Aylık arşivler: Nisan 2009

S. Haluk Uygur “Dün Bugün Yarın” Etkinlik Programı



S. Haluk Uygur “Dün Bugün Yarın” Etkinlik Programı (01-20 Mayıs 2009)



01 Mayıs 2009 Cuma Günü Saat: 18.00 Açılış Kokteyl


Yer : Tarihi Kız Lisesi Binası (Adana Kültür Sanat Merkezi)


SERGİLER


* Sınır Tanımayan Anadolu / Fotoğrafik Öyküler


S. Haluk Uygur


* Etkileşim


Gülsüm Ünal


İbrahim Yılmaz


Şebnem Ragıboğlu


Şebnem Dinç


Sema Öndemir


Özgür Semerci


Mustafa Gökçen


Nuri Gürdil


Oktay Saygı


Murat Ali Hersekli


Cemil Güven


Edip Kuzey Akten


İlhan Maraşlı


Ayhan Maraşlı


Canan Dördü


Bülent Hatipoğlu


Yusuf Öcel


Nazan Gökkaya


Süleyman Tetik


Ogün Burduroğlu





KİTAP – İMZA




S. Haluk Uygur


* Bu Sefer Fotoğraf Yazdım


* Fotoğraflaştıramadığım Haikular


* 30′ a 30 Demir Kapaklı Pencere


* Tarihi ve Turistik Yerleriyle


* Çukurovanın Kent Merkezi ADANA


* İnançlarıyla Yaşayan Anadolu


* Türkiye Fotoğrafçılar Kütüphanesi 15


* Sınır Tanımayan Anadolu



Esat Faik Muhtaroğlu


· Kıbrıs Türkü Budur İşte 1


· Kıbrıs Türkü Budur İşte 3









02 Mayıs 2009 Cumartesi Günü Saat: 18.00 Açılış Kokteyl


Yer : AFAD Kasım Gülek Fotoğraf Sanatı Galerisi



SERGİLER


Tesbihsiz Hapishaneler


S. Haluk Uygur, İbrahim Yılmaz, Orhan Şen, A. Niyazi Sertkalaycı



GÖSTERİLER


Anadolu’dan Bakan Gözler


Cemil Güven


Bıttım


S. Haluk Uygur – Ogün Burduroğlu



KİTAP VE CD İMZA


Tesbihsiz Hapisaneler


S. Haluk Uygur, İbrahim Yılmaz, Orhan Şen, A. Niyazi Sertkalaycı


Anadolu’dan Bakan Gözler


Cemil Güven


Bıttım


S. Haluk Uygur – Ogün Burduroğlu












05 Mayıs 2009 Salı Günü Saat: 18.00 Açılış Kokteyl


Yer : Taş Mekan Çıkmazı


SERGİ


Biriktirdiklerim


S. Haluk Uygur’un Tarihi Fotoğraflar Koleksiyonu


Fotoğraflaştıramadığım Haikular / Haiga ve Kaligrafi Sergisi


Mesut Dikel




SÖYLEŞİ


Haiku ve Haiga Üzerine Bazı Sözler


S.Haluk Uygur ve Mesut Dikel



KİTAP VE İMZA


Fotoğraflaştıramadığım Haikular


S. Haluk Uygur-Mesut Dikel


30′a 30 Demir Kapaklı Pencere


S. Haluk Uygur


Bu Kez Fotoğraf Yazdım


S.Haluk Uygur


Kıbrıs Türk’ü Budur İşte..


Esat Faik Muhtaroğlu








09 Mayıs 2009 Cumartesi Günü Saat: 18.00 Açılış Kokteyl


Yer : AFAD Kasım Gülek Fotoğraf Sanatı Galerisi



Siyah Beyaz Yaşamlar


İlhan Maraşlı



İnançlarıyla Yaşayan Anadolu


S. Haluk Uygur



Sakladıklarım


S. Haluk Uygur

Ergün Turan ile Fotoğraf Üzerine : Biz




“BİZ”



“Sımsıkı sarıldığınız kişiliklerimizin, yüzümüze geçirdiğimiz maskelerimizin ardında, varlığımızın derinliklerinde bizi birbirimize bağlayan ortak bir “Öz” saklı. Derindeki bu “Öz”ün yüzeye çıkmasına izin verdiğimizde artık ne birbirimize kızabilir, ne düşmanlık duyabilir, ne de kıskanabiliriz. Belki de böylelikle farklılıklarımızı bir çatışma nedeni olarak değil de yaşamın zenginliği olarak görebilir; ırk, din, dil, milliyet engellerini aşabilir; tüm insanlığı ailemiz, gezegenimizi de yuvamız olarak kabul edebiliriz. Bu aynı zamanda, günümüzün kendine benzemeyene yaşam hakkı tanımayan, kendini ve ihtiyaçlarını evrenin merkezine koyan narsistik dünya yorumu karşısında biraz olsun nefes almamıza yardımcı olabilir. Bütün sır “Diğeri”nde gizli. “Diğeri” farklılık demek. Farklılığı kabul etmek ve anlamaya çalışmak ise kendini bilmeye açılan bir pencere.

Yaşadığımız bu kentin sokaklarında her gün sayısız yüzlerle, “Diğer”leriyle göz gözeyiz. Bütün bu kent onların sesleri, onların acı ve sevinçleri ile dolu. Onlarla soluk alıp veriyor. Kentin köşesinde kara bir pano. Panonun önünde duran birbirinden farklı insanlar. Kendilerine ait ne varsa, bütün hikayeleri ile bize bakıyorlar. Onlar bizim dünyamız. Onlar, BİZ,”



Ergün TURAN, Süreyya Yılmaz DERNEK





Röportaj : Şebnem AYKOL




Şebnem Aykol: Merhaba Ergün Bey, öncelikle telefonlaşmamızın hemen ardından vakit ayırabildiğiniz için teşekkür ederim. Sizinle bir araya gelmiş olduğumuza gerçekten sevindim. Vaktinizin çok kısıtlı olduğunu biliyorum bu nedenle hemen sorularıma başlamak istiyorum. Ergün Turan kimdir, kendinizden ve fotoğraf geçmişinizden bahsedebilir misiniz?


Ergün Turan: Çok kısaca bir özet yapayım. 1961 doğumluyum. Parçalanmış bir ailenin çocuğuyum, kimliğimi tanımlarken bunu hep önemsiyorum, çünkü bu durum benliğimin önemli bir parçasıdır. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma damgasını vuran en önemli olgu başkalarının hayatına duyduğum meraktı dersem pek de yanlış bir şey söylemem herhalde. Bu neden böyleydi derseniz tam olarak ne yanıt vereceğimi bilmiyorum. Sonuç olarak kendimi diğerlerinden farklı görüyor ve bu farklılığı başkalarının hayatlarına duyduğum aşırı merakla ödünlemeye çalışıyordum herhalde. Sanırım ilkokula başladığım andan itibaren lise sonuncu sınıfa kadar hep sınıfın en çalışkan öğrencisi olmak için çabalamamın arkasında da benzer duygular gizlidir. Başkalarının nasıl yaşadığına olan merakım sadece yönelttiğim sorularla sınırlı değildi. Kapı eşiklerinden seğirtmeye, pencere aralıklarından dikizlemeye kadar götürdüm bu işi. Çok zevk aldığım şeylerden biri de akşam olduğunda Kızıltoprak-Suadiye arasındaki tren hattında yolculuk yapmak ve tren yolunun her iki yakasında kalan evleri seyretmekti. İstasyon hattındaki bu evlerde yaşayanlar hemen karşılarında bir bina bulunmadığından olsa gerek genellikle perdelerini çekmezler, ya da yarı aralık bırakırlardı. Bu sayede yarım saat süren yolculuk boyunca yüzlerce eve misafir olur, hatta kimi istasyonlarda trenden iner ve dakikalarca o evlerin içerisinde süren devinimi izler, hikâyeler kurardım. Misafirliğe gittiğimiz evlerde de en çok ilgimi çeken şey fotoğraf albümleriydi. Halen de öyledir. Bugün geriye doğru baktığımda kişiliğimin parçası olmuş, bir nevi röntgencilik olarak tanımlanabilecek bu özelliğimi pek çok açıdan fotografik buluyorum. Fotoğrafı sevmemde etkisi bir yana, son olarak gerçekleştirdiğimiz “BİZ” adlı çalışmanın benim açıdan itici güçlerinden de birisiydi bu durum. Başkalarının hayatına bakmak.



Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Doçent Dr. Ergün Turan










Tarihsel gelişimime gelirsek, önce Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimleri’nde eğitim gördüm. Ama onun öncesinde çok kısaca belki benim fotoğrafçı kimliğimi oluşturan bir etken olduğu için teknik lise çıkışlı olduğumu belirtmeliyim. Bu eğitim sürecinde, torna, freze, matkap, kaynak vb. çeşitli makineler sürekli olarak elimizin altındaydı. Yani alet, edevat kullanma merakımın biraz oralardan geldiğini söylemeliyim. 12 Eylül öncesinde başlayan ve sonrasında da devam eden bir politik geçmişim var. Aktif olarak politika ile uğraştım, siyasal tercihim onunla ilintilidir. 1986 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi İdari bilimler Fakültesi Kamu Yönetim Bölümü’nü bitirdim. Daha sonra bu alanla ilgili bir mesleki tercihte bulunmadım, bir devlet dairesinde ya da bir bankada müfettişlik gibi işlerin bana pek uygun olmadığını düşündüm. Ondan sonra hayatımı kazanmak için pek çok işle uğraştım. Yakın bir zamanda bir listesini çıkardım, yaklaşık 27 tane farklı iş kolunda para kazanmaya çalışmışım. Aktif politika ile olan ilişkimi kesmeye karar vermemin hemen sonrasında bir askerlik sürecim var. Askerliğimi yaptıktan sonra da o dönemki okumalarımla ilişkili bir alan olan, Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyal psikoloji alanında yüksek lisans eğitimine başladım, sonlandırmadım. Fotoğrafla tanışmam tamamen bir rastlantı ürünüdür. Yaş 30 ve sorsanız o güne kadar birkaç kare anı fotoğrafı bile zor çekmişimdir. Çengelköy’de 3 arkadaş, beraber müstakil bir evde yaşıyoruz. bir fotoğraf makinesi hayatımda önemli bir eşik oluşturdu. Duvarda asılı bir makine, evdeydim, yalnızdım ve onunla haşır neşir olmaya başladım. Dilini çözemedim, anlayamadım, her şeyden önce neden merak ettim, bu bir aygıttı, aletti ve beni kurcalamaya itiyordu. Televizyonu olmasa bile (ona izin vermezlerdi), ama radyoların arkalarını açmadan rahat edemeyen bir yapıya sahiptim. Pek çok erkek çocukta benzer özellikler görülebilir. Ama ben dediğim gibi parçalanmış bir ailenin çocuğu olduğum için, başımda pek bir otorite yoktu, onun için ıvır zıvır şeyleri daha kolay kurcalayıp bozabildim. Parçalanmış aile olmanın avantajlarından biri de bu oldu, otorite boşluğu… Bu fotoğraf makinesi benim ilgimi çekti, gazeteciydi arkadaşım fakat kullanmadığı bir makine, bana kullanmak istersen al senin olsun, kullan dedi, gazeteden de bana bir tane film getirdi. Anlamlıdır benim için o film, İlford 400 ASA HP5. Çünkü yıllar boyu HP5 bir film kullanamadım, o dönemki koşullarım açısından çok pahallıydı. Makineyi aldım, bir film taktık ve hemen dışarı çıktım, bahçemizde o anda neler görmüşsem onların fotoğrafını çektim, 36 karenin tümünü bitirdim. Peki, ama nasıl çektim, bu önemli çünkü. Piyasada elinizi attığınız zaman temel fotoğrafla ilgili çok fazla kaynak bulamadığınız o dönemde Aydemir Gökgöz benim imdadıma yetişti ve hani rastlantının da böylesi denecek biçimde doğru adresi bulduğum bir kaynak oldu. Makinenin diyafram, obtüratör ayarlarını, bunların pozlandırma ve alan derinliği-hız/hareket etkisi yaratma açısından ilişkilerine dair bilgileri hemen hızla oradan devşirdim. Ve o bilgilerle hemen 36 kare fotoğraf çektim, fakat fotoğrafları götürüp de dışarıda bir yerde yaptırmak gibi bir lüksüm yoktu, çok sınırlı bir bütçeyle yaşıyordum. Şunu da söylemeliyim sorun sadece bütçesizlik, meselesi değil, başından sonuna kadar sürecin sizin kontrolünüzde olmasını yönündeki istek de burada etkilidir. Yani nasıl oluyor da oluyor sorusunu kendim yanıtlamaktı. Onun için hemen yine Aydemir Gökgöz Usta’ya başvurup, bir karanlık oda nasıl kurulur, neler gerekir, burada işlemler nasıl gerçekleşir hemen onların bilgilerini edindim. O dönemde, benim zamanım 1990’lı yıllar başı, Polonya Pazarı halen vardı, 2 sene kadar evvel kaldırıldı biliyorsunuz, orada da fotoğraf malzemeleri oldukça uygun fiyatlarla satılırdı. Hemen oradan bir karanlık oda malzemesi toparladım, en ekonomik fiyatlarla. Hiç bir zaman orjinal bir maşam olmadı, o zaman oralarda çok komik rakamlara satılan Sovyetler Birliği ya da diğer Sosyalist ülkelerden gelen alet, edevat, avadanlık içinden bir dişçi maşası benim karanlık odada banyo maşam oldu. Ama metal hızla paslanıyordu, üzerine bir lastik bant döndürerek metalin pasını engellemek gibi çözümleri zaten hep kendiniz buluyordunuz. Sonuçta en ilkel koşullarda bir karanlık oda kurdum, ancak bir lüksüm vardı. Türkiye’de böyle bir lüks biraz adı üstünde lükstür, benim içine koltuk koyup içinde tur atıp dolaşabileceğim kadar büyük bir karanlık odam vardı, çünkü evimiz bekâr eviydi ve 6 tane odamız vardı, 3 odamız atıl duruyordu, top odamız diye bir odamız da vardı mesela, top oynuyorduk. Onun için bu lüksüm arkadaşlarımı rahatsız etmedi, o oda da benim hakkımdı. Ve sonrasında fotoğraf çekme ve fotoğraf basma süreci başladı. O süreci, “Siyah-Beyaz Negatif” kitabımda da anlatmaya çalıştım, benim hayatımdaki aşkla geçen, fotoğrafa aşkla bağlandığım bir 1,5- 2 yıllık bir süreç. Fotoğraf çekmek, Polonya Pazarı’na gitmek, Hayyam Pasajı’na inip makinelerle haşır neşir olmak, ve karanlık odaya gelip çektiğim fotoğrafları yıkayıp,basmak. Günümün hemen bütün zamanını fotoğrafa, çok sınırlı bir zamanını hayatımı idame ettirmek için anketörlük gibi, elime çantayı alıp sokaklarda dolaşıp dükkanların tabelalarını yapmak gibi, böyle sınırlı bütçeyle yaşamama izin veren ama yaşamamı olanaklı kılan işlerle uğraşmaya ayırdım. Bu tabiî ki, bir zorunluluk değil tercihti, onun için aşk hali diyorum, çünkü bilirsiniz aşk başka şeyleri yapmamayı ya da onlardan vazgeçmeyi göze alma halidir.


Bu süreç yaklaşık 2 yıl sürdü, tabi bu çok heyecanlı bir süreç, elinize ilk kez bir negatifi alıp baktığınız an… Bu gün aynı şeyleri öğrencilerimle paylaşmaya çalışıyorum. O negatife baktığınız an, ya onu seversiniz, ya da onunla sıradan bir ilişki kurarsınız. Birazcık heyecandan söz etmiyorum ben güçlü bir heyecandan söz ediyorum. Zaten o güçlü heyecanı çok duymamışsanız, bugün örneğin dijital teknolojisi sizi daha hızla sarabilir. Bugün dijital fotoğraf makinelerine bir biçimde daha mesafeli yaklaşıyorsam, uzak duruyorsam, o heyecanı dijital makineyi elime aldığım zaman duymamış olmamdan kaynaklanıyor. Yanlış anlaşılmasın, bu dijitalin olumsuz bir özelliğidir diye söylemiyorum.



Şebnem Aykol: Tercih meselesi?



Ergün Turan: Tamamen tercih. Onun için altını çiziyorum, bir yoğurt yeme meselesidir, ben yoğurdumu hiç bir zaman içine şeker katarak yemem, ama benim kızım şeker katarak yiyor. Ne o kötü, ne ben iyiyim. Sadece benim öğrenme biçimim, benim kültürel geçmişim böyle bir geçmiş oluşturdu ve bende bunun izleri kaldı. Tekrar sorunuza dönecek olursak, yaklaşık 4 yıl tamamen amatör bir biçimde tamamen kendi çabalarımla fotoğraf öğrenmeye çalıştım. Fakat bir süre sonra, herhalde çok fazla yetenekli değilim ki, zira bunun yetenekle de bir alakası olduğunu düşünenlerdenim, çünkü Dünya fotoğraf tarihine, ya da Türkiye fotoğraf tarihine baktığınız zaman bir fotoğraf eğitiminin akademi eğitimi ile olması yüzdesi çok düşüktür, fotoğrafçılar içinde çoğu alaylı bir biçimde kendi kendini yetiştirmiş insanlardır. Ve onlar içinde çok başarılı, fotoğraf tarihine isimlerini yazdırmış pek çok insan adı sayabiliriz. Burada da yeteneğin önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Herhalde ben bu işi kendi başıma çözme konusunda çok becerikli olmasam gerek ki, bu işi çözmüş olan ustaların tedresesinden geçme isteği, yani bir eğitim alma isteği duydum. Dönem içinde o zamanki Fotoğrafevi’nde açılan bir kursa gitmiştim ancak beni çok tatmin etmemişti, çünkü orada anlatılan şeyleri ben zaten biliyordum. Eğitimi küçümsemek anlamında değil, sadece orada verilen başlangıç düzeyindeki eğitimin benim durumumda çok bir katkısı olmadı, ben daha ilerisinde olan bir şeyleri merak ediyordum. Bu aşamada, İstanbul’da fotoğraf eğitimi veren bir kurumun varlığını keşfettim. Üniversite eğitimi almış bir insan olarak bile, sanatın dışında bir eğitim geçmişim vardı ve bugün bile bu söz konusu (siyasal) eğitimin sanatla bir biçimde ilişki kuramamış olmasını önemli bir eksiklik olarak değerlendiririm. Edebiyat ve sinema ile hayatımda önemli bir yere sahip olmasına rağmen, plastik sanatlarla ciddi bir ilişki kurmamıştım. 33 yaşımdaydım ve Mimar Sinan Üniversitesi’nin kapısında durmuş ve burada eğitim görmeliyim diye düşünüyordum. 1994 yılında MSÜ Fotoğraf Bölümü’nün açmış olduğu yetenek sınavına girdim, başardım ve içeriye girdim. Girdikten sonra 5 yıl eğitim aldım, o süre içinde fotoğrafçılığımda hızlı bir ilerleme kaydetme şansım oldu. Neden? Çeşitli hocaların nezaretinde, hem tekniğiniz hem de gözünüz gelişiyor, dolayısıyla fotoğraf kültürünüz de gelişiyor. O dönemde internetin olmadığının da altını çizelim. Fotoğraf kültürünüz sadece kitapçılardaki albümlerle sınırlı. Albümlere ulaşmak da o kadar kolay bir şey değil. Çünkü biliyorsunuz hepsi çok pahallı, günümüzde görece daha ulaşılabilir duruma geldiler. Bizim dönemizde sınırlı bütçe ile ulaşılabilir şeyler değildi, işte hocalar 1-2 albüm getirirse onlardan görebilirdik, ya da hocaların derste gösterdiği dialardan görebilirdik. Bunların dışında usta işlerini görme şansımız pek de yoktu. Tabii akademik eğitimin böyle bir artısı var. Size bir paket halinde bir amatörün kör topal bir biçimde ilerleyeceği yolda, size köşe taşlarını doğru yerlere koyuyorlar ve eğitiminizi, bilgilenme sürecinizi hızlandırıyorlar. Bu nedenle aldığım akademik eğitimin fotoğrafçılık kimliğimin gelişmesinde önemli bir katkısı olmuştur. Yaşım ilerlemişti, ben 33 yaşımda eğitimime başladım, sınıfta ağabey konumundaydım, herkes 19-23’lü yaşlar civarındaydı, dolayısıyla sınıfta sivrilmem çok zor olmadı. Ne açıdan derseniz, grubu örgütleyebilmek açısından, siz bir ağabeysiniz, geziler organize ederim, beraberce çekim yaparız, derslerin içeriğini tartışır hatta kimi zaman bu içeriklere karşı çıkarız vs. Okulun bitiminde hocaların da talebiyle, akademide kalma teklifi geldi. Önceleri biraz tereddüt ettim. Kendimi bildim bileli iş söz konusu olduğunda her zaman idealist olmuşumdur. Bu seçimimde politik geçmişim kadar kişilik özelliklerimin de etkili olduğunu düşünürüm. Sevdiğim işten hayatımı kazanmam gerekir, yani yaptığım iş çok para kazandırmayabilir ama mutlu olmalıydım, pazartesi sendromu yaşamamalıydım- piyasada yaptığım işler bana sürekli bir para ilişkisi kurma zorunluluğu getirdi. Çek, senet tahsil etmeliydiniz, bir takım sekreterlerin kapısını çalıp ödemenin bugün yapılıp yapılmayacağını öğrenmek durumundaydınız. Oturup düşündüğünüz zaman, ben üniversite eğitimi gördüm, siyasal eğitimi gördüm, peki niye uzak durdum da bu mesleği yapmadım; para ile ilişki kurmak istemedim, bürokrasi ile ilişki kurmak istemedim, mesaili -sabah 8, akşam 5 şeklinde- standart ilişki kurmak istemedim, tüm bunların hepsi, dışarıda fotoğrafçılık yaparak kazanmak istediğiniz hayatta yine benzer tıkanıklıkları getiriyordu. Çok uzun sürmedi aslında bu tereddüdüm, hemen Marmara Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’nden gelen teklifi kabul ettim. Kabul etme tereddüt’ümün arkasında, tabii ki akademisyenliğin sınırlı bir ücretle sizi istihdam etmesi, yani Türkiye’nin bir gerçeği yatıyordu. Yani Hollanda’da bugün akademisyen olsam, Türkiye’de kazandığımın sekiz katı para kazanıyor olabilirdim fakat sözünü ettiğim diğer riskler, hayata dair etik anlamda beni daha çok rahatsız ettiği için, bütçeyi hemen geri plana atıp mutlu olacağım tercihi yapmak istedim. Eğitmenlik meselesi, zaten benim hayatımda köşe taşı olarak duran bir şeydi. Bazılarına çok garip gelebilir ama ben ortaokul birinci sınıfta, boş olan derslerde, çok yakınımızda olan okuduğum ilkokula kaçıp, beni mezun eden ve bizden sonra birinci sınıfları devralan hocama asistanlık yapardım, o da beni severdi, derse alırdı ve kendisi zaman zaman dersin dışına çıkmak istediği zaman beni öğrencilerin başında bırakırdı. Maya biraz o günlerde atıldı ve o günlerde ben birilerine bir şeyler anlatmanın, birilerini bilgiyle yönlendirmenin, otorite veya sertlikle değil de bilgiyle, aktardığınız hikâyelerle kontrol etmenin tadını aldım, bu adeta bir virüs gibi size bulaşıyor. Daha sonraları politikayla ilgilendiğim dönemde de benzer bir serüvenim oldu. Bulunduğum alanda okumayı seven bir insandım, bol okurdum, dolayısıyla hemen eğitim birimlerinde görev aldım ve başka insanlara o dünya görüşünü aktarmak işine soyundum ve bu süreçte, benim eğitimcilik yönümü bir biçimde hep kışkırttı ve destekledi. Grup önünde kolay konuşabildim, kendimi kolay ifade edebildim, aldığım bilgiyi aktarmak konusunda çok bir sıkıntı yaşamadım, dolayısıyla eğitmenlik bu anlamda da benim için hayatıma denk gelen bir şeydi. Ve sonuç olarak Marmara Üniversitesi o dönemin kadro hocalarıyla görüştüğümde çok büyük bir sorun olmadı, girdim ve kazandım. Ve hemen benim ilgi alanım ve kendimi yetiştirdiğim alan olan karanlık oda ile ilintili -o zaman Marmara Üniversitesi’nde karanlık oda var ama kadro eksikliği nedeni ile çok kullanılır durumda değildi- uygun bir aday olmuştum. Bana karanlık odayı vereceklerini söylediler ve ben de zevkle kabul ettim. Böylelikle akademik hayatım başladı. 10 yıldır da burada hocalık yapıyorum…




Şebnem Aykol: Şu an fotoğraf eğitmenliği dışında fotoğrafçılık ile ilgili ne gibi faaliyetler içindesiniz?



Ergün Turan: Aslında bu soru biraz netameli bir soru, akademisyenlerin böyle bir sıkıntısı her zaman vardır. Eğitim sizin zamanınızın büyük bir bölümünü alır, sabah 9’da girip 5’te çıktığınız bir alan değildir akademi aslında. Gün içinde eğer dersiniz bitmişse, yapacak bir işiniz yoksa burada mutlaka bulunmak durumda değilsinizdir, bulunduğunuz zamanda kendinize zaman ayırabilme lüksünüz var. Ama o ayırdığınız zaman zaten eğitime ayırdığınız bir zamandır; bir sonraki derse hazırlanmak ya da ileride açmak istediğiniz derse dair kaynak toplamak, ya da hazırlayacağınız bir kitap ve benzeri çalışma için bilgilenme çalışması yapmak. Bu çok önemli bir zaman dilimini sizden aldığı için, mesai saatlerinin dışındaki zamanı da sizden aldığı için,- bu sadece fotoğrafla ilgili değil, diğer üretim alanlarını da; resim olabilir, heykel olabilir- tam zamanlı fotoğrafçılığınızı engeller ya da tam zamanlı üretkenliğinizi engeller, çünkü eğitim zamanınızın büyük bir yüzdesini kaplamaktadır. Ben de onun için kendi fotoğrafçılık kimliğimi tanımlarken, ben öncelikle bir fotoğrafçı değil bir akademisyenim diye tanımlarım. Öncelikle bir hoca kavrayışı ile kendimi tanımlamak isterim. Ondan sonra da, peki ben bu eğitim alanında ne ifade ediyorum diyerek fotoğrafçılığımla kendimi tanımlarım, yani fotoğrafçılığım hep ikinci planda kalır. Onun için öğrenciler bana “hocam, şimdi ne çalışıyorsunuz” dedikleri zaman, çalıştığım kitapları gösteririm, bunları çalışıyorum diye. Ama fotoğraf projesi anlamında ne yapıyorsunuz derseniz, zaten yaklaşık 2 yıldır bu sergi (İnsan Halleri) ile uğraştık, hem serginin projelendirilmesi, hem de yaklaşık 4,5 ay süren sadece baskı süreci. Aynı projenin devamı olan, kişisel olarak yürüttüğüm “Hakkâri Hatırası” projesi ise halen devam ediyor.



Şebnem Aykol: Hakkâri Hatırası’na dair görsel bir bilgiye ulaşmak mümkün olmadı, sebebi nedir?



