapmak üzere sadece bir yılım vardı, sonrasında ülkeme dönmek zorundaydım (ki zaten geri dönmeyi de istiyordum, Amerika’da kalayım diye özel bir girişimde bulunmadım). Bu bir seneyi devamlı bilgisayar başında tasarım yapmadan, başkalarının yaptığı tasarımların inşaat detayları ile cebelleşerek geçirmek istemedim. O çok kişinin çalıştığı büyük mimari ofislerde yaptığınız işler kocaman kocaman projeler, binalar, alışveriş merkezleri, gökdelenler vs’den ibaret. Bu tür binaların belli tipolojide, standartta kat planları var, detayları zaten önceden belirlenmiş ve senelerce onları çiziyorsunuz. Neyse”¦ Sonunda, ortaya çıktı ki bu şekilde ben bu işten keyif alamayacağım. 3-4 ofisten, başlangıç için iyi sayılabilecek bir maaşla çalışma teklifi gelmesine rağmen kendimi buralara hapsetmek istemedim. “Ne yapayım, ne edeyim” derken aklıma çok parlak bir fikir geldi. Mezun olmadan önce bir atölye çalışması için okula gelmiş bir mimar vardı ve o mimar bize ellerimizi kullanabileceğimiz, işin pratiğine girebileceğimiz bir çalışma yaptırmıştı. Taş taş üstüne koyarak ufak bir bina inşa etmiştik ve onun yapısal anlamda sağlamlığını test bile etmiştik. O mimarı (Jody Gibbs) aradım, dedim “böyle böyle, gelip seninle çalışmak istiyorum, çünkü buradaki şirketleşmiş ofis hallerinden hiç mi hiç hoşlanmayacağım gibi gözüküyor.” Bunun üzerine Jody görece daha düşük bir maaşla ama benim çok daha keyif alacağım bir ortama, bir seneliğine çağırdı; ben de hiç düşünmeden kabul ettim. Ofis, Amerika’nın görece daha bağnaz bir kesiminin yaşadığı güney eyaletlerinden birisi olan Arizona’daki Tucson şehrinde idi. Daha önce zamanımın çoğunluğunu bir Doğu eyaleti olan Massachusetts’de geçirmiştim ve eyaletin adı özgün olarak yerli adı olmasına karşın yerlilere ilişkin hiç bir bilgi ve kalıntıya maruz kalmamıştım. Tucson’da ise en babayiğit Amerikalı milliyetçinin bile örtemeyeceği bir yerli kültürü varlığı vardı ve bu beni çok mutlu etti. Jody ile hep sosyal içerikli mimarlık işleri yaptık. Azınlıklara tasarım yaptık, hatta bir kez Tohono O’odham adlı yerli kabilesine iş yaptık, ki hiç unutmadığım bir tecrübedir o. Kabilenin adı “Çölün halkı” anlamına geliyordu ve kabile liderlerinden birisi ile yaptığım bir konuşmada doğaya karşı olan yaklaşımlarına hayran kalmıştım. Türkiye’ye dönünce bu anlamda bir sosyal mimarlığı gerçekleştirebileceğim bir ortam bulamadım, burada mimar olarak yapabileceğiniz şeyler çok sınırlı. Bir alternatif olarak, hali vakti yerinde olan insanların evlerinin iç dekorasyonunu yapıyorsunuz, ki benim hiç bir şekilde ilgilenmediğim / ilgilenmeyeceğim bir konu, beyin israfından başka bir şey değil benim için. Çünkü bu tür müşterilerin kafasında zaten her şey şekillenmiş, ve bir mimar, bir uzman olarak onları ikna etmeniz hiç kolay değil. Bu tür insanlar doktora nasıl ameliyat yapacaklarını anlat(a)mazlar ama mimara ukalalık yapmayı kendilerine hak görürler. İç mimarlık projeleri dışında ise büyük projeler, iş merkezleri, alışveriş merkezleri, gökdelenler filan… Bu beni çok çekmedi, bu işlerde çok bunalacağımı, çok zorlanacağımı düşündüm. Çok eskiden, liseden beri fotoğrafa ilgim vardı, her zaman çok da keyif aldığım bir konuydu. Bir de şanslıydım, babam da fotoğraf çekerdi; babam şehirci, ben hem mimar hem şehirci”¦ Bu iki meslek de fotoğrafı daima kullanır, fotoğraf makinası olmadan pek yapamayız biz. Çok da iyi bir makina ile başladım ben, genelde Zenit ile başlanır, en azından bizim yaşlarda öyleydi; ben Nikon F2 ile başladım. F2 çok klasik bir makinadır, acaip sağlamdır, bu cihazın tanıtım reklamları tamamiyle sağlamlığı üzerine kurgulanmıştır yanlış hatırlamıyorsam. Babam bana sağlam vermişti, benim kullandığım dönem boyunca da hiç birşey olmadı, kale gibi alettir. Hala babamdadır, allah bilir hala da işliyordur. Fotoğraf her zaman içimdeydi, dedim ki “ben bu işe bayılıyorum, bu işi yaparken kendimi kaybediyorum; o zaman niye bunu bir yaşam biçimi haline getirmeyeyim…” Makinayı açıp çalışmaya başlayayım, hiç birşeyim kalmaz, herşey tozpembedir. Sağlıklı bir ömür geçirip 80-90 yaşına kadar yaşayacaksanız bile ne kadar kaldı; toplasanız 40-45 yıl gibi birşey. İnsan diyor ki, “ne uğraşacağım bu canımı sıkan şeylerle, sevdiğim bir işi yapayım bari…” O yüzden de tamamıyla fotoğrafa geçtim, çok da iyi bir karar verdiğimi görüyorum, mimarlıkla fena halde “cebelleşen” bazı arkadaşlarımı görünce”¦




Şebnem Aykol : Fotoğrafa yöneliş sadece liseden gelen eğitimle mi biçimlendi, sonrasında aldığınız eğitimler nelerdi ve nelerle beslediniz kendinizi?



Murat Germen : Doğrusunu söylemek gerekirse fotoğraf eğitimi almadım, bir kere M.I.T.‘deyken, güz ve bahar dönemleri arasındaki bir aylık süre boyunca bir fotoğraf atölyesine katıldım. Çok sempatik bir hocam oldu ve kendisinin fotoğrafı sevdiren bir tavrı vardı, ki zaten fotoğrafı çok seviyordum. Daha çok teknik içerikli bir eğitimdi, malum vaziyetler işte; diyafram, enstantane, netlik derinliği, vs. Bunların yaratıcı şekilde kullanımlarına yönelik bazı örnekler gösterdi. Zaten liseden beri birşeyler bildiğim için teknik anlamda hakimdim ve bu yüzden hocanın gösterdiği sanatsal içeriğe odaklandım daha çok. Kendime dair olumlu bir şey söylemem gerekirse şayet (ki bunu başkasının yapması daha doğru tabi); hatamdan öğrenen bir insanım. Hata herkes yapıyor ve hata yapınca moralimi bozmam, “bunu ben bir daha ki sefere tekrarlamayayım” derim. Çoğunlukla ikinci, bazen üçüncü, dördüncü seferde hatalarımı düzeltmeyi beceririm. Fotoğraf pratiği, özellikle de analog yöntemlerle çalışıyorsanız, bir deneme yanılma sürecidir ve hatalardan öğrenme size çok hızlı bir şekilde tecrübe kazandırır. Bir de üstüne çalışkan bir adamsanız, ikisi birleşince “fotoğrafı hayat biçimi haline getireceğim” diye kendime güven duymak o kadar da zor olmadı…




Şebnem Aykol : Takip ettiğimiz kadarı akademik ortamda sadece fotoğraf değil, bir çok alanda ders veriyorsunuz. Bütün bunların hepsi kişisel gelişim sonucu edindiğiniz birikim ile mi gerçekleşiyor?



