Aylık arşivler: Haziran 2009

Fotografevi’nde İki Yeni Sergi



AFRİKA, AFRİKA



Faruk Ertunç ve eşi Füsun Ertunç ‘un Güney Afrika ve Kenya’da zaman zaman safarilerle geçen gezileri sırasında objektfilerine yansıyan kareler 26 Haziran / 15 Temmuz tarihleri arasında Fotografevi Allianz Galerisi’nde.



Sergi Açılışı: 27 Haziran Cumartesi saat:19:00








MARDİN – URFA


Deniz Yüksel’in Mardin ve Urfa fotograflarından oluşan fotograf sergisi 25 Haziran / 15 Temmuz tarihleri arasında Fotografevi Allianz Galerisi üst salonda izlenebilir.



Sergi Açılışı: 25 Haziran Perşembe saat:19:00



Fotografevi Allianz Galerisi


İstiklal Cad. Tütüncü Çık. No:4


Galatasaray Beyoğlu İstanbul


Tel: 0212 2490202


www.fotografevi.com







FARUK ERTUNÇ / FÜSUN ERTUNÇ



AFRİKA AFRİKA FOTOGRAF SERGİSİ



27 HAZİRAN / 15 TEMMUZ 2009


FOTOGRAFEVİ ALLİANZ GALERİSİ




Faruk Ertunç ve eşi Füsun Ertunç ‘un Güney Afrika ve Kenya’da zaman zaman safarilerle geçen gezileri sırasında objektfilerine yansıyan kareler 27 Haziran / 15 Temmuz tarihleri arasında Fotografevi Allianz Galerisi’nde.



SERGİ HAKKINDA


Güney Afrika ve Kenya’da zaman zaman safarilerle geçen bir gezi. Fotoğraf sanatçıları Faruk Ertunç ve eşi Füsun Ertunç Afrika’yı fotoğrafladılar.Güney Afrika’da beyazların istenmediği Teneke mahalleler denen varoşlarda siyahların yaşamı,zululların açık hava tiyatrosu, sayıları çok azalan fil ve aslanlar, Kenya’da safari, Masailerin çilesi”¦



FARUK ERTUNÇ (E.F.I.A.P)



1942 İzmit doğumlu.


Mimar Sinan üniversitesi mezunu. Y.Mimar.


Birçok sergi ve gösteri düzenledi.


Abdi İpekçi ve iki defa Yunus Nadi ödülü sahibi.


Yurt içi ve yurt dışında bazı müzelerde fotoğrafları sergileniyor.


Yurt dışı ödülleri.Altmışa ulaştı.


KASK,OFSAD gibi derneklerin kurucusu.


KASK onur üyesi.


Kocaeli İzmit’de, sanat,spor ve bilimsel araştırma yapan bir çok derneğin kurucusu.



FÜSUN ERTUNÇ



1952 İzmit doğumlu. İzmit kız meslek lisesi mezunu, Faruk Ertunç’un fotoğraflarını izledikten sonra fotoğrafa başladı.Ve ilk sergisi.



ÖDÜLLERİ:


Adapazarı büyükşehir belediyesi fotoğraf yarışması Özel ödülü 2008.


Gaziantep Mimarlar Odası Fotoğraf yarışması üçüncülük ödülü.


Anadolu Hayat Emeklilik:Kadın gözü ile hayattan kareler fotoğraf yarışması sergiye kabul edilen kadın fotoğraf sanatçıları arasında yer aldı.









MARDİN –URFA FOTOGRAF SERGİSİ



25 HAZİRAN / 15 TEMMUZ 2009


FOTOGRAFEVİ ALLİANZ GALERİSİ




Deniz Yüksel’in Mardin ve Urfa fotograflarından oluşan fotograf sergisi 25 Haziran / 15 Temmuz tarihleri arasında Fotografevi Allianz Galerisi üst salonda izlenebilir.



SERGİ HAKKINDA



2000 senesi son baharında, İstanbul’ da yaşarken, Yaşar Kemal’ in İnce Memet kitabını okuyordum. İnce Memet’ i okurken, İnce Memet’ ten başka bir şey düşünemez olmuştum, dışarı çıktığımda aklımda hep onun, şuan ne yaptığı vardı. Öldü mü, kaldı mı, askerler onu buldular mı? Gibi sorular.


Ve doğu’ ya merak bende İnce Memet’ le başladı.


İnce Memet’ in peşinden Anavarza’ ya oradan da Mardin, Urfa, Hasankeyf’ e gittim.



DENİZ YÜKSEL



05.02.1978, İzmir


1996 yılında İzmir Özel Türk Kolejinden mezun oldum, aynı yıl Dokuz eylül Üniversitesi,


Güzel Sanatlar Fakültesi, Sinema bölümünü kazandım


1998 yılında Marmara Üniversitesi’ ne geçtim ve 2001 yılında mezun oldum.


1999 yılında Kırklareli’ deki Bosnalıların mülteci kampında, belgesel fotoğrafçı olarak çalıştım.


2002 yılında Dalyan İztuzu ve Belek’ te Hacettepe Üniversitesi, Biyoloji Bölümünün kurduğu Deniz Kaplumbağaları Araştırma Grubunda belgesel fotoğrafçı olarak çalıştım.


2005 Dondurmam Gaymak film seti fotoğrafçısı olarak çalıştım.



Sergilerim;


2008 İzmir İzmir Sanat - Güneydoğu Anadolu Efsaneleri – Kişisel Sergi


1999 İzmir 9 Eylül GSF – Bosnalı Mülteciler – Karma Sergi



NOT: Sergide yer alan fotograflardan elde edilecek gelir “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasına bağış olarak verilecektir.

Fotografevi'nde İki Yeni SergiFotografevi'nde İki Yeni Sergi

Fotoğraf Sergisi : Dalmak Özgürlüktür



USAT Uludağ Üniversitesi Sualtı Topluluğu’nun her yıl yürüttüğü ‘DALMAK ÖZGÜRLÜKTÜR’ isimli sosyal sorumluluk projesinin sonuna gelinmiştir. Bu projenin amacı; Uludağ Üniversitesi’nde ve Bursa’da bulunan engellilere yüzme, donanımlı dalış eğitimi vermek, onların bu projeyle birlikte sosyal yaşamda ve sportif faaliyetlerde daha etkin olmalarını sağlamak, diğer yandan projeye gönüllü olarak katılan üniversite öğrencilerini engellilik ve engelliler konusunda daha bilinçli, duyarlı bireyler haline getirmektir.




Projeyi fotoğraflayan ben Mehmet DAĞ’ın renkli ve arkadaşım Engin YAVAŞ’ın siyah/beyaz karelerinden oluşan bu sergi, projeyi toplumla paylaşmak için düzenlendi.



Serginin açılışında sizleri yanımızda görmekten onur duyarım.



Mehmet DAĞ



Yer: Konak Kültür Merkezi Nilüfer/BURSA


Tarih: 26.06.2009 – 03.07.2009


Açılış Günü: 26.06.2009 Saat: 19:30


Mehmet Dağ


Engin Yavaş
Fotoğraf Sergisi : Dalmak ÖzgürlüktürFotoğraf Sergisi : Dalmak ÖzgürlüktürFotoğraf Sergisi : Dalmak Özgürlüktür

5. Eskişehir Fotoğraf Haftası’nın Ardından


5. ESKİŞEHİR FOTOĞRAF HAFTASI



EFSAD, ANFO ve Eti Fotoğrafçılık Kulübü’nün ortaklaşa düzenlediği Eskişehir Fotoğraf Haftası’nın bu sene beşinci gerçekleştirildi. 29 Mayıs Cuma günü açılan “Türk Fotoğrafında 50 Yıl” sergisi ile başlayan hafta, değişik etkinliklerle Eskişehirlilerle buluştu.




50 Yıl Sergisi

Ana sponsorluğunu Eti Şirketler Grubu’nun yaptığı Eskişehir Fotoğraf Haftası bu sene 2–7 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirildi. Eskişehir Fotoğraf Sanatı Derneği (EFSAD), Anadolu Üniversitesi Fotoğrafçılık Kulübü (ANFO) ve Eti Fotoğrafçılık Kulübü’nün birlikte düzenlediği Eskişehir Fotoğraf Haftası, fotoğraf sanatının 3 usta ismi Gültekin Çizgen, İbrahim Zaman ve İsa Çelik’in fotoğraflarından oluşan “Türk Fotoğrafında 50 Yıl” sergisi ile başladı.


İsa Çelik

Açılışa katılan fotoğraf sanatçısı İsa Çelik, Anadolu kentlerinde fotoğrafla ilgili etkinliklerin artarak devam etmesi gerektiğini vurgulayarak, sergiyi Eskişehir’de de açmış olmaktan dolayı çok mutlu olduğunu belirtti. İsa Çelik ayrıca, 29 Mayıs Cuma akşamı da “Ateş Üstünde 50 Yıl” adlı gösterisini Eskişehirli fotoğraf dostları ile paylaştı.



Panel


3 Haziran 2009 Çarşamba günü EFSAD’da, Prof. Dr. Levent Kılıç, Arş. Gör. Gülbin Özdamar Akçay, Arş. Gör. Barış Kılıç ve Görkem Işık’ın konuşmacı olarak katıldığı “Karanlık Kutu (Camera Obscura): Teknoloji, Felsefesi, Fotoğraftaki Yeri” adlı panel, fotoğraf meraklılarıyla beraber oldu.


Prof.Dr.Levent Kılıç


Fotoğraf makinesinin temelini oluşturan Karanlık Kutu tekniğinin tarihi ve fotoğraftaki yerinin konu edildiği panelin ardından konuşan Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nden Arş. Gör. Gülbin Özdamar Akarçay, günümüzde hala kullanılmaya devam eden Karanlık Kutu düşüncesi bir çok sanat alanına katkıda bulunduğunu ve günümüzde var olan durumlara farklı eleştiriler getirmede önemle üzerinde durulduğunu dile getirdi.


4 Haziran günü İlke Veral’ın “Anahtar”, “Anafor” ve “San ki” isimli gösterileri fotoğraf severlerin beğenisine sunuldu. 5 Haziran da ise değişik bir fotoğraf projesine imza atan EFSAD üyelerinden Birol Kayrak, 1 buçuk iki santimetre arasında değişen boyutlardaki insan figürleri ile Eskişehir’in değişik mekanlarını fotoğrafladığı “Küçük Şeyler” isimli gösterisini katılımcılarla paylaştı.


Küçük Şeyler


Yoğun katılımdan dolayı çok memnun olduğunu dile getiren Birol Kayrak, ““4 ay süren bu projede Eskişehir’i ilgi çekici bir farklılıkla fotoğraflayarak tanıtımına katkıda bulunmayı amaçladım. Eskişehir’deki mekânları kullanarak oluşturduğum kurgusal sahnelerde, profesyonel modellemelerde yer alan plastik insan figürleri kullandım. Köprübaşı’nda sohbet eden kadınlar, Porsuk’u izleyenler ya da operadan çıkanlar gibi değişik günlük sahneleri farklı bir bakış açısı ile görüntüledim” şeklinde konuştu.



Şebnem Eras

6 Haziran Cumartesi ise fotoğraf editörü Selahattin Sevi’nin “Rodos, İstinköy, 12 Adalar” adını verdiği fotoğraf gösterisi, Sevi’nin de katılımıyla gerçekleştirildi. Ayrıca Atlas Dergisi’nden Şebnem Eras’ın “Türkmenler – Kaz Dağlarında Yaşama Geleneği” adlı belgesel gösterisi de fotoğraf haftasına renk kattı.




Işıkla Boyama

5. Eskişehir Fotoğraf Haftası’nın kapanış günü olan 7 Haziran ise yine yoğun bir programla fotoğraf severlerin karşısındaydı. İlk olarak, Haliç Üniversitesi öğretim üyesi Serap Sokol’un gerçekleştirdiği “Fotoğrafta Işıkla Boyama” adlı workshop’a fotoğraf severler yoğun ilgi gösterdi.


Can Gazialem


Katılımcıların büyük keyif aldıklarını belirttikleri workshop’un ardından, AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) Yönetim Kurulu Üyesi Can Gazialem’in “Üzülmez Projesi” Fotoğraf Haftasının ilgi çeken etkinliklerinden oldu. Son etkinlik olarak, Haliç Üniversitesi öğretim üyelerinden Adnan Sokol ve Serap Sokol’un ortak çalışması olan “Sudan Sebepler” gösterisi 5. Eskişehir Fotoğraf Haftası’nın kapanış etkinliği oldu.



Serap Sokol

EFSAD Yönetim Kurulu Başkanı Alper Elitok, her sene büyük çabalarla düzenledikleri Eskişehir Fotoğraf Haftası’nın, Türkiye’deki gelenekselleşme yolundaki fotoğraf etkinliklerinden olduğunu belirterek, Türk fotoğraf dünyasının önemli isimlerini Eskişehir’deki fotoğraf dostları ile buluşturmayı amaçladıklarını söyledi. Elitok, “Önemli fotoğraf etkinliklerinin sadece İstanbul’da yapıldığı kanısını yanlış buluyoruz. Anadolu’nun kültür-sanat başkenti diyebileceğimiz Eskişehir’i, Türkiye’de fotoğraf sanatının da önemli merkezlerinden biri yapmayı amaçlıyoruz. Bu amaç doğrultusunda ulusal ve uluslar arası alanda birçok etkinliğe imza atıyoruz. Fotoğraf paylaştıkça güzelleşen bir sanattır. Biz de bu düşünceyle, fotoğrafın önemli isimlerini ve etkinliklerini Eskişehir’e getirmeyi sürdürüyoruz.” dedi.


5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından5. Eskişehir Fotoğraf Haftası'nın Ardından

Dask Anadolu Dağ Maratonu 3-5 Temmuz’da Bolu’da





DASK ANADOLU DAĞ MARATONU


(DASK ADAM 2009)


3-5 Temmuz’da Bolu’da düzenleniyor”¦



DASK ANADOLU DAĞ MARATONU NEDİR?