Ergün Turan: Doğrudur. Çünkü sadece 2002–2003 yılında Van’da ve Hakkâri’de bir minik sergi oldu. O da Fotoğraf Dergisi’nin bir sayısında yayınlandı, onun dışında zaten başka bir yerde herhangi bir biçimde gün ışığına çıkmadı. Hala bende bile negatiflerin çoğu basılmadı, yani negatif negatif duruyorlar. Hakkâri’den de yaklaşık 120 kadar portre çekmeyi başardım. Önümüzdeki yıllarda yine aynı kavram üzerinde bir karşılaştırma çalışması yapmayı düşünüyorum. Bu çalışmaların; gerek İstanbul Hatırası gerek Hakkâri Hatırası’nın sunum aşamasındaki formatı birebir format düşünülerek hazırlandı. Kullandığımız fon 2.10 cm yüksekliğinde, 1.50 genişliğinde bir fondu. Dolayısıyla bunun önünde duran insanları fotoğrafladığınız zaman, biz bunları baskı aşamasında bire bir boyutta basabilme hayali ile yola çıktık, buna izin verebilecek bir formatı yani orta format bir makineyi kullandık, daha büyük bir negatif elde ettik. Sunum aşamasında bu boyutta bir baskıyı yapabilmek çok maliyetli bir şey. Sözkonusu maliyeti kişisel bütçemle karşılama şansım olamayacağı için bunu bir kişisel sergi ve bütçesini benim finanse ettiğim bir şekilde yapmam mümkün değil. Onun için yine bir mali destek ile olmak durumda. Şu an için herhangi bir girişimde bulunmadım, bulunmuyorum da. Öncelikle elimde biriktirmiş olduğum negatifleri bir pozitif haline çevirip sonuçları bir görmem lazım. Ondan sonra da sonuçlar eğer yeterliyse bir mali destek arayışına gireceğim, önümüzdeki yıllarda belki bir de Hakkâri Hatırası diye, İstanbul’un tam karşı kutbu olan; hem ekonomik, hem politik, hem de sosyal açıdan karşı kutbu olan – tabii özellikle seçilmiş bir yer bu, Hakkari olması özellikle– Türkiye gündemini izleyenler kuşkusuz bileceklerdir ki güneydoğu dediğiniz zaman en uçta neresi; tam o köşe, o köşede gerçekten sadece sınırımızın en köşesi değil, hayatımızın da en köşesinde duran bir kent gerçekten. Benim doğuyu çok fazla gezme şansım olmadı, Van’a gittim, Diyarbakır’a gittim, Adana’ya gittim ama… Ama Hakkâri’ye gittiğiniz zaman gerçekten, fiziki olarak da ruhsal olarak da bir altüst oluş yaşıyorsunuz, gerçekten yoklar şehri. Hiç bir şey yok. Bir caddeleri var o kadar. Kısa bir deneyimimi anlatayım. Bir sanat etkinliği vesilesi ile gittim, “İstanbul- Hakkâri Sanat Köprüsü” isimli Vecdi Sayar başkanlığında bir sanatsal organizasyon… Bizim İstanbul Hatırası ile ilgili çalışmalarımızı görmüşler ve bu çalışmanın benzerini Hakkâri’de yapıp yapamayacağımız konusunda bize bir teklif getirmişlerdi. Biz de çok sıcak baktık, hemen bu işi yapabiliriz diye düşündük. Ancak diğer arkadaşımın iş hayatı nedeniyle, böyle bir şansı yoktu, onun için bu işi tek başıma ben üstlenmek durumunda kaldım. Önce kotarabilir miyim, kotaramaz mıyım diye düşündüm, çünkü bu iki kişilik bir proje. Yani fiziki olarak bile ikinci bir kişiye ihtiyacınız var, sorun sadece “ne var ki bunu üretmek de” veya “bu fikir bir kişinin de aklına gelemez mi” değil, sorun fikir meselesi değil, bunun icraatı aşamasında… Sadece o fonun kurulmasının bile 1,5 saat aldığını ve iki kişinin o kasnağı tutarak ve gererek yaptığını düşünürseniz bu anlamda bile iki kişilik bir şey. Bu anlamda tek başıma kaldığım için tereddüt ettim, ancak daha sonra şansımı zorlamaya karar verdim. Tamam, bir risk vardı ancak, riskin kendisi de kışkırtıcı bir şey. En azından şansımı deneyebilirdim, ayrıca ulaşım ve konaklama ücretlerim organizasyon tarafından karşılanacaktı. Bu da bir artı, oraya gittim ve gittiğim zaman, Hakkâri’de gün içinde çeşitli atölye çalışmaları, etkinlikler oluyordu. Onlara katılımdan kalan zamanlarda, sokaktaki insanlarla, kahvede otururken, gençlerle muhabbet etme şansına sahip oldum, zaman zaman çeşitli ev ziyaretleri de yaptık. Yani oradaki yaşam, oradaki hayat, oradaki koşullar konusunda insanlarla birebir sohbet etme şansımız oldu. Gençlerin söylediği bir şey, kahvenin önünde ünümüzde akan bir cadde var, caddede bir trafik akışından söz etmiyorum tabi ki, bir araç sirkülâsyonu yok. Dediler ki bu caddenin adı Cumhuriyet Caddesi, biz aslında bu caddeye mecburiyet caddesi diyoruz. Çünkü yaklaşık 1 km. bile tutmayan bir cadde burası ve Hakkâri merkezi bu caddeden oluşuyor, başka bir yer yok. Virajı alıp aşağıya doğru kıvrıldığınız zaman, dükkânlar bitiyor yine sağlı sollu çeşitli yapılaşma şekilleriyle gerçekleştirilmiş çeşitli konutlar var. Çoğu viran durumda, apartmanlar dediğimiz yer, o Hakkâri Caddesi’nin sağında solunda durabilen küçük bir alan içinde, dükkânlar ve alışveriş noktaları da bu alan içinde. Bir genç bir şey yapmak istese yapabileceği tek şey o caddede, dolayısıyla onun için orayı mecburiyet caddesi olarak tanımlamışlar. Dediler ki biz çok fazla telefon masrafı ödemeyiz (cep telefonu anlamında), niye dedim? Bakın örnekleyelim dediler açtı telefonu “Hıdır neredesin, kaldır elini, ha gördüm tamam” deyip kapattılar telefonu. Çünkü gözle görülebilir mesafedeler, sadece birbirlerine neredesin demek için konuşuyorlar. İstanbul ya da büyük kent böyle bir şey değil, cep telefonu bizi mobilize etti ama orada bu sadece bulunduğu noktayı görmek için kullanılıyor. Bir sineması var örneğin film izleme şansınız yok, çünkü film makinesi 50’li yıllardan kalma bir makine ve çalışmıyor bile. Ama makine orada duruyor fakat sinema gösterimi yok, geçtiğimiz 6 yıl içinde ne duruma geldi bilemiyorum ama gittiğim dönemlerde tablo buydu. Şimdi bütün o yoksunluğun kendisini, aynı zamanda duvarlardaki kurşun deliklerini gösteriyor insanlar. 2003’te ilk gittiğimdeydi sanırım, 2 yıl öncesine kadar saat 4’ten sonra dışarıya asla çıkmazlarmış, bunu anlatıyorlar, sığınaklarını gösteriyorlar, çünkü iki taraflı olarak yağan kurşunlardan korunmak için böyle bir hayat biçimi geliştirmişler. Gençlerin hepsi işsiz, üniversite eğitimi alan yüzde çok ama çok küçük, dolayısıyla herkes ayakkabı boyacısı, herkes eline bir terlik almış, ayakkabı boyayabilir miyim sevdasındalar, oradan kazanacakları 3 lira bile çok önemli onlar için. Zaten gördüğünüz anda çok ürkütücü bir sahne, olasılıklar çok zayıf. Dolayısıyla İstanbul’da fotoğraf çekmek ve Hakkâri’de fotoğraf çekmek sanki biri Dünya’da diğeri Mars’da fotoğraf çekmek gibi bir şey; bu yanı da kışkırtıcı ya neyse. Bütün o imkânsızlıklara rağmen orada bu projeyi gerçekleştirmeye karar verdim, hatta kışkırtıldım. Fiziki zorlukları ise Hakkâri’nin pırıl pırıl çocukları ve gençleri sayesinde aştım. Elimi kaldırdığım anda onlarcası yardımıma koştu. Tek bir şey istediler benden. Bir fotoğraflarını çekmemi”¦. Ve bir kaç yıl arda arda giderek en sonunda 120 kadar portre çekme şansına sahip oldum. Bakalım onu da önümüzdeki günlerde göreceğiz.




Şebnem Aykol: Süreyya Dernek ile 4 yıllık ortak çalışmanızın ürünü olan “BİZ” adlı fotoğraf albümünüzü bize biraz anlatır mısınız? Bir araya geliş amacınız neydi veya şöyle sorayım bu projenin ortaya çıkış nedeni neydi? Bu projeyi Hakkâri Hatırası ile birleştirmeyi başından beri mi düşünmüştünüz, yoksa sonradan mı gelişti?



Ergün Turan: Hayır, hayır. Hakkâri meselesi tamimiyle anlattığım öyküyle ilgiliydi. Yani Vecdi Sayar bize “İstanbul-Hakkâri Sanat Köprüsü” adı altında benzer bir çalışmayı orada yapar mısınız teklifi getirmemiş olsalardı böyle bir şeye cesaret edebilir miydim bilmiyorum, bunu finanse edebilir miydim, bunlar hep soru işaretleri olacağı için o zamana dek sorulmuş bir şey değildi. “Biz” projesi noktalanıp kitap haline dönüştüğü zaman bu teklif de bize gelmiş oldu. Kitap piyasaya çıktı ve bu kitabı edinmiş olan Vecdi Sayar, sonuç olarak hemen bize böyle bir teklif ile geldi. Hakkâri’nin kapısını İstanbul açmış oldu.



Kitap “BİZ” adı ile yayınlandı, isim babası da Orhan Pamuk’tur, kitabın da önsözünü yazmıştı. Yaptığımız görüşmelerde böyle bir çalışmanın, bu kitabın adının “BİZ” olmasının çok hoş bir şey olabileceğini, fotoğraflanan konuya çok da denk düşebileceğine ilişkin fikirleri vardı, zaten yazdığı metinden de bu çıkıyor, biz de çok sıcak baktık. Bundan önce biz “Aynı Göğün Altında” ya da “Gökkubenin Altında” gibi bir başlık düşünüyorduk, “Biz” hem tek bir kelime olması, hem de vurucu ve sorgulatıcı yan anlamları olan bir kelime olması nedeniyle bizi de yakalayıverdi. Ve karar verdik. Çalışmamızın adı “BİZ” olmalıydı. İstanbul Hatırası panosunun üzerindeki yazıları, “İstanbul Hatırası” yazısını sildik, sadece düz bir fona dönüştürdük. Peki, proje nasıl ortaya çıktı? Aynı sınıfta öğrenciyiz, fotoğraf bölümünde eğitim alıyoruz. Biliyorsunuz fotoğraf bölümlerinde hatta tüm sanat okullarında bitirme projesi vardır. İşte sizin almış olduğunuz 4 yıllık eğitimin bir rafine ürününü sizden görmek isterler, işte o ürünün ne olması gerektiği konusunda düşünme aşamasındayken, kendi fotoğraflarımızı gözden geçiriyorduk, neler çekiyoruz, nelerle ilgileniyoruz diye. İkimizin de arşivindeki fotoğraflara bakıldığı zaman, portre ağırlıklı çalıştığımızı, biraz daha genellersek insan ağırlıklı çalıştığımızı gördük. Tabii tamamen bir rastlantıydı, sınıf arkadaşı olmuş olmamız, aynı fotoğraf duygusuna ulaşmanızı zorunlu kılmaz, aynı dönemde farklı fotoğraf duygusu geliştiren arkadaşlar da vardı. Bu bir ortaklık tabii, diğer bir ortaklık aynı zamanda ikimizin de benzer okumalarının olduğu bir döneme denk gelmesi. Süreyya’nın da benim de daha çok mistik konularla ilgili kitaplar okuduğumuz bir dönemdi. Yani insan gerçeğinin ne olduğunu, insanın gerçekte ne olduğunu, nerden gelip nereye gittiğimize ilişkin çeşitli okumalar yaparken bu okumaların içinde, bu mistik içerikli kitaplar da önemli bir bölüm oluşturuyordu. Yapmış olduğumuz sohbetler, nasıl bir proje konusuna geldiğimizde, nasıl bir iş çıkartalım ki bu insan gerçeği konusundaki bugün ortaklaştığımız, bu duyguyu fotografik olarak da dışarıya vurabilecek bir iş çıkartabilelim noktasında birleştik ama bunun biçimin ne olabileceği konusunda herhangi bir şey yoktu ortada. Bu tabi sürekli bir fikir jimnastiğini getirdi, ne olabilir nasıl yapılabilir, ne şekilde ifade edilebilir diye. Yani sonuçta insanı bir model olarak kullanmak, bir portre çekmek konusunda, hem fikir olduk tartışmanın bir aşamasında. Fakat bunun biçimini nasıl tasarlayacaktık. Bu arada imdadıma çocukluk anılarım tekrar yetişti, benim çocukluğum yazlık sinemalarda geçti, yani çocukluğumun önemli bir kısmı. Yazlık sinemalarda o eski siyah beyaz Türk filmlerinin içinde görmüş olduğum bir kare, zihnimde çakılı durur. “İstanbul Hatırası” fonunun önünde fotoğraf çeken sokak fotoğrafçıları, bunlar Anadolu’dan taşradan gelmiş insanların bir fon önünde, belki taşradan gelmiş oldukları için ya da kente uyum sağlayamayıp, taşraya dönüş durumunda olan insanların bir merhabalarının ya da elvedalarının ifadesiydi benim için. O kare canlı bir biçimde duruyor zihnimde, neden bir fon önünde bu fotoğrafı çekmiyoruz, portreleri neden bir fon önünde gerçekleştirmiyoruz? Biz düz duvarların önünde, dokusuz bir takım duvarların önünde çekmek düşüncesi ile hareket ettik. Neden öyle düşündük çünkü mekânı soyutlayarak sadece yalın insanı ulaşmak istedik. Sadece bir tek o kalsın orada ve başka hiç bir şey bizim dikkatimizi ondan uzaklaştırmamıza neden olmasın diye. Fakat çekim platosunu dolaştığımız alanlarda, örneğin uygun bir portre yakaladınız ve onun için bu kez uygun zemin bulmak, bir problem dolayısıyla. Bu fon fikri birden cazip geldi, tabi bunu bir kez düşündüğünüz zaman, fotoğraf öyle bir şey ki, görsel olarak ne kadar çok beslenmişseniz, fikir dediğiniz şeyde bir vahiy değil aslında, aslında edindiğiniz bilgilerin kristalize olmuş hali… Bir düşündük August Sander de yaptı benzer şeyleri, e tamam o bir fon önünde yapmadı işte mekanı ile beraber çekti ama bir portre gerçeğine, bir insan gerçeğine bizi yaklaştıracak şeylerdi. E bakıyoruz Edward Curtis de yaptı benzer şeyleri, kızılderili portreleri ile. Kimileri belki bir branda bezinin önünde çekilmiş, kimileri mekânda çekilmiş. Sonra zihnimizi biraz daha kurcaladığımızda işte Avedon’un benzeri işleri yapmış olduğunu gördük, beyaz bir fon önünde çektiği Amerika’lıların fotoğrafları. O zaman fon fikri de özünde çok orjinal bir şey değil, yeni bir keşif değil gerçekte. Yani Amerika’nın keşfedilmesi meselesi değil, zaten birileri bu yoldan geçmişler. Sadece siz bu araştırma içinde, örneğin bunları bilmiyor olsaydınız, böyle bir fikrin size gelmesi mümkün değildi. Peki, biz bu fonu nasıl taşınabilir kılabilirdik sorusu oluştu, mobilize bir fon olabilmeliydi çünkü bir yerde asıp bunu tutma şansımız yok, onun kasnak sorununu çözmek epey bir zamanımızı aldı. Nasıl sökülüp takılabilir bir şey yapabiliriz diye, önce metale gittik, sonra metalle çözemedik, en sonunda ağaca döndük. 4mx4m biçiminde ağaç çıtayla, demonte halinde bir kasnak oluşturduk. O brandayı nasıl tutturabiliriz meselesinde de, gündelik hayatta kullanılan bu urgan denilen ipi tamamen tesadüfen Unkapanı Çarşısı’nda dolaşırken, aklımda hiç böyle bir şey yokken, birden onu görünce-bir çeşit urgan- a bu niye olmasın diye düşündüm. Sonuçta ortaya çıkan bu formun kendisi kimi rastlantılarla oluştu, ama kafanızda bunlarla dolanırken ortaya çıkan bu tip rastlantıları görebiliyorsunuz ancak. Ve sonuçta görmüş olduğunuz kasnak oluştu. “İstanbul Hatırası” yazısını üstüne yazdık (başlangıçta bu yazıyı silmek gibi bir düşüncemiz yoktu, o haliyle kalabilirdi). Bilerek ve isteyerek normal düz yazı şeklinde bunu yaptık, ilk görenlerin hemen aaa bunun S’si ve N’si ters olmaz mı diye eleştirileri ile her gün karşılaştık. Ama bizim yaptığımız şey geçmişe bir gönderme ve ya nostaljiyi canlandırma değildi, biz tamamen günümüz 2000’li yılların Türkiye’sine gönderme yapmak, İstanbul’da yaşayan insanların düz doğrudan fotoğraflarını çekmek istemiştik. Bunu da İstanbul Hatırası biçiminde bir yazının altında fotoğraflarsak öncelikle fotoğrafı çektirirken bir nedenimiz olacaktı, evet hatırlıyorsunuz ya deme şansımız olacaktı, çektiğimiz, çevirdiğimiz insanların önemli bir kısmında da zaten bu bilginin güncellendiğini fark ettik. Hatta öyle bir hal oldu ki, özellikle sevgililer gelip, fonun önünde “bizim de fotoğrafımızı çeker misiniz” diyerek bir ücret karşılığında çektirme gayretkeşliğine bile girdiler. İşimizi kolaylaştırdı özünde. Şöyle düşünün düz bir fonun önüne çekiyorsunuz insanları, bu bir sorun. Bir de üstünde “İstanbul Hatırası” yazan bir fonun önünde çekiyorsunuz. Ve fotoğraflarını çekme gerekçenizi hızlı bir biçimde aktarabilmeniz lazım. Çünkü bunlar uzun görüşmeler yapılarak çekilen fotoğraflar değil, sokakta yürüyen, bir yerden bir yere akmakta olan bir trafik içinde insanları adeta cımbızla çeker gibi, oltayla tutar gibi ayıklıyorsunuz, dokunuyorsunuz ve hemen kısaca hikâyenizi hatta onunla yürürken, hızını kesmeden ifade ediyorsunuz ve ikna edebilmeniz lazım. Yani söz konusu modelleri ikna sürecinde bu “İstanbul Hatırası” yazısı, işimizi görece kolaylaştıran bir şey oldu.




Şebnem Aykol: Bu noktada aşinalık, tanıdıklık önemli değil mi?



Ergün Turan: Aynen, tanıdıklık çok önemli. Fotoğraf çekerken, fotoğrafçı arkadaşlarımızın hepsi aynı duyguyu zaten yaşıyorlar. Tanıdık bir yerdeyseniz şeffaflaşabilirsiniz, görünmez olabilirsiniz. Yabancı bir ortamdaysanız sipsivri ortaya çıkarsınız ve fotoğraf size kendisini kapatır bir anda. Daha sonra bu fotoğraf projesini gerçekleştirdik, işte mezuniyet için o dönemde 40 kadar portre çektik. Ama daha sonra 3 yıl hız kesmeden çalışmaya devam ettik. İlk negatifimizi yıkadığımızda bunun uzun soluklu bir iş olduğunu anlamıştık ve bunun bilinciyle hareket ettik.



Şebnem Aykol: Ne istediğinizi ve nereye gidebileceğini ön görebildiğiniz bir proje olarak mı?



Ergün Turan: Evet, onun için de bu gün öğrencilerimizle görüşürken, projeniz sizin diplomanızı almak için geçerli bir araç değildir, projeniz amaç olursa bunu gerçekten koltuğunuzun altına alıp, kendinizi ifade edebileceğiniz bir dosyaya dönüştürebilirseniz, sizin fotoğrafçılığınızın bir köşe taşı olabilir, sadece bir uygulama ödev meselesi olarak bakmayın diyoruz. Hemen aceleyle, cımbızla bir konu arayıp bulma meselesi değildir. Sizin geçmişinize, size dair şeyler içermeli…



Şebnem Aykol: Sizinle yolculuk yapabilecek bir şey olmalı değil mi?



Ergün Turan: Evet öyle olmalı ki, samimi olabilsin. Sizi temsil edebilmeli, böyle bir şeyi gerçekleştirdiğiniz her durumda sonuç alabilmek daha kolay hale geliyor. Biz bugünü- İstanbul Modern’de sergi açıldı 2008 sonunda- 1998 yılında gördük dersem abartmış olmam. Modern’de sergi açacağımızı -İstanbul Modern yoktu zaten – öngörmedik elbette. Sadece biz o panoyu kurup, ilk makaraları çekip, ilk baskıları aldıktan sonra yaptığımız çalışmanın Türkiye’deki fotoğraf kültürü içinde iyi bir yere oturacağını, mutlaka bunun fotografik olarak karşılığını bulacağını, mutlaka birilerinin bu fotoğrafları görüp beğeneceğini fark ettik. Çünkü biz gerçekten çok beğendik, çok sevdik, yarın birileri çıkar bundan çok daha iyisini, çok daha güçlüsünü çıkartabilir. Ama geride yoktu böyle bir şey, biz bir taş atmış olduk dolayısıyla ama taşı atarken çıkış noktalarımız kendimiz olduğu için sonuçta sevindirici oldu.




Şebnem Aykol: O dönemde yaptığınız okumaların bu çalışmaya etkisi çok oldu mu?



Ergün Turan: Aslında çok da fazla oldu. Kitabın arkasındaki metni okursanız zaten tamamen o okumalara gönderme yapan bir metin o. Yani günümüz kültürünü narsist bir kültür olarak tanımlayan, kendinden başkasını öteki olarak algılayan, yani Batı kültürünün yıllarca hatta günümüzde de yapmış olduğu ötekileştirmeyi kendi içimizde de içselleştirdiğimizi ve sürekli gündelik hayatta bununla yüzleştiğimizi ifade eden hâlbuki farklılıkların bir zenginlik olduğunu, senin dışındaki ötekini tanımlarken onu öteki olarak değil de, öte olan olarak tanımladığınız zaman sadece sizle olan farklılığını tanımlamış olabileceğinizi, “O”nun sizin hayatınızda var olmasının, sizin hayatınızı yoksullaştıran değil, zenginleştiren bir öğe olduğunu, iyi ki farklı olması gerektiğinin altını çizen bir metindir o. Eğer bu farklılıkları bir ayrılık noktası olarak görmeyip bütünleştirme noktası olarak, bir kültürün köşe taşları olarak gören bir anlayışla bakarsak, dünyanın yaşanabilecek bir yer haline gelebileceğini, aksi halde kaotik bir dünya olabileceğini, özünde hepimizin belki de bir yıldız tozu olabileceğimizi, bir kum tanesinde bile gerçeği görmemizin mümkün olduğunu düşünürsek, belki de o zaman bu adına insan dediğimiz varlığı daha derinden kavrayabileceğimizi anlarız. O zaman bu panonun önünde yani mekansızlaştırılmış ve herkese, hepsine eşit bir değer atfedilmiş – çünkü ayni fonun önüne geçiyorsunuz ve aynı kamera açısından bakıyorsunuz ve aynı oranda, boyutta çekiyorsunuz, hepsine aynı eşitlikte, aynı mesafede duruyorsunuz- insanlar kimdir diye sorabilirsiniz. Fotoğrafı çekilen bu insanların statülerini, giyim kuşamlarını, yoksulluk zenginlik değerlerini, bütün o kimliğimizi oluşturan katmanların hepsini soymaya çalıştığımızda, geriye hala bütün bu katmanları soyun, kimliğinizi oluşturan kendinizi nasıl tanıtmak istiyorsanız ki -kimliğimizi oluşturan öğelerin en önemlileridir bunlar- bunları soyduğunuz zaman hala, hala tanımlayamadığınız bir insan gerçeği var. İşte çırılçıplak hale geldiniz, hala insan orada duruyor; peki ne diyeceğiz buna, zengin demeyeceksiniz, cumhurbaşkanı demeyeceksiniz, öğrenci demeyeceksiniz, politikacı demeyeceksiniz, sanatçı demeyeceksiniz, çünkü hepsi gitmiş artık, peki ne kaldı geriye, hala bir insan duruyor. O insanın ne olduğu konusunda işte soru sordurmaya yöneltebilirse yaptığımız iş, o zaman işimiz muradına ulaşabilir diye yola çıkmıştık. Peki, işimiz bunu gerçekleştirdi mi? Bu murada ulaştınız mı? Biz ulaştık, biz yaptığımız işin sonrasında bunun gerçekten doğru bir düşünce olduğunu tekrar tekrar deneyimledik. Ama asıl önemli olan, ona bakanların böyle bir duyguya ulaşıp ulaşmadığı. O da zaten bakanları ilgilendiren bir konu, yani bizim söylediğimiz şeyi illa bulmak durumunda değiller kuşkusuz, birileri de söylediğimiz şeye çok yakın bir şey bulabilirler. İstanbul Modern’de bize ayrılan duvarda yan yana 26 adet fotoğrafı sergiledik. Ve hepsinin önünden sırasıyla geçen bir insan eğer durup şunu düşünürse, 26 tane farklı insan, hayat, gerçek, karakter, kimlik hepsinin önünden geçtik, geriye ne kaldı peki? Ne var acaba, bu fotoğrafçılar bu fotoğrafları acaba “Aaa bakın adamın paltosundan iç çamaşırı görünüyor, bakın kadın yumruğunu nasıl sıkıyor, bakın bu kız nasıl biraz lezbiyen bir tutumla kız arkadaşına sarılıyor..” diye düşünülsün diye mi çekti. Elbette bütün bu ayrıntılar sözkonusu yaşamlara ve içinde yaşanılan kültüre ilişkin çeşitli göstergeler olarak anlam taşıyabilir ve sizin neden o fotoğrafı değil de bu fotoğrafı göstermeyi tercih ettiğinize dair kimi ipuçları olabilir, ama ana fikir değil. Sadece bütün bunların içinde hala ortada duran yanı başımızda, gündelik hayatta bize değen insanlar bunlar hep, hergün onlarla beraberiz biz, otobüste, yolculukta, sinema koltuğunda, bu insanlarla sürdürüyoruz hayatımızı. O zaman fotoğrafın bir gizemi var diyelim. Her insan bir sır. Ve fotoğraf, bu sırrın altındaki sırra ilişkin bize bir şey söyleme şansına sahip. Gösterdiğinden daha fazlasını gizler fotoğraf. Biz de, deklanşöre basarken o gizle ilgilenen bir izleyiciyi hayal ettik. Baktığı o şeyde belki insan gerçeğine değme konusunda bir ipucu yakalayabilir diye düşündük.”BİZ” projesi hakkında son söz olarak bu projenin oluşmasına zemin hazırlayan fotoğrafçılık geçmişim konusunda birkaç kelam daha etmek isterim.



Fotoğraf konusundaki görüşlerimin evrim geçirdiği yıllar içinde ben de hemen her fotoğrafçı gibi birbirinden bağımsız tek tek fotoğrafların peşinden koştum. Işığı ve lekeyi çözümlemeye çalıştım. Dengeli bir kompozisyon kurabilmek uğruna ağaç tepelerine, telefon direklerine tırmandım, yerlerde süründüm. Uygun bir figür gelsin diye bir sokağın başında onlarca dakika bekledim. Bugün geriye doğru baktığımda daha iyi anlıyorum ki, bütün bunlar aslında bir hikaye kurmanın arayışından başka bir şey değilmiş. Işık, leke ya da uygun figür arayışı bu yolda sadece birer araç. Bir duyguyu, bir düşünceyi görsel bir dille iletebilmenin aracı. Yarı aralık bir pencerenin önünde ışığın aydınlattığı saksı, pencerenin ardında sürüp giden yaşama uzanan sessiz bir gösterge yalnızca. Bütün istediğim insana dokunmak. Onun bu gök kubbenin altında akıp giden yaşamına tanıklık etmek. İnanıyorum ki, bir tavır olarak sanki bir pencerenin arkasından bakıyormuş gibi fotoğraf çekiyor olsanız da çektiğiniz fotoğraflar penceredeki yansımanızdan izler taşır. İyi kötü bir hayatınız olmuştur ve sonuçta görsel olarak kaydettiğiniz şeyler de doğal olarak bunun bir yansımasıdır.

Bitirmeden önce bu projenin ortaya çıkmasında benim açımdan anlamı büyük iki köşe taşına bir kez daha şapka çıkartmak istiyorum.

1) Her fırsatta dönüp tekrar baktığım, Edward Curtis, Dorothea Lange, Walker Evans,Paul Strand, Brassai, August Sander, Diane Arbus, Mary Ellen Mark ve Richard Avedon tarafından çekilmiş olan portre fotoğraflarına


2) 1960–1970’li yıllarda çekilen kimi Türk filmlerinde izlediğim, üzerinde “İstanbul Hatırası” yazan bezleri fon olarak kullanan sokak fotoğrafçılarına


Ve tabi ki, bizlere inanıp panonun önünde poz vererek BİZ’e bakan “Diğerleri”ne.




Şebnem Aykol: Gerçi söyleşimizin başında şimdiki sorumuzu biraz olsun yanıtladınız ama “Tanışmanın getirdiği aşk haliyle geçen birkaç yılı saymazsak hiçbir zaman çok fotoğraf çeken biri olmadım. Daha çok karanlık oda kimyasıydı beni çeken” demişsiniz. Karanlık odayla aydınlık odayı karşılaştırabilir misiniz? Bu aşamada dijitale geçiş sürecinizi neler etkiledi? Ve fotoğrafçılığın son dönemindeki dijital ağırlıklı süreç konusunda düşünceleriniz nelerdir?



Ergün Turan: Bu aşk hali meselesini zaten ilk sorunuzu cevaplarken biraz anlatmıştım. Çok fotoğraf çeken bir fotoğrafçı olmadım, ama bu ilk aşk hali diye tanımladığım dönemde gerçekten de benim için çok sayılabilecek sayıda fotoğraf çektim. Fotoğraf arşivime baktığınız zaman, 1994’te girmişim Mimar Sinan’da fotoğraf bölümüne, o arada geçen 4 yılda çektiğim fotoğraflar, daha sonra çektiğim fotoğraflarla neredeyse eşitleniyor. Yani 1994’ten 2009’a dek geçen 15 yıla yaklaşan bir döneme denk bir yoğunlukta fotoğraf çekmişim. Çünkü fotoğrafa yeni başlarken, tıpkı ilk fotoğraf çeken insanların duygusu ile hareket ediyorsunuz. En azından bende bu böyle oldu, nasıl görünüyor duygusu, çekiyorum ama nasıl görünüyor yani gözünüzle gördüğünüzle, objektifle gördüğünüzün aynı şey olmadığını bir biçimde bilinçaltı olarak farkındasınız. Aynı şey değil onlar, objektif kesinlikle başka bir şey görüyor, bunu o dönem bilme şansım yoktu, sadece deneyimimle bunu hissediyordum, daha sonra fark ettim ki, aslında objektif -zaten adını da buradan almış- insan gözünün hiç bir zaman göremeyeceği ayrıntıları ve detayları görebiliyor. Bu nesnel kayıt etme hali nedeniyle ona objektif denmiş zaten. İnsan gözü akan bir sürekliliği görüyor ve siz bakarken psikolojinizle ilişkili bir biçimde gerçekliğe bakıyorsunuz. Bazı detayları ya da olayları kesinlikle görmezsiniz, göremezsiniz. Fotoğraf çekmek amacıyla bakarken de bunu yapamazsınız, çünkü konunuza odaklanırsınız, oradaki olay dizgisini iyi fotoğraflayabilme heyecanı duyarsınız, bir takım ayrıntılar gözden kaybolur ama negatifi pozitif hale çevirip fotoğrafınıza baktığınız zaman, aslında orada çekim esnasında görmediğiniz kimi öğelerin de kadrajınızda yer aldığını şaşkınlıkla izlersiniz. Tabii fotoğrafta aldığınız yol uzadıkça, deneyiminiz arttıkça bu şaşırma hali kısmen azalacaktır. Çünkü kadrajın içine daha çok hâkim olmaya başlıyorsunuz. Ama başlangıçta yeni yetme bir fotoğrafçı iken, bu şaşkınlık her geçen gün, her yeni karede kendisini gösterir. O heyecanın kendisi, o merakın ve o şaşkınlığın kendisi de sizi fotoğraf çekmeye yönlendirir. Ben fotoğrafın amatör yanını hep kutsarım, yani o heyecanlı olan yanını. Profesyonel olan yanı ise, hep biraz daha donuk bulurum, onun için mümkün olsa tekrar o günlere geri dönmek isterim. Sorunun ikinci aşamasına gelecek olursak; çok fazla fotoğraf çeken biri olmadım, karanlık oda ile ilgilendim. Test yapıyorsunuz, bir şeyi daha mükemmel hale getirmek yani bir baskı yapıyorsunuz, iyi kötü bir baskı oluyor, ama albümlerde gördüğüm baskılar ve kimi sergilerde gördüğüm baskı kaliteleri beni tabi ki kışkırtıyor. Bu noktaya bunlar nasıl gelmiş, ben de gelmeliyim, ben de bu kadar iyi baskılar yapabilmeliyim diyorum. Bu nedenle işin mutfak tarafı çok fazla ilgimi çekti. Fotoğrafınızı çok fazla beğenmemiş olsanız bile, o fotoğrafın iyi basıldığı zaman aslında aaa hiç de o kadar kötü değilmiş diyeceğiniz bir noktaya geldiğini, baskıda elde ettiğiniz o tonal zenginliğin sadece kompozisyonu zenginleştiren bir şey değil, onu katlayan bir şey olduğunu fark ettim. O zaman iyi bir fotoğrafın kötü bir baskısının çöpe gideceğini ama sıradan bir fotoğrafın iyi bir baskısının fotoğraf tarihine geçmese bile!!! en azından yüzüne bakılabilir hale getirdiğini fark edince, baskı aşamasının çok önemli kilit bir aşama olduğunu, fotoğrafın da bitmiş baskı olduğuna inandığım için çok önemsedim. Fotoğraf çekilen şey değildir, fotoğraf sunulan şeydir, size gösterilen şeydir. Bu aşamanın yani son aşmasının kilit önemde olduğunu deneyimlerimizle de bugün biliyoruz ki kimi ustalarımızın çekmiş olduğu iyi işler hatta ölümünden sonra değerlendirilen iyi işler, kötü bir baskı ile lezzetsiz hale dönüşebiliyor. Bu demek ki çekim aşması kadar önemli olan bir diğer aşama da baskı aşaması. Bir de basım aşaması hani bu benim oyuncakçılık, alet, avadanlık kullanma, deneme yanılma yöntemlerime çok denk düştü. Dolayısıyla o duygumu da tatmin etmeme yardımcı oldu.



