Aylık arşivler: Nisan 2007

Şafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve Fotoğrafçı

Zonguldak hem şehir olarak, -altı ayrı üstü ayri- , fotoğrafik açıdan mükemmel bir mekan hem de insanları fotoğrafa son derece ilgili ve duyarlı… Kıskanıp imrenecek derecede hoş bir grup insan , fotoğraf ortak paydası altında toplanmış; geziyor, çekiyor, fotoğraf üzerine konuşuyor, sergiler açıyor, başka illerdeki sergileri izliyor ve devam… Onları tanımaktan, bu güzellikleri zaman zaman birlikte yapıp paylaşmaktan ve dostum olmalarından sonsuz mutlu, aynı şehirde olmamaktan da zaman zaman mutsuzluk duyduğumu ve hatta içten içe kıskandığımı da itiraf etmeliyim… İşte onlardan bir tanesi, Sevgili Şafak Tortu… Herkesin ağabeyi, saygı ile davrandığı dostu, arkadaşı ve bunu her zamanki alçakgönül ve nezaketi ile hak etmiş güzel bir “insan“, gerçek bir “sanatçı“…İşte kendi kaleminden kendisi … …



1952 Zonguldak doğumluyum… Makina mühendisiyim… Kendi işyerimde çalışmaktayım… 1972 yılında GIRGIR dergisinde çizgi hayatıma başladım… 1977 Yılı Nasrettin Hoca Karikatür Yarışması’nda ilk ödülümü aldım… 1978 yılında İSO’ nın , “Sanayi ve İnsan“ konulu fotoğraf yarışmasında üçüncü oldum… İlki 1988 yılında başlayan Zonguldak` taki ” Karikarmakatür ” sergilerinin tamamına yakın kısmına katıldım…Yurtiçi ve yurtdışı yarışmalara iştirak ederek çalışmalarımın sergilenmesi ve albümlere geçmesini sağladım… 2000 yılında Rolyef-Heykel tasarım ve yapım çalışmalarına başladım… Bu çalışmalarımla, Ankara, İzmir, İstanbul, Zonguldak ve çevresinde düzenlenen festivallere katıldım… Yöresel ağırlıklı çalışmalarım, Turizm ve Kültür müdürlükleri tarafından ayrıca sergilendi… “Zonguldak Sanat Gurubu” adına yapılan organizasyonda kişisel Desen Sergisi açtım… 2004 Yılında Kömür Kongresi nedeni ile soyut fotograf çalışmalarımı sergiledim. Son yıllarda fotograf yarışmalarında alınmış ödüllerim var.. Çalışmalarıma etkinlikler çerçevesinde devam etmeyi düşünüyorum… Sanata yönelmemdeki etkenler çoğul; belleğimdeki ilk anı ” kırgınlık ” üzerine kurulu ve orta okulda başlıyor..



Güzel çizdiğime inandığım bir çalışmama bakmadan, yanımdaki arkadaşımın resmine övgü veren resim hocama kırılarak “Resim sanatı” adlı kitabı aldım… Uzun süre el ve ayak resimleri çizdim…Tekil şekillerden kompozisyonlar üretmeye çalıştım… Sanatsal uğraşılarımdan herhangi biri için kurs yada seminerlere katılmadım… Ancak sanatın herhangi bir dalının diğerine kapı açtığına ve edebiyatın bu grupların tamamını beslediğine inanıyorum… Sanat uğraşıma 20 yaşında karikatürle başladım… Mesaj vermek, soru sordurmak, kendimi tanımak, beğenilmek ve toplumdaki yerimi öğrenmek için çizdim… Michelangelo’ nun resim ve heykel çalışmalarını çok severim… Örnek alınması hayal bile edilemeyecek bir sanatcı olduğuna inanıyorum… Karikatürde, Sempe’nin alabildiğine yalın figürlerindeki kuvvetli estetiği hep beğenmişimdir… Ressamlardan Dante Gabriel Rosetti, Van Gogh ve Chagall’ dan etkilendim… Sanat, hayata ahlaklı ve sağlam bakmanın tek penceresidir diye düşünüyorum….

www.safaktortu.com




Sunum Yazısı : Faika Berat PEHLİVAN

Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

Şafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve FotoğrafçıŞafak Tortu : Karikatürist, Heykeltraş ve Fotoğrafçı

Bizimköy : En Başarılı AB Projesi


HAYATA DOKUNMAK



Yalnız bizim dilimizde değil diğer birçok dilde de engelli ve engellilik anlamına gelen birden fazla sözcük bulunmaktadır. Örneğin Türkçe’de genel düzeyde engelli, özürlü, sakat sözcükleri aslında aralarında anlam farkları olduğu halde aynı anlama gelmek üzere kullanılmaktadır. Adlandırmadaki bu farklar, zaman zaman öyle çok tartışmaya neden olmaktadır ki, bu tartışmalar, gerçek sorunların önüne bile geçebilmektedir. Engellinin kim, engelliliğin de ne olduğu açık bir biçimde ortaya konmayınca, engellilere yönelik geliştirilecek politikaların, yasaların ve hizmetlerin kapsamı da belirsizleşmektedir. Bu belirsizlik de uygulamada pek çok sorunun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Adlandırmadaki karmaşa ve tanım güçlüğü engellinin kendisini anlatmasını ve diğerlerinin de onları kolayca anlamasını zorlaştırmaktadır.




Engelliliğin her zaman her yerde geçerli ölçülerle tanımını yapmak bir hayli güçtür. Bu yüzden olsa gerek literatürde çok değişik tanımları vardır. Birleşmiş Milletler Sakat Hakları Bildirgesi’nde “Kişisel ya da sosyal yaşantısında kendi kendisine yapması gereken işleri (bedensel ya da sonradan olma) herhangi bir noksanlık sonucu yapamayanlar” sakat olarak tanımlanmaktadır. Engelli sözcüğü genelde hareket yeteneği sınırlanmış bireyi çağrıştırmaktadır. Hareket yeteneğini sınırlayan nedenler ise doğuştan getirilen, doğum sırasında karşılaşılan ya da sonradan yaşanan bir hastalık veya kaza sonucu ortaya çıkan bir işlev bozukluğundan kaynaklanıyor olabilir. Hareket yeteneğinin kısıtlı olması, başlı başına bir engellilik midir? Eğer öyle ise hepimizin yapamadığı, beceremediği bir iş ya da eylem yok mudur yaşamımızda? Engellilik günlük yaşama katılmayı engelleyen, fiziksel işlevlerdeki bir sınırlılık hali olarak değerlendirilmelidir. Gerçekte önemli olan, bazı işlevlerin yerine getirilmesinde karşı karşıya kalınan bir fiziksel sınırlılığın olması değil ; bunları “kompanse” edecek destek sistemlerinden yoksun kalmaktır.




Dünyada engelli nüfusu 500 milyonu aşarken, Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın yaptırdığı araştırmaya göre Türkiye’deki nüfusun yüzde 12.29′unu engelliler oluşturmaktadır.Erkeklerde özürlülük oranı 11.10, kadınlarda ise yüzde 13.45’dir. Türkiye engelli nüfus oranı içinde birden fazla engeli bulunanların oranı ise yüzde 11.4’dir. Engelli gruplarına göre; Türkiye’deki engellilerin dağılımına bakıldığında yüzde 12.29′luk oranının içinde, yüzde 1.25′i ortopedik, binde 60′ı görme binde 37′si işitme, binde 48′i zihinsel ve yüzde 9.70 oranında diğer engelliler bulunmaktadır.




Özürlülerin hayat mücadelesi diğer sosyal gruplara nazaran her asırda güç olmuştur. Bireyin fiziksel işlevlerindeki bozukluk ve bunların hareket yeteneğinde yarattığı eksiklik ve güçlük, onu toplumun diğer bireylerinden farklı kılar. Bu farklılık engellilerin yaşadığı ayrımcılığın da asıl nedenidir. Bilindiği gibi her türlü ayrımcılığın temelinde farklı olmak, yani “alışılmamış özelliklere” sahip olmak vardır. Fiziksel işlevlerdeki bozukluklar ve bunların hareket yeteneği üzerinde yarattığı sınırlamalar bireyi toplumdan uzaklaştırır. Toplumsal destek sistemlerinin yetersizliği, toplumun dışlayıcı tutum ve davranışları da engelli bireyin topluma eşit bireyler olarak katılmasını önler. Özürlülüklerine rağmen engelleri aşabilen ve hayatta kendi kendine yeterli olabilen özürlüler, toplum tarafından her zaman takdir görmüş ve görmektedirler. Dolayısıyla toplumsal boyutuyla özürlülük, çoğu zaman bizzat özürlülerin, özürlülüklerini algılayış biçimine ve davranışlarına göre şekillenen sosyal bir olgudur. Toplumsal beklentilerin üstünde başarılara imza atabilen özürlüler, belki de bundan dolayı halkın teveccühünü kazanmakta ve “kahraman” veya “meşhur” olarak ilan edilmektedir.




Bir toplumda engellilerin varlığı onların toplumla bütünleşme gereksinimini ve sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bu ise oldukça zor ve karmaşık bir süreçtir. Engellilerin toplumla bütünleşmesinin önündeki en önemli engel ise istihdam sorunudur. Çalışmanın gerek bireysel gerekse toplumsal refahın sağlanmasındaki önemi tartışmasız benimsenmektedir. Çalışmayı özendirmenin hem bireysel hem de toplumsal açıdan sayısız yararı olduğu söylenebilir. Öte yandan çağdaş anlayışın bir gereği olarak “çalışmak ve işsizlikten korunmak” bir insan hakkı olarak da değerlendirilmektedir.




İşsizlik ve çalışma yaşamından kaynaklanan sorunlar, engellileri kuşatan sorunlar arasında, adeta diğer sorunların da temeli konumunda olan, bir diğer söyleyişle doğrudan doğruya diğer sorunları doğuran ya da bu sorunların daha şiddetle yaşanmasına neden olacak etkilerde bulunan bir özelliğe sahiptir.




Her insanın yapabileceği bir iş vardır ve engelliler de fiziksel ve ruhsal işlevlerinde bir bozulma ya da eksiklik olsa bile, onların bu niteliklerini dikkate alan uygun bir eğitim ve rehabilitasyondan geçirildikleri zaman çalışabilirler, üretime katılabilirler. Çalışmanın, kültürün önemli bir parçası sayıldığı toplumlarda, herkes gibi engelliler de çalışmaya/üretmeye isteklidirler. İşte Kocaeli’de onların bu isteklerini yerine getirebilecekleri “Bizimköy Engelliler Üretim Merkezi Vakfı “ adı altında bir proje gerçekleştirildi





BİZİMKÖY ENGELLİLER ÜRETİM MERKEZİ – EN BAŞARILI AB PROJESİ



Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Yılmaz KANBAK’ ın proje mimarlığını yaptığı Bizimköy Projesi hayata geçti.




2000-2003 yılları arasında fikir olarak ortaya çıkarılan Bizimköy Projesi’nin inşaatı 2004 yılında Avrupa Birliği’nden ekonomik yardım alınmasıyla başlıyor. Binaların tamamlanmasının ardından İşkur’dan makine , ekipman , eğitim yardımı da geliyor. Şu anda sadece işletme sermayesine ihtiyaç duyan Bizimköy , Türkiye’nin gurur duyacağı bir sosyal proje olarak kullanıma hazır. Bizimköy Vakfı’nın kurucuları arasında ise KSO , Türk Anneler Derneği , Milletlerarası Lions Kulübü yer alıyor.




Tekstil


Mantar


Sera


Tavşan


Mozaik


Fason ünitesi


Gıda işleme ünitesi


Açık arazi meyvelik


Arıcılık



Olmak üzere 9 ayrı ürün gamı var.


Şu anda 87’si engelli olmak üzere 95 kişi çalışıyor. Sayının etap etap artması planlanıyor.




Bizimköy projesinin amacı ; engellilerin üretim sürecine katılmalarını sağlayarak kendi ekonomik ihtiyaçlarını karşılar duruma gelmelerini ve aynı zamanda ekonomiye de katkıda bulunmalarını sağlamak ve iş dünyası ile işbirliği içinde engellilerin sosyal yaşamın üretim sürecinin içinde bulunmalarına yardımcı olmak.



Proje, İzmit Akmeşe yolu üzerinde , Karaabdülbaki Köyü sınırları içerisinde , Türk Anneler Derneği ve Milletlerarası Lions Kulübü’ne ait 72 dönümlük arazi üzerine kurulmuş.




