Aylık arşivler: Eylül 2008

Pınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü Yer





Helikon dağında oturan tanrılar tanrısı Musaların 9 güzel kızının adıdır. Musaların bir diğer adı da ‘ilham perisi’dir ve onların evi de Fransızca bir kelime olan ‘musee’dir. Müzenin kelime anlamı da buradan gelir. Yani müzeler ilhamın yaşadığı yerdir. Bu güzden ben yıllardır müze müze diye bağırıyorum. Bir ülkenin ne kadar müzesi varsa o kadar aydınlık demektir. Demokrasi, bir arada yaşama kültürü, özgürlük müzeleri olan toplumlarda mümkündür. Dikkat et gelişmiş, uygar ülkelerin müzeleri vardır. Biz demokrasiden, özgürlükten haklar talep ediyoruz, kitap okumuyoruz ama çocuklarımız okusun istiyoruz. Müzeleri olan toplumlarda kitap okuma sevgisi vardır, çünkü insanlar müzeleri gezdikçe okumaya, araştırmaya merak sararlar. Bir ülkenin kahramanları kurtlar vadisinden değil, kitap kurtları vadisinden çıkıyor. Aslolan müzedir ve ülkeler müzeleri üzerinde yükselir.


Sunay AKIN, 2007




Belgin Akın ile ‘Oyuncak Müzesi ve Sunay Akın’ röportajı ”¦

‘Müzeler yaşayan mekânlardır’



Sunay Akın’ın hayalleri ve gerçeği dediği Oyuncak Müzesi nasıl kuruldu?



Sunay Akın’ın çocukken dünyayı cebinde taşımasıyla kuruldu demeliyiz belki de J Oyuncak Müzesi, 2005 yılında kuruldu ancak bunun tabii ki öncesi var. Şöyle ki Sunay Akın, 2000 yılından itibaren tek kişilik sahne gösterileri yapmaya başladı. Özellikle bu tarihten sonra sahne gelirlerinden ve kitaplarından elde ettikleriyle tüm bu oyuncakları satın aldı. Ve Ailesinden kalan bu tarihi köşkü, oyuncak müzesine dönüştürerek, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından oyuncak toplayıp getirdi. Ve restore ederek 5 kattan oluşan bir müzeye, Oyuncak Müzesi haline getirdi.





Belgin Akın, müze binası girişinde

Müze hazırlığı öncesi dostlarınız bu fikrinize nasıl yaklaştı? Ne düşündüler?



Açıkçası ben bile böyle bir yer olabileceğini ve ayakta kalabileceğini düşünemiyordum. Ancak bu bizim hayat biçimimiz. Bununda artıları ve eksileri var. Böyle bir karar aldığımız için mutluyuz. Geriye dönüp baktığımızda; ‘Neden böyle bir şey yaptık’ sorusu aklımıza gelmiyor. Ama bunun daha fazla yaygınlaşması ve gelişmesi gerekiyor. Çünkü toplumların tarihle bağlarının kopmaması gerekiyor. Kendi kültürünüzün sahip çıkmak bu bir bakıma”¦




Sunay Akın’ın Oyuncak Müzesi için aldığı ilk oyuncak: Beyaz At


Önce ütopik mi gelmişti yani”¦



Evet, bana öyle gelmişti. Türkiye’de özel müzecilik dediğinizde aklınıza iki isim geliyor; Sabancı Müzesi ve Koç Müzesi. Biz nasıl yapabilirdik! Benim çok fazla kaygılarım vardı. Hayatımız, birikimimiz buraya aktarılıyor ve bizi ne bekliyor diye düşünmüştüm! Bir aile olduğunuz için bu tarz kaygıları yaşıyorsunuz ve bu olağan bir duygu durumuydu. Ancak çok destek veren oldu. Sadece manevi değil müze’nin yaşayabilmesi için bağlantılar bulup sponsor arayışına çıkan çok dostumuz oldu”¦ Oyuncakların bakımından, binanın restorasyonuna kadar birçok şeyde dostlarımızın çok desteği oldu. ‘Dostlarınız yoksa bir yanınız hep eksik aslında gerçekten dostlarınız yoksa olmuyor”¦ Yıllarca insana yatırım yapmış olmamız ve bizi seven insanların hayatımızda olmasına özen göstermiş olmamız sonunda da bize böyle bir armağanla geri döndü”¦ Hala da dönüyor..




Belgin ve Sunay Akın

Oyuncak Müzesi ne tür etkinlikler sunuyor?



Biz her zaman, yaşayan bir müze olmasına özen gösteriyoruz. Hafta sonları Kukla tiyatromuz oluyor”¦ İlüzyon gösteri oluyor. Fotoğrafçılık ve yaratıcılık dersleri veriyoruz. Bu tabii ki insanları daha çok buraya çekiyor”¦ Ayrıca içine Teo Dede’nin bulunduğu bir oyuncak atölyemiz var çikolatadan yaptığımız”¦




Teo Dede

Orada ne yapılıyor?



Teo dedemiz var onunla birlikte çocuklar hafta sonları oyuncak boyuyorlar. Kahvaltı yapma imkanı da oluyor. Çocuklar burada oynarken aileler kahvaltı yaparak zaman geçirebiliyorlar”¦ Üzerinde tekrar durmak isterim ki biz yaşayan, nefes alan bir müze olmasını isteyerek başladık”¦ Ve buraya gelen her insanında kendini buraya ait hissetmesini istedik. Buranın bir parçası gibi hissetmelerini önemsedik. Her yıl yeni bir çalışma yeni bir etkinlik katmak bizim içi önemli”¦ Çünkü bizim yapmak istediğimiz şey hep bu oldu”¦




Teo Dede Hollandalı. Ülkesinde uzun yıllar, Hollanda’da yaşayan Türklerin neden suç işlediklerinin sosyolojik kısmıyla ilgili araştırmalar yapmış biri. Bunların detaylarını araştırmak için Türkiye’ye geldiğini ve bir daha da ülkesine dönmediğini belirtiyor”¦ Uzun yıllardır eşiyle İstanbul’da ve haftanın iki günü Oyuncak Müzesi atölyesinde kendisinin hazırladığı ahşap oyuncaklarla çocuklara boyama tekniklerini öğretiyor”¦


Peki şu anda Oyuncak Müzesi ne kadar tanınıyor?



3 yıllık bir müze olmasına rağmen hızlı yol aldığımızı belirtmek isterim. Ancak bunu Sunay Akın’a borçluyuz. Sunay Akın yıllardan beridir Oyuncak Müzesinden çok önceleri yazdığı kitaplarını ve aktarabileceklerini hiç durmadan gönüllü olarak liseli gençlerle paylaştı. Bu nedenle Sunay öğrenciler tarafından, öğretmenler tarafından tanınan, kitapları okunan bir yazar. Tabii böyle bir yazarın bu müzeyi açmış olması, Oyuncak Müzesinin tanınırlığını kolaylaştırdı. Yazdıklarını durmadan paylaştı.



‘Oyuncak müzesinin bir sloganı var, Oyuncak Müzesinden çıkarken bir elinizde çocuğunuz bir elinizde çocukluğunuz’




Bir bakıma Oyuncak Müzesi, Sunay Akın’ın iç dünyasının dışarıya dönük tarafı. Kendisinin iç yolculuğuna bizi de taşıyor olduğu kıymetli bir durum”¦ O zaman müze bir nevi yazdıklarının ve iç dünyasının altını çizmiş oldu J



Evet, aynen öyle. Yani sıradan biri açmış olsaydı kısa sürede bu kadar tanınmıyor olabilirdi müze”¦ Aslında iç yolculuğunun bir kısmına tanık oluyorsunuz”¦ (Gülüyor..) Çünkü Sunay’da yollar çok”¦




Müzeyi çok insan görmeye geliyor mu? İstanbul dışından başka şehirlerimizden gelen okullar oluyor mu?



Yaz dönemi ziyaretçi sayısında düşüş olsa da genelde yoğun bir trafiğimiz var. Okullar açıldı ve kış döneminde ziyaretçi sayısında da artış oluyor. Okullar açılınca öğrenciler gelmeye başlıyor. İstanbul’da ki birçok okul müze ziyaretleri düzenliyor. İstanbul dışında da var ama çok değil.




Belgin Akın

Turistler geliyor mu? Tur acenteleri var biliyorsunuz. İstanbul’u bir paket gibi satıyor ve önemli olan tüm yerlerini gezdiriyorlar”¦ Sultanahmet’ten tutunda önemli müzeleri gezdiriyorlar”¦ Oyuncak Müzesi neden bu paketin içinde olmasın?



Maalesef ki yok. Bununla ilgili çalışmalarımız oldu ancak maalesef ki başaramadık açıkçası”¦ O da yine bizim Türkiye’nin kanayan bir yarası”¦ Şöyle ki seyahat acentelerini suçlamak yada benzeri bir cümle değil kuracağım ancak acentelerin böyle bir kaygısı yok. Türkiye’de şöyle önemli bir yer var yada müze var demiyorlar”¦ İstanbul’da yapılan turizm bence ticaret odaklı bir turizmi kapsıyor. Sultanahmet’e götürüyor turisti, eşya aldırıyor. Çok bağlantı kurmaya çalıştık, denedik, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TüRSAB) ile görüştük. Yetkililere burada böyle bir mekân var, insanlar görsünler, Türkiye’nin imajı içinde önemli olacaktır dedik. Avrupa’da her yerde Oyuncak Müzesi görebilirisiniz. Bunun Türkiye’de varlığının bilinmesi kültürel anlamda değerli bir imaj yaratacaktır dedik. Ancak çok denememize rağmen bize dönen olmadı. Çünkü buradan turistleri alıp, alış verişe götürebilecekleri bir yer yok özetle! 3 senedir hakikaten çok uğraştık ve olmadı, olmuyor. Anadolu yakasında olmanın güzergahlarına ters olduğunu söylüyor, karşıdan karşıya geçiremeyiz diyorlar! Bence çoğu acentenin, İstanbul’da bir Oyuncak Müzesi olduğundan haberi yok.




Müzedeki en eski oyuncak 1800’lü yıllara ait. Nasıl ulaşıyor ve alıyorsunuz oyuncakları? Pahalı oluyor mu?



Sunay Akın, müzenin ilk kurulma aşamasında senelerce yurt dışına gitti ve dünyayı gezerek oyuncak topladı. Bavul bavul oyuncak getirdi. Ancak artık Internet üzerinden nerelerde neler olabileceğini daha iyi biliyor. Fiyatları konusunda söyleyebileceğim, oyuncakların gerçekten çok pahalı oldukları.




Türkiye’nin farklı şehirlerinden de oyuncaklar var mı?



Var evet. Sürekli değişiyor ve yenileri ekleniyor. Oyuncakları sistematik bir şekilde değiştirmesek de yeni oyuncak alınmışsa yada gelmişse, aynı hafta içinde müzeye koyuyoruz”¦





Oyuncak Müzesini gezerken dikkat çeken noktalardan biri arşiv niteliği taşıyor olması ve oldukça detaylı bilgi aktarıyor oluşu”¦ Örneğin 1. Dünya savaşına ait oyuncaklar var ve Nazi döneminin, çocukları önce oyuncakla kandırıp sonrasında savaşla ağlatması önemli bir paylaşım”¦



Evet. Bizim çocukluğumuzdan kalan aklımızda olan müze, birçok objenin sıkıştırıldığı, girdiğinizde hemen çıkma isteği uyandıran, ses çıkarmamanız gereken mekânlar olarak kalır… İtiş kakış gidilen, iki piknik arasına sıkıştırılan yerler olarak bilinir. Oysa gerçek öyle değildir! Müzeler yaşayan mekânlardır. Biz burayı kurmaya karar verdiğimizde özellikle böyle olmasına dikkat ettik.




Yani insanların sıkılmayacağı ve bir daha gelmeyi isteyeceği bir ortam oluşturmak”¦



Evet, kesinlikle. Bizim halkımızda maalesef hal böyle olunca biz bunu yıkmak istedik. Müzelerin sıkılması gereken yerler olmadığını göstermek istedik. Gerçi son yıllarda özel müzeciliğin yeni yeni nefes almaya başlamasıyla insanların kafasındaki kalıplar biraz olsun yıkılıyor. Ancak bunun yine de ülkemiz için uzun bir süreç olacağı kanaatindeyim.



‘Müzeler tarihe tanıklık yaparlar… ama biz tarihi ve hayallerimizi unuttuk’




Bizim ülkemizde özellikle tarihi değerler ve binalar yerine, estetikten yoksun yapılar dikiliyor”¦ Tarihi içinde barındırmayan bu yüzyılın çocuklarına, tarihe dair hiçbir aktarımda bulunmayan binalar”¦ Bizim tarihle maalesef hiçbir bağlantımız yok. Sadece kitaplarla var. Sadece tarih kitaplarda yazılıyor”¦ Bu ne kadar inandırıcı olabilir ki? Tarihi yazılanlarla nasıl düşünüp hayal edebilirsiniz ki! Hayal dünyası sonradan zor kazanılan bir şey. Biz ülke olarak; hayallerimizi unuttuk”¦ Bizim hayal kurmanın kötü bir şey olmadığını hatırlamaya ve kendimize hatırlatmaya ihtiyacımız var”¦




Dünya’da nasıl bu durum peki?



Bir Avrupa ülkesine gittiğinizde onların tarihe dair kalan binalarını koruduklarını görürsünüz. Sahip çıkarlar. Çocukları bunları görerek tarihi anlamaya ve öğrenmeye başlar”¦ 400- 500 yıllık binaları hala ayakta durur. Yıkılmak üzere olanları dahi aslına uygun şekilde restore edilir ve korunur. Almanya’nın Nürnberg belediyesi,2. dünya savaşında yıkılmış yerleri olduğu gibi yeniden yapmış… Zannedersiniz ki 100 yıllık bir yapı”¦ Bu çok önemli! Ortak kültür değerlerinin aktarılması ve paylaşılması sosyolojik önem taşıyor”¦




Bu bizi nasıl etkiliyor olabilir?



Şöyle ki ortak kültür değerlerinin sağlanamıyor oluşunu ben bugün toplum olarak birçok sorunun nedeni olarak düşünüyorum”¦ Kendi dilimiz yok”¦ Kültürümüz bir sürü kültürden alınmış karma bir yapıda. Ne yazık ki bir yozlaşma içerisindeyiz. İşte bu nedenle müzelerin burada çok önemli bir rolü var. Müzeler en canlı eğitim araçları”¦ Yurt dışında birçok eğitim ve öğretim müzelerde yapılır. O yüzden bu tür kurumların çoğalması gerekir. Çocuklarımızın geleceği ve eğitimi açısından bu gerçekten çok önemli”¦ O yüzden destek olunmalı. Çünkü bunlar ticari amaçla, para kazanmak için kurulmuyorlar”¦



Belirttiğim gibi para için emek verilen kurumlar değil buralar. Sponsorların bu anlamda bu tarz yerlere bakış açıları başka olmalı. Biz arkamızda bir holdingle açmadık burayı..Kendi mücadelemiz ve çabalarımızda ayaktayız ve ayakta kalmak içinde elimizden geleni yapacağız.. Bu yüzden bence bu insanlara da çok güzel bir örnek oluyor”¦ Yani insanlar holdingler olmadan da bu tarz yerlerin açılabileceği örneğini görmüş oldular!




Müzeler, kültür politikaları demişken oyuncakları izlerken dikkatimi çeken en bariz şey; oyuncak üretilen ülkelerin azlığı oldu! Amerika, Almanya ve Japonya üçlüsü arasında dönmüş bir süre”¦ Neden?



Bir ülkede oyuncak sektörü gelişiyor önce, ondan sonra o ülkenin ekonomisi büyüyor. Şöyle ki; önce hayaller sonra hayat geliyor! Uzay gemisi yapmadan, uzaya gidilemeyeceği düşünülmüş önce”¦.




Peki dünya Oyuncak Müzeleri ile bağlanırınız nasıl? ‘Müze kardeşliği’ söz konusun mu?



Öncelikle 3 senelik bir müzeyiz ancak araştırma yapmamız gerektiğinde ve bağlantı kurmamız gerektiğinde dünyadan iletişimlerimiz hep oldu ancak bir kardeş müzecilik çalışmamız olmadı. Biz geçen yıl Almanya’da bir sergi açtık. ‘Oyuncakların diliyle Türkiye’ diye. Şimdi de Paris’te bir sergi açmayı düşünüyoruz. Girişimlerimiz bu yönde.




1944 yılında Tosya (Kastamonu)’da meydana gelen depremde Bilge Ergin adında 7 yaşında bir kız, oyuncak bebeği ile birlikte göçük altında kalır. Enkazdan yaralı olarak kurtulan küçük kız kısa sürede iyileşir ve plastik bebeğinin kırılan sol koluna ‘Seloteyp’ tedavisi uygular. Yılar sonra emekli bir öğretmen olarak İstanbul Oyuncak Müzesine gelen Tosya kazazedesi kader arkadaşı yorgun bebeğini Oyuncak Müzesinin 2. katında bulunan Hastane Odası kısmına yatırır. Bebeğin yanında ki siyah & beyaz fotoğraf 7 yaşındaki Bilge Ergin ve bebeğinin fotoğrafıdır.


Peki Almanya’da açtığınız sergi nasıl döndü?



Nasıl oldu biliyor musunuz? Oradaki Türkler bizimle ilgilendi ve bulunduğumuz belediyeden bize stat ayarladılar… Ve biz bu sayede götürdüğümüz oyuncakların sergisini yapabildik. Orada ki bazı giderlerle karşılanmış oldu. Oyuncakların buradan götürmek için sponsor bulduk. Gidiş-gelişlerimiz sponsorlar tarafından sağlandı. Almanlar da ilgilendi hatta şaşıranlar oldu. Bizim Avrupa’da bu imajla tanınmamız çok önemliydi.




Bu bizim kültür politikamızla ilgili sanırım?”¦



Evet. Kültür, devletlerin bir politikası olmalı ve vizyon katmalı. Bu unsurlar sağlandığı sürece aileler bir müzeye gitmenin eksikliğini duyumsar ve aile içinde de yaşatır”¦



Belgin Hanım çok teşekkürler”¦ Fotoritim okurları için söylemek istediğiniz son bir mesaj var mı?



Oyuncaklar düşleri besler ve tarihe tanıklık yapar”¦ Bu yüzden oyuncaklar çocuklarımızın oyalanması için değil dünyayı anlamaları için var olmalıdır”¦




Röportaj ve röportaj fotoğrafları : Pınar DAĞ








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Pınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü Yer

Mehmet Özgür : Panoramalar




Fotoğrafı sizin için önemli ve ayrıcalıklı kılan nedir?



Öncelikle mühendis olduğumu ve mühendis olarak hayatımı kazandığımı belirtmek isterim. Birçok sanatçının ve zanaatkarın aksine, genel olarak sanatı, özel olarak fotoğrafçılığı, hayatın vazgeçilmez bir çalışma alanı olarak görmüyorum. Sanatsız insanoğlu hayatını sürdürmeye devam ediyor ve edecek.




Bunu söylüyorum, çünkü sanatı aksi şekilde gösterme çabası özellikle sanat üretenler arasında çok fazla. Böylesine eğilimler her meslek grubunda var ve cok doğal. Örneğin tıp doktorları da dünyadaki refahın onlar sayesinde mümkün olduğunu düşünür. Problem, bu soru genelde sadece sanatçılara sorulduğu için sanatın önemi konusunda hep tek taraflı fikirler ön planda oluyor.