Şebnem Aykol: Çok duygusalsınız, duyguları çok önemsiyorsunuz kitabınızın bir bölümünde “Karanlık odaya girdiğinizdeki o anki ruh haliniz neyse, çıkacak şeyi çok etkiler, duygusal durumunuza bağlı olarak farklı şeyler denersiniz.” Aslında bu öznel durumu da seviyorsunuz galiba…



Ergün Turan: Tabi biraz etkili, tabi burada karşı kutuplar şeklinde çok iyi bir şey çok kötü bir şey çok yumuşak bir şey çok sert bir şey şeklinde değil, çok keskin ayrımlar değil de, daha çok ince ayrımlardan söz ediyoruz. O ruh hali o ince ayrımlarla ilgili, yoksa bambaşka bir şey çıkmaz ortaya…



Şebnem Aykol: Aslında özgün baskı gibi değil mi?



Ergün Turan: Evet o yeterli bir sınır, elinizde bir kalıbınız var, o kalıbı basarken biraz daha koyularla gidebilirsiniz, biraz daha açıklarla gidebilirsiniz. Bunun siz farkında değilsinizdir zaten, o gün onu beğenmiş, bunu yeter bulmuşsunuzdur, bir sonraki baskıda biraz daha koyularla iyi bulmuşsunuzdur. Yan yana getirip mukayese ettiğiniz zaman aradaki farkları görebilirsiniz. Mukayese edilmeden çok da algılanabilecek bir şey değil aslında, Ansel Adams’ın mesela çekmiş olduğu bir fotoğraf Geniş Açı’nın bir sayısında yayınlandı, kitapta da kullandım hatta. O fotoğrafın mesela belirli aralıklarla basılmış baskıları var, özünde kontrast bir fotoğraf ama birinde görece daha yumuşak basılmış, öbüründe çok daha sert basılmış. Bana göre ikincisi daha da iyi olmuş, aslında kim nasıl beğenirse. Onu basan da Ansel Adams, diğerini basan da… Sadece deneyim meselesi değil, deneyim biriktirdi de kalite yükseldi meselesi değil. O gün öyle beğendi, bugünse farklı, aparat aynı hatta kalıp da aynı, aynı negatif sonuçta. İşin heyecanı da burada zaten.



Dijital meselesine ilişkin de şunu söyleyebilirim, başta söylediğim gibi yoğurt yeme meselesi yine. Bu bir yolculuk, ve ben yolculuğu önemseyen bir kuşaktan geliyorum. Yani sonucu önemsediğim kadar gittiğim yolu da en az onun kadar önemsiyorum. Yaşım dolayısıyla ait olduğum kuşağın ve almış olduğum sol politik kültürün bu halimin yapıtaşlarını oluşturduğu kanısındayım. Makyavelist bir dünya algım yok, sonuca götürecek her yol mübahtır diye bir tezden hareket etmiyorum. Hayatım da böyle… Bu bir kurgu mu, hayır. Ben hayatımı böyle kurguladım da ondan öyle oldu değil, ben yaşadım, geriye dönüp baktığımda hayatımı böyle yaşamış olduğumu gördüm. Şimdi bunu teori katına çıkartıp, tanımlayabiliyorum. Onun için kitapta da iki cümleyle söz ediyorum; Assos’a yolculuk yapıyorum. Ben önceden kurgulamadım, dur ben Assos’a giderken bir öyle gideyim bir böyle gideyim, hangisi daha iyi olabilir diye. Bir çoktan seçme yapmadım, sadece yolculuk yaptım. Yolculuk yaparken dura kalka yolculuk yapmayı, yol boyunca o köye uğrayıp, bir çay içmeyi, sonra yandaki evin çitini çok beğenip, orda durup bir fotoğraf çekmeyi, biraz daha yol alıp bir kent meydanında durup sokaklarına girip oradaki mimariyi seyretmeyi seviyorum. Aynı şeyin eşimin de ruh haletine denk düşmesi, eee tabi bizi iyi bir yolculuk arkadaşlığına taşıdı. Sohbet ederken eşim, “biz seninle çok güzel geziyoruz der”, neden güzel geziyoruz, çünkü ben gidelim dediğim zaman o da gidelim oluyor, ya da o duralım dediği zaman ben de duralım oluyorum, yani birbirimizle tezat değiliz. O bir an önce gitmek, ben biraz daha dolaşmak ruh halinde olsaydım, çok defa çatışma çıkardı ve her yere beraber gidemezdik. Ama her yere eşimle gidiyorum, eşimle gitmediğim yerden daha az tat alıyorum, çünkü o da yolculuğun önemli bir parçası. Bu böyle biline…




Şebnem Aykol: Ne kadar güzel…



Ergün Turan: Yolculuğu böyle yapınca biz buradan başlıyoruz sabahtan, çocukları da buna alıştırdık. Eee, onlarda başka türlü yolculuk yapmıyorlar, böylece bir hayat kültürü inşa ediyoruz hep birlikte. Çıkıyoruz 6–8 saatlik mesafedeki Assos’a 12–14 saatten aşağı varmıyoruz. Fotoğrafı da biraz öyle çözdüm ben, geldiğim süreç ile ilgili yine. Fotoğrafı çekeceğim, sonra onu biraz bekleteceğim, demlendireceğim hani yemek yapan eski teyzelerin tabiri ile nikâhlandıracağım. Hani bir yaprak sarma yaparlar, hemen yedirmezler, onu biraz bekletirler ki tat biraz yerleşsin, aromalar birbirine karışsın diye. Sonra bizim yaşlı teyzemiz yemeği nikâhlandırıyorum derdi. Şimdi tıpkı onun gibi, bir filmi çekip yıkamadan önce bile bir nikâhlama aşaması var, yıkadıktan yani negatiften sonra bile hemen basmıyorsunuz yine nikâhlanma aşaması var, böyle basmadığım yüzlerce negatifim var. Yani on yıl sonra basacağım onu, hani bir nedenim yok ki, zorunda değilim ki, beni zorlayan bir sergi çıkartacağım, ya da bir kitap yapacağım falan o zaman tabi ki girip bakıyorum hangi kareler olur diye. Orası benim 18 yıllık tarihim. Düşünsenize bu bir zenginliktir. O zenginliğin içinden yarın bir tane kare çekeceksiniz, basacaksınız aman ne güzel bir fotoğraf oldu diye değil sadece 18 yıl önce gitmiş olduğum o sokağa beni götüren bir yolculuğa eşik oluşturuyor. O zaman fotoğrafın da öyle çok da kendine özgü bir yanı var, resim değil fotoğraf. Size hemen zamanla ilişki kurduruyor, 18 yıl evvel çekilmiş bir kareye baktığınız zaman, 18 yıl hala tam 18 yıldır. Orada durur ve orada olan şeylerin orada olduğunu ve olan şeylerin gerçekten var olduğunu bilirsiniz. Onun için fiziksel bir kayıttır. Örneğin kardaki ayak izi gibi… Yüze yapılan çıkartılan kalıp maske gibi. Gerçeğin birebir doğrudan izidir fotoğraf. Ve o zaman bakıyorsunuz oraya diyorsunuz ki, kendi 18 yıl önceki haleti ruhiyatınıza, o mekânlara, o insanlara, o sokaklara, hatta sesleri bile duyabilirsiniz, eğer o fotoğraf sizin için biraz da anlam oluşturmuşsa ve değerliyse… Bu çok hoş bir hobi, güzel bir hobi. Ben işin biraz bu tarafında durduğum için duvarlara asılacak fotoğraflar hayal etmekten çok biraz kendi hayatımı hatırlamak gibi bir anlayışla fotoğraf çektiğim için, onun için zaten çok fazla fotoğraf çeken biri olmadım. Hani sürekli makinesini yanında götüren, hiç bir şeyi kaçırmamak duygusuyla çeken bir gruba dâhil olmadım. Bunu küçümsediğim için söylemiyorum, bu bir hayat tarzıdır, hep yoğurt yeme meselesidir. Onun için tıpkı yolculuk örneğinde olduğu gibi karanlık oda da, size bu süreci uzatan bir şeydir. Julia Margaret Cameron’un bir lafı vardır der ki “Benim bir fotoğraftan almış olduğum tat, onun için harcadığım emek zamanıyla ilişkilidir.” Tabi bunu şöyle yorumlamak da mümkün bir fotoğraf için ne kadar emek, zaman harcıyorsanız o zaman o fotoğraf o kadar kıymetli olur. Bu yoruma birebir katılmam mümkün değil elbette. Çok sınırlı bir zamanda da yapılan bir iş de gerçekten de çok kıymetli bir iş olabilir, önemli olan onun içindeki birikmiş emeğin miktarıdır. Hani bir hikâye vardır, kitapta da söz etmiştim. Sabit Hoca’mızdan duyduğumuz bir hikâyedir. Adamın bir tanesi saatini tamir ettirmek ister, saatçiye gider. Saatçi der ki iki gün sonra gel 150 lira ver, öbürüne gider 1 gün sonra gel 200 lira ver, hem fiyat çok pahallı gelmektedir, hem de zamanı dardır. Sonra derler ki, şu merdivenin altında Agop Usta var, ona git. Adam gider, Agop Usta gözlüğünü takar, tornavidayı eline alır ve iki dakika içinde bir sağa bir sola hareket yapar, tamam saatin oldu der. Adam şaşırır ve der ne kadar borcum; 300 lira. Ya ne yaptın ya, şurada 2 dakika uğraştın, diğerlerinin bana verdiği fiyattan çok daha yüksek bir fiyat söyledin. O da der ki, iki dakika değil evladım 40 yıl artı 2 dakika. Yani o iki dakika o kadar önemli bir iki dakika olabilir ki, kırk yılı biriktirmiş bir iki dakikadır. Demek ki o zaman ne kadar kısa zamandır diyecek bir şey bırakmaz. Ama ben Cameron’un lafını tabii ki böyle yorumlamıyorum. İşte yine çocukluğum, bir bisiklet hayal ediyorum; Kaptan marka bir bisiklet (artık tarih oldu) Kadıköy Yeni Karamürsel mağazasının vitrininde duruyordu. Ben 1,5 yıl gidip o bisiklete baktım. 1,5 yıl boyunca ona para biriktirdim, o süre içinde gittim geldim, o Kaptan marka bisikleti merak ettim. Paramın tamam olduğu gün, babamla gidip o bisikleti aldım. Bir de düşünün şimdi çocuklarınıza bir nedenle hediye alıyorsunuz. Hediye diye bir şey bilmem ben, biz kendi hediyemizi de bir biçimde kendimiz yarattık. Aslında bunun da bir eğitim ve kültür olduğunu düşünürüm, yani bana sunulmuş bir şey olsaydı o bisiklet, verilmiş olsaydı, tabii hediye coşkusu yaşardım kuşkusuz ama benim için bu kadar değerli olur muydu emin değilim. O bir sene boyunca onun üstüne bindiğim günü hayal ettim, yemeyip içmeyip para biriktirdim harçlığımla almış olduğum bisikletimle kızların önünden geçip, hava atacağım o günü. 1,5 yıl sonrasında o parayı öderken orada, birincisi o sizin biriktirmiş olduğunuz bir para, bir zaman var arada, hani akıtmış olduğunuz ter var orada…




Şebnem Aykol: Bir hak etme söz konusu galiba…



Ergün Turan: Evet, hak ettim. Onun üzerine o kadar gururla binip gidiyorsunuz ki, o anlamda yorumluyorum ben Cameron’u. Bu harcanan emekle, fotoğrafın duygusal değerinin arasındaki bağı. Çünkü o bisiklet de tam bu nedenle benim için çok değerliydi. Çünkü orada aslında bir bisikleti değil, bir fotoğrafı değil kendinizi seviyorsunuz. Yani onun için harcamış olduğunuz, o tutkuyla geçen aralığı seviyorsunuz. Yani yolculuğu seviyorsunuz… Sonuç, bisiklet elde edebilirsiniz, fotoğraf makinesi satın alabilirsiniz, ya da bir fotoğraf elde edersiniz. Bu nedenle dijital bana çok sıcak gelen bir süreç değil. Ama altını doğru çizgilerle çizelim, fotoğraf bir teknoloji, dijital de bu teknolojik süreç, akış içinde sadece teknolojinin geldiği bir aşama. Yarın bu aşama yerini başka bir aşamaya bırakacak, o zaman belki bugün dijital kullanan insanlardan, çok daha hızlı bir süreç ortaya çıkacağı için, belki dijital kullanan arkadaşlar daha ağır kalacaklar. Hatta onlarda bunu bir yoğurt yeme meselesi haline dönüştürecekler. Günümüzde gelinen nokta bu, bu aşamada bu sadece bir kaydetme yöntemi. Günümüzde Türkiye’de yanlış bir ifade ediş biçimi var; bunu başka bir disiplin gibi tanımlıyor ve dijital fotoğraf diyorlar. Böyle bir şeyin karşılığı yok. Özünde çünkü bu bir kayıt sistemi. Ben pelikül üzerindeki emulsiyondaki grenler üzerine kayıt yapıyorum, o da bir CCD üzerindeki ışığa duyarlı nano teknoloji harikası hücreler üzerine kayıt yapıyor. Sonuçta öz olarak, iş gelen ışığı belli bir birim şiddette yüzeye kayıt etme hali, yani bir kayıt teknolojisi. Bunun kendisini dijital fotoğraf diye tanımlamak çok doğru değil, bir teknoloji olarak tanımlamak doğru. Ama günümüzde Türkiye’de de çeşitli örnekleri ortaya çıkmaya başladı- dünyada çok daha fazla kuşkusuz- dijital teknoloji piksel boyutunda bile müdahale edebilme şansından yararlanarak, yani fotoğrafa müdahaleyi sonsuz bir seçenek zincirinde olanaklı kılarak, fotoğrafı bambaşka bir boyuta taşıma olanağı tanıdı. Bu boyutu ile evet dijital fotoğraf, çünkü bugün dijital fotoğraf makinesi elinde olan arkadaş, analog makinesi elinde olan arkadaşla aynı şeyi yapıyor, gidiyor fotoğraf çekiyor. Tek farkı o film yıkamıyor, banyo ve baskı yaptırmıyor. Kendisi bakıyor ekranda, iyiyse tamam atıyor bilgisayarına, orada depoluyor, ihtiyacı olunca da bastırıyor. Bu fark sadece bir teknolojik farktır. Dün nasıl fotoğrafçı emülsiyonu kendi sürüyor, gidiyor yanında çadırını da taşıyor, emülsiyonunu çadırına girip pozlandırmadan hemen önce sürüp, pozlandırdıktan hemen sonra banyo etmek durumunda kalıyor, emülsiyonunu bile-karikatürize ederek söylüyorum- kazanda kendi karıştırıyorsa, o teknoloji yerine 1890’da George Eastman bize bir film hediye etti, al sana hazırlanmış film; sen şimdi bunu pozla dedi. İşte bu da bir teknoloji. Yani değişen şey sadece bu kadar, bu anlamda sadece kayıt teknolojisindeki bir evrimdir. Yani bu anlamda gündelik kullanımıyla dijital fotoğraf fotoğrafın farklı bir dili değildir. Ama bu teknolojinin olanaklarıyla gerçekleştirilen dijital manipülasyonlar, onlar başka. Ama gördüğüm örnekler itibarı ile söylüyorum, onlar da fotoğraftan çok resim diliyle yakınlık kuran işler.




Şebnem Aykol: Daha önce tanımladığınız gibi öteki değil, öte olan gibi…



Ergün Turan: Evet, tam olarak öyle. Aslında öteki değil, ama sanki bizde bir ötekileştirme haline dönüştürüldü. Bir analogcular bir de dijitalciler diye bir grup yapılmaya çalışıldı, yapılıyor. Hatta komiktir ki, fotoğraf yarışmalarında bile. Ki Türkiye fotoğrafında fotoğraf yarışmaları- kendi adıma bunun böyle olmasının çok da verimli olmadığını düşünsem bile- önemli bir alan oluşturuyor. Zaman zaman öyle bir ivmelenme oluyor ki bir nevi fotoğrafın kalbi fotoğraf yarışmalarında atıyormuş gibi ya da sadece fotoğraf yarışmalarına endeksli fotoğraf çeken fotoğrafçı grupları oluşuyor vs. Bunları negatif şeyler olarak düşünüyorum, ama fotoğraf yarışmaları her alanda olduğu gibi o alanı kışkırtan, gıdıklayan, besleyen bir alan. Daha iyi organize edilebilir, daha profesyonelce düşünülebilir, fotoğraf dünyasına katkısı daha artırılabilir. Bunun için bir vizyonla bakan insanların görüşlerinin karşılığını bulmasına ihtiyaç var. Yoksa sadece kurum ve kuruluşların, bir biçimde kendi reklâmlarını yaptıran, bir biçimde kataloglarını ucuza getirten ve en ucuz reklâm haline dönüştürülebilen alan olarak durduğu sürece fotoğraf yarışmaları, asla Türkiye fotoğrafına bir katkı yapmayacaktır, sadece bir tüketim malzemesi olarak kullanılmaktadır. Ama günümüzde kimi örnekleri oluşmaya başladı, özellikle portfolyo yarışmalarının ortaya çıkmaya başlaması, özellikle genç insanların bu portfolyolar nedeniyle ile kendilerini ifade etmesi, desteklenmesi, işlerinin albüme, sergiye dönüşmesi olasılıklarının artması. Bunlar sevindirici şeyler tabi ki… Konumuza dönecek olursak, fotoğraf yarışmalarında bile, dijital fotoğraf diye ayrı bir bölüm açılmaya başlandı. Yani önceden klasikti, renkli fotoğraf ve siyah beyaz baskıydı. Nedeni çok açıktı, çünkü ikisinin de malzemesi farklıydı. Şimdi bir de dijital fotoğraf diye bir bölüm açıldı, yani şimdi ben elimdeki makine ile ister renkli, ister siyah beyaz çalışabiliyorum, dijital için bir de dijital makine almalıyım, böylece üçüncü gruba katılabilirim, bu komik bir şey…



Düşünün ki dijital fotoğraf çeken bir arkadaş makinesi ile bunu ister renkli, ister siyah beyaz üretebilir ve iki bölümün yarışmasına katılabilir ama üçüncü bölüme de katılabilir. Saçma bir şey bu, nasıl bir şey ki orada hangi tip farklı bir fotoğraf var? Ya renklidir fotoğrafı ya da siyah beyazdır. Ha şunu demek istiyorlarsa, müdahale edilmiş fotoğraf demek istiyorlarsa zaten onun adı dijital fotoğraf olmamalı, dijital manipülasyonlar denebilir, başka bir ad bulunabilir, fotografik illüstrasyonlar denebilir. Türkiye’de bu isim meselesi de bir karmaşa durumunda, tanımlanmadığı için böyle garabet sonuçlar çıkıyor ortaya. Dijital meselesine bir son söz olarak şunu da söyleyeyim; biraz evvel söylediğim mesafenin yani fotoğrafı çektiğim an ile fotoğrafı bastığım an arasındaki mesafenin önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Dijital fotoğraf bu mesafeyi ortadan kaldırdı, anında görüntü dediğimiz noktaya getirdiği için bana çok yakın gelmiyor. Özellikle yeni başlayan insanlar açısından da çok eğitici bulmuyorum. Ama profesyonel bir göz açısından dijital fotoğraf çok önemli olanaklar, çok önemli kayıt şansları da tanıyor. Analog teknolojinin çözemediği kimi ışık koşullarında fotoğraf çekme şansı tanıyor, film çek çıkar, tak çıkar hikâyesini çıkartarak farklı asa değerlerini aynı CCD üzerine kayıt edebiliyorsunuz. Bunlar fotoğrafın içinde olan insanlar için büyük şanslar, yani 2,8 diyaframlı bir objektifiniz var, tiyatro çekmek istiyorsunuz, sınırlı ışık koşullarındasınız, birdenbire teknoloji size 1.2 açıklıklı objektif üretiyor, Allahhh dersiniz, başka bir şey demezsiniz. Buna hiç bir fotoğrafçı hayır demez, tıpkı bunun gibi. Dijital teknolojiye de hiç bir fotoğrafçı asla hayır demez, çünkü bu bir teknoloji. Ama diretmesi yok, zorunda değilsiniz ki; istediğiniz yerde onu, istediğiniz yerde diğerini kullanırsınız. Bir mahkûmiyet yoktur. Bizim insanımız teknoloji aşığı !!! olduğu için her yeni teknolojiyi edinirse o teknolojinin de nimetlerinden yararlanarak daha iyi fotoğraf çekeceğini zannediyor, bu tabi daha çok amatör düşünen beyinlerin içine düşebileceği bir tuzak… Profesyonel adam böyle düşünmez zaten, çünkü fotoğrafı çekenin sizin gözünüz sizin beyniniz olduğunu bilir, makine burada sadece bir araçtır. Boynunda kocaman objektifler takılı dijital makineleri ile İstiklal Caddesi’nde dolaşan gence baktığınız zaman aslında o teknolojiye sahip olarak, o görmüş olduğu iyi ve beğendiği fotoğrafları çekmeye de adaymış gibi hissediyor kendini, yok öyle bir şey olmuyor. Zenith makineyle yanındaki arkadaşı çok daha iyi bir fotoğraf çekecek, o ise son teknolojiye sahip olduğu halde vasat fotoğraflar çekmeye devam edecek. Fotoğraf çekmeyecek, görüntü transfer edecek sadece. Fotoğraf çekmek, evet bir görme işidir. Ama neyi görüyorsunuz ve nasıl görüyorsunuz? Bunun yanıtı sizin KİM olduğunuzla ilişkilidir. Onun içindir ki, görme eğitimi sadece makine teknolojisini, doğru pozlandırmayı ve “estetik” kompozisyonlar yapabilmeyi öğrenme işi olamaz. Neyi, nasıl gördüğünüz sizin kim olduğunuzun doğrudan karşılığıdır. Bu nedenledir ki, estetik kavramı reçetelenmiş tanımlarla açıklanamaz. Her görme biçimi kendi estetik formlarını beraberinde getirir. Bu nedenledir ki, teknolojinin peşinden koşarak iyi bir fotoğrafçı olacağını hayal eden arkadaşlar bunun bir eğitim, bir kültür, bir duygu, bir tasarım meselesi olduğunu çözemediği sürece teknolojinin kölesi olmaya mahkûm kalacaklardır. Bana nasıl iyi bir fotoğrafçı olabilirim diye soran bir gence derim ki, “kütüphaneye git. Sanat tarihi oku. Sergilere git. Türk ve dünya edebiyatını oku. Sinemaya, tiyatroya git. Ama eğlencelik türden olanlarına değil. Psikoloji, antropoloji, toplumbilim ve sosyal psikoloji ile ilgilen. Kendi coğrafyanı tanı, kendi kültürel-siyasi tarihin hakkında eline ne geçerse oku. Fotoğrafçıların yaptığı işlere bak. Ama dikkatle bak. Teknolojiyi öğrenmek basit. Biraz ilgi ve çabayla onu öğrenebilirsin Ama teknolojik bilgin seni fotoğrafçı yapmaz. Anlatacak bir hikâyen yoksa, dünyaya aktarmak istediğin bir sesin yoksa hepsi nafile. Bence önce sesini aramalısın.”




Şebnem Aykol: Gerçi az önce biraz değindik ama kitabınızın bir bölümünde “Durmadan fotoğraf çeken günümüz insanı, hep aynı şarkıyı söyler. Yaşama biriktir” yazılı, bunu biraz açabilir misiniz? Niçin fotoğraf çekiyoruz? Siz niye çekiyorsunuz?



Ergün Turan: Evet, biraz anlattık. O söz bana ait bir söz değil, Susan Sontag’ın “Fotoğraf Üzerine” kitabında geçen bir cümle. Sokakta, etrafınıza baktığınızda hemen her gün tanık olduğumuz bir şey, özellikle cep telefonlarının da fotoğraf çekebilme meziyetlerinin ortaya çıkmasıyla, dijital fotoğrafın megapiksellerini güçlendirerek yani başlangıçlarında 1-2 megapiksellerle çıktılar ve şimdilerde 8-10-12-14 megapiksellere çıkması ile beraber herkesin elinde bir fotoğraf makinesi olması, herkesin her şeyi çekebiliyor duruma gelmesine ilişkin bir gönderme aslında. Ama bu dijital fotoğrafın öncesinde de olan bir şey aslında 1890 yılında da bu oldu, yani onun öncesinde fotoğraf çok zahmetli çok meşakkatli bir işti ve masraflıydı. Varlıklı değilsen fotoğraf yapamazsın, çünkü ciddi masraf istiyor. Kim yapabiliyor, hem zengin olacaksın dolayısıyla da boş vaktin olacak. Günde 16 saat çalışan işçi bunu yapabilir mi, yapamazdı, demek ki bu varsıl işiydi. Onun için de fotoğrafla uğraşanların önemli bir kısmı burjuva ailelerden geliyorlardı. Fox Talbot’a bakın, şimdi malikânesi bir müze haline getirilmiş, malikâneye bakın kim Fox Talbot’un yaşadığı o malikânede yaşayabilir? Bir soylu ailenin oğlu olarak dünyaya geliyor, şanslı başlıyor. 1890’lara gelene kadar bu işi ticari olarak yapan kuşaktan söz etmiyorum tabii, fotoğrafın keşfi ve gelişmesi yönünde çaba harcayan o ilk gruptan söz ediyorum. Sonra bu işi ticari olarak, çekirdekten gelen, bu işi sadece para kazanmak amacıyla, hayatını idame ettirmek amacıyla kullanmış olan geniş bir fotoğrafçı grubu var. Zaten onlardan bize kalan da çok fazla bir iş yok, tamamen bir ticaret nedeniyle yaptılar bunu. Ama 1890’lara geldiği zaman, yani Kodak bize roll filmi ve kutu kamerayı hediye ettiği zaman “siz deklanşöre basın, gerisini biz hallederiz” dedikleri o tarihi reklâm cümlesini kullandıkları zaman, günümüzde olan eğilim zaten başladı. Yani herkes fotoğraf çekmeye başladı, tabii ki yaygınlık günümüz yaygınlığına ulaşmadı ama o dönem açısından düşündüğünüz zaman, ciddi bir yığılmaydı ve ciddi bir enflasyon yarattı. O zaman da fotoğrafçılar paniğe kapıldı. Acaba fotoğraf elden mi gidiyor, çünkü artık makinesini eline alan insanlar kendilerini, ailelerini, çevrelerini fotoğraflamaya başladılar. Mesela H.Lartique tamamen bu grubun içine dâhil edilebilecek dahi bir fotoğrafçı, 7 yaşında eline fotoğraf makinesi verilmiş bir çocuğun fotoğraflarını bugün fotoğraf dünyası hayretle izliyor. Tabi H.Lartique ayrıksı bir örnek. Şimdi eğer Lartique 1850’lerde doğmuş olsaydı, fotoğraf çekebilecek miydi? Hayır, eline basit bir kompakt makine verilmiş bu çocuğun davranışı, şimdi milyonların eyleminde ifadesini buluyor. Ama nasıl? Bugün makine kolaylıkla deklanşöre basıldığı zaman görüntü üretebiliyorsa, gerisini düşünür mü, bir teknoloji durumuna geldiği andan itibaren fotoğrafta böyle bir enflasyonun olması doğaldır. Hiç bir zaman resimde, heykelde böyle bir enflasyon olmayacaktır bakın dünyanın neresine giderseniz gidin, fotoğraf en çok uğraşılan disiplindir çünkü amatörce resim yapmak istiyorum dersen, e iyi de bu senden çok vakit alır. Bunun için çok masraf edersin, çok emek harcamak durumundasın belli bir seviyeye gelmek için, fotoğraf çekmeye gelince, dükkandan bir fotoğraf makinesi satın alırsın, çekmeye başlarsın ve kendini de bir gruba dahil edersin, fotoğrafçı oldum, ama ressam oldum diyebilmek için, o gruba dahil olabilmek için çok daha uzun bir emek zamanı harcamak durumundasınızdır. Şimdi işin içindeki bu kolaycılık, bu enflasyonun arkasındaki en büyük etken. Tabi bunun gündelik hayattaki karşılığı herkesin fotoğraf çekebiliyor olmasındaki karşılığın şöyle bir hayat kültürü açısından yaratttığı negatif bir durum var, nedir bu, “Yaşama biriktir”. Eric Fromm’ “Olmak ya da Sahip Olmak” kitabında bunu çok güzel açıklıyor. Diyor ki; “günümüz insanı tükettiği oranda kendini var hisseder, tüketmedikçe hiç olarak algılar”. Günümüz tüketim kültürünün de şiarı haline gelmiştir bir şeydir bu değil mi? Yani mümkün olduğu kadar daha çok malzemeyle hayatını zenginleştirebilirsin, yani ne kadar çok malzeme, tüketim malzemesi hayatına girerse, hayatınız o kadar daha çok yaşanılabilir ve “mutlu”dur. Eee, o zaman buradan yola çıkarak geçmişe gittiğiniz zaman, demek ki geçmişte yaşayan insanlar, belki hatta bizim ailelerimiz mutsuzlardı, değil mi? Çünkü onlar bize göre, katlanarak azalan miktarlarda tüketim nesnesiyle karşı karşıyaydılar. Acaba onları mutlu kılan neydi ki o değerler bizi mutlu kılamıyor şu anda? Biz mutlu olabilmek için o paltoyu, o cep telefonunu, o bilgisayarı, o yeni çıkan mp4 çaları mutlaka bir biçimde edinmek durumundayız. Ya da sinemaya gitmek, bu filmi izlemek, bu gazeteyi takip etmek gibi. Fotoğraf makinesi işte tam da bu kültüre, bu dünya algısına denk düşen bir araç oldu. Dolayısıyla gezi kültürünün kendisi zaten tarihin belli bir döneminde ortaya çıktı, ondan önce gezmek diye, turizm diye bir kavram söz konusu değil. Turizmin ortaya çıkmasında fotoğrafında çok ciddi bir katkısının olduğu hemen anlaşılabilir bir bağlantı. Ne yapıyorsunuz geziyorsunuz, artık fotoğraf makinesiz gezmek, gezmek sayılmaz, sayılamaz. Çıplak çıkılmış bir yolculuk ile eş düzeydedir, fotoğraf makinesiz çıkılan bir yolculuk. Buradan yurtdışına bir seyahat yaptınız peki döndüğünüzde yanınızda ne getireceksiniz. Sadece oradan aldığınız hediyelik eşyalar mı? O bölgeye dair birkaç kartpostalı mı? Peki, sizin oraya gittiğinizin kanıtı nedir? Komşularınıza, eşinize dostunuza, bırakın onu zaman geçtikçe kendinize nasıl kanıtlayacaksınız. Açacaksınız dosyayı, aaaa 1995’te bak Prag’a gitmiştim, 2002’de gördün mü Hawaii’ye gittim, nereden belli, çünkü fotoğrafları çekilmiş. Sizin o mekânların önünde çekilmiş fotoğraflarınız var, anı fotoğraflarına bakın çoğunlukla o bölgeyi tanımlayacak kimi merkezlerin, kimi binaların, kimi yerleşim yerlerinin önünde içinde bizim de dâhil olduğumuz fotoğraflardır. Self timer da bunun için icat edilmiştir zaten, fotoğrafçıyı da mekâna dâhil etmek için. Böyle olunca yapılan o yolculukların kendisi de gerçekten yaşanan bir deneyim olmaktan daha çok, biriktirilen bir “deneyim”e dönüşüyor. Daha doğrusu deneyimi tırnak içinde kullanıyorum burada, deneyim olmaktan çıkıyor. Günümüz iletişim uzmanları televizyonla kurulan ilişki konusunda bizleri uyarıyorlar, diyorlar ki televizyon tehlikeli bir biçimde deneyime olan ihtiyacı ortadan kaldırıyor; sanki deneyimi daha çok kışkırtıyormuş gibi görünse de, size uzak diyarlar gösteriyor ve sizi oralara gitme duygusu uyandırıyormuş gibi yapıyorken, o da ne!!!, hayır aynı zamanda da oralara gitmiş gibi yapıyor. Sanki siz o programı, belgeseli izlediğiniz zaman, o görüntülerle karşı karşıya kaldığınız zaman oralarda olmuşçasına bir duygulanım haline giriyorsunuz. Deneyime olan ihtiyacın karşılığı, kendi kişiliğinizi kendi kültürünüzü oluşturabilmeniz için hayatla kurulan farklı ilişkilerdir. O deneyimleri en aza indirdikçe, deneyimin kaynağı başkalarının deneyiminin görüntüsü oldukça, hoş geldin günümüz görüntüler dünyası! Ve fotoğraf makinesi de bu sürece hizmet eden bir aygıt, suç fotoğraf makinesinin mi, tabii ki orada bunu kullanan insanoğlunun. Çünkü bir teknoloji sizi rezil de edebilir, vezir de. İşte atom teknolojisi, nükleer santral de yapabilirsiniz, atom bombası da.



