Aylık arşivler: Mart 2008

Hüsnü Gürsel : İşte İnsan



“”¦ Ve buluyorum insanları”¦


kendilerini değil de başkalarını söyleyen insanlar arasında buluyorum.


Biri çıkar da üstünde yaşadığı toprağın insanlarını ta binlerce yıl öncesine kadar sever,


onların serüvenini kendi yaşayacak ve yaşatacak kadar severse,


o insanı örnek alır, insan diye söyleyebilirsin sen de.


Bir başkası elinde bir fotoğraf makinesiyle yıllar yılı dolaşırsa senin memleketini,


sana bağışlanmış ama senin göremediğin bütün hazinelerini açarsa sana,


bir de günleri gecelere katıp çeviriler yapar, yazılar yazarsa,


sana dünyaları açmak, insanlık yolunda yol göstermek için,


üstelik seni değerler arasında değer seçmekte özgür bırakır,


kendi kültür yolunu kendin bulman için sana yardım ederse,


o insanı insancı (hümanist) diye örnek alabilirsin kendine.”



Azra Erhat- ECCE HOMO/İşte İnsan



***


SADOMER (Sakarya Dokümantasyon Merkezi) çalışma grubundan üç arkadaş; İbrahim Yolcu, Şenay Albaş ve ben, değerli insan, öğretmen, fotoğraf sanatçısı Hüsnü Gürsel’i evinde ziyaret ettik. Bu sıcacık dostluk ortamında eşi Servet Hanım ve kızları Münevver Hanım da söyleşimize katıldılar.



Hüsnü Gürsel üç evlat ve binlerce öğrenci yetiştirdi. Çevresini aydınlattı ve örnek oldu nice insana. Ne çok şey vardı aslında konuşacak, sorulacak”¦




Her zamanki tane tane konuşma biçemiyle sorularımızı yanıtladı Hüsnü Hoca.



O gün için söylemeyi planladıklarının hepsini söylemiş olmalı”¦ Değil mi ki özgürlüğün coşkusuyla sorumluluğun ağırbaşlılığını, yaşamında ve sanatında bir güzel yoğurmasını bilmişti, ayrıntılara takılıp bütünü unutacak değildi ya!



Sonradan öğrenecektim: Eşyayı yeniden adlandırmaktı sanat. Fakat bununla kalmıyor, fotoğraflarına, kendisinin erdiği denge duygusunu da taşıyordu Hoca. (”¦) Kendisi nasıl sakin, ağırbaşlı, alçakgönüllü ve çelebi ise onlar da aynı olgunlukta birer Hüsnü Gürsel’di.”
Necati Mert




“Ben dış ülkelere hiç gitmedim, ama Türkiye’nin hemen hemen tamamını dolaştım.” diye başladı söze Hüsnü Hoca”¦



Öğretmen olarak çalışıyorum. Tatil aylarında ya da iki gün üç günlük tatilleri değerlendiriyorum. Kendi vasıtam da olmadığı için genel vasıtalarla, otobüsle gidiyorum. Gündüz ışığından yararlanabilmek için gece yolculuğunu tercih ediyorum. Sabahtan akşama kadar çalışıyorum. Oradan ileri gideceksem yine gece seyahat ediyorum”¦ Bu şekilde mesafeleri kat etmek suretiyle çok yer gezdim.




Daha çok yalnız mı dolaştınız?



Başlarda daha çok yalnızdım, ama son yıllarda İbrahim Zaman, Sabit Kalfagil, Servet Sezgin’le de dolaştım. Onların vasıtaları vardı. Biz seyahate çıkacağız gelir misiniz, diye sorarlardı; durumum müsaitse katılırdım onlara. Mesela 97’de İbrahim Zaman ve Servet Sezgin’le birlikte Kapadokya’ya gittik. I. Dünya Hava Oyunları Olimpiyatı Türkiye’de yapıldı. Branşlar itibariyle Türkiye’nin çeşitli bölgelerine dağıtılmıştı. Mesela yamaç paraşütü Denizli’de, paraşüt Ankara Etimesgut’ta yapıldı. Balon müsabakaları da Kapadokya’da”¦ Bir hafta süreyle biz, günde iki seans çalışma yaptık. Avanos’la Zelve arasında prefabrik binalar vardı. Orada müsabıklara yarışmanın şartları ilan ediliyordu. Sabah, daha karanlıkta, yarışmacılar geliyorlar arabalarıyla”¦ ve üzerinde, şişirilmemiş vaziyette sepetli balonlarıyla. Ne yapacaklarıyla ilgili bilgileri aldıktan sonra, hemen arabalarına atlayıp belli bir istikamete gidiyorlar. Biz de onların peşine takılıyor, konakladıkları yerde çalışmaya başlıyoruz. Balonları hazırlarken yukarıdaki hava akımını da hesap ediyorlar tabii. Balonlar şişirildikten sonra iki kişi sepete atlıyor ve yükseliyorlar. Bu arada biz bazı tepelerde, gelen balonu bekler durumdayız. Onları takip ederken birbirimizi kaybettiğimiz de oldu.




Sizin gibi başkaları da var mıydı?



Fotoğraf çeken başka kimse yoktu. Üç kişiydik.



Neden balonları tercih ettiniz?



Aynı günlerde başladığı için birini takip etmek gerekiyor. Bizim için en cazip olanı balonlardı. Balon müsabakalarında fotoğraf çekmek daha kolay, çünkü hareket yavaş. Bir helikopter olsa vın diye geçer”¦



Yine de kaçıran kaçırır! Hüsnü Bey, siz fotoğraf çekerken çok film harcayıp ondan sonra rahat rahat eleyenlerden misiniz, yoksa daha düşünerek çekip çoğu zaman iyi sonuç alanlardan mısınız?



Ben ‘köylü avcı’yım, çünkü köylü avcının iki tane fişeği vardır. Keklik pırr diye havalanır”¦ Atmaz! Ya vuramazsa fişek kalmayacak”¦ İlle bekler, bir subaşında kümelensin falan diye”¦



Kimse kaç fişek attın da bu avı vurdun demez, çantadaki ava bakarlar. Ben de öyleyim; kırk defa ölçüp bir defa biçen terzi gibiyim.




O zaman kaçırdıklarınız oluyordur.



Oluyor tabii, çünkü her attığınızı vuramazsınız.



Hayatımda basın fotoğrafı olarak kaçırdığım iki olayı ben size anlatayım. Yıllar önceydi”¦ Sabit Efendi’nin evinin önünden Yorgalar’a giden yolu takip ediyorum. O zaman daha Adapazarı’nda arnavut kaldırımları var. Yağmurlu bir hava”¦ Neden bilmem, o tarafa doğru gitmişim”¦ Kız Meslek Lisesi aralığından dört temizlik işçisi omuzlarında bir tabutla çıktılar; belli ki ölen adam kimsesiz. Hava yağmurlu, arnavut kaldırımlarında su birikintileri var”¦ O temizlik işçileri de sarı yağmurluk ve çizme giymişler”¦ Suya vuran akisleri falan, gayet güzel bir görüntü verecekti. Yanımda makine olmadığı için bu fotoğrafı çekememekten büyük üzüntü duydum. Diğer bir anımı daha anlatayım. Aşağı yukarı altmışlı yılların başlarındaydı. Amerikan ve Türk birlikleri Kaynarca tarafında bir tatbikat yaptılar ve bugünkü Pasaj 2000’in önünden, tanklarıyla, zırhlı araçlarıyla geçiyorlardı. Trafik ışıkları yoktu o zaman tabii”¦ Şimdiki Gümrükönü’yle Çark Caddesi ve Ağa Camii’nden gelen kavşakta eskiden beyaz bir bidon dururdu. Trafiği idare eden polis memurları, kendilerini emniyete almak için böyle bir şeyin içine giriyorlardı. Bu bidonun içinde o gün bir Türk askeri vardı. Çünkü tatbikattan dönüşte askeri birliklerin trafiğini askeri inzibatlar yönetiyordu. Türk askerinin gayet vakur bir duruşu vardı. Amerikalı bir zenci asker de gelmiş o bidona kafasına dayamış, ayaklarını uzatmış öyle yatıyor”¦ Bir Türk askerinin vazife anlayışıyla Amerikan askerinin vazife anlayışı arasındaki fark! Bu görüntüyü yanımda makine olmadı için çekemedim. Buna hâlâ üzülürüm. Ama doğada böyle olmuyor; doğada çok şeyi yakalamak mümkün.




Doğa fotoğrafları için sizin çok erken kalkıp yola koyulduğunuzu biliriz.



Tabii. Doğada ışık çok önemli; açı çok önemli”¦ Işığı ve açıyı iyi tespit edebilmek; önemli konular bulduktan sonra, konu elveriyorsa 360 derece etrafında dönüp açısını tespit etmek lazım.




Her konu için mi?



Bazı konularda hemen anında çekmek gerekiyor, çünkü bir daha yakalayamayacağınız, aynı konuyu bir daha bulamayacağınız zamanlar da oluyor. Ama bildiğiniz yerlerdeki konuları; ışığını, açısını muhakkak ki iyi tespit etmeniz ve ondan sonra çekmeniz lazım. Mesela bazen eğer yakınımızda bir şey varsa gidip görüyoruz ve diyoruz ki: “A, bunun ışığı iyi değil! Sabah iyi olur.” Bu sefer gidip sabah çekiyorsunuz. Bazen de pas geçiyorsunuz.




Ön hazırlık yapar mısınız?



Seyahatlere çıkmadan önce, gideceğiniz yerle ilgili araştırma yapmanız, bilgi edinmeniz lazım. Çeşitli turizm broşürlerinden, kitaplardan, yıllıklardan”¦ En azından fikir edinmelisiniz.



Ben, geçeceğim güzergâhları önceden muhakkak tespit ederim. O güzergâhlar üzerindeki tarihi eserler, arkeolojik eserler, doğa güzellikler hakkında bilgi toplar, not alırım; ondan sonra seyahate çıkarım.




Fotoğrafa ne zaman başladınız diye soracağım, ama önce çocukluğunuzdan başlayalım isterseniz.



İlkokulu Kayalar Memduhiye’de bitirdim. Babam Reşitbey köyünde bakkaldı”¦ Biz aslen Selanik muhaciriyiz. Babamla dedem, Selanik Sarışaban’dan 1915’te göç etmişler birlikte. Büyük amcam tahsildarmış. Babama demiş ki: “Gel, Reşitbey köyünde sen bir bakkal dükkânı aç; burada bir şeyler yaparsın!” 1931’de gelmiş Reşitbey’e. Ta 1960’a kadar babam orada bakkallık yaptı. 1932’de ilkokula başladım. Bölgenin tek ilkokulu Memduhiye’deydi o zaman. 15–20 dakikalık mesafedeydi.




Çok modern görünümlü bir köy. İlk gördüğümde şaşırmıştım. Şimdi eviniz var mı orada?



Hayır, hiçbir mülkümüz yok.



Ortaokulu nerede okudunuz?



Adapazarı Ortaokulu’nda okudum, 1941 yılında mezun oldum. Ama lise yok! O zamanlar varlıklı kimselerin çocukları ya Galatasaray Lisesi’ne ya Haydarpaşa Lisesi’ne ya da Kabataş Lisesi’ne yatılı gidiyorlar, ama bizim buna takatimiz olmadığı için ancak devlet yatılı okullarından birine, öğretmen okuluna müracaat ettik. O yıllarda öğretmen okullarına giriş sınavla değildi. Mezun olduğunuz ortaokula müracaat ediyordunuz; bir öğretmenler kurulu toplanıyordu, seçici kurulun alacağı kararla siz öğretmen okuluna gidiyor veya gidemiyordunuz. Biz o yıl müracaat etmiş kişilerden iki erkek, bir kız, öğretmen okuluna seçildik. İki erkek Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu’na gittik. Öyle bir bina yapılmış ki zamanında”¦ Özel derslikleri var. Spor tesisleri var, konferans salonu var; yatakhanelerde herkesin birer gardırobu var. Karyolalar tek kişilik; öyle ranza usulü değil”¦ Yemeklerimiz buharlı kazanlarda pişiriliyor. Böyle bir okul.




Resim öğretmeni olmaya nasıl karar verdiniz?



Okulumuzun bir öğretmen kadrosu mükemmeldi. Son sınıfa gelen öğrencilerin hedefi belliydi. Kimimiz beden eğitimine, kimimiz müziğe, resme ya da tarihe ayrılırdık. Ben Gazi Eğitim Enstitüsü resim-iş bölümüne gittim. O yıl enstitüde öğrencilerin üçte biri Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu mezunuydu”¦ Resim bölümü üç yıllık bir bölümdür. 1945–48 yıllarında oradaydım. Gazi Eğitim, orta dereceli okullara öğretmen yetiştiren bir kuruluş idi. Haftada iki saat de fotoğraf dersleri vardı. Bize Şinasi Barutçu gelirdi. 1932’de Almanya’dan dönüşte Gazi Eğitim Enstitüsü’ne atanmıştı. Resim-iş bölümünün programına fotoğraf derslerini de koyduran bir kıymetli hocamızdı, rahmetli. Ve Türkiye’de sanat fotoğrafının temelini o atmıştır.




Şinasi Barutçu Kupası vardır hatta değil mi?



Evet, her yıl onun adına bir kupa yapılır. Galiba ara vermeden üç yıl üst üste alana esas kupayı verirler. Ben ikinci tura kalmıştım”¦



Gazi Eğitim’den mezun olduktan sonra hemen öğretmenliğe mi başladınız?



Tabii”¦ Son sınıftayız; köy enstitüsünden Hüseyin Özcan adında bir öğretmen bize asistan olarak geldi. Senenin sonların yaklaştığımız bir gündü. Atölyede çalışırken: “Mezun olduktan sonra köy enstitülerine gitmek isteyen var mı?” dedi. Ben hemen, “Hocam, ben giderim!” dedim. Çünkü köy enstitülerinde çalışan öğretmenlerin çok yararlı olabileceğini düşünüyordum. 1948 yılında mezun olduk. Hakikaten Hüseyin Bey halletti ve ben Kastamonu Gölköy Enstitüsü’nde göreve başladım. Gittiğimde enstitünün bir Zeiss İkon, körüklü 6×9 makinesi vardı”¦ Okullarda, biliyorsunuz, eğitsel kollar vardır. Fotoğrafçılık kolunu ben aldım. Orada tavuk kümesleri vardı; kullanılmayan bir kümesi bize verdiler. Biz çocuklarla giriştik; temizledik, badanasını yaptık ve fotoğraf kolunun çalışma yeri olarak orayı kullandık”¦ İlk fotoğraf sergimi 1950’de Kastamonu’da açtım. Negatiflerimizi 6×9 olarak kendimiz tabedebiliyorduk, ama büyütme yoktu. Bir fotoğrafçı arkadaşa götürüp 18×24 büyüklüğünde bastırıp karton paspartular yapmıştım.




Askerliğimi İstanbul Davutpaşa’da yaptım”¦ Terhis oldum, Adapazarı’na döneceğim; Haydarpaşa Garı’na geldim. Orada bir öğretmen arkadaşla karşılaştım. “Gördün mü?” dedi,. Ben de “Neyi gördüm mü?” dedim. Meğer terhis olmadan bir hafta evvel bakanlık kuraları çekmiş, bizim tayinler olmuş; Ulus gazetesinde ilan edilmiş”¦ Ama bir gün önceki gazetede”¦ Karaköy’de bulursun dediler. Kayıkla Karaköy’e geçtim, gazeteyi aldım”¦ Bir de baktım Beşikdüzü Köy Enstitüsü’ne atanmışım! O zaman Barbaros da küçüktü.



Münevver Hanım:
Ağabeyim Gölköy 1950 doğumlu, ben 1952 Beşikdüzü doğumluyum.