Murat Germen : Evet öyle, mesela arayüz tasarımı. Aslına bakarsanız, bizim ülkemizde arayüz tasarımı diye bir kavram yeni yeni oluşmaya başladı. Bu işin uzmanı olan bir kişi değilim ama bu coğrafyada işin uzmanı sayabileceğimiz çok sayıda kişi de yok ne yazık ki. Bu yüzden kendimi kötü de hissetmiyorum:) Aynen fotoğraf derslerinde olduğu gibi, elimde çok sağlam bir arayüz tasarımı kaynak külliyatı var ve bunun üzerinden içim rahat bir şekilde yürütüyorum dersi. İçim rahat diyorum çünkü, daha önce bu konunun önemli eğitim merkezlerinden birisi olan Carnegie Mellon üniversitesinden John Zimmerman’ın üniversitemizde bir sunumu oldu ve orada yürütmekte olduğum dersin yaklaşım / içerik itibariyle çok benzer olduğunu gördüm.



Arayüzü şöyle tanımlayabiliriz; cep telefonlarımız, uzaktan kumandalarımız var, onların üzerindeki tuş takımlarının dizilimi, onlara hükmeden yazılımların görsel tasarımı hepsi birer arayüz tasarımı platformu, bilgisayar işletimi de bir arayüz. Mimarlık pek çok farklı boyutta detayla uğraşır, bu nedenle kendinizi birkaç farklı konuya hakim olmak zorunda hissedebilirsiniz. O bilinç halini bilgisayar ortamına taşıyınca, fotoğrafın ötesinde onunla ilintili veya ilintili olmayan diğer konularda da kendimi geliştirme şansı buldum. Dolayısıyla bu “new media”, daha öncesinde de “multimedia” diye tanımlanan kapsamın her zaman içinde oldum. Bildiğim kadarı ile Türkiye’de ya hiç bir üniversitede verilmiyor, ya da veriliyorsa da çok az sayıda okulda arayüz konu ediliyor, bu yüzden bu ders yenilikçi bir ders olarak algılanabilir. Hem sunum içeriği hem de ödevler açısından sağlam bir külliyat oluşmaya başladı, dersin gidişatından memnunum.




Şebnem Aykol : Bir röportajınızda “”¦ünlü mimarlarımız üstte sözü geçen anlaşılmaz megalomanlığı sergilediklerinden onlarla çalışmak için bir zemin yaratmak konusunda hiç motive olmadım. Onlar da kendilerine karşı takındığım tavrı yaklaşık olarak algılamış olsalar gerek ki, beni hiç aramazlar. Çok üzüldüğümü söyleyemeyeceğim doğrusu.” diyerek bazı mimarların megolamanisinden söz etmişsiniz. Bunu bir mimar olarak etik anlamda bir hayal kırıklığı ile mi söylüyorsunuz, aslında işleyişin daha farklı olmasi gerektiğini mi düşünüyorsunuz?



Murat Germen : Doğrusu evet. Mimarların en iyi ilişki içinde olması gereken gruplardan birisi fotoğrafçılardır, özellikle de mimari konusunda uzman fotoğrafçılar. Ben de mimar olduğum için çok doğal olarak, mekan okumak konusunda diğer fotoğrafçılara nazaran daha fazla tecrübem var. Zamanında ben de mimari tasarım yaptım, hacimsel konularda çok şey ürettim, üç boyutlu modelleme konusunda bir dönem bayağı iyiydim. Bu şekilde mekan nasıl oluşur, hacim nedir, düzlem nedir, bunlar ne şekilde bir araya gelirse ne olur, bunu ben nasıl okutabilirim, nasıl temsil edebilirim, bu konularda epey tecrübem var tabi. Her ne kadar salt mimarlık fotoğrafçısı olarak tanınmak istemesem de mimarlık fotoğrafı konusunda uzmanım. Ama sadece mimarlık fotoğrafçılığı yapmıyorum, tek işim o değil benim, yaptığım şeylerden birisi. İlle de bir tanım gerekiyorsa sanatçı yönümle tanınmayı, bilinmeyi tercih ederim. Çünkü yaptığım sipariş işlerde bile, şu veya bu şekilde içeriği çok bozmadan, çok çarpıtmadan işe bir sanat boyutu koymaya çalışıyorum. Sorunuzdan uzaklaştım; yukarıda geçen cümle kesinlikle bütün mimarlara hitaben değil, birkaç yerde karşılaştığım bazı mimarlar tarafından sergilenen tavırlar beni gerçekten çok hayal kırıklığına uğrattı. İnanamadım insanların hallerine, saygısızlıklarına, burnu büyüklüklerine. Ama medeni ve mesleki ilişkiler kurduğumuz mimarlar da var, benim yaptıklarımı izlerler, görüşürüz, sohbet ederiz, beraber çalışırız. Benim kastım işi fazla abartıp, kendilerini ulaşılmaz bir hale getirmeye çalışan, başka türlü oluşturamadıkları “havalarını” tabiri caizse kibir üzerinden oluşturmaya çalışanlar. Türkiye’de çok az sayıda mimarlık fotoğrafçısı var, mimarların çok da fazla alternatifi yok, bu yüzden bazı insanların sözü geçen tavırlarını anlamsız buluyorum.




Şebnem Aykol : Okuduğumuz kadarı ile çok sevilen bir akademisyensiniz. Akademik eğitmenliği çok önemsemenizin bunda rolü nedir?



Murat Germen : Paylaşmayı çok seviyorum. Ve bunun önemine çok inanıyorum. Bizden önceki nesilde bu pek yoktu, özellikle de fotoğraf alanında. İnsanlar bir çok şeyi sakladılar, kendi başlarına bulmadıkları, başkalarından aparttıkları yöntemleri öğrenmek isteyenlere “meslek sırrı” deyip yardım etmediler, gençlerin gelişmesine izin vermediler. Ne yazık ki belli bir nesil Türkiye’de fotoğrafa, “fotoğraf çekmek” dışında yeni bir şey katmadı. Fotoğraf makinasını biz bulmadık, filmi biz bulmadık, kimyasalları biz yapmıyoruz, dijital teknolojiyi biz icat etmedik, yazılımları biz tasarlamıyoruz; biz sadece tüketiciyiz maalesef. Dolayısıyla, ülkemizde “meslek sırrı” diye saklanılan yöntemlerin çok büyük çoğunluğu da bu icatları yapan kültürlere ait. Siz bir şeyi kendi başınıza bulmuş olsanız bile paylaşmanız gerekiyor, ki bir başkası bunu başka bir noktaya taşısın, sonra size tekrar geri dönsün; “bak sen bana bunu bunu öğretmiştin, ben de onu bu noktaya getirdim, ne dersin?” desin”¦




Kültürler paylaşımla yükselir, bilginin saklanması ancak aşiret toplumlarının yapacağı bir şeydir. Türkiye’de şikayetçi olduğumuz bazı durumların düzelememesinin nedenlerinden birisi de budur. Biz ne yazık ki paylaşmıyoruz, saklıyoruz. Her ne kadar kolektif bir toplum olduğumuz sanılıyorsa da, ben açıkcası kıskanç ve egoist bir toplum olduğumuzu düşünüyorum; saklamakla, bastırmakla, çelme takmakla, hakaret etmekle, engel olmakla, yasaklamakla nasıl zengin bir topluma erişeceğiz bilemiyorum. Zengin derken, kastettiğim renkli, çoğulcu ve kültürel anlamda doymuş olmak, yanlış anlaşılmasın. Bu nedenle benim yapmaya çalıştığım, genç insana elimi uzatıp bildiğim herşeyi aktarmak. Gençlerin, bizim gibi sürüne sürüne değil de olması gereken yaşlarda, olmaları gereken yerlere gelebilmelerine yardımcı olmak; sergi açmaları, işlerini satmaları gibi şeylere aracı olmak. Çocuklar da bu iyi niyetin farkında ve onların da bu yönde düşünce geliştirmeleri, olumlu beyanlar yapmaları beni çok mutlu ediyor. Çünkü ancak hep beraber bir yerlere gelebiliriz, daha önceleri olduğu gibi bireysel bazı isimlerin öne çıkmasıyla Türkiye fotoğrafı diye bir evrensel kavramın oluşamadığını gördük. En son 2009 Paris Photo’da, konuk kültür, konuk ülke olarak İran ve Arap fotoğrafı vardı. Türk fotoğrafçılığı yok, olmuyor nedense… Türk fotoğrafçılığı diye bir şey bilinmiyor, birbirlerini yemekten arta kalan zamanda dış kültürlere yeteri kadar iş gösterilemedi herhalde… Büyük olasılıkla herkes birbirini kötülediği ve bir grup olarak hareket edilemediği için. Benim amacım, bu tür kabızlıkların önüne geçmeye çalışmak. Beraber hareket ettikçe bir Türkiye fotoğrafçılığı kavramı ve hatta ekolü bile oluşturabiliriz.




