Aylık arşivler: Haziran 2008

Umut Hepvar : Şeb-i Yelda : Hafıza-i Beşer (N)İsyan ile Malüldür




HAFIZA-İ BEŞER (N)İSYAN İLE MALÜLDÜR

Neden hatırlar insan? Unutamadığımız için mi yoksa unutmamayı istediğimiz için mi? Yani bilinçli bir eylem midir hatırlamak yoksa yönlendirilebilen, üretilebilen ve yok sayılabilen bir kumaş mıdır başkasının tezgahında dokunan? Yoksa, aynen dil gibi, bilinçdışında / bilinçdışı gibi kurgulanan bir düşman mıdır, insanın hep boğuşmak ve yenilmek ve tekrar boğuşmak zorunda olduğu? Hafızamız toplumsal bir yapı ise eğer, varlık sebebi diğer toplumsal yapılar gibi bizi hizaya sokmak, biçimlendirmek ve tektipleştirmek midir sadece? Ve eğer neyi hatırlayıp neyi unuttuğumuz ideolojik bir soru(n) ise, hafızamız iktidar mekanizmalarının, sömürünün, yoksaymanın ve ötekileştirmenin neresinde durur? Tarih kitapları, medya görüntüleri, kişisel fotoğraf albümleri, internet siteleri, belge fotoğraflarından oluşan yoğun imge bombardımanı düşünüldüğünde, hatırlama çabası aynı zamanda unutma çabası değildir de nedir o zaman? Bir seçim ise hatırlamak, ya da unutmak, Baudrillard’ın bahsettiği gerçeğin çölündeki lime lime harita parçaları değil midir seçimlerimizden elimizde kalan?




Memento’yu seyrederken bunları düşünüyor insan, tekrardan. Leonard’ın çektiği polaroid fotoğraflar ile belleğini umutsuzca bir araya getirmeye çalışması insanın içini acıtıyor. İnsanoğlunun hatırlama, ya da unutmama, gayretini fotoğraflar üzerinden yapıyor olması, beynimizi kemiren ben kimim ve nereye aitim sorularını depreştiriyor. Ben kimim, nereye aitim ve ne ile var oluyorum? Fotoğraflar, bu soruya verilecek cevaplardan sadece birisi ve aynen bir kaç dakikaya sığan ve her seferinde yıkılıp yeniden inşa edilen belleği ile mücadele eden Leonard gibi, biz de bunca imge yığını arasında, bunca çer çöp arasında kendimizi bulmak için savaş veriyoruz, çoğu zaman bir anlamı olmayan, bizi bir yere iletmeyen ve her seferinde ancak başka bir imge ile birlikte anlam kazanan imgeler dizisi arasında kim olduğumuzu hatırlamaya, ve aynı zamanda kaçınılmaz olarak unutmaya çalışıyoruz. Leonard’ın yoldaşı Teddy “mutlu olmak için yalan söyledin” diyor “ne var ki bunda, hepimiz yapıyoruz bunu. Ne olmuş hatırlamamayı istediğin birkaç şey varsa”. Bedenine kazıdığı imgeler ve dövmeler, neredeyse cinsel bir tutku ile çektiği polaroidler ve her seferinde onu yanıltan ancak katıksız bir inanç dayatan bir Tanrı gibi bağlı olduğu sözcüklerle ördüğü hapishanesinde mahsur kalan Leonard, bizi, fotoğraf çeken, fotoğraflara bakan, onlara anlam yükleyen, onları anlamsız bulan, yoksayan, reddeden, kucaklayan, içine alan, içinde tutan ama her seferinde inatla ve aynı cinsel tutku ve iştah ile tekrar fotoğraflara saldıran bizi anlatmıyorsa eğer kimi anlatıyor ki?




Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminin ana kahramanı Joel’de, aynı Leonard gibi, sürekli değişen, kabuk değiştiren ve muğlaklaştıkça anlamın ve anlamsızlığın sınırlarında dolaşan bir gerçeklik algısını kurmaya çalışıyor fotoğraflarla. Ancak hatırlama saplantısı ile yaşayan Leonard’ın aksine, Joel unutmak istiyor, geçmişinden kurtulmak istiyor ve bunun için bir tür operasyon geçiriyor. Lacuna şirketi isteyenin hafızasını siliyor, geriye doğru tüm imgeler birer birer itina ile temizleniyor isteyenin zihninden. Ve Joel’in operasyonu sayesinde farkediyoruz ki, zihnimizin sakladığı imgeler, hiç makineye girmemiş, hiç banyo yüzü, photoshop fırçası görmemiş, bize özel, ama bizim bile unuttuğumuz fotoğraflardan ibaret. Hafızamıza kaydettiğimiz her an gibi, fotoğrafa döktüğümüz ve nesnellik yanılgısı ile tutunduğumuz her anı gibi, dibe inildikçe ve öznelleştikçe, fotoğrafik imgelerimiz de bozulmaya başlıyor. Sonunu başını kaçırıyoruz mesela bir olayın, zaman ve mekan kırılıyor kendi içinde veya insanların yüzleri, mekanlar teker teker siliniyor zihnimizdeki fotoğraflardan. Derinlere inildikçe zihnin mağaralarında, ve öznelleştikçe fotoğraflar, sahileştikçe ve içimize dokunmaya başladıkça, acıtarak çoğu zaman, fotoğrafın yalancılığı ve riyakarlığı ile de yüzyüze geliyoruz. Fotoğraftaki imge değil bizi biz yapan bunu farkediyoruz, fotoğrafa bakan biz var ediyoruz fotoğrafları. Belki bu sebeple, daha rahat bakıyoruz başkalarının fotoğraflarına, başkalarının sevinçlerine, acılarına, yoksulluklarına ve umutlarına. Belki bu sebeple, bir röntgencinin hazzı ile giriveriyoruz başkalarının hayatlarına, fotoğrafların açtığı kapıdan. Belki bu sebeple, elimizle seçtiğimiz, özenle sakladığımız ve çoğunlukla göstermek istediğimiz bizi gösteren fotoğrafları paylaşıyoruz sadece eve gelen misafirlerle, ilk kez tanıştığımız insanlarla. Bak bunlara, bak ve tanı beni bu fotoğraflardan, ama içime bakma sakın, içimde sakladığım fotoğraflar bana kalsın, sahileştikçe içimi acıtan o fotoğrafları görmesin kimse, yüzlerin en son silindiği o yerde der gibi.




Blade Runner’da Ridley Scott bu sebeple belki kocaman bir göz ile açıyor o efsanevi filmi, gözbebeğinde endüstrinin bacalarından çıkan alev toplarının yansıdığı. Güneşin olmadığı bir dünyayı görüyor o göz, acının ve yalnızlığın mutlaklaştığı bir dünyayı görüyor. İnsanın, insan olmayı umursamadığı, gördüğünü anlamlandırmaktan ve tanıklığı üstüne düşünmekten vazgeçtiği bir dünyayı görüyor. Bu sebeple belki, insan olan ile olmayanı göz bebeğinin tepkilerinden anlayan Voight Kampf testi başarısız oluyor ara sıra. İnsanı tepkileri hiç saklayamayan gözler acıya, nefrete, iğrenmeye ve kıskançlığa tepki vermiyor testte. Emerson’un hiçlikle mutlaklık arasında bir yerlerde herşeyi gören gözü, Tanrısal olanın içinden akarak zihnimize resimlerini nakşettiği o göz, artık görmeyi, anlamlandırmayı ve hatırlamayı reddediyor onca gördüğünden sonra. Gerçekle bağımızın her an sınandığı, geçmişin, geleceğin ve şimdinin bir sanrı, kitlesel bir gözbağı haline geldiği bir dünyaya bakan gözlerimizden zihnimize akan imgeler hatırlamanın değil, unutmanın aracı olabiliyor ancak. Bu sebeple, fotoğraflar, Linda Hutcheon’ın söylediği üzere, aynı anda hem son derece bizden, bize ait, hem de bizim dışımızda ve bize karşı, hem kalıcı ve belgeleyici ama hem de suya yazılmış yazı kadar geçici ve güvenilmez, hem kaydediyor, saklıyor ve yansıtıyor gerçeği ama hem de yanıltıyor, yönlendiriyor ve çarpıtıyor gördüğümüzü sandığımızı. Fotoğraflar, gözümüzün gördüğü, zihnimizin kaydettiği ve makinenin ete kemiğe büründürdüğü fotoğraflar, şimdinin geçmişte ve geçmişin şimdide (yapı)bozuma uğratıldığı devasa lunapark aynaları gibiler. Bakmak eğlendiriyor belki, unutturuyor ve çocukluğun saflığına götürüyor bizi, ama bir taraftan da biliyoruz içten içe baktığımız kişi biz değiliz, olmadık hiçbir zaman ince kırılgan bir cam parçasına çizilen.



Umut HEPVAR








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Umut Hepvar : Şeb-i Yelda : Hafıza-i Beşer (N)İsyan ile MalüldürUmut Hepvar : Şeb-i Yelda : Hafıza-i Beşer (N)İsyan ile MalüldürUmut Hepvar : Şeb-i Yelda : Hafıza-i Beşer (N)İsyan ile MalüldürUmut Hepvar : Şeb-i Yelda : Hafıza-i Beşer (N)İsyan ile MalüldürUmut Hepvar : Şeb-i Yelda : Hafıza-i Beşer (N)İsyan ile Malüldür

Foto-röportaj : Heykeltraş Yaman Civan



Zonguldakseverler bilir, Kuzey Batı Karadeniz`in bu şehri, yılda en az bir kez gitmediniz mi size seslenir”¦ “Gel hele bir bak daha göstereceğim nelerim var” diye. Yeriniz daralır, işi gücü rölantiye alır, ilk fırsatta yollara düşersiniz”¦ Heykeltraş Yaman Civan ile, yine böylesi bir daralma sonucu gittiğim Zonguldak`ta, Ereğlili fotoğrafçı dost Raif Karapekmez kanalı ile tanıştım. Bir güzel insan daha tanımama vesile olduğu için Raif`e ve bizi her seferinde o güler yüzü ile karşılayan ve okuyacağınız söyleşiyi gerçekleştirdiğim Heykeltraş Yaman Civan`a (Yaman Abiye) yürek dolusu teşekkürler”¦



Evine gitmek için Eregli` nin yokuşlarından birini tırmanırken ona yolda rastlıyoruz, gidişimiz habersiz”¦ Ellerinde alış veriş torbası, Raif bizi kendisine kısaca tanıtıyor”¦ Yaman Abi, güleç yüzü ile `Hoşgeldiniz Ereğli`ye, sürpriz oldu bizim için, aklıma dahi gelmezdi` diyerek karşılıyor”¦ Bizim için de güzel bir tesadüf olduğunu belirtiyorum”¦




Heykeltraş Yaman Civan Zonguldak Ereğlili doğma büyüme, anne babası ve ailenin daha da büyükleri, geriye doğru kökeni hep Zonguldak Ereğlili. Doğduğu mahallede iki bina arası daracık bir sokaktan geçerek geldiğimiz evi doğduğu ev değil, onu bilmiyor”¦ Ama atölye olarak kullandığı bina en az 150 yıllık iki katlı ahşap bir ev”¦



Bize çay-kahve hazırlarken soruyorum, “Heykel kaç senedir yaşamınızda?” 1960 yılından beri”¦ “Peki, resim de var mı yaşamınızda?” diye ısınma sorularıma devam ediyorum? Evet diyor, resim olmasaydı heykel olmazdı”¦





“Alaylı mı alaysız mısınız?” 1976 yılına kadar alaylı, ondan sonra da Mimar Sinan Üniversitesi` nde misafir talebe olarak derslere katılmış, meslek lisesi çıkışlı olduğu için almamışlar onu Mimar Sinan`a”¦ Tatbiki Güzel Sanatlar’a verelim dediler, tabii o kültür de be de yok, bilemedim, gitmedim, diyor ”¦



Çaylarımızı yudumlarken bize bazı heykel ve büstlerini gösteriyor”¦ Bu, Eski Belediye Başkanı, bu gemi sanayiici Arif Mağdenci, bu da hanımı, Yasemin hanım”¦




Sohbete devam için sandalye ve ekipmanımızı son olarak çalıştığı rölyefe göre konumlandırıyoruz”¦ Rölyefinin konusu Eregli’nin tarihi”¦ Ve rölyefi üzerinden anlatmaya başlıyor”¦ Burdaki yaşlı adam köylülere Uzun Mehmed’i anlatıyor”¦ Eregli`de daha evvel uğraşılan üzüm, mısır tarımcılığını, balıkçılığı, madenciliği, hepsi burda, o zaman çilek yok, diyor, çilek sonradan”¦ İşte o madende çalışan katırlar, yukarda gemicilik”¦ Uzun Mehmed askerden geldikten sonra, değirmene annesinin verdiği buğdayı öğütmeye gidiyor ve dönüş yolunda nehir kenarında bulduğu taşları evine getiriyor, yakıyor bakıyor tamam.. “Peki yakmak düşüncesi nerden aklına geliyor ki?” diye soruyorum”¦ Askerden tembihli geliyor da ondan, komutanlar bilgilendirmiş tüm eratı, memleketlerine döndüklerinde araştırsınlar diye”¦ Bulunuşu ve Türkiye’de sanayiinin gelişmesini Uzun Mehmed ile simgelemeye çalıştım, diyor”¦




Arkadaşım fotoğraflarken lensini soruyor, heykeltraşlığının yanı sıra 1960’dan bu yana fotoğraf da çektiğini -ama nasıl makinalar ile- diyerek, belirtiyor”¦



Yedek subaylığını öğretmen olarak yapmış”¦ Turkiye’de ilk defa bir köye Atatürk anıtı diktim… 5 tonluk bir kayayı oyarak Atatürk heykeli yaptım. Kayseri`nin İncesu’ya bağlı Suksu Köyü`ne”¦ Ama macerası anlatmakla bitmez, yani hiç rahat durmadım”¦




Çaylarımızı tazeliyoruz”¦ “Burası kaç senelik bina?” diye soruyorum. Ben yetmiş yaşında olduğuma göre en az 150 yıllık, diyor”¦ Işık loş, tripod ister misiniz?”¦ “Işık gayet güzel, arabada var, almadık “diyorum, Dışardan gelen ışık muhteşem”¦



Geçmişte fakir aile çocuğuyuz, hepimizin, kökenimizde bu var”¦ “Madenci/madencilik var mı sülalede?” diye soruyorum. “Denizci var, daha önce de firıncılık varmış”¦ Madenci yok”¦ Çayımızı keyifle radyoda çalan Türk sanat müziği eşliğinde yudumluyoruz”¦



Gençken madalyalı iyi bir yüzücü, ama hiç bir zaman denize açılmaya, balık tutmaya merak duymamış. Ben sanata düşkündüm, dedim ya meslek çıkışlı ve sıcak demirciyim, böyle örsle döverek falan,.. Okuldan mezun olunca önce Karabük`e gittik, bizi yedek subay yapacaklardı ya öğretmen olarak”¦ Askerde bize para gönderecek kimse yok, gittik Kayseri`ye”¦



Birinci sene, cocuklarla okulda zaman geçmiyor, bir şeyler yapmak lazım, Manisa Er Eğitim Tugayı’nda, er gibi giydirilip yedek subay gibi eğitecek bir eğitim tugayı vardı -nedense bir medeni cesaret geldi-, kalktık, gittik. Bu arada bir Atatürk büstü yapılacak, sahada yerinde, ben yapayım dedim”¦ Gören beni bir şeye benzetememiş olmalı, -o zaman 21 yaşlarındayım- netice, teklifim kabul olmadı, tamam dedim siz beni seneye okursunuz gazetelerde”¦




Yani ilk heykelinizi askerde yedek subay öğretmenken yaptınız? Evet, orda şansım çok yaver gitti, şöyle ki, bulunduğum yer volkanik bir bölge, istediğim şekilde kaya bulamıyorum, zaten kayadan yontmak zorundayım çünkü şimdiki teknikleri bilmiyorum, kayadan yontmak sorun değil, ben resmi hazırladım, valiye gittim, dedim, ben heykeltraşım –ama daha heykel yapmamışım-, köye bir Atatürk heykeli yapmak istiyorum, yardımlarınıza ihtiyacım var, tabii oğlum dedi, makamından kalktı, üçlü koltuğa oturdu, gel yanıma, dedi, ne icersin? Çay dedim, çay olmaz kahve dedi, utangaç bir vaziyette kabul ettim, kahve geldi, içtim”¦



Netice olarak köye döndüm, köyde böyle bir büst yapmayı düşünüyorum, öyle ayaklı heykel falan yok o zamanlar”¦ İhtiyar heyetinden bir köylü çıktı,” ya hocam! bunu böyle yarım yapacağına madem yapıyon ayaklı yapsana be, ne o öyle yarım” dedi”¦ Ya amca! Ayaklı yapmak zor, yapmasına yaparım da üstesinden gelmek zor, biz yanındayız dedi”¦ Bak dedim, sözünüzü yemek yok! Peki dediler”¦ Gittik dağdan; 1,20 m ye 3 m boyunda bir kaya kestik, kaya neylen gelecek köye? Yıl 1960, bir gün Kayseri`de dolaşıyorum, Cumartesi, Pazar iniyoruz şehre, baktım bir vinç, hemen vali beye gittim, beni yardımcısı İbrahim Bey’e havale etti, sordum bu kimin vinci? Vinç Kayseri` de Hava İkmal Komutanlığı’na aitmiş, telefon açtı, bir kaya var, köye götürmemiz lazım, telefondaki adam caraskar olmaz mı? diye soruyor. (Caraskar: zincirli bir kaldırgaç) Dedim olmaz”¦ Bana vinç lazım, alacak kayayı kaldırıp kamyonun üzerine koyacak”¦ Beni Hava İkmal`e götürdüler”¦ Ben pardesülü bir Atatürk resmi çizmiştim, komutan bana dedi ki, tarihi bir simgeyi işle orda, Atatürk Kocatepe`ye çıkarken falan, kayaya baktım, olur! dedim”¦ Bu iş bitince bizim de burda bir taşımız var granit, onu da bize işler misiniz? Ben bunu bitireyim de, (ben işimi görme telaşındayım)”¦ Velhasıl biz taşı kestik, bize cemse üzeri vinç verdiler, dönüyoruz köye”¦ O gece otelde yatarken 3- 4 yataklı bir odaya verdiler tek yatak parasına”¦ Baktım bir gürültü patırtı uyandım, odaya müşteri almışlar… Hoca ne yatıyorsun biz taşı kırdık götürdük bile köye, sen daha ne yatıyorsun burada?… Meğer rüya görüyormuşum”¦




