Aylık arşivler: Şubat 2007

Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?


KİM TUTAR SENİ ?

Sabahın ilk ışıkları. Yarışlara hazırlanan atlar birer ikişer çıkıyor antrenman pistine. Kuş sesleri, at kişnemeleri ve sabahın alaca karanlığı hakim hipodromun atmosferine. Yılın her sabahı yerlerini alan kronometreciler başka bir tabirle saatçiler, kalem kağıtlarını hazırlıyor, yarışsevere en doğru bilgiyi verebilmek için”¦







Bir tarafta atının performansını izlemek için gelen at sahipleri yudumluyor çaylarını. Ne geçim, ne sıkıntı, ne ekonomik durum ne de her hangi sıradan şey değil, sohbet konuları yalnızca atlar. Çoğu sabah uykusu nedir bilmez. Onlar için en iyi gün sahibi ya da sorumlusu oldukları atın sağlıklı ve zinde olması.







Atlar ahırlarından çıkarılıyor ve küçük adımlarla gezdiriliyor yürüyüş parkurunda. Yeni bir gün yeni umutlarla başlıyor. Kısa bir ısınma turu atan soluğu idman pistinde alıyor. Antrenöründen jokeyine, aprantisinden seyisine, saatçisinden at sahibine, çaycısından boyacısına, ünlüsünden ünsüzüne camianın her ferdi bir arada. Ne bir sınıf farkı var ne de cinsiyet ayrımı. Her birinin buluştuğu ortak nokta tabiatın muhteşem yaratıkları atlar.







Kimi tırıs gidiyor, kimi galop yapıyor. 200 bin kişinin karnını doyurduğu sektörde bir yarış günü daha umutlarla karşılanıyor.







Sabah 05,00’de başlayan idmanlar saat 10.00’a kadar devam ediyor. İdmanını tamamlayan atlar itina ile kurulanıp üzeri örtülüyor ve bu kez de terlerinin soğuması için bir yürüyüş daha yaptırılıyor.





Öğle saatlerine doğru hipodroma insan seli başlıyor.







Ailelerin ilk durağı ponylerden oluşan Midilli Parkı. Çocuklar hem ata biniyor hem de atları minik elleriyle besliyor. Yarış saati yaklaştıkça da ayrı bir heyecan hakim oluyor hipodroma. Atlar padokta gezerken yarışseverler de bu muhteşem varlıkları izlemekten büyük keyif alıyor. Yarış başlar başlamaz, “ Yürü be kızım” naraları yükseliyor kalabalıklardan..Ve fotofinişte adrenalin doruğa çıkıyor. Yarış gününün sonunda ise bu kez de toplu bir terk ediş başlıyor hipodromu. Kimi mutlu, kimi umutlu.



























Yazı ve Fotoğraflar : Kadir ÇİVİCİ
E-mail : KADIRC@tjk.org

Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?Kadir Çivici : Kim Tutar Seni ?

Şafak Yıldız : Portfolyo Notlarım









GALATA





Bir program cekimi icin Taksim’e gittiğimiz gün, üç tane fotoğraf cekmiştim, birincisi bu Galata fotoğrafı idi”¦ Bu fotoğraf benim icin öylesine özel ve değerli ki, iyi ki cekmişim dediğim karelerden bir tanesi”¦


Sessiz Galata ; belki de o dönemin -galatanın yeni inşaa edilmeye başlandığı yıllar -tarihi yapısına kendimce en uygun olan bir fotoğraf, tabii ki o dönemde yaşamadım bilmiyorum ama ben böyle hissettim,



Fotoğrafın ne anlattığını açıklamak istemiyorum, sağdaki 13 yazısı modelin havaya doğru süzülüşü binaların üstümüze doğru geliyor gibi olması bunları izleyenlere bırakıyorum”¦






BOŞLUK





Bu fotoğrafta Galata’yla birlikte cekilen günden. Kasımpaşa civarından aşağıya doğru kamyonetin arkasında inerken cekmiştim”¦ Binanın arka kısmını sildim başka çektiğim bir fotoğraf koydum”¦ Amacım ise oldukca belli dengesizliğin getirdiği dengeyi yaratabilmekti”¦ Bosluktayız hersey dönüyor , algılama zayıflığı ve görme biçiminin kaosu. Yine çekmekten büyük mutluluk duyduğum fotoğraflarımdan…







KELEBEK







Keşke bir kelebek olsaydım”¦ Onlar gibi olmayı isterdim, bunu gercekten isterdim, insan ömrü cok fazla uzun kelebekler kadar kısa değil. Bu kadar uzun yasamak istemezdim cidden, belki yapacak bircok şey olabilir hayatta ama yine de istemezdim”¦ Sonuçta birgün ölmeyecekmiyiz ? O zaman bunu ertelemenin ne manası var ki ?



Özgürdürler, 24 saatleri var, 24 saat sonunda bitecektir hayatları”¦ O zaman bu 24 saatte hayata neyi sığdırabilirler ki ? Kelebek olup anlayabilseydim keşke. Kanatları muhteşem güzellikte, renkleri de keza. Canınız cok sıkkınsa bir kelebek fotoğrafına, açıp bakın, inceleyin ciddi anlamda bir terapi oluyor bu”¦ Eğer imkanınız varsa veya bulabilirseniz, incitmeden avucunuzun icine alın onu, kanatlarını nasıl çırptığını hissedin, o kanatlarındaki kadife dokusunun ne kadar muhteşem olduğunu anlayacaksınız.



Her gidilen yolun kelebeklere varacağını bilerek yaşamak isterdim”¦ Burada da o durum var zaten; bir yol var oraya doğru ilerliyorsun, kelebekler seni benimsiyor kendi dünyalarına alıyorlar ve artık o kadar huzur doluyorsun ki o hayattan çıkmak istemiyorsun”¦ Ama çıkmak zorundasın, cünkü bu gercek dışı bir durum bir rüya. Bu hayattan çıkarken son bir jest daha yapıyor kelebekler sana, kendi ruhlarını armağan ediyorlar ve sen onu bütün yasamın boyunca hatırlıyorsun koruyorsun, ama o armağanı çok zarif bir şekilde kabul ediyorsun, görünmez elbette cünkü o kelebeğin RUHU.



Bir rüyadan uyanıyorsun gercek yasama dönüyorsun, ama birşeyi artık iyi biliyorsun “sen artık bir kelebeğin ruhuna sahipsin”, çünkü onlar bunu sana armağan ettiler”¦ Mutlusun, huzurlusun. Bunlara bu dünyaya sahip olabilmek herkese özgü birşey değildi cünkü”¦ Ama sen onların dünyasını gördün, keske diğerleri de görebilseydi diyorsun. Görmeleri onlara bağlı cünkü bu gözle görülebilecek birşey değil.



Kelebek (Düşler ülkesi)


İyi ki varsın”¦








RUHSAL DENGE





Son zamanlarda fotoğrafın içindeki kompozisyona, mesela el duruşları ve,bakışlara daha fazla ağırlık vermeye başladım”¦ Bu fotoğrafım da bu çalışmalarıma bir örnek”¦. En kısasından bunun özeti, elin o şekilde durmasındaki amaç sanki yanımda başka birisi varmış gibi hissetmemdir.








İKİ KARDEŞ





Çektiğim ilk çocuk portre fotoğrafı değil ama beğendiğim ilk portre fotoğrafım, ben bile şaşırmıştım nasıl çektim diye, bir stüdyo çekimi. “O an” çok zor yakalanır stüdyoda, bu fotoğrafta bunu başardığıma inanıyorum, çocukların bakışları zaten her şeyi anlatıyor.






SINIR





İnsanın kendine koyduğu sınırlar vardır, bunlara değinmek istemiştim. Bir arkadaşım bu fotoğrafa çok güzel bir yorum yazmıştı. Paylaşmak istiyorum çünkü en iyi o yorum anlatmıştı fotoğrafı; “kendini kısıtlamakla, yağan özgürlüğü kucaklamak arasındaki sınırda bir pencere açma, soluk alma çabası… Korku ve tutkunun, pes etme ve hırsın, kaçış ve kükreyişin tek bir karede dengelendiği”.




