Aylık arşivler: Kasım 2009

Funda Tarakçıoğlu ve Can Berkol Ortak Sergisi : Çiftetelli



Funda Tarakçıoğlu ve Can Berkol ortak sergisi


“ÇİFTETELLİ”


21 Kasım’09 – 4 Ocak’10 tarihleri arasında


Nişantaşı Vizyon Görüntüleme Merkezi’nde




Can Berkol’un vizöründen sokaklara ait yansımalar ve Funda Tarakçıoğlu’nda uyandırdığı hisler… Özgün dokular ve sihirli renkler eşliğinde fotoğrafların tuvale aktarıldığı karışık bir teknikle karşı karşıyayız. Belki de iki sanatçının ruh hallerinin kombinasyonu diyebiliriz.



Konsept fikri, Funda’ya ait. Can’ın fotoğraflarını gördüğü anda gelivermiş aklına. Her fotoğraf karesi onu başka dünyalara taşımış ve onları tuvallere basmış. Kendi hayal gücünü de katarak boyamış da boyamış. Eh! Kendi tarzını da korumuş tabii yine bir yerlerde… Şimdiye kadarki eserlerinden alışık olduğumuz, eski taşlar, dokular, yıpranmışlıklar yine var.



Peki Can ne düşünmüş ortaya çıkanlarla ilgili derseniz, şöyle yorumluyor Can:



“Fotoğraflarımın bu şekilde sergilenmesi, uzun zamandır eksikliğini hissettiğim bazı duyguları tamamladı. Genellikle çektiğim fotoğraflarda görünenden çok daha fazlası, hatta kendi hikayelerim, yaşanmışlıklarım gizlidir. O anki ruh halimi betimlerler ve özeldirler. Fakat şimdi görüyorum ki, sanatımı yetenekli bir ressamın ellerine teslim etmekle oldukça iyi etmişim. Fotoğrafla resmi birleştirerek iki sanatçı tek tuvalde buluşmuş olduk. Özgün ve farklı bir çalışma yarattığımızı düşünüyorum. Tüm duygular başarıyla ifade edilmiş, sonuç iki sanatçıdan da izler taşıyor. Böyle bir çalışmaya dahil olmaktan mutluyum.”



İki sanat dalı, iki sanatçı, iki farklı bakış açısı ve tek çerçeve! Bakalım izleyici ne düşünecek…



“Çiftetelli” Projesi altındaki çalışmalar, 21 Kasım 2009 – 4 Ocak 2010 tarihleri arasında Vizyon Görüntüleme Merkezi’nde sergileniyor. Açılış kokteyli, 21 Kasım, Cumartesi günü saat 17:00′de yapılacak olan sergi, Pazar hariç her gün 10:00-18:00 arası gezilebilir.



Sergi Salonu:


Vizyon Görüntüleme Merkezi


Hacı Emin Efendi Sk. Seçkin Apt. No:48 Nişantaşı İstanbul


T: 0212 291 66 66 ve 0212 296 90 44

Funda Tarakçıoğlu ve Can Berkol Ortak Sergisi : Çiftetelli

Koray Özözen : Bir Kuştu



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




Bir kuştu,


Allı allı bir kuş.


Her tüyüne bir çiçek bağladılar


Uçmadı o.


Bir kuştu,


Mavili mavili bir kuş.


Her tüyüne bir boncuk bağladılar


Uçmadı o.


Bir kuştu,


Yeşilli yeşilli bir kuş.


Her tüyüne bir çocuk kordelası bağladılar


Uçtu o.



Fazıl Hüsnü DAĞLARCA




Çocukluk; sosyal ve kişisel gelişimin önem kazandığı en hassas dönemdir. Daha önce dünya ile başa çıkabilmek için gerekli altyapıyı oluşturma ve geliştirme aşamasında bir varlık iken, çocukluk döneminde, önce kendinin sonra çevresindekilerin ve evrenin varlığının farkına varır insan.



Beklentilerimize uymayan ya da bulunduğu ortamla ters düşen bir durum hepimizde şaşkınlık yaratır. Bu şaşkınlık yalnız biz büyüdükçe kaybolur. Kim bilir belki de artık sadece uçan bir insana ya da konuşan bir hayvana şaşırırız. Bu şartlarda içimizdeki çocuğu özümüzde barındırmak zorlaşır. Çünkü çocuklar evrene şaşırarak bakmayı sürdüren insanlardır.



Çocukken yaptığımız ilk akılsal işlev; soru sormaktır. Soru sormak bizim içimizde vardır, bunu kimseden öğrenmeyiz. Büyüdükçe zihnimizin geliştiğini derinleştiğini farklı konularda debi derya olduğumuzu sanırız ama ciddi ve karmaşık kategorileri bizler anlayamazken çocuklar anlar ve anlatır. Örneğin bir çocuk için adalet kavramını anlatmak çok kolaydır: her insana düşen kurabiye sayısı… Oysa bizler adalet kavramı için binlerce kitap yazar, saatlerce konuşuruz.



Bizler büyüdükçe, bize doğru gelen bilgiler, anlayabilme yeteneğimizin önüne geçip, belli kalıplar içinde bizi sınırlandırmıştır. Düşünmemizi engellemiş, soru sormamızı köreltmiştir”¦



Çocukken sahip olduğumuz bu özü – yani evrene şaşkınlıkla bakabilme ve anlayabilme özelliğimizi- kaybetmek aslında özümüze aykırı; çünkü çocuk soru sormayı öğrenmiyor, soru sormamayı biz öğretiyoruz.



“Hayatta en önemli şey soru sormaktır. Soru sormaktan asla vazgeçmeyin.” – Albert Einstein





It was a bird,


A scarlet bird.


They tied a flower each of her feathers


Didn’t fly.


It was a bird,


A blue blue bird.


They tied a bead to each of her feathers


Didn’t fly.


It was a bird,


A green green bird.


They tied a child’s ribbon each of her feathers


She flew.



Fazıl Hüsnü DAĞLARCA




Childhood is the most sentimental period which is important for social and personal development. As a human being in the process of constituting and developing the infrastructure required for handling life, he firstly recognizes himself, afterwards the neighborhood and the existential environment at the childhood. Conditions which don’t correspond with our expectations or oppose with its context, faze us. This confusion disappears as we grow up. Who knows, we may only be surprised by a flying man or talking animal. With this situation, it becomes much more difficult to keep the inner child in our core. Because children are human beings, that keep on looking at the universe with surprise.



As a child, our first mental function is asking questions. Questioning is what we have inside us, we don’t learn it from someone else. As we grow up, we think our development is deepening and we know a lot about various subjects but; children can understand and describe the serious and complex categories as we can’t. For example, it is so easy for a child to tell the concept of justice; number of the cookies for each person”¦ where as we write thousands of books and talk for hours about the concept of justice”¦As we grow up, the knowledge that we acquire overhauls our grasping talent and determine us in specific formats. Hindering our thinking and blunting our questioning”¦



In fact, losing our soul, thus which we have as a child, the feature of watching the universe with surprise and grasping is against our origin, because the child doesn’t learn questioning, but we teach not asking.



“The most important thing in life is to ask questions. Never give up asking questions.” – Albert Einstein





Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL
























Koray ÖZÖZEN Hakkında



1974 Yılında Adana’da doğdu. Finans sektöründe çalışmaktadır.


AFAD (Adana Fotoğraf Amatörleri Derneği) Üyesidir.


“AFAD – Tahsin Sezer Proje ll Atölyesi”ne katılmıştır.


İki yıldır “AFAD – S.Haluk Uygur-Baltacı Atölyesi”nde İleri Fotoğraf Teknikleri ve Felsefesi Eğitimini sürdürmektedir.


Koray Özözen (Fotoğraf: M.Hakan Çaylar)


About Koray ÖZÖZEN



He was born in 1974 in Adana . He is working for finance sector.


He is a member of AFAD (Adana Photograph Amateur Association)


He attended “AFAD – Tahsin Sezer project II Workshop”


He continues the education of Advanced Photograph Techniques and Philosophy in S.Haluk Uygur-Baltacı Workshop in AFAD.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Koray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir KuştuKoray Özözen : Bir Kuştu

Richard Ansett ile Röportaj



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Londralı fotoğraf sanatçısı Richard Ansett ile söyleşi
Interview with London-based photographer Richard Ansett



“Biz çevremizin ürünüyüz, dünyaya nasıl göründüğümüz hakkında kararlarımız, hayat deneyimimiz tarafından çarpıtılmıştır.”

“”¦we are a product of our environment, our decisions as to how we appear to the world are distorted by our life experience.”



“Her fotoğraf yeni yazılan bir giriş yazısı gibidir, içinde bitmeyen bir sancı, heyecan, tutku ve yalnızlık taşır duvardan duvara asıldıkça. Oysa sessizce, sanatçının birey kalabildiği yegâne var oluş biçimini destekler ve nesillere taşır fotoğraf. Kimileri tesadüfen dünyaya fırlatılırken, kimileri bitmeyen zorunluluk savaşını verir yeryüzü hallerine… Soyut portrelerle insanların çarpıtılmış görüntülerini sorgulayan, fotoğraf makinesiyle var oluş hikâyelerini keşf eden, zaafları, korkuları ve yalnızlıkları kanatandır “Richard Ansett.” Ürkütür sizi, görmeyi, duymayı istemediğiniz duruşu, dünyayı anlama biçimi, bir aynadır bakmaktan kaçtıkça, kıyısından kendinize yakalandığınız. Ötekilere adanmış var olma komedisinden uzak hikâyesi ise yabancıdır gördüklerimize.