Taşı vince yükleme faslımız da komikti”¦ Bir ucuna koyduk, araba öte ucundan kalktı, köylüler kamyonun diğer ucuna üşüştüler, kamyoncu bağrınıyor; bu çok ağir! Nasıl taşıycaz? Makaslarım kırılacak vs”¦ Neyse okulun bahçesine getirdik”¦ Tüm köylü etrafimda, taşı yan indirmistik, ayağa kaldırdık, diktik.. Başladık orda kabasını yontmaya, kar yağıyor ama kimin umurunda”¦ Ben eşofmanları çekiyorum, tak tuk tak tuk kayayı işliyorum, çocuklar, köylü beni izliyor”¦ Oraya kadar taş geldi tamam, ama ben bunu neylen yontacağım? Akademiye yazı yazdım, Nuset Suman`a”¦ Sayın hocam nasıl yontacağım bu taşı ve taşı yontarken ağız şekilleri nasıl olacak? diye sordum, O bana” taş; burç ve keski ile yontulur, şimdi yenilerde tabanca ve kompresör ile yontuluyor” diye cevap yazdı”¦ Keski yapacağım koruk lazım, ocak lazım, örs lazım, aletleri kendim yapmam lazım”¦ Sınıfta konuşuyorum böyle çocuklarla, çocuğun bir tanesi dedi ki; hocam bizde bir tane koruk var, peki kömür işini nasıl yapacağız? Çocukların biri; ya hocam kolay dedi, nasıl kolay? diye sordum. Arif Mollu diye bir elmalık var, kenarından da tren geçiyor, benim fetbaz çocuklar, tren geçerken ordan kömür dökülüyor ordan toplarız hocam diyince”¦ Hadi inelim bakalım dedim aşağı, 30 kişi, 3 km aşağı, şarkı türkü söyleye söyleye indik, kömürü oradan topladık”¦ Şimdi kimde ray, örs, mörs var? Körüktü, raydı toparladık, getirdik dövdük onları, okuldan resimli bir destek gelmediği için ben mahallenin taşçı ustalarını inceleyerek okulda öğrendiğim bilgilerle keski yaptım”¦ Netice olarak biz başladık, kabasını yonttuk”¦




Valiye gittik, fotoğraflarını falan gösterdik”¦ Velhasıl 63’ün 30 Ağustos`u ”¦ Fakat netice nasıl oldu biliyor musunuz? 30 Ağustos; şimdi birinci sene bir şey yapamadık ikinci sene”¦ Bu sefer yedek subaylığım bitti terhis oldum, beni açıktan tayin ettiler köye. Ama bunun yanında çok kötü parasız kaldım”¦ Kaymakam da beni pek severdi her gittiği yerde anlatırdı. Kaymakama gittim dedim “ben bombaladım”¦” Bana ziraatten ilaç verdiler, ben de o ilaçlarla tarlaları ilaçlatıyorum, ordan biraz para kazandık, muhtara gittim dedim” n`olcek muhtar para bitti”, köylülerden birer ölçek buğday topla dedi”¦ Topladık sattık”¦



Faruk Güventürk o zaman komutan”¦ Köye bir merasim tugayı geldi, burası Kayseri`nin bir köyü, yıl 1963.. Bir öğretmen heykel yapıyor.. Komutan diyor ki; hocam bugün ne istersen yaparım”¦.! Tamam burada indir ekibi dedim, ekip indi, başladılar bando mızıka çalmaya, kaymakam da ben de ağlıyoruz”¦ O köyün içinden bando çala çala okulun meydanına geldiler, tam 60 ihtilalinin üstüne o heyecan”¦





Sonra gittim akademiye, işin tuhafı akademiye şartlanmışım, o zamanki akademi müdürünün önüne yaptığım heykellerin resimlerini koydum, müdür, “Ooo oğlum sen tam bizim aradığımız adamsın gel şöyle otur” dedi ama meslek lisesi çıkışlı olduğum için gel seni tatbiki güzel sanatlara verelim dediler, o kültür yok, gitmedik, döndük geldik.. Ben orda kalsam nerde kalacaktım geçimim vs, arkadan bir destek gelmeyince mümkün değil”¦ Yani ilk heykelimin hikayesi böyle”¦




Geldik Eregli`ye”¦ Kafakola geldik evlendik, sene 1964, evlendikten sonra ERDEMIR’ de işe başladım ve yine sanat çalışmalarım var devamla, 1976 bugün Anadolu Lisesi olan Kent Koleji` ne bakır dövme bir Atatürk köşesi, Atatürk` ün 100 doğum yılı”¦ 1981.. Erdemir bana bir görev verdi”¦ Atatürk büstleri yapacağız ve Eregli` deki tüm okullara dağıtacağız”¦ Heykelleri yaptım verdim, dağıttılar”¦ sonra 1976’ da Mimar Sinan Üniversitesi ile temasa geçtim, o arada Ferit Hoca ile tanıştım o bana akademide -gereken kolaylıkları hallettikten sonra- rahatça dolaşma imkanı tanıdı, bu süreçte inceleme yapma imkanım da oldu. Sanat zaten görseldir. Görsel olunca biraz da yetenek varsa sorun kalmıyor zaten, hedef o. Ve ben orada bir çok şey öğrendim, hani heykelin teknik ve teknolojisini öğrendim”¦ Nasıl yapılır, nerden yapılır, nerden nasıl olur? Işte bu benim hayatım ve böyle de devam ediyor, ama bir de bir şey var ki Bati Karadeniz` de benden başka da heykelci yok. Neden yok biliyor musunuz? Güzel Sanatlar Heykel Bölümü`nden mezun olan arkadaşlar burda da var, ben onlara diyorum ki; bakın beyler ben yalnız çalışıyorum, sıkılıyorum, alın şu anahtarı, ben anahtar yaptırayım buraya istediğiniz zaman girin, istediğiniz zaman çıkın”¦” Gelmiyorlar mı ?” Abi işte benim şuyum var şuyum var, gelmiyorlar, Ben 20 gün sonra tekrar geleceğim bana hafta sonu heykel yaptırır mısınız? Yaptırırım, Tamam ben gelirim söz ”¦



İnanın buna, yani okuldan çıkıyor, okulda o eğitimi görüyor, anatomisini görüyor, sanat tarihini vs”¦ hepsini görüyor, fakat ben bunları anatomisini, sanat tarihini kendi imkanlarımla araştırdım, araştırmalarım neticesi elde etmiş bir insanım, hani bana bir hoca anlatmadı, hep kendi imkanımla edindiğim bilgiler”¦ Ya siz niye böyle yapıyorsunuz? Gelin işte”¦ Ya işte abi şu var, cocuk var, bir tanesi diyor ki, çocuk büyüsün falan , çocuk büyüsün ama sen gidiyorsun”¦!!!




Bakın biraz önce ben size dedim parantez açarak söylüyorum, hoca bana dedi ki, sene 1961 mektubunda, şimdi dedi taş ve mermer kompresörle ve tabancalarla yontuluyor Yani dokunmadan yapıyor”¦ Şimdi bakın”¦ O zaman ben; köyde elektrik yok, Anadolu’da zaten doğru dürüst elektrik yok, Anadolu’da kompresörü buldum, enerjiyi nerde bulucağım? Bunları düşünmüyor hiç. Ben size kesin ve samimi olarak bir şey söyleyeyim, bakın burda kompresörüm var kocaman, tabancalarım var yukarda değişik bir sürü”¦ Fakat o enerjim yok, ordaki o senenin o enerjisi yok”¦ Ama ben çok memnunum böyle bir atölyem var diye”¦ Bana diyorlar bu evi ver müteahhide, ne diyorsun sen ne diyorsun ya dedim, ben bu evi müteahhide vereceğim, dışarı, hadi dışarı!!!… Çocuklarım kirada oturuyor benim. 3 kızım var bir de torunum”¦



“Sanatsal ve tarihi simgeleyen bir çalışmanız var Eregli`nin tarihini anlatan”¦” Ereğli milattan evvel -gezgincilerin ve coğrafyacıların tarihlediklerine göre MÖ.560 lar-. fakat son 4-5 sene evvel Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Ön Asyacı Fırat Ekrem’ in buraya gelerek yaptığı araştırmalarda MÖ den. 2500 senesine çekildi”¦ Burada yaptığım 3 tepesi ile meşhur zaten Eregli; Göztepe, Laletepe ve Çestepe”¦ İlk yerleşen buraya Varyan dinliler Megarilardan sonra , Varyan dinliler. Varyan dinliler buraya geldikten sonra İyonlar Dorlar ve Korintlilerle beraber ve kendi mitoslari ile geliyorlar”¦ Burada gördüğünüz gibi Herkül kuvvet tanrısı ve bizim burada yine Kaletepe` nin arkasındaki Vehan Deresi dedikleri Akheron vadisinde mağara, Cehennem Mağarası, Hades`in 3 başlı köpeği Kerboros”¦




Bu gördüğünüz hanım Amastris, Amasra’yı temsil ediyor”¦ Amastris neden burda, sebebi şu, büyük Iskender İranlıları yendiği zaman, Amastris İranlı bir prenses, İskender İranlıları yendikten sonra sarayın üst seviyesindeki hanımları komutanlarına dağıtıyor, sen şunu al sen bunu falan, Ona çok bağlı olan Ereğli Kralı Denis` e de sen Amastris ile evlen diyor”¦ Amastris ile evlenip buraya geliyorlar ve burda küçük bir krallık, Heraklia krallığını` kuruyorlar ve Amastris burada kraliçelik yaparken 3 çocuğ oluyor; 2 erkek bir kız”¦ 12 sene kraliçelik yapıyor, çocuklar büyüyor ama bu arada kocası Denis obez hastalığına yakalanıyor sağdan sola çarşafla döndürüyorlar olmuyor, fıçı ile döndürüyorlar olmuyor, nihayetinde, o vefat ettikten sonra 12 sene kraliçelik yapan Amastris’e, çocukları diyor ki sen yeterince yönettin, artık biz idare edeceği, Amastris’i yönetimden alıyorlar. Amastris etrafi ile burdan kalkıyor Sasabos yani bugünkü Amasra` ya gidiyor ve orda Amasra`yı kuruyor. Amasra`yı kurmak için de birçok yeri yakıp yıkıyor, merkezde topluyor. O da tabii ayrı bir konu”¦ Netice olarak Amasra’yı bir şark kenti güzelliğinde kuruyor, para basıyor vs”¦ Annelerinin bu kadar ilerlemesine tahammül edemeyen çocuklar bir gün annelerini davet ediyor ve giderken Çestepe`de boğarak denize atıyorlar ve öldürüyorlar.



Netice”¦ Makedonya Kralı Ekumarkus ile daha evvel bir evlilik geçiren Amastris`i çocukların öldürdüğünü anlayan Ekumarkus geliyor ve çocukların ikisini de asıyor ve eski haline krallığa dönüşüyor”¦



Eregli`mizin önemli olaylarından biri de gök bilimci Heraklides`dir, ilk önce dünyanın yuvarlak olduğunu ve kendi etrafinda döndüğünü söyleyen.. ve bugün Viyana Bilimler Akademisi` nde 12 tane cildi olan Eliya Ereğli) `Heraklia Politika“, bunlardan iki tanesi Mennon ve Mignis tarafindan MO 300’ lerde yazılmıştır ”¦



Bu da Ereğli’nin Kralı Larus, ilk olarak toprak reformunu yapan ve ilk kütüphaneyi kuran kişi”¦ MÖ 300”¦




Ve yine burada mitolojik bir kaya Altınpost”¦ Argonotların geldiği bir gemi Altınpost”¦ Argo`dan gelen bir kralın hikayesi. Onunla beraber buraya Herakles ve Herkül` ün de geldiğinden bahsederler. Bu Argo olayı da ayrı, başlıbaşına bir konu



Burada bir de Alemdar gemimiz var, bunu kaldıracağım, yerine Yıldırım Beyazıt` ın bir büstünü koyacağım çünkü 1380 Yıldırım Beyazıt` a Ereğli birkaç bin dükaya satılmış”¦ Bunu burada vurgulamam icab ediyor, Alemdar’ı başka bir konuda incelerim, artı burda bir konu daha var bu çiçekler, araştırmacılar şunu bahseder Heraklia Politika için”¦ Dünyanın en şifalı otlarının bittiği/yetiştiği yer diye bahsederler ve burda Kerboros`un dolaştığını ve ağzından akan salyalardan toprağa düşen ve yetişen zehirli şifalı otlardan bahsederler.



Burda bir de anfora olayı var”¦ Anfora biliyorsunuz katı ve sıvı yağların taşımasında kullanılıyordu, buraya gelen Fransız bay bayan profesörler anfora incelemesi için gelmişti MÖ’ den önce birinci yy da Heraklia Politika yani Ereğli anfora imalatını bırakmış daha önce tüm Karadeniz ve havarisine anfora imal edip veren Ereğli ve Sinop”¦ Sinop’a gittiğimde de gördüm, anfora ocaklarını gezdik”¦




Bir yazıtta, Ereğli çok bereketli bir yer olduğu için”¦ Nikomedya (İznik) ve çevresinin kralı bir gün en azılı 400 mahkümunu çağırıyor ve diyor ki Heraklia Politika ya gideceksiniz ve ordaki tüm zeytin ağaçlarını keseceksiniz”¦ geliyorlar kesiyorlar ve kral onları affediyor”¦



Bir de üzüm var”¦ Diyonisos şarap tanrısı”¦ Burada bir mahallenin adı da `Bağlık Mahallesi` çok güzel üzüm yetişirdi”¦ Burda olay şehrin balıkçılığı ve şarapçılığı ile ilgili… Sonradan Uzun Mehmet`in kömürü bulması ile bir madenci ailesi teşekkül ediyor. Bu madenci ailesi de hafife alınacak bir şey değil, kalabalık bir aile”¦ Kömürü Uzun Mehmet ile ve bir dağ içinden çıkan vagonlarla simgeledim”¦ Bir de çileğimiz var, aroması çok güzel olan ama uzun ömürlü bir çilek değil”¦ Kömürün bulunması vs. burada madenci feneri ve Erdemir`in kuruluşunu da bu çark ile simgeledim”¦




Sohbetimiz bu çerçevenin biraz dışına taşarak devam ediyor”¦ Üst kata çıkıyor ve kendimizi mekanın büyülü havasına kaptırıp dört bir köşeyi fotoğraflama telaşına düşüyoruz”¦ Burası, büstler, kalıplar, eskiz ve resim cenneti”¦ Gazetelerden kesilmiş küpürler, eski fotoğraflar, bitmiş bitmemiş heykeller”¦ Bir dünya anı da bu kata gizlenmiş”¦ ve çamurum hazır”¦ Aşağı inip ona dokunuyorum”¦ Böylelikle Eregli`ye her geliş gidişe bir vesile dostların yanına bir de kulaksız ekleniyor (bir türlü kulağını tamamlamak kısmet olmadı ama sanırım tamamlandığında bile onu böyle adlandıracağım).




Heykelseverler, Yaman Abi`nin çağrısına kulak verin”¦ Bir hafta sonunuzu Eregli’de geçirin”¦ Onun o güzel sohbeti ve güler yüzü eşliğinde 150 yıllık bir ahşap bina içindeki atölyesinde elinizi çamura bulaştırın ve bir büst ya da heykel de siz yapın”¦ Her vesile anlatacağınız anılarınıza bir yenisi eklensin”¦



Foto-röportaj : Faika Berat PEHLİVAN








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Foto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman CivanFoto-röportaj : Heykeltraş Yaman Civan

Reha Ülkü ile Fotoğraf Üzerine


Soru:



“Her ne kadar insan, her fikri ve görüşü sorgular bir yapıda yaratılmış olsa da, toplumun karar verip geçmesi gereken bazı konulara tekrar döndüğünü ve tartışmaların tekrar sıfırdan başlanarak alevlendiğini gözlemliyoruz.



Fotoğrafın sanat olup olmadığının tartışılması da böyle bir örnek.



Olaya sondan başa giderek bakmak gerekirse; bir fotoğrafın ‘sanat fotoğrafı’ olarak kabul edilmesi için ne gibi özellikler taşıması gerekmektedir? Bunun fotoğrafı çeken kişinin sanatçı ünvanını taşıyor olması ile alakası ne kadar geçerlidir? Buna kim ve nasıl karar verir ya da vermelidir? Ve nihayetinde fotoğrafın bu şekilde sınıflandırılması gerekli midir? Bu konulardaki görüşlerinizi alabilir miyim?…”



Yanıt:



Sanat dallarının sınıflandırılması, bilimi ve estetiği (sanatbilimi) başlattığı kabul edilen, Eski Yunan’dan devralınıp, günümüze dek süregelen, kültürel modlar ve tarih içinde epeyi değişegelmiş bir kategorizasyonlar dizisi içeriyor.



Eski Yunan’da 6 sanat dalı varmış. Sinemanın 7. sanat sayılması bu nedenledir.



Günümüzde 9 sanat dalı var, diye kabul edilir: Edebiyat, heykel, resim, fotoğraf, sinema, tiyatro, dans, müzik, mimari.



Kendi hesabıma, 20. Yüzyıl’da gökdelen gibi önemli bir buluşa imza atmış olmasına karşın, mimariyi 21. Yüzyıl’da sanat saymıyorum, heykelin altdalı olarak kalabilir belki. Resim ve fotoğrafı da birleşik bir sanat dalı sayıyorum ve içine çizgiroman, gravür, minyatür, grafik, karikatür gibi diğer (kimi sanat dalı sayılmayan veya altsanat dalı sayılıp aşağılanan) çeşitleri de katıyorum. Tiyatro ve dansı da, tiyatroyu dansın altkümesi sayarak tek dal sayıyorum.



Tüm sanatlar 5 duyu-dili kullanır: Görsel, işitsel, sözel, kimyasal (duygusal), motor (devinim). Yazın sözeli, müzik işitseli, dans motoru, resim ve fotoğraf görseli asal olarak kullandığı için; sinema için, tersine tüm duyu-dilleri birarada kullandığı için avantajlıdır.



Yani; hem nesnel, hem de öznel kategorizasyonlar görelidir, çoğuldur, tek kişi yerzamanlar içinde ayrı ölçütleri yeğleyebilir ki estetikçilerin uzun yıllar içine yayılan yapıtlarında buna sıkça rastlıyoruz.



Ayrıca, tüm sanat dalları tarih içinde inişler ve çıkışlar yaşarlar, fotoğraf da birkaç kez durmanın eşiğine gelmiştir (konu için bakınız: Gisel Freund, ‘Fotoğraf ve Toplum’.)



Fotoğraf benim için sanat mıdır? Evet. Ancak, fotoğrafların % 99,99’u sanat değildir, fotoğrafçıların % 99’u sanatçı değildir, (profesyoneller dahil) ‘zanaatkar’ denebilir.



Fotoğrafın sanat dalı sayılıp sayılmamasında, bildiğim öznel ve nesnel ölçütler:



Nesnel olarak resiminkine çok yakın: Başustalar Bosch’u ve Bruegel’i geçebilenler, farklı ve yeni şeyler yapabilenler. Burada ‘ne?’ (konu) ve ‘nasıl?’ (teknik, stil ekol / akım, üslup) başlıkları geçerli. Fotoğrafta tanıdığım tek başusta Prokodin-Gorski, o da yöntemini fizikçilerden alıntılamış ama kesinlikle bir avan-gard. (Öncü olmayan sanat dalı ve eseri sanat değildir.) Çekilmemiş bir konuyu çekilmemiş bir biçimde çekmek, diyebiliriz. Sanıldığının tersine, fotoğraf konularının % 99’una henüz el bile sürülmedi, çünkü kimsenin aklı o yönde işlemiyor. Örneğin, eski İstanbul kartpostallarındaki Ayasofya, tüm fotoğrafçılar ve editörler tarafından aynı açıdan alınmıştır. Keza hava fotoğrafı, ülkemizde az çalışılmış bir alan, çünkü askeri yasaklar sözkonusu.



