Kategori arşivi: TEMMUZ 2012 SAYISI – JULY 2012 ISSUE

Osman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep Dönmez




Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı”¦





Fotoğraf: Selçuk Akbulut, 2007




5 Haziran 2012 tarihinde Türk fotoğrafının yıldız isimlerinden Recep Dönmez’i hiç beklenmedik bir şekilde kaybettik. 58 yıllık yaşamında pek çok başarılı çalışmaya adını yazdıran Recep Dönmez, usta bir fotoğrafçı, düzgün bir insan ve değerli bir dost olarak kuşkusuz ki ardında pek çok güzel izler bırakarak aramızdan ayrılmayı tercih etti. Onu sıcak bir haziran günü kalbimizin derinliklerindeki maviliklere gönderdik.




Kameramla Denizde 2 Sergisi, Batum, 2008




Recep Dönmez ile 2005 yılında Teknoloji Televizyonu için hazırladığımız Aydınlık Oda isimli programa konuk olarak çağırmış ve bu sayede tanışmıştık. Elbette bu programa çağırırken onunla yakın bir dost, çalışma arkadaşı olmayı ve hayatımda derin izler bırakan çok önemli bir insan olacağını tahmin bile etmemiştim. Bu program sonrasında çalıştığım üniversite’de O’nun Sessizliğin Rengi isimli bir sergisini açmıştık. Bu sergi öğrencilerimiz ve yöneticilerimiz arasında o kadar büyük bir ilgi gördü ki bir sonraki eğitim yılında fakültemizde Sualtı Görüntüleme dersi açmış ve birlikte çalışmaya başlamıştık. Daha sonra ticareti bırakmasıyla onunla tam zamanlı olarak üniversite’de birlikte görev yaptık. Bu sürede Kameramla Denizde ismiyle her yıl gelenekleştirdiğimiz öğrenci çalışmaları sergisini Türkiye’de ve yurtdışında pek çok kez sergiledik. Ben de onun sayesinde sualtı fotoğrafçılığına merak duyarak onun sayesinde bu büyüleyici alanla tanışmış oldum. Birlikte pek çok dalış yaptık, fotoğraf seyahatlerimiz oldu. Ortak öğrenciler yetiştirdik. Ortak projeler geliştirip beraberce çalıştık. Birlikte pek çok şey yaşadık, paylaştık. Ancak benim için en önemli olanı kuşkusuz ki onun sevecen, yardımsever ve her zaman güven veren sıcacık dostluğuna sahip olabilme şansına erişmiş olmamdı.




O’nun ardından yakın ve oldukça geniş çevresinde bulunan herkes büyük bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaşamaya devam etmekte. Ancak bizlerin üzerine düşen o’nu adına layık bir biçimde yaşatmak ve anmak olacaktır. Çalışmalarıyla Uluslar arası alanda da ülkemizi başarıyla temsil eden çok önemli bir fotoğrafçı olan Recep Dönmez, genelde sualtı fotoğrafçısı olarak tanınırdı. Ancak kendisi sadece sualtında fotoğraf çeken ve çalışmalar yapan biri değildi. Öyle de anılmayı pek istemezdi. Bu nedenle bu yazı da Türk fotoğrafının en saygın portrelerinden biri olarak Recep Dönmez’in kısa ama öz yaşamında yapmış olduğu farklı alanlara yönelik çalışmalardan da örnekler bulunmaktadır.




Bodrum, 2008, Fotoğraf: Osman Ürper


Öncelik olarak Recep Dönmez’i tabi ki çok başarılı bir sualtı fotoğrafçısı olarak tanıyoruz. Recep Dönmez, bir doğa tutkunu olmasının kökenini çocukluk yıllarında yapmış olduğu izciliğe dayandırmaktaydı. Bu yıllarda almış olduğu eğitimin onu doğa’ya yakınlaştırdığını ve doğayı ve hayatı tanıma çabasının başlangıcını oluşturduğunu ifade ederdi. Öncelikle zıpkınla balık avlamayla başlayan sualtı macerası ise sualtı canlılarına karşı içinde yaşadığı acıma hissi nedeniyle aletli dalışa başlamasına neden olmuş, önceleri video sonraları ise fotoğraf aracılığıyla bu büyülü dünyanın gizemini bizlere aktarmaya gönlünü ve yaşamını koymuştu.



Sualtında görüntü çekebilmenin birinci şartı olarak iyi bir dalıcı olunması gerektiğini ifade ederdi. 41 yılı aşkın bir süredir dalış yapan, 3* dalış eğitmeni ve Avrupa Sualtı Festivaller Birliği’nin (EUIFA) sualtı fotoğrafı eğitmeni olan Recep Dönmez’i bir dalgıç olarak sualtındaki sakinliği, rahatlığı ve çok estetik görünen duruşu ortak dalışlarımızda ilgimi çekmişti. Bu dalışların birçoğunda büyük bir hayranlıkla onun dalış şeklini ve tarzını seyrettiğimi hatırlıyorum. Çok iyi bir dalıcı olması kuşkusuz bu kadar uzun bir zamana yayılan binlerce dalış deneyimine bağlı olmakla birlikte, o her zaman gururla dalış eğitimini SAT komandolarınca almış olmasına bağlardı. Sephiyesini (denge) ayarlayamayan ve paletleriyle toz kaldıranlara çok kızardı.



Rajaampat/Endenozya, 2010





Recep Dönmez, başta Türkiye suları olmak üzere dünyanın belli başlı denizlerindeki yaşamı belgelemek, onları tanımayanlara tanıtmak, gidemeyenlerin, dalma şansı ve olanağı olamayanların bu büyülü dünyanın gizemli varlıklarını, onların zengin ve renkli dünyalarını görmeleri ve tanımalarını sağlamak üzere fotoğraf ve video aracılığıyla geriye yüzlerce eşsiz çalışma bırakmıştır. Dünyanın dalış açısından en zevkli ve sualtı canlılığı açısından zengin bölgelerince yıllarca ve defalarca dalışlar yaptı. Kızıldeniz, Endenozya, Malezya, Sipadan, Mabul, Papua, Raja Ampat, Lembeh dalış yapmayı en çok sevdiği yerlerdi. Ancak Mabul’un onun dalış yaşamında ayrı bir yeri vardı. 16 Eylül 2003 tarihinde Mabul’da Kapalai’de yaptığı bir dalışta bulduğu bir reef’e (sualtı tepeciği) Recep 1 adı verildi. Bununla ayrı bir gurur duyardı.




Bodrum Sualtı Görüntüleme Kampında Teknede Ders, 2006, Fotoğraf: Osman Ürper




Mesleğinde gerçek bir “usta” olan Recep Dönmez sualtında önceleri video filmler çekti. Bu filmleriyle birçok yurtiçi ödülün yanı sıra Fransa, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya gibi ülkelerdeki yarışmalarda ödüller kazandı. 1996 yılında ise video çalışmayı bırakıp eski tutkusu olan fotoğraf alanında eserler vermeye başladı. Fotoğraf alanında sadece uluslar arası yarışmalarda 13’ü birincilik olmak üzere 36 uluslar arası ödül kazandı. Çalışmalarından bir seçki yaparak 2002 yılında Sessizliğin Rengi I isimli fotoğraf albümü yayımlandı. Bu çalışma 2004 yılında Barcelona’da yılın en iyi sualtı kitabı seçildi. 2004 yılında Türk Fotoğrafçılar Kütüphanesi isimli serinin 3. kitabı ise Recep Dönmez’in çalışmalarına ayrıldı. Yurtiçi ve yurtdışında 23 kişisel 12 karma sergiye katıldı. 2005 yılında Belgrad’da yapılan Dünya çapında prestijli bir sualtı görüntüleme festivaline onur konuğu olarak davet edildi. Fotoğrafları birçok kişi ve kuruluş tarafından satın alınarak koleksiyonlara girdi. Afiş, takvim vb. materyallerde kullanıldı. Birçok yarışmada jüri üyesi olarak görev aldı. Fotoğraf ve sualtına ilişkin çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Çeşitli ülkelerde düzenlenen sualtı görüntüleme atölyelerinde birçok sualtı fotoğrafçısı yetiştirdi.




Görmesini bilen bir göz ve usta bir fotoğrafçı olarak Recep Dönmez hayatın her alanına dair, paylaşmaya değer bulduğu ve bir hikayesi olan, gördüğü her anın fotoğraf aracılığıyla aktarılmasını görev bildi. Onun sanat tarihi altyapısı ve bilgisi fotoğraflarına olumlu olarak sirayet edebilmiştir. İznik ve Assos kazılarında başlayan belgeleme uğraşı ileride sualtında dünyaca tanınan bir virtüöziteye dönüşecekti. Fotoğrafta hem biçime hem de içeriğe çok önem verirdi. Işığı etkili bir biçimde kullanmaya özen gösterir, kompozisyonlarında yalınlık, çerçeve içerisinde bulunan yapıların birbirleriyle incelikli ilişkilerini iyice hesap ederdi. Fotoğrafta “kritik an”a çok önem verirdi. “Tek bir karede anı durdurmak ve öyküyü verebilmek. Öncesiyle, anıyla, sonrasıyla. Bunu aktarabilmek çok zor. Ben bütün yaşamım boyunca bu zorluğun peşinde koştum.” Sözleri onun fotoğrafın bu temel özelliğine ne kadar önem verdiğinin bir göstergesidir. Kurduğu kompozisyona ilişkin doğru zamanın oluşması için sabırla beklerdi. Onun fotoğrafçı kimliğini, fotoğraflarının, dilini, üslubunu daha geniş bir analizini ileride daha geniş bir zamanda yapmak isterim.




Yılmaz Sazak Uluslararası Atletizm Yarışmaları Fotoğraf Ekibiyle, 2 Haziran 2006, Fotoğraf: Nehir Kuru




Recep Dönmez İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Sanat Tarihi ve Arkeoloji eğitiminde çok başarılı bir öğrenci olarak mezun olup, kısa bir süre de aynı bölümde asistanlık görevinde bulundu. O yıllarda yeni doğan oğluna daha güzel bir yaşam kurabilmek için üniversiteden ayrılmak durumunda kalarak uzun yıllar başarılı bir işadamı olarak ticaretle uğraştı. Ancak sanatla ve eğitimle ilişkisi, aşkı hiç eksilmedi. Caddebostan Balıkadamlar Klübü başta olmak pek çok kurum ve kuruluşta hem balıkadam hem de fotoğrafçı yetiştirdi. İstanbul Üniversitesinde ve Marmara Üniversitesinde dersler verdi.


Ancak 2006 yılından bu yana ticari yaşama ara verip kadrolu öğretim görevlisi olarak ders verdiği Maltepe Üniversitesinin yeri onda bir başkaydı. Disiplinli, tatlı sert ve sevecen tutumuyla öğrencilerinin, her zaman yardıma hazır, özverili, sevgi ve saygı dolu davranışlarıyla çalışma arkadaşlarının kalplerini fethedebilmeyi kolayca başarmıştı. Akademik yaşamın kimi zaman sıkıcı kırtasiye işlerinden ve ağır işleyen bürokrasisinden sıkılıp bana hep takılırdı. Beni sen bulaştırdın bu işlere diye”¦ Ancak ders vermeyi, öğretmeyi, bilgisini ve deneyimini paylaşmayı çok sever ve önemserdi. Her yıl Bodrum’da düzenlediğimiz Sualtı Görüntüleme Kamplarına muhakkak yol güzergahında bulunan farklı antik kentlere uğranılıp onların hem fotoğrafları çekilirdi hem de Recep hocanın engin Sanat Tarihi ve Arkeloji bilgisiyle aydınlatırdı. Dalışa diye yola çıkan öğrencilere sürpriz hazırlardı. Fotoğrafa sualtında başlayanlara muhakkak karada da fotoğraf çekmeleri önerir, onları peşlerine katar İstanbul içinde ve dışında çeşitli yerlere fotoğraf gezilerine götürür fotoğraf deneyimi kazanmalarını sağlardı.




Kameramla Denizde 2 Sergisi, İstanbul, 2007




En büyük gururum yetiştirdiğim öğrenciler. Biz ileride çok büyük bir aile olacağız. Bence en büyük mutluluk burada” demişti bir röportajında. “İnsan olma onuru adına, evrenin bir parçası olabilme adına bir şeyler bırakabilsinler. Yaşamış olmanın bir izini bıraksınlar, onlardan bir iz kalsın yaptıklarıyla, çektikleri fotoğraflar ve filmlerle, yaptıkları kitaplarıyla ya da davranışlarıyla”¦” diye de onlardan beklentisinin altını çizmişti.




Bodrum, 2009, Fotoğraf: Osman Ürper




Recep Dönmez ile 7 yılı aşan bir süreçte birçok uzun seyahatimiz ve doyumsuz sohbetlerimiz oldu. Bu sayede onu bir çalışma arkadaşı ve meslektaş olarak tanımanın dışında insani yönlerini de yakından tanımış oldum. Bu sayede hem renkli kişilik özelliklerini tanımış oldum, hem de hayata dair bakışını, duygu ve düşüncelerinin bir kısmına şahitlik ettim. Eşine ve oğluna büyük bir önem veren iyi bir aile babasıydı. Babacan tavrını sadece oğluna göstermez yakın çevresinde bulunan arkadaşlarına, küçüklerine ve öğrencilerine de bu yüzünü sık sık gösterirdi. Hayatımda tanıdığım en paylaşımcı insandı. Eğer bir şey yapmak istiyorsanız, ortaya bir şeyler çıkarmak istiyorsanız elinizden ilk tutan kişi kesinlikle Recep Dönmez olurdu. Zamanını, emeğini, bilgisini, pahalı malzemelerini hiç çekinmeden paylaşırdı. Çalışmayı çok sever, bundan büyük bir keyif alırdı. Çok ince ve zarif bir insandı. Ne zaman ondan bir şey istesem karşılığında muhakkak okulda ücretsiz olarak verilen yemekten ısmarlarsam yapacağını söylerdi. Böylece benim kendisine borçlu hissetmememi sağlardı. Üretkendi ama çok da titizdi. Birçok kişinin 10 tane sergi açacağı fotoğrafları hiç çekinmeden çöpe gönderirdi. Nisan ayında yaptığı son Malezya gezisinde sadece birkaç fotoğrafını beğenecek kadar da acımasızdı.


Bodrum 2012, Fotoğraf: Osman Ürper




Muzipti, şakacıydı. Her daim takıldığı insanlar olmuştu. Hayatı, insanları ve hayvanları çok severdi. Lider ruhluydu. Özgür düşünceye sahipti. Çok çabuk karar verip onu hemen uygulardı. Onurlu ve ilkeliydi. Düzgün bir ahlak anlayışına sahipti. Kendini, bedenini ve ruhunu hoş tutması bilirdi. Güzel giyinmesini severdi. Hürriyet gazetesinin en iyi giyinen 10 hoca sınıflandırmasında listeye girmişti. Fotoğraf bilgisi kadar mekanik bilgisi ve pratikliği de şaşırtıcıydı. Onu kaybetmezden iki gün önce yıllardır birlikte fotoğraflarını çektiğimiz bir proje olan Yılmaz Sazak Atletizm yarışmalarında Sırıklama Atlama hakemlerinin yüksekliği ayarlama mekanizmasını bir türlü çalıştıramaması üzerine fotoğraf çekmeyi bırakıp onların işini iki dakikada halledip yarışmaların devam etmesini sağlamasına dakikalarca gülmüştük. Onu hep gülen yüzüyle hatırlamak ve anmak sanırım biz dostlarından isteyeceği en önemli isteği olurdu.




Yedigöller, 2007, Fotoğraf: Osman Ürper




Son bir kaç yıldır üzerinde çalıştığı ve en önem verdiği projelerden biri de Sessizliğin Rengi II kitabının yayımlanmasıdır. Bu kitaptan sonra sergi açmayacağını ve etkinlik yapmayacağını söylüyordu. Yani bu kitabı mesleki bir zirve olarak görüyordu. Bunu gerçekleştirmeye ne yazık ki vakit yetmedi. 120 civarı eşsiz sualtı fotoğrafının bulunduğu bu kitabın adına ve hatırasına yakışır şekilde, en kısa sürede yayımlanabilmesini sağlayabilmek bizlerin en önemli görevi olacaktır.




Fotoğraf: Osman Ürper, Bodrum, 2011




Şimdi o çok sevdiğin derin maviliklerde Işığın bol olsun usta”¦ (Aman white balansa dikkat)



Osman ÜRPER


11.06.2012 İstanbul




Recep Dönmez’in Portfolyosundan























































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Osman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep DönmezOsman Ürper : Türk Fotoğrafından Bir Yıldız Daha Kaydı, Recep Dönmez

Chester Higgins Jr. ile Röportaj



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




CHESTER HIGGINS JR. ile RÖPORTAJ


INTERVIEW with CHESTER HIGGINS JR.





Merhaba Chester,



Fotoğraf ile ilk tanışmandan ve günümüze kadar gelen sürecinden kısacası fotoğrafçılık öykünden bahseder misin?



Genç bir kolej öğrencisiyken fotoğraf makinesinin saygı duyduğum ve sevdiğim Afrika kökenli insanların asil görüntülerini elde etmekte kullanılabileceğini keşfettim. Kalbimi gülümseten fotoğraflar yapmak fotoğraf makinesi ile kişisel çalışmalarımın sebebi olmaya devam etmektedir.




Hello Chester,



Tell me about your story of photography from your first meeting with it until today?



As a young college student I discovered that the camera could be used to make dignified images of people of African descent that I respected and loved. Making images that make my heart smile continues to be the reason for my personal work with the camera.





Şimdiye dek hangi yayın ve kurumlar için çalıştın?



Kolejden sonra 1970 yılında LOOK dergisi için çalıştım ve 1975’denberi New York Times’ın fotoğrafçısı olarak görev yapıyorum.




Did you work for which publications and institutions till now?



After college, in 1970, I worked with LOOK magazine and since 1975 working as a staff photographer with The New York Times.




Yayınlandığın kitapların hakkında bilgi verir misin?



6 fotoğraf kitabım var. En ünlüsü “Ruhu Hissetmek: Dünya’da Afrika Halkını Arayış”dır.




Could you give information about your published books?



I have authored six book on photography. My most famous book is Feeling the Spirit: Searching the World for the People of Africa.




Ruhun Yankısı kitabının ismi senin fotoğrafa bakışını ve çalışmalarının içeriğini özetleyen bir başlık değil mi?



Evet. Her şeyin ruhun hazzında var olduğuna inanıyorum. İkincisi, bir fotoğraf yaptığımda gözle görünenden etkilenmeme rağmen ruhun özel işaretini yakalama çabasıyla ötesine de ulaşmaya çalışırım.




Is the name of your Echo of the Spirit book a title that summarizes your view of photography and the contents of your works?



Yes. I belive that everything exists at the pleasure of the Spirit. Secondly, when I make a photograph, although I am attracted to the obvious, I try to reach beyond in an effort to capture the very signature of the Spirit.




Portre çalışmaların heyecan verici ve çok etkileyici. İçlerinden söyleşi içinde konu etmek üzere iki tanesini seçtim. Hem bu iki çalışmanın (varsa) hikayelerini hem de portre fotoğrafı konusunda düşüncelerini öğrenebilir miyim?



Müslüman Kadın portremde gözlerin ruha açılan pencereler olduğuna inancımı incelemeye çalışıyorum. Tasarım ve kompozisyonun sadeliği gözleri vurguluyor ve ardındaki ruhun asalet hissini veriyor.




Genç Surmalı fotoğrafımda süslemeler dikkatimizi çekmesine karşın burdaki görüntünün gücü, onun ruhundaki dramadan gelmektedir. İç dünyasına yoğunlaşarak görüntünün etkisini artırdığımı ve zamansız kıldığımı umuyorum.




Your portrait works are very impressive and exciting. I chose two of them for the interview . May I learn the story of these two works (if any) and also your thoughts about the portrait photography?



In my portait of the Moslem Woman, I’m trying to explore my belief that the eyes are the windows into the soul. The simplicity of the design and composition highlights the eyes, and they give us a sense of the quality of the soul that resides behind them.




In my image of the young Surma teenager, although we are attracted to her ornamentations, it is the drama within her soul that gives this image its power. It is my hope that by concentrating on the interior, it amplifies the effect of the image and renders it timeless.




Senin için fotoğraf, fotoğrafçının tüm varlığı ile içinde olduğu ve sanatı ile resim yapar gibi ortaya çıkardığı bir olgu mudur? Bu konuda neler söylemek istersin?



Benim inancıma göre bir fotoğraf, fotoğrafçı hakkında hiçbir zaman yalan söylemez. Bizim bakış açımız, benimseme yeteneğimiz reddetse de Zen’e göre bir an, her zaman gözle görülebilir. Bazı fotoğrafçılar çeşitli yollarla konunun parçası olma ihtiyacı duyarlar. Her fotoğrafçı neyi seçeceğini, çekeceğini ve nasıl sunacağına karar verir. Ben fotoğrafı çekerken bir duman gibi görünmez olmaya çalışır ve konunun sahneyi kapsayıp kendini anlatmasına izin veririm.




Do you think a photograph is a phenomenon; within it there is all presence of the photographer and creating with his art like painting. What would you tell about this issue?



It is my belief that a photograph never lies about the photographer. Our point of view, our ability to embrace, reject and to zen a moment are always apparent. Some photographers have the need to become a part of the subject in various ways. Every photographer makes the decision as to what one chooses to shoot and how to render it. For me, in the act of shooting, I try to become a form of smoke, to become invisible and let the subject take the whole stage and speak for itself.




Senegal, Mali, Ghana, Brazil ve Ethiopia gibi ülkelerde çalıştın”¦ Buralar ve buraların insanları neden ilgini çekti?



Amerika Birleşik Devletleri’nde doğan 4. nesil bir Afrikalı olarak kamu medyasında Afrikalıların aşağılayıcı bir şekilde yer aldıkları bir toplumda büyüdüm. Bizim görsel temsilimizde 3 unsur her zaman unutulur: Nezaket, onur ve haysiyetli karakter. Batı yarımküre ve Afrika kıtasında doğan Afrikalılarla ilgili batılı yorumlardan yararlı bir kuşku geliştirerek bu sınırlı görüşten etkilenmemeye ve halkıma ait eksik görüntüleri araştırmaya karar verdim.




You worked in the countries such as Senegal, Mali, Ghana, Brasil and Ethiopia. Why did these places and the people of these countries create your interest?



As a fourth generation African born in the United States I grew up in a society where the image in the public media of people of African descent is often collectively derogotory. There are three elements always missing in our visual representation; the issues of decency, dignity and wholesome character. Having developed a healthy suspicion of Western interpretations of Africans born in the Western Hemisphere and Continental Africa, I decided not to be captured by this limited view and investigated for myself the missing images of my people.




“Bilgelik” ve “tecrübe” ne kadar çok olursa olsun “disiplin” asla kaybedilmemesi gerek bir özellik diyebilir miyiz? Bir sanatçı kendisini nasıl disipline etmeli



Disiplin çok önemlidir. Zihnimizde kilitli hayalleri gerçekleştirmek için tutkular disiplin gerektirir, bu da sanatı oluşturur.