Sabancı Üniversitesi’nde fotoğraf “bölümü” yok, görsel iletişim eğitimi kapsamında 2 adet fotoğraf dersi veriyorum o kadar, ve o iki derste bile o kadar çok şey yapmak mümkün ki. İş ki niyetlenin… Öyle bir ortam oluşturmaya çalışıyorum ki, öğrencilerimden birisi mesleki, sanatsal veya herhangi başka bir ortamda “ben Sabancı Üniversitesi’nden mezun oldum” dediğinde ona güven duyulsun. Bu bir çeşit ekol oluşturma çabası aslında. Ekol derken, kastım kesinlikle stil birliği değil. Derslerimi alan öğrencilerin işlerine bakarsanız, hiç birinin işi birbirine benzemez, büyük çoğunluğunun işi benimkilere hiç benzemez. Bu benim için çok iyi bir şey. Kesinlikle hiç kimse benim gibi işler yapsın diye arzulamıyorum. Ne istiyorlarsa onu yapsınlar, kendilerine ait bit dil seçsinler; ben sadece kendi seçtikleri yolda onlara daha pürüzsüz bir şekilde ilerleyebilecekleri altyapıyı sağlamaya çalışayım…




Şebnem Aykol : Kısaca ekolden kast ettiğiniz bu altyapı diyebiliriz değil mi?



Murat Germen : Evet aynen öyle. Hani “Sabancı’dan mı mezun oldun; ha o zaman sen çoğulcu düşünebilen, kendine güvenen, özgün iş yaratma motivasyonu olan birisisin” denebiliyorsa o zaman tamamdır. O zaman istediğime ulaşmışım demektir.



Şebnem Evren : Günümüzde, sanat ve görsel alanlarda fotoğrafa yüklenen rol konusundaki düşünceleriniz nelerdir?



Murat Germen : Fotoğrafı bu anlamda irdelemek istiyorsak önce imge olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum. İmge olarak görmeye başlayınca da, işin tartışma boyutu biraz farklılaşıyor. Öncelikle Türkiye’den başlayacak olursak, biz fotoğrafı çoğunlukla tanıklık aracı olarak görmüşüz. Ama şunu düşünmemişiz: Diyelim ki siyah-beyaz bir belgesel fotoğraf çekiyoruz, bunu yaptığımız zaman insan algısından, yani şu ünlü “gerçekten” tamamen uzaklaşmış oluyoruz, çünkü biz renkli görüyoruz. Köpeklerin siyah-beyaz gördüğü söyleniyor, bilimsel araştırmasını yapmadım, bilemiyorum. Başka bir örnek vermeye çalışayım; çevremizde küresel bir hacim var, siz o hacim içerisinde belli bir şeyi çekmeyi tercih ediyorsunuz. Arkanızda da bir şey var o sırada, sağınızda solunuzda da birşeyler var ama siz belli bir noktayı çekmeyi tercih ediyorsunuz. Bu da sizin bir seçim yaptığınız anlamına geliyor, gerçeği aktardığınızı iddia etseniz bile aslında seçtiğiniz içeriği, yani kendi gerçeğinizi aktarıyorsunuz. Orada bir seçim yapıyorsanız, oradaki tüm gerçekliği veremediğiniz anlamına gelir.



Böyle görünce ve gerçekliği aktarma konusuna fazla takılmayınca o zaman imge kavramına dönüş yapıp, imge nasıl üretilir, imgeyi nasıl paylaşmalı, bir imge ne anlama gelebilir, benim öngürdüğüm anlam nedir, karşımdaki algılayıcının kafasında oluşabilecek anlamlar nedir diye düşünmeye başlıyorsunuz. Bunları düşünmeye başladığınız zaman, fotoğraf üretiminizi buna göre yapıyorsunuz zaten. Okulda bu meyanda bir eğitim veriyorum, fotoğraflara dahil ettikleri herhangi bir içerikten sorumlu olmaları gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Mesela bir marka görünüyor kadrajda, “o marka sana sponsorluk mu yapıyor?” diye soruyorum; “yooo!” cevabını alınca “e o zaman niye o markayı dahil ettin?” diye soruyorum. Roland Barthes gibi, Susan Sontag gibi, John Berger gibi daimi bir şekilde fotoğraf düşünü yazılarına referans malzemesi sağlayan önemli şahsiyetlerin metinlerinde “fotoğraf nedir ne değildir?”, “dijital midir analog mudur” türü lüzumsuz tartışmalara rastlamazsınız. Fotoğraf hep imge kavramı üzerinden tartışılır, bu yüzden teknik olarak nasıl üretildiği de her zaman çok önem taşımaz.




Ben fotoğrafın kullanımını her zaman bir imge kullanımı olarak görüyorum. Dolayısıyla sanat yapıtı olarak fotoğrafta da, bir gazete haberinde yer alan fotoğrafta da aynı şeyleri arıyorum; fotoğraf bana ne demeye çalışıyor, neleri dışarıda bırakmış ve neleri içine almış? Örneğin Reuters, AFP (Agence France Presse) dünyadaki tüm medyaya fotoğraf sağlayan ünlü ajanslar. Bunların hepsi Batı ajansları ve elbette Batı’yı zor duruma düşürmeyecek imgeler seçerler; Batı’yı kötü gösterecek fotoğrafları servis etmezler. Bu şekilde imgenin imaj oluşturmada ne kadar güçlü olduğunu, dünya üzerinde hegemonya kurmakta ne kadar önemli bir yeri olduğunu görüyoruz. Bu imgeler sayesinde biz belli düşünce yapılarına destek vermeye ikna ediliyoruz, gene bu imgeler sayesinde insanların kafasına ırkçı düşünceler sokulabiliyor. Bir insan grubunu diğer bir insan grubundan nefret ettirebiliyoruz bu imgelerle. Bilinçli bireylere çok büyük bir sorumluluk düşüyor burada. Fotoğrafçı Reuters’ı Batı’nın oynadığı ikiyüzlü oyunları açık edecek bir fotoğrafı servis etmeye zorlayamaz, hiç bir fotoğrafçının böyle bir gücü yok. Ama en azından bu oyunun farkında olalım. Yarattığımız imgenin başka yerlerde nasıl kullanılabileceğini izleyelim, eğer bize kullanım bize uymuyorsa onlar için çalışmayalım…




Şebnem Evren : Bugün iyi fotoğraf üretmek için neler gerekir?



Murat Germen : Zor bir soru… Öncelikle fotoğrafın tanımını geniş tutmamız lazım. Türkiye’de fotoğrafı çok sınırlı bir biçimde tanımlıyoruz. Ardından “iyi”nin ne olduğunu tanımlamamız lazım; neye göre, kime göre iyi? Bunlar kültüre göre, şahsa göre değişen tanımlar. Bunu takiben “iyi fotoğraf”ın ne olduğunu tanımlamaya çalışmak lazım ve bu tanımları olabildiğince geniş tutmak lazım –ki yine o “çoğulculuk” kavramı devreye girsin, farklı tarzlarda bir çok fotoğraf iyi olarak tanımlanabilsin. Unutmamak lazım ki, iyi bir içerikle dengelenmiş belli bir estetik seviye, fotoğrafta her zaman başarılı sonuç veriyor. Uluslararası fotoğraf paylaşım sitesi Flickr o anlamda benim için iyi bir test alanı. Şahsi web sitemin ve Flickr sayfamın içeriği aynı değildir benim, içerik ve dizilim olarak biraz farklılaşırlar. Flickr’daki istatistikleri her gün düzenli olarak izliyorum; kim neye bakıyor, hangi fotoğraf daha çok tıklanıyor, fotoğraflarınız başka sitelere nasıl linkleniyor bunları takip ediyorum. Orada görüyorsunuz ki, tertemiz bir grafiği, kompozisyonu olan ve işlediği temaya başarılı bir görsel zemin sağlayan fotoğraf her zaman seviliyor. Dolayısıyla fotoğrafın içeriği şüphesiz ki çok önemli ve en az estetik kadar, belki de daha fazla ön planda; ama tüm izleyicilerin içerikle tatmin olamayacağını, olamayınca da estetik açıdan hoşlanacakları bir eser aradıklarını da unutmamak lazım.