“Each photography is like an introduction. It contains an endless pain, joy, passion and loneliness inside as it is hung to the walls. however, it shows the only way of existence of the artist who can be individual silently to the new generations. Some are just thrown to the world and some struggles the war of existence in the hardest way. ‘Richard Ansett’ is the one who can question distorted human images with abstract portraits, discover the stories of existence, finds out the fears, weaknesses and loneliness. He frightens you, his stand which you do not want to see and his understanding of world is like a mirror. The more you try to escape the more you see the reality. It is different from the others with his story away from being dedicated to others.”





Söyleşi ve söyleşi fotoğrafları: Pınar Dağ
Interview and interview images by Pınar Dağ






Güneşli bir Londra sabahına uyanıyorum, günlerden pazar. Dersimi iyi çalıştığımı düşünüyor, Richard Ansett ile saat ikide yapacağımız görüşmenin ön hazırlığı için kolları sıvıyorum. Aslında bir insanı anlamanın ya da aktarmanın ön hazırlığı olamayacağını tekrarlamak gülümsetiyorsa da yola koyuluyorum. 188 numaralı Waterloo otobüsüne biniyorum. Londra’nın en merkezi yeri olan Soho’da, Patisserie Valerie’de buluşacağız. Elimde küçük not defterim, 44 Old Compton Street’i arıyorum. Bulamıyorum. Tam ümidimi yitirmişken, önüme çıkıyor pastane:)! Hikâyesine bulaştığım için sonsuza kadar şanslılık duyacağım Richard Ansett’i, pencere kenarında beklerken buluyorum! Gülümsüyoruz. Merhaba!



I wake up in a sunny London morning. It is Sunday. I think I am well prepared and try to get ready for the interview with Richard Ansett at two. Although there is no preparation for understanding a human being or making him understood, I keep on my way with a smile. I get on Waterloo Bus number 188. We will meet in the most central place of London, Patisserie Valerie in Soho. I look for the 44 Old Compton Street with my mini note book in my hand. I cannot find it. In the most hopeless point it appears in front of me:)! I see Richard Ansett waiting near the window, I will feel lucky forever for meeting him. We smile at each other. Hello!




Richard Ansett


Pınar Dağ:
Öncelikle merhaba değerli Richard! Uzun bir arayışın ardından burayı bulduğuma sevindim. J Hemen sorularıma geçiyorum fazla zamanınızı almadan, biliyorum yoğunsunuz. Statik portreler, hastalık ve engellilik üzerine çok yoğun çalışıyorsunuz. Çıkış noktanız nedir paylaşabilir misiniz?



Richard Ansett: Merhaba J Buranın kolay bulunabileceğini düşünmüştüm oysa! Soruna gelince, benim işim, insanların doğal hallerini objektif karşısında oldukları gibi ortaya koymaktır. Fotoğraf makinemle yapabildiğim sadece karakter keşfi. Üstünde durduğum konu, insanların hayat ile yoğun tecrübeli olan ilişkilerinin altını çizmek. Bu da benim kişisel tutumum ve konulara olan yaklaşımım hakkında nasıl hissettiğimi yansıtır; nitekim biz çevremizin ürünüyüz, dünyaya nasıl göründüğümüz hakkında kararlarımız hayat deneyimimiz tarafından çarpıtılmıştır. Fotoğraf makinesi bu aşamaları ortaya çıkarabilir. Hepimiz bu bağlamda tabii ki potansiyeli olan özneleriz ama yaşamları, alışık olmadığımız ve görsel olarak daha belirgin bir etki yaratan fiziksel veya ruhsal hastalıklarla alt-üst olanlar daha uyarıcı bir etki yaratıyor diye düşünüyorum. Ancak hiç bir şekilde duygu sömürüsü yapmak gibi bir amacım yok. Keşfettiğim şey, varoluşlarını ve nasıl hissettiklerini ifade edemeyen veya yalnız hissedenlerle empati kurmak. Hayatımızın bir yerinde istisnasız hepimiz bu derin duyguları, fiziksel ağrıları ve kaybetmişlik duygusunu yaşarız, ama bizi bireysel olarak belirleyen ise bu duygularla nasıl baş ettiğimizdir. İnsanların zor zamanlarını anlatan bir durumun, bizlerin kendi duygusal sınırlarımızın da keşfini sağlayan tarafları var.




Pınar Dağ: First of all hello dear Richard! I would like to start my questons. J you are working on static portraits and disability & illlness. Can you tell us your exit point?



Richard Ansett: My work is an exploration of the human condition as it exposes itself to a moment in front of a camera. It is all that I can do with a camera to explore personality. I am drawn to subject’s that experience life more intensely as this shows more distinctly in their relationship to the camera. My personal statement reflects how I feel and approach my subjects; we are a product of our environment, our decisions as to how we appear to the world are distorted by our life experience. The camera can expose certain layers of this. We are all potential subjects but inevitably, the physical manifestation of those whose lives are more intensely disrupted by physical or mental illness, offer something less familiar and therefore are visually more stimulating. Although I am not motivated by any sense of exploitation or desire to sensationalize. My exploration is motivated to offer empathy for others who may not understand or communicate their feelings or feel alone in dealing with them. The bottom line is that we all will inevitably at some point and without exception experience intense emotion, physical pain or loss but it is how we deal with it that defines us as individuals. A glimpse at the difficult moment of another person’s life is merely an exploration of the emotional limits of ourselves.




Pınar Dağ: Size katılıyorum. Bireysel gelişim fazlasıyla önemli tabii ki! Peki, takıntılı mısınız bu konularda?



Richard Ansett: Öğrenilecek her zaman çok şeyin olması, hayatla başa çıkmamız ve diğerlerini anlayabilme süreci beni her zaman etkileyen bir konu olmuştur. Daha fazla öğrenmenin, üretme hâkimiyetimi arttıran bir yanı var. Fert olarak gelişmenin temelinin ve hayatı yaşamanın en doğal yolunun bu olduğunu hissediyorum. Başka ne var sizce?


Pınar Dağ: Yes i agree with you! Individual development is important! So are you obsessed to this subjects?



Richard Ansett: It is a subject that fascinates me, there is always more to learn about how we deal with our own lives and understand others. As I learn more it will hopefully empower my work. I feel it is a normal and natural way to live life and improve as a person. What else is there?




Pınar Dağ: Evet, sizi anlıyorum. Peki, insanlara ne mesaj vermek istiyorsunuz ya da amacınız nedir fotoğrafla?



Richard Ansett: Duygusal karmaşa ile bağlantı içinde olmayı sürekli arayan biriyim. Gerçek /nesnel siyasal bir hedef yoktur, tam aksine alışık olduğumuzu görerek nesnel calışmalar üretmektir. Bu çalışmaların seyirciye ilham verip belirsizlik duygusunu yok edebilmesi ve dünyayı farklı bir bakış acısından görmelerini isterim.”



Pınar Dağ: Yes, i see that! So what do you want to pass on others or what is your aim with picture?



Richard Ansett: I am always seeking to communicate emotional complexity. There is not one political objective but in producing realist work that questions what we see I would like to think that can inspire an audience to take that sense of uncertainty away and see the world from more than one angle.




Pınar Dağ: Görünenden uzaklaştırmak gibi. Peki, portre sizin için ne ifade ediyor?



Richard Ansett: Bir portreyi başarılı ve başarısız olarak elde etmenin ardında ince bir çizgi var, en az ışık parçası ya da rezonans ile. Bir anı kaybetme duygusunun yarattığı kayıp ile olağanüstü bir anı yakalama heyecanını yakalamayı dengeleyen bir durum gibi. Çok kişisel bir açıdan belirtmem gerekirse bu çizginin üzerinde yürümek oldukça heyecan verici, başarı ve başarısızlık beni daha iyi üretmeye iten bir güç.

Pınar Dağ: What does it mean portrait for you?



Richard Ansett: There is such a fine line between success and failure in the pursuit of a portrait that has the merest glimmer of insight or resonance. The sense of complete loss at missing a moment is only partly compensated by the extraordinary thrill of capturing a moment that may have some potential. On a very personal level walking that line is very exciting; failure and success drives me to produce something better.





“”¦insanlarla çalışırken, onları bir plana hapsetmemeye çalışırım, ortamın yapay olmamasına önem vererek, nesnelerle ilişkiyi şansa bırakırım…”





Pınar Dağ: İnsanlarla çalışırken nasıl bir yönteminiz var?



Richard Ansett: İnsan konusu her zaman soyut bir konudur, öğrenebildiğiniz ve geliştirerek ortaya çıkardığınız bazı beceriler var insan davranışlarına yönelik ancak bu tabii ki bir tatmin duygusu yaratamıyor çünkü aynı kültüre ait olsanız dahi benzerlik ya da aşina bir durum doğurmak zor. Bu bağlamda insanlarla çalışırken, onları bir plana hapsetmemeye çalışırım, ortamın yapay olmamasına önem vererek, nesnelerle ilişkiyi şansa bırakırım, insanlar kendilerini güvende hissetmezler kontrol altına alındıklarında ya da beklentileri anlamak zorunda bırakıldıklarında.

Pınar Dağ: What is your method when you work with people?



Richard Ansett: The human subject is always the intangible; there are skills you can learn and develop to bring out certain behaviors but I am never complacent, whilst we share some cultural characteristics, there are no two subjects alike. It is important not to over plan a session; an environment can be contrived but I leave the relationship with the subject to chance, people never respond well if they feel controlled or have too much understanding of what to expect.





“”¦an environment can be contrived but I leave the relationship with the subject to chance, people never respond well if they feel controlled or have too much understanding of what to expect.”





Pınar Dağ: Önemli bir detay bu… İlham kaynağınız nelerdir, sanat anlayışınız ve fotoğrafa ile olan ilişkinizi nasıl anlatırsınız?