Meşhur ‘imagebank’lar vardır. Oralarda milyonlarca ticari fotoğraf yer alır ama konu ne olursa olsun, bugüne dek, ‘aha, fotoğraf’ dedirten bir tek kareye ve kişiye rastlamadım. Keza, bunu kızgınlıkla yazıyorum, ülkemizde ve dünyadaki basın fotoğrafları ödülleri rezalet durumda. 100.000 kez çekilen bir kareye yılın ödülü verilmez, veren de fotoğraf bilmiyordur ya da o işte şike vardır.



Yani, resmi fotoğraf söylemi beni zerrece bağlamıyor. Ben ayazlara bakarım, sapalara bakarım. Örnek: Fotoritim’in ‘Graffiti’ röportajı var, 1990’larda ‘duvar yazısı’ diye bir moda çıkardılar, konuyu öldürdüler, şimdi dönüp bakmıyorlar bile; oysa ki o röportaj gibi belli sayıda olanı 1 kitap eder ve şu anda Türkiye’de konuyla ilgili kitap yok. Fotoğraf anı anına, hatta yarını yarınına bir sanat dalıdır. 1970’lerin spor fotoğrafı tekniği, sinemaya ‘stop-motion’ olarak girdi ve o konunun da modası geçince, herkes konuya sırtını döndü. Oysa o teknik, fotoğrafın 4 boyutluluğunu vermenin en uygun yollarından biridir. 4 boyutlu ve/ya holografik fotoğraf, hala avan-gard fotoğraftır ve folklorik fotoğraf sanat dalı değildir.



Öznel olarak ayralları yeğliyorum: Araki ve Arbus diyeyim.



Türkiye’deki resmi yaşlı ustaların hiçbiri benim için sanatçı değil. Bir tek yurtdışında yaşayan Lütfi Özkök var, o da konusunda uzmanlaşıp sanatçıları ölümsüzleştirdiği için.



Fotoğrafın sanat sayılmasını istemeyen fotoğrafçı gördüm ve bu beni şaşırttı. Ancak, cep telefonlarıyla çekilenlerin değil sanat, fotoğraf olmadığı kesin. (Gelecekte durum değişecek ama şu andaki durumu imledim.) Bazı fotoğrafçıların ise, sanatçı-üstü sayılması gerektiği kanısındayım. Yukarıdaki 2 adı yinelemiş olayım. Bana göre fotoğraf hem sanat, hem bilim, hem de düşündür. Bazı fotoğrafları irdelemek günlerimi alabiliyor, Walter Schels’inkiler gibi ki bu yıl (2008) fotoğraf tarihinde bilindiği kadarıyla, bir ilki gerçekleştirdi. İstemeyen, tüm bunları ve tüm fotoğrafı sanat saymayabilir, keyfi bilir. Kimseye fetva vermem, kimseye de kendim için fetva verdirmem.



Şerh:



Fotoğrafçılar, başka fotoğrafçıları izlemiyor, bunu Türkiye’deki gözlemlerimden çıkardım. Elimden geldiğince Dünya ve Türkiye fotoğrafını izliyorum ama internete karşın, varolanın belki de ancak % 10’una ulaşabiliyorum. Gerçi istatiksel olarak, % 1 örnekleme yeterlidir ama ölene dek her an yepyeni bir fotoğraf ustası ile karşılaşabileceğimi hesaba katıyorum. Bizde de, örneğin İstanbul’un 10.000 sokağının 5.000’inin fotoğrafını hiçbir yerde bulamazsınız, bunu yapan biri çıkabilir pekala.



(20 Mayıs 2008)




Soru 2 :



“Toplum psikolojisi olarak, değişimler hep ‘bir felaket’ ya da ‘yozlaşmaya yol açan şeyler’ olarak algılanır. Pek çok örnek vermek mümkün ama fotoğraf açısından bakınca, renkli fotoğraf, aydınlık oda, dijital fotoğraf teknolojisi ve süre giden değişim; bir gelişimden, bir dönüşümden ziyade ekseri kötüye gidişat olarak algılandı ve algılanmaya devam ediyor. Belki de fotoğrafın keşfinde de aynı duyguları ressamlar hissetmişlerdir ve tepki vermişlerdir, kim bilir? Öte yandan da hem teknolojiyi kullanıp hem de ondan şikayet etmek, ‘mecburen kullanıyoruz’, ‘önüne gelen fotoğrafçı oldu’ benzeri söylemler biraz trajikomik kalıyor”¦



Sizce bu gelişmeler, yani fotoğrafın yüksek kalitede ve herkes tarafından üretilir hale gelmesi fotoğrafa zarar veren ve onu yozlaştıran gelişmeler mi yoksa bir dönüşüm mü? Ve bu devam eden teknolojik gelişmeler ile fotoğrafın ve fotoğrafçının neye dönüşeceğini öngörüyorsunuz?”



Yanıt 2:



Öncelikle söyleyeyim: Dijital teknoloji, ‘bill-board’ reklamların gösterdiği üzere renk kalitesi ve çözünürlük olarak selüloitten üstün değil, en azından şimdi kullandığımız ölçeklerde. Daha yukarı ölçeklerde baskı yapmanın maliyeti ise astronomik oluyor. Dijital görüntü, Google Earth’teki, çözünürlük sokaktaki kedileri bile gösterecek düzeye çıktı. Bunu Dünya haritası diye basmaya kalksanız, trilyon dolarlar eder. Gündelik kullanıcısı açısından da, 36-24 selüloit karenin basımı aynı fiyat, istediğin çözünürlükte olsun, aynı karta basım da aynı fiyat.



Gelelim geleneğe:



Geleneğin bozulması, gerçekten hem felaket, hem de yozlaşma olarak görülür. Bu ilginç bir sonuca neden olur: En çok değişen kesimlerin, değişime en çok karşı çıkması. Devamında da, değişimi yaratanların, diyelim bilimcilerin, değişimlerin 10-15 adım sonrasını göremediğini biliyoruz. Belki bilseler, icatlarını gömerlerdi, kimse görmesin diye. Örnekse, atom bombası denklemlerini hesaplayanlar, atom bombası atılınca, intihar etmeye kalktılar, çünkü kendilerini sorumlu tuttular (ABD’dekiler değil).



Tarihe baktığımızda, durağanlıkların ve değişimlerin ağır bastığı yerzamanlar görüyoruz. Bugün neo-globalizmin değişiminden, aslında Dünya nüfusunun yalnızca üçte biri (diyelim cep telefonlu) etkilenmiş durumda. Geri kalanın üçte biri kent-köy sınırında (gecekondu koşullarında), üçte biri köy koşullarında yaşıyor. Yani, değil dijital, selüloit fotoğraf bile görmeden ölmüş ve ölecek olan milyarlarca kişiden söz ediyoruz.



50 yaş eşiğindeyim. Benim yaşımda olup, yaşamında bilgisayara el sürmemiş olmasıyla övünen çok insan tanıdım. (Bu saptama Türkiye için geçerli.) Ancak o insanlar, araba kullanıyor, telefon kullanıyor, vd. Bu bir kapris yalnızca. 30 yaşından sonra, insanlara yeni bir şey öğrenmek zor geliyor.



Fotoğrafçılığa gelince:



Hala selüloit kullanan fotoğrafçılar var. Bunun maliyeti arttırdığı filan da yok. Daha önce açımladığım gibi, baskı kalitesi de değişmiyor. Ayrıca, bazı makinaların dijital modelleri yok. Fotoğrafçıların önemli bir bölümü marka bağımlısıdır. Eli ona alışmıştır çünkü.



Dijital fotoğrafçılık, fotoğrafçılığı değiştirseydi, şimdiye kadar çoktan sonucunu görürdük. Kolaj, montaj, sürreel, fütürist akımlar için dijital teknik birebir ama sonuç çok az. 20. Yüzyıl başında bol bulunan avan-gard sanat akımı ve yaratıcı düşünce bolluğu, 21. Yüzyıl başında pek yok. Post-modernizmin herşeyin sanat eseri olabileceği, herkesin sanatçı olabileceği yutturmacası, post-modern siyasal dönem 1989’da bitmesine karşın, bugün hala kullanılageliyor.



1936’da icat edilmesine karşın, holografik fotoğraf bugün bile hala ticari olarak yok. O, hobi ve züccaciye dükkanlarında satılan şeyleri kastetmiyorum. Gerçek ve profesyonel 3 boyutluluktan söz ediyorum. Demek ki o denli hızla seyretmiyoruz. Fotoğraf icat edileli 170 küsur yıl oldu, siyahbeyaz fotoğraf hala var.



Fotoğraf tarihine baktığımızda, inişler ve çıkışlar görürüz, demiştim. Nicelik artışı, nitelik düşüşünü getirir genelde, çünkü belli bir yerandaki yaratıcılık sınırlı ve sonludur. Bunu tümdengelimsel değil, tümevarımsal (gözlemsel) olarak söylüyoruz. Şimdiki teknolojinin getirdiği nicelik artışı da, nitelik düşmesi getiriyor, bunu en çok gençlerin ürünlerinde görüyoruz, arayış hiç yok, fotoğraf tarihi bilgisi hiç yok.



Fotoğrafta yapılmadık çok şey var. Walter Schels’in onlardan birini yaptığını yazmıştım. Bu yapılmadık şeylerin oranı % 50’nin altına düşmedikçe, fotoğrafın yolunun önü açıktır. Şimdilerde % 10’u kullanılmış durumda sanıyorum.



Teknoloji, fotoğrafta ‘nasıl?’ sorusunun yanıtıdır. Aslında ‘ne?’yi de biraz olsun yanıtlar, örneğin gökada fotoğrafçılığını. Ancak, astronomi meraklıları dışında, fotoğrafçı olarak gökada fotoğrafçısı hiç duydunuz mu? Ben duymadım. Çok basit bir şey söyleyeyim: Bugün internette tüm dünya canlılarının fotoğraflı atlasını bulamazsınız. Türkiye’nin 20.000 köyünün fotoğrafını bulamazsınız (Cumhuriyet’in başında) 40.000 idi).



Fotoritimi’i de eleştirmiş olayım: Sahhaflar gezisinin Bayazıt’a değil de, Galatasaray’daki Aslı Han’a yapılacağını; o gezi düzenlendiği sırada, Galata Kulesi dibinde, son birkaç on yılın ilk sahhaf şenliği yapıldığını fotoğrafçılar bilmiyordu. Bir fotoğrafçı, fotoğraf çekeceği konuda, önce okumalı, sonra çekmeli.



Murdoch diye biri kültürü, kitaplardaki Dewey kodu gibi, 1.000 haneye sınıflandırmış. O her haneden en az 10 portfolyo çıkar. Bu her ülke ve 10 yılda birlik zaman dilimi için de değişir. Milyonlarca altkategori ediyor.



Tüm bunlara karşı teknolojik gelişmeler hiçbirşey yapamaz. Teknoloji, insanları daha zeki yapmaz, üniversite sınavına giren 1,5 milyon kişiden 750.000 kişinin 2 çıkarma işlemini peşpeşe, sürekli hesap makinesi kullandıkları için, yapamaması bir örnek.



Dijital fotoğraf teknolojisi, daha iyi fotoğraflar çekecek beyinler yaratmıyor, tam tersine beyin tembelliği üretiyor. İnternet cemaatlerinde de, her çekilen karenin altına onlarca övgü düzülüyor ki bu da fotoğrafın gerilemesi için açık bir neden. Kötü bir işe, yapan başusta da olsa, ‘kötü’ diyeceksin.



Fotoğrafın gelecek yolu bomboş. Onu parsellemeye, geleceği ipoteklemeye çalışan çok. Ancak, bunu beceremeyecekler. Türkiye’den rahat rahat 100 tane daha Lütfi Özkök çıkabileceğine eminim. Çıkmaması da beni gamlandırmaz.



(21 Mayıs 2008)




Soru 3:



Ülkemizdeki Güzel Sanatlar Fakülteleri’nin Fotoğraf bölümlerinin fotoğrafa ve fotoğrafçıya katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve diğer fotoğraf eğitimi veren kurumları da göz önüne alarak, bir fotoğrafçı adayının kendisini nasıl yetiştirmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?



Yanıt 3:



İşin akademik yönü önemli. YÖK, üniversiteleri ne denli batırmış olursa olsun, akademik eğitim alanların bugün en azından teknik malzeme ve kütüphane olanakları var, en önemlisi, düzenli ve uzun süreli bir eğitim programları var. Tabii bununla daha çok büyük kentlerdeki ve özel üniversiteleri kastediyorum. Diğer bir deyişle, istedikleri herşey ellerinin altında. Benim fotoğrafa başladığım 1981’de, Boğaziçi Üniversitesi gibi bir yerde bile öyle değildi. Bu durumda, fotoğrafın akademik yönünün Türkiye’de giderek daha iyiye gittiğini söyleyebiliriz.



Bir genç kişi, fotoğrafçı ve ne’ci olmaya niyetliyse, ne fotoğrafçısı olacağını da, üniversite bitmeden kararlaştırmalıdır: Reklam, haber, haberin altdalları (spor, savaş, vd), sanat, akademisyen, galerici, koleksiyoner…



Kesinlikle İngilizce öğrenmelidir.



Matbu ve dijtal olarak yazılı ve görsel çok iyi bir kütüphane oluşturmalıdır.



Kendi işlerini titizlikle arşivlemelidir.



Ustaların ve yaşlıların sözünü dinlememelidir, benimkiler de dahil. Kendi yolunu kendi çizmelidir.



Portfolyolar oluşturmalıdır ama seçeceği konuda muhakkak en az 1 ay sürecek ön bir çalışma yapmalıdır.



Portfolyolar, size başka konularda da yapmak istediklerinizi ve istemediklerinizi çok kolay gösterir.



Başkalarının portfolyoları da öyle (aslında resim geleneğine uyarak, buna ‘retrospektif’ denmesine taraftarım, portfolyo bana borsayı anımsatıyor).



40 ila 50 yaş arasında bir yerlerde ancak zirveye çıkacağını baştan kabullenmeli, bir tüccarın 3 kez iflas etmeden tüccar sayılmaması gibi, bir sanatçı olarak, kezlerce ruhen iflas edebileceğini baştan kabul etmeli ve yaşam artı yaratı libidosunu ona göre ayarlamalı. Yoksa, bizim yaşlı ustalar gibi 60 yıl aynı kareyi çekerler.



Edebiyatta bir kural vardır: 100 oku, 10 yaz, 1 yayınla, diye. Fotoğraf için de, buna benzer bir kişisel ilke oluşturmak uygundur. Zaman içinde bu oranlar değişebilir ama kişinin herhangi bir yeranda biyografik ve fotografik apsis-ordinatını (koordinatlarını) bilmesi ve açımlayabilmesi gerekiyor.



‘Avan-gard nasıl olunur?’un formülü yok. Yepyeni ve çok farklı şeylerin avan-gard olduğuna ilişkin, uzun süreli bir tarihsel gözlemimiz var. Ancak ölüm çok eski, bilindik bir konu ve Schels onu ancak 21. Yüzyıl’da gerçekten fotoğrafa geçirebildi. (Burada fotoğrafçının, fotoğrafı çekilenin ve izleyicinin ahlaki sınırları olduğunu baştan kabul ediyoruz.)



Parası çok olanlar atölyelere gidebilir, az olanlar kitaptan bilgi edinebilir. O ya da bu zorunlu değil. Ancak, fotoğraf kitaplarındaki bazı temel soyut ilkeler (kadrajlama, simetri / asimetri) gibi konularda epeyi bakış açısı değişimleri olduğunu da hesaba katmak gerekli.



Fotoğrafı alaylı olarak da öğrenebilirsiniz, mektepli olarak da…



En önemli konuyu en sona bıraktık: Bir fotoğrafçı, 50 yıllık fotoğrafçı bile olsa, yılda 100 resim ve fotoğraf sergisine gidebilmelidir. Öğrenmenin yaşı olmaz. 1950’de fotoğraf denilene bugün denmiyor ve tersi de…



Şerh: Epeyi uzun süredir, Türkiye’de epeyi fotoğraf bölümü olduğunu, artı epeyi atelyenin yılda epeyi kurs açtığını ve bu kurslara giden binlerce kişiden, fotoğrafa 10 yıldan fazla süre verecek ancak 3-5 tane kişi çıktığını, hesaba katacak olursanız, konuya bakış açınız oldukça karamsarlaşabilir.



(21 Mayıs 2008)




Soru 4:



Fotoğrafta ‘kazanç’ olarak adlandırabileceğimiz, basitçesi fotoğraftan pazar kazanmak olgusu, hem dünyada, hem de ülkemizde zorlu bir iş. Fotoğrafçıların çoğunluğunun ayrı birer asıl meslekleri var. Tüm zamanını fotoğrafa vermiş olanlar ise, destek bulmakta zorluklar çekiyorlar. Dışarıdan bakıldığında ise, fotoğrafın bir piyasasının olmadığı olsa bile, buradaki dengelerin fotoğrafçı lehine işlemediği görülüyor. Sizce, fotoğrafçının emeğinin karşılığını alabilmesi, fotoğraftan kazanarak, bunu yeni proje ve denemelerine aktarabilmesi için, özetle ‘fotoğrafın satılabilmesi’ için neler yapılabilir?



Yanıt 4:



Genel saptama: Ortalıkta arz fazlası ve talep eksiği var.



Sahhaflık yaparken sattığım bir takvim nü konulu idi. 12 ayın 11’i kadın fotoğraflı idi. 1 tanesi ise, Kırkpınar güreşçilerini belden yukarı çıplak fotoğraflamıştı. Çıkarsama: Bir mal, farklı olduğunda muhakkak satıyor.



Ekim 2003’te MÜ Haydarpaşa Kampüsü’nde sinema öğrencilerine şunu belirtmiştim: “Hepiniz sinemayı para kazanmak için yapacaksınız. Benim size gösterdiklerim, ticari filmlerden örnekler, yani acaip şeyler, olağanlıklar arasında da yer bulabiliyor.” Bu durum, sinema için olduğu kadar, fotoğraf için de geçerli. Japon fotoğrafçı Araki, Kitano’dan Miike’ye dek birçok Japon genç sinemacıyı etkiledi.



İki durumu birleştirince, ya pazara yeni bir mal sürersiniz, ya da pastadan yer kapmaya çabalarsınız. Seçim sizin.



Sizin verdiğiniz örneğin tersini vereceğim: Fotoğraftan para kazanıp, bu parayla başka alanlara geçen 2 kişi tanıyorum. Biri rantiye oldu, biri sinemaya geçti. Yani, fotoğraftan para kazanılmadığı pek doğru değil.