Biliyorsunuz Demokrat Parti köy enstitülerini daha iktidara gelmeden önce siyasi malzeme yaptı. Kız ve erkek öğrenciler aynı okulda”¦ şöyle oluyor, böyle oluyor diyerek vatandaşın kafasını karıştırdı; oradan oy sağladı. Verdiği sözü tuttu Demokrat Parti: Ben Beşikdüzü’ne gittiğim zaman erkek köy enstitüsüydü. Hemen ikinci yıl kız köy enstitüsü oldu; üçüncü yıl da kız öğretmen okulu olarak değişti.




Beşikdüzü’ndeyken de sergi açtınız mı?



İkinci sergimi 1954’te Trabzon’da açtım. Bir arkadaşla beraber: Fizik- kimya öğretmeni Sait Aydemir. Çalıştığım dönemler içerisinde onun kadar mesleğine düşkün, onun kadar öğrencilerine yararlı olan bir öğretmen görmedim ben. Sabahleyin ilk saate özellikle ders koydurmazdı, çünkü geceden hazırladığı deneyleri, sabahleyin çocuklar etütteyken, laboratuarda bir daha kontrol ederdi ve onun dersi ikinci saat başlardı.



Sait de fotoğrafa meraklıydı. Beşikdüzü’nde bir dükkânda Zeiss İkon 35 mm bir fotoğraf makinesi gördük. Taksitlerini beraber ödemek kaydıyla satınaldık. Onun makinesinin taksitlerinin ödenmesi bitti, ondan sonra aynı makineden bana aldık. Böylece ikimiz de birer 35mm makine sahibi olduk.




Serginiz ilgi gördü mü?



Trabzon’da açılan ilk fotoğraf sergisiydi. O zaman taşrada sergi salonları falan yok! Biz oto yedek parçaları satan camekânlı bir dükkân bulduk. Sait Trabzonluydu, müsaade aldı; biz karton paspartuları onların camekânına bantlamak suretiyle sergimizi açtık.



Beşikdüzü’nden sonra nereye tayin oldunuz?



1954 yılında Arifiye Öğretmen Okulu’na geldim. 54–61 yılları arasında, Barbaros ilkokulu bitirene kadar oradaydım. Sonra Adapazarı Ortaokulu’na naklimi istedim; mezun olduğum okula”¦ O zaman ortaokul yoktu Arifiye’de.




Hüsnü Bey, Adapazarı’nda fotoğraf sanatının temelini atan Grup 5’in çalışma yönteminden söz eder misiniz biraz da?



Grup 5’in özelliklerinden biri şuydu: Doğrudan doğruya bir konuyu tespit ediyoruz”¦ Merdivenler diyoruz; 6 arkadaş bir yıl süreyle merdiven çalışıyoruz. Arada bir çalışılmış olanların küçük baskılarını görüyoruz. Sonunda bütün çalışmalar bir araya getiriliyor ve esas seçmeler oluyor. Baskılarını beraber yapıyoruz. O zaman tabii böyle foto-bloklar falan yok; suntaya yapıştırıyoruz”¦ Onların taşınması İstanbul’a götürülmesi de mesele oluyor. Bu şekilde İstanbul’da birçok sergi açtık. Bir de “Adapazarlı Grup 2” kuruldu. Bu da bizim çocuklarımızın, gençlerimizin, amatörlerimizin kurduğu bir gruptur.




Servet Hanım, siz de Hüsnü Bey’e yardım ederdiniz değil mi?



Hüsnü Bey, şunları şunları eriteceksin, diye vazife verirdi bana”¦ Banyoları eritirdim. Sergiler açardık”¦



Fotoğraflar banyodan çıkardı. Servet Hanım hemen onları gazete kâğıtları üzerine sererdi kuruması için.



Servet Hanım da belli ki seviyormuş fotoğrafla uğraşmayı. Sanki ilk kez dinliyor gibi gözleri parlıyor söyleşi boyunca.



Münevver Hanım Ankara’da ve daha sonra İstanbul’da yaşamış. Eşi ve kendisi artık emekli olmuşlar. İki oğulları mesleklerini ellerine almış, onlar da Adapazarı’na dönmüşler. Münevver Hanım çok içtenlikle, bir arzusunu dile getiriyor:



Babam, Adapazarı’nda herkesin saygı duyduğu, örnek bir insan. Bir öğretmen maaşıyla, tırnaklarıyla geldi bu noktaya. Sağlığında, Adapazarı’nda bir kültür merkezine adının verilmesini çok isterim.



Evet, biz de bütün kalbimizle katılıyoruz Münevver Hanım’ın bu dileğine ve Adapazarı’nın duyarlı ve değerbilir insanlarına hatırlatmayı borç biliyoruz.




Adapazarlı Grup 5:



Adapazarı’nda sanat fotoğrafı konusundaki çalışmalarını önceden tek başlarına sürdüren Hüsnü Gürsel, İbrahim Zaman, Mümtaz Ertürer ve Naci Sevinç, 1962 Şubat ayında ortak bir sergi açtılar. Bundan sonra fotoğraf çalışmalarını birlikte sürdürmeye karar verdiler. Hayri Yazıcıgil’i de aralarına almalarından sonra da Adapazarlı Grup 5 adıyla anıldılar.




1963 yılında Adapazarı Fotoğrafçılar Derneği ve Adapazarı Belediyesi aracılığıyla bir fotoğraf yarışması düzenleyen grup, 1965 yılında Baha Gelenbevi’nin davetiyle İstanbul’da çalışmalarını sergiledi ve Adapazarı dışında sesini duyurmayı başardı. Sonrasında aralarına İzmit’ten sanat fotoğrafı dalında başarılı çalışmalar yapan Cemal Turgay’ın katılmasıyla daha da güçlendiler. 1970 yılında yine kendileri gibi Adapazarı’nda faaliyet gösteren GRUP 2 fotoğraf grubu ile birleşerek Adapazarı Fotoğraf Amatörleri Kulübü (AFAK)’nü kurdular.



Grubun en büyük özelliği, bir konu üzerine anlaşıp bütün üyelerinin bu konu ile ilgili çalışmalar yapmasıydı. 2004 yılında açtıkları “Dünden Bugüne Adapazarlı Grup 5” Sergisi, 20. İFSAK Fotoğraf Günleri kapsamında sanatseverlerle buluştu.



Hüsnü Gürsel 1994 yılında iki oğlu Barbaros Gürsel ve Fatih Gürsel ile birlikte “Baba ve Oğulları” sergisini açtı. Barbaros Gürsel, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü başkanıdır. Fatih Gürsel ise Adapazarı’nda tanıtım fotoğrafçılığı yapıyor.




“50. Sanat Yılında Hüsnü Gürsel” kitabı 2000 yılında yayımlandı. Bu kitapta yol arkadaşlarının onun hakkında yazdıkları ise şöyleydi:



Hüsnü Gürsel birleştiricidir, insani zenginliğin doruklarındadır hep.


Adapazarı’nda, fotoğraf dünyamıza yadsınmaz katkıları ile bir fotoğraf olgusu varsa (ki vardır), bunun baş mimarı Hüsnü Gürsel’dir.


Adapazarı’nda amatör heyecanın yeşerip boy atmasını sağlayan güç, Hüsnü Gürsel gücüdür.


Hüsnü Gürsel’i tanıdığım günlerden beri makinesini elinden bırakmamıştır. Kendisiyle Anadolu’da uzun turlar yaptık. Doyulmaz dostluğu, insanın içini ferahlatan varlığı ile mutlu olursunuz.”


İbrahim Zaman




Birlikteliğimiz daha çok 1980’li yıllara rastlar; İbrahim Zaman’la birlikte biz üçümüz birkaç gezi yaptık. Çok şey paylaşan insanlar böyle uzun gezilerden sonra biraz yüzgöz olabilirler. Hâlbuki Hüsnü Gürsel her zamanki ölçülü nezaketini hiç bozmaz. Yol arkadaşlığı tüy kadar hafiftir.


Biz İbrahim’le her çekim seansından sonra muhasebe yapıp biraz dövünürüz. Hüsnü Gürsel’in şikâyet ettiğini hiç duymadım. “Hele filmler yıkansın bakalım” diyen sabırlı bir hali vardır.


Bir fotoğraf tutkunudur. Ama bunu abartılı biçimde ifade ettiğine hiç tanık olmadım.


Günümüzde artık kıymeti pek bilinmeyen inceliklerin ve duyarlı iklimlerin adamıdır.”


Prof. Dr. Sabit Kalfagil




20 yıl önce bu fotoğraf dünyasına yaşam biçimi olarak adım attığım günlerde, ülkemizde iyi işler yapan ve benden daha eski olan fotoğraf sanatçılarının yapıtlarını keşfetmeye çalışıyordum. İşte Hüsnü Gürsel’in fotoğrafları o zamandan beri beni etkilemiş, hatta kimi yerde kendi tarzıma yön vermişti. Nedeni basit: Hüsnü Gürsel’in fotoğraflarında biçim olarak benimsediğim tüm öğeler bulunuyor”¦ Sağlam kompozisyon, estetik yerleştirmeler, ışık bilgisi ve renk hâkimiyeti”¦”


İzzet Keribar



Söyleşi: Tamay AÇIKEL (Ocak 07)


SAGÜSAD (Sakarya Güzel Sanatlar Derneği)


Gren Dergisi/ 27. Sayı


tamayacikel@yahoo.com










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsanHüsnü Gürsel : İşte İnsan

Faruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi Türkiye



Fotoğrafın bulunuşundan hemen sonra, Anadolu coğrafyası gezgin fotoğrafçılarla tanıştı. Avrupa’nın ortalarından başlayan, Anadolu topraklarından geçen ve kutsal topraklara, oradan Afrika’ya kadar uzanan yolculuklarda fotoğrafçılar, bu eski kültürlere, farklı coğrafyalara kamera arkasından baktılar. Ancak sadece bakmakla kalmadılar. Bu gezgin fotoğrafçılar, geçtiklerdeki yaşama, fotoğrafları aracılığıyla tanık oldular. Son derece güç koşullarda, teknik yetersizlikler içinde çalışıyorlardı. Fotoğraf sevgisi, gezi ve keşif tutkusu, engelleri aşmaları için yeterli oldu. Çoğunun isimlerini bile bilmediğimiz Anadolu’nun ilk gezgin fotoğrafçılarının günümüze ulaşan ürünlerini hala beğeniyle izliyoruz. İstanbul’u fotoğraflayan ve Anadolu yollarına düşen fotoğrafçılar, bu toprakları ve insanlarını yıllarca fotoğrafladılar. Kesintilerle birlikte, günümüze kadar süren Anadolu’yu fotoğrafça okuma çabası, azımsanmayacak bir birikim sağladı. Konu, kompozisyon, ışık, renk arayan fotoğrafçılar için yaşadığımız coğrafya artık bilinmez değil. İster amatör bir merakın peşinde olanlar, ister fotoğrafı bir yaşam biçimi olarak seçenler için hala çekiciliğini koruyor.



Türkiye bir kültürler mozaiğidir. Anadolu’da dolaşırken Türk, Kürt, Arap, Laz, Gürcü, Boşnak, Türkmen, Azeri gibi etnik grupların, Rum, Ermeni, Musevi azınlıkların yaşam ve üretim ilişkilerinin izleri ile karşılaşırsınız. Kırsal kesimde ya da dağlara yaptığınız yolculuklarda köylüler, göçerler, yörüklerle tanışırsınız.



Türkiye dağları, yaylaları, nehirleri, gölleri ve denizleriyle zengin bir coğrafyayı barındırır. Ünlü tarihçi Seton Lloyd, Anadolu coğrafyasını açık bir el görüntüsüne benzetir. Eliniz açıp ileri doğru uzattığınızda, Toros dağları, içe doğru bükülmüş başparmak gibidir; avuç içi çukur plato, elin topuk bölümü doğudaki dağ kütlesi, parmaklar da alçala alçala batı yönüne giden ve yankısı ege adalarına kadar süren sıradağlardır. Eski dünyanın Asya, Avrupa, Afrika karalarının geometrik merkezinde olan Anadolu, gezegenimizdeki uygarlık beşiklerinden biridir.



Sanat tarihi ve arkeolojik değerler açısından en zengin ülkeler arasındadır. Türkiye aynı zamanda tarihsel yolların kesiştiği bir merkezdir. Ticaret Yolu, İpek Yolu, Kral Yolu yaşadığımız topraklardan geçer.



Denizlerle çevrili bu topraklarda ortalama 1100 metre olan yükseklik, doğuda 2000 metreyi bulur; dünya ortalamasına göre oldukça yüksektir. Dağlar, ülkeye tekdüze olmayan doğa görüntüleri sunarken, yükseklik farkları, tarım ürünlerini ve yaşam koşullarını da etkiler. Anadolu’nun bu doğa, tarih ve yaşam zenginliği, fotoğrafçılara geniş bir yelpaze sunar. Platonun fotografik keşfini yapmak ve seçkiler oluşturmak öncelikli işlerimizdendir. Üstelik yaşam sürdükçe portfolyoları sürekli yenilemek gerekir ve biz fotoğrafçılara da sürekli gezmek, keşfetmek ve belgelemek gibi keyifli bir sorumluluk yükler. Bu konuda son yıllarda fotoğrafın yaygınlaşması, teknik yenilikler, gezi bilinci, iletişim ve ulaşımdaki gelişmelerle birlikte yerli yabancı gezi yayınlarının da katkısıyla ilerlemeler kaydedilmiştir.



Ancak bu gelişmeler, daha çok biçim kaygısının öne çıktığı tanıtım fotoğraflarının artmasına yaradı. Eksik olan, daha çok yapılması gereken insana dair ve fotoğrafça söylemi olan Türkiye fotoğraflarıdır. Bunun için de daha çok bilgiye, daha çok emeğe ve tabi ki daha çok sırt çantalı fotoğrafçıya gereksinim var.



Alıntı: Türkiye Fotoğraf Rehberi Om Yayınları – Faruk AKBAŞ






































































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Faruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi TürkiyeFaruk Akbaş : Fotoğraf Ülkesi Türkiye

Chris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan Benim



Örümcek ağları, çay lekeler, ve gıcırdayan kapılar, aynalar, hiçbir yere varmayan koridorlar; işte Chris Anthony’nin dünyası. Yıllardır film ve televizyon yönetmenliği yapıyor. Bu gotik bakış açısı fotoğrafta da tarzı haline geldi, Fotoğrafı seviyor çünkü fotoğrafta özgürlük var. Film çekmek sınırlamalarla dolu – deadlinelar, lojistik bir plan – deney yapacak boşluğa sahip değilsin, “kendini özgür hissetmeli ve oynamalısın”.



Anthony’nin çalışmalarında oyun hayatidir. Studyo’daki yalnızlık onu deneme ve yanılmaya sürüklüyor, onun kendine özgü ilgi alanları ve hayalgücü yaratımı ve sonuçta amaç bu olmasada başarıya gidiyor.



Mürekkep lekeleriyle, Chris Anthony’nin geçmişe bakışı farklılaşır Modellerini vintage kostümlerle ve sahne donanımıyla giydirir, Ve modellerini ta Rafael dönemlerine taşır. (Modern fotoğrafçının standart yolu bu değildir. ) Avrupa’da geçen çocukluğu tarihi sevmesine yolaçtı, bu aşk ta deneylerine : 1870-1910 yıllarını kapsayan optik lens kolleksiyonuna sahip ve birçok çalışmasında bunları kullanıyor. Ancak Antony zamanda kaybolmuyor, Çalışmaları vintage estetikle dijital çağının tekniğinin tam bir kaynaşması.



Görüntümüzde anarşik, cüceler savaşa gidiyor, ateş topları fırlatılıyor, kılıçlar çekiliyor ve silahlar patlıyor. Baştan çıkarılmış bir güzellik masada yatıyor, melekle şeytan çekişmesi gibi. Anthony’nin film ve video geçmişi çalışmalarını bir hikaye içinde sunmasını sağlıyor. Çalışmaları sanki bir filmin kareleri gibi.