Can we say No matter how much “wisdom” and “experience” but “discipline” is a feature that needs to be never lost. How should an artist discipline himself?



Discipline is paramount. Passion needs discipline in order to actualize the visions locked up inside of our mind; that becomes art.




Eline makine almış ancak ne yapacağını bilemeyen veya araştıran, deneyen genç fotoğrafçılar için bir kaç cümle ile ne önermek istersin onlara?



Her şeyden evvel, ne fotoğraf makinesi ne objektif fotoğrafı oluşturur. Sadece sizin zihniniz onu oluşturur. Görüntü kavramı zihinde başlar. Makine yalnızca, görüntüyü iki boyutlu hale getirmek için bir araçtır. İnternet sitemde yeni başlayan fotoğrafçılar için görsel düşünmenin en önemli noktalarını açıklayan 4 bölümden ve 2000 kelimeden oluşan bir makalem mevcut. http://www.chesterhiggins.com/reflections.html



What would you suggest in a few sentences to the young, searching and experimenting photographers who have got camera but don’t know what to do?



First of all, there is no camera, no lens, that can make a photograph. Only your mind can make a photograph. The conception of the image begins in the mind. The camera is merely the tool to actualize the image into a two-dimensional format. On my website, I wrote a 2000 word essay broken up into four chapters just for the beginning photographer explaining the most important issues of thinking visually at;


http://www.chesterhiggins.com/reflections.html



Bir fotoğrafçı yokluk içinde yaşayan bir insanı fotoğraf tekniği, uygulamaları vs. ile çok farklı bir şekilde sahneye çıkarabilir. Fotoğrafın doğruluğu çarptırılmış gibi bir yorum ortaya çıkabilir. Aslında işin aslı fotoğrafçının keşfetmek, ortaya çıkarmak ve sunmak istediğinde saklıdır diye düşünüyorum. Bence “doğruluk” tartışması bu açıdan çok yersiz ve sığ bir bakış açıdır. Ne dersin?



Bir fotoğrafın nasıl görüneceğini fotoğrafçının kamera önündeki konuya nasıl yaklaştığı belirler. Süreçte, fotoğraf bize, fotoğrafçının konu hakkında ne düşündüğünün yanısıra karakterini de yansıtır. Durum yoksulluk olduğunda, fotoğrafçının kendisini yargılamadan ayrı tutması ve kişinin onurunu gözden çıkarmayan bir fotoğraf üretmesi nadirdir.



A photographer can present a person who lives in poverty in a very different way with photography techniques and applications. A comment such as “the accuracy of photography is distorted” can occur. I think the essence of business is concealed in the thing that the photographer wants to discover and present. In my opinion accurancy argument is an irrelevant and shallow point of view. What do you think?



How a photographer approaches the subject in front of the camera will determine what the photograph will look like. In the process, the photograph will tell us what the photographer thinks about the subject as well as illuminate the character of the photographer. When the situation is poverty, it is the rare photographer that can detach themselves from judgement and produce a photograph that does not sacrifice the person’s dignity on the altar of their condition.




Bir proje çerçevesinde çalışmak nasıl bir durum sence? Fotoğraf açısından neler söylemek istersin?



Projeler odaklanma için ve çerçeve disiplin için iyidir. Çerçeve hedefleri sağlamlaştırır ve gelişim açısından kendinizi ölçmek için bir standard kurarak disiplin sağlar. Bir fotoğrafçı olmak, iç ve dış gerçeklerden gelen şeylere tanık olmak demektir. O birçok yönden görsel bir dergi biçimdir ve bizim pek çok deneyimimize ikinci bir bellek olabilir.



What do you think about working within a framework of a project? What would you like to tell in terms of photography?



Projects are good for focus, and framework is good for discipline. Framework reinforces goals and discipline by setting up a standard to measure yourself by in terms of progress. To be a photographer is to be a witness to the things in your external and internal realities. In many ways, it the visual form of a journal and can become a second memory to our many experiences.




Fotoğrafın “eğitim” kısmında da çalışmaların var mı? Bilgi ve deneyimlerini aktarmak için”¦



Fotoğrafçıların internet sitemde “Yansımalar” adındaki başlıkları okumaları için ısrar ediyorum.


http://www.chesterhiggins.com/reflections.html



İkincisi, “Kılavuz” başlığı altındakileri okumalarını ve deneyimlerimden yararlanmalarında ısrar ediyorum.


http://www.chesterhiggins.com/mentors.html



Son olarak; diğer fotoğrafçılardan pek çok soru aldım ve görme, değerlendirme ve geçinmek konuları ile ilgili cevaplar vermeye çalıştım. Bu bilgi değiş tokuşu sitemde “Forum” adı altında bulunabilir.


http://www.chesterhiggins.com/forum.html



Do you have any studies on the training part of photography in order to transfer your knowledge and experiences?



On my website, I urge photographers to study the chapters I’ve written called ‘Reflections’ at;


http://www.chesterhiggins.com/reflections.html



Secondly, I urge photographers to read and enjoy my experiences learning under “Mentors’ at;


http://www.chesterhiggins.com/mentors.html



Finally, I’ve received many questions from other photograhers and have tried to give answers concerning the issues of seeing, appreciation and making a living. This exchange of information can be found on my website under ‘Forum’ at;


http://www.chesterhiggins.com/forum.html



Senin gibi “insan” temelinde çalışan fotoğrafçı için “iletişim” çok önemli bir konu”¦ Bu konudaki deneyimlerinle neler aktarmak istersin?



Temelde ben bir hümanistim ve geri kalanımızı benimsemek bütünü hissetmemi sağlıyor.



Communication is an important subject for a photographer like you working on the basis of “human”… What would you like to convey with your experiences on this issue?



Fundamentally, I am a humanist and my embrace of the rest of us makes me feel whole.




Gelecek günlerde hayata geçirmeyi planladığın ne gibi çalışmaların var?



Çeşitli projelerim üzerinde çalışmaya devam etmek, kimliğimle ilgili konuları derinlemesine araştırmak için makinamı araç olarak kullanmaya devam etmek.



Do you have any plans for the future?



To keep working on my various projects, using the camera as my tool to continue delving deeper into issues of my identity.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna GÜNERİ








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Chester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile RöportajChester Higgins Jr. ile Röportaj

Osman Ürper ile Röportaj




OSMAN ÜRPER ile RÖPORTAJ





Merhaba Osman Bey, Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdikten sonra, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisans, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Reklamcılık ve Tanıtım Ana Bilim Dalı’nda doktora eğitimi almışsınız. Halen Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi ve Görsel İletişim Tasarımı Bölüm Başkanı olarak çalışıyorsunuz. Sizi Kamu Yönetimi Bölümü’nden İletişim Fakültesi’ne getiren yolculuğunuzu bize biraz anlatabilir misiniz?



Ben eskiden sinema eğitimi almak istemiştim. Malum Türkiye’nin eğitim koşulları nedeniyle pek mümkün olmadı. Sonrasında başka bir alanda eğitim aldım, ancak sinemaya ilgim devam etmekteydi ama o dönemde bireysel olarak bunu yapabilmek çok zor görünüyordu. 1992 yılında Ankara’da bir gazete ilanında AFSAD’ın fotoğraf kursu verdiğini görmüştüm. O ilan ile kafamda bir ışık yandı; fotoğraf da sinemaya çok benzeyen bir alan ve bireysel olarak yapabilmem daha mümkün diye düşünmüştüm. Böylece AFSAD’da temel fotoğraf eğitimi alarak fotoğrafa başlamış oldum. Sonrasında Afsad’ın bir atölyesi olarak başlayıp ilerleyen süreçte Fotoğraf Sanatı Kurumu’nun nüvesini oluşturacak olan “Grup Fe” vardı onun üyesi oldum. Grup Fe döneminde fotoğraf ustalarının deneyimlerini aktardığı fotoğrafla ilgili çeşitli seminerlere katıldım. Grup FE ile Dursun Ali Sarıkoç önderliğinde birçok etkinliğe katıldık. Fotoğraflarımızı sergileme ve paylaşma olanağı bulduğumuz çok sıcak samimi bir ortamdı ve bir şekilde fotoğrafla çok yoğunlaşan bir dönemdi benim için. Sonrasında 1994 yılında Fotoğraf Sanatı Kurumu kuruldu ve oranın ilk üyelerinden biri oldum.



O dönemde bir elektronik firmasında Aselsan’da çalışıyordum. Bir tarafta yoğun ve zorlu iş koşullarının olduğu bir yerde çalışırken öte tarafta fotoğrafla yoğun bir şekilde uğraşmak bana bir terapi gibi geliyordu. Ben 8 saat aslında pek de keyif almadığım bir alanda çalışıp, bunun dışındaki tüm zamanlarımı mümkün mertebe fotoğrafla geçirmeye başlamıştım. Fotoğraf, hayatımı zenginleştiren çok keyif aldığım bir uğraş olmuştu. Hatta yaşantımın en önemli parçası haline gelmişti. O dönemde etrafımızdan gelen olumlu tepkiler, fotoğraflarımın beğenilmesi beni daha da motive etti. Bir süre sonra fotoğrafa başlayıp hayatı zenginleşen, renklenen birçok kişide olduğu gibi bende de içten içe bir istek doğmaya başladı. Acaba fotoğrafla ilgili bir işim olabilir mi? fotoğraftan hayatımı kazanabilir miyim? gibi sorular zihnimde dolaşmaya başlamıştı”¦ Ancak o zamanki koşullar içinde bu bana imkansız gibi geliyordu. O dönemde Türkiye’de fotoğraftan hayatını kazanan çok az insan vardı. Reklam fotoğrafçısı olabilir, belki bir haberci veya fotomuhabir olabilirsiniz ama ikisi de bana o dönem için çok uzak geliyordu.




Bu bir tesadüf müdür değil midir bilemiyorum ama Aselsan’da çalıştığım son yıl benim için ilginç bir şey oldu. O dönemde çok popüler bir kitap olan Simyacı’yı okumuştum ve o romandaki kahramanın hayatı sürekli umulmadık bir şekilde değişiyordu. Kahraman başından geçen türlü maceraya rağmen isteklerinin, ülkülerinin peşinde gidiyordu ve bir şekilde de hayatı değişmiş ve sonuçta istediklerine ulaşmıştı. Ben de o kitabın sayfalarını okurken kendimle, yaşadıklarımla ilgili paralellikler kurmuştum. Benim de isteklerim bir gün gerçek olabilir mi? hayallerime ulaşabilir miyim? diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Tesadüf mü bilmiyorum ama bir yıl sonra ben bu iş değişikliğini yaptım ve hayalimi gerçekleştirmiş oldum.



O dönemde bu konuları sık sık konuştuğumuz hem bir fotoğraf santçısı olarak hem de insan olarak çok değer verdiğim Tahir Ün Ankara’da reklam fotoğrafçılığı yapıyordu. İstanbul’dan ortak bir arkadaşımız geldiği için onun yanına gitmiştim. Benim işyerimdeki huzursuzluk ve mutsuzluğumu da biliyordu, zaman zaman paylasıyorduk. Bir iş değişikliği söz konusuydu, sordu hatta, ben de o anda pek mümkün görünmediğini söyledim. Sonra o kendi odasından yan odaya geçti ve bir telefon görüşmesi yaptı ve beni çağırdı: “Yarın sabah müsait misin” dedi, ben de müsait olduğumu söyleyince “tamam yarın sabah geliyor” dedi telefonda görüştüğü kimseye. İşte böyle bir tesadüf eseri bir şekilde, o dönemde Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin dekan yardımcısı olan değerli meslektaşım Ümit Atabek ile görüşüyormuş. Onların ihtiyaç duydukları kadro için beni önermişti. Aradıkları şartların benim özelliklerime çok uymasıyla ve kısa bir görüşme sonrasında yasal prosedürleri tamamlayarak orada çalışmaya başlamış oldum.




Akademisyenliğinizin başlangıcı o dönemde Gazi Üniversitesi ile mi oldu?



Evet. Benim aklımda akademisyenlikle ilgili uzaktan yakın hiçbir düşüncem yoktu o zamana değin. Orada belki fotoğraf dersleri için başlamadım ama beni orada istemelerinde ve tercih etmelerinde benim fotoğrafçı kimliğimin çok önemli etkisi vardı. Çok eski bir hayalimi de ummadığım bir şekilde gerçekleştirmiş olma şansını yakaladım. Gazi Üniversitesi’nde Radyo Televizyon Bölümü’ndeki görevim tam da fotoğrafla ilgili değildi belki ama yine bir şekilde benim eski hayalim olan sinema ve video ile buluşmuş oldum. Ben video çekim uygulamaları, kurgu vs. gibi alanlarda gerek yaptığımız projelerle gerekse hocalarımıza yardım ederek kendimi geliştirme imkanı bulmuş oldum. Özellikle Fotoğraf Sanatı Kurumundan da tanıştığımız Göker Müftüoğlu hocanın bu konuda bende büyük bir emeği vardır. Yine bu süreçte beraber çalışma fırsatı yakalamış olduğum ama benim için bir meslekdaş olmaktan öte kimi zaman çok yakın bir dost, kimi zaman baba-oğul yakınlığında olduğumuz İbrahim Demirel ile birlikte olmak benim için çok keyifli olmuştur.



Orada çalışmaya başladıktan bir süre sonra, herkes bana ne zaman yüksek lisans yapacaksın diye sormaya başladı. Oysa benim yüksek lisans yapma gibi bir düşüncem de yoktu başlangıçta. Bazen çevremizdeki doğru kişilerin olması hayatımıza şekil ve yön vememizde etkide bulunabiliyor. Birlikte görev yaptığım arkadaşlar benim yüksek lisans yapmam gerektiğini bana bir şekilde empoze etmiş oldular. Üniversiteye girdikten bir sene sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisans yapmaya başladım. 2001 yılında da tezimi tamamlayarak bitirdim.



Yüksek Lisans eğitimi sonrasında da bir akademisyen olarak zaman içinde kendimi geliştirmeye devam ettim. Gerek Fotoğraf Sanatı Kurumu içindeki çalışmalarımız devam etti, gerekse bireysel projelerimiz, çalışmalarımız, sergilerimiz olmaya başladı. Ankara’da uzun bir süre yaklaşık 15 yıl civarında ve fotoğrafla, fotoğraf çevresi ile içiçe geçen bir yaşantım oldu.



2005 yılında İstanbul’a Maltepe Üniversitesi’ne geldim, geldikten 5-6 ay sonra Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Reklamcılık Bölümü’nde doktora eğitimime başladım. Dijital Teknolojinin Reklam Fotoğrafçılığına etkilerini ele alan tez çalışmamla da doktor ünvanı almayı hak kazandım. Bu süreç içerisinde ben kendimi sürekli olarak geliştirmeye çalıştım. Hala öğrenmeye çalışıyoruz. Bir taraftan öğretirken diğer taraftan öğrenmeye devam ediyoruz.




Yüksek Lisans eğitimini aldığınız dönemde Ankara’dan mı gidip geliyordunuz?



Evet, benim için biraz zorlu bir dönemdi, çünkü Ankara’da yaşayıp İstanbul’daki bir üniversitede eğitim almanın zorluklarını yaşadım. Derslerimiz ödev ve proje uygulamalarıyla geçiyordu. Bu nedenle sürekli uygulama yapmamız ve her hafta ödev sunmamız gerekiyordu. Bizim derslerimiz Perşembe, Cuma günleriydi. Benim gidemediğim haftalarda ise o dönemde sınıf arkadaşım olup sonrasında en yakın dostum olan Oktay Çolak’tan telefonla hocaların ödev olarak ne istediğini öğreniyordum. Cumartesi ve Pazar günleri çekimleri, Pazartesi, Salı ise karanlık oda baskılarını yapıyordum. Çarşamba kargoya verip, Perşembe günü derse hazır ediyordum. Oktay çalışmalarımı hocaya gösteriyor, hocaların yorumlarını bana telefonla anlatıyordu. Ertesi hafta aynı rutin devam ediyordu. O zamanlar internet, e-posta filan yok, 2-3 haftada bir mutlaka derse katılmaya çalışıyor, hocalarla birebir görüşüyordum. Ders dönemi zorlu bir süreç oldu benim için. Tez döneminde ise nerede olduğunuzun çok önemi olmuyor malum. O dönem yüksek lisans tezinde Türkiye’deki fotoğraf yayınları ve yayıncılığı üzerine bir araştırma yapmıştım. Bu konuya niye ilgi duydunuz derseniz, ben bu süreçte aynı zamanda Türkiye’nin ilk internet yayınlarından biri olan, aynı zamanda ilk internet fotoğraf dergisi olan “Fotoğrafya”nın editörüydüm ve onun yayını ile uğraşıyordum.



Kurucularından mıydınız, sonradan mı dahil oldunuz?



Kurucularındandım.




Fotoğrafya’nın kuruluş aşamasından bahsedebilir misiniz? O zaman için çok yeni bir şey bir ilk”¦



Gerçekten de öyleydi. Yine aynı dönemde Ankara’da bir grup fotoğrafçı ile biraraya gelerek kurduğumuz “Sınır Tanımaz Fotoğrafçılar” isimli bir grubumuz vardı. Grup olarak 13 maddelik bir manifesto yayımlamış ve ülkemizdeki fotoğraf sanatıyla ilgili çeşitli sorunlara dikkat çekmek istemiştik. Grup olarak bu manifestoda yer alan sorunlara yönelik de somut adımlar atmaya gayret ediyorduk. Sergiler açıp, çeşitli etkinlikler düzenliyorduk. Oldukça ses getiren şeyler olmuştu. Başımıza bir de talihsiz de bir olay gelmişti. Dönemin Kültür Bakanının açılışta bulunacağı bir sergimizde iki arkadaşımızın çalışmaları müstehcen! bulunarak o fotoğrafların sergiden indirilmesi istenmişti. Tam 28 Şubat dönemi öncesiydi. Biz o iki fotoğrafı indirmeyi kabul etmedik, bu isteği protesto ederek sergiyi komple indirdik ve bu oldukça ses getirmişti. Yine o dönemde grup olarak Ankara’da On Sineması’nda sergi organizasyonları yapıyorduk. Sınır Tanımaz Fotoğrafçılar Grubu olarak Ankara’ya bir dinamik kazandırmıştık bir takım etkinliklerle.



O zamanlar Türkiye’de fotoğraf dergisi konusunda ciddi sıkıntılı bir dönem mevcuttu. Manifesto’da yer alan maddelerden birinde fotoğraf yayınlarının azlığını eleştiriyorduk. Tabii bu maddelerle ilgili olarak bizler ne yapabiliriz? diye sık sık tartışıyorduk kendi aramızda. Bu tartışmalar arasında zaman zaman yayın konusu da gündeme geliyordu. O dönem FSK’nın ne yazık ki ancak bir sayı yayımlanan Fotoğraf Dünyası isimli bir dergisi vardı. Bende FSK’da yönetim kurulu üyesi olarak dergiyi hazırlayan ekibin içerisindeydim. Büyük bir heyacanla ilk sayıyı yayımlamıştık. İkinci sayıyı hazırladık, matbaa aşamasına getirdik. Ve orada kaldı, başına bir sürü şeyler gelmişti. Türlü badireler atlatmıştı ve o sayı yayınlanamayıp öylece matbaa’da kalmıştı. Çeşitli kişilerin ve kuruluşların verdikleri destek sözleri koca bir yalandan öteye geçmeyip büyük bir hayal kırıklığı oluşmuştu bizim için. Bu yaşadıklarımız nedeniyle fotoğraf yayıncılığı ve dergiciliğine ilgim oluşmuştu. Grup içindeki arkadaşlarım da yaşadığımız bu durumu yakınen biliyorlardı. Grup olarak bir dergi çıkarabilir miyiz, çıkaramaz mıyız diye konuşuyorduk. Fotoğraf Dünyası dergisinde yaşadığım tecrübelerime dayanarak dergiyi amatör olarak çıkarmamızın imkansız olduğunu söylemiştim. Bu tartışmalar içerisinde grup üyelerinden, Uğur Okçu bir gün hepimizi şaşırtan bir teklif attı ortaya. Bu dergiyi internette çıkarabilir miyiz dedi ve o zaman biz bakalmıştık. Hiç böyle bir örnek yoktu önümüzde. J



O dönemde aramızda internet bağlantısı olan tek kişi Uğur Okçu’ydu. İnternet’in gücünü aramızda ilk keşfedenlerden bir oydu. O nedenle interenete aşırı bir ilgisi vardı. Onun dışındaki pek çok kişinin hatta işyerlerinin bile internet bağlantısı pek azdı. O sıralar bizim de, internette dergi olabilir mi, yayınlanabilir mi, var mı gibi konular hakkında hiç bir fikrimiz yoktu. Ankara’da Adanet adında bir internet servis sağlayıcı kuruluşu vardı. Uğur Okçu onlarla bu konuyu görüştü. Onlar bu projeye sıcak baktıklarını söyleyince, onların tasarım işlerini yapan G Tasarım isimli firması ile buluştuk. G Tasarım web tasarımı gibi işler yapıyordu, işin uzmanlarıydılar. Onlara danıştık, böyle bir dergi var mı, yapılabilir mi diye. Onlar da “biz bilmiyoruz var mı yok mu, ama neden olmasın yapılabilir” dediler ve fikirden çok heyecanlandılar. Ve böylelikle biz bu işe koyulmuş olduk.



Benim pek de önemli sayılmayacak bir dergi deneyimim vardı. Grup içinden 3-4 arkadaş biraraya gelerek bir yayın kurulu oluşturarak dergi hazırlıklarına başladık. Büyük bir heyecanla ve merakla ilk sayımızı yayınladık. O dönemde hatırladığım kadarı ile gazetelerin, büyük medya kuruluşları bile internet yayınına henüz başlamamışlardı.




O dönem için oldukça cesur ve öngörülü bir girişim olmuş, kendinizde bile internet bağlantısı yokken”¦



O dönem için aslında biraz komik de sayılabilecek bir girişimdi. Ama orada Uğur Okçu’nun öngörüsü, bizi yönlendirmiş olması çok önemli. İnternet’te dergi çıkarmak bizim aklımıza gelen bir şey değildi. Bizi o dönem bu konuda motive ve ikna etmişti. Aramızdan bir yayın kurulu oluşturarak hazırlıklara başladık. Yayın kurulundan hemen her sayıda isimler değişti ama ben, Ayşegül Çakır ve Şeyda Aytem hep birlikte devam etttik. Bu arada internetin sınırları ortadan kaldırması düşüncesinden de esinlenerek benim önerimle de derginin isminin Fotografya olmasına karar verdik.



Bir yayın çıkarabilmeniz için emniyetten izin almanız gerekiyordu. Ben o dönemde Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gidip bu konuda başvuruda bulundum. Ancak başvurumu kimse kabul etmedi, edemedi. Çünkü o dönemde böyle bir yayın türü, böyle bir uygulama yoktu. Emniyetteki görevliler “biz neye göre evet, neye göre hayır diyeceğiz böyle bir madde ve mevzuat yok” demişlerdi. Ben de “o zaman bu evet anlamına geliyor” demiştim. Kuruluş aşamasında böyle komik olaylar olmuştu.