Yazı ve Fotoğraflar : Şafak YILDIZ
www.safakyildiz.com



Şafak Yıldız : Portfolyo NotlarımŞafak Yıldız : Portfolyo NotlarımŞafak Yıldız : Portfolyo NotlarımŞafak Yıldız : Portfolyo NotlarımŞafak Yıldız : Portfolyo NotlarımŞafak Yıldız : Portfolyo NotlarımŞafak Yıldız : Portfolyo Notlarım

Bülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kent

Karacasu/Aydın
























‘Afrodizyak’ ile ayni kökene sahip olan Aphrodisias adı, Aşk Tanrıçası Aphrodite’in Yunanca adından türer. Anadolu’da Hıristiyan dönemin başlamasından uzun bir süre sonra, halkın zihninden pagan aşk tanrıçasını silmek için Aphrodisias’in adı, Hac Kenti anlamına gelen Stravropolis olarak değiştirilir. Daha sonra da bir dönem Karia’nin başkenti oluşu nedeniyle kente Karia adı verilir; bu da Türkçe’de zamanla Geyre olur.































Güneş, Baba Dağı’nın üzerinden doğar Aphrodisias’a. Antikçağ’da Salbakos diye anılır dağ. 2308 metre yüksekliğindeki doruklarından akıttığı kar suları ile, batısındaki ovaya, o zamanlarda da bugünkü gibi bereket saçar. Salbakos ve Geyre Köyü, Aydın İlinin Karacasu İlçesinin 13 km. doğusunda, yine yeşillikler içerisinde ve etrafındaki zeytin, ceviz, nar ağaçlan ve bağlarıyla bir aradadır çağlar boyunca.




Aphrodisias, aşk ve sevgi tanrıçasının kentidir. Ancak, tanrıça burada , hep tanıdığımız bildiğimiz Aphrodithe değildir. O, tarihin derinliklerinden gelen ve ilk kez Neolitik çağda tanıdığımız, doyuran ve doğuran Ana Tanrıça, o Friğ’in Kybele’sidir. Müzede sergilenen kült heykeli de Efes’in Artemisi’dir sanki. Ege kıyısından ve İzmir’den 230 km. uzaklık­ta olan Aphrodisias, bu yüzyılın en önemli ve verimli arkeolojik çalışması olarak dikkatleri üzerinde toplamıştır.






Bu kült yöresi, çevre­sindeki harikulade mermer yatakları, yete­nekli ve girişimci sanatçıları sayesinde Roma dünyasının gerçekten en önde gelen heykelt­raşlık merkezlerinden biridir. Yalnız Anado­lu’da değil, Akdeniz yöresinin başka hiçbir yerinde rastlanmayan biçimde, hem ülke için­de hem de ülke dışında tanınan Aphrodisias’lı ustalar,”Aphrodisias stili”olarak bilinen “Manierist” sanat okulunu kurarlar. Bu çok etkin heykeltraşlık “okulu” yaklaşık altı yüzyıl faaliyet gösterir.







Aphrodisias, kazı­ların ve çalışmaların başlangıcından kırkbeş yıl sonra, bugün bile, tarih öncesi za­manlara değin uzanan zengin geçmişinin ha­zinelerini bize sunmaya devam etmektedir.



Arkeolojik kazı ve araştırmalar 1961’den itibaren, “National Geographic Society” kurumunun finansmanı ile New York Üniversitesi adına, 1990 yılına kadar Prof.Dr. Kenan T. Erim’in başkanlığında sürdürülmüştür. Büyük çabası ve katkılarını, ömrünün 29 yılını tamamı ile bu kente vermiş olan ve “Aphrodisias’ın Babası” ünvanı ile anılan Prof.Dr. Erim, ölümünden sonra T.C. Devletinin oluru ile hayatını adadığı bu kent, Aphrodisias’a defnedilmiştir.



Bilimsel araştırma ve arkeolojik kazılar sonucunda Aphrodisias’taki ilk yerleşmenin MÖ 4000 yıllarında Kalkolitik Çağlar’da başladığı tespit edilmiştir. Kesin bilgiler MÖ 11.yüzyıla aittir ve tarihçi Appian tarafından verilir.





Bizans Çağları’nda dinsel ve siyasal nedenlerden olumsuz etkilenen Aprodisias, giderek eski parlak dönemlerini geride bıraktı. Yangınlar, yer sarsıntıları, Sasani ve Arap akınlarıyla harap oldu ve zamanla terk edildi.

























Herbir bölümü hayranlık uyandıran kentin bölümleri ;




Tetrapilon (Doğuya uzanır. Corinithian’ın ön sıra kolonları helezonik flüt yapısıyla kuzey güney doğrultusundaki sokak görülür. Nike ve Erotes’in rahatlatıcı şekilleri ile birlikte yarım daire şeklindeki eşiği, yapının 2. ve 3. kolonlarından baskı görünür. Tetrapylon’un kolonlarının onarımı ve yeniden inşası 1990 yılında tamamlandı.



Aphrodit Tapınağı (Kuzey Bölümündedir ve sütunlarının 40 taneden 14’ü ayaktadır)





Piskopos Sarayı (Geniş ve komplex yapılı mimarisi Odeon’un batısında bulunmaktadır. Roma döneminin sonlarında inşa edilmiştir, yapının bu kısmı Bizans devrinin sonlarına kadar devlet yöneticilerinin ve piskoposların ikamet yeri olarak kullanılmıştır)





Odeon (Konferans salonu, konser alanı ve tiyatrodan farklı ve devleti iyi birşekilde koruyabilen bir yapıdır. MS 2.yy.’da inşa edilen yapı, mabedin güneyinde bulunmaktadır.)































Agora (Agora mabet ile akropolis arasında MÖ 1.yy.’da Pazar ve popüler bir toplantı yeri olarak kullanılmıştır.)



Hadrian Hamamları (Banyolar, Tiberius’un Sütunlu Yolu’nun batısında, İmparator Hadrian’nın hükümdarlığı sırasında 2.yy’da inşa edilmiştir. yapı dört geniş odayla çevrili geniş bir merkezi konser salonu içerir. Bu odalar; tepidarium, sııdatorium,apoditerium ve frigterium’dur(sırasıyla ısınma odası, tatlı odası, giyinme odası ve soğuk oda).





Tiberius Portikosu (Sütunlu yoldur)





Tiyatro (24 mt. yüksekliğinde ve onbin izleyici kapasitelidir)





Sebasteion Tapınağı (Sebastion yalnızca Aphrodisias’ın değil tüm klasik arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan en dikkat çekici bulgulardan birisidir. Sebastion’ın doğu sınırlarına kurulan tapınak 2 sütunlu girişten oluşmakta olup 80m boy ve 14m genişliktedir. Batı sınırlarında bir sokağa açılan kapı ya da propylon bulunmaktadır. İçteki ve dıştaki sütun başlıkları görülmemiş miktarda kabartma ve dekor panelleri içermektedir. Bunların en önemlileri Eros’un doğumu, Three Graces(üç mühlet), Delphi’deki Apollo, Meleager, Archiles, Penhesilea, Nyssa ve çocuk Dionysus. Ayrıca mitolojik figürlerin ve İmparatorluk ailesi üyelerinin kalıntıları görülür. Bunlar Augustus, Germanicus, Lucius, Gaius Ceasar, Cladius ve Agrippa, Troy’dan kaçan Promethus ile birlikte Aeneas)





Stadium (Aphrodisias stadyumu Ege bölgesindeki eski stadyumlardan en iyi korunanıdır. Şehrin kuzeyinde olan stadyum 262 metre uzunluk, 50 metre genişlik ve 30000 kapasiteye sahiptir. Stadyumun dış bukey olması, seyircinin diğer seyircilerin görüşüne engel olmasını ortadan kaldırmakta ve seyircilerin tüm stadı görebilmesine imkan vermektedir)












Müze (Aphrodisias’ın Müzesi, batı Anadolu’daki bilinen en olağandışı, göze çarpan müzelerden birisidir. Kazılar sırasında ortaya çıkarıldıkları haliyle, anıtlar burada segilenmektedir. İlk halleriyle bulguların incelenip göz önüne getirilmesi, bu antik anıtların ihtişamının anlaşılmasına yeterli olur. Özellikle Aphrodisias’ın antik heykeltıraş okulunun çalışmaları bu sanatın gelişme seviyelerini gösterir)



Ulaşım/Nasıl Gidilir İzmir-Denizli karayolu üzerinde Kuyucak yakınından sağa Karacasu yönüne 37 km. sürecek çok geniş olmayan fakat zemini iyi bu yol sizi Aphrodisias’ın önüne kadar götürür. Denizli-Muğla yolu üzerinden ise Kale’den sola yine Karacasu yönünde, 30 km.nin biraz üzerindedir.