Bu görüntüleri hazırlarken sinema ekranını taklit ediyor. İşe farklı çekimlerle başlıyor, herbiri bireysel bir çalışma , bir kişi, bir oda, hatta bir duvarkağıdı. Farklı kurulumlar için farklı ekipman gerekli : Oda çekimleri için bir 4×5 gerekli, ve 800 mm Zeis lensli bir Hasselblad “küçük insanlar”için. Her çekimde aydınlatma için Calumet Travelite 750 w/s elektronik flaş kullanılır ve 20 foot yükseklikten çekimler yapılır. . Bu Ansthony’nin tarih sevgisinden de kaynaklanır, Viktoryen dönemde objeyi tepeden çeken tepe ışıkları kullanılırdı.


Her bir görüntü çekildikten ve skanlenip biraraya getirildikten sonra bir günboyu rötüş işleminden geçirilir. Bu çalışmaların bölümü için dijital kiralama gereklidir, oda büyüklüğünde görüntüler elde etmek için yeterli kaynağa sahip değil. Fotoğraf duvar kağıdına aktarılır ve kopyalanır. Bir miktar dijital çalışmayla, ayrı görüntüler biraraya getirilir - görünmez bir şekilde onun kariyerinin günümüzle geçmişin kaynaşması gibi.


Yazan : Lloyd Wise


Edit : Nisha Chittal





Cobwebs, tea-stains, and creaky doors; mirrors, daggers, and hallways leading to nowhere: this is Chris Anthony’s world. A film and television director for many years, this Visionaire of the gothic has recently returned to his niche in photography, a medium he loves because it allows him the freedom he needs. In film there were distractions””deadlines to meet, logistics to coordinate””he never had the space to experiment, to “just sort of free yourself and play.” And play is essential to Anthony’s work. The solitude of the studio allows him room for trial and error, and the chance his overactive imagination and idiosyncratic interests might mix to create an unintended success.



With its sepia hues, our featured image reveals Chris Anthony’s taste for the past. He has dressed the talent with his ever-growing collection of vintage props and costumes, and as influences, he cites movements as far flung as the pre-Raphaelites (not exactly standard fare for the modern photographer.) It was his European childhood, he says, that helped him hone this love of history; a love he even brings into his experiments: He employs his collection of antique lenses””those made from 1870 to 1910””in many of his shoots. But Anthony isn’t lost in time. Rather, his work depends on merging his vintage aesthetic with the technical advances of the digital age.



Our featured image is an anarchic scene, where dwarfs go to battle, hurling fireballs, wielding swords, and shooting guns. A debauched sleeping beauty lies sprawled on a table, the trophy, seemingly, in this doll-sized battle of good and evil. Anthony’s past in film and television attuned him to the trappings of narrative, so presenting a story is essential to his work. He says: “I think that really formed the way I like to make pictures these days,” shaping what is “not really story telling, but a certain narrative quality I think they have – a little bit like they are maybe a still frame from a scene from a film.”



To produce this image, with its aspect ratio mimicking a cinema screen, Anthony started with several separate shots: each individual figure, the room, and even the wallpaper. For the different setups a different configuration of equipment was necessary: a 4×5 was used for the room shots, and a Hasselblad with an 80mm Zeiss lens for the “little people.” Lighting in each of the shots took a flash from Calumet Travelite 750 w/s strobes with medium sized chimeras bounced off a 20 foot high ceiling. This, as it happens, also connects to Anthony’s love of history; photographs in the Victorian era were often taken beneath skylights, bringing light to the subjects from above.



After each image was developed, they were scanned and pulled together in a day-long process of retouching. Digital rendering was particularly necessary, as he didn’t have the resources to create a room big enough for the scene. He took a photograph of the wallpaper and then cloned it to bring the room up to scale. So with a little bit of digital tweaking, the separate images were woven together into one””as seamlessly as his career merges present to the past.




Written by Lloyd Wise


Edited by Nisha Chittal









Anthony, editör Zack Seckler’le kariyeri ve çalışmaları hakkında röportaj yaptı.


F STOP: Fotoğrafçı olma hikayenizi anlatır mısınız?


Anthony: Çok küçükken çekimler yapardım, 12 ya da 13 yaşlarımdayken. İsveç’te yaşıyordum. Şovları falan çekiyordun. Aslında fotoğraf müzik kadar ilgimi çekmiyordu. Ama fotoğraf müziğe ulaşmanın bir yoluydu.Daha sonraki birkaç yıl, 14-15’lerimdeyken, yarı profesyonel çalışmalarım oluyordu. Sanat tarihi okumak için İtalya’ya taşındım., bir noktada fotoğraftan soğudum ve filme yöneldim – daha sonraki 11-12 yıl böyle geçti. Film yönetmeni olarak çalıştım. Yolum böylece belirlendi, resimler oluşturmayı seviyordum bu yıllarda – ki film karelerini gerçekten böyle değerlendirmek mümkün – fimin her karesi bir fotoğraf gibi düşünülebilir. Karakterlerden küçük bir dünya kurmayı seviyorum – Dümdüz portre çekimleri, modelleri çekmek ya da başka şeyleri benim işim değil. Dört beş yıl önce fotoğrafçılığa geri döndüm. Fotoğrafa dair yeni bir tutku hissettim ve bu tutkum film çekerken öğrendiklerimden çok etkilendi.


F STOP: Film deneyiminiz fotoğrafla ilgili yaptıklarınızı nasıl etkiledi?


Anthony: Görsel açıdan bakıldığında işin hep içinde olan bir yönetmen olduğum söylenebilir, hep fotoğrafçı gözüyle bakıyordum. Filmlerin fotoğraf tarafına bakarsak, kostüm, set dizayn hepsinin içindeydim. Bazı projelerde, bu tamamen böyleydi. Benim içim film yapmak bu demekti ve film yaparken çok şey öğrendim. Film yapmanın tersine fotoğrafta gerçekten sevdiğim birşey süreçte kontrol yeteneğinizin olmasıdır. Kendi projenizde olsa ya da başka bir muzik videosu ya da benzeri bir proje için çalışıyor da olsanız, proje sürecinde birçok filtreleme olacaktır – bu durağan bir resim oluşturmaktan çok başka birşeydir. Ben mümkün olduğunca kendime ait birşeyler oluşturmaktan keyif aldığımı keşfettim. Durağan fotoğrafla bunu yapmanız çok daha mümkün.



F STOP: DUYGUSAL KİMYANIN KORKUSU görüntülerini yaratma sürecini anlatır mısınız?


Anthony: Bu imaj bir tür testti, çünkü belli bir karakteri farklı mekanlarda çekerek bir seri oluşturmak istedim, bu bir tür bilinçsizlik halinde olacaktı – uykulu hatta ölü, uyuşturucudan mahvolmuş gibi. Daha sonra o çevre sekiz inç boyunda küçük insanlar tarafından keşfedildi.



Ana karakterin kafasında neler olduguna dair rüya gibi birşeydi. Farklı görüntüler için farklı karakterler, farklı çevrelerle birçok farkı fikirler oluşturabilirim, bu küçük insanların hangi resimde nasıl görünmek ve ne yapmak istediğiyle ilgili. Küçük bir kızı bile uyuşturacak fikirlerim var. Bu küçüklerin daha çok ziyaretleri olacak gibi görünüyor. Nasıl görünmek istediklerini biliyorum. Makyaj uzmanı ve model Jamie ile çalıştım. Hemen herşeyi benim oturma odamda çektik. Herşeyi hemen hemen bir gecede hallettik. Her parçayı bir kerede oluşturdum. Makyaj ve dizayn anlamında ve kostümler ve herşey. Sadece sıraladım ve devam ettim. Bunları hiçbiri önceden çok fazla düşünülmemişti.





F STOP: Tüm bu görüntüler vintage bir bakış açısından, sizi bu stile yönelten nedir?


Anthony: Sanırım birçok şeyin oluşturduğu estetik ve beğeniler. İsveçte kasaba da doğdum ve büyüdüm. Stokholm’de yaşadım. Güney İspanya’da yaşadık. Önce Morokko, daha sonra Newyork sonra yeniden İsveç’te yaşadım. İtalya’da sanat okumaya gittim. Tüm bunlar genç yaşlarımdan itibaren Avrupa tarihi ve estetiğinden etkilenmeme yolaçtı. Asla 20. yüzyıl sanatı gibi modern sanattan, modern mimariden hoşlanmadım; Viktoryen dönemi her zaman benim için daha hoş göründü. Her zaman bu dönemde yaşamayı dilemişimdir; bu kesinlikle benim bir parçam. Benim hoşlandığım iki boyutlu sanata gelince, bu 19. yüzyıl ortalarında İngiliz ressamlardan ve pre Rafaelcilerden ve sembolistlerden çıkmıştır. Bunu seviyorum. Rönesans’ı seviyorum. Ressamlardan diğer fotoğrafçılardan etkilendiğimden daha çok etkileniyorum. Bu bana çok çekici gelen bir duygu. Bence doğal olan bu ve kendi kendime ne yapmak istiyorsam o yolda ilerliyorum.




F STOP: Özellikle ismini vermek istediğiniz sevdiğiniz ressamlar var mı?




Anthony: Caravaggio ve Flaman ressamlar. Ayrıca Juliet Margaret Cameron gibi fotoğrafçılar. Irving Penn ve Richard Avedon’u seviyorum. Fantastik olduklarını ve portrelerinin olağanüstü olduğunu düşünüyorum. En ufak bir çizim yeteneğim olsa fotoğrafçı değil ressam olurdum. Fotoğrafımda birçok farklı elementi birleştirerek deneyler yapıyorum., gerçekten eski lenslerle. 1870 den 1910’a kadar üretilmiş lensler alıyorum, bunlarla testler yapıyorum ve çok hoşuma giden sonuçlar alıyorum. Bu lenslerle portreler çekiyorum ve sonuç inanılmaz. Bakınca bulanık ve dönüyor gibi. Bu gerçekten komik ve normalde yaptığımdan farklı. Sonrasında yapacak fazla birşey yok. Bir kez çekiyorsunuz ve tamam. Bu gerçekten çok hoş.





F STOP: Bu stiliniz gerçekten eşsiz. Nasıl buraya gelebildiniz?




Anthony: İlk yıllar durağan fotoğraflar çektim. Ancak bu yıllarda yaptığım çalışmalar yolumu bulmamı sağladı. Web sitemde bir seri Kırmızı Beyaz Siyah ve Mavi var. Bu seri fotoğrafla ilgili ilk çabamdı. Bu çalışmamda ilk kez iki veya üç görüntüyü biraraya getirdim. Bunu yapmaya başladığımda ve öğrendiğimde bunun çok zor olmadığını ancak çok zaman aldığını gördüm. Parçaları bir yerden alıp başka bir yerde birleştirebiliyordunuz. Kurbanlar ve İntikamcılar(Victims and Avengers) serisine fotoğraflar üzerinde çalıştım ve çok fazla rötüş yapmadım. Hilesiz apaçık çalıştım. Sonra artistik olarak yapmaya çalıştığım konusunda çok fazla sınırlama olduğunu gördüm. İhtiyacım olanı genellikle buldum ancak herşey aynı anda aynı yerde bulmak imkansız. Bu küçük dünyaları satın alacak ya da inşa edecek paraya ya da kaynağa sahip değildim. Elementleri ayrı ayrı fotograflamak bir gereklilik haline geldi. Bazıları inanılmaz şekilde biraradaydı. Bazıları sadece birkaç görüntüydü. Bazıları daha basitti ve sadece kamerada oluşturuldu. Ben bu özgürlüğü gerçekten çok sevdim.





F STOP: Görüntülerinizin çogu yatay formatta, bu formata sizi yönlendiren nedir?




Anthony : Dar bir alanda resimlerde daha çok şey yakalamakla ilgili, birşeylerin yürüdüğünü hissediyorum. Bir içerik olması lazım. Karakterin ne düşündüğü, yaptığı ya da nereye doğru gittiğinden bağımsız bir içerik. Bakanın gerçekten bu düzlemde olduğunu ve burda birşeyler olduğunu ve bu düzlemin onlarda hissettirdiklerini düşünmelerini istiyorum. Sıradan fotoğraftan çok film anlamında düşünüyorum. Olabildiğince çok şeyi bu düzlemde yakalamak istiyorum ve da yatay bir düzlem etkisi yaratıyor. Fotoğraftan çok film gibi düşünüyorum. Görüntüye olabildigince çok boşluk almak istiyorum ve bu da yatay bir görünüme neden oluyor, sinemoskopun gelişmiş bir modeli gibi düşünebilirsiniz. Bence bu göze hoş görünüyor. Bence tüm bu görüntüşlerde görüş oranı % de 1 ile % 2,5 arasında değişir. İdeali 1 ile 2 arasındadır. Benim çalışmalarımın uzunluğu yüksekliğinin iki katı kadar. Ünlü bir İtalyan simatograf bunun film için ideal format olduğunu söyledi. VE hemen hemen hiç denenmedi.




F STOP: Son zamanlarda kişisel çalışmalar mı yapıyorsunuz? Yoksa satmak için poster türü çalışmalar mı?




Anthony: Bunun ikisi de sonunda aynı yere geliyor. Eninde sonunda kişisel çalışmalarım galeriler için. Hiçbir farkı yok, Bir gösteri olmasa da aynı fotoğrafları yapıyorum. Temel amaç fotoğraf.



F STOP: Kendinizi daha çok sanat fotoğrafçısı mı reklam fotoğrafçısı mı olarak görüyorsunuz?




Anthony: Kendimi kesinlikle sanat tarafında görüyürum. Olabildiğince kendimi yansıtmaya çalışıyorum. Ancak işin ticari yanı da aynı zamanda ilginç ve eğlenceli. Geçen yıl kendi yolumda birşeyler yapabilmek konusunda oldukça şanslıydım. Kendimi yanlış birşey yapıyor gibi hissetmedim. Bunu yapmakta reklam firmasıyla ve kayıt firmasıyla çalışmakta eğlenceliydi, çalıştığım insanlar harikaydı. Tanrım eğer şanslı bir insansam hep böyle çalışmak nasip olsun, başka ne isteyebilirim ki? Geçen yıl sanat anlamında yapılan çalışmalar vardı, insanlara posterleri ve diğer malzemeleri alıyorlardı. Ticari açıdan yine de sanatsal çalışmalar yapmam gerekiyor. Bir gün sadece kendi istediğim şeyleri yapmak harika olacak ve ticari işler uzaklara gidecek. Ancak şu anda her ikisini de yapmak zorundayım.





F STOP : Işıklandırma konusunda düşünceleriniz nedir?




Anthony: Değişir, çünkü bu seride her görüntü de çevre kesinlikle çok farklı. Bu farklı çevrelerde farklı ışık projeleri gerektiğini gösterir. Bu özellikli görüntü en çok Victim ve Avengers’ta (Kurban ve İntikamcı) serisinde görürsünüz. Uygun ışığı kullanabilmek için çok fazla çalışma yaptım. Bir ay kadar önce birkaç günlüğüne kocaman bir otel kiraladım, Bir zamanlar Charlie Chaplin’e ait olan 1906 yılında yapılmış Los Angeles şehir merkezinde eski bir otel. Kocaman balo salonları, eski eşyaları ve odaları vardı. Bu ortamda birçok fotoğraf çektim. Işık bir çekimden diğerine çok farklıydı. Bir çekimde kocaman bir balo salonunda subjeyi pencerenin yanına koydum ve kocaman camlardan giren güneş ışığından faydalandım.bir başkasında aynı şeyi yaptım ancak aynı sonucu alamadım. Yapılacak birşey varsa o da tepeden sarkan bir ışık kullanmak. Bu nedenle Viktoryen döneminde bir studyoda studyonun özel ışığında yapılan çekimleri seviyorum. Tepeden çok hafif bir ışık gelir. Bu ışığı gerçekten gereçekten severim. Bu portreleri eski lenslerle bir ya da iki saniye içerisinde çekiyorum, iris yok, kapayıcı yok. Gerçekten çok basit, bunu seviyorum.