Ülkemizde sadece derneğimiz tarafından düzenlenen, Uluslararası Dağ Maratonları standartlarında,


yürüyüş, dağcılık, dayanıklılık ve yön bulmayı içeren bir yarışmadır.


2000’den bu yana her yıl farklı rotalarda düzenlenmektedir.





* Kamp alanımız herkese açıktır. Yarışmayı yakından izlemek, yarışmacılarımızın heyecanını paylaşmak ve ödül töreninde onların başarılarını kutlamak isteyenler izleyici olarak organizasyonumuza katılabilirler.



* Eşsiz bir doğal ortamda kamp yapmak, ateş başında sohbet etmek, Doğanın içinde çimlere oturarak Fotoğraf gösterimleri izlemek, doğanın keyfini çıkarmak isteyenler organizasyonumuza katılabilirler”¦ İzleyici olarak katılım ücretsizdir”¦



* Doğayı ve kendi performanslarını daha yakından tanımak isteyenler ise yarışmacı olarak organizasyonumuza katılabilirler. Yürüyüşü ve doğayı seven herkese uygun parkur bulunmaktadır.



Yarışmacı olarak katılım ücretlidir:



12-17 yaş kayıt ücreti kişi başına 50 YTL’dir. (12-17 yaş için önceden veya yarışma alanında kayıt ücreti aynıdır.)



18 yaş ve üstü için


Önceden kayıt: kişi başına 70 YTL (en geç 30 Haziran 2008 Pazartesi’ye kadar)


Yarışma alanında kayıt: kişi başına 90 YTL (1 Temmuz 2008 Salı’dan itibaren)



*Üç parkurda düzenlenen yarışmaya ikişer kişilik ekipler yarışmacı olarak katılabilirler. Yarışma iki gün sürecektir. Yarışmaya katılım Uzun parkurda 30, Orta Parkurda 50, Kısa Parkurda ise 30 ekiple sınırlıdır.



*Üç parkurda da değerlendirme iki kategoride yapılacaktır:


1-Bay/bay ekipler ayrı değerlendirmeye alınacak ve ilk üç ekip ödüllendirilecektir.


2-Bay/bayan ve bayan/bayan ekipler birlikte değerlendirilecek ve ilk üç ekip ödüllendirilecektir.



*Her düzeyde performansa sahip ekipler için parkurlar bulunmaktadır. Yarışmadan önce (3 Temmuz Cuma) isteyenlere harita ve pusula kullanımı ile ilgili bilgiler verilmektedir.



Yarışma Şartnamesi 15 Haziran’dan sonra DASK ağ (web) sayfasında (www.dask.org.tr) duyurulacaktır. Yarışma alanına gelinmeden önce yarışmacıların yarışma şartnamesindeki koşulları sağlaması zorunludur. (Yarışma alanında sağlık raporu alınması mümkün değildir. Bu konuda talepleriniz karşılanmayacaktır.)



Parkur Bilgileri: Tüm parkurlar 2 (iki) gün sürmektedir.

























PARKURLAR


UZUNLUK (kuş uçuşu)


PARKUR ÖZELLİKLERİ


YAŞ SINIRI


Uzun Parkur


~45-60 km


Zor ve uzun parkur, doğada iyi performansa sahip kişilere uygun bir rota


18 yaş ve üstü


Orta Parkur


~30-45 km


Orta düzey performans yeterli, uzun parkura göre daha kolay bir rota


18 yaş ve üstü


Kısa Parkur


~15-20 km


Yürümeyi ve kampı seven herkesin katılabileceği, doğada kendini sınayabileceği bir rota


12 yaş ve üstü


(en az bir ekip üyesi 18 yaş üstünde olmalıdır)



*Yarışmacı kayıtlarıyla ve yarışma kurallarıyla ilgili detaylı bilgiye dask ağ (web) sayfasındaki ( www.dask.org.tr ) yarışma şartnamesinden ulaşabilirsiniz.



*Katılmak ve detaylı bilgi edinmek isteyenlerin, DASK ağ (web) sayfasından www.dask.org.tr DASK HABER GRUBUNA dask-subscribe@yahoogroups.com üye olmaları önerilir.




PROGRAM


(1. GÜN) 03 Temmuz 2009 Cuma


14:00 – 17:00 Harita ve Pusula Kullanma Eğitimi (DASK Kampı)


18:00 – 22:00 Yarışmacı kayıtları (DASK Kampı)


21:00 – 22:00 Fotoğraf Gösterimleri (DASK Kampı)


22:00 – 24:00 Bilgilendirme Toplantısı (DASK Kampı)



(2. GÜN) 04 Temmuz 2009 Cumartesi


05:00 – 06:30 1. gün çıkışlarının verilmesi (DASK Kampı)


19:30 1. gün varış (Ara Kamp)


21:00 – 22:00 DASK DOGAY 2009 Fotoğraf Gösterimi (DASK Kampı)



(3. GÜN) 05 Temmuz 2009 Pazar


05:00 – 06:30 2. gün çıkışlarının verilmesi (Ara Kamp)


17:00 2. gün varış (DASK Kampı)


16:30 – 17:30 Kokteyl (DASK Kampı)


17:30 – 20:00 Ödül Töreni (DASK Kampı)




ULAŞIM



DASK Anadolu Dağ Maratonu’nda katılımcılar kendi olanaklarıyla yarışma alanına ulaşırlar.


Aşağıdaki bilgiler ulaşım seçeneklerini katılımcılara sunmak için hazırlanmıştır.



Kamp alanına ulaşım: DASK Kampı Seben ilçesi kırsalında kurulacaktır. Ulaşım bilgileri ve kampın yeri 2. duyuruda belirtilecektir.




KONAKLAMA SEÇENEKLERİ





Yarışma sırasında katılımcılar kendi olanaklarıyla konaklarlar.


Aşağıdaki bilgiler katılımcılara konaklama seçeneklerini sunmak için hazırlanmıştır.


DASK KAMPI: DASK Kampında çadırla konaklamak olanaklıdır, Çam ormanının içinde olan kamp alanı 1500 metre rakımdadır. Bolu’ya yaklaşık 30-40 km uzaklıktadır. Binek araçlarıyla kamp alanına rahatlıkla ulaşılabilmektedir. Su, wc bulunmaktadır. Cep telefonu çekmemektedir. Elektrik yoktur (katılımcıların kendi aydınlatma araçlarını getirmeleri önerilir). Katılımcıların kamp alanına gelirken kendi temel gereksinimlerini (konaklama, giyecek, yiyecek) getirmeleri önerilir.



DASK Kampı iki bölümden oluşmaktadır.


1-GÖREVLİ KAMPI


2-KATILIMCI KAMPI


Katılımcılar “KATILIMCI KAMPI” için belirlenmiş alanları kullanacaklardır.



Her çadırın dışına, kalan kişilerin isimlerini belirten yazıların asılması gerekli durumlar için önem taşımaktadır.(DASK Kayıt Masasından edinebilirsiniz)




YARIŞMA İLETİŞİMİ


DASK Kampı ve yarışma alanında genelde cep telefonu çekmemektedir. Yarışmacı olarak katılacak ekiplere PMR telsiz getirmeleri önerilir.



Yarışma süresince iletişim için Amatör telsiz ve PMR telsizleri kullanılacaktır. Yarışma sırasında PMR telsizlerle iletişim 2.0 kanalından sağlanacaktır.



Yarışma öncesi iletişim: adam@dask.org.tr


505 432 05 56 (Burçin Ak) – 532 287 34 35 (Malik Bakır) – 532 782 69 49 (Yüksel Coşkun)


533 394 89 67 (Hakan Gönendik) – 535 626 50 01 (Ahmet Kılıç) - 532 233 03 49 (Pelin Külahçı)


532 267 69 63 (Haldun Orhun) – 532 254 22 96 (Muhteşem Pullu)




ÖNERİLER – BİLGİLER



*Yarışmanın yapılacağı alan 1500 metre ile 2500 metre arasında değişen rakımlara sahiptir. Yağış ve soğuğa karşı tüm katılımcıların tedbirli olması önerilir. Yaz olmasına karşın mont, yağmurluk vb. giysilerinizi getirmeyi unutmayınız.



*Yarışmanın yapıldığı tarihlerde Bolu’da güneş sabah 05:25’de doğacak ve 20:30’da batacaktır. Ayın durumu ise aşağıdaki gibi olacaktır.




*Yarışma sırasında kamp alanında, önceden görevliler tarafından belirlenmiş alanlar dışında kamp ateşi yakılmasına izin verilmeyecektir. Bu konuda tüm katılımcıların özen göstermesini bekliyoruz.



*Kamp alanı yarışma öncesi DASK görevlileri tarafından temizlenecektir. Katılımcıların çöplerini kamp alanındaki çöp kutularına ağızları bağlanmış torbalarla atması konusunda özen göstermesini bekliyoruz.



*Diğer güncel bilgiler, yarışma öncesinde 3 Temmuz Cuma akşamı yapılacak “Bilgilendirme Toplantısı”nda verilecektir.



YEREL DESTEKÇİLERİMİZ


BOLU VALİLİĞİ


SEBEN KAYMAKAMLIĞI


KIBRISÇIK KAYMAKAMLIĞI


GENÇLİK VE SPOR İL MÜDÜRLÜĞÜ


BOLU BELEDİYESİ


SEBEN BELEDİYESİ


KIBRISÇIK BELEDİYESİ




Tel-Fax : 0. 312. 430 46 55 (Pazar ve Pazartesi hariç her gün 13.30-18.00 arası)


GSM : 0. 533. 394 89 67 (Düzenleme Kurulu)



DASK ADAM 2009 yarışma şartnamesini 15 Haziran’dan sonra DASK ağ (web) sayfasından ( www.dask.org.tr ) edinebilirsiniz veya adam@dask.org.tr ‘den isteyebilirsiniz.



Dask Anadolu Dağ Maratonu 3-5 Temmuz'da Bolu'daDask Anadolu Dağ Maratonu 3-5 Temmuz'da Bolu'daDask Anadolu Dağ Maratonu 3-5 Temmuz'da Bolu'da

Fotoritim Fotoğraf e-Kitapları Yakında



Merhaba,



Fotoritim e-Fotoğraf Dergisi olarak eski sayılarımızda yer alan köşe yazıları ve söyleşileri, Fotoritim Fotoğraf e-Kitapları olarak siz değerli okurlarımıza sunacağız.



İlk e-Kitabımız “Enver Şengül – Fotoğraf Yazıları 1” olacak. Böylelikle Fotoritim’den seçme bölümleri bilgisayarınızda saklayabilecek, istediğinizde yazıcınızdan çıktısını alabileceksiniz.



Her e-Kitabımız ‘da daha evvelden dergimizde yer almayan bazı bölümler de yer alacak.



Sevgilerimizle,

Fotoritim Fotoğraf e-Kitapları Yakında

Caner Candemir Fotoğraf Sergisi “Sualtı Dünyası” Eskişehir’de



Sualtı fotoğrafçısı Caner CANDEMİR, Diyarbakır’ın ardından “Sualtı Dünyası” isimli Fotoğraf Sergisini 11-12 Temmuz 2009 tarihleri arasında Eskişehir ESPARK AVM ‘de açıyor. Sergideki fotoğrafların tümü Türkiye Denizlerinden”¦


Türkiye’nin sualtı güzelliklerini ve canlılarını tanıtmak amacıyla açılacak olan sergi, tüm Eskişehirli sualtı ve fotoğraf severlerin beğenisine sunulacaktır.




Caner CANDEMİR



1980 yılında Manisa’da doğan Caner CANDEMİR, SCUBA sporuna (Donanımlı Dalışa) denizi olmayan Ankara’da başlamıştır.



2002 yılından bu yana sualtını fotoğraflayan Caner CANDEMİR, 2003-2005 yılları arasında Ankara’da özel bir dalış grubunun “Genel Sekreterlik” ve “Sualtı Fotoğrafçılığı” görevini yürütmüş, fotoğrafçılık çalışmalarına bir süre AFSAD’da (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) devam etmiştir.



2003 yılından günümüze, Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu (TSSF) Deniz Magazin Dergisi başta olmak üzere ulusal ve uluslararası medyada, Türkiye’nin sualtı flora ve faunasını konuları ile sualtı fotoğrafçılığı hakkında birçok makalesi yayımlanmıştır.



2007–2008 yılları arasında Hatay-İskenderun Balıkadam ve Doğa Sporları Kulübü’nde “Sualtı Görüntüleme Kaptanlığı” görevinde bulunmuştur. 2008 yılında bu kulüp adına TSSF Türkiye Altın Palet Sualtı Görüntüleme Şampiyonası’na katılmış, 18-22 Mart 2009 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Medex 2009 & Marine Photo Uluslararası Sualtı Fotoğraf yarışmasında “Mansiyon” ödülü almıştır.



Sualtı Fotoğrafçılığını bir yaşam tarzı haline dönüştüren Caner CANDEMİR, Türkiye’nin birçok bölgesinde ve Kızıldeniz’de dalış yaparak yaşam normlarını görüntülemiş olup; fotoğrafçılık çalışmalarını dünyanın çeşitli dalış noktalarında gerçekleştirmeyi planlamaktadır



TSSF Diyarbakır İl Temsilciliği görevini yürüten, Deniz Magazin Dergisinin Diyarbakır temsilcisi olan Caner CANDEMİR; Diyarbakır’da bir ilki gerçekleştirerek Mavi Dünya Sualtı Sporları Kulübü’nün kurulmasına öncülük etmiştir. Sualtı fotoğrafçılık eğitimlerine Diyarbakır’da devam ederek; Mayıs 2009 ayında Dicle Üniversitesi ve BABİL Alışveriş Merkezi’nde sualtı fotoğraf sergisi açmıştır.



Amatör Yat Kaptanı ve Telsiz Operatörü belgeli Caner CANDEMİR; CMAS 2 Yıldız Dalış Eğitmeni ve PADI Sualtı Fotoğrafçısıdır.

