Aylık arşivler: Eylül 2009

Serkan Taycan Fotoğraf Sergisi : Memleket



Serkan Taycan “Memleket / Homeland”



Galeri Elipsis


10 Eylül – 13 Kasım 2009



Serkan Taycan’ın “Fransa’da Türkiye Mevsimi” etkinlikleri kapsamında Marc Riboud ve Ara Güler’in fotoğraflarıyla birlikte görücüye çıkan “Memleket” adlı serisinden daha önce sergilenmeyen karelerinin de yer aldığı sergisi, Galeri Elipsis’te açılıyor. 10 Eylül – 07 Kasım 2009 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek sergide sanatçının 40’a yakın fotoğrafı yer alıyor.




11. Uluslararası İstanbul Bienali’ne paralel olarak açılacak sergide, Serkan Taycan’ın doğup büyüdüğü, çocukluğunun geçtiği topraklardan başlayarak, Anadolu’nun çeşitli yerlerine yaptığı yolculuklar sonucunda ortaya çıkan “aidiyet hissi” sorgulanıyor. Fotoğrafçı, kişisel bir memleket algısından yola çıkan bu projesinde, Doğu ile Batı arasındaki hayali sınırlarda geçirgenliğini koruyan hikâyeler barındırıyor. Uzak dağlarda yalnızlaşan mekânlar, portreler ve memleket algısına dair imgelerle bu projeyi samimi bir şekilde ortaya koyuyor.



1978’de Gaziantep’te doğan Serkan Taycan’ın fotoğrafları, Malmö Müzesi (Özel Hayattan Hikâyeler,2008) , Rusya Ulusal Fotograf Merkezi, St.Petersburg (Türkiye’den Genç Fotoğraf , 2006) gibi uluslararası müze ve galerilerde sergilendi. “Genç, Ben” adlı projesi Geniş Açı dergisinin “Türk Fotoğrafında Genç Soluklar II” seçkisinde yer aldı.Ayrıca The New Yorker, Wallpaper, Der Spiegel, Wall Street Journal ve Le Figaro gibi yayınlarda kullanıldı.



www.serkantaycan.com



www.elipsisgallery.com



Serkan Taycan Fotoğraf Sergisi : Memleket

Ahmet Ertuğ Fotoğraf Sergisi : Bilgelik Mabetleri : Kütüphaneler




AHMET ERTUĞ’UN BAKIŞIYLA BİLGELİK MABETLERİ: KÜTÜPHANELER




GALERİ IŞIK TEŞVİKİYE, İSTANBUL


12 Eylül – 10 Ekim 2009


Teşvikiye Caddesi No: 6 Nişantaşı, 34365 İstanbul


Tel:(0212) 233 12 03


www.galeriisik.com



Açılış: 11 Eylül 2009 Cuma 18:30



Son iki yıl içinde mimar ve fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ Avrupa da yaklaşık 30 ülkede birçoğu 16 – 18 yüzyıllar arasında kurulmuş tarihi kütüphanelerin fotoğraflarını çekmiş ve bu fotoğraflar aynı zamanda “Temples of Knowledge: Libraries of the Western World” ismli kitabin içeriğini oluşturmuştur. Bu kitap Ertuğ&Kocabıyık tarafindan yayımlanmaktadır.



Kitabın önsözü Fransız ulusal kütüphanesi başkanı Bruno Racine tarafından kaleme alınmış, her bir kütüphane nin kütüphanecisi de metinleri yazmışlar. 12 Mayıs – 12 Temmuz 2009 tarihleri arasında Ahmet Ertuğ’un 1,5×2 metre boyutlarındaki 32 adet fotoğrafı Paris’te Fransız Ulusal kütüphanesinde sergilenmiştir. 9 Mayıs 2009 tarihli Figaro dergisi ve 24 Ağustos tarihli Elle Deco dergisi sergi hakkında altışar sayfa yer ayırmıştır. Çok az sayıda insan bu sergide fotoğrafları yer alan kütüphanelerin hepsini veya bazılarını görme şansını elde etmiştir.



Feyziye Mektepleri Vakfı, Türkiye de ilk defa sergilenecek olan Ahmet Ertuğ’un görkemli 23 kütüphane fotoğrafını Galeri Işık Teşvikiye’ de sanatseverlere 12 Eylül – 10 Ekim tarihleri arasında sunmaktan dolayı gurur duymaktadır.



Sergiyi ziyaret edecek olanlar, bu görkemli kütüphane mekanlarının derinliklerine Ahmet Ertuğ’un olağanüstü bakış açısıyla girebilecek ve unutulmaz bir izlenim edineceklerdir.




Sergi içeriği



Sergide yer alan fotoğraflar İngiltere, Portekiz, İspanya, İtalya, İsviçre, Avusturya, Almanya, Fransa, Çekoslovakya ve İrlanda’ dan seçilmiş tarihi kütüphaneleri kapsamaktadır.




Ahmet Ertuğ Fotoğraf Sergisi : Bilgelik Mabetleri : Kütüphaneler

Engin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir Derede




Engin Gerçek kimdir?



1977 yılında İstanbul’da doğdum. 1998 yılında grafikerliğe başladım. 2004’te İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümünü bitirdikten sonra aynı bölümün yüksek lisans programını bitirdim. Bazı yurtiçi ve yurtdışı sergilere katıldım. Bazı fotoğraflarım ise kişisel ve ticari kitaplarda yayınlandı. “Kültürler Buluşturan Kent: Beyoğlu” ve İstanbul:City of Memories & Hopes” adlı iki karma kitap bunlardan bazılarıdır. Master projesi olarak Kuştepe semtinde yapılacak kentsel dönüşüm projesine karşı görsel bir sosyal sorumluluk projesi olan “Soylulaştırmanın Soyluları” adlı fotoğraf kitabının basımı ve sergilenmesi hazırlığı yapıyorum En son, Santralİstanbulda 2009’da açılan “Untitled” sergisinde bazı fotoğraflarım sergilendi. Şu an halen reklam fotoğrafçılığı, mimari fotoğrafçılık, grafikerlik ve kişiye özel fotoğraf eğitmenliği yapıyorum.




Engin Gerçek ve Şebnem Evren


Fotoğrafla yolculuğunuz nasıl başladı?



Fotoğraf çekmeye, bir amatör fotoğrafçı olan abimin 1999 yılında bana ilk fotoğraf makinemi vermesiyle başladım. Üniversite 2. sınıfa kadar kendi kendime fotoğraf çekiyordum. Sonra André Kertész’in 1930’larda o zamanki olanaksızlıklar içinde çok daha iyilerini çektiği fotoğrafları gördüm. Ben niye daha iyi fotoğraflar çekmiyorum diye sorgulamaya başladım. Ben neden fotoğraf çekiyorum? Neden geldiğim yerde fotoğraf haram sayılıyor? 2 boyutlu bir şey nasıl bu kadar tehlikeli olabilir? Görsellikle ilgili sorunumu görsellikle nasıl çözebilirim? Böylece fotoğrafla yolculuğum bilinçsizce başladı ama çok daha bilinçli bir noktaya doğru gitti.



Sonra Orhan Cem Çetin’le tanıştım. Kendisi bana çok yardımcı oldu. Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı bölümüne girdim. Orada Murat Germen’le tanıştım. Bize fotoğraf dışında bir derse geldiği halde ben ondan fotoğraf öğrendim. Bölüm Başkanı İhsan Derman ve Genişaçı Fotoğraf Dergisi’ndeki arkadaşların üzerimde çok büyük emekleri vardır. Okulu burslu olarak okudum ve sınıf birincisi olarak mezun oldum. Yine Bilgi Üniversitesi’nin Görsel İletişim Tasarımı bölümünde master kazandım. Okulda fotoğraf projelerinin de olduğu görsel işler departmanında fotoğrafçı olarak, araştırma görevlisi olarak çalışarak, aynı zamanda master’a devam ettim.




“İki Arada Bir Derede” projesi insan ve şehir kavramlarını irdeleyen, açık eden bir çalışma. Bu proje nasıl ortaya çıktı? Neden “İki Arada Bir Derede?”



İstanbul Avrupa ve Asya arasında kalan kültürlerarası bir geçiş köprüsü. Bu şehir kimlik olarak arada kalmış bir yer? Ben de kimlik olarak arada kalmış biriyim. Mutant diyorum ben kendim gibi olanlara. Bütün bu yaşananlar gerçek mi, dayatma mı? Özgür irademle kabul ettiğim bir şey mi? Ben bunu zenginliğe çevirdiğime inanıyorum.


Bir gün doğup büyüdüğüm Kuştepe’nin görsel dönüşüm projelerine kurban gideceğini duydum. Şişli Belediyesi’ne gittim. Yetkili birkaç kişiyle görüştüm. Kuştepe’nin yarısının yıkılacağını duydum. Oradaki kentsel dönüşüm projesine karşı görsel bir proje yapmak istedim. 41 tane ev seçtim. Evin ahalisini onların oturma odasında çektim. Bunu yaptım çünkü fotoğrafa bakan kişilerin bu halk hakkındaki önyargısını kırmak istedim. Bu insanların unutulmamasını istedim. Türkiye’de her şey unutuluyor çünkü. Ben de o evleri, o insanları, o eşyaları çekmeye çalıştım.


“İki Arada Bir Derede” sürece yayılmış bir proje ve ben bu projeyi ömür boyu devam ettirmek istiyorum. Ne zaman tembelleşsem sokaklar beni uyarıyor. İstanbul’da sokakta bir sahne gördüğüm zaman bana çok şey çağrıştırıyor.




Türkiye’nin genç ve başarılı fotoğrafçılarından biri olarak kendiniz ve diğerleri için fotoğrafın geleceğini nasıl görüyorsunuz?



Türkiye’de fotoğraf kurumları çok güçlü değil. Fotoğrafçıları çevrelemiyor. İstanbul Sanat Derneği kurduk 7 arkadaş, birlikte sanatsal projeler üretmek istiyoruz. Bir yandan yurtdışındaki festivalleri takip ediyorum. Sergi, proje, paylaşım gibi şeyler yapılabilir mi onları araştırıyorum.



Fotoğraf sanatında küratör, sonra sergi alanları, sponsor, yayıncı ve aracı gibi kurumların Türkiye’de gelişmesi ve organize çalışması gerekiyor. Yerellikten küreselliğe doğru gidiyoruz tabi. Görsel tarihimiz çok eskiye dayanmıyor. Din, geç kentleşme, maddi sorunlar olabilir bunların nedenleri. Öte yandan fotoğraf makinesinin kolay elde edilebilir olması, internet sayesinde bilgiye kolay ulaşılması ve üniversitelerin fotoğraf bölümlerinin çoğalması fotoğraf üretimini arttırdı.




İnternetin fotoğrafın gelişimi ve tanınması üzerindeki etkileri nelerdir sizce?



Fotoğraf e-dergiler var. Fotoğraf dersi veren siteler var. Bu tür siteler online olduğu için uluslararası oluyor tabi. Birçok insan daha kolay tanınıyor, biliniyor. Fotoğraf çok konuşulmadığı, dile getirilmediği zaman o ülkede yokmuş gibi geliyor insanlara. İnternet bu paylaşımı kolaylaştırarak hızlandırıyor.



Şu an devam eden ve gelecek için plan, projeleriniz nelerdir?



“İki Arada Bir Derede” fotoğraf projem devam ediyor. Ayrıca bu projeye paralel bir proje için Hollanda’da çalışmalara başladım.



Soylulaştırmanın Soyluları adlı projemin kitap için bir sergi ve basım için uğraşıyorum. Bunun paylaşılması gerekiyor ki yeni bir projeye geçeyim. Tüketilmeli ki yeni projeler için moral bulayım. Bir yandan da hayatımı kazanmam gerekiyor. Ticari olarak gelişmeye çalışırken, kişisel fotoğraf üretimim için de çalışıyorum. Yaptığım fotoğraf kitabında nasıl doğup büyüdüğüm mahalleyi anlamaya çalıştıysam, Hollanda’da da o ülkeyi ve ülkedeki Türkleri anlamak için iki arada bir derede projeme paralel bir proje yapmak istiyorum.




Toplumsal bilincin oluşmasında fotoğraf önemli bir araç. Özellikle belgesel fotoğraflar. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?



Belgesel fotoğraf iyi yapıldığı sürece toplumsal bilinci artırır. Ama bu da manipule edilebilir. Her belgesel fotoğraf samimi yapılmıştır diye düşünmemek gerekir. Yurtdışı sergilerde çok boş işler de gördüm. Oryantalizm kokan işler de. Samimi ve bilinçli yaklaşmak gerekir belgesel fotoğrafa.



Belgesel fotoğrafı reklam fotoğrafçılığında kullanmayı çok seviyorum. Reklam fotoğrafında seri-tematik fotoğraf ihtiyacı olabiliyor. Örnek olarak, 2008 yılında bir reklam ajansının bir sanat fuarı için sokaktaki gelişigüzel düzenlemelerin de bir sanat objesi olabileceği fikri üzerine iki arada bir derede’den fotoğraflar istendi. Ek çekimlerle beraber iyi bir seri oldu.



Mimari fotoğrafın içinde insan da var, yapı da var, düzenleme de var, rötuş da var. Mimar tasarım ve fonksiyon yönü kuvvetli bir yapı yaptığı zaman benim de bir yorum katmamı gerektiren fotoğraflar istiyor ve beni özgür bırakıyor. Mimari fotoğraf bana belgesel tadı veriyor. Bir kerede hiç bir zaman hallolmuyor. Yapıyı ve yapanı anlamaya çalışıyorum.




“İki Arada Bir Derede” projesindeki fotoğraflarınızda birçok anı yakalamış ve hayatın içinden sahneler var. Bu karelerdeki dramatik yapıyı oluşturmak için neler yaptınız?