F STOP : Bu seride küçük insanları kullanma fikri nerden geldi?




Anthony : Çocukluğumla ilgili birşey, minyatür konusu bir tutkuydu. Masaya oturur ve bir kalemin bir kitabın ya da bir tepsinin küçük olsa nasıl olacağını hayal etmeye çalışırdım. Saatler geçerdi ve ben böyle hayaller kurardım. Küçükken bu bana büyüleyici gelirdi. Çok şaşırtıcıydı benim için. Bunu bir resimde yapmak fikri geçen yıl çok ilginç geldi. Bir sürü fotoğrafa küçük insanları koymak fikri vardı bundan vazgeçtim. Bunu bir resimde yapma fikri fantastik ve biraz komikti ve Victim and Avengers (Kurban ve İntikamcı) kadar ciddi ve karanlık değildi.





F STOP: Fikirleriniz ve çalışmalarınızın çocukluğunuzdan çok etkilendiği görülüyor. Neden böyle olduğunu düşünüyorsunuz?




Anthony: Bilmiyorum. Bazı insanlar sizi çok etkiler. Çocukken yaşadığınız bazı olaylar, belli şeyler sizi derinden etkiler ve böyle sürer gider. Bence insanın bu yanına dokunabilmesi iyi birşey, çocuksu birşey çocukken sizi şaşırtan ve korkutan şeylerle olabilmek. Bu tür şeyler benimle kaldı. Bu bir yerde oturup bütün gün çocukluğumu düşünmek değil, ancak belli şeyler sizi etkilemeye devam ediyor. Ve ben bunlarla iyiyim.




Not : Bu makaledeki görüntüler Antony’nin “BİLDİĞİM EN NORMAL İNSAN BENİM” isimli Helford Gallery at 8522 Washington Blvd. in Culver City, CA’da açılacak sergisinden alınmıştır.



Chris Anthony Stockholm de doğdu büyüdü ve yanlış eğitim aldı, hayatının bir kısmını tamamen zıt şehirler olan İndianapolis ve Foransa’da geçirdi. Ergenlik döneminde rock fotoğrafçısıyken dünyanın her yerinde müzik magazinleri için çekimler yaptı. Boş zamanlarında sanat eğitimi görmek üzere İtalya’ya giderken 17 yaşında emekli oldu. Yıllarca Avrupa’da, Morocco’da ve Amerika’da Muzik videoları (The Dandy Warhols), ticari filmler(Deutche Telekom), çizgi filmler yönetti.


www.chris-anthony.com




Anthony was interviewed by our Editor Zack Seckler about his career and his craft:



F STOP: How did you get your start as a photographer?



Anthony: I started shooting bands when I was pretty young, like twelve or thirteen. I was living in Sweden, had a fanzine, and I shot shows and stuff like that. I was really not interested in photography as much as the music business, but photography was a way to get access to all of that. Over the next couple of years, I got better at it, and when I was fourteen or fifteen I was actually doing it semi-professionally. I moved to Italy to study art history, and at one point I stopped cold with photography and went into film– for the next eleven or twelve years, I worked in film and was a director. That really formed the way I like make pictures these days””with a certain narrative quality I think they have – each one feels like it could be a still frame from a scene from a film. I like to create a little world with characters as opposed to doing straightforward portraiture or shooting models or that sort of things. About four or five years ago, I picked up on photography again. I had found a new passion for it, and came at it very much influenced by what I had learned and done in film.




F STOP: How has your film experience helped you in what you’re doing now in photography?



Anthony: I was very hands-on as a director when it came to the visual side, because I did, after all, have somewhat of a visual background as a still photographer. When it came to the photography of all the films that I worked on, or costume, set design, all that stuff, I was very much on top of that. On some projects, I downright just did it myself as well. That was something that was a big part of filmmaking for me, and something that I learned a lot about while I was making films. Quite frankly, the one thing that I really love about doing still photos now as opposed to doing film is the control over the process. Whether it’s your own project or you’re hired to do a music video or something, no matter what, there’s going to be a lot of filters during the process – with other people – it’s just a much bigger kind of apparatus than doing a still picture with crews and all the logistics. What I’ve discovered is that I prefer doing things on my own as much as possible. With still photography, it’s much more possible to do that.




F STOP: Tell me about the process of creating the featured image FEAR OF EMOTIONAL CHEMISTRY.



Anthony: That image was kind of a test because I wanted to do a series of pretty big pictures that featured a main character all in different environments that would be in sort of a state of unconsciousness – either asleep or maybe even dead, or sort of whacked out on drugs or something. Then they have their environment explored by little people that are like eight inches tall. It would be a manifestation of what’s going on inside the head of the main character, a little bit dreamlike. I had a number of ideas for different images, with different characters, different environments, and what the little people in each of these pictures would look like and what they’d be doing. Basically, I had an idea that it would be a young girl falling asleep. It was going to be more of a benign visit from these little people. I knew what they would look like, a little motley crew of little guys. I just worked with the model and makeup artist, Jamie. We basically shot it all in my living room. We did it all in one evening pretty much. I just did one piece at a time. In terms of the makeup and the design, and the costumes and everything, I just sort of made it up as I went along. None of that was really thought out beforehand.




F STOP: It seems like all these images have a vintage look to them, what interests you about that style?



Anthony: I guess it’s a set of aesthetics or tastes that’s derived from many things. I was born and raised in the countryside in Sweden. I lived in Stockholm. We lived in the south of Spain. I lived in Morocco, then in New York, then back to Sweden. Of course, I went to study art history in Italy. I think this helped me appreciate a lot of European history and the aesthetics of certain time periods since I was really young. I was never really interested in modern, like 20th century art, or modern architecture; somehow that other Victorian time period really appealed to me always. I almost wish I lived in that world; it’s definitely very much a part of me. Of course when it comes to the two dimensional art that I like, it’s derived from the mid 19th century British painters and pre-Raphaelites and the symbolists. I love that. I love the Renaissance. I’m also more influenced and inspired by painters than other photographers. It’s a feeling that really appeals to me. I guess it’s natural that it finds its way into what I try to do myself.



F STOP: Do you have any particular painters you’d like to name?



Anthony: Caravaggio and the Flemish painters. Then photographers like Juliet Margaret Cameron. I love Irving Penn and Richard Avedon. I think they are absolutely fantastic, the portraits are amazing. At the end of the day, if I could draw worth a damn, I’d probably be a painter, not a photographer. I am experimenting a little lately with compiling a lot of different elements together in my photographs. I’ve been experimenting a lot the past few months with really, really old lenses. I’ve been buying up and gathering lenses from the 1870s to 1910, all kinds of different old lenses, and been testing them and found a couple that I really like. I’ve been doing a lot of portraits with those lenses and the quality is just fantastic. It has such a beautiful sort of swirly, blurry look to it. That’s really fun and different from what I normally do. There’s not much postproduction on that. It’s pretty much done once you shoot it. It’s really nice.




F STOP: This style that you have is so unique. How did you come up with it?



Anthony: The first couple of years that I picked up on still photography again, I was going much more straightforward. I was really just kind of finding my way with it again, and really just messing around for a good couple of years. On my web site there is a series called Red White Black and Blue. That is the first attempt I made at doing a somewhat cohesive series of pictures. It was during that process that I first composited two or three images together into one. I just started looking at it and felt like deconstructing it and putting it back together again. That’s when I started doing it and learned how to do it. It’s not really that difficult to do, it just takes a lot of time. It’s just a lot of little fine-tuning so to speak. You can take pieces from this and put it in that. When I started working on the Victims and Avengers series, I did not set out to do a lot of retouching with that series. I was actually shooting it much more straightforward. Then I realized that there were so many limitations of what I could do artistically. It’s like I could usually find everything I needed but it was almost always impossible to have everything together in one place at one time. I didn’t have the money or resources to build or manufacture these little worlds. It became a thing out of necessity to start by photographing the elements separately. Some of them are incredibly pieced together from many many pictures. Some are just a couple of images. Some are more simple and done all in camera. I really love that freedom.



F STOP: A lot of your images have this extreme horizontal format, what attracts you to this format?



Anthony: I think it has a lot to do with the narrative quality that I want in my pictures, the feel that something is really going on. I want it to have a context. It was more than just what the character was thinking or doing or what they had gone through, I want the viewer to really feel like they are in this space and something had happened in this space, and what did the affects of this space have on them emotionally? Again, that’s where I was thinking more in terms of film than regular photographs. It just seemed really appropriate to bring as much of the space that I could into the image and therefore doing it horizontally seemed to make sense, almost like an extreme version of cinemascope. I think it’s really nice on the eyes. In fact, I think in most of those images the aspect ratio is 1 to 2.5. I feel like actually 1 to 2 is the ideal. A lot of the stuff I’m doing now is basically two times longer on the width than the height. A great Italian cinematographer said that was like the ideal format for film. And it’s almost never been done.




F STOP: Are you currently doing more personal work? Or fine art to sell as prints?



Anthony: That’s pretty much one and the same. At the end of the day, my personal work is for the galleries. There is really no difference there, I’d be making the same photographs even if there wasn’t a show. That is the main goal with anything.



F STOP: Do you see yourself more as a fine art photographer or as an advertising photographer?



Anthony: I definitely see myself more in the fine art end of things. That’s what is most important to me – to be able to do my own stuff as much as I can. But the commercial side is really interesting and fun as well. So far, in the last year or so, I’ve been extremely lucky to do a few things that were really quite up my alley. It didn’t feel like I was in any way whoring myself out or anything. They were fun to do and it was fun to collaborate with the advertising agency and the record company, great people to work with. God, if I’m lucky enough to keep getting work like that every now and again, then what more can I ask for really? The fine art stuff has been only in the last year or so and is picking up in terms of sales and people buying prints and portfolios and stuff. I still need the commercial side to allow me to do the fine art stuff. It would be nice some day to just be able to do exactly what I want to do and maybe do some commercial job once in a blue moon. But right now I’m doing a little bit of both.




F STOP: What’s your approach to lighting?



Anthony: It varies because in this series the environments for each image are really quite different. That dictates different lighting schemes for different environments. In fact on this featured image, it differs a lot from Victims and Avengers. I actually did a lot of stuff on locations that entailed using available light. I rented a huge hotel for a few days just about a month ago, an old hotel from 1906 in downtown Los Angeles that Charlie Chaplin once owned. It has huge ballrooms and old suites and stuff. I shot several different environments in this place. The lighting was completely different from one shot to the next. In one particular shot it could be a huge open ballroom and I’d place the subject right near the window and pretty much just use the sunlight pouring in through these massive windows. In another one I’d do the same thing but maybe put a huge Octabank on a boom way high above. If there is any one thing that I do a lot it is that I almost always start with a top light; sometimes hardly anything more than that. I think that comes from my love of those old photographs from the Victorian era where a lot of times they’d shoot in a portrait studio where there would be a skylight. It’s very soft light coming from above. That’s the light I really, really like. Now when I’ve been shooting these portraits with the old lenses I’m shooting on an exposure of one or two seconds with these things, there’s no shutter, there’s no iris. I like it really, really simple.



F STOP: Where did you come up with the idea for using the little people in this series?



Anthony: It’s really just something from when I was a kid, I was kind of obsessed miniaturization. I could just sit there and stare at mundane objects on the table top, like an ashtray, a book, a pencil or something, and imagine myself being a few inches tall and how I would relate to the normal world being so little. Hours could go by where I would dream about that sort of stuff. It was always fascinating to me when I was a kid. It kind of stuck with me always. The idea to actually do it in a picture occurred to me last year at some point. It was really just going to be one little set of small people that were the main characters that you were going to follow through different photographs, but I threw that idea out. The idea of sticking with the little people, though, that was kind of fantastic, and also a little funny, with a little humor and not quite as dark and serious as the Victims and Avengers stuff.




F STOP: It seems like a lot of your ideas and influence on your work, a lot of it comes from your childhood. Why do you think that is?



Anthony: I don’t know. With certain people there are things that hit you so strong. When you are a kid there are certain influences, certain things in the world that affect you in such a deep way that it just sticks with you. I think it’s a really good thing as well to be able to be in touch with that side of oneself, and that sort of childlike sense, and of the things that amused you or frightened you as a kid. Those things just sort of stayed with me. It’s not like I sit around and reminisce all day long about my childhood, but certain things keep popping out. I can’t really let them go.



Note: The image featured in this article and more of Anthony’s new work will appear as part of the “I”M THE MOST NORMAL PERSON I KNOW” show at the Corey Helford Gallery at 8522 Washington Blvd. in Culver City, CA from January 26th to February 16th, 2008.



Chris Anthony was born, raised and miseducated in Stockholm, and also lived for awhile in the diametrically opposed cities of Indianapolis and Florence. A rock photographer during his teens, he shot for music mags all over the world until his retirement at the age of 17 when he moved to Italy to study art history in his free time. After directing music videos(The Dandy Warhols), commercials(Deutche Telekom), shorts and cartoons for a number of years, in Europe, Morocco and the US. He now lives in Los Angeles.
Web : www.chris-anthony.com

Çeviri (translated by) : Hatice KAPUDERE











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Chris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan BenimChris Anthony : Bildiğim En Normal İnsan Benim

Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1



Ülkemizin yaşayan en önemli fotoğraf ustalarından birisiniz”¦ Gerçekten de çalışmalarınız yol gösterici ve ışık tutucu”¦ Ne zaman ve nasıl karar verdiniz, elinize fotoğraf makinesini alıp, ülkenizi ve dünyayı fotoğraflamak için yola çıkmaya?



Kişi duygularını, kaygılarını, sevinçlerini açığa vurmak, yansıtmak, yaratımdan çıkacak güzelliği paylaşmak için bir çıkar yol arar kendine ve bunun için de sanata gereksinim duyar. Gençliğimden beri duygularımı dışa vurmak, dışımdaki dünyanın bendeki yansımalarını, sevincimi, üzüntümü dışa vurup başkaları ile paylaşmayı hep arzulamıştım 1970 lerde Çizgenlerin çıkardığı Yeni Fotoğraf Dergisi ni ilk gördüğümde benim için en iyi ve en doğru yolun bunu fotoğraf kanalı ile yapmak olduğuna inandım ve büyük bir coşku ile yola çıktım.


San Francisco – U.S.A.

Çekim yapmaktan en çok keyif aldığınız ülke hangisi oldu? Gitmek istediğiniz ancak şu ana kadar gitmediğiniz bir ülke var mı?



Mısır ve Burma (Myanmar) esrarlı ve mistik nitelikleri ile beni çok etkilemişlerdi. Hele Burma’da yüzlerce tapınağın bulunduğu Bagan’da dolaşırken kendinizi bir iç hesaplaşma içinde buluyorsunuz. Elbette her ülkenin kendine özgü bir çekiciliği var. Örneğin Vietnam gitmek istediğim ülkelerin başında geliyor. Ne var ki Anadoluyu da unutmamak gerekir. İyi fotoğrafımlarımdan çoğunu Anadoluyu dolaşırken çektim.




Pirinç Hasadı, Kathmandu

Fotoğraf çalışmalarınızda başınızdan geçen ve unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?



Rajasthan (Hindistan’ın kuzey batısı) seyahatimizi planlarken tarihlerin Pushkar Panayırı’na denk gelmesine dikkat etmiştik. 4 gün süren Pushkar Panayırı Rajasthanın en önemli etkinliklerinden biri olarak kabul edilir. Ekimin dolunay zamanına rastlayan bu etkinlikte o yöreden kadın, erkek, çocuk binlerce insan en renkli elbiseleri ile gelir Pushkarın tapınaklarında dua eder, göldeki suya girerek arınır, alış verişini yapar ve kalan vaktini de eğlenceye ayırır.