Büyük bir heyecanla Fotografya’nın ilk sayısını çıkardık. Ancak karşımızda önemli bir sorun vardı. Türkiye’de o dönemde parmakla sayılabilecek kadar az sayıda insanın internet bağlantısı vardı. Bu oran aşağı yukarı fotoğrafçılar açısından da geçerliydi. Evet ilk sayıyı çıkardık. Ancak dergiyi insanlara bir şekilde duyurmamız, yazıları, fotoğrafları insanlarla paylaşmamız gerekiyordu. Yine o dönemde Federasyon hazırlığı yapan fotoğraf dernekleri periyodik olarak FDÇK (Fotoğraf Dernekleri Çalışma Kurulu) adıyla yılda 1-2 kez toplanıyordu. Bu kurulun bir toplantısı bizim ilk sayıyı çıkardığımız döneme gelmişti. Ankara’daki bu toplantıya, ilk sayıda çıkan yazılardan çıktı alıp, spiral ciltle ciltletip kan ter içinde hazırlayıp, tüm o derneklere gönderilmek üzere dağıtmıştık. Birçok insan da o dağıtım sayesinde dergiyi tanımış ve haberdar olmuştu. Yine internet bağlantısı olmayıp bilgisayarı olanlara da dergi içeriğini disketlere kopyalayıp dağıtıyorduk. Zaman içerisinde fotoğrafçılar arasında internet bağlantıları çoğaldıkça Fotografya daha fazla okunmaya ve tanınmaya başladı.



Bizim için çok önemli bir deneyimdi. Ne yazık ki bir süre sonra acı bir deneyim haline dönüştü. Meslek hayatım boyunca yaşadığım en olumsuz şeylerden birini de bu süreç içinde yaşadım ne yazık ki.



Biz amatör bir grup olarak, bunu yürütmeye çalışıyor, insanlara ulaşmaya çalışıyorduk. Bu çok ciddi bir çaba gerektiriyor. Siz de yaşadığınız için çok iyi biliyorsunuzdur. Türkiye’de bir insandan yazı almak kadar zor bir şey yok. Şimdi daha kolaylaşmıştır belki. İnternetin kolaylıklarından e-posta, facebook gibi imkanlarla iletişim kurmak çok daha rahat ve hızlı. O dönemlerde çok zordu ve biz telefon trafiği ile süreci yönetmeye çalışıyorduk.



Bizden para almayan ve sponsor olarak destek veren tasarım şirketi, ticari işlerini ön plana aldıkları için bizi ötelemeye başladılar. Bu nedenle yayın periyodunda aksamalar yaşamaya başlamıştık. Derginin çıkmasına çok az kaldı, ne olur yazınızı verin diye insanları sıkıştırıyorsunuz, ama dergi aylar sonra yayımlanabiliyor. Oysa biz okuyucuya söz vermişiz, demişiz ki 3 ayda bir yayınlanan bir dergiyiz. Bizim derginin yayın periyodu aksamaya 6 aya, 8 aya sarkmaya başlayınca biz de bir karar aldık. Adanet üzerinden yayın yapmaktan vazgeçip, kendi adresimizi alarak bağımsız bir dergi olarak çıkmaya başladık. Adanet üzerinden yaptığımız 5 sayının ardından 6. sayıdan itibaren fotografya.net adresi ile devam ettik.



Ancak bu süre zarfında, her yürüyen işte olduğu gibi, insanlar arasında bazen iktidar savaşları, benim dediğim olacak mücadeleleri olmaya başladı. Yaşadığımız bir takım tatsız şeyler vardı. İnsanların hırslarının önüne geçebilmek bazen çok mümkün olmuyor. Bu sırada biz Adanet’ten ayrılmıştık ve tahminimce 2 ya da 3 sayı yayınlamış, 8. sayıya ulaşmıştık. Birden bir de baktık ki, bir grup insan ortaya çıkmış “biz Fotografya’nın yayınını yeniden devam ettiriyoruz” diye. Bir dönem 2 tane Fotoğrafya Dergisi vardı. Biz yazarlardan yazı istiyoruz, “gönderdik ya!” diyorlar. Sonra kime gönderdiklerini sorunca olay ortaya çıkıyordu. Yani isim hakkını gasp etmenin dışında aynı zamanda yazarlarımıza da el atmışlardı”¦




Çok keyifsiz ve zor bir durum olmuş sizler için”¦



Bizler için çok büyük stres oldu. Bunu yapanlar da yakın arkadaşlarımızdı maalesef. Neyi paylaşamadığımızı bunca yıl aradan geçti, halen anlayabilmiş de değilim aslına bakarsanız. O dönemde benim en yakın dostum dediğim, arkadaşım dediğim iki kişinin bunu yapmış olması benim için tabii insani anlamda ve insanlara güven anlamında çok ciddi bir sarsıntı niteliğindeydi. Bu kadar yakınından böyle birşeyler görünce insan epey üzülüyor ve hayal kırıklığı yaşıyor. Benim için de o dönem Uğur Okçu ve Tacettin Teymur büyük hayal kırıklığı yaratan insanlar oldu.



Bu ticari birşey olur, çıkar ya da menfaat çakışır bir derece anlarsın”¦ Ama çıkar savaşında bile bir yerde bir çizgi vardır, uymanız gereken etik kurallar vardır. Biz bunu hukuki olarak da araştırdık bunun bir sınırının olmadığı gerçeği ile karşılaştık. Biz fotografya.net.tr diye bir adres almıştık, arkadaşlar fotografya.gen.tr diye bir adres alıp oradan devam ettiler. Araştırdık bunun engeli yok. Internet adreslerinde bir ismin uzantısını istediğiniz kadar çoğaltabliiyorsunuz. Bunun sonu yok ne yazık ki. O dönemde kanuni düzenlemeler de yeterli olmadığı için yapabileceğimiz hiç bir şey yoktu. Biz bir süre öyle devam etmek durumunda kaldık.




Herhalde sinerjide de büyük bir düşüş olmuştur, değil mi?



Tabii ki, olmaz mı? Hem bizim hevesimizi kırdı, hem de Türkiye’de kaç kişi fotoğraf konusunda yazı yazıyor ki? Nereye gidecekler, yine bizim elimizdeki yazar listesine yöneldiler. Mesela Ali Rıza Akalın bize düzenli olarak yazıyordu ve bir de gittiklerinde Fotoğrafya için yazı istiyoruz diyorlardı, Ali Rıza Akalın onlara gönderiyor, sonra biz yazıyı isteyince “e gönderdim ya” oluyordu. Kime gönderdiniz, falancaya gönderdim, açıklamak zorunda kalıyoruz; o falanca biz değiliz diye, nasıl olur diye şaşırıyor Ali Rıza Bey. Bunun gibi pek çok şey yaşandı ve insanlara durumu istemeyerek de olsa açıklamak çok güç ve tatsız oldu ki kimi yazarlar o dönemde “benim için sorun değil, oraya da yazarım, buraya da” gibi yanıtlar verdiler bize. Onlara vermeyi tercih ediyorum diyen de, kızıp onlara yazı vermeyi reddedenler de oldu. Tatsız ve kaotik bir durum oldu, ama düşününce içinden çıkmak mümkün değil, ne onlar ne de biz bir kuruş menfaat elde etmediğimiz birşey için bunları yaşadık. Menfaat elde etmeyi bırakın, biliyorsunuz harcadığınız emek, para, zaman sadece bu işi çok sevdiğiniz için karşılıksız yaptığınız bir iş.



Şimdi düşünün bir takım insanlar ortaya çıksa biz de dergi çıkarıyoruz hatta Fotoritim’in 15. sayısından sonra yayına devam etme kararı aldık dese siz ne düşünürsünüz? Fotoritim’i biz yayınlıyoruz deyip insanlardan, fotoğraf ortamındaki az sayıdaki yazardan yazı istese, nasıl hissedersiniz kendinizi? Belli bir emekle, belli bir aşamaya getirmişsiniz derginizi. Kaldı ki o dönemde Uğur da çok yakın arkadaşım, Tacettin de iş arkadaşım, yakın arkadaşımdı. Tacettin bana dergi çıkarma konusunda Uğur Okçu’nun bir teklifi olduğunu ve kabul etmeyi düşündüğünü söylediğinde, ben de ona: “Sen bir internet dergisi yayınlayacaksan, ben sana sonuna kadar destek olurum, ne yapmak gerekiyorsa yardım ederim. Ama bu isim ile devam etmeniz hiç de hoş değil, bunu bir arkadaş olarak da yapman ayrıca hoş değil.” demiştim. “Tamam, kabul etmeyeceğim o zaman” dedi ve 1 ay sonra baktık ki derginin künyesinde editör olarak ismini yazdırmış ve o şekilde devam ettiler.




Tabii ki Ankara küçük bir yer, herkes birbirini tanıyor, herkes birbiri ile bir şekilde arkadaş, bir sergi bir etkinlik olduğunda yüzyüze geldiğiniz insanlar, hiç hoş olmadı. Sonra bir kaç sayı daha devam ettik. Sonrasında devam etmeyi istemedik ve öylece kaldı.



Sonuç olarak olumsuz bir deneyim oldu. Ama bizim orada yaptığımız gerçek bir yenilikti. Yayıncılık anlamında birçok yenilik yapmıştık. İnsanlar chat nedir bilmezken, biz canlı söyleşi yapmıştık birkaç kişiyle; Gültekin Çizgen de bunlardan biridir. Teknolojiyi kullanarak, pek çok uygulamayı kullanmıştık. Üzerinden çok uzun zaman geçtiği için detayları çok iyi hatırlayamıyorum. Elektronik yayıncılık anlamında pek çok ilki denemiştik. Bu süreçte en başından itibaren yayın kurulunda birlikte olduğumuz sevgili arkadaşlarım Ayşegül Çakır, Şeyda Aytem ve aramıza sonradan katılan Tahir Ün ile bütün bunları birlikte yaptığımızı ve yaşadığımızı belirtmek isterim.



Sonuç olarak birçok güzel olayın yanında çok tatsız ve bir o kadar da tuhaf şeyler yaşadık. Değişik bir deneyimdi bizim için. Türkiye’de ilk kez yapılmış bir şeyin içinde, ekibinde olmak ve o yayıncılık deneyimini yaşamış olmak”¦



Ben o süreçte yayıncılık ile ilgili sorunları bildiğim için, yüksek lisans tezimi yaparken, fotoğraf yayınları üzerine yapma kararını aldım. Şimdi son 5-6 yılda fotoğraf yayınları konusunda çok ciddi bir artış oldu. Fotoğraf dergileri, teknik kitaplarda büyük bir artış oldu. Ancak bu süreç öncesinde fotoğraf yayınları açısından çok ciddi bir eksiklik sözkonusuydu.




Peki, Osman Bey, Ankara’da aktif dernek çalışmalarınızdan sonra, İstanbul’a gelince bu dernek çalışmalarına devam ettiniz mi? İstanbul’da da derneklerle bağınız Ankara’daki kadar dinamik mi?



Pek dinamik sayılmaz. AFSAD’da bir yıl aday üyeydim, sonra bir yıl da asil üye oldum, sonrasında üyelikten ayrıldım. O dönemde FSK kurulmuştu. Ben de FSK üyesi olarak devam ettim. Üyeliğim halen devam ediyor, ancak çok aktif bir dernek üyesi olduğumu söyleyemeyeceğim. İstanbul’daki herhangi bir derneğe de üye değildim. Geçtiğimiz yıl Nisan ayında İstanbul Fotoğraf Müzesini kuran Fotoğraf Dostları derneğine üye oldum sadece. Ben derneklerin içinden çıkmış bir insan olarak dernekleri çok önemsiyorum. Ancak belli bir sürece kadar içinde olmak, çalışmalara aktif olarak katılmak kendini geliştirmek çok önemli. Sonrasında kendi bireysel çalışmalarına da biraz önem vermek ve zaman ayırmak da gerekiyor. Bu da biraz daha uzaklaşmayı getirebiliyor. Ancak katkı vermek için illa ki üye olmak gerekmiyor. Üye olmadan da katkı sağlanabilir tabii ki.




İFSAK ile bir bienal çalışmanız olmuş değil mi?



Evet. Üye olmadan katkı sağlamaya iyi bir örnek olabilir. Ben İstanbul’a yeni gelmiştim. İFSAK’ta bir bienal düzenliyormuş, bana düzenleme komitesinde görev almamı teklif ettiler ben de kabul ettim. O süreçte Ankara’da iki tane Fotoğraf Günleri düzenlemiştik. 3. ve 4. Ankara Fotoğraf Günleri düzenleme komitelerinde yer almıştım. Herhalde İFSAK’taki arkadaşlar oradaki deneyimlerim nedeniyle bu bienalde görev almamı istediler. Böylece Uluslararası İstanbul Fotoğraf Bienali’nin de düzenleme kurulunda görev almış oldum.



Teknolojiyi öngörü ile kullanma deneyimlerinizin içine bir de TV’de yapmış olduğunuz fotoğraf üzerine programı da ekleyebilir miyiz? Galiba bu da bir ilk değil mi? Nasıl biçimlendi?



Ben 2005 yılında İstanbul’a geldiğim dönemde, kablolu yayında izlenebilen Teknoloji Televizyonu isminde bir televizyon kanalı vardı. Teknoloji üzerine tematik yayın yapıyordu ve oraya bir program yapmam istendi. Ben de fotoğraf ile ilgili bir program yapabiliriz diye düşündüm. O dönemde dijital fotoğraf da yeni gelişmekte ve gündeme gelmekte olduğu için dijital fotoğraf üzerine bir program yapabiliriz diye bir öneride bulundum. Böylelikle “Aydınlık Oda” ismini verdiğimiz program ortaya çıktı. 2005 yılı Mart ve Temmuz ayları arasında 13 hafta boyunca Emre İkizler ile birlikte yaptık bu programı. Her bölümde farklı bir fotoğraf sanatçısını konuk ediyorduk. Üç bölümü vardı programın. Bir stüdyo konuğu vardı, her hafta bir fotoğrafçı konuğumuz oluyordu onun dijital fotoğraf deneyimlerini ve çalışmalarını tanıtıyorduk. Bir de photoshop bölümü vardı. Bu bölümde de photoshop ile yapılan dijital uygulamaları gösteriyorduk. Son olarak bir de yeni çıkan ürünleri ve dijital fotoğraf ekipmanlarını tanıttığımız bir bölümü vardı. Niye bitti? Amatörce, karşılıksız ve gönüllü olarak yapıldığı için bitti diyelim J




Biraz erken mi olmuş bu program, tam da dijitale olan ilginin başlangıcında”¦



Belki daha yaygın izlenen bir kanalda olsa sürerdi tahminimce. Ama düşünürsek ne kadar büyük olursa olsun, bugün kanalların programlarını sürdürmesindeki en önemli şey pazarlama, sponsor bulma gibi şeyler. TRT dışındaki hangi kanalı izlerseniz izleyin, ana akım medya (Atv, Show, Kanal D vb.) dediğimiz hiç bir kanalda kültür sanat programı yok. Çünkü ya izleyici bulamıyor ya da destek bulamıyor. Bizim o dönemde programımız gayet güzel gidiyordu. Şablonu oturmuştu. Biz de deneyim kazanmıştık. Emre ile hem hazırlayıp hem de sunuyorduk. Ancak kanalın programa bir sponsor bulması gerekiyordu. Ben kurum içinde bir çalışan olarak katkıda bulunuyordum ama Emre ile beraber yürüttüğümüz için, onun açısından biraz daha koşullar ağır oluyordu. Zaman ayırıyor, arabası ile gelip gidiyor; uzak bir yer, gecenin bir yarısına kadar çalışıyoruz, kurgu yapıyoruz, çekim yapıyoruz vs. Tamamen gönüllülük esasına bağlı yapıldığı için bir süre sonra insanların enerjisi azalmaya başlıyor.




Bir işte başarılı olmak için aslında profesyonellik şart. Türkiye’de yayıncılık hayatına baktığımızda, 1-2 sayı yayınlanan birçok fotoğraf dergisi var. bunların herbirinin başarısızlığının altında yatan şey tamamen amatör zihniyetle yayınlanmaya çalışılmasıdır. Amatör zihniyet çok önemli ve çok kutsal, ancak işin bir ticari boyutu olmadığı zaman, o işin ömrü kısa oluyor, güdük kalıyor. Bir yerde mutlaka tıkanıyorsunuz. Biz dergiyi çıkarırken de bir yerde tıkanıyorduk, dernek çalışmalarında da öyle”¦ Maddi bir destek bulduğunuzda işin rengi değişiyor. İstedikleriniz daha rahat yapabiliyorsunuz. Kimseye minnet etmek zorunda kalmıyorsunuz. Para bir de insanlara sormluluk katıyor. İlla ki sizin kazanmanız da gerekmiyor ayrıca. Mesela Ankara Fotoğraf Günleri için Kültür Bakanlığı’ndan destek almıştık. Sınırlı bir destek olmasına rağmen neredeyse bir hafta içerisinde çeşitli kalemlerde; sergisinden kitap imzasına, söyleşisine kadar, paneline kadar değişik türde 120’nin üzerinde etkinlik düzenledik ki bu ciddi bir rakamdır. Çok ciddi bir organizasyondu. Yurtdışı ve yurtiçinden birçok insan geldi ve çok etkilenmişlerdi, özellikle Ankara dışından gelenler”¦ Çağdaş Sanatlar Merkezi vardır Ankara’da, her katında sergiler açıldı. Büyükçe bir salon var. orada sürekli olarak söyleşiler, paneller ve gösteriler düzenlendi. Aynı anda 22 tane sergi açıldı mesela. Şimdi düşünün o insanların gelmesi gitmesi ağırlanması hep maddiyata dayanıyor sonuçta. Eskiden, 10-15 yıl önce katılımcılar kendi imkanları ile otobüse atlayıp geliyorlardı. Mesela AFSAD’ın fotoğraf camiasında yaptığı en önemli etkinliklerden biri de düzenlediği sempozyumlardır. Şimdi bu sempozyumları nasıl yürütüyorlar bilmiyorum ama daha profesyonelleşme durumları vardır sanırım. Eskiden ilk yapılan sempozyumlarda, Ankara’ya İzmir’den, İstanbul’dan, Trabzon’dan gelen insanlar otele parası vermesin diye üyelerin evinde kalıyorlarmış J. Bu bir taraftan çok da güzel ve naif bir şey ama bir diğer taraftan baktığınızda da çok amatör bir şey. Mesela bizim düzenlediğimiz etkinlikte 5 yıldızlı bir otel sponsor olmuştu oraya konuk gönderebilmiştik. Çok az sayıdaydı ama bizim için bir prestijdi. Bu anlamda bütün projelerin yürüyebilmesinde, başarıya gidebilmesinde sponsor bulunabilmesi, destek bulunabilmesi ile profesyonel bir işleyiş içerinde olması tabii ki etkinliklerin düzeylerini artırıyor.



Bu anlamda ben fotoğraf geçmişime baktığımda evet bir fotoğrafçıyım, akademisyenim ama bir taraftan da etkinlik düzenleme ve koordinasyon konusunda da ciddi deneyimim oluştu. Ankara’da sadece derneklerde değil, Gazi Üniversitesi’nde de birçok fotoğraf etkinlikleri; sergileri, söyleşileri ve gösterileri yapmıştık. Maltepe Üniversitesi’nde de ilk geldiğim iki sene içinde de çok ciddi sergiler açtık, halen de zaman zaman açmaya devam ediyoruz.



Az önce İFSAK’a üyeliğimi sormuştunuz; ben daha üye olmadan İFSAK’a katkıda bulunmuştum. Tabii fiziki olarak İstanbul daha büyük bir şehir olduğu için, ben de şehrin uzak bir bölgesinde, Maltepe’de oturduğum için kent merkezine çok fazla gidip gelemediğim için bir dernek üyeliğim yok.



Ta ki geçtiğimiz yılı Nisan ayına kadar”¦ İstanbul’daki Fotoğraf Müzesi’nin kurucusu olan Fotoğraf Dostları Derneği’nin üyesi oldum.




Ben de size Fotoğraf Müzesi ile ilgili bir kaç soru sormak istiyordum. Yeri gelmişken sorayım. Biraz genel bir soru ama Fotoğraf Müzesi konusunda ne düşünüyorsunuz, kuruluş amacına ulaştı mı yoksa daha katedilmesi gereken bir süreç mi var?



Fotoğrafın bir sanat olarak bilinmediği ve tanınmadığı Türkiye’de, fotoğraf ile ilgili kurumların var olabilmesi, geliştirilebilmesi çok önemli. Kişiler kadar onları bir araya getiren çeşitli kurumların var olabilmesi hatta onların da kurumlaşabilmesi çok önemli gelişme için. Yüksek Lisans tezim sırasında yaptığım araştırmalar nedeniyle ülkemizin fotoğraf tarihine de çok ilgiliyim. Hem tezimi yazarken yaptığım araştırmalarda, hem de fotoğraf müzesi için fotoğraf tarihini anlatan hazırladığım tarih şeridi nedeniyle ülkemizin fotoğraf tarihinde dönem dönem hangi yıllarda neler oldu, aşağı yukarı biliyorum. 1995’ler, 2000’lerden itibaren fotoğrafçı sayısında, yapılan etkinlik sayısında çok büyük artış var, yayınlarda çok ciddi artış var.



Belki yıllarca dernekler, Fotoğraf Federasyonu kurma amacıyla biraraya geldiler, toplantılar yaptılar vs. ama yıllarca bunu yapamamışlardı. Bahsettiğim bu 15 yıllık süreç içinde Fotoğraf Federasyonu kuruldu, Fotoğraf Vakfı kuruldu, üniversitelerdeki fotoğraf eğitimi 1978’de Mimar Sinan’da ilk defa lisans programı olarak başladı. Sonrasında başka üniversitelerde fotoğraf programları, bölümleri açıldı derken şu anda fotoğraf alanında profesör olan birçok hocamız var. Çok sayıda akademisyen var, ciddi bir akademik kadro gelişiyor. Bu anlamda bazı taşların oturması, bazı kurumların oluşması çok önemli. Bu anlamda Fotoğraf Müzesi bence çok önemli. Fotoğrafın gelişmişliği açısından olmazsa olmaz bir kurum.



Tabii ki ilk fotoğraf müzesidir diyemeyiz. Balıkesir’de ve Adana’da birer müze var. Her ikisini de ben henüz görmedim, ancak onların konseptleri ile İstanbul Fotoğraf Müzesi’nin konsepti biraz daha farklı. Balıkesir’dekinin konsepti biraz daha eski makineler, eski malzemeler ve onların sergilenmesi üzerine bildiğim kadarıyla. Adana’dakini ise tam olarak bilmiyorum. İstanbul’daki de daha çok fotoğraf sergileme yöntemiyle fotoğrafın sanatsal değerine katkı sağlama üzerine yapılandırılmış bir müze.