Bir mühendis olarak; özellikle Türkiye’de büyümüş ve halen Amerika’da yaşayan bir mühendis olarak, benim sanatın önemine bakışımın da farklı olması normal karşılanmalı. Bence mühendislik insanların refah seviyesi için sanattan çok daha önemli bir meslek. Enerji, çevre temizliği, su, ulaşım ve haberleşme gibi temel ihtiyaçlarımızın giderilmesi için sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada iyi yetiştirilmiş ve kendilerine bildikleri konularda söz hakkı verilen mühendislere olan ihtiyacımız giderek artıyor. İnsanlık olarak ilerlememiz hesap bilen, düşünme bilen ve çalışma azmi olan değerli bireylerimizin kapasitelerini en iyi şekilde kullanabilecekleri alanlarda kullanması ile mümkün.




Benim için fotoğrafçılık bir hobi. Diğer tüm hobilerde olduğu gibi fotoğrafçılığın da yararlı ve zararlı tarafları var. Önemli olan benim için fotoğrafçılık sadece bir hobi, ne fazla, ne de az. Buna rağmen yaptığım fotoğraf çalışmalarını çok ciddi olarak yaptığımı eklememde fayda var. Bu da mühendislikten gelen detaya olan itinadan kaynaklanıyor. Işığı, fotoğraf kamerasını, görüntü alıcısını bir mühendis gibi anlamadan, doğayı bir doğa bilimci gibi sevip anlamaya çalışmadan iyi doğa fotoğrafçısı olmak zor. Tüm yaptığım kendi evimin duvarlarına asabilecegim, baktığımda beni alıp bir anlık bile olsun o yere götürecek, özel yerleri en güzel halleri ile görüntülemek.




Panoramik fotoğraf size neyi ifade ediyor? Ne zaman ve neden bu tür fotoğraflar çekmeye başladınız?



Doğayı 24mm x 36mm’lik minik bir alanda özetlemek zor. Bunu yıllar önce Grand Kanyon’da güneşin doğuşunu yüzlerce kişi ile birlikte, huşu icinde izlerken daha iyi anladım. Daha önce de film üzerinde panoromik çalışmalarım vardı ama Grand Kanyon’un akıl almaz büyüklüğünü, nasıl bakarsanız bakın tek bir karede anlatmak zor. O ilk ciddi panorama çalışmasından sonra nerdeyse tüm yerden çekimlerimde açıdan dolayı panoramik çekimler yaptım. Çünkü doğa 2:3′lük, 3:4′lük bir alana sığmak için yapılmamıştır.


Bakış açımızdan dolayı manzara kendi sınırlarını zaten bize veriyor. Neden tüm manzarayı, tüm muhteşemliği ile göstermek yerine küçük bir parçasıyla avunalım?
Doğayı panoromik çekmekten daha doğal ne olabilir ki?




Panorama fotoğrafında görüntüyü oluşturmak için kullandığınız tekniği kısaca anlatabilir misiniz?



Sadece standard 35mm fotoğraf makinesi kullanıyorum. Çekim anında tüm manzarayı tarayıp gerekli tüm açılardan ayrı fotoğraflarımı çekiyorum. Daha sonra bu kareleri birer birer Photoshop kullanarak birleştiriyorum. Artık yeni photoshop’da otomatik panorama bu işlemi otomatik şekilde yapıyor. Eskiden filmleri scan (tarayıp), ben birer birer birleştiriyordum.


Panoramalarımın hala çoğunluğu saatlerce uğraşıp kendi elimle birbirine diktiğim küçük karelerden oluşuyor. Yıllar önce ilk 100MPixellik ilk panoramamı yaptığımda o kareyi tek başına çekebilecek bir fotoğraf makinası yoktu. Bugünlerde 500MPixellik dev panoramalar yapıyorum. Yeni panoramalarım hala günümüzün en ileri kamera teknolojisi ile tek karede çekilebilecek sonuçların çok üstünde kalitede. Kalitenin ötesinde gelişen resim dikiş teknikleri, klasik kadraj sınırlarını ve onlara bağlı kuralları temelden sarsmaya devam ediyor.




Panoramik fotoğraf oluşturulurken yatay ve dikey kadraj tercihi var mıdır?



Doğal olarak bakış açısından dolayı nerdeyse tüm panoramik çalışmalarım yatay.




Fotoğraf çekimi esnasında kadraj en son düşündüğüm ve çoğu zaman ihmal ettiğim bir nokta. Fotoğrafçıların bu konudaki saplantılarını hiç anlamadım, anlamaya da çalışmıyorum.




Benim için doğa fotoğraf çekimi “anlamlı veri” toplama sürecidir. Bunun için önemli nokta en karanlık yerden en aydınlık yerlere kadar detayları “en iyi” şekilde kaydedebilmedir. Bu kayıt istendiği şekilde yapıldığı sürece fotoğrafçı başarılı olabilir.




Bir fotoğrafın panorama sayılabilmesi için en/boy oranının ne olması gereklidir?



Böyle bir oran yok. Doğa ne verdiyse oran odur. Benim 1:5′den 1:2′ye kadar panoramalarım var. Baskıya gelince, türlü başka nedenlerden dolayı 3.5, 2.5, 2 oranlarında gruplar oluşturdum. Duvar baskısı olarak baktığımda 3.5 .. 2.5 oranlarının görüş alanımıza daha iyi uyduğunu düşünüyorum.




Kaç derecelik panoramik fotoğraflar yapılabilmektedir ve bunlar için kaç kare fotoğraf gereklidir?



Yatay olarak 200+ derece ile düşey olarak 90+ dereceye kadar panoramalarım var. Kullanılan lense ve ışık koşullarına göre gerekli fotoğraf sayısı 5′ten 200′e kadar çıkabiliyor.




Fotoğrafların yan yana çekilerek birleştirilmesi tekniğinde kullanılması gereken objektif odak uzaklığı hangi aralıkta olmalıdır?



Elle birleştirme yapılacaksa 50mm ve daha uzun odaklı olmasında fayda var. Ama uzun odaklıkla daha fazla fotoğraf çekileceği için işlemesi biraz daha zor olabilir. Diğer taraftan hem elle hem de otomatik olarak çok geniş açılı (17mm) kareleri bile birleştirmek mümkün. Bu konuda bir kısıtlama önermek istemiyorum.




Fotoğrafları yan yana çekerek birleştirme tekniğinde internetten ücretsiz indirilerek kullanılabilecek başarılı program önerileriniz nelerdir?



Panotools üzerine çalışan birçok program var. Bunların hepsinin ücretsiz olmasını beklersiniz ama değiller. En azından ilk başta ücretsiz başlayıp daha sonradan paralı oluyorlar. Her ne kadar gui eklemenin kolay bir şey olduğunu iddia etmesem de open-source bir paket kullandığı sürece gui’li paketlerin para ile satılmasını tasvip etmiyorum.


Eminim hala ücretiz olan paketler vardır ama ben kullanmadığım için destek veremeyeceğim. Yine de panotools’un otomatik birleştirmeyi başlatması açısından panoramik fotoğrafçılık açısından önemi tartışılmaz.




180 derecelik bir panoramada her yerin aynı açıyla ışık alması mümkün değil. Bu durumda poz ölçümünü neye göre yapmak gerek?



“Aynı açı” ile ışık alması neden bir panorama için önemli ki? Tüm fotoğraflar için poz ölçümünün aynı olması da gerekli bir unsur değil.




Önemli husus, mümkün olduğu kadar detayların en iyi şekilde toplanması. Bunun için 10 değişik ışık ölçümü ile fotoğraflar çekilmesi gerekiyorsa, öyle çekilmeli. Kaydedilmeyen veriyi geri getirmek mümkün değil, ama alınan veriyi istediğimiz gibi kontrol eder veya tamamen silebiliriz. Tabii ki bazı koşullar altında çalışmak daha kolay. Örneğin bulutlu günlerde çekilen panoramalar detay olarak, sonradan çalışılması en kolay panoramalar. Diğer taraftan dinamik fotoğraflar için dinamik ışıklara ihtiyaç var. Dinamik aralık yetersiz diyerek detayların bir kısmını ihmal edebiliriz. Bu kişisel bir tercih ve manzaraya bağlı. Bunu genelleştirmemeli. İyi fotoğrafçılık yerine şartlandırılmış, kalıp fotoğrafçılık arayışına girmeyelim.





Üçayak ve su terazisi panorama fotoğrafında olmazsa olmaz ekipmanlardan birisi olarak bilinir, bu tür çekimlerin başarı şansını yükseltecek diğer püf noktaları nelerdir?



Otomatik birleştirme programları bunların ikisini de gereksiz hale getirdi. Elle çekim ile bile yakın noktalardan çekildiği sürece çok başarılı panoramalar yapılabiliyor. Nitekim ben son iki büyük gezimdeki çekimlerimin çok büyük kısmını elle yaptım. Üçayak düşük ışıklı ortamlarda hala şart.




Çekilecek kareyi algılamak, derinlik ve bir perspektif görebilmek panoramik fotoğrafta başarıyı artırır mı yoksa çekilen her kare birleştirildiğinde aynı etkiyi uyandırır mı?



Bilmiyorum. Bunlar ölçülemez, suni değerler. Dolayısı ile benim için pek anlamlı değiller.



Fotoğrafta üçüncü boyut arayışları önemli midir, gerekli midir? Neden?



Bundan kasıt stereo veya holografik fotoğrafçılık değil sanıyorum. Eğer insanlar gerçekten üç boyutlu fotoğrafçılık yapmak istiyorsa zaten böyle teknikler uzun zamandır var. Benim iki boyutta böyle bir arayışım yok.




Bu işe yeni başlayacak amatörlere ne tür bir tekniği kullanmalarını önerirsiniz? Önerebileceğiniz en basit ve ucuz ekipmanlar nelerdir?



Yeni başlayanlara tavsiyem:


1) Bütçelerine uygun digital SLR,


2) Bütçelerine uygun geniş açı zoom lens veya 50mm lens,


3) Photoshop veya gimp,


almaları ve SLR’nin perdesi iflas edene kadar fotoğraf çekmeleri.



En iyi öğrenme yöntemi, kendi tekniklerini geliştirmenin en iyi yolu çok fotoğraf çekmekten geçiyor. Ancak defalarca hata yaparak, defalarca hatalarını düzelterek kendinizi geliştirmek mümkün.




Tabii ki bir noktada insanları motive edebilmeleri için doğanın değişik ve güzel olduğu yerlere gitmeleri gerekli. Evet, doğa harikası yerleri görmek, fotoğrafçılığın önemi ve değerini herkesin kendi içinde ciddi şekilde tartmasına neden olacak. Şehirde yaşarken anlamak zor ama gerçekten dünyada çok güzellikler var. Ama her güzellik her zaman aynı güzel değil. Güzel yerleri en güzel halleri ile çekmeniz dileği ile bol ışıklı günler.



Röportaj : Berna AKCAN

Linkler:
www.mehmet-ozgur.com
http://photo.net/photos/mozgur




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Duman : Mehmet Özgür







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : Panoramalar

Grace Weston : Oyuncak Masalları



Bir fotoğrafçı olarak, hayata dair sorulara ve çelişkilere hitap eden, hem büyük hem de küçük vinyetler kurarak stüdyomda çalışıyorum. Endişe ve korku, merak ve gizem konularında ve yalnızlık ve evrensel boyutta yaşanan yabancılaşma duyguları üzerinde psikolojik gerilimlerle mizahı dengelemeyi seviyorum. Minyatür karakterlerin kullanımı, kurulmuş sahneler ve canlı renkler, ağır meselelerle daha kolayca oynamamı sağlıyor. Küçük masallarım vasıtasıyla en çok, gerçeklik konusunda daha önceden denemediğim şeyleri yapmaktan hoşlanıyorum.



Bakış açım ve yaklaşımım, kendimi yatak odamın bir köşesinde, oyuncaklarla, bulduğum ya da yaptığım nesnelerle oluşturduğum ve görüntülemek ve yeniden düzenlemek haftalarımı alan küçük diyoramalarla eğlendirdiğim göreceli bir yalnızlıkla geçirdiğim çocukluğumdan ortaya çıkmıştır.



Yüksek çözünürlüklü tambur tarayıcı taramaları, parlak orta format ve 4×5 slaytlarımla yapılmıştır. Taramalar daha sonra kuşe kağıda basılı chomira c print fotoğraflarında kullanıldı. Nadir durumlar dışında (mesela bir telin silinmesi gibi) tüm görüntüleri kamerada oluşturmayı tercih ediyorum.



Grace Weston



As a photographer, I work in my studio staging constructed vignettes to address the questions and contradictions of Life, both large and small. I enjoy balancing humor with psychological tension in themes of anxiety and fear, wonder and mystery, and the sense of isolation and alienation that paradoxically is experienced universally. The use of miniature characters, constructed sets and vivid colors allows me to play with weighty issues in a lighter way. It is through my little fictions I most enjoy taking a stab at Truth.



My point of view and approach come out of a childhood spent in relative isolation, where I entertained myself by making little dioramas with toys and found or constructed objects in a corner of my bedroom to view and rearrange for weeks at a time. I survived and flourished inside a private reality of my own creation that served as great consolation in a world where I had no control. Intense introspection balanced with the healthy coping mechanism of humor developed my sensibilities.



High-resolution oil drum scans are made from my vivid medium format and 4×5 transparencies. The scans are then used to produce rich glossy Chromira C-print photographs. With rare exception (the erasing of a wire, for example), I prefer to create all illusions in camera.



Grace Weston





















Grace WESTON Hakkında


Grace Weston, Portland Oregon’daki stüdyosunda, zeka, mizah ve psikolojik gerilimle birleştirilmiş kısa hikayelerin sahnelendiği öyküsel görüntüler yaratarak çalışan ödüllü bir fotoğrafçıdır. Sahnelerini, çok kişisel olarak görünen ama aynı zamanda evrensel de olan ikilemlere, ilüzyonlara, sevinçlere ve korkulara hitabeden karakterleri ve aksesuarları hem üreterek hem de bularak oluşturur.



“O, the Oprah Magazine”, “More Magazine”, “Portland Monthly”, “Seattle Metropolitan”, “Pittsburgh Magazine” ve “Northwest Palate” çalışmalarına yer veren dergilerden birkaçıdır. Onun sanatı, Birleşik Devletler’de Avrupa’da ve Japonya’da umumi ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Seattle’daki G. Gibson Galerisi ve Photo-Eye ‘a ait online galeri Photographer’s Showcase (Fotoğrafçının Vitrini) tarafından temsil edilmektedir. İnternet sitesi: http://www.graceweston.com




Grace Weston


About Grace WESTON


Grace Weston is an award-winning photographer who works in her Portland, Oregon studio in the United States creating narrative imagery with staged vignettes that combine humor, wit and psychological tension. She constructs her sets as well as fabricates and finds props and characters to address the dilemmas, illusions, joys, and fears that at once seem so personal, yet are also universal.



Editorial clients include “O, the Oprah Magazine”, “More Magazine”, “Portland Monthly”, “Seattle Metropolitan”, “Pittsburgh Magazine”, and “Northwest Palate” among others. Her fine art is included in public and private collections in the United States, Europe and Japan. She is represented in Seattle by the G. Gibson Gallery and by Photo-Eye on their on-line gallery, Photographer’s Showcase. Her web site is http://www.graceweston.com




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Grace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak Masalları

Necmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat Dağları



1964- 1967 tarihleri arasında Cilo- Sat Dağlarına iki defa gittim. Bu izlediğiniz fotoğraflar da bu gezilerime aittir.



1964 ‘de Sat Dağlarına ait bir anımı anlatmak istiyorum. Cilo’ larda 13 gün yürüyerek Sat’lara geçtik. Baygevaruk Gölü’nde kamp kuracaktık. Akşam saat 5 sularında Bay Gölü’ne geldik. Katırları çözdük. Çadırları kurduk. Yemek hazırlıkları başlamıştı ki korkunç bir gürültü ile irkildik. Çadırdan dışarı fırladığımda göle taş yağıyordu. Bunu yapan bir ayı ailesiydi. Rehberimiz havaya ateş açtı, fakat hiç ama hiç tınmadan taş yuvarlamaya devam ettiler. Rehber burada kalamayacağımızı söyledi. Hakikaten de tepemize taş yağdırıyorlardı ve kalmaya imkân yoktu”¦ Biz de tekrar çadırları katırlara yükleyip aşağılara doğru yürümeye başladık. Gelirken epeyce aşağıda kıl çadırları görmüştük. Yolun yarısını inmiştik ki, elinde bir gemici feneri yaşlıca bir adam bize doğru geliyordu. Selamlaştıktan sonra adam ne olduğunu merak ederek, silah sesleri duyduğunu söyledi. Göle giderken bizi görmüşlerdi. Neler olduğunu söyleyince adam gülmeye başladı. “Tabii dedi biz şimdi aşağıdayız. Bir hafta sonra göle çıkacağız. Oralar şimdi ayıların mekânı. Ayılar da bir hafta sonra orayı terk edip daha yukarılara gidecekler. Siz bir hafta önce geldiniz hayvanları rahatsız ettiniz. Tepki onun içindir. Bizim ayılarla aramızdaki anlaşma bu” dedi.



Dünyayı tüm canlılarla birlikte paylaşıyoruz. Doğada hiçbir canlıdan üstün olmadığımızı düşünerek yaşamalı ve öyle davranmalıyım diye bir dersti aslında bu yaşadıklarım”¦ Bu gezideki en önemli anılarımdan biri olduğu için sizlere anlatmak istedim.



Sizlerle 32-33 yaşlarımdaki fotoğraflarımı paylaşıyorum. Şu anda 76 yaşımdayım. Bir doğa harikası olan Hakkari ve Cilo dağlarına bir daha gidebilmek ve tekrar fotoğraflamak en büyük dileğim”¦



Necmettin KÜLAHÇI



































FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Necmettin Külahçı : Bir Yaşam Öyküsü
Necmettin Külahçı : Çocuklarım







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Necmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat Dağları

ZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuz


22.Nisan.2008


Saat 11:15 Aşti-Ankara,



29 nolu peron… Şimşek Turizm’in önünde toplanıyoruz. Hepimiz çok heyecanlıyız… Boynumuzda fotoğraf makineleri, elde bavullar… Önce eşyalarımızı sayıyoruz kaç parçayız? Damla ve ben erken geldiğimiz için duvar dibine çöküyoruz… Otogar havasını uzun uzun soluyoruz… Çaycılar, çığırtkanlar, simitçiler, yolcular… Ahmet Kalyon, annesi ve ağabeyi ile geliyor Aşti’ ye…Veliler ilk defa karşılaşıyor.. Ahmet annesinden kopamıyor bir türlü… Annesini abisine emanet ediyor ve ekliyor Ahmet: ”Anneme iyi bak… Sakın ona iş yaptırma… Dikkat et yorulmasın… Uzansın dinlensin ben yokken.” O cüssenin altından, altın bir yürek çıkıyor… Ahmet’ in bu duygusal anları içimize işliyor…




Bartu Güven – Fotoğraf : Tuğba Şenocak

Derken Bartu Güven’ in ailesi geliyor perona… Bartu’nun kardeşi Berfe, 12 yaşında bir kız çocuğu… Aklı ve gözleri bizde… Hanı atla gel desek gelecek… ”Bartu benden çok geziyor ”diyor… Sevim Güven, Bartu’ nun yere göğe sığdıramadığı annesi… Kalkan kadın çağdaş, aydınlık yüzlü bir edebiyat öğretmeni… Bize son tembihleri yapıyor… Sağlık karnesi bavulun şu gözünde, nüfus cüzdanı bu gözünde gibi… Sağlık karneleri can alıcı noktamız, onsuz adım atamıyoruz… Yoksa Meryem Şahin bizi keser… Meryem kim mi? Okulumuzun müdürü… Okulumuz, Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı Özel Makbule Ölçen Özel Eğitim Okulu. Meryem çözümleyici, analitik, pozitif, aktif, heyecanlı gibi tanımları kendinde toplayan bıcır bıcır bir ”insan evladı”…




Ahmet Kalyon – Fotoğraf : Damla Kocaman

Son anonslar: ”11:30 Mersin yolcusu kalmasın! ”Şimşek Turizm’ in Mut-Mersin yolcuları hareketlendi… Çocuklarımız kıpır kıpır… Meryem sağ olsun otobüsün ilk dört sırasını ve hemen arkasındaki koltuğu bize ayırtmış… Ön sıra olması büyük avantajımız… Otobüsümüzün ön camı çok geniş, yol boyu panoramik manzara bizi parsellemiş… Mutluyuz yüzümüz gülüyor… Tek yürek burkuntumuz, Aşti’den ayrılırken geride bize el sallayan ailelerimiz… Onlarla da yaşayacaklarımızı paylaşmak istiyoruz… Ahh! bu bizdeki duygular… Ahmet’i arka koltuğa iki kişilik yere oturttuk… Meryem, onun yanına kimseyi aldırmadı… Ahmet’ imizin rahatı için… Ama o, daha otobüs perondan ayrılmadan telefona sarıldı… Sevgi sözcükleriyle beraber son vedalar için abisini aradı yine, aklının her bir zerresi anasıyla doluydu..