Bu projedeki fotoğrafların hiçbirisinde kurgu ve montaj yok. İnsanların içine girmekte ve anlamakta zorlandığı çok kültürlü bir ortamda yetişmek bir şans benim için. Bulunduğum ortamda kötü şeyleri almamaya çalıştım. Açıkgözlülük, girişken olmak, nabza göre şerbet vermek gibi özellikleri aldım. Bunlar belgesel fotoğrafçının özeliklerinden bir kaçı. Elinizde fotoğraf makinesiyle bir sokağa girdiğinizde karşılaşacağınız sorular bellidir: ‘‘Hangi gazetedensin?’’, ‘‘Hangi dergidensin?’’ Gazeteci değilim deyince o zaman niye çekiyorsun diyorlar. Benim de bu duruma karşı silahlarım var. Duruma göre değişik cevaplar veriyorum. Bazen mimarlık ya da fotoğraf öğrencisi olabiliyorum. Ya da tapu kadastrodan gelen bir memurum da diyebiliyorum şakadan. İçinde bulunduğun kültürün olanaklarına göre enstrumanlar edinmek gerekiyor. O insana doğru yürürken o insanı hemen kategorize etmeye çalışıp, kişiliğini öngörüp ona göre yaklaşmaya çalışıyorum. Bir yandan ışığı çözerken bir yandan da karşımdaki kişiyi çözümlemeye çalışıyorum. Işığı çözmek diyorum çünkü fotoğraf makinaları düşen ışığı değil de yansıyan ışığı ölçtüğü için aptaldır. Karşındakilerin gözünde sen ne dersen de derdini anlatabileceği bir foto muhabirisin. Ama herkesin anlatacağı bir şey vardır, herkesten öğrenilecek bir şey vardır. Mutlaka iletişim kurmak gerekir, bu da ancak fotoğraf çekip kaçmadan o olaya veya insana yaklaşmakla olur, belgesel de burada başlıyor zaten.




Röportaj : Şebnem EVREN





“İKİ ARADA BİR DEREDE”


Engin Gerçek



































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Engin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir DeredeEngin Gerçek ile Söyleşi : İki Arada Bir Derede

Veejay Villafranca : “Damgalanmış” Baseco Çeteleri



DAMGALANMIŞ: BASECO ÇETELERİ


MARKED: THE GANGS OF BASECO


Veejay Villafranca




Bir zamanlar Manila Liman Bölgesine bitişik Bataan Gemicilik ve Mühendislik Şirketi (Baseco)’ndeki en korkulan gangsterler olan bu kişiler, kendilerini Çin Mafya Ekibi yahut CMC olarak adlandırıyorlar. CMC, yeraltı dünyası ile aynı anlama gelen bölgenin yakınında, Baseco ve Tondo’da yaşayan dolandırıcıların oğullarından oluşan kötü şöhretli gangsterlerin en yeni halidir.



Gövdeleri, kol ve bacaklarındaki fark edilen dövmeleri ile 30 tanesi bir aradaydı. Rap yapmayı ve dans etmeyi bilirlerdi ama sokaklarda içki içerek takılmazlarsa saatlerce kokain çekerek zaman geçirirlerdi. Geçimlerini uyuşturucu satarak, cüzdan çalarak ya da hırsızlık yaparak sağlarlardı.



Hatta isimleri bile çalıntı idi. “Çin Mafya Ekibi” 2002 yıllarında Baseco’da çalan bir hip hop gurubuna aitti. CMC üyeleri grup üyelerini tapınırcasına seviyor ve isimlerini beğeniyorlardı ve böylece ona kendileri için el koydular.



Büyükleri onlara umut bağlamıştı ve onlar bir zamanlar çete olarak ilan edilmişlerdi. Onlar gelecek neslin haydutları olacaklardı.



2004′te bir yangın, 52 hektarlık Baseco kampını yerle bir edene, evlere ve mülklere zarar verene kadar böyleydi. CMC üyeleri bağışlanmadılar. Ama onlar trajediyi, yalnızca evlerini değil yaşamlarını da yeniden inşa etmek için bir fırsat olarak kullanmaya karar verdiler.



Geçmişleri ile damgalanmış bu çete üyeleri, şimdi saygın işler arayarak eski yollarından dönmeye ve tehlikeli adamlarken yaptırdıkları dövmelerin damgasını silmeye çalışıyorlar. Bu kolay olmayacak. Saygın işler, onlar gibi liseyi güç bela bitirmiş adamlar için kolay bulunmaz. Ama onlar yine de arıyor ve yeraltı dünyasının cazibesine karşı koymayı umut ediyorlar.



Bu görüntüler onların, Metro Manila’nın en büyük varoşlarından biri olan Baseco’da yaşamın bir parçası haline gelmiş olan suç, şiddet ve uyuşturucu çemberi dışında başka bir şans ararken çekilmiş görüntüleridir.




They called themselves the Chinese Mafia Crew or CMC, once one of the most feared gangs at the Bataan Shipping and Engineering Company (Baseco) compound in Manila’s Port Area. CMC is the younger version of infamous gangs, sons of crooks who settled in Baseco and Tondo, the nearby district that became synonymous with the underworld.



There were 30 of them at one point, distinguishable by the tattoos on their torsos or arms and legs. They knew how to rap, and they knew how to dance, but they whiled away the hours sniffing cocaine, if not hanging out in the streets drinking. They made a living pushing drugs, picking pockets or stealing.



Even their name was stolen: “Chinese Mafia Crew” belonged to a local hip-hop group that played in Baseco around 2002. CMC members idolized the group’s members and fancied their name, so they appropriated it for themselves.



Their elders pinned their hopes on them, and they were once heralded as the gang to watch out for. They were to be the next generation of hoodlums.



That is, until 2004 when a fire razed a huge part of the 52-hectare Baseco compound, destroying homes and property. CMC members were not spared. But they decided to use the tragedy as an opportunity to rebuild not just their houses, but their lives as well.



Marked by their past, these gang members are now trying to turn from their old ways, hunting for decent work and trying to erase the stigma that came with the tattoos they wore when they were dangerous men. It is not going to be easy. Decent jobs are hard to come by for men like them who barely reached high school. But they are searching nonetheless and hoping to resist the lure of the underworld.



These images follow them as they search for another chance outside the circle of crime, violence and drugs that have become part of life in Baseco, one of Metro Manila’s biggest slums.

Çeviri (translation by) : Berna AKCAN









































Vicente Jaime “VJ” VILLAFRANCA Hakkında


Vicente Jaime “VJ” Villafranca, 2003′den beri tam zamanlı bir foto muhabirdir. Çalışmaya, Santo Tomas Üniversitesi “Güzel Sanatlar ve Reklamcılık Sanatlarında Tasarım ikinci sınıf öğrencisiyken, Philipinnes Graphic Ulusal haber dergisi için fotoğrafçı olarak başladı. Bundan dolayı başbakanlık seçimi başta olmak üzere hemen hemen her seçimde başbakanlık fotoğrafçısı olarak görev aldı. Üçbuçuk yıldır da Başbakanlık Foto muhabirleri Derneği’nin değişmez üyesi idi. İlk zor deneyimini başararak ülkedeki her büyük haberi içeren genel haberlerde görevlendirildi. Mindanao’daki çatışma sonrasının foto belgeselini yapmak üzere görevlendirildi. VJ daha çok gençlik ve onların başkalaşımını içeren konuları ve sınırlar ve göçle ilgili konuları savundu.



VJ 2005 yılında, Angkor Fotoğraf Festivali yeni yetişen genç fotoğrafçılar belgesel atölyesine kabul edilen ilk Asyalı fotoğrafçılar grubunun bir parçasıydı. Bu nedenle savaş fotoğrafçısı Patrick Chauvel, belgesel fotoğrafçı Sarah Caron ve VII Fotoğraf Acentası yardımcı kurucusu Gary Knight’ın himayesi altındaydı. Bu, onun fotoğrafçılıktaki geçiş döneminin başlangıcıydı. 2006′da serbest çalıştı ve belgesel, haber fotoğrafçılığı ve editoryal fotoğrafçılık yolundaki hazırlıklarını yapmaya başladı.



Thompson-Reuters Uluslararası Tel şirketinin bir elemanıdır ve fotoğrafları Amerika Birleşik Devletleri’nde New York merkezli ajans World Picture News (WPN) tarafından satılmaktadır, Birleşik Devletler Haber Ajansı IRIN için muhabirlik yapmaktadır ve son olarak İngiltere’de Getty Images Global Assignments ile anlaşma yapmıştır, yerel yayınlarda da devamlı olarak yazı yazmaktadır. Batangas Malabrigo fenerinin koruması için 2009′da başlanmış bir kahve masası kitabı projesinin de parçasıdır.



Asya Haber Merkezi’nde 2007-2008 okul yılı gazetecilik programı diploması için burs aldı. 2008 ve 2009′da da Joop Swart Ustalık derecesi programı için aday gösterildi. Filipinlilerin onunla nasıl yaşadıkları ve onun yokluğuyla nasıl başa çıktıklarını anlatan “Kısıtlı alan” sorunu, onun portfolyosunu foto muhabirliği programı ile birleştirir. Aynı zamanda 2008′de National Geographic Bütün Yollar belgesel ödülüne aday gösterildi. 2007′de Mindanao Basilian’daki çatışmada çektiği fotoğraf ile Müslümanların birleşmesi konulu İngiliz Büyükelçilik ve Newsbreak fotoğraf yarışmasını kazandı. Filipinler Uluslarası Demiryolu rehabilitasyonu hakkındaki foto makalesi ile World Bank onur ödülünü aldı. 2005′de Avrupa Fotomuhabirleri Birliği yarışmasında birincilik aldı.



VJ, Londra’da Sunday Times’da yayınlanan, Manila’daki eski çete üyeleri hikayesi ile 2008′de saygın Ian Parry Bursu ödülünü kazandı ve 2009′da otomatikman Amsterdam’daki Joop Swart Ustalık programına aday oldu. Visa Pour l’Image 20. yıldönümü fotoğraf festivali sırasında, Fransa Perpignan’daki 2. Geçiş Noktası İhtisas programına katılmak üzere seçildi.



Çalışmaları Hongkong’da, Filipinler’de Ulusal Müze’de, Londra’da Getty Images Galerisi’nde ve Vilnius Litvanya’da Woo bar galerisinde sergilendi.



Onun savunduğu şeylerle ve kültürün farklı yönleri ile kısıtlı alan görsel hikayeleriyle çok ilgili olan uzun dönemli projeler üzerinde odaklanmıştır. Uzun dönemli projeleri; Damgalanmış: Baseco Çeteleri, Kısıtlı Alan: Myanmar sınırı ötesinde yaşam, Kaderin Üstündeki İnanç: Filipinler’deki dini fanatizm ve Denizlerin Koruyucuları: Etnik kabile Badjao’dur.



Şu anda Manila’da yaşamakta ve daha çok Asya bölgelerinde çalışmaktadır.



www.veejayvillafranca.com





Vicente Jaime “VJ” Villafranca (Fotoğraf: Alan Dejecacion)



About Vicente Jaime “VJ” VILLAFRANCA


Vicente Jaime “VJ” Villafranca has been a full-time photojournalist since early 2003. He started working as a staff photographer for the national news magazine, Philippines Graphic while attending his sophomore year in the University of Santo Tomas’ College of Fine Arts and Design majoring in Advertising Arts. There, he was assigned almost in every beat starting from the presidential beat wherein he was a regular member of the Presidential Photojournalist Association for three and a half years. Succeeding his baptism of fire he was assigned in general news covering every major news happening in the country. And he was also assigned to do a photo documentary on the post-conflict situation in Mindanao. VJ’s advocacies are mainly focused on issues covering the youth and their transfiguration and also issues dealing with borders and migration.



In 2005 VJ was part of the first batch of Asian photographers to be accepted in the Angkor Photo festival documentary workshop for young emerging photographers held in Siem Reap, Cambodia. There he was under the tutelage of war photographer Patrick Chauvel, documentary photographer Sarah Caron and VII photo agency co-founder Gary Knight. This was the start of his transformation in his photography. He went freelance in 2006 and started paving his way in the fields of documentary, photojournalism and editorial photography.



He is a stringer for the international wire agency Thompson-Reuters and his pictures are syndicated in the United States of America by New York based agency, World Picture News (WPN), a correspondent for the United Nations News agency IRIN, and recently signed with Getty Images Global Assignments in United Kingdom and a regular contributor to local publications amongst others. He is also part of a book project underway in 2009, a coffee-table book on the preservation of a lighthouse in Malabrigo, Batangas.



He received the fellowship in the Asian Center for Journalism’s diploma in Photojournalism program for the school year 2007-2008 and was nominated for the Joop Swart Masterclass program in 2008 and 2009. The issue of “reserved space”, how Filipinos live with it or how they cope with its absence bonds his portfolio for the photojournalism program. He is also nominated for the National Geographic All Roads documentary grant in 2008. He won the British embassy and Newsbreak photo contest on Muslim integration in 2007 with his photo during the conflict in Basilan, Mindanao; Honorable mentioned in the World Bank photo contest for his photo essay on the Philippine National Railways rehabilitation; First place in the European Union photojournalism contest in 2005 amongst others.



In 2008, VJ won the prestigious Ian Parry Scholarship grant on his story on former gang members in Manila which was published in the Sunday Times magazine in London and automatically nominates him to the 2009 Joop Swart Masterclass program in Amsterdam. He has also been chosen to participate in the 2nd Crossing point Residency program in Perpignan, France during the 20th anniversary of the Visa Pour l’Image photojournalism festival.



His work has been exhibited in Hongkong, the National Museum in the Philippines, Getty Images gallery in London, and Woo bar gallery in Vilnius Lithuania.



He is focused on his long-term projects that greatly deal with his advocacies and his illustration narrative of the different facets of culture and reserved space. His long-term projects include: Marked: The gangs of Baseco; Reserved space: Life beyond the Myanmar border; Faith above fate: Religious fanaticism in the Philippines and Keepers of the sea: The ethnic tribe Badjao.



He is currently based in Manila and is working mostly around the Asian region.



www.veejayvillafranca.com










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca : Veejay Villafranca :

9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali



9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali





Yaşayan Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali, sualtına gönül vermişlerin ve sualtının güzelliklerini ortaya çıkartıp diğer insanlarla paylaşmaya çalışan görüntü avcılarının; denizlerimizi koruma çabası içinde olup fotoğraf sanatını sualtında sürdürmeye çalışan fotoğraf dostları için her zaman önemini koruyan bir organizasyondur.



Etkinlik dünyanın pek çok ülkesinden katılımlarla her yıl sürdürülmektedir. Festival bir yandan sualtı yaşamını ve güzelliklerini tanıtırken, diğer yandan Marmara’da yaşanan kirliliğe dikkatleri çekmek amacı ile düzenlenmektedir. Ulusal düzeyde on altı yıl önce başlayan bu yarışma, dokuzuncu kez uluslararası düzeyde yapılmış oldu.



Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali, 22-28 Haziran 2009 tarihinde gerçekleştirildi. Festival, geçen yıl olduğu gibi, Türkiye’de ve yurt dışında çektiği sualtı belgesel filmleriyle tanınan, 2007 yılında kaybettiğimiz Haluk ÇECAN’a ithaf edildi.



