Kategori arşivi: TEMMUZ 2009 SAYISI – JULY 2009 ISSUE

TOÇEV : Yüzüm Umuttur



“YÜZÜM UMUTTUR”




YAŞASIN OKULUMUZ kampanyası, Türkiye’de eğitim-öğretim için yeterli altyapıya, çağdaş ve sağlıklı koşullara sahip olmayan ilköğretim okullarının onarımını sağlamak için 2005 yılında TOÇEV, SHOW TV ve Milli Eğitim Bakanlığı işbirliği ile hayata geçirildi. Bu proje, Türkiye’de STK-Medya-Devlet birimleri-Halk desteği gibi dört ana unsurun birlikte çalışma ve üretme başarısını gösterebildiği çok önemli bir örnek oldu.




YAŞASIN OKULUMUZ kampanyası kapsamında bugüne kadar 200 köy okulu onarılarak çağdaş şartlara kavuşturuldu ve yeniden eğitime açıldı. Bu süreçte yaklaşık 16.500 çocuğa ulaşıldı ve hayatlarında çağdaş eğitim adına bir fark yaratıldı.




Köy okullarının yenilenmesinde beşinci yılına giren YAŞASIN OKULUMUZ öyküsü; yollar, köy okulları ve Anadolu’nun yüzü aydınlık geleceklerine dönmüş, gözleri umutla parlayan çocukları ile örülmüştü. Bu zengin ve renkli tabloyu, kampanyanın vizyonu ve misyonu ile birlikte toplumla ‘farklı gözler aracılığıyla’ paylaşmak için yeni bir proje doğdu:




YÜZÜM UMUTTUR



Köy okullarının geleceğe koşan çocukları fotoğraflarda konuşuyor”¦



YÜZÜM UMUTTUR adlı bu fotoğraf projesinde, Türkiye’nin prestijli altı fotoğrafçısı, Yaşasın Okulumuz kampanyası dahilinde onarılma planına alınan köy okulları ve bu okulların çocukları ile buluştu.



YÜZÜM UMUTTUR projesinde gönüllü olarak yer alan altı özel fotoğrafçının objektifin ardındaki farklı gözleri ve duyguları anlatıyor köy okullarını ve köy çocuklarını”¦




Bennu Gerede, Nihat Odabaşı, Okan Bayülgen, Serdar Bilgili, Tahsin Aydoğmuş ve Tamer Yılmaz: Gönüllü altı fotoğrafçı, yenilenmeyi bekleyen okulların eski, yetersiz koşullarını görmek, bu okulların çocuklarının içlerinde taşıdıkları umudu aktarmak için Yaşasın Okulumuz ailesiyle birlikte yola çıktılar. En uzak köylere gittiler, en yoksun okulların çocuklarıyla dertleştiler. Şimdi bu çocuklar, YÜZÜM UMUTTUR’ projesine eşsiz desteğini veren fotoğrafçılarımızın karelerinde konuşuyor”¦



‘Yüzümüz umuttur, yüzlerimizi unutmayın’ diyen çocuklarımız için”¦



TOÇEV





Bennu Gerede




Böyle mi olmalı hayatımızın başlangıcı?



Bekliyoruz. Neyi?



Ben kimim?



Ama suyumuz yok. Nasıl söndüreceğiz yangını?



Beni fark ettin mi?



Pencere mi? Nedir o?



Gidersen beni de götürür müsün?



Prensim bir gün beni gelip çok uzaklara götürecek mi?



Bennu Gerede





Bennu hanım, bu proje ile ilgili ilk teklif aldığınızda neler hissettiniz, daha evvelden Yaşasın Okulumuz projesi hakkında bilginiz var mıydı?



İlk teklif aldığımda çok heyecanlandım, kişisel olarak sosyal sorumluluk projesine katılmak bana haz veriyor… Hele de çocuklar ile ilgiliyse”¦



Daha evvelki çalışmalarınızda çocuk portreleri çalışmaları yapıyordunuz. Tanımadığınız çocukların portelerini çalışmak nasıldı? İki farklı ortamda çocuk portreleri arasında neler farklı idi?



Diğer projelerimde çektiğim çocuk fotoğraflarında da tanımadığım çocuklar vardı. Çocuklarla çalışmak her açıdan çok keyifli oluyor. Onlar masumlar ve onlardan her şekilde duyguyu, ifadeyi alabiliyorsunuz”¦ Kirlenmemişler”¦




Bu projedeki fotoğraf çekimlerinizde, farklı bir teknikle çalışmışsınız. Bazen çocuklar, bazen de mekanlar silikleşiyorlar. Bu tarzı kullanmak bu projenin sizdeki etkileşiminden mi kaynaklandı?



Üzerinde çalıştığım ve yarıladığım yeni bir projem var; töre cinayetleri ile ilgili. Yine bundaki tarzım ile aynı. Bu proje teklifi bana geldiğinde direkt olarak o makineyi kullanmayı düşündüm. Çok zor ve kullanabilmek için iyi bilinmesi gereken bir makine. Oradaki çekimlerimle de çok örtüştü. Kurguya yönelik bir çalışma gerçekleştirdim. Çocukların dünyasını o şekilde aktarmak istedim”¦



Fotoğraf sanatının sosyal projelere aracılık etmesi, fotoğraf sanatçılarının bunlarda aktif görev alması hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?



Fotoğraf sanatını bu tür sosyal projeler için araç olarak kullanmak muazzam bir şans, bizler için. Hem fotoğrafçı olup, hem sanat icra etmek hem de bunu sosyal sorumluluk projesi ile birleştirmek, neticesinde de bunu insanlar paylaşabilmek çok güzel bir duygu. Ve tüm fotoğrafçılara bunu kesinlikle öneririm.




“Yüzüm, umuttur” sloganı yaşadıklarınızdan, tanıklıklarınızdan ve fotoğraf çalışmalarınızdan sonra sizin için şu an ne anlam ifade ediyor?


Her çocuğumuzun yüzünde umut vardır. Bu açıdan projenin sloganı kesinlikle çok örtüştü ve çok uygundu bence. Gittiğimiz okul henüz yardıma yeni başlanacak bir okuldu ve bana Gaziantep düşmüştü. Ben de buradaki çocuklarımızın umutlarını aktarmak için oraya gittim.



Proje; sergi, kitap gibi aşamalarla devam ediyor. Bundan sonrası için sizin de içinde olacağınız başka faaliyetler, çalışmalar olacak mı?



Sergi şu an Ankara’da devam ediyor daha sonra İstanbul’da hava limanında olacak. Projenin insanlarla buluşturulması açısında güzel bir süreç gerçekleştiriliyor.



Devam etmekte olan yeni bir projenizden bahsettiniz. O konuda da biraz bilgi verebilir misiniz?



Aşağı yukarı yarısına geldiğim bir proje üzerinde çalışıyorum: Töre Cinayetleri. 13 tane kareden (hikayeden) oluşuyor. Daha evvelden eski sergimin gittiği Diyarbakır’da araştırmalar yapmıştım, kadın derneğinde özellikle. Bu araştırdığım hikayelerden etkilendiklerimle ortaya çıkacak bir sergi bu.















Nihat Odabaşı




Hayalindeki okulu çiz bana…



7 Ağustos 2008


Sabah 07:15


Siverek’e gidiyorum…


Doğup büyüdüğüm topraklara…


Karmakarışık içim; biraz huzunlu biraz gergin…


Biraz da heyecanlı ama herşeyin ötesinde mutlu….


Çocukluğumla buluşmaya gidiyorum,


yeni yeni çocuklarla tanışmaya….




Güneş tam tepede. Yol uzun ve taşlı. Yavaş yavaş ilerleyebiliyoruz. Alabildiğine tarla ve toprak var uzanan iki yanda. Bazen bir kaç ağaç. Kendi çocukluğumun çekilmemiş kareleri geliyor gözümün önüne zaman zaman. Gülümsetiyor ama burkuyor da… Varıyoruz o boşluktaki, sonsuzluğun içindeki köye. Revşanlı.



Çevremiz meraklı gözleri kocaman açılmış çocuklarla kuşatılıyor. Hepsi ışık ışık bakıyorlar. Pırıl pırıl. Tıpkı her çocuk gibi… Samiha, Meryem, Ali, Derya, Ahmet, Medine, Fatih ve bir de Dilan…



Onları fotoğraflayacağım. Hayatlarını, gülümsemelerini ve bir de hayallerini… Kararlıyım ; ne hüzün olacak ne de acıma hissi bu karelerde. Sadece onlar olacak. Tıpkı her çocuk gibi bakacaklar objektifime.



Tek bir şey ‘eksik’ olacak bu karelerde, onu da tamamlamak bizlere kalacak…




Aklıma ‘Ünzile’nin sözleri geliyor; “Korkar durur gitmez köyün en son çitine, inanır o sınırda dünyanın bittiğine…”. Kağıtlar ve boyalı kalemleri veriyoruz ellerine hayallerini çizsinler diye. Hayallerindeki okulu… Bu büyük sonsuzluktaki küçücük köyde her biri rengarenk boyuyor yeni okullarını. Ağaçlar, renkli çiçekler, oyun parklarıyla donatıyorlar. Her duvarda Atatürk resmi…




Resimlerini bitirince gülümsüyorlar bana kendi mekanlarında; evlerinde, yollarında, topraklarında, kuzularının yanında… “Beni de çek, beni de çek” diyorlar hayalleri ellerinde, gururlu, utangaç ama hevesli. Aceleleri de var ama… Biri “koyuna gideceğim” diyor, diğeri ise anneye yardıma. Bence ne şanslılar ne şanssız. Kendi topraklarında, kendi dünyalarında yaşıyorlar. Sadece bir eksikleri var diğer çocuklardan. O da rengarenk boyadıkları kağıtlarda…



Çektiğim her bir kare, onların küçük hayatlarındaki büyük hayallerine adanmıştır.



Nihat Odabaşı
























Okan Bayülgen




Tanıştınız mı Okan’ın çocuklarıyla?



Güzel gözlü Elif pek mutlu,


Emrah’ın bakışları hınzır mı hınzır,


parlak saçlı Sedef fısır fısır”¦




Sayılar, kelimeler, fişler işleri güçleri. Ya ‘Çalışan kazanır elması’na ne demeli? Çok güldürdüler onu, çok”¦ O neşeli yüzlerindeki ışığı, gözbebeklerinde dolaşan umut yansımasını yakalamak için amma uğraştırdılar onu! Gördünüz ama değil mi, değdi”¦ Gerçi anlatmakla bitecek gibi değil öyküleri. Bilmem, belki düşer Okan yola yine”¦




Yeter ki gölgelenmesin bu çocukların yaşamları”¦



Okan Bayülgen

































Serdar Bilgili




“Haydi, kalk gel; uzak köylerin okullarına, zorluklarla boğuşan köy çocuklarının memleketine götüreyim seni” dedi İrep.



Gözümde, küçük, tuğla renkli okullar, içten gülüşleriyle enerjisi zapt edilemeyen çocuklar canlandı.



Gittim”¦”¦




Sonra köyleri gördüm”¦



Doğu Anadolu’nun ırak köylerini. Haziran ayıydı.



Oysa ben, soğuğun nasıl kırık camlardan sızacağını; tuvalet demeye bin şahit isteyen yerden öğrencilerin hangi hastalıklara yakalanacağını; damdan karın nasıl da sınıfın içine yağacağını getirdim gözümün önüne.


Ve her seferinde hüzünle dokundum deklanşöre”¦




Umut götürmeliyiz oralara”¦



Seher, televizyonda şehirli yaşıtlarını özel okullarında seyrederken, sırasını tir tir titreyerek dört arkadaşıyla paylaşmasın.



Yalçın’ın, tavanı çökmüş okulu yeniden açılabilsin.



Berfin, okulun sırtını verdiği tepeden üstlerine toprak kayacak diye korkmasın.



Emrah, ders aralarında buzlu yoldan bir koşu evine tuvalete gitmek zorunda kalmasın.



Bu çocukların yüzleri umut dolsun istedim”¦



Serdar Bilgili



















Tahsin Aydoğmuş




EĞİTİM; öğrenmek, bilgilenmek, tanımak, iletişim kurmak, sevmek ve sevilmektir.



Eğitim bahis konusu olduğu zaman ilk akla gelen, eğitim mekânlarıdır. ‘Inga ınga’ bağırışları arasında dünyaya geldiğimizde sesimizi duyurarak varlığımızı çevremize kabullendiririz. Yavaş yavaş çevremizi ve yakınlarımızı gözlemleyerek tanımaya çalışırız. Ardından ilk hareketler, ilk kelimelerle toplumsal aktivitede yerimizi alırız. İlköğretimle başlayan eğitim süreci, herhangi bir konuda uzmanlaşmaya kadar devam eder. İlk adımın atıldığı eğitim mekânı çok önemlidir, bizim sosyal konumuzu belirler. Bu yüzden öğrencilerin üzerinde iz bırakacak nitelikte bir yapının varlığı, eğitimin belirleyici etkenidir. 2008 yılının 14 Nisan’ında telefonum çaldığında, karşımdaki ses TOÇEV adına aradığını söyledi. İrep Çakır kendini tanıtıp, Anadolu’nun çeşitli yörelerindeki birçok eğitim kurumunun bakımsızlığından bahsetti. TOÇEV, bu bakımsız ve onarıma muhtaç okulları onarıp durumlarını iyileştirdikten sonra eğitime kazandırıyor. Bu okulların bakım ve onarım öncesindeki durumlarının bir anlamda belgelenmesi için fotoğraflarının çekilmesine dönük teklifi kabul ettiğimde İrep çok mutlu oldu. Böylece yola çıktım”¦



2007/2008 yılı eğitim sonu olmadan; Mardin, Midyat Bağlarbaşı Köyü’ndeydim. Sabah saatlerinde okul bahçesinde çoçuklarla, teneffüste öğretmenlerle tanışıyorum. Okul, çocukların eğitimi ve öğretimi için yetersiz. Yıkık dökük durumundan bir fotoğrafçı olarak çok etkilendim.



Yavuz öğretmenle tavanları yıkık ve tehlike arz eden sınıflarda ders yapmanın zorluğunu konuşmaya başladığımızda öğrencilerin tamamına yakını etrafımızı sarmıştı. Şu ironiyi düşünebiliyor musunuz? Dünyada ilk kentin kurulduğu, öğrenmenin ve bilgilenmenin ‘olmazsa olmaz’ı yazının bulunduğu, ilk kanunların yapıldığı, matematik, astronomi derslerinin ilk verildiği, uygarlık tarihinin birçok ‘ilk’inin yaşandığı Mezopotamya bölgesinde bir köy okulunda, eğitimin düzeyi ve mekânın olumsuzluklarını yaşıyorsunuz.




Bu bölge, yani Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki topraklar; heykel, müzik, resim, tiyatro, edebiyat gibi alanlarda hep öncülük etmiştir. Ben bu topraklara ayak bastığım zamanlarda hep heyecanlanmışımdır. Düşünün ki, çiftçilik, çekiçle örsle maden işleme, tanrıyı arama, ilk tapınaklar, ilk krallar ve imparatorluklar hep Mezopotamya’dan dünya yayıldı. Ama çocukların aynı bölgede öğrenim için günlerini geçirdikleri mekânın elverişsizliği üzüntümü saklayamama sebep oldu. Dünya uygarlık tarihinde iz bırakan bu bölgenin küçük yerleşim yerlerinden biri olan Bağlarbaşı Köyü’ndeki okulun genel durumu, bölgenin binlerce yıllık parlak geçmişiyle çelişiyor. Yaklaşık 5500 yıl önce eğitim temelinin dünyaya yayıldığı bu bölgede karşılaştığım olumsuzluklar öyle düşündürücü ki”¦



Yavuz öğretmen ben fotoğraf çekerken Berfin Tasman’ı tahtaya kaldırmıştı. Berfin çarpım cetvelinde bazı sorulara cevap vermekte zorlanıyordu. Öğretmen, Ahmet’i işaret ederek soruya yanıtlamasını istedi. Ahmet, “yedi çarpı altı kırkiki eder” diyerek devamında gelen üç soruyu da doğru yanıtlayınca öğretmenden ‘aferin’i aldı ve gururla yerine oturdu. Okulun sınıflarının tavandan zemine kadar eğitim için elverişsizliğine rağmen Yavuz Hoca’nın fedakârlığı ve çocukların yeni şeyler öğrenme hevesleriyle heyecanları için ne söylense az. Sohbet ettiğim öğrencilerin tamamına yakını, öğretmen olmak istediklerini ifade ettiler. Aralarından biri doktor olmak istediğini söyledi. Öğrencilerin neredeyse tamamının öğretmen olmak istemesi, meslek olarak karşılarında yalnızca kendilerine okuma yazma öğreten öğretmeni görmelerinden mi kaynaklanıyor acaba?