Yazı ve Fotoğraflar : Bülent PEHLİVAN

Bülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kentBülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kentBülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kentBülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kentBülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kentBülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kentBülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kentBülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kentBülent Pehlivan : Aphrodisias, Dokusunu mermer, aşk ve sonsuzluğun oluşturduğu kent

Tutku Tokol : 28 yıl 28 şarkı


“28 ŞARKI…”


“28 Yıllık Bir Hayata Yolculuk…”






























Slayt şovun yüklenmesi zaman alabilir. Lütfen bekleyiniz…






Photoart tarzı çalışmalarıyla, müziği bütünleştiren genç grafik ve fotoğraf sanatçısı
Tutku Tokol, 2006’da gerçekleştirdiği ilk kişisel sergisi “28 Şarkı”yı Ankara ve İzmir sergileri ile sanatseverlerle buluşturdu. 2007 içerisinde de İstanbul’da eserlerini sergileyecek olan Tokol, her çalışmanın ana temasına uyan şarkılarla sergisini renklendiriyor. Fotoğraf sanatıyla 1994 yılından beri ilgilenen Tokol, “Müzik hep vazgeçilemezdir benim hayatımda. 28. yaşımı tamamladım. İstedim ki bu 28 yılı, 28 şarkı ve çalışmalarımla buluşturarak anlatayım” diyor.




* * *



28 yaşını doldurmuş olan Tokol, yaşadığı her yıla özgü bir olayı ‘retro–vintage photoart’ tarzı illustrasyonlarıyla tuvale taşırken, her illustrasyonu anlatan bir şarkıyla da çalışmalarını anlattığı konuları müzikal açıdan destekliyor. Tokol, ilk kişisel sergisi olan bu etkinlik için “Bu sergiyi hayatım boyunca hissettim, 6 aydır planladım ve ürettim” diyor. Son olarak İzmir-Alsancak, Sardunya’s Şarap Evi ve Cafe-Bar’daki kokteyl ve açılışı ile İzmir’li sanatseverleri ağırlamış olan “28 Şarkı” adlı sergi, 2007 yılı içinde de İstanbul’daki meraklılarıyla buluşacak. Tokol’un harika photoart çalışmalarına, Antonio Banderas’tan Frank Sinatra’ya, Carmina Burana’dan eski bir tango şarkıcısı olan Seyyan Hanım’ın taş plak kayıtlarından ‘Gönlüm Sensiz Olmaz’ına kadar pekçok şarkı eşlik edecek.




YAŞI KADAR YAŞANMIŞLIĞINI BU SERGİYE TAŞIDI



2001’de Gazi Üniversitesi Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Grafik Ana Sanat Dalı’ndan mezun olan Tutku Tokol, Ankara ve İzmir’de çeşitli reklam ajanslarında ve medya sektöründe çalıştıktan sonra kendi şirketi “312 New Advertisement”ı kurdu. Fotoğraf sanatıyla 1995 yılından beri ilgilenen Tokol, “Müzik de hep vazgeçilemezdir benim hayatımda. 28. yaşımı dolduruyorum. İstedim ki bu 28 yılı, 28 ayrı şarkı ve çalışmalarımla buluşturarak anlatayım. Sergiyi planlarken öncelikle şarkıları kararlaştırdım. Bu şarkılarda yoğun duygular ve güçlü bir geçmiş vardı ve çoğu hayatımın temel yapıtaşlarıydı. Takibinde çalışmalara başladım. İlk çalışmamın ait olduğu şarkı, Edith Piaf’ın ‘Une Enfant / Bir Çocuk’ idi. Fethiye’de fotoğrafını çektiğim Deniz adlı bir çocuk, bu çalışmadaki portre idi. Onda diğer çocuklardan farklı bir şey vardı, tam da anlatmak istediğim şeydi. Bu çocuk belki de çocukluğumdaki ta kendimin şimdiki sembolüydü” diye konuşuyor.




GÜNLÜK YAŞAMDAN TEMALAR



Tokol, bu şekilde çalışmalarını tarih sırasına göre düzenlediğini ve ailesinden İzmir ve İstanbul sevgisine, lise yıllarındaki anılarından en yakın arkadaşına kadar 28 yıllık hayatını sembolize eden 28 farklı temayı yaşamış bir kadının iç dünyasını, çalışmalarıyla canlandırdığını söylüyor. Tokol, bu süreci şöyle özetliyor. “İşte bu şekilde tarihsel süreçle beni anlatan, yaşadığım 28 olay ve olgu birbirini izliyor. İçlerinde acı şeyler de var, mutlu şeyler de. Her biri ait olduğu 28 şarkıdan birisiyle buluşuyor…”

http://www.tutkutokol.com/

Tutku Tokol : 28 yıl 28 şarkı

Yedigöller


Ülkemizin cennet köşelerinden biri olan Yedigöller’i ; Sema ÖZEVİN’in “Yedigöller’de Kar ” portolyosu ve Akgün AKOVA’ nin “Renklerin Söylediği Şarkı : Yedigöller ” yazısı eşliğinde sunuyoruz…


YEDİGÖLLER

Renklerin şarkısı var mıdır? Varsa, doğa en güzel nerede, ne zaman söyler bu şarkıyı?



Bu soruların yanıtını bulmak için Ekim ayının on beşinden sonrası ile Kasım ayının ilk haftası arasında bir gün Yedigöller’e gitmelisiniz. Orada sizi sarının, kahverenginin, siyahın, kızılın ve yeşilin bayramı beklemektedir. Bu nedenle yola geceyarısından sonra çıkıp sabahı en azından, Bolu ile göller arasında kalan yolda karşılamalısınız. Bolu’nun içinden Yedigöller’e dönen 42 kilometrelik yol, eğer birkaç gün önce yağmur veya kar yağmışsa, aracınıza kafa tutabilir! Ama hava iyiyse, güneşi gecenin koynundan çıkarıp şafağın yorganıyla size gösterecektir. İşte o zaman, aracınızı başkası sürüyorsa, arabadan inin ve onu göllere doğru uğurlayın. Bu belki de, yaşamınızda verdiğiniz en doğru kararlardan biri olacaktır. Çünkü, Yedigöller’de ve yöresinde ışık, sonbaharda sarışın şarkılar söyler. Göllere on kilometre kala başlayacağınız bir yürüyüş, sizi yoracaktır elbette ama, kentlerin yok ettiği doğanın coşkusunu ve yaşam sevincini içinize yeniden dolduracaktır. Yedigöller’in sonbaharda görkemli bir renk şölenine dönüşmesi öncelikle bu yolda başlar. Aksöğütlerin, alıçların, karaçamların, kayınların, üvezlerin, göknarların üzerindeki sis yorganı bazen öğlene kadar uzaktan uzağa sizi izler. Yolun başlangıcındaki ağaçların kimi zaman yapraklarını dökmüş olması moralinizi bozmasın, çünkü aşağılara indikçe korunaklı tepelerin arasında ağaçların gündüz görülen fener alaylarına dönüştüğünü göreceksiniz.