Şebnem Aykol: Peki, fotoğrafta teknik ve estetik konusunda görüşleriniz nelerdir?



Ergün Turan: Bu soruyu cevaplarken öncelikle bir anekdotla başlayayım, yine kitapta var olan bir alıntı bu; yaşadığım bir olaydır. Hoca’ya öğrenci fotoğraf getiriyor, diyor ki “Hocam sizin bize uygulama olarak verdiğiniz konu için benim çekmiş olduğum fotoğraf budur; fotoğrafta bir ağacın kuytusuna sığınmış ıslak bir kedi var, biraz da etrafta çayır çimen gözüküyor. Hoca fotoğrafa bakıp “ne anlatıyor bu fotoğraf, niye çektin bu fotoğrafı” diyor. Öğrenci arkadaşımız da, “O gün benim için çok kötü bir gündü, dışarı çıkınca yağan yağmurda ıslandım, üşümüştüm. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak bu kötü haldeyken, birdenbire bu kediyle karşılaştım. Onunla özdeşlik kurdum bir anda, onda kendimi gördüm. O da yalnızdı, bitap durumdaydı, ıslanmıştı ve bir kenara sinmiş, korkulu ve endişeli gözlerle etrafına bakınıyordu.” der. Hoca şöyle bir bakıp “ Senin söylediğin bütün bu şeyleri fotoğrafta görmem mümkün değil, yani sen bunları alt yazı olarak yazmadıkça, bu fotoğraftan bunları çıkartmak mümkün değil. Onun için bu fotoğraf senin kişisel arşivine dâhil olacak, dolayısıyla bu fotoğrafa baktığın zaman o günkü duygu hallerini hatırlayabileceğin bir anı fotoğrafı olarak anlamlı olabilir ama fotoğraf bu değildir” diye cevaplar. Nedir o zaman fotoğraf, öncelikle bize gösterdiği şeyin anlamlı bir bütün olmasıdır, bu gerek belgesel fotoğraf için olsun, gerekse çekilen ve yapılan kurgu fotoğraflar için olsun aynen geçerli bir ilkedir. Fotoğraf doğrudan çekilen bir şey de olsa, yani bir anın görüntüsü de olsa, o görüntüye dair önceden yapılmış bir kurgusal düzenleme de olsa, sonuç olarak her durumda bir kurmacadır. Yani sanatın kendisi eğer bir kurmaca ise fotoğrafı da bunun dışında tutmamız mümkün değildir. Zaten kurgusal denilen fotoğrafların kurmaca olduğu adından bellidir. Ama diyorum ki, aslında belgesel fotoğrafların kendisi de kurmacadır. Çünkü eğer belgesel fotoğrafı nesnel bir gerçeklik olarak değil de -ki hiçbir zaman böyle bir iddiası olmamıştır- o anda orada olan fotoğrafçının konuyu nasıl algıladığının, nasıl çözümlediğinin, konuya nasıl yaklaştığının, yani gerçekliği nasıl yorumladığının bir ifadesi olarak tanımlıyorsanız, belgesel hatta daha ileriye giderek söyleyelim sosyal belgesel fotoğraflar da o fotoğrafı çeken fotoğrafçının o olayla ilgili kurmacasıdır. Fotoğrafın gerçeği kaydettiğine dair bir söylenceden yola çıkıyoruz; fotoğraf gerçeği kaydeder mi? Elbette objektifin önünde olan gerçeği kaydeder, ancak hangi gerçeği? Objektifin görüş alanına giren her şeyi kayıt alanına dâhil ettiği için, evet orada olan şeyin negatif ya da CCD üzerine yansımasından da emin olabiliriz. Fotoğrafta görünen şey, gerçekten de oradadır ve tam da göründüğü gibidir. Bu durum fotoğraf teknolojisinin doğal sonucudur. O ki, nesneden yayılan ışığın duyarkat üzerindeki fiziksel izidir, öyleyse gösterdiği şey de gerçektir. Ama gerçek bu mudur? Yani objektifin görüş alanına giren şey midir gerçek? Peki, objektifin görüş alanına giren şeyi kim seçti? Objektif kendiliğinden bir gerçeklik arayışı içinde dolaşmaz gündelik hayatta, bir fotoğrafçının boynunda dolaşır, fotoğrafçı kamerasını nereye doğrultursa objektifler oraya bakar. Objektifler dilsizdir, isyan etmezler, demezler ki gerçeklik orada değil de biraz daha sol tarafta diye… Deklanşöre bastığınızda görüş alanında olan her şeyi kayda geçirirler. Onun kaydettiği görüntü bu anlamıyla, kardaki ayak izi kadar nesneldir. Gerçeklik nesnellikle eşit şeyler değildir, dolayısıyla bir fotoğrafçı görmüş olduğu olaylar dizgesine bakarken orada ne gördüğü, fotoğraf çekerken çok önemli bir şey. Yan yana duran iki fotoğrafçının aynı olay karşısında farklı şeyler çekiyor olması buradaki soru işaretini açığa çıkarır zaten. Görme eylemi sadece fiziksel bir eylem değildir. Orada ne gördüğünüz, neyi görülmeye değer bulduğunuz sizin kimliğinizin bir uzantısıdır. Kimlik ise, tüm tarihsel birikiminiz, kültürel donanımınız, okuduğunuz kitaplar, almış olduğunuz eğitim ve aile kültürünüz, yaşadığınız kültürün toplam olarak sizde kristalleşmiş halidir. İşte o hal ile deklanşöre basarsınız. Fotoğraf kültürünüzde onun içinde içkin olarak vardır. O halde deklanşöre bastığınız anda çektiğiniz şey gerçek midir? Yoksa orada görmüş olduğunuz şey konusundaki, sizin gerçeklik algınız mıdır? Bu nedenle görme eylemi salt fiziksel değil aynı zamanda psikolojik bir süreçtir de. Herkesin farklı bir gerçeklik algısı vardır. Aslında orada dönen tek bir olaydır ancak gerçeklik özünde tıpkı körlerin fil tarifine benzer. 5 tane körü filin değişik yerlerine koyun ve file dokundurun, herkes dokunduğu yerle fili tarif eder. Hâlbuki fil bütün bir organizma, gören bir göz fili tanımlarken daha bütünsel bir tanım yapabilecekken, kör ise hayatında hiç fil algısı yoksa tuttuğu yer kadar fili tanımlayabilir. Albrecht Dürer’in gergedan çizimine baktığınız zaman tarihte, aslında Albrecht Dürer’in gerçek bir gergedan görmemiş olduğunu, gergedanı anlatılar üzerine çizmiş olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü onun gergedan çizimi o dönemin şövalyelerinden, o dönemin zırhlı giysilerinden esinlendiğini gösteriyor bize, katmanlı ve kenarları zımbalı bir hayvan olarak resmetmiş gergedanı. Şimdi böyle olunca, fotoğrafın bize ne gösterdiği, fotoğrafçının orada ne gördüğü ile çok ilintili olan bir şey. O nedenle belgesel, doğrudan alınmış bir fotoğraf karesi olsa bile sonuç itibarı ile bir kurmacadır, fotoğrafçının kendi kurmacası. Gerçekliğin içinden hangisinin seçip ayıklanacağı da bu kurmacanın bir parçası, onun için John Hillard bununla ilgili güzel bir uygulama yapmış; bir insanı yere yatırmış ve üzerine bir beyaz örtü örterek ceset görüntüsü vermiş. Fotoğraf karelerinden birisinde ateş yakmış, ötekisinde yüksek bir noktanın direklerini göstermiş, ötekinde su göstermiş ve bunların altına da yanmış, düşmüş, boğulmuş gibi ibareler kullanmış. Yani kadrajın içindeki görüntüler bize o ölüm olayının gerçekliği hakkında ipuçları veriyor. Sonrada geniş bir çerçeve almış, suyun kenarında, yanında ateş yanan ve biraz da yüksek bir noktanın aynı kadrajın içinde olduğunu göstermiş. Şimdi düşünün ki siz bir muhabirsiniz ve ölümün nasıl gerçekleştiği hakkında bir bilginiz yok ama bir fotoğraf götürmek durumundasınız gazeteye. Siz o anda bir fotoğraf çektiniz ve fotoğrafın içinde şey var, işte yanmış ifadesi duruyor, oradaki ateş ve çarşaf içerisindeki ceset. Ve sonra öğrenildi ki bu ölüm olayı bir yanma sonucu olmamış. Editörünüz çektiğiniz fotoğrafı kullanamayacak. Başka bir nedenle ölmüş adam. İşte; yukarıdan atlamış ve intihar etmiştir. Siz olay anında onu fark etmediğiniz için, çekmiş olduğunuz fotoğraf hiç de konuyu ifade etmiyor. Bunun gibi, fotoğraf bütünün içinden bir ayıklama sanatı ise bir parça çekiyorsanız, o parçanın o bütün hakkında olabildiğince en yakın ipuçlarını taşıyabilecek, gerçeğe en yakın değerleri taşıyacak parçalarını bulup çıkarmak durumundasınız. Ama tekrarlıyorum, fotoğrafçı bunu yaparken yine kendinden yola çıkarak, kendi kültürel birikimi ve donanımından yola çıkarak, fotoğraf çeker. H.Cartier Bresson’un almış olduğu eğitim, zengin bir aileden geliyor, iyi bir eğitim görüyor, resim eğitimi alıyor. Onu, almış olduğu eğitiminden, ait olduğu sınıftan -kültürlü ve entelektüel bir adam çünkü- bağımsız olarak değerlendiremezsiniz. Fotoğrafları da bu birikimini ayna gibi yansıtır. Herhangi biri o fotoğrafları o şekilde çekemez, onu ancak Cartier Bresson gibi bir beyin ancak o gözle bakacaktır o gerçekliğe. Fakat Cartier Bresson fotoğraflarının hiç bir zaman şöyle bir iddiası yoktur; ben oradaki gerçeği size söylüyorum. Evet, orada ne gördüğü hakkında bize bir şey söylüyor kuşkusuz, biz de bakıyoruz ama gerçekliğin böyle olduğu doğrultusunda bir iddiadan hareket etmez Bresson’un fotoğrafları. Evet, akıp giden hayat diye bir gerçeklik var. Burada önemsediğim, onun fotoğrafları, gerek mizahi – bilgi vermek amacıyla çekmiyor Bresson, bakın burada böyle bir olay olmuştu diye çekmiyor – ama baktığımız zaman fotoğraflarda oradaki yaşama dair kimi zaman tebessüm ettiğimiz, kimi zaman şaşırdığımız, hayrete düştüğümüz bir ilgiyle bakıyoruz onun fotoğraflarına, onun estetik çerçevesinden süzülen karelere. Gerçeklik konusunda zengin ipuçları içeriyor mu, çok zengin ipuçları içeriyor. Şimdi buradan hareketle, fotoğraf bize bilgi verirken bir takım verilerden hareket ederek bilgi verir. Fotoğrafı iyi yapan şeyler nedir diye soracak olursanız; öğrenci arkadaşımız örneğinden de yola çıkarak, hocanın vermiş olduğu yanıt üzerinden gidelim. Buradaki fotoğraf bize, ne anlatıyor dediğimiz zaman, işte bir sıkıntıyla karşılaşıyoruz. Nedir bu sıkıntı? Arkadaş ruh haletine denk düşen bir kare bulup çekiyor. Ama fotoğraf içindeki elemanlar (çünkü çerçevenin içinde bir takım görüntüler var; ağaç, kedi, ıslanmış çimenler, belki arkada yürüyenlerin ayakları vs.) bunlar bize acaba fotoğrafı çeken arkadaşın iletmek istediği duyguyu transfer eden öğeler mi? O zaman demek ki kadrajın içine nelerin alınacağı, fotoğrafın ne söylediğine ilişkin birinci koşul. Neleri kadrajın içinde tutacaksınız, gereksiz, anlatıma katkısı olmayan şeyleri, kadrajın içine almamaya özen göstereceksiniz. Fotoğraf eğitimi gören bir kişi, eğitimden kastım akademik değil, kursa bile gittiğinizde kompozisyon diye bir başlık konduğu zaman, denir ki şunlar şunlar şöyle yapılırsa bunun anlatıma katkısı olur, ama yapılmazsa anlatımdan bizi uzaklaştırır. İşte 1/3 oranları, altın kesim noktaları, bakış yönünde boşluk bırakmalar gibi bazı standart bilgiler verilir ve bunlar kompozisyon başlığı altında toplanır. Fotoğraf bu mudur, tabii ki fotoğraf bununla açıklanamaz, ama bunu içerir. O zaman bu kadrajın içindeki görsel öğeler nelerdir; kadrajın öğelerinin üzerine düşen ışık nasıl bir ışıktır, buradaki lekeler nasıl tasarlanmış yani kompoze edilmiştir, nasıl basılmıştır, çerçevelenirken neler dışarıda tutulmuş, neler dâhil edilmiştir. Bütün bunların hepsi sizin anlatım dilinizi oluşturur ve bunlar fotoğrafın yapısal öğeleridir. Fotoğrafı bunların dışında tutarsak şayet, o zaman fotoğraf sıradan görüntü ile kendisini ayıramayız. Deklanşöre bastığınız anda makineyi çevirdiğiniz anda fotoğraf mutlaka bir görüntü vermek muradıyla tasarlanmış bir aygıttır. Deklanşöre basıldığı anda bir görüntü transferi var, olmaması için olasılıklar var tabii, çok yanlış pozlamışsınızdır- ki günümüz teknolojisi +2 ,+3 stopluk poz hatalarını tolere etmektedir- filminiz ışık almamış olabilir, perde arızanız olabilir, obtüratörünüz çalışmamış olabilir. Ama şundan eminiz film ya da CCD ışık aldığı koşulda mutlaka bir görüntü transferi gerçekleşmiştir. Görüntünün kendisi bir fotoğraf olmuş olabilir mi? Bunun için ısrarla altını çiziyorum, fotoğrafla görüntü aynı şeyler değil, onun için sokakta milyonlarca fotoğraf çekmeye çalışan insan var ama çektikleri şey fotoğraf olmuyor. Arada bazen fotoğraf çıkıyor, neden bu da kör avcı misali, yani 100 tane saçmayı dolduruyorsunuz, atıyorsunuz bir tanesinin bir kuşa denk gelme olasılığı olasılık olarak vardır ama aynı fotoğrafçının iyi bir fotoğrafı yeniden çekme olasılığı düşüktür. Ama konusunda uzmanlaşmış bir göz, iyi fotoğraflar yakalayabilmek konusunda çok daha verimli bir gün geçirebilir. O zaman demek ki burada fotoğraf eğitiminin, kişinin kendi gözünü eğitmesinin, kendi aklını ve bakışını eğitmesinin bu anlamda çok önemli olduğunun altını çizmek gerek. Onun için fotoğraf ve teknik dendiği zaman, zannedilir ki fotoğraf teknikten bağımsız bir şeydir, yani fotoğraf sonuçta bir anlamlar bütünüdür. Benim tekniğim zayıf, ben zaten teknik fotoğraflar çekmiyorum, ben daha çok estetik yanı güçlü fotoğraflar çekiyorum diyen, ya da tam tersi. Bu çok ürkütücü bir şey, neden çünkü bırakın fotoğrafı, bütün sanat alanlarında teknik ve estetik, et ve tırnak gibi iç içe geçmiş bir şeydir. Bunların hepsi, saç ayaklarından birini keserseniz işte o şey devrilir, bir tarafı kötürüm kalmış insan örneği gibi. Onun için teknik ve estetik birbirinden kopmaz bağlarla bağlı öğelerdir. Konuşmamın başında bir fotoğraf baskısı örneğinden yola çıkarak vurguladığım gibi; çok iyi bir fotoğraf çekmiş olun, ama baskı aşamasında negatifi yanlış pozlandırın, fotoğraf artık yoktur. Tadından biraz fazla ya da tadından biraz az, göreceksiniz ki o fotoğraf size kafanızdaki o iyi fotoğraf algısına denk düşmeyecek, neden çünkü pozu tam kararında veremediniz, nedir pozu kararında vermek, tamamen teknik bir olay, doğru test almamışsınızdır ya da yeterince özen göstermemişsinizdir, ya da test aldığınız ortamı standartlaştırmamışsınızdır, test aldığınız banyonun ısısı 20 derecedir, baskı yaptığınız küvetteki ısı 24 derecedir. Isı farklılıklarından dolayı, pozunuz aynı olduğu halde baskı yoğunluğu yükselir. O zaman ne oldu şimdi, fazla pozlanmış, tonları daha kararmış, siyah alanlarında fazla detayı olmayan bir fotoğraf elde ettiniz. Hayalinizdeki fotoğraf bu değildi ki, negatif olarak fotoğrafınız sizi gayet memnun ediyor, kontak baskılarından memnunsunuz ama bitmiş baskı sizi mutlu etmedi. Burada teknik yok mu, fotoğraf estetik olarak tam da yerli yerinde. Teknik olarak bir şeyini iyi çözemediniz, fotoğraf estetiği hooop geriye gidiverdi. Özde siz zaten teknik bir şeyden yola çıkıyorsunuz, kullandığınız alet bir fırça değil –ki fırça bile bir tekniktir. Yani samuru var, atkuyruğu kılı olanları var, başka türlüsü var, fırça sürme tekniği diye bir teknikten söz edilir resimle ilişkili olan insanlar arasında. Fırça tekniği deyince; hiç Cezanne’nin fırça tekniği ile Van Gogh‘un fırça tekniği kıyaslanabilir mi? Neden söz ediyoruz, bir duygudan mı söz ediyoruz; kuşkusuz ama onun bir dışa vurum biçimi var, o fırça darbesiyle, o kadar kalın boyalar kullanarak ne yapmaya çalışıyor ressam. Puantiyalistlerden söz ediyoruz. Empresyonistlerin içinde nokta nokta resim yapan, milyonlarca nokta ile gözün algılamasındaki özellikten – ki bugün CMYK dediğimiz baskı tekniğinin temelini oluşturur- yararlanarak puantiyalizm denen bir akım ortaya çıkıyor al sana bir teknik. Peki, bu teknik resim disiplininin estetiğini oluşturmuyor mu? Tıpkı bunun gibi, fotoğrafta da yapmış olduğunuz baskının kendisi, çekim aşamasında kullandığınız objektifin açısı, çekim noktası yani bakış açınız, kadrajınıza hangi lekeleri alıp almadığınız neleri ayıkladığınız, portrenin yüzündeki ifadeyi doğru çözümleyip çözümleyemediğiniz – doğruluk tabii ki bilgi ve görgünüze bağlı olan bir şeydir – bütün bunlar aslında hep yapmış olduğunuz şeyin tekniğini oluşturan bir şeydir. Ama bu teknik süreç bittikten sonra ortaya bir fotoğraf çıkar ve o fotoğraftan size bir anlam çarpar. Yani o anlamın çarpması da o fotoğrafın estetik olarak kendi sürecini tamamlamış olması ile ilgili bir şeydir. Estetiği zayıf ama anlamı güçlü ya da anlamı zayıf ama estetik fotoğraflar. Her iki türün de örneklerini bolca görebilirsiniz. Ama bunlar benim fazla ilgimi çekmiyor. Bence teknik, estetiğin temel yapıtaşıdır. Siz yüksek bir estetik yaratmak durumundasınız, çünkü siz sanatsal bir eylemle uğraşıyorsunuz, estetiğinizin sonucu olarak güçlü bir anlam çıkacaktır. Ama bu ikisini birbirinden ayırmaya başladığınız her durumda fotoğrafınız mutlaka bundan bir şey kaybedecektir. Yakın zamana kadar ülkemizde örnekleri bolca görülen, fotoğrafı bir malzeme olarak kullanmaya çalışan “çağdaş” sanat yapıtlarında söz konusu ayrımın nasıl sırıttığı hatırlanacak olursa söylemeye çalıştığım şey daha bir açıklık kazanabilir.



Sanatçının, bir anlatım aracı olarak farklı malzemeler kullanmasında garipsenecek bir yan yoktur. Fotoğraf da bu malzemelerden sadece birisidir. Burada önemli olan nokta, kullanılan malzemenin sadece bir araç olmasının ötesinde kendi doğasından kaynaklanan bir dili olduğu gerçeğidir. Usta sanatçıların büyüklüğü bir yanıyla da, kullandıkları malzemenin dilini keşfetmiş ve konuşturmuş olmalarında yatmaktadır. Bütün plastik sanatlar gibi fotoğraf sanatı da içerik ve biçimin uyumlu bir bütünlüğüdür. Zaman zaman dengeler değişse de her içerik, bir biçim altında var olur. Ya da tersinden söylenirse içerik, biçimi var eden özdür. Bu diyalektik ilişki varlığın doğası gereğidir.




Şebnem Aykol: Peki ülkemizdeki Güzel Sanatlar Fakülteleri’nin Fotoğraf Bölümlerinin fotoğrafa ve fotoğrafçıya katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve diğer fotoğraf eğitimi veren kurumları da göz önüne alarak, bir fotoğrafçı adayının kendisini yetiştirebilmesi için önerileriniz neler olur?



Ergün Turan: Aslında daha önce bu konuya az da olsa değindik, yani ben kişisel olarak fotoğrafın bir akademik eğitim, ya da bir alaylı eğitim ile olması konusunu bir kutup olarak görmüyorum. Önemli olan şey, uğraşmış olduğunuz alanla kurduğunuz nasıl bir ilişki kurduğunuzdur. Krishnamurti adlı bir düşünürün bir deyişi ile bunu çok basit açıklayabilirim; konuştuğu kişiye der ki “Sen ressam olmak istiyorsun, fakat ailen de senin tabi ki geleceğini düşündüğü için senin avukat olmanı, hukuk fakültesine gitmeni düşünüyorlar. Peki, sen hangi yolu seçeceksin? Biliyorum ki, hukuk fakültesine gitmeyi seçmezsen, baban maddi desteği kesecek, dımdızlak ortada kalacaksın. Hukuk fakültesine gidersen baban seni destekleyecek çünkü hayalindeki ideal çocuğu gerçekleştirmiş olacak, belki de kendi gerçekleştiremediği hayallerini senin üzerinden gerçekleştirmek isteyecek. Ama bu durumda muhtemeldir ki, sen mutsuz bir avukat olacaksın. Öte yandan, bir ressam olmak için ailene direnebilirsin, bu durumda da beş parasız bir ressam adayı olacaksın. Hangi yolu seçeceksin?” Genç adam düşünür, taşınır ve kararını verir. Öğreniriz ki avukat olmayı seçmiştir. Şimdi iki tip insan var diye ayırıyor Krishnamurti, bir tanesi uyum yapmayı seçen, sistemle uyum içinde giderek hayatını idame ettiren, fazla etliye sütlüye bulaşmadan, ruhunu ve bedenini fazla riske atmayan insan tipi. Dünyada bundan çok fazla vardır, dünyanın çoğunluğunu onlar oluşturur. Ama bir de riski göze alan insan tipi vardır, onlar hayallerinin peşinden koşarlar. Bana sorsaydı bu genç adam, “ne yapmamı önerirsin diye; ona tabi ki ailesine onlara karşı olmadığını, onları çok sevdiğini ama bu hayatın kendisine ait olduğunu ve destekleseler de desteklemeseler de – ki desteklemenizi çok isterim- ama desteklemeseniz de benim içimdeki ses ressam olmam yönünde beni çağırıyor, ben o yolda gitmek istiyorum demesini önerirdim” diyor. Evet zorluklarla karşılaşacaktı, çok sıkıntı çekecekti ama her zaman o sıkıntısını aşabilmek için hep bir nedeni olacaktı; ideali. Günümüz modern dünyası zaten idealleri yok eden, ideallerin anlamsızlaştırıldığı bir dünya olduğu için, bu tip insanların sayısı her geçen gün azalmakta. Şimdi tıpkı onun gibi, bir idealiniz varsa bunun akademik eğitimden geçiyor olmakla veya alaylı bir eğitimden geçiyor olmakla hiç bir alakası yok. Akademik eğitim ne yapar, şöyle bir şey yapar sizin almakta olduğunuz yolu – ki benim yaşamım buna örnektir aslında- hızlandırabilir. Mevcut bir paket program, önünüzdeki çakıl taşlarını, köşelerdeki engelleri daha önce benzeri yollardan geçmiş olanların uyarıları ile daha kolay, daha yumuşak geçmenizi sağlar. Bunlar tabi avantajlar ama her zaman bir ustanın ya da bir mihmandarın eşliğinde bir şey öğrenmenin bir de riski vardır. Nedir o risk, onlar gibi olmak veya biraz onlara benzemek, kendi bireysel ifade biçimlerinden uzaklaşmak ya da ona ulaşamamak. Ama eğitimin doğası gereği bu risk her zaman vardır. Ama bunun eğitimciden daha çok eğitilen ile ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum. Eğer eğitim alan kişi ne yapmak istediği konusunda açık, net bir görüşe sahipse, eğitici olan kişiden sadece onun ihtiyacı olan noktalarını alır ve kendi içinde özümser. Ve kendi süzgecinden geçirdikten sonra kendi kanalında yine akar gider. Ama eğer sizin kendinize ait bir takım görüşleriniz, fikirleriniz yoksa arayışlarınız yoksa en önemlisi- biz fotoğraf bölümüne öğrenci alırken sınav sistemimizin izin verdiği, yapabildiğimiz kadarı ile bilgi ölçmüyoruz, ilgiyi ölçmeye çalışıyoruz- çünkü bilgi her yerde var; okulda, kitaplarda, internette. Bilgi nispeten daha kolay ulaşılabilir bir şey, hele günümüzde düne göre daha da kolay. Ama ilgi, merak, tutku şırınga ile verilebilen bir şey değil, fotoğrafa ilginiz varsa bilgiyi hızla tüketirsiniz. Bu gün kimi 4. sınıf öğrencisinin benim 6 ayda çözümlediğim bilgiyi 4 senede çözememiş olduğunu görerek üzülüyorum. Bire bir aktardığımız halde, kafasına zorla vurduğumuz halde, bu kadar imkân olduğu halde. Tam bire bir olmasa da şöyle bir cümle kullanılabilir; imkânların zorluğu aslında kışkırtan bir şeydir. Çok az imkân ya da tamamen imkânsızlık belki çökerten bir şey olabilir, ama sınırlı imkânlar kışkırtan bir şeydir. Her öğrenciye bir agrandizör, her isteyen öğrenciye istediği kadar makine kullanımı”¦ Belki bu bolluk Batı ülkelerinde var, biz de yok ama bunu fotoğraf eğitimi ve fotoğraf platonuzun zenginleşmesi açısından bir dezavantaj olarak görmüyorum. Bizim alet, avadanlığımız kısıtlı olabilir, senin yeter ki aşkın olsun, bir idealin olsun…




Şebnem Aykol: Niyet olsun değil mi?…



Ergün Turan: Evet ya niyet. En geleneksel deyimi ile senin niyetin var mı kardeşim, niyetine girdin mi? Hani kız istemeye giderken de böyle denir ya, niyetine girdin mi? Eğer niyetine girmediysen o kız sana zaten yar olmaz. Mutlaka senden daha niyetli birisi elini çabuk tutar ve kızı alır götürür. Bu nedenle akademi veya alaylı ayrımını ben çok yapay buluyorum. Akademiden çıkıp, gayet iyi işler üreten arkadaşlar olduğu gibi alaylı olarak da çok iyi işler yapan arkadaşlarımızın işlerini görmekten zevk alıyorum. Fotoğraf eğitiminin sadece akademi içinde beslenen bir eğitim olması konusunda da negatif düşüncelerim var, çünkü böyle düşünceler olabiliyor zaman zaman. Yani üniversite eğitimi sadece üniversite çatısı altındaki alanlardan beslenmeli gibi. Hayır, üniversite eğitimi, dışındaki bütün diğer alanlardan da beslenmeli yani biz burada fotoğraf eğitimi veriyoruz, fotoğrafın her şeyi bizden sorulur diye bir iddiamız olamaz, dışarıda kendini yetiştirmiş fotoğrafçılardan üniversitedeki eğitim açısından destek alıyoruz, yaptığı çalışmaları ile onları davet ediyoruz, çalışmalarını burada sunmalarını istiyoruz, kendi fotoğrafçılık süreçleri konusunda öğrencileri bilgilendirmelerini, kendi hayatlarında önlerine çıkan çakıl taşlarına işaret etmesi, kendi deneyimlerini aktarması konusunda teşvik edici davranıyoruz. Bunun niyetindeyiz ve örneklerini uyguluyoruz, tersinin de anlamlı, yani karşılıklı bir ilişki açısından, ikisinin de birbirini destekleyen ve besleyen bir özellik olduğunu düşünüyorum, onun için fotoğraf öğrenmek isteyen arkadaşımın hangi yolu izlemesi konusunda bir reçetem yok. Hangi yol onun için daha uygunsa, daha verimliyse o yoldan gitsin. Eğer fotoğrafçı olacaksa, kendini fotoğrafçı olarak tanımlayabileceği bir noktaya gelmekse amacı öyle de böyle de o noktaya gelir, onun önünde hiç bir engel durmaz.