BSK (Balıkadamlar Spor Kulübü) yetkilileri yarışmanın amacını:



Kaybolmaya yüz tutmuş sualtının güzelliklerini, duyarlılık gösteren herkesle paylaşmak. Türk turizmine katkı sağlayacak sualtı değerlerimizi ön plana çıkarmak. Ve… ne yazık ki denizlerimizde yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan sualtı canlılarını koruma altına almak adına sesimizi duyurmak.” olarak belirttiler.



Dünyanın önde gelen sualtı fotoğraf ustalarının katıldığı festival bünyesinde düzenlenen yarışmada sualtı fotoğrafçılarımız ve videocularımızın yarıştığı organizasyon iki ayrı yarışma kategorisinde yapıldı:



1- Önceden çekilmiş fotoğraf ve filmler arasından seçim;



Bu dalda dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir konuda sualtında çekilmiş fotoğraflar ve filmleriyle ustalar yarıştı.




2- 16.Yaşayan Marmara Sualtı Görüntüleme Yarışması;



‘Yaşayan Marmara’ Yarışması 27 Haziran 2009 tarihinde düzenlenen dalışta gerçekleştirildi. Yassıada dalışları üç kategoride yapıldı: Geniş açı, yakın çekim ve video.



Bu kategorilerde yarışmacılardan fotoğraflarının ham halleri istendi.



Tarihimizde önemli bir iz bırakmış Yassıada’da yapılan dalışlarda dalıcılara, toplamda iki dalış hakkı verildi. Yarışmacıların inebileceği maksimum derinlik 30 mt ve toplam suda kalış süresi 90 dk olarak belirlenmişti. Dalıcılar bu kurallar çerçevesinde suya indiler. Bu iki dalışta video ve fotoğraf dalında kıyasıya yarışan görüntü avcıları, hem Marmara’nın canlılığını yansıtmaya, hem de bulanık sulara estetik bir açıdan bakmaya çalıştılar.



Bu yıl daha önceki yıllardan farklı olarak jüri üyeleri ilk defa seçimlerin gerekçeli kararını açıklayarak farklılık yarattı. Bize göre, gerekçeli kararın açıklanması ile Türkiye’de fotoğrafı sanat kaygıları ile icra etmeye çalışanlara yol gösterecek bir yöntem uygulanmış oldu.



Yarışma sonrasında ödül töreni Caddebostan Balıkadamlar Derneği’nde gerçekleştirildi.



9.Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali kapsamında düzenlenen yarışmaya katılan baskı eserler, festival süresince İ.B.B.-Taksim Sanat Galerisi’nde sergilenmiştir.




Yarışmada derece alan fotoğrafçılardan ulaşabildiğimiz dostlarımızla kısaca söyleştik:




Saygun DURA


Bu yıl yarışmaya nasıl hazırlandınız?



2009 yılı Mart ayında İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde sualtı fotoğraflarından oluşan kişisel bir sergi gerçekleştireceğim. Buna yönelik olarak ülkemizde ve dışarıda çok sayıda dalış yapma imkanım oldu. Bu aynı zamanda Yaşayan Marmara Fotoğraf Yarışması için de bir hazırlık sayılabilir. Gerçek anlamda hazırlığım ise yarışma öncesi Sivri Ada’ya yaptığım iki antrenman dalışıdır.



Kısaca başarınızın öyküsü nedir?



Daha önce yapılmış sualtı fotoğraf çalışmalarını dikkatle inceler ve kendi çalışmalarım için bir üslup oluşturmaya gayret ederim. Sualtı fotoğraf seyahatleri öncesi ciddi bir disiplinle teknik ve estetik arayışlara girerim.



Çektiğiniz fotoğraflardan derece alanların çekim öyküsü nedir?



2008 yılı Nisan ayında Sıpadan’a yaptığım bir seyahatte sabahın ilk ışıklarında Çekiçbaş köpekbalığı çekebilmek umudu ile bir dalış yaptım. Büyük bir Bumphead parrot fish sürüsü ile karşılaştım ve dalışımın tamamını bu sürüyü fotoğraflamaya ayırdım. Genelde bu canlıların fotoğrafları istenmeyen ölçüde yüksek kontrast neticeler verir. O gün kapalı gökyüzü şartlarında oluşan loş sualtı ışığı ve onunla balanslı kullanılmış flaşlar sayesinde beklentime uygun bir ışık elde etme imkanım oldu.



Yaşayan Marmara Fotoğraf yarışmasında ise görüş şartları çok zayıftı. 30 m. derinliğe kadar yaptığımız muhtelif çekimlerde beklentime uygun bir netice olmadığını görüp kalan zamanımızı iskele altında çalışmaya ayırdık. Gizemli bir atmosferi olan ortam bize de fotoğraf çıkartabilme imkanını sağladı.




Alp BARANOK



Alp Bey, başarılı fotoğrafınızın çekim öyküsü ve başarınızın sırrı nedir?



Buddy’im Hakan Tiryaki, Marmara Denizi ve özellikle Prenses Adaları hakkında bir hayli bilgi birikimine sahip. Bu bilgi birikimi tabii ki benim için bir avantajdı. Bu avantajı da doğru şekilde kullanmak başarıyı getirdi. Geniş açı çekimlerini yaparken bir anda flaş kulanmak yerine flaşı çok az kullanarak ve Hakan’ın tuttuğu feneri, mercana direkt olarak tepesinden tutma fikri aklıma geldi. Bu şekilde çekim yaptık ve sonucu da başarılı oldu. Değerli jüri üyeleri tarafından Geniş Açı kategorisinde ikinciliğe layık görüldü. Yarışmada ödül alan tüm sualtı fotoğrafçısı arkadaşlarımı tebrik ediyorum.






Adnan BÜYÜK



Adnan Bey, aynı soruyu size de yöneltelim Başarılı fotoğrafınızın çekim öyküsü ve başarınızın sırrı nedir?



Yarışma’nın yapılacağı Yassıada’ya sadece yarışma günü dalış yapmamdan dolayı burası hakkında pek fazla bilgim yoktu. Bu dalış noktaları ile ilgili bilgim sadece arkadaşlardan aldığım tüyolardı. Hangi dalış noktasında makro lens, hangisinde geniş açı kullanacağım konusunda tereddüt ettim. Küçük iskelede makro lens kullanmaya karar verdim. Derinlerde birkaç balık ve yengeç karelerinden sonra dalışın sonuna doğru kıyılara bakmaya karar verdim. Bir iki horozbina gördüm; ama pek poz vermeye niyetli değildiler. Yavaş yavaş teknenin yanına geldim. Teknenin tam kıyısında yatay iki kaya parçasının alt kısmında oldukça içerde bana merakla bakan bir horozbina gördüm. Flaş ayarını yaparak bana merakla bakan küçük balığı ürkütmeden birkaç poz aldım. Yer çok dardı ve zor hareket ediyordum. Kayanın altından çıktım ve çektiğim kareleri bir kontrol ettim. Bir iki poz daha almaya karar verdim. Meraklı dostum yerini değiştirmiş bir midyenin yanına geçmişti. Orada da bir iki poz çekerek dalışı bitirdim.




Yavuz PLEVNELİ



Yavuz Bey, siz başarınızı neye borçlusunuz? Fotoğraf yolculuğunuzu ve çekim öykünüzü bizimle paylaşır mısınız?



Tüplü dalışa başladığım ilk sene gördüklerimi dostlarımla paylaşma isteğim ile sualtı fotoğrafına başlamıştım. Beraber daldığım herkes elimde makine ile dalmamı kanıksamıştır. İyisiyle kötüsüyle çok miktarda fotoğraf çektim. Çok iyi bir ekipten Caddebostan Kulübünde sualtı görüntülemenin ötesinde bir fotoğraf semineri aldım. (Sn. Recep Dönmez’e bu konudaki katkılarından dolayı buradan teşekkür etmek isterim.)



Bunca seneden sonra bu sevgimi yarışmalara da yansıtmam bana başarıları getirdi. Yarışmadan önce katıldığım Malezya seyahati foto ağırlıklı bir çalışma olduğundan önemli bir antreman oldu… Denemek isteyip de deneyemediğim bir çok şeyi uygulama fırsatını bu gezide buldum.(Bu açıdan workshop tarzı seyahatleri ileride başarılı olmak isteyenlere öneririm.) Malzemelerimi iyi tanıdıktan sonra böyle bir yarışmaya katılmak için bilenmiştim.



Bu gibi yarışmalar beni hep heyecanlandırır… Yarışma öncesinde de, yarışma süresince de heyecanım doruktadır. Bazen bu yüzden akla gelmedik hatalar yapabiliyorum. Mümkün olduğunca sakin davranıp badim Demir Enbiyaoğlu ile dalışa geçtik. İlk dalışımız Yassı Adanın arka tarafındaydı… Makro objektif kullandım. Umduğum ve aradığım canlılara rastlayamadım.



İkinci dalışımız adanın ön iskelesindendi… O dalışa geniş açı lens ile dalmayı uygun gördüm. Kafamda planladığım bazı kompozisyonlar vardı. Ancak yöreyi iyi tanımam bu konuda avantajım oldu ve ödül aldığım yumuşak mercanlı pozu çekebildim. Dalış günü görüntü oldukça düşüktü, suyun da yeşil efektine kuvvetli bir koyuluk da eklenince aslında istediğim kompozisyonu kurmuştum. Önde kuvvetli bir beyaz, arka fonda yeşil tonunda deniz ve bu görüntüyü tamamlayan badimin dalış feneri… Aynı konu ile ilgili çeşitli çekimlerim oldu. Bunlardan biri ile de jüri özel ödülü aldım.



Burada bana başarıyı getiren ilk unsur, Marmarayı çok eskilerden beri tanımam oldu. İkincisi ekipmanım, üçüncü ve en önemlisi ise suyun yarattığı dramatik efekti tamamlayan kırk yıllık dalış eşim Demir’in duruşu ve ustalığıdır. Başarımı ailemden sonra paylaştığım ilk kişi de, önceki yıllarda birçok ödüller almış bu konuda kitapları olan sevgili dalış badim Fehmi Şenok oldu. Başarımın arkasındaki herkese, özellikle dalışlarda bana ayak uydurmak için dalışlarını başımda bekleyerek geçiren badilerime teşekkür ederim.




Sunum ve Röportajlar : Birgül ERKEN





YAŞAYAN MARMARA DİJİTAL MAKRO



1. Adnan Büyük



2. Yeşim Kutluata



3. Levent Albaş



Jüri Özel Ödülü Levent Albaş



BSK Özel Ödülü Adnan Büyük






YAŞAYAN MARMARA DİJİTAL GENİŞ AÇI



1. Yavuz Plevneli



2. Alpkurt Baranok



3. Özgür Yıldırım



Jüri Özel Ödülü Yavuz Plevneli



Nurdoğan Özkaya Özel Ödülü Saygun Dura





BASKI GENİŞ AÇI


(Önceden Çekilmiş)



1. Saygun DURA- Türkiye



2. Adriano Morettin- İtalya



3. Giacomo Marchione- İtalya



Jüri Özel Ödülü: Patrick Torresan- İtalya





BASKI MAKRO


(Önceden Çekilmiş)



1. Adriano Morettin- İtalya



2. Adriano Morettin- İtalya



3. Giacomo Marchione- İtalya



Jüri Özel Ödülü: Luc Rooman-Belçika





DİJİTAL GENİŞ AÇI


(Önceden Çekilmiş)



1. Filip Staes- Belçika



2. Richard Jaronek-Çekoslavakya



3. Andre Yanco- Türkiye



Jüri Özel Ödülü: Richard Jaronek-Çekoslavakya





DİJİTAL MAKRO


(Önceden Çekilmiş)



1. Giacomo Marchione- İtalya



2. Debi Henshaw-İngiltere



3. Nicholas Samaras- Yunanistan



Jüri Özel Ödülü: Jean Danan-Fransa






PORTFOLYO ÖDÜLLERİ


(Önceden Çekilmiş)



1. Portfolyo


Mirko Zanni – İsviçre















2. Portfolyo ve En İyi Ulusal Ödül


Cenk Ceylanoğlu – Türkiye
















3. Portfolyo


Viora Alessio – İtalya
















Jüri Özel Ödülü


Alice Bochnokova – Çekoslavakya



















Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali9. Uluslararası Marmara Sualtı Görüntüleme Festivali

Oral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak Gerek



“Bu hayatı yaşamak gerek, neyi seviyorsanız, nede aklınız kalıyorsa yapmanız gerek. Ben hep bunu yapmaya çalıştım. Küt diye istemek, küt diye yapmak lazım!”




Halikarnas Balıkçısı’nın;



“Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin



Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin



Senden öncekiler de böyleydiler



Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler…”



dediği yokuşun solunda yer alan tepeden Bodrum’a; Kale’ye, limana, alargadaki guletlere neredeyse kuşbakışı bakan sevimli evlerinde Sevgili Oral Gönenç ve eşi Reyhan Bayındır Gönenç’in konuğuyum.





Oral Gönenç ve Reyhan Bayındır Gönenç



Şebnem Aykol : Merhaba Gönenç Bey, (kendisine Gönenç ismiyle hitap edilmesini tercih ediyor) sizi sırasıyla oyuncak, ahşap ev ve mutfak eşyaları üretimi, fotoğrafçılık, gazetecilik, sonrasında da yazar olarak görüyoruz. Bu süreç nasıl gerçekleşti kısaca bahsedebilir misiniz?