Richard Ansett: Şu anda ürettiğim bir fotoğrafın benim dünyayı anlama seviyemle paralel olduğunu ve fotoğraflarımı etkilendiğini belirtmeliyim. Bir insan olarak gelişip ve öğrendikçe dünyayı algılama ve görme şeklimde değişiyor ve bu fotoğrafı geliştirmek için yaptıklarımın fotoğrafın değişimine de yansıdığını biliyorum. İngiltere’de çalışıyor olmayı önemli buluyorum, tüm hayatım boyunca burada yaşadım ve bu durum herzaman kendimi geliştirme ve duyarlılıklarımı zenginleştirme ortamı sundu bana.



Britinya, “yeni imparatorluk” görüşünden etkilenen çalışmalarımın dışarda / başka yerlerde rahatça sağlayamayacağımın bilincindeyim. Bu ister sizin ülkeniz olsun ister başka bir ülke olsun tecrübelerinizin derin olmayan bir yerden beslenmesi hassas bir durum, hepimiz, içinde olduğu tarihin, kültürün, davranışların parçası olarak sanat ya da başka bir şey ile varoluşunu sürdürüyor.



Ben dünyayı dışarıdan gözlemleyen biri gibi hissediyorum hep, doğduğumda evlatlık edinmişim, bu nedenle sosyal ya da genetik geçmişime yönelik hiçbir bağlantı ve bilgi yok elimde. Bu durumla barıştım ve ailemi seviyorum ancak şimdi daha iyi görüyor ve anlıyorum bir başka insanın yaşamının ne kadar zor olabileceğini. İşte bu bağlamda kendimi, ancak insanlar aracılığı ile daha iyi anlayabildiğimi biliyorum.




Pınar Dağ: I think it is an important detail! So now can you explain your style of art and photography? Where do you seek inspiration for your art?



Richard Ansett: The production of an image is influenced by my level of understanding of the world at that moment. As I develop and learn as a person, the way that I view the world changes and what I am drawn to photograph evolves, or rather how I photograph changes. I find working in the UK important, I have lived here all my life and that qualifies me to have a relatively developed sensibility. I am conscious when abroad not to allow my work to be infected by a British ‘post empire’ view. Whether in your own country or another it is important not to experience it just from the shallow perspective of what you understand; there is a historical context that pervades into the cultural behavior of all of us whether that be the artist or the subject.



I feel like I view the world from the outside looking in and there is a detachment in the final work; I was adopted from birth and have no understanding of my social or genetic heritage. I have made peace with that and love my family but regardless of how difficult another person’s life is, I see it as more complete. So in this context I seek to understand myself through the lives of others, which, you will be pleased to know has been very successful but endlessly fascinating.




“Fikirlerin kompoze olarak varoluşu doğa kanunlarının sonucu değil, geçmişten günümüze yayılmış önemli sanatçıların bilinçli sosyal varlıkları ile gerçekleşmiştir.”




Pınar Dağ: Birçok sanatçı/fotoğrafçı bildiğiniz üzere farklı isimlerden etkileniyor. Sizi kimler etkiliyor?



Richard Ansett: Herkes. Sadece izole olarak kendinizi geliştirmeniz imkânsız, şu ana kadar bizler etkiledik ve etkilendik ve bu önceden de böyle gelişti ve tabii ki dolaylı bir biçimde gelişti. Fikirlerin kompoze olarak varoluşu doğa kanunlarının sonucu değil, geçmişten günümüze yayılmış önemli sanatçıların bilinçli sosyal varlıkları ile gerçekleşmiştir. Eğer bunu kabul edersek, bu şartlarda kural diğe bir şey kalmaz ve geçmişin önemini ve bilgisini kabul ederek, yeni yollar/teknikler sunabiliriz. Benim temelde etkilendiğim sovyet sosyal realistleri Otto Dix ve Elias Canetti ve onun” Kitle ve iktidar’ı -önemle okunması gerekenler arasında. ‘Ron&Roger’ projesi, Londra’daki aynı cinsiyette olup çift olan insanların yaşamlarını konu alan, araştıran bir çalışmamdır ve ilham kaynağım Arnolfini Portrait, Jan Van Eyke ve Hockney/Falco Thesis olmuştur. Uçuşan tüylü kediler serisi için teşekkür ederim Dali Atomicus, Philippe Halsman ve Jacques Henri’ye!





“Established ideas about composition are not a result of a natural law they have pervaded into the social conscience from great artists of the past. “





Pınar Dağ: Most of photographer been influenced by some people. Who are your influences?



Richard Ansett: All. It is impossible for us to develop in isolation, we are hugely affected and influenced by those now and that have gone before, often indirectly. Established ideas about composition are not a result of a natural law they have pervaded into the social conscience from great artists of the past. If we accept this then there are no rules and we can introduce new ways of seeing whilst acknowledging the importance of the past.



My main influences are the soviet social realists, Otto Dix and I consider ‘Crowds and Power’ by Elias Canetti essential reading. Other projects are more refined in their influence; ‘Ron & Roger’ which investigates the lives of same gender couples in London was inspired by the Arnolfini Portrait by Jan Van Eyke and the Hockney/Falco thesis. The series of flying hairless cats acknowledges Dali Atomicus, Philippe Halsman and Jacques Henri Latigue.




Pınar Dağ: Sanatınızın önünde herhangi bir risk görüyor musunuz?



Richard Ansett: Buna başkalarının karar vermesi gerektiğini düşünüyorum, belki onlara bırakmak daha doğru olur çünkü ben kendi yatağımı yaptım ve içinde uzanıyorum. Görülmek ve anlaşılmak bir şeyleri sıçratabilmek ile orantılı. Ancak benim yaklaşımım ve tarzımın, geleneksel olan estetik gelişim evrimine etkisi olduğunu umuyorum.



Pınar Dağ: Can you see any risk front of your art? What is the future of your style?



Richard Ansett: I may have to leave that to others to decide; I have made my bed and am lying in it. I hope that my approach and style has had some influence on the evolution of the conventional aesthetic, that’s a kind of legacy.




Pınar Dağ: Üreten sizlerin bitmeyen kendini anlatma ve yaşatma mücadelesi var. Siz bir sanatçı olarak kendinizi tanıtmak için ne yaptınız ya da ne yapıyorsunuz?



Richard Ansett: Açıkçası kendimi tanıtma aşamasının zor olduğunu düşünüyor ve bunun kendi içinde farklı bir beceri gerektirdiğini düşünüyorum ancak ben, özgüvenin birçok insana ulaşmada çok önemli olduğunu hissediyorum ve duygularınızı açarak, aldatmadan ve pişmanlık duymayarak yaptığınız her şeyin, kendinizi tanıtabilmede işe yaradığını öğreniyorsunuz.



Pınar Dağ:
What have you done to promote yourself as an artist?



Richard Ansett:
I find it very hard to promote myself, it requires a completely different set of skills but I am learning to have the self confidence to approach more people and express my feelings openly without fear of embarrassment or ridicule.




Pınar Dağ: En zor olanı yapmak gerekiyor yani J



Richard Ansett
: Evet !J



Pınar Dağ:
Have to do most difficult one then! J



Richard Ansett:
Yes! J




Pınar Dağ: Peki, boş zamanlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?



Richard Ansett:
Boş zamanım yok, neredeyse tamamını tüketiyorum ancak bazen evimin yakınında ki yeşillik alanda köpeğim Otto ile kaçıp, sabah erkenden koşuyorum.



Pınar Dağ:
What do you do in your spare time e.g. hobbies?



Richard Ansett:
I am consumed almost entirely but I escape by running with my dog Otto every morning in beautiful woods near my home.



“”¦bu fotoğraf yaşlı bir modelin, bir obje olarak bulunduğu doğal ortamında, teknoloji ile nasıl izole edildiğini anlatmayı hedeflemiştir.”



Pınar Dağ: Son yıllarda portreleriniz çok sayıda önemli ödüller almış, hangi sergilerde yer aldınız bugüne kadar? Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni şeyler var mı?



Richard Ansett:
Çalışmalarım John Kobal Ödülü, Schweppes Portre Ödülü, Ulusal Portre Galerisi Portre Ödülü aldı ve PX3 La Prix de la photographie’de ise Paris için seçildi.



Şu anda Londra Ulusal Portre galerisinde sürekli olarak yer alan çalışmalarım var, Kanada da ve Amerika’da Smithsonian müzesinde de çalışmalarım yer almakta.



“Elektrotlu kadın” portrem, 4 Kasım 2009′da Londra Ulusal Portre Galerisinde Taylor Wessing Portre ödülüne layık görüldü. Benim şu anda işlerimin bir kısmı da Rusya sanat haftası kapsamında juri tarafından kış portreleri kategorisinde, Moskova ve St. Petersburg da sergilenmekte.



Büyük bedenlere yönelik, görülmemiş olan fotoğraf çalışmalarımın olduğu bir kitap tasarımı üzerinde yaklaşık 2 yıldır çalışıyoruz ve 2010 yılında baskısını yapmak üzere bir yayın evi arıyoruz.




Pınar Dağ:
What exhibitions have you participated in? What are you working on at the moment?



Richard Ansett:
I have been selected for John Kobal Awards, Schweppes Portrait Prize, the National Portrait Gallery Portrait Prize and PX3 La Prix de la Photographie, Paris. I have images in the permanent collections of the National Portrait Gallery, London and Canada and the Smithsonian.



My portrait of Woman with Electrode Cap#1 is showing in the National Portrait Gallery, London from the 4th November as part of the Taylor Wessing Portrait Prize. My work is currently part of Russian Art Week and has been selected by the judges as a winner of the portrait category for photography in Moscow and St Petersburg.



I am working with a designer on a book concept based on a large body of currently unseen images I have taken over the last two years and we will seeking a publisher in 2010.



“This diptych isolates the technology from its usual environment and presents it as an object on an elderly model.



Pınar Dağ:
‘Kablolu kadın’ ile ne anlatıyorsunuz? Bu fotoğrafınızın hikâyesi nedir?