Şebnem Aykol: Fotoğraf dünyasından beğendiğiniz ve fotoğrafçı gençlere, fotoğrafa gönül vermiş kişilere mutlaka çalışmalarını görmelisiniz dediğiniz isimler kimlerdir?



Ergün Turan: Söylemeyeyim öyle isimler, ama dünya fotoğraf tarihini dikkatle izlesin arkadaşlar. Birincisi günümüz fotoğrafçılarını izlemek internet olanağı ile çok olanaklı hale gelmiş durumda, ben mesela bunun hızını takip edemiyorum. Kendi öğrencilerimden zaman zaman yepyeni isimler duyuyorum, onların getirdiği fotoğraflara bakıyorum hatta “ya beni yormayın, arattırmayın bana, şunları bir paketleyin de getirin bana da, ben de bakayım neler yapılıyormuş” diyorum. Onun için eğitimin bu bağlamda karşılıklı bir alış verişe de dönüştüğünü düşünüyorum. Ama öğrencilerimizin çok okumadığından, çok kitap okumamasından dolayı şiddetle muzdaripim. İnternet ile çok haşır neşir olup, görsele çok bakıyorlar fakat kitap okumaya geldiği zaman biraz daha durup düşünüyorlar. Onları suçluyor muyum evet suçluyorum, ama aynı zamanda suçlayamıyorum da. Suçluyorum gelecekleri açısından, suçlamıyorum bir baba şevkati açısından. Yani günümüzde okumanın bu kadar küçümsendiği, dar bir çevrede yüceltildiği ama genel kültür açısından küçümsenip yok sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Ayrıca, “ne var işte, internette zaten her şey var” denildiği bir dünyanın da üyeleriyiz aynı zamanda. Diğer yandan, 12 Eylül gibi bir travmanın yaşandığı bir ülkenin gencinin okumakla ilgili zaten ciddi sıkıntıları olacaktır. Bu bir kültür, bu bir alışkanlık meselesi. Hani daha önce kızımla yaptığımız yolculuklar sonucu bir yolculuk kültürü olduğunu söylemiştim ya, tıpkı onun gibi. Evde kitap okumayan bir ana babanın çocuğuysanız, okuyanlar bile okumaktan ürkütülmüşlerse, okumak toplumda kutsanmıyorsa ve siz böyle bir ortamda gençliğinizi yaşıyorsanız, yaşamak dediğimiz şey yaşadığınız deneyimlerse sonuç ürkütücüdür. Kitap okumanın kayda değer bir deneyim olarak tanımlanmadığı, eğitimin içeriğinin tamamen boşaltıldığı bir kültürden üniversiteye geliyorsunuz, sonra birileri diyor ki “Burası üniversite okumalısınız” olmuyor tabii ki. Belli şeyleri mutlaka okumak zorundalar, sonuçta bu diplomayı alabilmek için, bir şeyleri okumak durumundalar ama o yeterli mi asla, asla yeterli değil çünkü fotoğraf bir öğrenme yöntemi değil bir hayat biçimi. Yani siz okuduğunuz oranda da fotoğraf çekiyorsunuz, okumak sizin, bilginizi, görgünüzü, donanımınızı zenginleştiren bir deneyim olarak var hayatınızda. Farkında olan biri kendi gerçeğinin, kendi realitesinin, kendi kültürünün farkında olan biri, bir şeye bakarken o şeyin aslında öyle değil de şöyle de olabileceğini sorusunu size bilginin sordurduğunu bilir. Ve internet denilen alanda yok öyle bir bilgi, o bilgi hala bilgilenmenin orijini olan kitapta duruyor. Uzun zaman da değişeceğini düşünmüyorum. Hala koltuğunuzun altında bir kitapla vapuru geçmiyorsanız, orada fotoğrafçılığınızla ilgili ciddi eksik bir şeyler diye düşünüyorum. Batı fotoğrafında bununla ilgili yol çoktan kat edilmiş durumda, adam onun için bir fotoğraf hakkında saatlerce konuşabiliyor, yahu bir fotoğraftan ne anlamlar çıkartmış, neler buldu düşündü diyorsunuz. Yurtdışında eğitim gören öğrencilerimiz hep aynı şeyle geliyor, teknik olarak hiç bir eksiğimiz yok, hatta onlardan daha bile iyi olduğumuz noktalar var. Bazı derslerden hemen muaf tutuluyoruz ama bir fotoğraf konusunda onu anlatmaya gelince donup kalıyoruz, çünkü söyleyecek söz bulamıyoruz. Bir fotoğrafta psikolojiden, antropolojiden, felsefeden, sosyolojiden girip başlıyorlar konuşmaya, o kadar çok okumuşlar ki, fotoğrafları hakkında o kadar çok şey söylüyorlar ki siz altında eziliyorsunuz; Doğu Batı’nın altında eziliyor, fotoğrafta da aynı şey geçerli… Bunun için şiddetle tavsiye ediyorum akademili ya da alaylı hepimizin daha çok daha çok okumaya ihtiyacı var. Yabancı dilimiz yok, olmasına çaba sarf edelim, olmasa da Türkçedeki var olan kaynakları hiç olmazsa onları hatmedelim, birden fazla hatmedelim ki kendi fotoğraflarımız hakkında daha fazla görgü sahibi olabilelim.




Şebnem Aykol: Fotoğrafın toplumsal bellek hafızası üzerindeki etkisi ve gerçeklikle kurduğu fiziksel ilişki nedeniyle toplumsal açıdan tanık olma hali karşısında, ülkemizdeki fotoğraf kadrolarının bu açıdan pek de iyi bir sınav veremediğinden söz etmişsiniz, bunu biraz açarak, bundan sonra neler yapılabilir konusunda önerilerde bulunabilir misiniz?


Ergün Turan: Kısaca söylemek gerekirse, Türkiye fotoğrafının bir tarihi var mı? Her şeyin aslında bir tarihi var, sizin de kişisel bir tarihiniz var. Belli bir yaştasınız, geriye dönüp baktığınızda belli bir tarih var. Fotoğrafta Türkiye’ye girdiği yıldan itibaren, bugüne kadar geçtiği süre içinde kuşkusuz bir tarih yaşıyor, ya da yaşadı. Şimdi ama bizim tarihimize geriye dönüp baktığımız zaman tarihimizde Türkiye fotoğrafına dair ipuçları verecek, Türk fotoğrafı kimliği oluşturabilecek köşe taşlarını bulmakta zorlanıyoruz. Bu açıdan mesela Batı fotoğrafına baktığımız zaman, pek çok fotoğrafçının etrafındaki gündelik hayatta dönüp dolanan öğelere daha fazla dikkat kesildiğini, o ögeleri pek çok fotoğrafçının dönüp dolaşıp kaydettiğini, arşivine attığını ve daha sonra onlar içinden yapılan ayıklamalardan a fotoğrafçısının x fotoğrafı, b fotoğrafçısının y fotoğrafı yan yana geldiğinde o olguya dair bir bellek oluşuyor. Örneğin işte hemen aklıma gelen hep kullandığım Amerika’daki açık hava sinemalarına dair örnek; arabayla giriyor Amerikalılar, oturuyorlar arabalarında ve film izliyorlar. Asi Gençlik filminde James Dean sevgilisini alıp gidiyor, izliyor. Bakıyorsunuz birçok fotoğrafçının arşivinde bununla ilgili fotoğraf kareleri görüyorsunuz, ama bakıyorsunuz Türkiye’de bugüne kadar – bu arada internet ortamından da bir duyuru yapmış oluyorum- yazlık sinemalarda çekilmiş bir tek kare fotoğraf karesi görmedim. Birilerinin arşivinde duruyor olabilir, illaki birileri çekmiş olabilir ama görsel basında ortaya çıkmadı. Sergi olarak yapılmadı, kitap olarak yapılmadı. Hadi bunları geçiyorum, zira bunlar meşakkatli işler ama bir dergide bir fotoğraf karesi olarak da yayınlanmadı. Yayınlanmış ve benim gözümden kaçmışsa fotoğrafçının affına sığınıyorum, ben görmedim ve görmeyi şiddetle isterim. Fotoğrafçı kimliğim nedeniyle değil, sadece o dönemi yaşayan bir insan olarak, o günlere dönük bir belge olarak önemserim. Ben fotoğrafın bir orijin olarak belgesel özelliğini çok önemsiyorum, aslında fotoğrafın sanat olmaktan daha önemli bir özelliğinin onun zamanla kurmuş olduğu bu kayıt özelliği olduğunu düşünüyorum. Benim açımdan fotoğrafın sanatsal ifadesinden daha güçlü bir ifadesidir, fotoğraf medyasının yarattığı bu önemli özellik. Yani bizim zamanla ilişki kurmamıza, tarihle ilişki kurmamıza izin verir. Her fotoğraf geçmişe aittir. Akan zamanı ölümlü bir varlık oluşumuzu hatırlatır bizlere. Çünkü fiziksel bir kayıttır, onun orada olduğunun tarihsel belgesidir. Onun için Ara Güler’in “ben sanatçı değilim, ben görsel tarih yazıyorum” deyişini de çok önemli bulurum. Hani kendisi ben sanatçı değilim sözünü zaman zaman belki kışkırtmak amaçlı söylemiş olsa bile ben bu kısmı ile ilgilenmiyorum. O bir tarihe ilişkin, o yıllara ilişkin onun çektiği fotoğrafların bugün bizim Türkiye’deki yaşama dair görsel kayıtlarımız olması açısından çok önemli olduğunu, bugün hepimiz biliyoruz. Çünkü yok işte bakabileceğimiz başkaları. Ama birileri de çekti mutlaka, başka şeyler de çekti. Tamam, onlar ünlü olmadılar, arşivlerde kaldılar, depolarda rutubetlenmeye bırakıldılar, öldüler gittiler varisleri çöpe attı, çekti gitti. Ama benim sorum şu, peki neden bizim fotoğrafçılarımız- fotoğrafçılarımız derken bunlar halen yaşıyorlar, bundan sonra da yaşayacaklar- bizim bu kuşaklarımız içinde, yaşadıkları döneme objektiflerini doğrultanların içinde hani tabiri caizse, estetik fotoğraflar arayışı içinde bunun belgesel özelliklerinin- ikisini bir arada harmanlama şansımız hep var- neden ikinci planda kalmış olduğunu soruyorum. Benim sorunsalım bu daha çok. Unutulmamalıdır ki, sanatın bütün dalları güzelin evreninde dolaşırken gerçeğin evreninde dolaşmak sadece fotoğrafa nasip olmuştur. Başka hiçbir sanat dalı gerçek karşısında fotoğraf ile boy ölçüşemez. Ama aynı zamanda fotoğraf hem gerçek, hem de güzel olabilir. Fotoğraf, sadece gerçek karşısındaki bu tartışılmaz üstünlüğü ile bile sanat olma sıfatını hak etmektedir. Değil mi ki, her sanat yapıtı döneminin toplumsal yaşamına, insanın var olma mücadelesine, insanca kaygılara, arayışlara, sorgulamalara tanıklıktır, fotoğraf da çağının en güçlü tanığıdır, aynasıdır. İşte genel olarak belgesel fotoğrafın konusu da, doğası gereği yorumu içinde barındıran, bu tanık olma halidir. Burada durup arka arkaya iki alıntı ile söyleşimize devam etmek istiyorum. Birinci alıntı, Kamil Fırat’tan. İkinci alıntı ise Özcan Yurdalan’dan.



“Bütün fotoğraflar düzenlenmiş yüzeylerdir. Kadrajın iyi olup olmaması, bu gerçeği değiştirmez. Dünyadan kesilip alınmış bir parça olduğu sürece fotoğraflar “düzenlenmiş” yüzeylerdir… Fotoğraf, “neyin” fotoğrafı olarak kaldığı sürece sadece bir durum tespitidir ki, bu, fotoğrafın “düz anlam” katını oluşturur. “Fotoğraf, içinde “neden” sorusuna cevap aradığı sürece özgünleşir, çünkü “neden” sorusu, var olan bir durumu, kadrajlanmış kare içinde zaman ve mekânı sınırlandırmaz; zaman ve mekânı kare dışında tutarken, kadrajın zaman ve mekân ile ilintisini koparmaz. Fotoğraf diyalektik bir bütünlük içinde ele alındığında, bir başka deyişle neyi, nasıl, niçin, neden sorularının “belirti”lerini ortaya koyduğu sürece gerçek anlamını bulacaktır ki, bunların oluştuğu düzlem “yan anlam” düzlemi olacaktır.”(1)




“Hayat estetize edilirken, fotoğrafın öznesi olan insan ve doğa, çevre bağlantılarından bağımsız olarak değerlendirilir. Hayati ilişkilerden soyutlanan konu, fotografik çerçeve içinde yeniden var edilirken bağlam ortadan kaldırılır. Özne, bu tarz fotoğrafta varlığından ve iç benliğinden ziyade bir leke, renk, form olarak yer alır. Daha fotoğraf çekilmeden fotoğrafçının zihninde nesneleşmiş ve grafik bir unsur olarak yeniden yaratılmıştır. Fotoğraf çevrelerinde sıklıkla işitilen ‘insan öğesi’ terimi bu tarz fotoğrafların gerçeklikle bağlantısını inşa etme ihtiyacını belirtmek için kullanılır”¦ Bu tarz fotoğrafların sunduğu hayattan karelerin, göründükleri halleriyle gerçekte var olmadıkları, sıradan gözün, fotoğraftaki tabiat parçasını, insanı ya da toplulukları o şekilde göremediği bilinir. Bu fotoğraflar karşısında uyanan beğeni ve takdir, fotoğrafçının görme ve estetik formlarda yeniden yaratma yeteneğinin takdiridir. Öte yandan, fotoğraflanan öznenin salt estetik öğeye indirgenmesiyle birlikte, izleyiciye geçen gerçeklik duygusunun zayıflayacağı da aşikârdır.” (2)



Görüldüğü üzere bu tip bir yaklaşım, her türlü yaşam deneyimini (sevinç, ölüm, savaş, doğum, hüzün vb.) bağlamlarından kopartarak aynı düzleme indirger. Oysa sonsuz yaşam denizinde her olgu, kendi gerçekliği içerisinde ele alınmalıdır. Bu aynı zamanda, fotoğrafçının kompozisyon anlayışının da temellerini oluşturur. Fotoğrafta kompozisyon kavramı, soyut estetik kurallarla ele alınamaz. Başlangıç yıllarında hâkim olan bu tip yaklaşımlar, fotoğrafı klasizmin bir sonucu olan “güzel” kavramına götürmüştür.



Yakın zamanda izlediğim bir belgeselde, yaşadığı kasırga felaketinin ardından bir kadın şunları söylüyordu. “Kasırga, her şeyimizi elimizden aldı. Evimizi, arabamızı, eşyalarımızı. Ama biz hepsini yeniden yaptık. Bugün, eskisinden daha iyi bir evimiz, daha pahalı bir arabamız var. Buzdolabımız, çamaşır makinamız eskisinden çok daha iyi. Ama yerine koyamadığımız ve hiçbir zaman koyamayacağımız tek bir şey var. Fotoğraf albümümüz. O, bizim geçmişimizdi.”



Fotoğraflar, tıpkı bu aile için olduğu gibi toplumlar için de yeri doldurulmaz bir hazinedir. Çağına tanıklık eder. Görsel belleğimizi oluşturur. Ne yazık ki, ülkemizde fotoğraf, cılız kalan birtakım çalışmaları saymazsak yaşanılan tarihsel, toplumsal ve kültürel süreçlere tanıklık yapamamış, toplumsal anlamda bir görsel bellek oluşumuna hizmet edememiştir. Neden yazlık sinemalarımızı, ramazan eğlencelerimizi ya da çadır kumpanyalarımızı gösteren fotoğraflarla karşılaşmayız? 1 Mayıslarımız, grev çadırlarımız ya da cumartesi annelerimiz neden hiç fotoğrafımızın konusunu oluşturmaz? Özellikle 12 Eylül askeri darbesi sonrasında, sosyal-kültürel hayatımızdaki hızlı değişimin görsel tanıklığını yapmak, neden fotoğraf kadrolarımızı harekete geçirmez? Müslüm Gürses konserlerinde göğüslerine jilet atan gençlerimizden yayılan ışık, duyarkatlarımız üzerinde iz bırakamıyacak kadar zayıf mıdır? Neden hala Harran’da çekilen fotoğraflar, sadece köye dönen koyun sürüsü ve kaldırdığı toz bulutunun, ters ışıkta yarattığı görselliğe takılı kalır? Oysa aynı Harran’da, evlerinin damlarında, tam otomatik çamaşır makineleriyle çamaşır yıkayan kadınlar, yaşanan değişimin görsel tanığı iken, neden fotoğrafçılarımızın ilgisine nail olmayı başaramazlar?



Bugün, Ara Güler ustanın fotoğraflarını bu kadar değerli kılan şey, çekildikleri döneme dair oluşturdukları görsel tanıklıktır. Bu nedenle, onlar bizim toplumsal belleğimizin görsel hazineleridir. Kimilerine göre bu değerlenişin altında yatan neden, günümüzdeki toplumsal çözülme ve beraberinde gelen geçmişe özlem duygusudur. Şayet bu vb. yorumların doğruluğunu kabul etsek bile, bunlar söz konusu fotoğrafların etkisini azaltan değil, tersine yücelten nedenlerdir. Tek tek insanlar gibi toplumlar da, depresyon dönemlerinde kendilerini tanımlayabilmek için geçmişlerine dönme ihtiyacı hissederler. İşte tam bu noktada, tıpkı yazılı metinler ve canlı tanıklıklar gibi fotoğraflar da, toplumsal belleğin tazelenmesi açısından önemli bir rol üstlenirler. Derler ki, bugününü anlamak ve geleceğe ışık tutmak istiyorsan sakın ola ki, geçmişini unutma.



Bu günden geriye doğru baktığımızda, ülkemizdeki fotoğraf kadrolarının bu açıdan iyi bir sınav verememiş olduğu ortadadır. Fakat aynı zamanda bu topraklar, birçok fotoğraf ustasını da bağrında yetiştirmeyi başarmıştır. Bugün gelinen noktada, sorunu doğru tespit edebilmek ve değişimi olanaklı kılabilmek için canlı ve samimi bir tartışma ortamının oluşturulması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu sayede, geçmişten günümüze fotoğrafçılık anlayışımızın oluşumuna etki eden, toplumsal nedenlerin ve kişisel tercihlerin gün ışığına çıkarılması mümkün olabilir.



Bu tür bir tartışma platformu aynı zamanda, özellikle 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı suskunluk ve depolitizasyon ortamı sonrasında, ülkemiz fotoğrafçılığına egemen olan, fotoğrafın, ağırlıkla biçimsel ölçütlerle değerlendirilmesi yönündeki anlayışların ve belgesel fotoğrafçılık adına, yurt içi veya yurt dışına yapılan gezilerde, büyük çoğunluğu ışık, renk, grafik vb. gibi biçimsel kaygılarla çekilmiş ve dolayısıyla bağlamlarından kopartılarak sunulmuş fotoğrafların yaygınlık kazanmasının nedenlerini araştırmak konusunda önemli bir işlev üstlenebilir.



Elbette ki fotoğrafın yelpazesi, çok farklı anlayış ve tarzların bir arada yaşamasına olanak tanıyacak bir genişliğe sahiptir. Belgesel, deneysel, soyut ya da kavramsal her türlü fotografik yaklaşım, kendisini bu çatının altında özgürce ifade edebilir. Aynı şekilde belgesel fotoğraf kavramının da, tek tip bir yorumu olamaz. Sosyal belgecilik, foto-ropörtaj, gezi fotoğrafçılığı, doğa belgeselciliği vb. pek çok yaklaşımdan her biri, belgesel fotoğraf üst başlığı altında soluk alıp vermektedir. Bu nedenledir ki, herkesin kendi inandığı fotoğrafı çekmesinde anlaşılmaz bir yan yoktur. Kendi fotoğraf kavrayışını tek doğru olarak dayatmadıkça, farklılıklar bir kavganın konusu olamaz. Ama kuşkusuz, amacı bağcı dövmek değil üzüm yemek olan bir anlayıştaki eleştirilerin konusu olabilir.



Tekrara düşmek pahasına bir kez daha altını çizmek gerekirse, fotoğraf doğası gereği gerçeklik ile ilişki kurar. O, bu özelliği nedeniyledir ki, dönemine tanıklık yapabilir. Fotoğrafın beşiği olan batı dünyası, onun bu özelliğinin hakkını vermiş, sıradan olanı fotoğraflamış ve sosyal kültürel tarihlerinin görsel kayıtlarını oluşturmayı başarmıştır.



Sonuç olarak ileri sürmek istediğimim tez şudur. Gerçeklikle kurduğu fiziksel ilişki nedeniyle toplumsal açıdan tanık olma hali, fotoğrafa doğal bir sorumluluk yüklemektedir. Bu sorumluluk, fotoğraf teknolojisinin vaadidir. Bu açıdan bakıldığında günümüz dijital fotoğraf teknolojisi, çok daha zengin olanaklara sahiptir. Bu sorumluluk yerine getirilmedikçe, fotoğrafın diğer alanlarında üretilen işler de, gerek toplumsal gerekse görsel açıdan sağlam bir temele dayanmak konusunda sıkıntı ile karşılaşacaktır.



Fotoğraf, keşfedildiği günden itibaren gezegenimiz üzerindeki tanıklık etme ve bellek oluşturma serüvenine devam etmektedir. Bu serüven, onun doğası gereğidir. Bu gerçekliğin kavranması ve gereğinin yerine getirilmesi, ülkemiz fotoğrafının omuzlarında tarihsel bir sorumluluk olarak asılı durmaktadır.



Özellikle 12 Eylül sonrasında yaşanan travma nedeniyle, korkunun dağları beklemesi nedeniyle, soysal gerçeklikler- ki bunların kimilerinin netameli toplumsal olgular olduğunu düşünürsek- fotoğrafçıların biraz uzak durmalarını tabii ki anlıyorum, bu hepimizin yaşadığı bir realiteydi. Belki işte gezi fotoğraflarının daha çok gündemde kalmasının, ya da piyasaya en çok bu tip fotoğrafların çıkıyor olmasın arkasında da bu yaşanan suskunluk döneminin etkisi vardır. Ama artık bu dönemin önemli oranda aşılmış olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla tabii ki onun kalıntıları, tortuları bizim dünya algımızın içinde çok önemli yer tutuyor, hala içimizde 12 Eylül’den kurtulmuş değiliz. Ama özellikle günümüzdeki yeni gelen fotoğrafçı kuşağında bunun ibarelerini görmek mümkün, yani toplumsal olaylar ve sosyal gerçeklikler daha çok sayıda fotoğrafçının objektifini yönelttiği konular arasına girmeye başladı. Ama bu arada düşünmeden edemiyorum. Yakın zamanda SEKA direnişi yapıldı, kaç tane fotoğrafçımız gidip SEKA direnişini – insanlar kendilerini kapattılar ve 12 Eylül sonrasında yapılan en önemli direnişlerden biri, ciddi bir eylem- belgelediler ki? Burada politik olmakla ilgili bir şeyden söz etmiyorum. Bu ülkede yaşanan bir toplumsal olgudan söz ediyorum. Çünkü bu, doğrudan politik olup olmamakla ilgili bir şey değil…





Şebnem Aykol: Tarafsız gözlemci olmak…



Ergün Turan: Tabii ki… Bir gözlem var, sen artık oradasın. Bakalım orada ne yaşanıyor, sen bir taraf değilsin ama böyle durarak taraf oluyorsun dolayısıyla. O gerçeğin kamuoyuyla paylaşılmasının bir aracı olabilecekken, sen sessiz kalarak var olan sistemin beslenmesine daha fazla katkıda bulunuyorsun. Yani bireysel olarak, bu makineyi elime aldığım andan itibaren, makinenin bu özelliğini önemsiyorsanız şayet -belge bırakma özelliğini, görsel tarih yaratma özelliğini-önemsiyorsanız, her fotoğrafçının sırtında böyle bir küfe olduğuna inanıyorum ben, olması gerektiğini hayal ediyorum. Onun için Türkiye’de yaşayan, fotoğrafa gönül vermiş fotoğrafçıların ben fotoğrafımı sadece kurmaca fotoğraf olarak çözümlüyorum, ben fotoğrafın bu yönündeyim diyen birine söyleyebilecek bir lafım yok, bunun küçümsenecek bir tarafı da yok. Ama fotoğraf ordusundan söz ediyoruz, bu ordunun içinde bir grup da önemli bir grup da -fotoğrafa yeni başlayanlara bir bakın, önemli bir kısmı gündelik hayatı çekerler, böyle başlanır. Önce gidip çay bardağını çekmez kimse, çekenler mutlaka vardır ama az sayıdadır. Önce dışındaki dünyaya bakarsın, o dünyanın içindeki bir takım olgu ve olayları çözümlemeye çalışırsın, o süreç de aynı zamanda seni durmaya, düşünmeye, okumaya, yazmaya, çizmeye sevk eder. Okuyup, yazıp çizdikçe o olaylara daha dikkatle ve daha gözlemci şekilde bakma şansını elde edersin. O zaman bu grubun içindeki insanların böyle bir tarihsel sorumluluğu var, yani ben şöyle düşünürüm; 50 yıl sonra baktığımız zaman, bugünün Rap müziği dinleyen gençlerin hikayesini anlatacak fotoğraflarınız yoksa dünkü “Heavy metalci genç grupların ya da “Barışa Rock” konserlerin, ya da “Rock’n Coke”ların elimizde görsel kayıtları yoksa, gündelik hayatın sıradan gerçekliklerinin, hafta sonu gelince haftalıklarını cebine koyup soluğu İstiklal Caddesinde alan gençlerin, sahil kenarlarında piknik yapan ailelerin, yaz aylarında İstanbul’un kirli plajlarını dolduran gecekondu sakinlerinin fotoğrafları yoksa bu ülkem açısından kocaman bir talihsizliktir. Unutmayalım ki, yarın bu belgeler çok daha önemli olacaktır. Bakın bugün Fotoğrafevi bir albüm çıkartıyor, adı “Beyaz Güvercin”. Belki de en çok satan albümlerinden biri olacak, neden çünkü sadece fotoğrafçılar almayacak onu. Bizim yaptığımız “BİZ” kitabını da satın alanların içinde fotoğrafçılar neredeyse hiç yok. Yayınevinden öğrendiğimiz, ne kadar satmışsa o satılanların içinde önemli bir kısmını antropologlar, psikologlar, sosyologlar ve çeşitli alanlarda eğitim alan öğrenciler almış. Türkiye’nin bir başka gerçeği de, fotoğrafçılar olarak biz, Türkiye’deki diğer fotoğrafçıların yayınlanan albümleri satın almayız, hediye edilmesini bekleriz. Birbirimizin fotoğraflarından çok hoşlanmayız, başkaları iyi bir şey ürettiği zaman bunu bir zenginlik olarak algılamayız, bunu bir kıskançlık – ki kıskançlığı her zaman değerli bulurum, ama pozitif olduğu sürece- olarak görürüz.





Şebnem Aykol: Burada da rekabet var diyorsunuz yani?



Ergün Turan: Hem de çok ciddi. Başkasının yaptığı işi görmezden gelmek, en büyük rekabet öğesidir ayrıca. Tu kaka yapmak değil, en önemlisi yok saymaktır. Bunu Türkiye fotoğrafı ciddi bir biçimde her gün, her gün yapmaktadır. Birbirimizin albümlerini almak, zaten dar bir grubuz özünde. Milyon kişiden, onbin kişiden de söz etmiyoruz. Türkiye’de ismi duyulan, ismi anılan kaç bin fotoğrafçıdan söz edebilirsiniz ki? Bin bile büyük bir rakam oldu, herkes birbirinin ismini bir biçimde duyuyor ve tanıyor. Kaç tane fotoğraf albümü var ki zaten? Kaç tane fotoğraf kitabı çıkmış ki zaten? O zaman çıkanları- ki her çıkan şeyi mutlak alkışlamak durumunda değilsiniz- ama bir şeyi beğenmişseniz ve iyiyse onu desteklemek doğal bir şey değil midir? Açılan bir sergiyi izlemek – İstanbul’da her sergiyi izlemek mümkün değil tabi, çok görmek isteyip de gidemediğiniz bir sürü sergi ve açılış var, ama mesele o değil ki- karşılaştığınız zaman yaptığı işten ötürü kutlamaktır da, onun yaptığı iyi bir şeye yani şapka çıkarmaktır. Çünkü bu iyi şey fotoğraf platonuzu zenginleştiren bir şeydir, dolayısıyla sizin fotoğrafınız da ondan beslenir. Ben iyi bir şey yaparsam, Ahmet’de o iyi şeyden mutlaka beslenir, zenginleşir fotoğraf dünyamız. Ama bir hikâye vardır ya, cehennemin orada bir amcaya sormuşlar, ne görüyorsun burada, delikler görüyorum, peki ne var deliklerin etrafında, zebaniler var, peki ne işe yarıyor o zebaniler, o zebaniler o delikten çıkmak isteyenlerin dışarıya çıkmalarını engelliyor. E peki şu delikte hiç bir zebani yok niye, o çünkü Türkiye’nin deliği, e nasıl yani, Türkiye’de yaşayan insanlar o delikten çıkmak isteyen insanları paçasından aşağı kendileri çekiyorlar ve zebaniye gerek kalmıyor. Tabii ki bu sadece fotoğraf açısından değil, bizim kültürümüzün bir parçası bu gerçekle her gün karşı karşıyayız bununla yaşamayı öğreniyoruz. Ama bunun tersi örnekler de yok değil, var tabii ki, işte o zaman daha mutlu oluyorsunuz, kendiniz böyle bir şey yapmadığınız zaman, kendi kendinizi alkışlıyorsunuz, çünkü aynı şey sizi de içine alan bir kültür, siz de başkalarının işlerini görmezden gelebilirsiniz. Neden alkışladığınızı gördüğünüz zaman da, kendi içinizdeki kendi benliğinizle hesaplaştığınızda evet iyi bir şey yaptım gerçekten dersiniz, öbür türlüsünü biliyorsunuz zaten. Adam diyor ki, vicdan nedir diye sorulacak olursa şöyle yanıt bulabilirsiniz; “Bir şey sizi o şeyi yapmış olmaktan dolayı bir biçimde ya da yapmamış olmaktan dolayı bir biçimde rahatsız ediyorsa, vicdan odur”. Biz bir şey yapmadığımız zaman onu biliyoruz, yaptığımız zaman da, vicdanımızda mutlaka onu biliyoruz. Ama bilincimize çıkartır mıyız onu, o ayrı bir konu… Konumuz belleğe dönelim, çekmiş olduğunuz çok güzel bir çay bardağı, çok iyi bir still-life fotoğrafı olabilir, çok iyi bir moda fotoğrafı olabilir. Bu fotoğrafları küçümsemek değil söz konusu ettiğim şey, ama fotoğrafın orijinine gönderme yapan fotoğraflar belgesel fotoğraflardır bu da benim düşüncem, bir başkası buna katılmayabilir ve başka bir şey söyleyebilir, bu da bir zenginliktir. Ben kişisel olarak düşünüyorum ki, bu sadece benim kişisel düşüncem değil tabi ki, ben böyle düşünen bir grubun parçasıyım, dünya üzerinde böyle düşünen bir fotoğrafçı duruşu var. Ben de o duruşun içinde kendimi konumlandırıyorum ve diyorum ki fotoğraf doğası itibari ile böyle bir olanaktır, böyle bir kayıt şansı vardır, o zaman belge özelliğini önemseyelim, kutsayalım, yüceltelim ve bunun hakkını verelim. Elinde böyle bir kayıt şansı var, burada da olaylar gerçekleşiyor, gözlerimizin önünden hayatlar akıyor. Diyorum ki, kameramızı doğrultalım ve deklanşöre basalım. Bunları ortaya koyan fotoğraflarımız çoğalsın ki 50 yıl sonrasında geriye baktığımızda Türkiye’de yaşanan bir takım toplumsal, sosyal olaylar konusunda, yaşanan sıradan hayatlar konusunda, etrafımızı çevreleyen veler, duvarlar, sokaklar konusunda, yanı başımızdaki yüzler konusunda çok daha zengin bir külliyatımız olsun. Bu da fotoğrafla uğraşan insanların sırtında duran bir sorumluluktur, diye düşünüyorum. Herkes bu sorumluluğun bir ucundan tutsa, kocaman bir çemberin üyesi olabiliriz, bu da önemli bir şeydir diye düşünüyorum.