Gönenç : Söylediğinizde eksik var, antikacılığı atlamışsınız. 15 yıl boyunca antikacılık yaptığım bir dönemim var J. Şimdi sorunuza dönecek olursak, aslında hepsi yaşamın akışı ile kendiliğinden gelişti diyebilirim. İnsan işin başında, yaşama başladığında parası olmazsa, diploması olmazsa, okulu yarıda bırakmış birisiyseniz çalışıyorsunuz. En basit, en kolay ne yapılır ise onu yapmaktan başlıyorsunuz. Ben 16 yaşında, cep defteri yapıp, okulların önünde cep defteri sattım. Arkadan küçük oyuncaklar geldi… Satılan satıldı satılmayan sobaya gitti. Derken o iş büyüdü, işçilerin çalıştığı bir oyuncak atölyesi haline geldi. Yirmili yaşların sonlarına doğru, oldukça büyük bir atölyede altı, yedi işçi ile birlikte tahta oyuncak yapıyordum. Derken plastik çıktı, değişik oyuncaklar vs. Sonrasında daha çok mutfak ve ev aksesuarı yapmaya başladım, bu yeni bir pazardı. 1979’da bu işi bitirdiğim zaman on, on iki kişinin çalıştığı dört yüz metrekare büyüklüğünde, Türkiye’deki sayılı atölyelerden birine sahiptim. Ama iş sanayileşince keyif vermemeye başlamıştı, bir yanda da fotoğrafçılık başta olmak üzere özlemini çektiğim işler vardı. Atölyeyi ustabaşıma devredip bunu gerçekleştirdim. Fotoğraf, gazeteciliği getirdi. Basında IFSAK etkinliklerinden söz edilirken fotoğraflarım basılınca alt yazısını, öyküsünü de istediler, öykü röportaj oldu. Bir kaç yıl gazetecilik diyebileceğim işler yaptım. Ardından temelli Bodrum’a yerleşme ve o zaman her şey Bodrum’da yeniden…



Bodrum’a geldiğimde ekonomik açıdan sıfırdım. Ama burada deve nazarlığı yapmaktan başlayıp turist gezdirmeye kadar işlerin sonunda Gümüşlük’teki evim Gönençyalı, antikacı oldu. Bu antikacı dükkanı 15 yılın sonunda Avrupa’da bile tanınan bir yer haline gelmişti. Artık Avrupa televizyonlarında bahsedilen, röportajları yapılan, yerli yabancı seçkin müşteri portföyü olan bir antikacıydım. Derken bu süreç de bitti. Çünkü toplumda sürekli bir devinim var; değer yargıları değişiyor, yeni moda yerler çıkıyor vb. Dolayısıyla sürdürmenin doğru olmadığını düşündüm. Ve yaşım da ilerlediği için yaşıma daha çok uyan, eskiden beri yaptığım yazmaya yöneldim. Bu şekilde 2000’den beri kitaplar yazıyorum. Ege, Bodrum kitapları, öykü kitapları, anılar, hatta yemek kitabım bile var. Bunlar devam ediyor. Şu anda kitapçı raflarında sekiz kitabım var, iki kitabım da hazır, önümüzdeki aylarda onları da basılmış göreceğiz. Bu şekilde devam ediyorum…




Şebnem Aykol : Bereketli bir sessizlik dönemi olmuş sizinki… Kaybolmuş görünüp, üretmeye devam etmişsiniz. Gerçi demin değindiniz ama yine de sormak istiyorum, gündeminiz bambaşkayken (İstanbul, Gümüşlük yaşamı arasında mekik dokurken) fotoğraf yavaş yavaş kanınıza girmiş. Gerçekten de kitabınızda bahsi geçen biçimde, İlyas Göçmen ile kamptaki bir sohbet sırasında mı başladı, yoksa zaten aklınızda var olan bir proje miydi?



Gönenç : Önceden birçok genç gibi benim de basit bir fotoğraf makinem vardı. Ama ne zamanki 1979’da atölyemi devredip özgür olabildim, işte o zaman çoktan beridir istediğim fotoğrafı ciddi biçimde ele almayı düşündüm. O sırada Bodrum’da, Ayaz Kamp’ta İlyas Göçmen’le tanıştım, İFSAK diye bir derneğin olduğunu öğrendim, ilk fırsatta kurslarına katıldım ve fotoğrafçılığımı geliştirdim, kısa zamanda İFSAK’ın sayılı fotoğrafçıları arasına girdim.



Şebnem Aykol : Fotoğrafa ilk başladığınızda tümüyle amatör ruhla fotoğraf çekiyormuşsunuz; doğal yaşam, Milas bacaları, modelli çekimler vs. Sonra ne değişti, daha doğrusu nasıl değişti de fotoğraf gündeminizin baş sayfasına oturdu ve profesyonel olarak yapmaya başladınız?



Gönenç: Şöyle açıklayabilirim, girdiğiniz bir sanat dalına eğer bütün benliğinizi verirseniz, kaçınılmaz süreç benim fotoğrafta başıma gelen gibi gerçekleşiyor. Bunu bir yerde durdurmak tabii ki olası. Bende şöyle oldu; önce önüme gelen her şeyin fotoğrafını çektim. Yeni amatörlerin yaptığı gibi. Bir de benden deneyimli arkadaşlarım vardı, sözgelimi Cengiz Karlıova, onunla fotoğrafa çıkardık. O ne çekiyorsa, durduğu yerde durur, aynısını ben de çekerdim. Sonra Cengiz onları basınca yan yana koyar bakardım; Cengiz nasıl görüyor, ben nasıl görmüşüm. Farkı anlamaya çalışırdım. Sonra bazı şeyleri çekmemeye başladım, sözgelimi çiçek, böcek çekmedim, sokak fotoğrafı yapmadım. En çok modelli çekimler hoşuma gitti. Zamanı, mekânı ayarlayıp ciddi bir meydan okuma olan modelli çekimler yaptım. Bir süre sonra insanlar bir fotoğrafı görünce: Oral Gönenç fotoğrafı demeye başlamıştı.




Şebnem Aykol : Gazetelerin teklifi ile fotoğraf, sonrasında alt yazı, ardından röportajlar gelmiş, biraz anlatır mısınız? (Cumhuriyet Dergi, Cumhuriyet’in Duyduk Gördük köşesi, Hayat Dergisi, Türsab Dergisi, Sanat Olayı, Milliyet Sanat Dergisi”¦) Siz buna hazırmışsınız sanki. Adı geçen çalışmalar ciddi mesai isteyen işler, o ara işinizin boşluğu mu vardı?



Gönenç : Şöyle diyeyim, yaptığım her şeye kendimi çok veriyorum. Gece gündüz gözüm başka şey görmüyor, bir tutku oluşuyor. Atölye de öyleydi, işten başka şey düşünemiyordum. Ne tatil, ne şu ne bu, iyi değil tabii ki. Ama ne var ki ben böyle yaratılmışım J … Atölyede çalışırken aklımdan ne geçerdi biliyor musunuz; bir tane Land Rover araba, içinde bir köpek, bir fotoğraf makinesi, cebimde para ve özgürlük. Anadolu’da dolaşmak, Anadolu’yu yaşamak, fotoğraf çekmek, bakın Ege demiyorum Anadolu… Şanslıydım kısmen gerçekleştirdim, peş peşine iki tane Land Rover’im oldu o zamanlar. Ancak İstanbul’dan Adapazarı’na, Şile’ye kadar yapabildim gezilerimi. O zamanlar Türkiye’de böyle Atlas, National Geographic gibi dergiler yoktu. Bin bir zorlukla abone olunuyordu, döviz yoktu çünkü ülkede. Oradaki gezginlerin, fotoğrafçıların işlerine imrenerek bakar, ben de yapabilsem derdim… Sonrasında atölyeden özgür olunca, hemen İFSAK’dan fotoğraf eğitimi alıp, işin temelini öğrendim, en kapasiteli ekipmanı da edinip, gezmeye başladım. Gezince güzel fotoğraflar çıkmaya başladı. Basında yayınlansın diye değil, sırf amatör amaçla, sevdiğim için çekiyordum. Ama ne oluyordu; İFSAK’da ayın fotoğrafı, yılın fotoğrafı seçilince, şunu bunu kazanınca, ardından sergiler filân, basın bildirileri ile birlikte fotoğraflarım görülmeye başladı. Sonrasında Gönenç, dediler, şu fotoğrafa alt yazı yaz. Peki tamam”¦ Daha önce kitaplarımda da bahsetmiştim, yine anlatayım: Bir gün, erkek dergisi Bravo, “hovarda yaşam” fotoğrafı istemiş, hovarda yaşam nasıl olur diye arşivimden aradım taradım. Buldum götürdüm öyle bir şey, alıp bastılar. Bir gazeteci dostum vardı, bana dedi ki; sen Bodrum’a gidip geliyorsun, orada evin var madem, Bravo Dergisi için bize bir öykü hazırla; bir turist kız bul, başından bir macera geçmiş olsun, göğüslerini açtır, fotoğraflarını çek, altına da bir öykü hazırla dedi. İyi hoş da aylardan Ocak, olacak şey mi turist kız bulup göğüslerini açtırmak? Neyse efendim, onun yerine kalktım on beş gün uğraştım, kuvvet macunlarıyla ilgili araştırma yaptım. Macunu yapanlarla, doktorlarla röportajlar yaptım, dergiler, kitaplıklar filân. Bravo Dergisi bu yazıyı kendi arşivlerinden bol çıplak kadın fotoğrafı ile bastı J.



Sonra o dostum; Lütfü Tunç Cumhuriyet’e geçti. Cumhuriyet Dergi’yi düzenlemeye başladı. Böyle olunca daha çok Bodrum röportajı yapmaya başladım. Bir de Cumhuriyet’te Aydın Emeç’in “Duyduk Gördük” köşesine sürekli malzeme çıkarıyordum, bunlar benim adım olmaksızın basılıyordu. Böyle devam ederken başka dergilerde de yazılarım, fotoğraflarım yayınlanıyordu. Durmadan bir şeyler yazıp üretiyordum o zamanlar…




Şebnem Aykol : Gazetelere, dergilere fotoğraf, yazı ve röportaj ürettiğiniz o dönemde, sonrasında ardı ardına yazdığınız kitaplarınızın ön hazırlığı anlamında, kendinize ayırdığınız bir birikim oluşturuyor muydunuz?



Gönenç : Tabii ki. Ben sık sık İstanbul’dan kaçıp Bodrum’a kendimi atıyordum. Ve İstanbul’da yapamadığım her ne varsa Bodrum’da yapıyordum. Söz gelimi akşama kadar uyuyup, sabahlara kadar yazmak. Bu öykülerin bazısı ilkel biçimleriyle o sabahlara kadar yazmalar sırasında oluşmuştur diyebilirim.



Gönenç Bey’in zarif eşi Reyhan Hanım bu noktada sohbetimize dahil oluyor...



Reyhan Bayındır Gönenç : Ben bir şey söylemek istiyorum. Şu gazetecilik yaptığın dönemdeki iletişim, haber ulaştırma koşullarından biraz bahsetsen…



Gönenç : Tabii, bunlar çok ilginçti. Bodrum’da Gümüşlük’te evim olduktan sonra ben çoğunlukla bu bölgede oluyorum, buraya gelen Cumhuriyet’in muhabirleri olduğu zaman bana önceden söylüyorlardı, telefon ediyorlardı diyemeyeceğim, yoktu çünkü. Gönenç diyorlardı, Sarıgerme’de bilmem ne protestosu var, oraya gidip fotoğraf çeker misin? Bayıldığım iş. Küçük bir Amerikan Jeep’im vardı o sıralar, hemen atlıyordum, Dalaman’da gelen muhabiri uçaktan alıyordum, onunla Sarıgerme’ye gidip röportajları yapıyor, fotoğrafları çekiyorduk. O zaman filmler İstanbul’a gidecek bir otobüsün şoförüne verilir, şoför onu ön gömlek cebine koyar, gazetenin adamı da Topkapı otogarında gelen arabayı bekler, filmleri alır gazeteye ulaştırırdı. O zaman cep telefonları yok, gazeteciler haberi telefona okurlardı. Basın tercihli telefonlar vardı, postaneye gidersiniz basın kartınızı gösterirsiniz, sizi sıranın önüne alırlar. Bu koşullar vardı o zamanlarda…



Şebnem Aykol : Ama sonuçta sistem işliyordu değil mi?



Gönenç : Evet, hem de gayet güzel işliyordu J. Akşam Bodrum’dan otobüse, hatta garın çıkışındaki oturan adama verdiğiniz film, en çabuk gidecek araca verilir, o araçtan İstanbul’da Topkapı otogarının giriş kapısındaki adama bırakılırdı. Orada bütün gazetelerin filmleri beklerdi. Gazetenin adamı gelince filmi kapar, gazeteye banyoya götürürdü. Böyle çok ilginç bir iletim sistemi vardı işte…




Şebnem Aykol: Bir dönem fotoğraf yarışmalarına düzenli olarak katılıp ödüller alıyor, sık sık sergi açıyormuşsunuz (hem bireysel, hem de Diatek olarak), tüm bu süreci nasıl yaşadınız, ivme nasıl birdenbire yükseldi? Tüm bu süreçte sizi en çok etkileyen anınız nedir?



Gönenç : Başka işim yok, cebimde de para çoktu o zaman… Makinelerim var, yolculuk özgürlüğüm var, insanın kendini bir tür ifade etmesi ise sanat; ben de onu o koşullarda fotoğraf ile yapmaya çalışıyordum. Yurtdışındaki yarışmaların tümüne katılırdım, kimine 3 dolar, 5 dolar, 20 dolar para gönderilirdi. Bir de onların tüyosunu alırdık, şu ülkedeki şu yarışma jürisi Türkiye’ye sempati duyar, oraya katılırsan bilirsin ki mutlaka bir sergileme alırsın mesela. Dayanışma vardı fotoğrafçılar arasında. Oraya gönderirdik. Ortak sergilere fotoğraf istenirdi. Büyük bir disiplinle çalışır, tertemiz ve zamanında verirdim işleri. Bu, sanat dışı işlerle yıllarca uğraştıktan sonra bir açlık haliydi aslında. Bunları yaparken 40’lı yaşlarımı sürüyordum. Antalya’da ödül töreni olsa kalkar gider, hiç üşenmezdim. Bu benim için orada gidip ödülü almaktan öte fotoğrafı solumak, oralarda fotoğraf çekmek, bir fotoğrafçı olarak fotoğrafı simgelemek önemliydi…




Reyhan Bayındır Gönenç: Eğer bölmüyorsam buna bağlı bir şey sorabilir miyim? Peki, bu yarışmalara katılırken, özellikle bu yarışmalar için hazırlanır mıydın yoksa mevcut fotoğraflarınla mı katılırdın?



Gönenç : Bazı yarışmalar konuludur, bazılarında ise konu serbesttir. Konu serbest olanlara kolaylıkla arşivinizden seçip verebilirsiniz. Konulu yarışmaların ise çok önceden açıklaması yapılır ve gezilerinizde ona yönelik fotoğraf arar, ona yönelik fotoğraf çekmeye çıkarsınız. Ben ikisini de yapıyordum, örneğin Eczacıbaşı albümüne “Camiler” konusu verilmişti o sene. Ben kırk, elli tane cami fotoğrafı çekmiştim, Şakir Bey hiçbirini koymamıştı, koymayabilir tabii seçim onun J.