Meryem Şahin, Bartu Güven – Fotoğraf : Damla Kocaman

Bartu Meryem’le yan yana oturdu… Ben Lale Sarısoy da, can parçam kızım Damla Kocaman’ la oturdum… Tatile çıktık! İnanamıyoruz! Mut’a gidiyoruz… Yol uzun. Hepimizin aklında ”Mut” var… O bölgeyi daha önce defalarca gördüğüm için, rehberlik işi bana düştü… Her geçtiğimiz yerde çocukları bilgilendirmeye çalışıyorum… Bir yandan da, süprizlerle bir maceranın başında, cesur adımlar attığımızı düşünüyorum.




Lale Sarısoy, Damla Kocaman – Fotoğraf : Bartu Güven

Mut’ a 1989′ da kurulan Doğa Araştırmaları, Sporları ve Kurtarma Derneği’ nin daveti üzerine gidiyoruz… Çocuklarımız Doğada Görüntü Avcılığı Yarışmasına katılacaklar… Kısaca, ‘DASK-DOGAY 2008′ öncelikle ”av” kelimesine vurulduk… Avlanıp öldürmektense, ‘fotoğrafta kareleyip saklama’ düşüncesi, ilkeleri… İşte böylesi bir amaca hizmet eden derneğe, biz de katılacağız yarışmacı olarak.




DASK ekibi – Fotoğraf : Faika Berat Pehlivan

Bizim bu organizyona katılmamızı kim mi sağladı? Faika Berat Pehlivan… ZİÇEV Fotoğraf atölyesi `Z!H!N Ergo sum` un kurucusu, çocuklarımızın can paresi, dünyaya açılan gözleri… Hiç abartısız! Özel eğitim çocuklarımızı, soyutlandıkları dünyalarından, somut gerçeklik kapılarına taşıyan ”anahtar”, Berat Hoca… Daha ne diyeyim bilmem ki! Ahmet, Bartu, Damla bu atölyenin öğrencilerinden sadece bir kaçı… Aslında yüreğim el vermiyor onlara ‘öğrenci’ demeye ‘sanatçı’ mı ne, bu ”fotoğraf canavarları”… Berat Hoca’ nın harbi canavarları bunlar. Bir öğrencimiz daha var, o da Duygu Yiğit… Annesiyle birlikte Mut’ ta bize katılacaklar… Bir yandan da onları düşünüyoruz.




Duygu Yiğit – Fotoğraf : Tuğba Şenocak

İlk 100 km boyunca, otobüsün dikiz aynasındaki görüntüleri aldılar… Zira otobüsün ön camı ayna açısından hayli zengin! Kaptanlarımızın siluetleri, dikiz aynasında asılı duran nazar boncukları, bebekler gözlerinde kaçmadı. Benzinlikler, kamyonlar, kamyonetler de ilgi alanlarının içine girdi… Konya ovasına yaklaştıkça uçsuz bucaksız düzlükler… Ama bir farkla, artık sulama projeleriyle yemyeşil olmuş ova… İnanılmaz bir değişim başlamış buralarda.




Dikiz aynası – Fotoğraf : Ahmet Kalyon

Dikiz aynasındaki nazar boncukları Damla’ nın olmazsa olmaz görüntülerinden”¦ Ne de olsa boncuklarla ördüğü dünyaya ait… Damla, her boş bulduğu an renk renk boncuklarını kolyelere, bileziklere dönüştürüyor… Yaptıklarını da çeşitli etkinliklerle hem okul hem de atölyesi için satıyor… Damlacık yegane gelir kaynağımız! Otobüs şoförleri ve yolcularla ilk diyoloğa giren Ahmet oldu… Bartu da yanındaki ‘garanti belgesiyle’ yolculuk etmekten mutlu; otobüsün camına yaslanarak derin bir uykuya dalıyor… Tabi ki bu garanti belgesi iki heceleri bir sözcük, adının anlamıyla özdeş; MERYEM.




Nazar boncuğu – Fotoğraf : Damla Kocaman

Konya’daki molada hepimiz tuvaletlere koştuk! Önce hijyen sonra rahatlık… Bir sorunumuz var? Erkekleri, Bartu ve Ahmet’ i, erkekler tuvaletine gönderemiyoruz! Bırakamıyoruz! hepimiz kadınlar tuvaletine daldık. Doğrusu görülmeye değerdi. Bir sorunsalımız da böylece açığa çıkıyordu… Çocuklarımızı, çok çoook özellerimizi; hiç bir yere bırakamayacaktık… Anca beraber kanca beraber… Mola yerindeki çay bahçesine oturduk… Meryem’in direktiflerini harfiyen yerine getiren çocuklar yolluklarını yediler. Yeniden otobüsün yanına geldiğimizde artık yeni bir bölgeye doğru uzanıyordu yolumuz… Akdeniz bölgesi… Bitki örtüsü yavaş yavaş değişiyordu… Dağlarla buluştuk… Bodur çamlar, makiler değişimin ana göstergeleriydi… Çocuklar bile ayırtına vardı bu değişimin… Düz ovalardan dağlara… ”Dağ” kavramının değişik boyutlarını bu gezide doyasıya tadacaktık… Devasa çekim gücüne sahip dağlara kapılan çocukların tepkileri hayli ilginçti.




Konya – Fotoğraf : Damla Kocaman

Damla, dağlardan aşağıya, bir yerleşim yerine inemeyeceğimizi düşünerek kaygılanıyordu… Ahmet’ de, Damla` yı yatıştırarak yolun sonunun Mut olduğunu azimle yineleyerek anlatıyordu… Bartu ise şaşkın gözlerle etrafı seyretmekle yetiniyordu… ”Annem, annem” diyerek… Virajlı yolların dağlarla bütünleşen görüntüsü, büyük şehrin keşmekeşlerinden uzaklaştığımızı hatırlatıyordu bize… Geçtiğimiz küçük yerleşim bölgelerinin özelliklerini anlatmaya çalışan bendeniz, kimsenin uyumasına fırsat vermiyorum… ”Burada bu var şurada bu var” diye, Meryem’in başının etini yiyorum her zamanki gibi !




Virajlar – Fotoğraf : Damla Kocaman

Kimi yerin ekmeği, kiminin zeytini, kiminin özgün bahçe kapıları, kiminin bisküvi fabrikaları, kiminin parkları… Aktarabildiğim kadar, çocuklara, bir yeri özellikleriyle bilme keyfini aşılamaya çalışıyorum… Algılayabildikleri boyutta… Güzergahımız üzerindeki yerler; Kulu, Cihanbeyli, Altınekin, Sarayönü, Kadınhanı, Konya, Gökhöyük, Kazım Karabekir, Karaman, Sertavul, Kargıcah ve Mut.



Sertavul Yaylası’ na geldiğimizde, her yeri et kokusu sardı… Buranın kavurmalarının üstüne yoktur… Ama sadece otobüssün camından izlemekle yetiniyoruz… Yutkuna, yutkuna… Sertavul, Akdeniz’i İç Anadolu’ ya bağlayan geçidin bulunduğu yer… Denizden yüksekliği 650 metre… Bu yayla, yaz aylarında çevre il ve ilçelerinden de göç almakta. Çocuklar, yöredeki göçebe çadırlarını, yörükleri, dağlara tırmanan keçileri gördükçe bir başka dünyaya girdiklerini duyumsamaya başladılar.




Sertavul – Fotoğraf : Damla Kocaman

Mut’a onbeş dakika kala, Ahmet, tüm otobüsü ayağa kaldırdı… Tuvalet sıkıntısı baş göstermişti. Ahmet’ten inciler: ”Kurbanın olayım amca dur”, ”Şoförüm büyüksün”, ”Kaptanım bir tanesin”, ”Valla yaptım yapacam”, ”Allah razı olsun abi”, ”Beni yetiştirdin WC’ye; hep seni hatırlayacağım Şimşek Turizm ! Takdir edersiniz ki, mola yeri göründüğünde otobüsten ilk önce Ahmet fırladı! Artık tüm otobüs çocuklarımızla kaynaşmıştı… Çocuklarımızla yolculuk kolay değil ama inanılmaz zevkli… Hepsi gerçekten olağan üstü sabırlı, dayanıklı, itaatkar olduklarını bir kez daha kanıtladılar.




Huzurevi – Fotoğraf : Bartu Güven

Mut Garajına indiğimizde hepimiz çok yorgunduk… Kalacağımız yer ‘Huzur Evi’ydi. Önce çocuklara huzur evinin ne demek olduğunu açıkladık… Bir telaş almıştı hepsini… Akşam nerede kalacaklardı? Burası otel miydi? Yemek var mıydı? Sorular sorular… Ev olarak benimseyecekleri bir barınak peşindeydiler. Otogar, Mut Kalesinin eteklerine yerleşmiş… Kale ile ilk karşılaşmamız.. Şehrin orta yerindeki bu muhteşem kalenin inşa edildiği tarih bilinmiyor. Kahramanoğulları ve Bizans döneminde tamir gören kalenin dört adet burcu var.



Damla, Bartu ve Ahmet’ in dikkatlerini çeken ilk gösterge, dalgalanan al bayrak… Kalenin içinde bir de ”İç Kale” diye adlandırılan bir kule var. Kalenin uzaktan gördüğümüz bu ilk izlenimlerden sonra gardan, Doblo taksiyle Huzur Evi’ ne geldik… Doblo Taksiye şükrettik… Çünkü bizim için ideal olarak dizayn edilmiş gibiydi. Nereden bilirdik ki bu taksi önümüzdeki günlerde bizim tek kurtarıcımız olacaktı… Kaldığımız yer ile etkinliklerin düzenlendiği Mut Kalesi’ ne ulaşımımızı hep bu araçla sağlayacaktık.




Mut Kalesi – Fotoğraf : Bartu Güven

Huzur Evi, Mut’ un Kültür Mahallesi Bölgesi’ nde Mut Belediyesi’ ne ait bir yerleşke… Bizi büyük bir sevinçle karşılayan çalışanlar, hepimizi büyük bir özenle odalarımıza yerleştirdiler… Odalar kocaman etraf sessiz. Huzur Evi, Mut’ un merkezine tepeden bakıyor… Balkonları bir harika, etrafımızdaki güller renk renk, katmer katmer büyülü kokuları her yere yayılıyor.



On dakikalık bir dinlenmeden sonra Berat hocayla DASK üyeleriyle buluşmak üzere Mut Mahallesi’ ne doğru yola çıktık… Tabi biraz önceki Doblo’ nun Şoförü bizi bu kadar erken gördüğüne şaşırdı! Ama bilmediğimiz yerleri görmek duygusu bizi acayip cezbediyordu! Tabi ki Fotoğraf canavarlarını da.




Kale içi DASK Kayıt Bürosu önü – Fotoğraf : Faika Berat Pehlivan

Mut Kalesi’ne geldiğimizde ilk gözümüze çarpan, siyah pantolonlu, kırmızı fularlı, siyah tişörtlü, oradan oraya koşturan insan figürleri… İlerdeki günlerde bu siyahların yarattığı mucizeleri birlikte yaşayacaktık. DASK’ ın sevgili üyeleri… Irmak Bahar’ın babası Malik Bakır, DASK’ ın başkanı ve daha niceleri.




Malik Bakır – Fotoğraf : Bartu Güven

Bu kalede bizi şaşırtan ilk olay, Kocaeli Fotoğrafçılık Derneği’ nin ödülü oldu… Beklemediğimiz bir anda müthiş gururlandık… Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu Yarışma Birimi sorumlusu Serdar Akyay Kocaeli Fotoğrafçılık Derneği Başkanı adına bu ödülü çocuklarımıza verdi. ’12.Kocaeli Fotoğraf Günleri ‘çerçevesinde ‘Zihin Ergo Sum Sergisi’ nin sunumundan dolayı bu ödülü hak etmişti bizim canavarlar… Oldukça özenli dizayn edilen ödülümüz camdan saydamlığıyla göz kamaştırıyordu… Hep birlikte kucakladık… Eller havaya! Kalenin önünde ödülü alırken yaşadığımız dakikalar unutulmazdı…




KASK ödül töreni – Fotoğraf : Faika Berat Pehlivan

Berat, Meryem, Damla, Ahmet, Bartu, Lale, Serdar… Bu İnsanlar tek bir amaç için bir oradaydı ”FOTOĞRAF”.



Sayın Serdar Akyay… Çocuklarımızın gönlünde kendine açtığı yeri bu gün duyumsuyor mudur? Biz bu gün bile o dakikaları anarken çok mutlu oluyoruz… Sağ olsun bizi düşünenler, etkinliklerimizi bizimle paylaşanlar… Biz de yerleriniz çok farklı, bilemezsiniz…



Berat hocalarına kavuşmak çocuklarımıza güven verdi… Kendilerine yabancı bir bölgede bulunmak aşılmaya yüz tutmuştu… Mut’un bize göre en güzel yeri olan Kale’ de yemek yemeğe karar verdik… Biz doruktayken ışıl ışıl bir kent ayaklarımızın altındaydı.





Mut Kalesi`nde yemek – Fotoğraf : Damla Kocaman

Mut’ un en yüksek noktasında, dağlara karşı oturuyorduk… Toros sıradağları… Kuşbakışı baktığımızda aşağıda Mut’ un yerleşim bölgesi… Dağlar, doğal yaşama girdiğimizin belgeli göstergesiydi… Şehirden uzak inanılmaz bir sukut! İlaçsız zeytinin üretildiği bu kentte, sağlıklı zeytin diyarında ilk gecemiz kalenin ışıklarıyla aydınlandı. Ahmet, Bartu, Damla dağ kavramıyla iç içe yaşayacakları bir evrene ”merhaba” diyorlar bu gece… Yaşamın en doğal, en yalın halini tadacaklardı… Ve bu gece ilk lokmaları yutuyorlardı.



Şehrimiz, başkentimiz Ankara neredeydi? Burası hangi bölgeydi? Sürekli bir araştırma soruşturma içindeydiler fotoğraf canavarları. Kaledeki ışık gölge oyunlarını görüntülemeye çalıştılarsa da artık uykusuzluğa yenilmek üzereydiler… Meryem, çocuklarımızın konforu için sürekli gereksinimlerimizi yeniden göden geçiriyordu.



Bürokratik apoletlerin altında bambaşka bir” Meryem” çıkmıştı. Doğayla bütünleşmek onu da başka bir tel ipekle örtmüştü sanki.




Paketler hazırlanıyor – Fotoğraf : Faika Berat Pehlivan


Bu güzel yöresel tatlardan sonra, Kale’nin içine yerleşen DASK üyelerine ertesi güne kadar veda etmek üzere uğradık… Kalenin içinde restore edilen yeni bina, bürokratik işlemlerin merkeziydi… Yarışmanın tüm gereksinimleri buradan hazırlanıyordu… Burada birileri, bilgisayar başında fotoğraflara bakıyor, birileri kağıtları yazıyor, birileri Dağpazarı köyü çocukları için çantaları dikerek hazırlıyor, birileri afişleri paketliyor, birileri yarışma kurallarını anlatıyor, birileri de yüz tane fotoğraf makinesiyle uğraşıyor… Bir koşturmaca bir hengame!




Kayıt Bürosu – Fotoğraf Faika Berat Pehlivan

Yol yorgunluğuyla ne olup bittiğini anlamadan kendimizi yatakta bulduk. Bartu, Damla ve ben aynı odada kaldık. Meryem’de yan odayı Ahmet’le kendisi için aldı. Sonunda derin uykular saati… Sabahın ilk ışıklarıyla uyandık. Saat 6′ yı gösterirken horoz ötüşleri, kuş cıvıltıları, pırıl pırıl bir gökyüzü. Roman mübarek !Bahara, Akdeniz Bölgesi’ nde ”merhaba” demek var mı diyoruz.? Derken ”tak tak tak” bir kapı vurulması. Bu da nesi diye düşünüyoruz? Duygu ve annesi Nevin çıkageldi. Uyku sersemi merhabalaşıyoruz. İlk duraktan, Mut Kalesi ‘nden sonra bulabilmişler burayı. Yani yerleşim yerimiz ”Huzur Evi’ni.. Onları da karşıdaki odaya yerleştiriyorlar.



Banyo faslından sonra, devasa kafeteryada hepimiz sabah kahvaltısı için buluşuyoruz. Banyo yapmamız bir olay! Herkes sırayla birbirini bekliyor! Hazırlanan yerini diğerine devrediyor. Havlular, şampuanlar, saç kremleri, duş jelleri, çamaşır suları, diş macunları gani! Hakikaten görülmeye değer fasıllar! Toplam yed kişi olduk. Şen şakrak; şehir gürültüsünden, televizyondan, gazetelerden uzak, ilk güne başlıyoruz. Yüzlerde aydınlık gülümsemeler sanki güneşi gölgeliyor.




Lale Sarısoy, Meryem Şahin – Fotoğraf : Duygu Yiğit

Kahvaltıdan sonra, Hititler zamanında kurulduğu bilinen Akdeniz ve Anadolu uygarlığının bütün izlerini taşıdığı söylenen Mut’u keşfe çıkıyoruz. Bu kez Sevgili Doblo’ muzu reddedip köy yolundan kaleye ulaşmayı hedefliyoruz.




Yürüyüş – Fotoğraf : Bartu Güven

Çocuklar yayan gideceğimizi duyunca homurdansalarda, etrafın cazibesine kapılmakta gecikmediler. Yolumuz üstündeki ilk parkta pillerini takıp fotoğraf makinelerini hazır ediyoruz. Herkes makinesini boynuna asıyor. Bitkileri, yöresel giyimli anaları, kelebekleri, horozları, kuşları, taşları, gördükleri her şeyi çekmeye başladılar. ‘Detay’ , ‘bekleme’, ‘net görme’ gibi ayrıntıları unuttular. Değişik mekanların gizemine kapıldılar.