Caner Candemir Fotoğraf Sergisi Caner Candemir Fotoğraf Sergisi

Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi ‘Kimlik ve İtaat’ Fotoğraf Sergisi Sürüyor



Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi ‘Kimlik ve İtaat’ Fotoğraf Sergisi Sürüyor



Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi’nin, fotoğraf üzerine gerçekleştirdiği projelerinden Kadınlar Projesi’nin ikincisi, ‘kimlik ve itaat’ fotoğraf sergisiyle sonuçlanmış olarak İzmirlilerin izlenimine sunuluyor.



Atölye çalışması biçiminde sürdürülen Çizgelikedi Kadınlar Projesi; “kimlik” temelinde kavramlara yönelerek; önce düşünsel sürecin tartışmalarla derinleştirilmesi, sonrasında fotoğrafların üretilip, birlikte değerlendirilmesi ve sergiye karar verilmesi temel ilkesiyle yaşama geçiyor. Bu bağlamda, ‘Kimlik ve iktidar üzerine’/’O kim?’ adlı fotoğraf sergisi 2 yıl önce İzmirlilerin izlenimine sunulmuştu.



Bu serginin farklı illeri de ziyaret eden yolculuğunun sonrasında ise, Çizgelikedi, ‘Kadınlar Projesi-2′ için İzmirli kadın fotoğrafçılara çağrı yaptı. Projede yer almaya karar veren, 22-76 arasında değişen yaşlarda, farklı mesleklerden, farklı deneyimlerden gelen ve sanatsal anlatım dili olarak fotoğrafı seçen 17 kadın ile tamamlanan bu sürecin sonunda da ‘kimlik ve itaat’ adlı sergi ortaya çıktı.



Sergi, ilk olarak Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi’nde izlenime sunuluyor.



Sonraki günlerde ise, 19 Haziran’a kadar, pazartesi hariç haftaiçi her gün 12.00-19.30 arası, cumartesi günleri ise 12.00-16.00 arası izlenime açık.



http://kimlikveitaat.blogspot.com

Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi  'Kimlik ve İtaat' Fotoğraf Sergisi Sürüyor

Franck Vogel : Bishnois : İlk Ekolojistler



Bize kendiniz ve fotoğraf yolculuğunuzla ilgili biraz bilgi verebilir misiniz?



1977’de doğdum, Paris’te yaşıyorum.



“Bir rüyam vardı: kameramla dünyayı dolaşmak.”



2002’de AGRO ParisTech’de iş ve pazarlama üzerine master yaptıktan sonra bir kuruşum bile olmadan sadece sırt çantam ve Canon’umla dünyayı gezmeye karar verdim. Bir yıl boyunca pis kamyonlar ve yollarda, denizlerde ve okyanuslarda Jules Verne’ taş çıkarırcasına yolculuk yaptım (ağaçtan kanoyla, yelkenliyle, kamyonla, deveyle, bisikletle ve ayaklarımla). Amacım insanları tanımaktı.



Bir yıl otostop, 8000 fotoğraf ve müthiş bir maceradan sonra foto muhabirliğine geçmeye karar verdim. Bu 180 derecelik yaşam değişikliği, kişisel yaşamımı harekete geçirdiği ve dünyada rol alma isteğimin bir parçası olmasının yanı sıra yeni bir meydan okuyuştu.



Sosyal ve çevresel olaylarda serbest fotoğrafçı olarak çalışıyorum. 2004’de Arnavutluk’ta Patrimoine sans Frontières (tehlikede olan kültürel miras yerleşimlerinin korunması için çalışan Fransız bir sivil toplum örgütü) Voskopojë’deki benzersiz Ortodoks kiliselerinin restorasyonunu ve onların son kurucuları olan Armonianları resmettim. Bu çalışma, Fransa ve Arnavutluk’daki sergilerde , konferanslarda, kitaplarda ve tanınmış dergilerde (Le Monde 2, Courrier International,…) yer aldı.Ukrayna’da Kırım Tatarlarının ve onların 1944’de Stalin tarafından sınır dışı edilerek Sovyet sonrası anavatanlarına zorlu dönüşlerinin fotoğraflarını çektim.2007’den beri, dünyada uyum içinde yaşamanın mümkün olduğunu göstermek için doğa ve insan arasındaki benzersiz ilişkiye odaklandım. Çoğu röportajda en kötüler anlatılıyor, ben umut vermeye karar verdim. Hindistan’da dünyanın ilk çevrecileri ile ilgili olan en son hikayem bunu en iyi biçimde göstermektedir. Bu çalışma GEO dergisinin 30. yıl dönümü olan Mart 2009 sayısında yayınlandı.




Ekipmanlarınız nelerdir?



EOS 20D


EOS 5D


EOS 5D Mark II (Canon Europe’dan ödünç)


GEO’da çalışmamın yayınlanmasından beri Canon Europe, denemem için bana yeni ekipmanlar ödünç veriyor ben de onlara geri bildirimde bulunuyorum. Bir nevi “küçük temsilciyim”



- EF 16-35mm f/2.8L USM


- EF 50mm f/1.4 USM


- EF 100mm f/2.8 Macro USM


- EF 70-200mm f/4L USM


- EXT EF 1.4x II


- Speedlite 580EX


- Speedlite 430EX


- Reflektörler,…


- Manfrotto tripod




Bir fotoğrafın dünyayı değiştirebileceğine inanıyor musunuz?



Evet, yapabilir. Hindistan’daki dünyanın ilk ekolojistleri olan Bishnois’lerle ilgili çalışmamın dünyayı değiştireceğini ümit ediyorum… En azından birazcık.



Fransa Courchevel’deki son Uluslararası Sürdürülebilir Kalkınma Forumu (Aralık 2008) süresince, Courchevel sokaklarında ve kayak merkezinde ilk kez bir projemi ve bir fotoğraf sergimi sundum: 6 büyük format görüntü (1,5X2) “Görüntü Zirveleri”nde 22 Nisan 2009’a kadar yer alıyor. Georges Steinmetz gibi ünlü fotoğrafçılardan çevre ile ilgili toplam 60 görüntü sunuldu. Organizasyonda “plastik savaşçısı” Khamu Ram Bishnoi ile tanışma ve onun toplum felsefesi ile Thar çölündeki plastik kirliliğine karşı çalışması hakkında konuşma fırsatı buldum. İlk kez bir Bishnoi böyle bir toplantıya davet edilmişti ve bunun daha pek çoğuna öncülük edeceğini umuyorum. Onun toplumunu, çevre ve vahşi yaşamı koruma felsefesini dünya çapında yaymaya söz verdim.



Hikaye ilk kez GEO dergisinde Mart 2009’da yayınlandı. Dünyanın diğer yayınları onu izleyecek. Bir televizyon belgeseli ve bir kitap haberleri daha da yaymak için hazırlık aşamasında.



Konferanslar da veriyorum ve bazı büyük şirketler de ilgi gösteriyorlar.



Çağdaş fotoğrafçılıkla klasik fotoğrafçılığı kıyasladığınızda ne gibi değişiklikler görüyorsunuz?



İnsanlar bugün dijital kamera ile fotoğraf çekmenin daha kolay olduğunu düşünüyorlar”¦ Ama öyle değil. İyi olan standartlar her zaman yüksektir ama dergilerin fotoğraf bütçeleri düşüktür. Günümüzde fotoğrafçılıkla geçinmek biraz daha güç. Şanslı olduğumu biliyorum.




Beğendiğiniz sanatçılar kimlerdir? Size kim ilham verir?



Steve McCurry, James Nachtwey, David Alan Harvey ve diğer Magnum ve VII fotoğrafçıları. “Belirleyici An”ından ötürü Henri Cartier-Bresson



Bu proje üstünde ne kadar çalıştınız?



Bishnoi projesine 2007’de başladım ve 3 kere 2 ay Hindistan Rajasthan’a gittim. Hikayenin henüz yayınlanmadığını ve benzersiz olduğunu biliyordum. Kendi kendimi finanse etmeye karar verdim ve bunu gizli tuttum. Toplum tarafından kabullenmek kolay değildi, özellikle çöldeki kutsal bayramlar süresince. Çöldeki bir kutsal bayramda 70.000 insan önünde, onların felsefelerini dünyaya yayma düşüncemi sundum. Bu şaşırtıcı ve 15. yüzyıldan beri ekolojist olan insanlar sonunda onlar için çok kutsal yerlerde fotoğraf çekmemi kabul ettiler.




Bu proje nasıl başladı?



Bu toplumla ilgili bir arkadaşım bana bahsetmişti ama ilk once bunun bir çeşit turistik gezi olduğunu düşünmüştüm. Jodhpur yakınında 3 saatlik “Bishnoi safari turu” gibi görünüyordu. Aslında orada bu işi yapan sadece 3 aile oluşundan dolayı çok memnum çünkü bu, toplumu turistlerden korumanın bir yolu. Hikayeyi kurcalamaya karar verdim ve benim gerçek toplum ve onların liderleri ile tanışmama vesile olacak bir Bishnoi öğrencisi ile tanıştım. Doğa ile uyum içinde yaşayan insanlar gerçekten mevcut ve 600.000 kişiler.



Canon’a verdiğim röportajımı buradan okuyabilirsiniz (İngilizce)


http://cpn.canon-europe.com/content/btl/franck_vogel.do



Bu çalışma için ne çeşit ekipman kullandınız?



Canon ekipman kullanıyorum. EOS 5D ve 20D, 3 lens (16-35mm f2.8, 70-200mm f4, 50mm f1.4) aynı zamanda 2 flaş, bir çoğaltıcı, tripod, yansıtıcılar… Mart 2009’da GEO dergisinde yayınlandıktan sonra Canon Avrupa bana sponsor oldu ve Tanzanya’daki albino insanların öldürülmesi hakkındaki son hikayem için geçenlerde bir 5D mark II aldım. Bunu siyah-beyaz çalıştım. Holanda “NRC weekblad” dergisinin kapak hikayesi oldu (6 Haziran 2009 sayısı) ve bu vahşetin kınanması için dünyadaki diğer dergilerde de yayınlanacak.




Aklınızdaki daha sonraki projeler nedir?



2009’da, Arnavutluk ve Yunanistan’da GEO dergisi için olduğu gibi Bangladeş ve Haiti’de de açlık karşıtı sivil toplum örgütü ile bir projem var. Bishnois hakkında bir televizyon belgeseli ve bir kitap hazırlanıyor ve 2010 da tamamlanmış olabilir.



Bize tekniğinizle ilgili kısaca bilgi verebilir misiniz?



En önemli olan şey teknik değildir, konuya harcadığınız zamandır. Eğer insanların fotoğraflarını çekmek istiyorsanız öncelikle onlar tarafından kabullenilmeniz gerekir. Bu, onlarla saatler, günler hatta haftalarca vakit geçirmeniz demektir. İyi fotoğraflar istiyorsanız, onlar sizi ve kameranızı unutmalı. Renkli fotoğrafçılık için ikinci ipucu; ışığın iyi zamanında çekim yapmaktır. Bu, yere ve mevsime göre değişir. Örneğin Hindistan’da yalnızca sabah 5 ve 8.30 arası ile öğleden sonra 5’den geceye kadar çekim yapabilirsiniz.




Yeni fotoğrafçılar için bir proje ile ilgili çalışmak hakkında neler söyleyebilirsiniz?



Eğer profesyonel fotoğrafçı olmak istiyorsanız bunun çok zor olduğunu ve zaman alacağını bilmelisiniz. Benim 6 yılımı aldı… Ve şimdi GEO ve diğer dergiler çalışmalarımı yayınlıyorlar, artık daha kolaylaştı. Her şey Eylül 2008’de Perpignan (Fransa)’da “Visa pour l’Image” sırasında başladı. Seçkin dergi editörleri ve fotoğrafçılar ile karşılaşmak için en iyi yer. Gerçekten tavsiye ederim ama her fırsatta onlara çalışmanıza bakmaları için şansınızı zorlamalısınız, hatta geceleri barlarda bile… Eğer onları rahatsız edecekseniz çalışmanızın özel birşeyler olduğundan emin olmalısınız. Bu; bitmiş, güçlü ve yeni bir hikaye olmalı, sadece basit bir portfolyo olmamalı.



Size göre dijital fotoğrafçılığın avantaj ve dezavantajları nelerdir?



Dijital fotoğrafçılığın en iyi yanı ve aynı zamanda en kötü yanı: çektiğiniz görüntüleri kameranın arkasında anında görebilmenizdir. Öğrenmek ve farklı şeyler denemek adına bu iyi birşey ama önemli bir festival çekiyorsanız onlara bakarken görüntüleri kaçırabilirsiniz. Yemek yerken ya da günün sonunda onlara bakmanızı öneririm. Biraz eski bir ders gibi ama ben bu şekilde yapıyorum.




Bu tekniği nasıl keşfettiniz ve sırrınız nedir?



Böyle yapmak zorundaydım çünkü müşterilerim görüntüleri akşam ya da ertesi gün istiyorlardı. Başlangıçta slaytla kıyasladığımda görüntülerimin işe yaramaz olduğunu düşündüm ama renk profillerine hakim olmayı becerdikten kısa süre sonra 5D ile herşeyin çok daha iyi olduğunu gördüm. Yeniden full frame bir kamera bulmaktan çok mutluydum. Bir 20mm bir 20mm.’dir!!



Ülkenizde bir fotoğrafçı olmak nasıldır?



İnternette fotoğraflar 1$ olduğu için bu her yerde zor. Ama tutku varsa sorun yoktur. Yineliyorum. Çok çalış ve hiç bir zaman vazgeçme! Başarının anahtarı budur.



Fotoğraflarınıza bakan kişilere kendiniz ve duygularınızla ilgili ne aktarmak istiyorsunuz? Fotoğraf çekme amacınız nedir?