Pushkar Panayırı, Rajasthan (FIAP Gümüş Madalya)

O gün renkli kalabalık arasında Pushkarda dolaşıp fotoğraf çekerken bir avlunun merdivenlerindede birbirleri ile sohbet eden kadınları gördüm.. En aşağıda merdivenlerin önünde bir köpek uzanmış yatıyordu. Yukarıda oturan kadınların yanında ise sarılar giymiş küçük bir kız ayakta duruyordu. O sırada bir güneş ışını üstten küçük kızın üzerine vurdu. Her taraf loş, kız bir ışık huzmesi altında parlıyordu. Gökten inmiş bir melekti sanki. Çok heyecanlanmıştım. Sürekli deklanşöre bastım. Bu benim için unutulmaz bir andı ve o günün en güzel fotoğrafı bu oldu. Bu fotoğraf 1991 Istanbul Uluslararası FİAP fotoğraf yarışmasında FİAP Gümüş Madalya ile ödüllendirildi.




Eski Delhi, Hindistan

En çok kullandığınız ve yanınızda devamlı taşıdığınız fotoğraf makine ve ekipmanları hangileri?



Dijital teknolojiden önce F-100 Nikon gövde ve objektif olarak da 20-35 f/2.8 geniş açı, 24-125 f/3,5-5,6 ve 70-210 f/4-5,6 zoom objektif bulunduruyordum. Film olarak Fuji Provia 100 ASA benim favori filmim idi. Ayrıca sehpa taşıyordum. Dijitalden sonra ise 10 milyon pixellik D-200 Nikon dijital gövde, 18-200 f/3,5-5,6 dijital zoom ve 12-24 f/4 dijital geniş açı ve hafifliği nedeni ile karbon bir sehpa taşıyorum. Filtre olarak da objektiflerin çapına uygun circular polarize filtreler(Kesinlikle kullanmak gerek. dijitalde açıkhava çekimlerinde bile yararlı) ve güneş batışları için sunset kare filtre. Ender olarak da Soft filtre. Son olarak dijital çekimlerde kullanılmak için bir adet SB-800 flaş aldım. Dijital çekimin kolaylıkları bir yana şimdilik daha kaliteli görüntü veren dia çekimini de ihmal etmiyorum, ama gerek film bulmak gerekse dia banyo edecek yer bulmak günden güne zorlaşmakta.

Röportaj : Levent YILDIZ




San Francisco – U.S.A.

San Francisco – U.S.A.

Pennsylvania, U.S.A.

New Orleans, U.S.A.

Havana, Küba

Trinidad, Küba

Trinidad, Küba

Pushkar Panayırı, Rajasthan

Pushkar Panayırı, Rajasthan

Udaipur, Rajasthan

Jaisalmer, Rajasthan

Altın Tapınak, Mynamar (Burma)

Altın Tapınak, Mynamar (Burma)

Bhaktapur, Kathmandu-Nepal

Jma El Fna, Marakesch-Fas

Krallar Vadisi, Mısır

Mombasa, Kenya

Mombasa, Kenya

Kairouan Medinası, Tunus

Kairouan, Sidi Sahab Türbesi-Tunus




Gelecek Sayıda : Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 2







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1Yusuf Tuvi ile Dünya : Bölüm 1

Fotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf Kulübü



FOTOĞRAF TOPLULUKLARINDAN
Hazırlayan : Celal KILIÇ
celalklc@gmail.com

Seda Mallı



Fotoğraf, Fethiye, Işık…


Fethiye’nin antik çağlardaki adı, Likya dilinde “ışık ülkesi” anlamına gelen “Telmessos”tur. Öte yandan, ışık, tüm görsel sanatların temelidir ve fotoğraf da ışıktır! Işık ve Fethiye bir araya gelince, hemen fotoğraf akla gelmiyor mu?




Ahu Erdoğan

Fotoğrafçı Fethiye’de olunca, Fethiye ışıkla yıkanmış doğasını gözler önüne serince, ışık da fotoğrafçının en önemli malzemesi olunca geriye ne kalıyor dersiniz?




Nurdan Karakaş

Sevgili ustamız, hocamız Faruk Akbaş’ın “Anadolu’da Yolculuk” kitabında Ceyda Taşdelen ve Deniz Yalım Kadıoğlu Fethiye için şöyle diyor:




Bünyamin Şahiner

Sormuşlar Fethiye’ye, “Ege’yi mi seversin, Akdeniz’i mi?”. “İkisi de kardeşimdir benim.” demiş; “Asırlardır birlikte büyüdük ve büyüyoruz. Ufka doğru katmer katmer açılan mavilerim, yeşillerim, gezginlerin sığınağı koylarım, hep onların eseridir”¦” Fethiye, denizi ve doğasıyla olduğu kadar, tarihi ve kültürü ile de her mevsim farklı güzellikler sunar ziyaretçilerine.


Gökhan Korkmazgil


Kimisi doğa harikası Ölüdeniz’in dingin sularında kulaç atarken, kimisi Saklıkent Kanyonu’nun aşılmaz yollarında var gücüyle ilerler. Babadağ’ın yamaçlarından denize uzanan Belcekız kumsalına gelenler ise; maviliklerin, asırlık zeytin ağaçlarının, kızılçam ormanlarının üzerinde süzülen rengarenk yamaç paraşütlerini seyre dalarlar. Doğaya, denize ve maceraya koşanların, iyot kokusuna tutkunların memleketidir Fethiye. Deniz kardeşlerini kollarıyla kucaklamış, gezgin ruhları beklemektedir”¦


Nuray Bartoschek

Fethiye Fotoğraf Kulübü


Kulüp Başkanımız Sibel Akıncı’nın kaleminden FFK:


“Fethiye Fotoğraf Kulübü 2006-Mayıs ayında kurulmuştur. Fethiye Belediyesi Kültür Merkezinin düzenlediği fotoğraf kursuna katılan biz kursiyerler iki aylık eğitimden sonra hocamız Sn. Faruk Akbaş ile birlikte beraberliğimize kulüp olarak devam etme kararı aldık. İlk olarak 15 arkadaş ile başladık. Şimdi sayımız 28′e ulaşmıştır.




Gökhan Korkmazgil

Kulüp olduktan sonra ilk etkinliğimiz “5 Haziran Dünya Çevre Günü ” nedeniyle 5- Haziran -2007 tarihinde çevre ile ilgili olarak düzenlediğimiz sokak sergisidir. Burada amacımız yöremizin doğal güzelliklerini insanlara fotoğraf la tanıtmak ve bu güzelliklerin korunması gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktı. Daha sonra 1-Kasım-2007 tarihinde üye arkadaşlarımızdan Sn. Rıfat Özdemir’in kişisel sergisini düzenledik. Ardından Aralık-2007/Ocak-2008 tarihleri arasında kulübümüz fotoğraf kursu düzenlemiştir. Üyelerimizden Faruk Akbaş, Gökhan Korkmazgil ve Kenan Olgun eğitmen olarak görev almışlardır. Ayrıca her ay öğrenme, belgeleme ve eğlence amaçlı hafta sonu gezileri düzenlemekteyiz. Burada doğa ve tarih rehberimiz olmaktadır.




Gökhan Korkmazgil

Fotoğraf bizim için; modern hayatın getirdiği sıradanlıktan kurtulmanın bir yolu, yaşamı tanımanın ve anlatmanın, sevgiyi – şefkati hissetmenin bir başka yoludur.Kısaca duygularımızı kaydetmenin yoludur.”




Nurdan Karakaş

Bugün ve Gelecek


Fethiye Fotoğraf Kulübü, bugün geldiği noktada, üyelerinin birlikte öğrenerek ve keyif alarak fotoğraf ürettiği bir topluluk olmuştur. Kurumsal bir kimlik kazanma yolunda ilerlemektedir. Şu anda Faruk Akbaş – Sibel Akıncı – Gökhan Korkmazgil – Kenan Olgun – Neslihan Küreşir – Murat Mallı – Orhan Okutan – Hakan Şahin – Ömer Öner – Ahu Erdoğan – Öyküm Burcu Sezer ve Ercan Dinçer’den oluşan Yönetim ve Yedek Yönetim kadrosu ile dernekleşme çalışmaları sürmektedir.


Rıfat Özdemir


Kulüp haftada bir gün Fethiye Belediyesi Kültür Merkezi’nde toplanmaktadır. Ayda bir kez bir fotoğraf ustasını konuk ederek kulüp üyelerinin kişisel fotoğrafik gelişimi için olanak sağlamakta ve bir ustayla fotoğraf paylaşmanın ayrıcalığını üyelerine yaşatmaktadır.


Gülsüme Bozbaş


Geçen ay Sn. Nevzat Çakır konuğumuz olmuş ve bizlere harika bir gösteri sunarak onurlandırmıştır. Ocak 2008′de Sn. Tayfun Kocaman konuğumuz olmuş ve bize keyifli ve öğretici dakikalar yaşatmıştır. Daha önce Sn. Nazan Tuna, Sn. Emre İkizler konuğumuz olmuş ve fotoğraf gösterisi sunmuş, söyleşileri ile bizlere katkıda bulunmuşlardır. Sevgili Faruk Akbaş her zaman yanımızda olarak dostluğu ve yol göstericiliği ile perspektifimizi geliştirmektedir. Bu sayfalarda kulübümüz üyelerinin, ana teması “Fethiye” olan fotoğraflarından bir seçki bulacaksınız. İyi seyirler..

Fethiye Fotoğraf Kulübü adına,


Dr.Gökhan Korkmazgil


İletişim: Korkmazgil@doctor.com






Nilay Şahin

Photography, Fethiye and Light”¦



The name of Fethiye in the ancient times was “Telmessos”, meaning “Land of Lights” in the Lycian language. All the same, light is the essence of all visual arts and at its most basic level, photography is light! When Fethiye and Light get together, doesn’t photography come into mind?




Hakan Şahin

Once the photographer is in Fethiye, once Fethiye reveals her nature showered with light and considering that light is the principal material of the photographer, what do you think that’s left behind?




Hakan Şahin

In his book called “Travel in Anatolia”, our beloved master, our mentor Faruk Akbaş talks about Fethiye as follows:




Hakan Şahin

One day, they asked Fethiye, “Do you love the Aegean, or the Mediterranean?” Fethiye answered: “Both are my brothers,” and continued, “For centuries, we have been growing up together. My blues, greens unfolding towards the horizon grade by grade, my bays as shelters for travellers are all children of both”¦” Fethiye offers altered beauties to her visitors in every season both with her turquoise waters and nature together with her history and culture.


Neslihan Küreşir


While some stroke in the tranquil waters of the nature’s-wonder Ölüdeniz, some move along the impassable paths of the Saklıkent Canyon with might and main. The ones who come to Belcekız Beach that reaches out to sea from the sides of Babadag, immerse themselves watching the multicoloured paragliders gliding over the blueness, centuries-old olive trees and red-pine trees. Fethiye is the homeland for those who run for nature, sea and adventure and for those who are passionately in love with the iodine odour. The sea embraced her siblings with her wide-open arms, waiting for the explorer souls”¦


Neslihan Küreşir

Fethiye Photography Club (FFK)



FFK from the pen of our Club President Sibel Akıncı:



“Fethiye Photography Club was founded in May 2006. Together with our instructor Mr. Faruk Akbaş, we the course attendees who had taken the photography course organized by the Fethiye Cultural Centre (FKM) of the Fethiye Municipality have decided to carry on with our synergy as a club following our education of two months. Initially we have set out with 15 friends and now our number has reached to 28.




Hakan Şahin

Our first activity after we became a club was the street exhibition on environment which we have held on June 5, 2007, for the commemoration of the “World Environment Day June 5”. Our aim at this event was to introduce the scenic beauties of our region to people through photographs and to remind once again that these beauties need to be preserved. Afterwards we have organized the solo exhibition of Mr. Rıfat Özdemir, one of our members, on November 1, 2007.


Rıfat Özdemir


Following that, our club organized a photography course between the dates of December 2007 and January 2008, in which our members Faruk Akbaş, Gökhan Kormazgil and Kenan Olgun served as instructors. Furthermore, every month, we organize weekend excursions for learning, documentation and leisure purposes where nature and history guide us through our way.


Hüseyin Buğdaycı

For us photography is: a way of getting out of the simplicity that modern life brings; another way of identifying and expressing life, feeling love and affection. In brief, it is a way of recording our feelings.”




Murat Mallı

Present and the Future



In its present stand, Fethiye Photography Club has become a community where the members produce photographs through learning and enjoying together. The Club is now on its way to having a corporate identity. At present, the endeavours on becoming an association is being carried out with the Management and Secondary Management Staff that consists of Faruk Akbaş – Sibel Akıncı – Gökhan Korkmazgil – Kenan Olgun – Neslihan Küreşir – Murat Mallı – Orhan Okutan – Hakan Şahin – Ömer Öner – Ahu Erdoğan – Öyküm Burcu Sezer and Ercan Dinçer. We hold a club meeting at the Fethiye Cultural Centre of the Fethiye Municipality once a week. Once a month, we invite a professional photographer as a guest instructor to provide the club members with an opportunity for their personal photographic development which offers members the privilege of sharing the art of photography with an expert.


Kenan Olgun


Last month, our guest was Mr. Nevzat Çakır who honoured us by presenting a wonderful photography display. In January 2008, Mr Tayfun Kocaman was our guest and he provided us delighted and instructive moments. Prior to these events, Mrs Nazan Tuna and Mr Emre İkizler became our guests presenting a photography show and contributing us with their valuable conversations. Our dear Faruk Akbaş has been enhancing our perspective with his friendship and guideness by being always on our side. In these pages, you will see a collection of photographs by our club members compiled from their works where the main theme is “Fethiye”. Enjoy the Light”¦


Neslihan Küreşir

On behalf of the Fethiye Photography Club,


Dr. Gökhan Korkmazgil


Contact: Korkmazgil@doctor.com








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Fotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf KulübüFotoğraf Topluluklarından : Fethiye Fotoğraf Kulübü

Roger Sandgren : İnfrared



Roger Sandgren


Yaş: 58


Yaşadığı yer: İsveç’in kuzeyinde UmeÃ¥ kasabası


Aile: Ben, karım Lena ve iki torunumla büyüyen bir kızım.


Meslek: Volvo kamyonlarında proje lideri



Fotoğrafa olan ilgim 70’li yılların sonlarında ikinci el bir Voigtlander ile başladı ve geniş format bir Linof ile sonuçlandı. Çoğunlukla orta format Mamiya RB67 kullanıyorum. Bu zamana dek çektiğim fotoğrafların çoğu siyah-beyazdır.



10 yıldır çok aktifim ve kendimi eve gittiğimde hemen karanlık odada buluyorum. O günlerde Tri-x ve gren modaydı. Sırf greni artırmak için her çeşit gelişmeyi deniyorduk. Karanlık odada deneyimlerim beni ‘Lit-film’ ve grafik siyah-beyaza yönlendirdi. Şimdi grenler, grafik görüntünün oluşumuna katkı sağlıyor ve daha fazla bilgi sunuyor.



Karanlık odada çalışma tarzım ve gençlik enerjim ‘Lith Photo’yu temel alan Seriografi tekniği ile baskı yapmaya başlamama neden oldu. Bu,bana bölgedeki bir sanat okulunda akşam kurslarında eğitim verme imkanı sağladı.O dönemde diğer kurslarda da karanlık oda tekniklerinde rehberlik ettim.



Volvo kamyonlarında mühendis olarak düzenli bir işim vardı ve akşamları eğitim veriyordum, bir hobiye ayıracak çok vaktim yoktu. Yaratıcılığım bitmişti. Tam zamanlı bir profesyonel fotoğrafçı mı olmayı istediğimi düşündüm ama cevap hayır’dı. Benim amacım keşfetmek ve kendi şekillerimi oluşturmaktı. Sıkıcı işler yaparak hayatta kalmak değildi.



Internetten evvelki zamanlar çok farklıydı. İsveç’in kuzeyinden halka ulaşmak çok zordu. Aile yaşamı, Volvo ve fotoğraf merakı zamanımı tamamen dolduruyordu. Boş zamanlarımda balık tutmaya gidiyordum. Balık tutma merakım ve doğa yaşam tarzım üzerinde çok önemliydi.