Papatya – Fotoğraf : Ahmet Kalyon

Nane kokuları, güllerin envai çeşit karışımları arasından yürüyerek kaleye tırmandığımız yokuşa geldik. Bugün onlar için çok özel bir gün, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Kaleye geldiğimizde çocuklarımız öncelikle diğer çocukların, sonra büyüklerin bayramını kutladılar. Orada Berat Hoca da bize katıldı. Çocuklar onun eşliğinde Kale’ nin etrafında çekimlerine devam ettiler.




TV – Fotoğraf : Bartu Güven

‘Detay çekim’, ‘uzak çekim’, ‘yakın çekim’, ‘makineyi tutma’, ‘ekranda net görme’, ‘çekmeden önce karedeki objelerin net olarak algılandığından emin olma ‘gibi kavramlar bir kez daha Berat Hoca tarafından çocuklara açıklandı. Bıkmadan usanmadan yarışmayı ve kurallarını tekrar tekrar çocuklara aktarıyordu Berat Hoca. Bir evin penceresini görüntülerken dakikalarca orda kalıyorduk. Taş duvarlarda çıtalarla örülü, dantelli, menekşe saksılı, küçük pencerecikler…




Balonlar – Fotoğraf : Bartu Güven

Mut meydanına vardığımızda ”Yörük Çadırı” bizi karşıladı. Kök boyası kullanılarak dokunan kilimlerle bezeli sedirler… Ve tabi ki yörük ayranı yapan yöresel giysili kadınlar. Ard arda yapılan çekimler… Ahmet, Bartu, Damla ve Duygu dört bir yana dağıldılar. Aslan figürleri, çeşmeleri, çadırlar, Mut halkı, simit satıcıları, baloncular, folklor oyuncuları hep objektiflere takıldı. Tam bir bayram havası yaşıyorduk, Duygu tüm fiziksel potansiyelini canla başla kullanıyordu. Annesi Nevin Hanım da sürekli Duygu’ nun kolunda desteği hiç bir zaman esirgemedi. Onun işi hepimizden zor. Hem kendini hem Duygu’ yu engebeli yollarda bıkmadan usanmadan korudu.




Park 1 – Fotoğraf : Duygu Yiğit

Etraftaki onca çekebilecek materyale rağmen, Meryem, sürekli çocukların objektiflerine takılıyordu. İçlerindeki sevgi ufacık bir ekranda düğümlenip, yol olup çıkıyordu sanki. İşte bu noktada hem otorite hem sevgi nasıl olur anlıyorsunuz. Özel Eğitim uzamanı, müdür, koordinatör, gönül annesi, abla, psikolog vasıflı insan ne derseniz deyin, Meryem’ in çocuklarımızla ilişkisi inanılmaz farklı bir boyut! Bilmem açıklayabiliyor muyum ?




Park 2 – Fotoğraf : Damla Kocaman

Çadırların içine kurulan saçlarda gözlemeler pişiyor, ayranlar çalkalanıyor. Bizimkilerde lop lop gözlemeleri götürüyorlar. Köy ununun beyaz undan farkını anlatıyoruz çocuklara. Çünkü yediklerinin ayırtındalar. Çaylarımızı yudumlarken, atölyemiz üyeleri fotoğraf canavarları, yöre halkıyla kaynaşmakta. Portre çalışıyorlar. Elleri kınalı analar, fötr şapkalı beyler karelerine giriyor. Doyamıyorlar çekmeye o sıcağa rağmen.




Park 3 – Fotoğraf : Bartu Güven

Burada artık Berat Hoca’yla vedalaşıyoruz. Çünkü o jüride görevli, onların çalışma alanları ve grupları farklı. Damla, Duygu, Ahmet, Bartu ”Çocuk Doğay ” da çalışacağı için bizim de ekip başımızla tanışmamız gerekiyor. Yeniden kaledeki toplanma merkezine doğru yürüyüşe geçiyoruz. Tırmanıyoruz demek daha doğru! Duygu`daki azim ve gayret bizi yeniden şaşırtıyor. Fotoğraf sevdasıyla ne yollar tepiyor bir bilseniz!




Funda Gönendik – Fotoğraf : Faika Berat Pehlivan

Berat Hoca, bizi ekip başımızla tanıştırıyor ayrılmadan önce. Kırmızı bandanası, yanık teniyle Funda Gönendik… Buram buram Anadolu kokan bir kız. Çocuklar, telaşla ve heyecanla Funda’nın etrafını sarıyorlar. ”Nereye gideceğiz?”, ”Ne zaman gideceğiz?”, ”Yarışma hangi gün?”, ”kim birinci olacak?”, yeniden sorular sorular. Funda başına geleceklerden habersiz, bizimkiler mutlu! Kendilerine bir ”ekip başı” buldukları için. Uzun süre soruların ardı arkası kesilmedi. Funda da, bize 3 gün boyunca yapacaklarımızı ayrıntılarıyla anlattı.




Merve San, Ahmet Kalyon kayıt sırasında – Fotoğraf : Bartu Güven

23 Nisan aynı zamanda çocukların yarışmaya kayıt günüydü. Merkez karargahı da kale içine kurulan başvuru masalarında, Dask Doğay’ ın genç gönülleriyle ilk defa karşılaştık. Öyle birisi vardı ki, sevgili Merve… Bu genç ”Merve”… Bir özel insan. Dağarcığımıza onun gibi birisi kattığımız için mutluyuz ve hep öle kalacağımızdan eminiz. Kara gözlü Merve’ miz, yarışma kayıt masalarının başında bitmez tükenmez bir enerjiyle can siperane çalışıyordu. Sanki daha önce bir yerlerde bir şeyler paylaşmışız gibi onunla. Mervecik ilk nasibini benden aldı… Aşırı sıcağın etkisiyle bir an önce işimizi bitirmek amaçlı hareket ediyoruz hepimiz. Yarışma formlarını doldurmamız gerekiyor. Çocuklara bire bir soru sorulup, onların yanıtlarıyla formlarını doldurmamız gerekiyor. Çocuklara bire bir soru sorulup, onların yanıtlarıyla formların doldurulmasını istiyorum. Amacım atölyemizi olaya karmak. Nereden bilirdim ki velilerin doldurması gereken bir sürü yer olduğunu… Ben diyorum ki ‘vay neden çocuklara sormuyorsunuz?’ falan filan… Detayları bilmeden gazel oluyorum, derdimi anlatmak için Merve ve diğer yetkiliye… Uzun bir gecikmeden sonra, bulabildiğimiz ilk gölgelikte formlarımızı dolduruyoruz. Velilerin onayı gerekiyor, çocuklarının yarışmaya katılması için. Bu noktada Dask Dogay’ ın avukatlarına şapka çıkarıyoruz!




Duygu Yiğit ve Annesi – Fotoğraf : Tuğba Şenocak

Canavar dörtlünün gözleri ışıdı, yarışma süresince taşıyacakları kimlikleri boyunlarına asınca. Damla, Duygu, Ahmet ve Bartu, Dask üyelerinin hediyelerinden oldukça memnun kaldılar. Boyalar, defterler, kalemler… Bir çocuk için en gerekli malzeme, olmazsa olmaz koşulumuz kırtasiye setleri. Malzeme olmayınca ne yaptırabilirsiniz ki çocuklara? Biz bunu kendi okulumuzda çok sık yaşıyoruz. Nereden ne malzeme alırsak, ”atık” olarak görülen nesneyi dahi etkinliklerimizde değerlendiriyoruz. Eğitimlerinin bir parçası olarak. Bu arada vurgulamak isterim ki, Meryem` in, Ankara Gölbaşı ‘nda, Ziçev’ deki odası bu konuda bir gizli hazinedir. Her zaman dolabında öğrencilerine verecek bir şeyleri vardır. Merve ve diğer gençler, kayıtlarını tamamladığında birbirimize biraz daha yaklaştık. Biz, sürekli bizimle ilgilenilsin istiyorduk. Ama onca insanın gereksinimlerini karşılamak hiç de kolay değildi. Tüm örgüt koşuştururken, biz şaşkın gözlerle onları izliyorduk.




Kebapçı – Fotoğraf : Bartu Güven

Çocuklarımızın karnı acıkmıştı. Tespit ettiğimiz ihtiyaçlarımızı gidermek için kaleden aşağıya yeniden yürüyüşe geçtik. ”Yürümek” artık günlük yaşamımızın bir parçası olmuştu. Bundan mutluyduk. Önce ”kebap” dedi çocuklar. Mut’ un en iyi lokantası olan Deveci’ ye kurulduk. Yanımızda bir kasayla gezmek çok hoştu. Meryem, her zaman olduğu gibi gelir-gider hesabını yapıyor bizi en iyi yerlere götürüyordu. Yolculuk için ödediğimiz bedelleri günlere bölmüştü. O günkü istihkakımız neyse ona harcıyorduk. Deveci çalışanları her ne kadar bizi doyuramayacaklarını düşünseler de sonunda siparişlerimize son noktayı koyduk. Adana kebaplar ve künefeler, Akdeniz Bölgesi’ne özgü yöresel tatlar. Ama içimize sinmeyen şey, Berat Hoca’nın bizimle olmamasıydı. Ahhh bu jüri görevi! Çocuklar mutluluklarını sürekli onunla paylaşmak istiyordu.




Alışveriş sonrası – Fotoğraf : Bartu Güven

Karnımız doyduktan sonra, markete doğru yeniden yürüyüşe geçtik. Yediklerimizi hazmetmek ne mümkün! Olmazsa olmaz aracımız çamaşır suyu, Bartu’ nun çubuk krakerleri, Damla’ yla Meryem’ in Dove sabunları, Ahmet’ in içecekleri, var olasıca pet sularımız… İşte tüm market alışverişimiz! Kasaya geldiğimizde Bartu, demez mi ki ” Lale teyze bana bırak, ben erkeğinizim, ben taşıyacağım” diye. Al da bozdur misali. Nasıl çocuk bu ”casper”imiz. Sorumluluk sahibi canavarımız. İşimiz bittikten sonra taksimizi çağırıyoruz. Doblo’ nun her bir köşesine doluşuyoruz. Gecenin bir vakti Huzur Evi’ ne giriyoruz. Bizi ancak balkonlar paklıyor… Bartu ile Ahmet balkon sefası yaparken biz duşa giriyoruz sırayla hazırlanıyoruz yine. Bir koşuşturma ki sormayın gitsin. Yarın 24 Nisan, bizim serbest genel çekim günümüz. İlk defa göreceğimiz yerleri düşünerek uykuya dalıyoruz. Öylesine alıştım ki Bartu’ya… bir elim Damla` da bir elim Bartu` da.




Kasa

Sabahın ilk ışıklarıyla kalkıyoruz. Kuş cıvıltıları, horoz ötüşleri şehir gürültüsünden uzak sakin, huzurlu, dingin bir günün habercisi… Huzur Evi’ nde bizim gibi yarışma için Tebriz’ den gelen İranlı fotoğrafçılarla tanışıyoruz. Kırk altı saat yol katetmişler Dask Dogay için. İnanamıyoruz! Onlar soyut çalışıyorlar. Soyut ne mi? Biz de sonradan öğrendik, ama iyi öğrendik! Görüntülerin bir şekilde deforme olmuş halleriyle yansıması gibi. Değişik bir fotoğrafçılık çalışması. Meğer bizim atölye çocukları, Ankara’da sirke gittiklerinde orada çektikleri karelerde bunu öğrenmişler. Orijinal bir teknik, nesneyi aslından kopararak farklı bir boyuta oturtmak.




Sabah kahvaltısı ve İranlılar – Fotoğraf : Damla Kocaman

Ekibimiz huzur evinden kaleye doğru yürüyüşe geçtiğinde ilçenin tüm farklılıklarını çekiyorlar. Bu kimi zaman bir bitki, kimi zaman bir hayvan, kimi zaman da yöre halkının tanınmış simalar oluyor.




Doğum günü

Bugün karnımızı Mut’ taki bir dershanenin kermesinde doyuruyoruz. Bir yandan da gülüyoruz Meryem ile, ”kermesler peşimizi bırakmıyor” diye. Çünkü bu etkinlikler bizim ZİÇEV’ in yegane geçim kaynaklarından.. Doğal olarak biz de onlara katkı sağlamak istiyoruz, kermes kolunun yaptığı el sanatlarından satın alıyoruz. Damla çok seviyor el emeği göz nuru lifleri ve ”her daim aç” çocuklarımızı, buradaki kahvaltıya götürüyoruz. Zeytinyağlı dolmalar, gözlemeler, su börekleri, özel köy peynirleri… Ve tabiki benim iki gün önceki doğum günüm için pasta! Böyle bir pastayı burada bulduğumuz için de kendimizi çok şanslı hissediyoruz. Beyaz kremalı üstü çileklerle örtülü muhteşem bir şey! ”Şükür” diyorum, ekibime ikram edecek bir pastam oldu. Mutluyum beni anlayan insanlarla lokmalarımı paylaşmaktan.




Pasta – Fotoğraf : Duygu Yiğit

Damla, Duygu, Ahmet, Bartu sürekli fotoğraf çekiyorlar her anımızı yakalıyorlar. Merkez karargaha geldiğimizde Dask üyelerinin o koşuşturmalı haline artık alıştığımızı düşünüyorum. Kalenin kaldırımlarına çöküyoruz. Meryem’ le ben çok çabuk pes ediyoruz. Ama bizim minnoşlar enerjik… Funda’yı yakalıyorlar, Funda çalışmakta sınır tanımıyor; hiç uyumuyorlar Dask üyeleri! Akşamları Karaekşi kamp yerinde çadırda kalıyorlar. Biz daha Konforluyuz ama bu onların yaşam tarzı! Ekip başımız Funda’ yı Damla eteklerinden çekiştiriyor! Sorularıyla kuşatıyor dört bir yanı: ‘Ne zaman yola çıkacağız?’ , ”Nereye gideceğiz?” ”Hangi araba bizi götürecek?”, ”Şoför kim?”, ”Sen gelecek misin?” ”Asansör var mı?”, ”Gideceğimiz yer kaçıncı kat?”, ”Su var mı?”, ”Nasıl döneceğiz?”, Neden sonra biraz daha beklememiz gerektiğini anlıyoruz. İlk öğrenebildiğimiz, açık alanda serbest genel çekim yapacağımız; Mut’un çevresini tanıyacağız. Bu arada, organizasyon komitesi başkanı Malik Bakır, çocuklarımıza sürekli, günlerini nasıl geçirdiklerini, bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını soruyor. Bizi Irmak’ la tanıştırıyor. Irmak da çocuk Dogay yarışmacısı, Malik Bakır’ ın kızı. ”Dev Niko”nuyla top gibi oynuyor. Muhteşem kareleri, en önemlisi azmi var diye düşünüyoruz. Bizim çocuklarımızdan Damla ile ilişki kurmayı deniyor Irmak. Damla ilk anda soğuk tepkiler verse de zamanla ısınıyor araları. Hele ki yarışma gününde bir kaynaşmadır gidecek; özel eğitim çocuklarıyla diğer çocukların ilişkilerinde. Ayrım gözetilmeksizin yapılan bu organizasyon bizi fazlasıyla sevindiriyor…




Dağ pazarı köyü – Fotoğraf : Tuğba Şenocak

Saat 10:45′ deki arabaya bineceğimiz söylendiği için bekliyoruz. Bizde bir heves bir heves sormayın gitsin. O sıcakta ilk gelen otobüse çocuklarımızla yerleştik. Sorduk soruşturduk bu araç değil dediler kim dediyse! Ya açıkta kalırsak! Az sonra Funda’ nın telefonuyla bir yanlışlıklar silsilesi içinde olduğumuzu anlıyoruz. Yanlış yol, yanlış araba, yanlış çekim arkadaşları… Bize özel araç gelecek, biz yola onunla devam edeceğiz. Diğer yabancı yarışmacılarla birlikte ilk gölgelik yerde durduk. Yeni aracımızı beklemeye koyulduk. Sağ olsunlar onlar da bizi yalnız bırakmadılar.




Kovalar – Fotoğraf: Damla Kocaman

Tabiki çocuklarımız köy yerinde çekime koyuldular hemen. Damla’nın gözüne ağaca asılı kovalar takıldı. Kovanın sapının oluşturduğu kavisten doğayı ve çocukları avladı… Ahmet ineklerin peşinden gitti… Duygu köy çocuklarını görüntüledi. Bartu da bizi! Mut Belediye’ sinin sağladığı aracı bize gönderen Funda, merkez karargahımız Kale İçi’ nde rahat bir soluk alırken biz de yola koyulduk yeniden. Aklımız içemediğimiz ayranlarda kaldı. Kuru kuru yutkunmaktayız hepimiz. Kısacık konakladığımız yerde, köy anaları ayran yapmaya koştular hemen. Ama bizim araç on dakika içinde gelince ikramlarını bırakmak zorunda kaldılar, biz de içmiş kadar olduk. Funda’ nın bizim için seçtiği araç kamyonetti. Bu yollar için ideal. Sanki bize özel dizayn edilmişti. Neden sonra kavuştuğumuz konfor ne diyeyim daha.




Balıklar – Fotoğraf : Ahmet Kalyon

İlk durak ”Karaekşi ”piknik yeri. Burası aynı zamanda Dask üyelerinin ve jürimizin kamp yeri. Karaekşi’ nin bir başka özelliği de balıkları. Onlarca çadır, piknik masaları, balıklar, ormanlık alan… Huzur, büyük şehrin keşmekeşinden uzakta bir varlık noktası.




Parkta kayan çocuklar – Fotoğraf : Damla Kocaman

Meryem’i güzelce bir gölgeliğe konuşlandırırken, Nevin’le ben çocukları piknik alanına fotoğraflamaya götürüyoruz. Kermesten aldığımız yolluklar, balıklara kısmetmiş. Çocuklar görüntüleri avlasın diye tüm nevaleyi balıklara atıyoruz! Nitekim, Damlacık burada yeşilliklerle bezeli soyutluklar yakalamış… Tek ihtiyacımız bol bol su içmek! Sıcağa ancak dayanırken ormanın serinliği bize ilaç gibi geliyor. Çocukları güneşten korumak için sürekli krem sürüyoruz. Canım Meryem’ in yüksek faktörlü koruma kremleri… Ve tabiiki yine olmazsa olmaz şapkalarımız. Burada yarışmaya çeşitli dallarda katılan yetişkinlerle karşılaşıyoruz. Onlar da çiçekleri, böcekleri, balıkları yakın çekimle çalışıyorlar.




Öğretmen – Fotoğraf : Duygu Yiğit

Piknik alanından 23 Nisan tatilinden yararlanarak buraya gelmiş okullarla karşılaşıyoruz; Silifke Gazipaşa İlköğretim Okulu. Vur patlasın çal oynasın… Orglarıyla gelmişler, doğanın sessizliğine inat! Çocuklarını eğlendirmek için türlü kılıklara giriyor öğretmenleri. Kısa sürede kaynaştık. İki göbek attırıyoruz hepimiz! Ruhlarımız coşkulu! Çay molası veriyoruz. Kamp havasını soluyoruz burada.




Çadırlar – Fotoğraf : Damla Kocaman

DASK üyelerinin çadırlarını görüntülüyorlar çocuklarımız. Doğallık… Doğallık… Doğallık… ortamı çocuklarımıza hissettirmeye çalışıyoruz. Onlar da gördüklerini özümseme çabası içindeler. Bir de baktık ki Ahmet, fotoğraf makinesini bırakmış mikrofonu kapmış Karaekşi’ nin orta yerinde şakıyor! ‘Urfa’ nın Etrafı Dumanlı Dağlar”.