Şebnem Aykol: Ergün Bey, görüşme öncesinde kararlaştırdığımız zaman aralığınızı fazla fazla aşan bir süreyi bize ayırdığınız için ve verdiğiniz tüm bilgiler için, özellikle de acemiliğimi hoş gören samimi sohbetiniz için çok teşekkür ediyorum.



Ergün Turan: Ben de teşekkür ediyorum. İyi yayınlar diliyorum.











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.

Ergün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : BizErgün Turan ile Fotoğraf Üzerine : Biz

Anadolu Ajansı +60 Fotoğraf Sergisi


“+60” FOTOĞRAF SERGİSİ



Ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı, yıllar önce yazdığı şiirinde, ”Yaş 35 yolun yarısı eder” dese de her yaşı dolu dolu yaşamasını bilenler için yolun yarısı o kadar da erken değil…



Kimi zaman çocuk, kimi zaman aşık olmayı bilen, ”alınan her nefesin bir armağan olduğunu” düşünerek, yaşanan her anın tadını çıkarmak gerektiğini 60′ından sonra daha iyi anlayanlar için, yaşlanma sadece nüfus cüzdanlarında kalıyor. Tıpkı birer sanat eseri gibi geçmişi günümüze taşıyan yaşlıların ortak ifadesine göre, ”gönülleri” de hiç yaşlanmıyor.



Son yıllarda tıp alanında yaşanan gelişmelerin yanı sıra kişinin kendine ve yaşam tarzına daha fazla dikkat etmesi ve önem vermesiyle birçok gelişmiş Avrupa ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de ortalama yaşam ömrü uzuyor. Günümüzde kadınlarda 75, erkeklerde 70′e kadar çıkan ortalama yaşam süresinin her geçen yıl artması, yaşlılıkta yaşam kalitesini yükseltme arayışlarını da zorunlu kılıyor. Bu kapsamda, huzurevleri artık önemli bir ihtiyaç olarak göze çarpmaya başlıyor.



Sosyal devlet olmanın tüm gereklerini yerine getirme çabasındaki Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na (SHÇEK) ait Türkiye’nin dört bir yanındaki huzurevleri yaşlılara kucak açıyor; ama o eski anlayışlar artık yok. Çünkü, huzurevleri, istenmeyen, itilen kakılan yaşlıların değil, mutlu olmak, 60′ından sonrasını dolu dolu yaşamak isteyenlerin öncelikli tercihleri…



SHÇEK’e bağlı Adana ve Seyhan Belediyesi Huzurevi de geçmişin yanlış inanışlarını kıran en güzel kurumlar olarak dikkati çekiyor.



Adana Huzurevi Müdürlüğünü yaklaşık 15 yıldır sürdüren Nurdan Kama’nın AA muhabirine anlattıklarına göre, geçmişte huzurevleri, çocukları, torunları, aileleri tarafından ”istenmeyenlerin sığındığı kurumlar” gibi görünse de bunun büyük bir yanılgı olduğunu günümüzün huzurevleri net bir şekilde ortaya koyuyor.



Huzurevleri artık sosyal bir ihtiyaç; istenmeyenlerin değil, yaşlılığını mutlu ve huzurlu geçirmek isteyenlerin bir araya geldiği kurumlar olarak dikkati çekiyor. Yaşlılık dönemi 65 yaş ve üzeri olarak kabul edilse de huzurevleri 60 yaşını doldurmuş her kadın ve erkeğe kapılarını açıyor. Sosyal güvencesi olanlardan sembolik ücret alınıyor, olmayanlar ise bu kurumlardan hiçbir bedel ödemeden yararlanabiliyor.



Kuruma gelen her yaşlı önce bir geçiş süreci yaşıyor ancak, bu süreç birkaç günü geçmiyor. Çünkü, yaşıtlarıyla yaşamlarının her anını dolu dolu geçiren yaşlıların büyük bölümü gençliklerinde yapamadıklarını yapıyor, içlerindeki gizli kalmış yeteneklerini bile keşfedebiliyorlar.



Kimi sesinin güzelliğini keşfedip koroya katılıyor, kimi oyun yeteneğini keşfedip tiyatro kolunda yer alıyor. Bazıları da bugüne kadar bir çorap söküğü bile dikmemiş olmasına rağmen nakışta ne kadar usta olduğunu yaptığı el işleriyle ortaya koyuyor.



Geziler, tiyatro, koro, el işleri, hobi bahçeleri ve seracılık gibi sosyal faaliyetlerinden arta kalan zamanlarda huzurevinin sosyal amaçlı salonlarında ya bilardo oynuyor, çayına, kahvesine iskambil çeviriyor ya da tavla atıyorlar. Bahar geldiğinde kırlara koşuyor, çocuklar gibi kendilerini çimlerin, papatyaların üzerine bırakıp doğanın tadını çıkarıyorlar; gençlik yıllarındaki hayat mücadelesi, şehirlerin kirli havası ve gürültülü trafiğinde stresli yaşamları, geçim kaygısı, çocuklarının eğitimi gibi çeşitli sorumlulukları nedeniyle yapamadıklarını huzurevinde yapma fırsatı buluyorlar.



Kimi zaman maziye dalıp gençlik yıllarını hatırlayan, adeta geçmişleriyle hesaplaşan, ”keşke” diyen yaşlılar, en azından yaşamlarının bundan sonraki dönemini dolu dolu yaşamak istiyorlar. Çünkü onlar, her nefesin bir armağan olduğunu artık daha iyi anlıyorlar. Çünkü onlara göre, hayat çok kısa, her anın tadını çıkarmak gerekiyor.



Zaman zaman gelen ziyaretçileriyle coşan, onlara gençlik yıllarını anlatan yaşlılar, Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinde olduğu gibi yüzlerindeki çizgilerle, gözlerinin altındaki halkalarla, bükülen belleriyle, sızlayan ayaklarıyla her şeye rağmen mutlular. Hayat dolu, huzurevinde huzur veren sakinlikleriyle görenleri kendilerine hayran bırakan yaşlılar, çoğu zaman da adeta çocuktan farksız oluyorlar.



Gittikleri parklarda salıncaklara binen, spor salonlarında spor yaparken değme gençlere taş çıkartırcasına poz veren, sabunlu suyu tel halkalardan üfleyerek çocukluklarına dönen yaşlılar, zaman zaman da aşık oluyorlar. Onların aşkları, gençlerden daha da tutkulu oluyor. Çünkü, biyolojik olarak yaşlansalar da gönülleri hiç yaşlanmıyor. Öyle ki bazıları duygusallık ve romantizmi gençlerden daha yoğun yaşıyor. Küsseler de bazen birbirleriyle kavga etseler de hemen barışmasını da biliyorlar. Çünkü onlar, kırılan kalplerin kolay kolay tamir edilemeyeceğinin de artık farkındalar.



Öğrenme yeteneğindeki azalmaya, yeni öğretilenleri hafızada tutmada zorlanmaya rağmen anıları hep taze… İlk aşklarını, okul yıllarını, çocukluk ve gençlik yıllarındaki arkadaşlıklarını hafızalarında dün gibi taze tutan yaşlılar, hareketlerindeki yavaşlamaya, yolda yürürken bile zorlanmalarına rağmen ikinci baharlarını doya doya yaşamaya çalışıyorlar.



ADANA (A.A) – 19.03.2009 – Dilek Akın









































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Anadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf SergisiAnadolu Ajansı +60 Fotoğraf Sergisi

Fethi Sabunsoy : Kahvehaneler


Hatırasına saygı ile… Fotoritim

SADE BİR KAHVE ÖYKÜSÜ




Fotoğrafla uğraşanlar bilirler, uzun soluklu çalışmalar başka bir tutkudur. Ya geçmişten bilmediğiniz bir dürtünün sebebidir başlangıcı, ya da kendiliğinden gelişmiştir. SABUNSOY’un Kahvehaneleri, işte böyle bir başlangıç taşıyor. Dostları ile fotoğraflanabilir konular üzerinde tartışırken bu konu ortaya atıldığında, pek de hoşlanmadığını belirtir her ropörtajında.



“Aslında önce sıcak bakmadım. Geçmişimde kahvehanelerle ilgili olumsuz anılarım var. Sürekli kahvehanelere giden bir insandım. Orada kötü günlerim geçti, açıkçası. Yaşadığım semti değiştirince ayağım kesildi kahvehanelerden, çünkü eski semtte arkadaşlarımız hep kahvedeydi, orada buluşuyorduk.” diye itici bir gücü, bir başlangıç öyküsü var çalışmasının. Fethi’nin geçmişte yaşadıkları, onun kahvehane fotoğraflarına da yansıdı; onlardan biri gibi doğal ve içtendi kareler. İşte bu nedenle, dürüst bir geçmiş zaman hesaplaşmasıgelip yerleşti bu fotoğraflara.



Neden kahvehaneler veya kahvehane diye sorulduğunda ise, Sait Faik yetişiyor Fethi’nin yardımına. Bir yazısında Sait Faik, kahvehaneleri; dekansız, doçentsiz, yüksek bütçesiz, fakültesiz ve yüzde yüz bağımsız üniversiteler olarak tanımlamıştı. Ne demiş Sait Faik; “Bağımsız üniversiteler, insanların nabzının ne yönde olduğunu, hızlı mı yavaş mı atıyor, yoksa hoplamalar mı var, şip şak ortaya koyar.” İşte, toplumun nabzının attığı bu yer, Fethi’nin olmaktan çok hoşlandığı, insanı soluduğu ve karelerine sığdırdığı mekanlar olmaya başladı.



Çalışmanın başlangıcında ve kendi ifadesi ile “ısınma turları”nda, insanları rahatsız etmemeye özen göstermiş, onlaral birlikte olmuş, kendini kabul ettirmiş. İstemeyerek de olsa yeniden kahvehane yaşamına dönmüş ve onlarla birlikte solumaya başlamış sigaranın dumanını, yeni demli çay kokusunu. Yoksa nasıl çekerdi, tavlada mars olunca sinirlenen adamın ruh halini ya da sohbetin en koyu kıvamını.



Kahvehane kavramında “ müdavimlik” vardır. Fethi ise ne bir mahallenin, ne de bir kentin kahvehanesinin müdavimi oldu, tüm çalışmasında. Mahalleleri, kentleri dolaştı önceleri, her yerin kendine özgü hikayelerini yakaladı karelerinde. Sonra kentlerde de yetmedi, aynı kültür beşiğinden gelen komşu ülkelerde dolaştı. İran, Suriye ve Yunanistan. Farklılıklar ve benzerlikler ayrı bir konu oldu, fotoğraflarında. Komşu ülkelerin kahvehane kültüründe ortak özellikler var. Fark nerede? “ Yunanistan’daki kahvehanelerin farkı, daha düzenli olması; kahvenin yanı sıra bira da içilebiliyor, ayrıca bayanlar da rahatça gidebiliyor kahvehanelere. İran’ı düşünürseniz orada nargile kültürü yoğun. Onlar “çayhane” diyor. Çay ve nargile içiliyor, oyun yasak. Suriye’de ise kültürümüzün aynısı, bazı yerlerde bayanlar da rahatlıkla gidip gelebiliyor” diye özetliyor bir ropörtajında.



Bu yolculuklardan çıkan binlerce karenin bir de karanlık oda finalleri vardı. Karanlık oadad geçen uzun saatler sonunda çıkardığı sonuçları biz dostları ile paylaştığında, siyah-beyaz baskılarını hayranlıkla ve gıpta ile izledik. Otuz yılı aşkın fotoğraf yaşamında çoğu zaman birlikte olduk, çekimlere birlikte gittik, sergiler açtık; onun “az ve öz konuşmasını”, fotoğraflarındaki sadeliği ile yansıtmasını takdirle karşıladık. Kahvehane gibi kalabalık, yoğun sigara dumanlı, hareketi ve insanı bol bir mekandan, detayı ve mekanın, anın ruhunu yakalamak için Fethi’nin gözüne ve gönlüne sahip olmak lazımdı. O, bu harmandan sade bir kahvenin tadındaki bu fotoğrafları çıkardı ve önümüze serdi. Yoğun telve kıvamında, yaşam kadar gerçek acılıkta ve dozunda.



Fotoğrafların damağımızda nefis bir demli çay ya da kıvamında kahve tadında kalacak.



Işığına, gözüne, gönlüne, emeğine saygı ile dostum.



Sefa ULUKAN




IT IS A PLAIN COFFEE STORY…



Those who are in photography business well know that long term works are a different sort of passion. Maybe it all started with a motivation from the past, or simply it has developed on its own. SABUNSOY’s “Coffeehouses” started as such. When this issue comes up in chats on photography, Fethi always states that he doesn’t like to discuss this topic.



“Initially, I was not wholehearted for this project. I have bad memories of coffeehouses. I used to go to coffeehouses all the time. Frankly, I had bad days there. When I moved out of my neighborhood I quit going to coffeehouses. It was the meeting place where I got together with friends”. This is how he explains the motivating force of his project. Fethi’s past is reflected in his photographs; all shots are natural and heartfelt. Honest confrontation with time is settled in these photographs.



Sait Faik comes to rescue Fethi when asked why he chose coffeehouses. In one of his essays Sait Faik describes coffeehouses as hundred percent independent universities without deans, professors, schools and high budgets. He once said “Independent universities quickly present you with your pulse rate, be it fast or slow, or if there is any fluctuation”. Thus, this place where society’s heart beats has become a place where Fethi enjoys and takes his shots.



At the start of the project as he puts it “in the warm up period” he showed utmost attention in not bothering people, he has become one of them and therefore got accepted. Unwillingly he has returned back to coffeehouse life and breathed cigarette smoke and smell of freshly brewed tea. Otherwise, how could he capture the mood of a man just beaten in a backgammon game or spirit of a deep chat?



In the coffeehouse culture there is the ”frequenter” concept. Fethi never became a frequenter of a neighborhood nor a neighborhood’s coffeehouse in any of his works. He wandered around in the cities and neighborhoods to begin with, and captured unique stories in his shots. Cities were not enough for him; therefore he went to neighboring countries with similar cultures, Iran, Syria and Greece. Differences and similarities became subjects in his photographs. There are similarities of neighboring countries’ coffeehouses. Where is the difference? “Coffeehouses in Greece are more orderly, you can have beer as well as coffee and ladies are welcome. Take Iran, water pipe culture is more intensive. They call themselves ’1eahouses”. They drink tea and smoke water pipe and games are forbidden. Syria’s coffeehouse culture is similar to ours, and in some places ladies are easily welcome”. This is how he summarizes in one of his dialogues.



Thousands of shots from these journeys of course had dark room finals. When he shared his results from long hours in the dark rooms we were awed with admiration and adoration of his black-white prints. We were together most of the time in his thirty plus years of active photography life, we went on photographic trips together, and had mutual exhibitions. We appreciated his reflection of “little but true talk” attitude on purity of his photographs. You have to have Fethi’s eyes and heart in order to capture the detail and spirit of the moment of a crowded, smoky, and active coffeehouse. He presented us with photographs at the taste of plain coffee from this blend. At the thick coffee consistency, hot and at right dose just like real life is.



Your photos will stay with us forever as the taste of delicious brewed tea and coffee.



Full respects to you my friend, for your light, eyes, heart and your effort.



Sefa ULUKAN
















KAHVEHANE Mi, CAFE Mi?



Kahvehane yerine günümüzde “cafe” demeyi tercih ediyoruz. Kahvehane denince dudak büküyor; “cafe” denince ise hakkında olumlu şeyler düşünebiliyoruz. Oysa bırakalım bütün bir Doğu’yu, sadece İstanbul’da altı yüz küsur kahvehanenin bulunduğu 1560-70′lerde, Paris’te tek bir “cafe” bile yoktu. Paris’in ilk kahvehaneye sahip olması için daha uzun bir süre beklernesi gerekiyordu. Paris’in ilk kahvehanesi 1686′da açıldı.



Kahvehanenin “cafe”ye dönüşme hikayesi istanbul üzerinden gerçekleşti. İstanbul’da ve Doğu’da kahvehane idi, Paris’te “cafe” oldu. İstanbul, kaynağın aslı da kendisi olduğuna bakmadan, kahvehane kültürünü geliştirmek yerine Paris versiyonunu tercih etti. Bugün bölgemizde hem kahvehaneye, hem de cafeye rastlıyoruz; kelimenin sade anlamındaki bazı kahvehanelerin bile kendilerine “cafe” demeyi tercih ederek güncel beğenilere yakın bir imaj vermeye çalıştıklarını gözleyebiliyoruz.



Kahvehane yerine “cafe”nin tercih edilmesini Avrupa merkezli dünyanın sorunlarından biri sayabiliriz. Ancak bu bir yere kadar doğru olabilir: Çünkü bugünkü “cafe”ler, Avrupa’da yaygın olarak Paris’te değil; endüstrileşmenin anavatanının başkentinde, Londra’da açıldı. Kahvehane burada tüccarların, sigorta şirket temsilcilerinin bir araya geldiği mekan olarak. gelişti. Buna rağmen, ülkemizin de içinde olduğu Avrupa’nın tesirindeki dünyanın, kahvehanenin ingilizce değil de Fransızca versiyonunu benimsemiş olmasını, Fransız Devrimi’nin dünyadaki tesirine bağlayabiliriz. Dünya, orijinine bakma ihtiyacı hissetmeden Paris üzerinden gelen yenilikleri benimsemeyi, o şeyi Paris’le, yani aydınlanma ve modern dünyayla eş saymayı tercih etti; oradan gelen hemen herşeye insanlık için olumlu bir gelişme kabul etti ve öyle içselleştirdi. Cafe, bunlardan sadece biri; ikinci bir örnek gerekirse “bulvar”ın da benzer bir yolu takip ettiğini söyleyebiliriz.



Kahve gibi kahvehane de Arap kökenli. Ancak ilk kahvehanenin ya da benzer ilk mekanın nerede ve ne zaman açıldığını gösteren bir belgeye henüz ulaşılamadı. Döneminin ve bölgenin Paris’i olan Medine, Mekke ve Kahire’de 1400′lerin ilk çeyreğinden itibaren kahve içildiği kanıtlanabildiğine ve bunda birleşilebildiğine göre, bunun toplu içildiği mekanların da burada olduğundan yola çıkılabilir. Ancak, bunu gösteren en eski belge 1511 tarihini taşıyor. Kahvehane 1550′lerde iki Suriyeli tarafından İstanbul’a geldi ve burada hızla benimsendi. “Cafe” İstanbul’dan Paris’e zıplayarak gitmedi. Kahveyi Avrupalılara iradelerinden bağımsız Türkler öğretti. İlk kahvehaneyi bir Türk açtı.



1686′da Avusturya ordusuna esir düşen Osmanlı askerlerinden 840’1 Münih’e gönderilince, bunlar arasında bulunan, din değiştirip Josef Ferdinand Schönwein ismini alan Türk, 1721 ‘de ilk kahvehane denebilecek mekanı açmış oldu. Bu anlamda Münih, “cafe”nin Avrupa’daki gizli başkenti oldu. Kahvehaneler o zamanlar 35 bin nüfuslu Münih’te değil, o vakitler bölgenin bir başka uygarlık merkezi olan Viyana’da gelişti. Ancak dünya bu tür detaylara bakmadan Viyana ya da Londra değii de, kahvehanenin Paris versiyonunu benimsedi.



Topraklarımızda da böyle oldu. Tanzimat’tan sonra İstanbul’un kahvehane zevkini Paris idare etti. Beyoğlu, Galata ve Divanyolu ve Beyazıt’ta bu tarzda yeni kahvehaneler açıldı, buralara şık İstanbul beyleri toplanmaya başladı, ancak kahvehane ziyaretçileri arasında kadınlar olamadı. 20. yüzyılın başlarında ise Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mustafa Şekip Tunç, Hasan Ali Yücel, Ali Mümtaz Arolat gibi dönemin ünlü isimlerinin toplandığı, edebiyat ve sanat konuşulan kimi kahvehaneler olduysa da genel olarak bu kahvehaneler “erkeklerin toplandığı, çoğu zaman da zaman öldürülen yer” imajını yıkamadı. Sonuç olarak “kahvehane” bu imajıyla zihinlerde yer edindi, öyle kaldı; “kahvehane” ile “cafe” bir yerde buluşmak yerine iki ayrı form olarak gelişti. Bugün de iki ayrı yerde duruyor.



İşte Fethi Sabunsoy, Paris’te “cafe”ye dönüşen, hep erkeklerin boş zaman geçirdikleri yer olduğu inancıyla çoğu zaman burun kıvrılan kahvehanelere objektifini yöneltiyor. Sabunsoy’un çalışmasını bu nedenle “cafe’nin orijinine bir bakış olarak da yorumlamak mümkün. Dün ile bugün arasındaki en açık fark, günümüzdeki kahvehanelerde geçmişe oranla çok daha az kahve içilmesi. Fethi Sabunsoy’un fotografik yaklaşımında yergi ya da methiye yok. Sözü, mekanı paylaşanlara bırakıyor; oradaki insanları anlamaya,herhangi bir abartıya müsaade etmeden aktarmaya çalışıyor. Bu aktarmanın üzerinde durulmalıdır.



Fethi Sabunsoy’un bu fotoğraflarındaki kompozisyon fotoğrafçının sahip olduğu fotografik düzeyi ele veriyor. Bu nedenle kahvehaneler çalışmasını, onun olgunluk döneminin bir ürünü saymak yanlış olmaz. Ayrıca araç olarak fotografik dilde usta olduğu söylenmelidir: Teknik gelişmelere pek takılmadan ve kimi küçük-büyük objektif numaralarına hiç gerek duymadan, usta bir dil kullanarak sözü mekanı anlamlı kılan en önemli şeye, insana bırakıyor. Bu ustalığın, fotoğrafçının insanlarla kurmayı becerdiği ilişkide de görüldüğü söylenmeli ve bunun üzerinde durulmalıdır. Bu kitapta iki önemli katkıyı bir arada bulabiliyoruz: Fotografik olarak olgun bir çalışmayla karşı karşıya olduğumuzu fark etmekte gecikmiyoruz; ayrıca kitap bize hem unutulan ya da ihmal edilen bir mekanı anlatırken, hem de bize kahvehaneden cafeye uzanan uzun yolculuk üzerinde düşünmemizi sağlıyor. Bu nedenle bu çalışma, fotoğraf kitaplığımıza olduğu kadar kahve-kahvehane literatürümüze bir katkı olarak da değerlendirilmelidir.



İlker MAGA




COFFEEHOUSE OR CAFÊ?



We prefer to say “Cafe” over “Coffeehouse” these days. When we hear the term “coffeehouse” we frown where as hearing “café” makes us think positive. However, in the period where there was not a single ” café ” in Paris there were six hundred coffeehouses alone in Istanbul in the 1560-70′s, not counting the ones in East. Paris had to wait for a long period to have a single coffeehouse.



Her first coffeehouse opened up in 1686. Transformation from “coffeehouse” to ” café ” was thanks to Istanbul. The place was “coffeehouse” in Istanbul and East, and ” café ” in Paris. Even though Istanbul was the source of the coffeehouse culture, she preferred Parisian version to improve on that culture. Today we run into both coffeehouse and cafe in our region, although some coffeehouses in the simplest sense of the meaning prefer to call themselves ” café ” to portray a popular image.



Favoring ” café ” over “coffeehouse” could be regarded as a world problem of European origin. However this could be true only up to one point since cafes were not extensively opened up in Paris but opened up in London – capital of the country responsible for mass industrialization.



Coffeehouses developed as the meeting place for the traders and insurance agents. The main reason for preference of the French term instead of the English term by the whole world which was under the European influence, like our country, is due to effect of French Revolution. World, without having to look at the origin, matched anything that came over from Paris as a sign of modernity and enlightment, and thus accepted everything as a positive improvement for humanity. Café is just on of those, we can mention “boulevard” as another.



Coffeehouse is an Arabic term just as coffee is. However there is not a single document showing the exact where abouts and dates of first coffeehouses or similar places. Since there are proofs showing that coffee was drunk in the first quarter of 1400′s at Medina, Mecca and Cairo, places considered being the Paris of the region at that period, we can assume there were places for mass consumption of the substance. The first documents showing this argument is from 1511. Two Syrians were responsible for bringing “coffeehouse” to Istanbul in the 1550′s and it was quickly accepted. “Café ” did not fly into Paris; independent Turks taught coffee to Europeans. First coffeehouse was opened by a Turk.



When 840 of the captive Ottoman soldiers from the defeat of 1686 to Austrians were sent to Munich, one of the soldiers, renamed Josep Ferdinand Schonwein, converted to Christianity and opened up the first coffeehouse in 1721. Therefore, Munich became the hidden capital of ” café ” in Europe. Coffeehouses later spread more in another center of civilization, in Vienna rather than Munich, a city of only 35,000 inhabitants. However, the world did not look into those details; it simply preferred the Paris version over the Vienna or London version. This was also the case in our country. After the “Tanzimat” period Paris took control of Istanbul’s coffeehouse taste. New coffeehouses of that style sprung in Beyoglu, Galata, Divanyolu and Beyazlt, gentlemen from Istanbul met in those places although it was not open to ladies. Even though Vahya Kemal, Ahmet Ha~im, Ahmet Hamdi Tanplnar, Mustafa $ekip Tuny, Hasan Ali Yücel and Ali Mümtaz Arolat met and talked about literature and arts in some of these coffeehouses in the early 20th century, this was not enough to erase the image of coffeehouses as “places where men meet and kill time”. As a result, “coffeehouse” settled in our minds with that image; “coffeehouse” and ” café ” departed as two separate forms instead of being one. This is still true today.



Here we have Fethi Sabunsoy aiming his camera to coffeehouses converted to cafes in Paris, the place wheremen kill time and therefore frowned upon. Therefore, it is possible to interpret Sabunsoy’s work as a look into origin of cafes. The biggest difference between past and present is that less coffee is consumed in present coffeehouses. There is no place for satire or appraisal in Fethi Sabunsoy’s photographic approach. He leaves the sentences to those who share the place, and tries to tell and understand those people without any exaggeration. This narration is something that we should keeping our eyes on.



The composition in Fethi Sabunsoy’s tells us about the photographic level the photographer has. Therefore it would not be wrong to say his coffeehouse series is a result of his maturity period. We must also say that he is a master of photographic expression. Without having to be stuck at the technical developments and the need for big-small lens, he prefers to leave the sentences to what makes the place meaningful: the men. This mastership is also seen in the relationship set between men and the photographer, and should be told as so. We can find two important contributions in this book: We are quick to determine that we are facing a mature photographic work, and the book reminds us a about a long forgotten and neglected place and thereby makes us think deeply about a long journey from “coffeehouse” to ” café “. Therefore, this book should also be considered as a contribution to our coffee-coffeehouse culture as well as to our photography library.



İlker MAGA




















Fethi SABUNSOY Hakkında



1950 yılında Adana’da doğdu. İlkokuldan sonra bir fotoğrafçının yanında çırak oldu. Aktif fotoğraf yaşamı 1975 yılında başladı.



1978 yılında Çukurova Üniversitesi’nde fotoğrafçı ve kameraman olarak göreve başlayan Fethi SABUNSOY, TRT ve Ç.Ü. işbirliği ile Çukurova Üniversitesi’nde altı yıl TRT kameramanlığı yaptı.



Ortaokul ve lise eğitimini dışarıdan tamamlayıp, 1992 yılında Ç.Ü. Eğitim Fakültesi’nin Resim-İş Eğitim Bölümü’nü kazandı.



1996 yılında bu bölümün Grafik Ana Sanat Dalı’ndan mezun oldu. 2000 yılında Ç.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölüm’üne öğretim görevlisi olarak atandı.



AFAD (Adana Fotoğraf Amatörleri Derneği) ve merkezi Almanya’ da Bulunan “Kooperative Für Fotografıe” üyesi olan Fethi SABUNSOY, 1992 yılında “AFIAP” unvanı aldı.



Almanya ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’inde kişisel sergisi olan Fethi SABUNSOY, birçok ülkede karma sergilere katıldı. Macaristan Fotoğraf Müzesi, 6’sı “Kahvehaneler” serisinden olmak üzere, sanatçının toplam 11 fotoğrafını koleksiyonlarına dahil etti.