Göllere gelmeden önce, Kapankaya’ya çıkmalısınız. Pek de büyük olmayan tabelasını yolun solunda göreceksiniz. Kapankaya, önce tahta merdivenleri, sonra küçük bir patikayı adımlayarak çıkacağınız; çıktığınız zaman da manzara karşısında hayretle ıslık çalacağınız bir görüntü sunar size. Yüzbinlerce ağacın yanyana gelerek yarattığı sessiz cennet, ayaklarınızın ucundan başlar gibidir ve siz, onların arasına saklanmış gölleri görebilmek için ilk şaşkınlığınızı üzerinizden atmak zorundasınızdır. Kapankaya’da en azından yarım saat oturun ve yeryüzünün yüreğinizdeki bulutları dağıtışını duyumsayın. Bu bile, Yedigöller’e gitmek için başlı başına bir gerekçedir.





Kapankaya’dan sonraki durağınız, neredeyse altı yüzyılı zamanın sepetine doldurmuş olan anıt çamdır. Yolun hemen sağındaki bir tabela ona ulaşacağınız dar yolu size gösterecektir. Tırmanırsanız, toprağın ve kökün birbirine böylesine sarıldığı bir yaşam tanıklığı, otuz metreyi aşan yüksekliği ve grimsi rengiyle karşınıza çıkacaktır. Ona sevgiyle bakın ve dokunun. Sizi tanıyacaktır. Aslında, Yedigöller bütün güzelliği, doğal dokusu ve kendiliğindenliği ile yitirmekte olduğumuz şeylerin neler olduğunu anlatır bize ve içimizi acıtır.





Göllere varan yolda, geniş görüş perspektifiyle bir de tahtadan yapılmış balkon vardır! Toprak yolun hemen solundadır ve üzerinden aşağıya baktığınızda, eğer yapraklarda kızıl rengin hükümdarlığı zamanıysa, hemen altınızda büyük bir yangın olduğu duygusuna kapılırsınız. Bana soracak olursanız, Yedigöllerin sesi olsaydı eğer, bu ses sonbaharda yanan bir kemanın çıkardığı ses olurdu.





Bir yılan gibi kıvrılarak aşağıya inen yolu izlemeye devam ederseniz, birkaç kilometre sonra göllere varırsınız. Orman Bakanlığı görevlilerinin bekleme kulübelerini geçtikten hemen sonra, solda İncegöl’ü göreceksiniz. Fotoğrafçılar için büyüleyici yansıma görüntüleri veren bu gölün ardında, Sazlıgöl gizlenir. Çevresinde hoş bir patika vardır ve mantarların boy gösterdiği günlerde burada fotoğraf meraklılarının gözlerini dört açmaları gerekir. İki gölün arasındaki yaprak yığınları ve yumuşak ışık, içinde renkler oynaşan küçük havuzla birlikte, güzel bir fotoğraf için çağrıdır. Sonraki göl olan Nazlıgöl’de yapraklara vuran ters ışığı, hemen ardındaki Küçükgöl’ün yanında da çağlayanı fotoğraflayabilirsiniz. Buralar, sonbaharda bir yaprak denizidir. Sonra, Orman Bakanlığı’nın hazırladığı piknik alanlarında mola verebilir, yanınızda getirdiğiniz yiyecekleri yiyebilirsiniz. Yedigöller çevresinde, küçük bir alabalık üretme çiftliği dışında yiyecek sağlayabileceğiniz hiçbir yer yoktur. Bu nedenle aç kalmamak için önceden hazırlıklı olmalısınız!





Deringöl’ün çevresini dolaştıktan sonra, ışığın su içmeye indiği Büyük Göl’e varırsınız ki, bu iki göl birer yansıma başyapıtıdır. İzlenimci bir ressam, tuvalini gölün kıyısına koyup renklerle oynamaya kalksa, Yedigöller’deki yansımalarla yarışamaz.





İyice yorulduğunuzu biliyorum ama, kendinizi dünyanın yedi harikasını geziyor olarak kabul edin ve Seringöl’le gezinizi tamamlayın. Dinlenmek için yeriniz de hazırdır: Büyük Göl’ün üzerine yapılmış ahşap iskele sizi bekliyor. Akşam üzeri, gölün bir toplardamar gibi ışınları alıp ebruya dönüştürdüğü saatler, sıçrayan alabalıkları görebilir, bu yitip gitmemiş güzellikleri korumanın yollarını düşünmeye başlarsınız.



Yedigöller, yalnızca sonbaharda güzel değildir. Diğer mevsimlerde de kendine özgü görüntülerini gözbebeğinize ve belleğinize cömertçe sunar. Bahar aylarında kuşlar kendilerine mükemmel bir yerleşim alanı olan yöreye gelirler ve ormanları cıvıltılarla doldururlar. Ağaçbilimciler için Yedigöller, ders kitabı gibidir. Ancak Aralık ve Nisan ayları arasında, yağmur ve kar toprak yolu bozar ve ulaşımı olanaksız duruma getirir. Her şeye rağmen, jiple gitmeyi deneriz diyorsanız, bunu yapmadan önce traktör yardımı alabileceğiniz köylüleri ya da orman bekçilerini haberdar etmeniz yararlı olur. Çadır kuracaklar içinse Yedigöller, masalsı geceler yaratır. Samanyolunun yıldızlarını görücüye çıkardığı geceler, yıldızların göllere yansıyan yüzü, sizi ışıltılar içinde bırakır. Siz, doğanın böylesine güzel bir resminin bir köşesinde yer aldığınız için mutluluk duyarsınız.


KULAĞINIZA KÜPE OLSUN



* Ana yoldan Yedigöller’e sapmadan önce yeterli benzininizin olup olmadığına bakın ve azsa doldurun. Çünkü, ne güzel ki, o sarışın yola benzin istasyonu yapılmamış!



* Yedigöller’e belli bir noktadan sonra yürüyerek giderseniz, tabelalardaki kilometre rakamlarına güvenmeyin! En iyisi, Bolu’dan içeri girmeden önce aracınızın kilometre sayacını sıfırlamak ve yaklaşık 35 kilometre sonra arabadan inerek yürümeye başlamaktır.



* Yolda köpeklerle karşılaşırsanız, kaçmaya çalışmayın! Sahipleri seslerini duyup onları çağıracaktır! Çağırmazsa, soğukkanlı olun, kımıldamadan durun! Koruduğu kulübelere sizden bir zarar gelmeyeceğini anlayıp peşinizi bırakacaktır.



* Orman Bakanlığı’nın Yedigöller’deki konuk evlerinde kalmak isteyenler, Orman Genel Müdürlüğü’nün Ankara’daki telefonunu arayabilirler: 0 312 212 63 00′dan 33 84′ü bağlamalarını rica edin. Ancak, altı adet konuk evine talebin yoğun olduğunu bilin, özellikle hafta sonları için!



* Fotoğraf makinenizin CPL filtresini sakın ha sakın, evde unutmayın.



Fotoğraflar : Sema ÖZEVİN
Yazı : Akgün AKOVA



Akgün AKOVA Hakkında :
http://www.akgunakova.com



Akgün Akova 1962 yılında, adı ve soyadı ile uyaklı olsun diye, Akyazı’da doğdu.

Çocukluk devrinde, ayı oynatıcısı olmak istedi.
Tefin işkence aleti olarak kullanıldığını sonradan öğrendi.

Haritalarda günlerce göçmen kuşların gittiği yerleri aradı.
Onlara yazdığı mektupları göndereceği adresleri bulamadı.

Einstein’la Frankestein ‘ın kardeş olmadıklarını anladıkları gün, çocukluk devri sona erdi.
Einstein’ın ‘Düşlemek, bilgiden daha önemlidir’ dediğini kulaklarıyla duydu.
Oysa Albert amca, bir ışının sırtına binip yeryüzünden çoktan gitmişti.