Hiç bir yazıya ya da açıklamaya gerek olmadan kendilerini anlatan ve izleyicide duygular uyandıran klasik görüntüler oluşturmayı seviyorum. Eğer fotoğraflarım insanların düşüncelerinin değişimine yardımcı olabilirse en mutlu insan olabilirim.




Sanatsal ve entelektüel memnuniyetleriniz nedir?



Her gün mükemmel resmi arıyorum!



Gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz?



Ben pozitif bir insanım ve eminim ekonomik krizler iyi şeyler getirecek”¦ Özellikle çevre için!



Gençlere sanatla ilgilenmelerini önerir misiniz?



Çok çalışsınlar, biraz zamanı olan ve size çalışmaları hakkında bilgi verebilecek deneyimli bir fotoğrafçı bulsunlar. Arkadaşlarınıza ya da diğer fotoğrafçılara da sorabilirsiniz. Bu yolla daha hızlı şekilde gelişeceksiniz.



Can you give us some brief information about yourself and your journey of photograph?



Born in 1977, I’m based in Paris.



“I had a dream: travel the world with my camera”.



In 2002, after a Masters degree in business and marketing from AGRO ParisTech, I decided to set off round the world without a penny, with only his backpack and his Canon camera. Over the course of a year, I took dirt tracks and roads, sailed seas and oceans by means of transport worthy of Jules Verne (dugout canoe, sailing boat, truck, camel, bike…and his legs). My main goal was to meet human beings.



After one year of hitch-hiking, 8000 pictures and a fabulous human adventure, I decided to jump into photojournalism. This “180-degree” life change was a new challenge as well as an awakening in my personal life and the part I wished to play on Earth.



I work as a freelance photographer on social and environmental issues. In 2004, in Albania, on assignment for Patrimoine sans Frontières (a French NGO dedicated to preserving endangered cultural heritage sites), I depicted the restoration of unique Orthodox churches in Voskopojë as well as the last of their founders, the Aromanians. This work has been shown in France and Albania in exhibitions, conferences, books and well-known magazines (Le Monde 2, Courrier International,…). In Ukraine, I took photos of Crimean Tatars and their tough post-soviet return to their motherland after having been deported by Stalin in May 1944. Since 2007, I have focused on the unique relationships between Nature and Human beings to show the World that it’s possible to live in harmony. Most reportages depict the worst, I decided to bring hope. In India, my most recent story on the world’s first environmentalists illustrates this in the best way. This work has been published in GEO magazine for its 30th anniversary issue in March 2009.




What are your cameras and equipments?



EOS 20D


EOS 5D


EOS 5D Mark II (lent by Canon Europe)


Since my publication in GEO, Canon Europe lends me new equipment to try and I give them feedback…I’m kind of a “little ambassador”



- EF 16-35mm f/2.8L USM


- EF 50mm f/1.4 USM


- EF 100mm f/2.8 Macro USM


- EF 70-200mm f/4L USM


- EXT EF 1.4x II


- Speedlite 580EX


- Speedlite 430EX


- Reflectors,…


- Manfrotto tripod




Do you think that a photograph can change the world?



Yes, I believe it can. I hope that my work in India about the Bishnois, the world’s first ecologists, will help to change the world…at least a little.



During the last International Forum for Sustainable Development (Dec. 2008) in Courchevel, France, I presented the project for the 1st time and a photo exhibition was launched in the streets of Courchevel ski resort: 6 big format images (1,5x2m) are presented in “Les Sommets de l’Image” until April 22nd, 2009. In total 60 images about environment from famous photographers such as Georges Steinmetz are presented.



The organization gave me an opportunity to invite Khamu Ram Bishnoi, the “plastic fighter”, to talk about his community philosophy and his work against plastic pollution in the Thar desert. First time ever a Bishnoi was invited to such a meeting and I hope it will lead to many more. I promised his community to spread worldwide its philosophy about environment and wildlife protection.



The story has been published first in GEO magazine in March 2009. Other publications around the world will follow. A TV documentary and a book are also under preparation to spread the news always wider!



I give also conferences and some big companies have already shown some interest !



What do you think about it’s difference in the contemporary photography compared with the classical photography?



People think that it’s much easier today with digital camera but it’s not”¦The standards are always higher, which is good, but the magazines’ photography budget is always lower. Nowadays it’s much more difficult to make a living with photography”¦I know that I’m very lucky.




What artists do you like? Who inspires you?



Steve McCurry, James Nachtwey, David Alan Harvey,”¦and other Magnum and VII photographers. Henri Cartier-Bresson for its “The Decisive Moment”.



How long have you worked on this project?



I started the Bishnoi project in 2007 and I went 3 times 2 months to Rajasthan in India. I knew that the story hasn’t been published and that it was unique. I decided to finance it myself and to keep it secret. It was not easy to be accepted by the community, especially during holy festivals in the desert. In front of 70 000 people during a holy festival in the desert, I presented my idea to spread their philosophy around the World. Those amazing people, ecologists since the 15th century, finally accepted to let me photograph their most holy places.




How did this project begin?



A friend did talk to me about that community, but first I though it was kind of a tourist trap”¦It looked like when I went for a 3h “Bishnoi safari tour” near Jodhpur. Actually I glad that there are only 3 families that do that business and it’s a way to protect the community from tourists. I decided to keep on digging the story and I met a Bishnoi student, who was my first access to the real community and their leaders”¦ The people, who live in harmony with Nature really exist: there are 600 000 !



You can read my interview I gave to Canon here (in English):


http://cpn.canon-europe.com/content/btl/franck_vogel.do



What kind of equipment do you use for this work?



I’m using Canon equipment: EOS 5D and 20D, as well as 3 lenses (16-35mm f2.8, 70-200mm f4, 50mm f1.4). I had also 2 flashs, an exterder, tripod, reflectors,…Since my publication in GEO magazine in March 2009, Canon Europe is sponsoring me and I recently got the 5D mark II for my last story about the “Human Albino killings in Tanzania” I have done in black & white. It’s the cover story for the magazine “NRC weekblad” in the Netherland (June 6th, 2009 issue) and it will be published in others around the globe to denounce that horror.



What are your next projects in your mind?



In 2009, I have a project in Bangladesh and Haiti with the NGO Action Against Hunger, as well as one in Albania and Greece for GEO magazine. A TV documentary and a book about the Bishnois are also under preparation and should be available in 2010.




Can you give us some information about your technique shortly?



The most important is not the technique, but the time you spend with your subject. If you want to take photos of people you need to be accepted by them first. That means you have to spend some hours, days or weeks with them. If you want good pictures they have to forget about you and your camera. The second trick for color photography is to shoot when the light is the best…that depends on the place and season but for example in India, you can shoot only between 5 and 8.30am, and again from 5pm till the night.



For new photographer, what do you say to us in what kind of differences made about working on a Project?



If you want to become a professionnal photographer, you must know that it’s very difficult and that it will take time. It took me about 6 years…and now that GEO and other magazines publish my work it became easier. All started in Perpignan (France) during “Visa pour l’Image” in September 2008. That’s the best place to meet prestigious magazine editors and photographers…I really recommend it, but again you have to push your luck by “forcing” them to look at your work…at any time, even in bars at night. If you disturb them you have to be sure that your work has something special…it has to be a complete, strong and new story and not just a simple portfolio !




According to you, are there any advantages and disadvantages with digital photography’s?



The best thing about digital photography is also the worst thing: you can see your images in the back of the camera right away. It’s very good to learn, and try different things but if you’re shooting an important festival you can miss images by always looking at them. I advise to look at them while eating or at the end of the day… it’s a bit old school but that’s the way I do.



How did you discover this technique and what’s your secret?



I had to use it because my clients wanted the images in the evening or the next day. At the beginning I thought my images were crap – compared with slide film – but after a while I managed to master the color profiles and with the 5D everything was much better. I was so happy to find a full frame camera again…A 20mm was a 20mm !!



How’s it to be a photographer in your country?



Since the 1$ photos on the Internet, it’s difficult like everywhere…but when passion drives you it not a problem. My quote: Work hard and never give up ! That’s the key to the success.



What do you want to transfer about yourself and your feelings to people looking at your photographs? What is your purpose taking photographs?



I like to create classical images that need no text or explanations, images that talk by themselves and bring emotions to the onlooker. I would be the happiest person if one of my photos could help changing people’s mind”¦



What are your artistic and intellectual satisfactions?



I’m looking for the perfect picture each and every day !




What do you thinking about future?



I’m a positive person and I’m sure that the economic crisis will bring some good things”¦especially for the environment!



Do you suggest it to young people that think start to art?



Work hard, find an experienced photographer that has a bit time and who can give you feedback on your work. You can also ask friends or other photographers. You’ll improve faster that way.



Is there one story / experience that stands out in the making of this work?



I started the project in 2007 when I was 29 years old”¦The Bishnois follow 29 rules laid out by their guru in 1485AD. Bishnoi stands for 29 in Hindi: “Bish” (20) and “Noi” (9)”¦It’s kind of a magic number for me. They gave me a necklace with a portrait of their guru and told me that now I’m also a Bishnoi.



Röportaj (interview by) : Aydan ÇINAR
Çeviri (translation by) : Berna AKCAN









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Franck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk Ekolojistler

Sami Solmaz ile Fotoğraf Üzerine






”¦Şimdi bakıyorsunuz Ara Güler .. Ara Güler’in bütün fotoğraflarını koyuyorsunuz önünüze, fotoğraf hocalarının öğrettiği kurallar ile incelediğiniz zaman her fotoğrafta hata bulursunuz. Ama Ara Güler’in fotoğrafında en baskın olan şey ne biliyor musunuz, duygu. Anlattığı… ve hiç kimse buna itiraz edemez.




Mehmet Uçkun: Güncelde göremediklerimizi fotoğrafta yakalama fırsatı bulabiliyorsunuz”¦



Sami Solmaz: Benim derdim de o zaten”¦ Elbette ki fotoğrafın kadrajına, ışığına vs. sine, zaten bunları bilmeden olmuyor, ama benim için önemli olan anlatmak istediğimi doğru anlatabiliyor muyum, o duyguyu verebiliyor muyum?



Ben belgesel filminde de onu yaptım, ben gazeteciyim ve halen gazetecilik yapıyorum, serbest olarak yapıyorum. Ara ara dergilere bir şeyler yapıyorum. Önemli olan tarafsız olmayı becerebilmek, derdim o”¦ Tarafsız olabilmenin de tek koşulu şu; orayı biliyor olmak”¦ Örneğin Sarf-ı Nazar’ı çekerken ben adada ilk on beş gün fotoğraf çekmedim. Önce bir havayı kokladım, onlarla yemek yedim, rakı içtim, çay içtim, onlarla dertleştim hatta fırça bile attım”¦ Bu sürenin sonunda sana “Hoş geldin Sami ağabey” diyorlar ve işlerine devam ediyorlar. Sana baktığı zaman artık poz vererek bakmıyor bile. Zaten o normal rutinini yapıyor, yemek yerken, atını kaşağılarken de o rutinde artık. Öbür türlü ara-ara gittiğiniz zaman sadece var olan o anı görebiliyorsunuz, oranın bütününü göremiyorsunuz



MU: Konuyu bu şekilde ortaya koyduğunuz zaman ayrı bir emek ve zaman ayırmak gerekiyor bu işleri gerçekleştirmek için, fotoğrafı bir yaşam biçimi olarak benimsemek gerekiyor, sanırım”¦



SS: Tabii”¦ Parasız kalmayı da göze almak gerekiyor…



MU: Diyarbakır Silvan’da başlayan hayat hikayeniz 1979 yılında Haydarpaşa Lisesi’nde devam etmiş, ardından mapusluk günleri ve derken çalışma hayatı, işe başladığınız yerde fotoğraf ile tanışmanız”¦ Foto muhabirlik ve reklam fotoğrafçılığı”¦ Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?



SS: Benim fotoğrafa başlama hikayem çok garip. Bir ithalat şirketinde çalışıyorum, tesadüf bu ya fotoğraf malzemeleri ithal eden bir şirket”¦ Bir Cumartesi adamın biri geldi bir fotoğraf makinesi elinde, hiç unutmuyorum makineyi ilk makinem ‘Pentax ME Süper’. Fotoğraftan da hiç anlamıyorum üstelik de. Belli, çalıntı bir makine ve satıyor, param da var. Bir arkadaşı çağırdım, “Bu makine bu parayı eder mi?” diye Arkadaşım “al hemen” dedi. Kendi kendime başladım bu şekilde. Aradan kısa bir süre geçti, tatile gideceğim, patrondan izin istedim. Patron da arkadaşım; bir hafta sonra dön dedi, ben sekiz ay sonra İstanbul’a geldim”¦ Bütün Ege ve Akdeniz’i köy köy dolaştım. Ondan sonra geldiğimde daha öncesinden bizim müşterimiz olan reklam fotoğrafçısı vardı, Türkiye’nin önemli reklam fotoğrafçılarından Oral Orhon. Gittim onun Şişli’deki stüdyosuna, ben çırak olmaya geldim dedim ve altı ay çıraklık yaptım. Ciddi anlamda çıraklık yaptıktan altı ay sonra “git, yeter sana bu kadar” dedi. Ondan sonra gazetecilik, reklam ajansı, reklam fotoğrafçılığı, 93’ten bu yana da, çok az da olsa reklam fotoğrafçılığı ile beraber tamamen belgesele kaydım. 2004’de reklama tekrar döndüm o da kızım doğduğu zaman. Çok parasızdım, bir sene yaptım ve bir sene sonra yeter bu kadar deyip kaldığım yerden devam ettim belgesel çalışmalarıma. İşte böyle bir yaşam”¦




“Yılların İzi”










MU: 11 Şubat 2006 yılında ‘Yılların İzi’ adlı fotoğraf serginizi gerçekleştirmişsiniz”¦ Zamanın 20 farklı yüzde bıraktığı izleri yansıtmaya çalışmışsınız”¦ Bu çalışmanızda neyi hedeflediniz? Fotoğrafın bu çalışmanızda amacınıza ulaşmanızdaki katkısı neydi?