Yılmaz KANBAK


Bizimköy Engelliler Üretim Merkezi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı KSO (Kocaeli Sanayi Odası) Yönetim Kurulu Başkanı’ nın ağzından Bizimköy Projesi:




Günümüzde toplumun bir çok kesimi artık daha bilinçli ve duyarlı . Özellikle engelli vatandaşlarımıza yönelik yoğun birtakım çalışmalar yürütülmekte , bu çalışmalarda amaç engellinin rehabilitasyonudur. Bizim ise Bizimköy Engelliler Üretim Merkezi projemizdeki öncelikli amacımız bu engellilerimizi topluma kazandırırken tüketici kimliklerinden sıyrılmalarını sağlayarak ekonomiye yeniden kazandırmaktır. Ayrıca bu projede bizim için önemli bir diğer konu da vatan için gözünü kırpmadan canını veren şehitlerimizin dul ve yetimleri ile gazilerimize de iş imkanı yaratmaktır.




Bu proje hepimiz için çok farklı anlamlar içeriyor. Herbirimizin potansiyel birer engelli olduğu gerçeğini aklımızdan çıkartmadan hedefe ulaşmak için azimle çalışarak projemizi AB’nin en başarılı 5 projesinden biri haline getirdik ve AB her yıl kuruluş , işleyiş ve topluma katkı açısından değerlendirdiği projelerden en başarılı 5 projeyi seçiyor. Bizimköy bu 5 proje arasında başarıyla yerini aldı. Bugün ortaya çıkmış olan eser ile gurur duyuyoruz.




Daha yolun çok başındayız , asıl işimizin bundan sonra başlayacağının farkında olarak şunu söylemek isterim ki ; biz inandık ve başardık. Umarım sanayi kuruluşlarının yoğun olarak bulunduğu diğer illerimizde de Bizimköy Projesi örnek alınır. Her şey topluma daha yararlı , üretken ve kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler yetiştirebilmek için…






BİR RÜYANIN GERÇEĞE DÖNÜŞÜ



Savaş yıllarında İstanbul’a sığınan Beatrice Bruningen’in hayalleri gerçek oldu. Zihinsel engelli kızını da 16 yaşında kaybettikten sonra hayatını engellilere adadı.



Aslında Beatrice Bruningen’in hayat hikayesi tam bir roman. Hikayesi 1917 yılında Avustralya’da başladı. 1948 yılında Türkiye’ye geldi , Ümraniye’de ufak bir barınakta yaşamaya başladı. Miss Beatrice’in hayvan sevgisi ona hayvan barınakları kurdurdu. Sonunda bu sevgi koca bir haraya dönüştü.




Hayattaki tek varlığı olan zihinsel engelli kızını kaybettikten sonra yaşamını engellilere adadı.Bruningen harasının hemen yanına zihinsel engelliler çocuklar rehabilitasyon merkezi kurdu. Zamanının büyük bir kısmını bu merkezde özürlü çocukların eğitimiyle ilgilenerek geçirdi. Merkezde kızıyla aynı kaderi paylaşan çocuklarla vakit geçirdi. Beatrice’in ölümünden sonra da engellilere olan destek devam etti. Hayatını adadığı harasını engellilerin hizmetinde kullanılması için Türk Anneler Derneği’ne bağışladı.




Kuruluş amacı, yerleşimi, modern yapılar ve çalışma koşulları ile harika bir tesis olmuş Bizimköy. Ama bu noktada piyasanın çarkları da hemen devreye girmekten geri kalmamış. Bizimköy çalışanları yasaların öngördüğü hatta görmediği ölçüde iyi çalışma şartlarını elde ederken (birey olmanın gerektirdiği gibi), piyasada aynı işi yapan farklı şirketlerle de rekabet kaçınılmaz olmuş. Piyasada iş yapan bir çok şirketin üzerinde bile durmadığı yasal haklar dahil çalışma koşulları, verimlilik gibi konular işin rekabet kısmında Bizimköy’ ü zorlamakta. Sigortasız eleman çalışmaması, çalışma koşullarının çalışanların fiziksel durumuna göre düzenlendiği, nezih bir ortamdan söz ediyoruz. Tabi bu koşullar ister istemez maliyetlere yansımakta. Bu noktada, yöneticiler işgücünün verimini artırdıkça rekabet şanslarının daha da artacağını bilecek ve görecek kadar deneyimliler. Çünkü Bizimköy çalışanları fiziksel durumları yüzünden şimdiye kadar bir kenarda durmak zorunda kaldıklarından, işe başladıklarında önce bir eğitimden geçiyorlar. Yıllardır çalışan ve fiziksel engeli bulunmayan birine göre de ilk başlarda verimleri düşük olabiliyor. Bütün bu sorunlar aslında aşılamaz değil. Çünkü çok profesyonel bir kadro ile yönetilmekteler. Yöneticilerin asıl takıldıkları bir konu var ki garipsememek mümkün değil. Bizimköy’ e iş vermek için gelen ya da yetiştirilen ürünlerden almak isteyen firma sahiplerinin yaklaşımları ilginç. Başka yerden alınan fiyatlar ile karşılaştırma yapılıp daha düşük fiyat için baskı oluşturulması asıl sorun. Aslında bu bir bakış sorunu tabi. Elbette ki ticaret yapılıyor, firmalar kendi menfaatlerini düşünecekler. Ancak şurada iki satırda bile anlatmamızın zor olmadığı koşulların değerlendirilip, topluma yararlı bir şey de yapmak ama aynı zamanda da ticareti de yapmanın mümkün olabileceğini insanların görememesi asıl sorun. Yani bir duyarlılık sorunu.




Bu olumsuzluklar yıldırmamış yöneticileri, çalışanları. Gelişmeye, ürünlerini çeşitlendirmeye devam ediyorlar. Yatırımlarını düşünerek yapıyorlar. Spesifik ürünler ile gelişip rekabete daha rahat ayak uydurmak için çalışıyorlar.



Bizi en çok etkileyen şeylerden biri, engelli olmanın kader olmadığının, birey olarak haklarının olduğunun ve üretebileceklerinin çok başarılı bir yansıması olması Bizimköy’ ün.



Olur da yolunuz düşerse, el emeği bir kahvaltı edebileceğiniz, eviniz ya da fabrikanız için salça alabileceğiniz, olumsuzlukların hüzünlü bir ağlaklıkla değil, üreterek ve dimdik durarak topluma yararlı olmak konusunda fikir edinebilirsiniz Bizimköy’ de.





http://www.bizimkoy.org.tr/



Adres: İzmit Akmeşe Yolu 10. Km.


Karaabdülbaki Köyü / KOCAELİ



Tel: 0262 315 80 21 / 0262 315 80 00


Faks: 0262 321 90 70


Email: info@bizimkoy.org.tr

Yazı ve Fotoğraflar : Ali Emre ÇETİNER, Ayşegül KANBAK, Berna AKCAN

Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahiplerine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir. Bizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB ProjesiBizimköy : En Başarılı AB Projesi

Birgül Erken : Heraklia

Latmos’ta Herkül’e Adanmış Bir Kent: Heraklia





Yüzyıllardır anlatılan efsaneleri ve o muhteşem doğasıyla insanları kendine bağlayan Latmos’a yolculuğumuz. Yeryüzünün ayrıcalıklı coğrafyalarından bir tanesi de Ege bence. Doğanın cömertliği ve tarihi dokunun zenginliği çekici kılıyor burayı. Belki bu yüzden dönüp dolaşıp Ege’ye geri geliyorum. Bafa Gölü kıyısındaki antik liman kenti olan Herakleia ile buluşmak üzere yol alıyoruz. Liman kenti diyoruz; çünkü Söke Ovası 200 yıl kadar önce denizmiş. Büyük Menderes Irmağı’nın getirdiği alüvyonlar körfezi doldurmuş ve ova haline getirmiş.


Bafa Gölü de denizden bir parça olarak arada kalmış. Bafa’ya sabaha karşı sekiz sularında varıyoruz. Beş Parmak Dağları ardından doğmak üzere olan günün kızıllığını suların aynasından seyrediyoruz. Gölün kıyısında sevimli bir köy olan Kapıkırı Köyü’ne girdiğimizde güneş ortalığı aydınlatıyor. Antik Kent Herakleia ile Kapıkırı Köyü iç içe kurulmuş. Antik Agora’nın en uç kısmında yer alan pansiyonumuzu kolayca buluyoruz. Orhan Serçin ve ailesinin işlettiği nezih bir yer Agora Pansiyon. Sıcak bir karşılama ve Özgün Hanım’ın hazırladığı enfes kahvaltının ardından acele bir şekilde günün programını oluşturuyoruz. Çünkü keşfedilmeyi bekleyen çok şey var.


Beşparmak Dağları’nın eteklerindeki bu göl ve çevresindeki dağlar, ormanlar; tarihiyle, kültürel mirasıyla bizlere sunulmuş bir armağan. Ayrıca olağanüstü bir doğa içinde yüzlerce çeşit kuşlarıyla dünyanın sayılı kuş izleme merkezi Bafa.


Yöreyi çekici kılan bir başka yönü ise söylence yüklü tarihi. Antik Milas kentinin ardülkesinde, Bafa Gölü kıyısında yükselen Beşparmak Dağları’nın(Latmos), Anadolu’nun kutsal dağlarından biri olduğu söyleniyor. Garip taşlar ülkesi diye de anılan bu dağ, Anadolu’nun Hava Tanrısı ile yerel bir dağ tanrısının tapınım yeri olarak geçiyor. Bu tanrıların yerini daha sonra Greklerin Hava Tanrısı Zeus ile Ay Tanrıçası Selene’nin sevgilisi Endymion alıyor. Bafa Gölü’nün doğu kıyısında yer alan Herakleia antik kenti Tanrı Herakles’e (Herkül) adanmış olduğu söyleniyor.




Coğrafyacı Strabon tarafından hiç önemli sayılmasa da, günümüzde çağdaş arkeolog ve tarihçilerin çalışmaları sonucu elde edilen bilgiler, kentin görkemli geçmişi hakkında doyurucu bilgiler sunuyor. En çok da Almanların rağbet edip ilgiyle incelediği bu topraklardaki kaya resimlerini keşfeden de bir Alman olmuş. 1971 yılından bu yana bölgede çalışan Alman arkeolog Anneliese Peschlow’un Latmos Kaya Resimleri ile yolu 1994’te ziyaret ettiği bir köyde kesişmiş. İnsanlığın gelişim tarihi açısından çok önemli olduğunu söyleyen uzmanlar bu resimlerin Anadolu’nun ilk aile tablosunu sembolik bir dille anlatıldığını ifade ediyorlar. Ayrıca resimlerde Avrupa’da bulunanlardan farklı olarak savaş figürlerinin bulunmadığı vurgulanıyor. Batı Anadolu’da benzerleri bulunmayan bu resimler, tarih öncesi resim sanatına olduğu kadar dönemin kadın-erkek ilişkilerine dair de bilgileri günümüze ulaştırıyor. Paleotik zamandan Neolitik zamana geçişi simgeleyen kaya resimlerinden 170 tane bulunmuş. Son yirmi yılı aşan çalışmaları kazılar sonucu değil, toprak üstü kalıntıların gözlenmesine dayandığı bilgisi, Heraklia ve Latmos’un gizlerini henüz derinlemesine çözülmediğini düşündürüyor.




Bilene gizlerini açan Bafa Gölü ve çevresi, doğal zenginlikleri yanında; mercek altına aldığınızda görülebilecek tarihi bir dokuya sahip. Pansiyon sahibinin büyük oğlu Mithat rehberimiz. Beşparmak Dağları’nda yürürken bizi çepeçevre saran kayaların ruhu olduğuna inanıyorum. Hayal gücümüzü zorlayan kaya şekilleri yol boyunca şaşırtıyor insanı. Bu arada bölgede granite benzer taşlar da dikkate değer. Sonradan öğreniyorum ki Bafa Gölü’nün güney kıyısındaki Miletos; batı kıyısında Heraklia Antik Kentine ait mermer ocakları varmış. Beşparmak Dağları’nda yüzlerce mağara olduğu söyleniyor; ancak kayalarla işbirliği yapıp insanoğlundan saklanmış gibiler. Herakleia antik kentinin güney doğusunda Latmos dağları üzerinde iki kilise, bir şapel, keşiş hücreleri ve sarnıçtan oluşmuş Kellibaro Manastırı (Yediler Manastırı) bulunmaktadır. Yediler Manastırı’na Kapıkırı’na komşu olan Gölyaka Köyü’nden ulaşılıyor.