Muğla I. Sanat Kültür Festivali ilginçtir. Fotoğraf yarışması da vardı festival kapsamında, ancak kaç fotoğrafla katılacağımızı söylememişler. Ben otuzdan fazla fotoğraf, iki kaset diapozitif yolladım. Sonuçta on tane ödül kazandım orada (gülüşmeler), üç tane de arkadaşlarım kazanmıştı. Kendim ve onların adına ödül almaya on üç kez sahneye çıktım, arkalardan yuh sesi geliyordu!



En çok etkilendiğim anımı sormuştunuz, kesinlikle o on ödülü birden aldığım yarışmadır. Yalnız orada tek bir şeye pişmanımdır. Muğla’nın o Keyfoturağı denen yazlık bölgesinde o akşam tören yapıldı, karikatüristler, fotoğrafçılar, ödüllerini aldı. Ertesi gün Muğla basınında “İstanbullu bir fotoğrafçı arkasından yuh sesleri ile bütün ödülleri aldı gitti” diye haber çıktı. Halbuki ben Bodrumlu, yani Muğlalıydım, Bodrum’da ev alır almaz nüfus kaydımı Bodrum’a almıştım, çıkarıp göstermeliydim, mikrofonu elime alıp: “Sonradan olma da olsa Bodrumluyum, yürekten Bodrumluyum.” diyemedim, içimde kaldı.





Şebnem Aykol: Fotoğraflarınızın baskılarını siz mi yapıyordunuz?



Gönenç : Hayır, hiç bir zaman fotoğraf basmadım. O teknik bir iş, ben kimyayı, karanlık odayı, karanlıkları sevmiyorum J. O işi çok iyi yapan ve seven arkadaşlarım yapıyorlardı. Burada özellikle Cengiz Karlıova’ya bastığı güzel fotoğraflarım için teşekkür etmek istiyorum.



Şebnem Aykol : Tüm bu çalışmaların arasında 1984’te Cengiz Karlıova, Metin Cenkmen ve Cengiz Akduman ile Diatek Diapozitif Merkezi’ni kurmuşsunuz. Bu fikir nasıl oluştu, tümüyle stok fotoğraf amaçlı bir merkez miydi?



Gönenç : Evet, dış ülkelerde fotoğraf ve dia arşivleri olduğunu duyuyorduk. Ve basının, broşür yapan firmaların, reklamcıların, ajansların bu arşivlerden fotoğraf aldıklarını biliyorduk. Bizim dördümüzün de güzel birer arşivi oluşmuştu, özellikle turizm fotoğrafları. Aslında en çok da onlara talep vardır. Dedik dördümüzün fotoğraflarıyla bir arşiv kuralım. Biz dört arkadaş bir araya gelip birleştik. Adını da diskotekten alıntı yapıp “Diatek” koyduk. Orada bir buçuk sene yönetici olarak çalıştım. Diatek’te satılacak gibi fotoğraflar da çekiyorduk, medyanın kullanabileceği gibi. Medyada çok fotoğrafımız kullanıldı.



Şebnem Aykol : Peki bu merkezde sadece siz, dört fotoğrafçının fotoğrafları mı vardı, yoksa, dışarıdan da arşive katkı kabul ediyor muydunuz?



Gönenç : Dışarıdan da alıyorduk, biz kuruculardık. İsteyen herkes Diatek arşivine katkıda bulunabiliyordu. Ama bir fotoğraf, ama bin fotoğraf, alıp satışa koyuyorduk. Satıldığı zaman bizim yüzdemiz vardı, fotoğraf sahibinin payı vardı. Bu şekilde bir kontrat dahilinde sistem çalışıyordu. Güzel işler yaptık. Türkiye’de o zaman birkaç ajans daha oluştu, sonra internet paylaşımı çıktı. O iş farklı hale geldi.




Şebnem Aykol : Ben de size bu konuyu soracaktım, aradan gecen 25 yıl sonrasında stok fotoğrafçılığı ve Türkiye’deki durumu hakkında görüşleriniz nelerdir?



Gönenç : Ben o dönemde İstanbul’la ilişkilerimi kestim. Diğer Diatek ortağı arkadaşlarım değişik iş alanlarına girdi, kimisi Türkiye’den ayrıldı. Ben Cengiz’in(Cengiz Karlıova) bu işi devam ettirebileceğini düşünüyordum, Cengiz’in üstlenmesini önerdim. Cengiz bir süre devam etti, sonra o da bıraktı. Ben fotoğraflarımı geri aldım, uzun süre sakladım, hâlâ biraz var. Geçen sene İstanbul’da bir ajansa gönderdim, onlar hepsini taradılar, cd’lere çektiler tüm dialarımı. Ancak bu iş olmayacak, internet çıktığından beri hiçbirisi, kimseninki satılmıyor dediler ve geri verdiler.



Şebnem Aykol : Yine 80’lere geri dönecek olursak, Aynı yıl içinde AFIAP unvanına layık görülmüşsünüz ve İFSAK yönetim kurulunda görev yapmışsınız. Sonra da tüm bunlardan kopuş, Diatek’ten ayrılış… Fotoğraf ile tutkulu bir ilişkiniz olmuş, inişli ve çıkışlı, bu kadar yoğun ve tatmin edici bir süreci yaşarken neden sessizce geriye çekildiğinizi merak ediyorum.



Gönenç : Dikkat ediyorum da, yaptığım tüm işlerde zirveye çıkıp, düşmeden kendim iniyorum aşağıya J. Ama tabii fotoğraf öyle bir şey değil, fotoğraf ömür boyu yapılan bir şey. Yalnız İstanbul’dan kopup Bodrum’a geldiğim zaman, buradan da aynı yoğunlukta fotoğraf yapmayı çok denedim. Fakat düşünün o zaman dia banyosu sadece İstanbul’da Hürriyet Gazetesi’nde ve başka bir yerde daha vardı. Filmleri buradan yolluyorum, gelmiyor hemen, bir ay geçiyor. İşte nasıl söylesem, burada yeni bir meslek sahibi olmak lazımdı ekonomik nedenlerle. Ben de antikacılık yapıyorum, Anadolu’da dolaşıyorum, karda kıyamette, kışta. Hem fotoğraf çek, hem o işi yap, olmuyordu. Gittiğim yere yetişemiyorum, ne fotoğrafı tam anlamıyla yapabiliyorum ne antikacılığı. Çok denedim, hem ekonomik hem de duygusal anlamda çok düş kırıklıkları ve kayıplar yaşadım. Yapacak bir şey yoktu, fotoğrafa ara vermek gerekti. Şimdikilere bu çok acayip gelebilir ama o zamanlar her şey analogdu, maddeseldi. Maddeyle yapıyordunuz, internetten tık diye yapamıyordunuz. Olmuyordu, içim yana yana fotoğraf makinemi elden çıkardım. Bir süre sonra bir kez daha denemek istedim, yeniden ekipman edindim, bir daha denedim. Olmadı da olmadı. En sonunda yapacak bir şey yok, dedim ve küçük bir makine aldım. O hep çantamda, benimle beraberdi. O şekilde kopmadım ama, sanat fotoğrafı da yapamadım. Yakın zamanda yeni bir makine daha aldım, tekrar fotoğraf yapmaya başladım. Ancak şu var ki, şimdi de enerjim eksik, enerjimin yettiği kadarı ile bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama ne olur, bilemem…




Şebnem Aykol : En azından vakit ayıramama, fotoğraf yapamama iç huzursuzluğunu çözmüşsünüz, bu bile yeter değil mi?



Gönenç : Elbette.



Şebnem Aykol: Ve gelelim sonrasına, “Bodrum’da Yeniden” ile başlayan kitap serüveni ardı ardına yayınlanan kitaplarınızla devam etti. Öykücülük nasıl başladı? Hele ki otobiyografik bir başlangıç oldukça zor bir şey. Fotoğrafla bağların zayıfladığı dönemlerde mi gelişti, yoksa öncesinde azar azar biriktirmeye başlamış mıydınız?



Gönenç : Çok zor bir soru. Nasıl desem?…



Şebnem Aykol : Hayatınızın tümünü gözden geçirip, hesaplaşmak gibi bir durum muydu bu başlangıç?



Gönenç : Anlaşıldığı üzere renkli bir yaşamım oldu bu güne kadar. E, tabii bu renkli yaşamda da bir sürü renkli anı oldu. Bunların kaybolup gitmesine, zamanla unutulmasına gönlüm razı gelmiyordu. Bunları belgelemek istedim. En güzel belgelemek de öyküleştirerek oldu. Bu nedenle öykülerimde, bir yerlerde mutlaka bir parçacık anı bulunur, sıkışmıştır orada. Küçücük bir anıdan kocaman öyküler çıkıyor. O öyküler bir kaç kitap oldu, ardından öykü yapmak için anı yaşamak gibi bir şeye girdim. Bu şekilde sürüyor. Oturup masa başında değil de, yaşanmış bir şeyleri öykülemeyi tercih ediyorum.




Şebnem Aykol : “Bodrum’da Yeniden”den sonrakilerde, anıları şahsınızdan ötede ama size ait bir şeyleri de içerir halde ortaya koymak gibi mi?



Gönenç : Evet, evet… Şimdi de öykülerime bakılırsa; hep bir adam vardır, yalnızdır, yolculuklar vardır, Ege çoktur, ikili insan ilişkileri vardır. Benim öykülerimde kalabalıklar yoktur, örneğin beş kişi birden konuşmaz hiç bir zaman… Bu benim yaşamım zaten, ben evimizde bile iki değil, bir çifti ağırlamayı severim. Çünkü tadına öyle varabiliyorum, öykülerimde öyle.




Şebnem Aykol : Peki az önce, bir dönem fotoğraf yapamadım dediniz, fotoğrafla bir şekilde kendinizi ifade ediyordunuz. Fotoğrafla bağlarınızın uzadığı noktada mı öykücülük başladı? Hani kendini ifade etmenin başka bir yolunu bulmuş olmak gibi…



Gönenç : Yok, bu bende hep vardı. Dediğim gibi ben hep yazardım. Fotoğraf yaparken de Gümüşlük’e gelip, sabahlara kadar yazıyordum. Ama bir şey yapmak, kitap yazmak amacıyla değildi. Öykü kitapları aklımın köşesinden geçmiyordu. Bir de şöyle bir şey var, bir defada bir iş yapmayı seviyorum. Tutku olunca tek bir şeye kapılıp gidiyor insan… Antikacılık yaptığım dönemde de bu böyleydi, öyle işler yaptım ki… Bodrum’un yirmi beş kilometre ötesindeki bir köyde, Gümüşlük kıyısında, merkezin iki yüz metre ötesinde evlerin arasında böyle bir dükkan nasıl iş yaptı ben hâlâ hayret ediyorum. Öyle zamanlar oluyordu ki, bu kadar parayı ne yapacağım dediğim zamanlar olmuştu. Ama neden? Kendimi çok veriyordum. Bütün benliğimle o işi iyi yapmaya uğraşıyordum. O zaman işte ne öyküye, ne de fotoğrafa yer vardı. Ve antikacılık dönemini kendi isteğimle kapatınca her ikisi de hemen geri geldi J.



Son 6 aydır, elim klavyeye değmedi. Yeni taşınmış olduğumuz bu evin işleri ile uğraştım. Ev bitti, eşimle çok yorulduk. Bodrum’dan bu yaşımda arabaya atlayıp on üç saat araba kullanarak İznik’e gittim. İznik’te bildiğim göl kıyısı bir motele yerleştim ve tam bir hafta orada başka bir şey yapmaksızın kitap okudum. Sabah yürüyüşümü saymazsanız, besi kazı gibi elli metrelik bir çemberin içinde akşama kadar kitap okudum. Kapat aç yaptım kendime… Oradan gelir gelmez de hemen yazmaya başladım.




Şebnem Aykol : Kitaplarınızda özellikle de Bodrum’da Yeniden kitabınızda fotoğraflara yer vermemişsiniz, neden?



Gönenç : Bodrum’da Yeniden’in ilk baskısı fotoğraflıydı. Sonra ikinci baskıyı başka bir yayınevi yaptı. Onlar fotoğraf koymasak olur mu dediler, ben de onayladım. Biraz da kitapta fotoğrafa karşıyım. İnsanlar öyküleri fotoğrafla bütünleştirip hazır görüntü almasınlar, düşlerinde yaratsınlar diyorum.



Şebnem Aykol : Geçenlerde elime “Dünden Bugüne Bodrum Manzaraları” isimli fotoğraf albümü geçti, katkıda bulunanlar içinde sizin de adınız geçiyor. Yeni fotoğraflarınızdan mı, arşivinizden mi?



Gönenç : Var mıydı o albümde fotoğraflarımdan?



Reyhan Bayındır Gönenç : Fotoğraf vermiştin, istemişlerdi ya Gönenç’ciğim… Daha ziyade eski Gümüşlük dialarından almışlardı.



Gönenç : Benim arşivimde pek fotoğraf kalmadı. Diatek dönemi satıldı fotoğraflarım. Çoğunlukla Diatek için çekim yapıyordum, kendim için ayrı bir arşiv oluşturmamıştım. Bütün fotoğraflarımı Diatek’e verdim, ve onlarda satıldı hep. Bu nedenle arşiv oluşturacak kadar birikimim yok.



Şebnem Aykol : Çok yazık… Çok güzel zamanlarda çok gezmişsiniz. İnanılmaz bir foto belgesel arşivi olacakmış elinizde.



Gönenç : Ben arşivci değilim, ben öykücüyüm, gazeteciyim…



Şebnem Aykol : Yani günü yaşarım diyorsunuz.



Gönenç : Aynen öyle! Bir de yakın tarihi yazarım kendimce…





Şebnem Aykol : Tekrar fotoğrafa dönecek olursak, filmli makine kuşağından geliyorsunuz. Dijital tercihiniz nedir, kullanıyor musunuz? Şu an kullandığınız ekipmanlar nelerdir?



Gönenç : Dijital kullanıyorum. İlk dijital makinem düştü kırıldı. Şimdi yeni bir tane edindim. Olympus SP 590UZ harika bir makine. 26-700 zoom özelliği var. Gerçi fotoğrafçıya pek bir iş bırakmıyor, ama hiç bir şeyi kaçırmamamı sağlayacak kadar da taşıması kolay…



Şebnem Aykol : Gönenç Bey, sizce neyi, nereden ve nasıl yakaladınız da böyle her şey hem fotoğrafçılık da, hem de öykücülük aldı başını gitti?