Richard Ansett:
Elektrot şapka beynin fonksiyonuna yönelik bir test görevi yapıyor. Ekranda bir nesne belirdiğinde, şapka, bilgi göndermeye başlıyor programa ve böylece beynin fonksiyonlarını aktaran ve nesnelerin tepkilerini analiz etmeye yönelik bir işlev meydana geliyor. Bu fotoğraf yaşlı bir modelin bir obje olarak bulunduğu doğal ortamında, teknoloji ile nasıl izole edildiğini anlatmayı hedeflemiştir. Çalışma, modern teknolojinin, gerçeküstü doğasını araştırıyor ve bilimi kavrama yeteneğimizi ve bunu anlamak dışında gelişen sorunları anımsatmayı diliyor.



Pınar Dağ: What “Women with wireles” tell us? What is the story of this picture?




Richard Ansett:
The electrode hat is part of a test for brain function. When the subject is shown images on a screen the hat sends the information to a program that records the brain function and can analyse the subject response. This diptych isolates the technology from its usual environment and presents it as an object on an elderly model. The work explores the surreal nature of modern technology and challenges the notion of science evolving beyond our ability to comprehend it reminiscent of animal testing or early astronaut technology.



Pınar Dağ: Fotoğraflarınız üzerinde post-production yapıyor musunuz?



Richard Ansett:
Hayır. Ben doğal olandan yani hayatın kayıt altına aldığı dümdüz bir ortama yansıyan ışıktan yanayım. Post prodüksiyon analog teknik sınırları içerisindedir. Ben çok fazla “düzeltmeden” yana değilim, özellikle bir konsept olarak belgesel şeklinde çalışmalarım varken, otantik olmamak tercihimdir. Karmaşa gerçekçilik ekler unsurlara, bu da oldukça ikna edicidir.



Pınar Dağ:
Do you like to do post-production on your shoots lot?



Richard Ansett:
No, I enjoy the original process of light falling on a flat service to record what is seen in life. Any post production is within the bounds of analog techniques. I prefer not to ‘tidy’ too much especially as my work plays with the concepts of documentary whilst not being authentic. The mess adds an element of realism that is quite persuasive.


Pınar Dağ: Biraz önce değindiğiniz eşcinsellik konulu “Ron & Roger” projenizi biraz daha açabilir misiniz? Türkiye’de bu konuda nefret cinayetleri işleniyor. Hassas bir konu! Söylemek istediğiniz bir şey var mı?



Richard Ansett:
Öncelikle Türk sanatçılarına bu konuya yönelik görüşlerimi ya da tavsiyelerimi aktarmam biraz dominant bir tutum sanki ve Türk entelejansiyesi için hakaret olur. Ancak şöyle belirtmek gerekir ise, biz her zaman bir çıkış bulacağız özgürlük için, nitekim etrafımız birsürü bariyerler ile çevrili ve kontrol altına alınmış olsa da. Toplum gerçekten demokratik değil, bazen şöyle düşünüyorum, biz batı olarak demokrasiye yaklaştıkça, tercihlerin süpermarketten çıktığı kanısı gelişiyor bende, düşünce özgürlüğü ama nasıl, demokrasi ama nasıl? Kabul gören cinsiyet klişesi halk tarafından benimsenen bir yan üründür aslında. İngiltere’de ki kurallar iki aynı cinsiyet arasındaki ilişkiye izin veriyor ancak bu yinede şiddeti, nefreti durduramıyor ve gölgeler altında hayatlar yaşanıyor. Daha geçen hafta izin gününde erkek partneriyle sorun yaşayan bir polisin haberini okuduk! Herkes için daha fazla eşitlik olması adına, cesuca poz veren çiftlerin önayak oldukları bir fotoğraf serisidir Ron&Roger, ancak bu bireysel katkının karşılığı büyük bir bedele dönüşebilir.

Pınar Dağ: Can you please tell us little bit about your ” Ron & Roger” project? Becuae this is very sensitive subject in Turkey. maybe will give some idea to the people in my country!



Richard Ansett:
I think sharing my views about human sexuality to a Turkish audience would be hugely patronizing and an insult to your intelligence. Whilst we can be surrounded by elements of repression and control, we will always find ways to be free. No society is truly democratic, sometimes I think the closest we have come to democracy in the west is the choice of products in the Supermarket or who to vote for on TV talent contests but freedom of thought is possible. Acceptance of sexuality is a bi-product of a society that celebrates the diversity of the individual, alienating a single part of society represses everyone. The law in the UK allows for the exploration of love between the same sex but this doesn’t stop the violence and hate towards those that choose to live their lives out of the shadows. An off duty policeman with his male partner was kicked within inches of his life only last week. The couples in this series of images have bravely come forwarded and demanded a more equal society for everyone but it can be at a huge personal cost.




“The celebration of life has been rather hijacked by the advertisers so I’ll stick with more complicated emotions that nobody else wants.”



Pınar Dağ: Bir söyleşinizde şöyle demişsiniz “İnsanların kötü ruh halinde olma hallerinden hoşlanıyorum.” Bununla ne demek istiyorsunuz?



Richard Ansett:
Hayır, ben insanlar mutsuz olsalar dahi bunu önemsemem demek istemiştim. Ben duygusal durumları olduğu gibi yakalamayla ilgileniyorum. Belki bu soruya yönelik daha detaylı bir cevap vermişimdir. Fotoğraflarımda mutluluğu aktarırken dikkatli olmaya çalışıyorum. Hayatın coşkusu, reklâmcılar tarafından mahvedildi, bu yüzden kimsenin istemediği karmaşık duygulara eğileyeceğim.




“Hayatın coşkusu reklâmcılar tarafından mahvedildi, bu yüzden kimsenin istemediği karmaşık duygulara eğileceğim”



Pınar Dağ: One of your interview you are saying that ‘I like it if people are in a bad mood,’ Why? What did you mean by this?



Richard Ansett:
No, I said I didn’t mind if they were. I am interested in capturing an emotional state whatever that is. I maybe answered this in more detail earlier. I am careful how I express happiness in my images. The celebration of life has been rather hijacked by the advertisers so I’ll stick with more complicated emotions that nobody else wants.



Pınar Dağ – Richard Ansett (Patisserie Valerie, Soho, Londra’09)




Pınar Dağ: Sanatla ne zamandan beri ilgilisiniz? Ne zamandan beridir sanatçısınız?



Richard Ansett: Bunun sürekli kazanılarak elde edilen bir sıfat olduğunu düşünüyorum ben.



Pınar Dağ: How long have you been an artist for?



Richard Ansett: I think it is an epithet that has to be constantly earned.



Pınar Dağ: Gerçekten sizinle söyleşi yapmak çok güzeldi. Zamanınız kısıtlı biliyorum! Teşekkür ediyorum ayırdığınız zaman için!



Richard Ansett:
Rica ederim.

Pınar Dağ: It is very nice to do interview with you dear Richard Ansett. Thank you very much for your time.



Richard Ansett:
You are welcome!












Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Richard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile RöportajRichard Ansett ile Röportaj

Erhan Şermet : İstanbul Aile Albümü



Erhan Şermet’in ‘İstanbul Aile Albümü’ sergisini 2010 İstanbul Fotoğraf Geçidi’nin açılış etkinliği idi. Sergi İstanbul’da, ağırlıklı olarak sokakta çekilmiş siyah-beyaz portrelerden oluşuyor ve şehrin insan profilinin zenginliğini, çeşitliliğini vurguluyor.



Sergiyle ilgili projenin Küratör / Sanat Yönetmeni Sn. Gültekin Çizgen’in yazısını ve sergiden seçtiğimiz bazı fotoğrafları sunuyoruz.






ERHAN ŞERMET’İN “İSTANBUL AİLE ALBÜMÜ” ÜZERİNE


FOTOGRAFININ YAPISI



Erhan ŞERMET’in çalışmalarına eğilince, fotograflarındaki olgunluğu hemen fark ediyorsunuz. Belki de onun fotografta ele aldığı konuların felsefi ağırlık taşımasıyla bağlantılı bu. Felsefenin en çok aranan ve en gerekli bilgi türlerinden biri olduğunu bilirsek, fotografla düşüncenin kankardeşliği ortaya çıkar.



Özenle basılmış ilk albümü olan “Hayatın Anlamı”nda, “doğrudan fotograf”ı seçtiğini, “insan ve yaşam“a eğildiğini izliyoruz..



Fotograf Geçidi – İstanbul 2010” projesine girişirken, açılışı bu genç fotografçının çalışmalarıyla yapmaya karar verdim. Çünkü onun önümüze serdiği “İstanbul Aile Albümü” çalışması gerçekten “Fotograf Geçidi – İstanbul 2010” için düşündüğüm içerik yapısına, heyecanlı bir giriş yapma imkanını veriyordu. Projedeki amaç, yalnız İstanbul’un bütün güzelliğini ve şiirselliğini dile getirmek değil, kentin ruhunu, burada yaşamanın anlamını ortaya çıkarmak, o olgunun altını çizmek olmalı diye düşünüyorum. Bu duyuş ve düşünceyi kapsayan işleri derleyip, toplayıp ortaya koymak istiyorum.



NE ANLATIYOR?



Yeni ve gelecek vaat eden bu fotografçının işlerinde güçlü bir yaratıcılık seziliyor. Fotograflarında kentimizin sosyal yapısından seçtiği profilleri, tipleri doğrudan fotograf yapısında, son derece sade, basit, ancak çevre öğeleriyle çarpıcı bir şekilde anlatıyor. “Basit” dedim; bunun üzerinde biraz duralım. Leonardo Da Vinci’nin söylemini hatırlayalım. Rönesans’ın büyük ustası “Basit güzeldir fakat çok zordur” diye buyurmuş, buna katılmamak mümkün değil. Fotografçımız da işte bunu anlamış.