Akgün Akova canı sıkılınca Gebze Lisesi’ni, Hacettepe Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nü
ve İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsü’nü bitirdi. Diplomalarını duvara astı.

İlk şiiri, 1984 yılında Milliyet Sanat Dergisi’nde yayınlandı.

Çok cinayet işledi, elini şiire buladı.
Okuyup da etkilendiği tüm şairleri ve sevdiği dizeleri bir bir öldürdü. Kendi oldu.

Bir şiir okuduğu zaman kendine hep “Şair, bu şiirde ne demek istememektedir?” diye sordu.

Yapıtları birçok dile çevrildi, ama o kendine çevrilemedi.
Kendini başkalarına çevirme çabası olarak 1998′te yollara düştü.
Aynı yıl, ‘Yıkık Bir Çocuk Bahçesi Gibiydi Yüzü’ adlı kitabıyla Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü’nü aldı.
2003′te Dionysos Şiir Ödülü’nü kazandı.

Seyahat editörlüğü, doğa fotoğrafçılığı ve gezi yazarlığı yaptı.
Üniversite ve özel eğitim kurumlarında ‘Yaratıcılık’ dersleri verdi.
Türkiye’yi tanıttığı beş bini aşkın fotoğrafı ve dört yüzü aşkın gezi yazısı dergi, kitap ve broşürlerde yayınlandı.

Bizim bildiğimiz kadarıyla, bugüne kadar böyle şeyler oldu!
YedigöllerYedigöllerYedigöllerYedigöllerYedigöllerYedigöllerYedigöllerYedigöller

Koray Demiriğe : Kadıköy Balık Pazarı



























Düşünün ki her sabah haftasonu da dahil olmak üzere sabah 7’de başlayıp gece 10’da biten ve tüm gün ayakta durduğunuz bir işte çalışıyorusunuz,buna dayanabilir miydiniz ya da dayanmak zorundasınız diyelim; ruh haliniz ve bedeniniz nasıl olurdu?



























Onlar ise bu işten inanılmaz derecede zevk alan çok neşeli insanlar,beni onlara çeken de bu olsa gerek ki ben de onlarla birlikte uzunca süre ayakta kaldım ve yoruldum.İlk sorduğum soru, “Ayaklarınız ağrımıyor mu” oluyor aldığım cevap ise onların ne kadar hayat dolu ve şakacı insanlar olduklarını anlatırcasına: “ 3 öğün hamsi yedin mi hiçbir şeyin kalmaz” …







































Malum mesai saati çok uzun olunca vakit geçmek bilmiyor,onlar da vakitlerinin çoğunda ya birbirleriyle ya da rakip balıkçılarla “ben taze balık satıyorum,akşam eve gidince rahat yatıyorum” tarzında yüksek desibelde atışıyorlar ama seviyeyi bozmadan birbirlerini kırmadan.Ne içersiniz ne yersiniz diye sorduğumda, bu sefer çok kısa ve net bir cevap alıyorum: “Çay,sigara ve yine çay,sigara”…



























Çalışanların yaş ortalamasına baktığımda genelde 30 yaş ve üstünün ağır bastığını söylemeliyim,diyeceksiniz ki bu kadar ağır bir iş olmasına rağmen çoğunluk 30-40 yaş arası,neden gençleri tercih etmiyorlar?































































Ben de kendilerine sorduğumda, burada çalışanların -bir gelenek gibi – çok küçük yaşta bu işe başladıklarını ve hiç iş değiştirmeden bu yaşlara kadar devam ettirdilerini öğrendim.Bu sıkı tempo ya da çocuk yaşta başlamalarının ve bol bol balık yemelerinin büyük etkisi olduğunu ayrıca yeni neslin bu kadar ağır bir tempoda çalışmaya cesaret edemediği içinde hala kendilerinin çalıştığını belirttiler.




























Sonuç olarak;bu zorluklara rağmen işlerini hiç aksatmayan,güler yüzlerini ve neşelerini hiç kaybetmeyen bu insanlarla tanışmak benim için büyük bir zevkti.Fotoğraflarını çekmem konusunda bana çok yardımcı oldukları ve tüm doğallıklarıyla bana poz verdikleri için onlara çok teşekkür ediyorum…






































Yazı ve Fotoğraflar : Koray Demiriğe


Mail:kdemirige@gmail.com









Kullanılan makina ve lensler:


Canon 350D ve 30D.


Sigma 70-300 apo dg macro Sigma 17-70mm. Canon 70-200mm f/4 L

Koray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık PazarıKoray Demiriğe : Kadıköy Balık Pazarı

Yanık Sesli Hasan

Onu sesini ilk işittiğimde bulunduğum yerin camına yapışmış sokaktan sesiyle birlikte geçip gitmesini izlemiştim.

Elektro-süper dünyanın çın çın diye öten metalik seslerinden değildi onun sesi.Doğal, hakiki ve gerçek bir sestir onunki.



Yanık sesli Hasan’ın gözleri görmez.Ancak,dünyayı temiz yüreğiyle algılar durur.
Annesinin elini tutarak arşınlıyor sokakları.Yıllardır hem de.

“Yaşlandın artık”diyorum.Gülüşüyoruz.Sesi eskimeyeceklerden O.



Yanık sesli Hasan söylediği türkülerle insanlardan beğeni topluyor.Özellikle esnafça sevilip kollanan Hasan hiç bir zaman boş çevrilmiyor..

Ne diyelim? Bahşişleri gönlü gibi bol olsun!



Yazı ve Fotoğraflar : Özcan ÇELTİKLİ

Yanık Sesli HasanYanık Sesli HasanYanık Sesli Hasan

Baybars Sağlamtimur : Fotoğrafta Sayısal Çağ


Sayısal teknolojinin gelişimi ve bu durumun fotoğrafçılar ve eserleri üzerine olan etkileri, sayısal teknolojinin geleneksel fotoğrafların kalitesini yakalamaya başladığı günlerden bu yana fotoğraf camiasında en hararetli konuşulan konulardan biri haline gelmiştir. Ancak, bu tartışmalar sanatı gölgede bırakacak derecede yüzeysel ve abartılı bir biçimde sürdürülmektedir. Oysa ki fotoğrafta müdahale, neredeyse fotoğrafın bulunduğu ilk yıllarda başlamış ve sayısal teknoloji öncesinde de pek çok fotoğrafçı tarafından uygulanmıştır.

Fotoğraf üzerine yapılan müdahalelerin tarihinin 19. yüzyılın ortalarında başladığı bilinmektedir. Hans Arp, 1917’de, Dada galerisinde açılan ilk dadaist sergideki kolaj fotoğraflarında, fotoğrafları kestikten sonra, belirli biçimlerde yapıştırarak kullandığı yeni bir yöntemi sunmuştur (3). Fotoğrafa müdahalede bilgisayar teknolojisinin bulunmadığı o yıllarda, kesme-yapıştırma, üst üste baskı veya çekim, v.b. yöntemlerle gerçekleştirilen bu çalışmalar, artık, tamamen değilse bile, büyük ölçüde bilgisayar ortamında yürütülmektedir.


Günümüzde müdahalelerin kolay ve ‘parmak izi’ bırakmadan gerçekleştiriliyor olması, fotoğrafı makinede çekerek oluşturma tekniğinden ziyade bilgisayar teknolojisini kullanarak başkalaştırma şekline dönüşmüş ve fotoğraf çekme eylemini kimileri için ikinci plana itmiştir. Bu koşullarda fotoğrafı gerçek zaman-mekan boyutunda, görerek ve hissederek oluşturmaktan ziyade, sonradan işleyerek sunmak yaygınlaşmaktadır. Bu durum, fotoğraf çeken değil, fotoğraf veya daha doğru anlatımı ile görüntü oluşturan insan kavramının gelişmesini kolaylaştırmış ve yaygınlaştırmıştır.