Yıllarca ve defalarca bu müzenin yapılması için girişimlerde bulunulmuş ama çeşitli nedenlerle başarıya ulaşılamamıştı. Ama bu yapılan son hamlede müze kuruldu ve çok görkemli de bir açılış oldu. 4 tane sergiyle açılmış oldu. Oldukça büyük bir mekan. Ancak kurulduğundan beri aynı sergi hala devam ediyor. Bildiğim kadarıyla bir kaç küçük pürüz var müze işletmesi açısından. İnşallah bu kısa bir süre içinde hallolur. Müze ile ilgili yapılması planlanan pek çok güzel projeler var. Bunlarla ilgili zaman zaman toplantılar yapılıyor. O toplantılara zaman zaman ben de iştirak ettim. Bizden de görüşler alındı, alt komisyonlar kuruldu. Komisyonlarda bir takım önerilerimiz oldu. Tabii yine aynı konuya geleceğim bu çok ciddi bir organizasyon işi ve destek işi. Herkesin elinden geldiğince, imkanları doğrultusunda bu çalışmalara sahip çıkması ve destek olması gerekiyor. O anlamda İstanbul Fotoğraf Müzesi’nin şu an dörtnala gittiğini söyleyemeyiz, ama bu da gitmeyecek demek değil.




İlk basamak olarak mı görüyorsunuz şu anki durumu?



Elbette. Kurulmuş olması son derece önemliydi. Şu anda İstanbul Fotoğraf Müzesi diye bir kurum var. Ama sadece varlığı, dört duvarı yetmiyor tabii ki. Oranın yaşayan bir yer olması gerekiyor. Orada periyodik etkinlikler düzenlenmeli, insanlar bir şekilde oraya çekilmeli. Ben de kurucu üyeler arasındayım. Bir kez açılışına gittim, bir kere toplantıya gittim, bir kere de öğrencilerimi götürdüm. Orada daha çok ve güncel etkinlik düzenlense mutlak ki daha çok gideriz. Oradaki sergilerin bir tanesi sürekli bir sergi olacak, ama diğerleri değişecek. Sergilerin değişmesinden öte, orada başka etkinliklerin düzenlenmesi, söyleşi gibi, atölye çalışmaları gibi. Müze adına düşünülen çeşitli yayınlar var. Onlarla ilgili bir takım çalışmaların yapılması tabii oraya yeni insanlar taşıyacaktır. Ben bile yılda 3 değil de 15 kere gitmiş olacağım.



Sanırım şu an yaşanan bazı küçük pürüzlerin atlatılması ile inşallah Fotoğraf Müzesi, fotoğraf camiamıza katkıda bulunacak organizasyonlara imza atacaktır diye düşünüyorum. Altında çok büyük bir çaba ve emek var. Bilinmeyen, görülmeyen”¦ Özellikle Gültekin Bey’in (Çizgen) inanılmaz bir emeği var. Ben onun ne kadar çaba sarfettiğini, ne kadar uykusuz kaldığını birebir gördüm. Müze için kendi yaptığım çalışma sırasında birçok kez onun işyerini kullandım. Kendi işyerindeki çalışan herkesi bile bu iş için seferber etti. Tüm çalışanlarını Müze’nin işlerine vakfetmişti o dönemde. Umarım bu çalışmalar, çabalar, emekler boşa gitmez, o kurum yaşar. O hepimizin, fotoğraf camiasının, Türkiye fotoğrafçıların müzesi olduğunu düşünüyorum. Tabii ki açılış sırasında kırılanlar, üzülenler, uzak duranlar da oldu ama bir şekilde bizim birbirimizle mücadelelerden, kırgınlıklardan uzak durarak bu tip kurumların var olmasını, ortaya çıkmasını ön sıraya koymamızın daha önemli olduğunu düşünüyorum.




Geçtiğimiz yıl Amsterdam’a gitmiştim. Turist haritasına baktığımda orada bir fotoğraf müzesi olduğunu gördüm. Sonra arayıp buldum ve çok büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Müze desen müze değil, galeri desen galeri değil. Aslında yapı olarak çok güzeldi, ama öte taraftan içerik olarak bir müze konsepti yoktu. Ancak fotoğraf müzesi diye orada bir sürü insan geziyordu yine de.



Bu anlamda baktığımızda biz çok şanslıyız, mekan olarak Sultanahmet gibi bir bölgede olması, oraya gelip giden turist sayısının çokluğu gözönüne alındığında Türk Fotoğrafı’nın tanıtımı açısından da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafa meraklı insanlar da gelebilir. Bazı turizm şirketleri tur programının içine de almışlar zaten gelmeye başladılar. Ülkemizde fotoğraf kültürünün oluşması ve geliştirilebilmesi, yapılan çalışmaların görülmesi, paylaşılması açısından da müzenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.




Sizin bireysel çalışmalarınıza gelecek olursak, sizin dans fotoğrafçılığına özel bir merakınız var, bu nasıl gelişti?



Benim fotoğrafa yeni başladığım süreçte küçük grup çalışmalarımız olurdu. Yine bu anlamda dernekleri çok önemsiyorum, çok da seviyorum. Neden? Çünkü insanların biraraya gelmesini, birşeyler öğrenmesini, belli bir aşamaya kadar kendilerini yetiştirmesini sağlayan çok önemli bir kurumsal yapı olduklarını düşünüyorum. Şahsen benim kişisel ve mesleki gelişimimde derneklerin ve de grup çalışmalarının çok büyük bir faydası oldu. Biz derneklerde birçok eğitim seminerlerine katılıp birçok sergi, gösteri izledik. Atölye çalışmalarına katıldık, deneyimlerin ve fikirlerin aktarıldığı söyleşileri dinledik. Bu anlamda dernek faaliyetleri bana çok şey kattı. Etrafımdaki fotoğrafa sürekli devam eden arkadaşlarımıza da çok şey kattığını düşünüyorum. Başka amaçlarla gelenler de vardı, bir sene gelip sonra ortadan kaybolan arkadaşlar da vardı. Derneklerin bu anlamda da sosyal katkıları olmuştur. Hep insanları bir araya getiren, onları buluşturan.



Daha önce bahsettiğim dernek bünyesinde, üretime odaklı küçük gruplardan bir tanesi olan küçük bir çalışma grubumuz vardı. Birlikte bir çalışma yapalım diye düşünürken, o dönemde Melih Gökçek’in meşhur “tükürürüm sanatının içine” söylemi gündeme oturmuştu. Biz de içerik olarak sanat ile ilgili bir çalışma yapalım, sanatın güzelliğini fotoğraflar aracılığıyla nasıl yansıtabiliriz diye düşünürken, sahne sanatları üzerine bir çalışma yapalım fikri gelişmişti. 5 kişi o dönemde Ankara’da Devlet Tiyatroları’nda, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda ve Devlet Opera ve Balesi’nin prova ve temsillerinde fotoğraf çekmeye başladık ve o çekimler yaklaşık 1 yıl kadar sürmüştü. Sonrasında da “Sahnelerimizden” isimli bir grup sergisi açmıştık. Benim o sergideki tüm fotoğraflarım dans fotoğrafıydı ve beğeni toplamasından da çok da keyif almıştım. Hatta bu sergiden bir kaç fotoğrafım da satın alınmıştı.




Bunların dışında fotoğrafta içerik ve biçim olarak özellikle hareket, ritm ve renk olguları çok ilgimi çekiyordu ve dans fotoğraflarında bunların hepsi bir aradaydı.



Ben o fotoğrafları çekene dek hiç baleye gitmemiştim. Küçük bir yerde büyümüştüm ve doğal olarak baleye hiç ilgim yoktu. Belki bir kaç defa televizyonda görmüştüm. İlk defa bu fotoğrafları çekmek için gittiğimde çok hoşuma gitmişti. Hem izlemek, hem de fotoğrafını çekmek çok heyecan vericiydi. Sonrasında da o sergideki fotoğraflarıma tepkiler de çok güzeldi, çok beğenildi. Olumlu geri dönüşler alındığı için belki beni olumlu motive etti ve sonraki zamanlarda da sahne fotoğrafı ve dans fotoğrafı çekmeye devam ettim. Bu süreçte çektiğim bazı kareler Devlet Opera Balesi’nin afişlerinde kullanıldı, onların eser tanıtım fotoğraflarını ben çektim ve benim fotoğraflarım çeşitli materyallerde tanıtım amaçlı olarak kullanıldı.



Dans Fotoğrafı konusunda edindiğim bilgi ve deneyimleri farklı şehirlerde düzenlenen çeşitli festival ve etkinliklerde seminer, atölye çalışması ve fotoğraf gösterileri aracılığıyla paylaşmayı ilke edindim. Dans Daima isimli kitapta bu konu ile ilgili ülkemizde yazılmış en geniş makalem yayımlandı.



Dans fotoğrafı çekmeyi ben çok seviyorum ayrı bir yere koyuyorum. Sergilediğim fotoğraflarım ağırlıklı olarak dans fotoğrafları ve sahne fotoğraflarıdır.




Hatta sualtında bile dans fotoğraflarınız var J



Evet, son dönemde sahne dar gelmeye başladı sanırım. İstanbul’a geldikten sonra, bizim fakültede Sualtı Görüntüleme dersimiz var. Recep Dönmez’in yürüttüğü. Onunla beraber sualtına da başlamış oldum. Recep Dönmez ile bir süredir sualtı ve dans gibi iki birleştirme çabalarımız var. Birkaç yıldır sualtında dans fotoğrafı çekmeye çalışıyoruz. Bir takım denemelerimiz var. Bu denemeleri belirli bir konsepte dayanan bir proje haline getirerek sergi ve kitap haline dönüştürmeye çalışıyoruz. (Bu röportaj hazırlandığı süreçte ne yazık ki çok değerli dostum Recep Dönmez’i kaybettik. Onunla ilgili duygu ve düşüncelerimi Fotoritim okurlarıyla bu sayıda başka bir makalede paylaşmış oldum. Şimdi bu projeyi bu kadar ertlediğimiz için çok büyük bir pişmanlık duyuyorum.)



Önümüzdeki projelerden biri bu öyle mi?



Evet, şu an odaklanmaya çalıştığımız bir çalışma, bir konsepte bağlama çabası içindeyiz. Şu anda 3 yıldır denizde, havuzda, değişik mekanlarda, değişik dansçılarla çekimler yapıyoruz. Başlangıçta bir takım teknik zorluklar vardı. Ancak bazılarını aşmış durumdayız. Ne yapacağımıza içerik, konsept olarak karar verdiğimizde, daha anlamlı ve başarılı olabilmesi için; böyle bir kavramsal çerçeveye oturttuğumuzda, kısa bir süre içerisinde bunu paylaşacağız.



İnternette bir fotoğrafçı var, sanırım sizin Nisan sayınızda da vardı”¦




Elena Kalis’i mi kastediyorsunuz?



Evet, bu tür fotoğraflar çok çoğalmaya başladı. Biz ilk başladığımızda bunlara hiç rastlamamıştık J. Sualtı giderek popülerleşmeye başlıyor. Yani Türkiye’de de tabii şöyle bir şey var. Recep Hoca geçenlerde Malezya’dan döndü, sohbet ederken nasıl geçtiğini sordum: “Eh” dedi. Niye diye sorunca “Hep çek çek aynı şeyler” dedi. Artık Malezya bile tatmin etmez olmuştu ustayı. Yıllardır hep aynı şeyleri çektiğini düşünüyordu. Tabii sualtı fotoğrafçılığı da çok keyifli. Bana hep söylüyordu “Türkiye ile Malezya, Endonezya arasında çok ciddi fark var. Oralarda daldıktan sonra burada zevk almayacaksın” diyordu. Bana çok öyle olmaz gibi geliyordu, ama ne zaman ben de dalış için onunla birlikte Endonezya’ya gittim. Türkiye’ye döndüğümde yaptığım dalışlarda aradaki büyük farkı bende yaşamış oldum. Ne yazık ki güzel fotoğraflar için, belgesel tarzı çalışmalar için Türkiye’nin sualtı canlılığı ve çeşitliliği çok cılız. Çekecek malzeme konusunda bir sıkıntı olduğunu gözlerimle görmüş oldum.



Bazen soranlara ben espirili yolla diyorum ki, sualtında çekecek bir şey bulamadık, dansçıları çekiyoruz diyorum. Aslında bir arayış bu, bulduğumuzda tamamlanacak.



Biraz konudan konuya atlamak gibi olacak ama şunu söylemek istiyorum. Ben danstan çok keyif alıyorum. Orada hareket, d
evinim, estetik olduğu için birçok şey aynı anda ilgimi çekiyor. Ve bu sırada ben şuna da inanıyorum; zaman içerisinde fotoğrafçıların belirli bir alanda uzmanlaşmış olmaları gerektiğini de düşünüyorum. Bana fotoğrafçı olarak uzmanlık alanın nedir dediklerinde dans fotoğrafçısıyım diyorum. Bu konuda da şu anda birşeyler söyleyebilecek kadar yetkin hissediyorum kendimi. Çektiğim fotoğraflar, yaptığım çalışmalar benim bu konudaki mesleki geçmişimi destekler nitelikte. Eskiden dans fotoğrafı çekerken ne zaman prova olacak bilgisinin peşinde koşarken dans fotoğrafına dair bir etkinlik yapılacağı zaman da bir şekilde beni buluyorlar artık. Yaptığımız çalışma bir şekilde insanlara ulaşıyor diye düşünüyorum. Belirli bir alanda uzmanlaşmanın da fotoğrafçı olarak da size çok şey kattığını söyleyebilirim. Bunun avantajlarını da süreç içinde yaşıyorsunuz. Neyi nasıl yapacaksınız büyük bir deneyim kazanıyorsunuz. Bazı fotoğrafçılar, özellikle dans fotoğrafı çekmemiş fotoğrafçılar, dans fotoğrafını küçümseyebiliyorlar. Diyorlar ki: ışık var, makyaj var, kostüm var, dans var, bir koreografi var, hikaye var. Ne olacak ki sen sadece deklanşöre basacaksın. Yani bu kadar kolay olduğunu düşünüyorlar ama kendi içerisinde zorlukları olan bir alan.




Bale ve dans, ikisi de görsellik üzerine kurulmuş iki ayrı sanat dalı. Burada şöyle bir ayrım yapmak gerekiyor. Çok küçük bir nüans var aslında. Siz oraya fotoğraf çekmeye gidiyorsunuz. Tabii dans bir performans sanatı. Fotoğraf da bir performans sanatı aslında. Çekim günü dansçının performansı düşük olabilir, motivasyonu düşük olabilir, ya da o anki enerji tutmamış olabilir. Belki teknik bir hata vardır, duruş hatası vardır. Koreografide dansçı yapmaması gereken birşey yapmıştır. Ancak izleyicilerin %99.9’u belki o hatayı görmemiştir bile. Hızlı bir akışın içinde o hata gözden kaçabilir. Ancak siz fotoğrafçı olarak o hatayı rastlantısal bir biçimde yakalamış olabilirsiniz. Böyle birfotoğrafı etik açıdan sergilememeniz gerekir. Çünkü siz o dansçıyı ya da dans topluluğunu olumsuz lanse etmiş olabilirsiniz çektiğiniz fotoğrafla. O yüzden çok dikkat etmek gerekiyor.




Siz teknik açıdan ışığı, kompozisyonu, zamanlaması, rengi açısından doğru bir fotoğraf elde etmiş olabilirsiniz ama sergilenebilmesi açısından o fotoğrafın dans tekniği açısından da doğru bir fotoğraf olma zorunluluğu vardır. Çoğu fotoğrafçının bunların farkında olmadan sadece fotografik değerlere bakarak sergilediği birçok hatalı fotoğraf görüyoruz ne yazık ki. Tabii bu modern dans açısından baktığınızda, kurallar klasik baledeki kuralların esnetilmesi üzerine bir felsefesi olan bir dans ile ilgili fotoğraf çektiğinizde bu o kadar önemli olmayabilir ama özellikle klasik bale çekiyorsanız, onun klasik duruşları vardır. Balerinin ayağının ucunun hafifçe açık olması teknik bir hata olabilir. Dansçıdan kaynaklanan bir hata olabilir ya da fotoğrafçının zamanlama hatasından olabilir. Ancak böyle bir hata varsa bu fotoğraf asla sergilenmemelidir. Ama bizim fotoğrafçılarımızdan, birçoğu bundan haberdar değil ve demin sözü geçen şekilde dansçıları ve grupları olumsuz lanse edecek dans fotoğrafı görüyoruz.



Dans fotoğrafçılığının kendine özgü bir doğası, kuralları var. Bunları bilmek ve riayet etmek gerekiyor. Nasıl bir belgesel fotoğrafın kendi içinde bir takım etik kuralları varsa, dans fotoğrafçılığı için de kendi içinde kendine ait etik kuralları var. Sergileme yaparken bunlara dikkat etmek gerekiyor. Elbette zaman içinde bir takım deneyimler kazanıyorsunuz. Hangi anda deklanşöre basacaksınız? Müziği dinleyerek, hareketleri takip ederek, hikayeyi, takip ederek hangi anda deklanşöre basmanız gerektiğine dikkat etmeniz gerekiyor. İki saatlik, 3 perdelik bir eseri vizörün arkasından izleyerek geçiremezsiniz. Bir eserden bir defada 2500 fotoğraf çekerek bir sinema filmi çeker gibi fotoğraf çekerseniz de o zaman da bu işi yapmanın bir zevki kalmıyor. Bazen bana soruyorlar, motorla mı, seri çekimle mi çekiyorsunuz diye. Hayır, ben tek kare, tek kare çekmeye çalışıyorum. Olur da çekemezsem, benim 3- 4 kere gittiğim eserler vardır. Bir sonraki prova ne zamansa bir daha gidiyorum. Gerekirse bir sene sonra yine giderek kaçırdığım bir sahne varsa yeniden çekmeye çalışıyorum. Çektiğim nasıl bir performans ise benimki de bir performans. Bir eserden 100 tane güzel fotoğraf çıkaracaksın diye bir şey yok. Bir tane güzel fotoğraf çıkarırsın, ve iyiyse bundan çok büyük bir keyif alıyorsun.




Sualtı fotoğrafından, dans fotoğrafından konuştuk. Biraz da yeni çıkan kitabınızdan bahsedelim mi? Kitabınızda bahsi geçen dijital devrim kavramını biraz açabilir misiniz, dijital kültür, dijital sanat ve sonrasında da dijital fotoğrafa geçeriz.



Özellikle bilgisayar teknolojisinin bizim hayatımızın çeşitli alanlarına girmesi ile birlikte bilgisayarlar hayatımızın çok önemli bir parçası haline geldi. Birçok alanda bir işin yapılabilmesi için bilgisayar olmazsa olmaz hale geldi. Mesela ben yıllar önce hatırlıyorum; yaklaşık 8-9 yıl önceydi, bilgisayarımda bir arıza vardı. Arızanın giderilebilmesi için bilgisayarım bilgi işleme gitmişti ve 2-3 gün gelmedi. Ben o günler içinde ne yapacağımı şaşırmıştım. O kadar çok alışmışız ki, verilerimiz, çalışmalarımız, herşeyimiz orada. Bugün bakıyoruz bilgisayar kontrollü arabalar, evler, ev aletleri var. Pek çok şey bilgisayar teknolojisine, bilgi işleme dayalı. Artık bazı iş kollarında bilgisayarlar insanların yerini almaya başladı. Bu anlamda dijitalleşme, bilgisayarlaşma ve bunlarla birlikte elektronik alanındaki gelişmeler her biri bizlerin hayatında daha fazla yer almaya başladı. Artık biz hayatımızı bilgisayarsız yaşayamıyoruz, neredeyse bir şey yapamıyoruz.



Bundan 15 yıl önce cep telefonu olmayan birçok insan vardı. 20 yıl önce birisi ile buluşacağın zaman, saat 12’de Taksim’de X pastanesinin önünde dediğimizde buluşuyorduk bizler. Ama şimdi cep telefonumuz olmazsa buluşamayacakmışız gibi hissediyoruz. Ama şimdi son 2 yılda dikkat ederseniz, cep telefonu firmalarının pazarlama stratejilerine bakarsanız bize neyi pazarlıyorlar? İnterneti. Eskiden internet sadece işyerimizdeydi ve bu bize yetiyordu. Bu yetmedi hepimizin evinde de internet bağlantısı var artık. Bu da yetmez oldu artık cep telefonumuzda da internet var. Ve bunun son noktası nedir bilmiyorum J




Teknoloji bizim yaşam biçimimizi ve alışkanlıklarımızı çok fazla değiştirmeye başladı. Bu anlamda başka bir kültür gelişmeye başladı. İnsani ilişkiler boyutunda, toplumsal ilişkiler boyutunda da bilgisayar tabanlı ilişkiler söz konusu. Bana göre çok çarpıcı bir örnek olarak son dönemlerde özellikle iphone sahibi olanların ben asosyalleşmeye başladığını gözlemliyorum. İki kişi sohbet ederken bakıyorsunuz, bir tanesi telefonundan facebook’a girmiş bir şey bakıyor ya da gazete okuyor. Ya da oyun oynuyor. Halbuki beraberken sohbet etmeleri gerekiyor. Bakıyorsunuz 3 kişi oturmuş ikisi sohbet ediyor, aralarından diğer bir kişi telefonu ile ilgileniyor. Muhtemelen internette geziniyor… Bunun insani ilişkiler açısından da ciddi bir dönüşüm ve problem olduğunu düşünüyorum aynı zamanda.



En çarpıcı örneğini geçenlerde bir arkadaşım anlatmıştı. Uzun süredir görüşmedikleri 3 arkadaş buluşuyorlar. Aşağı yukarı bir saat kadar kesintisiz sohbet ediyorlar. Bir an bir sessizlik olmuş, üçü de telefonlarını (iphone) kurcalamaya başlamışlar. Hepsi facebook’a girmişler, biri öbürünün sayfasından bilmem neyi beğenmiş, o onu beğendi diye mesaj atmış. Halbuki yanyanalar ve üçü telefon üzerinden iletişim kurmaya başlamışlar. İletişim biçimi olarak çok farklı bir boyuta doğru gidiyoruz. İşte dijital teknoloji bizim hayatımızı dönüştürmeye başladı. Sosyalaçıdan baktığımızda böyle, fotoğraf olarak baktığımızda da. Eskiden duvarda ya da kağıt üzerinde gördüğümüz fotoğrafları şimdi ekran üzerinde görüyoruz, bilgisayar ve telefon ekranı üzerinde.



Üretim biçimlerimiz, paylaşım biçimlerimiz çok değişti; bugün elektronik dergilerimiz var, elektronik yayıncılık diye bir kavram var. Eskiden insanlar fotoğraflarını yayınlatacak bir yer bulamazken, herkes yayıncı oldu. Birçok kişinin bir web sayfası var ya da blogu. Facebook vb. diğer sosyal ağlar üzerinden çalışmalarını paylaşıyor. Böylece artık bir dijital kültürden bahsedebiliriz. Artık tamamen bilgisayar üzerinden ve bilgi işlem teknolojileri üzerinden yürüyen bir ilişkiler ağından, iletişim biçimlerinden ve üretim alanlarından bahsedebiliriz. Genel anlamda dijital kültür dediğimizde bunları söyleyebiliriz basitçe anlatmak adına.