ÇALIŞMANIN BİÇİM YAPISI



Kendisi şöyle diyor;İstanbul Aile Albümü”nde çıkış noktamı samimi içerikten yoksun bir iletişim fırtınasına yakalanmış olduğumuz düşüncesi oluşturdu. Fırtınada bir an için duralım ve birbirlerimizin yüzlerine bakalım istedim. Çünkü kendimizi en iyi başkalarının yüzlerinde tanırız”.



“Proje, çoğunluğunu tanımadığım “Portrenizi çekebilir miyim?” sorumu olumlu yanıtlayan insanların fotograflarından oluşuyor. Kişileri ufak tefek düzeltmeler haricinde poz verme konusunda tamamen serbest bıraktım. Her bir bireyin seçtiği pozun çoğu diğer fotograf öğelerinin ötesinde betimleyici olduğunu düşünüyorum. Tabii tüm benzer projelerde olduğu gibi sunulandan kat ve kat daha çok fotograf çekildi.”



Sanatçımız, merkezi bir anlayışıyla yani çevre şartları içinden figürü orta yerine yerleştirip, kompozisyonu noktalamış. Bu yolu dünya fotografının büyük ustaları da denediler. Almanların klasik ustası August Sander’in fotograflarını hatırlayalım. Albümünde değişik mesleklerdeki kişiler, takım takım aynı Erhan’ın fotograflarındaki gibi objektife bakıyorlardı. Doğrudan fotografın böyle süssüz ancak bütünlüğü içinde ustalıkla çarpıcı bir yapıya, “fotografça”ya kavuşturulduğuna ülkemizde çok sık rastlanmıyor. Fotograflarda grafik yapılanma, ölçek, ritim saf bir görsellik içinde sergileniyor. ŞERMET, fotografın estetik aleminin sabitleri ve değişmezliklerinin farkında.



TEKNİK YAPI VE ÖZGÜNLÜĞÜ



Erhan ŞERMET, orta formatta çalışmış. Kompozisyonlarında kare kadrajın çevre değerlerinden ve 6×6 negatifin teknik hassasiyetinden yararlanmış. Siyah – beyaz negatifler çok sağlam ve siyah ile beyazın gri dengelerle buluşması çok doyurucu.



Bu tür “serbest portre çalışmaları” fotograf kültürümüz için çok değerli bir girişimdir. Erhan ŞERMET bunu fark ettiğini ilk albümünde esasen ortaya koymuştu. Ülkemizdeki ille de orijinal olma merakında çok kişi var. İnancıma göre sanatta tamamen yeni bir şey yoktur. Yeni kavramı, eskinin içinden derlenip çıkarılacak bir enerjidir. Çünkü sanat, kuşaklar arası bir bayrak yarışıdır. Sanat tarihi bize bunu anlatıyor.



Ülkemiz fotograf sanatına eğilmiş çok kişide rastladığım felsefi zafiyetin ana nedeni, bunu anlamamaktır. Halbuki bir şeyi iyi yapmak için fotograf sanatının temel değerlerini ve tarihini bilebilmek elzemdir.



İSTANBUL BAĞLAMI – SERGİ NE ANLATIYOR?



Eğer fotograf, yazmanın bir türü mü diye kendimize sorarsak, onun daha çok, anlatmanın bir türü olduğunu kavrarız. Çalışmada görüyoruz ki, fotograflar yaşamdaki aslına uygun biçimlerin kusursuz bir aracı olmuş.



ŞERMET, yalnız fotograf çeken bir kişi değil, belli ki fotografı tüm dünyada izleyen biri. İşte bu sergi, kentimizin insan dokusunu silinmez bir imza olarak belgeliyor. Fokur fokur kaynayan yaşam belgeleri, portreler.



Bir kent “yalnız konumlandığı coğrafya çevresinde, yapılarıyla, anıtlarıyla vardır” diye düşünmemiz olanaksızdır. Çünkü kentler, önce insanlarıyla vardır. Kentler hayatın yaşandığı yerlerdir. Sekiz bin yıllık tarihi içinde İstanbul, üç imparatorluğun başkenti oldu. Bu uzun zamanın içinden, kentten milyonlarca insan geldi, geçti.



Bugün İstanbul, on beş milyonu aşan nüfusuyla Avrupa’nın en büyük kentidir ve biz bu kentin yaşayan portrelerine Erhan ŞERMET’in çalışmalarında rastlıyoruz. Resim yapılır ama fotograf kaydeder. Fotograf tartışmasız son hesaplaşmada bir belgedir.



ŞERMET’in fotograflarında “İstanbul Ailesinden” kimler yok ki. Kapıcılardan şöförlere, mimarlardan dervişlere, sanatçılardan satıcılara kadar çok geniş yelpazede tutulmuş bir aile albümü bu.



Yaşamın anlamı, heyecanı fotograflara serili. Fotograflarda eşsiz ritim ve detay zenginliği var. Referansları İstanbul’un yaşam kültürüne ait; kentin görsel takibi var. Aile albümünde son derece olgun fotograflar var. Edebiyatta gazelin söyleyiş ve anlam bakımından en güzel beyitine, “beyt-ül” denir. Bu deyimden hareketle Erhan ŞERMET’in bazı fotograflarını izlerken “beyt-ül fotograf” diyebilir miyiz diye de düşündüm. İstanbul’un gözümüzün önünden geçip giden yaşam tiyatrosundan vurguları, “İstanbul Aile Albümü” çalışmasında portreler üzerinden ortaya konuluyor.




FOTOGRAFA DAİR




Fotografın sanatsal söylemi, bugün ülkemizdeki plastik ortamın en dinamik, etkili alanıdır. Kitleler yaygın fotograf etkinlikleri üzerinden plastik sanatlarla buluşuyor. Fotografçılarımız yalnız günümüz gerçekçiliğini, insan, yaşam, çevre yapılanmasının tespiti için değil, ülke plastiğinin en önüne koymak için de çalışıyorlar.



Fotograf, üretildiği ve paylaşıldığı zaman değer kazanır ve gelişir. Sergi ve yayın, sanatçıların kimliğinin gelişmesinde ve sosyal çevrenin zenginleşmesinde, yapıp etmelerinin güçlenmesinde en büyük etkendir. Fotograf tarihi bunun böyle olduğunu bize gösteriyor.



SONUÇ



İnancıma göre sanat için yetenek bir ön koşuldur. Ne var ki, ancak çok çalışarak sanatçı olunur. Ülkemiz fotografının gelişmişliği ona sanatsal tutkuyu katan sanatçılarla mümkün olacaktır. ŞERMET’e sorulacak ana soru şu, “Hayatını fotografın bir parçası haline getirebilecek mi getiremeyecek mi?” Yani bir nevi “olmak veya olmamak” sorusu. Erhan ŞERMET, bu yolun yolcusu gözüküyor.



Fotograf, izleyicisiyle buluştuğu zaman tamamlanır. Sanatçının “İstanbul Aile Albümü” çalışması şimdi kentin gerçek sahipleriyle buluşuyor. Zaman geçicidir ve çok şeyi hafızalardan siler. Fakat fotograf kalıcıdır. O, çağdaş dünyanın hafızasıdır.



“İstanbul Aile Albümü” fotografları bize, kentimize kalan mirastır. Fotografa gönül veren çeşitli kuşakların bu bağlamda işlerini “Fotograf Geçidi – İstanbul 2010” içinde sergilemeyi, basmayı, yaymayı, kentin bu büyük şöleni, bir daha ele geçmez fırsatı içinde görev saydık. Sahne senin ”İstanbul”, sahne senin “Fotograf”. Yolun açık olsun Erhan ŞERMET.




Gültekin ÇİZGEN


Küratör



















Erhan ŞERMET Hakkında

1968 yılında İstanbul’da doğdu.



1979-1986 İstanbul Lisesinde okuduğu yıllarda izci grubunun fotoğrafçılığını üstlendi. Herkes hazır olda dururken fotoğrafçının serbestçe hareket edebildiğini fark etmesi fotoğrafa olan ilgisini artırdı.



1986–1987 AFS bursuyla ABD’de bir yıl okuma şansı buldu ve bu dönemi fotoğraf eğitimi ve yerel bir TV stüdyosunda çalışarak değerlendirdi.



1992- Y.Ü. Endüstri mühendisliğini bitirdi, sürdürmekte olduğu mühendisliğin yanı sıra bir dönem profesyonel tanıtım fotoğrafçılığıyla da ilgilendi.

Yayımlanan Çalışmaları, Katıldığı Sergiler ve Ödülleri:



-’İstanbul Aile Albümü’ – Kişisel Sergi, Fototrek Galerisi, İstanbul; 2010 Avrupa Kültür Başkenti Kapsamında gerçekleştirilen 2010 İstanbul Fotoğraf geçidi etkinlikler dizisinin açılış sergisi



-PhotoWorld Dergisi (Sayı:8), ‘İran’ Portfolyosu (İstanbul – 2008);



-’10.yıl sergisi “ b e n i m a d ı m a p e l ” “ j e m ’ a p p e l l e a p e l ”, Karma Sergi, Fransız Kültür Merkezi, (İstanbul – 2008);



-‘Natürmort’ – Açık Radyo tarafından düzenlenen Karma Sergi (İstanbul – 2006)



-‘Nevroz’ – Karma Sergi, Galeri Apel, (Diyarbakır – 2005);



-‘Komşu’ Karma Sergi, Galeri Apel, (İstanbul – 2005);



-‘Hayatın Anlamı’ Kişisel Sergi, Fototrek Sergi Salonu, (İstanbul – 2005);



-‘Bağ3 – Şairin Bahçesi’ Karma Sergi, Galeri Apel, (İstanbul – 2003);



-‘Yaratıcılık ve Travma’ Karma Sergi, Lütfi Kırdar Kongre Salonu, (İstanbul – 2003);



-‘Gençlik’ Karma Sergi, The British Council, (Ankara – 2001);



-Geniş Açı, ‘Genç Soluklar’ özel sayısı (Sayı 20) – ‘İstanbul’da Erken Uyananlar’ isimli siyah beyaz portfolyodan seçmeler; (İstanbul, 2000)



-Fotoğraf Dergisi, Sayı 36, Siyah Beyaz İstanbul Portfolyosu;



-Yunus Nadi Fotoğraf Ödülü, 2000.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Erhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile AlbümüErhan Şermet : İstanbul Aile Albümü

Brigitte Carnochan : Öyleyse Hayal Et



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




ÖYLEYSE HAYAL ET
IMAGINING THEN


Brigitte Carnochan




Immer Gleich, 1927-77




“Öyleyse Hayal Et – Bir Aile Hikayesi, 1941-47” projeniz aklınıza nerden ve nasıl geldi?