Toplumların ileri düzeyde gelişminin temeli, eğitimin içeriğiyle de ilgilidir. Öğrencilerin yetersiz koşullarda eğitim gördüğü mekânların öğrenime olumsuz etkisi bir gerçektir. Tavanları çökmüş, sıraları kırık, yeterince aydınlanmayan sınıflarda yapılan eğitim ne kadar faydalı olur? Köye ilk vardığım da okulun bahçesindeki büyük çukurları görünce üzülmüştüm. Çünkü ilköğretim çağındaki çocuklarımız enerji dolu, bu enerjilerini koşarak hoplayarak birbirleri ile yarışarak tüketiyorlar. Nitekim Recep okul bahçesinde koşarken çukurların birine düşüp sağ kolunu kırmış, bu vaziyette okula devam ediyor. Sınıflarda çöp kutusu olarak eski 17 kg‘lik margarin teneke kutuları kullanılıyor.



Tüm olumsuz koşullara rağmen eğitimi yürütmeye çalışan dört öğretmen bence birer kahraman. Bağlarbaşı Köyü’ndeki bu kahraman öğretmenler gibi Anadolu’nun nice köyünde eğitimde ezberciliği bozup kişilikli, sorgulayıcı öğrencileri topluma kazandıranları yürekten kutluyorum.



Bölgede töre cinayetlerinin çokluğu, berdel olayının azımsanmayacak boyutlarda olmasına rağmen Bağlarbaşı Köyü’nde okula giden çocukların büyük bölümünün kız olması beni ziyadesiyle mutlu etti.



22 Eylül 2008 tarihinde yenilenerek tekrar eğitimin hizmetine sunulan okulumuzun eğitim sürecimizde bir örnek olmasını diliyorum.



Tahsin Aydoğmuş




Tahsin Bey, bu proje ile ilgili teklif aldığınızda neler hissettiniz, daha evvelden “Yaşasın Okulumuz” projesi hakkında bilginiz var mıydı?



Benim böyle bir proje ile ilgili bilgim yoktu. Beni telefon ile TOÇEV’den aradılar. Bana ‘Biz Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yıpranmış okulları yeniden onarıp eğitime kazandırıyoruz” dediler ve “bu işte gönüllü olur musunuz?” Diye sordular. Yani nasıl bir gönüllülük dedim, dediler ki biz onarım öncesi harap vaziyetteki olan okulların fotoğraflarını çektirmek istiyoruz, bunlar ile sonra bir kitap yapacağız, bu çalışmadan beğenilen fotoğrafları satıp bir gelir elde ederek projede kullanacaklarını ilettiler. Ben de dedim ki varım. Ben bu işte gönüllüyüm, eğitim için ne gerekiyorsa ben onu yaparım. Teşekkür ettiler. Benden nereye gitmemi istediklerini sorudum, okulu da seçip verin gideyim dedim. Okulu benim seçmemi istediler. Bunun üzerine ben de Mardin’in Midyat ilçesinin Bağlarbaşı köyüne gittim.



Daha önce benzer sosyal projelerde yer aldınız mı?



TA: Birkaç yıl önce Çağdaş Eğitim Vakfı’na fotoğraflarımı bağışladım. Beni aradılar birçok fotoğrafçı arkadaşım ile beraber ben de fotoğraflarımı bu vakfa verdim. Bu fotoğrafların satışı ile vakfa gelir elde edip eğitim için kullanacaklardı. Şimdi de olsa gene yardımcı olurum… Özellikle eğitim konusunda duyarlıyım.



Fotoğraf sanatının ve sanatçılarının sosyal projelere aracılık etmesi, aktif görev alması hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?



Zaten ben bu konuda hassas bir insanım. Nasıl hassas bir insanım? Ben çocukluğumu hatırlıyorum. Çok zor şartlarda okuduğumu hatırlıyorum”¦ Eğitim için gereken ne ise bir fotoğrafçı olarak gereken duyarlılığı ve gönüllülüğü her zaman gösteririm.



Proje; sergi, kitap gibi aşamalarla devam ediyor. Bundan sonrası için sizin de içinde olacağınız başka faaliyetler, çalışmalar olacak mı?



Önümüzdeki Eylül-Ekim aylarında yaptığımız bu projenin bir fotoğraf satışı olacak. Bu satışın yapılacağı mekanda bulunup bu çalışmaya desteğimizi sürdüreceğiz. Şu anda bu sergi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde devam ediyor. Zannedersem şu anda Ankara’da, bizleri de sergi esnasında insanlar ile söyleşi yapmak vb. için davet ediyorlar ve bizler de katkımızı sürdüreceğiz.



Bölgenin binlerce yıllık parlak geçmişiyle çelişen yapısının, bu proje çerçevesinde, sizde uyandırdığı duygular nelerdi?



Bir fotoğrafçı olarak Güney Doğu Anadolu Bölgesi ile ilgili bir çalışma yapıyorum, bu on yıldır sürüyor, bu bölgeyi bir Malatyalı olarak iyi tanıyorum. TOÇEV’in gönüllüsü olarak Mardin Midyat’a gittiğim zaman Bağlarbaşı köyünün okulunu görünce öncelikle şok oldum. Okul bahçesinin engebeli ve çukur dolu olduğunu gördüm. Eli alçılı bir çocuk gördüm ve neden elinin alçılı olduğunu sordum. Bu gencecik fidan teneffüste koşuşturma esnasında çukurlardan birine düşmüş ve kolunu kırmış”¦ Şimdi düşünüyorum, MÖ 5500 yıllarında yazının ilk dünyaya yayıldığı bölge bu okulun içinde bulunduğu coğrafya”¦ Dünyadaki ilk mimari anlamdaki çalışmalar gene bu bölgeden dünyaya yayılıyor. Zaten Dicle, Fırat ve Nil’in kapsadığı havzaya ‘bereketli hilal’ denir. Dünyada tarım aletlerinin, tekerleğin ilk kullanıldığı, sanatın ilk tohumlarının atıldığı bölgelerdir buraları”¦




Ne değişti de günümüzdeki halini aldı bu bölge?



Bu bölgedeki tılsım ne dersen, oranın kültürel ve maddi zenginlikleridir. Zaten şu anda bu bölgenin maddi zenginliklerine tecavüz ediliyor. Düşün yirmi bin, yirmi beş bin kilometre ötedeki bir vatandaş geliyor ve oradaki zenginlik benim diyor, peki orada yaşayan oradaki zenginliği elde edebiliyor mu? Elde edemiyor, bu kadar uzaklardan gelip buralara silah zoruyla sahiplenenlere ancak hizmetkarlık görevi yapıyorlar”¦ Düşünün üç tane büyük din bu bölgeden dünyaya yayılmıştır. Ve şimdi bizde günümüzde o okula gidiyoruz, okul harap vaziyette, tavanlar çökmüş, derslikler berbat durumda”¦ Ben bu durum karşısında çok etkilendim ve kendi kendime dedim ki; eğer eğitim öğrenmek, bilgilenmek, tanımak, sorgulamak ise, yani işin muhasebesini yapmak ise”¦ Bu durumda sen oradaki öğrencilere bakıyorsun, eğitim sıfır, kurumlar çocukların başına çökecek, can güvenliği yok. Eğitimin olduğu yer bu iş için uygun ve düzenli olmalı, siz bu şekilde düzenlenmiş bir yerde eğitim yaptığınız zaman öğrencileri heveslendirirsin. Ama biz o hevesi veremiyoruz ki, o hevesi veremediğimiz içindir ki öğrenme, bilgilenme, sorgulama, tanıma ve işin muhasebesi de olmuyor. Bu yüzden ortada bir çelişki var, nedir o çelişki? Dünyaya uygarlığın yayılmasına hizmet eden o bölge, birçok ilklerin bulunduğu o bölge de okullar, eğitim içler acısı. Ben bir fotoğrafçı olarak sanatın o bölgeden dünyaya yayıldığını biliyorum, mimarlığın gene bu bölgeden dünyaya yayıldığını biliyorum ve insan bunları bilince üzülüyor”¦ Nereden nereye, nasıl bir dönüş olmuş? İşte bu dönüş toprağa yerleşme ile başlamış”¦



İçinde yer aldığınız projenin eğitime verdiği destek neleri değiştirdi?



Neleri değiştirdiğine biz birebir şahit olmadık ama değişeceğini umuyorum. En azından şu değişiklik oldu, eğitimin yapıldığı binada değişimin olduğunu ve böylece çocukların daha düzenli ve insana yakışan bir yapı içinde eğitim göreceklerini söyleyebilirim. Değişimin buradan başlaması ise ileride daha farklı değişimlere neden olacağını düşünüyorum.



Çocukları, geleceği, umudu ve olanakları objektifinize yansıtırken kadrajınıza neleri aldınız neleri ayıkladınız?



Ben okula girdiğim zaman bu iş daha bahçede başladı benim için, etrafta cıvıl cıvıl bir sürü çocuk var. Birkaç köyden gelen çocuklardan oluşuyor okulun öğrencileri. Dershanenin içine girdiğim zaman üzüntüm daha da arttı. Niye üzüntüm artı, çünkü 3. sınıflar, 4.sınıflar ve 5. sınıflar aynı derslikte ders yapıyorlar, üç sınıf aynı derslikte ders yapıyor”¦ Şimdi bu olacak şey mi? Bu ortamda ne kadar başarı sağlanır? On dakika bir sınıfa, on dakika diğerine vs. Toplamda iki tane öğretmen var ve büyük özveriler ile götürüyorlar bu işi. Belki şimdi öğretmen sayısı artmış olabilir.



Gündemde olduğu içindir.



Biz günü dolduran, günü kurtarmaya çalışan bir toplumuz, bizlerin bütün hesapları bunun üzerine. Toplum olarak eğitim seviyemizin düşük olduğu için bizler tanımayı, bilgilenmeyi bilemeyeceğiz, öğrenmek için çaba göstermeyeceğiz. Bunlar olmayınca da ben hesap soramayacağım. Tüm bunların olmaması durumunda heyecanımız olmayacak. Siz hangi iş dalında uğraşırsanız uğraşın eğer bir heyecan yok ise başarılı olma şansınız hiç yok.



Yenilenen okulların ve dersliklerin çocuklar üzerinde yarattığı etkileri bizler ile paylaşabilir misiniz?



Ben okulun açılışını internette TOÇEV’in sitesinden bakabildim. İnanılmaz güzel bir açılış olmuş. Çocuklar için yenilenmiş okullar öğrenme sürecinde önemli bir rol üstlenecek. Bu girişimler inanıyorum ki daha sonra farklı girişimlerle devam edecek. Bağlarbaşı ilkokulunda kız öğrencilerin fazla sayıda olması da benim için ayrıca sevindirici bir durum olmuştu.



Çekimleri yaptığınız okulun birçok öğrencisinin öğretmen olmak istediğini söylemişsiniz.



Çocukların farklı meslekler ile ilgili bir bilgisinin ve deneyiminin olmamasından kaynaklanıyor bu durum. İçlerinden bir tanesi doktor olmak istediğini söylemişti, o da hastalanınca ilçeye doktora götürmüşler, yani öğretmenin dışındaki bir meslek gurubu ile karşılaşmış olması burada etkili olmuş sanırım”¦


























Tamer Yılmaz




Çocuklar gördüm,


Cinden öte, ceylandan hızlı


tırnakları kirli, beyinleri al



Çocuklar gördüm,


Vahanın ortasında coşkulu


yeşermiş bir filiz gibi



Çocuklar gördüm,


Derme çatma yerlerde okumaya çalışan


çocukluğundan bir şey kaybetmemiş



Çocuklar gördüm,


Bir okulu olsa


ben de, dünyaya bende varım diyebilecek!




Arkadaşlar;


İşte bu çocuklar sevgi, bilgi bekliyorlar…




Tamer Yılmaz





Fotoğraf sanatının sosyal projelere aracılık etmesi, fotoğraf sanatçılarının bunlarda aktif görev alması hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?



Fotoğraf sanatı veya fotoğraf zaten sosyal projelerin en ortasında olması gereken konulardır, yoksa sosyal projeleri doğru anlatamazsınız. İnsanlar sözlere başka yorum yaparlar, görüntülere de başka. Tabii ki fotoğraf sanatçılarının aktif rol oynaması çok önemli. Çünkü görüntünün gerçeği belirli bir kalitede yansıtması projelere artı değer katar.



Bu proje sizin hayatınızda nelere bakış açınızda fark yarattı? Çocuklar? Hayat? Fotoğraf? Ülkemiz? Kendiniz?



Bu projede olmam, bildiğim ülke gerçeğini bir kez daha hatırlamama neden oldu. Yaşadığımız hayatın sadece büyük şehirlerde olmadığını gösterdi.



Fotoğraf çekeceğiniz bölgelere gitmeden önce nelerle karşılaşacağınız konusunda bir fikriniz var mıydı? Ne gibi araştırmalar yaptınız? Yoksa her şeyi akışına mı bıraktınız?



Esasında araştırma yapmadım, her şeyi akışına bıraktım. Benim tercihim o zamanı, o anı, gerçek olanı fotoğraflayabilmekti. Bunun için herhangi bir kurgu yapmadım. Ben fotoğrafı kurgularsam, görüntüyü değil renklerini kurgularım.




Fotoğrafın hizmet ettiği amaçlardan biri de gerçekleri göstermektir. Ancak aynı zamanda fotoğrafla büyük yalanlarda söylenebilir. Sizin orada bütün gerçekleri yansıttığınıza dair inancınız tam mıydı? Yoksa proje bittikten sonra keşke şöyle çekseydim, böyle kadraj oluştursaydım gibi geriye dönüşler yaşadınız mı?



Genelde çektiğim şeylerde geriye dönmek istemem, keşkelerim yoktur. Ben sadece o an içimdeki her şeyi inançla çektiğimi söyleyebilirim. Tabii ki de fotoğrafla çok büyük yalan söylenebilir. Ama hatalı da olsa gerçekleri kullanmak taraftarıyım.



Yer aldığınız bu projede sorunun temeline ulaşabildiniz mi? Yoksa bu soruna dikkat çekmek miydi hedefiniz?



Tabii ki dikkat çekmekti. Sorunun temeline hemen ulaşılamayacağını biliyorum. Yani bu basit bir sorun değil. Bu, ülkedeki ana sorunlardan biri. Bir kişinin, üç kişinin, beş kişinin becerebileceği bir iş değil. Zaman içerisinde ülke eğitiminin gelişerek kendi kendine çözüm üretmesi gerekmektedir.




Yüzümüz Umuttur ve Yaşasın Okulumuz projeleri sizce sorunun kökenine inen projeler olmuş mudur, yoksa var olan sorunlara geçici çözümler üretip, kamu vicdanını rahatlatmaya yönelik çalışmalar mı olmuştur?



Tabii ki kamu vicdanını rahatlatmaya yönelik çalışmalar değildir. Sorun büyüktür. Bu proje kendisini bu çalışmaya gönül verenler adına çok büyük bir adımdır. Devletin yapabileceği çalışmaları kişiler kendi çabalarıyla yapmaktadırlar.



Proje; sergi, kitap gibi aşamalarla devam ediyor. Bundan sonrası için sizin de içinde olacağınız başka faaliyetler, çalışmalar olacak mı?



Ben kendi açımdan, bütün gönüllü işlerde görev almayı isterim. Daha önce de Serdar Bilgili ile “Engellere Rağmen” projesinde fotoğraf asistanlığı yaptım. Benim için fotoğrafçı, fotoğraf asistanı, fotoğraf sanatçısı unvanları arasında bir fark yoktur. Hangi unvan altında olursa olsun, gönüllü bir projede her zaman görev almaya hazırım. Bunun adı şipşakçılık da olsa.
























Bennu Gerede röportajı: Levent Yıldız
Tahsin Aydoğmuş röportajı: Mehmet Uçkun
Tamer Yılmaz röportajı: Şebnem Evren



Bu sayfanın hazırlanmasındaki katkı ve yardımlarından dolayı Sayın İrep ÇAKIR’a teşekkür ederiz. FOTORİTİM



“YÜZÜM UMUTTUR” ilk olarak İstanbul Taksim Meydanı’nda, ardından Ankara Çankaya 365 AVM’de sergilendi. Sergi 9 Temmuz – 9 Ağustos tarihleri arasında TAV İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Gidiş Terminali, TAV Galeri’de gezilebilir. Yüzüm Umuttur fotoğraf kitabı, kartpostal ve fotoğrafçıların imzalı posterleri de köy okullarının onarımı için Yaşasın Okulumuz kampanyası yararına satılıyor.