Onun dışında, eseri yaratan sanatçının özenini görebilmem lazım, bu tasarım konularında da geçerli, hatta bir yazılım algoritmasında da geçerli. Eseri, işi yaratan kişinin o işe gösterdiği özen, ya işleyişle, ya mesajın size aktarımı ile, ya da estetik boyutta size ulaşıyorsa o iş başarılı oluyor benim için. Aslında insan ilişkilerinde de durum aynı; iyi arkadaşlarınızın hepsi size özen gösterenlerdir. Sizi tanıyan, sizin iyi ve kötü yanlarınızı bilerek ona göre davranan, icabında sizi mutlu etmek için bazı şeyleri görmezden gelen insanları severiz. Onlardır yakın olanlar çünkü sizi mutlu etmek için başkalarına göstermedikleri özeni size gösterirler. Ben bir işte de aynı şeyi arıyorum, özeni görünce rahatlıyorum, daha dikkatli bakıyorum işe, ben de özen göstermeye başlıyorum. Bir de dahi sanatçılar var, ki dünya üzerine böyle insan çok gelmiyor; hani öyle yakası açılmadık şeyler yapanlar, onlar insana çok boyut katıyor. Ama dediğim gibi onlardan çok az var, “genius” denilen tiplerden. Onların işlerini gördüğüm zaman çok heyecan doluyorum çünkü adam resmen akıntının yönünü değiştirebiliyor. Hepimiz bir şekilde akıntı doğrultusunda gidiyoruz, ama az biraz önünde veya biraz arkasında konumlanıyoruz. Ama bahsettiğim tipler öyle değil; onlar ezberi, gelenekleri değiştirmiş insanlar. Bunlar aslında biraz tırlak, sokaktaki adam tarafından çok da benimsenmeyen, hatta bazen tuhaf bulunan tipler. Marjda dururlar çoğunlukla, bazılarına deli derler, bazılarına asi, diğerlerine aksi… Ama bir çok çığır açmış insanlar onlar, bunu unutmamak ve farklı yaklaşımlara her zaman açık olmak lazım…




Şebnem Aykol : O isimleri bizimle paylaşabilir misiniz?



Murat Germen : Aslında ben isimden çok akım paylaşmayı tercih ederim. Çünkü tek isim söylediğiniz zaman her zaman birilerini unutuyorsunuz, öbürlerine hem haksızlık, hem de ayıp oluyor.



Şebnem Aykol : Fotoritim için İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde bir sunum yapmıştınız. Orada verdiğiniz isimlerin gerçekten de farklı çalışmaları vardı.



Murat Germen : Orhan Cem Çetin ile birlikte İstanbul Modern’de her ay söyleşilerimiz oluyor. Bu söyleşilerde kapsadığımız, adını andığımız, işlerini gösterdiğimiz fotoğrafçıları içeren klasörün ekran görüntüsünü http://cagdasfotoğrafserileri.tumblr.com/ adresli siteye koyuyorum, ki isimleri not alamayanlar buradan bakabilsin. Her defasında en az 20-30 isim çıkıyor nerden baksanız. Çok iyiler olduğu gibi daha orta karar fotoğrafçılar da var, her örneğin mükemmel olması olası değil takdir edersiniz. Akım ya da ekol ismi verecek olursak, Japon fotoğrafını çok iyi buluyorum. Hakikaten çok kendine has bir fotoğraf ekolü, üzerine söyleşi yaptık. Onun dışında Almanya fotoğrafı (Düsseldorf ekolü) çok iyi, zaten şu sıra dünya fotoğrafına en egemen fotoğrafçılık pratiği Almanlarınki dersek yanlış olmaz sanırım. Şu an aklıma gelen diğer bir ülke fotoğrafı da Finlandiya’nınki. Helsinki ekolü çok farklı nitelikte işler yapan bir sürü fotoğrafçıyı zengin bir yelpazede bir araya getiriyor. Hadi bir de kişi adı vereyim şimdi aklıma gelen; Alman fotoğrafçı Thomas Ruff. Kesinlikle en iyi bulduğum, ilk aklıma gelecek isim, “dünyanın en iyi” fotoğrafçısı falan değil (bu arada, “dünyanın en iyi” sıralamalarından hiç hazzetmem). Bu fotoğrafçının konuları farklı işleyişi ve gerekirse başkalarının fotoğraflarını bile, gerekli hukuki izinleri alarak, kullanabilecek derecede rahat olması benim dikkatimi çekiyor. İlerde ben böyle bir şey yapar mıyım bilmiyorum, ama bu fotoğrafçının bu rahat tavrını çok takdir ediyorum ve yaptığı işleri yakından izliyorum. Bir şeyleri beğenmeniz için ille de sizin tarzınızda bir şeyler olması gerekmiyor, gözlerinizi her zaman açık tutmakta fayda var; esinlenmek için değil, imgeleminizi zengin tutmak için…




Şebnem Evren : Günümüzde fotoğraf yarışmaları oldukça revaçta? Bu konunun fotoğraf adına getirdiği artı ve/veya eksi yönleri değerlendirebilir misiniz?



Murat Germen : Aslına bakarsanız artı getirebilir. Çok uzatmayayım bu konuyu ama bizde konuların ve jürilerin oluşturulma biçimine bakarsak bu yararın oluşması süreci hayli zor görünüyor. Çok daha fazla tarzda yarışma teması, konusu olması gerektiğini düşünüyorum. Biz de hep hamasi konular seçiliyor. Şu an örnek vermeyeyim, herhangi bir kurum üzerine alınmasın. Ancak, çok standart, ilk anda akla gelen çeşitli konular veriliyor; “İstanbul” mesela. İstanbul diye konu olur mu, yapmayın yahu; bir kere bu en başta İstanbul’u aşağılamak… İstanbul o kadar zengin bir yer ki, bir sürü şey yapılabilir. Sadece İstanbul denince de insanlar bu ezbere isteğe ezbere bir tavırla karşılık veriyorlar ve Salacak’tan manzara çekiyorlar, ki Salacak’tan güneş batışında tarihi yarımada 35.000 kere çekilmiş ve belleklere silinmeyecek şekilde kazınmış bir fotoğraf. Halbuki siz başka konulara yönlendirirseniz, insanlar da o standart şeyleri çekmekten vazgeçerler, ezbere değil de düşünerek çekerler. Önce düşünmek gerekiyor, ondan sonra da fotoğraf çekmek. Bu yüzden yarışma konusu seçerken iyice düşünmek ve insanların düşünmesini sağlamak gerekiyor. İnanın o kadar büyük fark yaratıyor ki… Ben de aynı şeyi yaptım önceleri, “fotoğraf çektim” hiç düşünmeden, seçmeden; sonrasında kılıf uydurmaya çalıştım çektiklerime. Bu tavrı bıraktım uzun süre önce, şimdi fotoğraf üretmeden önce düşünüyorum…




Şebnem Evren : Örneklendirebilir misiniz?