Siyah-beyaz belgesel fotoğraf çalışan Fethi SABUNSOY’un, “Kahvehaneler” albümünün yanı sıra bugüne kadar yapmış olduğu çalışmalarından derlenen “Sabunsoy” adlı bir kitabı da bulunmaktadır..



Fethi SABUNSOY, 16 Nisan 2007 tarihinde gözlerini sonsuza dek kapattı”¦




Kahvehaneler Fotoğraf Albümü:

Fethi Sabunsoy’un “Kahvehaneler” Fotoğraf Albümünü temin etmek için iletişim bilgileri:

Dr.Sefa ULUKAN
0535 39 458 39





FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Fethi Sabunsoy : Son Kareler



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Fethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : KahvehanelerFethi Sabunsoy : Kahvehaneler

Erdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre Dair




“20 milyon gencin olduğu bir ülkede, bir mizah dergisinin 60 – 70 bin satması az geliyor bana. Ancak bu baskı dünyaya göre de yüksek bir tiraj.”



“ Çizgi tüme varımın başlangıcı, bitmeyene doğru başlatılan bir kalem oyunu gibi! Ne kırmak mümkün kalemi ne noktalamak çizgiyi”¦ Çizgi sürer, çizer biçimlenir, varolmanın teması mizahlanır durmaksızın. Üstü siyah çadırla kaplı sirk alanı gibidir çizerlerin ruhları; görürler, hissettirirler, güldürürler ama en çokta ağladıklarına işaret ederler acı acı”¦”





Söyleşi ve söyleşi fotoğrafları: Pınar DAĞ


Kısıtlı bir zaman diliminde de olsa, Erdil Yaşaroğlu’nu, Penguen Dergisi binasında rengârenk odasında ziyaret etmek ve gülmekten öte düşünmeye sevk ettiren yanıtlarını kayda almak güzel bir tecrübe oldu. Söyleşi, çizerliğe heves eden birçok kişiye yön verebileceği gibi, aksine de neden olabilir.J Alay etmekle – hicivlemek arasında ki ince çizgiyi usta bir cerrah gibi titizlikle yapmaya çalıştıklarını, en büyük dertlerinin “espiri bulmak olduğunu J” belirten Yaşaroğlu, hükümet ya da parti takıntımız yok ama “İşsizlik oranı Cumhuriyet Tarihinin En Yüksek Rakamına Ulaşarak Rekor Kırdıysa” birilerinin bu konu hakkında bir şey söylemesi gerekiyor diyerek, Türkiye’nin politik haritasını çizdi!



Erdil Yaşaroğlu: Çok zor sorular var mı?



Pınar Dağ: Yok J Bir dizi soru hazırlayarak gelmediğimi belirtmek isterim.



Erdil Yaşaroğlu: Ben konuşurum”¦



Pınar Dağ: Başlıyorum o zaman. Erdil Yaşaroğlu güne uyandığında kafasında bir karikatür, resim veya bir çizgiyle mi uyanıyor?



Erdil Yaşaroğlu: JJKeşke öyle olsa”¦



Pınar Dağ: Hayat hep öyle midir?



Erdil Yaşaroğlu: Öyle değil işte”¦J Hadi aklıma bir espiri gelsin diye beklersem ayda bir tane ya da iki tane gelir. O da dergi için yetmiyor. Çünkü haftada 50 tane falan espiri bulmam lazım. Çünkü onları eleyerek eleyerek, 15 tanesini dergiye çiziyorum. O yüzden haftalık bir iş yaptığın için, oturup çalışman gerekiyor. Espiri öyle “ Heyo ” diye gelen bir şey değil. Bunun için yaklaşık 3 günümü ayırıyorum. Sabah kalkıp bir tane espiri aklıma gelirse çok mutlu olurum tabii ki. Benim için büyük bir şans olur. Nimet olur yani. Öyle mi denir?




Pınar Dağ: Evet.



Erdil Yaşaroğlu: İşte büyük bir nimet olur. Oturup çalışıyorum günde 5 saat, 10 saat.



Pınar Dağ: Sıkılmıyor musunuz?



Erdil Yaşaroğlu: Tabii ki oluyor.



Pınar Dağ: O zaman farklı bir meslek yapmayı istediğiniz oldu mu? Beynin dinlendiği bir meslek gibi”¦



Erdil Yaşaroğlu: Haa o açıdan mı? Farklı meslekler de yaptım ben. Karikatürden vakit bulduğumda televizyonculuk yaptım, reklâmcılık yaptım. Derdi olan adamlardan biriyim ben. Derdin varsa da bir şekilde ifade etmen gerekir.




Pınar Dağ: Bitmiyor mu bu dertler!



Erdil Yaşaroğlu: Dertler bitmez ki. Dert dediğim öyle klasik Türk halkının “Oyy Oyy çok derdim var” derdi değil. Bir şeyler hakkında fikirlerim anlamında söylediğim şey. Dünyaya bakıyorsun, her şey hakkında bir şey aklına geliyor ve paylaşmak istiyorsun. Ben bunu en iyi yaptığım yol olarak kendimce karikatürü buldum. Onu yapamasaydım heykel okudum onu yapardım.



Pınar Dağ: Yapmıyorsunuz sanırım!



Erdil Yaşaroğlu: Hobi olarak yapıyorum. Fotoğrafçı olurdum ya da ressam olurdum. Bir şey iletmem lazımdı yani topluma ulaşmam lazımdı. Veya hiçbir şey yapamazsam, Taksim Meydanına sandalye koyar üstüne çıkıp bağırırdım. Yani en yapamayacağım şey. Yoksa benden mühendis, doktor falan pek beklemeyinJ Neredeyse 40 yaşıma geldim ve şimdiye kadar yapmadıysam bundan sonra hiç yapmam.





“Derginin okur sayısının yarısı kadın ve dergide bir tane kadın çizer var. O da üzücü bir şey. Onların derdini anlatacak birkaç tane daha olsa keşke!”




Pınar Dağ: Çok erken bir yaşta sevdiğiniz şeyi yapmaya başlamışsınız! Şanslısınız.



Erdil Yaşaroğlu: Doktorlar 20 yaşında başlıyor eğitime belki daha geç ama ben 10 yaşımda başladım karikatür çizmeye. 18 yaşımda profesyonel oldum ve tabii ki öyle olunca kariyer erken başlıyor küçük yaşta olduğun için.



Pınar Dağ: Türkiye için bir istisna mısınız yani?



Erdil Yaşaroğlu: Yok benim gibi çizerler var aslında.



Pınar Dağ: Çizerler demişken çok dikkatimi çekiyor kadın çizer yok dencek kadar az. Size başvuran gençler arasında hiç yok mu kadın çizer?



Erdil Yaşaroğlu: Genelde gelmiyor. Üzücü bir şey bu tabii ki. Az geliyor. Birçok nedeni olmalı bunun. Bunu ben cevaplayamayabilirim. Çok tahmini bir şey olacak belirteceğim şey ama gözlemlediğim kadarıyla ve bunca zaman karikatür dünyası içinde olduğum için belirteyim. Birincisi bu işin okulu falan olmadığı için çok tırmalayarak geldiğiniz bir yer bu meslek. Yani benim için hep böyle bir süreçti. Her hafta gelip, kapısında bekleyip, abi bak işte bunları çizdim, bakın edin diyerek zorla girmeye çalıştım, onlarda çok ilgileniyorlardı. Ama böyle bir yol yordam pek yok. Şansın çok az. Binlerce kişi çiziyor ama bir – iki kişi dergiye girebiliyor. İşte şartlar böyle olunca erkekler biraz daha cebbal olabiliyorlar bu açıdan. Aile desteği alma konusunda tabii ki kızlar biraz daha zorlanıyor olabilir. Bir de kızlar çok daha az ilgileniyorlar.



Pınar Dağ: Gülmekle mi?



Erdil Yaşaroğlu: Yok gülmeyi çok seviyorlar tabii ki. Okuyucularımız çok var. Orada bir şey yok! Yarı yarıya gibi. Kadın erkek ayrımı pek yok. Mizah öğretmek konusunda baktığınızda çok fazla mizah yazarımız yok, çok fazla kadın komedyen de yok. Dünya içinde diyebiliriz bunu.




Erdil Yaşaroğlu

Pınar Dağ: Aslında biraz garip geliyor bana. Yani nasıl oluyor da ilgilenmiyoruz!



Erdil Yaşaroğlu: Yani onlar da kendini başka alanlarda ifade ediyorlar.



Pınar Dağ: Yok kadın-erkek ayrımı eksenine oturtma çabası içinde değilim böyle bir derdim yok ancak”¦



Erdil Yaşaroğlu: Yani olmasını isterim kadın çizerlerin fazla olmasını. Açıkçası söylemek gerekirse, biz pozitif ayrımcılık da yapıyoruz kadınlara karşı. Biraz daha iyi davranıyoruz hatta çok az olduğu için değerli de bir yandan. Ee derginin okur sayısının yarısı kadın ve dergide bir tane kadın çizer var. O da üzücü bir şey. Onların derdini anlatacak birkaç tane daha olsa keşke!




Pınar Dağ: Ben erkeklerin çizgilerinde, kızları daha iyi çekiştirdiklerini düşünüyorum aslında J



Erdil Yaşaroğlu: Tabii ki. Yoksa okumazdı kızlar. Öyle bir durum söz konusu tabii.



Pınar Dağ: Peki bir çizeri en çok ne besliyor?



Erdil Yaşaroğlu: Politika tabii ki besliyor. Penguen’in kapağı ve üçüncü sayfamız politika ve sosyal yaşam yani gündem oluyor.Orada net bir ayrım var. Bir de kendi köşem var ve orada hiç politika yapmıyorum. Yerim dar. Bu hafta mesela küçük bir şey girdim sinirlendiğim için. Kendimce bir şey! 3. sayfa çizmediğim için oraya girdim. Şimdi Komikaze köşemde yaptığım 4 ana konum var. Bunlar da zaten özel ilgi alanlarım.

Çok sevdiğim, ilgilendiğim şeyler. İşte tarih, hayvanlar, çocuklar, sosyal ilişkiler üzerine. Tarih kitapları çok okurum, belgesel kanalları benim en fazla izlediğim kanallardır. Bu nedenle işte nereden besleniyorsanız, onlara yönelik ürün veriyorsunuz. Karikatürün konusu her şey. Öyle olunca her şey ile ilgileniyorsunuz. Her konuda okuyorsun, yazıyorsun, dinliyorsun sohbet ediyorsun. İşte o yüzden malzeme her şey oluyor.




Pınar Dağ: Karikatürün hicivden öte aşağılayan tarafları da var gibi!



Erdil Yaşaroğlu: Aşağılama varsa işin içinde o işi iyi yapamıyoruz demek ki.



Pınar Dağ: Penguen’i ya da Erdil Yaşaroğlu’nu kast etmiyorum. Çizerliğin serüvenini yani olagelen süreci sizin gibi tanınan bir kişi tarafından yorumlanmasını istediğim için belirtiyorum.



Erdil Yaşaroğlu: Alay vardır ama aşağılama sanmıyorum. O ince bir sınırdır. Alay ile hakaret arasında ki o sınırı aşmamak gerekiyor. O zaman sevimsiz oluyorsun. Ama zorlayabildiğin kadar da zorlamak iyi bir şey. Yani alay etmek mizahın temelinde olan bir şey. Ancak hakaret ve aşağlama mizahtan öte sevimsiz bir durumdur. Öyle mizah yapamazsın. Onu insanlar da kabul etmez.




Pınar Dağ: Haftalık koşuşturmanız nasıl oluyor? Penguen’in kapakları nasıl çıkıyor?



Erdil Yaşaroğlu: Haftalık çıkıyoruz. Pazartesi günü başlar, ertesi gün saat 9–10 gibi dergi teslim edilir ve baskıya gider. Çarşamba günü bütün Türkiye’ye yayılır. Üzerinde Perşembe günü yazdığına bakmayın.



Pınar Dağ: Öyle mi?



Erdil Yaşaroğlu: Ne olur ne olmaz diye! Bazen gecikebiliyoruz.



Pınar Dağ: Zaten hiç Perşembe günü aldığımı hatırlamıyorum hep hafta sonlarına rastlıyorJ Peki kapak nasıl çıkıyor! Ekiple mi yoksa sadece bir kişi mi bunu yapıyor?




“”¦ne diyorsun kardeşim diyerek küfür etmek başka, bir de şurdan tatlı tatlı espirilerle hicvetmek başka. İşte bizim yapabildiğimiz bu.”




Erdil Yaşaroğlu: Şimdi şöyle, 3.sayfaları hazırlarken bize Pazartesi öğlenden sonra yazı işlerinden haftanın tüm olaylarının özetleri gelir. Ama yorumsuzdur. Bütün gazetelerden, dergilerden, ajanslardan hazırlanmış bütün haberler gelir. Biz onları okuyarak espiri buluruz üzerinden. Ancak bu şu anlama da gelmesin, sadece gündemden yararlanıyoruz gibi. Günde 3–5 gazete okuyoruz hepimiz. Ondan sonra akşam 7’de bir toplantımız var bizim. Aşağıda toplanırız hep birlikte yemekli falan, sonra o bulduğumuz espirileri paylaşırız. Ve gündemi konuşuruz. Espirileri de şöyle buluyoruz, ben kendim en azından şöyle yapıyorum diyelim 1000 tane haber varsa, onlar içinde beni çok rahatsız eden, sıkıldığım, üzüldüğüm yani tepki göstermek istediğim şeyleri seçiyorum. Yoksa gündemde bu var, bu espiriyi yapalım değil.



Pınar Dağ: Mizah sistemde nasıl bir etki yaratıyor? Neyi değiştiriyorsunuz, nasıl dönüyor size, bize ya da herkese?



Erdil Yaşaroğlu: Öncelikle didaktik bir tavırdan kaçmaya çalışırız yani ‘bu böyledir böyle biline ha’ gibi bir tavırdan kaçmaya çalışırız. Bu bizim için sevimsiz bir şey. Yapmak istediğimiz bir şey değil ama sonuçta birçok konu hakkında birçok bakış açısı var ve biz de kendi bakış açımızı ortaya koyuyoruz. Biraz sert oluyor, sert olduğu için de biraz yumuşatmalara gidiyoruz ancak amaç farklı bir perspektif kazandırmak okura. Çünkü mizahçı her şeye tersten bakabiliyor. Ee bu olaylara da öyle baktığın zaman etkili olabiliyor. Aslında biraz farkındalık yaratmak iyi bir şey. Biz yaptığımız araştırmalar sonucunda gündemi Penguen’den takip eden bir hayli çok gençlik olduğunu öğrendik. Ağırlıkla üniversite öğrencileri bunlar. Biraz okumayla, politikayla ilgilenmeye, sosyal dünya ile ilgilenmeye davet ediyoruz onları. Sevdiği şeyler arasında bunları vererek. İşte bu da iyi bir şey oluyor. Bu kadar dünyadan kopuk, politikadan uzak yaşamamamız gerekiyor. Çünkü oy vererek seçtiğimiz insanlar bütün hayatımızı etkiliyor.




Pınar Dağ: Şöyle hissediyor musunuz; dünyada olanlara karşı kayıtsız değiliz, sosyal sorumluluğumuzu yerine layıkıyla getiriyoruz. Ee rahat uyuruz biz! Çizerlerin üzerinde böyle bir rahatlığı hak ediş durumu var mı?



Erdil Yaşaroğlu: Ben öyle sosyal sorumluluğumu yerine getiriyorum gibi değilde, “Lafımı kodum rahatladım” diye rahatlarım. Benim de söylemek istediğim bir şey var. “İşsizlik oranı Cumhuriyet Tarihinin En Yüksek Rakamına Ulaşarak Rekor Kırdıysa” birilerinin bu konu hakkında bir şey söylemesi gerekiyor. Böyle bir şey oluyor ancak öte taraftan da başbakan diyor ki kredi kartı kullananlar sahtekâr. Hadi buyur! Bunlar çok korkunç şeyler. Birilerinin çıkıp; “Ne diyorsun kardeşim” demesi lazım. Öyle değil mi?



Pınar Dağ: Evet!



Erdil Yaşaroğlu: İşte ne diyorsun kardeşim diyerek küfür etmek başka, bir de şurdan tatlı tatlı espirilerle hicvetmenin yolu başka. İşte bizim yapabildiğimiz bu.



Pınar Dağ: Başınız çok ağrıyor ama”¦



Erdil Yaşaroğlu:
Ee tabii ki. Kraldan çok kralcıklar var. İşte bu kapak üzerine bir sürü e-mail geliyor, mektup geliyor, telefon açılıyor falan. Bize iki tane dava açıldı. Hakaret davası. AKP Hükümeti tarafından açıldı. Onlardan biri Eski Kültür Bakanı Atilla Koç tarafından açılmıştı. Uyuyan Bakan diye yazı yazmıştım.



“Kültür Bakanı’nın, bir mizah dergisine karikatürsel bir
dava açması da çok üzücüdür. Kara mizahı onlar yapıyorlar biz değil ki!”




Pınar Dağ:
Ama uyuyorduJ



Erdil Yaşaroğlu: Evet uyuyordu. Zaten savunmayı da öyle yaptıkJ Bir de “Tayyipler Âlemi” diye kapak çizmiştik, onunla ilgili dava açıldı. Ondan sonra bir şey yaşamadık. Bizlik bir şey yok aslında artık. Ancak basına çok büyük bir baskı var, çok net bir şekilde görüyoruz bunu. Açıkçası biz çok büyük muhalefetler yaptık hükümetle. Hele bir dönem bütün basın AKP’yi alkışlarken biz hicve devam ettik. O nedenle bizimle uğraşılıyordu. Ama şimdi basın ikiye bölündü ve yandaş medya bir tarafta öteki yandaş medya öbür tarafta olduğu için büyük balıklarla uğraşılıyor. Hatta bizi unutuyor sanırım. Bana öyle geliyor!



Pınar Dağ:Tayyipler Âlemi” harikaydı ama”¦J Ben dediğiniz gibi değilde, bırakın ne çiziyorlarsa çizsinler gibi bir üsluba bürünüldüğünü düşünüyorum aslında!



Erdil Yaşaroğlu: O zaman ne güzel. Hep beraber bir şey öğrenmiş oluyoruz demek ki. Şimdi bakın başbakan önemli bir adam. Tastik etsem de etmesem de. Ben oy vermedim AKP hükümetine. Recep Tayyip Erdoğan Başbakan olsun istemedim ama çoğunluk istedi ve bir sürü insan ona oy verdi. Saygı duymak lazım ülkenin başbakanı, kabul ediyorum.

Ee bu kadar alkışlanmaya alışkın olan bir başbakan, politikacı bu adam sonuçta, cumhurbaşkanı değil, meclis başkanı değil, politikacı. Alkışı hak ettiği kadar, eleştiriyi de saygıyla karşılaması lazım. Bizim beklentimiz bu yönde.




Erdil Yaşaroğlu

Pınar Dağ: Ben daha yumuşadığını görüyorum!



Erdil Yaşaroğlu: Ya inşallah daha yumuşamıştır tabii ki öyle olmasını tercih ederim. Çünkü üzücü, bir başbakan’ın demokrasi getireceğiz söylemleriyle birlikte basını susturmaya çalışma çabaları. Kültür Bakanı’nın, bir mizah dergisine karikatürsel bir dava açması da çok üzücüdür. Kara mizahı onlar yapıyorlar biz değil ki!



Pınar Dağ: Cumhuriyet tarihine has bir durum değil ki çizmek, hiciv sanatı… 16.yy’dan hatta daha eski bir tarihten geliyor. Kelleler gitmiş ancak çatır çatır padişahlar yerilmiş! Bu serüveni anlayamayışımız çok şaşırtıcı değil mi?



Erdil Yaşaroğlu: Evet dün keşfettiğimiz bir şey değil karikatür. Yıllardır, yüzyıllardır var, haklısın. Ancak 21.yüyılda bu daha zor bir hal almıştır.



Pınar Dağ: Daha pozitif yönde bir çözümlenme gerekirken, tam tersi yaşanıyor!



Erdil Yaşaroğlu: Aynen öyle!



Pınar Dağ: Biraz size dönmek istiyorum, bir gününüz nasıl geçiyor”¦ Çizmek dışında.




Erdil Yaşaroğlu: Evde olmaya bayıldığım için, belgesel kanalları, History Chanel izlemeyi, dizileri takip etmeyi seviyor boş zamanlarımda bunları yapıyorum. Ama genelde, çok rahat iş ortamım olmasına rağmen, boş durmayı da pek sevmiyorum. Biraz iş kolik bir adamım. Oturur çalışırım. Hobilerim işte heykel yaparım, resim yaparım, karikatür yaparım yani benim için hobi işte bunlar.



Pınar Dağ: Yaptığınız şey bir meslek değil mi yani?



Erdil Yaşaroğlu: Yok ben meslek olarak kabul etmiyorum, hobi. Ben yapıyorum birileri de bunun için para veriyor ne kadar güzel işte. Para kazanmasam da ben bu işi yapacağım, o nedenle hobi benim için. Motosikletle gezmeyi çok seviyorum uzun yollara gitmeyi, arkadaşlarla toplanmayı, sinemaya gitmeyi. Yani öyle çok farklı bir adam değilim.




Pınar Dağ: Her şeyi tersten yorumlamak farklılık aslında!



Erdil Yaşaroğlu: Şöyle bir gerçek var. Her şeyi bilmek çok güzel bir şey değil. Zorluyor ve mutsuz kılıyor sizi. Çok mutlu eden bir şey değil yani. Algıların açık olması çok iyi bir şey değil.



Pınar Dağ: Kolaylık sağlamıyor mu?



Erdil Yaşaroğlu: Öyle diyorsunuz ama değil. Köyde çoban olsam daha mutlu olurum. Derdin daha az oluyor. Koyunun doğurdu mu diye kaygılanıyorsun. Bu tarz, daha değişik kaygılar hayatını kaplıyor. Ee şimdi ekonomik kriz yüzünden Afrika’da 300 bin kişi ölüyor ona bir taraftan üzülüyorsun, eskiden yağmur yağıyor diye seviniyordun ama şimdi birilerinin evini su basıyor diye üzülüyorsun, ona da sevinemiyorsun. Kar yağınca sokaktaki adam ne yapıyor diye düşünüyorsun. Küresel ısınma var, kuraklık var, TV’de, cebimde bir liram yok eve gitmek için diyen insanlar var onlar için kahroluyorsun, ekonomik krizin insanları giderek zor yaşam koşullarına ittiğini görüyor daha fazla kahroluyorsun. Ama gündemi takip etmeyen bir adam olsam daha rahat yaşayabilirim öyle değil mi? Karikatür çizmek içinde farkında olmak gerekiyor bir şeylerin. Hayatı takip etmek gerekiyor.




Pınar Dağ: Peki Penguen’in satışlarından mutlu musunuz?



Erdil Yaşaroğlu: Açıldığından beri okuyucusu artıyor tabii ki. Bu tabii ki insanı mutlu ediyor. Ama bu bana yine de az geliyor. Çünkü 20 milyon gencin olduğu bir ülkede bir mizah dergisinin 60- 70 bin satması az geliyor bana. Ancak bu baskı sayısı dünyaya göre de yüksek bir tiraj. Yani haftalık bir derginin böyle bir tiraj’a yükselmesi tabii ki bayağı yüksek. Ancak bir taraftan da tabii ki üzücü bir durum. Gırgır vardı 400–500 bin satan. Kıyaslamak doğru değil ancak o derginin kalitesi bir yana ancak bu kadar da çok mecra yoktu tabii ki.



Pınar Dağ: Çizerlerin Türkiye’deki isim sıralamasını takip ettiğinizde sonlarda sizler varsınız”¦ Yani yeniler sizin devamınız sanırım!



Erdil Yaşaroğlu: Aslında bizden sonra da bir kuşak gelişti bir sürü. Umut Sarıkayalar, Ersin Karabulutlar, Yiğit Özgürler, Serkan Yılmaz, Cem Dinlenmiş, Serkan Altunyedi, bizde çiziyor yani daha bir sürü bizden sonra gelenler var iyi işler yapan. Ama şöyle bir şey var; bir kuşağın misyonu, bir sonraki kuşağı yetiştirmek. Bizde bu işin okulu yok, üniversitesi yok. Burada mesela, Cuma günleri amatör günleri oluyor, öğleden sonra bir sürü çizer geliyor. İşte onlarla konuşuyoruz, yardım ediyoruz daha iyi yetiştirmek için.




Pınar Dağ: Okulu olur mu peki? Sadece karikatür üzerine yani”¦



Erdil Yaşaroğlu: Bence olur. Selçuk Erdem ders verdi daha önce üniversitelerde. Ancak o kadar karikatüriste ihtiyaç yok. Yani her yıl 10 ya da 20 kişi mezun etsen iş ortamı sağlayamazsın ki hepsine. Şişicek bir sürü karikatürist olacak. Yani dünyada da yok karikatür okulu diye bir şey. Çünkü sektör bu açıdan o kadar gelişmiş değil. Yani gelişmiş ancak çok fazla kalabalığı kaldıran bir sektör değil demek daha doğru olur. Keşke olsa!



Pınar Dağ: Gazetecilikte pek böyle olmuyor. Kimse kimseye yardım etmek bir tarafa bilgi gizliyor, destek yarım kalabiliyor”¦ Siz de bu biraz daha imece usulü anladığım kadarıyla.



Erdil Yaşaroğlu: Ee başka yolu yok bunun. Yani bu işin devam etmesini istiyorsam, benden sonra da derginin sürmesini istiyorsam bunu yapmak zorundayım.



Pınar Dağ: Anlıyorum. Karikatür nedir yani ismi nereden geliyor biliyor musunuz?



Erdil Yaşaroğlu: Nedir?



Pınar Dağ: Bana mı soruyorsunuz? J Benim için resim sanatı. Dili sivri olan, mesaj yüklü sanat… “Karikatür” kelime olarak nereden geliyor onu biliyor musunuz? Bunu soruyorum.



Erdil Yaşaroğlu: Biz işin o şablon kısımlarına pek takılmıyoruz.



Pınar Dağ: Ama nereden geldiğini insan merak ediyor.



Erdil Yaşaroğlu: Nereden geldiğini biliyorum tabii ki. Rönesanstan beri var, hatta taş devrinden beri.



Pınar Dağ: “ Karikatür” ingilizce adıyla “Cartoon” nereden geliyor yaniJ



Erdil Yaşaroğlu: Onu biliyordum! Fransızcadan gelen bir şey!



Pınar Dağ: Peki! Çizimleri teknoloji kullanarak yapıyorsunuz değil mi?



Erdil Yaşaroğlu: Evet, teknik olarak kâğıt kalem kullanmıyorum artık.




Pınar Dağ: Çizerlerin en büyük sıkıntısı nedir?



Erdil Yaşaroğlu: Espiri bulmaJ Ancak diğer anlamda ise birçok şeyi engel olarak görmeyerek üstesinden geliyoruz yaniJ Bir derdiniz var yani. Okulda da konuşmak isteyince konuşurdum ben. Öğretmen istediği kadar sus desin yine de konuşurdum.



Pınar Dağ: Protest bir yapı! Nitekim öğrenci olarak kötü bir örnek oluyorsunuz!



Erdil Yaşaroğlu: Bilmiyorum! İyi ya da kötü ben böyleydim.



Pınar Dağ: Bunu sadece kendi üzerinizden değerlendirmeyin. Yani sistem karşısında, Evet, siz kötü bir örnek oluyorsunuz. Ancak özel yetenekleriniz de böylece tozlanabiliyor öğretmenler fark edemeyince ya da gecikiyor hayata geçmesi”¦



Erdil Yaşaroğlu: Öyle bir suçlama yapabilecek durumda değilim. Fark etmeyebilir. Yanlış anlaşılma olabilir falan!



Pınar Dağ: Tamam! Yeni projeleriniz var mı? Televizyon için de bayağı çok çalışmalarınız olmuş.



Erdil Yaşaroğlu: Evet. Ancak şimdi yeni eğlencem var. Komik ürünler tasarlıyorum.




Pınar Dağ: Ürün?



Erdil Yaşaroğlu: Yani hayata geçebilen, hediyelik olabilecek eşyalar tasarlıyorum. Mesela eğlenceli mandallar gibi. Masa üstünde kullanılabilecek şeyler, telefonlar gibi. Aydınlatmalı şeyler. Komik şeyler yani. Heykelle karikatürü birleştirip bir şeyler yapmayı seviyorum. Bu çok yeni. İleriye taşıyabilirim umarım.



Pınar Dağ: Televizyon ile ilgili çalışmaları neden artık yapmıyorsunuz?



Erdil Yaşaroğlu: Televizyonda çalıştım ancak hiç kamera önüne çıkmadım. Hep kamera arkasında program hazırladım, senaryo yazdım. Televizyonun en büyük farkı şu; yazdığın şeyin %30’unu , %40’ını ekranda görürsen şanslısın. Böyle bir laf var yani. Sen yazdıktan sonra yüz kişinin elinden geçiyor. Sonunda da ortaya bir ürün çıkıyor. Bu da pek mutlu etmiyordu beni. Hâkim olamıyorsun çünkü yaptığın işe. Ama karikatür öyle değil %100’ü senin elinden çıkıyor. Evet, aklımdaki şeyin % 100’ünü çizebiliyorum. Bu çok önemli bir şey. Çünkü çok güzel bir şey yazdığını sanıyorsun ekran için ama rezil bir şey çıkıyor en sonunda. Işıkçı biraz çalıyor ondan, sesçi biraz çalıyor ondan, oyuncu biraz çalıyor ondan, işte egolu düşünürsem, yönetmen biraz çalıyor, abuk subuk saate koyuyorlar, kırpılıyor ediliyor, sonra “bu ne be” bunu ben mi yaptım diyeceğin bir iş çıkıyor. Çok eğlenceli güzel işler de yaptım ama bu karşılaşma riski bile beni mutsuz etti yani o zaman. Biraz ego da var bunun içinde tabii ki. Yazıp yönetirseniz çok iyi bir şey tabii ki de.



Pınar Dağ: Anlıyorum! Dünya’da çizerler nasıl? Karikatürde yazı mı önde, tip mi?



Erdil Yaşaroğlu: Bu tamamen üslupla ilgili aslında. Yani çok çeşit karikatür var dünyada. Ve yazılı da var aslında. Batı’da genelde 3’e bölünmüş gibi. Avrupalıların çok kullandığı uzun hikâyeli olanlar var bizim Lombak’ın kullandığı gibi. Bu tarz Avrupa’da çok geçerlidir. “Editoryal karikatürler var siyasi –mizah” yapanlar. Bizim yaptıklarımıza benziyor. Bir başlık atılır ve altına espirisini yapar. Dört tane gibi. Bir tane “singel panel” denen bir şey var. O da benim yaptığım şeyin aynısı. Bütün dünyada geçerli bir metod bu. Ama en çok kullanılan; “Tip çizmek.” Amerika bu anlamda pazara % 80 -90 hâkim. Tip çizmek konusunda yani. Üç bant halinde. Garfield ve benzeri gibi!