Bilgi için TOÇEV 0212 280 25 11


www.tocev.org.tr









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

TOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm UmutturTOÇEV : Yüzüm Umuttur

Şule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile Söyleşi



Şule Tüzül ve Süha Derbent (Fotoğraf: Füsun Saka)



Fotoğrafın sessiz ve tavizsiz kedisi”¦


SÜHA DERBENT





İlk söz?



Doğduğum şeye ölene dek…



Nasıl ki bazı sözcükleri kullana kullana tüketiyor, içini boşaltıyoruz, “fotoğraf”, “fotoğrafçı” ve “kedi” sözcükleri de öyle. Elimde olsa bu sözcükleri kullanmadan bu söyleşiyi gerçekleştirmek isterdim, ama bu mümkün olmayacak. Amacım bunların biraz ötesine geçmek. İsterim ki hem bizim hem senin kendin için yeni bir şeyler keşfedelim. Bu nedenle, kullandığımız kavramların bilindik, alışıldık tanımlarını bir kenara koyup devam edelim istiyorum.



Mehmet Eroğlu “yazmak aşk gibidir, öğretilemez, öğrenilir” diyor. Aynı şeyi fotoğraf için söyleyebilir miyiz?



Ben hep “fotoğraf hayat gibidir” derim. O öğretilir bir şey değil. Hayata dair ancak öğrenebilirsin çünkü. Tabii ki bu fotoğraf için de söylenebilir. Fotoğraflarımın içindeki bana ait duyguyu her seferinde karşı tarafa geçirememiş olabilirim, ama onun ne olduğunu çok iyi biliyorum ve bu hayata dair bir şey benim için, varoluşa, devam edişe, yok oluşa, hepsine dair ve çok hayatın içinden bir şey. Zaten yaptığım iş de çok hayatın içinden, yani gündelik şehir hayatının içinde olmasa bile, bence “gerçek” hayatın içinden bir şey yapıyorum. Bir anlamda da benim için gerçek hayat bu, başka hayat da yok aslında.




Hayat da aynı aşk gibi bir şey. Öğretilir bir şey değil, bir süreç içerisinde devamlı değişen, devinim halinde olan, inişleri çıkışları olan ve yaşadıkça öğrenilen ve belki bazen de öğretilen. Sonu olan bir şey değil, zaten sonu olan bir şey olsaydı insanlar fotoğrafa bu kadar tutku ile bağlanmazdı, fotoğraf bir yaşam biçimi haline gelmezdi. Ama buradan hareketle, birazcık fotoğrafın dışında bir şeyler de söylemek gerektiğini düşünüyorum. Uzunca bir süredir fotoğraf benim hayatımda tutkuyla bağlı olduğum ilk ve tek şey değil.




Önceden tutkuyla bağlı olduğun ilk ve tek şey miydi?



Aslında hiç olmadı, daha çok hayata bağlı biriyim ben. Fotoğraf bunu ifade ederken kullandığım, John Berger’in dediği gibi, bir ulaşım aracı benim için. Fotoğraf, aslında gerçekten var olmak istediğim ve bulunmak istediğim yerlere beni ulaştıran bir araç haline dönüştü zaman içinde ve öyle bir yer edindi kendine. Ben doğada bulunmayı çok seviyorum. Fotoğraf, orada o hayvanlara o kadar yakında bulunmanın ve onları izlemenin, onlarla iletişim içerisinde bulunmanın bana kattığı duygunun ötesinde bir şey değil, beni oraya ulaştıran bir araç sadece. Bu nedenle ikinci sırada. Hep söylediğim gibi, eskiden fotoğraf çekmek için seyahat eden biriyken, artık orada olmak için, olabilmek için fotoğraf çekiyorum. Ama bu tutkularım için yaşadığımı da değiştirmiyor.




Bir fotoğrafın var: karda sana doğru koşan bir kaplan. Bu fotoğrafla ilgili olarak, o fotoğrafı çekerken yaşadığın, hissettiğin şeyin üstüne hiçbir şey söylenemeyeceğini, hiçbir sözcüğün bunu tanımlamaya yetmeyeceğini söylemiştin bir gün bana. Fotoğraf böyle bir şey olmalı; yani senin o sırada hissettiğin ve sözcüklerle ya da başka bir şeyle tanımlanamayacak olan şey her ne ise o”¦



Evet, sözünü ettiğin yaşadığım o an üstüne birinin bir şey katabilmesi ya da söyleyebilmesi benim için mümkün değil. O benim üç beş metre yanımdan koşarak geçti, ben yere bastığında çıkan sesi, kürkünün hareketinin çıkarttığı sesi duydum. Gözlerindeki ifadeyi en yakından gören kişi olabildim. Bir kaç adım ötemden geçerken duyduğum hayranlığı anlatabilmem mümkün değil. Daha ne olabilir. Ölüm döşeğinde olan ve kısa bir süre sonra öleceğini bilen birini ne kadar anlayabiliriz? Ya da birinin çektiği acıyı? İşte bu fotografın da başkaları tarafından bana kıyasla ne kadar anlaşılabileceğini gösteriyor. Bu sadece benim fotoğraf çektiğim alana uyarlanabilir bir şey değil, her tür fotoğrafa uyarlanabilen bir şey olarak kabul etmek lazım. “O” duyguyu yaşayan biliyor.





Sözünü ettiğimiz bu duyguyu yaşamadan, yaptığımız işi ve kendimizi fotoğraf ve fotoğrafçı tanımının içine koymanın mümkün olamayacağını düşünüyorum.



Senin fotoğrafçı kimliğinin bendeki izlenimine dair kısa bir tanımlama yapacağım; seni düşündüğümde aklıma ilk gelen kavramlar, sessizlik ve tavizsizlik”¦ Bir kedinin sessizliği ve tavizsizliği”¦ Bir şeyleri herkes gibi anlatmıyorsun da, kediler gibi, varlığınla, duruşunla, çeşitli konularda aldığın tavırlarla anlatıyorsun”¦ Süre giden bir sürü tartışmanın içinde senin ismini hiç görmüyorum, kavga gürültünün, tartışmanın içinde göremiyoruz seni. Eleştiri okları doğrudan sana yöneltildiğinde umarsız, bir kedi tavizsizliği ile yoluna devam ediyorsun.



Bunlar benim için söylenebilir şeylerden bazıları. Yanlış değiller. Ben gerçekten kedilere hayran biriyim ve onların bazı özelliklerini kendimde bulduğumda ya da kısmen hissettiğimde, bundan çok mutluluk ve onur duyan biriyim. Kendimi bunlardan ötürü ayrıcalıklı hissetmek bana fazlasıyla yetiyor da denilebilir. Belki bu yüzdendir…




Tanıdığım insanlar içinde kuyruğu olmadığı için üzüldüğünü söyleyen ilk ve tek insansın”¦



Kediler gerçekten öyle, duruşu ile birçok şeyi anlatabilen bir hayvan, sen anlayabilirsen. Onun gibi olabilmek ve böyle olduğumun düşünülmesi benim için çok keyif verici bir şey. Yaptığım işle kendimi anlatabilmeyi seçtim her zaman. Bunun dışında bir yol denemek istemedim. Kuyruk kesinlikle estetik katıyor…




Yaptığın işle kendini bütünüyle anlatabildiğini düşünüyor musun?



Çok da bunun üstünde de durmadım. Umursadığım bir şey değil aslında. Kendi kendime anlatabiliyorsam benim için iyi. Sanki buna gerek de yok, öyle değil mi?



Ben anlatıyorum isteyen anlar diyorsun.



Bir şeyi herkesin anlaması zaten mümkün değil. Böyle bir şey beklemek de yanlış. Böyle bir beklentim olmadı hiçbir zaman. Hatta hayatım boyunca yedi büyük kediyi fotoğraflayıp onları bu fotoğraflarla bir kitap yapmak ideali ile yola çıkmış biri olarak, yedi büyük kediyi çektikten sonra ilk verdiğim karar böyle bir kitabı yapmamak oldu. Çünkü yapacağım da ne olacak oldum. Devam edeceğim tabii ki çekimlerime, ama bunu anlatmanın çok da zorunlu olduğunu düşünmüyorum bir yandan. Belki kararım değişir ama şu an için en azından kitap yapmayı düşünmüyorum.




Buna değmez diye mi düşünüyorsun?



Yoo hayır onunla ilgili değil, ama değip değmemesinden öte, biraz önce söylediğimiz gibi, işte ben gördüm oradaydım, ben yaşayacağımı yaşadım. Bu anlatılır bir şey değil, bunu anlatırken o kadar çok şey yitiyor ki, sözlü olarak anlatırken de, fotoğrafça anlatırken de. Birilerine anlatırken bile bazen yaşadığıma saygısızlık ettiğim duygusuna bile kapılabiliyorum. Onlar sanki doğa ve hayvanlar ile benim aramdaki sırlar gibi.



Bir şeyleri sözcüklere döküp tanımlamaya kalktığımızda anlamlar eksiliyor, yitiyor…



Evet, detaylarını kaybediyor. Yine böyle devam edeceğim.




Bu ülkede fotoğrafçı olmak ve bu işten para kazanmak bu kadar zorken, fotoğrafçı bile olsan daha rahat para kazanabileceğin yollar ve yöntemler varken, en zorunu seçmişsin gibi geliyor bana; neden vahşi doğa fotoğrafçılığı?



Bir anlamda öyle, bir anlamda değil. Bir sürü şey sayılabilir benim açımdan; bir, zor olması beni çok çekti. İki, kedilere hayranlığım nedeni ile beni çok çekti. Üç, orada olmayı çok seviyorum. Yapan hiç kimsenin olmadığı bir alanda çalışmanın getirdiği zorluklar var, bir şeyin ilki olmak gerçekten bir yerde zordur. Sonradan gelenler bunun biraz lüksü ile hareket ederler. Daha önce yapılmışlığı ile. Böyle bir zorluğu var, ama dediğim gibi galiba kolay şeyler beni çekmiyor. Mesela şimdi doğada hemen hemen hiç fotoğraflanmamış siyah leopar çekmek istiyorum. Onunla ilgili araştırma yapıyorum. Bu da kolay bir iş değil; çok ağır şartlarda çalışılacak ve çekeceğinin garantisi olmayan bir iş. Böyle şeyler hem içinde adrenalin olan, hem her bakımdan güçlüğü olan işler. Beni daha çok çekiyor. Böyle bir heyecanım var içimde yitirmediğim. Çocuk tarafım var belki. Onun arkasından gitmeyi de seviyorum. Bir işe motive olduğumda onun dışındaki her şey gerçekliğini ve önemini biraz yitiriyor benim için. O kedi ile tanışmak fotoğrafını çekemesem bile görebilmek benim için çok değerli. Evet bu bir tanışma aslında…




Onların, yani vahşi diye adlandırdığımız bir yaşamın başrol oyuncularından olan bu canlıların dünyasını görmek, ister istemez insanın vahşetini sorgulamaya yöneltiyor insanı. İnsanlık tarihi boyunca, hele bu yüzyılda insanın insana yaptıklarını düşünürsek, onlar o kadar masum kalıyorlar ki. Ne acı ki, insanoğlunun vahşetinin bir sınırı olmadığını söyleyebilirim. Orada onlarla olmak bambaşka bir var olma hali olmalı. Onlara bu kadar hayranlık ve özlem duyarken, böyle bir dünyaya nasıl katlanıyorsun?



Bir kere “vahşi” tanımlaması benim seçtiğim ve belirlediğim bir şey değil. Böyle bir fotoğrafçılık alanı var. Yoksa en vahşi canlının insan olduğu konusunda ben herkesten daha çok bu fikre kapılmış biriyim. Dünyanın en masum canlıları hayvanlardır. Bütün hayvanlar için söylenebilir bu. Mesela goriller için söylenebilir; insandan çok daha uysallar. İnsan kadar vahşi bir canlı yok. Yeryüzündeki biyolojik üretimin yüzde seksenini dünyanın yüzde yirmisi tüketiyor. Birbirine uyguladığı bu vahşeti hayvanlara çok daha kolay uyguluyorlar. Ben gittiğim yerlerde bunlara da tanık oluyorum ve bunları görerek yaşıyorum. Hayatıma ilişkin duruşum, bakışım ve beklentilerim değişiyor, insanlara bakışım değişiyor bu seyahatler sonrası. Yani sadece fotoğraf çekip dönmüş olmuyorum. Ama bu bir tanımlama, dünyada da böyle geçiyor “wildlife photographer”, ya da “yabanıl hayat fotoğrafçısı” da denilebilir. Ama hiçbiri tam karşılamıyor aslında. En vahşi öldürme eylemini insan yapıyor. Hayvanlarınki bizimkinin yanında çok masum. İyi ki onlar bize benzemiyor ve özenmiyorlar. Yoksa doğada da toplu katliamlar olurdu.



Biz insanların kendimize katabilmek için ömrümüzü harcadığımız, bazen vakfettiğimiz bazı yetiler birçok hayvanda doğuştan ve mükemmel olarak zaten bulunuyor. Kime özeneceğimizi bir bilebilsek…




Bunlar kavrama dair düşüncelerin, bir de iki yaşam arasında gidip gelirken katlanamamazlık durumu yaşadığın oluyor mu, onu merak ediyorum.



Zaman zaman oluyor. Yani bir kere benim kadar orada olmaktan bu kadar önemle bahseden birinin niye İstanbul gibi bir şehirde yaşadığı sorgulanması gerekir önce, ama cevabım maalesef çok açık ve basit: para burada bulunuyor. Ben oraya gidebilmek için burada durmak zorundayım. Burada durduğum süre içerisinde oraya gidebilmenin koşullarını araştırmakla geçiyor günlerim. Firmalarla görüşmeye çalışıyorum. Projeler oluşturuyorum. Firmaların marka değerlerini inceleyip onlara yönelik projeler oluşturmaya çalışıyorum. Buna ciddi mesai ayırıyorum. Burada yaşamamın sebebi bu. Orada olabilmek ve oraya gidebilmek için burada çok çalışmam gerekiyor. Yoksa tabii ki burası orada olma ile kıyaslanmayacak bir şey. Çünkü kendimiz olmamızın engellendiği bir hayat yaşanıyor burada. Herkesin yüzünde maskeler ve rolleri var. Doğada böyle bir şey yok. Hiçbir hayvanla böyle bir iletişim kuramazsınız. Hiçbir hayvan birbiri ile böyle bir iletişim kurmaz. Ama olanaklarım olsaydı zaten bırak İstanbul’u, şehirde yaşamazdım. Hatta hastane yatağında, evde, trafik kazasında ölmektense, doğada ölmeyi ve bir hayvan tarafından yenilerek son bulmayı kesinlikle tercih ederim.




Kongo’ya gorillerin fotoğrafını çekmeye gitmenle birlikte bu canlılardan da en az büyük kediler kadar etkilendin ve sanırım onların da kediler kadar özel bir yeri var artık sende. Gorillerle çalışırken, büyük kedilerle yaptığın çalışmalardan farklı şeyler hissettin mi? Sende nasıl bir etkileri oldu?



Fark oldu. Ama bu sadece gorillerden kaynaklanan bir fark değil. Dünyada gorillerin bulunduğu tek bir yer var: Kongo. Kongo – Ruanda arasındaki savaş sürerken biz bunu yaptık. Orada gördüğüm ve yaşadıklarımın da bana kattığı çok şey oldu. Ama önce sorunun ilk kısmını yanıtlamak gerekirse, kediler bulundukları ormanda, bulundukları doğada predatör (yırtıcı) olarak yaşıyorlar. Gorillerse böyle değil. Yani gerçekten kat be kat insandan masum canlılar. Geçip karşına kafasını sallayıp sana filozof gibi bakan, seni seyredip düşünen, ama sana hiçbir tepki göstermeyen, seni olduğun gibi kabul edebilen bir hayvan goril. Onların bu masumiyeti insanların onlara uyguladığı vahşeti değiştirmezken, kedilere uyguladıkları vahşet bunun yanında çok daha hafif kalıyor. Çünkü goril çok daha masum. Asla zarar vermeyecek bir hayvan. Yavru gorillerin yanlarında uzun süre kaldıktan sonra gelip ceplerimi karıştırdıklarına şahit oldum. Dolayısıyla o hayvanlara karşı çok duyarlıyım. Çok az sayıda kaldılar. Elinden kültablası yapmak, yavruyu hayvanat bahçesine satmak gibi amaçlar uğruna goril aileleri yokediliyor. Bir iç savaşın ortasında gerillaların geçiş noktası olan dağda yaşıyorlar, volkanik dağlarda yaşar goriller. Çok trajikti, gerçekten benim hayata bakışım değişti oradan döndükten sonra. Bu projeyi WWF (World Wild Foundation) Türkiye ile yaptık. Türkiye CEO’su Filiz Demirayak ile birlikte gitmiştik. Onun için de benim için de çok etkileyici bir süreçti. İnsan olmaktan utanarak geri döndüm.