Bu projeye ilk olarak 10 yıl evvel ebeveynlerim öldüğünde ve onlardan bana belgeler, vesikalıklar ve saklamaya değer buldukları kısa ömürlü şeyler miras kaldığında başladım. Kendimin ilk yıllarına ait bulmacayı anlamlı bir şekilde tamamlamak istedim ve bir fotoğrafçı olduğum için yazıdan ziyade fotoğraflarla bir muhtıra yapmak bana doğal geldi. Onları onurlandırmak istedim. Hepsi zor ve kırık hayatlar yaşamışlar. Anlamadığım şey, 1941-47 yıllarını hayal ederek eski yaşamımı değerlendirmenin farkında olmadığım bir yarayı iyileştirdiğiydi.




Why Remember?




Bu, sizin bakış açınızdan geçmişi arayış ya da geçmişe meydan okuyuş mu?



Her ikisi de elbette. Eğer ilk olarak geçmişin peşine düşmekle başlarsanız, onu anlamak yerine ona meydan okumayla bitirirsiniz. Bazen geçmişi unutmak, onu hatırlamaya korkmaktan daha basittir. Ben 1941’de Almanya Worms’da doğdum ve 1976’da, ben on sekiz aylıkken yaşamımdan çıkmış olan Alman babamla yeniden bir araya geldim. Şimdi, babamın Rommel’in ordusunda bir asker olduğunu biliyorum. Yakalandıktan sonra savaş esiri olarak Birleşik Devletlere gönderilmişti ve 3 yıl sonra ülkesine iade edilmişti. Annem ve babam boşanmışlardı. Annem daha sonra, babam olarak hemen seveceğim Amerikalı üvey babamla evlenmişti. Annem onun hakkında hiç bir zaman konuşmazdı ve ben de sormaya çekinirdim. Babam 1976’da ilk defa benimle temasa geçtiğinde tahmin edebileceğiniz gibi benim için duygusal bir dönem olmuştu ama 6 yıl sonraki ölümünden evvel ikimiz de birbirimizin yaşamındaki boşlukları doldurmuştuk, benimle bir kaç eski fotoğrafı paylaşmıştı. Daha sonra, 1999’da annem ve Amerikalı babam da öldüler ve onların vesikalıkları, belgeleri ve gündelik eşyaları da bana kaldı. İlk yıllarıma ait bilmecenin parçalarını anlamlı şekilde bir araya getirmek istedim.




Love of His Life




O yıllara ait ilk hatırladıklarınız nelerdir?



İmkansız görünüyor ama Worms’daki yer seviyesindeki bodrum katımızın pencerelerinde metal kepenklerin tangırdadığını hatırlıyorum. Hava hucümları ve bombardıman süresince orada bir sepet içine konulmuştum. Daha sonra metal kabımla süt kuyruğuna gittiğimi ve arkadaşımla oyuncaklarımıza salata yapabilmek için Oma’nın bahçesinden domates çalışımızı hatırlıyorum. Ufak tefek şeyler. Okula gitmeyi istediğimi ve okula gider gibi yapıp bahçede oturduğumu hatırlıyorum. (Çok yakında Amerika’ya gideceğimiz için anne-babam Almanya’da okula başlamam gerekmediğini düşünüyordu)



Savaş yılları, zorluklar ve göç ama diğer yandan hayat her yönüyle devam ediyor… Modern insan için belki de bu çok uzak ve bilinmeyen bir durum. Sonuçta herkes kendinden az ya da çok bir şeyler bulacak ya da tamamen yabancı görüntüleri izleyecek… Siz izleyicilere ne aktarmak istediniz?

O yıllara ait hikayeyi kendi sesimle anlatmayı ama onu tarihi bir sıralama içine koyarak böylece daha kişisel bir hale getirmeyi istedim. Arkadaşlarım ve bu çalışmayı gören diğerleri bana kendi hikayelerini anlatarak cevap verdiler. Bir arkadaşım “anemin Blitz ‘de yaşadığını, babamın İngiltere’nin kuzeyinden gelen bir göçmen olduğunu ve daha sonra ikisinin birlikte göç ettiklerini” hatırlattı. Bir diğeri, annemin Amerikalı babam savaşa gittiğinde ve 5 yıl geri gelmeyince hissettiklerini ve onu kaybetmenin verdiği korkularını anımsattı. Onların hikayelerindeki detaylar değişik olabilir ama temel insan duyguları aynıdır ve bugün savaşın yıkıcı bedelini ödeyen pek çok ülkede, pek çok insan tarafından paylaşılır (kendimiz de dahil). Benim için önemli olan, kendi hikayemin diğer hikayeleri anımsatan bir atlama yeri oluşudur.




Born in a Dangerous Time




Bize fotoğrafçılığa başlayışınız ve fotoğraf çalışmalarınızla ilgili hikayenizi kısaca anlatabilir misiniz?



Stanford Üniversitesi’nde yönetici olarak çalışıyordum ve yerel bir kolejde karanlık oda teknikleri dersi alıyordum. Banyo ilacında bir fotoğrafın ortaya çıkışını gördüğümde etkilenişim eski bir hikayedir. Çok heyecan vericiydi. Olanaklarla doluydu. Daha sonra, başka bir öğrencinin elle boyadığı bir fotoğrafı gördüm. Başka bir keşif! (Öyleyse hayal et, benim 4×5 ya da Hasselblad makine kullanıp karanlık odamda bastığım ve yağlı boya ile boyadığım ilk 15 yıllık çalışmalarımdan farklıdır) 90’ların başlarında hayran olduğum fotoğrafçıların ders ve atölyelerine katıldım, görüntü üreterek çok fazla zaman (gece yarılarına kadar) geçirdim. Bu seri ile karanlık odadan bilgisayara geçiş yaptım. “Öyleyse hayal et” fotoğrafları Photoshop’ta yapılmış kolajlardan oluşur.




Explain Some Other Time




Teknik olarak nasıl çalışıyorsunuz? Bugünkü fotoğraf sanatı hakkında düşünceleriniz neler?



İki farklı yöntemle çalışıyorum ; biri karanlık odada jelatin gümüş kağıt kullanarak ve ortaya çıkan görüntüye yağlı boya uygulayarak, diğeri bilgisayarda taranmış görüntüler ya da benim yeni çalışma yöntemim olan dijital görüntülerle..Bugün herkes dijital fotoğraf makineleriyle fotoğrafçı olabilirmiş gibi görünüyor, dijital makineler asgari yeterliliğe ulaşmayı kolay hale getiriyor ve ben bunu olağanüstü buluyorum. Profesyoneller kendi vizyonlarını bulmak için daha çok yaratıcı çalışmak zorundalar, bu hem iyi hem kötü olabilir. Yeni bir çalışma yöntemi bir duygu ya da fikir üzerinde bir ışık yaktığında ve bize yeni bir yolla bir şeyler hissettirdiğinde iyidir. Teknikler kendi uğurlarında kullanıldıklarında ve boş fikir ve duygu görüntüleri ile sonuçlandığında kötüdür. Bilgisayar teknolojisi dünyasındaki olanakların, kitap ve dergi yayınları fırsatlarının, hepsi heyecan verici bir gelecek vadeden dünyadaki fotoğrafçılarla bizi tanıştıran internet sitelerinin ve blogların heyecan verici olduğunu düşünürüm. (Sosyal ağları kullanmadığım için onlar hakkında bir şey söyleyemiyorum)




Casualties of War




Bize hem bu projeniz hem de yeni projelerinizle ilgili bilgi verebilir misiniz?


“Öyleyse hayal et” ilk kez geçen Ocak ve Şubat’ta San Francisco’daki Galeri 291’de gösterildi. Duvardaki çerçeveli görüntülere ilaveten suluboya resim üzerine tipo baskı yapılmış açıklamayı içeren sınırlı sayıda el yapımı 10 fotoğraflık bir seri de bulunmaktadır. Bu çalışma gelecek yıl Santa Fe’deki Verve Galeri’de ve Hamburg’daki Flo Peters Galeri’de de sergilenecek. Daha başka yerler bulmayı ve sonunda daha yoğun bir yazı ile fotoğrafları bir kitapta yayınlamayı umuyorum.


War’s Long Shadow




En yeni projem “Yüzen Dünya”, 1977’de Princeton New Jersey’de, kullanılmış kitap mağazasındaki arayışlarımın sonucunda Keneth Rexroth ve Iko Atsumi’nin çevirisini yaptıkları Haiku ve Tanka (kısa Japon şiirleri)’nın bir cildini keşfetmemle ortaya çıktı. Şiirler, 7. yy.dan 20. yy.’a kadar Japon kadınları tarafından yazılmıştı ve onları üstü kapalı okuduğumdan, görüntüler çok zengin olduğundan onların fotografik eşdeğerini yapmayı istedim. Yüzen Dünya, fani, geçici bir dünya görüşünü ve kısa süreli güzellikleri, gündelik dünyanın sıradan sorumlularına ilgisizliği ifade eder.