SS: Fotoğrafta en zor ve en kolay olan, portre fotoğrafları”¦ En kolay, çünkü bizim gibi ülkelerde ve bizim ülkemizde insan malzemesi çok. Sokağa çıktığınızda binlerce insana rastlayabiliyorsunuz. En zor, o anlatımı verebilmek, ifadeyi doğru verebilmek ve onları var eden koşullar ile birlikte, mekan ile o ifadeyi doğru verebilmek. Değişik değişik zamanlarda değişik değişik ülkelerde altı yılda çektiğim portreler bunlar. Türkiye dışında Almanya, İran, Fransa gibi ülkelerde çekimlerini yaptım. Özellikle yaşlıları tercih ettim, sadece birkaç tane de çocuk vardı. Hatta onunla ilgili benim yazdığım bir yazı vardı, serginin yazısı. Bir yaşam sunuluyor size ya da siz kabul ediyorsunuz bu yaşamı ve bir süre sonra bakıyorsunuz ki yaşadığınız her şey yüzünüze yansımış. Kiminde çok derin çizgiler, kiminde çok güleç bir ifade”¦ Yaşadığınız her şey acı ya da tatlı, iyi ya da güzel veya kötü her şey yüzünüze yansıyor. Çocukları koymamın nedeni ise, (özellikle Diyarbakır’da çektiğim iki tane çocuğun fotoğraflarını koymuştum) daha doğdukları anda ne yaşayacakları belli olduğu için”¦



MU: Size katılıyorum çünkü bu duyguyu bazen ben de yaşıyorum. İnsan olarak hayatta durduğunuz noktadan batığınız zaman, ülkemizde bu hayat çeşitliliği içinde, bu çocukların bir sonraki ve daha sonraki yaşamlarını görebiliyoruz”¦



SS: O serideki fotoğraflarımdan birinde Balat’lı bir Rum teyze de vardı. O kadının yüzünde ben hem acıyı gördüm çünkü çevresindeki akrabaları gitmek zorunda kalmış, ama bir tarafta da sevinç de var gitmediği için



MU: Konumuzun tam bu noktasında şunu sormak istiyorum. Ülkeler anlamında baktığımız zaman insanların yüzlerinde oluşan bu izler farklılık gösteriyor muydu?



SS: Örneğin Almanya’da evsizleri çektiğin zaman onun yüzünde her şey ile dalga geçen bir ifade var. Adam sadece bu benim tercihim diyor. Ama İran’da bir Afgan kadınını çektiğin zaman onun gözlerinde ve yüzünde ben hınç gördüm, öfke gördüm. Aynı şekilde Tunceli’de, Ovacık’ta, Frik dedenin fotoğrafını çektiğim zaman aynı ifadeyi gördüm onun yüzünde. Aynı zamanda hikayelerini de öğreniyorsun bu insanların. Örneğin Ovacık’ta fotoğrafını çektiğim Firik dedenin 1985 yılında, oğlu gözünün önünde samanlığa atılıp yakılarak öldürülmüş ve o süreden sonra adam konuşmamış, konuşmayı reddetmiş. İşte bunun yüzünde yarattığı bu ifadeyi, izler olarak görebiliyorsun. Aynı şekilde Afgan kadınının yüzünde de görebiliyorsun. Kendisini hiç ilgilendirmeyen bir savaştan dolayı evinden çok uzaklarda olmanın getirdiği bir hınç var yüzünde. Ama Fransa’daki bir evsizde bu yok, o seçimini yapıyor. Antep’teki bir yemenici amcanın yüzünde ise bilgeliği gördüm, ifadelerinde o bilgeliği görüyorsun, bakarkenki sevecenliğini görüyorsun. Hepsi yansıyor”¦




“Zerdüştiler”












MU: İran’da Zerdüşti’leri incelediniz 6 yıl boyunca”¦ Ateşe tapmayanlar adlı sergi ve kitabınızda neyi hedeflediniz? Amacınıza ulaşabildiniz mi? Din, sanat ve fotoğraf”¦ Din ve dinlerin fotoğrafa konu olmaları dışında, günümüzün inançları doğrultusunda şekillenen toplumların fotoğraf ile olan ilişkisi, duruşu nelerdir?



SS: Zerdüştler benim için sadece fotoğraf temelli bir şey değil. Zerdüştiler ile ilgili çıkan kitabım bir metin kitabıdır. Fotoğraf sadece onu destekleyen bir unsundur bu kitabımda, ne olduğunu anlatmaya yönelik bir şeydir burada fotoğraflarım”¦ Zerdüştilere başlama nedenim de şu benim; bir ölçüde din sosyolojisi ile de uğraştığım için, Zerdüştiler ile ilgili Türkçe çıkmış doğru dürüst bir kaynak yoktu o zamanlar. Var olanların hepsinde de küçük küçük alıntılar var. Dolayısı ile çok merak ettim bu konuyu. Gidip orda öğrenmek ve görmek istedim. Türkçe kaynakların hepsi bir Fransız’dan alıntı yapıyordu. Orhan Hançerlioğlu olsun, Cemil Sena vb. din sosyolojisi ile uğraşan insanları hepsi 1750-1820 arasında yaşamış bir Fransız araştırmacıdan bir alıntı yapmışlar, alıntı aynen şu; “Hıristiyanlar, Müslümanlar, Museviler iddialarınızın anlamı ne olursa olsun sizler kendi varlık aleminizin içinde Zerdüştün yolunu şaşırmış çocuklarından başka bir şey değilsiniz.” Bu çok iddialı bir laf”¦



Tek tanrılı olduğunu düşündüğün dinlere baktığın zaman hepsinin Zerdüştiliği yok saydığını görüyorsun, ateşe tapanlar olarak biliyorlar. Bunun üzerine başladım ben”¦ Öncelikle şunu söylemeliyim ki ben sosyalist bir insanın”¦ şu an yer yüzünde var olan dinlerin, insanların yaşamlarını nasıl etkilediği ve hakim sınıfların bunu nasıl kullandığı ve din temelli savaşların insanlığı ne boyutlara getirdiğine tanık olduktan sonra dinin gereksiz bir şey olduğunu, sizin savunduklarınızın bir öncesinde bunları söyleyen zaten başka birilerinin olduğunu, ondan öncesinde mitolojide bunların olduğunu göstermek adına ben bunu yaptım.



MU: Birbirinin türevi adeta”¦



SS: Tamamen türevi. Bütün kutsal kitapları alın, birbirine çok yakın ve aynı olan şeyler var. Hepsinde de Gılgamış Destanındakine benzer ifadeleri görebiliyorsunuz. Benim bir arkadaşım vardı, Ulus Baker. Ulus’un ODTÜ Sosyolojiyi bitirirkenki tez konusu din sosyolojisiydi. O dönem yazdığı şey şuydu; “Eğer Tanrı 10 emri Musa’nın kulağına fısıldadı ise Tanrı bunu Hamurabi’den çalmış demektir”¦” Sümer mitolojisinde de ve Sümer mitolojisinden önce de bakıyorsun; Çatalhöyük de var, İnkalar da var. Madem Tanrı yarattı ise insanlığı, niye o zaman tek tanrılı dinler ortaya çıkmamış da niye şimdi çıkıyor ve üstüne üstlük niye hepsi Arap yarımadasında çıkıyor?



MU: Zaman içinde dinlerin şekil değiştirişini, tek tanrılı dinlere doğru gidişini teknolojideki gelişmelere ve sanayi devrimi ile ilişkilendirdiğimiz zaman mantıklı bir süreç çıkıyor mu sizce?



SS: Tabiî ki. Daha öncesini ele alırsak, krallar ya da kabile reisleri kendi hakimiyet alanlarını koruyabilmek ve sürdürebilmek için din, kullandıkları bir araç. 20. yy dan sonra bu daha farklı bir duruma dönüşüyor. 630’lu yıllarda Müslümanlığın ortaya çıkma nedeni de çok farklı değil.



Konunun fotoğraf ile olan ilgisine gelecek olursak; özellikle belgesel fotoğraf ile uğraşan insanların çok okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu çalışmaları yürütebilmek için beslenecek alanlarının olması gerektiğini düşünüyorum. Sosyolojiyi, psikolojiyi, sanat tarihini bilmek zorundasın, günlük gazeteleri mutlaka okumak zorundasın, yaşadığın yer ve coğrafya ile ilgili çok fazla şey bilmek zorundasın. Sadece fotoğraf makinesini eline alıp “ben belgesel fotoğrafı çekeceğim” demek ile olmuyor”¦



MU: Söylediklerinize katılmak ile beraber bir ayrım getirmek istiyorum. Fotoğraf ile ilgili belli bir noktaya gelmiş insanların şöyle bir sürecini gördüğümü söyleyebilirim. Fotoğraf bir sanat dalı olarak, yetişme süreci içinde belli aşamalar gerektiriyor. Sizlerin açıklığa kavuşturduğunuz, genel yaşam içinde insan olmak için gerekli olan bir sürece de denk düşüyor. Günümüzde bu konuda söz sahibi olan kişilerin fotoğrafı sunumlarını ben biraz ürkütücü buluyorum, bunun teşvik edici olmadığını düşünüyorum. O zaman verelim profesörlerin eline fotoğraf makinelerini, onlar çeksin gibi bir mantık ortaya çıkmıyor mu?



SS: Yaşadığın gerçeklik ile ilgili olmak durumundasınız”¦ Burada yaşıyoruz şu an, bu coğrafyada yaşıyoruz. Bu coğrafyadaki insanların gerçekliğini bilmek zorundasın. Bu konu ile ilgili bir örnek vereceğim. Bundan yıllar önce Kocaeli fotoğraftan mezun olmuş bir kız geldi. Fotoğraflarını bir CD’ye yüklemiş getirmiş. Açtım baktım, çok güzel fotoğraflar ama bana bir şey anlatmıyor ve kıza şunu söyledim;” tekniğine dair hiçbir itirazım yok, bundan sonra yapman gereken yaşamını zenginleştirmek, yani daha amiyane bir tabir ile otlaklarını değiştir, kitap oku, insanların içine gir” dedim. Bana verdiği cevap ise fotoğraf çekmek ile kitap okumanın ne alakası var, dedi”¦



MU: Tabiî ki bu boyutta değil. Aslında benim vurgulamak istediğim şey küçük ama önemli bir nokta. Türkiye’de fotoğrafı bir noktaya taşımış insanların tabiî ki eleştirecek ve karşı duracakları birçok nokta var, bu arada gençlerin de kazanılması gerekiyor. İnsanları kazanmanın sürecinin sadece yerden yere vurmak, aşağılamak olmadığını anlatmaya çalışıyorum.



SS: Ben zaten böyle bir şeyi yapmıyorum, savunmuyorum. Bana gelecek insanın çok net gelmesi gerekiyor. Örneğin tanıdığım bir tane çocuk var, bir sürü insan var da özellikle birkaç kişiyi örnek vermek istiyorum. Bunlardan bir tanesi benim çok sevdiğim bir çocuk, bana bir ekip ile belgesel bir çalışma için Türkiye turuna çıkmayı çok istediğini söyledi. Ben de “asistan olarak gel bizimle” dedim, aslında benim asistanlık bir işim yok ki, dedim görsün, benim ile birlikte dolaşsın yaşasın. İki ay sonra çocuk inançlar üzerine bir çalışmaya başladı. Bir gün tekrar bana gelerek Yahudi ve Musevilerin içine giremediğini söyledi, ben de Musevi fotoğrafçı bir arkadaşımı aradım, onun ile beraber bütün sinagoglara girmeye başladı, Şiilerin içine soktum. Bir taraftan da ona sürekli kitap veriyordum, neyi çektiğini bilmesi gerekiyor. Anlatmaya çalıştığım bu”¦ bir şey ilginç gelir çekersin fakat çektiğin şeyi anlatabilmen de gerekiyor. Örneğin istavroz çıkarılırken bu istavrozun anlamını da bilmen gerekiyor. Reklam fotoğrafçılığı yaparken çektiğin şeyin her türlü özelliğini öğreniyorsun zaten, öğrenmek zorundasın doğru fotoğrafını çekebilmek için”¦



Tamam, profesör olman gerekmiyor ama en azından onu ifade edebilecek bilgi ve duyguya sahip olman gerekiyor ve bunun için de hakikaten okumak gerekiyor. Başka bir şey daha anlatayım. Dokuz Eylül Üniversitesi fotoğrafı bitirmiş, Marmara Üniversitesi’nde master yapıyor çocuk, hocası da Sabit Kalfagil. Bu çocuk benim bir arkadaşımın yeğeni. Arkadaşımla oturmuş konuşuyoruz, “ya benim yeğen okulu bıraktı gibi fotoğraftan soğudu, bir ilgilensene” dedi. “Beni arasın, gelsin” dedim. Beni aradı ve “son çalıştığın fotoğrafları al ve gel” dedim. Yaklaşık yüz tane fotoğraf, kağıt toplayıcıları çekmiş. Yüz tanesini yemek masasına dizdim, çok seri bir şekilde ayıkladım. En son yirmiye düşürdüm. “Al bunları 30×40 bas” dedim. Özellikle üç tane fotoğrafı seçti ve bana bunları neden seçtiğimi sordu, ben de güzeller de ondan dedim, o da “Sabit hoca bunları çöpe atmıştı “dedi. Çocuğu karanlık odaya soktum, kağıt verdim, banyo verdim vs. “git ve bunlar olana kadar 30×40 bas gel” dedim. Baskıları yapmış gelmiş ve fotoğrafları dizdim ve”şimdi ne düşünüyorsun?” dedim. “Ağabey çok başka oldu” dedi. Ben de “oğlum fotoğraf bir sunumdur” dedim. “Şimdi git bu fotoğraflar ile okula” dedim. Sabit Kalfagil’in dersinde, hoca elindeki fotoğrafları görerek merak edip görmek istemiş ve bakmış “Onur’cuğum ne güzel fotoğraflar bunlar” demiş”¦




“Balıkgözü”












MU: Biraz da 2004 yılında gerçekleştirdiğiniz “Balığın Gözünden” adlı çalışmanızdan ve serginizden bahsedelim.