Vahşi doğa fotoğrafçılarının bir kısmı işin sanatsal boyutuna ağırlık verirken, bir kısmı bu canlıların doğal davranışlarını görüntülemeyi amaçlıyor. Sen de ikinci gruptansın. Bu seçimin bir nedeni var mı, sözünü ettiğin deneyimlerin tercihin üzerinde etkisi var mı?



Sanatın kapsamının çok geniş olduğunu düşünüyorum. Dedim ya orada olmak istiyorum, orada oluyorum, olurken de elimden geldiğince gördüklerimi belgelemeye çalışıyorum. Davranışları ile yaptığım iş çok ilişkili. Onları bilmek zorundayız bu işi yaparken. Hayvan davranışı öğrendiğimizde insanların ne kadar gerçekten vahşi canlılar olduğunu öğreniyorsunuz. Hem erdemli bir şey söyleyip hem de sonra bunun tam tersini yapan başka bir canlı yok yani. O yüzden orada olmanın önemi çok büyük benim için. Davranış belgelemek yaptığım iş. Yapabildiğim kadar. Sanatsal bir kaygım, derdim de yok. Öyle bakmadım çektiğim fotoğraflara. Çekerken de öyle bir kaygı taşıyarak çekmiyorum zaten. Deneyimlerimin etkisinden çok benim kişisel tercihim bu ve sanırım değişmeyecek.




Fotoğraf ne işe yarar, bir işe yarar mı, yaramalı mıdır?



Çektiğim fotoğraflarla ilgili yanına bir şeyler yazmak ya da fotoğrafların yanı sıra bir şeyler söyleme olanağım olduğunda, soyu tehlikede olan türlerin korunmasına yönelik bir bilincin oluşturulmasına katkıda bulunmak amacıyla, buna yönelik konuşmalar yapıyorum ya da yazılar yazıyorum, bir işe yarasın diye. Ama aslında bu benim misyonum da değil. Benim işim fotoğraf çekmek. Herkes kendi işini yapmalı diye düşünen biriyim. Benim işim sadece gördüğümü görüntülemek, başka bir şey değil. Bunu yapacak başkaları olmalı. Hepsini birden benim yapmamı, buna yetişebilmek ve doğru yapabilmek, tam yapabilmek anlamında yeterli bulmuyorum.



Bence fotograf çekeni tatmin ettiğinde işlevini bulmuş ve tamamlamıştır. Fazlası olursa iyi ama zorunluluğu yoktur.




Etik”¦



Genelden başlayıp özele gidelim. Etik denen şeyin iki yüz metre sonra bile değiştiğine inanıyorum. Yani buradan iki apartman öteye gittiğinde, yan dairede başka bir etik anlayışı ile karşılaşabilirsin. Bu tamamen vizyonla ilgili. Bu ülkede yaşayan biri bu ülkenin etik anlayışına sahip olur. Fotoğrafla ilgili ve benim konumla ilgili tarafa dönecek olursak, ben bu işi yaparken bir miktar hayvanların özel hayatına giren biriyim. Ama fotoğraflarımın kullanıldığı her yerde de bu canlıların hayatlarının korunmasına ilişkin bir şeyler söyleyen biriyim ve bunu vurgulayan fotoğraflar çekiyorum. Bu işi yaparken de temel prensibim, bu hiç değişmedi, minimum risk alarak bu işi yapmaktır. Sadece kendimi değil, hayvanı da riske etmek anlamında söylüyorum. Benim için en değerli fotoğraf en az risk alınarak çekilmiş fotoğraftır. Diğerlerini çok çekebilirdim. Bir kez bile denemedim. Çünkü kendimi ve hayvanı riske ederek çektiğim fotoğrafın benim için hiçbir değeri yok. Ben iş yaparken takıntı derecesinde mükemmelliyetçi biriyim. Seyahat öncesi bir yıla yakın yazışıyoruz. Gittiğimizde minimum sürprizle karşılaşmak için bunu yapıyoruz ve gerçekten de öyle oluyor. Hayvanı ve kendimi riske ederek çektiğim fotoğraf benim için fotoğraf bile değil, haddini ve amacını aşmaktır. Hiçbir zaman yapmadım ve yapmıyorum. Değerli olan, bu risklerin olmadığı ortamı oluşturup o fotoğrafı orada ve mükemmel çekebilmektir.




Aynı şeyleri fotoğrafın her alanı için söylemek lazım. Bu söylediklerin fotoğrafın ve fotoğrafçının ne olup ne olmadığı ile yakından ilişkili. Fotoğrafın hangi alanından söz ediyor olursak olalım, fotoğrafa konu olan herşey için, insan, hayvan, bitki ya da herhangi bir şey, fotoğrafçının sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunu yaparken o “şey”i, gerçekten “şey” durumuna sokuyorsunuz, nesneye dönüştürüyorsunuz. Dolayısıyla bu anlamda söylediklerin çok önemli.



Ben biraz daha iddialı bir şey söyleyeceğim; aslında her fotoğraf içinde bir taciz içeriyor. Fotoğrafa konu olan kişi fotoğrafının çekilmesine izin versin ya da vermesin, fotoğrafta gösterildiği şekilde olmaktan memnun olsun olmasın, bu değişmez. Ben gördüğümü çekiyorum, izleyen de görmek istediği şekilde görüyor ya da anlıyor o fotoğrafı. Ben ne kadar duyarlılık göstersem de, fotoğrafını çektiğim canlılar, örneğin bir kaplan, bakalım öyle görünmek istiyor mu? Bunu illa ki olumsuz anlamda algılama. Ama bunun tanımı tacizdir, çünkü bu eylemde fotoğrafçı hükmedendir, onun gördüğü ve göstermek istediği olur, fotoğraftakinin buna müdahale etme şansı yoktur. O canlılara karşı çok duyarlıyım, bu yüzden fotoğraflarını çekerken bunu sürekli düşünüyorum, bu anlamda onlara karşı sorumlu hissediyorum kendimi.

Türkiye fotoğrafı diye bir şeyden bahsedebilir miyiz?



Bahsediyoruz. Türkiye’de çok, ama dünyada yok! Biz kendi kendimize bahsediyoruz. Bu konularda bir yerlerde konuşan, görüş bildiren biri değilim, ama bu vesile ile senin aracılığın ile, ne düşündüğüm ortaya çıkmış olsun. Türkiye’de başarılı işlerin çıkarıldığını, ama yeterince tanınmadığını ve tanıtılmadığını düşünüyorum. Türkiye’de bir sürü fotoğraf kitabı da basılıyor. Bence boşuna basılıyor hepsi, benimkiler de dahil. Çünkü dünyada böyle bir kitap yapmış olmuyorsunuz, dünyada kimsenin sizden haberi yok. Şimdi ben yurtdışında kitap yapmak istiyorum, yapmam çok zor. Amerika’daki copyright ajansları önümüzdeki iki yılı bile belirlemişler. Süha Derbent ne demek? Hiçbir anlamı ifade etmiyor, John bilmem ne değilim ben çünkü. Yaptığınız işle de bir yere gelmeniz çok uzun süreçler. Dünyada fotoğraf kitabı basılmış, kitabının Amazon’da satıldığı, Barnes&Nobles’da bulunduğu kaç tane Türk var, bence yok. Ama biz bu konuda o kadar fazla konuşuyoruz ki, bunu yaparken birbirimizin üstüne de basıyoruz. Birilerinin iyi işler yapmasına engel olmaya da çalışıyoruz. Yapanlara destek olmak yerine köstek oluyoruz. Böyle kendi kendimize yuvarlanıp gidiyoruz. Millet bu işleri rönesansta aşmış, biz daha hala oraya gelemedik. Öte yandan genç ve çok iyi fotografçıların olduğunu görmek beni ümitlendiriyor geleceğe dair. Dilerim onlar bu döngüyü kırabilirler burada yıpratılmadan.




Bu noktada yine seninle ilgili biz izlenimimi paylaşacağım. Sözünü ettiğimiz bu ortamda 20-30, hadi diyelim ki 50 isim var. Fotoğraf üzerine bu isimler söz sahibi genellikle. Konular ve kavramlar, bu isimlerin çevresinde ve çoğunlukla da bu isimlerin yönlendiriciliği altında tartışılıp duruyor.



Çok doğru. Kendimi bildim bileli böyle bu.



Yukarıda sana dair bir kedi sessizliği ve tavizsizliğinden bahsetmiştim ya, yine o noktaya döneceğim. Senin ismini bu tartışmaların yakın ya da uzağında hiç görmüyoruz. Şimdi sen, internet ortamında yayınlanacak bu sohbetin içerisinde bu ortama dair eleştiriler getirince, şöyle bir tedirginlik içine girdim; hiç istemeden seni bu tartışmalar içerisine sürüklemiş oluyorum şimdi. Özellikle de internet ortamında “ağzı olan konuşuyor” durumu söz konusu. Senin hiç istemediğin nitelik ve biçimde, düşüncelerin tartışılabilir duruma düşebiliyor.



Böyle bir şeyle ilgilenmeyecek biri olduğum için sorun değil. Bu tür şeyleri zaman kaybı olarak değerlendiriyorum.




Peki, genel anlamda tartışmalara girmeme tercihinin bir nedeni var mı?



Özellikle tartışmalara girmiyorum. Buna ayıracağım zamanı yapacağım proje ile ilgili araştırmaya ayırmayı daha verimli, daha hayatın içinden ve daha gerçek buluyorum. Burada ya da sözünü ettiğim fotoğraf ortamlarında, insanların kendi kendine böyle şeyleri konuşmasının, çok kısıtlı bir çevre içerisinde kalan bu tartışmaların bir yere gitmediğini ve bir yere varmadığını, bunu yaparken de insanların o anda belki hırsa kapılıp ve istemeden de olsa birbirinin üstüne bastığını da görüyorum ve üzülüyorum. Ben kendimi o duruma düşürmek istemiyorum. Şimdi burada, bu söylediklerime karşı çıkıp bir şeyler söyleyenler olacaktır. Tabii ki cevap vermeyeceğim, çünkü böyle bir zamanım yok. Boş işlere zamanım yok çünkü. Böyle bir tartışmada bana söylenen bir şeye cevap vermektense, oturup iki fotoğrafımı daha işlerim, daha verimli zaman geçirmiş olurum veya iki tane mail atarım yabancı bir firmaya sponsorluk bulabilmek için, veya bir hayvanın hangi bölgede, ne sıklıkta görüldüğünü öğrenmek için iki tane yazışmada bulunurum. Bu bana daha çok yol katettirir. Benim için önemli olan yaptığım işin kalitesi, ben bunu iyi yapmak istiyorum. Ne kadar yaptığım kesinlikle tartışılır. Ama benim işimin kalitesine bu tartışmanın içerisinde bulunmak bir şey katmayacak. Herkes işini yapsın. Ben fotoğraf eleştirmeni değilim. Olmak gibi bir hedefim de yok. Arzum da yok. Fotoğraf eleştirmeyi de sevmiyorum. İnsanlar işlerini yapsınlar ve o işlerle bir yere gelsinler. Benim için en değerli şey bu. Başka şeye ne kadar zaman ayırırsan, yani bu tartışma için söylemiyorum bunu, işimi yapmak yerine oturup televizyonda bir dizi seyredersem de aynı şekilde zaman kaybediyorum. Özetle ne dizi seyrediyor ne de bu tartışmalara giriyorum. Benim için işimin kalitesini arttırmak bunların çok önünde geliyor.




Yaptığın iş nedeni ile Türkiye’nin tek vahşi doğa fotoğrafçısı olarak oldukça popüler bir kimliğe sahipsin, farklı bir imajın var, ne kadar uzak dursan da, cevap vermesen de, bazı tartışmaların, çekişmelerin içine en azından ismin karışıyor.



Artık bunları çok önemsemiyorum, ama evet bazen hiç de ben olmayan bir imaj oluşuyor, rahatsız olduğum bazı durumlar oluyor.



Yaşadığımız ülkede benim çektiğim fotoğrafların bir ederi yok. Mesela fotoğraf gösterilerimde söylüyorum, az önce beş para etmeyen fotoğrafları izlediniz, diyorum. Gerçekten beş para etmez. Hiçbir yerde satamazsınız. Hiçbir değeri olmayan, piyasa değeri olmayan fotoğraflar çekiyorum bu ülke için. Böyle bir iş yaptığınız zaman, fotoğraf çekerek para kazanmak mümkün değil, proje satmanız gerekiyor. Proje sattığınız zaman da, sattığınız proje fotoğrafları üzerinden bir gelir elde etmeye yönelik olmuyor genellikle. Fotoğrafların medya geri dönüşünden yararlanmaya yönelik projeler oluyor. Sponsorlarıma medya geri dönüşü satıyorum. Dolayısıyla, bu nedenle çok fazla gazete, dergi ve televizyonda çıkmak durumunda kalıyorum. Bu benim kişisel tercihim olmadığı gibi, aslında hiç de hoşlanmadığım bir şey. Zaman içerisinde bundan çok da zarar görmüş biriyim. İnsanların büyük çoğunluğu bende para çok, rahat battı ve o yüzden bu işi yapıyorum zannediyor. Benden aklınıza hayalinize gelmeyecek konularda yardım isteniyor, maddi yardımdan bahsediyorum. Bu kadar çok gazete, dergi ve televizyona çıkınca, yönetemediğim bir imajım oluşuyor ve bu beni çok rahatsız ediyor.




Bir de şöyle bir imajın var; her konuda çok ticari düşünen, parayı çok önemseyen biri olduğun söyleniyor.



Bu yönetemediğin imaj, senin aslında hiç olmadığın bir şey. Mesela bana mail atanların hepsine cevap veriyorum, klasik olarak hepsinden aynı cümle ile başlayan yanıt geliyor; “inanamıyorum cevap verdiniz” diye başlıyor. Aslında ben hepsine yazıyorum zaten. Ama insanlar beni başka bir yere koyuyorlar, mesela beni gözlerinde çok büyütüyorlar, en çok karşılaştığım şey bu, karşı karşıya oturduğumuzda aynı kendisi gibi sıradan biri olduğumu gördüğünde de, bu sefer küçümsüyorlar. İkisi de doğru değil. Ben aynı onun gibi biriyim, hiçbir farkım yok. Senin soruna gelince, çok basit bir cevabı var; ben profesyonelim ve bu işten para kazanmak zorundayım, bir kere o nedenle ticari düşünmek zorundayım. Bu konuda çok rahat içim, çünkü ben ticari olmayan neler yapıyorum bunların bazılarını sayayım, bana bunu söyleyenlere yeterli cevaptır; ben bütün arşivimi, bugüne kadar çektiğim 50.000’e yakın fotoğrafın tamamını WWF’e bağışladım. İstedikleri gibi kullanabilirler. Bundan sonra çekeceklerimi de aynı sözleşme ile bağladım, bağışladım. Bugün bana sponsor olan bir firma bu şartı kabul ederek sponsor olmak zorunda. Her sene en az 5 tane, varoş bölgelerinde olan devlet okulu seçip, gidip oralarda sunum, fotoğraf ve mesleki başarılar üzerine konuşma yapıyorum ve bunlardan hiçbir ücret almıyorum. Özel okullar beni aradığında ise ciddi ücretler alarak bu işi yapıyorum. Yine örneğin şu sıralar sokak hayvanları ile ilgili filmde sabahtan akşama kadar gönüllü olarak çalışıyorum. Üstelik set fotoğrafçılığı yapıyorum. Hayvanlarla ilgili çünkü, onur duydum, gittim yapıyorum. Bunun gibi çok fazla şey var. Beni ticari düşünmekle eleştirenler bunları tabii ki bilmez, çünkü her yerde bakın ben bunları yapıyorum diye dile getirmiyorum, bu hoş bir şey değil.