Şu anda, fotoğraftan yüzlerce kişi ekmeğinin tümünü kazandığı için, saptamalarınıza tam katılamıyorum. 120 kitap yazdım, 3’ü yayınlanabildi. Vazgeçiyor muyum? Hayır. Yılda 10 kitap daha yazmayı sürdürüyorum. Ekmeğimi de yine kitapla ilgili bir işten kazanıyorum. Fotoğrafçılar da öyle yapabilir.



Yaşlı ustalar tekelleşme yarattığı için, pazar dar görünüyor. Yıllık reklam pazarı 3 milyar doları buldu. Bunun 500 milyonu görsel olsa, kaç kişi bu işten beslenir, siz hesaplayın. Millet pasta yeyip, ekmezsizlikten yakınıyor.



Ad vermeyeceğim, bir tanıdığım var. Asıl mesleği fotoğrafçılık değil, mesleğinin ne olduğunu yazmayayım, tanınır, polemik çıkar. Bu insan, 24×36 renkli fotoğraflarını 100-200 dolara rahat satıyor. Fotoğraflar sonsuz kez çoğaltılabilir, numaralı değil. Epeyi sergisi oldu ve tüm fotoğrafları satıldı. Neden? Çevresi geniş. Mesleğindeki müşterileri, aynı zamanda fotoğraf müşterileri. Benim gibi birinin ağzına yakışmıyor ama gerçek ortada: Sosyetik olmak gerek, klanlara girmek gerek, beyinsizlere hitap etmek gerek.



Bugün her türden ve konuda afiş / poster 10-50 YTL arasında rahatça müşteri buluyor. Fotoğrafların illa ki fotoğraf kartına basılacağı gibi bir zorunluluk da yok.



Bunu yapanlar, en azından fotoğrafçıya telif ödüyor.



‘Imagebank’lardaki resimler parayla satılıyor.



Serbest lisanslı gazeteciler basın fotoğraflarından rahat para kazanıyor. Bunu yapan epeyi Türk olduğunu da biliyoruz. Bazılarının oldukça genç olduğunu da biliyoruz.



Takvimcilik epeyi para getiriyor. Eski Pirelli takvimler inanılmaz filatlarla satılıyor.



Yarışmalara kimse güvenmesin. Jüriler dönüp dolaşıp aynı kişiler veya fotoğrafla hiç ilgisiz kişiler.



Açıkça belirteyim: Yabancı ödüllere de artık antipatim var. Ödül kazanıp, saçımı başımı yoldurtan fotoğraflar gördüm. Yıllık basın ödülleri sergilerinde bunlara çok rastlıyorum.



Bunu başka bir profesyonel fotoğraçıdan öğrenmiştim: Kataloğun ve arşivin kalabalık olacak. Yani, basılmaya ve kullanılmaya hazır resmin olacak. Bu adamda her konuda fotoğraf var, diye ünlendin mi aynı fotoğraflardan yaşam boyu çöplenirsin. Böyle yapanlar olduğunu biliyorum.



Türkiye’de bir fotoğrafın 10.000 dolar ettiğini, Dünya’da ise 1 milyon dolar ettiğini biliyorum. Fotoğraf tarihine geçeceğini belli eden fotoğraflar şimdiden 1.000 dolar eder. Fotoğraf koleksiyonerleri ortalıkta dolanmazlar, çünkü fiyatların artmasını istemezler, yoksa eski ve yeni fotoğrafın Türkiye’de çok alıcısı var, kesin olarak belirtiyorum. Bir fotoğrafçı onlara nasıl ulaşır? O, onun sorunu.



Parasını yetiremeyenler için ise, deklanşöre az basmalarını öneririm. 68 Mayıs sergisinin fotoğrafçısı Bruno Barbey, o dönemde 7.000 küsur kare fotoğraf çekmiş. Bunu 1.000 fotoğrafçı ile çarpın. 68 Mayıs’ı, ne 7 milyon, ne de 7 bin kare edecek bir konu değildir. Adam gözümün önünde bir araba modeline 30 rulo film, yani 10.000’in üzerinde kare harcadı. Yeniler bilmez, eskiler bilir, Murat 124 modeli idi. O 10.000 fotoğrafı, ne müşteri gördü, ne de reklamcı patronu. Ortalama bir fotoğrafçı için, çektiklerinin yüzde ila binde birini çekmelerini öneririm.



Kendimi örnekleyeyim: 100 YTL’lik bir dijital makinem, 300 dolarlık bir bilgisayarım var. Her işimi görüyor. 4 ayda çektiğim 400 kareden hiçbirini bastırmadım. Bunu bugün Türkiye’de yapabilecek insan sayısı milyonlarca.



(21 Mayıs 2008)




Soru 5:



Ülke olarak Türkiye bir fotoğraf ekolü oluşturabilir mi? Sanatın evrensel olduğu fikrine karşılık Türk fotoğrafının önce kendi değerlerini tespit etmesi, kendi tarzını yaratması, kendi dilini oluşturması ve kendi ülkesel disiplini ile dünyaya açılmasına nasıl bakarsınız?




Yanıt 5:



Bir kere fotoğraf için Dünya’da herhangi bir ülke ekolü duymadım. Sinemada var ama fotoğrafta duymadım. Varsa, cehaletimden dolayı özür dilerim.



Ülke ekolü oluşturulabilir mi?



Evet. Eski SSCB’de öyleydi. Bizdeki atelyelerin hepsini tekelleştirirsin, herkes tek tür fotoğraf çeker, o da ekol olur. Bu arada komünist SSCB ekolünün, faşist Nazi Almanyası’nın, engizitör İran’ın, liberal şirketlerin imajları ile aynı zihniyette ve teknikte olduğunu belirtmek gerek.



Yani ekolleşme, bir standartlaşmadır, bunu modern resim tarihinden biliyoruz. Bence sanat standartlık kaldırmaz.



Türkiye’de hala Tanzimat kafalılar var. bunu da açıkça söylüyorlar. Zaten lakapları da ‘Yeni Osmanlıcı’. Fotoğraf da aynı zamanda başladı sayılır. 170 yıl geride kalmış bir konuyla uğraşmak, 8.000 yıllık gelecek yazan, benim gibi bir gelecekbilimciye uymaz.



İstiyorlarsa oluştursunlar.



Bakın: 1860’larda yazılmış romanları 1960’larda yazan Latin Amerikalı yazarlara Nobel edebiyat ödülleri verdiler. Şimdi de, 1908’de yapılmış filmleri 2008’de yapan 3. Dünyalılar’a ve Türkler’e AB sanat filmi festivallerinde ödül veriyorlar (300 küsur sanat filmi festivali var). Neden? Kötüye ödül vereceksin ki iyi ortaya çıkmasın. Nobel edebiyat ödülü 100 küsur yıl boyunca bilimkurguyu yok saydı, bu yıl bilimkurgu roman da yazmış Doris Lessing’e ödülü verdiler. Ancak 3. Dünyalı bir bilimkurgu romanı yazana vermezler, yayınlamazlar da, zaten oluşmasına da bu davranışlarla izin vermiyorlar.



Savaş fotoğrafçısı James Nachtwey belgeselinde izledim: Adam savaş fotoğrafına rötuş yapıyordu. Bu nedir yahu? Bu adama birkaç kez Capa ödülü vermişler.



Fotoğrafta da böyle.



Her kültürel kimlik bir faşizm içerir. 21. Yüzyıl’da konu böyle tanımlı.



Fotoğraf en bireysel sanatlardan biri, çünkü tek başınıza yapıyorsunuz.



Makro çekenle mikro çeken, nasıl aynı ekolde yer alacak?



Nasıl ki Oscar klanları var, nasıl ki Nobel klanları var, fotoğraf klanları var ama birden çok sayıda. Hepsi birbirinin boğazını sıkıp tek kalmak istiyor. Arada fotoğraf sizlere ömür. Türkiye’de de durum aynen böyle…



Dünya’ya açılmaya gelince Çekiyorsun CD’ye gönderiyorsun. Bazıları artık e postayla bile kabul ediyor, sıfır maliyet. Hodri meydan, gençler çıksınlar arenaya, alsınlar global ödüllerini ki en büyük ödülleri almış Türk basın fotoğrafçıları var. Yaşlı ustaların icazetine gerek yok.



(21 Mayıs 2008)




Soru 6:



Bu sorumda fotoğraf medyası hakkında görüşlerinizi almak istiyorum. Hem basılı yayınlar olsun, hem de internet olsun, fotoğraf üzerine istenilen sayıda olmasa da, pek çok medya ürününe ulaşmak mümkün. Dergiler, fotoğraf medyasının neredeyse tamamını oluşturuyor. Ancak okur ve izleyici sayıları çok düşük. Reklamlar ve sponsorlar ile ayakta durmaya çalışıyorlar. Öncelikle mevcut durumdaki dergiler (basılı ve internet) hakkındaki fikriniz nedir? Neler eksik ve neler yapılmalı?



Yanıt 6:



Türkiye’de 10 milyon sinema seyircisi var ama sinema dergileri 1.000 satıyor. Aynı durum, fotoğraf için de geçerli. Eskiden internet yoktu, sonuç yine aynıydı. Demek ki arz talebe uymuyor ya da Türkiye’deki kültür tüketicisini boğmak gerek. Kişisel kanım, ikincisini yeğlemek yönünde ağır basıyor.



İnterneti ancak övebilirim, hatta sarılıp öperim. Şimdi tam huysuz moruk yakınması: Ahh, bunlar bizim zamanımızda olacaktı ki… Şaka yapmıyorum, gerçek bu. Bugün Türk fotoğraf siteleri, birçok gazetenin matbu satışını geçen tıklamalara sahip.



Bu konuda, illa ki negatif örnek verme gerekiyorsa, vereyim: ‘Deviantart’. Feci bir site. Adıyla uzak yakın ilgisi olmayan bir oluşum.



Gerçekten ayral ve sapkın fotoğrafçıları ve fotoğrafları (pornoyu kastetmiyorum) biraraya toplayacak, ulusal ve global oluşumlara gereksinim var. Ancak böyle bir site Türkiye’de kapatılırdı.



Ancak, Türk gibi başla, İngiliz gibi bitir, diye bir özdeyiş vardır. İnternet için de geçerli bence…



‘25. Kare’ diye bir sinema dergisi vardı. 350 tirajdan 3.500 tiraja çıktı ve sahibi dergiyi kapattı, malzemeyi internete de yüklemedi. 1.000 makale havaya uçup gitti.



‘Fotografim’ diye bir fotoğraf sitesi vardı, günde 10.000 küsur kez tıklanıyordu. 2007’de kapattılar. Niye? Bilen yok. Açıklama da yok.



Fotoritim, kütüphane / ansiklopedi tarzında bir derleme peşinde olduğunu belirtti. Umarım, 10 yıl sonra sizi yanaklarınızdan öpüyor olurum. Size günde 100.000’lik tıklamalar dilerim.



Matbu fotoğraf dergileri içinde, en çok Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin çıkardığı ‘Geniş Açı’yı olumluyorum. Ulusal ve uluslararası başarılı yaşlı ustaların her 2 türünün de, ad vermeden bu dergiyi olumsuzladığını ad vermeden belirteyim. Demek ki gençler doğru işi yapıyor.



Fotoritim matbu olsa, o da 1.000 satar. Günde 10.000 kez tıklansın, gene 1.000 satar. İnternet gençliği böyle bir çeşit altkültüre sahip. ‘Geniş Açı’ da o kadar satıyordur.



Burada bir kitapçılık gözlemi: Ödev verilen yazarların okunması gibi, atelyeli gençler de ödev verilen dergileri alıyorlar, diğerlerini ellemiyorlar bile.



Eksik olan şey eleştiri ve estetik. Eleştiriler genelde 4 kademeli oluyor: Gündelik (gazete), sanat dalısal (fotoğraf kadrajı, vd), sanatsal kuramsal (estetik), kültürolojik / tarihsel. İnternet sitelerindeki yorumlar, bunların hepsinden aşağıda. Herkes birbirini etekliyor. O kadar çok güzel fotoğraf olsa, Türkiye fotoğraf satarak dış borçlarını öderdi.



1.500 dolara satılan bir Kapadokya fotoğraf albümü var, görünce kafamı duvarlara vurdum. Kaç nüsha basıldı bilmiyorum ama o kitabın basımına verilen parayla 10 tane ayrı fotoğraf internet sitesi kurulur ve sözünü edeceğim uzmanlaşmaya gidilir.



Buradan geliyoruz uzmanlaşmaya. Fotoğraf temelde onlarca, ayrıntıda yüzlerce altalana sahip ve fotoğrafçıların çoğu tüm yaşamları boyunca yalnızca o alanda çalışıyorlar. Bizde eksik olan bu uzmanlaşma.



Rahatça ‘Bilim ve Teknik’ dergisini örnekleyeyim. Derginin fotoğraf bölümü var. Fecaat. İnsanları mikroskopla veya teleskopla fotoğraf çekmeye yönlendir, senin uzmanlık alanın o. Kuş gözlemcisi fotoğrafçı yetiştir. Hayır. Başı yok, sonu yok, yönü yok bir oluşum içindeler, tiraj arttırma kaygısıyla oluşturulmuş sayfalar var, çünkü okur fotoğrafları yayınlıyorlar.



Sorun artık kesinlikle para değil ve bugün isteyen herkes, 5 yılını vermek kaydıyla, istediği türden matbu bir fotoğraf dergisinin tirajını, dergiyi uzun süre yaşatabilecek düzeye oturtur.



(21 Mayıs 2008)




Soru 7:




Fotoğraf dünyasından beğendiğiniz ve fotoğrafçı gençlere mutlaka çalışmalarını görmelisiniz, dediğiniz isimler kimlerdir?



Yanıt 7:



Daha önceki yanıtlarımda ve sitenizdeki yorumlarımda yeterince ad andım. Yinelemeyeyim.



Onun yerine şunu önereceğim:



Kesinlikle belirli bir konuya yoğunlaşsınlar. Sözlükten rastgele bir başlık seçip bile başlayabilirler. O konu bu konuyu çağrıştırır, sonunda sizi gerçekten ilgilendiren konuyu bulursunuz. İlginlendiğiniz konuda da bilgilenirsiniz.



Çok uzun, 5 yıl kadar süren internet taraması yapsınlar. Beğendiklerini çok iyi arşivlesinler: Yani, fotoğrafçı, fotoğraf, yer, tarih, vd. O arşive en az 6 ayda bir baksınlar.



Gençler, en yavaş 6 ayda bir yeni kişiler olurlar. 30’una kadar öyledir. Bu, 18-30 yaş arasında 25 kişilik eder. Bu 25 ayrı bakış açısını, zihinlerinde veya bilgisayarda tutacakları notlarla korusunlar. Kendilerinin 4 boyutlu modelini çıkarsınlar ki, fotoğrafların ve fotoğrafçıların 5 boyutlu haritalarını oluşturabilsinler.



Uçları öneririm ama tehlike sınırlarını iyi bilsinler. Bazı sular, bazı kişilikleri boğar. Herkes de 9 canlı değildir.



Türk fotoğraf tarihi için hiçbirşey önermemekle yetineceğim. Gerisi polemik olur.



Sahhaflarda 25 YKR’a 1950 öncesi fotoğraflar satıyorlar. Onlardan toplasınlar. Konu derlemesi oluştursunlar. Fotoğrafa bakmayı böyle öğrenirler.



Ben edebiyatı iyi yazarlardan çok, sıradan insanların mektuplarından oluşan koleksiyonumdan öğrendim. Aynı şey fotoğraf için de geçerli: Sıradan insanların çektikleri, kuşkusuz teknik hatalar içeren fotoğraflar, ustaların fotoğraflarından ‘daha fotoğraf’tır. Anadolu ilçelerinin Cumhuriyet dönemi tüm fotoğrafları, 1923-1950 arasında sıradan insanlar tarafından çekilmiştir. Binlerce örneğine tanıklık ettim. Bizim ‘sinek boy’ dediğimiz, daha ince kart ve 6×9 cm ebattan oluşan fotolar ve yine aynı boydaki bayram kartlarındakiler, tümüyle fotoğraf harikasıdır.



(21 Mayıs 2008)




Soru 8:



Siz fotoğrafa nasıl başladınız? Kısaca fotoğraf geçmişinizi paylaşabilir misiniz bizlerle?




Yanıt 8:



Fotoğraf çekmeye Boğaziçi Üniversitesi Fotoğraf Klübü’nde (BÜFK) 1981’de başladım. İlk makinem bir Lubitel idi ve 6×9 cm’lik kullanırdı, filmi elle sarardım. Ancak, o günlerden geriye 3-5 kare kaldı. Gerisi yaşam gailelerinde yitip gitti.



1985-1995 arasında yaşamın belaları (gerçekten belaları) değil fotoğraf çekmek, soluk almaya bile fırsat bırakmadı.



1995-2007 arasında 10 dolarlık bir Minton kullandım. 15-20 rulo çektim. Onların hepsi basılı ve negatif olarak duruyor. Arşivlendiler de…



Bulut ve ayna (Boğaziçi’ndeki akıntının ters dönüp su yüzeyini ayna gibi yapması) konusu takıntım, 1993 yılından beri var.



Graffiti, İstanbul-Aceze (İstanbul’un uç yaşamlı insanları), Foto-Haber (İstanbul’u gezerken çektiğim ve haber metinlerini yazdığım enstanteneler) gibi, raslantısal oluşan konu derlemelerim var. Eski ahşap evler gibi, Bizans suru kalıntıları gibi, gelecekte örneği kesinlikle silinecek konuları karşılaştığımda muhakkak onların fotoğrafını çekiyorum. Makinamı sürekli üzerimde taşıyorum.



2008 başından beridir ayda 100 fotoğrafı aşmama kuralımı uyguluyorum ama buna sahhaflık / efemeristlik işi için çektiğim kareler de dahil. 1 terabaytlık (1.000 gigabayt) arşivleri olanları duyunca, kendimi daha da frenliyorum. 10 MB’lik 10.000 fotoğrafı saklamak için, çok pahalı donanımlar gerekir. Onlara o parayı vermeye niyetim yok.



Hem parasal, hem de içeriksel olarak minimalistim. Fakir bir aileden geliyorum. Yeniden fakir kalabileceğimi, değil dijital fotoğraf çekmek, yiyecek ekmek bile bulamayabileceğimi hiç aklımdan çıkarmıyorum.



Sonuçta, 10 cildi fotolu ve metinli, 10 cildi yalnızca metinli ve arada tek tük görsel örnekli 20 cilt fotoğraf kitabı tamamlamış olarak ölmek istiyorum. Yani, fotoğraf çekmekten çok, izlemeyi ve üzerinde yazmayı daha çok seviyorum. Pratik yönünden çok, teorik yönü ağır basan bir kişilik yapım var.