SS: 17. yy’ da yaşamış Cornelius Marcus Escher bir ressam, üç boyutlu resimler yapan bir ressam. Escher’in yaptığı resimlerin içine girebiliyorsun. Ben de fotoğrafta bunu yapabilirim deyip başladım. 8 mm balıkgözünün çapı 180 derecedir. Özellikle kubbeli yerleri çektiğin zaman 360 dereceyi görebiliyorsun. Sanat tarihini bilmiyor olsan bunu yapamazsın. İlginç gelir yaparsın”¦ Ben üç ay boyunca İstanbul’un her yerini, her gün bir memur gibi dolaştım.



Es sonunda birçok resim çektim ama bunların içinde bir tanesi var ki tam Escher.



MU: Üç boyutluluğu yakaladığınızı düşünüyorsunuz.



SS: Aynen öyle”¦



MU: Balıkgözünü tercih etmenizdeki neden bu mu?



SS: Tabii ki.



MU: Geniş açı ile balıkgözü arasında sanki bir samimiyet farkı var gibi geldi bana. Balık gözü ile yapılmış bir çalışmada.



SS: Ben deforme etmiyorum. Hiç birinde perspektif hatası bulamazsın. Çekim açın ve durduğun nokta çok önemli. Bilinçli kullanılması gerekiyor. Bir insanın yüzüne yaklaştırarak onu maymun gibi de çıkarabilirsiniz.



MU: Günümüzün kadına bakış açısını sorgulamak için, bir tepki olarak nü fotoğrafı kullanılabilir mi?



SS: Tabii ki”¦ Nü fotoğrafında da bir şeyler anlatmak gerektiğini söylemek gerekiyor, söyleyecek bir sözünüzün olması gerekiyor. Evet, o fotoğraflarla masturbasyon yapabilecek insanlar da çıkabiliyor. Siz eğer fotoğrafları doğru hedefleyip doğru çekmiş iseniz, bir amacınız var ise, söyleyecek sözünüz var ise nü’yü dediğiniz anlamda da kullanabilirsiniz.



Karşı bir söylemle, kendi silahı ile vurabilirsiniz”¦ Örneğin uygun bir model bulur isem bu konuda yapmak istediğim çalışmalar var. Sırf çıplak kadın, nü çekmiş olmak için değil kadın erkek ilişkisini sorgulamak adına, bu ilişkiyi kadın bedeni üzerinden anlatmayı hedefliyorum.


“Sulukule Düşerken”




















MU: Bize yeni projelerinizden bahsedebilir misiniz?



SS: Sulukule ile ilgili yapmış olduğum çalışmam ile ilgili bir kitap çalışmam olacak. Burada yayınlayacak bir yayıncı bulamayacağım büyük bir ihtimalle ama Amerika’dan birisi istemişti. Zaten şu an tasarımını yapıp göndereceğim oraya ve büyük bir ihtimalle 2010 yılı içinde Amerika’da çıkacak. Hiç olmaz ise para kazanacağım oradan”¦



MU: Sizin için belki iyi olacak ama ülkemizdeki fotoğraf yayıncılığı ile ilgili durumun bu halde olduğunu bilmek üzücü aynı zamanda”¦



SS: Bakın ben size çok basit bir şey söyleyeyim. İki tane kitabım var, ikisini de yayın evleri bastı, ben ikisinden de telif alamadım, telif almam gerekirken telif alamadım. Karşılığında 200 adet kitap aldım. O iki yüz kitabı da ben arkadaşlarıma hediye ettim”¦ Bir tek avantajım şu oldu, cebimden para çıkmadı.



MU: Genelde Türkiye’de fotoğrafçıların çalışma şartları bu çerçevede midir?



SS: Hepsi ya kendi parası ile ya da sponsor ile çalışarak yapmaktadırlar”¦ Örneğin sevgili Altan Bal’ın ‘Kamyoncular’ çalışmasına elimizin altında iken bakalım. Promat parasız basmış, BP madeni yağlar”¦ Böyle olduğu için de dağıtım şirketleri kitapları dağıtmıyor. Çünkü yayın evinin fazla kitabının olması gerekiyor ki adam satılmadığı zaman iade edebilsin. Dağıtım şirketleri de bundan dolayı fotoğraf kitaplarını dağıtmıyor. Kendi ilişkileriniz ile dağıtabiliyorsunuz… Benim “Zerdüştiler” kitabım bitti örneğin, bu senenin sonunda yayın evi ikici baskıyı yapacak, ben ona yeni birkaç şey daha ekleyeceğim, bu sefer bir şartım var benim, dört renk. Çünkü ben onları dia çekmiştim, maliyetinden dolayı siyah beyaza dönüştürmüştük ama bu sefer dört renkli basacaklar. Yine telif alamayacağım, yine iki yüz tane kitap alacağım J)



MU: J Gerçekten çok üzücü”¦ Sanırım özellikle fotoğraf çeken arkadaşların bunları ve bu işin alt yapısını öğrenmesi gerekiyor.



SS: Fotoğraf hayatım boyunca hayatımda en rahat ettiğim dönem ne zamandır biliyor musunuz? 2007 yılında Sarf-ı Nazar’ı çekerken ve ondan önceki 3 ay. Çünkü İskoç bir menajer ile çalışıyordum. Herif geldi buldu beni. İki ay İstanbul’u yürüyerek dolaştım, Dusk to Dawn (alaca karanlıktan şafağa) diye bir şey yaptık. Ben, o iki ay boyunca kızımın süt parasını düşünmedim, evimin kirasını düşünmedim, gece dolaşırken çay parası düşünmedim. Sergiyi açarken ha keza öyle”¦ Sergiyi açtığımız zaman da otuz fotoğraftan yirmi altısını Londra ve New York’a sattı. Benim altı, yedi ayımı rahat geçirmemi sağladı. Aynı zamanda bana menajerlik yapan kişinin kendisi de fotoğraf alan bir kişi. Jonathan’ı benim Yılların İzi sergimin son gününde kız arkadaşım getirmişti. Bu kişi yıllar sonra yerleşik hayata ilk defa geçiyor ve evine aldığı ilk şey benim üç tane fotoğrafımdı. Bu üç fotoğraf da Tunceli-Ovacık’ta çektiğim Frig Dedenin fotoğraflarıydı. Üçü de aynı insanın değişik portreleriydi. “Niye aynı adamı alıyorsun?” diye sorduğumda, bana “üçü beraber asılmalı” diye cevap verdi ve serginin afişini de çerçeveli olarak aldı.



MU: O zaman şunu söyleyebilir miyiz? İlk çağlarda insanların resim yapabilmeleri için önce üretimi artırıp resim yapabilecek insanların boş kalmasını sağlaması gerekiyordu. Sanrım günümüzde bu konu fazla evrimleşmedi, aynı.



SS: Tabii ki aynı”¦



MU: Günümüzde hiçbir toplumun sanata ve sanat ürününe kasıtlı olarak yönelmesi ile ilgili bir problem olduğunu düşünmüyorum. Çünkü insanlar öncelikle karınlarını doyurmak zorunda. Bizim ülkemizde fotoğrafa ve diğer sanat dallarına yeterince vakit ve para ayrılamamasının temel nedenlerinden biri de bu mu sizce?



SS: Değil! Burada biraz mantık farklılığı var”¦ Sonuçta insanlar gazete dahi almıyorlar, bir gazete elli kuruş”¦ Bizim gibi ülkelerde dayatılan bir şeyler var, özellikle 12 Eylül’den sonra gelişen bir süreç, sürekli bir yerlere atlama mantığının geçerli olduğunu görüyorsunuz; sınıf atlama, bir anda para sahibi olmak, köşe dönmek gibi”¦ Öncelikle bunun biçimsel olduğunu göstermeye çalıştılar herkese, bir tüketim toplumu olarak. Bakıyorsunuz 13 yaşındaki bir kız çocuğunun elinde iki tane üç yüz beş yüz milyonluk cep telefonu. Sen ne yaparsın iki tane cep telefonu ile? Ben kullanmamaya çalışıyorum”¦ Bu 12 Eylül’ün getirdiği bir süre甦 Doğuya doğru başka ülkelere gittiğiniz zaman, örneğin bir İran böyle değil”¦ Bir İran, o kadar aşağılayarak bahsettiğimiz bir İran’da satılan gazete sayısı ile Türkiye’deki gazete sayısını kıyasladığınız zaman onda bir”¦ Nüfus aynı, insanların kendi gerçeklikleri ile ilgili duyarlılıkları var, muhalif gazeteler de var orada”¦ Bizdeki insanların neler okuduğu malum. İşte bunun sonucudur”¦ Bir de şöyle bir şey var, cep telefonlarının fotoğraf çekiyor olabilmesi bile fotoğrafın küçümsemesini sağlıyor”¦ Herkes fotoğrafçı olabiliyor artık. Ama Avrupa’da böyle bir anlayış yok, herkesin fotoğraf makinesi var ama herkes fotoğrafçı değil.



MU: Toplumumuzun eğitime ve insanlara verdiği değere göre insanlar şekillenmiş ve sanki halinden memnunlar gibi sanırım.



SS: Tabii canım. Yine aynı örneği vereceğim gazete okuyorum: ilköğretim öğrencileri ile lise dahil yapılan bir anket var. %97 sinin tanıdığı iki kişi var: şarkıcı Hadise ve futbolcu Arda”¦



İran’da ilköğretim düzeyindeki okulların kitaplarına bakıyorum, çok basit, lisede bir tarih kitabında ne öğrenmek zorundasınız biliyor musunuz? Dünyadaki bütün ulusal kurtuluş mücadelelerini, Lenin ve Marx’ı bilmek zorundasınız. Che Guevara’yı bilmek zorundasınız. İran gibi şeriat ile yönetilen bir ülkede”¦ Daha da öteye gider isek, üniversitede felsefe bölümlerine bakıyorum, Türkiye’de hiçbir felsefe bölümünde Fuerbach öğretilmez. İran’da Kum kentinde ilk öğreneceğiniz kişilerden birisi Fuerbach’ tır. İran şeriat ile yönetiliyor ve biz aşağılayarak bakıyoruz bu ülkeye”¦



MU: Bu durumda şöyle bir ironi ortaya çıkmıyor mu? İnsan uygarlığının kazanımı açısından baktığımız zaman, herhangi bir milliyet ayrımı yapmadan, İran kapalı bir toplum olarak gözüküyor. Toplumların kendi gelişimleri esnasında dünya ile olan ilişkilerinde belli duvarların olması mı gerektiği anlamına geliyor?



SS: Tabii ki yani, tabii şöyle bir şey de var, İran ekstrem bir örnek, diğer Arap ülkeleri gibi değil. Üç bin yıllık bir geçmiş var. Aziz Nesin’in çok güzel bir sözü var “Eğer ben bir Müslüman olsaydım, ki değilim, en radikal İslamcıdan daha radikal olurdum” diyor. Çünkü İslamiyet öyle bir din ki sana sorgulama hakkı tanımıyor, sorgusuz sualsiz kabul etmek zorundasın. İslamiyet’in kelime anlamı zaten teslim olmaktır. Müslüman da bu anlamda teslim olmuş olandır, yani bütün yolları kapatıyor zaten. İran’da diğer ülkelerde farklı olarak bunu bireysel zenginlikler olarak görüyorlar. Örneğin Zerdüştiler İran’da çok rahatlar. Ateşe tapanlar diye herkesin aforoz ettiği bir topluluk ama İran’da 1996 yılından bu yana dünyadaki Zerdüşti kongresi Tahran’da yapılıyor”¦ Tahran’ın göbeğinde sinagog var ve ben tepedeki bir din adamı ile röportaj yaptım. Bu kişi Humeyni’nin dünyadaki yedi temsilcisinden bir tanesi idi. Sinagogun ne işi olduğunu sorduğum zaman bana verdiği yanıt, “biz Museviliğe karşı değiliz, biz Siyonizme karşıyız” oldu. O anlamda ve bir çok anlamda çok netler ve İran’da tartışabiliyorsunuz fakat Suudi Arabistan’da tartışamazsınız, direkt kelleniz gidiyor. Öbür taraftan da şunu söylüyorum; onaylıyor muyum? Hayır. Bütün dinler, bütün ideolojiler ve bütün inançlar azınlık durumundayken çok hoşgörülüdür. Çoğunluk durumuna geçtiği zaman bu hoş görüden eser kalmaz.




“Sarf-ı Nazar”














MU: Biraz da Büyük Ada’daki Faytonlar ve faytoncuların yaşam hikayesini ele aldığınız çalışmanızdan bahsedelim. “Sarf-ı Nazar” adlı serginiz ve ”Sarf-ı Nazar” adlı kitabınız 2008 yılında yayınlandı. Ada yaşantısı içinde pek de göze çarpmayan ahırları fotoğraflamak fikrinin gerisinde yatan şey neydi?