Pınar Dağ: Anladım”¦ Bir tip yaratılıyor.



Erdil Yaşaroğlu: Evet yani bir tip yaratıyorlar ve onun üzerinden gidiyorlar. ABD bir pazarlama dehası olduğu için, bir tip yapıyorlar ve sonra onun çizgi filmini de, sinema filmini de, oyuncaklarını da, çeşitli ürünlerini de yapmak istiyorlar.



Pınar Dağ: Sizin de 90’lı yıllarda yaptığınız dedektif Marlon tipi gibi.



Erdil Yaşaroğlu:
Evet. Ondan da sıkıldım ve devam etmek istemedim. Belki yeni bir tip çıkartabilirim. Hazırlıyorum, üzerinde çalışıyorum.




Pınar Dağ: Güzel haber bu! Mizahlı bir iş yapıyor olmanız ailenize, ilişkilerinize nasıl yansıyor?



Erdil Yaşaroğlu:
Mizah ciddi bir iş aslında. Şöyle ki eğlenceli bir adamım ancak sürekli espiriler yapan biri değilim. O ayrı bir şey. Sürekli espiri yapmak çok yorucu bir şey. Bence öyle bir ihtiyaç sorun aslında. Normal bir adam davranışı değil yani”¦ Normal bir adamım ben yani.



Pınar Dağ: Basketbolcu bir ineğiniz var, güzel bir çalışma ve başarı sizin adınıza. (Uzun uzun anlatmak için zaman olmayınca, basketçi ineğin hikâyesini olduğu gibi buraya aktarıyorum Erdil Yaşaroğlu’nun sitesinden hem de kendi kaleminden!)



İnek yaptım”¦ Böyle bir cümle söyleyince ne garip oluyo.


Hatta şu cümleyi edeceğim hayatta aklıma gelmezdi:


-Benim ineğim Kanyon’un önünde duruyo”¦




İstanbul’da yaşıyorsan mutlaka biyerlerde görmüşsündür her yerde inek heykelleri var. Neşeli”¦ Benim anladığım şekliyle sana da anlatiim bu Cow Parade’in ne olduğunu:


Bunlar ilk olarak düz beyaz inek heykelleri olarak üretiliyo. Sonra firmalar bu heykelleri satın alıyo. Aldığı heykelleri, seçtiği sanatçılara veriyo. Sanatçılar da para almadan o heykelleri yeniden tasarlıyor, boyuyor. Sonra şehirde sergileniyor. Sergi bitince de açık arttırmayla satılıp, hayır kurumlarına bağışlanıyor. Bu kadar”¦



Bikaç ay önce de bana geldiler. Erdil, bi inek de sen yapsana diye. Ben de dedim ki ne yapçaama karışmasanız, yaparım. Tamam dediler. (Zaten karışmıyorlarmış, sonradan öğrendim. Tavşan olduğum için bana lütuf yaptılar zannettim başta.) Ajans Press sponsor oldu, oturdum başladım.



Bissürü tasarım yaptım ama sonunda basketçi inek tasarımını yapmaya karar verdim. Çünkü yapması çok eğlenceli olcaktı J




Bu ineğimin eskizi”¦



Sonra inek geldi. Bembeyaz, kesilmeye biçilmeye ve boyanmaya hazır, fiberden nefis bir inek.




İneğin ilk geldiği hali”¦



Resimdeki Cengiz. Şekil Heykel Atölyesi’nden. Benim Mimar Sinan heykel bölümünden sınıf arkadaşım. O ve arkadaşları bana çok yardımcı oldular bu ineği yaparken.


Tosun geldi ve hemen bacakları kesildi. Çünkü uzatılacaktı”¦

Ve uzadı bacakları”¦



Ayakkabı aradım, en büyük 53 numara buldum piyasada. O bile küçük geliyodu ineğe. Sonra bi ara Cow Parade yetkilileri NBA’den, ünlü bir basketçinin ayakkabılarını alalım, ilginç olur dediler. Ama o da küçük gelecekti koca ineğe. Sonra oturup, kilden XXXXXXXXL boyutta yapmaya karar verdim.

Formasını giydirdikten sonra sıra basket topunun yerleşmesine ve boyamaya geldi”¦



Sonunda da bitti inek. Boyu tam 3 metre olmuştu. Adı da “3 Metre” oldu.




Şimdilik Kanyon Alışveriş Merkezi’nin önünde sergileniyor. Umarım görürsün, görünce de eğlenirsin”¦ Bu kadar.


Pınar Dağ: Yeni projeleriniz var mı? Siz Beyaz Şov için de bir hayli çalışmalar yapmıştınız değil mi? Var mı yine böyle projeniz.



Erdil Yaşaroğlu: Yeni projelerim var ancak şu an tam netleşmeden açıklamak istemiyorum. Beyaz Şov ile ilgili de şöyle belirteyim bizim bir grubumuz vardı. 5 kişiydik. Beş kişinin isimlerinden oluşan. 50’ye yakın program yaptık televizyonlara. Onların bir kısmı hala devam ediyor televizyonlarda çalışmaya. Hakkiten o zamanın çok iyi işlerini yaptık. Ama uzun zamandır da yapmıyorum. Beyaz da onların arasındaydı, Okan Bayülgen’le de çalıştık. Cem Özer’in Laf Lafı Açıyor’unu yapıyorduk. Bir sürü müzik eğlence programları, diziler yaptık.



Pınar Dağ: Peki ekranda şu anda yapılan işleri nasıl buluyorsunuz? Stand –up lar, İvedik tipi, Beyaz”¦




Erdil Yaşaroğlu: Ekran mı, sahne mi, televizyon mu?



Pınar Dağ: Pek bilgim yok, siz isterseniz genel değerlendirin!



Erdil Yaşaroğlu: Yani iyi işler de var kötü işler de var. Şimdi çok genel bir soru olduğu için nasıl cevaplayacağımı bilemedim. Yani keşke televizyonda biraz daha politik mizah olsa. Öyle bir eksiğimiz var. Bu hep tartışıldı edildi ama bu gerçekten bir eksik. Metin Uca yapmaya başladı ama daha da fazlasına ihtiyacımız var bence. Yani onun dışında çok iyi usta insanlar var iyi mizah yapıyorlar ancak televizyon tabii ki hızlı tüketilen bir şey.




Pınar Dağ: Dünyada takip ettiğiniz bir isim var mı?



Erdil Yaşaroğlu: Önceden vardı ama artık etkilendiğim değil de severek takip ettiğim bir sürü şey var. Hangi birini söylesem ki bilemiyorum şimdi! Hemen hemen her şey için ilgi duyuyorum. Yani her şeyi takip ediyorum.




Pınar Dağ: Peki zorlamayayım sizi. Bir şey daha sormak istiyorum. Aklın yolu bir mantığı ile gidersek; başka bir karikatür dergisinde o günkü gündem haberi ile ilgili yapılan bir çizimin benzer olma ihtimali var mı? “Aa benim gibi olaya bakmış” tarzında!



Erdil Yaşaroğlu: Tabii ki canım. Bu ihtimal çok yüksek. Mesela yıllar önce bulunmuş bir espiriyi yeniden bulabiliyorsun. Milyonlarca espiri var dünyada. Biraz benzerlikler oluyor ama taklitçi diye nitelendirmemek lazım böyle bir çizer görüldüğü zaman. Yani bu ben de olabilirim tabii ki bir başkası da. Bunu sürekli yapıyorsa dersiniz yani. Benim başıma da geldi bu. Yani 20–30 karikatürüm kendim bulduktan sonra bir bakıyorum ki yıllar önce yapılmış meğerse. Yani olabiliyor işte aklın yolu da bir. Dünyanın birçok tarafında binlerce çizer espiri buluyor, çakışma olayı çok fazla.





“Komikaze köşemi istersem bembeyaz bir sayfa olarak basabilirim hiç karikatür çizmeden. Ancak tabii ki, özgürlükte sorumluluğu arttıran bir şey.”





Pınar Dağ: Gazete çizeri olmayı hiç düşünmediniz mi?



Erdil Yaşaroğlu: Yoo dergi yetiyor bana açıkçası. Yani öyle bir teklif de gelmedi aslında. Gelseydi düşünür müydüm bilmiyorum. Dergi bana yetiyor. Gazetede de editörler olacak bir sürü tepende. O hoşuma gitmeyebilir. Burada tamamen bağımsız olabiliyorum. Komikaze köşemi istersem bembeyaz bir sayfa olarak basabilirim hiç karikatür çizmeden. Ancak tabii ki özgürlükte sorumluluğu arttıran bir şey.



Pınar Dağ: Zor yaşıyor olmalısınız o zaman”¦



Erdil Yaşaroğlu: Bilmiyorum ama bir hayat tarzı haline getirdiğiniz zaman fark etmiyorsunuz. Mutlu tarafları da var mutsuz tarafları da var yaptığım şeyin.



Pınar Dağ: Çocuğunuz olsaydı, çizer olmasını ister miydiniz?



Erdil Yaşaroğlu: İsterdim tabii ki. Ne güzel olurdu. Bir de boynuz kulağı geçerse daha da güzel olur. Ama gölgemde kalmasını da istemezdim.




“Ee tabii ki hayatımı etkileyen en önemli kişi Recep Tayyip Erdoğan ise tabii ki en çok onu çizeceğim. Sağcı, Solcu diye bir tarafı yok bunun. CHP iktidara gelince onu da çizeceğim. Deniz Baykal ile uğraşacağım.”




Pınar Dağ: Bu tabii biraz tahribat yaratabilir”¦ Ancak bence buna takılmamak gerekiyor çünkü hepimiz etkilenerek, gözlemleyerek, başkalarından alarak kendimiz oluyoruz!



Erdil Yaşaroğlu: Evet tabii ki. Bir de şöyle bir şey var. Hiç bir şey yoktan var olmuyor ki. Şöyle düşünmek gerekiyor uzay filmi çeken kişi bile yeryüzündeki şeylerden etkileniyor. İmgelerden yararlanıyor. O uzaylıyı bile dünyadaki bir şeye benzeterek hayal ediyor. Bilmem ne böceğinin kanadını alıyor, bilmem şu canlının şu özelliğini alıyor. Uzaylılar biraz insana benziyorlar!



Pınar Dağ: EvetJ Penguen çizerlerinin sivri kalemleri olduğu için hayatları da zor oluyor mu? Yani güvenliğiniz tehdit altında olabiliyor mu?



Erdil Yaşaroğlu: Ara sıra tehdit geliyor ama çok dert etmiyorum. Onun dışında bir şey yok. Yani bir şeyi çizdiğimiz için kaygılanmak gibi bir şey hissedersek çizemeyiz. Sonuçta sağduyulusunuz da. Gidip birilerini provake etmek gibi bir şey yapmıyorsunuz.




Pınar Dağ: Objektif yakalaşarak yermek mi?



Erdil Yaşaroğlu: Yapmak istediğimiz o, ama işte şurda yanılıyorlar. Birçok insan niye uğraşıyorsunuz başbakanla sürekli diyor. Ama başbakan bizimle, biz toplumla uğraşıyor. Deniz Baykal’ı da, Devlet Bahçeli’yi de çiziyoruz, Askeri de çiziyoruz. Ama AKP yanlısı basın kuruluşlarına bakın onlarda sadece Tayyip Erdoğan’ı çiziyor, yazıyor. Mizahta şöyle bir şey var. Afferin ne kadar güzel karikatür yapmışsın diye bir şey çizmezsin. Ee tabii ki hayatımı etkileyen en etkili kişi Recep Tayyip Erdoğan ise tabii ki en çok onu çizeceğim. Sağcı, Solcu diye bir tarafı yok bunun. CHP iktidara gelince onu da çizeceğim. Deniz Baykal ile uğraşacağım. Komünist Parti iktidara geldiğinde onunla uğraşacağım, DTP gelse onunla da ilgileneceğim. Çünkü hayata yön veren, hata yapma ihtimali en fazla olanlar onlar. Türkiye’yi en fazla meşgul eden onlar. Sağı, solu, ortası, yanı ile ilgilenmiyorum iktidar ile ilgileniyorum.



Pınar Dağ: Yapıcı şeyler sağlıyor bence! Eleştirilmek ve sindirebilmek başlı başına bir durum.!



Erdil Yaşaroğlu: Ee doğru. Biraz çeki düzen verir isek ne mutlu bize. Yani bundan kastım onları da diri tutabilirsek ne mutlu bize. Onlara da farklı bir bakış açısı sunarsak iyi bir şey bu. İşim bu benim yani.



Pınar Dağ: Siz eleştirilmeye dayanabiliyor musunuz?



Erdil Yaşaroğlu: Öncelikle eleştirinin altındaki gerçeği ararım. Ben eleştiriler sayesinde biraz ilerlettiysem çizgimi ilerlettim. Espirilerimi, çizgilerimi! Dinlerim yani çok önemlidir benim için. Dinlemezsen kendi başına kalırsın, ilerleyemezsin ki. Yardımdır benim için eleştiri. Kızacağım ya da alınacağım bir şey değil yani!




Pınar Dağ: Başbakan ile karşılaşsanız ve size “beni de yerden yere vuruyorsun evlat” dese yanıtınız nasıl olurdu?



Erdil Yaşaroğlu: Biraz önce belirttiğim şeyi belirtirdim. Benim derdim sizinle değil sevgili başbakanım, benim derdim iktidarla derdim. Belki mizahlı biridir bilemiyorum ancak yaptıkları pek öyle gözükmüyor yani!





Pınar Dağ: Daha fazla zamanınızı almadan son bir soru sormak istiyorum. Fotoğrafla aranız nasıl?



Erdil Yaşaroğlu: Fotoğraf çekmeyi seviyorum ve özellikle kentlerde gizlenen grafiklerle çekmeyi seviyorum. Çanak antenler, çizimler vb gibi!



Pınar Dağ: Yine çizime bulaşan bir tarafını arıyorsunuz fotoğrafın yani!J



Erdil Yaşaroğlu: Evet!




Erdil Yaşaroğlu ve Pınar Dağ






Tanıdığım Kadarıyla Erdil…



Onu ilk hatırladığım zamanlarda bebekti daha. Konuşamıyordu, sürekli ağlıyordu ve altına yapıyordu. Küçük, iğrenç ve zararlı bir yaratıktı.



Fakat onu sevmek zorundaydım. Çünkü seçme şansım yoktu. Onla beraber gelmiştik bu dünyaya, onla beraber gidecektik. Anaokuluna giderken öğretmeni ona kağıt ve boya kalemleri vermişti. İlk çizgilerini o zaman gördüm. Çok eğlenceliydi çizdikleri. Diğer salak çocuklar gibi çizmiyordu. Evleri, arabaları, böcekleri değil, rüyalarını ve hiçbir zaman anlamadığım garip ama güzel o şekilleri karalıyordu kağıtlarına.



Sonra ilkokula başladı. O kadar yaramazdı ki, belki uslanır diye her sene sınıf başkanı seçilirdi. Görünürde usluydu. Ama sevmediği öğrencileri yaramazlık yapıyor diye tahtaya yazar ve dövdürürdü onları. Annesi onu gece onikilere kadar eve sokamazdı. Hep sokaklardaydı ama derslerini de ihmal etmezdi. Başarılı bir öğrenciydi. Resim yapmaya devam etti ilkokul boyunca. Ödüller aldı. Okulda yaptığı 23 Nisan ve Kurtuluş Savaşı resimleri dışındakiler çok keyif veriyordu bana. Bazı gerizekalı öğretmenleri onun çizdiği resimleri babası çiziyor zannediyordu. Bu yüzden defalarca azar işitmişti.



Yakın bir arkadaşı vardı. Kuzeni Varol. Sürekli onunla oynardı çocukluktan beri. Sonra bir ara Varol karikatür çizmeye başladı. Bütün aile karikatür çizebiliyor diye Varol’u daha çok seviyordu. Veya o öyle zannediyordu. Bu kıskançlık yüzünden o da karikatüre başladı. 12 Yaşlarındaydı. Yarışmalara katıldı. Bir sürü ödül aldı. Bu tarafta iyi olmasına rağmen, dersleri kötü gidiyordu. Neyse ki iyi yürekli anne ve babası ona hiç kızmıyordu. Hep yanındaydılar.



Liseyi bitirdiği zaman karikatürlerini koltuğunun altına aldı ve Limon dergisine gitti. Her hafta çok çalışıyor ve birsürü karikatür götürüyordu dergiye. Fakat ya bir, ya da iki tanesi yayımlanıyordu. Çok çalışıyordu ama mutluydu. Limon dergisinde köşe sahibi olmak istiyordu. Altı yedi ay gibi kısa bir sürede de başardı bunu. Derginin en genç çizerlerinden biriydi ve yaptığı işleri o zamanlar çok beğeniyordu. Şimdi soracak olursanız, aslında çok kötü işlerdi. Esprileri basit, çizgileri kötüydü. Zamanla düzeltti işlerini. Şu sıralar fena çizmiyor diyebilirim ama hala yeterli değil.



Dergiye girdikten bir süre sonra televizyon için çalışmaya başladı. Plastip Show adını verdikleri kukla programını yapıyorlardı. Sonra bu işten ayrıldı ve yakın arkadaşları ile birlikte Mr. Veb Yaratım Ekibi’ni kurdu. Bir sürü talk show, dizi ve eğlence programları hazırladılar.



Bir yandan da okula gidiyordu. Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel nasıl yapılır dersleri alıyordu. Bu arada Limon Leman oldu. Dergiye girdiğinden bu yana sekiz sene geçmişti. Komikaze köşesinin yanına Marlon tipini de eklemişti.



2002 yılının sonuna doğru arkadaşlarıyla Penguen Dergisi’ni kurdu. Artık orada çiziyor. Komikaze.net diye bir site yapmıştı 99 yılında, onunla da ilgileniyor.



Sürekli sinemaya gidiyor. Hayatta hiçbir zaman işine yaramayacak olan bilgileri öğreniyor. Bunun için saatlerce ansiklopedi okuyor. Bir ayının kış uykusunda yarı yarıya kilo kaybettiğini bilmek onu sevindiriyor. Resim yapıyor. Büyük tuallerle oynarken onu ana okulunda daha yeni tanıdığım yılları hatırlıyorum. Resimleri hala o çocuk resimleri. Aynı renkler, aynı çizgiler. Mutlu, her zaman mutlu. Derdi yok değil. Herkesin derdi var. Ama o bu dertlerin bir süre sonra bitebileceğini hatırlayabiliyor. Hayatın sıkıntılarının kendisini üzmesine izin vermiyor.



Bu hayata beraber geldiğimiz için ve onunla beraber gideceğim için kendimi çok şanslı sayıyorum. Çünkü o iyi birisi. En azından bana karşı iyi. Benim kadar tanısanız siz de onu severdiniz. Ama hiçbir zaman ona benim kadar yakın olamayacaksınız…



Erdil Yaşaroğlu



Web Siteleri:


Komikaze Erdil’in mizah ve eğlence sitesi
Diyomki Erdil blog yazıyo
Penguen Penguen dergisinin sitesi
Komikaze English Komikaze karikatürlerinin İngilizceleri








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Erdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre DairErdil Yaşaroğlu ile Penguen Dergisi ve Karikatüre Dair

Engin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbul



“Sokağın Dili, Bildiğin İstanbul” serisine başladığımda – ki daha başladığımı bile bilmiyordum – İstanbul’da yaşamıyordum. Günübirlik ya da birkaç günlük İstanbul ziyaretlerimde çektiğim çalışmalar vardı. İstanbul’a ilk defa gelen insanların uğramadan dönmedikleri bilindik mekanların fotoğraflarıydı bunlar. Bu seriye devam etmeye isteğim, İstanbul’un ne kadar fotoğraflanırsa fotoğraflansın her gözün başka bir şey bulduğu bi şehir olduğunu hissetmemle başladı sanırım. Ben de hep ilk kez gelmiş gibi bakmaya çalıştım, çalışıyorum”¦



Yaklaşık 2 yıldır İstanbul sokaklarını fotoğraflıyorum… Sanırım bu benim için hayat gailesini unutup hayata karışma, stresten arınma aracı. Anlık değişen ışıkla farklılaşan sokağı ve insanların farklı ruh hallerini fotoğraflayarak hem “o an” ı hem de kendi zamanımı durdurmuş oluyorum”¦



Ben farklı olanı kaydedebilmek için basıyorum deklanşöre, bu bazen tezgahtaki balığa gözünü dikmiş bir kedi bazen de midye tezgahından görünen büyülü manzara oluyor, bunlar sadece akla gelenler… Yakalanmamış kareler hala sokakta.



Sokağın dili bildiğin İstanbul aslında bir olasılıklara açık olma durumu… Çünkü orası İstanbul çünkü orası sokak…



Engin GÜNEYSU



Sokağın Dili, Bildiğin İstanbul


































Engin GÜNEYSU Hakkında



1981 yılında Samsun’da doğdu. Eğitimimi Samsun’da tamamladı. 2004’te Bodrum’un Kalbi dergisi ve aynı yıl içinde Çeşme Guide kitabı fotoğrafçılığı; 2004-2005 döneminde Gaziantep, Şanlıurfa ve Adıyaman’da KOSGEB için hazırlanan 2005-Sanayi Rehberi’nin fotoğrafçılığı yaptı.

2006 Samsun 1. Sanat Sokağı Fotoğraf Sergisi; 2007 Ocak ayında 40 Kare Sergisinde çalışmalarım sergilendi.
2007 Aralık ayında Samsun’da Kıyılar isimli ilk kişisel sergisini gerçekleştirdi. Birçok yarışmada ödül, derece ve sergileme aldı.



Engin Güneysu İstanbul’da yaşamakta ve serbest fotoğrafçılık yapmaktadır.




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN:

Engin Güneysu : Roman Mahallesi
Engin Güneysu : Ahırkapı’da Hıdrellez





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Engin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbulEngin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbul

Cüneyt Çelik : Doğu Ekspresi



DOĞU EKSPRESİ



2006 yılında bitirme projesi kapsamında başladığım “Doğu Ekspresi” adlı projemde Haydarpaşa-Kars arası tren yolculuklarını fotoğraflamaya başladım Böyle bir projeye başlamamın sebebi aynı mekanik içinde yolculuk yapan insanların yolculuk esnasındaki yaşamlarını, değişik coğrafyalardan geçerken değişen insan ve çevre faktörlerini, istasyon


ve istasyon çevresindeki yaşamı belgesel fotoğraf dil yetisiyle elimden geldiğince belgelemeye çalışmaktı. Halen muhtelif zamanlarda bu proje üzerindeki çalışmalarımı sürdürmekteyim




Cüneyt ÇELİK



































Cüneyt ÇELİK Hakkında



1978 yılında Tunceli’de doğdum ilk ver orta tahsilimi Adana da bitirdim. 2002 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi GSF Fotoğraf bölümüne girdim. 2003 yılında Marmara Üniversitesi GSF Fotoğraf bölümüne geçiş yaptım. 2006 yılında aynı fakülteden dereceyle mezun oldum. Halen aynı üniversitede fotoğraf bölümünde yüksek lisans eğitimine devam etmekteyim.




Cüneyt Çelik






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Cüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu EkspresiCüneyt Çelik : Doğu Ekspresi

Susan Bein : Duymadığınız Şarkılar



15 yaşımda elime bir fotoğraf makinası aldığım andan itibaren fotoğraf bir tutku haline geldi. Her zaman ‘sanat çocuğu’ olmuştum, kafamdaki görüntülerin aynılarını kağıt üstünde görene dek asla sakinleşmezdim. Bir fotoğraf makinası ile her şey yerli yerine oturdu.



Gençliğimde Ansel Adams, Minor White, Aaron Siskind, Paul Caponigro ve diğerleri ile atölye çalışmalarına katıldım.



Üniversiteden mezun olduktan sonra, fotoğraf üzerine bir yıllık burs kazandım ve bunun sonrasında, her türlü bahane ile fotoğraf makinamı bıraktım. Grafik tasarımcısı ve grafik tasarım eğitmeni oldum. Gözlerim farklı bir formatta yine çalışmaktaydı.



Bir kaç yıl önce dijital bir fotoğraf makinası aldım ve ilham perisi tutkuyla geri döndü. İnternetteki fotoğraf topluluğu, flick’a katıldım, bolca cesaret ve ilham topladım. Şu an 3,000 civarında fotoğraf yüklemişim ve fotoğraf günlüğümde dünyanın her yerinden 160,000 kişiden fazla ziyaretçim olmuş. Basılı bir kaç fotoğraf kitabım var, ve bu yıl içinde, içlerinde, şu an yaşadığım ve grafik tasarımı eğitmenliği yaptığım Portland, Oregon’da Cameraworks Galeri’de gerçekleşecek kişisel gösteriminde yer aldığı bir kaç gösterime katılacağım.




Açıklama:



Bu fotoğraflarında ortaya koyduğu gibi, sözde “odaklama burjuva kavramıdır” diyen Cartier Bresson ile aynı fikirdeyim.



Eylemleri, ışığı, geometriyi ve geçen zamanı fotoğraflarım.



Hangi fotoğraf makinası? Çok fark etmez. Gerçekte fotoğrafları çekenler, gözlerimiz ve beynimiz ve görmenin heyecanıdır; bir şeyleri fark etmek, bir şeyleri düşlemek ve sihir gibi gerçekleşen şeyleri hediye olarak almak.



Fotoğraflarım flaşsız ve tripodsuz çekilmiştir ve Photoshop genel bir temizlik ve bazı küçük sihirler için kullanılsa da, çoğu efekt Photoshop ile değil, fotoğraf makinesinde, makine ile oluşturulmuştur.



Umarım fotoğraflarım sizlerle konuşur. Umarım sizlere şarkılar söyler.


Daha önce hiç duymadığınız şarkıları.



Susan Bein


Photography became a passion from the moment I picked up a camera at age of fifteen. I had always been an ‘art kid’, but could never quite get the images in my head to the page the way I saw them. With a camera, everything came together.



In my teens I took workshops with Ansel Adams, Minor White, Aaron Siskind, Paul Caponigro, and others.



After graduation from college I won a year-long teaching fellowship in photography, and after that, for all kinds of reasons I put down my cameras . I became a graphic designer, and a teacher of graphic design. The eyes were still at work, but in a different medium.



A few years ago I picked up a digital camera and the muse returned with a passion. I joined the online photography community, flickr, getting lots of encouragement and inspiration. At present I have over 3,000 photos posted, and my photostream has had more than 160,000 visitors from all over the world. I have several books of photographs available and will participate in several shows this year, including a solo show at Cameraworks Gallery in Portland, Oregon, where I now live and teach photography and graphic design.




Statement:



As these photos suggest, I agree with Cartier Bresson, who supposedly said, “Focus is a bourgeoise concept.”



I photograph verbs, light, geometry, time passing.



What camera? It doesn’t matter much. Our eyes and brain and the excitement of seeing are really what take photos;noticing things, imagining things and sometimes getting gifts


that happen like magic.



My photos are taken without flash or tripod, and most of the effects were done in-camera, not in Photoshop, although it was used for general clean-up and a few small miracles.



I hope my photos speak to you. I hope they sing songs to you.


Songs you’ve never heard before.


Contact info:


wizmosis@gmail.com


http://flickr.com/photos/wizmo


http://wizmosis.com




Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL

































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Susan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız ŞarkılarSusan Bein : Duymadığınız Şarkılar

İmren Doğan : Satılık Özgürlük




Güvercinler…



Özgürlüğün ve barışın simgesi… Çok eski dönemlerde posta güvercini… Osmanlı toplumunun ise aile geleneği…



Kimine göre yalnızca tüylü, uzun mesafe uçan bir kuş, kimileri için ise I. Dünya Savaşı’nda dünyanın her yerinde görülen, barışın sembolü”¦



İnsanla ilişkisi bundan binlerce yıl öncesine dayanıyor. Alımlı yürüyüşü, kendine has gururlu bakışı ve kanat çırpışıyla daima insanları büyüledi, kendisine bağladı.



Kırsalda zevk için kafeste yetiştirilen güvercin zamanla kente taşındı. 1970′li yıllara gelindiğinde güvercin meraklılarının sayısında oldukça artış oldu. Artık kentteki yüksek binaların çatılarına kurulan kümeslerde güvercin yetiştirilmeye başlandı. Yıllar ilerledikçe zevk ile başlayan ilgi, yerini bağımlılık derecesinde bir tutkuya bıraktı. Hatta kuşaktan kuşağa geçen iyi bir gelenek oldu güvercin yetiştirmek.



Hem sevildiler hem de değişik amaçlar için kullanıldılar. Postacılık yaptılar, yeri geldiğinde de sırf sahibi istiyor diye havada takla attılar. Çoğu zaman kendi doğasında olan meziyetini bile bir avuç yem karşılığı sattı. Havada uçarken özgür, yere indiğinde kümese kapatılmış bir tutsak…



İnsan ile güvercin aşkı sevgi-menfaat ikileminde hep böyle devam etti, gitti…



Süre içerisinde sevgi gelire dönüştü.. Derken çatılardaki kümesler arttı, özel kümesler kurulmaya başlandı. Güvercin yetiştiriciliğini ciddiyete ve profesyonelliğe dökme çabası bir gereksinim olarak ortaya çıktı. Kümesler çoğalınca da yetiştiriciler tutkuyla bağlandıkları kuşlarını görücüye çıkarmaya karar verdi.



Bu tutkuyu anlatmak istedim sizlere bir öyküyle… Satılık bir özgürlüğün, mezat alanlarındaki tutkulu öyküsünü…



İmren DOĞAN











































İmren DOĞAN Hakkında




1968, Beypazarı Doğumlu. Ankara Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi mezunu. Halen bir kamu kuruluşunda Uzman Eğitimci olarak görev yapmakta.



2003 yılı sonunda AFSAD’da temel eğitimlerle başlayan fotoğraf eğitimi süreci daha sonra çeşitli atölyelerde devam etti. Fazlı Öztürk’le Ulus Projesi, Gökhan Demirer’le Zon Sistem, Doğanay Sevindik’le Ulus Altındağ Belgeseli, Tarık Yurtgezer ile Doğa atölyelerinde beraber çalıştı.




İmren Doğan (Fotoğraf: F.Ceren Avcı)


AFSAD çatısı altında yürüttüğü, Kentsel Dönüşüm Öncesi Ulus Altındağ, Nasıl bir Başkent İstiyoruz?, Zihin ergosum ve Evrim gibi çalışmalarının yanı sıra AFSAD’dan bağımsız Ostim Çalışanları ve Mevsimlik Tarım İşçilerinin Yaşamı konulu projelerini de sürdürmekte.



Çeşitli Ulusal ve Uluslararası katılımlı yarışmalarda sergileme ve ödüller aldı. Pek çok karma sergi ve gösterimde, çeşitli kitap, kataolg ve takvimlerde fotoğrafları yer aldı.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlükİmren Doğan : Satılık Özgürlük