Gönenç : Ben kendimi o kadar almış başını gitmiş denecek kadar başarılı hissetmiyorum. Ama elimden geleni yapmaya çalışıyorum, fotoğrafçıyken neredeyse tuvalete bile sırtımda fotoğraf makinesi çantamla giderdim. Ne oluyor o zaman, iyi iş çıkıyor işte, tüm kapasitenizi ona harcayınca, başka bir şey gözünüzde, gönlünüzde olmayınca, bir de bahsettiğimiz kapasite iyice bir kapasiteyse oluyor.



Öyküye dönecek olursak aynı şey, yazdıkça aklıma daha çok şey geliyor, yazdıkça ürüyor ve aklıma yenileri geliyor. Derken yenileri ekleniyor. Yaşam biçimi haline getirip onunla yatıp, onunla kalkınca, evde eşinizle bile öykü konuşunca, bazen bir sözcükten bile bir öykü çıkıyor. Sonuçta eğer işlerim başarılı olarak nitelendiriliyorsa, bunu konuda yoğunlaşmaya bağlıyorum.




Şebnem Aykol : Yazılarınızda hep bir naiflik var sanki…



Gönenç : Evet ben böyleyim. Ben anlaşılmak istiyorum. Anlaşılmadığım için büyümek istemiyorum. Siz, ben, o beraber okuyalım yazalım, fotoğraf çekelim güzel güzel yaşayalım. Tavır koymalar filan, ne bileyim bana göre değil, ben içtenliği önemsiyorum. Fotoğraflarımda da, öykülerimde de öyle. Sıcak ve güzellikleri çağrıştıran, samimi işler yapmak istiyorum. Ben sıradan bir insanım, sıradan insanların sıradan öykülerini yazıyorum, sıradan fotoğraflarını çekmeye çalışıyorum.



Reyhan Bayındır Gönenç : Gönenç’in yaşam tarzı bu zaten. İnsanın yaşam biçimi, yaptığı işin de belirleyicisi oluyor, değil mi?




Şebnem Aykol : Bodrum’da Yeniden kitabınızdan okuduğum kadarıyla hep de öyle yaşamaya çalışmışsınız. Son sürat slalomlar yapıp, sıradanmışçasına yaşamışsınız J.



Gönenç : Ben eğer İstanbul’da kalsaydım, belki tanınmış bir profesyonel fotoğrafçı, ama ölmüş bir insandım. Çekler, faturalar, muhasebeciler, şunlar bunlar, bir alay sıkıcı ticari işler içinde herhalde sanatsal faaliyetlerimi yerine getiremezdim. Şebnem Hanım, bu hayatı yaşamak lazım. Neyi seviyorsanız, nede aklınız kalıyorsa yapmanız lazım. Ben hep bunu yapmaya çalıştım. Bir de küt diye istemek, küt diye yapmak lazım. Sözgelimi şimdi ilk fırsatta yapacağım şey; Bodrum otogarına gitmek… Yanımda küçük bir yolculuk çantam ve fotoğraf makinem olacak. Bir de küçük teyp, sayıp bir, iki, üç, dört, beşinci otobüse bineceğim. Nereye gittiği benim için önemli değil, nereye giderse gitsin, gidip bakacağım… Sonunda belki bir şey çıkmaz ama, yine de böyle şeyleri sonunu bilmeden yapabilmek güzel…



Ben her şeyi bırakıp İstanbul’dan Bodrum’a gelirken, evi, işi, sevgilileri, fotoğrafı, basını, İFSAK’ı, hepsini geride bıraktım. Beş param da yoktu diyebilirim. Maddi anlamda son derece yüksek standartları olan bir hayatı bıraktım, övünmek gibi olmasın. Çooook da iyi yapmışım, buraya geldim, mantar toplayıp yedim, yoktu param. Öyle inanıyordum ki hayata, yanıltmadı beni… Sarıldınız mı oluyor diyorum J.




Biz Gönenç Bey’le söyleşimizi sürdürürken arkadan nefis kokular geliyor, ve Reyhan Hanım bizi çay keyfi için masaya çağırıyor… Çayımız, kekimiz, fırında ekmek üstü yumurtalı peynirler ve daha güzeli gözlerinin içi gülen iki zarif insanla beraber Bodrum’dayım, daha ne isteyebilirim…



Şebnem Aykol : Fotoğraf ve yazarlığınız ile ilgili geleceğe dair projelerinizden bahseder misiniz? Ya da şöyle sorsam, fotoğrafla ilgili şunu da yapabilirdim, yapmadım içimde kaldı dediğiniz bir şey var mı?



Gönenç : Var… Olmaz mı? Ben iyi bir kadın fotoğrafçısıyım. Nü fotoğrafında başarılıydım bir zamanlar. Kolay değil ama eğer olursa, yine o konuda çalışmak istiyorum. Düşündüğüm mekânlar, oralarda çalışmayı istediğim modeller var. Daha seçerek fotoğraf çekmek istiyorum. Portfolyo çalışmak istiyorum. Şimdi yüzeyleri, duvarları çekiyorum. Yazmaya gelince; bir ayyıldız öyküsü çalışıyorum. Aynı zamanda kitabım devam ediyor. Sürekli yazıyorum, yeterince biriktiğinde kitap olacak şekilde hazırlıyorum, kısaltıyorum, uzatıyorum, sözcük sayılarını kontrol ediyorum. Kendi redaksiyon işlerimi yapıyor, sonra yayınevine basılması için teslim ediyorum. Ve bu şekilde devam etmeyi istiyorum…



Şebnem Aykol : Gönenç Bey, bitmesini istemediğim ama tekrarlanacağına inandığım tatlı sohbetimiz, paylaşımınız ve özellikle de misafirperverliğiniz, için size ve Reyhan Hanım’a çok teşekkür ediyorum…



Gönenç : Ben de size teşekkür ediyorum.




Röportaj : Şebnem AYKOL




Oral Gönenç Kitapları:



Bodrum’da Yeniden


Öyküleriyle Uydurma Yemekler


Ege Kokan Öyküler


Ege’ye Bıraktım Kendimi


Senin Tahta Atın Var mıydı?


Mavi Öyküler


Turkuaz Öyküler


Bodrum Otobüsü Kızları











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Oral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak GerekOral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak Gerek

İbrahim Demirel : Beyaz



İmren Doğan ve İbrahim Demirel



Fotoğrafta kırk yılı geride bıraktınız. Bu kırk yıla dair sizi ve en şaşırtan ve üzerinde en çok düşündüren olay nedir?



Fotoğrafa dair bu duyguları yaşadığım pek çok an ve olay olmuştur elbette ama kızım Ayla’nın kırk yıl kutlamalarına dair bana yaptığı sürprizin nasıl bu kadar gizlilik içerisinde hazırlanabildiğini hala anlayabilmiş değilim.



Galeri Sanatyapım’da yıllardır beraber yürütüyoruz işleri ve sürekli birlikteyiz. Pek çok dostumuzu, bana bir şey belli etmemeleri konusunda sıkı sıkı tembihleyerek aylar öncesinden galeride vereceği sürpriz parti için davet etmiş. Fotoğrafa başladığım yıllardan başlayarak bugüne dek çektiklerimden kırk fotoğraflık bir sergi hazırlamış. Bu fotoğraflarla beraber kırk kişiden bana dair aldığı görüşlerle birlikte serginin kataloğunu bastırmış; adı “kırk”. Anlayacağınız “kırk” sihirli rakamdı ve bütün düzenlemeler “kırk” üzerine yapılmıştı. Sonradan anladım neden benim şehir dışı çekimlere gitme konusunda teşvik ve program yapmam konusunda sürekli yardımlar aldığımı. Hatta zaman zaman ufak tefek sorunlar çıkararak beni galeriden uzaklaştırdığını.” Kendirciler” çalışmam için gittiğim Antep’ten dönüşüme denk getirilmişti her şey. Uçakla gelmem planı bozuyor diye araçla seyahat etmek zorunda bırakılmışım meğer. Perişan halde döndüğüm yoldan galerinin kapısını açmamla beraber yanan ışıklar ve yüzlerce dostumun gülen yüzlerine karşılık benim şaşkın bakışlarım uzun süre akıllarda kalmış.



Ya sizi en çok üzen olay?



Merter Oral’ı kaybedişimiz”¦



Siz fotoğrafın daha çok hangi yönünü önemli buluyorsunuz?



Belge niteliğini de çok önemsiyorum. Sanat olduğu kadar belge niteliği de taşıyan fotoğrafın en önemli fonksiyonlarından biri de tarihe şahitlik edip bugünlere taşıması zira.



Size göre iyi fotoğrafın tanımı nedir?



Bana sorulduğunda hep aynı şeyi söylerim; Teknik, içerik, biçimdir fotoğrafı sanat eserine dönüştüren. Ve tüm dünyada iyi fotoğrafın tanımı aynıdır; iyi bir kompozisyon, iyi bir teknik.



En çok feyz aldığınız, sizi bilgilendiren ya da size en fazla şeyi öğrettiğini düşündüğünüz usta kimdir?



Bugünkü Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, benim öğrencilik yıllarımda Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu olarak eğitim verirken orada Temel Sanat Eğitimi Hocamız Herr Schleminger ve Grafik Hocamız Herr Niemann’dan ders almak büyük bir şanstı ve tüm yaşamımı, sanat çalışmalarımı derinden etkilemiştir.



Fotografta alınan ödüllerin ve FIAP, AFIAP, EFIAP, HonEFIAP gibi dağıtılan ünvanların önemi nedir sizce?



Benim için ünvanlar, ödüller önemli değil. Tüm sanat dallarında bir-iki ödül aldıktan sonra unutulup giden pek çok insan var. Önemli olan, tutarlı bir biçimde çalışmalarını geliştirerek sürdürebilmek, ödül aldığınız sanat dalında bir yarışmacı gibi davranmak yerine, sanatı yaşam biçimi haline getirmektir. Ödüller, ünvanlar gelip geçicidir. Arkanızda bırakacağınız kalıcı işler, yetiştirdiğiniz insanlar, topluma, ülkeye, insanlığa katkılarınız varsa yaşamın en büyük ödüllerini almışsınız demektir.



Pek çok yarışmada jüri üyeliği yapmaktasınız. Fotoğraf yarışmalarında jürinin objektif olduğunu düşünüyor musunuz?



Hayır, düşünmüyorum. Her jüri oluşumundan aynı fotoğraflar için değişik sonuçlar çıkabilir. Jürinin toplandığı andaki koşullar, jürinin uyumu (ya da uyumsuzluğu), tartışmalar, çatışmalar, sürtüşmeler sonucu belirlediğinden jürinin objektif değil sübjektif olduğunu düşünüyorum.



Fotoğraf derneklerinin işleyişinde veya yönetim erkinde ne gibi eksiklikler görmektesiniz? Bu yönde tespitleriniz var ise, eksiklerin giderilmesi için ne gibi açılımlar yapılmasını öngörürsünüz?



Derneklere üye değilim. Ancak, zaman zaman danışmanlık, onur üyeliği söz konusu olabiliyor. Davet edildiğimde elimden geldiğince dia gösterisi, söyleşi, sergi gibi etkinliklerle dernek üyesi gençlere bilgimi aktarmaya çalışıyorum. Derneklerin işleyişine gelince, ağırlıklı olarak kurs çalışmalarıyla varlığını sürdüren derneklerde verilen eğitimlerin mutlaka sanat eğitimi almış, teknik kadar sanatsal alt yapıya da sahip kişilerce verilmesi gerektiğine inanıyorum. Fotoğraf öğrenimi için yalnızca teknik bilgi edinmek yeterli olamamaktadır. Fotoğraf görsel bir iş ve görmeyi, bakmayı bilmenin yolu da seçici algının, görsel algının geliştirilmesinden, bunun yolu da en azından temel sanat eğitiminden geçmekte.



Sanatsal etkinliklerin paylaşımını nasıl yaşıyorsunuz?



Üniversiteler, fotoğraf dernekleri, her alanda faaliyet gösteren çeşitli sivil toplum örgütleri davet ettiklerinde, sergi, dia gösterisi, söyleşi gibi taleplerine cevap vermeye çalışarak gençlerin yetişmesine katkıda bulunmaya çalışıyorum. Bu etkinliklere katılmak benim için dayanışmayı ifade ediyor ve sık seyahat etmenin yorgunluğunu büyük bir keyfe dönüştürüyor.



Fotoğraf makinesi olmadan sokağa çıkıyor musunuz? Yanınızda fotoğraf makinesi olmadığı için çekemediğinize hayıflandığınız bir kare var mı, bize bunu tanımlar mısınız?



Her zaman fotoğraf makinesiyle sokağa çıkmam. Fotoğraf çekmek amacıyla çıktığımda yanımda makinem vardır.



Fotoğraf çalışmalarınızda ekipmanı önemser misiniz? Çok eski teknoloji, hantal ve kimsenin ilgisini çekmeyecek kadar ucuz bir fotoğraf makinesi ile yapılan çalışmaların niteliği daha düşük olur denebilir mi? Yoksa usta bir fotoğrafçı için böyle şeylerin önem yok mudur sizce?



Hayır, önemsemiyorum. Son teknolojiye sahip olmak daha iyi fotoğraf çekmek anlamına gelemez. Ustalık, deneyim, birikim, teknik bilgi ve bakmayı bilen bir göz gerektirmektedir. Marka ile teknolojiyle artan (ya da eksilen) bir ustalık söz konusu olamaz.



Fotoğraf yaşamınızın çok büyük kısmı analog sistemle gerçekleşti. Dijital sistemin çıkışında, birçok insan bunun fotoğraf olmadığını, sayısal sistemin başka türlü isimlendirilmesi gerektiğini söyledi. Siz dijital için ilk zaman nasıl tepki verdiniz, şimdi ne düşünüyorsunuz dijital sistem için?



İçerik açısından çektiğim fotoğrafta bir değişiklik yok. Yeni bir teknolojiyi, yeni ekipmanı kullanmayı öğrenmek, acemilik giderilinceye kadar bir tedirginlik yaratıyor, o kadar. Şu anda hız kazanmak, film kullanmamak, banyo sürecinden kurtulmak, çektiğinizi hemen görebilmek gibi dijital sistemin kolaylıklarından yararlanıyoruz. Ama analog sistemin de kendine göre bir tadı olduğunu düşünüyorum. Özellikle, kağıdın üzerinde fotoğrafın oluşumunu gözlemlemek gibi heyecan verici tarafları vardı.