Murat Germen : Mesela şimdi üzerinde çalıştığım bir proje var, İstanbul Modern’de Mayıs 2010’da sergisi açılacak “Yol” diye bir seri bu. Bayağı çalıştım üzerine, iki seneden fazla; içime sinecek bir sergi olacak inşallah. Kafanızda metinsel altyapısı önceden belirlenmiş bir konu varsa gözünüz ona göre görmeye başlıyor artık, farklı bir şekilde bakmaya başlıyorsunuz. Kendinizi bir anlamda şartlıyorsunuz, ama bu diğer şeyleri görmemeniz gerektiği anlamına gelmiyor tabi. Hatta bu yüzden, bir sergiye hazırlanırken kafamda 2-3 tane başka temayı da tutarım, arada ana konudan kopup başka konulara odaklanabilmek için. Kafanızda ne üretmek istediğiniz belli olunca hiç görmediğiniz şeyleri görmeye başlıyorsunuz, normalde herkes tarafından görülen şeyleri ise görmemezlikten geliyorsunuz ve o zaman ortaya çıkan ürünlerin kendi içinde hem içeriksel hem de estetik anlamda belli bir bütünlüğü oluyor.




Şebnem Aykol : Ben `Aura` isimli son serginize gelmek istiyorum. “Aura serisi HDRI (High Dynamic Range Imaging) tekniği ile ürettiğim insan hayallerinden oluşuyor. Bu serinin fotoğraflarını iki farklı ortamda çektim. Bir tanesi müze/galeri, diğeri ise pazar ortamları. Bunların ortak noktası, ikisinde de bir şeyler sergilenmesi ve sizin onları istediğinizde satın alabilmeniz. amaç sanatta son zamanlarda iyice tavan yapmış ticari yaklaşımlara dikkat çekmek, eleştirmek.” demişsiniz. Neden böyle bir ihtiyaç duydunuz?



Murat Germen : Bu sergi kendi içinde ters düşen bir çaba gibi de görülebilir. Çünkü bu sergiyi bir galeride açtım ve yüksek baskı maliyetleri olan bu işlerin satılmasını arzu ediyordum, dolayısıyla ticari boyut benim sergimde de söz konusu idi. Ama burada daha çok dikkat çekmeye çalıştığım; eserlerin, sanatçıların üzerinde yapılan ve satışı artırmaya yönelik manipülasyon boyutu idi, ki bu hayatta karşımıza çıkan diğer pek çok şeyde de geçerli aslında. Mesela siz bir ürün ortaya çıkarıyorsunuz ve o ürünün tanıtımı, reklamı, temsili öyle bambaşka bir boyutta oluyor ki, ürün olmadığı gibi, hiç bir zaman olamayacağı gibi gösteriliyor. Reklamların amacı bu zaten, gidip o ürünü koşa koşa almaya sizi ikna etmek. Eminim birçoğumuz bundan müştekiyizdir, genellikle verdikleri yemeklerin fotoğraflarını asan yerlerde olur bu; öyle ağız sulandırıcı fotoğrafları vardır ki yiyeceklerin, tereddüt etmeden ısmarlarsınız ama önünüze gelen hiç bir zaman fotoğrafdaki gibi değildir (bu tür kandırmacalara dava açabilmemiz gerektiğine inanıyorum bu arada). Bu ciddi bir manipülasyondur işte, ve benim kastettiğim benzer bir dalaverenin sanat dünyasında da yapıldığı. Mesela Türkiye’de şu an sanat dünyasında belli kotaları dolduran bir insansanız şansınız çok yüksek. Spesifik örnek vermek istemiyorum ama azınlık kıstası oluşturabilecek 2-3 özelliğe aynı anda sahipseniz, sizin gibisi yoktur. Mükemmel bir profile sahipsinizdir ve o yüzden neredeyse her istediğinizi yapabilirsiniz, gerekli kişilerle yakınlığınız varsa. Manipülasyon şu şekilde ilerliyor; ilk olarak bu kıstaslara dayanarak yatırım yapılacak isimler belirleniyor. Daha sonra, yatırımcılar, koleksiyonerlere telkin yapılıp bu seçilen kişilerin işlerinin mutlaka alınması gerektiği, ileride işlerin 8,10,20,100 katı değer kazanabileceği, şu anda yatırım yapılabilecek kişinin bundan ileride çok büyük para kazanabileceği gibi bir ikna zemini yaratılıyor. Bu yüzden seriyi oluşturan fotoğrafları pazar yerleri ve sanatın sergilendiği müze, galeri, fuar gibi ortamlarda çektim. Pazar yerlerindeki bağrış çığrış satış hallerinin başka bir halinin sanat ortamında olduğunu düşünüyorum. Tanımlı bir zevki olmayan, belli bir çizgide eser toplamayan, aldığı çoğu eseri çok sevdiği için odasına asmayıp yatırım için sanata yönelen bazıları da sanat simsarlarının başlattığı bu pazarlama oyunun oyuncuları haline geliyorlar ve sistem tıkır tıkır işliyor. Peki iyi niyetli, zevkli, bu oyunun parçası olmayan koleksiyoner hiç yok mu? Şüphesiz ki var, belki az sayıda ama tabii ki var ilkeli, zevkli koleksiyonerler. Bazılarını şahsen biliyorum, hatta birisiyle geçenlerde daha yakından tanışma fırsatı buldum. İsmini vermek istemiyorum doğru olmayabileceği için; benim de bir eserim var kendisinde ve duvarları eser asmaktan tümüyle dolmuş bu koleksiyonerin bu işi aşkla yaptığı öylesine belli ki, koleksiyonundaki diğer eserler öyle iyi seçilmiş ki, bana sadece mutlu olmak kalıyor.




Manipülasyon konusuna tekrar geri dönersek, bir insanın her daim mükemmel iş çıkarması mümkün değil. Bir dönem yeteri kadar geniş bir yelpazede iş çıkaramamışsınızdır, o sıra üretken bir döneminiz değildir, araya başka bir şeyler girmiştir, sıkıntılı bir döneminizdir falan filan. Aynen bir mevsim boyunca güneşli havalar kadar yağmurlu havaların da olduğu gibi, bu güzel bir ritimdir bir yandan; kötü olmasa iyiyi takdir etmek imkansızlaşır. Ama öyle bir manipülasyon yaratılıyor ki, insanlar aynı kişiden çıkmış her işe sorgusuz sualsiz alkış tutuyor. Tam bizimki gibi feodal bir kültüre göre bir hal, bayılırız isimlerin arkasına mürit gibi takılmaya. Bizde 10-20 sene önce televizyon deyince Sony akla gelirdi, kimse Sony’den başka marka düşünmezdi, Sony’e para yetişmiyorsa gidilir başka marka alınırdı. Ya da, araba deyince Mercedes, BMW akla gelirdi. Şimdi bunlar biraz değişti, çünkü çeşit arttı neyseki. Ana gene de Türkiye’de bu çeşit kalıpların çok uzun süre yaşayabildiğini, tabulaşabildiğini unutmamak lazım. Fotoğrafa gelince; fotoğraf denince akla gelen isimlerde de aynı şey geçerli değil mi? Yine isim vermeyelim, ama Türkiye’de fotoğraf denince akla çok az sayıda isim gelir herkesin bildiği üzere. Bizim bu kültürel tavrımızı bir de sanat platformuna uygulayınca manipülasyon daha da anlam kazanıyor aslında. İşin içine müzayede kuruluşları, galeriler, müzeler, sanat danışmanları, sanat simsarları giriyor ve manipülasyon çok iyi sonuç veriyor, çok yüksek satış rakamları elde ediliyor…




Şebnem Aykol : Anlattıklarınız sonrasında siz bu sakin, kendi halinde duruşunuzla bu durumda biraz zorlanacaksınız gibi görünüyor. (gülüşmeler)



Murat Germen : Evet ben fazla normal kalıyorum J. Ben evcil, aile babası, sansasyonel olmayan, yaşam tarzıyla değil işiyle bir yerlere gelmeye çalışan görece basit bir adamım. Benim hiç bu taraklarda bezim yok. Ben sade bir vatandaşım, sadece biraz daha çalışkan bir adamım o kadar…



Şebnem Aykol : Türkiye için bu da çok normal sayılmayabilir kabul edersiniz ki…



Murat Germen : Gelmeye çalıştığım nokta şudur; bir işin kendinden menkul bir değeri yok mudur? Biraz da işi kendi başına bırakalım, nereye gidiyorsa gitsin, biz iteklemeyelim arkadan.