Ticari bir konuda en çok katlanamadığım şey şu, özellikle fotoğraf adına hiç katlanamadığım şey kendi adıma değil sadece; fotoğrafın bu kadar değersizleştirilmesini kabul edemiyorum. Bir proje yapılıyor, herkese para ödeniyor, matbaasına, kağıdına, tasarımına, ama fotoğrafa gelince ödenmiyor. Öyle bir proje ile bana gelindiğinde isteyeceğimin üç katını istiyorum zaten. Çünkü orada bulunmak istemiyorum. Dolayısıyla fotoğrafa bunun yapılmaması lazım. Fotoğrafı değersizleştiren bir şey bu. Bence herkes yaptığı işle ilgili ticari düşünmek zorunda. Bir iş ne zaman para ederse o zaman değerini buluyor. Dünyada rantın belirlemediği hiçbir şey yok maalesef. Siz kendi işinizi değerlendirip yerine koymazsanız kimse size gelip bunun yerine karar vermez.




Fotoğraf da aynı yaşam gibi. Yaşamda nerede duruyorsak fotoğrafta da orada duruyoruz aslında.” demiştin. Nerde durduğun burdan gayet iyi görünüyor ama sence sen nerde duruyorsun?



Neden varım?” sorusunu sormamız gerektiğine inanıyorum. Öncelikle kendim kendimden mutlu olmalıyım. Ben kendimden mutlu olursam insanlara bir şeyler verebilirim veya onlara faydalı olabilirim veya onları mutlu edebilirim. Onların göz zevkini okşayabilirim. Kafasını biraz düşünmeye yöneltebilirim.



Hayatın burada, bu şehirde yaşandığından ve döndüğünden ibaret olmadığının farkında olmaya çalışarak yaşıyorum. Yaptığım iş de buna çok uygun bir iş. Kongo’da bir dağ gorilinin mezarına çiçek koymak benim için çok önemli bir şey. Oradaki yerel halktan birinin yaptığı gibi. İki metreden bir kaplanın sarı gözlerine bakabildiğimde aslında ne kadar küçük olduğunu, aslında hiçbir şey olmadığını görebilmek benim için çok değerli. Çünkü biz şehir hayatında yaşarken o an ne iş yapıyorsak kendimizi hayatın merkezinde görüyoruz. Taksi şöförü isek müşteri bulacağız, doktorsak o an ameliyatı bitireceğiz, ne iş yapıyorsak kendimizi hayatın merkezinde görüyoruz ve o anda en önemli şey o, başka bir şey yok. Halbuki hiçbir şey değiliz. O kadar küçüğüz ki. İşte ben bunu doğada görüyorum, hayvanlardan öğreniyorum. Bu benim için çok değerli. Durduğum yer de orası.




Aslında hiçbir şey değilim. Kendimi mutlu ediyorum yaptığım bu işle ve eğleniyorum da ben bu işi yaparken, çok da keyif alıyorum. Onlardan çok şey öğreniyorum. Şehir hayatında insanlardan öğrenemediğim, en yakınlarımdan bile öğrenemediğim çok şeyi hayvanlardan öğreniyorum. Günde kaç kez hayal kırıklığına uğrayabilir ve kaç kez yeniden ümit edebilirimin sınırlarını öğreniyorum hayvanlardan, nasıl aşık olunduğunu öğreniyorum. Ne kadar aşık olunduğunu öğreniyorum. Aşk için neler yapılabileceğini öğreniyorum. Bunları bu şekilde deneyimliyor olmak hayatta durduğum yeri de belirliyor. Yani mesela ben Kongo’ya dağ gorili çekmeye gitmeden önce, Kongo’da bir goril katliamı yapıldı, gitmeyi çok istedim onların cenaze törenine ve gidemedim. Mesela bu bile bana bir şey katıyor. Belki dünyanın en görkemli cenaze törenlerinden biri yapılıyor orada dağda, tahtalarla indirildi onlar oradan aşağı, halk ağlayarak taşıdı. Ben gittiğimde hala mezarlarının üstü çiçek doluydu, çünkü her gün herkes çiçek koyuyordu. Hayatta durduğum noktayı bu seyahatlerde sadece fotoğraf çekerken değil, yolda yaşadığın şeyler de belirliyor. Bütün bunlara açık olmak gerektiğini düşünüyorum. Bir yandan bunları gidip orada yaşarken ondan sonra burda gelip o onu dedi bu bunu dedi ile uğraşmanın çok değerli olan zamanın kaybı olarak görüyorum.




Bence hiçlikle her şey olmak arasında bir fark yok. İnsan ne kadar duyarlı ise, göreceli olarak o kadar daha fazla acı çektiğini, dolayısıyla o kadar daha fazla derinleştiğini, ancak bu durumun bir nihilizm boyutunda değil de, daha güzel bir dünya yaratmaya yönelik olarak kullanılmasının, ortaya çıkan işlerin de daha güzel, daha derinlikli ve anlamlı olmasına yaradığını düşünüyorum. Fotoğraflarına bu duyarlılığın yansıdığını, yaşamdaki duruşunun da bununla çok ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bu duyarlılık – farkındalık – derinlik, insanı yaşamın içindeki o her şeyi barındıran süreçlerden geçirip hiçliğe ulaştırmıyor mu?



Tabii ki, işte bu Mevlana’da da var, birçok felsefe ve inançta da var. Kendini ne kadar çok hissediyorsan, yani ne kadar önemli hissediyorsan o kadar yoksun aslında. Hiçbir şey yapmıyorsun aslında.



Ne kadar yok hissediyorsan da o kadar varsın aslında”¦



Evet. Var olabilmen için önce hiçbir şey olmadığını bilmen gerekiyor.



Aşk?



İlk aklıma gelen şey aşksız yaşanmayacağı. Bence insanın varlığını en anlamlı kılan duygu bu. Aşk için yaşamaktan daha erdemli bir şey yok. Benim için hayattaki en değerli şey. Bu sadece karşı cinse duyulan bir aşk olmanın ötesinde doğaya, hayvanlara duyulan, yaptığım işe duyduğum bir aşk da olabilir. Ama herşeyin başında ve ötesinde, bir kadına aşık olmak benim için çok önemli. Ben aşık olmadığım zaman hiçbir şey yapamayacak ve üretemeyecek, yok olacak biriyim herhalde. Aşık olarak varolmak benim için her zaman daha fazla enerji, tutku ve heyecan dolu bir şey ve böyle yaşıyorum.



Benim bu kedi hayranlığımın bir nedeni de şu; kediler çok dişiler, erkeği de öyle. Kadınlar kedi gibiler, kediler de onlar gibi, böyle de söylenebilir. Çok çekiciler ve çok estetikler. Aşkla çok bağlantılı bir şey bu, insanda çok heyecan tutku uyandıran bir şey. Benim için o yüzden çok tutkulu bir şey bu.




Hadi araya bir şiir yerleştirelim”¦



Araya bir şiir koymak yerine kaplanlarla ilgili söylenmiş bir şey var onu koyalım: “Eğer bir kaplan avlamak istiyorsanız, önce kendi içinizdeki kaplanı avlamak zorundasınızdır, yoksa ona av olursunuz.”




Düş mü gerçek mi?



İkisi birden. Gerçeğin olabilmesi için önce düşlemek gerekiyor. Ben düşlerine çok inanan biriyim. Düşlediğim her şeyi yapmak isteyen biriyim. Bir şey düşlediysem yapıyorum. Kaç yıl önceydi bilmiyorum, National Geography dergisinin kapağında Sita diye bir kaplanın fotoğrafını gördüm, ağzında yavrusunu taşıyordu. Ben gidip Sita’yı ve yavrusunu çekeceğim dedim, iki yıl sonra aynı kaplanı ve yavrularını gittim çektim. Sonra yedi büyük kediyi fotoğraflayacağım dedim. Kademe kademe tek tek hepsini de yaptım. Şimdi de siyah leopar çekmek istiyorum.




Düşlerin ve düşlemenin sonu yok değil mi?



Yıllarca yaptığım iş ile ilgili tüm yayınları takip ettim. Bu anlamda ciddi bir kütüphanem var. Çıkan bütün kitapları alıyorum. Yıllarca evdeki Sibirya kaplanlarının fotoğraflarına baktım. Örneğin bir tanesinde, kardan bir tümseğin üstüne oturmuş, üstüne kar yağıyor lapa lapa. Bu fotoğrafa, böyle bir şeyi ben çekmek istiyorum diyerek baktım hep. Sonrasında çektiğim fotoğraf, gördüğüm ve hayal ettiğimin çok ötesinde bir şey oldu. Yani koşarak bana doğru gelen ve üç metre yanımdan geçen bir hayvan çektim. Bir Sibirya kaplanı. Dedim ya eğer düşlersen yapıyorsun.




Çok ağır koşullarda çalışıyoruz. Normal bir insanın bir şeye motive olmadan dayanamayacağı koşullarda. En son Brezilya’da jaguar çekerken, 250 m2 yani Türkiye’nin üçte biri büyüklüğünde bir sulak alanda, milyonlarca nehir kolu var, nehir üzerinde, güneşin altında bir botun içerisinde, 60 derece sıcakta ve %100 nem altında bütün gün, günde 100 km, bazen daha fazla yol yaptığımız günler oldu. Düşlersen ve kendine inanırsan, düşlerine inanırsan gerçekleştiriyorsun.



Şu anda bir proje için çalışıyorum. Benim projem değil. Hiç tanımadığım birisi bana sokak hayvanları ile ilgili bir film yaptığını ve bununla ilgili gönüllüye ihtiyacı olduğunu söyledi. Bu filmde hiç kimse hiçbir ücret almıyor. Herkes gönüllü olarak çalışıyor. Benim de bu projede fotoğraf çekmemi istedi. Ama bunu isterken bana şöyle bir cümle söyledi, ki benim için anahtar cümle idi: “ben idealimi gerçekleştireceğim bu olduğunda” dedi. İşte ben böyle bir şeye çok saygı duyan biriyim. Aynı şeyi ben de çok yoğun biçimde hissettiğim için bunu duyar duymaz hemen kabul ettim. Birinin bir idealini gerçekleştirmesine küçücük de olsa bir katkımın olacak olması, benim için çok önemli bir şey. Bir insana verilebilecek en büyük destek bu. O yüzden bir şeyi kafaya yatırmak ve ona motive olmak, hayatını buna göre şekillendirmek, bunun için ve buna göre yaşamak. Yaşadığım bütün hayat hep böyle geçti: bir şeye inanmak ve onun peşinden gitmek şeklinde. Bu bazen kısa, bazen çok uzun bir süreç olabilir. Evet, şimdi siyah leopar çekeceğim, onu çektiğimde bitecek mi? Hayır. Bir hayvanı çekersin, koşarken çekersin, avlanırken çekersin, avını yerken çekersin, çiftleşirken çekersin, su içerken çekmediysen onu çekmek istersin. Sonu olan bir şey değil. Dolayısıyla her zaman eksik bir şeyler kalacak. Ama bu sadece benim bu konuda ulaşmak istediğim şeylerin çokluğundan ya da benim tatminsizliğimden değil, büyük kedilerin hepsinin tüm davranışlarını çekmek bir insanın ömrünün kolay kolay yetebileceği bir şey değil zaten. Böyle bir şeyi seçtiğinde zaten sonu gelmeyecek bir uğraş seçmiş oluyorsun bir kere. Ama tam tersi de çok feci bir şey, insanın ölmesi gibi bir şey bence. Yapmak istediğin herşeyi yapıp bitirdiğinde sen de bitmişsindir zaten. Bitebileceğim bir şeyi seçmedim ben. Seçmezdim de.




Murathan Mungan “Başarı; Türkiye’de sadece bir dershane adıdır.” diyor. Ben de aynı fikirdeyim. Bu yüzden seni tanımlarken başarılı bir insan demek istemiyorum, fotoğrafçı tanımı da dar bir tanım aslında senin için. Yaptığı işle varlığını anlamlandıran, varlığı ile de yaptığı işi anlamlandıran diyelim, böyle insanların böyle olmasında birçok etken var. Senin de belirttiğin gibi aşk bunlardan en önemlisi gerçekten. Buradan yola çıkarak sözü şuraya getirmek istiyorum; tüm konuştuklarımızı içinde barındıran Süha Derbent kimliğinin, bence arkasında değil tam da yanında, önemli bir isim var: Füsun Saka. Bu birlikteliğin yakın tanığı olarak biliyorum ki, aslında şu ana kadar konuştuğumuz her sözcüğün içinde o da var, yine de Füsun özelinde de birkaç şey söylemeni rica edeceğim senden.



Eski yıllarda krallar sponsor olurmuş kaşiflere. Sonradan büyük düşünürlerin, büyük yaratıcı insanların hepsinin eski deyimle birer hamisi olmuş. Onlar sadece düşünmüşler ve yaratmışlar ama onların gündelik hayatlarını sürdürmeleri için onlara destek olan, özellikle ekonomik destek olan birileri hep olmuş. Füsun’un benim için anlamı şu; ben ilk yayınlanan Yüz Yüze adlı kitabımda yazdım, benim için yaşam sponsoru o. Maddi destek demek doğru olmaz, ama benim gibi abuk subuk şeylere kafayı takıp bunların peşinden gitmek inadıyla yaşayan birine verilebilecek en büyük desteği vermiş biri o. Çok şanslıyım ki bu desteği bana veren kişi benim aşık olduğum ve hala deli gibi aşık olduğum kadın ve onun da bana karşı aynı duygularda olduğunu biliyorum. Benim için yapmadığı şey yok ve yapmayacağı şey de yok. Bütün fotoğraflarımın altında, hem onun hem rehberlerimin, emeği geçen herkesin imzası var. Ben hiçbirini tek başıma yapmadım. Her fotoğrafımda Füsun’un payı vardır. Hiç kimsenin ulaşamadığı yerlerde her gün beni arayıp bulmuş ve konuşmuştur. Her zaman bana çok destek olmuştur. O olmasaydı ben bunların hiçbirini tek başıma yapamazdım diye düşünüyorum. Bu sadece bana böyle bir destek vermenin ötesinde, tutku ve heyecanla aşık olduğum bir kadın olması anlamında da çok değerli bir şey.




Füsun Saka ve Süha Derbent (Fotoğraf: Neriman Kaftancıoğlu)



Fotoğraf dışında ve aslında fotoğrafı da kapsayacak bir şekilde ifade etmem gerekirse ki en doğrusu bu olacaktır, Füsun benim tutkum ve varlık nedenimdir. Ona doğmuş ve ona yaşayanım…



Son söz?



İyi fotoğraf çekmek istiyorsanız aşık olmanız lazım”¦




Söyleşi: Şule TÜZÜL


06 Haziran 2009 – İstanbul





Süha DERBENT Hakkında



25 yıldır profesyonel fotoğrafçılık yapıyor. Sırasıyla; Cumhuriyet Gazetesi, Atlas Dergisi ve Marie Claire Dergisi’nde gezi fotoğrafları çekti. Bir Numara Hearst Yayıncılık bünyesinde yayınlanmakta olan Gezi National Geographic Traveler Dergisi’nde, de iki yıl boyunca Görsel Yönetmen olarak çalıştı. Derbent, İskandinavya’dan Madagaskar’a, Sri Lanka’dan Kanada’ya kadar 60′dan fazla ülke gezdi.



Bu çalışmaları sırasıyla; başta Emirates ve Emirates Holidays olmak üzere, Canon, BP, SHELL, KLM, Sabah Adventure Club ve Chevignon gibi firmaların sponsorluğuyla gerçekleştirdi.



2002 Temmuz ayında İş Bankası Kültür Yayınlarından “Yüz Yüze” adlı ilk kitabı yayınlandı. Yayının hemen ardından CNN International, Süha Derbent’le bu kitabına ilişkin bir röportaj yaptı.


2003 yılında soyu tehlikedeki hayvanlara dikkat çekmek amacı ile BP ve Emirates ile ortak bir projeye gerçekleştiren Derbent’in fotografları ile BP takvimi yapıldı.



2008 yılında Shell ile bir proje yapkı ve Shell takvimi Suha Derbent fotografları ile hazırlandı.



20 yıl boyunca hedeflediği yeryüzünde yaşayan 7 büyük kediyi fotograflama hayalini 2008 yılında gerçekleştirdi ve son olarak Yapı Kredi sponsorluğunda Pantanal/Brezilya’da fotografladığı Jaguar ile bu seriyi tamamladı.




Süha Derbent (Fotoğraf: Serhat Demiroğlu)

2008 yılında WWF-Türkiye’ye tüm arşivini bağışladı.