Sanal (internet ortamında) fotoğraf paylaşımları için ne düşünüyorsunuz? Takip edebiliyor musunuz?



Hayır, internete girecek zamanım olmuyor.



Genç kuşak fotoğrafçıları genel olarak değerlendirip, kendi kuşağınızın hem koşulları hem de ortaya konan çalışmaların niteliği ile kıyasladığınızda, nasıl bir değerlendirme çıkar ortaya?



Bizim kuşağımız, teknikten kimyaya her şeyiyle fotoğrafın emrindeydik. Her şeyi kendimiz hazırlamak zorundaydık. Usta-çırak ilişkisiyle eğitim vardı. Oysa şimdi fotoğraf ve teknoloji gençlerin emrinde. Genç kuşak, hem teknolojinin hızından yararlanıyor, hem daha çok eğitim olanağına sahip. Akademik yaşamda bir yeri var, fotoğraf eğitimi veren kurumların sayısı artıyor. Kurslar veriliyor. Örgütlenme sağlandı, federasyon var, derneklerin ve üyelerinin sayısı giderek artıyor, Ulusal ve uluslararası yarışmaların sayısı arttı, gençler teşvik ediliyor. Uluslararası fuarlar kuruluyor. Ticaret alanında fotoğrafın kullanım alanları sayısal olarak da boyutları itibarıyla da genişliyor: Sayısız dergi, gazete, internet, reklam malzemesi, dev billboardlar var. Artık, fotoğraf satın alan koleksiyonerler var ve sergileri, dia gösterileri, kitaplarıyla fotoğrafın da sanat piyasasında bir yeri var. Fotoğraf müzeleri var.



Ben ne çekeyim diyenlere tavsiyeniz nedir?



Tavsiyem, çekmek istedikleri şeyi kendilerinin belirlemesidir. Başkalarının tavsiye ettiği konuyu değil, kendilerinin istediğini, gördüğünü çekmeleri onları başarılı kılacaktır.



Günümüzde birçok fotoğrafçı var. Bunların arasında yeni yetişen genç fotoğrafçılar ağırlıklı. Onlara fotoğraf eğitimleri ile ilgili neler önerebilirsiniz veya bir fotoğrafçı mutlaka eğitim almalı mı sizce?



Yalnızca teknik değil, göz, beyin eğitimlerini de ihmal etmemeleri gerek. Mutlaka temel sanat eğitim almaya çalışmalıdırlar.



Fotoğraf sanatında “Akademi”nin yeri nedir sizce? Bu soru bağlamında alaylı ya da mektepli olmak neyi değiştirir?



Günümüzde artık ”mektepli” olmak her alanda önem kazanıyor. Hatta mektepli olmak da yetmiyor, “Yaşam boyu eğitim” felsefesi yerleşiyor. Çağın hızla gelişen teknolojik koşullarına ayak uydurmak zorundayız. Teknoloji, en uzak mesafeleri bile yakınlaştırıyor. Hızlanan ve yaygınlaşan ulaşım ve iletişim araçları; televizyon, uydular, internet, uçaklar, hızlı trenler, dünyayı küçük bir köye dönüştürüyor. Herkes anında her olaydan haberdar olabiliyor. Bilgi bombardımanından kurtuluş yok. Bu koşullarda “alaylı” olarak bir süre idare edebilen kişi, kısa süre sonra kaçınılmaz biçimde çalışma yaşamının dışında kalmaya mahkum olacaktır. Her alanda eğitim, branşlaşma ve uzmanlık önem kazanıyor. Kullanılmayan bilginin elbette önemi yok. Yaşam pratiği elbette çok önemli ama yalnızca “alaylı” anlayışıyla bir hedefe varmak artık imkansız görünüyor.



Virtüöz ölçüsünde usta bir fotoğrafçının birbirinden güzel porfolyolarını incelerken, izlerken ne düşünürsünüz? Bu usta bir sanat adamımıdır sizce, yoksa sadece usta bir fotoğrafçı mıdır?



Ustaca çekilmiş fotoğraflarla karşılaştığınızda ”Usta fotoğrafçı olmak” ve “Usta sanat adamı olmak” gibi bir ayrımı nasıl yapabilirsiniz? Önceki sorulara cevap verirken de belirttiğim gibi, fotoğrafçının ustalığının ardında mutlaka bir sanat birikimi vardır.



Fotoğrafta Belgesel – Deneysel ayrımı için ne söylemek istersiniz?



Belgeselin ve deneyselin yeri ayrıdır. Karşılaştırma yapmayı yanlış buluyorum.



Fotografa ilişkin bir ütopyanız var mı ? Varsa bizimle paylaşır mısınız?



Evet. Ülkemizde de fotoğraf koleksiyonerlerinin ve müzelerinin sayısının artması.



Galeri çalışmaları içinde de olsa sanatın diğer dalları ile de ilgileniyorsunuz. Bu geçiş süreci ne zaman başladı ve sanatın diğer dallarına ilişkin ütopyalarınız var mı?



İlk gençlik çağlarımdan itibaren, aldığım resim ve sanat eğitimlerinin sonucu olarak, sanat benim için başlı başına bir yaşam biçimiydi ve sanat dallarının hiçbirini diğerinden ayırmadım. Hepsini iç içe geçmiş bir şekilde yaşadım. Biri diğerinden daha önce aya da sonra gelmedi. Sanatın ve sanatçının ülkemde her zaman saygın bir yerde durmasını, sanat eserlerine sahip çıkılmasını, herkesçe onaylanmasını diliyorum. En büyük hayalim, sanat koleksiyonumu, tüm birikimimi bir müzeye dönüştürerek gelecek kuşaklara aktarmak.



Bildiğim kadarıyla atölye çalışması da yürütüyorsunuz. Torak bunlardan birinin ürünüydü. Son dönemde ortaya çıkan pek çok fotoğraf atölyesi konusundaki düşünceleriniz nelerdir?



Atölye çalışmaları, gruplar halinde yapılırken daha güçlü, daha etkili bir sonuç ortaya çıkarılmasını sağlamakta ve dayanışmanın, paylaşmanın güzel bir örneğini teşkil etmektedir.



Şu aralar fotoğrafçılık ile ilgili ne gibi faaliyetler içindesiniz? (Fotoğraf atölyeleriniz, kitap çalışmalarınız”¦ vb)



Maketleri hazırlanmış kitaplar, sponsor bulunabilirse basılmayı bekliyor. “KINIK” ve “KENDİRCİLER” en son hazırlanan atölye çalışmaları.



Geriye dönüp baktığınızda fotoğraf adına eksik bıraktığınız bir şeyler olduğunu düşünüyor musunuz?



Ekonomi ve zaman el verdiği ölçüde istediklerimi yapmaya çalıştım. Elbette gerçekleştirmek istediğim projeler bitmiyor. Bunları eksik olarak görmüyorum. Olanaklar ölçüsünde projeleri gerçekleştirmeye çalışmak yaşamımın amacı zaten.



Her çalışmanın arkasından fotoğraflarınızı kitaplaştırma / kataloğa dönüştürmenin mali boyutunu nasıl aşıyorsunuz?



Sağolsun, sponsorluğu üstlenen dostlarım sayesinde aşıldı bu mali güçlükler.



Arşivinizi nerede, nasıl saklıyorsunuz?



Arşivim, günümüz koşullarına göre sürekli güncellenerek Galeri Sanatyapım’da CD’lerde muhafaza edilmektedir.



Son olarak, fotoğrafçılığın gelişimi açısından dünle bugünü kıyasladığınızda sizce Türkiye bugün nerede ve gelecekte nerede olacak?



Elbette geçmişle kıyaslandığında çok ilerlemiş, gelişmiş bir Türk fotoğrafçılığından söz edebiliyoruz. Gençlerimiz, pek çok uluslararası işe imza atarken ülkemizin tanıtımını da yapıyorlar. Moda ve reklam fotoğrafçılığı alanında uluslararası nitelikte Türk fotoğrafçıları var. Gençler gelişmeleri yakından izliyor ve uyum sağlıyorlar. Bunda artan eğitim kalitesi ve uluslararası ilişkilerin payı büyük. Gençlere güveniyorum ve gelecekte Türk fotoğrafının gelişmiş ülkelerinkinden hiç de geri kalmayacağına inanıyorum. Gençleri kişisel çabalarında devletin de yalnız bırakmamasını, en azından Kültür Bakanlığı tarafından desteklenmelerini diliyorum.




Röportaj : İmren DOĞAN





” BEYAZ “



























İbrahim DEMİREL Hakkında



1941’de Malatya’da doğdu. 1970’de Tatbiki Güzel Sanatlar Grafik Bölümü’nü bitirdi.



İki yıl İstanbul’da Reklâm Moran’da tanıtım fotoğrafçısı olarak çalıştı. 1972’de askerlik nedeniyle Ankara’ya geldi. Poyraz Reklâm’da 2 yıl çalıştıktan sonra 1976’da Umut Poster Yayıncılık ve Grafik Stüdyosu’nu kurdu. Ankara’daki ilk eğitimli grafikerlerdendi. Fotoğraf sergileri, dia gösterilerinin yanısıra binlerce grafik tasarımına ( Katalog, afiş, takvim, CD, plak, kaset kapağı, amblem, vs. ) imza attı. 1978’den bu yana Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema, Radyo-TV Bölümü’nde öğretim üyesidir. PTFD (Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği) üyesidir. AFSAD ve Gezginler Kulübü onur üyesidir.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyazİbrahim Demirel : Beyaz

Roberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`a



Fotoğrafçılıktan, insan olarak ortak yanlarımızı keşfetmek ve evrensel deneyimlerimize ait kendi sorularıma cevap bulmak amacıyla yararlanıyorum. Bu amaçla, adalet ve insan hakları konularıyla olduğu gibi rastlantı, yalnızlık ve anılar tarafından da motive oluyorum.



Fotoğrafçılık bize, durmak ve daha derin bakmak imkanını sunar- bunun içinde baştan çıkarmak da vardır. Sıradan güzelliği, olağan ebediyeti ve hareketlerdeki veya işaretlerdeki şefkati arıyorum. Tüm fotoğraflarımı birleştiren bir bağ olduğunu düşünmek istiyorum- ve sadece siyah-beyazı yahut bir format ya da diğerini tercih ettiğim için değil- çünkü sonunda yer ve zamana bakmaksızın aynı insani konulara doğru sürükleniyorum.



Türkiye’yi ilk defa 2005’te ve sonra 2006 başlarında o yılki güneş tutulması ile ilgili bir iş üstünde çalışırken tekrar ziyaret ettim. Ülkeye hemen bağlandığımı hissettim ve Tüm Türkiye’nin içine işleyen tarih ve anıların tadını çıkarttım.



Bu serideki görüntüler esasında, her ne kadar uzun süreli bir projenin parçası gibi gözükse de ziyaretlerim esnasındaki, ülkenin kırsal kesimlerine ve Türkiye’nin doğusuna ait kayıtlardır.



Roberto (Bear) Guerra




I utilize photography to explore our commonalities as human beings, and to answer my own questions about our universal experiences. To this end, I am motivated by issues of justice and human rights, but also by fortuity, solitude, and memory.



Photography offers us the chance to stop and look more deeply – and herein lies its allure. I look for beauty in the ordinary, timelessness in the commonplace, and humanity in passing gestures or movements. I would like to think that there is a thread that connects all of my photography – and not just because I prefer black and white, or one format or another – but because I am ultimately drawn to the same human themes regardless of time or place.



I first visited Turkey in 2005, and then again in early 2006 while working on an assignment about the solar eclipse that year. I instantly felt an attachment to the country, and relished the sense of history and memory that pervades all of Turkey.



The images in this series are essentially my field recordings of my travels during those visits, though as such, they represent only the first part of a longer-term project that will include more time in rural parts of the country, and Eastern Turkey.



Roberto (Bear) Guerra

Çeviri (translation by) : Berna AKCAN





















Roberto (Bear) GUERRA Hakkında


Bear Guerra çalışmalarında dünyadaki insani ve sosyal konulara odaklanmış bir fotoğrafçıdır.



2009’da Johns Hopkins Üniversitesi Uluslararası Raporlama projesinin finalisti oldu. 2008’de Evo Morales’in Koka Politikası hakkındaki projesi ile (Bolivya 2006) Pulitzer Center’da Kriz Raporlama bursu aldı. Aynı sene La Parota Barajı’na karşı çıkan halk hakkındaki foto makalesi Zaragoza İspanya’da 2008 Uluslararası Dünya Sergisi’nde sunuldu. Magenta Vakfı, Santa Fe Fotoğrafçılık Merkezi, The Golden Light Ödülleri, Amerikan Fotoğrafçılık 21&24 ve Yayın Tasarımcıları Topluluğu tarafından da tanındı.



Fotoğrafları, foto makaleleri ve multimedya hikayeleri Orion Dergisi, Boston Globe Dergisi, On Earth Dergisi, Texas Monthly, Virginia Quarterly Review, Ulusal Halk Radyosu, BBC’nin “Dünya”, Guernica Dergisi, The Walrus Dergisi, Seed Dergisi, The Sun ve diğerlerinde yayınlanmıştır.Aynı zamanda Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) ve Uluslararası Kurtarma Komitesi (IRC)gibi kamu kuruluşlarına da yakın çalıştı.



Bear birçok yere seyahat etmiştir, Güney Amerika’da yaşamıştır. Şu anda karısı ile birlikte Teksas Austin’de yaşamakta ve gazeteci Ruxandra Guidi ile sık sık iş ortaklığı yapmaktadır.





Roberto Guerra



About Roberto (Bear) GUERRA


Bear Guerra is a photographer whose work focuses on humanitarian and social issues around the world. In 2009, he was a finalist for Johns Hopkins University’s International Reporting project, and in 2008, Bear received a Pulitzer Center on Crisis Reporting Grant for a project on Evo Morales’ Coca Policy (Bolivia, 2008). That same year, his photo essay on the grass-roots opposition to La Parota Dam (Mexico, 2006) was exhibited in the 2008 International World Exhibition in Zaragoza, Spain. Other recent recognitions have come from the Magenta Foundation; The Santa Fe Center for Photography, The Golden Light Awards; American Photography 21 & 24; and The Society of Publication Designers. His images, photo essays, and multimedia stories have been published widely by outlets including Orion Magazine, The Boston Globe Magazine, On Earth Magazine, Texas Monthly, Virginia Quarterly Review, National Public Radio, BBC’s “The World”, Guernica Magazine, The Walrus Magazine, Seed Magazine, The Sun, and others. He has also worked closely with non-governmental organizations including Médecins Sans Frontières (MSF) and the International Rescue Committee (IRC).