Dijital sanat dediğimizde, dijital teknolojinin çeşitli alanlara girmesi ile birlikte, sanatsal üretimlerde ve paylaşımlarda da dijital teknolojiden yararlanılmaya başlandı. Eskiden bir besteci beste yaparken tamamen fiziki enstrümanlardan çıkan sesleri kullanırken, şimdi hiçbir enstrüman kullanmadan, bu iş için geliştirilmiş yazılımı kullanarak tamamen bilgisayarı kullanarak müzik aletlerinin seslerini çıkararak bir orkestrasyon yapabiliyor. Bir beste ortaya çıkarabiliyor. Ve bu teknolojiden en çok yararlanan ve en görünür şekilde yararlanan sanat alanlarından biri de kuşkusuz ki fotoğraftır. Dijital teknolojinin gelişmesi ve yaygınlaşması, belirli bir teknik doygunluğa ve olgunluğa erişmesi ile birlikte ortaya çıkan ürünlerde de ciddi bir değişim oldu. Üretim biçimlerinde ciddi bir değişim söz konusu, paylaşım biçimlerinde de ciddi bir değişim söz konusu.



Bu anlamda dijital sanatı bir mecra olarak, araç olarak kullanma olarak da ele alabiliriz. Bir de dijital teknoloji ve sanat ilişkisini aynı zamanda içerik olarak da ele alabiliriz. Böyle çalışan sanatçılar var. Dijital teknolojinin getirdiği kavramlar üzerine, veya bu teknolojik dönüşümle ortaya çıkan yaşam biçimleri üzerine, üretim biçimleri üzerine, ortaya çıkan yeni kavramlar üzerine çalışan sanatçılar var. Böyle bakınca, sanatın da dijital teknolojiden doğrudan çok etkilendiğini söyleyebiliriz.




Sizin kitabınızda dijital sanat üzerine yazılmış bölümü okurken dikkatimi “biricik olma” kavramı ile ilgili bölüm çekti. Bunu göz önünde tutarak, artıları ve eksileri ile dijital teknolojiyi masaya yatırabilir miyiz?



Bir esere, sanat eseri vasfı kazandıran en önemli şeylerden bir tanesi, eskiden, “biricik olması”ydı. Yani “tek” olmasıydı. Bir resmin tek olması, heykelin tek olması. Bunlar bir araç ile üretilmediği için doğal olarak “biricik”ti. Ancak fotoğrafın gelişimi ile birlikte bu “biricik” olma meselesi daha da önem kazandı. Fotoğrafın doğasında çoğaltma var, biriciklik diye bir şey yok. Fotoğraf olarak ister cam, ister film üzerine görüntüyü kaydettiğimizde, bunu araçlarla sonsuz sayıda çoğaltabiliriz. Bu anlamda fotoğraf, sanatta biriciklik kavramını çok tartışmalı hale getiren bir buluştur J. Müzede tek bir yerde sergilenen bir resmin, fotoğrafını çektiğinizde, onun röprodüksiyonunu aldığınızda, kitaplar aracılığı ile çoğalabiliyor. İngiltere’de British Museum’da ya da Amerika’daki herhangi bir müzedeki sanat eserinin, bir resmi, bir heykeli bir kitap aracılığı ile, internet aracılığı ile görebiliyoruz. Onun da artık biricikliği kalmamış oluyor. Kitabımda Mona Lisa örneğini vermiştim. Mona Lisa artık Mona Lisa olmaktan çıkıp üzerinde en çok işlem yapılan görsel bir imge haline geldi. Herkes onu bambaşka bir şekilde yorumladı, yeniden yorumladı, gerçekten çok enteresan görünümler aldı. Monalisa, Monalisa olmaktan çıktı. O artık bir müzede sergilenen “biricik” tek bir eser değil, oradan yola çıkan başka eserler haline dönüşmüş oldu. Bu biriciklik meselesi hep fotoğrafın bir yandan sanat olarak kabullenilmesini engelleyen de bir mesele oldu. Bunun önünde de fotoğrafın çoğaltılması meselesi var. Bir resim sergisine gittiğinizde o resimden tek bir tane var, edisyonları yazılmıyor ama bir fotoğraf sergisine gittiğinizde bazı duyarlı fotoğrafçılar onun edisyonunu yazıyorlar, 1/10 yazıyor; o fotoğraftan maksimum 10 tane çoğaltılacak ve onun birincisi anlamında, ya da 3/8 biz 8 edisyondan 3.sü olduğunu anlıyoruz. Ama bir çok sergiye gittiğimizde edisyonu bile yazılmıyor. Sergide yer alan fotoğraflardan kaç adet basılacağı bilgisi bir muamma. Yazıyor oluşu fotoğrafçının ilkesel bir duruşunu gösteriyor bir taraftan ama orada 8 yazıp 16 da basabilir. Bunun bir kontrolü yok. Ama bir ressamın o resmi yeniden yapması hayli zorlu bir süreç.




Ben ilk sergimi “Arka Yüz” ü yaparken başıma çok ilginç birşey geldi. Sergiyi açacağım tarihin hemen önünde uzun bayram tatili vardı. Son çalışma günü öncesinde baskılarımı ancak yetiştirebilmiştim. Son bir işlem için baskılarımı kaplamacıya verdim. Ertesi gün akşamı kaplamacıdan teslim almak üzere gittiğimde, fotoğraflarımın üstünün kabarcıklarla dolu olduğunu gördüm. Çok kötü bir işçilik ile yapılmıştı kaplamalar. Sergilenecek gibi değildi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü, bittim, çöktüm kaldım. Önce adam ile kavga ettik sonra bütün hepsini alıp, baskıları yaptığım laboratuara gittim. Beni oturtup bir su iç, sakinleş bize bir yarım saat ver dediler. Yarım saat sonra o fotoğraflar aynen basılmış olarak benim elime teslim edildi. Düşünün ki ben onları tek tek karanlık odada basmış olsaydım, o sergiyi ben açamayacaktım. Bütün davetiyeler gitmiş, programda var ve o sergi olmayacaktı. Ben böyle bir avantajı yaşadım.



Bir taraftan dijital teknoloji ile birlikte fotoğrafın kazandığı şeyler olduğu gibi kaybettiği şeyler de oldu elbette. Eskiden mahkemede delil olarak kabul ediliyordu, bir güven vardı. Birşeyin fotoğrafı varsa o olmuş olarak kabul ediliyordu. Günümüzde ise normal, üzerine hiç bir işlem yapılmamış bir fotoğrafta eğer sıradışı bir durum varsa, insanlar hemen Photoshop diyor”¦ Bunu derslerimde çok yaşıyorum; ilginç bir fotoğraf gördüklerinde hemen Photoshop mu hatta shoplanmış mı diye soruyorlar J



Bu anlamda fotoğrafın yapısında çok ciddi bir değişim ve dönüşüm var. Bu dijital teknoloji ile başka bir şey daha gelişti. Fotoğrafların çok kolay bir biçimde kopyalanabilme ve çoğaltılabilme özelliği başka şeyleri, başka üretim biçimlerini de ortaya çıkardı. Mesela pastiş denilen bir üretim biçimini. Pastiş yönteminde başka bir şahıs (o kendisine sanatçı diyor ama etik olarak tartışılan bir konu) senin bir çalışmanı alıyor ve üzerinde çalışıyor.




Çözümlenemedi mi konu?



Hayır, çünkü bu çok bıçak sırtı bir konu. Felsefi olarak iki tarafında haklı savlar üretebileceği bir durum. Biz bir taraftan diyoruz ki ben bu fotoğrafı çektim, bu resmi yaptım, bu şiiri yazdım, bu filmi çektim deyip bunu bir sergi, bir kitap, bir filme, bir resme dönüştürdüğümüzde, kitleyle paylaştığımızda diyoruz ki bu benden çıktı artık. Artık o alıcınındır, izleyicinin, seyircinin, dinleyicinindir. O üzerinde sanatçının imzasını taşır ama o sanatçının değildir gibi bir söylem var.



Ama bahsettiğimiz bitmiş bir ürün değil mi?



Evet, bitmiş bir ürün. İşte deniyor ki, bu artık senin değilse, ben onu alıp başka bir şekilde yorumlayabilirim, başka bir şekile dönüştürebilirim gibi karşı bir savla sizin bir çalışmanızı alıp başka bir çalışma haline döndüren insanlar, sanatçılar var. Ve bunlar sanatta yeni bir anlatım türü geliştirmiş oldular. Ya da çok sayıda ürünü, imgeyi alıp, onları dijital ortamda birleştirerek onlardaki ışık, ton vb. başka şeylerini kullanarak başka bir görsel malzemeye dönüştüren bir grup sanatçılar da var.



Dolayısıyla üretim biçimleri değişti. Etik meselelerde, kurallarda, sınırlarda her bir taraftan zorlanıp daha fazla sorgulanmaya başlandığını da görüyoruz. Bu biriciklik meselesi de dijital ile birlikte her tarafından deforme edilen bir hal aldığını söyleyebiliriz.



Yine de söylemek lazım fotoğrafın doğasında biriciklik hep sorgulanan bir meseledir.




Dijital pek çok şeyi basitleştirirken pek çok şeyi de karmaşık hale getiriyor sanırım. Kitabınıza dönecek olursak, dijital teknolojiyi bir kenara koyup reklamın kavramsal çerçevesi hakkında bilgi verebilir misiniz? Reklamda fotoğrafın önemi ve işlevi nelerdir?



Reklam için fotoğraf mutlak gereklidir diyemeyiz, reklamlarda fotoğraf dışında başka disiplinden görseller de kullanılıyor. Salt tipografiye dayalı reklamlar da var, ya da illüstrasyonlar, çizimler, resimler kullanılabiliyor. Baktığımızda farklı malzemelerin görsellik adına reklamlarda kullanılabildiğini görebiliyoruz. Bir reklamın yapılmasındaki temel amaç nedir? Bir ürüne ya da markaya yönelik dikkat çekmek, onun satışına katkıda bulunmak, ya da böyle bir ürün veya markanın varlığı konusunda tüketiciyi haberdar etmek. Reklamın üretim felsefesi buna dayanıyor.



Amaca yönelik olarak reklamda ne yaparsan mübah sayılıyor. Kendi içinde elbette etik kuralları var ancak herşey yapılabilir gibi görünüyor. Sizin amacınıza hizmet için fotoğraf mı kullanırsınız, tipografiye dayalı birşey mi yaparsınız, mix medya mı kullanılırsınız bu amaca giden yolda hangi tekniği kullanacağınıza bağlı olarak değişebilir. Örneklere bakacak olursak, pek çok değişik çalışma var. Tabi basılı mecralarda ağırlık olarak görsel uyaran olarak fotoğraf kullanılıyor. Fotoğrafın da buradaki dikkat çekicilik, çarpıcı olma öğesi diğer görsel disiplinlere göre daha fazla tercih ediliyor.



Fotoğraftan önce de reklam vardı, 1800’lü yıllara ve 1900’lerin başlarına baktığımızda reklamlarda ağırlık olarak çizimler ya da illüstrasyonlar kullanılıyor. Şimdi baktığımızda tahminen %1-%2 oranlarında illüstrasyon kullanılıyor. Ağırlık olarak hep fotoğraf tercih ediliyor. Bu giderek daha çok fotoğraf kullanımı ile fotoğrafın dili de çok değişmeye başladı. Çünkü dijital teknoloji ile birlikte, görüntüler üzerine daha fazla müdahale edilmesi, fotoğrafı diğer disiplinlere göre daha avantajlı hale getirdi.



Şu anda basılı mecralar için üretilmiş reklam çalışmalarında çoğunlukla fotoğraf kullanıldığını görüyoruz. Çok az da olsa televizyon ya da sinema mecralarında da zaman zaman fotoğrafa dayalı reklam çalışmalarının yapıldığını gözlemlemekteyiz.




Reklam fotoğrafını diğer fotoğraf türlerinden ayıran özellikler nelerdir? Kitabınızda bunun uzmanlık alanlarını detaylı olarak tanımlamışsınız, burada da kısaca tanımlayabilir misiniz?



Benim kitapta yaptığım sınıflandırma aslında Türkiye’de fotoğrafçılara sorulduğunda tanıtım fotoğrafçısıyım diyor, reklam fotoğrafçısıyım demiyor. Ben kitapta Reklam fotoğrafçısı tanımı üzerine bir çatı kurdum. Bunun altında farklı branşlar var. Bazı fotoğrafçılar sadece mimari fotoğraflar çekiyor; otel, havaalanı gibi, şimdi o tür olarak; ticari bir amaçla yapılmış, bir tanıtım ya da reklam mecrasında kullanılmak üzere çekilmiş bir fotoğraf ama tür olarak mimariye giriyor. Mesela gıda fotoğrafları var; yiyecek içecek fotoğrafları gibi. Moda fotoğrafı vb. Farklı uzmanlık alanlarına ve türlere göre sınıflandırma yaptık. Ben bunları reklam fotoğrafçılığının alt alanları olarak gördüm.




Türkiye’de reklam fotoğrafçılarının dijital teknolojiye geçiş süreçleri ve bu teknolojiyi nasıl ve hangi düzeyde kullandıkları ve dijital teknolojinin mesleğe etkilerinden bahsedebilir misiniz?



Ben çok uzun zamandır reklam fotoğrafçılarını gözlemliyor değilim. Ancak burada, 2 yıl önce bir anket aracılığıyla reklam fotoğrafçılarına çeşitli sorular yönelttim. Ankete verilen cevaplardan ortaya çıkan yüzdelere göre bir sonuca ulaşmaya çalıştım. Benim burda söyleyeceğim şeyler, onlardan aldığım veriler doğrultusunda ortaya çıkan, elde edilen bilgilerdir. Ben burada anket aracılığıyla bir ölçme yaptım ve sonrasında da 12 fotoğrafçı ile defalarca biraraya gelerek ikili görüşmelerle değerlendirme yaptım. Anket öncesinde görüştüm, anketten sonra görüştüm, anket sonuçları ile ilgili görüştüm ve anket sorularından bağımsız olarak hazırladığım bazı sorular vardı, o sorularla bazı şeyleri tartışabildik.



Mesela Ayhan Duman isminde bir reklam fotoğrafçımız var. Yıllardır yurtdışında yaşıyor ve pek çok ülkelere proje bazlı reklam projeleri üreten çok eski bir reklam fotoğrafçısı. O bana çok ilginç bir şey söyledi. Dijitalin yurdışında Türkiye’deki kadar yaygın olmadığından bahsetti. Ağırlıklı olarak insanların film kullandığını söyledi. Bizde neredeyse %97-%98 oranında dijital teknoloji kullanılarak fotoğraf üretiliyor. Anketi dolduran 1 ya da 2 kişi hala film kullandığını söyledi. Bir fotoğrafçı ile yüzyüze görüşme fırsatımız olmadı, telefonda görüşmüştük sadece. Çok genç bir fotoğrafçıydı ve sadece film çektiğini söylemişti. Çok az mix kullanan, hem dijital hem de film çalışan çok az, ama film çalıştığını söyleyen bir fotoğrafçı çıktı. Çok ilginç. Biz de dikkat ederseniz, aslında toplum olarak teknolojiye çok meraklıyız, çok çabuk adapte oluyoruz. Bir yenilik varsa, onu belki de en çabuk uygulayan ülkelerden birisiyiz.



Belki buradaki sayılardan yararlanarak ilerlediğimizde, yaptığımız araştırmada genel olarak ortaya çıkan sonuç şu; fotoğrafçıların dijitale geçişinde çok da travmatik bir sonuç elde etmedik. Çok hızlı bir şekilde dijitale geçilmiş ve uygulamaya başlanmış. Zaten reklam fotoğrafçılarının profiline baktığımızda, ağırlıklı olarak belirli bir yaşın üzerinde 35-45 arasında, %93’ler oranında üniversite mezunu, önemli bir kısmı lisans üstü eğitim de almış, eğitimli bir profil görüyoruz. Yaş olarak, mesleki deneyim olarak belirli bir seviyedeler. Dolayısıyla mesleğin gerekleri ne ise çok kolay bir biçimde buna uyum göstermişler.




Tabii reklam çok hızlı gelişen ve çok hızlı üretilen bir şey. Size bahsedilen bir projede, bir hafta, on gün içinde fikri ürüne dönüştürmek gerekiyor. Sonra arkanı döner dönmez başka bir projeyle tekrar yoluna devam ediyorsun. Çok akışkan bir üretim biçimi de var. Onlar bu tür uyum sağlama süreçlerine alışkın oldukları için, dijital teknolojiye ayak dirememişler. Zaten teknik olarak belirli bir bilgi seviyesine ulaştıkları için bu konuda daha hızlı bir gelişme göstermişler. Kaldı ki iş siparşilerinde de bu teknolojinin kullanılıp kullanılmadığı ajanslar tarafından sorgulanır hale geldiği için de mecburen ayak uydurmak zorunda kalıyorlar. Müşteri sana “makinenin markası modeli ne?” diye sorup ona göre iş veriyor ya da vermiyor. Eğer piyasada trend olan bir marka varsa, senin de o modeli kullanman gerekiyor J



Bana göre reklam fotoğrafçıları arasında en travmatik olan şey teknolojiye sahip olmak için yatırım maliyetinin çok yüksek olmasıdır. Eskiden çok uzun yıllar kullandıkları belki de 20 yıl boyunca kullandıkları aracın, bir süre sonra işlevsiz hale gelmesi onlar için ciddi bir sorun oldu. Ama sonradan sadece arkalıkları (back) değiştirerek maliyeti en azından yarıya indirebildiler. Zamanla o dijital backler de eskiyecek ve yeni yatırım maliyetlerini karşılamaları gerekecek.



Dijital teknoloji, bizde normal tüketim alışkanlığımızı çok hızlandırdığı için eskiden sahip olduğumuz ve uzun süreli kullanımlara atfen kullandığımız “evladiyelik” kavramını kaybettik. Aldığınız ürünü çabucak tüketip atın ki size yeni bir ürün satsınlar. Baktığımızda anketlerde ortaya çıkan en fazla 2,5-3 yıl gibi bir süreç içinde fotoğrafçılar kameralarını yenilemek zorunda kalıyorlar, yeni model bir kamera alıyorlar. Ya da yazılımlarını yenilemek zorundalar, benzer şekilde bilgisayarlarını yenilemek zorundalar. Büyük dosyalarla, grafik tabanlı çalıştıkları için rastgele bir bilgisayar alınamıyor, çok hızlı ve son model bilgisayarlar alınması gerekiyor.



Türkiye’de reklam fotoğrafçılığının mesleki dayanışmanın en az olduğu iş alanlarından biri olduğu yorumunda bulunmuşsunuz. 1987’de kurulan ve Profesyonel Tanıtım Fotografçıları Derneği PTFD 2004’te kapandı. Kapanma süreci ve bunun mevcut duruma olumlu olumsuz etkileri ve olmasının mesleğe katkısından söz edebilir miyiz?




Tabii belirli alanlarda, belirli meslekleri üreten insanların biraraya geldiği kurumsal bir yapının olması o mesleğe fayda sağlayacaktır. O mesleğe dair bir takım düzenlemelerde kamuoyu toplanmasında önayak olacaktır. Bir elin nesi var iki elin sesi var durumu. Türkiye’de bu mesleği yapan kaç kişi var net olarak bilemiyoruz. Ben araştırdım, belirli arkadaşlara listeler gönderdim, isim olarak 110 kişi tespit edebildim. Muhtemelen daha fazladır. Benim ulaşabildiğim tespit edebildiğim sayı buydu. Listemdeki herkese bu anketi gönderdiğimde, 110 kişinin bir kısmı bana anketi geri gönderdi. Biz bu işi artık yapmıyoruz diye. Aktif olarak yapan sayı belki 110 kişiden de azdır. Kaç kişi olursa olsun, güçbirliği yapılması adına, belirli mesleki kuralları oturtmak adına tabii ki çok faydası olan bir şey bir kurumda toparlanmak.


Yeni anayasa yapılıyor, reklamcılık ile ilgili bazı düzenlemeler yapılıyor, telif hakları ile ilgili açık olan bazı maddeler var. Bunu kime soracaklar, kişilere mi yoksa, bir çok reklamcının biraraya gelerek oluşturduğu mesleki bir birliğe mi soracaklar? Kurumsal güç olmak ve bireysel güç olmak farklı şeyler”¦



Geçmiş yıllarda kurulmuş ve uzun yıllarca varlığını sürdürmüş olan bir dernek PTFD. Ben de eski dönemlerden hatırladığım kadarıyla, en az 3 kere yıllık albümleri yaptıklarını biliyorum. Üyelerin fotoğraflarından oluşan yıllıklar yapılarak ajanslara dağıtıldı. Ajanslar bu yıllıklardaki fotoğrafçıların çalışmalarına bakarak kendi isteklerine uygun fotoğrafçı seçebildiler. Bu önemli birşeydi. Sergiler yaptılar mesela ve bu sergileri farklı şehirlerde dolaştırdılar. Ancak dernek üyeleri kanuni olarak zorunluluğu bulunan genel kurul toplantısı için bile bir araya gelemedikleri için kapandı.




Gelişmiş ülkelerin çoğunda belirli meslekleri yapabilmeniz için o alanla ilgili mesleki bir sınava girmeniz ve daha önce tanımlanmış belirli mesleki niteliklere sahip olmanız beklenir. Mesleki yeterlilikler tablosuna göre donanımınızı edinmeniz gerekir. Bu tabloya göre bir sınava girersiniz, bu sınavı mesleki örgütler yapar ve bu mesleği yapıp yapamayacağınıza bu kurum onay verir. Reklam fotoğrafçısı olabilmek için Reklam Fotoğrafçıları Derneği’nden onay alabilirseniz, yeterli görülürseniz bu mesleği yapabiliyorsunuz. Ama şimdi Türkiye’de elini kolunu sallayan herkes, eline fotoğraf makinası alan, 3-5 fotoğraf çeken herkes kendini reklam fotoğrafçısı olarak lanse edebiliyor. Bunlar mesleğe cidden zarar veren kişiler.



Bize zaman ayırdığınız, tüm sorularımızı içtenlikle cevaplandırdığınız için teşekkür ederiz.



Ben de size teşekkür ederim.




Röportaj : Şebnem AYKOL







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Osman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile RöportajOsman Ürper ile Röportaj

Aykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve Fotoğraf




Aykut Uslutekin ile Röportaj






Sayın Uslutekin, bize biraz kendinizden ve faaliyetlerinizden bahseder misiniz?