Ahmet şarki söylerken – Fotoğraf : Duygu Yiğit

Daha gezecek çok yer var bugün, istemeye istemeye ayrılıyoruz. Bir yürek de buraya bırakıyoruz. Tahta piknik masallarını üzerine özgürlüklerimizi yatırıyoruz… Kim bilir belki bu ekibin ruhu yine bir gün buradan yükselir! Meryem, Nevin, Lale (ben), Damla, Bartu, Duygu, Ahmet; farklı dünyalardan yedi birey, bir ortak amaç, ”görüntü avcılığı” için kenetlendik.




Kozlar Yaylası – Fotoğraf : Ahmet Kalyon

İkinci durak, ”Kozlar Yaylası”. Yaz aylarında ilçe halkının göç ettiği bir yayla burası. Yine yükseklerdeyiz. Buranın denizden yüksekliği 1300 m. Doğal güzelliği anlatılamaz. Panoramik bir manzarayla aşağımızdaki kamyonları çekiyor çocuklar. Taşlarla örülü ufak tefek yayla evleri de atölyemiz üyelerinin çekim alanında… Çocuklar gözetimimizde çekimdeler!




Alahan Manastırı 1 – Fotoğraf : Duygu Yiğit

Üçüncü durak, ”Apadnos” adıyla anılan Alahan Manastırı. Uzun bir tırmanma şeridiyle varıyoruz oraya. Her bir kaviste Damla, çığlık çığlığa haykırıyor: ”Düştük! Düşüyoruz!” diye. Arabamızın düşmeyeceğini açıklamakta hayli zorlanıyoruz. Dağ yolları, pırıl pırıl bir güneş, uçsuz bucaksız masmavi gökyüzü, alabildiğine özgürlük… Kapısı çalınmadık bir dünya atölye çocuklarımız için. Meryem, bunun çocuklarımız için yeni ve unutulmaz bir deneyim olacağını sık sık vurguluyor. Düşünebiliyor musunuz? Çocuklarımız böyle bir havayı solurken neler çekmediler neler…




Alahan Manastırı 2 – Fotoğraf : Ahmet Kalyon

Alahan Manastırı Mut-Karaman yolunun yirminci kilometresinde. Anayoldan sonra 3 km‘ lik bir yol daha kat ediliyor buraya varmak için. 1000-1200 m yükseklikte olan bu manastır, Orta Toroslar’ da. Göksu Vadisi’ne bakan dik bir yamaçta. Akdeniz Bölgesi, bitki örtüsü, dağlarla örülü coğrafi konumu, masmavi gökyüzü, pırıl pırıl güneşiyle inanılmaz tarihi dokusuyla adeta bir mucize gibi. Bu dokunun aracığından buracığından çıkmış binbir türlü çiçek… Güzellikler, güzellikler… Geçmişi yudum içmiş sanki.




Duygu ve annesi – Fotoğraf : Bartu Güven

M.S 440-442 yıllarında yapıldığı tahmin edilen Manastır’ da, kayalara oyulmuş odacıklar ve kral mezarları var. Bu antik yapının Ayasofya Müzesi ile ortak mimari özellikler taşıdığı söyleniyor. Kiliselerin süslemelerindeki usta taş oymacılığı ekimizi büyülüyor. Ana mekana geçit veren atkı muhteşem bir yapı… Gökleri delen dağlarla bezeli bu mekanda hepimiz dağıldık. Her birimiz ayrı bir güzelliğe yakalamak peşindeyiz. Dağ, taş, tepe, ova, bayır dinlemeden yürümekte çocuklarımız. En ufak bir ”of pof”sesi yok. Biz de şaşkınız. Hele ki Duygu, annesinin kolundan azimle, inatla tırmanıyor da tırmanıyor. Tek bir fotoğraf karesi uğruna…




Meryem Hoca fobisini yeniyor – Fotoğraf : Bartu Güven

Bulunduğumuz noktada bir mucize daha oldu! Meryem ”he men” gibi kollarını yukarıya kaldırarak dağlara ve sonsuz uçurumlara karşı olan yükseklik korkusunu yendi. Ekipçe çok seviniyoruz. İnsanların bu yükseklikte, nasıl yaşadıklarını düşünüyoruz. Penceremsi antik yapıların ardındaki panoramik manzaraları da yakalıyorlar canavarlar. İnanılmaz durgun; yaşamı buraya hapsetmiş bir manastır ruhu… Yaşamak gerek diyoruz bu noktada. Denizden gelenlere karşı, kendilerini korumaya aldıklarını saptıyoruz. Meryem’in bu konudaki fikirlerini hepimiz yürekten paylaşıyoruz.




Alahan Manastırı 3 – Fotoğraf : Damla Kocaman

Manastırın taşlarına oturup az soluklanıyoruz kubbelerin altında. Etrafımız yemyeşil, tarifsiz güzellikteki tarihi dokular olağanüstü mozaiklerle bezeli. Gözlerimizi alamıyoruz buralardan! Dönüş yolundan arabamıza kadar bayır aşağı yürüyoruz. Çocuklardan yine ”çıt’ yok. Tarihin sihrinin ruhlarına değdiğini düşünüyoruz. Yeniden otoyola çıktığımızda, Bartu ve Ahmet dikiz aynalarından sürekli kendi siluetlerini çalmışlar. Ama çok değişik çekimler yapmışlar. İzlerken biz bile inanamadık. Artık her anımız ”fotoğraf” dolu!





Alahan Manastırı 4


Yandık bittik kül olduk, susadık derken az gittik uz gittik; Şoförümüz bizi ”Kırpınar” a getirdi. Burası bugünkü dördüncü durak. Etrafımızdaki köylere içme ve sulama suyu sağlıyor bu kaynak. Bol bol su içip, serinliyoruz. Eller, ayaklar, başlar yıkanıyor. Bizimkiler burada da çekimdeler yine. Dönme zamanı geldiğinde, fotoğraf kartlarını boşaltmamız gerek diye düşünüyoruz. Merkez karargahta, çocuklar tüm karelerini CD’ lere aktarmalıyız. Yarışma kuralları gereği, yarın için tek bir kare bile çekmeden makinelerine tarih ve zaman ayarı yaptırmaları isteniyor. Bu arada Berat Hoca, bizi sürekli telefonla takip ediyor neredeyiz, ne yapıyoruz diye. Hepimiz onu çoook özledik! Kale içine vardığımızda bu kez, Gül Bakır bizi karşılıyor. Tek tek kendimizi tanıtıyoruz. Gül, aslında bir doktor. Bu arada bu kimliğinden sıyrılmış bir gönüllü Dask üyesi. Neden sonra Irmak’ ın annesi olduğunu öğreniyoruz. O da bizimle canı yürekten ilgileniyor. Ne diyelim; bu durumdan çok mutluyuz.




Kartlar teslim edilirken – Fotoğraf : Tuğba Şenocak

Genç Dask üyelerinden bir delikanlı makinelerimizi teslim alıyor. Gül ile beraber bilgisayarın başına geçip kartları aktarmaya başlıyorlar. Bu noktada ben titizim, çocukların fotoğraf makinelerine tek tek isim yazıyorum. Ekibim benimle dalga geçiyor! Ama çekimleri o kadar muhteşem ki karışsın istemiyorum. İşlemler tamamlanana kadar Kale’ deki lokantamıza çıkıyoruz. Ayaklarımızda derman kalmadı. Çocuklara hafif bir şeyler yedirmek istiyoruz. Bu amaçla ”menemen” yaptırıyoruz. Bol salata, yeşillik, rokalar… Gönlümüzce besleniyoruz. Yine kuşbakışı Mut’ a karşı olağanüstü bir manzarayla güneşi batırıyoruz. Makinelerimizi karargahtan teslim aldıktan sonra doblomuzla Huzur Evi’ ne dönüyoruz. Hemen sırayla duşa girip kendimizi yatağa atıyoruz. Gözler kapanmadan Ankara’daki ailelerimizi arıyoruz. ”Ankara” bir uzak kavram o gece bize. Yöreyle o kadar örtüştük ki aklımıza bile gelmiyor ”şehir”… Bartu annesiyle özlem giderirken, Damla abisini, Ahmet ablasını arıyor. Meryem de tabiiki okulunu arıyor. Bürokrasinin çarkları adım adım peşinde. Laptopuyla akşamları odasında harıl harıl çalışıyor. Bu arada ZİÇEV’ den bizi arayan iki kişi var; Meral Gümüş ve Müge Konor. Aranmanın güzel olduğunu düşünüyoruz ekipce. Duygu da İstanbul’ daki abisine an be an ne yaptığımızı anlatıyor.




Kahvaltı ve yine İranlılar – Fotoğraf : Damla Kocaman

Yatağa girdiğimizde ertesi günkü yarışma için erken kalkmayı planlıyoruz. Çocuklarla son bir kez yarışma kurallarını tekrarlıyoruz… Çekimleri, makine ayarlarını konuşarak uykuya dalıyoruz. Sabah kalkar kalkmaz yüzler yıkanıyor, ayılıyoruz! Bartu ve Damla` ya yarışma tişörtlerini giydirerek özel kimliklerini boyunlarına asıyorum. Tişörtlerindeki figür çok çekici; fotoğraf çeken bir çocuk. Ahmet`i de Meryem hazırlıyor. Duygu ise yine annesinin koruyucu kanatları altında. Kahvaltı faslında yine İranlılarla beraberiz. Bu kez kahvaltıya bal, köy kokulu domates, biber de ekliyoruz. Yorucu, telaşlı, heyecanlı, zevkli bir güne çocukları hazırlamak için ne gerekirse yapıyoruz. Son kontroller yapıldıktan sonra (cep telefonları, şapkalar, fotoğraf kartları, güneş kremleri, pet şişe sular, meyveler, bisküvitler…) bu kez bize yollanan özel araçla Kale İçi’ ne geliyoruz.




Damla Kocaman yarışma heyecanı

Buradan bizi yarışma için seçilen bölgeye götürecek mini otobüse aktarılıyoruz. Şükür ki bu otobüste Merve bizimle. Bu işe en çok Ahmet ve Bartu seviniyorlar. Yine yollara düşüyoruz. Bu kez bir farkla, diğer yarışmacı çocuklarla beraber. Otobüste onlar bizi biz onları tanımaya çalışıyoruz. Artık alıştıklarını düşünüyoruz atölyemize, özel eğitim çocuklarına.




Merve SanFotoğraf : Bartu Güven

Yarışma için seçilen yer Mut’un Dağpazarı Köyü, burası ilçenin 35 km kuzey batısında. Çok şirin ufacık bir yerleşim yeri. Buraya ulaşmadan önce Merve rehberimiz oluyor. Bize ve diğer yarışmacılara çevre hakkında bildiklerini aktarıyor. Özellikle kanyonlara dikkat çekiyor. En vurucu yer ”Kestel kanyonu” burası yaban keçilerinin yaşadığı özellikle korunduğu bir mekan. Kanyonun uzunluğu 5 km‘ yi buluyor. Sarp kayalıklarla heybetli görünümüyle anlatılan kanyon bizi gerçekten büyülüyor.




Makineler ayarlanıyor – Fotoğraf : Duygu Yiğit


Köy meydanına geldiğimizde otobüslerden iniyoruz. Ekip başımız Funda’ da arkadan jiple bize yetişiyor. Meydanda 50 kadar köy çocuğu bizi karşılıyor. Kavurucu bir sıcak var,yanıyoruz. Susuyoruz… Yarışma organizasyonu gereği köy çocuklarının yarışmaya katılım belgeleri velilere dağıtılıyor imzalar için. Biz de bekliyoruz. her güzelliğin bir bedeli var. Organizasyonda çalışmadığımız için geçen zaman bizi zorluyor. Ama köy çocuklarına dağıtılan fotoğraf makinelerini gördükçe mutlu oluyoruz. Çocukların yüz ifadeleri hayli şaşırtıcı, böyle bir olayın gerçekleştiğine inanamıyorlar. Çantalar, şapkalar, tişörtler, fotoğraf makineleri, armağanlar… Özellikle çantalara vuruluyoruz hepimiz… Dask üyeleri köy çocukları için özellikle dikmişler. Ellerine yüreklerine sağlık… Yarışma katılım formları, imzalar, makinelerin teslimi, filmlerin teslimi ile örülü saatler… Sıcaktan korunma önlemlerine rağmen bunalıyoruz! Ağaç altlarına sığınıyoruz.Tüm işlemler tamamlandıktan sonra gruplara ayrılıyoruz. Bizim grubumuzun adı ‘Fundalar’… Irmak da bize dahil. Çocuklar özellikle Damla buna çok seviniyoruz. Özel eğitim çocukları diğer çocuklarla iç içe. Bu görüntü inanılmaz!




Fundalar ekibi – Fotoğraf : Duygu Yiğit

”Çekebilirsiniz” anonsu geldiğinde başlıyoruz köy yollarında etrafı gezmeye. Çocuklarımızın yanındayız ama karışmıyoruz onlara. Özgürce gözlerine kestirdikleri yerleri çekiyorlar. Tüm ekip, Funda’ ya sorular yöneltiyor. Onun gözleri yorgun yorgun bakıyor ama tek bir çocuğu bile yanıtsız bırakmıyor. Çekimler ders şeklinde geçiyor. Özellikle makineyle yeni tanışan çocuklar, heyecan içinde hızla öğreniyorlar. Çekilen kareler, Funda tarafından titizlikle kontrol edilerek, daha iyiye yönelme yolunda yeni tiyolarla zenginleşiyor. Burada Meryem’le Berat hocayı düşünüyoruz.



Tabiki yanımızda olamayan, hiç bir zaman bizden desteğini esirgemeyen,” görünmez güçlerimiz e-magazin Fotoritim dergisi, Eğitmenleri Sabire Tırpan, Mehmet Oğuz, Ayşe Saray ve Suderin Murat’ı da anmadan geçemiyoruz. Atölyemiz çocuklarının bu hallerini görseler diye iç geçiriyoruz… Çocuklarımız dağ, ova, bayır gezerek çekim yapıyorlar! Bugünlere geleceğimizi burada olacağımızı kim düşüne bilirdi ki! İşte buradayız biz aradayız! (Bizi buraya taşıyan yüreklere bir kez daha minnetle şükranlarımızı iletiyoruz.) Meryem çok haklıydı. Dask üyelerinin, özellikle Funda’ nın, Berat Hocanın çocuklarımızı ayrı bir kategoriye koymadan diğer çocuklarla kaynaştırması yerinde bir karardı. Bir kez daha sağolun sağolun…




Ahmet Kalyon “Bahar dalı” – Yarışma Fotoğrafı – Sergileme

Köyde ilk objektiflere takılanlar; köy kadınları, tarlalar, otantik kapılar, kışa yakacak olarak hazırlanan odunlar, kümesler, kavak ağaçları oldu. Hele ki Fundalar gurubunun en cazibeli modeli olan eşeğin sağını solunu çektiler doya doya… Yörenin önemli bitkilerinden binbir çeşitliğe sahip kaktüsler de kimi zaman Damla’nın tepeden çekimleriyle yakalandı. Tarihi bir köy konağı da ekip başımız Funda’nın çocuklarımıza uzun uzun çekim olanağı tanıdığı unsurlardan biri oldu. ”Dik çalışın” ”Yatay çalışın” ”ışıklara dikkat edin” gibi komutlara artık kulaklarımız alışmıştı.




Damla KocamanArkadaşım eşşek” – Yarışma Fotoğrafı – Sergileme

Güneş kızgındı çocukları korumak gerekiyordu. TRT’den gelen görevli arkadaşların aracıyla Bartu’ yu mola yerine önceden yolladık. Bizlerde biraz daha gayretle, köy muhtarı ve öğretmenleri tarafından organize edilen piknik yerine vardık. Tüm çocuklar Doğay Yarışmacılarını konuk eden köy halkı, bizim için ocak yakmıştı. Saçlarda pişen gözlemeler bir bir sahiplerini buluyordu. Ayranlar, otlu gözlemeler midelere indikten sonra ağaç altlarında serinledik. Herkes kendi gurubuyla oturdu. Funda’ ya oturmak haram ya o da çocuklarımızı ocak başında, aş yapan köy kadınlarının fotoğraflanması için çalıştırdı. Detaylar, çekimler… Çekimler… Piknik yerinden ayrılırken bu kez yürümek yerine sağlanan araçlarla köy meydanına getirildik. Karnımız tok sırtımız pekti. Bize bu organizasyonu yapanlara teşekkür ettik. Ama yolumuz buraya kadar değildi! Bu kez de başladık tam aksi yönde yürümeye. Dağpazarı köyünün tarihi yerleri avlanacaktı. Makineler yeniden boyunlara asıldı, ikamet yeni yarışma bölgesine!




Duygu Yiğit “Kırmızı pabuçlar” – Yarışma Fotoğrafı – Sergileme

Anıtlara doğru yürürken inekler, binbir renkli çiçekler, yeşilin çeşitli tonlarını taşıyan bitkiler, tahtalardan yapılmış merdivenler, sebzeler, meyveler hep çekim alanına girdi. Köyün olmazsa olmaz traktörleri de buradaki dokuyu tamamladılar. Tabanlarımıza karasular indi derken daha Corapissus’ a Dağ Pazarı kilisesine yeni varmıştık… Antik yol üzerindeki bu yapı, kente ayrı bir hava veriyordu. Antik kentte, yaşam ağacının dallarına asılmış çok sayıda hayvan figürleriyle geometrik desenlerle bezenmiş taban mozaikleri vardı. Funda burada detaylı yakın çekim işlerini çocuklarımıza aktardı. Onlar da, bu doğrultuda olabildiğince çalıştılar. Daha sonra panoramik çekimler de buna eklendi.




Bartu Güven “Dağpazarı” – Yarışma Fotoğrafı – Sergileme


Onlarca çocuk, ellerinde makinelerle sağda solda geziyordu. Ekip başları canla başla, bıkmadan usanmadan fotoğrafçılık konusunda bildiklerini öğretiyorlardı. Hepsi de çocukların düzeyine inip onların anladığı dilden konuşmaya çabalıyordu. Bu gönüllü ekip başlarından biri de sarı saçlı, ışıl ışıl gözleriyle Candan’dı… Sorumluluğunu aldığı ekibini kanının son damlasına kadar fotoğrafçılık konusunda bilgilendirdi. Onun gibi yürek bir insanı tanımaktan mutlu olduk. Candan, ”hep bizimle ol e mi”?




Candan Susoy – Fotoğraf Serdar Akyay

Ben, Meryem, Bartu ve Damla sonunda pes ederek, köy meydanına attık kendimizi. ”Su”, ”su” diye inleyerek… Bakkala gitmeyi kabul eden tek kişi Meryem idi. Köy kahvesindeki sandalyeler imdadımıza yetişti. Bir de baktık ki Ahmet de ekibimize katılmış. Ama Duygu’ dan ses yoktu. O, hepimizden dayanıklı çıktı. Ekip başımızla ve grubuyla son anlarını bile yarışma için değerlendirerek bize katıldı. Bizi Mut’a Kale İçi’ ne bırakacak olan otobüslere binmeden fotoğraf kartlarımızı sırayla Funda’ ya teslim ettik. Çocuklarımız ”Dijital Doğay” için yarışacaktı. Filmli makineleriyle çalışan çocukların yaptıklarını teslimleri de hayli yoğun bir işti. Bu arada TRT Haber Anadolu programı da hep bizleydi. Dask üyeleri ve yarışmacılarla röportajlar yaptılar.