Kişisel web sitesi www.suhaderbent.com 2008 yılında yenilendi ve 32 uluslararası ödül kazandı.



Vahşi yaşam fotoğrafçılığına ilişkin projelerini, sponsor şirketlerin hedefleri, vizyonu ve marka değerlerine uyarlayarak bu konularda doğa, doğada yaşam ve hayvan davranışı üzerinden örneklemeler verecek şekilde düzenleyen Derbent firmalara kapsamlı medya geri dönüşü sağlamanın yanı sıra fotoğraf kullanım haklarını da veriyor.



www.suhaderbent.com







FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Şule Tüzül : Murat Pulat ile Söyleşi
Şule Tüzül : Körler Fotoğraf Çekerse Ne Olur
Şule Tüzül : Fotoğrafçılarla Sohbet Ederken : Murat Şen
Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Derinlik
Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Fotoğraf Hiçbir Şeydir, Fotoğrafçı Herşey
Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Fotoğraf Can Çekişiyor






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Şule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile SöyleşiŞule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile Söyleşi

Gary Cosby Jr. : Reece`in Yolculuğu



GARY COSBY JR. : REECE’NİN YOLCULUĞU


GARY COSBY JR. : REECE’S JOURNEY




5 Eylül 2008, 2:26


Reece’yle Tanışın!



Sizlere çok özel bir küçük adamı tanıştırmak isterim. Bu Reece. Henüz on dört aylık. Reece Down Sendromlu bir çocuk. Ve ben bu çocuğu, bir bebeği sevmenin mümkün olamayacağını düşündüğüm kadar seviyorum. Reece’nin doğumu bizzat ben yaptırdım ve bu tecrübe diğerleri gibi değildi. Patty ve benim sekiz çocuğumuz var ve o, benim doğumunu yaptırdığım tek çocuk. Bu doğumu ebe ile yaptık ve benim bunu yapabilmemin tek sebebi de bu. O harika birisi ve o aynı zamanda Reece’nin down sendromlu olabileceğini söyleyen ilk kişi.





Bu doğum için Tennessee’ye gitmek zorunda kaldık çünkü Alabama ebelere izin vermiyor. Bu gerçekten çok yazık ama bu başka bir gün için başka bir konu. Ebemiz Reece’nin down sendromlu olabileceğine dair bazı belirtileri söylediğinde biz, bunların diğer çocuklarda da gördüğümüz fiziksel karakteristikler olduğunu düşündük.




Patty, Reece’yi test ettirmemiz gerektiğini söyledi ve bir randevu ayarladık. Reece’nin ilk doğum günü 3 Haziran’da bir down sendrom uzmanıyla görüştük. Doktor, Reece’nin durumu hakkında pozitifti ama yine de test için bekledik ve doktorun görüşü onaylandı. Sanırım, Reece’nin yolculuğu tıpkı hepimiz gibi doğumda başladı, “özel çocuk” ebeveyni olarak bizim yolculuğumuzsa iki ay önce başladı. Çok şanslıydık çünkü görünürde Reece’nin, DS çocukların neredeyse yarısında görülen kalp problemleri yoktu.




Önümüzde fizik terapi ve konuşma terapisiyle birlikte uzun bir yolculuk vardı. Reece, Centers for the Developmentally Disabled (Gelişme Engelliler Merkezi)’de muayene edildi ve üç test alanının hepsinde yüzde 25 geride bulundu.



September 5th, 2008 at 2:26 pm


Please, Meet Reece!



I want to introduce you to a very special little boy. This is Reece. He is fourteen months old. Reece has Down Syndrome. And I love this child like I didn’t think it possible to love a baby. I delivered Reece with my own hands and it was an experience like no other. Patty and I have eight children but he is the only one I have delivered. We used a midwife for his birth and that is the only reason I could do this. She was great and she was the first person to say Reece might have Down.




We had to drive to Tennessee to have Reece because Alabama does not allow midwifery. That is a true shame but a topic for another day. When our midwife evaluated Reece she found some indicators of Down but we had seen some of those same physical characteristics in our other children.




Patty said we should have Reece tested so we set up an appointment. On July 3, Reece’s first birthday, he saw a Down Syndrome specialist. He was positive Reece had the affliction but we still waited for the test. Then it was confirmed. While I guess Reece’s journey began at birth just like it did for the rest of us, our journey as “special needs” parents began two months ago. We are really blessed because Reece does not have any apparent physical defects like a defective heart which afflicts about half of DS children.



There is a long journey ahead with physical therapy and speech therapy. Reece was evaluated by the Centers for the Developmentally Disabled and they found him at least 25 percent behind in all three areas of testing.




16 Eylül 2008, 7:04


Doktorlar



Reece’nin bu hafta iki önemli doktor ziyareti oldu ve sonuçlar iyi. Onunla ilgili birinci endişem, kalp fonksiyonlarının normal olmasıydı. Down sendromlu çocukların her ikisinden birinde kalp rahatsızlığı olduğunu okumuştuk. Bu hafta pediatrik kardiyoloğun kalbinin iyi olduğunu söylemesi beni inanılmaz rahatlattı.




John Mark Stallings’in babası tarafından yazılan hikayesini okuyorum. O, Alabama Üniversite’sinin kısaca koç Stallings olarak bilinen eski koşucudur. Yaygın olarak bilinen adıyla Johnny, bu yıl 47 yaşında öldü. Down sendromluydu. Kitabın yarısında ağladım ve Johnny’nin kalbi ile ilgili tüm yaşadıkları, kendi sağlıklı küçük adamım için tekrar şükretmeme sebep oldu.



Reece’nin gelecek testi kulak, burun, boğaz bölümünde. Bazen, olması gerektiği gibi gelişmeyen iç kulak ya da tıkalı kanallar sebebiyle DS’li çocuklar normal duyamazlar. Reece’nin bir kulak problem olmadığından emindim. Dr. George Godwin, Reece’yi kulak uzmanı Tammy Howell ile birlikte muayene etti. Kulak yapısı ve duyması tamamen harika görünüyor. Bir kulağında yüksek sesleri duyma kaybı olmasına rağmen bu çok büyük bir sorun gibi görünmüyor. Konuşma terapisi çok yakında gelecekte bu sebeple Reece’nin konuşmasının hızlı bir şekilde gelişeceğini umuyorum.




Reece’nin tiroid problemi var ve bu sebeple bu hafta Birmingham’a gitmek zorunda. Reece ve eşim Patty, onun ilaçları hakkında görüşmek üzere endokronolog ile görüşecekler. Reece’nin, genellikle DS’li çocuklarda problem olan tiroid seviyesi dengeli değil. Bu konuda çok fazla bilgim yok ama tiroid hormonunun, zihinsel ve fiziksel olarak normal büyüme için kritik bir önemi olduğunu ve kalp fonksiyonlarının düzenlenmesine yardım ettiğini biliyorum.


September 16th, 2008 at 7:04 pm


The Doctors



Reece has done two really important doctor visits this week and his reports are good. The number one concern I had for him was making sure his heart function was good. Never the less, I was tremendously relieved when a pediatric cardiologist declared his heart sound this week. We have read that one in every two Down Syndrome children has some form of heart disease or problem.




I have been reading the story of John Mark Stallings written by his father Gene Stallings. He is simply known as Coach Stallings, former head coach of the University of Alabama. Johnny, as he was widely known, passed away this year at the age of 47. He had Down Syndrome. I have cried my way through about half of the book and reading his story and all the struggles they faced with Johnny’s heart has made me extremely grateful for the health of my little man.



His next test was in the ear, nose and throat department. Some of the time, improperly formed inner ear or constricted ear canals cause DS kids not to hear properly. I was fairly confident Reece didn’t have hearing problems. Dr. George Godwin III examined Reece along with hearing specialist Tammy Howell.




Overall, his hearing and ear structure appears excellent. He has some high frequency hearing loss in one ear but it does not appear to be any major issue. Speech therapy is in the near future so I expect his speech skills to begin developing rapidly.



Reece does have a thyroid problem that he has to go to Birmingham for later this week. He and my wife Patty will be seeing and endocrinologist to work out his medicine. He has one of the thyroid levels that are normally problems in DS children that is out of order. I don’t know much about this except that the thyroid is critically important to proper growth mentally, and physically, and it helps regulate cardiac function.





2 Kasım 2008, 10:39


Koç Stallings’le Tanışma



Gene Stallings, engelli bir oğlu olmasa da Alabama eyaletinde çok özel birisi olurdu. Herşeyden once, Alabama Üniversitesi’nin koçu olarak, ulusal şampiyonluk kazandı. Futbol şampiyonluğundan daha önemlisi koç Stallings, herkesin Johnny olarak bilgili John Mark adında çok özel bir oğlu vardı. Johhny, down sendromluydu ve hayatının her anında bununla savaştı. Johnny, bir kaç ay once 46 yaşında hayata gözlerini kapadı.



Johnny doğduğunda, pek çok insan DS’yi mongoloidlerle ya da zeka özürlü olarak gördü ve ya onlarla dalga geçti ya da başka ne yapacaklarını bilmedikleri için görmemezlikten geldiler. Koç ve eşi Ruth Ann, Johnny’yi engelli çocuklar ve aileleri için herhangi bir yardım programının olmadığı bir zamanda yetiştirdiler. Arkadaşları Johnny’le nasıl iletişim kuracaklarını bilmedikleri için sadece Johnny orada yokmuş gibi davrandılar.



Koç Stallings, bugün yeni Engelli Çocuklar İçin Oyun Parkı’nın açılışı için Hartselle’de. Koç, Johnny’yi yetiştirme hikayesini anlattı ve ben bu süre boyunca hem güldüm hem ağladım. Koç Stallings, eğer Allah ona 46 yıl geri gitme ve Johnny’ye normal bir çocuk gibi sahip olma ya da yine Jonnhy’ye sahip olma şansı verse, her seferinde Johnny’yi seçeceğini söyledi. Biliyor musunuz, bende kendi oğlum için aynı şeyi hissediyorum ve biz daha yolculuğumuzun başındayız.



Eğer ilgileniyorsanız, Johnny ve Stallings ailesinin hikayesini, Gene Stallings ve Sally Cook’un “Another Season” adlı kitabında okuyabilirsiniz…






November 2nd, 2008 at 10:39 pm


Meeting Coach Stallings



Gene Stallings would be special in the state of Alabama even if he had never had a special needs son. After all, Coach won a national championship while head coach of the University of Alabama. More important than any football championship though is the fact that Coach Stallings had a very special son named John Mark, or Johnny as most folks knew him. Johnny had Down Syndrome and Johnny had to fight for every moment of his life. Johnny passed away just a couple of months ago at age 46.



When Johnny was born, most people referred to those with DS as mongoloids or retarded, made fun of them or just ignored them not knowing what else to do. Coach and his with Ruth Ann raised Johnny in a time before there were practically any programs available for families with special needs children. Their friends largely didn’t know how to deal with Johnny so they just pretended he wasn’t there.



Today, Coach Stallings was in town for the dedication of a new Special Need Accessible Playground in Hartselle where we live. He told stories of raising Johnny and I laughed and cried all the way through it. Coach Stallings said today that if God gave him the chance to go back 46 years and have a son who was perfectly normal or have Johnny again, he said he would take Johnny every time. You know, I feel the same way about my son and we have only just begun our journey.



If you are interested, you can read the store of Johnny and the Stallings family in the book Another Season by Gene Stallings and Sally Cook.




23 Kasım 2008, 11:45


Bir Babanın Kendine Geliş Zili



Zihnimde bir yerlerde, daima bir gün Reece’nin normal olacağını düşünüyordum. O, şu anda hayatının en sevimli aşamasında, bunu bütün çocuklarımız yaşadı ama Reece’ninki onlardan biraz daha uzun sürüyor. Bunun her dakikasını seviyorum.




Gerçek şu ki, akademik kariyeri ve fiziksel gelişimi Tanrı bir mucize yaratmadıkça muhtemelen asla normal olmayacak. Bu ancak bu hafta kafama dank etti. Eşim Patty, Einstein Sendromu’nu okuyordu ve makaleyi bana uzattı. Miriam, yazar, 15 yaşındaki down sendromlu kızına 2. sınıfın temel matematik becerilerini nasıl öğretmeye çalıştığını anlatıyordu. O an, benim kendime gelme anımdı. Yeni bir gerçeğe uyandım. Oğlumun, asla normal olmayacağını daima özel bir çocuk olacağının farkına vardım. Bu farkına varma hakkında çok düşündüm ve şu sonuca vardım, ne olursa olsun oğlumu daima seveceğim.



Patty ve benim, Reece’yle ilgili şükrecek çok şeyimiz var. pek çok DS’li çocuk ciddi fiziksel problemlere sahip. Doktorların muayenelerini bitirdik. Reece çok sağlıklı bir çocuk. Göz doktoru muayenesi çok iyi geçti. Doktorlarından birinin oldukça ciddi olduğunu düşündüğü bir sorunun sadece retinasında aktif olmayan bir yara olduğu ortaya çıktı. Ve ben şükrediyorum.





November 23rd, 2008 at 11:45 pm


A Father’s Wake Up Call



Somewhere in the back of my mind I have always thought that Reece would some day be normal. He is in that truly adorable stage of life that all of our children have gone through only his phase is lasting longer than any of theirs did. I am loving every minute of it.



The fact is he will probably never be normal as far as his academic and his physical development unless God just does some amazing miracle. This just dawned on me this week. My wife Patty was reading on Einstein Syndrome and she pointed out an article to me. Miriam, the author of the site, was relating how she was trying to teach her 15 year old down syndrome daughter some basic reasoning skills in mathematics on the 2nd grade level. That is when the light came on for me. I woke up to a new reality. I realize that my son will always be special but he will never be normal. I have worked through this realization and have come to this conclusion, I will always love my son no matter what.




Patty and I have much to be thankful for with Reece. So many DS kids have terrible physical problems. Reece has a very healthy body. We finished our visits to physicians recently. His visit to the eye specialist was also very good. What his initial physician thought was a pretty serious condition turned out to be nothing but inactive scars on his retina. And I am thankful.




14 Aralık 2008, 9:41


Konuşma Terapisi



Sanırım Reece ile ilgili ilk ipuçlarından birisi, onun temel sesler dışında konuşmasının normal olarak gelişim göstermemesiydi. Her normal bebek gibi ilk ses olarak “Da, da,da” dedi. Hepsi buydu, bir gelişme göstermedi.




Iki hafta once, Reece, Decatur’da Karen Gannaway ile konuşma terapisine başladı. Konuşma terapisi Reece için çok daha eğlenceliydi ve onu seyretmek de çok eğlenceliydi. Reece’nin aynalara karşı bir ilgisi var. Karen’ın odasında büyük boy ayna var ve Reece buna bayılıyor. Karen onu aynadan ayırmakta oldukça zorlanıyor. Reece kendi yansımasından çok hoşlanıyor. Aynadaki o bebeğe bayılıyor.




Karen, Reece’ye “p” ve “m” seslerini öğretiyor. Çıkardığı herhangi bir ses için onu teşvik ediyoruz ama özellikle bunlar için. Reece için öğretim yöntemi herhangi birimiz için olandan çok daha farklı değil. Ses çıkarıyorsunuz ve onu bir obje, bir hareket ya da bir kişiyle ilişkilendiriyorsunuz ve onun sesi anlamasına ve kavramasına yardım etmek için çeşitli formlarda tekrarlıyorsunuz. Örneğin Karen, Reece için baloncuklar yapıyor ve onları yakalamasına izin veriyor. ve sonar her yakaladığı baloncuktan sonra “pop” diyor. Kafiyeler de yardım ediyor.


December 14th, 2008 at 9:41 pm


Speech Therapy



I suppose one of the early tips we had that Reece was not developing normally was that his speech was not progressing beyond rudimentary sounds. He said, “Da, da, da” about as soon as any of the kids and that is normally a baby’s first sound. It’s just that he never progressed.




Two weeks ago, Reece began speech therapy with Karen Gannaway in Decatur. Speech therapy is a lot more fun for Reece and a lot more fun to watch. Reece really has a thing for mirrors. Karen has a full length mirror in her room and Reece simply loves it. She has a hard time prying him away. All his life Reece has been attracted to his own reflection. He just wants to love on that baby in the mirror.




Karen has Reece learning his “p” sound and his “m” sound. We reinforce any attempt he makes at any sound but especially these. The teaching method is not really all that different for Reece than it would be for any of us. You make the sound and associate it with an object or an action or a person and the repetition in various forms helps him retain and understand the sound. For instance, Karen blew bubbles for Reece then let him pop the bubble. She would say, “pop!” whenever he would reach out and pop one. Rhymes help too.