2000 yılında ilk dijital kameram olan Canon G2 ‘yi aldım. Bu yeni bir başlangıçtı. Kamera, balığa giderken hep yanımdaydı ve 25 yıl sonra iyi bir arkadaşla buluşmak beni çok mutlu etmişti. Photo Shopla sıkıştırmaya ve araçları adım adım keşfetmeye başladım.



Daha sonra internetin gücünün farkına vardım. Bu, bana tüm dünyaya fotoğraflarımı gösterme, dünyanın fotoğraflarını görebilme ve esinlenme imkanı sağladı. Photonet’deki infrared fotoğrafları olan bazı sanatçılardan çok etkilendim



Hoya R72Ir filter aldım ve infrared çekimler yapmaya başladım.Bu kolay bir yol değildi ama pratik yaparak ve PS de uğraşarak sonuca ulaştım.



İnfraredle ilgilenenler için iyi bir başlangıç


http://www.dpchallenge.com/tutorial.php?TUTORIAL_ID=56



PS de ve diğer programlarla çalışma şeklimin bir özeti.



Photomatix programını HDR işlemleri için, Lucis Pro programını ve Buzz Stack adındaki bir ‘plugin’i kullanıyorum. Buzz Stack sadeleştiricidir ve görüntüdeki ‘blur’ benzeri etkiyi oluşturmak için bu programı kullanırım.



Her zaman layerlar ve layer masklarla çalışırım. Bir fotoğrafa başladığım zaman bir Raw dosyadan bir HDR yaparım sonra layerlar ile orijinal dosyayı birleştiririm.



‘Opacity’ ve ‘layer mask’ tekniklerini 2 katmanın en iyi yönlerini boyamada kullanıyorum. Aydınlatma ve karartma için “Screen, Multiply” karışımını ve contrast için “Soft light “kullanıyorum.



Açıklaması çok kolay değil o nedenle size çalışmanız için bir link göndereyim:


http://www.blog.bluehourphoto.com/videolibrary/layermasks/index.html



Makineler:


Infrared çalışmalarım için Canon 5D ve sony DSC F828 kullanıyorum


Geniş açıya bayılıyorum.



Fotoğraflarım Photonet’te http://photo.net/photos/Rosan ve


İsveç sitesi.
http://www.fotosidan.se/gallery/listpic.htm?type=st&authorID=25074

Çeviri (translated by) : Berna AKCAN




Name; Roger Sandgren


Age; 58


Live; North of Sweden in a town of Umeå


Family; Me and my women Lena, I have one growing up daughter with two grandchildren.


Occupation; Project leader at Volvo Trucks


Interests; Photos. To make my images. The nature (our mountain, lakes and forests) Fishing



My interest for photo started in the last seventies with a secondhand Voigtlander and ended up with large format Linof. Mostly I use the medium format Mamiya RB67. The most of all pictures I taken by that time was B&W.



I was for more than 10 years very active and found me soon at home in the darkroom.
During this days it was the Tri-x and a lot of grain how was the trend. We testing all kind of developing just to have the grain to grow.



Experiment in the darkroom took me to the Lit-film and the graphic B&W now the grain contributed to give the graphic image more information. so the optimum show up to be the xxxx



My darkrooms skill and young energy make me start with printing Seriography with Lith Photo as based.
That gave me the opportunity to start to teach in evening courses at a local Art school, I leaded during the time other courses in darkrooms technique as well.



I had a ordinary daytime job at Volvo Trucks as engineer and the evenings was booked for teaching, I have no longer a hobby.
My creativity dropped. I consider if I wonted to be a full time professional photographer but I fund the answer as no. My trigger was to explore and make my own image and not survive on doing boring jobs.



The time was different before the word wide web. It’s was difficult to reach the public from the North of Sweden.
The family life and Volvo took the interest and time and I quite with photo, on my free time I went out fishing. The interest of fishing and the nature become very important for my lifestyle.



The year of 2000 I was bought my first digital camera, a Canon G2. That’s was the new start.
The camera was always with me on my fishing trips and I it was a pleasure, like meeting a good friend after 25 years.I started to cram with Photo Shop and discover step by step the genius tools.



Then I realized the power of www. And the opportunity it gives me to show the hole word my images, and the hole words all pictures come to me and inspire me. I become very inspirited by some artist on Photonet how shows remarkable Infra read images.



I bought the Ir-filter Hoya R72 and started to shot the invisibly read light. That’s was not an easy journey to handle the false colors that the files come up with, but with a lot of practice and struggle in PS, the more luck I find in the result.



For you how find IR interesting, here’s a good start.


http://www.dpchallenge.com/tutorial.php?TUTORIAL_ID=56



A résumé of my way of working in PS and and other program.



I use Photomatix for HDR and Lucis Pro and a plugin called buzz stack. Buzz stack are a Simplifier and I use it like a blur effect partly in the images.



I work always with layer and layer masks and often when I started with an image I do one HDR variant from one RAW file and then make a combination in layers with the original file.


I use the opacity and layer mask to paint out the best of the two layers.



I use that result to do some variant of Lucis Pro and pot the result in as a layer and make a layer mask and more painting.


To do the lighting and darkening I use the blending mood “Screen, Multiply” and for contrast “Soft light”.



It’s not that easy to explain so I send you a good link to study:


http://www.blog.bluehourphoto.com/videolibrary/layermasks/index.html



Cameras:


I’m using Canon 5D and Sony DSC F828 modified for my IR


I’m most fond of wide-angle lens


You can see my Pictures on Photonet: http://photo.net/photos/Rosan



And at the Swedish side.


http://www.fotosidan.se/gallery/listpic.htm?type=st&authorID=25074

























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı vGörsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Roger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfraredRoger Sandgren : İnfrared

Ahmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur Ki



Ahmet Esmer (Fotoğraf : İbrahim Peynirci)


1934 yılında Bulgaristan’ın Kırcali kasabasında doğdu. Lise sonda iken Anavatana, Balıkesir’e göç etti. Profesyonel olarak fotoğrafçılık yaptı ve yapmaya devam ediyor. İstanbul’da Hayat Mecmuası’nda çalışırken, 1957 yılında Dolmuş Mizah Dergisi’ne yedek parça sayfasında karikatürleri yayınlandı. Daha sonraları mizah içerikli, Gülen Objektif türünden fotoğraflar çekti.



2000 yılında bunları İstanbul Sultanahmet’teki Karikatürcüler Derneğinde ve Fatih’teki Karikatür Müzesinde sergiledi, geniş ilgi gördü. Çalışmaları yurt içi ve yurtdışında sergilendi, kataloglarda yer aldı. Gülen Objektif türündeki mizah çalışmalarıyla Belçika’da ve Bulgaristan’da ülkesini tek başına temsil etti.



2006 yılında Türk Milli Olimpiyat Komitesi Fair-Play konulu yarışmada Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Fotoğrafla karikatürü birleştirip, kolaj türünde çalışmaktadır. 4 torun sahibidir ve yaşamını Balıkesir’de sürdürmektedir.





AHMET ESMER : GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ.
SİNEMA VE TİYATRO SANATÇILARI PORTRELERİ






Yıl 1967 elimdeki körüklü 9×12 makinamla arkasına takılan 6×9 rol film şasemi alıp çağrılı olarak İstanbul Aksaray’da Ulvi Uraz ustanın çalıştırdığı Opera tiyatrosuna gittim (bugün orası yola gitti). Tahminen 20-30 kadar tanınmamış amatör genç prova yapıyorlar. Sahne arkasına siyah bir perde gerdim ve fotoğraf çekimi için bir yer oluşturdum. Prova arasında bana gelip tiyatronun fuayesine asılmak için poz verdiler. Bunların arasında Kemal Sunal, Perran Kutman, Şemsi İnkaya, Aykut Oray, Savaş Yurttaş Nur İnsel Güror Gökçe ve başkaları vardı. Bu fotoğraflar tiyatro oyunlarını ve oyuncularını tanıtan PASAV isimli tıyatro dergisinde yayınlandı. YIL 4, SAYI 18 Ekim 1967 (derginin orijinali Balıkesir Fotoğraf Müzesi’ndedir). Diğer portre fotoğrafları ise kendi stüdyomda 35-40 yıl önce çekmiş olduğum sinema–tiyatro sanatçılarına aittir.


Saygılarımla…
Ahmet ESMER









Perran Kutman (Sinema Sanatçısı)


Şemsi İnkaya (Tiyatro Sanatçısı)


Toto Karaca (Tiyatro Sanatçısı)


Avni Dilligil – Belkız Dilligil (Tiyatro Sanatçıları)


Avni Dilligil (Tiyatro Sanatçısı)


Turgut Boralı – Mete Sezer (Tiyatro Sanatçıları)


Hayri Esen (Seslendirme Yönetmeni)



Nejat Uygur (Tiyatro Sanatçısı)


Cem Karaca (Ses Sanatçısı)


Mücap Ofluoğlu (Tiyatro ve Seslendirme Sanatçısı)


Müjdat Gezen (Tiyatro Sanatçısı)


Aziz Basmacı (Tiyatro Sanatçısı)


Necdet Tosun (Sinema Sanatçısı)


Nurhan Nur (Sinema Sanatçısı) – Beyhan Hürol (Tiyatro Sanatçısı)


Cihat Tamer (Tiyatro Sanatçısı)


Esin Avşar (Tiyatro ve Ses Sanatçısı)


Füsun Erbulak (Tiyatro Sanatçısı) – Altan Erbulak (Tiyatro Sanatçısı, Karikatürist)


Cüneyt Gökçer (Devlet Tiyatroları Eski Genel Müdürü, Tiyatro Sanatçısı)


Kemal Sunal (Sinema Sanatçısı)


Şükran Ay (Ses Sanatçısı)


Hüseyin Baradan (Sinema Sanatçısı)


Ziya Demirel (İstanbul Şehir Tiyatroları Yönetmeni) – Şeref Gürsoy (İstanbul Şehir Tiyatroları Sanatçısı)


Ulvi Uraz (Tiyatro Sanatçısı)


Kemal Bekir (İstanbul Şehir Tiyatroları Yönetmeni) – Ahmet Evintan (Devlet Tiyatrosu Sanatçısı)


Turan Turalı (Sihirbaz)


Hulusi Kentmen (Sinema Sanatçısı)


Mete İnselel (Sinema Sanatçısı)


Tamer Yiğit (Sinema Sanatçısı)


Ali Sururi – Alev Sururi (Tiyatro Sanatçıları)


Haluk Kurdoğlu (Tiyatro Sanatçısı)


Müjgan Ağralı – Macit Flordün (Tiyatro Sanatçıları)


Sami Ayanoğlu (Tiyatro Sanatçısı)


Suna Keskin – Erol Keskin (Tiyatro Sanatçıları)


Tuncel Kurtiz (Tiyatro Sanatçısı)







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ahmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur KiAhmet Esmer : Geçmiş Zaman Olur Ki

Alfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir Çift



Alfred Forns ve Fabiola Forns



Alfredo FORNS


Alfred fotoğrafçılığa çocukken, annesi ona kendi Leica IIIf’sini verdiği zaman başladı. Hobisine 35 mm den geniş formata kadar olan makineleri kullanarak ve kendi karanlık odasını oluşturarak devam etti. Daha sonra dijitali keşfetti ve Arthur Morris ile bir kaç eğitici tura katıldı . Bu, uzun bir arkadaşlığın başlangıcıydı. O zamanlar esas amacı, siyah beyaz su altı fotoğrafçılığı idi, bazı fotoğrafları kitap ve dergilerde yayımlandı.



Şu anda tüm eforunu kuş fotoğrafçılığına, fotoğraf çekmeye ve BPN (www.Birdphotographers.net) aracılığıyla başkalarına öğretmeye ve yardım etmeye harcıyor. Boş zamanlarında başarılı bir şekilde dişçilikle ilgili pratik yapıyor ve fotoğraf partneri Fabs ile evli.


Alfredo FORNS


Alfred started photography as a child, when his mother gave him her Leica IIIf. He continued his hobby, using from 35mm to large format and running his own dark room. Later, he discovered digital and went on a few instructional tours with Arthur Morris, the beginning of a long lasting friendship. His main focus at the time was underwater photography in black and white, some of his images published in books and magazines.



Currently he devotes all of his efforts into bird photography, photographing, teaching and helping other through BPN. On his spare time, he runs a successful dental practice and is married to his shooting partner, Fabs.


















Fabiola FORNS


Fabiola “Fabs” Forns, anavatanı Küba’dan çok genç yaşında ayrıldı. Çeşitli ülkelerde yaşamak, onun diğer kültürleri kabul etmesini ve anlamasını sağladı. Onu her zaman yaratıcı çalışmalar cezbetmiştir. Piyano çalar ve uzun zamandır yağlı boya yapmaktadır. Miami’deki St. Thomas Üniversitesi İnsan Kaynakları’ndan mezundur ve halen Miami-Dade Koleji’nde fotoğrafçılık dersi vermektedir.



Geçenlerde fotoğraf partneri Alfred ile evlendi. İkisi de atölyelerde ve özel olarak dersler vermektedirler.



Fabiola’nın “beyaz balıkçıl” fotoğrafı, prestijli bir yarışma olan Nature’s Best Windland Smith Rice 2007 Uluslararası Fotoğrafçılık Ödüllerinde kuş kategorisinde birincilik kazandı. Kazanan fotoğraflar şu an Washington DC‘de Smitsonian Doğa Tarihi Ulusal Müzesi’nde sergilenmekte.



Hem Alfred hem de Fabiola, değişik milliyet ve tarzlardaki fotoğrafçıların birbirleri ile paylaşıp öğrendikleri, eğitici bir doğa fotoğrafçılığı forumu olan BirdPhotographers.net’in ortak kurucuları ve ortak yayımcılarıdırlar.




Daha fazla bilgi için:


www.Avianscapes.com


www.Birdphotographers.net

Çeviri (translated by) : Berna AKCAN


Fabiola FORNS



Fabiola “Fabs” Forns left her native Cuba at a very young age. Living in diverse countries gave her an acceptance and understanding of other cultures. She was always attracted to creative projects, and played piano and indulged in oil painting for a very long time. She has a degree in Human Resources from St. Thomas University, Miami and currently teaches photography at Miami-Dade College.



She recently married shooting partner Alfred, and both conduct workshops and private instruction.



Her image Snowy Egrets was the winner of the Birds category in the prestigious Nature’s Best Windland Smith Rice International Photography Awards for 2007. Winning images are currently on exhibit at the Smithsonian National Museum of Natural History, Washington DC.



Both Alfred and Fabiola are co-Founders and co-Publishers of an educational nature photography Forum, BirdsPhotographers.net, where photographers of all nationalities and styles share and learn from each other.



For more information visit:


www.Avianscapes.com


www.Birdphotographers.net





















Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Alfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir ÇiftAlfred Forns ve Fabiola Forns : Doğa Tutkunu Bir Çift

Ömer Yağlıdere : Deve Güreşleri



ÖNSÖZ



Yıllardan beri, fotoğraf yarışmalarının bol ödüllü katılımcılarından olan Dr. Ömer Yağlıdere, Türkiye’nin az tanınan folklorik etkinliklerinden olan Deve Güreşleri çalışması ile hepimizi bir daha şaşırttı.




Bundan bir iki ay önce Ömer Yağlıdere, sanıyorum iki yılı aşkın bir süre içinde çektiği bu yeni seriyi gözlerimin önüne döktü ve daha fotoğrafları incelemeye zaman bulamadan, bitmeyen, tükenmeyen ve yorulmak bilmeyen enerjisini takdir etmeden hatta kıskanmadan edemedim. Başarıya ulaşmak için, güzel fotoğraf çekmenin gerektirdiği teknik ve estetik yetenekler dışında, sevgi, özveri ve elbette zaman ile enerji şart. Ömer Yağlıdere’nin fotoğraf dünyamızda önemli bir yere varması, hatta sesini yurt dışında duyurmayı başarması hiç de tesadüf değil, çünkü o bu kriterlerin tamamına sahip.