Gölyaka insanları konuksever, sevecen ve açık yürekli. Mehmet AKGÜN’ün kahvesi’nde duraklıyoruz. Gölyaka’nın muhtarı Ahmet Kırcı köyündeki evlerin tavan süslerinden bahsediyor. Köy damlarında incir kurutan, Kasım ayında zeytin işlerine koşan, hayvancılık ve tarım ağırlıklı çalışan Gölyakalılar nazlanmadan poz veriyor. Pamuk toplayanlar da fotoğrafa değer görülüyor; ama programımıza aldığımız Latmos bizi çağırıyor kalamıyoruz, aklımız kalıyor.




Bu arada Antik Kayra yolunu sonbahar laleleri süslemiş konuklarını bekliyor. Kayalık parkurda yapılan bir saatlik yürüyüş sırasında katlanılan zahmete değecek güzellikte tarih ve doğa hayranlığımız artıyor. Uzun yürüyüşler sonrasında, hiç beklenmeyen güzellikleri önünüze seriliyor. Yol boyunca köydeki taş işçiliği de gözümüzden kaçmıyor. Yediler Manastırından hemen önce ilk durağımız Kaya Manastırı. Manastır ilginç bir şemsiye şeklindeki bir kayanın içerisine oyularak yapılmış. Yapının hemen arkasındaki bir kovukta 12–13. yüzyıldan kalma bir İsa ve on iki havarisinin tasvir edildiği fresk görülmeye değer. Biraz daha yorulmayı ve daha da zorlu bir parkuru göze alırsanız, ilkçağ mağarasındaki resimlerini görme şansınız da var ki, bu resimleri görmeden gitmemenizi özellikle tavsiye ederim. Yaptığımız yorucu yürüyüşün en büyük ödülü, bu çok gizli bir mağaradaki Neolitik döneme ait “Kaya resimleri” oluyor. Dokuz bin yıllık geçmişiyle Latmos’daki aile yaşamının ipuçlarını bizlere sunan bu resimlerde, çoğu figür T biçiminde veya anten benzeri başlara sahip Uzmanlar bunların sembolik bir dil olduğu görüşünde. Burası gerçeküstü bir yontu parkını andırıyor.. Kendimizi gizemli bir bilim-kurgu filminde hissediyoruz.




Kerdemelik, dere yatağı üzerindeki mağaranın içinde bulunan kaya resimlerindeki figürlerine ulaşıyoruz. Fotoğraflarını çekmek için reflektör yardımıyla gün ışığını mağaranın içine çeviriyor; flaşsız çekimlerimizi gerçekleştiriyoruz. Kumanyalarımızı paylaşıp soluklanırken, bir yandan hayal gücünü serbest bırakan resimlerdeki şematik betimlemeleri düşüneduralım; her şeyi unutup tarihin gizemine dalıyoruz. Akşam Ege’ye has mezeler ve sebze ağırlıklı sağlıklı yemeklerle güzel bir sofranın yanında, yörenin sanatçısı, ozanı Mehmet AKGÜN’ün sazı ve sözü ile yorgunluğumuzu atıyoruz. “Türkü dinlemeyen Türk’ü anlayamaz.” derler, doğrudur. Ezgiler bizi bize anlatıyor.




Ertesi gün kuşların, horozların ve eşeklerin seslerinin birbirine karıştığı bir güne gözlerimizi açıyoruz. Hazırladığımız gezi planına göre Heraklia harabeleri üzerinde kurulmuş olan Kapıkırı ve civarını inceleyeceğiz. Sonrasında Bafa Gölü’ne açılmak niyetindeyiz. Rehberimiz Mithat’la Helenistik bir kent Heraklia’yı kısa daha kısa bir parkurla dolaşıyoruz. Heraklia’nın antik giriş kapısından Nekrapolis(Ölüler şehri)’e kadar uzanıp güneşin batışını Latmos’un eteklerinden izliyoruz. Heraklia’nın en belirgin özelliği uzaklardan rahatlıkla görülebilen ve üzerinde yetmişten fazla kule bulunan 6.5 km uzunluğunda muazzam şehir surları. Bugün çocukların oyun alanı olmuş Agora(Pazaryeri) ise Athena Tapınağı’nın doğusunda yer almış ve güney cephesi oldukça iyi durumda. Ortasına köy ilkokulu yapılmıştır.


Heraklia’nın simge yapılarından olan Athena Tapınağı, göle ve köye hâkim bir tepede bulunuyor. Şehir surlarını gezerken gördüğümüz asırlık zeytin ağaçları, Kapıkırı Köyü’ndeki yaşlı insanlar nasıl dingin ve huzur verici yaşam sürdürüyorsa, onlar da heybetli bir eda ile olgun ve ağırbaşlı görünüyor. Surlarının güney ve doğu tarafında ise binlerce kaya mezarı var. Bunlar doğal kayalara oyulmuş lahit şeklinde ve üzerleri aynı tür taştan kesilen kapaklardan oluşuyor. Bunun dışında Meclis binası, batı duvarı köy evlerinin duvarlarına bitiştirilmiştir. Oturma yerleri toprak altında kalmış olduğu görülüyor.




Tiyatro; Beşparmak Dağları’nın sırtına dayanmış güneydeki göle doğru inşa edilmiş. Harabeden geriye çok az bir bölüm kalmış. Anıtsal Çeşme diye anılan yer ise; tiyatronun kuzeybatı tarafına bitişik olarak yapılmış. Agora’nın güneyindeki at nalı şeklinde ve önünde sütunları bulunan yapının Endymion’a adanmış bir kutsal alan olduğu sanılıyor. Söylence ise şöyle: Yunan Mitolojisine göre Ay Tanrıçası Selene, Çoban Endymion‘a aşık olunca her gece gölde yıkanan çobanı daha yakından görebilmeyi ister. Bunun için Ay ışıkları gölün üzerinde daha çok parlayarak gölü aydınlatır. Tanrı Zeus ise, çobanın isteği üzerine ona ölümsüzlüğü ve sonsuz uykuyu bahşeder. Böylece Selene dilediğince onu ziyaret edebilir. Endymion‘dan 50 çocuk sahibi olur.




Üçüncü gün gökyüzünde yumuşacık, uysal bir güneşle Bafa’ya açılıyoruz. Teknemiz yol alırken sudan fırlayan, adeta uçan balıklar kaptanı çok heyecanlandırıyor. Bafa Gölü dört adaya ev sahipliği yapıyor. Kapıkırı Adası, batıda İkizce ve Menet Adaları ve güney yönünde Kahvesar Adası. Yol boyunca burçlara konup uçan balıkçıllar, dalıp çıkan karabataklar ve soylu yürüyüşleri ve narin edaları ile flamingolar bize eşlik ediyor. Kimi adacıklarda yaban keçileri var. Bir grup genç flamingo göl üzerinde süzülürken kanatlarının altındaki pembe renk ortaya çıkıyor. Bu halleriyle hoş bir görüntü oluşturuyorlar. Gölde pelikanların da olduğunu söylüyor kaptanımız, ama az kaldı diyor. İkiz Adalar Kumsalı tekne turlarının yüzme molası verdiği güzel bir sahil. Beyaz kumları kırıntı haline gelmiş kaya parçalarından oluşuyor ve deniz kabukları buranın bir zamanlar deniz olduğunu hatırlatıyor. Ada üzerinde Bizans dönemine ait bir kale ve bir manastıra ait kalıntılar var. Kalıntılar iyi korunmuş durumda. Herakleia sur sisteminin bir parçası olan bu sisteme ait izleri yörenin çiçekleri ile kadraja alıp görüntülüyorum.



Beşparmak Dağları’nın eteklerindeki bu göl ve çevresindeki dağlar, ormanlar; tarihiyle, kültürel mirasıyla ve eşsiz doğasıyla bizlere sunulmuş bir armağan. Sahip olduğu özellikler açısından zengin bir ekosistem olan Bafa Gölü, üzerinde yaşayan canlılar için kayda değer bir habitat kimliğinde, ancak göl şu anda tehlike altında. Büyük Menderes Nehri’nin sanayi atıklarıyla kirlenmesi sonucu gün geçtikçe kirlenmiş. DSi buna önlem olarak göle nehirden gelen suyun önüne bent çekmiş, gölün suyunun çekilmeye başlamasına neden olmuş. Bu da gölü besleyen oksijen dolaşımının azalmasına ve sudaki tuz oranının artmasına neden olmuş. Çok hassas bir denge üzerine kurulu ekosistemi ciddi biçimde tahrip edilmiş. Göl rengi maviyken yeşile dönmüş, eskiden içilen göl suyu balıklara mezar olacak kadar kirletilmiştir. Kanatlı dostlarımız da birer birer bölgeden çekiliyor görünüşe göre. Her şeye rağmen öylesine güzel ki, insanın içini fazlasıyla acıtan bu güzelliğe kıyamıyor insan. Korumak adına yapılan çeşitli çalışmalar var. Bafa gölündeki hazin durumu birçok aydın dillendirdi, kamuoyu yaratmaya çalıştı. Bafa’nın durumu ulusal basında günlerce yankısını buldu. Dergimizin formatına ve bana ayrılan köşenin hacmine sığmayacak boyuttaki bu sorunu genişçe açıp yayamayacağız; ama değinmeden de edemezdim. Umarım çok geç olmadan elimizden kayıp giden bir güzelliğe duyarlı bir olunup gereken önlemler alınır ve yörenin sakin, barışçıl insanları da yaşadıkları çevrenin kurtulması için yetkililerden hak ettikleri ilgiyi görür. Öte yandan hepimiz doğayı korurken onun bir parçası olarak kendimizi koruduğumuzu artık anlamalıyız.




Dünün görkemli tarihinin izleri, insan ilişkilerindeki samimiyet, bozulmamışlık geleceğin de değerleri olsun istiyorum bu güzel insanlardan ayrılırken. Yalnız yabancıların değil, Türk insanının da tanıması ve sahiplenmesi gereken eşsiz bir yer olan Latmos’u, yeter derecede tanıtabilmiş olmak ise en büyük arzum. Malum tanımak; sevmek ve korumak için ilk şart. Bafa’ya yeniden gelebilmeyi ise çok istiyorum, ama bıraktığım onca güzelliği aynı şekilde bulabilir miyim bilmiyorum. Agora’ya veda ederken Özgün Hanım’a takılıyorum. Sizin bu güzel yemeklerinizi özlersek ne yaparız diye. Güleryüzlü, ama ciddi yanıtlıyor:



“- Gelirsiniz yeniden…”





Birgül ERKEN








Birgül Erken Hakkında



1972 yılında Şubat ayında Çanakkale’de bir deniz kızı olarak martıların ve takaların sesleriyle hayata merhaba dedi.İlk öğrenimi Gazi ilkokulu ve Merkez Orta Okulu’nda okudu. Trakya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.



Zeyniler Köyü öğretmeni Çalıkuşu Feride’ye özendi durdu. Öğretmen olmayı küçük yaşta kafasına koydu. Öğretmenlik yaşamına Edirne’ye bağlı Meriç İlçesi’nde başladı. Sonrasında sırasıyla Kurtuluş ilköğretim Okulu ve görevlendirme olarak Anadolu Öğretmen Lisesi’nde çalıştı. Şu an Edirne Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği görevini yürütüyor.Aynı zamanda Trakya Üniversitesi Türk Dil ve Edebiyatı Ana bilim Dalı’nda Yüksek lisans programında öğrenci. Evli ve bir çocuk annesi.

Fotoğrafa uzun yıllardan beri olan merakı, 2002 yılı içinde Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği (E-FOT) nin açtığı kurslarla daha ciddi bir boyuta ulaştı. Çeşitli alanlarda fotoğraf üretiyor ve dia gösterileri yapıyor.



Şu ana kadar yaptığı çalışmalar arasında: “Yeni Ufuklar:Yunanistan-İtalya”, “Uygarlığın Beşiği Mezapotamya”, “Almanya” ve “Çimen, Yağ, Ter Er Meydanı Kırkpınar…” ve “Edirne” adlı sunumları yer alıyor. Ulusal çapta düzenlenen yarışmalarda beş sergileme, bir mansiyon ödülü bulunuyor. Ulusal bir yayın olan “Turizmce” Dergisinde yazı ve fotoğraflarıyla her ay okurlarıyla buluşuyor. Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği (E-FOT)Yönetim Kurulunda yer alıyor ve aktif olarak fotoğraf üretmeyi sürdürüyor…





Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

Birgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : HerakliaBirgül Erken : Heraklia

Enver Şengül : Hayallerin Sığınağı Endülüs


Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun Simyacı adlı romanı çıkarmıştı beni Endülüs’ün o gizemli yolculuğuna. O romanda İspanyol genç çoban, gördüğü rüyanın etkisi ile hayatının yolculuğuna çıkıyor ve işaretlerin dilini çözmeye çalışıyordu.