(21 Mayıs 2008)





Soru 9:



Girizgah:



“Folklorik fotoğraf veya ülke fotoğrafı konusunda gerek belirttiğiniz görüşler gerekse de bu söyleşideki yanıtlarınızdan böyle bir uygulamaya, düşünceye karşı olduğunuzu, bunun sanat için en kötü düşüncelerden biri olan standartlaşmaya yol açacağını düşündüğünüzü görüyorum… Ancak aklıma takılan soru şu; yaşanan yer, ırk, din, dil, folklor, yaşam tarzı, kültür, vs. Etkenler, zaten sanatı biraz yöresel yapmıyor mu? Bu müzikte de, böyle resimde de böyle edebiyatta da böyle… Sanat akımları denen şeyler, bir gün Endonezya’dan bir gün Kanada’dan çıkmıyor ki? … Viyana’da keman virtüözleri var, Afrika’da tam-tam’lar, ülkemizde ise darbukacılar…”



Yanıt 9:



“Şartlar ve yerler, sanatı şekillendirmiyor mu?”



Toplumsal kültür ve sanatçı zihni ilintileri çok karmaşık. Örneğin, sanat genelde zengin ülkelerde, yerzamanlarda, kültürlerde yukarı çıkıyor ama ABD bunun için ters bir örnek, kendileri de kabul ediyorlar ki 230 küsur yılda ABD’li olan özgün bir sanat akımı hiç olmadı (Holywood tarzının, Almanya’dan ithal edilen melodramlar ve müzikaller üzerine kurulduğunu anımsatayım). Sanatın parayı sevmesinin nedeni, malzemesinin pahalı olmasıydı. Kitaplar ilk basıldığında ev fiyatınaydı, şimdi ekmek fiyatına. Sanat eseri üretmek ucuzlayınca, ürünlerde nicelik artışı olur ama nitelik artışı olmayabilir.



Fotoğraf için de aynısı geçerli. İlk makinalar ev fiyatınaydı, şimdi 5 kitap fiyatına, hem de dijitali. Dijital makina 100 YTL’ye düşmeseydi, ben Bulutname’yi yapamazdım, o zaman da Fotoritim’e ulaşamazdım. Bir kesinlik ve belirsizlik aralığı var bu konuda.



Sözü bağlayacağım yer şurası: Türkiye’de fotoğraf, parasızlıktan dolayı yok değil, yaratıcı zeka yokluğundan dolayı yok. 10.000 fotoğrafçı 10 konu çekti diyelim, 100.000 konu eder. Oysa, çekilebilecek 1 milyon konunun ancak 5.000’i çekilmiş durumda. Görüntü kendi gelip makinaya girmez. Her eser, önce sanatçısının zihninde var olur, yoksa Beethowen sağırken beste yapamazdı. Minimalistliğim burada da geçerli, oysa Türk fotoğrafçılar yağı bol bulmuş Arap gibi… O nedenle, onlara karşı soğuğum, tamamına karşı. Hak edenin değerini her zaman veririz.



“Fotoğraf için de bunu düşünürsek, Türk Fotoğrafı denen bir olgunun oluşması olamaz mı?… Bu, ‘herkes aynı şeyi düşünsün veya çeksin’ manasında değil ama bir Anadolu fotoğrafı yaratıcılığı, tarzı, yaşadığımız coğrafyanın etkisi ile oluşturulacak ortak bir dil neden dünyayı kasıp kavurmasın?”



Edebiyattan örnek verirsek: Aziz Nesin Orta Doğu’da en çok okunan yazarlardan biri, hatta Nasreddin Hoca gibi, adını koymadan anonimleştirip bile yayınlıyorlarmış. Neden bu beğeni? Çünkü Doğu’nun rüşvetçiliği, çürümüşlüğü oradaki her ülkede var. Aziz Nesin’in yazdıkları 60 yıl sonra bile aynen geçerliliğini koruyor ama bunun nedeni yerimizde saymamız, onun ileri görüşlülüğü değil. Tanzimat Fermanı ve fotoğrafın icadının aynı zamanlara denk gelmesinden yola çıkarak, o günkü sorunların bugünkülerle aynı olmaması nedeniyle, dünün fotoğrafının bugüne dayatılamayacağını söylüyorum. Aziz Nesin, Türk Edebiyatı ve/ya Ortadoğu Edebiyatı olsun diye yola çıkmadı, zaman içinde onun yazdıkları öyle bir şey oluşturdu.



Sonra ne oldu? 1983-2008 arasındaki 3 liberazimle ülkenin yarısı batılılaştı, yarısı doğulu kaldı (teknolojiyi kullanıp kullanmamasından bağımsız kalarak).



Batı’nın kültür emperyalizmine karşıyız, çünkü kültür emperyalizmine karşıyız. Türkiye kültür emperyalizmi iyi olacak diye bir şey yok.



Anadolu fotoğrafı tarzını Gültekin Çizgen 60 yıl önce zaten oluşturdu. Bu, ‘Mavi Yolculuk’çu kadronun (Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı, vd) devamı bir zihniyet: Evinde kilim bulundurmak, duvara kaşık asmak, Ruhi Su dinlemek (bu arada Ruhi Su berbat bir türkü ve opera sesine sahiptir).



Çetin Altan ve bir Türk yazar grubu, İran üzerinden Afganistan’a gider ve dönerler. Şimdilerde, Sarı Otobüs’çüler aynı şeyi yapıyor. 2 kadronun sergilediği tablo aynı. Bu insanlara, alaturkalık ilericilik gibi görünebilir, çünkü İstanbul’un onlara New York gibi göründüğünü, her gün İstiklal Caddesi’nde seyrediyorum.



İstenirse yapılır ama ne bunun için uğraşırım, ne de oluştuğunda yanında yer alırım. Ancak, bunun gayet mümkün olduğunu rahatça söyleyebilirim.



Bir bireyci olduğumu, toplumcu olmadığımı da belirtmiştim. Avan-gard ekolleri topluluklar değil, bireyler üretegeldi. Bruegel, Bosch’un öğrencisidir ama ilki ilahi olanı çizer (çünkü ülkesi din savaşları Almanya’sıdır), biri insani olanı çizer (çünkü ticari ve hoşgörülü bir toplumda yaşar). Usta-çırak bireysel ilişkisi bile, bu denli değişken olabilir.



(22 Mayıs 2008)




Soru 10:



“Fotoğrafın herkes tarafından çekilmesi konusunda değinmiştik önceki sorularımızda. Bunun nitelik ve nicelik durumundan bahsetmiştiniz. Çok şey var ama iyi şey yok diye özetleyebilirim sanırım, burdaki tespitinizi? … Fotoğrafı müzik ile karşılaştırmak gerekir ise; bir toplumda herkesin bir enstrüman çalmaya özendirilmesi, bunun öğretilmesi, insanların musiki ile uğraşması vs. diye düşünelim. Öte yandan da müzik sanatçılarını düşünelim. Hayır herkes müzik aleti çalmasın, bu sanatçıların işi, denmesi ile yani toplumun illa sanatçı olması şartı ile bundan uzak tutulması ve ortaya çıkan şeylerin yerilmesi durumu ile fotoğraf da aynı şeyin düşünülmesi aynı şeyler değiller mi? Hayır, herkes fotoğraf çekmesin, bir sürü çeken var, ortada bir şey yok denip, bu işin sadece fotoğraf sanatçıları tekelinde ya da bu işi sanatkar olarak yapacak kişilere bırakılması benzer bir düşünce değil mi? … Sanatın halkın yapacağı kadar basit hale getirilmesi durumunun yergisi ile halkın sanat araçlarından uzak tutulması biraz tezat değil mi? Elbette her eline enstrüman alana sanatçı denemez ancak buna insanların teşvik edilmesi, teknoloji ile bu enstrümanların evlere girmesi (mesela org gibi) kötü şeyler mi?”



Yanıt 10:



Çok basit gerçek var: Ekonomi. Örnek: Norveç, 1980’lerde Kuzey Denizi’nde petrol ve doğal gaz buldu, bugün gelecekte doğacak Norveçliler için 200 milyar doları bankada tutuyorlar. Bizimkiler aynı sürede ne yaptı? 500 milyar dolar borç. Türk halkı tarihle sınandı ve sınıfta kaldı.



Zaten bugün 60 milyon cep telefonunun 20 milyonu fotoğraf makinalı. Kaç tane fotoğrafçı çıktı bu makinalardan? (Bir tek arkadaş uluslararası ödül kazandı ama o, cep telefonundan önce de sanatçıydı). Kalkıp da, cep telefonuyla fotoğraf çektiren kimseye bir şey dedim mi? Hayır. Yalnızca şöyle bir anekdot var: 15 yıl Rumelihisarı’nda yaşadım. Orayı çok severim, arada gider, biralanırım. Her gidişimde birileri cep telefonuyla Boğaz Köprüsü’nü fon alarak fotoğraf çeker ve çektirir ama en kötü kadraj açısıyla. Hiç kimsenin aklına fotoğraf çekerken kadraj aramak gelmez. Binlerce kişilik gözlemimdir.



Genel eğitim ilkesidir: İlkokul çağında, hatta bazan daha önceki zamanlar çocuklar standart yetenek testlerine sokulur. Bu sayede de, bizden dahi ressam ve virtüoz çocuklar çıkmıştır. Bu tür halka inişlere tümüyle taraftarım. Yukarıdakine yalnızca gülüyorum.



Bunlar birbiriyle çelişmiyor. Moliere’in ‘Kibarlık Budalası’ndaki gibi herkesin kendini nesir yapıyor sanmasına karşıyız yalnızca. Bu, devlet sanatçılarını sanatçı saymamakla aynı şeydir: Adam, saat 5 oldu mu, kapatıyor çalgısının kapağını, evinin yolunu tutuyor.



Buna hakkı nasıl buluyorum? Her sanat dalında, bir disiplinlerarasıcı olarak, o sanat dalı uzmanından daha çok bilerek; yani hem daha çok ürün izleyerek, hem de daha çok kuramsal bilgi edinerek.



Tüm bu söylediklerim, ben dahil, moruklar için geçerlidir. 30 yaş altı için geçerli değildir. Onlar değişebilir, sanatı ve dünyayı değiştirebilir, ancak gerontokratlar (ihtiyar iktidarperverler) değil, onların amacı üzüm yemek değil, bağcı dövmek.



Şerh: Yineliyorum: Hata payım mevcuttur. Hatamdan gocunmam, açıkça belirtirim.



(22 Mayıs 2008)




Soru 11:



Bu sorumda ‘fotoğrafta uzmanlaşma’ konusundaki görüşlerinizi almak istiyorum… Elbette bu konuya insanın kapasitesi ne ise o, diye bakılabilir ama ilgilendiği konuda uzmanlaşmanın önemi nedir bir fotoğrafçı için? Fotoğrafçı, herşeyi bilip öğrenmeli ama özellikle bazılarında mı derinleşmeli? Yoksa her daldan aynı derecede mi anlamalı? Örneklemek gerekir ise, ‘doğa fotoğrafçısı’, ‘belgesel fotoğrafçı’, ‘nü fotoğrafçısı’ diye ayrılmalı mı yolunu seçip?



Yanıt 11:



Zanaatkarlıkta bile, en az 2 meslek öğrenmek önerilir, işssiz kalmayasın diye.



Fotoğrafta uzmanlaşmaya kesinlikte taraftarım ama birden çok olmasına da taraftarım. Her konu en az 5 yıl alır ama 5 konuyu da birarada öğrenebilirsiniz, o sizin kognitif yapınıza kalmış.



Tamamen rastlantısal olarak, örnek verdiğiniz konulardan 3’ü de çakışmış: Doğa, belgesel ve nü, aslında tek konudur. Hepsini birarada çalışabilirsiniz.



Biliyorsunuz, fotoğrafta belli konular zaman zaman moda olur, sonra gelir geçer. Bence yaratıcı fotoğrafçı, moda olan konuya uyan değil, yeni bir moda konu yaratabilen sanatçıdır.



Kişisel kesin önerim: İnternet taramasıyla hiç yapılmamış olanı bulup, bir konuya bodoslama dalmak. Onun yanında, çekmekten keyfini tam alacağın bir konu seçmek. Bir de günün genelgeçer konusunu, satacak denli, ortalamanın üzerinde becermek. 3’ü birden. Daha çoğu da gerekir ama gençlerin gözünü korkutmayayım.



(23 Mayıs 2008)






Soru 12:



Bir evvelki sorumun devamı niteliğinde bu sorum, ‘portfolyo oluşturma’… Fotoğrafçılar sizce nasıl portfolyolar oluşturmalılar? Fotoğraf özde belgeleme işi, ancak önlerinde gidebilecekleri binlerce yol var. Öte yandan da pek çok terim ve kavram, tam bir kargaşa. Seri fotoğraf, belgesel fotoğraf, foto-röportaj, deneysel fotoğraf,vs. Bazısında neyin ne olup olmadığı bile birbirine karışmış durumda. Bu da karşımıza ‘temiz, duru, anlaşılır olmayan, amaçsız’ portfolyolar mı çıkarıyor?



Yanıt 12:



Bu fotoğrafçının kişiliğine bağlı: Kimi projesini başlar ve hemen bitirir, bir diğeri yıllara yayar. Yaşamda da öyledir, aynı konuyu sana şak diye anında sunar veya yıllarca seni arattırır süründürür. İkisinin birarada optimal idaresi gerekli.



Sonra insan 70-80 yıl yaşıyor, 60-70 yıl boyunca çekilen fotoğraflar zaten epeyi geniş bir alanda dolanır. Her gün aynı noktayı fotoğraflasan, o bile değişir.



Portfolyo deyince, ressamın retrospektifi gibi, illa ki aynı konuda olmak zorunda değil. Ancak, özellikle uzun yıllardır profesyonel olanlar için, herhangi bir konuda seçilebilecek denli geniş bir spektrumda konular oluşturulmalı. Örnekse: ‘Mevsimler’ konusu, 4’ü birden olmadan olmaz, bir portfolyo konusudur. Ancak, ‘kuşlar’ dedin mi, sittin sene bitmez o portfolyo.



‘Temiz, duru ve anlaşılır olmayan, amaçsız’ olmak post-modernizmin ilkesidir. Yankiler tarafından kendi dandik ürünlerini kakalamak için icat edilmiştir. Bruegel çıkaramazsan, konserve etiketini sanat diye satarsın. Konserve etiketi de koleksiyon konusudur ama sanatın değil, efemeranın.



Atelyelerdeki portfolyoların, sizin dediğinizin tersine, yaşlı usta tarafından, emir ve komuta ile belirlenmiş, seri üretim sonuçlar olduğu gözlemindeyim. Aşırı standartlık sözkonusu.



Kendi hesabıma, portfolyo oluşturmanın, yeni kuşak için eksik olan, konsantrasyon, motivasyon, sebat ve kararlılık konusu için, çok iyi bir nefs eğiticisi olduğu kanısındayım. Portfolyo çalışmak, psikoterapiden daha çok kognitif düzelticidir.



Bir de sürprizler var: Schels’in ölüm portfolyosu beni vurdu, bazı okurlarımı da vurmuş, öyle tepki aldım. Yakın gündemde olan bir konu olduğu için yineledim. Hem sürpriz, hem de çok eski / bilindik bir konu.



O nedenle, zamanı ve parası çok olan fotoğrafçıların, malzemeyi minimalist bir yerleştirmeyle, ister yayan, ister en modern teknolojik araçlarla yola vurup, fotoğraf avına çıkmasının, portfolyo derlemesi için uygun bir yol olduğu kanısındayım. Çok balık tutmak için, çok deniz gezmek gerekir.



(23 Mayıs 2008)






Soru 13:



Sizden fotoğraf ve fotoğrafçılık ile ilgili kitap tavsiyeleri alabilir miyiz?



Yanıt 13:



Gisele Freund, Fotoğraf ve Toplum.


Derleyen: Caner Aydemir, Fotoğraf Neyi Anlatır.


Roland Barthes, Camera Lucida.


Vilem Flusser, Bir Fotoğraf Felsefesine Doğru.


Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine.


Geniş Açı, tüm sayılar.



(23 Mayıs 2008)





Soru 14:



Fotoğrafın ister film ile çekilmiş olsun, ister dia olsun, ister dijital olsun, ‘sanal’ olduğunu söylüyorsunuz. Buradaki sanal betimlemesi, fotoğrafın gerçekçi olmaması ilkesi üzerine mi, yoksa elle tutulmayan bir meta olması üzerine mi?



Yanıt 14:



‘Bir elma’ dediğimizde, gerçek elmayı kastetmeyiz, yaptığımız bir soyutlamadır. Bir elma fotoğrafı, bir elma değildir. Onun için Magritte, bir pipo resminin üzerine ‘bu bir pipo değildir’ yazmıştır.



‘Renk’ diye bir şey aslında yoktur. Elektromanyetik dalgaların bir bölümünü renk, bir bölümünü sıcaklık, bir bölümünü çevrilmiş olarak, ses olarak algılarız.



Bugüne kadarki her kültürde 7 renk adı yoktur. Daha az olanlar vardır.



Gökkuşağının 2 ucunu aynı renk algılarım. Bundan şunu çıkarsadım: Çok ender olarak 2 gökkuşağı içiçe olarak oluşur, o zaman gökkuşağının 2 ucunun gerçekten çok yakın renklerde olduğunu gördüm. Bir neden de, bazı insanların 8. renk algılamak üzere evrildiğine ilişkin bir metindir, ben de öyle olabilirim.



Tüm bunlardan, fotoğrafın gerçekçi olmadığı çıkarsanmıyor. Körlerin fili tutup, yakaladıkları yere göre tarifine benzer biçimdeki bir durumdayız. Bugün galaksi fotoğraflarının hepsi sanaldir. Onlarca fotoğrafın işlenmesi, aradaki Samanyolu görsel parazitinin ayıklanması ile oluşturulmuşlardır. Zaten çıplak gözle bir tek Andromeda Gökadası görülür, o da yıldız gibi.



1 negatiften farklı kontrastlarda elde edilen 2 fotoğrafın, insanlar üzerindeki bilgisel etksinin farklılığı da, diğer bir örnek.



Mantıksal olarak konuşursak, fotoğrafta özdeşlik ilkesi işlemez. Hoş, yaşamın hemen hiçbir yerinde işlemez ama o zaman insanların kafası çok karışır.



Asıl sanallik şudur: Kimi rüyanın gerçek mi rüya mı olduğunu ayırsayamamız gibi, sanal deneyimler de gerçek deneyimlerden ayırtsızdır. Bu düalizm hep akılda tutulmalıdır. Fotoğrafı gerçek sanmamız, onu gerçek yapmaz. O bir dolayımdır. Bir polinomun bir değişkenidir. Bir soyutlamadır. Fotoğraflarda bulduğumuzu sandığımız anlam da öyledir. Fotoğrafçısının yüklemediği anlamları, o fotoğraflarda görebiliriz.



(23 Mayıs 2008)




Soru 15:



Fotoğraf arşivleri, fotoğraf galerileri, fotoğraf müzeleri, fotoğraf kütüphaneleri ülkemizde yok veya bir elin parmakları kadarlar. Öte yandan rağbet de yok, rağbet olsa bile, bazılarına ulaşma imkanı da yok.