10 Şubat 2009, 6:58


Güncel Bir Bilgi



Reece’nin kulağıyla ilgili beklenmedik bir gelişme oldu ve Reece’nin kulağına tüpler konulacak. Bu çok basit bir cerrahi prosedür ama ne derler bilirsiniz, başkasına yapılan daima basit bir cerrahi prosedürdür. Eğer size ya da çocuğunuza yapılıyorsa önemli bir cerrahi prosedürdür.



Aslında, Reece iyi gidiyor ve konuşma ve motor becerileri sürekli gelişiyor. Kulağına tüp konulması, sesleri daha net ayrıştırmasına ve konuşmasına yardım edecek. Şimdilik, güne bağlı olarak dört beş kelimelik bir kelime ve işaret hazinesi var.



February 10th, 2009 at 6:58 pm


A Quick Update



We had an unexpected development with his ears and Reece is going to have tubes put in his ears. This is a minor surgical procedure but, you know what they say, a minor surgical procedure is something done to someone else. It is major surgery if it is done on you, or on your children!



Otherwise, Reece is doing great and his speech and motor skills are improving all the time. Having the tubes put in should help him distinguish sounds more clearly and that in turn will help him speak. He now has a vocabulary of about four or five words, depends on the day, and three or four signs, again, depends on the day.




13 Şubat 2009, 6:44


Kulak Tüpleri



Bugün büyük gün. Reece basit bir ameliyat geçirdi ve Decatur’da Dr. George Godwin tarafından kulağına tüp kondu. Reece harikaydı, annesi ve ben de!




Patty ve ben Reece’nin konuşma becerisini de gelişeceğinden çok umutluyuz. Dr. Godwin, Reece’nin sağ kulağında bir sürü kir olduğunu ve sol kulağında da biraz sıvı olduğunu söyledi. Reece’nin konuşmasını duymayı gerçekten dört gözle bekliyorum; Down sendrom gelişme problemleri sebebiyle bu biraz zaman alacak olmasına rağmen. Yine de bu büyük bir adım. Yan odalardan birinde çocuklardan birisi No momma, no momma” diye tekrar tekrar bağırıyordu. O anda Patty bana baktı ve bir gün Reece’nin de bunu söylediğini duymak istediğini söyledi. Ne demek istediğini çok iyi biliyorum.



February 13th, 2009 at 6:44 pm


Ear Tubes



Today was the big day. Reece had minor surgery and tubes were placed in his ears by Dr. George Godwin in Decatur. Reece did great and his mom and I did good too!




Patty and I are very hopeful now that Reece’s ability to speak will also improve. Dr. Godwin said Reece’s right ear was really full of junk and his left ear also had some fluid in it. I am really looking forward to hearing Reece use articulate speech; although, that might still take a while due to the Down Syndrome developmental problems. Still, it could be a significant step. One of the little kids in a nearby room was calling out, “No momma, no momma,” over and over again. Patty just looked at me and said she wished that Reece could say that to her. I know exactly what she means.




3 Mayıs 2009, 11:49


Bebek Adımları



Patty ve ben, yedi çocuğumuzun yürümeyi öğrenmesini seyrettik ve onlara yardım ettik ve bu daima kendiliğinden olan bir süreç gibi geldi bize. Daha öne düşünmediğimiz tüm bu şeyler, emeklemenin ve yürümenin mekaniği, doğal karşıladığımız tüm bu şeyler, şimdi çok büyük bir önem kazandı.




Temel bir hareket olan bir ayağı diğerinin önüne koyma hakkında hiç düşünmedik çünkü diğer çocuklarımız bunu doğal olarak yaptı. Down sendromlu çocuklar bu tür mekanik hareketleri doğal olarak yapamıyorlar. Temel bir hareket olan yatar pozisyondan, oturma pozisyonuna geçme hareketi bile tekrarlayan bir öğrenme süreci gerektiriyor. Reece, bu işi, aylar süren kas hafızası eğitiminden sonra yapabiliyor.



Reece kendi başına yürüyemiyor ama arkadaşlarının yardımıyla yürüyebiliyor. Kalçalarındaki zayıflık sebebiyle, arkasından destek olmanız gerekiyor, down sendromunun yan etkisi. Kas tonusu zayıflığı, tüm DS ailelerinin uğraşmak zorunda olduğu problemlerden birisi.




Tüm bunlar, çok sinir bozucu gelebilir ama sizi temin ederim değil. Aslında bu, Patty ve benim yaşadığımız en güzel şey. Her hareket, her gelişmeye daha duyarlı oluyorsunuz. Daha önceki çocuklarımızda farkında bile olmadığımız küçücük bir başarıyı kutluyoruz.



Reece ile ilgilenmenin en büyük yararı tüm çocuklarımızın başarılarını daha fazla takdir ediyoruz. Çocuklarımızın yaptıklarını daha iyi görüyoruz, elişlerini, elyazılarını ve her tür yaratıcı oyunlarını ve şimdi yaptıklarıyla ilgili daha takdir ediciyiz çünkü hepsi artık çok daha önemli. Küçük şeyler artık sıradan değil. Reece’yi öğrenirken seyretmek, çok yavaş öğrense de çok önemli bir şey. Gözlerine bakıyorum ve o henüz kelimelerle ifade edemese de ondaki ışığı ve zekayı görebiliyorum.





May 3rd, 2009 at 11:49 am


Baby Steps



Patty and I watched and helped seven children learn to walk and it always seemed that the process just happened. All those things that we never even thought about before, the mechanics of crawling and walking, all those things that we had just taken for granted, now have become a big deal.



We never thought about the basic act of putting one foot in front of the other because all our other children just did this naturally. Down Syndrome children don’t really do any of these mechanics naturally. Just the basic act of going from a lying position to a sitting position requires repetitive teaching. Reece can finally do this after many months of “helping” him develop the muscle memory for the job.




Reece can’t walk on his own but he can walk when he gets a little help from his friends. You have to really support his little rear end because he has some weakness in the hips, a nasty side effect of DS. Poor muscle tone is one of the things that all DS families have to deal with.



All this may sound frustrating but I assure you it is not. It is, in fact, one of the most fulfilling things Patty and I have ever been through. You become more conscious of ever move, every improvement. You celebrate the smallest accomplishment, many that we didn’t even take note of in our other children.




The great thing that dealing with Reece has brought to our family is a greater appreciation for the accomplishments of all our children. We can now see the work that our other children are doing, their artwork, their handwriting and even their creative play and we are more appreciative of what they are doing because it is now so remarkable. The small stuff is no longer mundane stuff. Watching Reece learn, even as slowly as he learns, is a remarkable thing. I look into his eyes and I see a brightness and an intelligence that he can’t express with his words yet but I know the intelligence is there.





Yazarın sitesinden derleyen ve çeviren (translation by): Hülya Yeltepe



Fotoğraflar ve Yazı : Gary Cosby Jr.


www.alittlenewsphoto.com






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Gary Cosby Jr. : Yangın Söndürme







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in YolculuğuGary Cosby Jr. : Reece`in Yolculuğu

Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2



SINIR TANIMAYAN ANADOLU 2




Savaşlar genellikle ülkeleri birbirinden ayıran idari sınırları belirlemek için çıkar. Ancak çoğu kez kültürel etkileşim bu sınırları aşar. Yani savaşların ana nedeni olan resmi sınırların dışında, kültürel etkileşimin belirlediği ikinci bir sınır daha vardır. Üstelik bu sınır savaşı değil, barışı sağlar. Bunun nedeni kültürel yakınlıklarını hissedenlerin birbirine düşman olmaktan sakınmalarıdır.



Takdir edersiniz ki; Yaklaşık on bin yılı bilinen “İnsanlık Tarihi”nde en önemli uygarlıkları doğurmuş olan Anadolu, kültürel birikimini savaşın zorla çizdiği sınırlarının dışına taşıyacaktır ve kültürel birlikteliğin oluşturduğu ikinci bir sınır meydana getirecektir.



Savaşı soluğumuzda hissettiğimiz şu günlerde, Türkiye dışında idari sınırlar boyunca dolaşarak, bahsettiğim o ikinci sınırın izleri peşine gittim. Ve barışı gördüm”¦ Fotoğrafladım.



Sonunda anladım ki Anadolu’yu sınırlamak mümkün değil. Ya savaşı?







Haluk UYGUR




AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERE ZENGİNLİK GETİRMİYOR MU?


Bulgaristan/SOFYA-KIRCAALİ-FİLİBE




Bulgaristan’da bir festivale davet edilmiştim. Balkan Türkleri Dernekleri Federasyonu’nun organizasyonu ile Kocaeli’de oluşturulan bir folklor gurubuyla gittim. Gittiğim küçük kasabada Pomaklarla, Hıristiyanlar birlikte yaşıyorlardı.



Pomak; Müslüman olmuş Bulgar anlamına geliyor”¦ Türkçe bilmiyorlar ama Türkiye burunlarında tütüyor. Seçim zamanı da oylarını oradaki Türk partilerine veriyorlar.



Başta Kırcaali ve Filibe olmak üzere birçok bölgede, çok sayıda Türk yaşıyor. Günümüzde Avrupa Birliği üyesi olmuş ama buna rağmen fakirlik içinde yaşayan bu ülkede, sadece Pomaklar değil, tüm insanlar Türkiye’ye gıpta ile bakıyorlar.



Bulunduğum kasabaya 220 km. uzaklıktaki Sofya’ya beni arabasıyla sadece 50 dolar karşılığı götürüp, getiren şoförün evindeki fakirliği gördüğümde bunun nedenini hemen anlamıştım. Ama zihnimde yeni bir soru takılıp kalmıştı; “Avrupa Birliği ülkelere zenginlik getirmiyor mu?”















AREFE GÜNÜ REPETİKA EŞLİĞİNDE EV TEMİZLİĞİ


Yunanistan/PİRE-ATİNA-İSKEÇE




Repetika”¦ İzmir’in İkiçeşmelik mevkiinden Pire’nin Türk Limanı’na kadar uzanan nağmeli müzik”¦ Türk musikisinin notalarıyla Rumca aşk ezgilerinin buluşmasının yarattığı güzellik.



Kurtuluş Savaşı’ndan sonra İzmir İkiçeşmelik’ten göçmek zorunda kalan Rumlar, Pire’nin Paşa Limanı’na yerleştirilince, Repetika başta olmak üzere Anadolu’nun birçok geleneğini de beraber getirmişler. Üstelik bu gelenekleri de inatla korumaya devam ediyorlar.



Bu yüzden bir avuç kalmış, marjinal Yunanlı tarafından küçük gösterilmek(!) için “Türk” olarak niteleniyorlar.



Ama aslında onlar da kendilerini “Türk” olarak ifade ediyor. O yüzden Paşa Limanı’nın diğer ismi Türk Limanı”¦



Alışveriş için gittiğimiz dükkanda Türkiye’den geldiğimizi öğrenince, bize portakal suyu ısmarlayıp, “Ne alırsanız yarı fiyatına” diyen kadıncağızın, “Ben de Türküm, ben de!” demesi bundan zaten.



Hydra Adası’nda tanıştığımız Yorgo’nun “ Ben Büyükadalı’yım, müsaade edin sizi burada gezdireyim” diye ısrarı da aynı duyguların ifadesiydi.



Yunanistan’da bir de Müslüman Türkler var”¦



Bir keresinde bir Kurban Bayramı arefesinde ziyaret etmiştik Yunanistan’ı”¦ Eşim Hanife İskeçe’de evinin camını silen bir kadına “Merhaba! Bayramınız kutlu olsun”¦ “ deyince şaşırmıştım. Şaşırmamın asıl sebebi onun da Türkçe “Sağol! Sizin de”¦” deyip, bize “Bişi” ikram etmesiydi. Hanife’ye “Nereden anladın Türk olduğunu?” diye sorunca, cevabı kadının kendisi vermişti;



“Arefe Günü kim ev temizliği yapar?”

















FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1

Haluk Uygur : Nüve Atölyesi
Haluk Uygur : Eller Beynin Dilidir
Haluk Uygur ile Fotoğrafa Dair






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2

Luca Lacche : Kentin Kokusu



Kendimi, hiç bir sahne ve kompozisyon kurgusu olmadan fotoğraf çeken sokak fotoğrafçısı olarak tanımlayabilirim – ve tercihen dışarıda, uygun ışık koşullarını kullanarak (doğal, yapay veya her ikisi de) her zaman elde çekim yaparım. Genel yaklaşımım, bir yer-bir lokasyon için, oraya gittiğim anda, o yerin “havadaki kokusunu” almayı denemek, orası hakkında yaklaşık bir fikir sahibi olmak ve ilk izlenimime güvenmektir.


Sonrasında karanlık odada(şimdilerde sadece sanal olarak) konuyla ilgili düşüncemi oluştururum, bitmiş ürüne (ışık, kontrast, renk ve ton kontrolleri, karartma, pozlama ve gren gibi geleneksel karanlık oda tekniklerinin hepsinin uygulandığı) kafamdaki görüntüyü transfer ederim. Genel bir prensip olarak, özünde “manipülasyonsuz” ama sadece, daha önce tanımladığım uygulama rutinlerini, görüntü temizleme, sensör tozlarını (istenmeyen bazı küçük detayları) yok etmek ve benzerleri gibi, sanal-dijital karanlık odada, kimyasal karanlık odada ne yapacaksam birebir aynısını replike ederim.




Kendimce, hep içgüdüsel davranmaya çalışırım. Sabit kompozisyon ve kadrajdan hoşlanırım, 50 mm.’lik Lensbaby’nin seçici netlemesi ile çalışmaya başladığımdan beri, dediğim gibi “bir göz atmak”, benim fotoğraflarımda daha öne çıkan bir özellik olmaya başladı. Daha genel bir söyleyişle, bana göre kompozisyon ve kadrajın en az düşünülerek yapılanı daha yaratıcı olan biçimidir. Gözün ve zihnin, mekanın atmosfer ve ruhunu yakalaması (ve yakalanması) için özgürce hareket etmesine izin vermek.




İlham, nesneler ve mekan var olduğu sürece gelir… Işık onları tanımlar… Ama çoğunlukla bunun ötesine geçer. Aslında, kimi zaman “genel” konuları fotoğraflamak için çok uzaklara seyahat etmek anlamsızdır- ki bu çoğu zaman benim başıma gelmiştir; çok uzak bir ülkeye gidip, çok da önemsiz detayların fotoğrafını çekmişliğim vardır. Ancak bana göre, ilham veren ve kompozisyonu belirleyen, mekanın ruh halidir… Bu da, belli bir detayın, belli bir atmosfer ile sunulmadığı takdirde olduğu biçimde tanımlanamayacağı anlamına gelir ve bu da insan sesleri, başka sesler, kokular, hava, bir yerin belli bir gündeki ruh hali ve durumunu da içerir. Bana göre bu, seyahat fotoğrafının temelidir (“stok” fotoğraf anlayışından farklı olarak).




Bu nedenle, fotoğrafın en önemli bileşeni, onun çağrıştırdığı ruh hali ve atmosferidir. Konu ise, aslında neyin göründüğü ile değil, nasıl göründüğünün ve hikayenin nasıl anlatıldığının önemli olduğu, ikincil parçasıdır. İşte bu nedenle ışık, belli bir açı, gölge anahtar elemanlar olarak bir fotoğrafı farklı kılabilir.




Kent benim en sevdiğim yaratım alanım… Sokaklara, tabelalara, kapılara, pencerelere ihtiyaç duyarım ve ayrıca tekneler, rıhtımlar, köprüler gibi suyla ilintili nesneler de çok ilgimi çeker. Doğa, yapraksız bir ağaç, bir dalga, ya da çakıl taşlı kumsaldaki bir çiçek gibi ilgimi çekecek çok özel, çok basit ve hatta grafiksel değilse çok ilgimi çekmiyor (Uzakdoğu sanatı hayranıyım, özellikle de Japon sanatı). İnsan faktörüne gelince, benim kompozisyonlarımda çoğunlukla arka planda kalmıştır, hatta bazen sadece tüm sahnenin katalizörü olabilmektedir.