Bazı eleştirmenler, 1980 ve 1990’larda sayısal teknolojideki gelişmelerin fotoğrafın ölümünün ve yeni görme biçimlerinin oluşumunun müjdecisi olduğunu ve sayısal görüntülemenin, daha önceki görüntüleme formlarını -özellikle de görüntü ve gerçek arasındaki kaçınılmaz bağı kopartarak- ortadan kaldıracağını bildirmişlerdir (2). Burada, sizlere Nazif Topçuoğlu’nun Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor kitabından ilginç bir bölümü aktarmak istiyorum: “Geçenlerde, yeni bağımsız olan Slovakya’nın Bratislava şehrinde yapılan bir spiritizma seansında kendisiyle temasa geçilen Káh’ın son teknolojik gelişmelerin fotoğrafçılık üzerindeki etkileri hakkında oldukça şüpheci mesajlar gönderdiği söyleniyor. Onun giderek artan bilgisayar hegamonyasından derin kaygı duyduğu bildiriliyor. Rivayete göre Káh’ın ruhu şöyle demiş: Bütün bu sibernetik ve sayısal dalavereler abesle iştigaldir! Bunlar mana ve emosyondan kaçıp korkan ve ulvi, yüce mevzularla yüzleşme cesaretini kendinde bulamayan 20. yüzyıl insanının teknolojiye sığınmasından başka türlü izah edilemez. Zaten pek çok beğenilen ‘medium is the message’ lafından ancak böyle bir netice beklenebilirdi… Zavallı insanlar pahalı yüksek teknolojik aygıtları kullanmış olmalarının, yaptıkları işleri mazur göstermeye ve onları bizatihi değerli kılmaya yeteceğini sanıyorlar. Bütün bu teknoloji egemenliği, avutmaktan başka, hiçbir yaratıcı talebe cevap vermiyor. İnsanoğlunun yüksek potansiyeli ve melekelerini geliştirmede bir aşama sağlamıyor. Derinliği yok. Her şey sathi ve geçicilik panayırında kaybolmaya mahkum. Üstelik bu aletlerle bir şey yapmış olmak çok da kolay. İlkel bir gerçeküstücülük derin manalar içeriyormuş gibi takdim ediliyor. Eskiden fotoğraf makinesinin arkasında, göz, beyin ve yürek arardık, şimdi araya bilgisayar girmiş. İnsandan iyice uzaklaşıyoruz! Robotların başka robotlar için yaptığı bir sanat bu.” Nazif Topçuoğlu kitabının bu bölümünü şu cümle ile bitiriyor: “…belki robotlar Japon fabrikalarında robot yapabilirler, ama, sanat asla!” (1).

Sizce fotoğraf sadece üretildiği ortam anlamında bir değişim süreci mi yaşıyor yoksa bakış açımızın veya görüşümüzün yeniden şekillendiği bir sürece mi girildi? Eskiden beri yapılan müdahaleler neden şimdi bazıları tarafından can sıkıcı ve tedirginlik verici karşılanırken, kimileri açısından hayal gücünün yüzeye yansıtılması için bir fırsat olarak görülüyor? Değişen sadece teknoloji mi? Káh, günümüzde yaşamadığı için kahroluyor ve içten içe, kıskançlığını, aktardıklarında gizliyor olabilirmi? Yorumunu sizlere bırakıyorum…




Yazan: Baybars Sağlamtimur





Kaynakça:

1. Topçuoğlu, N., 2000. Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor. Yapı Kredi Yayınları, 1326: 211-212.

2. Wells, L., 2003. The Photography Reader. Routledge, London and New York, 198-199.

3. Yıldız, S., 2005. Görüntüleri Birleştirmede Bazı Yöntemler: Fotomontaj. Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi, 446: 86-89.
Baybars Sağlamtimur : Fotoğrafta Sayısal ÇağBaybars Sağlamtimur : Fotoğrafta Sayısal Çağ

” Atomik Dali ” Fotoğraf Tarihinden Bir Kare

“Dalí Atomicus”
Philippe Halsman, 1948



Philippe Halsman 1940’lardan 1970’lere kadar ünlülerin, entelektüellerin ve politikacıların portre çalışmaları ile Look, Esquire, Saturday Evening Post, Paris Match ve özellikle Life gibi büyük dergilerin sayfalarında ve kapaklarında yer almıştır. Çalışmaları aynı zamanda Elizabeth Arden Kozmetik, NBC, Ford gibi firmaların reklam ve tanıtımlarında kullanılmıştır. 1958’de Popular Photography dergisinin düzenlediği ankette Halsman, Irving Penn, Richard Avedon, Ansel Adams, Henri Cartier-Bresson, Alfred Eisenstaedt, Ernst Haas, Yousuf Karsh, Gjon Mili ve Eugene Smith ile birlikte “Dünyanın en büyük 10 Fotoğrafçısı” arasında yer almıştır.



Fotoğraf Kariyeri


Litvanya’da doğan Philippe Halsman (1906-1979) Dresden’de mühendislik okuduktan sonra 1932’de Paris’e yerleşerek fotoğraf stüdyosunu kurar. Cesur, spontane tarzı kısa sürede büyük bir hayran kitlesi yaratır. Aktör ve yazarların fotoğrafları kitap kapaklarında ve dergilerde yerini alır; şapka tasarımları başta olmak üzere moda sektöründe ve özel işlerde çalışır. 1936’da artık Fransa’da en iyi portre fotoğrafçısı olarak tanınmaktadır.


1940 yazında, Hitler orduları Paris’e saldırdığında Fransız pasaportuna sahip olan karısı, kızı, kız kardeşi ve kayınbiraderi Amerika’ya yerleşirken Philippe Halsman vize alamaz ve faşist Avrupa’dan kaçmak zorunda bırakılan pek çokları gibi Marsilya’da aylarca beklemek zorunda kalır. Sonunda, Halsman’ın kardeşiyle 1920’lerde tanışan Albert Einstein’ın arabuluculuğuyla Birleşik Devletler’e giriş iznini alır ve 1940 Kasım’ında New York’a gelir.



Burada etkileyici genç model Connie Ford’la tanışıp fotoğraflarını çekmek için anlaşması onun için büyük bir şans olur. Elizabeth Arden’in reklamcısı, Ford’un Amerikan bayrağı önünde çekilmiş fotoğrafını görünce şirketinin reklam kampanyasında kullanmak ister. Bu, Halsman’ın fotoğraflarının 100’den fazla sayının kapağında yayınlanmasının başlangıcı olur. Bu fotoğraflar Albert Einstein, Alfred Hitchcock, Winston Churchill, Marilyn Monroe ve Pablo Picasso gibi ünlülerin fotoğraflarıdır.



Dergi henüz 6 yaşında ve haber fotoğrafçılığı yeni bir alandır. Bu tip dergiler, gazete , radyo ve ajanslardan sonra Amerikan halkının hayatına renkli dramatik fotoğraflarla başka bir yayının sağlayamadığı canlı görüntülerle henüz girmiştir. Dünyaya ilişkin, bu kadar çeşitli ve özenle seçilmiş haberin, görüntünün yer aldığı, popülaritesi yüksek dergiler, o günün hayatında büyük bir yer kapladığı için Halsman’ın fotoğraflarını büyük bir kitleye ulaştırabilmiştir.



Sürrealizme olan merakının sonucu olarak tanıştığı ve uzun yıllar dostluk ettiği Salvador Dali’nin portresi “Dali Atomicus” da bu sayede, neredeyse 1 gecede, tüm dünyaya ulaşmıştır.



Sürrealizm


Paris’de Halsman diğer sanatçı ve fotoğrafçıların, özellikle sürrealistlerin çalışmalarını inceleyerek izleyicileri şaşırtan, etkileyen görüntüler elde etmeyi öğrenir. Basit ama sonuçta kafa karıştıran detaylarla, konularına hatırda kalıcı bir etki kazandırır. Işık oyunları , netlik, yakın kadrajla sıradan moda fotoğraflarını ciddi karakter analizlerine dönüştürür.