1961 Gölcük doğumluyum. Çocukluk yaşlarında başlayan fotoğraf sevgim daha sonra mesleğimi de belirlemiş oldu. Ortaöğretim yıllarında, babamın sınıf geçme armağanı olarak almış olduğu fotoğraf kamerası ile başlayan serüven, hala aynı heyecan, aynı aşk, aynı duyguyla devam ediyor. Fotoğraf eğitimimi tamamladıktan sonra, çalışma yaşantımda, Kodak Film, Konica Film ve Nikon firmalarında Ege Bölge Müdürü olarak hizmet verdim. 1995 yılında İzmir Alsancak semtinde, kendi adımı taşıyan fotoğraf stüdyomu kurdum. Fotoğraf çalışmalarımı bu stüdyoda sürdürmekteyim. Gerek İzmir’e, gerekse tüm Türkiye’ye, stüdyomdan fotoğraf hizmeti vermekteyim. Şu ana kadar, 105 tane ulusal ve uluslararası kişisel sergi, 75 tane (ulusal-uluslararası) Cover çalışması ve fotoğraflarım, birçok dergide kapak, foto-ropörtaj olarak yayınlandı.




Sizi “caz fotoğrafçısı” olmaya yönelten nedir?



Tabii herkes beni caz fotoğrafçısı olarak tanımlıyor ama ben kendimi komple bir fotoğrafçı olarak görüyorum. Sahne fotoğrafı çektiğim zamanlar, kendimi daha özgür ve mutlu hissediyorum; onun sebebi de, caz müziğine olan tutkum ve fotoğrafa olan sevgim birleştiğinde kendimi sahnede buluyorum. 1982 Gary Burton Quartet ile başlayan caz fotoğrafı serüveni, 30 yıldır aynı tutkuyla devam ediyor. Kodak firmasında çalıştığım yıllarda, gündüzleri aşırı bir çalışma temposuyla sadece geceleri bana kalıyordu. İstanbul’da yaşadığım yıllarda, Türkiye’ye gelen dünyanın en önemli caz müzisyenlerini, kameramla ölümsüzleştiriyordum. Kendi adımı taşıyan stüdyomu açtığımda ise fotoğrafın her alanından beslenmeye başladım; modadan doğuma, düğün fotoğrafından portreye, çocuk fotoğrafından endüstriyel fotoğrafa kadar daha birçok alanda fotoğraf sanatının inceliklerini yaşatmaya çalışıyorum.




Bugüne kadar pek çok müzisyeni fotoğrafladınız. En çok hangi cazcıları fotoğraflarken keyif aldınız? Neden?



Latin caz müzisyenlerinden daha çok keyif alıyorum çünkü sanatçının konserin ilerleyen saatlerinde seyirci ile bütünleşmesi, kıpır kıpır hale gelmesi, dans etmesi, dolayısıyla benim de çok iyi fotoğraf kareleri yakalamama sebep oluyor. Aynı zamanda çekim anında ben de dans ediyorum böylece o gece kendimi çifte kavrulmuş bir lokum gibi hissediyorum. Mutluluk da bu olsa gerek.



Caz fotoğrafları çekerken en çok neye konsantreoluyorsunuz? Sahne ışıkları, müziğin tınısı ya da müzisyenlerin devinimi”¦



En çok, müzisyenin devinimine konsantre oluyorum çünkü caz müziği nota ile çalınan bir müzik olmadığı için, sanatçı ruhundaki sinerjiyi, enerjiyi, çaldığı enstrümanı ile bütünleşmesini ve sevişmesini yakalamaya çalışıyorum. Zaten fotoğrafta asıl olan şey, yaşamın içinden o kesiti koparıp almak. İyi bir fotoğraf karesi oluşabilmesi için, müzik, ışık ve en önemli şey, seyircinin, elbette sanatçının kendiyle bütünleşmesi”¦




Siz bir yerde, kameranızla müziği ve müzisyenin ruh halini resmediyorsunuz. Peki, konser sırasındaki bu maneviyatı aksettirmek için fotoğraflamada ne gibi teknikler kullanıyorsunuz? Ya da uyguladığınız belli başlı fotoğraflama trikleri var mı?



Sahne fotoğrafı çekerken fotoğraf kameramı bir video kamera gibi kullanıyorum. Bunun dışında, tüm enerjimi ve sevgimi katıyorum; formül bu.



Etkisi altında kaldığınız yabancı caz fotoğrafçıları ve caz fotoğrafçılığında dünyada takip ettiğiniz belli bir trend var mı?



Amerikalı Herman Leonard ve Downbeat caz dergisinde yer alan fotoğrafçıları takip ediyorum.



Türkiye dışında Avrupa’nın çeşitli kentlerinde, bildiğim kadarıyla en son Viyana ve Berlin’de, sergiler açtınız. Türk ve Avrupalı izleyicilerin fotoğraflarınıza tepkilerinde farklılıklar gözlemlediniz mi? Konu caz olunca, yaklaşımlardaki temel kaymalar neler?



Türkiye dışında, Çekoslovakya ve Avusturya’da sergiler açtım. Tabii ki fotoğrafları görünce çok şaşırıyorlar. Sebebi de bu dünyaca ünlü caz müzisyenleri Türkiye’ye geldiler mi, ne zaman geldiler, onlarla tanışıyor musunuz gibi aptal sorular soruyorlar. Tabii ki bazıları da fotoğraftan anlayan insanlar, fotoğraflarım karşısında şapka çıkartıyorlar ve neden şimdiye kadar ortaya çıkmadığımı soruyorlar. Bu da benim kendi ayıbım. Hala, daha istediğim bir internet sayfamı, mükemmeliyetçiliğimden dolayı yapamadım. Çok aşırı bir yoğun tempom var; inşallah en kısa zamanda bu sorunumu da çözeceğim.




Belirttiğiniz gibi, siz İzmir’de yaşıyorsunuz. İstanbul’dan oraya göç ettiniz ve Alsancak’da bir fotoğraf stüdyonuz var; faaliyetlerinizi orada sürdürüyorsunuz. Sizi, mesleğinizi İstanbul’da icra etmekten vazgeçirten ne oldu?



İstanbul demek Bizans demek, Bizans demek arkadan hançerlemek demek. Ben dostluklara, sevgiye, aşka, yaşamda güzelliği ve sevgiyi paylaşmaya inanan bir kişiyim. Bu saydığım ve daha sayamadığım bir sürü etmenden dolayı İstanbul’u terk edip İzmir’e yerleştim. Yerleştiğim kentte kültür de var, deniz de var, uygarlık da var, medeniyet de var, müzik de var, rakı da var, balık da var; her şeyden önemlisi sevgi ve dostluk da var. Bu da burada yaşamama yetiyor. Tabii ki İstanbul’a her ay beslenmek için, bir program dahilinde gelip, bir program dahilinde gidiyorum; bu da benim İstanbul aşkımı öldürmüyor ve sonsuza dek yaşatıyor. Ama sürekli İstanbul’da yaşam, benim için çok zor.



Caz ve sahne fotoğrafçılığından başka toplum hayatından ünlü kişilerin de portrelerini çekiyorsunuz ve bunlar “İzmir Life” gibi dergilerde yayınlanıyor. Caz fotoğrafçılığı ile bu tip fotoğrafçılık arasındaki yaklaşım farklılıkları neler?



İkisi de çok zor; portre belki de bana göre dünyanın en zor işi. Kişi, kendi portresini pek beğenmez, işte ben tam o arada devreye girerek insanların kendisine aşık olmasını, tekrardan kendini beğenmesini sağlamaya çalışıyorum. Tabii ki portrenin de kendine göre püf noktaları var. Caz da öyle; üç dakikada sınırlı olan zaman diliminde sahnedeki sanatçının enstrümanı ile bütünleşmesini yakalamak hiç de kolay olmasa gerekir. Bir şeyin fotoğraf olabilmesi için bir göz vardır, bir de kafa vardır. Yani fotoğraf beynimizde oluşmuş olan bir düştür. O düşü, dört nokta arasına aktarma işidir fotoğraf. Fotoğraf, bir matematiktir, içinde denklemler, enler, boylar, ışık, renk, kompozisyon, duygular”¦ Katın katabildiğiniz kadar her şeyi fotoğrafın içine, akıp giden zamanın içinde bir kesittir fotoğraf.



Gerek caz fotoğrafı, gerek portre fotoğrafı çekerken, çektiğimiz fotoğraf karelerindeki kişilerin ruhlarındaki güzelliği ortaya çıkarmak için, kendimi bir avcı gibi hissediyorum. Avını bekleyen bir avcı; sabırla meşakkatle, disiplin içerisinde beklediğimde ve biraz da yukarıdaki yaratanın yardımıyla, mükemmel bir kareye ulaşıyorum. Bu da bana, kişisel özdoyuma ulaşmanın mutluluğunu yaşatıyor.




Geçmiş senelerde, hem İzmir’de, tekstil ve lif sanatçısı Fırat Neziroğlu ile ortak proje gerçekleştirdiniz hem de Afyon’da caz festivalinde karikatürist Latif Demirci ile aynı mekanda sergilemeler yaptınız. İleride de bu tür disiplinler arası çalışmalar yapacak mısınız?



Çok proje var (sponsor gerektiren işler) ama bana 24 saat yetmiyor. Şu anda devam eden projeler arasında, İzmir’deki iki tane otelin oda koridor ve merdivenlerinin fotoğrafla giydirilme işi, yine İzmir 27. Noter’de Caz Sergisi, Uluslararası Afyon Caz Festivali’nde Fotoğraf Sergisi şu an devam ediyor. Bekleyen son projem ise, 2013 senesi için Amerikalı bir dostumla birlikte, Newport Caz Festivali’nde bir sergi gerçekleştirmeyi düşünüyorum.



Efsanevi fotoğrafçı W. Eugene Smith, 1957 ile 1965 yılları arasında Manhatan’da, cazcılarla ilgili “The Jazz Loft Project” adlı bir proje gerçekleştirdi ve yaklaşık 40000 fotoğraflık bir belgesel oluşturdu. Siz de hiç böyle caz ya da sahne sanatlarıyla ilgili kapsamlı bir belgesel projeye imza atmayı düşünür müydünüz?



Niçin olmasın; benim caz arşivimde 6000’i aşkın sanatçının takribi 150 ile 200 bin görüntüsü var. Akbank yayınlarından çıkan, caz ile ilgili iki tane albümüm var. Ayriyeten kendim, geniş kapsamlı, uluslararası boyutta bir caz fotoğraflarından oluşan bir albüm hazırlıyorum. Bu albümün biraz daha zamanı var çünkü bu işler tamamen zaman gerektiren işler. Şimdi şu aralar negatif ve dia arşivini, dijital ortama aktarıyorum. Projeleri 2020’ ye kadar yaydım; sadece caz değil, bale, portre ve turizm ile ilgili daha önceki yıllarda çekmiş olduğum fotoğrafları, sırası ile, hocam Ara Güler gibi, fotoğraf albümlerine dönüştürebilmek.




19. Uluslararası İstanbul Caz Festivali başlıyor. Festivalde, fotoğrafını özellikle çekmek için beklediğiniz müzisyenler kimler?



Birçok defa fotoğrafını çektiğim ve çekmeye doyamadığım, tabii ki Marcus Miller ve tabii ki cazın yaşayan efsanesi Keith Jarrett.



Belirttiğiniz gibi değerli caz müzisyeni, piyanist Keith Jarret’da festival kapsamında ülkemize geliyor. Daha önceki konserlerinde fotoğraflanmak istemediğini, girişte kameraların alındığını biliyoruz. Bu sefer onu konser sırasında fotoğraflamak için uygulayacağınız belli bir stratejiniz var mı?



Keith Jarret’ı konserde çekeceğimi pek tahmin etmiyorum; ama sanıyorum provalarda bir şeyler yakalamaya çalışacağım.




Siz zaman zaman genç amatör fotoğrafçılarla caz portre atölyeleri düzenliyorsunuz. Yani bir eğitmen tarafınız da var. Fotoğrafa gönül veren gençlere buradan tavsiye etmek istedikleriniz var mı?



Tabii ki var; fotoğrafa gönül veren gençlere en büyük tavsiyem, başta bilgi sahibi olmaları. Rahmetli Uğur Mumcu’nun özdeyişi benim yaşamımın düsturu olmuştur. ‘’Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunmaz.’’ Gençler yaptıkları işleri severek, haz alarak, kendilerini katarak yapmadıkları için, yaşam onlar için giderek kalitesizleşiyor, eğitimsizleşiyor, mutsuzlaşıyor, sevgi alış verişi yok oluyor. Kısaca duygularını yitirip duyarsızlaşıyorlar, yaşamda sorumluluk almıyorlar; sorumluluk almadan hiçbir zaman yaşamda var olamazlar. Hâlbuki gençler ruhlarındaki güzelliğin keşfine çıkıp, yaşam sevgisini, coşkusunu, heyecanını, duygusunu, cinselliğini, aşkı, doğayı ve akla gelebilecek bilgiyi, bilgisayarlarına (beyinlerine) aktarabilirler. Bu değerleri harmanlayarak, yaşamı mutluluğa ve başarıya dönüştürebilirler. Bu dönüşümde, ilk öncelik hayal kurma, sonrası ise çok yoğun bir şekilde çalışma, daha sonrası ise hedefe ulaşma. Hedef ise mutlu bir yaşam”¦



Her eline fotoğraf makinesi alan, fotoğraf çekemez, fotoğraf çekebilmesi için kişinin beslenebilmesi çok önemlidir. Hassas bir göze, eğitimli bir beyne sahip olabilmesi için, sanat ile beslenmesi gerekir. Bu gelişimi etkileyen en önemli faktörler; müzik, sinema, tiyatro, edebiyat, heykel, dans, bale, yağmur, hava, su, güneş, aşk, heyecan, macera; daha akla gelebilecek onlarca binlerce etmeni, bu bilgi havuzunun içine katabilirsiniz. Başarının sırrı, bu yukarıda saydığımız özelliklere tek eklenebilecek başka bir katkı da, disiplin, disiplin, disiplin”¦




Ve son olarak, yapmayı düşünüp de şimdiye kadar gerçekleştiremediğiniz planlarınız nedir? Bundan sonra neler yapmak istiyorsunuz?



Yaşantımın içerisinde düşlediğim her şeyi gerçekleştirdim. İki güzel hayalim kaldı; birisi cazın doğduğu yer olan New Orleans’ta bir kafede, New York’ta yapılan New Port Caz Festivali’nde fotoğraf sergisi gerçekleştirmek. Bir diğer hayalim ise, peşi sıra fotoğraf albümlerimi çıkartmak.




Son söz olarak da bir şey eklemek istiyorum sevgili Pınar Hanım;



Türkiye’de ve dünyada, fotoğraflarımı galerilerin dışında çıkartan öncü biri olarak, kafede, pastanede, sokakta, otelde, okullarda, garlarda, fuarlarda daha birçok farklı mekanlarda sergiler gerçekleştirdim. Fotoğrafları galerilerde sergilemenin dışında, insanların yaşama aktığı alanlarda insanlarla paylaşmak, daha çok kişiye ulaşmak, daha çok kişiyi etkilemek ve üretilen eserlerin daha çok kişi tarafından paylaşılmasını sağlamak için çalışıyorum.



Sayın Uslutekin, oldukça yoğun olduğunuzu biliyoruz. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkürler”¦



Bana bu röportaj imkanını sağladığınız için sonsuz teşekkürler. Sevgiyle”¦




Röportaj : Zeynep Pınar ÜNAL









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Aykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve FotoğrafAykut Uslutekin ile Röportaj : Caz ve Fotoğraf

Le Turk ile Röportaj



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




Le Turk ile Röportaj


Interview with Le Turk





Fotoğraf makinen ile kendi hayal dünyanı ve o dünyanın hayali insanlarını yaratmak fikri nasıl doğdu? Evreleri ve gelişimi ile anlatır mısın?



Fotoğrafçılığa başladığımda bir çizgi roman hazırlıyordum. (Evet, bu garip ama eğitimli bir fotoğrafçı değilim, müzik eğitimi almış bir tasarımcıyım.) Bir şeyi özellikle seviyorum: hikayeler anlatmak, küçük dünyalar yaratmak. Fotoğrafa bu sebeplerle başladım (ve bir de kızlar yüzünden…) İhtiyacım olan tüm resimsel kodları ilk çizimden alıntı yapmaktan kendimi sınırladım ve çok küçük dekorlarla başladım. Ve yavaş yavaş, kentleri yeniden yaratma hayalini oluşturmak ve içimde yaşayan karakterleri konuşturmak için fotoğrafın ideal bir alan olduğunu gördüm.




How did come up the idea of creating your own imagination world and the people of that world with your camera? Can you tell it with it’s phases and development?



When I have started photography I was preparing a comics … (yes, that’s strange, but I am not a trained photographer, basically, I’m a designer who received a musical education !). I like one thing particullary : telling stories, create small world. I started photo for these reasons (and also because of girls…) I started with very little scenery, limiting myself to borrow from the first drawing all pictorial codes I needed. And gradually, I saw that the photo was the ideal area to create the dream of illusion to recreate cities, make talk the characters that live inside me.




Hem “Salbatar Circus” hem de “Retour en Terres Nulle-Part” serilerinde karşımıza koyduğun portreler insan dünyasına ait çok şey aktarıyorlar”¦ Ahlaki, dini ve insana dair pek çok duygu, karmaşa, sorgulama var bence içlerinde”¦ Hedefin neydi?



Özel bir amacım yok. Ahlakı savunmuyorum, saldırmıyorum. İçimde yaşayan ve benim aracılığımla konuşan kaçık karakterleri en doğru şekilde kayıt etmekten memnunum. Ben yalnızca izliyor ve sizler hakkında konuşuyorum… Güzellik, acınası çağdaşlığımızda mucizevi şekilde çiçek açmaya devam ediyor.




Portraits that are in your both “Salbatar Circus” and “Retour en terres Nulle-Part” series convey a lot of things belong to human world. I think there are a lot of emotions, confusions as questionings in them relating to moral, religious and human…What was your goal?



I have no specific goal. I do not defend morality, I do not attack. I am content to chronicle the most accurate of wacky characters that live inside me. Characters who speak through me. I’m just watching and talking about you … the beauty that continues to blossom miraculously in our abject modernity.




Kurgusal portre fotoğrafları (ki içinde tasarım, dekor, makyaj, giyim ve masa üstü çalışmalar gibi pek çok öge içeriyor) neden ilgini çekti ve bu alana yöneldin?…



Dediğim gibi, resim benim için bir hayal. Onun sahip olduğu belirsiz ilişkileri seviyorum. Fotoğraf bir aldatmaca, bir entrikadır. Benim karakterlerim, BD (Blu ray disc) veya film karikatürü, sembolü, kahramanıdırlar (ya da anti kahramanı). Bana göre gerçekle ilgili konuşmak istiyorsanız bu, hiciv ve hayal üzerinden olmalıdır.




Why did you interest in and head for fictional portrait photographs (that included design, decor, make up , clothing and desk top studies) ?



As I said the picture is an illusion for me. I like the ambiguous relationship it has with the false. A photo is a scam, a conspiracy. My characters are caricatures, symbols, heroes (or antiheroes) of BD or movie. For me, if you want to talk about the real, it must pass through the burlesque, the fantastic.




Ve kullandığın Le Turk bir lakap mı? Bazı Türk sitelerinde “kim bu Türk?” şeklinde sorular geziniyor”¦



Ahahaha! “Türk” benim benzerimin ismi, benim şeytanım…Neden Türk? Bu çok uzun bir hikaye…




Is “Le Turk” a title? There are some questions such as “ Who is this Turk?” in some Turkish web sites.



Ahahaha! “The Turk” is the name of my double, my demon … Why “The Turk? “This is too long a story ”¦




Fotoğraf anlatımında sanatsal açıdan ve kişisel olarak seni tatmin eden şeyler nelerdir?



Fotoğrafçılıkta sevdiğim şey, bunun bir ekip işi ve bir insan macerası olması. Beni en çok mutlu eden şey özgürlük, istediğim görüntüleri yapma özgürlüğüne sahip oluşum. En önem verdiğim şey özgür kalmak.




What are the things satisfy you artistically and personally in photography?



What I like in photography, as I do… is that this is a team effort, it is a human adventure. What pleases me the most is the freedom I have to make the images I want. What I care most is to keep free.




Çalışmaların bir ekip çalışması olarak da gerçekleşiyor, bu açıdan organizasyonu nasıl sağlıyorsun?



Çok uzun zaman yalnız çalıştım (hatta makyaj ve saç yapımında bile), bu beni sarmalayan her işe detaylı bir yaklaşım ve partnerlerimin her birinin sorunlarını anlayabilme imkanı sağlıyor. Benim için bir ekibe sahip olmak; yeteri kadar katı olmak ve sonra bu evrene gelen herkese zenginlik katmak için bir taslak, bir evren, bir homojenlik vermektir…




Your works come off as a team work. How do you make this organization in regarding this?



I have long worked alone (even for the makeup and hairstyle), which allows me to have a detailed approach to each business that surrounds me, it allows me to understand the problems of each of my partners. Having a team for me is to give a framework, rails, a universe, a homogeneity, to be strict enough to then enrich everyone come this universe.




Aynı zamanda profesyonel çalışmaların da oluyor mu? Bu konudaki faaliyetlerinden de bahseder misin?



Fotoğrafçılık benim tek işim. Fotoğraflarımı galerilere yahut sipariş verenlere satarım (iletişim, reklam..)




Do you have professional works at the same time? Can you tell about your activities in this area?



Photography is my only business. I sell my images gallery, or work orders (communication, advertising …)




Şimdiye dek projelerin ne gibi yerlerde izleyici ile buluştular? Ve bundan sonrası için hem yeni projelerin hem de mevcut projelerin için neler planlıyorsun?



Hayranlarımla festivallerde ve sergilerde buluşuyorum. Çalışmalarımı takip eden insanlarla tanışmayı seviyorum. Fotoğraflarımın onlara verdiği mutluluk ve hayal benim için en iyi ödül.




At what kind of places did your works meet with the audiences up to now? And what do you plan for the next for your current and new projects?



I meet my fans at the festival and exhibitions. I love recontrer people who follow my work. Happiness and the dream that my images for me is give them the best reward.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna GÜNERİ





www.leturk.com




Le Turk








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Le Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile RöportajLe Turk ile Röportaj

Lorenzo Masi : İtalya’daki Somalili Göçmenler


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



NORMAL BİR YAŞAM İÇİN MÜCADELE


İTALYA’DAKİ SOMALİLİ MÜLTECİLER


Lorenzo Masi




Somali, 20 yıllık iç savaştan sonra bugün dünyadaki en fakir ve en tehlikeli milletlerden biridir. Öldürülme veya bitmez tükenmez bir savaşta çarpışmaya zorlanma riskinden ötürü pek çok kişi yabancı ülkelere gitmeye çalışıyor.



Akdeniz’deki konumu ve onu Somali’ye bağlayan sömürgeci geçmişi düşünülünce İtalya, Afrika kıtasından kaçan insanlar için en favori ülkelerden biridir. İtalya kıyılarına ulaşmanın en yaygın yolu Tripoli şehri yakınındaki deniz ulaşım noktalarına ulaşmak için otobüs veya kamyonla çölü geçmektir.