Bu ciltteki şairlere göre bu dünya; aşka, aşkı arzulamaya, sevgili ve acılı kayıp aşka onun gizemini düşünerek yoğunlaşmıştır. Doğal dünyanın güzelliği, onun çiçekleri, manzarası, ay ve değişen mevsimler öncelikli metaforlar olarak sunulmaktadır. Şairin adını Richard Man tarafından yapılmış kırmızı Japon hat sanatı ile birleştirdim ve Japon el yapımı dut kağıdı üzerine baskı yaptım.




Three Years, Mostly in the West




How did The “Imagining Then – A Family Story, 1941-47″ project came to your mind to and why ?



I first began this project ten years ago, when my parents died and I inherited the documents, snapshots, and ephemera they had valued enough to save. I wanted to put the puzzle of my own first years together in some meaningful way, and since I am a photographer, it seemed natural to think of doing a memoir by way of photographs rather than writing. I wanted to honor them. Theyd all led difficult, fractured lives. What I didnt realize, was that reclaiming my early life by imagining the years from 1941-47 would heal a wound I hadnt consciously known I carried.




All Is Going Well




Is this a pursuit of the past or confrontation with the past in your point of view?



It’s both, of course. Even if you begin initially to pursue the past you end with confronting it, in order to understand it. Sometimes forgetting the past is simply being afraid to remember. I was born in Worms, Germany in 1941 and reunited in 1976 with my German father, who had disappeared from my life when I was eighteen months old. I now know that my father was a soldier in Rommels army. After being captured, sent to the U.S. as a POW, then repatriated to Germany three years later, he and my mother divorced. She then married my American stepfather, a man I quickly grew to love as my father. I knew very little about my German father as I was growing up. My mother never spoke of him, and I was afraid given the possibilities to ask. When my German father got in touch with me for the first time in 1976, it was an emotional period for me, as you can imagine, but by the time he died six years later, we had both filled in many of the blanks in each others lives, and he had shared his few early photos with me. Later, in 1999, when my mother and American father also died, and I inherited their snapshots, ephemera and documents as well, I wanted to put the puzzle of my first years together in some meaningful way.




No Shelter




What are the earliest memories of that days?



It seems impossible, but I do remember the sound of the metal shutters clanging on the windows at ground level of our basement in Worms. I was put there in a basket during the air raids and bombings. Later I remember walking to the milk line with my metal pail and also stealing tomatoes from my Oma’s garden so my friend and I could make tomato salad for our dolls. Little things. I remember wanting to go to school and pretending I was in school by walking there and sitting in the yard. (Since we were soon going to America, my parents didn’t think I should start school in Germany.)




Beyond the Last Thought




War years, challenges, and migration but also on the other hand, life continues with its dynamics … For modern man, perhaps this is a very far and unknown situation … Eventually, everyone will find something more or less from himself or will watch foreign images… Finally what do you want to transfer to the viewers?



I wanted to tell the story of those years in my own voice, but I wanted to place it in a historical context so that it became more than personal. Friends and others who have seen this work respond to it by telling me their own story one friend was reminded of my mother living through the Blitz; my father being an evacuee to the north of England; and then both of them together emigrating. . . ,” and another recalled her feelings of fear and loss when her American father went off to war and didnt return for five years. The details of their stories are different but the basic human emotions are the same and are shared today by too many people in too many countries (including our own) where war is taking its devastating toll. Its important to me that my own story be a jumping -off place for remembering other stories.




The Scar Remains




Could you tell us about the story of your starting photography and your photography works briefly?



I was working at Stanford University as an administrator and took a class in Darkroom Techniques at a local community college. It was the old story the first time I saw an image coming up in the developer I was hooked! So exciting. So filled with possibilities. Then I saw a photograph that another student had hand-colored. Another revelation! (The IMAGINING THEN body of work is different from the work of my first fifteen years, when I used a 4×5 or Hasselblad camera, printed in my darkroom and then painted the image with oils.) In the early 90′s I took classes and some workshops with photographers I admired and spent more and more time (later and later into the night) making images. Finally, as I got into my first galleries, it seemed obvious that I needed to quit my job and focus on photography. That’s what I’ve done for the last thirteen years. With this series, I moved from the darkroom to the computer. The IMAGINING THEN images are collages made in Photoshop.




Moved, Address Unknown




How do you work technically? What do you consider about todays art of photography?



I work in two very different ways: in the darkroom using gelatin silver paper and then applying oil paints to the final images, and in the computer with scanned images or, in my newest body of work, digital images. Today everyone seems to be a photographer digital cameras have made it very easy to reach a minimal level of competency, and I think this is terrific. Professionals are forced to work ever more creatively to find their own vision, which can be both good and bad. It’s good when a new way of working shines a light on an emotion or an idea and leads us to see or feel something in a new way. It’s bad when techniques are employed for their own sake and result in images empty of ideas and feeling. Mostly I think the possibilities in the world of computer technology are exciting the book and magazine publication opportunities, and the websites and blogs that familiarize us with photographers in countries around the world all promise an exciting future (I can’t speak for the social networking possibilities, since I don’t use them).




Keep Them in Your Heart




Could you give us some information both about this project and your new projects?



IMAGINING THEN was first shown at Gallery 291 in San Francisco last January and February. In addition to the images framed on the wall, there is a Limited Edition hand-made portfolio of ten images from the series including the statement printed by letterpress on watercolor paper. This work will also be exhibited at Verve Gallery in Santa Fe next year and at the Flo Peters Gallery in Hamburg. I hope to find other venues and to eventually publish the images in a book with more extensive text.




Like a Dream




My newest project, FLOATING WORLD, came about as the result of my rummaging through a used book store in Princeton, New Jersey, I discovered a volume of haiku and tanka translated by Kenneth Rexroth and Ikuko Atsumi in 1977. The poems were by Japanese women from the 7th through the 20th centuries and as I read them so allusive and rich in imagery I knew that I wanted to make their photographic equivalents. The Floating World refers to the conception of a world as evanescent, impermanent, of fleeting beauty and divorced from the responsibilities of the mundane, everyday world.




Between One Life and Another




For the poets in this volume, that world centered on love longing for love and the beloved, mourning lost love, pondering its mystery. The beauty of the natural world its flowers, landscape, the moon, and the changing seasons serves as the primary metaphor. I incorporated the poet’s name in red Japanese calligraphy created by Richard Man and print them on handmade Japanese mulberry paper.


The New World




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ
Çeviri (translation by) : Berna AKCAN




Brigite Carnochan Hakkında



1942’de Almanya Worms’da dünyaya gelen Brigitte Carnochan 1947’de Birleşik Devletler’e göç etti. Burada yayınlanan fotoğraflar onun aile fotoğraflarına baktığı ve bu fotoğrafların çekildiği zamanki duygu ve şartları hayal etmesi ile zihninde canlanmıştır. Bu görüntüler kayıp geçmişi yeniden inşa etme çabası olmasına rağmen, hatırlama her zaman orijinal olaylar sonrasındaki deneyimlerle renklendirilmiştir. Enstantaneler; hikayeler üzerine yerleştirilmiş anılar üstüne kat kat konmuştur, kolaj yapmak hatırlamanın çok yönlü deneyimini oluşturmak için en uygun araçtır.



Bu görüntüler Brigitte’in, ulusal ve uluslararası galeri ve müzelerde sergilenmiş bitkisel ve figür çalışmaları ya da dünya çocuklarının jelatin gümüş boyalı belgesel tarzda fotoğrafları gibi bilinen çalışmalarından uzaktır.



Pek çok sergi ve önceden yayınlanmış katoloğa ilaveten, “Bella Figura: Brigitte Carnochan Tarafından Boyanmış Fotoğraflar”, Temmuz 2006’da Modernbook Yayınları tarafından yayınlanmıştır. 11 orijinal jelatin gümüş fotoğraf ve Raul Peschiera’nın şiirleri “Aydınlık Yol” eşliğinde sınırlı sayıda bir monografi de 21.Yayıncılık tarafından 2006’da yayınlanmıştır.



Özgeçmiş ve diğer seri ve projelerle ilgili bilgi için:







Brigitte Carnochan ©Susan Friedman 2009




About Brigitte CARNOCHAN



Born in Worms, Germany, in 1941, Brigitte immigrated to the US in 1947. The images published here have taken shape in her imagination over a lifetime of looking at family photographs and imagining the circumstances and emotions under which they were taken. Although these images are an effort to reconstruct a lost past, remembering is always colored by myriad experiences after the original events. Snapshots are layered on memories layered on stories, making collage an ideal medium for rendering the multifaceted experience of remembering.



These images are a departure from the work for which Brigitte is known: painted gelatin silver photographs of botanical and figure studies or documentary style photographs of children around the world that have been exhibited at galleries and museums nationally and internationally.



In addition to several exhibition catalogs published earlier, Bella Figura: Painted Photographs by Brigitte Carnochan, was published by Modernbook Editions in July 2006. A limited edition monograph with eleven original gelatin silver photographs and poetry by Raul Peschiera, The Shining Path, was published by 21st Publications, also in 2006.



A 2003 Hasselblad Master Photographer, she teaches a sequence of photography classes in the Stanford Continuing Studies program and serves on the advisory council of CENTER in Santa Fe.