SS: Adadaki bu çalışmama ben tesadüfen başladım. Adaya, adalılar ile ilgili bir çalışma yapmak için gitmiştim. Adada kaldığım yer ahırlara çok yakın bir yerdi. Her gün gördüğüm için ahırları, burasının neden böyle olduğunu merak ettim ve sormaya başladım. Adada arkadaşlarım da olduğu için onlar ve insanlar ile konuşarak oranın neden böyle olduğunu anlamaya çalıştım. Daha sonra onlar ile konuşmayla başladım. Bisiklet ile Aya Yorgi’den geliyorum, ya şuraya bir gireyim dedim. Gittiğimin birkaç gün sonrası idi. Birisi bağırdı, “buraya giriş iki yüz lira” dedi. Ben de “sen makbuzu kes geliyorum” dedim. Gittim selamın aleyküm-aleyküm selam, derken tripotu gördüler. Başladık muhabbet etmeye, adı Almanyalı Kemal. Oturduk beraber yemek yedik, muhabbet ettik. Ertesi gün bir daha gittim, ertesi gün bir daha gittim. Şişman Mustafa’yı tanıdım, papağan Kevork’u tanıdım, en önemlisi Nalbantı tanıdım.75 yaşında bir adam, her akşam bana bir duble rakı içirmeden bırakmadı. Durum böyle olunca oradaki sorunu öğrenmeye başlıyorsunuz. Belediyenin her gün ahırların olduğu bölgeye çöp döktüğünü görüyorsun. Sorun şuydu; belediye ahırların olduğu yeri yıkıp İspark bünyesinde yeni ahırlar yapıp bu bölgeden bir rant elde etme çabasında idi ve mevcut şartları faytoncuların aleyhine ağırlaştırıyordu. Faytoncuları yıldırmak içinde bulundukları bölgeyi çöplük döküm sahasına dönüştürmüşlerdi”¦ Ben her gün fotoğraf çekmeye başladım, günümü ikiye böldüm. Sabah yedide kalkıyorum, günün yarısında adalıları çekiyorum, geri kalan kısmında da ahırlara gidiyorum. Yaklaşık üç hafta sonra Rum cemaatinden birisi polis gecesi davetiyesi verdi, onlarla da bir aile gibi oldum, ben onların en mahrem yerlerinde çektim fotoğraflarımı, yatak odalarında çektim çoğunluğunu. Neyse, sonra polis gecesine gittim. Rumların Metropoliti var, kaymakam var, belediye başkanı var, Rumların Vasilisi var. Metropolit ve Vasilisi ile sarılıp öpüştükten sonra faytoncuların yanına oturdum. Herkes beni merak ediyor, polisi, belediye başkanı”¦ On dakika sonra bir polis geliyor bir polis gidiyor, en son belediyenin halkla ilişkiler müdürü geldi beni belediyeye çağırdı. Birkaç gün sonra gittim. Bana, “Sami Bey bakın adalar ne kadar güzel yerler, şöyle yapalım, böyle yapalım, destek olalım” falan”¦ Olur dedim “fakat ben öncelikle bunları yapıyorum, sizin istediklerinizi de yaparız” dedim. Sonra beni bir daha aramadılar”¦ İki ayın sonunda faytonculardan bir sürü arkadaşım oldu. Burada adanın şöyle bir özelliğinden bahsetmem lazım, adada klan sistemi var. Klanın en üstündekiler tabii Yahudiler, bir altı beyaz Türkler sonra Rumlar, Ermeniler ve esnaf, dördüncü kastlar arabacılar. Hiç kimse kimseye dokunmuyor. Ben faytoncuyu akşam alıyorum, beyaz Türklerin gittiği meyhaneye gidiyorum. Adada yaşayan babası zengin bir arkadaşım var, onu alıyorum esnaf meyhanesine götürüyorum. İnsanların birbirine dokunmasını sağladım. Faytoncuların birkaç tanesini yazar-çizerlerin, kalburüstü insanların gittiği bir meyhaneye götürdüm. Meyhanenin sahibi doğma büyüme adalı, babası da adalı ve gelip faytoncular ile konuştu ilk defa”¦ Meyhanecinin kafasındaki faytoncu imajı gitti, bu adamlar ile sohbet edilebiliri gördü”¦



MU: Siz bir köprü vazifesi görmüşsünüz.



SS: Aynen öyle ve ondan sonra ben iki aydan fazla bir süre kaldım orda, çalışma bittikten sonra belediye geri adım attı ve bunlar yeni adımlara geçtiler”¦



MU: Çalışmanızın aynı zamanda bir karşılığı olmuş sanırım. Fotoğraf makinesini eline alan kişinin içinde bulunduğu sürece dahil olması ve bu süreci yaşaması bir zorunluluk gibi gözüküyor sanırım.



SS: Taraf olmak zorundasın”¦ Aynı şekilde adalıları yaparken de, aslında inanmak zor işti”¦ Bir Ermeni’nin değil yatak odası, evine bile giremezsin, bir Rum’un gene öyle. Benim şansım şuydu; iki patriğin de yaveriyle tanışıyordum ben. Dolayısı ile rahat hareket edebildim ve kiliselere rahatça girip çıkabildim. Aslında öyle keyifli anlar var ki, Beyoğlu Turnacıbaşı sokakta bir Rum okulu vardır, 50 yıl orda çalışmış en son oranın müdürlüğünden emekli olmuş birisi. Benim derdim bu adamı çekmek ve kimse de bu adamın telefonunu vermiyor. En sonunda bir ayin sonrasında ben yakaladım bunu, dediler ki işte Dimitri hoca bu, hocam dedim işte ben böyle böyle şeyler yapıyorum, tabii o sırasında şeyi görüyorlar, ayini Metropolit yönetiyor ve benim onunla olan ilişkimi de görüyorlar, daha rahat oluyorsun o zaman. Dimitri hocaya “evinize geleceğim” dedim, o da “tamam yarın saat 15:00 de gel “ dedi. Gene kilisenin bahçesinde insanlar ile sohbet ediyorum, bayağı şişman bir kadın gördüm ama nasıl güzel bir yüzü var kadının, tam annem gibi. Makineyi doğrultum kadını çekeceğim, “çekme” dedi, ben de “peki” dedim. “Gel buraya” dedi, yere diz çöktüm ve elimi dizine koydum. “Sen niye çekiyorsun?” dedi, ben de anlattım, “hatta dedim yarın Dimitri hocanın evine gideceğim, Dimitri hocayı evinde çekeceğim” dedim. “Ben hemen eve gideyim dedi ve evden çamaşırları toparlayayım” dedi. Meğerse Dimitri hocanın karısı imiş J Ertesi gün evlerine gittiğimde kadın öğlen uykusu uyuyormuş, kapıyı açtı ve hiç toparlanmadan “hah bizim oğlan geldi” dedi ve geçti içeri.




“Adalılar”














MU: Sarf-ı Nazar çalışmanızda yer alan bir anektod var. Adaya gelen misafirleriniz ile beraber polis otosu ile rıhtıma kadar yaptığınız yolculuk ile ilgili”¦ Bundan biraz bahsedebilir misiniz?



SS: Bercuhi Berberyan diye, benim ablam gibi olan bir hatun var, adada tanıştım. Bercuhi Burgaz adalı ve babası da Burgaz’da yaşıyor ve ben onun babasının da fotoğraflarını çektim. Sarf-ı Nazar ile ilgili olarak, ben Bercuhi’den bir yazı yazmasını istemiştim ondan “ama gelip burayı görmen gerekiyor “ dedim. Vapura binip iskeleye geldi ve iskeleden arıyor beni.



O sırada da benim arkadaşlarım gelmiş İstanbul’dan, “hadi siz de gelin” dedim ve onları adada yaşayan başka bir arkadaşımla beraber ahırlara götürdüm. Bercuhi’yi tekrar arayarak rakı getirmesini söyledim. Oturduk, ahırlarda 3 tane hatun, ben ve adadan bir arkadaşım faytoncular ile rakı içtik. Papağan Kevork, Şişman Mustafa, Ninja Mehmet. Bir ara kız arkadaşlarımdan biri “burada tuvalet var mı?” dedi. Ben de “gel göstereyim” dedim, tabii her yer tuvalet”¦ O da ormana gidip yaptı tuvaletini. Orada onun başına bir şey gelmesi mümkün değil, tabii benden de aldığı bir rahatlık da var. İçkilerimiz bittikten sonra benim keyif aldığım bir faytoncu var, Ninja Mehmet, beraber iniyoruz rıhtıma doğru bu sırada bir polis arabası geçiyor, Ninja Mehmet bir ıslık çaldı ve polis minibüsü durdu. Hepimiz doluştuk ve aşağıya indik. ”¦ Yanımıza adada evinde kaldığım Alman arkadaşım Ludvig ve İrene’de katıldı. Daha sonra Alman arkadaşım “benim ülkemde bir polis arabasına ancak karakola veya hapse giderken binebilirsiniz “ dedi”¦ Sonra onları bir esnaf meyhanesine götürdüm. Benim yanımdaki insanlar normalde oraya asla oturmayacak insanlar. Meyhaneci Sefa bizleri görünce sokağı kapatarak üç tane masa koydu ve biz bir anda on, on iki kişi olduk, gören geldi. Bir taraftan da insanların birbirlerine dokunmasını sağlıyorum.



MU: Sanırım insanlar ile olan iletişiminizde bu önemli bir nokta. Ara noktada bir yerde oluşunuz insanları kaynaşması noktasında sanırım aracılık ediyor.



SS: Ben en alt ve en üst insanlar ile iyi anlaşabiliyorum. Sarf-ı Nazar kitabımı dedeme ithaf ettim. Orada bir şey yazıyor “yaşamda hiç kimse senden farklı değil ve her şey mümkündür”



Samimiyetini gördüğüm herkes ile ben çok iyi ilişki kurarım ama kendini farklı göstermeye çalışan insanlar ile asla iletişim kuramıyorum, konuşacak bir şey de bulamıyorum.



MU: Ülkenizde AFSAD’ın öncülüğünde başlayan fotoğraftaki Toplumsal Gerçekçilik akımının 1960 ve 1970 yıllarındaki kazanımları ve yol alışı daha sonra dünyadaki gelişmelere paralel Türkiye’ye biçilen rol çerçevesinde öz ve içerik olarak değişime yol açtığını görüyoruz”¦ Ülkemizde biz ne isek fotoğraf da o mu?… Fotoğrafın bir tarafı, bir duruşu olmalı mı sizce?



SS: Kesinlikle”¦



MU: Bu konuyu biraz açalım.



SS: Çok sevdiğim bir Çin atasözü var. “Kuyunun dibindeki kurbağa, ancak kuyunun çapı kadar gökyüzünü görür.” Sen sana dayatılan şeyi kabul etmeyip kuyunun üzerine çıkmaya çalışmazsan göreceğin alan, çap da o kadardır. Çok iyi işler yapılıyor ve yapılabiliyor da. Yalnız, insanların yaptığı şeye inanmaları gerekiyor, koşulları zorlamaları gerekiyor. Benim olanağım bu, böyle bir şey yok, bunu kabul etmiyorum. Bundan birkaç sene önce genç bir çocuğun çektiği inanılmaz fotoğraflar vardı. Sergisini Karşı Sanat’ta yaptı ama çok kötü bir kitap basıldı. “Ulan” dedim “gel bunu bir matbaa ile konuşalım ya da bir sürü yayınevi var adam gibi bir şey yapalım” ve inanılmaz bir çalışma, Türkiye’deki ölüm oruçları. Genç bir çocuk, Gencer Yurttaş diye bir çocuk ve fotoğraflar da inanılmaz iyiydi. Çocuk bütün süreci çekmiş ama kendi mantığından dolayı karşılığını bulamadı, dar bir çevrede kaldı.



MU: Fotoğrafı çekmek işin bir yarısı, diğer bir yarısı da sunumu sanırım.



SS: Tabii ki. Aynı şekilde Sarf-ı Nazarı çekerken kitap yapacağım diye yapmadım ben bunu. Çalışmayı bitirdim ve fotoğraflar ile uğraşırken filmleri banyo ediyorum, kontak baskıları alıyorum. O sırada adada birileri bunun mütalaasını yapıyormuş. Adalılar Vakfı diye bir vakıf beni aradı, kitabını basıyoruz dediler ve bastılar. Benim şartım iyi bir matbaada basılması idi ve 15 gün gittim başında bekledim. Belki benim seçtiğim bir matbaa olmadı, çok daha iyi olabilirdi ama gene dolaşıma girdi, tanıtımı da iyi yapıldı. Yayınevi, dağıtımı ile çok fazla ilgilenmediği için, bir televizyon programına çıktım, bir hafta içinde 400 tane sattı. Çok pahalı da değil, otuz lira kitap. Biraz ilgilenseler bu kitap şimdiye kadar ikinci baskıyı da yapacaktı.



MU: Aslında Türkiye’de böyle bir potansiyel var ve insanlara işin bu boyutunu göstermek gerekiyor sanırım.



SS: Var tabii ki. Ara Güler’ in “Ara’dan Yetmişyedi Yıl Geçti” adlı kitabı üç sene önce çıktı, beşinci baskısını yaptı. İnsanlar alıyorlar sen doğru şekilde sunarsan eğer”¦ Ya benim koşulum bu, ancak bunu yapabiliyorum diyorsan eğer yapma o zaman, yapacaksan da doğru yap. Bizim ülkemizin şartları böyle diye senin kendini ona hapsetmen kadar salakça birşey olamaz.



MU: Sulukule ile ilgili yaptığınız çalışmanın Amerika’da kitaplaşacağından bahsetmiştiniz.



SS: “Dusk to Dawn” sergisini yaptığımda, serginin son günü bir çift geldi, dolaşıyor. Biz de arkadaşlar ile oralardayız. Ben sergiyi eski bir kazma kürek fabrikasında açtım, çatısı olmayan, sadece çatma demirleri olan bir fabrika. Çelik teller ile bağladım, özel ışıklandırma yaptım, her şey denk düştü. O sıralarda menajerim yurt dışında idi, aydınlatma lazım tam o sırada bir aydınlatma firmasının katalog fotoğraf işi çıktı onları çektim. Bir gün karşılığında geldiler aydınlatmayı yaptılar. Sen doğru yolda isen hepsi denk düşüyor. Son gün Amerikalı bir çift geldi, üç kere dolaştılar sergiyi, elime iki kadeh şarap aldım ve ne düşündüklerini öğrenmek için yanlarına gittim. Sohbet etmeye başladık, bize katıldılar. Bir hafta İstanbul’da kaldılar. Bir hafta boyunca, ben de Galata’da oturuyorum, her gün karşılaşıyoruz ve buluşuyoruz, üçüncü gün başka fotoğraflarımı da görmek istediler. Sulukule’yi gösterdim,” ya bunu kitap yapalım” dediler, ben de “daha bitmedi” dedim. Şimdi bitti, kitabın tasarımını yapıp göndereceğim.