Bazı eski fotoğrafçılardan, evlerinin ağzına kadar dia, film, kart, basılı vs. şekilde fotoğraf ile dolduğunu, bu arşivlerini saklayacak yer bulamadıklarını duyuyoruz. Neticede fotoğraf bir ülkenin dönemsel belleği. Korunması, saklanması, arşivlenmesi gereken bir şey midir sizce? Bu konuda neler üretilebilir?



Yanıt 15:



Yaşamımda ilk koleksiyonum fotoğraf koleksiyonudur. 21 yıl önce, sıradan insanların fotoğraflarını toplamaya başladım. Onlarla gayrıresmi bir tarih yazdım ve panoramaladım. Profesyonel koleksiyonerler dışında, benim gibi 10-100 özel koleksiyoner, 10-100 akademik koleksiyoner olduğunu biliyorum.



Bendeniz desentralizasyon taraftarıyım. Biraraya getirilen 3.000 Karamanlıca (Yunan Alfabesi ile Türkçe) kitabın bir yangında kül olduğunu okuyalı ve yok edilen İskenderiye türü kütüphanelerin onlarca olduğunu öğreneli beridir, ‘bırakın, dağınık kalsın’ diyorum. 1 milyar fotoğrafı biraraya koyarsanız, hepsinin yok edilmesi 1 dakika alır.



Müzecilik lisansüstü okumuş biri olarak belirtiyorum: Bir müzenin kurulması on milyonlarca dolar demektir. Şimdilik koleksiyonların böyle dağınık kalmasında sakınca yok, çünkü o paralara değmez, Balıkesir’deki değdi mi? (Koskoca Pera Müzesi, özgün ve 100 küsur yıllık İstanbul fotoğraflarını, öyle koşullarda sergiledi ki ikinci sergiden sonra o fotoğraflara ölü gözüyle bakılabilir. İşin bir de saklama bilgisine sahip uzman eksikliği yönü de var.)



Ara Güler’in 18×24 cm İstanbul siyahbeyaz fotoğraflarının, 5 yıl önce 25 avroya satıldığını gördüm. Oysa Ara Güler bir söyleşide, kendi ölse, arşivinin çöpe atılacağını söyledi. Bir fotoğrafçı kendini arşivleyemiyorsa, ya fotoğraflarının yok olmasına göz yumacaktır, ya da külli bir miras bırakıp onları korutacaktır, müze olur, arşiv olur, kütüphane olur.



Profesyonellere önerebileceğim tek şey şu: Adam başı 1.000-10.000 fotoğraflarını internete yüklesinler, onları ölümsüzleştirsinler. Gerisi zaten çöplüğü boylayacak nasıl olsa.



(23 Mayıs 2008)








Soru 16:



Fotoğraf eleştirmenliği ve fotoğraf okuma üzerinde fikirlerinizi almak istiyorum. Her eleştirmen veya fotoğraf yorumcusu, ‘iyi fotoğraf’ çeken biri mi olmalıdır? Bu tür bir uzmanlaşmanın ya da bu konu ile ciddi şekilde ilgilenmenin ülkemizde olmadığını görüyoruz. Bunun sebebi acaba; fotoğraf eleştiren kişinin aynı zamanda fotoğrafçı da olması olabilir mi? Buna cesaret edilemiyor olabilir mi? Öte yandan bir sergi eleştirmeni, olsa ne olur olmasa ne olur? Olsa, nasıl olmalıdır?



Yanıt 16:



Şimdiye dek sorularda, beni en çok ilgilendiren budur.



Türkiye’de eleştirmenlik aşağılanır. Tiyatro oyuncusu, yazarı ve yönetmeni Ferhan Şensoy, ‘ne yapamadın da, eleştirmen oldun?’ diye bir söz etmiştir.



Ben, yalnızca eleştiri ve deneme yazarım. 20.000 sayfadan söz ediyorum. Eleştiri benim için en önemli edebiyat dalıdır.



Kuram ve uygulama ayrımı ve birleşimi, tüm kuramcıların ve uygulamacıların (icracıların) sorunudur.



Kuramsız uygulama yolunu yitiriyor. Uygulamasız kuram fildişi kule oluyor.



Sanat dalı icracılığı ile, sanat kuramcılığını birarada yapan kişi sayısı, ayrı ayrı yapan kişi sayısından (her 2 kümedekinden de) oldukça düşüktür.



Ne ikisinin birlikteliği bir gereklilik, ne de ayrılığı bir gereklilik. Kendi biyografimden örneklersem, sanat dallarındaki icralarımla uygulamalarım, genelde birbirinden ayrı yürümüştür. Ancak, Ocak-Mayıs 2008 süresi ve fotoğraf alanı, bu konuda bir istisna oldu. 5 aylık bir kuram-edim sentezi ve praksisi sözkonusu. Bu, kendi yerzamanım için biricik bir sonuç değil. Fotoğrafçılardan Merih Akoğul, hem çekmeyi, hem yazmayı sürdüren fotoğrafçılardan, gayet de düzgünce gidiyor, ancak kitaplarının 100 (yüz) sattığından yakınmıştı bir kere.



Fotoğraf kuramlarının çok azını fotoğrafçılar icat etti. Fotoğrafçıların fotoğraf izleme oranı, işini ciddiye alan bir eleştirmeninkinin % 1’i filandır. Örneğin ben, yılda 100 sergi geziyorsam, Türkiye’deki fotoğrafçılar, eş dostunkiler dışında, yılda 1 sergi geziyorlar, o da belki, çok meşgüllermiş, öyle söylüyorlar.



Fotoğraf kuramcısı dünyada da azdır. Sinema gibi kitelesel bir sanat dalı olan fotoğraf, sinemadaki kadar kuram ekolü çıkaramamıştır. Çıkarmamıştır değil, çıkaramamıştır.



Türkiye’de 1.000 tane fotoğrafçı varsa, ancak 10 tane fotoğraf eleştirmeni çıkar, buna gazetecileri katmıyoruz.



Söz konusu olan cesaretsizlik değil, parasızlık. Eğer fotoğraf eleştirisi, plastik sanatlar küratörlüğü ve eleştirmenliği denli, maddi ve manevi prim yapsaydı, akbabalar çoktan o alana üşüşmüştü bile…



Fotoğraf eleştirisi metinlerime gelen tepkilere göre belirtiyorum: Fotoğraf eleştirmeni, izleyiciye bambaşka bakış açıları sunabilir. Zaten bu eleştirmenlikte genel ilkedir: “Bir de bu gözle bakmayı deneyin.” O nedenle fotoğraf eleştirmeni, henüz tamamını üstlenmemişse de, epeyi işlev sahibi bir kişidir. Tabii burada, her alanda olduğu üzere, normal faşizm egemen. Klasik örnek: Herkes 68 Mayıs’ı filmi yaptı, 1 Mayıs Marşı klişesinde; oysa Fassbinder, ortalıkta çırılçıplak dolanıp, yanında erkek sevgilisi ve annesiyle söyleşisini yaptı. Benim de özgün bir saptamam vardır: 68 dönemi için Twiggy, Daniel John-Bendit’e yeğdir; ilki dürüsttü, ikincisi yalan söyledi.



Hiçbirşey için ‘-meli’ ve/ya ‘-mamalı’ demem. ‘Benim yolum budur’ derim. Benim gözümde fotğraf eleştirmeni, sıradan insanları, en elektriksiz yaz gecelerinde gökyüzüne baktırabilen kişidir. Onlara evrenin ışığını sunan kişidir. Ben de öyle yapmaya çabalıyorum. Diğerlerinin ne yaptığı da beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor.



(23 Mayıs 2008)



Röportaj : Levent YILDIZ







Reha ÜLKÜ – BULUTNAME

Kış 1


Kış 2


Kış 3


Kış 4


Kış 5


Kış 6


Kış 7


Kış 8


Kış 9


Kış 10


Kış 11


Bahar 1


Bahar 2


Bahar 3


Bahar 4


Bahar 5


Bahar 6


Bahar 7


Bahar 8


Bahar 9


Bahar 10


Bahar 11


Fotoğrafın Rönesansı





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Reha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf ÜzerineReha Ülkü ile Fotoğraf Üzerine

Fotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf Kulübü


FOTOĞRAF TOPLULUKLARINDAN
Hazırlayan : Celal KILIÇ
celalklc@gmail.com



Gülhane Fotograf Kulübü (GÜFOK)



30 Aralık 1898’de kurulan Gülhane Askeri Tıp Akademisi, başta Türk tıbbı olmak üzere tüm tıp dünyasına, tıp eğitimi ve sağlık hizmetlerinde getirdiği birçok yenilik ile ülkemizin önde gelen kuruluşlarından birsidir.



Gülhane fotograf Klübü (GÜFOK), Gülhane Askeri Tıp Akedemisi’nde görev yapan personelin, öğrencilerin ve yakınlarının mesleki çalışmalarının, günlük işlerinin yanı sıra sosyal ve sanatsal gelişmesine katkıda bulunmak amacı ile 9 Mayıs 2003 tarihinde kuruldu.



GÜFOK, kuruluşundan itibaren fotograf sevenleri ve fotograf öğrenmek isteyenleri bir araya getirmek için, her yıl personel, öğrenciler ve yakınlarının katılımına açık fotograf kursları düzenlemekte, ortak sergiler açmaktadır. GÜFOK tarından organize edilen ilk Ortak Sergi Haziran 2003’de Gülhane’de açıldı. Aralık 2003’de Ankara Fotograf Günleri Etkinlikleri kapsamında 2. Sergi açıldı.



Sonraki sergiler; Gülhane’nin Kuruluş Günü Kutlamaları içinde yer alarak daha anlamlı bir etkinliğe dönüştü. 3. sergi 24 Aralık 2004’de, 4. sergi 30 Aralık 2005’de, 5. sergi 28 Aralık 2006’da açıldı.



Katıldıkları çeşitli ulusal ve uluslararası yarışmalarda ödüller alan GÜFOK üyeleri, yurt içinde ve yurt dışında fotograf sergileri açarak, fotograf gösterileri ve fotografla ilgili yayınlar yaparak, Türk fotograf sanatının gelişmesine katkıda bulunmaya çalışmaktadırlar.



Bu amaç doğrultusunda GÜFOK sergilerin de, fotograf sanatı adına yeni yaklaşımlar ve yeni teknolojilerin uygulama örneklerinin sunulması önemsenmektedir. Ayrıca geleceğe bugünden birer belge oluşturulması için; herbiri gerek çekim, gerek sunum aşamasında ciddi çalışmalar sonucunda ortaya çıkan ve fotografın sadece çekilen görüntüler olmadığını gösteren fotograflar, sergi albümü ile fotograf sevenlere ulaştırılmaktadır.



Ülkemizde henüz başka örneği olmayan ve 6.cısı yapılan bu düzenli kulüp sergilerinin açılmasını ve düzenli albümlerinin basılmasını, maddi ve manevi katkıları ile sağlayan katılımcılarımıza ne kadar teşekkür ederiz.




Gulhane Photography Club (GUFOK)



Gülhane Military Medical Academy (GMMA), founded on December 30th 1898 is one of the leading institutions with its innovative contributions to medical practices worldwide, notably Turkish medicine as well as medical training and health services.



Gulhane Photography Club (GUFOK) was founded on May 9th, 2003, aiming to play a part in the social and artistic development of GMMA personnel, cadets and their relatives as well as their daily works.



With the aim to gather ones who like and want to learn about photography, GUFOK has scheduled photography courses annually, open to personnel, cadets and their relatives and held common exhibitions since its foundation. The initial common exhibition by GUFOK was hold in Gülhane, in June 2003.



Integrated with Gülhane Foundation Ceremonies the later common exhibitions have turned out to be a very meaningful event. The third exhibition was held on December 24th 2004, the forth, on December 30th 2005, and the fifth, in December 28th 2006.



GUFOK members awarded with various prizes in the competitions home and abroad try to contribute to foster Turkish art of photography, holding national and international photography exhibitions, arranging photo shows and printing publications.



In line with this objective, it’s of special importance for GUFOK exhibitions to present novel approaches and new technological innovations concerning the art of photography. Furthermore an album, consisting of the exhibition photographs which are the outputs of diligent efforts during shot and presentation of photographs and which reflect that the photographs are much more than images taken, is delivered to the photo-lovers.



I’d like to extend my sincere and deepest gratitude to our participants for their material and moral contributory efforts for holding these regular club exhibitions, unique in the country, sixth of which was held this year as well as printing periodical albums.





Abdülgaffar Vural




Adnan Ataç




Adnan Ataç




Ahmet Aydın




Ahmet Uysal




Ali Albay




Ali Uğur Ural




Alper Beyaz




Aynur Ünal




Ayşe Ceren




Ayşe Kılıç




Ayşe Köksal




Bahtiyar Demiralp




Baykara Pardes




Beren Ataç


Çetin Harmankaya



Çilen Ataç



Didem Köse



Dursunali Sarıkoç



Ece Aydıntuğ



Ertan Çiçekçi



Hamdullah Aydın



Hasan Özdemir



Hasan Tansu Aktan



Haydar Dinçer



Hülya Akandır



İlter Uzel



Kemal Erbil



Mehmet Akandır



Mehmet Altundağ



Metin Çelik



Muharrem Uçar



Murat Kösem



Naki Selmanpakoğlu



Necla Alemdaroğlu



Nezahat Ünver



Nur Şenel



Nuray Aray



Okay Vural



Osman Ünlü


Ömer Yağlıdere


Serkan Saka



Sevgi Kurtulmuş



Süha Aray



Şeref Kömürcü



Tayfun İde



Ufuk Sevük



Yalçın Kırıcı



Yalçın Özkan



Yaşar Kütükçü



Yavuz Aydıntuğ



Yavuz Narin




Yücel Karauz










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Fotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : GÜFOK Gülhane Fotoğraf Kulübü

Gültekin Çizgen ile Fotoğraf Gündemi : Fotoğraf Sanatı Üzerine Yeni Cümleler




FOTOĞRAF SANATI ÜZERİNE YENİ CÜMLELER



Johann Sebastian Bach’ın bir cümlesi var. “Doğada duyduğumuz binlerce sesten bir senfoni ortaya çıkmaz. Çünkü ona henüz bestecinin eli değmemiştir” diyor. Bu özlü sözün yalnız müzik için söylendiğini düşünmeyelim. Cümle, sanatın geneli için ciddi bir anahtardır. Tabi bu “Fotoğraf Sanatı” içinde geçerli.



Dauger’in fotoğraf miladı ne işe yaradı? O güne kadar yapılan görsel betimleme “mimesis” yüzey üzerine sürülerek, kazınarak, çizilerek yapılırken artık fizik ve kimya yoluyla teknolojik hale geldi. İbnü-l Heysem’in X. yüzyılda optik ve ışık üzerine yaptığı çalışmalarla Camera Obscura serüvenini Bacon’dan, Leonardo Da Vinci’den aşarak, 1839 Ağustos ayında Fransız Bilim Akademisi’ne tescil edildi. Sanayi devrimi, fotoğrafla görselliği de ele geçirip, günümüze ulaşan büyük iletişim koşusunu başlattı.



FOTOĞRAF YAPINIZ



Fotoğrafı şu veya bu teknikte, şu veya bu marka kamerayla çekiyoruz. Teknik olarak yapılanma bu. Vizörün, pencerenin arkasında da bir kişi var. Eğer oradan bakan, Bach’ın “Besteci” diye bahsettiği kişi, sanatçı olarak ortada yok ise sonuç nafiledir. Çünkü “Sanat Yapma” iradesi, fotoğrafın o sonsuz üreme, çoğalma kabiliyeti içinde “Kilit”, duruştur. Fotoğraf çekilmez, aslında yapılır. Sevgili Yaşar Atankazanır’ın kulakları çınlasın. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümünün 30. yıl kutlamaları için hazırlanan belgeselde sunulan portrelerde, Atankazanır fotoğrafın “Yapılır” birşey olduğundan bahsediyordu. Töreni izlerken, ben bu satırları düşündüm. Buradaki “Yapma” fiili görsellik içinde fotoğrafın kurgulanması, yapılanması, anlam kazanmasıdır. Öz cümle buna biz “Fotoğrafça” diyoruz.



ANONİMLİK



Çünkü fotoğraf, tekniği içinde “Anonim” bir iştir. Herkes fotoğraf çeker, hatta digital ortamda fotoğrafçının katılımı bile çok sınırlı. Sanatta olması gereken nedret, nadir, yani “Seçkin” duruş, bilgiye yaslanır ve o yüzden de çok zordur. Dünyamız görseldir. Ne tarafına baksak birşeyler görürüz. Aynen doğanın sesleri gibi onları bir araya getirmek, senfoni oluşturmaz. Görsellik, mutlaka ses gibi düzenlenmesi gereken bir depodur. Fotoğraf sanatçısı onu “Fotoğrafça”sıyla derler, toplar ve sanat haline getirir. Sonunda birşey anlatır, biçim dünyası yaratır ve becerebilirse buna kendi imzasını basar. 1839 sadece teknik bir milattı. Sonra sanatçılar, o teknikten yararlanarak zaman içinde fotoğrafı bir sanat haline getirdiler.



DAĞCI VE FOTOĞRAFÇI



Çeşitli konferanslarda, seminerlerde her zaman şu örneği veririm. Koca Ağrı dağına çıkmak temelde çok kolaydır. Bayan dağcılar bile artık kış kıyamette, Şubat ayında yürüye yürüye çıkıveriyorlar. Bayan dağcılar derken feministleri sinirlendirmeyeyim. Ancak Kayseri’nin Erciyes’ine çıkmak profesyoneller için bile çok zordur. Çünkü zirvenin öncesinde varolan buz duvarı, profesyonelleri bile zorlayan bir engeldir. Dağcılıktan, fotoğrafa şöyle geliyorum. Tüm sanatlarda ve tabii fotoğrafta da çalışmak temel şarttır. Her kimse çalışarak uğraştığı alanda çalışa çalışa bir yere gelebilir. Ağrı dağına da çıkabilir. Ama ustalık, gerçek sanatçılık, çalışmaktan başka aşılmaz engeller sonunda varılacak “Bilgi” zirvesidir.



Dağcılıkla, fotoğrafı konuşurken, bir nokta daha var. Dağcılık dünyanın adeta ikinci dini haline gelen futbol gibi seyircili bir spor değildir. Hiç seyircisi yoktur, dağcı kendi başına ipini, kazmasını kapıp dağın yolunu tutar. Fotoğraf ise seyirci ister. Çünkü fotoğrafı seyirci tamamlar. Fotoğrafla, seyirci arasındaki alışveriş, fotoğrafın misyonudur.



SIRAT KÖPRÜSÜ



Belki de herkesin bildiği bu konuları şimdi niye yazıyorum diye merak eden olursa, söyleyeceğim şu. Bilen biliyor, 1958-2008 50. sanat yılımı yaşıyorum. Bir takım albümler, kitaplar yayınlayacağım. Uzun zamandır bunların hazırlık telaşındayım. Fotoğrafla yatıyorum, fotoğrafla kalkıyorum ve 50 yıl sonra bile anlattığım nedenlerden dolayı fotoğrafın ne kadar zor, dertli bir olay olduğunu tekrar tekrar düşünüyorum. 500 bin fotoğraflık arşivim var ama altı üstü renkli, siyah – beyaz 50 veya 100 fotoğraf civarında yeni çalışılmış portfolyoyu, son bir selam olarak sanat çevresine sunma telaşım beni terletiyor. Basit bir olay değil mi? Leonardo Da Vinci de öyle demiş. “Sanat basittir ama çok zordur.” Şimdi hep beraber tekrarlayalım. “Fotoğraf basittir ama çok zordur”.