NBC komedyenlerinin zayıf ve komik görüntülerini ortaya koyan çalışmaların yanı sıra cazibe, seks ve enerjiyi bir portrede toplamanın güzel örneklerini temsil eden Marilyn Monroe, Brigitte Bardot gibi ünlülerin fotoğraflarını çeker.

Halsman’ın sürrealizme ilgisi onu Salvador Dali ile uzun ve üretken bir dostluğa sürükler. 1941’de bir çalışmada tanışan iki dost, sonraki 30 yıl boyunca pek çok projeyi birlikte üretirler. En dikkat çeken çalışmaları resimlerin, eşyaların, kedilerin ve suyun, resamın kendisi gibi, havada asılı durduğu “Dali Atomicus” adlı fotoğraf çalışması olur.



Psikolojik portre


Halsman portre fotoğrafının kişilik özelliklerini barındırması gerektiğini, bunun insanları sabit bir poz vermeye zorlayarak yapılamayacağını, kurbanı tahrik ederek, esprilerle neşelendirerek, sessizlikle gererek veya en yakın arkadaşının bile sormaya cesaret edemeyeceği küstah sorular yönlendirerek başarılabileceğini iddia eder. Ve bunun en güzel, en başarılı örneğini “Dali Atomicus” adlı çalışmada ortaya koyar.


































” Leda Atomica “

Halsman ve Dali, ressamın üzerinde çalışmakta olduğu tablosu Leda Atomica’yı tartıştıktan hemen sonra Halsman Dali’ye bir fotoğraf hakkındaki fikrinden bahseder ve hemen fotoğrafın kurgusu hakkında birlikte düşünmeye, çalışmaya başlarlar.




Dali Atomicus



Dali ve Halsman Harold Edgerton’ın süt damlası fotoğrafından etkilenirler. Bu fotoğraf 1930’larda çekilmiştir. Bir fincana damlayan sütün oluşturduğu bir taç ve havada asılı duran bir süt damlasını görüntülemektedir. Mükemmel bir zamanlamanın zarif bir ifadesidir ve fiziğin, fotoğrafçı doğru zamanlamayı yapmadığı takdirde farkedilemeyecek güzelliği ve kusursuzluğunu ortaya koymaktadır.




Aynı dönemde insanlık atomun doğasını keşfetmektedir. Katı cisimlerin atom parçacıklarından oluştuğu, ve hepsinin hareket halinde, itme ve çekme kuvvetinin mükemmel dengesinde bulunduğu bilgisi Dali’nin en önemli ilgi konusu olmuştur. Atomik düzeydeki tasavvur edilemez derecedeki karmaşıklık yaşadığımız dünyanın düzenli basit nesnelerine dönüşmektedir.



Asılı durma ve atomik kuvvet konuları Dali’nin çalışmalarında yansıma bulur. Ünlü çalışması Leda Atomica, bir kadının portresini ve günlük yaşamdan nesneleri göstermektedir. Ancak tüm nesneler birbiriyle ilişkili bir biçimde atom ve atomdan küçük parçacıklarmışçasına asılı durmaktadır. Birbirine temas etmeyen ama öyle olması beklenen tüm öğeler, olağandışı bir ifadeye bürünmektedir.



Bu fikirlerle yola çıkarak tasarladıkları unutulmaz fotoğrafı çekmek için Halsman New York’daki stüdyosunu hazırlar. 1947 yılında tasarladığı 4X5 formatında twin-lens refleks makineyı kullanır. Fotoğrafı kurgulamak için şövele, 2 Dali tablosu ki bunlardan biri henüz tamamlanmamış “Leda Atomica” dır, bir tabure tavandan iplerle asılır. Bunlar iplerle sabitlendiği için fotoğraf kurgusunun kolay kısmıdır. Havada asılı görülen ancak bir ayağı kadrajın dışında kalan sandalyeyi Halsman’ın eşi tutar. Fotoğraftaki yoğun karmaşanın bir parçası olarak yansıtılan bütün bu öğeler aslında tam olarak sabitlenmiş durumdadır.


Hareketli olan ve zamanlama gerektiren öğelerse kediler, su ve Dali’nin kendisidir. Halsman sayar, 3’de asistanlar kedileri ve suyu fırlatır, Dali sıçrar ve Halsman deklanşöre basar. Mükemmel kareyi yakalamak için zamanlama çok önemlidir ancak biraz şansa da ihtiyaç olduğu açıktır. Asistanlar stüdyoyu temizleyip, kedileri kontrol altına almaya çalışırken Halsman karanlık odada sonucu kontrol eder ve yeniden denemek için döner. Doğru zamanlama ve kusursuz fotoğraf için defalarca aynı şeyler tekrarlanır. Halsman kitabında Dali Atomicus’u çekebilmek için 6 saat boyunca çalıştıklarını, 28 fırlatış gerçekleştirdiklerini anlatır ve kedilerin zarar görmediğini de ekler.





























” Dali Atomicus “



Life dergisi bu muhteşem fotoğrafa derhal iki sayfa yer ayırır. Ve tüm zamanların en ünlü, en çok basılan, en çok kopyalanan, hakkında en çok yazılan fotoğrafı haline gelir. Fotoğraf kendi başına fotografik değerler açısından başarılı ve dikkat çekici olduğu kadar, aykırı bir sanatçının aykırı bir sanatsal ifadesi olarak da değer taşımaktadır. Dali’nin kendisi ve çalışmalarının bu fotoğrafa konu olması fotoğrafa bir kat daha anlam ve başarı katar.


Hazırlayan : Serpil KANTAŞ

Sanat Akımları : Neoklasizim


NEOKLASİZM;


Jacques Louis David & Francisco de Goya



18. yüzyılda Barok ve Rokoko’nun aşırı süslemeciliğine tepki olarak çıkmış olan Avrupa sanat akımı Neoklasizm; sanatta yeniden ilkçağ unsurlarının ön plana çıkması anlamına gelir. Bu dönemde, eski Yunan ve Roma tarzı tekrar canlandırılmıştır. Işığın getirdiği etkilerden uzak, perspektif ve derinlik aramayan, arka plana ağırlık veren keskinleşen çizgiler belirgin özelliğidir.


































































Bu dönemin resim sanatında en etkin isim Jacques Louis David ve gene sanatçının bir öğrencisi olan Dominique Ingres’dır. Öncelikle bu iki sanatçının meydana getirdiği Yeni klasikçi akımın hemen önündeki durum bir hayli karmaşıktır. 1789’daki devrim gerçekleştiği sırada, başta Rokoko gelenekçiliği olmak üzere yanısıra ahlakçı yaklaşımlar, pompei stilindeki klasizm ve burjuva naturalizmi dikkat çekmekteydi. Fakat koruyucu dediğimiz çeşitli hamiler için yapılan sanat, artık bu dönemde halk için yapılmalıdır görüşüyle yer değiştirince bu yönde bir yaygınlık da söz konusu olmaya başlıyordu.



































