Coelho’nun o eşsiz anlatım dilinde Elhamra Sarayı ve Magrip’e yolculuk masalsı bir lezzetle beyin kıvrımlarımdaki yerini almıştı ve ta ki günün birinde İspanyol çobanın gezip tozduğu yerleri gezip görünceye ve hatta bazı işaretlerin dilini çözmeye çalışıncaya kadar Endülüs bir erişilmez coğrafyanın adıydı.




Coelho’nun Simyacısı’nda Tarık Bin Ziyad ismini anmamız gerekir aslında. Hani o ünlü İslam komutanı. 7000 kişilik ordusuyla ve gemileriyle Afrika’dan Avrupa’ya geçen ve ordusunun geride gözleri kalmaması için karadaki gemilerini yaktıran Tarık Bin Ziyad”¦




Endülüs ordusunun bu cesur komutanı, gemileri yaktığı gün aslında insanlık tarihini aydınlatan bir meşaleyi yaktığının da farkında mıydı bilinmez ama yaktığı o ateş aslında yüzlerce yıl sonra Avrupa Rönesansı’nın kapılarını aralayacak en önemli adımların da başlangıcıydı.




Evet, başkenti Şam’da bulunan Emevi Devleti daha İslamiyetin ilk yüzyılı olan 7. yüzyılda Kuzey Afrika’nın tümünü ele geçirmişti. Tarık Bin Ziyad’ın İber Yarımadası’na gönderilmesi bu döneme rastlar. O zamanlar İber Yarımadası, Germen asıllı bir ulus olan Vizigotların elindeydi ve Ziyad, Vizigot Kralı Rodrigo’yu ağır bir yenilgiye uğratarak kısa bir süre içinde tüm yarımadayı ele geçirdi.




7.yy. a kadar İslamiyet çağının en ilerici düşünce yapısıydı. Avrupa ortaçağda insanlık tarihinin en karanlık dönemlerini yaşarken Arap yarımadasından bir aydınlanma düşüncesi tüm dünyaya ışık saçıyordu. Bu dönemlerde ünlü düşünürlerin ve alimlerin kitapları hızla Arapçaya çevrilmiş ve işte 711 yılında Musa İbni Nusayr’ın azatlı kölesi olan Berberi soyundan Tarık Bin Ziyad, daha sonra adının verildiği boğazdan karşıya geçerken aslında İslam felsefesinin o dönemde yaydığı aydınlanma ışığını da güneyden Avrupa’ya taşıyordu.




Bu kitaplar İslam orduları ile birlikte Avrupa’ya taşındı ve daha sonraki uzun yıllar boyunca bu anlayış İbni Haldun, İbni Rüşt, İbni Hazm ,İbni Meymun (Mimonides) gibi alimlerin doğmasına; fizik, kimya, tıp, felsefe ve astronomi alanlarında önemli gelişmelerin yaşanmasına yol açtı.



Farabi, İbni Rüşd, İbni Sina, doğudan aldıkları ışıkla batıyı aydınlatıp Dante’yi ve Nietzche’yi çıkaran anlayışın da habercisi oldular.





İşte Simyacı’nın rüyalarının peşinde koşan çobanı gibi ben de hem Coelho’nun roman kahramanının, hem de o ünlü Berberi Komutanı Tarık Bin Ziyad’ın peşine düştüm.

Ziyad’ın gemileri ile çıktığı kumsalda yanan yelkenlilerden kalan izleri aradım. Gördüğüm ilginç manzara ve olaylarda Simyacı gibi şifreler sezdim ve bunları çözmeye çalıştım.




711 yılında başlayan ve 1400’lü yıllara kadar uzanan büyük İslam medeniyetinden kalan eserlerin nasıl olur da bu güne kadar yok edilemediğine şaştım. Dünyanın en önemli camilerinden olan ünlü Kurtuba Camii’nin muhteşem etkisi altında ezildim. Binbir gece masallarının o efsanevi Elhamra Sarayı’nın taş duvarlarının iç içe geçen galerilerinde kayboldum.



Evet İspanya”¦ Birçokları için sadece “Zil, şal ve gül”, bazıları için de arenalar, boğa güreşleri ve efsanevi boğa güreşçisi El Cordobes.




Bazıları için de Endülüs ve geçmişin İslam medeniyetinin Rönesans’ın da yolunu açan zengin kültürel miras ve insanlık tarihinin önemli kilometre taşı”¦



Benim için üçüncüsü geçerli oldu elbette, zillerin ve şalların durağına uğramadım. Çok merak ettiğim halde matadorlarla boğaların kanlı cengini izlemedim. Ama Tarık Bin Ziyad’ın yolunu izleyerek Cebelitarık, Sevilla, Kordoba ve Granada’da yolculuğumu tamamladım.





Sevilla, ünlü Alkazar Sarayı”¦ Gezdikçe büyüleniyor, karşınıza çıkan bir kapı alıp sizi başka kapılara götürüyor. Aslında burası da bir Emevi Sarayı. Hatta sarayın ünlü eski camisine ait tek minare şu an çok büyük bir çan kulesi olarak kullanılıyor. Onun dışında sarayın her noktasında, her motifinde ve her kemerinde İslam kültürüne dair izlere rastlanıyor.



Sevilla Christoph Colomb’un da memleketi. Buradan yola çıkarak Amerika’yı keşfetmiş. Şehir de ona ait sütunlar ve heykellerle donatılmış. Hatta büyük katedralin içindeki mezarını görüyor ve üzerindeki mermer lahitteki işlemelere hayran kalıyorsunuz.



Sevilla çok modern bir şehir aynı zamanda. Tarihi dokunun dışına çıktığınızda son derece modern yapılar ve işyerleri karşılıyor sizi ve hatta içinden geçen nehrin kent hayatına katılış şeklini hayranlıkla izliyorsunuz.




Ama asıl Kordoba’dan etkileniyorsunuz. Kordoba”¦ Endülüs Emevilerinin en görkemli dönemlerinin başkenti ve onların kullandığı adıyla Kurtuba”¦ 9 ve 10.yy. da Kordoba, dünyanın en büyük kentlerinden biriydi ve en çekicisiydi”¦



Bugüne kadar en çok etkilendiğim kültür varlıklarını saymaya kalksam, ünlü Kurtuba Camisi’ni en üst sıralara yerleştiririm. 785’te Emevi Emiri Abdurrahman’ın inşa ettirdiği bu camiyi gerçekten yazıyla anlatmak zor. Görmek, hissetmek lazım. Birlikte Emevilerin bu görkemli yapısını gezdiğimiz arkadaşımı caminin içinde kaybettim desem, sanırım büyüklüğü hakkında küçük bir ipucu verebilirim. Evet gezi arkadaşımı bu çok büyük ve çok kalabalık caminin içinde kaybettim. Aramakla bulamadım ve en sonunda çıkış kapısının önünde dakikalarca beklemek zorunda kaldım.




Dünyanın en çok ilgi çeken ve Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan bu camide 25 bin kişi aynı anda namaz kılabiliyor. 1500’lü yıllardan sonra bu önemli yapıda dönemin Hristiyan yöneticileri tarafından büyük değişiklikler yapılmış ve bu büyük eserin içine 55 küçük şapel ile 1523 yılında Kral Ferdinand tarafından 1 büyük katedral yerleştirilmiş. Bu yönü ile dünyanın en ilginç yapılarından biri. Dışı cami, içi caminin yanı sıra, bir bölümü katedral ve aralara sıkıştırılmış küçük şapeller. Ünlü mihrabı ise yerli yerinde duruyor. İslam mimarisinin, Hristiyan mimarisi ile bir sentezi mi desem, yoksa acımasız bir kültür ihaneti mi desem karar veremedim.”Bilginlerin adı ta uzaktan çınlayan Kurtuba’ya ne oldu?”




Endülüs’ün en önemli şehirlerinden birinde ve Gdanada’dayız. Ünlü Elhamra Sarayı’nı göreceğiz. Elhamra”¦ Masalların sarayı”¦ Görmeden inanmak, yaşamadan hissetmek zor.



Meğerse Elhamra Sarayı’nı görmek öyle kolay değilmiş. Hayatımda randevu ile girilen tek kültür varlığı oldu. İki gün öncesinden araya torpiller de koyarak biletimizi aldık ve bize içeri giriş saatimizi o zaman belirlediler. Tam 16:20 ‘de orada olacaktık. Saatinde oradaydık ve 30 kişilik bir grupla içeri alındık.




Elhamra, Granada şehrine çok hakim bir tepede kurulmuş. Şehir ayaklarınızın altında. Kuş bakışı her tarafı izleyebiliyorsunuz.



İçinde taşıdığı sırlarla yıllara meydan okuyup varlığını sürdüren Sierra Nevada’nın eteğindeki kırmızı tepeye mevzilenmiş beyaz saray, akşam güneşinin tatlı kızıllığı altında renklerle dans ederek bizleri kucaklıyor.



Sierra Nevada Dağları’nın Gırnata şehrine hakim uzantısı, esen serin rüzgarların şehir ile ilk kucaklaştığı yerdir. Serinlik, Akdeniz sıcağının yakıp kavurduğu topraklar için bulunmaz bir nimet. Elhamra Sarayı, Gıranada’nın en güzel yerine kurulmuş. Sarayı gezerken bunu görüyorsunuz. Ayrıca, oldukça emniyetli sayılabilecek bir mekan burası. Daha Ziyad’ın oğlu Tarık’ın kaptanlarından ve Gırnata’nın ilk emiri Aben Habuz zamanında, Sultan Süleyman’ın hikmet kitabını okuduğunu söyleyen Arap müneccim Ibrahim Ibn Ebu Acub tarafından sarayı ve Gıranada’yı düşmandan korumak için yapıldığı rivayet edilen büyü sayesinde sarayın korunduğuna inanılırdı.



Elhamra, Endülüs İslam sanatının zirvesi olarak kabul ediliyor. Ana mekanlardaki İslami etki hiç bozulmamış. Çevresine daha sonraları Hristiyan mimari özelliğinde yapılar ve eklemeler yapılmış. Bunlardan en önemlisi adeta bir arenayı andıran V.Karlos Sarayı.



Birbiri içine geçen bahçeler, avlular, odalar, sütunlar, kemerler.. Duvarlardaki taş işçiliğine ve detaylardaki zarif işlemelere hayran oluyorsunuz.



Elhamra Sarayı bir düşün adı aslında. Hiç bitmeyecek rüyalar görüyorsunuz sarayın ayrıntılarını gezerken. “Bu kadar da olmaz” diyorsunuz. Geziniz bitip sarayın diğer ucundan dışarı çıktığınızda, dönüp yapıya bir kez daha bakıyorsunuz gözünüzü alamadan”¦




F. Villaespeza’nın söyledikleri kulağınızda çınlayarak”¦” Her ne kadar duvarlarının gölgesi dahi kalmamış olsa bile, hayallerimizin tek sığınağı olan O yerlerin hatırası ebedidir. Ve bir gün dünyadaki son bülbül, El-Hamra’nın efsanevi kalıntıları içinde yuvasını yapacak ve şarkısını söyleyecek son bir veda için.”



Enver ŞENGÜL






Enver Şengül Hakkında



1960 yılında doğdu, Van Eğitim Enstitüsü ve Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli illerde öğretmenlik yapmasının yanında gazeteci olarak TRT, Anadolu Ajansı, Hürriyet ve Güneş gazetelerinde çalıştı. Trakya Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler uzmanlığı ve Kültür Şube Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 4 yıldan beridir Avrupa Müze Ödüllü T.Ü. Sultan II.Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi Müdürlüğü görevini yürütüyor. Behiç Günalan ile birlikte “Ufukların Tacı Selimiye” ve “Bitlis” adlı iki kitabı var.






Fotoğraf çekmeye 1985 yılında gazetecilik yaptığı yıllarda başladı. Haber amacıyla çektiği fotoğrafların arasına düşen ilginç kareler kendisine bu sanat dalının kapılarını araladı. Önce kendiliğinden başlayan ve daha sonra AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) üyeliği ile devam eden bu ilgi, bugüne kadar kesintiye uğramadı. Sanat yaşamında , biri uluslararası olmak üzere 14 kişisel sergi açtı, üçü uluslararası olmak üzere 20 civarında karma sergide fotoğrafları yer aldı. Ulusal düzeyde 25 civarında ödülü var. Çalışmaları çeşitli yayın organlarında yer aldı ve dergilere kapak oldu. Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği’nde (E-FOT) uzun yıllar yöneticilik yaptı ve eğitim sorumlusu olarak görev aldı. Halen, Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Bölümü’nde fotoğraf dersleri veriyor.



Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

Enver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı EndülüsEnver Şengül : Hayallerin Sığınağı Endülüs

Sergei Sogokon : Still Life




Fotoğrafla çocukluğumdan beri ilgileniyorum ve asla hayatımda hobiden daha fazla bir şey olacağını da düşünmedim. Kesinlikle karanlık odada fotoğraf banyo sürecinin en ilginç kısmı farklı kimyasallar kullanmaktı. Belki de bu yüzden meslek olarak eczacılığı seçtim. Ama asla fotoğrafı bırakmadım. Tarihsel olarak fotoğrafçılığın gerçekleri ya da anları, basitçe kaydetmek için bir araç olduğu konusunda ortak bir anlayış vardır. Fakat onun başka bir parçası her şeyden daha fazla dikkatimi çekti. Ve bu da fotoğrafın bir sanat oluşuydu. Bu açıdan hayatı hareketsiz kılmak (durdurmak) en mücadeleci ve talepkar bir tarz olduğunu kanıtladı. Bir bakış açısından fotoğrafçıya, kompozisyon ve dizayn diğer tarzlarda mümkün olmayan büyük bir özgürlük verir, ama diğer yandan ışıklandırma ve kompozisyon fotoğrafçıdan büyük miktarda bilgi ve yetenek talep eder.



Sergei Sogokon


Böylece sanatsal açıdan “still life” fotoğrafı uygun bir resim yapma (basitçe fotoğraf çekme değil) süreci olarak addedilir. Çünkü sahnenin hazırlanması ve çekim için hazır olmadan önce kompozisyonun oluşturulması saatlerden günlere kadar zaman alabilir. Hollandalı ustaların, arkasında oldukça zarif kompozisyonlar olan geleneksel derin anlam ya da sembolizm yanında hayli estetik ve fotoğrafik doğrulukla yaptığı resimleri beni çok etkiledi. Böylece ben de kendi çalışmalarımda fotoğrafik anlamda benzer etkileri başarmayı denedim. Onların resimlerini analiz ettim ve bir çok ışık düzeni arasında fikrime en uygununu seçtim.




Invitation to adventure

Fotoğrafı ışıkla boyamayı öğrenmek oldukça uzun bir zamanımı aldı. İlk sonuçlar etkileyici ya da güzel değildi. Böylece deneylerimin sonunda boyama için şart olan bütün gerekli düzeltmeleri içeren kendi ışık fırçamı yarattım. Kompozisyonun detaylarını ışıkla vurgularken karanlık odada olmalısın çünkü ışık boyama sürecinin kendisi çok tuhaf olabilir. Nesnelerin bazıları etkileyici olabilir ya da ışığı emer, ama bazıları sadece yansıtır. Aynı zamanda ışığın açısı, kompozisyonu etkileyici ya da donuk, çökmüş ya da deforme olmuş yapabilir, çeşitli gölgeler yaratabilir vs.




Adventure loving equipment


Dijital fotoğrafçılık, öğrenmede mükemmel yarar sağlar çünkü sonuçları doğrudan görebilirsin ve duruma göre ışığını kompozisyonunu vs. yi düzeltebilirsin. “still life” kesinlikle beni etkiledi ve kompozisyon ve ışıklandırmadaki bilgimi geliştirmek için bir şans verdi ve bir sonraki adım sadece bir tablodan ayırt edilemeyen bir fotoğraf çekmek değil bazı yeni şeyler yaratmak olacaktır. “Still life” lardan başka yakın gelecekte önceden çalıştığım diğer tarzlara daha fazla önem vermeyi ve yeni fikirler ve teknikler geliştirmeyi planlıyorum



Fotoğraflarınızı netde gördüm ve beni etkilediler, özellikle “ still life””¦ Şahaneler ve tablo gibiler. Bu tekniği nasıl keşfettiniz ve sırrınız nedir?




Cinderella


Bir sır yok ortada. Basitçe hayalimi gerçekleştirmeyi denedim. Sanat belirli bir mükemmelliğe ulaşınca bir sanat olur ve sanatçının estetik neşesini, anlayışını ve onun gördüğü ahengi gösteren vizyonunu yansıtır. Hollandalı ustaların çalışmalarını gördüğüm zaman yaşadığım buydu. Kompozisyonda sıra dışı olarak düzenlenmiş sıradan nesnelerin basitliğinin ardında bir başka anlam olabilir. Bu sebeple “still life” bireysel bir sanat olarak var ve bir insan tarafından değiştirilen ve şekillendirilen gerçekliği yansıtmakta.



Kamera ve malzemelerinizi anlatır mısınız? Photoshop ve dijital fotoğrafçılık hakkındaki fikriniz nedir?



Normalde geleneksel medyum formattan dijitale uzanan aralıkta farklı malzemelerim var. Aynı zamanda iyi durumda olan eski kameralar koleksiyonuna da sahibim ve durum gerektirirse bazen onlar da kullanılıyor. “still life” a gelince bulduğum en uygun teknik ışık sıcaklığı ve açısına ek olarak ışık akımının önemli rol oynadığı ışık boyama.




The co-existing world



Portatif ışık fırçamı ışıklandırma için kullanırım. Dijital fotoğrafçılık benim için büyük bir ileri adım ve dijital kamera film tabanlı kamera kullanmadan önce ileri düzenlemeler için hızlı sonuçlar almada iyi bir malzeme. Çalışmalarımın büyük çoğunluğu düzeltilmemiştir ve photoshopu minimum olarak kullanmaya çalışıyorum.

Fotoğraf yapma tecrübenizi paylaşır mısınız, belki çalışmalarınızı bu kadar farklı yapanın ne olduğunu belirtirsiniz?



Modern hareketsiz yaşamlar tecrübeme göre, onlar bir nesnenin basitçe fotoğrafını çekmekten karmaşık kompozisyonlara uzanan bir aralıktadır, anlamsızdan, insanları düşündüren bir tanesine kadar. Benim için fotoğraftaki en önemli şeylerden bir tanesi, estetik değerler kombinasyonuyla kıymetli hale gelen anlamdır.




Summer morning

Yani hikaye bir ana fikir verir, sonra bazı araştırma ve nesnelerin dikkatli seçimi kompozisyona dönüşür. Bundan sonra ışık sahneye çıkar ve tekrar istediğimi elde etmeden önce çok sayıda çekim olacaktır. Ve kabul edilebilir bir sonuç olan kadar son resim olmayacaktır. Bu yüzden bir fikirden son resme kadar zor bir iş ve uzun bir süreç





Ülkenizde bir fotoğrafçı nasıl olunur?





Fotoğrafçılık birleşik krallıkta çok popülerdir. 1853′ te kraliyet sanat hamilerinin kurduğu kraliyet fotoğraf topluluğunun bir üyesi olmaktan gururluyum. Çalıştığım ülke fotoğrafın bir çok cephesinde gelişim yetenek ve bilgi için fırsatlar sahası vermektedir. Aynı zamanda fotoğrafik olanları da içeren bir çok sanatla ilgili projenin dinamik gelişimi için bir fırsat sağlar, böylece yenilikçilik ve yaratıcılığın önü açılır. Aynı zamanda profesyonel meslektaşların fikirleri, destekleri ve tavsiyeleri daha ileri deneyler ve yeni başarılar için yalnızca cesaret verir.




Still life with still life


Hiç Türkiye’de bulundunuz mu? Hakkında ne düşünüyorsunuz?



Türkiye’de hiç bulunmadım (umarım bir gün geleceğim) ama ilginç bir tarihi ve parlak bir geleceği olan sevimli, güneşli bir ülke olduğunu düşünüyorum. photo.net de Türkiye’ de fotoğrafçılığa ilginin de önemli ölçüde olduğunu gösteren Türk fotoğrafçılar tarafından çekilmiş çok sayıda güzel fotoğraf gördüm. Ve Türkiye’yi bir ülke olarak keşfetmek ve eğer şans bulursam bir başka kültür çevresinde çalışmayı denemek benim için kesinlikle ilginç olacaktır.




Still life with game


Aklınızdaki bir sonraki proje nedir?

Şimdiye kadar henüz gerçekleştiremediğim neredeyse 30 a yakın farklı hareketsiz canlılar serisi planlarımda var. Bir ressam olsaydım şimdiye kadar çoktan resimlemiş olurdum ama fotoğraf için resim tamamlanmadan önce bir araya getirilmesi gereken bir çok ayak ve diğer büyük ve küçük detaylar zaman alıyorlar.




Old apthecary


Bir foto albümü yayınlamayı ya da sergi açmayı hiç düşündünüz mü?

Bir olasılık var, ama gelecek için de bir sorun var. Projeyi tamamladığımı hisseder hissetmez aynı bunun gibi bir başkasını planlayacağım. Her neyse, bence en iyi fotoğraf henüz çekilmemiş olandır.




Moonlight roses


Foto-sanat (Photo-art) hakkında ne düşünüyorsun?



Neyi foto sanat olarak adlandırdığınıza bağlı. Özellikle bugünlerde bilgisayar sanatından geleneksel sanata kadar her şey olabilir. Ve onların hepsi bir sanatçının vizyonu ve dünyayı nasıl algıladığının yansımasıdır.




Love story


150 yıl geriye giden fotoğraf topluluğu anlamında fotoğrafçılık tamamen bilimsel bir şeydir, ve Henry Robinson gibi fotoğrafın öncüleri bile fotoğrafçılığın bilimin ellerine bırakılması gereken bir sanat olarak isimlendirilebileceğini söylemiştir. 1893 de fotoğrafçılıkta alternatif artistik bir yaklaşım göstermek isteyen fotoğraf topluluğunun bir grup üyesi ilk fotoğrafik salonu düzenlemişlerdir. Buradaki fikir fotoğrafçılıkta yüksek derecede estetik bir görünüş yaratılabilecek ustalar yetiştirmekti. Bugün benim anlayışımda hem sanat hem bilim birlikte el ele olmalı çünkü birindeki yeni gelişmeler diğeri için yeni bir gelişme dalgası yaratır. Kendi çalışmalarımda göstermeye çalıştığım budur- yeni, yüksek bilimsel tabanlı malzemelerin karşılıklı kabul edilebilir kombinasyonları ve still life yapmanın geleneksel sanatı.


Le Bojou


Not : Still Life’ ın türkçe karşılığı : Natürmort

http://photo.sogokon.com

Röportaj : Levent YILDIZ
Çeviri : Ayşegül KANBAK


Sergei’s message : The best wishes to all Turkish photographers and Fotoritim magazine team from me.

Sergei’nin mesajı : Tüm Türk fotoğrafçılarına ve Fotoritim dergisi ekibine en iyi dileklerimle.




Sergei Sogokon : Still Life


I was interested in photography since my childhood and never thought it will be more than a hobby later on in my life. Certainly the most interesting was the process of developing photographs in the darkroom using different chemicals. Probably because of the chemistry of it I’ve chosen pharmacy as my profession later on, but never left photography.


Historically it has become a common understanding that photography is a means for simply registering facts or moments. But another part of it drew my attention more that anything else.


And that is photography as an art. In this respect Still life proved to be the most challenging and demanding genre. From one point of view it gives to the photographer great freedom in design and the composition wich is not possible in other genres, but on the other hand it demands a great deal of knowledge and skills in lighting and composition from the photographer.


Thus Still Life photography in artistic sense of it could be regarded as a proper picture making (not simply picture taking) process as the assembly of the composition could take from hours to days before its ready for bringing up light on the stage and shooting.


Highly aesthetical and made with photographic precision pictures of Dutch Masters impressed me very much as well as their traditional deep meaning, or symbolism, behind highly refined compositions.


So I’ve tried to achieve similar effect with photographic means in my own works. I’ve made an analysis of their pictures and among many lighting schemes, I’ve chosen what in my opinion was the most suitable method of light painting.


It took me quite a long time to learn to paint with light in photography. First results weren’t impressive or good, so by the end of my experiments I’ve created my own light brush with all the necessary amendments required for painting. The process of light painting itself is very curious as you have to be in the dark room highlighting your composition details with light. Some of the objects could attract, or absorb the light, but some of them just reflect it. Also, an angle of the light could make the composition flat or bold, sunken or distorted, create variety of shadows etc. Digital photography


has an excellent benefit in learning as you can see your results straight away and amend your lighting, composition etc. accordingly.