Fotoğrafları incelemeye başlayınca bu kez bu işin hiç de kolay olmadığını ve belki de develerin büyüklüğü nedeniyle teknik olarak, hangi planda çalışılması gerektiğinin kararına varılmasının bir sorun yaratabileceğinin kanısına vardım. Direkt gün ışığı ile gölgelerin yarattığı karanlık lekelerin arasında çok büyük stop farklarının olması da ayrı bir sorundu. Ama Ömer Yağlıdere bu çalışmasında bu sorunların üstesinden gelmiş. Ve Deve Güreşi konusunu bir senaryo işler gibi ele aldı. Hazırlık safhasından, devecilerin portre ile başka detaylarını, güreşleri ve etraftaki panayır havasını, gündüzünü ve gecesini, iç ve dış mekânları bütün incelikleriyle kusursuz bir şekilde işlemeyi ustalıkla başardı.



Kendisini alkışlıyorum, çünkü Türkiye’nin bu insanlara ihtiyacı var.



İzzet Keribar, Fotoğraf Sanatçısı



SUNUŞ



2002 yılında görevim nedeniyle bulunduğum Denizli’de tanıştığım özel Opel servisi sahibi Celal Kozak’ın devesi ile güreşlere katıldığını öğrendiğimde bu bana çok ilginç geldi. Develer ve güreşler hakkında bilgi alınca bu aşamaları fotoğraflamak ve bir fotoğraf albümü haline getirmeyi istedim. Ancak gerek hava şartlarının uygun olmaması, gerekse Denizli’den ayrılmam nedeniyle uzun süre istediğim çekimleri gerçekleştiremedim. Nihayet bu kış bu çalışmayı tamamlama imkânı buldum.




Deve güreşleri, öğrendiğim kadarı ile sadece ülkemizde, Ege, Akdeniz ve Marmara bölgesinin bir kısmında yıllardan beri şenlik havasında yapılan bir eğlencedir. Onların hayatında deve güreşleri oldukça önemli bir yer işgal etmektedir. Neredeyse günlük işlerinin planlamasını bile buna göre yapmaktalar. Dışarıdan bakıldığında iş-güç sahibi insanların develere ve güreşlere bu kadar zaman ve para ayırmaları garip gelebilir. Ancak benim gibi fotoğraf gönüllülerinin, bir konu bulduğunda dünyayı unutup nasıl fotoğraf peşinde koştuğunu düşününce onları çok iyi anlıyorum. Bizim için fotoğraf ne ise onlar için de deve güreşi aynı şey. Develer iyi güreş çıkarırsa sahipleri de gururlanıyor.




Bu albümün gerçekleşmesinde emeği bulunan herkese; özellikle fotoğraf çekebilmem için ellerinden gelen yardımı esirgemeyen tüm deveci arkadaşlarıma (Celal Kozak, Süleyman Ören, Muhammet Akça); albümün bütün aşamalarında desteğini esirgemeyen Sayın Güven Aktaş’a; diğer albümlerimde olduğu gibi 50 yıla yaklaşan deneyiminin birikimi ile beni doğru ve doğrudan fotoğrafa yönlendiren Sayın İbrahim Zaman’a; önsözde kullandığı övgü dolu sözlerle beni bir yarışmada ödül almış kadar mutlu eden Sayın İzzet Keribar’a; fotoğrafların sergi ve albüm için hazırlanmasındaki katkıları için Sayın Halim Kulaksız’a; tercümelerin düzenlemesini yapan Sayın Elizabeth Billingham’a ve bu fotoğrafların albüm haline gelmesini sağlayan Sanovel İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş.’ne ve teşekkürlerimi sunuyorum.



Ömer Yağlıdere



DEVELER HAKKINDA GENEL BİLGİLER



Develer genellikle çöl ikliminde yetiştirilen otobur hayvanlardır. Asıl anavatanının kuzey Amerika olduğu, buradan Asya ve Afrika’ya yayıldığı söylenmektedir. Tek hörgüçlü (Dromeder) develer mısır uygarlığı döneminde (m.ö. 5000–3000) kuzey doğu Afrika’da, çift hörgüçlü (Bactrian) develer ise orta Asya’da evcilleştirilmişlerdir.




Gerek iklim şartları, gerekse Çin baskısı nedeniyle Orta Asya’dan batıya göçler başladığında taşıma ve uzun süreli yolculuklar için develer de kullanılmıştır. Bu göçler sonrasında develeriyle birlikte Anadolu’nun çeşitli bölgelerine Türk boyları göçerken; Karamanoğulları aşireti, 1228 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’nin hükümdarı Alaattin Keykubat tarafından Niğde- Konya- İçel bölgesine yerleştirilmiş, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Karamanoğulları Beyliği kurulmuş. Deve yetiştiriciliği ve kültürü zamanla gerek savaşlar, gerekse komşuluk ilişkileri sayesinde Anadolu’da özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinin yaylalarında yaşayan Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Karesioğulları gibi diğer beyliklere de yayılmıştır. Bu Beylik 1483 yılından itibaren Anadolu Türk beyliklerinin içinde en güçlüsü olan Osmanlı Devleti’ne (kuruluş 1299) katılmıştır.




Geçmişte Anadolu’da özellikle gücünden istifade etmek için deve yetiştirilmiştir. Yavuz Sultan Selim’in 1514 mısır seferine 60.000 deve ile gidildiği, 1935 yılında 120.000 olan deve sayısının 1997 yılında 2.000 olduğu söylenmektedir.



Tek hörgüçlü develer kışları ılık yazları sıcak bölgelerde; çift hörgüçlü develer ise kışları soğuk yazları ılık bölgelerde yetişirler. Asıl kullanım amacı eti, yünü, sütü ve özellikle gücünden istifade etmektir.




İdeal miktarda süt elde edilmesi için 2 yılda bir gebe kalması sağlanır.



Et üretimi için yetiştirilen develerin ideal kesim yaşı 2,5’dur. Bu yaşta vücudun % 2’si yağ iken 3,5 yaşında % 5, 20 yaşında % 20’dir. Kolesterol oranı sığır etinden daha düşüktür.




Devetüyü battaniye giyim eşyası yapımı için oldukça kalitelidir. Tüy rengi kızıl, siyah, beyaz ve sarı olabilir. İlkbaharda develer tüylerini döker. Bu dönemde tüyler taranarak asıl kaliteli olan ince kısa tüyler 10–15 cm uzunluktaki uzun tüylerden ayrılır. Yük taşımacılığında kullanıldığında bir deveye 500 kg yüklenebilir. 150–300 kg yükle günde 25 km, 50 kg yük ve binicisiyle 80 km yol alabilir.




Ayak yapılarının toprağa tutunmaya müsait olmaması ve kuyruğunun kısa, yüzeysel sırt kaslarının yetersiz olmasına bağlı olarak sinekleri kovamaması nedeniyle rutubetli bölgelerde yetiştirilmeye müsait değildirler. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafi şartlar ve iklim nedeniyle, genellikle deve güreşi ve turizm gibi folklorik amaçlı olarak Akdeniz ve Ege bölgelerinde yetiştirilmektedir.




Yetişkinler yaklaşık 400–500 kg olup 1000 kg’a kadar çıkabilirler. 20 yaşına kadar güreşebilen develerin ortalama ömrü 35 yıldır. Görünüm olarak sırtlarında yer alan hörgüçleri en belirgin özelliği olup yaklaşık 50–150 kg yağdan ibarettir. Bu depo sayesinde yaklaşık 3 hafta yemeden durabilirler. Ayak tabanlarında yer alan yağ yastıkları ve iki parmağı arasındaki deri kıvrımları sayesinde kumda batmadan süratle yol alabilirler. Gözünü kumdan daha iyi korumak için çift sıra kirpikleri vardır. Vücut ısısını gündüz 40–41 °C, gece 33-34 °C olarak ayarlayabilirler. Bu sayede buharlaşma yoluyla kaybedecekleri günde yaklaşık olarak 5 lt sıvıyı kaybetmemiş olurlar. Diğer canlılar vücut ağırlığının % 15’ini kaybettiğinde etkilenirken develer bunu % 25’e kadar tolere edebilirler.




Psikolojik özellikler çok ilginçtir. Sadık ve sabırlı olmalarının yanında kin tutan ve inatçı hayvanlardır. Kendilerine yapılan kötülüğün intikamını uzun süre sonra bile almaya çalışacak kadar kin tutan bu hayvanlar sırtına yük vuracak olan sahibine yardımcı olmak için çökecek kadar uysaldırlar.




Erkek develerde cinsel dürtüler (kızgınlık) oldukça belirgindir. Ağızlarını kenarlarında tükürük salgılayan keseler belirginleşir ve beyaz köpükler şeklinde tükürük salgılanır. Bir sürü içinde erkeklerin dişiye oranı 1/7–50 olup güçlü olan erkek diğerlerinin cinsel dürtüleri kaybolana kadar kavga ederler. Kızgınlık dönemi kasım mart ayları arasındaki kış aylarıdır. Bu dönemde erkeklerde iştah azalır, dişiler sakinleşir. Çiftleşme sırasında dişi kuyruğunu kaldırarak çöker. Gebe kalan dişi deve ikinci çiftleşmeye izin vermez. Develerin değişik ırkları çiftleştirilerek farklı isimler alan melezler elde edilir. İsimler yörelere göre de değişiklik gösterebilir.




Anadolu’da güreş için Suriye kökenli tek hörgüçlü dişi deve (Hecin-Aneze) ile çift hörgüçlü erkek deve’nin (Buhur) çiftleşmesinden doğan erkek develer yetiştirilir. Erkek develer ilk 4 yaşta Dorum, 4–6 yaş arası Daylak, erişkinliğe ulaştığı 6 yaşından sonra Tülü adını alırlar. Bu çiftleşmeden doğan dişi deveye ise Maya denir. Yavruların gözleri 15 gün kapalıdır. Bu sürede ahırlarda bakılır. 6 ayda sütten kesilirler. Develerin bakımlarını üstlenen yardımcılara Savran denilir.




DEVE GÜREŞLERİ




Bilindiği kadarıyla deve güreşleri dünyada sadece Türkiye’de yapılmaktadır. Günümüzde yaklaşık 500–600 güreş devesi bulunmaktadır.




Ege, Akdeniz ve Marmara bölgelerinin Yörükleri kış aylarında daha ılıman olan yerleri seçerek yaylalara, yaz aylarında ise ovalara göçerek yaşamlarını sürdürürler. Geçmişten bu yana bu göçler sırasında diğer özelliklerinden ziyade develerin taşıma güçlerinden istifade etmek için deve yetiştirirler. Ayrıca yine geçmişte ticari taşımacılığın en temel gücü develer ve kervanlar olmuştur. Ancak günümüz teknolojisinde modern ulaşım araçlarının yaygınlaşması ile deve yetiştiriciliği giderek azalmaktadır.




Develer üreme içgüdüsü ile cinsel dürtülerinin arttığı kış aylarında, üstünlüğünü diğer erkek develere kabul ettirmek ve sürüdeki dişi deveye sahip olabilmek için diğer erkek develer ile kavga ederler. Bu durum zaman içinde gerek kervanların mola dönemlerinde, gerekse Yörüklerin yerleşim yerlerinde eğlenceli zaman geçirmek için yaptıkları deve güreşleri ve sonraları yılda birkaç kez tekrarlanan eğlenceler şeklini almıştır. Deve güreşlerinin düzenli bir eğlence olarak organize ediliş tarihleri tam olarak bilinmemekle beraber; bir devenin galip gelmesi sahibi için de gurur kaynağı olmuştur.




1900’lü yıllardan itibaren göçebe ve kervan sahibi olmayan varlıklı kişiler de deve sahibi olarak, tarımsal çalışma döneminin en durgun olduğu kış aylarını deve güreşleri ile eğlenceli hale getirmeye başlamışlar. Güreşi organize eden kişi, katılan develer ve sahiplerinin masraflarını da karşılarmış. Hatta son yıllarda çağın tüketim teknolojisinin gerektirdiği reklâm amacıyla da deve sahibi olup güreş yaptıran kişiler vardır. İlerleyen yıllarda düzenlenen deve güreşleri daha organize hale gelip kasım-mart ayları arasında her hafta sonu 2–3 ayrı yerde yapılacak şekilde bir takvim haline getirilerek geleneksel hale getirilmiştir.




Güreşi organize eden tertip heyetleri en fazla izleyicinin kendi organizasyonlarına gelmesi için, en iyi güreşen develerin kendi güreşlerine katılmalarını isterler. Bunun için güreş mevsimi başlamadan önce deve sahipleri ziyaret edilerek davet edilirler. Katılması için söz alınırsa deve sahibi, güreşe katılacağına ve katılmadığı takdirde güreş sahibine tazminat ödeyeceğine dair bir senet imzalar. Güreşlerden sonra davet edilen her devenin nakli için ve ayrıca güreşen her deveye pehlivanlık yeteneğine göre 500–1.500 YTL para ödenir.




Güreşlerden bir gün önce develer ve sahipleri güreş yapılacak beldeye gelirler ve konaklayacakları yerlere yerleşirler. Kendilerine has havut, giyim (boncuk ve deniz kabukluları ile süslü, devenin adının yazılı olduğu bel örtüsü), atma yular, peş (üzerinde maşallah vs. yazılar olan süsler), boyun boncuğu, muska, çul, zil, karın altı keçesi gibi aksesuarlarla süslenen develer, Köroğlu ezgileri çalan davul-zurna eşliğinde sokaklarda gezdirilir. Müziğe, havuta asılı havan denilen çan ve havutun arkası ile ön ayak arasına bağlanan zillerin sesleri eşlik eder. Bu yöre halkı için de bir şenlik havası oluşturur.




Deve sahiplerinin en önemli aksesuarları ise zenginliği ifade eden sekiz köşeli şapkaları, omuzlarına attıkları ya da başlarına bağladıkları poşuları, özel dikilen külot pantolonları ve körüklü efe çizmeleridir.




Akşam ise bütün deve sahipleri ve savranların katıldığı halı ya da kına gecesi adı verilen içkili eğlence tertip edilir. Bu eğlence sırasında beldenin herhangi bir ihtiyacını ve organizasyonun masraflarını karşılamak üzere ve açık artırma ile bir halı satılır. İsteyen ekonomik gücü ölçüsünde bir miktar parayı tertip komitesine verir, bu sırada cazgır katılan kişi ve devesinin namına göre ve tabi verdiği paranın miktarına göre manilerle överek verilen miktarı duyurur. İsteyen kişi ayrıca cazgıra bahşiş vererek övgüyü arttırabilir.


Halı en fazla ödemeyi yapan kişiye verilir, bu kişi güreşin ağasıdır. Halı yine belde ihtiyacı için kullanılmak üzere yeni ağa tarafından tertip komitesine geri verilir. Eğlencenin bu yönü bölge insanlarının sosyal dayanışmaları için katılımcıların ekonomik durumlarına göre katkı yaptığı bir yardımdır. Eğlence yöresel sanatçılar ve dansözler geceye renk katarlar. Davul-zurna’nın çaldığı Köroğlu ezgileri eşliğinde zeybek oynanır. Oyunların en önemlisi develerin güreşirken yaptığı figürlerin işlendiği sepetçioğlu zeybeğidir. Eğlence sırasında kulisler yapılarak seneye yapılacak güreşler için davet yapılırken, ertesi gün yağmur yağmasın ve güreşler iptal edilmesin diye dua edilir.




Bir gün önce 5 hakem, 2 ağız bağcısı, 2 ağız bağı kontrolcüsü, 10 urgancı belirlenir. Sahada iki hakem vardır; biri başhakem diğeri de onun yardımcısı olan saha amiridir. Diğer hakemler masa hakemi olarak görev yaparlar. Masa hakemleri geçmişte güreşe katılan her yaylanın birer temsilcisinden oluşurmuş. Hakemler develeri güreş yeteneklerine göre eşleştirirler. Buna develeri çatmak denir. Develer pehlivanlık yeteneklerine göre ayak, orta, başaltı, baş sınıflarına ayrılarak güreştirilirler.