Gültekin ÇİZGEN, Mayıs 2008



FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Gültekin Çizgen ile Fotoğraf Gündemi : Duyurular
Gültekin Çizgen ile Fotoğraf Gündemi : Fotoğraf Ölüyor Mu
Gültekin Çizgen ile Fotoğraf Gündemi : “Umberto Eco Nasıl Bir Türkiye Fotoğrafı Seçer?” Üzerine
Gültekin Çizgen ile Fotoğraf Gündemi : Fotoğrafa Amatörce Yaklaşımın Ufukları
Gültekin Çizgen ile Fotoğraf Gündemi : Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’nün 30.Yılı
Gültekin Çizgen ile Fotoğraf Gündemi : Tartışmalıyız
Gültekin Çizgen ile Fotoğraf Gündemi : Ne Olacak Şu Fotoğraf Yayıncılığımızın Hali?

Gültekin Çizgen : Portre







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gültekin Çizgen ile Fotoğraf Gündemi : Fotoğraf Sanatı Üzerine Yeni Cümleler

Metin Avdaç : Işığımızın Emekçileri



“Yaşamları şehirleri aydınlatacak kadar güçlü, pamuk ipliği kadar inceydi. İki direk arasına sıkışmış bir tel parçasında adına arıza denen; fabrikaları susturan, şehirleri karartan, haneleri soğutan teknolojinin yanlışını aradılar. Buldular, onardılar bedelsiz değildi başarıları. İnsanlar ışıklı gecelerde eğlenirken, onlar fırtınalı, yağmurlu gecelerde, dağlar başında ışığın, sıcaklığın hayalini kurdular”…




Çocukken yaşadığım kentte, yetmişli yılların ortasında bir yaz, kentin elektrikleri yaz boyunca büyük kesintiye uğramıştı. Kenti besleyen yüksek gerilim direkleri yıkılmıştı, şehir sanki terk edilmiş bir konumdaydı. Bir kamu kuruluşunun desteği ile kentin mahallelerine üç akşamda bir elektrik veriyordu. Tabiî ki ister istemez o dönemin koşullarında onarım uzun zaman almıştı. Çocukluğumun bu anısı belleğimden hiç silinmedi. Akşamları haftada üç gün yayın yapan TRT’de ki dizileri seyretmek için elektriğin olduğu yerlerdeki tanıdıklara giderdik. Televizyon hayatımıza yeni girmişti; insanlar bu sihirli cihazın etrafında toplanıp ilgiyle dizileri izliyordu. Elektrik hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıydı. Bu işte çalışacağımı hiç aklıma getirmemiştim. Yıllar su gibi akıp giderken 1990 yılında kendimi Yüksek Gerilim Teknisyeni olarak T.E.K.’de buldum. Ne hayallerim vardı…

Zaman hiç durmuyor. Bu işte on sekiz yılımı doldurduğuma inanamıyorum. Yüksek Gerilim Teknisyenlerini ne ad olarak, ne de bu işin nasıl yapıldığını bilen vardı. Bu zorlu mesleğin tatlı ve hüzün dolu yönlerini anlatmak gerçekten zor. 154 ve 380 bin volt elektrik enerjisini taşıyan direklerde yazın ve kışın, gece gündüz demeden zorlu koşullarda çalışmaktayız. Bir dost sohbetinde, bir tatlı uykuda, bir sinemada veya aile gezmesinde cep telefonunun uzun çalışları, insanı bazen hüzünlendiriyor, bazen mutluluk verdiriyor. Telefonda ki ses bir kentte santraldan çıkan enerji iletim hattında bir arıza olduğunu ve en kısa zamanda iş yerine ulaşmamızı bildirir. Eşinizin, dostlarınızın, çocuklarınızın yanından ayrılmak zor olsa da, elektriksiz kalmış kentin insanlarının, elektriği beklemeye başladıkları düşüncesiyle, en kısa zamanda iş yerine ulaşırız. Bizler hastanede yatan hastaların, üretimde sanayinin aslında kısaca yaşamın her noktasında ihtiyaç duyulan elektriğin arızasını giderip insan hayatına tekrar girmesini sağlarız. Arızanın ardından yorgun ve bitkin bir biçimde, hiç birimizin burnu kanamadan evlerimize döndüğümüzde, bütün yorgunluklar unutulmuş olarak, huzur içinde istirahata çekiliriz. Asıl bizleri üzen, “elektrikleri kasıtlı olarak kesiyorlar ya da ilgisizler” gibi yorucu ön yargılı söylemlerdir. Hiç kimsenin kasıtlı olarak elektriği kesmeye gücü yetmez. Ya arıza vardır, ya da programlı bakım”¦ Keşke işimizle ilgili anekdotlar yazılmış düşüncelerden kurtulabilse halkımız…

Metin AVDAÇ























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Metin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın EmekçileriMetin Avdaç : Işığımızın Emekçileri

Değer Erken : Sıpadan



“AN”I YAŞAMAK, ÖLÜMÜN ELİNDEN HAYATI KURTARMAKTIR.

Biyolojik çeşitliliğin risk altında olduğu günümüzde ölümün elinden hayatı kurtarmak olarak algıladığım fotoğraf yolculuğuma, biraz da belgeleme sorumluluğu yüklenerek devam ediyorum.



Benden önce pek çok sualtı fotoğraf gönüllüsü Unesco tarafından dünya mirası olarak kabul edilen doğa harikası Sıpadan Adası’na gidip dalışlar yapıp binlerce kare fotoğraf çekti, sizlerle paylaştılar ve söz konusu adayı bolca anlattılar.



Bu yazımda Malezya Sıpadan Adası’na ilk gidişimde yaşadığım güzellikleri ve heyecanları, sualtı dostlarıyla hayatı kurtarmak adına paylaşmak istedim.




Jacques Cousteau’nun, keşfini yapıp bizim gibi sualtı dostlarına kazandırdığı bu harika adayı, bir de kendi gözümle ve duygularımla anlatmak istedim.



Yolculuğum, Edirne’den gün ışımadan yola koyulmakla başladı. Bu, günün ilk ışıkları ile ulaştığım Atatürk Hava Limanı’nda heyecanlı bir bekleyişe dönüştü. İlk defa gideceğim bu ada, benim için önemliydi. Dünyaca doğa harikası olarak tanımlanan bu yerde hem fotoğraf çekecektim hem de bu esnada yol arkadaşlığı yapacağım yeni sualtı dostlarıyla tanışma şansına sahip olacaktım.



Uzun yolculuk şöyle bir seyir izledi: Dört saatlik bir yolculuk sonunda Dubai”¦ Bir buçuk saatlik hava alanı beklemesi ve Kuala Lumpur’a hareket”¦ Yedi saatlik yolculuk sonunda Kuala Lumpur’a iniş”¦ İki saatlik bir bekleme sonunda Tawau’yo hareketimiz, bir buçuk saat sonra Tavau’a varmamızla son buldu. Ardından bir buçuk saatlik kara yolculuğu sonunda Sanporno’ya geliş ve otele yerleşmenin verdiği huzurla bir “Oh!” çekme”¦




Malezya’ya gelmiştik. Yaklaşık bir gün süren yorucu bir yolculuktan sonra hayalini kurduğum cennete yaklaştığımı düşünerek otel odasına eşyalarımı yerleştirdim. Oda arkadaşım Altuğ Bey’le iyi de anlaşmıştık.. Biraz dinlendikten sonra hemen ortamı keşfetmek için fotoğraf makinelerimizi alıp sokaklara döküldük. Ortam İstanbul’dan çok farklı idi. Soğuktan çıkıp sıcak ve nemin ortasına düşmüştük. Cadde ve sokaklar çok temiz değildi. Kıyıların kirliliği ise Haliç’i aratacak oranda fazlaydı. Ancak, insan portreleri ve çevre dokusu görülmeye ve fotoğraflamaya değerdi. Artık deklanşöre bolca basıyorduk.



Yol yorgunluğu, akşam yemeğinden sonra iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştı. Yatmalıydık, çünkü ertesi sabah beşte kalkıp gün doğmadan hazırlanıp sürat teknelerimize binip, bir dünya mirası olan Sıpadan’a doğru yola çıkacaktık.




Yaklaşık bir buçuk saatlik bir tekne yolculuğundan sonra Kapalai Resort’a gelip odalarımıza yerleştik. Otel, iki kişilik bungolov tarzındaydı ve beklediğimizden çok daha güzeldi. Ancak otelin güzelliği, dikkatimizi kısa bir süre çekti. Çünkü, dalış heyecanı bütün hücrelerimizi sarmaya başlamıştı. Bir an önce fotoğraf makinemi hazırlayıp housingimi ve portlarımı elden geçirip kurduktan sonra ilk dalış (check) için suya girdik. İskeleden de olsa bu dalıştan çokça zevk almayı umuyordum. Nitekim, ortamı tanımak, fotoğraf çekmek için ve uyum sağlamakla geçen bu dalış gerçekten mutluluk vericiydi. İskeleden ve Mabul Adası’ndan dalışlara çok fazla değinmeyeceğim. Bu bölge, makro objeler açısından çok zengin ve doyurucu idi. Belki başka bir yazıda bu güzellikleri paylaşma şansına sahip olabilirim.



Sıpadan Adası’na gitmek için gün doğmadan kalktık ve saat 05:30′da tekneye bindik. Yaklaşık kırk dakikalık yolculuk sonrasında, Unesco tarafından dünya mirası olarak ilan edilen sualtı cennetinde idik. İlk gün bu heyecanımızı, oldukça şiddetli yağan muson yağmuru böldü. Yağmur, o kadar şiddetliydi ki görüşü, ilk on metreye kadar indirip bozuyordu ve akıntı gerçekten çok ama çok şiddetliydi. Her şeye rağmen çok zevkli bir dalıştı, ancak fotoğrafik açıdan çok zengin karelere, suyun bulanık olmasından dolayı ulaşamamış olduğum için biraz memnuniyetsizdim. Çünkü her tarafı mercanlardan oluşmuş bu harika adada mercanlar talaş haline gelmiş ölülerin partikülleri net fotoğraflar çekmeme engeldi. Oysa ki, Barracuda Point’te ilk dalışta karşılaştığımız, sayısını binlerce diye ifade edeceğim kadar çok barracuda sürüsü vardı. Bu sürünün klasik dönme hareketini net fotoğraflayamamanın sıkıntısını hâlâ yaşıyorum, belki ömrümün sonuna kadar böyle büyük bir sürüyü bir daha göremeyeceğim. Bu hafızama yazdığım sahne çekemediğim fotoğraflardan biri olarak anılarımda hep taze kalacak.




“Sıpadan Adası’nda ne tür canlılar var?” diyecek olursak. Ne yok ki diyebilirim aslında. Her şey var, ama ilk bakışta göze ilk çarpan, büyük canlılar ve kalabalık sürüler oluyor.. Mercanlar ve anemonlar bile gerçekten çok büyük ve hayranlık uyandıracak kadar güzeldiler.



Grey Reet Shork (Carcharhinus Wheeleri), Whitetip Reet Sherk (Trioenodon Obesus), Silvertip Shork’ları (Carcharhinus albimorgionotus) tek tek ya da üçlü dörtlü gruplar halinde sık sık görme şansına sahip olduk.



Hommerhead Shorkları (Sphyme lewinii) gördük, ama derinde sürü halinde dolaştıkları için dalış güvenliğini düşünerek ve de ortamın çok karanlık olmasından dolayı görüntüleme fırsatım olmadı.



Bigeye Trevally (Caronx Sexfosciotus) ların çok kalabalık sürüler halinde önümüzden geçiş yapmasını, bazen aralarında nerdeyse orkinos büyüklüğüne ulaşanlarını gördüm.



Longfin Batfish (Plotox Terio) sürüleri ve Circular Batfishlerin (Plotox Orbiculoris) kendinden emin ve mağrurca yüzmesi görülmeye değerdi.



Bluestipe Snopper (Lutjonus Kosmiro) sürüleri arasında sanki gizlenmek için karışan Yellowsoddie Gootfish’ları (Parupeneus Cyclostomus), ürkek ve kibirli bir şekilde dolaşan Bumpheod Parrotfish’ları (Bolbomctopon Maricotum), karşınıza her noktada çıkan onlarca İmbricated Turtle’leri (Eretmochelis İmbricoto) ve bunun gibi onlarca türü unutmam imkânsız artık. Bu güzel görüntüler beynimin ve kalbimin en ücra noktalarına bir daha silinmemek üzere kazındılar.



Sıpadan Adası’ndaki canlı çeşitliliğinin günümüzdeki durumunu belgelemek adına yaşadığım bu heyecanı “Fotoritim” okurları ile birkaç kareyle de olsa paylaşmak istedim.



Umarım her dalış, canlı çeşitliliğini belgeleyip farkındalık sürecine yardımcı olmakla yaptığı koruma adına bir çabayı da içinde taşısın.



Çünkü başka dünya yok.




Dr. Değer ERKEN




























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Değer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : SıpadanDeğer Erken : Sıpadan

Şükri Celil Advan : Görsel Mimari


Mimari yapılar ve ayrıntıları, siyah beyaz tonlama”¦ Fotoğraflarınızda ilk bakışta göze çarpan genel özellikler… Bu tercihlere nasıl bir süreçten geçerek ulaştınız?



Ben aslen fizik okudum. Fizik’te de gerçekte sevdiğim tek konu ‘ışık hızı’ idi. Ve eğer o konuyu biraz araştırırsanız, sizi ‘sonsuzluk’ denen şeye doğru götürecektir. Mimarî yapılar ve onlar üzerindeki grafik öğeler bu bakımdan görmek istediğim, dolaylı olarak da göstermek istediğim o sonsuzluk kavramı için aslında uygun bir seçim oluyordu. Etrafımızda yer alan dünyanın neye benzediğini aslında kanıksamış durumdayız, çok öyle ilgilendiğimiz de yok. Her gün önünden geçtiğimiz yapılar üzerinde sonsuzluğa dair hikâyeler bulmak işidir, tam olarak yaptığım şey..




Fotoğraf nasıl girdi hayatınıza ve hayatınızdaki yeri nedir?



İlk olarak 80’li yıllarda rahmetli babamın Almanya’dan getirdiği bir slr makina, Praktica’yı hatırlıyorum. O makinayı nasıl kullanacağımı da Diyarbakırlı tanınmış fotograf sanatçısı Adil Tekin Bey’den öğrenmiştim. Yıllar geçmesine rağmen o Praktica hâlâ hayattadır. Digital makinaların fotografla olan bağımızı güçlendirdiğini düşünüyorum. Yalnız digitalin vermiş olduğu hissi, filmli makinalardan aldığımızla pek kıyaslayamıyorum. Filmdeki gren yapısı henüz digitallerde oluşturulabilmiş değil. Oradaki derinlik çok daha bariz hissedilebiliyordu. Bu bakımdan filmli her bir fotografa adı konmamış gizli bir sempatim vardır. Fotograf çekmenin yanında, fotograf izlemeyi ayrıca önemli buluyorum. Fotograf çekmediğim gün vardır. Ama izlemediğim gün yoktur diyebilirim. Ayrıca fotograf makinaları da her zaman ilgimi çekmiştir. Bir koleksiyoner değilim, ama en az onlar kadar araştırma yaptığımı söylebilirim. Takıntı şekilde sevdiğim filmler de vardır; Fuji Natura 1600 gibi.




Bir fotoğrafın düşündürdüğü mü, estetikliği mi, varması gereken hedefi mi önemlidir sizce?



Evet, sanırım öncelikle baktığım şeyi estetik bir çerçeve içinde de yorumlayabilmeliyim. Kadrajladığım ânın onu da kapsadığını düşünüyorum. Sonuç olarak bilgi birikimlerimiz, hayata bakışımız ve yaşadıklarımızla şekillenen, bir de ‘duygusal zekamız’ var.(Emotional Intelligence Quotient, EIQ). Bunun için Mina Urgan şöyle diyordu; “Ancak sanatla; kitap, müzik, resim fotograf izlemekle gelişir, EIQ’muz”. Eğer fotograf denen şey, bakıldığında içimizde birşeyler bizi dürtüklemeye başlamıyor, üzerine düşünmeye sevketmiyorsa; ya biz hakikaten fotografla ilgili değiliz ya da o fotograf fotograf değildir. Fotografın bu mânâda düşününce önce benden başlayarak, bakan herkes üzerinde duygusal bir bağ oluşturması, duygusal zekalara dokunması gerektiğini düşünüyorum.




Çekim aşamanız nasıldır? Ekipmanınızla mı dolaşırsınız yoksa önceden tasarladığınız bir görüntünün peşine mi gidersiniz?



Aslında amacım her zaman yanımda bir fotograf makinası ile dolaşabilmek. Gördüğüm şeyleri tasarlamam çok zamanımı almıyor. Ama her zaman fotograf makinası ile dolaşamıyorum. Bazı durumlarda da izinler alınması gerekiyor. Bu durumda bir de ayrıca gün için konuşuluyor ve bu sefer sadece tek bir kare için günlerce beklemiş oluyorsunuz. Yurt dışında hiçbir şekilde rahatsız edilmeyeceğiniz durumlar için (mesela tren garları, terminaller, metrolar) mâalesef gereksiz yere uğraştırılıyor ve fazladan efor sarfediyorsunuz, fotograf çekebilmek için. Ama şunu belirtmem lazım, çekmeyi istediğim ve çekemediğim hiçbir yer yok. Bu bakımdan görüştüğüm tüm yetkililere teşekkürlerimi sunuyorum.




Gördüğünüz örneklerden muhakkak etkileşim olmuştur görsel anlamda. Örnek alıp, etkilendiğiniz fotoğrafçılar oldu mu?



Tam olarak örnek aldığım bir isim var diyemem. Ama genel olarak fotograflarından etkilendiğim bir dolu isim var. Fotograf denen şeyi bana sevdiren.. Jacques Henri Lartigue’in tüm çalışmaları. Özellikle kendisinin “Les Femmes Aux Cigarettes” isimli kitabı, benim için bir fotograf türünün tanımı demektir. Bresson’ın fotograflarını da çok etkileyici bulurum. Sıradan olayların bile içinde unutulmaz şaheserler bulunabileceğini gösterir. Portre’lerinin de çoğu aklımdadır ama Bresson denince aklıma hemencecik “Behind the Gare Saint-Lazare [1932]” gelir. Sonra deklanşöre her basışında doğru zamanı bulan yegâne isim dediğim bir adam var; Josef Koudelka. Her çalışması ayrıca bir film olabilecek kadar güzeldi. Sinema’da Tony Gatlif ne ise, Fotograf’ta da Josef Koudelka O’dur diyorum. Wong Kar Wai’nin ayrıntılardaki takıntısı, cinematografı Christopher Doyle ile kurguladığı atmosfer, sinemanın haricinde her fotografçının ilgisini çekecek, ilham verecek kadar güçlü idi. Ve Wong’un bir de set fotografçısı vardı; Wing Shya. Bizzat o atmosferin içinde gezinerek, başka bir dünyadan kareler yakalayabilen şanslı isimlerden biri olmuş oluyor. Yine yeni sanatçılardan Stefan Rohner’in çalışmalarını takip ediyorum. Etkileyici portreleri bulunuyor.