Certainly Still Life attracted me a lot and gave me a chance to improve my knowledge in designing the composition and lighting and next step is going to be not just making a photograph that is not distinguishable from a painting, but creation something new. Apart from Still lives, it is in my plans for nearest future to give more attention and implement new ideas and tecniques to other genres


in which I used to work before.




I have seen your photos on photonet and they impressed me, especially ” Still Life ” ”¦ they’re fantastic and like a paint works… How did you discover this technique and what’s your secret ?



There is no secret. I simply tried to make my dream come true. Art becomes an art when it reaches certain perfection and reflects the vision of an artist that can bring aesthetical joy, understanding and a harmony to those who view it. That is what I experience when I look at Dutch masters’ works. Behind the simplicity of the usual objects unusually arranged in composition there could be another meaning.


That is why still life as an individual art exists and reflects the reality changed and embodied by a human.




Could you tell us about your cameras, equipment ? .. What’s your opinion about Photoshop and digital photography ?



There is different equipment that is ranging from traditional medium format to digital which is normaly in my use. Also, I’ve got a collection of old cameras which are in good working condition and when situation calls for it, they are sometimes used for filming too. As to Still Lives, I found that the most appropriate technique is Light painting, where light stream as well as light temperature and angle all play important roles.


So, I use my handheld light brush for lighting. Digital photography is a great step forward and for me digital camera is good equipment to get quick results for further adjustments before using film-based camera. Majority of my works are not modified and I am trying to use Photoshop to its minimum.



Could you share your experience of making photopraphs ,maybe you could specify what makes your works so different?



As to my experience of modern still lives, they are ranging from simply taking pictures of an object to complex compositions, from meaningless to ones that make people think.


To me one of the most important things in photography is its meaning which in combination with aesthetical values makes it worthy. I am doing Stills that have a story behind them, which could be easily picked up and reflected in memories of those who look at them. So, story gives a main idea, which after some research and careful selection of objects turns into composition. Then light comes to the stage and again, there will be numerous shots before I get what I wanted. And until there is no acceptable result – there is no final picture.


That is why its hard work and a long process from an idea to the final picture.




How’s it to be a photographer in your country ? … ..



Photography is a very popular in the United Kingdom.


I am proud to be a member of the Royal Photographic Society ,which has been established in 1853 with Royal Patrons.


The country I am working in gives a range of the opportunities for development skills and knowledge in many aspects of photography. It also provides an opportunity for dynamic development of many art related projects including photographic ones, so innovations and creativity get decent exposure. Also, opinion of the professional colleagues, their support and advice only encourage for further experiments and new achievements.



Have you ever been to Turkey ? What do you think about it? .



I’ve never been to Turkey ( I hope one day I’ll go over there!) but think that it’s a lovely, sunny country with an interesting history and a bright future. I’ve seen number of beautiful photographs on the photo.net made by Turkish photographers which highlights that an interest in photography in Turkey is also significant. And certainly for me it would be very interesting to explore Turkey as a country and try to work in the environment of another culture if I’ll have a chance.



What are your next projects in your mind ? …



Up to now I’ve got nearly 30 different Still Lives including series in my plans which are yet to be realized. Had I been a painter they would have been pictured already, but for photography there a lot of props and other big and small details that should be joined together before picture is complete and, unfortunately it takes time.




Have you ever thought about publishing a photo-album or making an exhibition of your portfolios ? …



There is a possibility, but it is also a question for the future. As soon as I feel the project is complete I’ll plan something like that. Anyway, I think that the best photographs are still to be done.



What do you think about photo-art ? …



It depends on what is called photo art. It could be anything really, especially nowadays, ranging from computer art to traditional art. And all of it is a vision of an artists and their reflection of the world as they see it,their perception.


In the meaning of the Photographic Society that goes 150 years back, photography is purely a scientific thing, and even pioneers of the photography, like Henry Robinson, said that to be able to call photography an art, we have to take it off the science’s hands. In 1893 a group of members of the Photographic Society which wanted to show an alternative,artistic approach in photography organised the first photographic saloon.


The idea was to bring up masters that could create a highly aestetical aspect in photography. Today,in my understanding both science and art should be hand by hand together as new developments in one give a new wave of development for the other. That is what I’m trying to show in my own works- mutually agreeable combination of new, highly science-based equipment and traditional art of making Still Life.






Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.



Warning : All images are copyrighted and can’t be downloaded and/or published by any means without the author permission..

Sergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still LifeSergei Sogokon : Still Life

Ali Baydaş : Fotoğrafta Estetik


Estetik sözcüğü, fotoğrafla az ya da çok ilgilenenlerin bir fotoğrafı değerlendirirken kullandığı kriterlerden biri olarak sıkça karşımıza çıkıyor. Onun ne olduğunu tanımlamaksa, sanıldığından daha zor bir iş. Estetik sözcüğüyle genel olarak, kişisel beğeni kastediliyor. “Zevk meselesi” gibi, basmakalıp düşüncelerle temellendirilen bu yaklaşım, fotoğrafseverin beğenisini ya da beğenmemesini, olası eleştirilere karşı savunmanın gerekçesi oluyor. Olayın teknik ve kompozisyon yanlarını bir yana bırakalım, yaratıcılık ve özgünlükten nasibini almamış, kitsch görüntülere övgüler yağdırmanın yolu da böylece açılmış oluyor. Eh, bu durumda kim tutar günbatımlarını, cetvelle ölçülmüş kompozisyonları?


Web2 denilen, içeriği kullanıcı girdileriyle oluşan internet sitelerinin, fotoğraf paylaşımı amacıyla da kullanılması ve dijital makinelerin yaygın kullanımıyla, bu eğilim çarpıcı bir biçimde arttı. “Sanat kitleselleşiyor, bir grup seçkine ait bir olgu olmaktan çıkıyor” diye sevinmeye fırsat bulamadan, malum ‘ağlayan çocuğun portresi’ndeki beğeni seviyesiyle, kendimizden geçtik. Dijitalin pratikliği, fotoğrafçılığı yaygınlaştırmıştı ama iyi fotoğrafın ne olduğunu bilmek için gereken kültürel altyapı yoktu. Hayatında resim sanatına,edebiyata ilgi duymamış ya da o şansı olmamış birini tutup, mesela bir Bresson sergisine götürürseniz, “ne var bunda? Ben de çekerim” demesi mümkündür. Bir fotoğrafın estetik açıdan başarılı olup olmadığını değerlendirirken sık yapılan hatalardan biri de, adeta kız / erkek veya mekan seçer gibi, fotoğrafın değil, konusunun ya da modelin beğenilmesine göre tavır alınması.



Sanırım, herkesin hemfikir olacağı iki özelliği var estetiğin: öznel olması ve güzellikle ilgili olması. Bir fotoğrafı izleyen kişinin hissettiklerini, bir iletişim ilişkisi olarak düşünürsek, mesajın kendisi kadar, mesajı alandaki etkisi de önemli. Bu etkiyi belirleyen de, kişinin duygu ve düşünce dünyasını oluşturan kişilik, birikim, değer yargıları, deneyimler, hayattaki duruş v.b. olsa gerek. Fotoğraf bize çağrışımlar ve sezgiler yoluyla konu, teknik ve kompozisyon özelliklerinin ötesinde mesajlar aktarır. Bunun bizde yaratacağı etki, yukarıda saydığım kişisel özelliklere bağlı. İş, fotoğrafın izleyende yarattığı çağrışımlara gelince, kişiselleşiyor. Kendimize özgü olan, değer verdiğimiz düşünceler, duygular, konular, hastalıklarımız, anılarımız, hayata bakışımız v.s. de seçimlerimizi, bir şeyi beğenip beğenmememizi etkileyebilir. Başkalarının çok beğendiği askeri geçit töreni fotoğrafı, bende olumsuz çağrışımlar yaratıyor, mesela.



Peki, kişisel ne kadar kişiseldir? Estetik beğenilerimiz oluşurken etkilendiğimiz araçların bir kısmı yalnızca bizi değil, çoğunluğu etkilediğinden, beğenilerimizin o kadar da kişisel olduğu söylenemez. Her ne kadar tam anlamıyla bir standartlaşma olmasa bile, çoğunluğun benzer zevklere sahip olması, bu beğenilerin de dönemsel olarak değişiyor olması tesadüf değil. Malûm, sürekli bize sunulan değerlerle beynimiz yıkanıyor. Neyi güzel, kimi çekici bulacağımızı medya belirliyor. Aslında estetik üzerinden bir nevi faşizm yapılıyor, çünkü mankenlere benzemeyen herkes, yüzü simetrik olmayanlar, kilolular, genç yaşlarını geride bırakanlar ‘çekici değil’ ilan edilirken, standartlara uyan bir azınlık, üstün ırk gibi görülüyor. Bu saldırıdan ancak kendi değerler sistemimizi oluşturma becerimiz ölçüsünde korunabiliriz. İletişim çağında, böyle top yekun bir saldırıdan tam anlamıyla korunmak elbette kolay değil. Holywood filmleri izleye izleye, eskiden severek izlediğim bazı Avrupa sineması örneklerini izleyemez hale geldim. Tarkovski’yi filan tamamen unutmak lazım. Neyse ki son zamanlarda Holywood filmlerinin çoğu çekilmez hale geldi. Saldırgan ideoloji, tükenmeye estetiğinden başladı belki de. Buna karşın, yine de kişisel olan bir yanı da var beğenilerimizin.




Fotoğraf : Ali Baydaş – ” Balıkçı Çocuğun Yatak Odası “


Sadece kompozisyonu ve tekniği mükemmel diye bir fotoğrafı sevemem; ruhu da olmasını beklerim. Ruhu nasıl algılarız? Ne zaman vardır? Ne zaman yoktur? Fotoğrafın belirgin bir atmosferi (üslubu) varsa, fotoğrafçının ruh halini (melankolik, coşkulu, sakin, endişeli”¦) aktarıyorsa, bundan etkileniyorum. Fotoğraf, bir kişilik ediniyor ve yeni birini tanımak nasıl ilgimi çekerse, onun duygularını, mesajlarını bilmek istersem, fotoğrafı da öyle okumaya çalışıyorum. Bu fotoğrafı görüp okumakla, kendimin kılmakla, zenginleşiyorum. Buraya kadar, belirli bir göz eğitimi ve duyarlılığa sahip olan herkes için ortak bir dilden söz edilebilir.



Yaygın değerlere göre itici olan birinin ya da nahoş bir konunun fotoğrafı da (ölüm, yoksulluk, savaş) estetik bir fotoğraf olabilir. Buradaki estetik, fotoğrafın anlatımıyla, tonlarıyla, kompozisyonuyla ve atmosferiyle izleyenin yüreğine dokunması, başkalarıyla empati kurmasını sağlaması, farkındalık yaratması ve erdeme yönelik bir mesaj vermesindedir. Güzelliği, ruh güzelliğinin yansımasında ve erdemde aramaya inanıyorum. Hayattaki duruşumuzla ilgili bir seçim bu ve fotoğrafa bakışımızı da belirliyor.



Fotoğrafsever, iyi fotoğrafın tarifini yarışmalara, web sitelerine bakarak anlamaya çalışırsa, kısa sürede benzeri fotoğraflar üretip, ‘başarılı’ olması mümkün. Tarif oralarda, yemek kitaplarındaki gibi önünüze konulur. Ne var ki, tarifi, kendisinden başka yerlerde arayanlar, gerçek cevabı asla bulamayacaklar ve estetiği bir fetiş olarak algılayıp, gidecekler.



Sonuç olarak estetiğin, insanları birleştiren ve bunu etkileyici bir biçimde yapan evrensel bir dil olduğunu söyleyebiliriz: güzelliğin dili.




Ali BAYDAŞ



Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

Ali Baydaş : Fotoğrafta Estetik

N.Esen Gök : Sultançiftliği Dökümcüleri




Fotoğrafın benim için ne ifade ettiğinden çok, neler kattığı daha önemli. Sanırım bunun kaygısını taşıdım fotoğrafa başladığım günden bu yana. Bu benim için kendimi ifade etmenin bir yolu. Bağırmak gibi bir şey. Haykırmak gibi. Söylemek isteyipte söyleyemediğiniz, konuşursanız susturulacağınız her şeyin adına yapıyorum sanırım.