Kaddafi rejimi süresince eğer mevcut belirsiz yerel siyasi durum, Libya bölgesindeki mültecilerin durumuyla ilgili tutarlı bir çözümlemeye izin vermezse, Libya ve İtalya hükümetleri arasındaki 2008 anlaşmaları (diğer Avrupa ülkeleri için de açık bir avantaj) Kuzey Afrika ülkesine, göçmenleri hapiste tutmaları şartını koşmuştu, genellikle yola çıkmalarını engellemek için ailelerine şantaj yapmıştır.



Uzun ve tehlikeli yolculuktan hayatta kalabilen şanslılar, 1951’de Cenova’da, İtalya ve diğer Avrupa ülkeleri arasında imzalanan Mülteci Anlaşması’na göre Uluslararası Koruma altına alınma hakkına sahipler. Ancak burada İtalyan devletinin yardımı sona eriyor. Bazı tek tük müdahaleler dışında hükümet, mültecilere barınak sağlamak, İtalyanca öğrenmelerine ya da iş bulmalarına yardım etmek için herhangi bir program düzenlememiştir. Pek çoğu terkedilmiş binalarda ya da bu binalar tahliye edildiğinde buralarda, veya bir kaç aylığına bazı mülteci karşılama merkezlerinde yaşıyor. Bu durumda geçici konaklama yerinden diğerine geçiliyor, İtalyanca öğrenmek ve bir iş bulmak için genellikle yerel STK’lar yardım ediyor. Mülteciler, bir Avrupa ülkesinde mülteci olarak kabul edilmiş insanları koruyan Dublin II Anlaşmasına uygun olarak İtalya’da kalıp normal bir yaşam sürmek için mücadele ediyor.



Çeviri (translated by) : Berna GÜNERİ





STRUGGLE FOR A NORMAL LIFE


SOMALI REFUGEES IN ITALY


Lorenzo Masi



After twenty years of civil war Somalia nowadays is one of the poorest and most dangerous nations in the world. Avoiding the risk of been killed or forced to fight in an infinite war many of its inhabitants try to move to foreign countries.



Considering its position in the Mediterranean Sea and the colonial past that links it with Somalia, Italy is one of the favorite destinations for people who flee the Horn of Africa country. The common way to reach the Italian coast is to cross the desert by bus or truck to arrive at the shipping points near the city of Tripoli.



If the actual uncertain local political situation doesn’t permit a coherent analysis of the condition of the refugees on the Libyan territory, during the Qaddafi regime, the 2008 agreements between Libyan and Italian governments (with a clear advantage also for other European countries), entailed that the North African country kept in jail the migrants, usually imprisoned to blackmail their families, in order to prevent their departure.



The lucky ones who survived the long and dangerous trip have the right to be put under International Protection, according to the Refugee Convention that Italy and others European countries subscribed in Geneva during 1951. However the assistance from the Italian state ends here. Except for some sporadic intervention the government doesn’t manage any program to provide housing for refugees, to help them learning Italian language, to help them to find a job. So, many of them live in abandoned buildings or, when these buildings are evicted, in some welcome center for refugees only able to host them for few months. In this situation, moving from a makeshift accommodation to another, trying, often helped by local NGOs, to learn Italian and to find a job, the refugees struggle to live a normal life forced to remain in Italy in compliance to the Dublin II Agreement, that prevents people, who are recognized as refugees in an European country, to live in a different one.



© Lorenzo Masi


www.lorenzomasi.com





































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Lorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili GöçmenlerLorenzo Masi : İtalya'daki Somalili Göçmenler

Man-Tsun ile Röportaj



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




MAN-TSUN ile RÖPORTAJ


INTERVİEW with MAN-TSUN





Merhaba Man-Tsun,



Dergimize hoş geldin”¦ İlk olarak sanatçılık öykünden; “nasıl başladığın, eğitimin, kimlerden etkilendiğin, hedeflerin” vs. bahseder misin?



Ben, Man-Tsun. Hong Kong’da doğdum ve Kanada’da Güzel Sanatlar okudum. Güzel Sanatlar okurken sanat ve illüstrasyondan şu an aldığım kadar zevk alıp hoşlanmıyordum. Tamamen Japon Mangası içindeydim ve okul projelerime her zaman çizgi karakterler veya unsurlar ekliyordum. Bu, profesörleri delirtiyordu ve sonunda kötü bir notla mezun oldum.



Bir Manga resimcisi olmak her zaman hayalimdi. Ancak Hong Kong’da manga ile geçinmenin yolu yoktu. Kaybolmuş ve kariyerime nasıl devam edeceğim konusunda hiç bir fikrim olmadığı bir dönemde acı verici bir kararla hedeflerimi değiştirdim ve grafik tasarımcısı oldum.



Şu anda tasarım yöneticisi olarak çalışıyorum ve pek çok kurumsal ve ticari işler yapıyorum. Bununla beraber, görselleştirme ve illüstrasyonun benim değerlerim olduğunu anladım, bunun için yapabileceğimin en iyisini yapmaya karar verdim ve bir illüstratör olarak iş alanımı genişletmeyi planladım. Bugüne kadar hala yarı illüstratör yarı grafikçiyim. Bir gün illüstratörlük kariyerime %100 olarak odaklanabilmeyi diliyorum.




Hi Man-Tsun,



Welcome to our e-magazine. Firstly could you tell us about the story of your artistry. How did you start, your education, from whom did you influenced, your targets..etc.



This is Man-Tsun. I was born in Hong Kong and studied Fine Art in Canada. When I was studying fine art, I didn’t really like or enjoy art and illustration as much as I do now. I was totally into Japanese Manga and I always incorporated anime characters or elements into my school projects. It just drove the professors nuts and I received a poor grade in the end.



Becoming a Manga illustrator has always been a dream for me. However, there was no way I could make a living with manga in Hong Kong. At the time when I was very lost and had no idea how to move on with my career, I made a painful decision in shifting my goals and became a graphic designer.



Now I am working as a design manager and create lots of corporate and commercial stuff. However. I realized that visualization and illustration are my assets, so I decided to make the most out of my strengths and planned to expand my scope of work as an illustrator. Up until now, I am still a half illustration and half graphic guy. I wish I can focus 100% on my illustrator career one day.




Çizimlerin kendine özgü karakteristliklerinin yanı sıra, yalın ve vurucular”¦ Tekniğin ve stilini ortaya çıkarman nasıl gerçekleşti?



Teknik olarak çalışmalarım detaylara ve akıcı çizgilere ağırlık veriyor. İnce ayar yapmak ve hatları/çizgileri zenginleştirmek için fazladan zaman harcamaya razıyım. Eğer çizgi çalışması akıcı olarak yapılabilirse bunun büyük değişiklik yapacağını düşünüyorum, tüm illüstrasyonu farklı bir düzeye getiriyor.



Ortaya çıkardığım her parçaya yaratma aşamasında biraz soyutluk ve negatif unsurlar uygulamaya çalışıyorum, böylece çalışma benim saf hayal dünyamdan güzel negatif konuları gerçekten yansıtabilir.




Your drawings are simple and striking as well as their own characteristics. How did your technique and style arise?



Technically, my works are very much emphasized on the details and stroke fluidity. I am willing to spend extra time just to fine tune and polish the lines / strokes. I think it makes a huge different if the linework can be done fluidity and it brings the entire illustration to a different level.



For every piece I create, I try to apply some abstract and negative elements into the illustration during the creation process, so the works can really reflect the beautiful negative matter from my pure imagination.




Seni en çok neleri çizmek keyiflendiriyor ve ilham veriyor?



Çalışmalarımdan da göreceğiniz gibi Japon Mangasından çok etkileniyor ve ilham alıyorum. Resim becerilerim ile manga tutkumu birleştirerek kendi tarzımı yarattım. Yaratma aşmasında ilginç bir alışkanlığım olduğunu kabul etmeliyim. Sıkışıp kaldığımda yüzmeye giderim. Fikirler zihnime akmaya başlar. Bu, benim kışa nazaran yazları daha yaratıcı biri olduğum anlamına da geliyor.




Drawing what, inspires and makes you tipsy the most?



As you can see from my works, I am very much influenced and inspired by Japanese manga. I created my own style by combining illustration skills with my passion in manga. I must admit, I do have an interesting habit during the creative process. When I’m stuck, I go swimming. Ideas flow into my brain with fluidity. This may also mean that I’m a more creative person during the summer, as opposed to the winter season.




Şahsi kanaatimce çizimlerinde birkaç farklı tarzı bir arada kullanıyorsun; çizgi roman, desen, karikatür, grafik gibi”¦ Belki de bunların yekünü senin farkındalığını oluşturuyor”¦ Grafik ve çizgi roman konularından bahseder misin?



Grafik tasarım tümüyle bir görseli güzelleştirmektir ve ben yaşamımı bununla sağlıyorum. Çizgi roman/ Manga hikayecilikle ilgilidir ve hayal ettiğim birşeydi. Hem grafik hem de çizgi roman benim için çok önemli bir rol oynar, bu nedenle eserlerimde hem grafik hem güldürücü dokunuşlar görürsünüz.




In my opinion you use several diiferent styles together in your drawings such as funnies, cartoon, pattern, graphic… May be all of them creates your awareness. Can you tell us about the issues of graphic and comic book?



Graphic design is all about beautify a visual and I make my living with it. Comic/Manga is about story telling and it was something that I dreamed for. Both graphic and comic book play a very important role to me, so this is why you will see both graphic and comic touch from my works.




Çalışmalarını tamamen bilgisayar ortamında yapıyorsun değil mi? Neler kullanıyorsun bunun için ve çalışma ortamını da anlatır mısın?



Evet, çalışmalarımın %90’ı çizim tableti olan bir bilgisayarda yaratılmıştır. Dijital çağdan önce çalışmalarım sadece bir kağıt üzerine mürekkep ile çizerek gerçekleşiyordu. Bugünlerde her şey bilgisayarla yapılıyor. Ben de yöneysel (vektör) sanata geçtim ve yöney (vektör) aracı ile sanat yaratmayı çok seviyorum. Hiç bir ortam bana bu kadar özgürce ve akıcı bir şekilde çizgi sanatı yapma imkanı veremez. Ayrıca kaliteden ödün vermeden ölçüde esneklik sağlıyor.







You are making your works on the computer totally, aren’t you? What do you use for this and could you tell us your working environment?



Yes, 90% of my works were created from computer with a drawing tablet. Before the digital age, my work was mostly created by simply drawing with ink on paper, nowadays, everything computerized, I have shifted to vector art and have become to love creating art with the vector tool. I feel that no medium can allow me to create line art with such freedom and fluidity. Also, it allows flexibility in size without compromising quality.




Günümüzdeki Anime ve Manga kültürü hakkında görüşlerin nedir?



Benim kişisel düşünceme göre Japon animasyon ve mangası tüm dünyada öncü ve liderdir. Dünyanın her yanındaki çizgi film ve çizgi roman severler ona çok aşinadırlar. Onun popüler kültüre dönüştüğünü ve yakında sanat dünyasına bir etki getireceğine inanıyorum.




What’s your opinion about today’s Anime and Manga culture in the world?



From my personal point of view, Japanese animation and manga are the pioneer and leading the whole world. Every animate and comic lovers from all around the world are so familiar with it. I think it is now becoming a pop culture and will bring an impact to the artistic world soon.




Bir çizim çalışman tamamlanana kadar hangi aşamalardan oluşur, kısaca anlatır mısın?



Genellikle kabataslaklar, örtüşen çizgiler ve üst üste bindirilmiş katmanlarla başlarım. Elde etmeden evvel temiz beyaz tuval, rastgele çizgiler olarak yorumlanabilecek karalamalarla dolar. “Rastgelelik” ve çizimlerimin yarattığı karmaşa ile şekilleri ve kompozisyonları görselleştirebiliyorum. Yaratıcı süreç, kaos içindeki yapıyı tanımlamayı içeriyor. Bu, eserin ortaya çıktığı andır. Ondan sonra düşüncemi sonuçlandırmak için Photoshop’tan resime geçerim.




What stages do you have for a drawing until it is completed? Can you tell briefly please?



I usually start off with rough sketches, lines overlapping, layer on top of layer. Before I realize it, the clean white canvas will be covered with scribbles that would otherwise be interpreted as random lines. Through the ‘randomness’ and the chaos created by my lines, I am able to visualize shapes and compositions. The creative process involves identifying structure within the chaos. This is when the artwork comes to life. I then shift from photoshop to illustrator to finalize my ideation.




İleride gerçekleştirmek veya içinde yer almak hayalinde olduğun bir proje var mı?



Hong Kong’da olduğum için her zaman global bir tasarım projesine katılmayı istemişimdir. Mümkünse birinci sınıf sanatçılar / illüstratörlerle işbirliği yapmak isterim böylece onlardan birşeyler öğrenebilir ve sınırlarımı zorlayabilirim.




Do you have any project that you dreamed of performing or taking part in it for the future?



Since I am based in Hong Kong. I always want to participate in global design project. If possible I would love to collabrate with first class artist / illustrator, so that I can learn from them and I want to push myself over the limit.












Bir illüstratör olarak yeni bir kavram üstünde deneme yapmayı, teknik çizimleri ve yeni illüstrasyon yaratmak için uygulamaları seviyorum. “İllüstrasyon / Çizim = Kağıt” insanların aklındaki genellikle budur. Herkesten farklı bir şey yapıp kuralların dışına çıkmak istiyorum. Böylece şeffaf plastik kullanarak çevreyi illüstrasyonlarımda fon olarak kullanmaya karar verdim, geçen Eylül çok katmanlı şeffaflık üzerine yeni bir illüstrasyon serisi oluşturdum ve Hong Kong’da bir sergi açtım. Gösterinin adı 憤世疾俗 (Alaycılık)



Her tasvirin kendine ait bir hikayesi var. Bu hikayeler benim gündelik yaşam ve topluma karşı olan kızgınlığımla ilgilidir. Örneğin; kuş kafesi, karga ve balon bir dizi şeklindedir. Karga konuşma özgürlüğünü temsil ediyor ve sadece kafesten çıkar. O şimdi özgürdür ve gökyüzüne doğru uçar. Ancak balondaki avcılar kargayı vurur, bir kez daha belirli bir seviyeye ulaşır. Gerçekten günümüzdeki ifade özgürlüğünü yansıtıyor.



As an illustrator, I love to experiment on new concept, drawing technique and execution to create new illustration. “Illustration / Drawing = Paper” this is what people usually have in mind. I want to do something out of the box, jump out from this formal, so I decide to let the surround environment be the background of my illustration by using the transparent plastic, so last September I created a new series of illustration on multi layer transparency and held an exhibition in Hong Kong. The show was called 憤世疾俗 (Cynicism).



Each illustration carries a story of its own. These stories are about my madness against the daily life and society. For example: The birdcage, the crow and the air balloon are in a sequence. The crow represents freedom of speech and just came out from the birdcage. It is now free and flies up to the sky. However hunters from the air balloon shoot the crow, once it reaches a certain level. It really reflects the freedom of speech nowadays.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna GÜNERİ



www.manxtsun.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Man-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile RöportajMan-Tsun ile Röportaj

Sahir Abacı ile Röportaj : Birinci Harman




SAHİR ABACI ile RÖPORTAJ


“BİRİNCİ HARMAN”





Sanat eğitiminiz resim üzerine”¦ Hem bu eğitim / öğretim yıllarınızdan hem de fotoğrafa geçiş sürecinizden bahseder misiniz?



Benim için serüven akademik eğitim ile başlamadı, ortaokul yıllarından itibaren resim, grafik ve fotoğraf hayatımda belirleyici olarak hep vardı, akademik eğitim de bunun doğal bir sonucu olarak gündeme geldi. Sonrasında resim sanatsal bir uğraş olarak, grafik, fotoğraf ve mekan tasarımı ise daha çok ticari bir zeminde sürdü. Sonra belirli bir alanda yoğunlaşmak istedim, tercihim fotoğraf oldu.




Aldığınız eğitim üzerinden devam edersek, fotoğraf çalışmalarınıza sizce nasıl katkıları oldu?



Sanat ürünlerinin ortaya çıkmasını sağlayan kültürel ortam, pek çok alanla bağlantılı olarak sürekli değişen, gelişen, yenilenen dinamik bir süreç, bu anlamda da sanat ortamını, sanat üretimini besleyen pek çok etken sözkonusu, bununla beraber “Sanat eğitimi” çok yoğun bir şekilde, özellikle de “yöntem” açısından tartışılsa da, sanat eğitimi veren akademik kurumlar da kuşkusuz bu sürecin önemli bir boyutu. Sürekli bir sanat ortamı, sanatçı veya sanatçı adaylarıyla bir arada, etkileşim içinde olmak bile başlıbaşına önemli…



2005-2010 yılları arasındaki çalışmalarınızdan oluşan fotoğrafları “Birinci Harman” başlığı ile sergilediniz. Her ne kadar portfolyonuz bu dönemlerinizi anlatıyor olsa siz de kısaca bahseder misiniz bu yolculuğunuzdan?



Bu yıllar içinde, çok belirgin bir konusu olmayan ama bir anlam/anlatım bütünlüğü oluşturmaya çaba göstererek bazı çalışmalar gerçekleştirdim. Sergi broşüründen alıntılayacak olursak;



“Sıradan insanların, gündelik hayatlarını konu edinen, küçük işleri, küçük üretimi ve insanları anlatmayı deneyen, karmaşık kent yaşamının içinde barındırdığı görselliği yansıtmaya çalışan, doğanın ve yaşam ihtiyaçlarının ortaya çıkardığı grafik unsurların peşinde oluşan bu fotograflar…”



Sergi, bu fotoğrafların bir bölümünden, biraz da istek üzerine oluştu.



Bir grup siyah-beyaz fotoğraflarınızda gri tonlar var ancak bir grup ise tamamen siyah ve beyaz renklerden oluşturulmuş”¦ Bu tercih sizce etkiyi arttırıyor mu, daha çok bir sadeleştirme mi ortaya çıkarıyor?



Bu, o anda fotoğraflamaya çalıştığım şeyle ilgili bir durum, anlatmak ya da göstermek istediğimi ön plana çıkaracak en uygun olan ne ise onu tercih ediyorum.



Fotoğraf kompozisyonlarınızda “grafik” olgusu oldukça hakim”¦ Yalın, ancak yalın olduğu kadar da vurucu bir anlatım var. Fotoğraf kompozisyonu oluşturma ve grafikselliği içine taşıma konusunda düşüncelerinizi alabilir miyiz?



Kadrajı düzenlerken etkili bir kompozisyon elde etmek için gerekli olan görsel ögelerin bir kısmını, çekim koşullarının, konunun elverdiği ölçüde, söylemek istediğiniz sözün görsel bir dille ifade edilebilmesine katkıda bulunmak üzere kullanırsınız. Grafik unsurlar da, görsel anlatımın önemli araçlarından biri, ancak bu sergide “grafik” yanı belirgin fotoğrafların ağırlıkta olması, çalıştığım konunun ve bunu anlatabilmek üzere tercih ettiğim biçimin gerektirdiği bir durum. Kent ve yaşam olgusu içinde, sıradan hayatları alabildiğine şematize ederek, mekandan ve zamandan soyutlayarak içerik/anlam derinliğini öne çıkarma, belirgin kılma tercihinin sonucu.




Sergi günleri nasıl geçti, sergiyi gezenlerin izlenimleri nasıldı?



İyi geçti, ilgi de gördü, izlenimler de olumluydu genel olarak…



İkinci Harman için bir beş yıl daha beklenecek mi? Yoksa yakın bir dönemde devamı olacak mı?



Yakın dönemde, çalışmalarını halen yoğun olarak sürdürdüğüm proje sergileri olacak. Dört farklı tema, dört sergi… İkinci Harman sanırım daha sonra…



Dillere sakız olan, “doğrudan fotoğraf” ve “masa üstünde yaratılmış fotoğraf” hengamesi üzerine sizin düşünceleriniz nelerdir?



Hayatın her alanında doğru zeminlere oturmayan ikilemler ya da kördüğümler yaratıp sonra da bunları çözmeye çalışmak gibi tuhaf bir huyumuz var… Burada bir iki saptama yapmakta yarar var.



Birincisi, bu tarz tartışmaların esas kaynağı, biraz da ortaya çıkan şeyin sanatsal nitelikleri üzerinden bir değerlendirme yapma kapasitesinden yoksun olmanın bir sonucu. “Sanat olarak ne yapmış” yerine “ Neyle yapmış, nasıl yapmış “ gibi yaklaşmak… Bütün sanat dalları, kendi alanlarındaki her türlü gelişmeyi, kavramı, malzemeyi, teknolojiyi vs. üretim sürecinde kullanır. Aslolan ortaya az ya da çok, sanat’a dair birşey koyabilmektir.



İkinci olarak, “kitap” dediğimizde hemen aklımıza bir edebiyat ürünü, örneğin bir roman gelmez. Kitap, basılmış, ciltlenmiş bir formatın genel adıdır. Ders kitabı, ansiklopedi, teknik kitaplar vs. hepsini birileri yazar ama sadece “edebiyat“ disiplini içinde ürün verenler ki, yapıtları sanatsal bir düzeye sahipse “sanatçı” sayılırlar. Böyle baktığımızda “fotoğraf” kelimesi tek başına bir sanatsal ürünü ifade etmez, “fotoğrafçı” kelimesi de sanatcı anlamına gelmez. Bu anlamda fotoğraf alanı henüz kendi tasniflerini, kategorilerini yeterince düzenleyebilmiş değil…



Sorunuza gelecek olursak, “Doğrudan fotoğraf” kavramı, “masa başında üretilmiş fotoğraf” karşıtı bir kavram olmaktan çok “deneysel/kavramsal fotoğraf” anlayışına karşı, çekim öncesinde bir anlamda, var olan gerçeklikten farklı, planlayarak, kurgulayarak fotoğraf üretmeye karşı bir görüş… Oysa az önce de değindiğim gibi ortaya çıkan şeyin sanatsal nitelikleri açısından bir değerlendirme yaptığımızda ve fotoğrafı tek ve genel bir kapsamdan kurtarıp farklı üretme biçimine, anlayışa ve niteliklere sahip, farklı kategorileri barındıran bir alan olarak tanımladığımızda bu türden tartışmalar çokta anlamlı olmuyor ister istemez… Kaldı ki, sanatsal niteliklerden yoksun bir “doğrudan fotoğraf” çok sıradan bir fotoğrafa dönüşebiliyor ya da “deneysel/kavramsal fotoğraf” üretenler de gene her ürettiklerini bir sanat ürünü sanmak gibi bir yanılgıya düşebiliyor ki örnekleri fazlasıyla mevcut…



İşin diğer boyutuna gelince, masa başında fotoğraf yaratılır mı? “sanat” üretilebilir ama ortaya çıkan şey fotoğraf olur mu şüpheliyim… Bence fotoğraf, fotoğrafa benzemeli, müdahale, gerçeklik duygusunu değiştirmeyecek sınırlarda kalmalı. Bunun dışına taştığında ortaya çıkan, bir sanat eseri olur veya olmaz ama artık farklı bir alana geçmiş olur kanısındayım…




Fotoğrafın yanı sıra uğraştığınız başka ne gibi sanatsal faaliyetler var, bahseder misiniz?