Damla Kocaman “tarladan” – Yarışma Fotoğrafı – Sergileme

Mini otobüslerimize bindiğimizde saat 5 ‘i bulmuştu. Tatlı bir yorgunluk vardı herkeste. Kumanyalar dağıtıldı… Ekmekler paylaşıldı. Bartu ve Ahmet otobüsün gözdesiydi. Şarkılar, türküler, oyunlar, Merve’ye sevi gösterileriyle yolu yarıladık. Otobüste gerçek bir duygu ve sevgi seli yaşadık… Huzur Evi’ne geldiğimizde, odalarımıza doluştuk. İlk hedef duşlardı… Toz, toprak, güneş doyurdu bizi. Kafeteryada günün yorumlarıyla geçen mini bir oturumdan sonra yataklara serildik. Derken Berat Hoca, akşam saat 9′ da Kale’de olmamız gerektiğini söylemek için bizi aradı. ZİÇEV’in saydam gösterisi vardı. İnanamadık! Tam bir süprizdi!



Hiç bir güç Meryem’i şuradan şuraya oynatamaz derken, Berat Hoca’ nın hatırı ne büyükmüş ki hepimiz yeniden yollara düştük. Tabi ki, yürekten hissedilen bağlılık ve güvenle. Çocukları biraz uyutup aklayıp paklıyoruz ve akşama ”fişek”gibi hazırlanıyoruz. Yarın, Meryem, Bartu ve Ahmet aramızda olmayacaklar. Ödül gecesi, dört kişi olacağız. O kadar alıştık ki birbirimize, sürekli burada yaşayacağız hissi egemendi benliğimize. Meryem’ in Yalova’da bir seminere katılması gerekiyor okul için. Dobloyu çağırıp, Mut Kalesi’nde bu kez Festival Alanı’na gidiyoruz. Kalenin içerisinde kurulan dev ekran saydam gösteriler için hazırlanmış. Sandalyelerimize oturmadan önce bir yerde Berat Hoca için ayırıyoruz. İyi ki cep telefonları var bizi kavuşturuyor. Çocuklar mutlu… Yarışmayı anlatıp duruyorlar hocalarına. Keşke diğer eğitmenler de aramazda olsaydı demekten kendimizi alamıyoruz. Bugün burada olmamızda emeği geçen herkesi yanımızda istiyoruz! ZİÇEV’i temsilen bir aradayız bu gece.





Malik Bakır, Ahmet KalyonFotoğraf : Candan Susoy

Duygular yoğun… Saydam gösterilerinden, ”Sarı keçeliler” başladığında Ahmet’in gözyaşları sel oluyor… durdurmak ne mümkün. Öyle bir fon müziğiyle bu göçerleri fotoğraflamışlar ki yürekler ayakta. Yıllardır göçüyormuş bu insanlar; çocuklar. Oradan oraya giden soluk yüzler… Bir başka saydam gösteri İranlı sanatçıların, somut olarak o kadar acı çekmişler ki fotoğrafları hep soyut! Tüm kareleri dikkatle izliyoruz çocuklarımızla beraber. Soyut bir canlılık var ekrana yansıyan gösteride. Sanal bir mutluluk yaratılmış gibi bulundukları yerde… Çocuklarla geze geze biz de fotoğraf üstüne ahkam keser olduk!



Derken ZİÇEV Fotoğraf Atölyesi objektiflerinden yansıyan kareler perdede. Bu kez sıra Bartu da ”yüreğim sıkıştı” diyor. Okulunu ve ailesini özledi… Damla’nın ıslak mendilleri imdada yetişiyor. Gecenin özelliğinden mi ne duygular yoğun yine. Meryem gururlu, çocuklarının ürünlerini izlemek ayrı bir onur. İlk günlerde atölyeyi kurarken ne düşündüklerini paylaşıyorlar Berat Hoca’yla. Eee nereden nereye geldik? Biz bile inanmakta zorlanıyoruz. Ben, gözlerim dolu dolu bu ani uzaktaki yakındaki tüm ailem ve dostlarımla yaşamak istiyorum! Keşke ah keşke yanımda olsalar diye iç geçiriyorum. Okulumuzun çocuklarımızla örülü görüntüleri, okulumuzdaki günlük yaşam perdede… Berat Hoca’ yı sahneye çağırıyorlar ve tabi ki ekranda bu güzel kareleri yaratan canavarları da. Biz de adeta sahneye kilitlendik… Meryem, Nevin ve ben. Atölyemizin diğer üyelerini de buraya getirmek isterdik canı gönülden…




ZICEV Fotoğraf Atölyesi sunumu sonrası – Fotoğraf : Baybars Saglamtimur

Bizimkilerle sahneye bir çıktılar pir çıktılar. Aldılar sazı ellerine konuştular da konuştular… Mikrofondan sesleri yükseldikçe, halkla bütünleşmekte, duygularını onlara aktarmakta gecikmediler. Bartu, ‘Casper’ımız bizim! ”Ben yarın Ankara’ ya gidiyorum. AŞTİ’de anneme kavuşacağım. Her şey çok güzeldi. Sizleri çok özleyeceğim. Burada yarışmacı olduğum için mutluyum. Hepinize teşekkür ediyom. Merve’yi de çoook seviyorum” dedi. Son sözleri,”Hoşça kalın” oldu… Damla, sadece annesinin adıyla özdeşleştirdiği ”Laleli Fotoğrafı”, ”Ben çektim” dedi. Çok şaşkındı Sahneden sürekli beni kontrol ediyordu. Anacığı orada mıydı? Berat Hoca ‘nın eteklerine dolanan dört canavar… Sıra bu kez Duygu` da. O da, bulunduğu konum için okuluna, annesine ve hocasına teşekkür etti mikrofonda… Ahmet söz aldığında, ağlamakta konuşmaları takip edemedim tam olarak. Bir şiirler okudu; sevgi, vatan, bayrak, insan vardı içlerinde. Öylesine doğal öylesine duygulu parçalar…



Yollar uzun, Mut’ tan Ankara Aşti’ ye… Sahneden inerken alkış tufanı koptu! Bu anları Vakıftakiler de görse yaşasa diye düşünüyoruz. O muhteşem karelerin sahibi küçük canavarlar, Mersin ve Tarsus Şubelerimize Fotoğrafçılık Atölyesi kurulması için ilk adımları attırdılar. Saatler 24′ e yaklaşırken toplu fotoğraflar çekildi. Anadolu Ajansı’na demeçler verildi. ZİÇEV’i en iyi şekilde temsil ettiğimiz inancıyla, Berat Hoca’ya binbir teşekkürle veda ediyoruz. Bu kez Dask’ ın ayarladığı arabamızla Huzur Evi’ne dönüyoruz.



Odalara girerken hem hüzün hem mutluluk yaşıyoruz. Hepimizi güneş çarptı. Damla özellikle ekibimizdeki en narin minnoş. Ateşlendi… Ona ılık bir duş aldırıp yeniden uyuttuk. İlaçlar konusunda tedarikliyiz. Parol’ler işe yaradı. Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandık… Otogarın yolunu tuttuğumuzda buruktuk. Bartu, Ahmet ve Meryem’den ayrılmak hepimizi etkiliyordu. Şimşek Turizm’ in bizi getiren aracının ve ayrı şoförlerinin ekibimizin bir parçasını Ankara’ ya götüreceğini öğrenince rahatlıyoruz.



Garın merdivenlerine çöktü çocuklar, ayrılık acısıyla ağlıyorlar ve diyeyim bilmem ki! Bağlılık böyle bir şeymiş. Damla durgun, gözyaşları sel… Meryem bu halde bile bizi ihmal etmiyor, kalanlara su takviyesi yapıyor! Duygu otobüsün arkasından su döküyor. Eski usulden. Ellerimiz havalarda yolcu ediyoruz otobüsü ve ekibimizi. Garajdan çıktıktan sonra nöbetçi eczane buluyoruz. Damla için ilaç takviyesi yapıyoruz. Bu noktada ben çok gerginim. Ekibin kalanlarının tahammül gücü azalıyor. Minnoş’ u akşam ödül töreni için ayağa kaldırmak zorundayız. Bu kez akşama kadar bir yere çıkmak niyetinde değiliz. Odalarımıza çekilip uyumak istiyoruz. Günlerdir yaşananların hoş bitkinliği… Damla ilaçlarını alıp yatıyor; ben de yanına kıvrılıyorum.




Ödül töreni, Damla Kocaman, Duygu Yiğit – Fotoğraf : Lale Sarısoy

Bugün 26 Nisan 2008 Cumartesi. Ödül töreni akşam 19:30′ da. Hepimiz iyice dinlendik. Kafeterya da hafif bir ikindi kahvaltısı yaptık. Huzur Evi’ nde kalan tek yaşlı dedeye bir şeyler almaya karar vererek hazırlanmaya başladık. Tiril tiril giyindik bu son geceye. Damla’nın hastalığını otel odasında bırakıp, dışarıya öyle çıkmak istedik. Nitekim başardığımızı düşünüyorum! Duygu çok düşkün olduğu tokalarıyla süslemişti saçlarını. Dört kişi bu kez yayıla yayıla Doblo’ya biniyoruz. Ama tatsız; Meryem’ siz, Ahmet’ siz, Bartu’ suz bu Mut!




Ödül töreni, Damla Kocaman – Fotoğraf : Lale Sarısoy

Kalenin yokuşunu son kez yürüyerek tırmanırken Huzur Evi’ ndeki dedeye temiz çamaşır ve kupa alıyoruz bizden bir anı. Festival alanındaki sandalyelerimize otururken, muhteşem bir gecenin bizi beklediğini bilemezdik. Gitarlar, ezgiler, türküler, şarkılar, yörelerden esintiler… Dolu dolu bir programımız var. Berat Hoca, bizi buluyor alanda… Yorgun ama mutlu bir ifadeyle. Yarışmada jüri üyeliği yaptığı için saatlerce bir odada binlerce kare fotoğrafı izledi. Sonuçlar hakkında ser veriyor sır vermiyor! Damla ve Duygu heyecanlılar. Biz de onları yatıştırmaya çalışıyoruz. ”Önemli olan katılımcı olmaktı” diyerek ama ne çare! Bir kere ağzından çıkmış ”yarışma” diye.




DASK DOGAY Çocuk – Fotoğraf : Lale Sarısoy

Dask Doğay’a gönül vermiş bir üyenin gitar tellerine dokunuşuyla çocukların yarışma havası dağılıyor. Kalenin surlarına yayılan ezgiler yüreğimizi işliyor. Damla ve Duygu sahne kenarından onlarca fotoğrafçı arasından görüntü almaya çalışıyorlar. Folklor ekibinin yöresel oyunlarıyla daha bir coşuyor izleyiciler. DASK üyeleri artık bu gece özgürler, gönüllerince halay çekiyorlar, türkü söylüyorlar… Çamlıhemşin` den gelen sanatçılarla, Mut Karadeniz Horonu’ na ev sahipliği yapıyor. Her iki belediye ”kardeşlik” ilan ediyor. Saatler akıyor, telefonlar susmuyor… Bartu’nun annesi ve Meryem bize manevi desteklerini aktarıyorlar.




Ödül töreni sonrası halay – Fotoğraf : Lale Sarısoy

Uğultuların kesildiği bir anda, ”Benim meskenim dağlardır dağlar” sözcükleri geceyi yırtarcasına dağlara inat yankılanıyor dört bir yanda. Dask Dogay’cılar gönüllerden vurgun bu dağlara. Damla bile bağırarak eşlik ediyor şarkıya. Artık onun mekanı da mı dağlar oldu? Dağlar, kalabalıklardan şehirlerden uzak, soyutlandığımız doğallıklar… Bir macera kapısı; huzura, mutluluğa ve dinliğe ve sakinliğe açılan. Derken Çocuk Doğay` ın ilk yarışma sonuçları açıklanıyor. Tüm çocuklar birinci! Bir bayram havası esiyor kalede. Müthiş bir düşünce, mutluluktan uçuyoruz! Yarışmacı çocukların hep sahnede tabi ki Duygu ve Damla da. Ard arda patlayan flaşlar. ZİÇEV fotoğraf Atölyesi çocukları; Damla, Bartu, Duygu ve Ahmet’ in çektiği yarışma kareleri, saydam gösteri ile yine beyaz perdede… Gururluyuz, okul adına burada olmaktan.




DASK ekibi ve yarışmacılar toplu – Fotoğraf : Faika Berat Pehlivan

Bir plaket ile dönüyoruz Ankara’ ya Dask Dogay 2008′ de var olduğumuz için. Bir sır vereyim mi Nevin de ben de aslında bu plaketi evimiz de saklamak istiyoruz! Ama atölyemize daha çok yakışacağını düşünüyoruz… Yarışmadan öte, kurulan dostluklara, gönül insanı Necmettin Külahçı Dedeye ve tüm Dask üyelerine (isimlerini yazamadığımız bize emeklerini verenlere) sonsuz teşekkürlerimizi iletiyoruz… Onlar olmasa biz bu güzellikleri yaşayamazdık.




Necmettin Külahçı – Fotoğraf : Faika Berat Pehlivan


..


.


Mut` luyuz…


Lale Sarısoy…







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

ZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuzZİÇEV Fotoğraf Atölyesi : Mut`luyuz

İlke Veral : Anahtar



1991 yılından bu yana fotoğraf çalışmalarını sürdüren sanatçı, uzunca bir dönem İFOD ve yürütme kurulu üyeliği, grup çalışmaları yapmış, İFOD sergi ve etkinliklerine katılmıştır. İFOD’ dan istifa ettikten sonra çalışmalarına bireysel olarak devam etmiştir. İlk başlarda kolaj, üst üste çekim, boyama gibi çeşitli biçimsel denemeleri kullanmış olmakla birlikte, uzunca bir süredir de dijital ortamda fotoğraf tabanlı görüntüler oluşturmakta ve bu işlerini bir diyalog, bir dil ve anlatım aracı olarak göstermekte ve paylaşmaktadır. İşleri üzerinden, çok katmanlı okuma ve tartışma zemini oluşturma, yeni üretimlere de aracı ve çağırıcı olma isteğindedir.




Ulusal ve uluslararası karma sergilerin yanı sıra biri retrospektif, diğeri “Anahtar” olmak üzere 7 kişisel sergi gerçekleştirmiştir. Ayrıca 2004 yılında tamamlamış olduğu “Anafor” adlı fotoğraf tabanlı videosunu 8 farklı yerde gösteriye sunmuştur.



“Anahtar Serisi”: Sanatçı bu serisinde, görüntülerini izleyiciye sunduğu birer anahtar niteliğinde algılanmasını diliyor. İzleyicinin bilincindeki farklı kapıları aralamalarına yol açabilecek küçük birer anahtar…



2002 yılında sergilemeye başladığı Anahtar serisi, 5 yıl boyunca ürettiği fotoğraflarının birikimi olarak izleyici ile buluşmuştur. Çağımız insanının ve modern yaşamın etkilerinin gözlendiği insan figürleri karamsar bir tablo çizmekle beraber, umut arayışı için birer çağrı niteliğindedir. İlke Veral, günümüz teknolojisi ile günümüz insanını paralel kullanımla, bir anlamda tanıklık eylemini kendi tarzında gerçekleştirmektedir”¦



Çağımız sahnesinde birer figüran, izleyici veya arayışları ile insan, temel çıkış noktasıdır. Modern insana dair eleştirilerini yaparken bir yandan kendine sorduğu soruları izleyicisi ile paylaşmayı önemser.



“Anafor” adlı projesinde ise, bu kasvete yanıt aramaktadır. Kent insanı “Anafor”da uzaklaşmış olduğu doğa ile ilişki kurmaya çalışıyor ve uğradığı deformasyon ile doğa parçacıkları beraberinde fotoğraf karelerinde buluşuyor ve umut arıyor…



“Duwar” isimli gösterisi ise, savaşı insanlığın yıkması gereken bir duvar olarak tanımladığı 10 fotoğraflık çalışmasıdır”¦ Bunun dışında “Kırmızı Yalnızlık” ve “ Bir Varmış Bir Yokmuş” isimli iki ayrı fotoğraf tabanlı video sunumu ile farklı insanlık hallerini sorgulamış ve paylaşmıştır”¦



Halen bazı projeler üzerinde çalışmalarını sürdürmekte, Kasım 2008’de ise yeni serisi olan “San ki” adlı sergisini gerçekleştirecektir. Yazılarını Milliyet Blog’da ve Photo Digital dergisi’nde paylaşmaktadır. “Obur Solucan” dergisi yayın kurulundadır. Kendi atölyesinde Photoshop dersleri vermekte, proje danışmanlığı da yapmaktadır.




http://blog.milliyet.com.tr/ilkeveral


www.ilkeveral.net





“ANAHTAR”























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtarİlke Veral : Anahtar

Niko Guido : Engelsiz Gülüşler




Engelli, engelsiz çocukların 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı bir arada kutlayabilmeleri için, her yıl Uluslararası 23 Nisan Gülen Çocuk Şenliği düzenleyen Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği, bu yıl 11 ülkenin katılımı ile gerçekleşen şenliğin onur konuğu olarak ünlü fotoğraf Sanatçısı Niko Guido’yu seçti. Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği yararına gerçekleştirilen ve Guido’nun çektiği “Engelsiz Gülüşler” fotoğrafları sergisi ise dün TÜYAP Beylikdüzü Marketingist Fuarı’nda açıldı. Serginin en önemli destekçisi Gülben Ergen de serginin açılışına katılarak etkinliğe destek verdi… Hürriyet

Niko Guido’nun, şenlik esnasında çektiği, onların gülüşlerini yansıtan ve sergi haline getirilen karelerden bazılarını sunuyoruz.






















Okumak için lütfen sayfaların üstünü tık’layınız






Niko GUİDO Hakkında






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Niko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz GülüşlerNiko Guido : Engelsiz Gülüşler

Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Derinlik



DERİNLİK




“İlginç olan şu, biz henüz çerçevenin içine girebilmiş


değiliz. Galeri, kitapta ya da herhangi bir yerde,


bir yüzey üzerinde resim gördüğümüzde gerçekten


yüzeyine bakıyoruz. Ama o fotoğraf bir derinlik taşıyor.


Biz bunu konuşmaya değer bulmuyoruz.”


Mehmet Kaçmaz*




Fotoğraf: Süha Derbent**





Hadi konuşalım!…



Fotoğraf dediğimiz iki boyutlu yüzeyi “derin” yapan nedir? Hani şu Roland Barthes’ın Camera Lucida’sından yayılıp, hepimizin diline yerleşmiş studium-punctum meselesi; fotoğraftaki punctum nasıl varedilir? Bu punctum denen şey, yenilir mi, içilir mi, tanımı kuralları var mı, ki alalım da fotoğrafa tak diye koyuverelim? Fotoğrafçı, fotoğrafının kadrajını, ışığını ayarladığı gibi derinliğini de ayarlayabilir mi? İzleyici şıp diye anlar mı o derinliği? Peki ya anlamazsa, anlayamazsa? Fotoğraf mı derinlikten yoksun, yoksa izleyicinin anlayışında mı bir noksan var diyeceğiz? Kim karar verecek fotoğrafta derinlik var mı yok mu meselesine?