Bear has traveled widely, lived in South America, and is currently based in Austin, TX, USA, where he lives with his wife and frequent collaborator, journalist Ruxandra Guidi.










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Roberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`aRoberto Guerra : İstanbul`dan Diyarbakır`a

Zeynep Orhon Targaç : Fas “Ahlan Wa Sahlan” 2.Bölüm




Öncelikle, Fas’a bir fotoğraf gezisi yapma fikri nasıl oluştu? Sizi çeken nelerdi?



Fas’a aldığım bir davet üzerine gitmiştim. Her günüm bir fotoğraf şölenine dönüştü.




Gezi ne kadar sürdü? Nerelere uğradınız? Rehberlik, araçlar, rehberlik vs. konularında bilgi verebilir misiniz?



Marakeş’te iki buçuk ay yaşadım. Çarşı, pazar, sokaklar, müzeler, evler, riyadlar, turistik yerler, parklar meydanlar, güneşli, güneşsiz günlerde sürüp giden yaşamı fotoğraflamaya çalıştım. Araçlar; yerine göre, bazen turist otobüsleri, minibüsler; bazen şöförlü 4X4 lerdi. Tabi bol bol da yürüyüş.






TV8 televizyonunda, iki bölüm halinde yayınlanan “Gülhan’ın Galaxi Rehberi” adlı programın Marakeş gezisini de düzenleyen
www.morocco4you.com tüm organizasyonu hazırladı. Kalacağım otelden, yiyeceğim yemeğe, otel standartlarına kadar özenle hazırlanmış sorunsuz programlar, fotoğrafa odaklanmamı sağladı. Marakeş civarı, alçak Atlaslar, orta Atlaslar ve yüksek Atlaslar’daki köyler, pazar yerlerinde arzu ettiğim çekimleri yapabildim.




Önceden Fas ile ilgili bilginiz var mıydı? İlk gidişiniz miydi? Seyahate çıkacak fotoğrafçılara neler önerirsiniz?



Her yeni gittiğim ülke, şehir, ya da kasaba hakkında mutlaka tarihi, coğrafi, sosyal kültürel açıdan ön bilgi sahibi olarak, notlarım, kitabım yanımda, harita çalışması yaparak ve imkan varsa gideceğim yerdeki arkadaşlarımla koordineli bir plan dahilinde yola çıkarım.




Fas’ta uzun süre kalacağımı bildiğimden uygulayabileceğimiz planı orada tasarladık. Bu plan dahilinde, çekimlerimde kullanacağım farklı farklı rotaları netleştirdik.. Bu ilk gidişimdi, ancak sonra bir iki defa daha gitme şansım oldu.




Günün getireceği sürprizlere açık olarak, fotoğraf çekme hırsından ziyade, seyahatten zevk almaya yönelerek, organizasyon konusunda güvenilir bir kuruluştan destek alıp, az, öz malzemeyle yola çıkmalarını öneririm.





Ayrıca bölgeden mutlaka bir rehberiniz, arkadaşınız ya da en azından şöförünüz olsun derim. Bu sizin her kapıyı kolay açmanıza ve eşsiz sürprizlerle karşılaşmanıza yarayacaktır.




Çekimleri yaparken zorluklarlar yaşadınız mı?



Zorluk yaşamadım diyebilirim. Ancak bunda, ne gibi zorluklarla karşılaşabileceğimi düşünerek yaptığım ön hazırlıkların ve aldığım bilgilerin etkisi yadsınamaz. Tur organizatörüm önceden belirttiğim gibi bana problemsiz çekim imkanı sağladı. Gece çekimlerimde, özellikle kalabalık yerlerde fotoğraf çekerken, uzun pozlama sırasında, farklı açılardan ikinci, üçüncü portreyi ya da konuyu tamamlayacak bir kaç fotoğrafdaha alabilir miyim diye endişem vardı.Bunu bazen karşılıklı bir gülümseme bazen de sessiz bir onayla aştığımı fark ettim. İnsanlarla kolay iletişim kurabilmem, sabit objektifli bir makine kullanmam, makinemin özelliklerini avantaja çevirmem, bazı zamanlarda da ismimin Zeynep oluşu, Türkiye’den geliyor olmam, Fas’da dostlarımın olması çekim olanaklarımı artırdı ve de kolaylaştırdı.





Sizi en çok etkileyen yerler nereler oldu?



Marakeş en fazla etkilendiğim yer oldu. Sanki yıllarca orada yaşamış gibiyim. Hatta özlediğimi söyleyebilirim. Şehre adını veren toprak rengi, binalar, otantikliğini koruyan form ve biçimler, caddeler, meydanlar, insanlar, dini bayramlarda yaşayıp gördüklerim… Yapılış şeklliyle, bizimkine benzemeyen ama müthiş lezzetli ve besleyici aşure, özel toprak kaplarda sunulan yöresel yemek ’’tajin’’, dağlarda kasabaların yöresel el sanatları, upuzun duvarlardan oluşmuş daracık geçitler, Atlas Corporation Stüdyosu’nda dünyaca ünlü filimlerin çekildiği filim platosu…. İnsanların küçücük kaldığı dev dekorlar, uçsuz bucaksız gibi görünen set alanları, hepsi beni çok etkiledi. Sahara ise gözümde unutulmaz bir renk, bir doku olarak kaldı.





Fas halkı hakkındaki izlenimleriniz nelerdi? Nasıl yaşıyorlar, kültürleri, alışkanlıkları, vs.?



Dünyayı ve modernliği yakından takip ediyorlar, ancak geleneksel yaşama sıkı sıkı bağlılar. Sanatlarına sahipler ve usta çırak ilişkisiyle bunu devam ettirmeyi başarmışlar. Kaybolan sanatları yok denecek kadar az. Hicri takvim kullanıyorlar, dini bayram gününü o ayki ayın durumuna gore aya bakarak kararlaştırıyorlar. Motosikletle gezen kadın, erkek, çoluk çocuk alabildiğine fazla. Bazen bir kadın ve erkek önlerinde de bir koyun trafikte ilginç bir görüntü oluşturuyor. Parkları zeytin ve turunç ağaçları ve muhteşem palmiyelerle dekore edilmiş geniş alanlar. Şehrin ortasında muhteşem bir tiyatro binaları var. Golf sahalarının sayısı da şaşırtıcı.


Ev ve binalar, hatta en lüks oteller, şehrin otantik görüntüsünü bozmayacak şekilde gökyüzünü kapatmayan çok modern planlar uyarınca yapılmış. Ev ve apartmanlar geleneksel bina tarzının modernizesiyle elde edilen değişik biçimlerde. Hiç biri birbirine benzemiyor, ancak renkleri aynı. Terra rosa. Taksilerin yanında atlı paytonlar da şehir trafiğinde. İnsanlar çok kibar ve sakin ve saygılı. Tanıdığım Faslıların hepsi harikulade sıcak ve samimi yardımsever insanlar.




Geziden unutamadığınız anı veya anılarınızı bize aktarır mısınız?



Marakeş’ten başlayan, Atlas Dağları’nı en yüksek tepelerinden karlı bir Ocak ayında geçerek Sahara Çölüne uzanan yolculuğum, ben ve makinem, Fas lı rehber/şöför ve 7 Fransız turist ile birlikte gerçekleşti. 7 gün süren bu yolculukta ışığın ve sürenin elverdiği her an çekim yaptım. Kardan ve tipiden zorlaşan yol şartları, macerayı seven bana unutulmaz anlar yaşattı. Her yerde Fransızca ve İngilizce hatta İspanyolca konuşan Bedeviler beni şaşırttı. Kasbah denilen evlerin artık kullanılmasa da birer tarihi yapı olarak korunması, her yerde özel hazırlanan nane çayının hazırlanışı ve bardaklara dolduruluşu bir rituel gibi. Günlerce yediğim sebzeli, tavuklu / etli yemek Tajinin her yerde farklı sunumu ayrı bir lezzet….




Sıcaktan korunmak için yapılan, yüksek duvarlı daracık, iki kişinin yanyana zor geçtiği, bazılarının üstü bambu kamışından hasır gerili sokaklar. Küçücük bir köyde dünyanın en eski el yazması ve islami kitap koleksiyonlarını saklayan kütüphane (Tamgrout)… Pasaportumda müslüman yazdığı için Fransız yol arkadaşlarım dışarda beklerken, yasak olduğu halde benim fotoğraf çekmeme olanak verilen Kur’an sayfalarının tamamının iğne oyası gibi duvarlara bezendiği cami…. Yolların asfalt oluşu ve trafik kurallarının özellikle hız sınırlamalarına harfiyen uyan şöförümüz, yüksek yerlerde uçurumlara karşı bazen duvar bazen de bedevi kaktüsü denen meyva veren dev kaktüslerle çitler oluşturulması, ağaç dallarında dolaşan keçiler, gül bahçeleri, ve gülden üretilen yağlar, meşhur argan ağaçları ve tüya ağacından üretilen eşyalar, müzik aletleri, kulağınıza geldiğinde içinizi kaplayan otantik müzikler. Okyanus gibi uzanan palmiye ormanları.Her yerde modern otellerin oluşturduğu tezat. Sessizliği dinlemek ve gökyüzündeki yıldızları seyretmek üzere gittiğimiz çöle yaklaşırken yakalandığımız çöl fırtınası, arkasından yağmur… Ağzımızdan burnumuzdan giren kuma mani olmak üzere tülbentlerle özel sarma stiliyle korunarak en sonunda uçsuz bucaksız çöle ayak basmamız. Develerin kuma yanyana aynı yönde sıralanarak bedevilerle beraber fırtınanın dinmesini sessizce beklemeleri. Bir bedevi fotoğraf çekmek istersem poz vereceğini söyleyince, bu bedevi ile çölde yağmur altında yaptığım gezinti. Bedevinin profesyonel manken gibi, uçuşan halılar ve çadırların altında ’’Lawrens of Arabia’’ filmindeki aktöre benzettiği bakışlarıyla bana poz verişi.. Yağmurdan renk değiştirmeye başlayan çöl tepeleri, ıssızlık, yalnızlık, kopkoyu gri gökyüzü, ve birden bire gözüme çarpan gökkuşağı… Makinemin objektifinden damlayan sular, kumlanmış ellerim”¦ Yavaş yavaş kararmaya başlayan gün ve çölde taze yapraklarla hazırlanan nane çayı… Bir avuç çöl kumu, 2005 senesinde ikinci yılbaşıyı! Marakeş’te (H.1426) kutlamış olmak unutulmayacak anılarımdan…





Sergiye dönüşme süreci nasıl gerçekleşti? Ve nerelerde sunuldu “Ahlan wa Sahlan”?



Döndükten sonra fotoğraflarımı bilgisayarıma aktardım ve bıraktım. Yüzlerce kareyi bir kaç ay sonra yer ve zaman sıralamasına göre dosyalara yerleştirdim. Fotoğraflardan bir kaç sergi ve bir kitap çıkmalı diye düşündüm. Ancak her zamanki gibi, maliyet sorunu ve sonra o sergi fotoğraflarını nerelerde saklarım sorusu beni kısıtladı. Buna rağmen önce 70 fotoğrafla hazırladığım dijtal sunum çeşitli etkinliklerde gösterilip beğeni görünce, Harbiye Askeri Müzesi’nin 2 salonunu kiralayıp, ’’Hoşgeldiniz’’ anlamına gelen Fas ’’Ahlan wa Sahlan’’ adını verdiğim sergiyi hazırlayarak dostlarımın ve izleyicilerin beğenisine sundum. Müzeyi gezen turistlerin de sergime ilgileri çok oldu. Çeşitli kanallarda televizyon ve radyo röpörtajları gerçekleşti. Çöl sahibi ülkelerden özel çöl fotoğrafları çekmek için davetler aldım. Deklanşöre basmadığım anların kareleriyse hala gözümde ve aklımda capcanlı durmakta..




Renkli bir Fas portfolyosu izliyoruz sizden… Gezi fotoğrafçılığı, renkli fotoğraf arasında bir bağlantı üzerinden renkli çekimler yapmak ile s/b çekimler yapmak arasında bir tereddüt yaşadınız mı?



İnternet ortamında severek ilzediğim derginizde, Fas’a ve özellikle de Marakeş’e olan sevgim nedeniyle, bir portfolyoda olması gereken fotoğraf sayısını aşarak oluşturduğum albümleri yayınlamaktayız birlikte. Renkli mi siyah/beyaz mı sorunuzu kısaca; insanlar sıcak, renkler sıcak dolayısıyla sıcak bir ülkeyi fotoğrafladığımı unutmadan sıcağı yansıtacak renkli fotoğrafta karar kıldım diyerek cevaplayabilirim.


Kış aylarında çekim yaptığım halde, objektifime yansıyan renklerden gözlerim büyülendi… Ancak içerdiği doyurucu sanatsal zenginlik nedeni ile siyah/beyaz her zaman gönlümde. Ne zaman ki, sergi hazırlıklarım başladı tereddütü o zaman yaşadım, siyah/beyaz beni kandırmaya çalıştı. Bu açıdan, uygun bir zaman ve zeminde, benim için ayrı bir yeri olan siyah/beyaz bir portfolyo oluşturmayı düşünmüyorum dersem yalan olur…




Bundan sonra gitmek istediğiniz hangi ülke ve yerler var? Tekrar Fas’a gitmeyi düşünüyor musunuz?



Benim için, çekim için gidilen ülke ve yer paralelinde, gezi kapsamında fotoğraf çekmek için ayrılan zaman önemli. Projeler uzun sürmeli bence. Böylesine uzun süren yurtdışı bir daha olur mu bilemiyorum. Gitmek görmek ve fotoğrafa odaklanmak, neresi olursa güzel. Anadolu’ya gitmek hepsinden güzel… Onun doyamadığım, gezemediğim yerlerinde uzun süreler kalarak fotoğraf çekmek büyük bir arzu içimde. Yurt dışında ise; Fas’a tekrar gitmeyi, somut planlama yapmadan, şimdilik hayallerimde düşlüyorum. Ancak, Tibet, Hindistan ve Afganistan da, oralardaki otantik yaşama odaklanabilmek maksadıyla benim için önemli fotoğraf çekim merkezleri…





Röportaj : Levent YILDIZ






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas Zeynep Orhon Targaç : Fas