Şimdilerde kısa filmler çekiyorum, Ayrıca, iki farklı belgesel film üzerinde çalışıyorum, birinin çekimleri devam ediyor, diğeri ise henüz ön çalışma, hazırlık aşamasında…




Röportaj : Levent YILDIZ


























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci HarmanSahir Abacı ile Röportaj : Birinci Harman

Michael Taylor : Lumen



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓


Laszlo Moholy – Nagy: “Fotoğrafçılık, ışık mimarlığıdır.”



(Moholy-Nagy, Laszlo. “Fotografie ist Lichtgestaltung, Bauhaus, 2/1, 1928, s.1)



James Turrell: “Işık kendini belli etmekten, ortaya çıkarmaktan çok daha fazla bir şey değildir.”



(Zajonc, Arthur. Işığı Yakalamak: Işık ve Zekanın Birbirine Geçmiş Tarihi. Londra: Bantam Yayımcılık, 1993, s.324)




Şu anda Belfast’ta yaşayan ve çalışmakta olan tam-zamanlı bir fotoğrafçıyım. Antrim’ in muhteşem Kuzey kıyısına yakın olan, Ballymoney adında küçük bir panayır kasabasında doğdum. İnsan-Mekan fotoğrafçısı olarak 20 yıldır çalışıyor olmama rağmen, kişisel çalışmamı hep geliştirdim. Belfast, Dublin, Londra ve Melborn’ da sergilenmiş çalışmam var.



15 yaşındayken bir Praktica ile fotoğrafçılığa başladım. Siyah-beyaz filmi, geliştirmeyi, basımı ve tonlamayı bir yıl içinde öğrendim. Gözlerimin önünde sihirli biçimde beliren siyah-beyaz görüntüleri izleme deneyimi, beni asla terk etmedi. Hala karanlık odamı kullanıyorum.



Sanat kolejinde ayrıca illüstrasyon ve baskı-resim işlerinden hoşlandım. Böylece el marifeti renkli fotoğraflar ve alternative basım prosedürlerine karşı kalıcı bir sevgi oluştu. Gelecekte ayrıca karanlık odada el işi baskı ve plakalarım olacak.



İlk aşkım her zaman fotoğrafçılık olacaktır.



Projenin Lumen serisinde inceleme konusu ışığın kendisidir. Çalışmanın bir birinden ayrı kısımlarında ışığın çeşitli durumlarının keşfedildiği yaşam boyu bir projedir. Amacım ışığın kendisini ortaya koymasını sağlamaktır. Şu an üç adet başlangıç galerisi bulunmaktadır:



Işıldama, Işık İzi ve Dalga.



Işıldama öncelikle elektroluminesans (EL) tel kullanarak ışığı inceler. Akım, ışık yayıcı fosforun kapladığı bakır bir telden geçirilir. Telin etrafı ve iç kısmı modelin giyindiği, ısmarlama yapılmış kostümlerle sarılmıştır. Modelin hareketleri daha sonra kinetik bir öğeyi göstererek kaydedilmiştir. Görüntüler ayrıca opak ve saydam mankenler kullanılarak elde edilmiştir.



Işık iziå…‰ のトレース Tokyo’lu ışık sanatçısı / moda tasarımcısı Erina Kashihara ile yapmış olduğum ortak bir çalışmanın (Londra’ da 2011 Kasımı boyunca sürdü) sonucudur. Yönlendirilmiş hareketlerle birleşen giyisi ve aksesuarlardan yayılan ışık, modeli ışık izleri içinde sarmalar. Işık, sanat ve moda arasında bir kanala dönüşür.



Dalga, Lumen serisi içinde çalışmanın üçüncü kısmını oluşturur. İnsan varlığının bir soyutlamasıdır. Sudaki, camdaki, hava ve eşyalardaki ışık dalgasının yarattığı görüntüler modelin üzerine düşürülür. Film ve analog yansıtma teknikleri kullanılmıştır.



İlk Çekim aşamasında aynalarla bezenmiş Birinci Faz sistemi kullanılarak oluşan görüntüler yakalanmıştır. Gelecekte belirli görüntüleri yaratabilmek adına sayısal metotları kullanmaya açık olmama rağmen bu görüntüleri oluşturmada Photoshop kullanılmamıştır. İlk görüntülerin renkli olmasına rağmen ayrıca her bir resmi el yordamı ile siyah ve beyazın saflık ve güzelliğine dönüştürdüm.



İlgili ekipman olarak, kendi yaptığım pinhol kameralardan gelişmiş sayısal sistemlere kadar her şeyi kullandım. Siyah & beyaz kağıt ve film negatifleri hep sevdiğim eşsiz niteliklere sahiplerdir. Sayısal önemli ölçüde değerlendirme, control, organizasyon ve üretkenlik sağlıyor. Hepsi de doğru kullanıldıklarında zanaat yeteneği gerektiren güçlü birer medya örneğidir. El işi klasik fotoğraf öğesiyle sayısalın gücünü birleştirmek ileri doğru büyük bir mesafe katetmektir.



Esin kaynaklarım geniş çaplıdır. Yüzlerce sanat ve fotoğraf kitabına ek olarak genelde bilimsel, kozmolojik, teolojik, felsefi ve şiir kitapları okumaktan zevk duyarım. Özellikle Rönesans, Dışavurumcu, Soyut Dışavurumcu ve Minimalist ekollerin tablolarını severim. Film ve tiyatrodaki ışık etkileri de oldukça tesirlidir.



James Turrel gibi ışık sanatçılarının işleri beni büyüler. Işığın kalite ve özelliklerinin izleyici önünde tekrarlandığı ve arttığı sihirli ortamları severim. Bu, öncesinde bilinmeyen şeylerin açığa vurulmasıdır. Amacım, fotoğraf sayesinde ışığın özelliklerini yansıtmada aracılık etmektir.



Soyutlama, çalışmamın doğal bir temelini oluşturmaktadır öyle ki dünyayı soyut olarak hayal edebilen Moholy-Nagy, Minor White, Man Ray, Alexander Rodchenko, Frederick Sommer, Paul Strand, Brett Weston, Aaron Siskind, Hiroshi Sugimoto, Tokihiro Sato ve Alvin Langdon Coburn (Vortographs) gibi fotoğrafçılardan hoşlanırım.



En büyük etkisi ise çevremizdeki ışığın bitip tükenmeyen gerçekliğidir. Sadece daha derine bakmalıyız.



İş akışım imajinasyonum ve eskizlerimle başlar, daha sonra çekim planlarıyla (epostalar, telefon görüşmeleri, model seçimleri, sahne donatılarının temini, stüdyo organizasyonu, ışıklar, kostümler”¦ v.s.), minimal post prodüksiyonumun takip ettiği fotoğraf çekimleriyle devam eder. Paralel olarak yaratma sürecine geri bilgi akışı sağlayan ışık paternlerinin sürekli biçimde kaydını tutarım.



Her zaman fotografik seansa başlarken ışığı gittiği, kararlar verdirttiği ve seçimler yaptırttığı ve son olarak da görüntü seçimi ve post prodüksiyon sırasında yerde izlerim.



Fotoğrafçılık esasında görüntü yapmaktır, örneğin imajinasyonunuzu kullanarak: fotoğrafçı fiziksel süreçten önce zihinsel olarak gözünün önünde canlandırma (ya da net bir açıklama) yapabilmelidir. Mutlu tesadüfler olabilir ama kişisel vizyonunuzdan kaynaklanan bu lütufları nasıl takip edeceğinizi siz seçersiniz. Bilgisayarlar ve kimya, kendi imajinasyonunuzda yer alan şeyleri ifade etmeniz için kullanabileceğiniz basit araçlardır.



Tarzınız kendi yolunuzu ve ilgilerinizi izlediğiniz sırada ortaya çıkar. Bir sanatçının belirlediği seçimler eşsiz patikadır ve böylece tarzı ortaya çıkarır. Sanat tarihi ve bireysel kişiliğiniz: kimse sizin yapabildiğiniz gibi tümüyle aynı biçimde ışığı göremez/yorumlayamaz.



Her sanatçı görünmeyeni ortaya çıkarmayı hedefler.



Katkıda Bulunanlar



Işıldama



Model: Sara Dylan; Kostümler: Lynne Dick; Modelleme: Barbara Ann Carville ve Lisa Lavery (mankenler).


Kucaklaşan(Luminescence 78) modeller: Susan Davey ve Leon McNamee.


Portreler: Model: Cheryl Comfort; MUA: Marian Millar; Hair: Gillian Cargo; Modelleme: Barbara Ann Carville.


Mekan: Cube Theatre, Belfast.



Işık İzi



Model: Laura Cherry; Hair: Charlie Manns (Elektrikli Saç tasarımı); Modelleme: Erina Kashihara.


Asistan ve Londra stüdyosu: Jon Gray



Dalga



Model: Katy Cee; Asistan: François Boutemy, Simulacra Stüdyoları, Londra.



Işık görüntüleri baştanbaşa Kuzey İrlanda ve Güney Fransa’ da fotoğraflanmıştır.




Michael Taylor




Laszlo Moholy-Nagy: “Photography is Light Architecture.”



(From: Moholy-Nagy, Laslo. “Fotografie ist Lichtgestaltung, Bauhaus, 2/1, 1928, p.1)



James Turrell: “Light is not so much something that reveals, as it is itself the revelation.”



(From: Zajonc, Arthur. Catching The Light: The Entwined History Of Light And Mind. London: Bantam Press, 1993, p.324)




I am a full time photographer currently living/working in Belfast. I was born in a small market town called Ballymoney near the beautiful North coast of Antrim. Although working as a location/people photographer for twenty years, I always developed my personal work. I have exhibited work in Belfast, Dublin, London and Melbourne.



At 15 years old I started using a Praktica camera. Within a year I was exploring black and white film, development, printing and toning. The experience of watching black-and-white images magically emerge before my eyes will never leave me. I still use my darkroom.



At Art College I also loved illustration and print-making , hence my enduring love of hand colouring photographs and alternative printing processes. In the future I will also be making prints and plates by hand in the darkroom.


My first love is always photography.



In the Lumen series of projects the topic of investigation is light itself. It is a lifetime project in which various aspects of light are explored in separate bodies of work. My aim is to let light reveal itself.



There are currently three initial galleries of work:



Luminescence, Light Trace and Wave.



Luminescence primarily investigates light using electroluminescent (EL) wire. A current is passed through a copper wire causing the surrounding phosphor coating to emit light. The wire was wrapped around/within custom-made costumes worn by the model. The model’s movements were then recorded, introducing a kinetic element. Images were also made using opaque and transparent mannequins.



Light Trace 光 のトレース results from a two day collaboration (during November 2011 in London) with Tokyo-based light artist/ fashion designer, Erina Kashihara. Light emitted from within clothing and accessories combined with directed movements clothe the model within traces of light.


Light becomes the conduit between art and fashion.



Wave is the third body of work in the Lumen series. There is abstraction with a human presence. Images of light waves in water, glass, air and materials were projected onto the model. Film and analogue projection techniques were used.



Images were captured using a Phase One system with minor embellishment in Capture One. Photoshop has not been used to create these images, though I am open to using digital methods to create specific images in the future. Although the initial image files are in colour I also manually transform each picture into the purity and beauty of black and white.



Regarding equipment, I use everything from self-built pinhole cameras to advanced digital systems. Black and white paper and film negatives have intrinsic qualities that I will always love. Digital allows great feedback, control, organization and productivity. Both are powerful media requiring craft skills when used correctly. Combining the power of digital with the beauty and hand-crafted element of Classical Photography is a great way forward.



My influences are wide-ranging. In addition to hundreds of art and photograph books I enjoy reading science in general, cosmology, theology, philosophy and poetry. I love painting especially that of the Renaissance, Impressionist, Abstract Expressionist and Minimalist schools. The lighting effects in film and theatre are also influences.



The work of light artists such as James Turrell fascinates me. I love magical environments in which the qualities and properties of light are replicated and enhanced in front of the viewer. This is revelatory. My aim is to mediate the properties of light via photography.



Abstraction is the natural basis of my work, so I love photographers with abstract visions of the world such as : Moholy-Nagy, Minor White, Man Ray, Alexander Rodchenko, Frederick Sommer, Paul Strand, Brett Weston, Aaron Siskind, Hiroshi Sugimoto, Tokihiro Sato and Alvin Langdon Coburn (Vortographs).



The greatest influence is the inexhaustible reality of light around us. We just have to look deeper.



My workflow begins with my imagination and sketches, then planning shoots (emails/phone calls, selecting models, collecting props, organizing the studio, lights, costumes etc), taking the photographs followed by minimal post production. In parallel, I am continually recording light patterns that feed back into the creative process.



I always follow the light where it leads and make decisions/selections as the photographic session evolves and also later during image selection and post production.



Photography is essentially image making, i.e., using your imagination: the photographer must mentally visualize (or have a clear direction) prior to the physical process. Happy accidents happen but you choose how to follow these gifts of grace based on personal vision. Computers or chemistry are simply vehicles to express what is in your imagination.



Style happens during the process of following your own path and interests. The selections an artist makes determine that unique pathway and thus style emerges. There is art history and your individual personality: no-one can see/interpret this light in exactly the same way that you can.



Every artist aims to reveal the invisible.




Credits


Luminescence


Model: Sara Dylan; Costumes : Lynne Dick; Styling: Barbara Ann Carville and Lisa Lavery (mannequins).


Embrace (Luminescence 78) models: Susan Davey and Leon McNamee.


Portraits: Model: Cheryl Comfort; MUA: Marian Millar; Hair: Gillian Cargo; Styling: Barbara Ann Carville.


Venue: Cube Theatre, Belfast.



Light Trace


Model: Laura Cherry; Hair: Charlie Manns (Electric Hairdressing); Styling: Erina Kashihara.


Assistance and studio in London: Jon Gray



Wave


Model: Katy Cee; Assistance: François Boutemy at Simulacra Studios, London.


Light images were photographed throughout Northern Ireland and Southern France.




Çeviri (translation by) : Hasan SÖNMEZ




www.michaeltaylorphoto.com





Light Trace © Michael Taylor




Light Trace © Michael Taylor




Light Trace © Michael Taylor




Light Trace © Michael Taylor




Light Trace © Michael Taylor




Luminescence © Michael Taylor




Luminescence © Michael Taylor




Luminescence © Michael Taylor




Luminescence © Michael Taylor




Luminescence © Michael Taylor




Luminescence © Michael Taylor




Wave © Michael Taylor




Wave © Michael Taylor




Wave © Michael Taylor




Wave © Michael Taylor









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Michael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : LumenMichael Taylor : Lumen

Sanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen Toplum


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



YOK EDİLEN TOPLUM


UPROOTED COMMUNITY


Sanja Kneş¾eviğ‡




Bu hikaye Belgrad’da yaşayan Roman topluluklarının günlük yaşamı ve onların, her zaman karşılarına çıkan alınyazıları “taşınma” ile ilgilidir.



En büyük Roman toplumu yaşamak için Belgrad’ın merkezindeki Eski ve Yeni Belgrad’ı birbirine bağlayan Gazela Köprüsü altını seçmişti. Temiz suyu veya banyosu olmayan, kötü inşa edilmiş karton barakalarda yoksulluk içinde yaşıyorlardı. İstenmeyen ve atılmış malzemeleri düşük ücretle toplayarak çalışıyorlardı ve çocukları okula gitmiyor, günlerini sokaklarda geçiriyordu. Yine de onların morallerini yüksek tuttuklarını ve günlük yaşamda mutluluğu bulduklarını gördüm.



20 yıldır varolan bu yerleşim, kentin utancı olmuştur. Sağlık koşullarından yoksun bu gecekondu tarzı yerde 900 kişi, birçok hastalığa neden olan çöplerle çevrili olarak yaşıyordu. Berbat koşullar nedeniyle bu problemin çözülmesi gerekiyordu ve hükümet bu yerleşim yerini tamamen yıkarak orada yaşayanları yeni alanlara taşımaya karar verdi. Pek çok Roman, merkezden uzaklaşma korkusu ile yeniden yerleştirilmeye karşıydı. Bizim için önemsiz ama onlar için tek gelir kaynağı olan hurda geri dönüşüm malzemelerini ve kaynaklarını nasıl bulacaklardı.



Roman toplumunun tereddütlerine karşın onları Belgrad eteklerindeki yeni yerleşim alanıne gitmeye zorladılar. Şimdi küçük metal konteynerlerde hala kötü koşullarda yaşamalarına ragmen çocukların çoğunun sonunda okula başlaması ve onlara yaşamda bir şans verilmesi nedeniyle gelecek için biraz umuda sahipler.




This is the story about everyday life of Roma communities living in Belgrade and their destiny they had always been faced with – to be moved.



The biggest Roma community choosed the very center of Belgrade for the place to live in, under the Gazela bridge which connect Old and New Belgrade. They lived in poverty in badly built cardboard shacks, without fresh running water or bathrooms. They worked lowest paid jobs collecting unwanted and dumped materials for recycling and many of their children didn’t go to school, spending their days in the street. However, I have found they keep their spirits high and find happiness in everyday life.



This settlement has existed for over two decades and has been the shame of the city. Over 900 people lived there in shanti town style of living without sanitation, they surrounded by garbage which causes many diseases. Due to the appalling conditions it was necessary to solve this problem, and the government decided to move the residents to new areas destroying the settlement entirely. Many Roma were against the re-settlement as they feared being moved far from the center and how would they find the scrap recyclable materials and resources which they rely on as their only source of income of which is so insignificant to us, but to them survival.



Despite the Roma communities hesitations they were forcefully removed to a new sites at the outskirts of Belgrade. They now live in small metal containers though conditions in which they live are still poor, they have some hope for the future as many of the children have finally started school and have been given a chance in life.




Çeviri (translated by) : Berna GÜNERİ


























Sanja Kneş¾eviğ‡ Sırbistan Belgrad’da 1984’de doğmuş bir belgesel fotoğrafçıdır.




Belgrad Uygulamalı Sanatlar Fakültesi Fotoğrafçılık Bölümü’nden mezun olmuştur. Çalışmaları National Geographic Sırbistan, National Geographic Almanya, NRC Hollanda, The Economist, Financial Times, Geo Lino’yu da kapsayan çeşitli dergilerde yayınlanmıştır. Sırbistan’daki YU Press Photo 2007, Republic Exhibition 2006 ve 2009 gibi büyük fotoğraf yarışmalarında ödüller kazanmıştır. ABD’de En Foco 2009’da mansiyon ödülü almıştır. Ian Parry 2009 bursunu kazanmıştır (Londra). Sırbistan Hükümeti tarafından Eylül 2009’da Stockholm’ü fotoğraflamak üzere Uygulamalı Nostalji Projesi’ne seçilmiştir ve bunun sonucunda Stockholm ve Belgrad’daki sergilerde yer almıştır.


Belgrad Gölgesi çalışması 30 Ekim-1 Kasım 2009 tarihleri arasında Amsterdam’daki Balkan Snapshots Film Festivali’nde sergilenmiştir. Ocak 2010’da Status Dergisi’nin “Yılın Basın Fotoğrafı” Yarışması’nda üçüncülük ödülü kazanmıştır. 2010 ‘da “Çift” adlı fotoğrafı Sırbistan Basın Fotoğrafı Büyük Ödül’ünü kazanmıştır. Wine photo 2010, Italya; SEE İnsanlar ve Kültür Fotoğraf Yarışması, Brüksel; NATO Fotoğraf Yarışması, Brüksel finalistidir. 2010 ve 2011’de Joop Swart Ustalık Sınıfı’na aday gösterilmiştir. 2010 yılında Berlin’de Dünya Basın Fotoğrafçılığı ustalık sınıfı ve Robert Bosh Vakfı ortaklığındaki SEE Yeni Perspektifler’e katılmıştır. Mart 2011’de Bükreş’teki Noor-Nikon belgesel fotoğrafçılık ustalık sınıfına katılmış ve 2011 Sırbistan Basın Fotoğrafı yaşam haberciliği dalında “Aile Meseleleri” hikayesi ile ödül almıştır.


“Yok Edilen Toplum” projesi 30 Nisan-14 Mayıs 2011 arası Fransa Sarcelles’deki PhotSoc Festivali’nde sergilendi. Belgrad 2011 Fenix Güzel Sanat Fotoğrafçılığı’nın kazanmıştır. Sanja’nın Sırp-Arnavut evlilikleri hakkındaki “Evlilik Piyangosu” adlı hikayesi Kasım 2011’de National Geographic tarafından dünyanın en iyi yerel hikayesi olarak kabul edilmiştir. 2012’de “Anne ve Kızı” fotoğrafı Beta Yılın Fotoğrafı seçilmiştir.




Sanja Kneş¾eviğ‡




Sanja Kneş¾eviğ‡ is a documentary photographer born in Belgrade, Serbia in 1984.



She graduated in photography at the Faculty of Applied Arts in Belgrade. Her work has been published in various magazines, including National Geographic Serbia, National Geographic Germany, NRC Holland, The Economist, Financial Times, Geo Lino. She has won awards in major photographic contests in Serbia, YU Press Photo 2007, Republic Exhibition 2006 and 2009. In the USA she received an honorable mentions, for En Foco 2009. Recognized by Ian Parry scholarship 2009 (London). She was chosen by the Serbian Government for the Applied Nostalgia project in September 2009 to photograph Stockholm, which resulted in exhibitions in Stockholm and Belgrade. Her work Belgrade Shadow was exhibited at the Balkan Snapshots Film-festival in Amsterdam, 30 Oct – 1 Nov 2009.



In January 2010 she won third prize for the ”Press photo of the year” of Status Magazine contest. Press Photo Serbia 2010 – she won Grand Prix for the photograph ”Couple”. She is the finalist: Wine photo 2010, Italy; SEE People and Culture photo contest, Brussels; NATO photo contest, Brussels. Nominated for the Joop Swart Masterclass in 2010 and 2011. Attended SEE New Perspectives, the masterclass of World Press Photo in partnership with Robert Bosh Stiftung, Berlin 2010. In March 2011 she attended Noor – Nikon Masterclass in documentary photography, Bucharest.



Press Photo Serbia 2011 – awarded for the story ”Family Matters” in section life reportage. Her project “Uprooted Community” was exhibited at PhotSoc Festival in France, Sarcelles, from April 30 – May 14, 2011. She is the winner of ”Fenix Fine Art Photography” Belgrade 2011. Sanja’s story about Serbian – Albanian marriages ”Marriage lottery” is recognised by National Geographic for the best local story in the world in November 2011. In 2012, her photograph ”Mother and daughter” won the ”Beta photograph of the year”.




www.sanjaknezevic.com








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen ToplumSanja Kneş¾eviğ‡ : Yok Edilen Toplum