Fotoğrafa dair pek çok kavram gibi, “derinlik”in de konuşarak, tartışarak, anlaşarak tanımlanabileceğine, ortak bir paydada buluşulabileceğine inanmıyorum. Fotoğrafın “ne” olduğuna dair ortak bir tanımın olmasına inanmadığım gibi”¦ Benim içimde fırtınalar estiren bir fotoğrafın, bir başkası için hiçbir anlam ifade etmeyebileceği gerçeğine dayanarak, bu derinlik kavramının da, fotoğrafçı ya da izleyici olsun, kişilerin düşünce, duygu ve tercihlerine göre biçimleneceği kanaatindeyim. Bu noktada, fotoğrafın hangi kategoride olup olmadığının hiçbir önemi yok. İster belgesel fotoğraftan bahsedelim, ister böcek makrolarını temel alalım, “derinlik” dediğimiz şey, geçmişimiz, bilgi birikimimiz, ilgi alanımız, fotoğraf pratiğimiz ve hatta fotoğrafa baktığımız andaki ruh halimiz ya da bulunduğumuz koşullar itibari ile var ya da yok olabiliyor, şiddeti yüksek ya da yok denecek kadar az olabiliyor. Elbette belgesel fotoğraf, fotoröportaj vs. gibi alanlarda, başka kategorilerde yer alan fotoğraflara nazaran, bir dizi fotoğrafın bir konuyu belirgin ve net biçimde anlatma çabasını yadsımıyorum, ancak bu tür çalışmalarda da, konu ne kadar çarpıcı olursa olsun, derinliği fotoğrafçının ve izleyicinin yaşamdaki varoluş ve duruş biçimlerinin belirlediğini düşünüyorum.



Bir sonuca varmayı hedeflemediğim bu yazıda, benim bu konuya değinmemin sebebi ise, derinlik şudur budur diye ahkam kesmek değil. Benim derdim bu yazıya ilgi gösterecek bir avuç fotoğrafseverle sohbet etmek, hepsi bu. Yukarıda Mehmet Kaçmaz’dan alıntıladığım gibi, fotoğrafı neredeyse değerini “hi甝 ederek deliler gibi tüketiyoruz, ama “fotoğraf”a dair hiç konuşmuyoruz. Bu durum, fotoğrafın tükenişini daha da dramatikleştiriyor. Dolayısıyla, eğer bir fotoğrafta bir “derinlik” sözkonusu ise, o şey her ne ise, okyanusların derinliklerinde bulunmayı bekleyen bir batık gibi kalıyor, sonsuza kadar”¦



Samih Rıfat, Akla Kara Arası isimli kitabında çeşitli fotoğraf örnekleri vererek fotoğrafları okuyor, okutuyor. Bir sayfada, Ara Güler’in siyah beyaz bir fotoğrafı yer alıyor. Bir yokuşun başında, bahçe içinde eski bir ev. Samih Rifat’ın verdiği bilgilerden bir konak fotoğrafı olduğunu anlıyoruz, fotoğraf da komşu konağın balkonundan, tepeden çekilmiş. Bahçede, başında şapkası bir adam, sırtı bize dönük. Fotoğrafın Ara Güler’e ait olduğunu bilmeden baktığınızda fotoğraftan yansıyan eski bir hüzün, fotoğrafçının kimliğini öğrendikten sonra, Ara Güler’in pek çok fotoğrafında olduğu gibi, izleyicide kelimeleri kifayetsiz bırakan duygulara neden oluyor. Fotoğrafın bir yerinde kendimizden parçalar var, kendimize dair birşey buluyoruz, ama tanımlaması güç. Bir parça yalnızlık, biraz hüzün, yaşamın sadeliği ve basitliğine dair birşeyler. Fotoğraftaki dinginlik ve huzura özlem duyuyoruz belki. Fotoğrafa dair düşüncelerimiz bu düzeydeyken, Samih Rifat’ın açıklamaları ile fotoğraf zihnimizde yeni açılımlara neden oluyor. Fotoğraftaki evin Erenköy’de bir konak, sırtı dönük adamın ise kaybettiğimiz şairlerimizden Metin Eloğlu olduğunu öğreniyoruz. Metin Eloğlu’nu tanımayanlar için bu bilgiler birşey ifade etmeyebilir, ama örneğin benim gibi tek tük şiirlerini okumuş biri için, fotoğraf yeni anlamlar kazanıyor. Samih Rifat’ın, kitabın bu bölümünde bir de Metin Eloğlu’nun “Yitikçi” isimli şiirinden yaptığı alıntı ile fotoğraf farklı bir derinliğe ulaşıyor:



“Hadi git azıcık İstanbul iste


Kosunlar o denizi bir çanağa


Bir çıkına elesinler o günlerimi


O yazdan, Üsküdar’dan, ne kaldıysa Elif’ten


Doldur ceplerine


Onlarda yoksa komşularında vardır


Tanırlar sevinirler


Beni Bay Metin gönderdi, de.”



Fotoğrafı bilmeyenler ve şimdiye kadar görmeyenler, şu yazdıklarımdan sonra bu fotoğrafla karşılaştıklarında ne hissedecekler acaba?…



Peki, yukarıda yer alan fotoğraf size birşey ifade ediyor mu? Sizce ben, bu sayfada derinlik konusunda gevezelik ederken acaba neden bu fotoğrafı seçtim?



Seçilen konu itibari ile, vahşi doğa fotoğrafçısı Süha Derbent’in, bildiğimiz/alıştığımız vahşi kedilerinden farklı bir çalışması ile karşılaşmak belki sizi şaşırtmıştır. Fotoğrafın, bendeki etkisinin yüksek olmasının nedenlerinden biri Süha Derbent imzası taşıması. İyi okur dediğimiz kişilerin ortak bir özelliği vardır: kitap değil, yazar okurlar aslında. Yazarların peşine düşerler, beğendikleri bir kitap olduğunda, o kitabın yazarının bütün kitaplarını okumakla kalmazlar, o yazarın seçip okuduğu bütün yazarların da peşine düşerler. Ben fotoğraflara da öncelikle böyle bakılmasından yanayım, fotoğrafların da böyle okunması gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, fotoğrafa baktığımda, Süha Derbent’in vahşi doğa fotoğraflarında edindiğim izlenimler, bu izlenimlerden doğan duygu ve düşünce boyutundaki tecrübelerle okuyorum bu fotoğrafı. Fotoğrafçının, vahşi doğanın canlılarını fotoğraflarken gösterdiği duyarlılıkla, o yaşamdan çekip çıkardığı, kadrajladığı görüntülere eş duyarlılıkta bir fotoğraf duruyor karşımda. Evet, fotoğraftaki modeli tanıyorum, ama fotoğrafa baktığımda farkına vardığım tanışıklık modelden değil, fotoğraf geçmişini tanıdığım fotoğrafçı ile bu fotoğrafta da karşılaşmaktan kaynaklanıyor. Evet diyorum, ancak Süha Derbent çekerdi bu fotoğrafı…



Fotoğraftaki modeli tanıdınız mı? Model Gizem Girişmen. Eylül ayında Pekin’de gerçekleşen 2008 Paralimpik Oyunları’nda ülkemizi temsil ederek okçuluk dalında Türkiye’ye altın madalya kazandıran milli sporcumuz. Gizem henüz 27 yaşında. Türkiye’ye olimpiyatlarda altın madalya kazandıran ilk kadın sporcumuz. 11 yaşında geçirdiği trafik kazası sonucu omurilik felci olmuş. Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olarak tamamladığı başarılarla dolu bir eğitim hayatı var. İngilizce, Fransızca ve İtalyanca biliyor. Üniversite’den sonra rastlantı sonucu okçuluk sporuna başlıyor. Türkiye’nin engellilere hiç de uygun olmayan fiziki yaşam koşullarını ve fiziki koşullardan daha zorlayıcı olan toplumsal önyargıları aşıp, olimpiyatlarda altın madalya kazanacak bir seviyeye gelmek hiç kolay olmasa gerek. Gizem’in okçuluğa başladığı yıllarda ülkemizin okçuluk konusunda bir tesisi yoktu. Şimdilerde birkaç tane var. Okçuluk milli takımı olimpiyatlara büyük özverilerle gerçekleşen milli kamplarda hazırlandı. Milli kampların dışında da Gizem, okçuluk antremanlarının büyük bölümünü oturdukları apartmanın bodrum katına kurdukları hedefler ile gerçekleştirdi. Nasıl bir azim ve emek, siz değerlendirin artık.



Gizem hakkında yazdıklarımı, gazetelerden öğrenmedim. Gururla söylüyorum; çünkü o yakın arkadaşlarımdan biri. Size, ona dair tanık olduklarımın çok küçük bir özetini yazdım. Futbolla yatıp futbolla kalkan bir ülkede, basının Gizem’in ulusal ve uluslararası başarılarına ancak olimpiyatlarda altın madalya kazanınca ilgi göstermesini doğal karşılıyorum. Tabii bu tür konulara fotoğrafçıların gösterdiği ilgiyi de.. Yine de Türkiye, Gizem’leri yolun en başında farketse ne iyi olurdu demeden de geçemiyorum.



Yukarıdaki fotoğraf, yaklaşık 2 sene önce çekildi. Fotoğrafı bu yazıya konuk etmemin sebebi, aslında tüm Türkiye ile birlikte taşıdığım o muhteşem gurur duygusunu bu ayki yazımda paylaşmaktı. Yani bu ayki amacım aslında Gizem’in başarısını bir kez de burdan duyurmak. Fotoğrafla bu konunun ne ilgisi var diyenlere, kimbilir kaçıncı kez tekrarlamaktan bıkmayacağım:



“Sadece fotoğraftan anladığını ya da sadece fotoğrafla ilgilendiğini söyleyen insan, aslında hiçbir şeyden anlamıyor demektir.” (İlker Maga)



Yukarıdaki fotoğrafın derinliği, çekildiği günden beri arttıkça arttı ve artmaya devam ediyor.



Sözü tamamlamadan önce bir konuya daha değinmek istiyorum. Geçtiğimiz yıl Samih Rifat’i kaybetmiştik. Geçtiğimiz ay da maalesef fotoğraf camiamızı büyük üzüntüye boğan bir kayıp daha yaşadık; Adnan Veli Kuvanlık’ı kaybettik. Kıymetini bilemedeğimiz değerlerimizden birini daha yitirdik. Ne fotoğraf camiamız ne de Türkiye onu tanımak için yeterince çaba harcadı. Biz analog mu dijital mi tartışmaları ile kendimizi oyalarken, dijital çalışmalarını Türkiye’de ilk gerçekleştirenlerden biri olarak o, sadece çalıştı, çalıştı, çalıştı, uluslararası platformalarda ülkemizi başarı ile temsil etti, sonra da sessiz sedasız gitti. Hayatın çok çeşitli alanlarında varlığını gösteren çok yönlü kişiliği ile örnek bir sanatçıydı. Sevgi ve saygı ile anıyorum.



Bence herkesin bir yaşam sözlüğü olmalı ve herkes kendi için sözcüklerin anlamlarını yeniden tanımlamalı. Örneğin benim sözlüğümde fotoğrafçı; fotoğrafta derinlik dendiğinde ilk akla gelenin geniş açı objektifler ve düşük diyafram ayarları olduğu fotoğraf eğitimlerini aşıp, yaşamın her alanında varolabilmeyi amaç edinenlere deniyor. Fotoğraf yayınları açısından maalesef oldukça yoksuluz. Bunda hepimizin payı var. Evrensel Kültür dergisinin belgesel fotoğrafı konu alan Ağustos sayısını, üstelik de Ankara’da, bulmak için oldukça çaba harcadım. Fotoğraf dergilerini ararken de bu sıkıntıyı çokça yaşıyorum. Dijital fotoğraf makinelerinde satış rekoru kırdıran fotoğraf sevdalıları, aynı ilgiyi yayınlara da gösterseler, belki yayınların çeşidi ve sayısında da bir rekor kırabiliriz. Dergiye ulaşamasaydım, sözlerine kulak vermemiz gereken fotoğrafçılarımızın belgesel fotoğraf üzerine söylediklerinden haberim olmayacaktı. Eğer bu işe yıllarını vermiş fotoğrafçıları dinlemezsek, yaptıklarını izlemezsek, Süha Derbent’in fotoğraflarındaki canlıları anlamaya çalışmazsak, Gizem Girişmen’in bakışındaki anlamlar için onun hayatına dair bilgi edinmezsek, Gizem’den yola çıkıp bu ülkede engelliler ne zorluklar yaşar diye kafa yormazsak, Dostoyevski’nin Raskolnikov’undan haberimiz olmazsa, İçimdeki Deniz filmini izlemediyseniz, bir Sezen Aksu şarkısında hiç gözünüz yaşarmadıysa, Samih Rifat ne yazmış okumazsak, Adnan Veli Kuvanlık’ın fotoğraflarını görmezsek, fotoğraflarımız hep eksik kalacak, hep yüzeyde kalacak. Hele hele “okumadan fotoğraf asla olmaz”. Fotoğraf deklanşöre basılarak çekilmiyor, her anın öncesi ve sonrası var, fotoğraflar geçmiş ve gelecekleri ile derin…



Fotoğraflarınız eksik kalmasın. İzleyicileri yüzeye bakmak zorunda bırakmayın…



Şule TÜZÜL



* Evrensel Kültür. Ağustos 2008. Belgesel Fotoğrafı tartışıyoruz. (Mehmet Kaçmaz için ayrıca bakınız http://www.narphotos.net)

** Süha Derbent, www.suhaderbent.com , www.fotofanclub.com





FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Fotoğraf Hiçbir Şeydir, Fotoğrafçı Herşey
Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Fotoğraf Can Çekişiyor






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Derinlik

Tuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik Kenti



BİR ARKEOLOG VE FOTOĞRAFÇI GÖZÜYLE ARKEOLOJİK ALANLARIN FOTOĞRAFLANMASI : OLBA ANTİK KENTİ



Geçen sayıda yayınlanan “Estetik Bakış Açısıyla Arkeoloji Fotoğrafçılığı” başlıklı yazımda; “Estetik Arkeoloji” kavramını anlatmaya çalışırken, maddeler halinde sıralanan öneriler, fotoğrafçıları belirli kalıplara sokmak amaçlı değil, özgür iradeleri ve hayal güçlerine bir yön verip estetik arkeoloji fotoğrafları oluşturmaya teşvik etmektir. Bu düşüncenin antik kentlere ve eski eserlere bakış açısının değişmesinde önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.



İkinci adım olarak bu makalede, bir antik kentin fotoğraflanabilecek alanlarını tanıtıp, çekim koşullarını örneklerle açıklayacağım. Örneklemeler arkeolojik eserlerle sınırlı kalmayacaktır. Böylelikle doğa ile iç içe olan arkeolojik kentlerde, fotoğrafçıların kareleyebileceği birçok malzeme bulunduğu da göz önüne serilecektir.



Örnek olarak Olba antik kentini ele alacağız.



Bir antik kentte dolaşırken, o yerleşimin neden önemli olduğunu, içinde neleri barındırdığını, bilim dünyası açısından ne gibi ilklere ev sahipliği ettiğini bilmek gerekir. Fotoğraflanacak antik kentin kimliğini bilmek, fotoğrafçının yaratabileceği kompozisyonlar için de önemlilik arz etmektedir. Örneğin dini bir yönetimle idare edilen bir kentte karelenen fotoğrafların vurgusu buna göre olmalıdır. Bir başka örnekte ise, Knidos antik kenti fahişeleri ile meşhur bir antik kenttir, buna vurgu yapılarak karelenen fotoğraflar daha etkili ve bilinçli olacaktır. Bu yüzden de Olba’nın kısaca siyasi ve jeostratejik durumundan biraz olsun bahsetmek istiyorum.



Olba kenti de Doğu Dağlık Kilikia bölgesinde yer alır. Günümüzde Mersin’in Silifke ilçesi Uzuncaburç beldesinin 4 km doğusundadır. Olba akropolisi denizden 1040 metre yüksekliktedir. Akropolisin bulunduğu tepenin ovadan yüksekliği yaklaşık 50 metredir. Akropolisin doğusunda ve güneyinde iki vadi bulunur. Bu vadiler birleşerek Şeytanderesi Vadisini oluşturur. Bu derin ve uzun vadi güneyde Akdeniz’e açılarak, Olba’nın kıyı ile bağlantısını sağlar. Böyle bir bağlantı kentin stratejik açıdan önemini arttırmaktadır. Ayrıca akropolise üç farklı yol ve rotadan ulaşılabilir. Bunlar; kente göre güneydoğudaki Keşlitürkmenli, kuzeybatıdaki Örenköy ve doğudaki Uzuncaburç üzerinden açılan yollarıdır. Akropolisde bu yolları gözetleyen kuleler bulunmaktadır.




Olba kentindeki en erken buluntular Geç Hellenistik döneme tarihlenir. Kent Geç Hellenistik dönemde merkezi Olba-Diokaisareia’da bulunan Olba tapınak devleti sınırları içerisindedir. “Tapınak Devlet” kavramı genelde tapınağa ait, kült organizasyonunu, bölge içerisinde rahipliği, dini yönetimi tanımlamak için kullanılır. Bu yönetimin başında yönetici olarak bir rahip kralın bulunduğu bilinmektedir. Tapınak devletinin hükmettiği coğrafyada, nüfusu kontrol altında tutan bu yapılanmaya hizmet eden bir de tapınak köleleri (khierodouloi) bulunur. Başrahipler, egemen oldukları toprakların (khorahiera) içindeki tapınak kölelerinin efendisidirler. Ancak yöneticiler bu görevlileri satmaya yetkili değillerdir. Tapınak köleleri dini ayinlerden çok, devletin egemen olduğu sınırlar içindeki toprakların işlenmesi görevini üstlenirler.



Olba’da birçok doğal ana kayadan oluşturulmuş kült ve tapınım alanları bulunur. Özellikle ölü kültü ile ilgili alanlar Olba antik kentinin kimliğini oluşturan önemli mekânlardır. Bu bilgiden yola çıkarak bu kentte vurgulanması gereken önemli kavramlardan bir tanesinin de “Kült” olduğunu söyleyebiliriz. Oluşturulacak kompozisyonlarda seçilecek renk tonlarında bu kavram düşünülerek hareket edilebilir.




Bağımsız bir lahdin bulutlu bir havada siyah beyaz çekimi (Olba- Tırnak Tepe Nekropolisi)

Olba’da birçok fotoğraflanabilecek alan ve eski eser bulunmaktadır. Ayrıca Olba, doğa ile iç içe olduğundan dolayı fotoğrafçılara farklı kategorilerde fotoğraf çekme imkânı sağlar.



Olba’daki çekim alanlarını sıralayacak olursak;



-Su Kemeri


-Anıtsal Çeşme Binası


-Akropolisten Şeytanderesi Vadisi


-Kalıntılar içinde çeşitli kompozisyon çalışmaları


-Kiliseler


-Açık hava Kült alanları


-Antik kentin etrafına yayılmış çeşitli mezarlar (Lahitler, Tapınak planlı anıt mezar, Kaya mezarları)


-Yörüklerin yaşadığı bir köy olması nedeniyle gündelik yaşam fotoğrafları


-Çeşitli türden canlılar ve kuş fotoğraflarına imkân vermektedir.



Olba, Roma imparatorluk döneminde önemli imar faaliyetlerinde bulunur. Özellikle su sıkıntısının giderilmesi için devasa yapılar inşa edilir. Bu gibi faaliyetlerin sosyal boyutu düşünüldüğünde, kentlere yapılan imar yatırımları imparatorluğun yerel halka yaptığı bir propaganda olarak da değerlendirilebilir. Roma’dan gelen bu hizmet imparatorluğun yayılımcı politikasının da bir göstergesidir. Bu yüzden bir fotoğrafçı bu bilgiyle “propaganda” kavramını devasa binaları kareleyerek vurgulayabilir. Bu kavramı en iyi anlatacak karelerden bir tanesi de su kemerinin (aquaeductus) içinde olduğu bir fotoğraftır.