Şebnem Aykol : Su yolunu bulsun gibi…



Murat Germen : Evet, aynen; suyun yolunu bulduğu, doğal olarak aktığı yer, daha hakedilmiş bir yer oluyor. Bu tür sonuçlardan keyif alıyorum; zeminini döşediğim ve nereye gideceği yaklaşık belli olan bir “başarı” planı sonunda alınan sonuç ise beni çok mutlu etmiyor, çünkü sürpriz yok; ve bu aynı nedenden dolayı İspanya veya İtalya gibi ülkeler dışında, Batı memleketlerinde uzun süreli yaşamak konusunda çekincelerim var, herşey önceden planlanmış…




Şebnem Aykol: “Dijital manipülasyonun bariz izlerini fotoğrafa taşımamaya çalışıyorum. Ama “Aura” serisinde durum belki de tam tersi. Orada “evet bu dijital ortamda manipüle edildi ve hatta sonuna kadar da gidildi” demeye getiriyorum” şeklinde bir açıklamanız var. Bu konu hakkında blogunuzda yer alan bir soru uzerinden serginizle ilgili bir soru sormak istiyorum. Sanirim ögrenciniz olan Ege Bey size: Bir imaj ne zaman fotoğraf olmaktan çıkar veya buna belli bir sınır koyabilmek mümkün mü? Fotoğraf ile başka bir “biçim”i (grafik) nasıl ayırt edebiliriz? Çünkü “Araf”ta olan o kadar çok “flu” örnek var ki. “Taraf” nedir, “Araf” nedir gibi demiş; “araf” ve “taraf” konusunu biraz açabilir miyiz?



Murat Germen: Tabi ki, sanıyorum orada yine imge konusuna geri dönmek gerekiyor. Başta şunu belirtmekte fayda var; benim orada yarattığım görselliğin bileşenlerinin hepsi fotoğrafik nitelikte, fotoğraf dışında başka hiç bir öge yok. Dolayısıyla tümü bir araya geldiğinde, her ne kadar sayısal yöntemlerle üstüste getirildiyseler de o bir fotoğraf. Çünkü orada ne bir çizim var, ne de başka bir yerden grafikler taranıp oraya getirilmiş. Hepsi fotoğraf makinesi ile, hepsi aynı mekanda elde edilmiş görüntüler. Eskiden fazla pozlanmış ve işe yaramayan diapozitifleri “sandviçleme” yöntemi ile bir araya getirir ve kompozit fotoğraflar yaratırdık, ondan bir farkı yok süreç itibariyle. Orada görüntülenen olayların hepsi, o mekandaki farklı zaman dilimlerinde zaten olmuş şeyler; ben sadece onları üstüste getiriyorum, çünkü bu boyutu tek fotoğrafta yakalayamazdım ve varmak istediğim de bu görsel yoğunluk zaten. Bu anlamda baktığınızda tabi ki fotoğraf, fotoğraf makinesi olmadan bu sonucu oluşturamazdım, bu görüntüler sayısal ortamda sıfırdan ortaya çıkarılamazlardı. Ancak “fotoğraf değil” diye düşünen bazıları var bunu biliyorum, şahsen de tanık oldum, maruz kaldım bu görüşlere zaten. Bunu açıkcası pek önemsemiyorum. Araf ve taraf kavramlarından bahsederken kastettiğim buydu; olması gerekenden çok daha keskin, dışlayıcı bir fotoğraf tanımı var ülkemizde ve herkes belli bir tanım grubuna ait olduğu için içerik tartışacağımıza, futbol fanatiği kıvamında teknik tartışıyoruz. Aura serisindeki işler için fotoğrafik imgelerden oluşturulmuş sayısal bir fotoğrafik kolaj diyebiliriz. Daha önce, analog ortamda üst düzey tecrübesi olan ve çok iyi karanlık oda teknisyeni olan insanların yaptığı kolajlara hiç bir şey denmiyordu nedense. Kolaj analog olunca tamam, sayısal olunca değil; nasıl bir mantıkdır bu? Arafta olmaktan kastım o, takım tutarsanız tek yapacağınız bilinçsiz tezahürattır; oynanan oyunun iç yapısını anlamayaz, takımınıza karşı olan herşeyi dışlarsınız, mantık dışı bile olsa… Bu yüzden de insanlarımız eleştiri yapmayı bilmiyorlar (zaten çoğunun eleştiri yapacak kültürel altyapıları yok), ve eleştiri adı altında beğenmedikleri işlere, insanlara hakaret etmeyi yeğliyorlar. Yapıcı olmak yerine yıkıcı olmak durumunda kalıyorlar, çünkü ellerinde inşa etmek için malzeme ve niyet yok. Şahsıma bu tür hakaretamiz yorumlar şifahi yoldan ve internet üzerinden geldi, en doğrusu sessiz kalıp cevap bile vermemekti; ne yazık ki bu medeniyeti gösteremedim, söz konusu hakaret olunca…




Şebnem Aykol: Anlıyorum. Sonuçta “imgenin fotoğraf olmaktan çıkma sınırı çok tanımlı değil bence, biraz teknik detaylar, biraz çekim süreci, biraz işleme süreci, biraz da sanatçının beyanına bağlı olduğunu düşünüyorum. daha da önemlisi, ortaya çıkan görsel fotoğraf olsa da, olmasa da bir imge sonuçta ve önemli olan imge üzerinden bir tartışma başlatmak” demişsiniz bir röportajınızda.



Murat Germen: Bir de şu var, çok dar sınırları, kalıpları olan insanlar buna fotoğraf demek istemiyorlar ve ille de bir isim takmak istiyorlarsa, sanat eseri desinler. İlla fotoğraf densin gibi bir arzum kesinlikle yok. Sonuç itibarı ile, ben bir sanat imgesi yaratıyorum ve gazetede bir habere eşlik etmek üzere çekilmiş bir fotoğraf değil bu. Ayrıca, bu eserin ne olduğuna karar vermek algılayan kişiye bağlı ve bu kişinin eserden nasıl bir keyif alacağı konusunda zemin sağlamak istemem. Bununla ilgili metin üretiminden örnekleme yapmak isterim, anlatmaya çalıştığım şey o zaman biraz daha açık oluyor. Şimdi bir düz metin var malum, haberlerde falan kullanılan ve bilgi aktardığı için hat safhada anlaşılır olmak durumunda olan; diyelim ki bu belgesel fotoğrafa denk geliyor. Bir de şiir diye bir şey var; metin parçacıklarını alışageldik dizilenme ile değil farklı bir sekans / mantık ile kurguluyorsunuz, bazen devrik cümleler kullanıyorsunuz, bazen hemen anlaşılmak istemiyorsunuz… Öyle bir kodlama yaratıyorsunuz ki ancak birkaç kere okunduğunda “haaa, şimdi anladım” denebiliyor. İlk kertede anlaşılmak istemiyorsunuz, insanlar biraz düşünsün istiyorsunuz. Bu iki tarz metin de aynı alfabeyi, harfleri, kelimeleri kullanıyor ama farklı sonuçlara ulaşıyorlar. Benim de yapmaya çabaladığım bu, daha önce binlerce kez söylenmiş cümleler söyleyeceğime, yeni cümleler söylemek istiyorum becerebildiğim kadarıyla; siz o cümleyi beğenmek zorunda değilsiniz, ama bırakın farklı cümleler varolabilsin hiç olmazsa, size ne zararı var ki, niye herşey kendi istediğiniz gibi olsun istiyorsunuz ki… Bizim toplumumuzda kendini herkese beğendirmeye çalışmak çabası vardır, bu beyhude bir eylem. Herkes sizi beğenemez, mümkün değil bu, herkesin beğeneceği bir şeyler üretmek neredeyse imkansızdır.



Şebnem Aykol: Belki bu gerekli de değildir, değil mi?



Murat Germen: Aynen, gerekli de değildir.