For résumé and information about other series and projects:












Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Brigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal EtBrigitte Carnochan : Öyleyse Hayal Et

Simber Atay Eskier : Fotoğraf ve Şiir



Fotoğraf ve Şiir




Attila İlhan,Sisler Bulvarı,Dost,Ankara,1960


Dr.Çelik Erülkü Kütüphanesi,Sarıkamış,1961



Sisler Bulvarı


elinin arkasında güneş duruyordu


aylardan kasımdı üşüyorduk


ağacın biri bulvarda ölüyordu


şehrin camları kaygısız gülüyordu


her köşe başında öpüşüyorduk



sisler bulvarı’na akşam çökmüştü


omuzlarımıza çoktan çökmüştü


kesik birer kol gibi yalnızdık


dağlarda ateşler yanmıyordu


deniz fenerleri sönmüştü


birbirimizin gözlerini arıyorduk



sisler bulvarında seni kaybettim




sisler bulvarında öleceğim





bir gemi beni afrikaya götürecek


ismi bilmiyorum ne olacak


kazablanka’da bir gün kalacağım


sisler bulvarını hatırlayacağım


kırmızı melek şarkısından bir satır


lodos’tan bir satır yağmur’dan iki


senin kirpiklerinden bir satır


…..


seni hatırlatanın çenesini kıracağım


limanda vapurlar uğuldayacak




Şiirin bundan sonrası yok.Kitap paramparça olmuş. Çoğu yaprağı kayıp. Zaten Doktor’un kütüphanesi de darmadağın,geride pek birşey kalmamış. Mısraların sahibini ise birkaç yıl önce kaybettik.Ama öncesinde tuhaf bir şey olmuştu. Borgesvari; Şair aşk şiirlerini zamanla inkar etmişti, vefat ettiğinde şair daha ziyade siyasi tarihçi olarak biliniyordu, zaman zaman fikirlerini açıkladığı ikinci kanal ekranına hapsolmuştu. Ben de Ortodoksluklar’ı -Ece Ayhan, De, 1968, İstanbul- okumaya başladım. XXVI. bölümde ”bulanık çekimler” diye bir tespit vardı. Malum bulanık çekimler en net görüntülerdir. Nerden mi biliyorum? Robert Frank’in fotoğraflarından! Şair ise, O, duyduğum en yalnız sesti! Şiirinin yegane izahı yine kendi şiiriydi. Ruhun ve bedenin kefaretini tek başına temsil ediyordu. ”Zaman doğranmış” (XXIV.Bölüm) diyordu, Tarih’in muhasebesini yapıyordu, ölü şahitler için, kayıp ruhlar için, isimsiz kurbanlar için! Aktüalitenin sefaletini bilmişti. Konusu ahlaksızlık, stili şiddet, politikası cinsellikti. Aykırılığı sınırsızdı. Müdanası yoktu. Prof.Dr.Jur.Alim Şerif Onaran, Sinema Tarihi dersinde, Fransız Şiirsel Realizmi’ni ve bu akımın başyapıtı, Julien Duvivier’nin filmi Pepe Le Moko’yu (1937) anlattı. Hocam, filmlere inanırdı. Ben de inandım. Aynı günün akşamı, İzmir’de Fransız Kültür Merkezi’nde sözkonusu filmi seyrettim. Ağladım. Anladığımı sandım. Cezayir/Kasbah’ta gizlenen, Marsilyalı bir gangsterin trajik hikayesiydi! Kahramanı Jean Gabin canlandırıyordu. Film, hem hafızama hem gönlüme nakşoldu. Pepe le Moko gerçek bir başlangıçtır. Film noir türü ve Humprey Bogart’tan Richard Gere’e, Alain Delon’dan Cuba Golding Jr.’a birçok aktörün anti-hero ya da antagonist performanslarının temelinde yer alır. Konuyla ilgili herkes, bu noktada hemfikirdir. Yanısıra Michael Atkinson’un şu saptaması, filmin önemini olağanüstü bir şekilde formüle etmiştir: ”Pepe le Moko ruhu, Romantik sex-ölümü, Baudelairevari kurban olmayı ve varoluşçu ümitsizliği modernize etmektedir (demitolojize etmektedir)”.



Derken fotoğraflara da bakmaya başladım. Julia Margret Cameron’un metaforları, yalnızca fotoğraf değil aynı zamanda bir şiir tecrübesi idi. Alfred Stieglitz şiiri tanıyordu. Çevresini saran gerçeklikten, arzu ettiği kavramları damıtabiliyordu. Man Ray zaten bir şair sayılırdı. En temel prensibi, ışığı, doğaçlama ile biçimlendiriyordu. Bill Brandt, şiirini siyah-beyaz çok sert kontrast ile tanımlıyordu. Smith’in photo-essayleri, odysseiasının bölümleriydi. Robert Capa, XX.yüzyıl destanını yazdı. Andre Kertesz’in melankolik lalesi şiir değil de ne idi? Walt Whitman, Amerikan Fotoğrafı’nın alter-egosudur. Roman Vishniac’ın Kayıp Dünyası’nın her bir karesi bir elejidir. Ronis’in, Cartier-Bresson’un ya da Doisneau’nun Paris yorumları Jacques Prevert esintileri taşır. Baktım ki. Simon Norfolk, savaş alanlarında pastoral şiirin peşine düşmüştü. Alp Sime, patikasında tırmanmaya uğraşan bir varoşluyu, Zerdüşt’e dönüştürüyordu. Roland Barthes, fotoğrafın yaralayıcı niteliği, punctum, dönüştürülemez, bakışın ısrarı ile yinelenir diyor ve bu durumun bazı fotoğrafları Haiku’ya yaklaştırdığını ifade ediyordu. İkisinin de notasyonu değiştirilemez; Yoğun bir hareketsizlik içinde, bir ayrıntıya bağlı bir patlama, metnin ya da fotoğrafın penceresinde küçük bir yıldız yapar (Camera Lucida, Altıkırkbeş, İstanbul, 1992, s.57) Pekala, haikular:




Eski bir bataklık


İçine bir kurbağa atlıyor


Suyun sesi.


Basho Matsuo




Yalnızca ben vardım


Ben vardım. Çevremde


kar yağıyordu.


Kobayashi Issa




Bu sonbahar sabahı


aynaya bakarken


babamın yüzü.


Murakami Kijo



(Il muschio e la rugiada,a cura di M.Ricco e P.Lagazzi, Rizzoli, Milano, 1996)



Film-noir olur da photo-noir olmaz mı! Nicolas Mirzoeff, konuyu Weegee’nin şahsında irdelemektedir: ”O, fotoğrafın henüz doğruyu söylediği XX.yüzyıl fotoğrafçılarındandı. Doğu Yakası kent yaşamını, şiddetten cinsel aykırılığa anlatıyordu. Kamerası, bir voyeur’ün (röntgenci) silahı gibiydi. 1938′de arabasına bir polis radyosu taktırdı. Orada yapılan anonsların peşinde, cinayet kurbanlarının, olay yerinin fotoğraflarını çekti. Çekimlerinde, sahneyi etkili hale getiren, siyahları sature eden, bir Rembrandt ışığı sağlayan flaş ışığı kullanıyordu. Çalışmaları, 1945′de Naked City başlığı ile yayınlandı. Bizzat Detektif Nick Carter karakterinin yaratılmasında model oldu. Hollywood’da aktör olarak çalıştı. Naked City, 1948 yılında sinemaya uyarlandı (Yön:Jules Dassin) ve film-noir klasikleri arasında yer aldı.” (N.Mirzoeff, An introduction to visual culture, s76-78). Sonra postmodern zamanlar geldi… Şiire karşı suç işlendiğine şahit oldum. Mısralar şairlerinden yağmalanıp kitsch sloganlar gibi sarfediliyordu. Ama Avant-Garde Modernizm, Kitsch’e karşı kodlanmıştır ve Tarih en iyi tanımlanmış copyright sistemidir. Giderek Şiir, insanlığı terketti. Edebiyat çaresiz kaldı. Sinemanın umurunda değildi. Şiirsizlik durumu Kavramsal Sanat’ın zaten konusu idi. Yeniden seyretmeye koyuldum… Şiirin muhafaza edildiği yeri keşfettim! O! Marsilya’dan; otodidakt; esrarengiz; maço; aykırı; süprem; Rimbaudvari hırçınlık, Baconvari can çekişme; Atlas kudreti; özgür beden-karanlık ruh-serbest irade; esriklik – sarhoşluk – vecd; kriminal fantazi; Kara Fotoğraf; Phoenix inadı, Magnum; İnsanlığın bütün ahlaksızlığından, sefaletinden, ızdırabından damıtılmış Masumiyet, Antoine d’Agata!




Simber Atay ESKİER


Kasım 2009, İzmir






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Simber Atay Eskier : Marifet ve Methiye
Simber Atay Eskier : Aydibi Üniteleri : Fotoğrafı Düşünüyorum, Gözlerim Kapalı
Simber Atay Eskier : Sanat Mesenliği ve Fotoğraf Sanatı
Simber Atay Eskier : Rönesans ve Fotoğraf
Simber Atay Eskier : 12 Eylül, Küreselleşme ve Türk Fotoğrafı









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

FFotoğraf Topluluğu 24 Aralık 2009 Perşembe Etkinliği

FFotoğraf Topluluğu 24 Aralık Perşembe Etkinliği




18.30: Haftanın Fotoğrafçısı: Eve ARNOLD, fotoğrafçının hayatı, fotoğraf tarihindeki önemi ve fotoğrafları



19.00: Fotoğrafçı hakkında sorular ve değerlendirme



19.15: Eve ARNOLD Fotoğrafları



19.30: Haftanın Gösterisi: Sokak ve Duvak



Fotoğrafçı: Adem CESUR



19.45: Haftanın Fotoğrafı Değerlendirmesi



20.00: Tartışma ve Değerlendirme



FFotoğraf topluluğu olarak bütün Samsunlu fotoğraf severler ile 24 Aralık Perşembe günü sat 18.30’da Ada Kültür Sanat Evine görüşmek dileğiyle.






Adres: Zafer Mahallesi, Şevketiye Caddesi, No:50 SAMSUN




İletişim


http://fphotographygroup.blogspot.com