Neoklasizm, devrim ülkülerini ve devrimin gücünü dile getiren bir anlayışla yola çıkan ressam David’i dönemin sembol ressamı haline de getiriyordu. Zaten Neoklasizm ve David’in ortaya çıkmalarından sonra Rokoko tarihe karışmış oldu. David’in ortaya çıktığı an da Fransız resmi hem toplumsal hem de plastik açıdan bir kriz içindedir. Sanatçı 1755 yılında Roma’ya gitmiştir. Işık ve gölge ile elde ettiği hacimli röliyefsi etkiler onun için çok önemlidir. Zaten Roma’dan döndüğü sırada antik temaları seçmiş ve ifadeci bir anlayıştan yana olmuştur. Fransa’nın sahip olduğu resimlerin ve sanat felsefesinin değişmesine epeyce hizmeti dokunmuş olan sanatçı, sanat dünyasında değerli değersiz ressam ayrımına gidilmemesini sağlamıştır. Tiyatro ile de ilgilenmiştir. Zaten çok figürlü resimlerindeki tiyatro düzeneğinin de temelleri buralara dayanmaktadır. Devrime paralel olarak, sanat yapıtının didaktik bir özelliğe de sahip olması gerektiğini söylemiştir. Fransızlar kahramanlık çağında yaşadıkları dygusundaydılar ve o yılların olayları ressam için Yunan Ve roma tarihinin olayları kadar dikkate değer nitelikteydi. Sanatçının belki de en önemli eseri “Marat’ın Ölümü” isimli resmidir. Devrim yöneticilerinden olan Marat , gözü kararmış genç bir kadın tarafından banyoda öldürülünce David, Marat’ı dava uğruna canını veren bir şehit olarak resmetti. Belli ki banyoda çalışma huyu olan varmış Marat’ın. Bu yüzden de küvetin yanına masa koymuş, saldırgan kadın bir dilekçe ile ulaşmış Marat’a.Bu durum büyük ve görkemli bir tablo için elverişsiz görünse de David, polis raporlarının gerçek ayrıntılarına bağlı kalarak bu duruma bir kahramanlık havası vermiştir.

































































Fransa’da insana dayalı bir Neoklasizm gelişirken, yani bir portre ve ifade olgusu ağırlıktayken, özellikle İngiltere’de, manzara resimlerinde özellikle suluboya çokça kullanılmıştır. Yanı sıra “Yaşam ile Ölüm arasındaki Hayvan Mücadeleleri” de çok önemli bir konu olarak dikkati çeker. Bu yönde önemli isimlerden birisi; George Stubbs’dur. Bir başka konunun ise ; “sosyete kompozisyonları” olduğunu söyleyebiliriz. Bu yönde, o zamanın İngiltere’sinde dikkati çeken isim; Arthur Devis’dir. Bir çeşit Rokoko üslubunu devam ettirir bu sanatçı.



Neoklasik resmin İtalya’da ne durumda olduğuna bakacak olursak; bu dönemde şehir resimleri yapıldığını görebiliriz. Bu resimlere Venduta resimleri de denmektedir. Ressamları içinde de en önemlileri; Canaletto, Guardi ve Pannini gibi isimlerdir. Bu sanatçılar, fotogerçekçi tarzda ele aldıkları İtalya’nın önemli meydanlarını, şehir köşelerini resimlerine aktarmışlardır. Resmettikleri yerlerin topografik karakterlerini ortaya koymak en önemli özellikleridir bu ressamların… Bunlar birer belge anlamı da taşımaktadırlar biz izleyiciler için. Kısaca resim sanatının belki de fotoğraf sanatı ile eşdeğer anlama ulaştığı, adeta özdeşlediği bir resim kulvarınıda Venduta ressamları oluşturmaktadırlar.




















































Neoklasik resmin İspanya’daki durumuna gelince; burada karşılaştığımız önemli kişiliğin adı; Francisco de Goya’dır. Bu sanatçı 18.yüzyılın sonlarında ortaya çıkardığı resimlerle, bir anlamda Klasik resmi romantik ve gerçekçi resme, bir o denli de gerçeküstücü resme yaklaştıran insan olmuştur. Saragossa doğumlu İspanyol Ressam ve baskı sanatçısı.Bir yaldızcı ustasının oğlu…













































Goya’nın hayatında 1776-93 yılları arasında geçen günler mutlu bir devredir.1776 da gravür denemelerine gerçek ve tek hocası olan Velazques’in resimlerinden kopyalar yapmakla başladı.1779 da San Fernando Güzel Sanatlar Akademisine seçilmiştir. 1788 de IV Carlos’un tahta çıkışından sonra saray ressamı olmuştur.



Erken dönem yapıtları Mengs ve özellikle üzerinde çalıştığı Velazques’in etkisinden kısa sürede ayrılıp daha doğal daha canlı vetümüyle kişisel bir anlatıma yönelmiştir. 1780 ler sonundaki duvar resmiyle,duvar resim endüstrisine bir yenilik kazandırdı.



1792 de Güney İspanya’yı ziyareti sırasında ağır bir hastalığa yakalandı ve sağır oldu. Hastalık onu paralize ve kör olacakken kurtulmuş, bu hastalığa kurşun zehirlenmesinin yol açtığı sanılmaktadır. Bunalımını atlatmayı başardı fakat sanatında sertlik belirdi. Gravür çalışmalarına yeniden başladı ve Caprishos adlı gravürleri yaptı. Bu aynı zamanda Goya’nın Mayalar, Madrit yaşantısı ile ilgili Sandiner’in Gömülüşü, Boğa Güreşi ve Tımarhane gibi Sanatçının içinde bulunduğu bunalımın izlerini taşıyan tabloları yaptığı bir dönemdir.Goya’nın figürleri başka bir dünyaya ait gibidir. Goya’nın İspanyol Sarayına kabulünü sağlayan portrelere yüzeyden bakılınca daha çok Van Dyck veya Rynolds tarzında resmi portreler gibidir. Onun ipeğin ve altının parıltısının yeniden yaşatan ustalığı Tiizano veya Velazques ‘i hatırlatıyor fakat o modellerine değişik bir gözle de bakıyor.Bu ustalar güçlü kişileri pohpohlamış değil elbet ama Goya çok acımasız görünüyor.Onların tüm kofluğunu ve çirkinliğini, aç gözlülüğünü, boşluğunu ortaya koymuştur.Ondan öce de sonra da, hiç bir saray ressamı koruyuculuğuna ilişkin böylesi belgeler bırakmamıştır.






Goya, geçmişin geleneksel alışkanlıklarından bağımsızlığını yanlızca bir portre ressamı olarak göstermemiştir. Rembrant gibi o da bir çok asit oyma bırakmıştır. Bunların çoğu yanlızca çizgileri değil gölgeli bölgeleri betimlemeye olanak veren ve akuatina yani leke baskı denilen yeni bir teknikle yapmıştır. En önemli nokta Goya’nın oymalarının ünlü Kutsal Kitap öykülerini, tarihsel olayları ve günlük yaşam sahnelerini betimlemedikleridir. Çoğunlukla büyücü kadın ve gizemli karaltılarının hayali görüntüleridir. Ve daha çok Goya’nın İspanya’da kendisinin denediği, insanın acımasızlığı ve baskıya, aptallık ve gericiliğe karşı suçlamaları olmak savındadır. Kimi zamanda sadece onun kişisel kabularına biçim verir gibidirler…



IV Carlos ve ailesi, kişilerin idealize edilmeden yaptığı en yetkin ypıtları arasındadır. Sanatındaki gerçekçi ve mizahi eğilimler yapıtta dengeli biçimde yer almıştır. Özellikle giysilerin renkleri ve krallık portresine gerekli zenginliği getirmiştir.Aynı yıl sanatçı 2 önemli resminin daha gerçekleştirmiştir. Giyinik Maya ve Çıplak Maya adlı tablosu Velazques’in Aynalı Venüs’ünden sonra İspanyol resmindeki ilk çıplak portresi olması bakımından önemlidir.























































Yaklaşık 500 yağlı boya ve duvar resmi, 300′ e yakın aside yedirme ve taş baskılarıyla son derece üretken olan sanatçı, herhangi bir sanatsal uslüptan çok bazen mizahi bir anlatımın bazen de kıyasıya bir yerginin yer aldığı yapıtlarında, gerçekci bir anlayışla özgün tutumunu oluşturmuştur. Bu bağlamda anlatım aracı olarak gördüğü duygu ve heyecan hem kendi yaşamından hem de yapıtlarından eksik olmamıştır.



Hazırlayan: İnci İŞLER

Sanat Akımları : NeoklasizimSanat Akımları : NeoklasizimSanat Akımları : NeoklasizimSanat Akımları : NeoklasizimSanat Akımları : NeoklasizimSanat Akımları : NeoklasizimSanat Akımları : Neoklasizim