Şebnem Aykol: Portföy konu seçimlerinize bakınca an yakalamaktan ziyade anlatım yakalamayı tercih ettiğinizi görüyoruz. Çalışmalarınızda belirli bir konsepti takip ediyor musunuz? Ben an yakalamam, anlatım ve teknik benim için önceliklidir gibi bir düsturunuz var mı?



Murat Germen: O kadar çok sayıda fotoğrafım var ki, şu an web sitesinde görünenler onların çok küçük bir yüzdesi. Bunların içerisinde an fotoğrafına uygun fotoğraflar elbette var ve “böyle fotoğraflar çekmem” gibi bir yaklaşım içinde değilim. Zaten bu tarza uyan az sayıda örnek de “belgesel” olarak tanımladığım bir kategoride web sitesinde yer alıyor.




Şebnem Aykol: Adınız söz konusu olduğunda bizim karşımıza çıkanlar hep söz ettiğim içerikteydi, bu nedenle sormuştum.



Murat Germen: An fotoğrafı kavramına karşı değilim. İyisini yakaladığınızda keyfine doyum olmaz, bunu yadsımanın alemi yok. Bu tür şeylere gözüm kapalı değil, diğer bakmaya, görmeye çalıştığım konular arasında bu tarz bir içerik görürsem durmam sarılırım makinama, ama gözüm genelde bu tarz fotoğraf aramıyor. Daha çok üzerinde durduğum şey şu; salt tanıklık yapmaktan çok, yaptığım tanıklığın kafamda oluşturduğu imgeyi oluşturmaya çalışıyorum ben fotoğrafta. Kafamdaki imgeyi üretmek için de ya dijital ortamda ya da çekerken aldığım bazı önlemlerle kurgu yapıyorum. O zaman daha “gerçek” bir içerik ilettiğimi düşünüyorum karşı tarafa; orada kendi başına durduğu varsayılan şeyi değil de şahsen algıladığımı aktarabiliyorum çünkü. Bazen tek kare fotoğraf kafamdakini aktarmaya muktedir olamayabiliyor. O yüzden birkaç fotoğrafı bir araya getirerek, ya da panoramik bir görüntü alarak orada algıladığıma daha yakın bir görüntü oluşturmaya çalışıyorum, Genel bir tavırdan bahsetmek gerekirse, Victor Shklovsky’nin “art defamiliarizes” cümlesinde aktardığı gibi, sanatın olağan şeylere olan aşinalığınızı kırması gerektiğini düşünüyorum… Mesela “Endüstri” sergisinde amacım buydu, Türkiye’de endüstriye yönelik olumsuz görüşlere alternatif bir bakış getirmekti amacım ve sergi boyunca gelen “bu binalar Türkiye’den mi?” sorularından anladığım kadarı ile bunu bir dereceye kadar başarabildim sanıyorum. Bu konuda Türkiye’de daha önce çalışmalar yapılmadı mı, yapıldı ama endüstrinin estetiği üzerine fazla birşey yapılmadı. Endüstrinin görselliği çok kendine has bir estetik; serginin konsept yazısında bunu uzun uzun anlatmaya çalıştım. Endüstri estetiği herşeyini açık açık gösteren bir niteliğe sahip. Batı’da sırf bu estetik üzerinden gidilerek yapılan mimarlıklar ve ürün tasarımları var. Biz endüstriyi bu anlamda pek değerlendirmemişiz ve ben buna dikkat çekmeye çalışıyordum. Endüstri genelde siyah-beyaz çalışılır ama bir methiye, güzelleme amaçladığım için özellikle renkli çalışılmış bir seridir bu. Hatta bazı yerlerde doygunluğu, kontrastı artırdım, bunun nedeni etraftaki duman tozun formlar üzerindeki etkisini bertaraf etmekti. Neyse ki, artık endüstri yapılarına ilgi artmaya başladı Türkiye’de; çok seviniyorum Santral İstanbul gibi bir yapının dönüştürülmesine, bir endüstri yapısının harika bir kampüse, müzeye dönüşmesine. Buna benzer uygulamalar yapacak daha o kadar çok atıl endüstri yapısı var ki…




Şebnem Aykol: Mimari hiç bir zaman yakanızı bırakmayacak galiba J



Murat Germen: Doğru söylüyorsunuz J




Şebnem Aykol: Aura için “bu seride insan var. Bu bir geçiş benim için aslında” demişsiniz. Bu geçiş neden kaynaklandi? Bu bir geçiş ve başlangıç mı aslında?



Murat Germen: Öyle gibi hissediyorum ama bakalım, kesin bir şey söylemek için erken sayılır. Şu an yürütmekte olduğum bir iki proje biraz bu mecrada da kendimi denemeye çalıştığıma delil aslında. İnsan ögesini çok yaratıcı bir şekilde kullanan etkileyici bazı projelere tanık oldum, hem yaptığım hocalık sırasında gösterdiğim örnekler, hem de İstanbul Modern’deki söyleşilerde işlediğimiz konulardaki işler aracılığı ile. Bizdeki klasik tarzda insan çalışmaları beni pek çekmiyor, çok da zor bir iş olmadığını düşünüyorum açıkçası. Çok ezbere bir şekilde dahil ediyoruz biz insanları fotoğrafa; sokakta ilginç birini görüyoruz, pat hemen çekiyoruz onu. Ama orada şu var, ilginç olan sizin fotoğrafınız değil, ilginç olan o kişi ve siz bunun ötesinde ek bir boyut getirmiyorsunuz. Sadece doğru yerde, doğru zamanda olma durumu, ki bu da sokaklarda ne kadar çok yürürseniz o kadar sıklıkla başınıza gelebilecek bir şey. Benim kastettiğim insan projeleri ise neredeyse sinematik, senaryosu olan, belki icabında 30 küsur kişilik set ekibi ile çekilebilen her yerde göremeyeceğiniz tarzda işler. Ama ben bu çeşit bir pratiğe gereken zamanı ayıramıyorum okul, iş, güç derken; halbuki, bir işe ne kadar çok vakit ayırırsanız o derece daha iyi bir sonuç çıkıyor ortaya. İnsan konusunu arzu ettiğim kalitede çalışabilmem için zamana ihtiyacım var, şu an ayırabildiğimden daha çok zaman ayırabilmeliyim. Sonunda yapacağım ama, kararlıyım…



Şebnem Aykol: Girizgah yapıyorsunuz yani…



Murat Germen: Evet, girizgah gibi birşey… Bakalım bu ne doğuracak ilerde, bunu öngöremiyorum tabi. Aura’da insan hayalleri var, bakalım o hayaller vücut bulup daha bildiğimiz anlamda insan görüntülerine dönüşecekler mi dönüşmeyecekler mi onu ilerki günlerde göreceğiz:)




Şebnem Aykol: Bundan sonrası için planlarınız- projeleriniz nedir? Aynı bu şekilde mi devam etmeyi düşünüyorsunuz? Mesela akademisyenliği biraz daha azaltıp fotoğrafa daha fazla zaman ayırmak gibi bir düşünceniz var mı?