2003 yılında başladım fotoğrafa. Üyesi olduğum sivil toplum kuruluşunda amatör çekimler yapardım. İlk önceleri heves ve merakla, sonra daha iyisini arama sürecine girerek. 2005 yılında çalışmalarımı paylaştığım fotoğraf sitesinde eserlerini çok beğendiğim bir ustaya ulaşma fırsatım oldu. İbrahim Peynirci. O’nun yardımları ve önerileri ile İFSAK’ ta aldığım fotoğraf eğitiminin ardından proje çalışmasına başladım.



Bu arada Türkiye’nin birçok iline gitme fırsatı yakalamıştım. Ulusal fotoğraf yarışmalarına katılıyordum. İlk önce Ankara’da düzenlenen Fişek enstitüsü “Çalışan Çocuklar” fotoğraf yarışmasında 3.lük aldım. Ardından Vakıflar Genel Müdürlüğü 2006 yılı “Vakıf ve Medeniyet” konulu yarışmada 1.lik. Birçok yarışmada da sergileme aldım. Bir süredir yarışmalara ara vermek zorunda kaldım.



2006 Temmuz ayında İran maceram oldu. Macera diyorum çünkü dönüşümde her şeye bakışım değişmiş gibiydi. Ya da büyülenmiş olabilirim. Yani siz kilometrelerce ötede bir yere gidiyorsunuz sokağa çıkıyorsunuz insanlar, yapılar farklı başkalık bekliyorsunuz hayır hiçte öyle değil. Orada çok iyi dostluklar kazandım.



Suriye gezim yine fotoğraf adına idi. İstediklerimi tam elde edemesem bile Naûre Çarklarının iniltileri arasında ben de bir şiir okudum. Sırtımı dönüp gelebildim.




Kasım ayında Fototrek’te Özcan YURDALAN ile “Fotoropörtaj Atölyesi” ne katıldım. Özcan Beyden öğrendiğim çok şey var. Atölye çalışması sırasında O’nun düşünce sistematiğini anlayabilmek için gözümü ve kulaklarımı dört açtım diyebilirim. Her fotoğrafçıda olabileceği gibi onunda kendine has bir düşünce ekseni var. Ayakları yere basan; fakat düşlerinin götürdüğü yere gitme cesaretine sahip bir yere basış bu. Dökümcülerin hikâyesi orda başladı.



Birçok kadın fotoğrafçının aksine evet ben doğanın detay fotoğraflarını çekme gayreti ya da pastel ton arayışında olmadım. Hiç makro fotoğraf denemedim örneğin. Mimariyi insan öğesi ile beraber sunmayı tercih ediyorum. Tezatları çok işlerim. Simetriyi. Ters ışığı.



Bu türde tercihler yapmış olmam portfolyomda kaçınılmaz bir sonuca götürüyor beni. İnsan odaklı, yaşamın içinden kareler. Tabi bu makroyu hiç denemeyeceğim anlamına gelmiyor.



Yazışma yaptığım fotoğraf dostları ile ilk diyaloglarımız hep “Esen bey” diye başlar “Esen hanım” diye sona erer. Tanışma fırsatı bulduğum arkadaşlarımız beni görünce “Biz karşımızda bir erkek bekliyorduk” demişlerdir çok kez.



Fotoropörtaj atölyesinde konu araştırmam gerekiyordu. Konuyu açtığım fotoğraf ustası Fehmi İÇYER dökümcülerden bahsetti. Gittik. Umursamaz tavırları vardı. Belki hayata beklide o gün bana karşı idi. Fakat ilerleyen dakikalarda kendimi anlatma fırsatı buldum. Sohbet ettik. Çay içtik.




İkinci gidişim de yalnızdım ve böylece başladı her şey.



Bir bayan olarak onların arasında çok rahattım ve iletişim kurmak hiçte zor olmadı. Elimdeki koca makineye bakıp markasını, nasıl çalıştığını merak etmişlerdi. Adımı bile sormadan ilk soruları şuydu:“Nerelisin bacım?”. Böylece kiminin yengesi, kiminin gelini memleketli olmuştum bile. Bir yerli olmak onlar için önemli olmalı, bir yerlere ait olmak. Defalarca sordukları bu soruyu cevapladım. İlk gittiğim atölyede çok sıcak karşılanmıştım.”Neden dökümcülere gelip fotoğraf çekiyordum ki?” “gelip geçiciydim” onlar için bir iki kare alıp gidecektim. Döküm için kalıp hazırlıyorlardı. Bir yandan yanık bir türkü radyoda çalarken bir yandan eşlik ediyorlardı bilmediğim türkücüye. Oturtacak yer aradılar bana.”iyiyim ben, böyle iyi”. Döküm atölyesi “KUPOL” ocaklıydı. Yani kömürle eritiyorlardı pikleri. Pik ya Rusya’dan geliyor ya da Ereğli’den. Kalitelisi Rus olanı. Ocaklar sabahtan yakılıyor akşam 18.00’ a kadar yanabilir. Alta kömür üstüne pik onun üstüne de bildiğimiz mermer parçaları atılıyor ki bu maden ergidiğinde içindeki başka maddeleri tutuyor madenin kalitesini artıyordu. Ayrı bir yerden atılıyor mermer atıklı madde. Bir daha işlenmiyor. Kalıplama ise işin bir diğer kısmı. Bunun içinse önce “maça” yapılıyor. “Maça” dökümü çıkacak malın içi kalıbı. Bezir yağı, kömür tozu ve ince kum karıştırılıyor, şekil veriliyor ardından fırınlanıyor. İnce iş. Dağılmaması gerekiyor. Özenle yerleştiriliyor kalıbın içine ve döküme hazır artık. Kupol ocaklı atölyelerde önce kalıplama yapılıyor bu yaklaşık bir hafta sürebiliyor. Eğer ocaklar enjeksiyon sistemse ki bunda elektrik enerjisi ile ergime yapılıyor, hem kalıp yapılıp hem döküm yapılabiliyor.




Kalıplama bitmiş çay molası verilmişti. Çay da çay ama. Sert koyu renkli içtin mi gözünüz açılıveriyor. Çok sigara içiliyor. Sanıyorum çalışanların % 90’ kullanıyor patronları hariç. O içmiyor. Babacan tavırlı ve hep tetikte. O döküm yapılırken işçilere yardımcı oluyor. “Kırk beş senedir bu işteyim” dedi. “Oğlumda bu işi yapacak, teknik liseden mezun oldu”. Çok konuşmuyor. Yemek saati geldiğinde döner ayran iyiydi. Herkes almıştı nevaleyi bana da uzattılar. Yedik. Ayran bol içiliyor denmişti ama hayır ben pek rastlamadım doğrusu.




İşçiler korunma amaçlı hiçbir alet ve benzeri şey kullanmıyor. Ellerine bazen eldiven giyiyorlar. 6 ayda bir sağlık bakanlığı tarafından zorunlu kılınan sağlık taramaları düzenli yapılmıyor, önem verilmiyor.



Çekimler sırasında atölye sahipleri beni çok iyi ağırladılar doğrusu. Ben her gidişimde baskısını aldığım fotoğrafları götürüyor onlar da bakıp kendi aralarında gülüşüyorlardı. Sabahın erken saatlerinde atölyeden içeri girdiğimde yüzlerinde gülümseme daha bir renkleniyor. Buyur ediliyordum. 2 ayın bitiminde çok şey öğrenmiştim. Örneğin kalıpların üstüne basmak yasak. Döküm yapıldığında ise bir süre daha basamıyorsunuz çünkü çok sıcak. Bu tecrübeyi edinmem bana bir çift bota mal olmuştu. Tripot kullanmaya kalkışmam diğer bir yanlışlıktı. Onu da “bacım orası sıcaktır” anonsuyla beraber irkilme şeklindeki tepkimle öğrendim. Kalıplar dikkatle korunuyor. Bende tecrübelerimle hareket ediyorum oradan bir işçi “bak nereye basıp basmayacağını biliyor sen 4 senedir buradasın öğrenemedin gitti.”diyerek birbirlerine takılıyorlar. Bense mutlu ve mağrurum. Artık bir dökümcü olabilirim.




Çalışma koşulları oldukça yıpratıcı. Ergiyen maden potalara aktarılıyor. İşçiler bir potada yaklaşık 35 ila 40 kg arası bir ağırlığı kaldırıp kalıplara aktarıyor. Maden 1600 derecelerde ergiyor. Bu sıcaklık zihinde pek bir şey ifade etmese de yüzünüze vuran sıcaklıkla hafife almamamız gerektiğini fısıldıyor. Ocaklarda ufak tefek kazalar yaşanıyor. Küçük tedbirlerle geçiştiriliyor. Çoğunlukla ayaklarda, ellerde yanıklar oluyor. Döküm sırasında hava delikleri açılmamışsa kalıpta; maden patlama yapıyor. Kulakları çınlatan bir patlama bu. Ustası olan önleyebiliyor. Çoğu pek dikkat etmiyor. Gittiğim 2. atölyede bu türden o kadar çok patlama oldu ki kendimi dışarı attığımda kahkahaları da beraber ardımdan çıkardım kapıdan. Kupol ocaklarda sıklıkla rastlanan bir diğer kaza da dökümün bitişiyle ocağın boşaltılması esnasında gerçekleşiyormuş. Bunu görmek benim içinde iyi bir tecrübe oldu. Günün sonunda döküm bitmiş ve ocağın alt kapağı açılacaktı. Kendimi koruyabilmek için sığındığım duvarın arkasından başımı uzattığımda gördüğüm manzara evlere şenlik. Maden volkan ağzından boşalırcasına büyük bir gürültü ile yere akıyordu. Patlamayla beraber etrafa saçılan erimiş maden kurşun etkisi ile savrulduğu yerdeki her şeyi yakarak delip geçiyor.” Bu küçük! Patlama hiç bir şey değil” dedi yanımdaki işçi “şu karşıdaki çocuğun abisi yandı geçen ay bacaklarından aşağısı gitti, iyiymiş şimdi, kahvede gördüm” Dört ay öncede 2 işçi bu tip bir kaza sonucu hayatını kaybetmişti. Cenaze törenlerine gitmişlerdi. Bense delinen ceketimin cebindeki yanmış kâğıt paralara bakarak “Allah sabır versin” dedim.




Gidiş gelişlerim devam edince eskisi gibi çekingen değillerdi. Döküm yapan atölye buluyorlar hatta beni teslim ediyorlardı. Mesela “şuraya git, oraya gitme” gibi tavsiyeler, yaptırımlar oluyordu. Yine atölye arayışlarımda bir çocuk çırak koşarak yanıma geldi. Çay içeceklerini gelmemi söyledi. Onu izledim. Aşağıda bir yerdi atölye. Kullanılmış motoryağı yakan sobanın etrafına oturmuş çay içmek için bekler buldum onları. Bekletmeden bardaklara boşaltılan çayın kokusu sohbetinde konusu olmuştu. “Ya abla biliyor musun bizim çayı içmezler öyle sen ilksin.”




Atölyeler aşırı sıcak oluyor. Yazın çekilmez bir hal alıyormuş diyenlerden duydum. Kimi işçiler kışın çalışıp yazın memleketlerine gidiyormuş. Yazın çalışmak zorunda olan işçilerse sıcağın etkisiyle çok hastalandıklarını anlattılar. Ekmek parası burada ocağın ağzındaydı ve ocak pek acımaklı değildi.




Sultançifliği dökümcülerinin çalışma koşullarının ağırlığı yanı sıra daha birçok sıkıntıları var tabi. Bulundukları bölge bir zamanlar kuş uçmaz kervan geçmez yerken 2000’li yılların sonunda yerleşim alanlarının ilerlemesi sonucunda, atölyeleri şehrin göbeğinde kalıvermiş. Yerel yönetimler İkitelli sanayi sitesine kaydırmak istemişler ahaliyi. Fakat buda çok maliyet isteyen bir iş. Çoğunun buna gücü yetmiyor. Ulaşımın hem zor olduğunu hem de kiraların pahalı olduğunu belirttiler. Pik Dökümcüleri Odası’da bu konuda çalışmalar yapsa da pek çözüm olmamış, davalar devam gidiyor.




Hayat sürüyor Sultançiftliği’nde. Onları tanımaktan memnun oldum, umarım onlarda beni tanımaktan? Aklıma “Atom Necdet” lakaplı döküm ustası geldi. Şöyle demişti “Teknoloji yokken, TEKNELOJİ vardı. Artık bizim işimize hiç önem verilmiyor. Hor görülüyor. Biz sanayinin belkemiğiyiz. Biz olmazsak sanayide olmaz””¦ Sözüne katılıyor ve izin istiyorum yanından ayrılırken. Sizde öyle yapın. Sağlıkla kalın.