MU: Peki Türkiye’de bu sürece dahil olabilecek, rastlantısal bir Amerikalı çiftin çalışmalarınıza gösterdiği bu ilgiyi, böyle bir ilgiyi gösterebilecek bir burjuva kültürü oluşmadı mı sizce?



SS: 12 Eylül’ den sonra öyle bir popüler kültür oluşturuldu ki, öyle bir popülizm hastalığı geliştirildi ki, bizim yaptığımız işlerin popüler kültür ile hiçbir alakası yok. Bir sürü bankanın galerileri var, hepsi enstalasyon yapıyor, hiç biri doğru dürüst sergi yapmıyor. Sanatı bile anlık tüketime yönelik bir araç haline dönüştürmeye çalışıyorlar, bu da insanların düşünmemesine katkıda bulunuyor. Örneğin Altan’ın Kamyoncular çalışması bu ülkenin bir gerçekliği, uzun süreç almış çalışması. Bu gerçek bir belge, buna baktığın zaman yük taşıyan insanların yaşamını öğreniyorsun. İnsanların gerçeklikten kaçmak gibi bir dertleri var. Yani benim kitabımın isminin Sarf-ı Nazar olmasının anlamı da şu; görmezden gelmek”¦ Bir şeyi görmezden geldiğiniz zaman yok sayıyoruz, oysa ki yok olmuyor.



MU: Filmli makine kuşağından geliyorsunuz. Dijital tercihiniz nedir, kullanıyor musunuz?



SS: Kullanıyorum, karşı da değilim. Kendi özel yaptığım işlerde dijitali tercih etmiyorum. Reklam fotoğrafı ya da dergi için yaptığım çalışmalarda dijital kullanıyorum çünkü hızlı olmak durumundasın. Özellikle ben orta format makine kullanıyorum, 6×7 Pentax makinem var, biraz pahalı oluyor çünkü bir makara filmde 10 kare var. Örneğin Adalılar ve Sarf-ı Nazar için 300 makara film çektim. 300 makaranın film, banyo, kontak baskı vs. ile bir tane EOS 5D Mark II alabilirdim. 2000 yılında Nikon DI çıkmıştı 4750$ verip aldım. Üç dört ay sonra ben onu 2750$ a sattım. Sonra şunu söyledim ben, yirmi milyon piksel makine 3000$ a düşer ise alırım dedim. Şimdi on altı milyon piksellik bir makineyi 1000$ a aldım, işimi görüyor. O zaman bu süreci devam ettirmiş olsaydım, her sene bir makine değiştirmek zorunda kalacaktım, oysa ben Pentax 6×7 kullanıyorum, üstelik değiştirmem de gerekmiyor”¦



MU: Fotoğraf konusunda bu kadar ısrarcı olmanızın temel nedeni nedir?



SS: Benim fotoğrafta bu kadar inat etme nedenlerimden bir tanesi de şudur. Ben fotoğrafa başladıktan bir sene sonra fotoğraf çevresinden ilk tanıştığım insan kimdir biliyor musunuz? Ara Güler. Ama nasıl tanıştım. Adamın bir tanesi ile karşılaştım, oturduk rakı içiyoruz Ortaköy’de. “Hadi delikanlı yürü bize gidiyoruz” dedi. Ayla Algan’ın kocası Beklan Algan. Yeniköy’deki evlerine gittik. “Bak” dedi “kim gelecek biraz sonra”. Telefon etti, on beş dakika sonra Ara Güler geldi. Benim için çağırdı Ara Güler’i”¦ Öylesi bir zamanda Ara Güler gibi bir adam yaşamına girince sen başka düşünmeye, başka bakmaya başlıyorsun. Ben ondan sonra bir dönem eylem fotoğrafları çekmeye başladım. Halen şu anda İstanbul’da var olan bütün eylemleri çekiyorum, yetişebildiğim her eyleme gidiyorum ve çekiyorum.




“Alacakaranlıktan Şafağa”










MU: Bu konularda gene sizin gibi çalışmalar yapan Ali Öz var.



SS: Ali’nin de kitabı çıkacak, ben de 2010’ da Türkiye’nin Eylem Günlüğü diye bir kitap sokacağım yayına. Bu arada son sormuş olduğunuz soru ile ilgili belgesel fotoğraf ile ilgili bir şeyler söyleyeceğim. Dedik ya, doğru bir şey yapıp doğru bir şekilde sunmak. Özellikle 12 Eylül sonrası insanların popülizme kayması ile ilgili bir şey de; Türkiye’de fotoğrafçılar kendi ülkelerinde çektiklerinden uzaklaştılar. Hindistan’da bilmem nerde fotoğraflar çekmeyi maharet saymaya başladılar. Çak basit, Büyükada bir saat uzaklıkta bir yer. Hindistan’dan ne farkı var? İstanbul’da yaşıyorsun, tutup da yoksul fotoğrafı çekmek için Hindistan’a gitmenin bir anlamı yok. Ara Güler’ in çok sevdiğim bir lafı var, “Hindistan’a gitmene gerek yok oğlum, makineyi kargoya ver, o çekip gelir zaten” diyor”¦ Öbür tarafta dünyaya bakıyorsunuz, özellikle medya kuruluşları hakim sınıfların olduğu için yönlendirdikleri alanlara bakıyorsunuz. Örneğin Sudan, Sudan’da petrol var, Ruanda’da elmas var, bütün dünyanın ilgisi oraya. Ama dünyanın bir sürü yerinde o kadar çok şey var ki”¦ Çok basit bir şey; Ruanda’daki Tutu-Tutsi savaşlarının aynısı, aynı dönemde Burundi’de oluyor Ruanda’dan sayfalarca bahsedilirken gazetelerde Burundi ile ilgili küçücük bir bilgi, “25 bin kişi öldü dün” diye”¦



Anlatabiliyor muyum? Ben de artık bu tür şeyler ile ilgilenmeye başladım, mesela şu an yapacağım ilk şeylerden biri Kazakistan’a gitmek. Kazakistan’da bir kent, eski Sovyetler’de nükleer denemelerinin yapıldığı bir kent, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde bu kadar nükleer santrallerin gündeme gelmesi, Türkiye’de bile bilmem kaç tane santral ihaleleri yapılırken nükleerin boktanlığını gösterebilmek adına ordaki nükleer denemelerin yapıldığı kentteki genetik deformasyonu çekmek gibi bir derdim var.



MU: Buna ezber bozmak diyebilir miyiz?



SS: Tabii ki, yani insanlara şunu göstermek gerekiyor; tabii ki eylem yapmak gerekiyor, sesimizi yükseltmek, yollarda yürümek de gerekiyor ama her şeyin görselliğe büründüğü bu dönemde insanların gözünün içine bir şey sokmak gerekiyor. Bunu onayladığınız zaman karşınıza çıkacak şeyin ne olduğunu göstermek gerekiyor.



MU: Teşekkür etmek çok olağan bir şey olmasına karşın, teşekkürün olmadığı bir ortamda teşekkür etmek ile aykırı bir şeyler yapmış oluyorsunuz. Aslında çok da aykırı bir şey değil. Bizi insan yapan neden sonuç ilişkisi bu sanırım.



SS: Olması gerekeni yapıyoruz. Çok basit, insan olmanın gerektirdiği şeyler var. Dinsel şeylerden bahsetmiyorum. Örneğin saygı, sevgi gibi şeyler bile öyle anormal duruma dönüşmüş ki birinden özür dilediğiniz zaman garip garip bakıyor yüzünüze, ya da teşekkür ettiğimiz zaman garip garip bakıyor”¦ Ben böylesi bir kültürden gelmiyorum. Ben sadece beni insan olarak var eden koşullarımı sürdürmeye çalışıyorum. Bu bir tercih, haa bunun karşılığında başıma nelerin de gelebileceğini biliyorum, parasız kaldığım gibi. Çünkü ben hayatım boyunca sponsor aramadım. Benim yaptığım işler popüler işler olmadığı için bana sponsorluk yapmayacaklarını biliyorum. Hatta bazı arkadaşlarım denediler, benim adıma sponsor bulmaya çalıştılar. Adamın ilk sorduğu soru, “bana ne getirecek ki bu?” diyor. Bu yüzden de ben kendi koşullarımla yapmaya çalışıyorum. Şimdi Kazakistan’a nasıl gideceğim? Benim bir tane arkadaşım var tesadüfen onunla konuşurken birisi vardı, onun nakliyat firması var, onun tırlarından birisi ile gideceğim. “Hadi sana da 1000$ para vereyim” dedi “git orada bir ay kal.” Böyle çözeceğim yani”¦ Gerçekten istiyorsan yapıyorsun”¦



MU: Ben üniversiteye 82 girişliyim. Bize eğitime gelen doçent, doçentlik tezi olan bir konuyu tahtada anlatamıyordu, ben konuyu ondan daha iyi biliyordum”¦ Böyle insanların elinden yetişen kuşakların referansları da ona göre oluyor. Bize babamızdan da bu toplumdan da demokrasi kalmadı. 40 yaşında dişimi fırçalamam ile ilgili olarak kendimle mücadele ediyorum, unutuyorum. Diğer taraftan bakıyorsunuz vatandaşa, 10 dakika dişini fırçalıyor, refleks olarak yapıyor bunu, karnının acıkması gibi bir şey. İşte bu demokrasi için de geçerli bir şey. Demokrasiyi de refleks haline getirmek gerekiyor.



SS: Benim yaşamımı değiştiren birkaç tane kitap vardır. Bunlardan bir tanesi Sokrates’ in Bedenin kötülüğü makalesidir, onu okuduktan sonra iflah olmadım”¦ Bedensel zevkler ile mi boğuşmak, kendinle mi uğraşmak? Kendimle, bedenimle uğraşmak yerine beynim ile uğraşmayı tercih ettim. Çünkü ben inançlı bir kuşaktan geliyorum, halen inancım var. Bu bir dine mensup olur gibi değil, bir takım tutar gibi değil”¦ Ben bir sürü insana baktığım zaman küsmüş olduklarını görüyorum. Ben Ahmet’ten, Mehmet’ten, Ayşe’den dolayı sosyalist olmadım, inandığım için sosyalist oldum. O yüzden de birilerinin yaptığı şeyler beni çok ilgilendirmiyor. Bir de çok takıntılı bir adam değilim, örneğin şu an yapmak istediğim bir şey var ve onu yapamıyorsam hemen başka bir şey yaratabiliyorum ve ona yönleniyorum.



MU: Türkiye’deki Fotoğraf Federasyonu yapılanması ile ilgili düşünceniz nedir? Fotoğrafçıların telif haklarının ve benzer konulardaki katkılarının olabileceğini düşünüyor musunuz?



SS: Türkiye’de ben bütün kurumlardan uzak duruyorum, ben hala hiçbir yerin üyesi değilim. Örneğin yirmi senenin öncesi gibi değil İFSAK. Telif hakları benim karşı olduğum bir şey. Kendi fotoğraflarımla ilgili söylediğim şey “Dünyadaki bütün sol, sosyalist, anarşist ve otonom örgütlenmeler benim fotoğraflarımı istedikleri gibi kullanabilirler. Ticari amaçlı kullanacak olanlar ne için kullanacaklarını söylemek durumundadır. Kullanıp kullanmayacaklarına buna göre karar verebilirim. Yani benim için Copyright değil Copyleft vardır.



MU: Fotoğrafa müdahale gerçeğe olan bir müdahale midir?



SS: Dijital fotoğraf çekince, karanlık odayı biliyorsan photoshop ile de ne yapacağını bilirsin.



Kontrastını ayarlarsın, nereyi aydınlatman gerekiyorsa orayı aydınlatırsın, doğru bir sunuma getirirsin. Fotoğrafa müdahale benim için budur, ben bunu zaten karanlık odada yapıyorum. Çok kontrastlı fotoğraf istiyorsam dört numara kağıt kullanıyorum, kimi yerini karatıyorum, kimi yerini açıyorum, grenli bir fotoğraf istiyorsam ona göre banyo ediyorum zaten. Bunları eğer karanlık odada yapabiliyorsan Photoshopta da yapabilirsin. Fotoğraf bir sunumdur ve o sunumu doğru yapmalısın. Manüpilasyona karşıyım.



MU: Henri Cartier Bresson’un başlattığı bir akım olarak 50mm lens, 35mm refleks makine. Örneğin benim 70-300 lensim var kaldırdım attım, kullanamıyorum. Sizce bu bakış açısı dar bir bakış açısı mıdır?



SS: Yıllarca iki tane objektifim vardı. Contax makinem vardı, bir 20 mm bir de 60 mm makro vardı. Ben bu ikisi ile bir sürü çalışma ve bir sürü sergi yaptım. 6×7 Pentax’ ta üç tane objektifim var, 45 geniş açı, bir 100 mm bir de 150mm. Dijital olarak ise 5D makinem var, bir 17×35 var bir tane de 70×210 aldım, 70×210’ u alma nedenim eylemler de çekmek için aldım. Bu saatten sonra gaz yemek istemiyorum, buna rağmen geçen Cuma birkaç kere gaz yedim gene J 70×210 öyle işime yaradı ki, hakikaten çok doğru fotoğraflar çektim. Ne çekeceğini biliyorsan hiç problem değil. Sadece 20 mm ile de çekersin, sadece 70×300 ile de çekersin, ne çekeceğini biliyor olman gerekiyor.



MU: Çok da abartmanın alemi yok sanırım?



SS: Makineye, objektife hiçbir şeye takılmayacaksın.



MU: Amaç mı araç mı?



SS: Araç tabii. Sen ne çekeceksen ona odaklanacaksın…



MU: Bu güzel ve zevkli söyleşi için çok teşekkür ederim.



SS: Ben teşekkür ederim.




Röportaj: Mehmet UÇKUN



www.samisolmaz.com.tr








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf Üzerine