Murat Germen: Çok fazla sayıda dersim yok, ancak gene de fazlaca vakit alıyorlar tabi. İlerisi için ideal durum, günlük programımı kendi başıma belirlediğim bir hayat tarzı. Siparişle değil de, kendi inisiyatifimle bir şeyler yapmak istiyorum. Kısaca söylemek gerekirse, sanata hayatımın %20’sini değil de, %80’nini ayırmak istiyorum. Sanat pek çok kişinin kafasında beyhude, çok da gerekli olmayan bir eylem olarak görülebilir ama hangisi değil ki… Bir düşünün; maaşlı işlerde çalışıyoruz çoğumuz, uğraşıyoruz, didiniyoruz, bunlar çok mu anlamlı sanki… Bir yandan, Türkiye’de çağdaş bir yaşam olsun diye uğraşmış, hala da uğraşan bir sürü insan var; bu tür şeyler yapmadıkça bir çok iştigal alanı çok anlamsız aslında. Bu arada lafı geçmişken, bu insanlara gereken maddi ve manevi desteği her halikarda mutlaka yapmamız gerektiğini söylemek istiyorum. İstanbul veya benzeri kentlerin dışındaki yerlerde yaşayan öğrencilere ayda 60-70 lira yollamak ne kadar faydalı olabiliyor, hiç tasavvur bile edemeyebilir bir çok kişi, bunu ancak onların ağzından duyunca ayıyorsunuz duruma. Burada bir gecede meyhanede kişi başı tükettiğiniz para bir Anadolu kasabasındaki öğrencinin hayatında az da olsa bir yarar sağlıyor, bu paradan biriktirip ailesine para gönderenler olduğunu biliyorum. Bu tutarsızlıklar yüzünden hayattaki pek çok şey bana anlamsız geliyor ve günün birinde sanat satarak yaşamıma devam edebileceksem, hiç bir mahsur görmüyorum bunu yapmakta. Sosyal sorumluluk gerektiren diğer konuları da sanat yapsanız da yapmasanız da es geçmemek gerekiyor. Hayatımızda bazı şeylerden şikayetçiysek ve daha iyi şeyler yapmak istiyorsak, bence bu tür kanalları arayıp bulmamız lazım, niyetlenince hemen çıkıyor karşınıza fazla çaba göstermeden…




Şebnem Aykol: Bu anlamda kafanızda oluşturduğunuz ve biçimlendirdiğiniz bir şey var galiba, biraz üstü kapalı anlattınız, sakıncası yoksa paylaşabilir misiniz?



Murat Germen: Tabi ki, hiç bir sakıncası yok aksine ben paylaşmayı çok severim. Benzer niyetli başka insanlarla karşılaşır güç birliği yapabilirsiniz çünkü. Asli amacım da şu, biliyorsunuz Bauhaus diye bir okul var. Bauhaus tabi çok büyük bir ölçek ve amaç, ben bir başıma böyle bir şey yapamam. Zaten büyük organizasyonlar insanı değilim, küçük küçük ilerleyen bir adamım. Ege kıyılarını çok seviyorum, baba tarafım Ege’lidir, oraya gittiğimde “ben buralıyım” diye hissediyorum; orada kültür var, şarap var, zeytinyağı var… Amacım şu; oralarda küçük ölçekli bir okul düşünüyorum, atölye çalışmalarının yapıldığı bir paylaşım, öğrenim ortamı. Yurt içi ve dışından bir sürü insanın gelip gittiği, özellikle genç insanların birbirlerini tanıyabileceği, önyargılarından arınabileceği, beraber üretebileceği atölye çalışmalarının organize edildiği bir ortam düşlüyorum. Belki Ege’li öğrencilerle, Ankara, İstanbul vs. yerlerden gelecek öğrencilerin bir araya gelebilecekleri, üstüne bir de yurt dışı kültürlerinden gençlerle buluşabilecekleri, bir çok sanat, kültür eylemini gerçekleştirebilecekleri bir ortam… Bunun için bütçe ve aynı kafada insanlarla kooperasyon lazım. Belki güçleri birleştirip, bu tür birşeyi gerçekleştirmek daha kolay. Herkesin kendini rahatlıkla ifade edebileceği, yaratıcılık konusunda kendisini deneyebileceği basit bir ortam amacım…



Şebnem Aykol: Umarız dilediğiniz gibi olur, çünkü benzer hedeflerle yola çıkıp sonra ticarileşmiş örnekler var Türkiye’de biliyorsunuz.



Murat Germen: Evet, çok doğru söylüyorsunuz. O noktaya gelmekten de kesinlikle kaçınmak gerekiyor.




Şebnem Evren: Ben son bir soru sormak istiyorum. Nazım Hikmet’in kızkardeşi Samiye Yaltırım hanımefendinin torunuymuşsunuz. Eğer sizin için sakıncası yoksa bunun hayatınıza etkisini anlatabilir misiniz?



Murat Germen: Samiye Yaltırım anneannem ama kendisine “nine” yerine nene derdim… Nenem gerçekten çok değerli bir insandır benim için. Bu kadar mı iyi kalpli, bu kadar mı gönlü geniş, bu kadar mı kendini iyi birşeyler olsun diye motive eden bir insan olur… Eşim de öyledir, çok seviniyorum böyle bir insan bulduğuma. Nenemin yaşı hiç fena değildi ama gene de biraz erken göçtü bu dünyadan. Benim çocuğumu filan göremedi, isterdim torunun çocuğunu görmesini. Yıllar önce Nazım ile ilgili bir dia gösterisi yapmıştım Yunanistan’da gösterilmek üzere. Bunun için bizdeki pek çok fotoğrafın yanı sıra, başka yerlerden de fotoğraflar edindim. Son yıllarına, 1960’lara ait fotoğraflar vardı. O fotoğraflarda anneannemi görüyordum, yüzdeki genel ifade, fizyonomi filan neredeyse aynıydı. “Annenannemi tanımam dolayısıyla Nazım’ı da gıyaben tanıma şansım oldu” diye hissettim. Nazım 1963’te ölmüş ben ise 1965 doğumluyum, birebir tanışma fırsatı söz konusu bile olamazdı. Olsa bile, malum nedenlerden dolayı, biz zaten görüşemeyecektik herhalde. “Nenem böyle bir insandıysa, onun abisiyle tanışsaydık ne güzel olurdu kimbilir” diye düşünüyorum hep.



Bir de Nazım ile ilgili, Türkiye’de üzerinde çok fazla durulmayan ve fazla bilinmeyen bir yönünü vurgulamak istiyorum. Nazım’ın 1920’lerde bir üniversite öğrencisi olarak Rusya’ya gittiği dönem, dünyanın benim için en mükemmel sosyo-politik yapılanmalarından birinin olduğu bir zaman. O dönemde yaşayan bir sanatçı olmayı çok isterdim; Konstrüktivizm’den söz ediyoruz, ilerici, eşitlikçi bir devrimden söz ediyoruz. Politika, sanat, literatür, insanlar içiçe, elele. Doğal olarak ortamdan çok etkileniyor Nazım. Memleketini terk etmek gibi bir niyeti hiç yok ama 17 sene hapsin ardından askere alınacağı ortaya çıkınca kaçmaya mecbur kalıyor (o sıralar 50 yaşlarında ve kalbinden rahatsız olduğundan askere almakla ölmesinin amaçlandığı açık). Rusya’ya vardığında işlerin öğrencilik zamanlarındaki gibi devam etmediğini görüyor. Bazı sol gruplarda bu konuda çok derin tartışmalar vardır ama o dönem daha farklı, Konstrüktivizm dönemindeki gibi değil durum, daha diktatöryel bir yönetim söz konusu. Nazım bunun farkına varıyor ve hayal kırıklığına uğruyor; buna karşı da şiirler yazmıştır. Nazım belli bir ideolojinin peşinden körce gidecek birisi değil; ezilmeye, her türlü sömürüye, diktaya karşı; insanlık arıyor… Bekledikleri var Rusya’ya kaçarken ama bunların bir kısmını göremediği için muhalefet yapmış orada da. Kalbinin gittikçe zayıflamasının bu hayal kırıklığından, mücadeleden kaynaklandığı da bazılarınca söylenir, tam düşlediği gibi bir yaşam çerçevesi kuramamış olduğu için…



Şebnem Aykol ve Şebnem Evren: Öncelikle ayırdığınız zaman, verdiğiniz bilgiler ve samimi yanıtlar için çok teşekkür ederiz.



Murat Germen : Ben teşekkür ederim.





Murat Germen ve Şebnem Aykol
(Fotoğraf: Şebnem Evren)



Röportaj: Şebnem AYKOL, Şebnem EVREN






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Murat Germen : Sayısal Anlak: Çağdaş Fotograf Pratiğinde Dönüşümler, Bölüm 1
Murat Germen : Margaret Bourke-White: Tasarımın Fotografı / Fotografın Tasarımı
Murat Germen : Fotograf ve Etik Üzerine
Murat Germen : Adeta “Kuytuda” Bir Fotoğraf Abidesi : Martin Munkácsi
Murat Germen : Küresellik Çağında Kadına ve Yerele Övgü : Graciela Iturbide
Murat Germen : Kısır Döngü









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Murat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : Aura