N.Esen GÖK



Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

N.Esen Gök : Sultançiftliği DökümcüleriN.Esen Gök : Sultançiftliği DökümcüleriN.Esen Gök : Sultançiftliği DökümcüleriN.Esen Gök : Sultançiftliği DökümcüleriN.Esen Gök : Sultançiftliği DökümcüleriN.Esen Gök : Sultançiftliği DökümcüleriN.Esen Gök : Sultançiftliği DökümcüleriN.Esen Gök : Sultançiftliği DökümcüleriN.Esen Gök : Sultançiftliği DökümcüleriN.Esen Gök : Sultançiftliği Dökümcüleri

Özgür Çakır : Kamondo Merdivenlerinde

“Benden alıp götürdüğün şeylerin peşine düştüm, herkes beni senin peşindeyim sandı.”



Kendimi, terk edilmiş evler gibi hissediyorum. Pencereleri uzun zamandır açılmayan, içinde hiç ses olmayan, bahçesindeki yeşillerin hepsi sarıya dönmüş evler gibi. Yakama bir ilikli iğne ile tutturduğum zamanı, senin gittiğin gece çıkarıp attım; zamanını hiç tutturamadığımız özlemelerin çok geride kaldığı ilk basamaktayım şimdi.


Artık kendini aklayamayan, gerçeği kimseden saklayamayan yanlarımı, üstündeki kumları silkeleyen kargalar gibi dibime dibime düşürürken, bu merdivenin inilen yerinde mi yoksa çıkılan yerinde mi durduğumu bilmiyorum şu an.



Gecenin bir yarısı senin lacivert gözlerini aklıma dikip bana sorduğun soru, bizi başka hayatlara götürecek kapıların kilidini çözdü. Cevabın iyisi, sorunun iyisinden gelirmiş; oyunlara bile hep en zor basamaktan başlamayı seven sen, doğru soruyu değil, en zor soruyu arayıp buldun benim için.



Bense, aklımdaki tilkileri senin üstüne değil, bu şehrin sokaklarına saldım. Bana baktığında hep güzel renkleri gör diye, kuşkularımın içindeki griyi bu şehrin caddelerine sardım. Deliliğin üstüme yürüdüğünde, sana bir şey olmasın diye ben en gidilmedik yerlerine yürüyüp bu şehri üzdüm.



Oysa sen bana sırtını döndüğünde, bu şehir bana sırtını açtı; sen öfkeni giyindikçe o önümde soyundu. Sen benden aldın, o hep verdi. Sen ne kadar sakladınsa, o hep en fazlasını gösterdi.



‘Kalbini koyduğu taşların dengesi bozulduğunda bir adam bir şehre aşık olur’ demişti biri ben daha bu merdivenin çok uzağındayken.



Seni bu şehirle aldattım, doğru. Onun koynunda yattım geceleri. Boynundaki kız kulesini, herkesi kendine aşık etsin ama en çok beni sevsin diye ona ben taktım. Efsaneler senin yüzünden silindiğinde, sabahlara kadar hep onun yüzüne baktım. Senin için solduran bir adamdım, oysa o erguvanlar açtı benim için.



Merdivenin orta yerindeyim. Şimdi bu şehir senden beklediğim soruyu soruyor bana. Cevabı kolay; insem de ona, çıksam da ona varacağım.



Ama bir yere gittiğim yok; burada durup, bu merdivenin her yerinden, her basamağından ona bakacağım, ona neden aşık olduğumu hep aklımda tutacağım…


Bu merdiven sana benziyor aşkım; duruşu, en hazırlıksız anımda beni kendimden alışı, nereye gitsem de aklımda kalışı, söylermiş gibi yapıp sırlarını ustaca saklayışı, kollarını herkese açıp sadece beni kucaklayışı…



Çektiğim fotoğrafların bazılarında gözleri kapalı çıkmış merdivenin; olup bitenlere gözünü kapattığı zamanlar belki onlar.



Fotoğraflar : Özgür ÇAKIR
Yazı : Emine CİVANOĞLU




Özgür Çakır Hakkında



Rizeli bir ailenin 1976 Ankara doğumlu ortanca çocuğu… Hayatının ilk beş senesini öğretmen bir annenin çocuğu olarak başkentin anaokullarında geçirdi. ilkokul hayatı, babasının mesleği gereği Mardin ve Tunceli’de geçti. Ortaöğrenimini Bursa’da tamamladı. Tıp eğitimi için Ankara’ya, çocukluğunun artık sadece fotoğraflarda kaldığı şehre geri döndü. Üniversitede öğrenci kulüplerinde tiyatro, klasik dans ve fotoğrafla ilgilendi. Radyoloji ihtisasını yaptığı Bursa’da dört yıl geçirip soluğu İstanbul’da aldı. Çocukluğunun ve ilk gençliğinin Anadolu’yu harmanlayarak geçmesinin fotoğraf anlamında da şimdilerde bilinçaltında olmak üzere kendisine çok şey kattığına inanıyor. İstanbul’da yaşıyor ve manyetik rezonans ile insanları görüntülüyor. Fotoğrafa ilgisi kendini bildiğinden beri var ama 1994 yılında HÜFK (Hacettepe Üniversitesi Fotoğraf Kulübü) ve eğitmen Mehmet Gökağaç ile tanıştığından beri ne yaptığını bilerek fotoğraf çekiyor. Üniversiteden sonra bir süre ara verdiği fotoğrafla, dijitale direncinin kırıldığı ve internette fotoğraf paylaşım siteleriyle tanıştığı 2004 yılından itibaren daha yoğun ilgileniyor. Özellikle yoğunlaştığı bir konu olmamakla birlikte İstanbul’da şehir ve insan manzaralarını fotoğraflamayı çok seviyor. İşi ve hobisi gereği hayatı ve insanları görüntülemeye devam edecek…




Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.


Özgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo MerdivenlerindeÖzgür Çakır : Kamondo Merdivenlerinde

İmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşey


Yıllar önce seyrettiğim, adını ve yönetmenini hatırlayamadığım eski bir Hollywood filminin hikayesi belleğimde yer etmiş. Oldukça saf, hatta düpedüz yarım akıllı genç bir kız taşradan New York’a gelir. Şehrin büyük bir meydanında otobüsten indiğinde, heyecan ve tutku ile etrafa bakar. (Benzer durumları Yeşilçam bize Haydarpaşa Garının merdivenlerinde sık sık yaşatmıştır.) Aklında takıntı düzeyinde tek bir şey vardır. Ünlü olmak.


Bu sırada kentin en işlek meydanlarından birisinde bulunan bir reklam panosu dikkatini çeker. Bütün saflığı ile gidip, kente gelmek için yıllardır biriktirdiği paranın hatırı sayılır bir miktarını verip, o panoyu kiralar. Yapmak istediği tek şey oraya ismini yazdırmaktır. Bu iş ile ilgilenenler buna bir anlam veremez, hatta aptalca bulur ama o bunu umursamaz, sonunda kentin en işlek meydanındaki o panoda yazılı ismine, garsonluk yaptığı restorana gidip gelirken, her gün önünde durup heyecan içinde bakmaktadır.



Sonunda Hollywood filmlerinde rastlanan türde bir dizi inanılmayacak tesadüf ve komik olaylardan sonra, ilan panosunda hiç bir açıklama olmadan yazan bu ismin yol açtığı merak onun gerçekten bir star olmasına yol açar.




Andy Warhol yıllar önce, bir gün her kes on beş dakikalığına da olsa ünlü olacak diye bir aforizme atmış ortaya. Günümüzde özellikle televizyon kanallarında yaşananları görünce onun ne kadar uzak görüşlü olduğunu görüyoruz. Hatta bu kadarının onu da derin şaşkınlıklara sürükleyeceğini söyleyebiliriz.




Bu konu ile ilgili bir diğer çağrışım ise Woody Allen’ in Radio Days filminden. Filmin kahramanlarından genç bir kadının radyodan sesine hayran olduğu bir adamı bir davet sırasında eciş bücüş biri olarak görünce yaşadığı hayal kırıklığı ve şaşkınlık gerçekten görülmeye değer bir sahnedir.




Gerçekten imaj hiç bir şey hayat ise her şey midir. Ne yazık ki pek öyle görünmüyor. Eğer öyle olabilseydi hayat pek çoğumuz için daha kolay olabilirdi. Tüketim toplumu herkesin sırtına hiç de kendisine ait olmayan yüzlerce etiketi yapıştırıp, kendisine-doğasına yabancı pek çok arzunun peşinde koşturup duruyor. İş artık Beatles konserlerinde çığlık atan yeni yetme kızları çoktan aştı. Genç kızlara iffetsizlik, genç erkeklere ise psikopatlık pompalanır hale geldi. İmaj önderlerimiz televizyon ekranlarında Madam Tusso müzesindeki mumyalar misali kendilerini de savurmaya hazır çarkın dışına çıkmamak için, son bir çaba yaşayan varlıklar olduklarını ispatlama çabasında, kendi bedenlerini ve var oluşlarını pazara çıkarmış durumdalar artık. Hani dokunabilecek kadar yaklaşsak hayatta olmadıklarını anlayacağız ve böylece sürekli gürültü koparan bu beşeriyet sirkinin ana direği bir anda yıkılıverecek. Artık çadırın altında kim kalırsa. Belki o zaman birbirimizi gerçek yüzlerimizle görebilmeye daha fazla şansımız olur.




Benim adım Zekeriya Günaydın, aslen Erzincanlıyız. Askerden sonra geldim İstanbul’a . Malum, ekmek davası. Zeytinburnu’nda dükkanım vardı önceleri, ufak tefek kaynak işi yapıyordum. Gözlerim de o sıralarda bozuldu. Buna şükür, Ermeni bir ustam vardı Artin diye. Kör oldu adamcağız. Ne yaparsın bizim işler öldü artık. Dükkânı kapatmak zorunda kaldım. Kiraydı, vergiydi, elektriği, suyu yetişmedi. Sokaklarda arıyorum artık ekmeğimi. Buna da şükür, iyi kötü karnımız doyuyor. Kızı da evlendirdim, kocası metroda güvenlikçi. Tinerciler geçen bıçaklamışlar bacağından, ama Allaha şükür ciddi bir şeyi yok. Bir de şu hayta oğlana bir iş bulabilsem. Hele bir askere gitsin gelsin. Tarlabaşında yıkılacak bir bina varmış, onun kazanını kaynak ile sökeceğiz. Çıkacak gibi değilmiş. İşte böyle hemşerim. Peki sen ne yapıyorsun. Yatmışsın öyle hatunun kucağına, oh !.. keyfe bak. Yaptığın başka bir iş yok mu. Nerelisin, kimlerdensin ?




Fotoğraflar : Anıl Gürten ÖZGÜÇ


Yazı : Gökay ÖZGÜÇ

Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

İmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşeyİmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşeyİmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşeyİmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşeyİmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşeyİmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşeyİmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşeyİmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşeyİmaj Hiç Birşeydir, Hayatsa Herşey

M. Arif Yavuz : Ters Işıkla Boyamak

1965 yılından Van’ ın Çatak ilçesinde doğdum. İlk, orta ve lise eğitimimi burada tamamladım.
1984 yılında bir kamu kuruluşunda işçi olarak göreve başladım, halen bu görev devam etmekteyim.
1994 yılında, 100.Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü’ nü kazanıp,
1998′ de mezun oldum. Resmi olarak öğretmenlik yapmadım ama bir arkadaşım ile kurduğum resim atölyesinde 5 yıl süreyle, gerek üniversite hazırlık, gerekse hobi amaçlı ilgili kişilere resim dersleri verdim.
Fotoğrafa 1998′ de ödünç aldığım bir Zenit ile başladım. Amacım, 23 Nisan için hazırlamakta olduğum “çocuk” konulu resim sergim için malzeme bulmaktı. Tabi ki, zaman fotoğrafı resmin önüne çıkardı. O günden bu yana fotoğraf vazgeçilmezim, hatta yaşam şeklim oldu. Her zaman yanımdan ayırmadığım kompakt bir makinam mutlaka vardır. Doğayı, özellikle kırsalı fotoğraflamak, kırsal yaşamdan enstantaneler çekmek, çektiğim fotoğraf gurubu içinde en fazla yer tutan konudur. Resimde Rembrant’ ın etkisindeydim, sanırım fotoğrafta da bu etkiden kurtulamadım, kurtulmakta istemiyorum. Zira ışığı anlamlı kılan karanlıktır.


M.Arif YAVUZ

Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

M. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla BoyamakM. Arif Yavuz : Ters Işıkla Boyamak