Fotoğrafa PS veya diğer işleme programlarının ne kadar katkısı var sizce? Kullanıyor musunuz? Hangisini ve nereye kadar?



Ben siyah beyaz çevrimi ve belki crop (onu da genelde 1:1 için kullanıyorum) haricinde fotografta ekleme, çıkarma vb. kadraja o ân alınanlar dışında sonradan digital etkilerin olmaması gerektiğini düşünüyorum. Öbür türlü fotograf artık manipüle edilmiş oluyor. Onun adının da fotografın ötesinde başka bir isimle adlandırılmış olması lazım diyorum. Bu bakımdan digital dünyanın da –Photojournalism- standartları dışına çok fazla çıkmaması gerektiğini düşünüyorum.




Ben hep fotoğrafların, sahiplerinin kişiliklerini ve hayat görüşlerini yansıttıklarını düşünürüm. Sizce de böyle mi? Fotoğraflarınız sizi yansıtıyor mu?



Evet, sanırım öyle”¦ Mimarî eserler ve aslında onlar içindeki ayrıntılarla bu kadar ilgileniyor olmayı, bana bir şekilde sinemacıların kattığını düşünüyorum. Sinema’da minimalizmle çok fazla zaman harcadım diyebilirim. Bu konuda Yasujiro Ozu, Edward Yang, Tsai Ming-liang, hatta WKW ve Christopher Doyle, oradan Tarkovski’ye ve bize kadar uzanırsak Nuri Bilge Ceylan’lara kadar hepsinin aslında hayatın içinde küçük şeylerle, ayrıntılarla bir alıp veremedikleri olduğunu görürsünüz. İyi bir izleyicinin bunlara kulak kesilmemesi işten bile değildir. Benimkisi sadece o ân onların filmlerini izlemiş olmaktan geçiyor… Ötesi yok…




Tarz değişir mi? Bir gün farklı şeyler de deneyebilirim (portre, nü, kurgu vb gibi…) diyebilir misiniz?



Aslında etrafımızdaki ayrıntıları görebilmek işinden pek uzaklaşacağımı sanmıyorum. Ama yakın zamanda o ilk zaman fotografçılarının yaptığına benzer şekilde, belki bir tür rangefinder fotografçılığı, belki de photojournalism demeliyim; ufak bir makina ile (sigma dp1) sokaklara, özelde insanlara bakmayı istiyorum. Bunun dışında aklımda başka bir tür çalışmak yok.




Fotoğraf için ekipman ne kadar önemlidir? Kullandığınız ve sahip olmak istediğiniz ekipmandan bahseder misin?



Doğrusu ya, bunun çok önemli olmadığını düşünüyorum. İyi bir göze sahip olmaya çalışmak, bunun için efor sarfetmek, kendini geliştirmek daha önemli bir konu. Ben son birkaç yıldır hep compact makinalar kullandım. İyi bir ekipman tabiiki daha doğru sonuçlara ulaştırmak için belki katalizördür. Ama mutlak şart olduğunu sanmıyorum. Ben yine yakın zamanda dslr sensörü kullanan ama nisbeten compact bir kasaya sahip Sigma dp1 kullanmayı düşünüyorum. Benim için önemli olan her ân yanımda bir makinanın olmasıdır.





Fotoğrafçılık ideallerinizi anlatır mısınız?



Şimdilik daha çok Ankara’yı kapsayan sonsuzluk temalı çalışmamı, başka şehirleri de içine alarak büyütebilmek. Bunu şöyle de açıklayabilirim, mesela bana gelip buyrun sizden bir de İstanbul’u istiyoruz demelerini istiyorum ve benim gözümle İstanbul’daki sonsuzluk fotograflarını insanlara sunabilmeyi.. Sonrasında tabii ki dünyadaki örneklerle bu çalışmayı büyütebilmek.




Diğer zamanlarında fotoğraf dışında Celil Advan neleri yapmaktan keyif alır? Bunlardan fotoğrafçılığına yansıyan şeyler var mı?



Fotograf dışında hayatımın önemli bir kısmında Sinema var. Bir dönem yılda 400’ü aşıyordu izlediğim film sayısı. Sonra sonra frenlemeye başladım. İyi bir festival takipçisiyimdir. Yıl içinde dünya çapında arthouse diyebileceğimiz filmleri festival yöneticilerinden önce ayıkladığım, izlediğim ve listelediğim çok olmuştur. Bunlar içinde en önemli saydığım Oldboy vardı. Onu aylar öncesinden bir dolu sinefil’e haber vermiştim. Günbegün beklemiş ve Cannes’da büyük ödülü alacağını söylüyordum. Öyle de olmuştur.


Sinema’nın özünde fotografın olduğu aşikâr. Bunlar içinde minimalist yönetmenlere özel bir önem verdiğimizde, aslında her birinin ciddi birer fotografçı kadar kadrajlarına özen gösterdiğini görürsünüz. Sinema seyrinizi o minvalde ilerlettiğinizde bakış açınızın aslında o adamların görmek istediği dünyadan farklı olmadığını, benzer şekilde düşünmeye başladığınızı da görüyorsunuz. Bu bakımdan algıma doğrudan etki etmesine izin verdiğim yegâne isimlerin, minimalist yönetmenler olduğunu söyleyebilirim.




Şükri Celil Advan

Bana söz hakkı verdiği için öncelikle İnci Hanım’a ve Fotoritim yönetimine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Fotograf dolu günler dilerim..




Röportaj : İnci İŞLER







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Şükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel MimariŞükri Celil Advan : Görsel Mimari

Gülce Gökmen : Detayların Dili



1977 Bartın doğumluyum, mimarım.



Fotoğrafa duyduğum merakın ne zaman, ne şekilde başladığını tam olarak söylemek zor. Yalnız; fotoğraf çekmenin önce kompozisyonu ortalayıp, sonra deklanşöre basmaktan ibaret olmadığını anladığım zamana denk düştüğünü söyleyebilirim. Nihayet bir sene önce ilk slr makinemi aldığım gün, gerçek anlamda ne zaman ve nasıl fotoğraf çekmeliyim sorularını kendime sormaya başladım.



Fotoğrafla ilgili teknik bilgiler ve fotoğraf teknik okumaları içeren birçok kitap edindim. Işığın yönünü ve yoğunluğunu, buna bağlı olarak gölgelerin pozisyonunu izledim. İyi bir fotoğrafın, uygun teknik altyapı ve uygulama becerisi sonucu ortaya çıkmış olması kadar, duygu, düşünce ya da görüşü farklı bir şekilde ifade etmesi gerektiğini düşünüyorum.



Fotoğraflarımı Nikon D40 modeli ile çekiyorum. Bir ay öncesine kadar Nikkor AF-S 18-55mm objektif kullanıyordum. Yeni edindiğim Nikkor AF-S Micro 60mm f/2.8 objektif ile, istediğim alan derinliği, keskinlik ve renkleri elde edebiliyorum.




Gülce Gökmen

Çekeceğim fotoğrafın kompozisyonunu oluştururken; mimarlık eğitimim boyunca doluluk-boşluk, renk, çizgi, doku, ritim, denge, perspektif, geometri üzerine aldığım eğitim ve günlük hayatta mesleğimi uygularken kullandığım değerler etken oluyor.



İlk denemelerim manzara ve insan üzerineydi, zamanla detaylar daha çok ilgimi çekmeye başladı. Detayları bildiğimiz gerçekliklerinden çıkarıp, bazen ışık ve gölgeyi, bazen lekeleri kullanarak algıda değişiklikler yapmanın fotoğrafın bana en çok zevk veren yanı olduğunu fark ettim.



Ahşap yüzeyler ve zamanla aşınmaları sonucunda ortaya çıkan budaklar, çatlamalar, ayrılmalar, yine ahşap, metal ve taş yüzeylerdeki girinti çıkıntılar ve çivilerin yıpranmışlıklarını, ışığın yönüyle ortaya çıkan dokularını, gölgelerini, kimi zaman sığ alan derinliğini de kullanarak, göze göründüklerinden farklı çağrışımlar yapacak şekilde fotoğraflıyorum. Doku fotoğraflarında genellikle; doğal ışığı, yaygın karakterde, akşamüzeri saatlerinde, geliş yönü ve şiddetini kontrol etmeye çalışarak kullanıyorum.



Kompozisyonun ana fikrinin kesin hatlarıyla belirlenmemiş olması, izleyenlerin algı farklılığı, anlık ruh hali ve geçmiş belleklerini harekete geçirebilmesi için, bir ucunun açık kalması benim için çok önemli. Nesnel gerçekliklerin, her bireyde farklı duygu ve anlamlara dönüşmesinin yarattığı ‘etken olma’ hissi, fotoğraf çekmenin en keyifli yanlarından biri.



Bütün bunların üstünde; fotoğrafı yaşantımın içinden bir parça olarak görmek yerine, hayatımı fotoğrafın içinde yaşamak, benim için en güzeli.



Çalışmalarımı sizinle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum”¦



Gülce GÖKMEN



Her dem taze



Sevgilerde



Mahkum



Kalpten düşmek



Kalbim


Hüzünlü bir aşk hikayesi gibi. Ağaçların (modellerin) uzun süredir birlikte oldukları üzerlerindeki yaşanmışlık izlerinden belli. Ancak ne olduysa olmuş, aşıklardan bir tanesi diğerinin yaşamından kayıp gitmeyi tercih etmiş. O kadar ani ve güçlü bir kayış olmuş ki bu, arkada kalanın yüreği bedenindeki soğukluğa, griliğe inat kana bürünmüş. Gidende yara olup olmadığı buradan görünmüyor, mutlaka onda da vardır. Ama geride kalan; şimdiden solmaya başlamış.. (Doğan Kökdemir)



Kırmızı



Gelincik ve bulut



Güneş ve ay



Yer demir gök bakır



Pul



Tek başına



Gölgede muhabbet


Sağ üst ve sol alt köşede birbirine benzemez, birbirine uzak iki form. Ama dengeleri onlar kuruyor. Ahşap yine upuzun geniş sıcak bir ülke. Metal; çağının sıcak sahrası gibi. Ahşap ne metale, ne betona benziyor, insan gibi ahşap, düpedüz yaşıyor”¦ (Gökhan Özcan)



Yagmurda



Yabancı



Kuru kahve



Sarmaşık: ayrılık



Dikenli tel



Paralel-meridyen



Üçüncü kalp



Kelebek









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların DiliGülce Gökmen : Detayların Dili

İçimizden Biri : Evren Şar



Evren Şar kimdir bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?



1979 yılının Haziran ayında İstanbul’da doğdum. Bu ay bana bu köşeyi ayırmanız da bir çeşit doğum günü hediyesi oldu zaten.



2000 yılında İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünden mezun oldum, şu anda ise yine aynı okulda Eskiçağ tarihi bölümünde doktora çalışmama devam ediyor ve araştırma görevlisi olarak görev yapıyorum.




Evren Şar

Sizi bu fotoğraf sevdasına sürükleyen sebep nedir?



Aslında başlangıçta bir şekilde mecbur kaldım. Şöyle ki; Çocukluğumdan beri bende bir “Doğu” sevdası vardı. Yıllar boyu bu ükeler hakkında yazılar biriktirdim, kitaplar okudum, hatta Mısır ile daha yakın olabilmek için eskiçağ tarihçisi olmaya kalkıştım. 1998 yılı ise benim için bir milad oldu çünkü bu tarihten itibaren ailecek yurt dışı gezilerimize başladık. İlk durağımız ise hayatımın amacı haline getirdiğim Mısır oldu. Tabii o zamanlar elimde mecburen bir fotoğraf makinesi oluyordu ve onu, orada bulunduğum zamanı ölümsüzleştirmeye, anılarımı canlı tutmaya yardımcı olacak bir araç olarak kullanıyordum sadece. Doğal olarak çektiğim fotoğraflar pek bir şeye benzemiyordu. Mısır gezisinden döndükten ve filmleri tab ettirdikten sonra yaşadığım hayal kırıklığı ile kendimi geliştirmem gerektiğini anladım. Hemen, eski, markası bile belli olmayan Rus makinemi bir kenara bırakıp analog bir Pentax p30 aldım. O zamanlar öğrenci olduğum için çok fazla deneme yapma şansım yoktu ama harçlıklarımı biriktirdikçe Sirkeci dolaylarını ziyaret ediyor tripoddu, deklanşör kablosuydu, yeni bir zum lenstti, alıyordum ve bu aldıklarım beni gerçekten çok heyecanlandırıyordu.




Fotograf ile ilgili aldığınız eğitimler?



Çok ciddi bir eğitim aldığımı söyleyemeyeceğim. Fotografevinin açtığı bir seminer dönemine katıldım. Bir kaç ders de İstanbul Üniversitesi Fotoğraf kulübünde almıştım. Bunların dışında, okuyarak ve bol bol fotoğraf izleyerek bir şeyler öğrenmeye çalıştım ve çalışıyorum.




Fotoğrafçılık ile ilgili ne gibi faaliyetler içindesiniz?



Başta da belirttiğim gibi benim bu işe başlama sebebim Doğu ülkeleriydi ve hala bu gezi fotoğrafçılığı işini fırsat buldukça sürdürmeye çalışıyorum. Ancak fotoğrafa bir kez bulaştıktan sonra benim için gezi tutkumun ötesine geçti ve başka anlamlar kazandı. Artık fotoğraf çekmeyi beklemek için yılda bir kez çıkacağım gezileri beklemem düşünülemezdi. Ve kısa sürede farkettim ki kurgu yapmayı ve bu şekilde düşlerimi gerçekleştirmeyi en az başka kültürleri keşfetmek kadar seviyorum… Bu nedenle İstanbul içindeyken arkadaşlarımla bir takım kurgu projeler üretip bunları hayata geçiriyoruz.




Şu an kullandığınız ekipmanınız hakkında bilgi verir misiniz?



Şu anda Canon 30 d kullanıyorum ve son derece memnunum, lenslerim ise Canon 50 mm Tamron 17-50 ve sigma 70-300 ayrıca bir de yedek makine olarak Canon G7’ye sahibim.




Fotoğrafta konulu çalışmayı tercih ediyor musunuz?



Evet, ben de klasik olarak konusuz çalışmaların tek başına “güzellik” dışında pek bir şey ifade etmediğini düşünenlerdenim. Bu nedenle çalışmalarımı portfolyolar halinde yapmaya çalışıyorum. Özellikle de kurgu fotoğrafları mutlaka bir dosya haline getirme çabasındayım. Ancak tabii güzel bir an yakaladığımda “aman bu tek başına kalacak” diyerek çekmemezlik de etmiyorum.




Fotoğraf çalışmalarınız esnasında etkisi altında kaldığınız herhangi bir olay var mı? Ya da bir anınız?



Kurgu fotoğraf çekmek zaten başlı başına eğlenceli bir iş ve çok kafa dengi bir ekibimiz olduğu için genel olarak çok eğleniyoruz. Bu nedenle spesifik bir olay gelmiyor aklıma ama Mısır’da krallar vadisinde filmim bitince gidip dükkanın birinden iki makara film satın almıştım ve İstanbul’a gelince bu iki makaranın bozuk olduğunu öğrenmiştim. Tek bir kare bile çıkmamıştı krallar vadisinde çektiğim fotoğraflardan… Oturup ağlamıştım.




“İyi fotoğraf” sizce nedir?



Bence iyi fotoğraf iyi fikir(ya da iyi göz demeliyim belki de) demektir. Neticede bir kadraj 4 köşeden oluşuyor ve bunu herhangi birinin kadrajından farklı kılacak olan tek şey fotoğrafçının bakış açısıdır diye düşünüyorum. Diğerlerinin görmediği bir açıdan nesnelere ya da olaylara yaklaşabilmek ve kritik anları iyi değerlendirebilmek… Makinenin iyi olması ya da kişinin tekniğinin çok iyi olması sadece görsel kaliteyi yükseltir ancak fotoğrafı tek başına fotoğraf yapmaz bana kalırsa…




Beğendiğiniz fotoğrafçılar kimlerdir?



Pek çok fotoğrafçı var, elime geçen her portfolyoyu incelemeye çalışıyorum ve ayırım yapmam gerçekten çok güç ancak ille de isim isterseniz, Türk fotoğrafçılardan Sabit Kalfagil’in kompozisyonlarını çok seviyorum.. Ayrıca Yusuf Tuvi’nin gezi fotoğraflarını beğenerek takip ediyorum. Bunun dışında Diane Arbus aklımın hep bir köşesindedir…



“Bu fotoğrafımı çok seviyorum” diyebileceğiniz somut bir örnek verebilir misiniz?



Aşağıdaki iki fotoğraf analog makine ile ilk çektiğim fotoğraflardan biri olmasının yanı sıra artık varolmayan bir şehrin fotoğrafı olması dolayısıyla kalbimde özel bir yere sahip… Bildiğiniz gibi İran’ın Bam kenti 2002 yılında 43.000 insanın ölümüne yol açan büyük bir deprem ile yerle bir olmuştu ve bu depremden bir kaç ay önce orada bulunma şansına erişmiştim…





Sizi en çok heyecanlandıran konular hangileri?



Yasak olan, ya da herkese açık olmayan konular… Örneğin Yemen’de kadın fotoğrafı çekmek gerçekten imkansıza yakın derecede zordur ve oradayken çektiğim kadın fotoğrafları benim için büyük heyecan kaynağı olmuştu. Ayrıca travestiler ya da genelevlerde bir belgesel çalışma yapabilmeyi çok isterdim ama zor… Bu konuda Erdal Kınacı ve Coşkun Aşar’ı hem takdir ediyor hem de gıptayla izliyorum…




İmkanınız olsa çekmek istediginiz fotograf /yer/ portre vs ne olurdu?



Şu anda Latin Amerika’nın arka sokakları ve Çibuti Cumhuriyeti gibi Afrika’nın küçük ve rağbet edilmeyen cumhuriyetlerini merak ediyorum”¦




Siz bir fotoğraf olsaydınız nasıl bir fotoğraf olurdunuz?



Rengarenk ve Discovery Channel’ın ünlü sözünde olduğu gibi “Kültür vasıtasıyla ulaşan ve çeşitliliği kutlayan” bir kare olurdum sanırım. Hatta daha da somut bir örnek vermek gerekirse, rahatlıkla şu kare olabileceğimi söyleyebilirim:


http://www.yusuftuvi.com/new/goster.asp?ID=92&ID2=76




Röportaj : Berna AKCAN








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şarİçimizden Biri : Evren Şar