Su kemerini gösterişli bir şekilde fotoğraflamak için bazı teknikler kullanmamız gerekir. Öncelikle geniş açı bir objektife ihtiyacımız vardır (sigma 10-20 mm, nikkor 12-24 mm, sigma 12-24 mm) Alttan üste doğru kadrajlanan çekimler gösterişli bir binanın estetik güzelliğini daha da arttırır.




Su Kemerinin, gökyüzü dâhil edilerek alttan üste doğru kadrajlanması


Bu kare estetik arkeoloji fotoğrafçılığı açısından yanlış bir örnektir. Güneşin tam tepede olması, fotoğrafı estetik kılacak herhangi bir nesnenin bulunmaması, tam cepheden karelenmesi ve yapının tamamının alınmaması fotoğrafı olumsuz kılan etkenlerdendir.



Bu çalışmada ise bulutların estetik dağılımı, yapının tamamının alınması, ışık durumunun uygunluğu fotoğrafı başarılı kılan etkenlerdir.


Aralık ayında karelenen su kemerinin ışık koşulları biraz daha farklıdır. Güneş olmadığı zamanlarda bu tür büyük yapılarda gölge olmadığı için istediğimiz açıdan fotoğraflama imkanı bulabiliriz. Bu tip mat tonlar estetik olarak daha ilgi çeker. Ayrıca bu açıdan karelenen yapı yıkıntıları ile geçmişin izlerini taşımaktadır.

Olba’da farklı tipte birçok mezar bulunmaktadır. Kentin her yerinde mezarlara rastlayabilirsiniz. Bu mezarlar değerlendirilerek kurgu, deneysel vb”¦ kategorilerde fotoğraflar yaratılabilir. Ancak bu tip çalışmaların, eski eseri ikinci planda bırakacak şekilde fotoğraflanmasından kaçınılmalıdır. Örneğin Niko Guido’nın eski eserleri karelerine aldığı çalışmalarda nü model ön plandadır. Bu tip çekimlerde arkeolojik alan sadece bir mekan olarak düşünülür ve ikinci plana atılır.




Başak tarlalarının içinden süzülen bir model ile tapınak planlı anıt mezar bu karede görülmektedir. Bu mezardan yola çıkılarak anlatılmaya çalışılan konu; “gidilen ve gidilecek yol bellidir”.Yapının ne olduğu bilindiği için buna göre bir kompozisyon oluşturulmuştur.



Olba’da savunma kuleleri akropolisin etrafını çevirmektedir. Tamamen vadiye hakim bu kuleler fotoğraf için güzel bir malzemedir.


Olba’nın yerleşim alanda bir Yörük köyü (Ura) bulunmaktadır. Bu unsur değerlendirerek halkla eski eslerleri aynı kadraja alıp güzel kompozisyonlar çıkartılabilir.


Olba’da Arkeolojik alanlar çocukların oyun alanıdır.


Olba jeolojik yapısı nedeniyle birçok canlıya ev sahipliği yapmaktadır. Özellikle derin vadiler, çalılık alanlar canlıların beslenme alanlarıdır. Makro fotoğrafı sevenler için birçok canlı, yerleşimin hemen hemen her yerinde bulunmaktadır. Atmaca yuvaları, çeşitli kuş türleri, akrep, yılan, özellikle de kelebek Olba’da bulunan başlıca canlılardandır.





INSECTA-LEPIDOPTERA-LYCAENIDAE
Mavi Zebra
Leptotes pirithous




INSECTA-LEPIDOPTERA-LYCAENIDAE

Himalaya Mavi Kelebeği
Pseudophilotes vicrama




INSECTA-LEPIDOPTERA-LYCAENIDAE

Çokgözlü Mavi


Polyommatus



INSECTA-LEPIDOPTERA-SATYRIDAE

Küçük Çalı Perisi

Coenonympha pamphilus



Erik Kırlangıçkuyruk
Iphichlides Podalirius






INSECTA-LEPIDOPTERA-NymphalIdae
Bahadır
Argynnis (Pandoriana) pandora


Robber fly (Katil Sinek)

Diptera

Asilidae



Sonuç olarak bir antik kente fotoğraf gezisi yapılırken, o kentin mimari, sosyal ve siyasal özelliklerini iyi bir şekilde etüt etmemiz gerekir. Fotoğraf sosyal bir sunum aracıdır. Bilinçli olarak çekilen bir karenin yüzlere binlere ulaşacağı düşünüldüğünde, bakan gözlerin de bilgilenebileceğini de düşünmemiz gerekir.



Antik kentlere yapılan fotoğraf gezilerinin artmasını dilemekteyim. Arkeolojik yerleşimlerin sadece eski eser karelenen alanlar olmadığı, doğadan ve insan yaşamından da izler taşıdığını unutmamız gerekir. Karelenen her estetik kare insanların arkeolojik alanlara bakış açısını da değiştirecektir. Saygı duyulana, beğenilene zarar verilmez bu yüzden eski eser tahribatının bu yolla da azalabileceğini umuyorum.



Not: Olba yüzey araştırmaları TC Kültür ve Turizm Bakanlığının izniyle 2001 yılından beri Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emel ERTEN başkanlığında, Klasik Filolog Murat Özyıldırım başkan yardımcılığında sürdürülmektedir. Kendilerine bana her türlü konuda destek verdikleri için sonsuz teşekkür ederim.



(M.A.) Arkeolog


Tuna AKÇAY


www.tunaakcay.net


akcaytuna@gmail.com


akcaytuna@hotmail.com



Kaynakça



Erten 2003 Erten, E., “Olba (Uğuralanı) 2001 Yüzey Araştırması”, XX.Araştırma Sonuçları Toplantısı, 185-196, Ankara.



Erten 2004 Erten, E., “Olba 2002 Yüzey Araştırması”, XXI. Araştırma Sonuçları Toplantısı, 55-66, Ankara.



Erten 2005 Erten, E., “Mersin, Silifke, Olba Yüzey Araştırması-2003, XXII. Araştırma Sonuçları Toplantısı, 11-23, Ankara.



Erten 2006 Erten, E., “Mersin, Silifke, Olba (Uğuralanı) 2004 Yüzey Araştırması”, XXIII. Araştırma Sonuçları Toplantısı, 309-318, Ankara.



Özyıldırım 2003 Özyıldırım, M., “İlkçağ ve Erken Hıristiyanlık Kaynaklarında Olba Sözcüğünün Değişik Kullanımı”, Olba VIII, 145 – 159, Mersin.





Tuna AKÇAY Hakkında



1981 Çanakkale/Küçükkuyu doğumludur. İzmir’de doğup büyümüş manisalı bir baba, manisa doğumlu kökeni uşak olan annenin ortanca evladıdır. Babasının Türk Silahlı Kuvvetler mensubu olması nedeniyle sırasıyla; Çanakkale-Küçükkuyu, Sivas-Altınyayla, Isparta, Hakkari-Çukurca, İzmir, Adana, Elazığ, Bilecik-Söğüt’te yaşar. Çocukluğundan beri Anadolu’nun farklı yörelerinde yaşaması nedeniyle genç yaşta kültürel çeşitliliği karelerine taşır. 2000 yılında Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümünü kazanır.1 yılı Almanca hazırlık olmak şartıyla 5 yılda lisans dönemini bitirir. Üniversite yıllarında ülkemizin önemli antik kentlerine birçok Arkeolojik gezi organize eder. Ayrıca ülkenin birçok yerinde gerçekleştirilen çeşitli kazı ve yüzey araştırmalarına katılarak mesleki anlamda bilgisini geliştirir. Bu araştırmalar kazılar sırasında arkeoloji fotoğrafçılığı hakkında fikirler, çalışmalar üretmeye başlar.




Özellikle 2001 yılından beri Doç. Dr. Emel Erten başkanlığında yapılan Olba Arkeolojik Yüzey Araştırmasında binlerce kareden oluşan araştırma arşivini oluşturur. 2005 yılında Arkeologlar Derneği Mersin Şubesinde kurucu üyesi olarak yönetim kurulu başkan yardımcılığı görevini üstlenir. Daha sonra ilk seçimde başkanlığa seçilerek Mersin’de arkeolojik tahribatı önlemek ve arkeologların özlük haklarını korumak için çeşitli çalışmalarda bulunur. Arkeolojinin tanıtımı, korunması ve kültürel bilgilendirmenin sağlanmasını amaçlayan projelerde koordinatörlükler yapar. Bu konu ile ilgili çeşitli gazetelerde ve yayın organlarında basın bildirileri, köşe yazıları yayınlar. 2005 yılında Mersin Üniversitesi Arkeoloji Anabilim Dalında Yüksek lisansına başlar. 2008 Ocak ayında da “Olba Mezarları” başlıklı master tezini vererek M.A. ünvanını almaya hak kazanır. Anadolu’nun birçok yerini görme şansı bulduğu için bu yörelerden karelediği çalışmalarını çeşitli ulusal ve uluslararası fotoğraf sitelerinde yayınlamaktadır.




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Tuna Akçay : Estetik Bakış Açısıyla Arkeoloji Fotoğrafçılığı







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik KentiTuna Akçay : Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik Kenti

Maruf Şinik : Fotoğraf Okumaları 3 : Bir Yıldızın Ölümü







Fotograflar zaman ve mekan ile ilgili dört boyutu bize iki boyutlu görüntüler olarak aktaran anlamlı yüzeylerdir. Görüntülerin anlamları da doğal olarak fotografların yüzeylerinde yatmaktadır. Bu anlamlandırma ilk bakışta algılanabilir ama bu algılama yüzeysel olacaktır. Daha derinlemesine anlam araştırmasına gireceksek bakışımızı görüntü yüzeyinde dolaştırmamız gerekmektedir. Gözlerin bu hareketini Wilem Flusser “Tarama” diye adlandırır. Bu anlamlandırma sürecinde iki anlam katmanı ortaya çıkar. Bunlardan ilki görüntüde oluşmuş anlam katmanı, diğeri ise izleyicinin/okuyucunun oluşturduğu anlam katmanı. Bu ikinci katmanı oluşturan anlamların/kodların çözümlenmesi, algı evrenimizde oluşmaya başlayan anlamlandırma; yeniden üretmekle (re-production) eş anlamdadır.



Karşımızda döneminin en çok arzu edilen ve cinsel bir meta olarak bize sunulan bir kadın portresi, Marilyn Monroe’nun Eve Arnold tarafından çekilmiş bir set fotografı durmaktadır. Yeniden üretim sürecinde bu görüntü üzerinde çalışacağız”¦



Eve Arnold ile MM ‘nin yolları 1950’li yıllarda kesişmektedir. Eve Arnold, Magnum’a seçilen ilk kadın fotografçı olarak adından söz ettirmeye başladığı bu yıllarda MM de şöhret basamakları hızla tırmanmaktadır.




MM ile Eve Arnold’ın fotografik buluşması




Roland Barthes’ın kavramlarıyla “studium” ve “punctum” olarak iki aşamadan söz etmek isterim.



Sette bir estetik sandalye üzerinde yarı çıplak olduğu halde yardımcısı tarafından çekime hazırlanan bir MM portresi duruyor karşımızda.



MM güzelliğiyle erkeklerin başını döndürürken düzgün fiziği ile hayallerini süslüyordu. Bunu olabildiğince vermek gerektiği düşünülmüş olmalı ki yarı çıplak görüntüsü üzerinde yoğunlaşılmış.



Bu fotografta hem uyumu görebiliriz hem de zıtlıkları. Öncelikle görüntü üzerinde oluş-turul-muş uyumdan yola çıkalım.



Hollywood için yıldız demek ürün demektir demiştim. Eve Arnold bu fotografıyla beni ne kadar desteklemiş olduğunu göreceğiz. Bu fotografta iki ürün görmekteyiz. İlki, “Burada ürün hangisidir?” diye sorulduğunda hemen herkesin aynı cevabı vereceğini tahmin ettiğim, sandalye. Pekala diğeri hangisi diye sormuş olsaydım acaba ne cevap verirdiniz Tabii ki diğer ürün Marilyn Monroe’dur.



Bu iki ürün arasında ne benzerlikler var veya ne farklar var inceleyelim Sandalyenin sırtlığında yer alan estetik kıvrımların güzelliği bir anda göze çarpmaktadır. Adeta MM nin sırtından esinlenmiş gibi bir izlenim uyandırmaktadır. MM’nin saç kıvrımlarını sandalyenin sırtlığının içerisinde yer alan kıvrımla benzeşmiş olması da bu güzel bir uyum içerinde durmuyor mu? Kollarının göğüste kapanması da sırtının üst tarafındaki kıvrım kadar masum. MM duruşuyla da sandalye den farksız durmaktadır. Yere basan ayaklarının duruşuyla sandalyenin ayaklarındaki duruş arasındaki benzerlikler de hayli ilginç. Burada sormadan geçemiyorum: “Marilyn Monroe ne kadar kendisiydi, ne kadar bir görüntü ve kendisinin taklidiydi?”



MM Hollywood için yeni bir yıldızdır/üründür. Yıldız yaratma sürecinde sektörün birçok kanalı ortak bir çalışmanın içerisinde yer alır. Hollywood için yıldız yaratmak bir ürün yaratmak ile eştir. Bunun için yıldızlara yüklenmek istenen bir imaj oluşturulur. Yaratılan imajlar medya ve Hollywood ile organik bağı bulunan moda tasarımcısından fotografçısına kadar bütünü kapsayan bir çatı aracılığıyla elde edilir. Yaratılan imajın pazarlanmasında izleyici de bu yaratım sürecine dahil olmaktadır. Bizlere dayatılan imajlar buyruk, tavsiye ve kıyaslama şeklinde verilebilir.İzleyiciye bu kadar çeşitlilik sunan kapitalizm ürün için aynı hoşgörüyü göstermeyecektir.



Bireysel bir imaja sahip olan bir yıldız/ürün olan MM’nin “biri olmaya çalışıyorum” sözleri kapitalizmin temeli olan bireyselciliğin bir özeti olarak algılanabilir. Ama ürün için oldukça acımasız olan Hollywood, dolayısıyla kapitalizm her zaman MM için hiçbir zaman kontrol dışında hareket etmesine imkan tanımadı.



Buraya kadar sözünü ettiğim hususlar Barthes’ın kitabında kendi örneklerinden yola çıkarak anlattığı gibi benim için sadece studiumdan ibaret Fotografta yer alan punctum aslında tam da burada beni delmektedir. Fotografın sağından kadraja giren el ile şekle sokulmaya çalışılan “ürün” arasındaki ilişkinin de dramatik bir hikayesidir.



Kol, ne kadar “duruşu düzeltmeye çalışsa da bir bakış var ki buna nerdeyse itiraz etmekte. Bu itiraz etkin değil de içten içe gelen bir kabullenmeme. Biraz da şaşkınlık”¦ MM‘nin bakışlarındaki şaşkınlık öylesine sıcak ve öylesine dramatiktir ki, sonunu bildiğimiz bir trajedinin gözyaşları gibi durmaktadır. Bu karedeki en insanca duygu hatta tek insanca tutumdur.



MM‘un ölümü her zaman tartışma konusu olmuştur. Kimilerine göre intihar etmiş olması doğru iken önemli bir kitle ise hala öldürüldüğü yolunda inanışa sahiptir. Ben şuna inanıyorum ki her iki halde de MM öldürülmüştür. Her ne kadar Eddie Adams’ın fotografında bir fotografında sokak ortasında bir Vietkongu infaz eden polis şefi gibi bir öldürülme söz konusu olmasa da ölümünü hazırlayan sebepleri yaratması açısından öldürülmüştür diyebilirim.



Burada uzanan kol bana ilk bakışta Eddie Adams’ın fotografında sokak ortasında bir Vietkongu infaz için uzanan kolu anımsatması şaşırtıcı bir durum olarak değerlendirilebilir. Ben kişisel olarak her iki fotografta da Amerikan Kapitalizmin/Emperyalizminin uzanan bu kolunun yarattığı bir trajediyi, vahşeti ortaya koyduğunu düşünmekteyim




(Eddie Adams 1968 –Street Execution of a Vietcong Prisoner)


Bu fotografı daha sonraki sayılarda okumaya çalışacağız.



Bu konuda Atila Dorsay’ın tespitleri de çok önemlidir.



Kendisine yüklenmek istenen –başta aptal sarışın ve onun gerçek yasamdaki karşılığı olmak üzere- her şeyden nefret etmiş ve onca yapaylık arasında biraz gerçek yasam, biraz içtenlik aramış bir kadındı o… Herkesin tırmanmayı düşlediği dorukların anlamsızlığını anlayan ne ilk, ne de son sanatçıydı… Ne var ki onun bu denli bilinçli olmasını, el yordamıyla da olsa starlığın, ünün ve popülerliğin kimi gizlerini en çıplak haliyle görüp göstermesini yadırgadı, giderek mahkum etti Hollywood… Onun yalnızlığa, mutsuzluğa, dolayısıyla ölüme yargıladı. Marilyn yazgının, yani sinemanın kendisine yüklemek istediği bir rolü oynamadı. Ve sonunda o role isyan etti. Onun öyküsü, yüzyılımızdaki medya starlarının sahip olduğu en acıklı öykülerden biridir. Gerçek bir tragedyaya en çok yaklaşanlardan biri… Ve kitleler, kimi konularda yanılsalar da, kamu önünde yaşanan özel yaşamlardaki trajiği hiç kaçırmazlar. Marilyn’in de bu trajedi yüküyle bir efsaneye dönüşmesi kaçınılmazdı. Ve öyle de oldu



Brownmiller, Monroe’yu da üzerinde en çok çalışılmış, en güzel ve ünlü kurban olarak isimlendirir. Monroe’nun hayatını en güzel şekilde özetleyen kelime belki de “acı”dır. “Eğer kendim olamıyorsam, başka biri olmanın ne anlamı var ki?” diyen ve yaşadığı acılara katlanmak için kendi kendini kandırmayı öğrenmek zorunda kaldığını söyleyen MM ‘un trajik sonu bize çok önemli bir sonuç ortaya koymaktadır.



Kaynakça:


Berger, J. (1999). Görme Biçimleri. İstanbul: Metis Yayınları.


Mulvey, L. (1997). “Görsel Haz ve Anlatı Sineması”,


Barthes Roland “ Camera Lucida”


Atilla Dorsay/100 Yilin 150 Oyuncusu


Öngören, M. T. (1982). Sinemada Kadın ve Cinsellik Sömürüsü. Ankara: Dayanışma Yayınları


Öztürk, R. (2000). Sinemada Kadın Olmak. İstanbul: Alan Yayıncılık.


Ryan, M. ve Kellner, D. (1997). Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası. İstanbul: Aykırı Yayınları.



Maruf ŞİNİK






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Maruf Şinik : Fotoğraf Okumaları 1
Maruf Şinik : Fotoğraf Okumaları 2
Maruf Şinik : Işıkla Çizdiğim Yaşam






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Maruf Şinik : Fotoğraf Okumaları 3 : Bir Yıldızın ÖlümüMaruf Şinik : Fotoğraf Okumaları 3 : Bir Yıldızın ÖlümüMaruf Şinik : Fotoğraf Okumaları 3 : Bir Yıldızın ÖlümüMaruf Şinik : Fotoğraf Okumaları 3 : Bir Yıldızın Ölümü