Güreş sabahı develer havut takılarak cazgırın deveyi ve sahibini tanıtan manileri eşliğinde güreş sahasına girerler. Havut devenin rakibini itmek için güç aldığı bir tür semerdir. Havutun arkasına devenin ismi ve maşallah yazılı süslü bir bez asılır. Develer saha kenarında dolaştırılarak seyircilere tanıtılır.


Hatta bu sırada develer ayaklarını gererek başları yukarıda kıspet döverek kendini diğer develere ve seyircilere gösterir. Kıspet dövme; ergenleşen ve kızgınlaşan devenin arka ayaklarını 45° açıp, boyun ve gövdeyi ön ayakları üzerinde dikleştirmesi ve bu sırada erkeklik organını gerginleştirerek çiftleşme isteğini göstermesidir (siğğin). Bu esnada kuyruk darbeleri ile testislerinin zarar görmemesi için kuyruğunun ucu bir ip ile havutun arka kenarına bağlanır.




Saha, etrafında seyircilerin rahatça yerleşerek güreşleri izleyebileceği düzlük bir alandır. Bazı seyirciler römorklar ve kamyonlarla sahanın etrafına dizilerek yapay bir tribün oluştururlar. Aileleri ile birlikte bu römorkun üzerinde yemeklerini yer ve güreşi izlerler. Bu durum, hayatı ev ve bağ-bahçe işi arasında geçen kadınlar ve çocuklar için güzel bir eğlence, insan içine çıkma fırsatıdır. Oluşan bu seyirci kalabalığı seyyar satıcılar için iyi bir alışveriş fırsatıdır.




Güreş esnasında develerin birbirlerine zarar vereceği düşünülebilir. Gerçekte durum böyle değildir. Çünkü güreşten önce develerin ağzı bağlanarak çenelerinin açılması ve diğerini ısırarak zarar vermesi baştan engellenir. Ağız bağlama alışkanlığının 657 yılında vefat eden ve sağlığında deve çobanlığı yapan Veysel Karani zamanında başladığı söylenmektedir. Buna göre kızgınlık dönemlerinde sürü içinde birbiri ile kavga eden develerin ağızları birbirlerine zarar vermemesi için Veysel Karani tarafından hurma ağacından alınan lif ile bağlanması ile başladığı söylenmektedir. Ayrıca güreş sırasında develerinin zorda kaldığını gören sahibi güreşin bitirilmesini isteyebilir. Çünkü bir devenin fiyatı pehlivanlık yeteneğine göre 10.000–50.000 YTL arasında değişen minik bir servete eşdeğerdir ve kimse devesinin zarar görmesini istemez.




Güreşe önce havutsuz daylaklar ile başlanır. Böylece henüz acemi olan genç develer güreşler alıştırılmış olur. Develerin ağızları burunlarının 4 parmak gerisinden bağlanarak rakiplerini ısırmaları engellenir. Ancak rakiplerini yenmek için başka teknikler geliştirirler. İnsanların baskın olarak sağ ya da sol ellerini kullanmaları gibi develer de sağ ya da sol taraflarını kullanırlar. Develer geliştirdikleri bu güreş yeteneklerine göre sağcı-solcu-iki yönlü-yönsüz, bağcı, çengelci, tekçi, makasçı gibi unvanlar alırlar.




Rakibinin ayağını ısırmak için uzanmak “tekçi” diye adlandırılır. Develer başları aynı istikamette iken birinin ağzını diğerinin ayaklarına uzatmasıdır. Bu hareketi sağdan yapıyor ise “sağ tekçi”, soldan yapıyor ise “sol tekçi” denir. Rakip deve bunu karşılamak için ön dizlerinin üzerine çöker ya da korkarak büzülür, bu sırada tek yapan deve aniden başını yukarı kaldırıp boynuyla rakibin boynuna bastırır. Bu duruma “tekten çırpma” denir. Çırpma sırasında rakibin boynu çırpan deve tarafından aşağıya bastırılırken, çırpan devenin ön ayakları havadadır. Amaç rakibi tökezletip bağ yapmaktır. Bağ yapılamayan çırpmalara “boş-düz çırpma” denir.




İki ön bacak arasına rakibinin boynunu sıkıştırmaya “bağlamak-kapan” denir. Rakip devenin de cevap olarak bağ yapmasına (iki deve birden bağ yapmasına) “çatal bağ-çatal kapan” olarak denir. En beğenilen güreş tekniğidir. Bağlanan deve kurtulmak için ayağını rakibin boynuna koyup hızla boynunu kaldırırken gövdesi ile rakibini iter. Rakip yıkılmamak için bağı gevşetir. Bu şekilde rakibin bağından kurtulmaya “sökme” denir. Rakip bağ yapmak isterken boyun ile rakibin ayağını kaldırmaya “kol alma” denir, üç ayağı üzerinde dengesini sağlayamayan deve devrilebilir.




Develerin yüzleri birbirine dönük olmaları “makas” olarak adlandırılır. Bu pozisyonda karşılıklı tek yapmaya “boş makas” denir. Bu pozisyonda güçlü olan deve performansı zayıf olan rakibini kaçırır. Develer makastan güreşirken birinin hafif yana çekilip arka bacaklarından destek alarak ön bacağı ile diğerinin boynunu koltuğunun altına almasına “kol bağı” denir. Makastan güreşirken rakibin ayağını kendi ayağı ile yakalamaya “çengel”, aynı şekilde karşı taraftaki ayağı yakalamaya “aşırtma çengel” denir. Çengel rakip devenin ayak bileğinden yapılıyorsa “somun çengel” adını alır.




Rakibe her iki taraftan seri bir şekilde sırayla tek yapmaya “savurtma” denir.



Güreşlerde bütün develer sırayla birbirleriyle güreşmezler. Develer sahaya cazgırın anonsuyla gelir. Hakem heyetinin hazırladığı eşleştirmeye göre en alt sınıftan başlayıp baş’a doğru bir defa güreşirler. Cazgır develerin yaptıkları oyunları izleyiciye maniler eşliğinde anlatır. Yaklaşık 10 dakika süren güreş sonunda, deve sahiplerinden biri pes ederse, develerden biri bağırırsa, devrilirse, havutun yan taraflarında bulunan hatap denilen ahşap parçalar yere değerse ya da sahadan kaçarsa yenik, diğeri galip sayılır.


Rakibe üstünlük sağlanamadığında, develerden birinin zarar görmesi ihtimali halinde veya biri galip geldiğinde hakemin talimatıyla urgancılar develerin ayaklarına ya da havutuna taktıkları urganlarla develeri birbirlerinden ayırırlar. Berabere kalma durumuna muşaf denilmektedir. Urgancılar iki guruba ayrılırlar ve farklı renkte kıyafetler giyerler. Başhakemin yardımcısı güreş başlamadan hangi devenin hangi gurup urgancılar tarafından çekileceğini baş urgancılara bildirir.


Develerin ayrılması özel maharet gerektirir. Yanlış yapılan bir işlem deveyi sakat bırakabilir. Örneğin sol makastan çengel yapan deve sola yatırılarak ayrılmalıdır. Sağa yatırılarak ayrılırsa diz sakatlanır. Yenişemeyen develer başhakem tarafından berabere ilan edilir.




Eski yıllarda galip gelen deve ve sahibine halı verilmesi adet halinde iken, bu güreşlerde amaç galip gelmekten çok gösteri ve eğlence olduğu için son yıllarda güreşe katılan bütün deve ve sahiplerini onurlandırmak için birer halı hediye edilmektedir.




Dr. Ömer YAĞLIDERE




Dr. Ömer Yağlıdere Hakkında



20 Eylül 1961, Giresun’da doğdu.


1984, Gülhane Askeri Tıp Fakültesi’nden mezun oldu.


1991, Kulak Burun Boğaz hastalıkları uzmanı oldu.


İzmit, Ankara, Tatvan, Bursa ve Denizli’de görev yaptı. 1994, Bursa’ya yerleşti.


Halen Konur Tıp Merkezi’nde Kulak Burun Boğaz doktorluğu yapıyor.


Mart 2000, Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği’nde Temel Fotoğraf eğitimi aldı.


BUFSAD (Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği) ve GÜFOK (Gülhane Fotoğraf Klübü) üyesi; GİFOD (Giresun Fotoğraf Sanatı Derneği) ve Brussels Miroir Fotoğraf Derneği (Belçika) onur üyesi.


Ekim 2007, 2nci Giresun Sanat Günleri “Onur Ödülü”.


Aralık 2007, FIAP tarafından AFIAP ünvanı verildi.




Dia gösterisi, Sergi, Albüm



Haziran 2000, “Hayatın İçinden” dia gösterisi.


Nisan 2001, “Dr. Ömer Yağlıdere Fotoğraf Sergisi” ve albümü.


Temmuz 2001, “Kızılcığın Öyküsü” dia gösterisi.


Ekim 2001, “Kulağınıza Küpe Olsun” dia gösterisi.


Şubat 2002, “İpekyolu” dia gösterisi.


Haziran 2002, “İpekböceğinin Öyküsü” sergisi ve albümü.


Mayıs 2003, “Gel” dia gösterisi, sergisi ve albümü.


Temmuz 2004, “El Emeği Göz Nuru” sergisi ve albümü.


Mayıs 2005, Prof. Güler Ertan tarafından yazılan “1960 sonrası Türk Fotoğrafçıları” adlı kitapta yer aldı.


Temmuz 2005, “Deve Güreşleri” dia gösterisi, sergisi ve albümü.


Aralık 2005, Antartist yayıncılık tarafından çıkarılan 40 kitaptan oluşan “Türk fotoğrafçıları Kütüphanesi” serisinde yer aldı.


Aralık 2006, “Şiirin Fotoğrafı & Fotoğrafın Şiiri” sergisi (Şair Dr. Hüsamettin Olgun ile birlikte)


Ocak 2007, Gültekin Çizgen tarafından hazırlanan “Renk Dünyamız, 101 Fotoğraf, 101 Yorum” adlı kitapta yer aldı.


Ağustos 2007, “GelCommKommViens” fotoğraf albümü ve CD




Başarıları



10 tanesi uluslararası olmak üzere 60’ın üzerinde fotoğrafı değişik başarı ödüllerine, 120 tanesi uluslararası olmak üzere 270’ün üzerinde fotoğrafı sergilenmeye değer görüldü. Ekim 2002 tarihinde AFAD’ın düzenlediği Özgen Özgenal çağrılı fotoğraf yarışmasında “ipekböceğinin öyküsü” çalışmasından 4 fotoğrafla altın madalya alması; Aralık 2003’de İFSAK 8nci saydam gösterisi yarışmasında “ipekyolu” saydam gösterisi ile başarılı bulunması; Fotogen’in düzenlediği Şinasi Barutçu Kupası çağrılı fotoğraf yarışmasında Aralık 2003’de “ipekböceğinin öyküsü” çalışmasından 6 fotoğrafla ve Aralık 2004’de “gel” çalışmasından 6 fotoğrafla başarılı bulunması; Ocak 2004’de FİAP 23. saydam bienaline (İngiltere) katılan Türk takımında 2 fotoğrafıyla yer alması ve bu takımın mansiyon alması; Mayıs 2004’de DASK’ın düzenlediği “doğada görüntü avcılığı” yarışmasında 1 mansiyon ve 5 sergileme ile en iyi performans gösteren fotoğrafçı seçilmesi; FİAP (uluslararası fotoğraf sanatı federasyonu) destekli FKVK Mavrica International salon 2004’de (Slovenya) altın madalya alması, 2005 yılında Andora’da düzenlenen 22nci FİAP renkli baskı bienaline katılan milli takımda yer alması bunların en önemlileridir.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ömer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve GüreşleriÖmer Yağlıdere : Deve Güreşleri

İbrahim Demirel : Çocuklara Merhaba



Doğdun,


Üç gün aç tuttuk


Üç gün meme vermedik sana


Adiloş bebem,


Hasta düşmeyesin diye,


Töremiz böyle diye,


Saldır şimdi memeye,


Saldır da büyü…



Bunlar,


Engerekler ve çıyanlardır,


Bunlar,


Aşımıza ekmeğimize


Göz koyanlardır,


Tanı bunları,


Tanı da büyü…



Bu,namustur


Künyemize kazılmış,


Bu da sabır,


Ağulardan süzülmüş.


Sarıl bunlara,


Sarıl da büyü.



Ahmed ARİF














Ben, gamlı, donuk kış güneşi,


Çıplak dallarda, sessiz dinleniyordum.


Köyleri, yolları, dağı taşı


Isıtıyor, avutuyordum.



Bir köy gördüm tâ uzaktan,


Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,


Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,


Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz,



Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,


Çocukları kızamuk döküyor,


Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,


Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.



Habersiz hepsi, kızamıktan ve ölümden,


Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,


Ve, düşmüş bir gül oluyorlar birden,


Bebekler ölüyor, ölümden habersiz.



Ceyhun Atıf KANSU













Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne


allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar


oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında


dünyayı çocuklara verelim


kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi


hiç değilse bir günlüğüne doysunlar


dünyayı çocuklara verelim


bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı


çocuklar dünyayı alacak elimizden


ölümsüz ağaçlar dikecekler



Nazım Hikmet RAN

























İbrahim DEMİREL Hakkında

1941’
de Malatya, Akçadağ, Körsüleymanlı köyünde doğdu. Akçadağ Öğretmen Okulu, Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri ve Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu’nu (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) bitirdi.


Sanat, bundan böyle bir yaşam biçimiydi onun için. Çeşitli kuruluşlarda grafikerlik, reklam ve tanıtım fotoğrafçılığı yaptıktan sonra 1975’te Umut Poster Yayıncılık ve Grafikerlik Stüdyosunu kurdu. 1979’da Hollanda Hükümeti tarafından ilk fotoğraf albümü olan “ Yaşam Kavgası “ yayımlandı. 1981’de “Fotoğraf” ders kitabı basıldı. 1995’de 4 adet portfolyo albümü yayımlandı. 2004’de “İbrahim DEMİREL Fotoğrafları Üzerine Bir İnceleme” kitabı yayımlandı.




1982′de Sanatyapım Plastik Sanatlar Atölye ve Galerisi’ni kurdu. Bugün Başkentin seçkin sanat merkezlerinden biri olan bu atölye ciddi, tutarlı eğitim anlayışıyla sanat eğitimi vermektedir. Mekandaki birikimini bir okul, bir müze niteliği kazandırarak geliştirip gelecek kuşaklara aktarmak Demirel’in vazgeçilmez hedefidir.



Türkiye’nin sayılı koleksiyonerlerinden biri olan İbrahim DEMİREL, en az 3000 yağlı boyadan oluşan önemli bir resim koleksiyonunun yanısıra toprakaltı ve etnografik parçalardan oluşan seçkin koleksiyonların da sahibidir.



Fotoğraf sanatçılığı, eğitimciliği, koleksiyonerliği, çeşitli resmi ve özel kuruluşlardaki danışmanlıkları ve yayımladığı kitaplarıyla kültür ve yaşamımıza yeni projeler kazandırmakla meşguldür hep.



Grafik ve fotoğraf çalışmaları ile yurtiçinde ve yurtdışında (Çin, Yugoslavya, İtalya) çok sayıda ödül alan İbrahim Demirel, eğitimciliğini Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü’ nün yanı sıra, dia gösterileri, sergiler, konferanslar, radyo ve televizyon programları, çeşitli sanat yayınları ile sürdürmektedir.



2004 yılında yaptığı fotoğraf çalışmalarıyla Truva Sanat ve Kültür Derneği’nce yılın Fotoğraf sanatçısı ödülüne layık görülen sanatçı PTFD (Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği) üyesi, AFSAD ve Gezginler Kulübünün de onur üyesidir.











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhabaİbrahim Demirel : Çocuklara Merhaba