I could define myself a street photographer, meaning that I never plan or stage a scene or composition – and I always shoot freehand, preferably outdoors, using the (natural, artificial or both) available light. My natural approach is to have just an approximate idea of a place/location and, once there, to try and get the essence of it “on the fly”, trusting the first impression. It’s in the subsequent darkroom work (now only virtual) that I create my idea of the subject, transferring my mind’s image of it to the final product (and that involves the use of all the usual darkroom techniques like light, contrast, color and tones control, burning, vignetting, grain etc). As a general principle, I use the virtual-digital darkroom to ideally replicate what I would do in the chemical darkroom – that basically means “no manipulations” but only, besides the already mentioned editing routine, image cleaning, dust spot (and sometimes little unwanted details) removal and such.




In my way, I always try to act instinctively… I like instant composition and framing, as I said the “glance” – as a fact that kind of approach has become more evident in my photography since I started doing selective focus with the Lensbaby, which is a 50mm. I find the 50mm’s perspective very natural, immediate, it “gets to the point” in a very essential way – especially when used wide-open at a very shallow depth of field. Generally speaking, my idea is that less thinking when composing and framing is the most creative attitude… just letting the eye and the mind run free, catching (and being caught by) the atmosphere and “spirit” of the place.




Inspiration comes from the objects and the space they’re in… the light describing them… but it often goes beyond that. As a fact it seems somehow pointless to travel such long distances to shoot “common” subjects – that is what happens to me in most of the cases, ending up in a far country and taking pictures of apparently insignificant details. But in my opinion it’s the mood of a place that creates the inspiration and defines the composition… meaning that a certain detail wouldn’t have been depicted that way if that way wouldn’t have been suggested by a definite atmosphere, and that includes voices, noises, smells, the air, the mood of that place on that particular day and situation. That is the essence of travel photography for me (far from the “stock” photo attitude).




Hence, the most important aspect in a photo is the mood, its atmosphere, what the picture can evoke… “subject” is secondary, the part that really matters is not “what” but “how” the subject is seen, how the story is told. This is why the light, a certain angle, a shadow are key elements that can make the difference in a picture.




The city is my favorite creative environment… I need streets, signs, walls, doors, windows and I’m also very attracted by sea-related structures like boats, docks, bridges. Nature doesn’t interest me much unless I see something essential, very simple and even graphical, like a tree without leaves, a sea wave or a flower on a pebbles beach (I’m also an admirer or oriental art, especially Japanese). About the human element, I realize that its role in my composition is often just marginal – even if in some cases it can be the catalyzer of the whole scene.

















Luca LACCHE Hakkında


Fotoğraf yolculuğum, 80’lerin başında İtalya’nın Le Marche bölgesinde başladı. Üniversitedeki bir arkadaşımdan 50mm objektif ile Pentax MX 35mm analog SLR’ı ödünç aldığımı ve refleks makinenin doğal bakış açısı sunan 50 mm ile “bir göz atmak” tan çok etkilenip, bir süre sonra kendiminkini (FD 50 mm objektif ile bir Canon AE1) aldığımı anımsıyorum. Bir kaç yıl sokaklarda tecrübe edindikten sonra karanlık odada, siyah beyaz film banyosu ve baskısı üzerine çalışmaya başladım.


Müzik ve görsel sanatlar gibi diğer ilgi alanlarımın yanında kimi zaman ikinci planda kalıp, fotoğraf çekip çekmemekle geçen 80’lerin sonu ve 90’larda da fotoğraf alışkanlığım hep bu biçimde devam etti. 90’ların ortalarında yurt dışına seyahat etmeye başladım (çoğunlukla Amerika’ya) ve fotoğrafçılık kendiliğinden geri geldi. Bir çift Nikon filmli SLR’ı kullanarak seyahat fotoğrafı kavramı üzerinde yoğun bir ilgiyle çalıştım, ancak bugün farkına varıyorum ki aslında o yerleri tanımlamaktan çok, o yerlerin bendeki imajını ve fikirlerimi yansıtmışım. Belki de bu yüzden, bir kaç yıl önce bu işi “profesyonel” olarak yapmayı düşünüp, stok fotoğraf ajanslarında çalışmaya başladığımda, buraya ait olmadığımı düşündüm- bu benim yapmak istediğim değildi.



Bu çalışmadan vazgeçerek ve kendi seçtiğim konular, teknik ve araçlarla üreteceğim kendi ifade biçimime, fotoğrafın güzel sanatlar yönüne yoğunlaşmaya karar vermemin başlıca nedeni de budur (elbette ektra gelir için başka şeyler de yapmak zorundaydım). Mevcut çalışmalarımı internet üzerinde yayınlamaya başladım (yaklaşık üç yıl kadar önceydi). Bunun yanı sıra Mario Giacomelli tarzında çalışmalarından etkilenip, esinlenerek, yalnızca belli bir tipte fotoğrafın büyüsüne kapıldım; öncelikle kare format ve sonra da “mükemmel olmayan” optiklerinden ötürü ışığın bambaşka göründüğü, bulanık, belli belirsiz odak oyunlu Holga, Diana gibi plastik makinalar…



Teknik olarak, genellikle bir çift Canon full frame D-SLR( şu an bir Ds Mark III ve bir 5D Mark II, ve hep RAW ayarında), Canon L-serisi sabit odaklı ve zum objektifler kullanıyorum- ama ekipmanlarım içinde favori parça, Lensbaby objektifleri olarak devam ediyor. Onunla çektiğim ilk fotoğraflarda seçici netleme özelliğinin kompozisyon, detayları tanımlayabilme, ışık kullanımı konusundaki büyük potansiyelini fark etmiştim. 2007 yılından beri ağırlıklı olarak, “ilkel” camının, bana çok sevdiğim “plastik makine” hissini (Holga ile ilgili) yeni nesil dijital bir makineyle tatmama olanak sağlayan orjinal Lensbaby kullanıyorum. Şu sıralar yeni plastik optik kullanarak beni Holga dünyasına daha da yaklaştıran Lensbaby’nin yeni nesil Composer ve Muse ekipmanıyla çalışmalar yapıyorum.



http://www.lucalacchephotography.net


luca@lucalacchephotography.net




Luca Lacche


About Luca LACCHE

My photographic journey began in the Le Marche area of Italy in the early ’80s. I remember borrowing a Pentax MX 35mm film SLR, with its 50mm, from a friend at the University and after a while getting my own (a Canon AE1 with the FD 50mm f/1,8 lens) – I felt really attracted by the “glance” offered by the reflex camera plus the natural point of view of the 50mm. After a few years of street practice I began doing darkroom, developing and printing black and white film.



My photo-attitude has always stayed that way ever since – even if photography has been “on and off” for me during the late-’80s and ’90s, perhaps becoming in certain times just a secondary side of my other interests, like music and visual arts. In the mid-’90s I started travelling abroad (mainly in the US) and photography spontaneously came back – using a couple of Nikon film SLRs I developed a keen interest in the concept of travel photo, even if today I realize I’ve never been much into describing places but rather projecting my own image and idea into them. This is perhaps why, when I decided to turn “pro” a few years ago and began working for stock photo agencies, I felt somehow out of place – it was not my cup of tea.



That’s the main reason why I decided to quit that activity and concentrate on the fine-art side of my photo production – only self-expression, my kind of subjects and the tech and tools of my choice (obviously having to do something else for an extra income). I began posting my recent works on the net (that was about three years ago) and, besides admiring and being inspired by the work of the likes of Mario Giacomelli, I became fascinated by a certain type of photography, first the square format then the plastic cameras like the Holga, the Diana – the blur, the subtle focus-defocus play, the light seen in a totally different way due to “imperfect” optics.



Speaking of tech, I exclusively use a couple of Canon full-frame D-SLRs (currently an 1Ds Mark III and a 5D Mark II, always in RAW mode), with Canon L-class prime and zoom lenses – but my favorite piece of equipment remains the Lensbaby lens. Since the first shots I took with it I realized the huge potential of its selective focus feature in composition, description of details, use of light. Since 2007 I have been mainly using the Original Lensbaby, whose “primitive” glass lets me obtain my favorite “plastic camera” feel (read Holga), even using a last-generation digital camera. Recently I have been experimenting with the Composer and the Muse, Lensbaby’s last generation, especially using the new plastic optic which takes me even closer to the Holga world.



http://www.lucalacchephotography.net


luca@lucalacchephotography.net


Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Luca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin KokusuLuca Lacche : Kentin Kokusu

Coşkun Aşar : Araf



ARAF




Araf mı? Hayal kırıklığı. İhanete uğramış şefkat. Kızgınlık. Bütün bunları çok sık gördüm. Biraz her yerde. Bütün bunları, mesela Antoine ve Coşkun’un yanlarında yürürken gördüm, Marsilya, İstanbul ve Edirne sokaklarında. Vallahi benim suçum değildi, yemin ediyorum. Arkadaşlarımın suçu da değildi. Buna olsa olsa kader derler. Şu her şeyin sonuna hatta kendi sonumuza kadar içinden geçiş yapmaya mecbur olduğumuz Araf sakinlerinin mektubu bu. Sonunda bunu sevene kadar o acı mayiyi yutmaya zorlanmışız bir kere. Onu arzulayana ve sevdikçe, sevip durmadan isteyene kadar. Ağzından kudurma köpükleri ve susuzluk taşana kadar tekrar ve tekrar onu istemek; daima ve daha fazla. Aynen Neptün’ün kendi veletlerini Francisco Goya’nın en haşin tablosunda parçalayıp yediği gibi, o görüntüler dünyasının ve dünyanın görüntüsünün tanımazdan geldiği ve yutmadan önce hırpaladığı o bizim küçük tensel heyecanla dolu insancıklar olarak taşıdığımız koca öfkemiz”¦




İşte ben onlarla Edirne’nin Çingene mahallesini arşınladım. İhanete uğramış şefkat. Görmeyi reddeden bir dünya tarafından ihanete uğramış… Bir dünyadaki özel hayatı küçücük bir baloncuğa alarak, özel hayatını, gerçek hayatın tek görüntüsü olarak dayatıyor! Ben, daracık ve pis sokakları dolduran o karmakarışık kızlı erkekli güruhla içtim. İşte dünya bunu görmek istemiyor. Ben sevdim ve bedelini ödedim. Dünya bana gözlerini ve kıçını kapıyor.




Bizler görünmez insanlarız, hayaletleriz; Görüntülerin diktatoryasına boyun eğmiş bir dünyanın dış kısmıyız. Bizim vicdanımızı ve tüm dünyayı yöneten, onların ikiyüzlülüğü. Ölümcül, boş, tahribata açık, zehirlenmiş serapların bir bulaşıcı salgını.




Evet, biz Tanrı’nın unuttuklarının sessiz şarkılarını dinledik. Kadınlardan daha az tabu olan o Tarlabaşı Bulvarı travestileri, köpeklerden biraz daha fazla saygınlık gören Balkan Çingeneleri… Dışlanmış ve artık terk edilen dışlanmış möbleler gibi kapalı kadınlar. Umutsuz aşkların anlamsız çırpınışları gibi acı kahkahalarla kavga eden sokak çocukları. Gecenin ya da o ortalıktaki insanların karanlık damarlarının içinde amaçsız olarak dolaşmaktan başka yapacak bir haltımız olmadığı zaman, biz, biraz bütün bunlarız işte”¦ Neyi arıyoruz ki zaten?




Dekorun arkasında çağdaş geleceğe saklanan harabelerin arkasında biz hala hareket ediyoruz. Modern içgüdülerin alçaklığıyla manipüle edilmiş, yaralanmış ve kirletilmiş olarak parayı ve kazancı nihai din ya da son totaliter rejim ya da evrensel bir küçük insanlık aracı olarak görmek… Sikimde değil! O güç fışkıran hesaplarınız bir sabah vakti Berlin Duvarı ya da Sovyet yanlısı pantomimlerinizin çöktüğü gibi çökecek. İstanbul’un Kapalıçarşısı ve Edirne fuarı, Wallstreet’ten daha çok gelecek vaat ediyor. Onun içinde altın, baharat veya kumaşlar, o Tanrısal ve neredeyse toprağın gücüne haiz kontrol dışı insani kaynaşmanın kokusunu, tadını ve rengini taşıyorlar. Hala elle dokunulabilir zenginliğin kalbinde onu hayal eden, ona şefkat veren ve onu takas eden erkeklerin ve kadınların teri ve auraları var.


Biz her sabah bu heyecan dolu duyuları aramaya çıkıyoruz. Ölmüş görüntülerin dışında yaşamayı hem istiyor hem arzuluyoruz. Onların o donuk sefil kokularının dışında! Çünkü onlar tufanın kırıtkanlığında mumyalanmış kadavralar gibi kokuyorlar. O aslında çok daha başka okşamalara aç olan derimizin altına bir kanser gibi şimdiden yerleştirdikleri bilgisayar çipli kartların, dijital gözlerin, iki yollu düşünceye programlı elektronik aygıtların ve nano teknolojilerin o kavramsal katılığını taşıyorlar.




Biz buradayız. O sözlerle anlatılamaz yalanın eter kokusuna banılmış çarşafının altında, en aşağıda o gettolaştırılmış lükslerinizin kabusvari rüyalarının altındaki, varoluşun tehlikelerinin dışındaki konforlu barınak olarak”¦ Hayır, orda değil burada: Daha aşağıda, daha da altında, daha da içinde… İyi arayın ama şunu bilin ki, dişlerinizi kırana kadar gaganız ve tırnaklarınızla kazmanız gerekecek. Bizler sizin mali apokaliptik iflasınızın ötesinde yaşayabilecek olan birer muhasebe hatasıyız! Bizim duyularımız artık değişti ve yaşama olan açlığımız yoldan çıktı. Aşklarımız gibi”¦ O sizin koca mega kentlerinizin, diplerindeki özgür ve kokuşmuş havanın ortasında haykırıyoruz bunu. Kameralarınızca görülemeyen, mikrofonlarınızca tutulamayan, sesi olmayan haykırışları iteliyoruz onun içine. Ama bizi kendimizden ayırmış cam bölmeleri kıracak güce pek yakında sahip olacaklar.




Mal üzerinde kökten yanılgı. Hayal kırıklığı, amaçsız dalaşma, kör uçuşu. İnatçı çocuk bakışı, ihanete uğramış şefkat. Araf kızgınlık. Her şey burada.



Yazı: Bruno Le DANTEC


Çeviren: Bedri BAYKAM





PURGATOIRE



Purgatoire ? Déception. Tendresse trahie. Colère. J’ai vu tout ça souvent, un peu partout. J’ai vu tout ça, par exemple, en marchant aux côtés d’Antoine et de Coskun, dans les rues de Marseille, d’Istanbul, d’Edirne”¦ Ce n’est pas de ma faute, je le jure. Ce n’est pas de la faute de mes amis non plus. C’est le destin, le mektoub des habitants de ce purgatoire global, dans lequel nous sommes condamnés à transiter jusqu’à la fin, jusqu’à notre fin. Contraints et forcés d’avaler l’amer breuvage jusqu’à aimer ça. Jusqu’à le désirer et en demander plus. Jusqu’à en redemander encore, la rage et la soif plein la gueule. Toujours plus.




Grande colère que la nôtre, petits êtres sensuels que le monde des images et l’image du monde ignorent et malmènent avant de les engloutir comme Neptune dévore ses propres enfants sur le tableau le plus brutal de Francisco Goya.




J’ai arpenté le quartier tzigane d’Edirne avec eux. Tendresse trahie. Trahie par un monde qui ne veut pas voir. Un monde qui impose la petite bulle de la vie privée, vie privée de vie des petits-bourgeois, comme seule image de la vraie vie ! J’ai bu avec les filles et les garçons et les personnages hybrides qui peuplent les ruelles obscures et sales. Le monde ne veut pas voir ça. J’ai aimé et j’ai payé. Le monde ferme les yeux et son cul là-dessus.




Nous sommes les invisibles, les fantômes, le hors champ d’un univers soumis à la dictature des images. C’est leur hypocrisie qui gouverne nos consciences et la planète entière. Une pandémie de mirages empoisonnés, escamotables, creux, mortels.




Alors oui, nous avons écouté le chant muet des oubliés de Dieu. Des travestis de Tarlabashi boulevari, moins tabous que les femmes. Des Gitans balkaniques, mieux considérés que les chiens. Des femmes voilées comme des vieux meubles au rebut. Des enfants des rues avec leurs bagarres rigolardes comme des actes d’amour éperdu. Nous sommes un peu tout cela, quand nous n’avons rien d’autre à foutre que déambuler sans but dans des artères noires de gens ou de nuit. En quête de quoi?




Derrière le décor, derrière les futures ruines du décor contemporain, nous bougeons encore. Manipulés, blessés et souillés par la bassesse des instincts modernes: le lucre et l’argent comme ultime religion, comme dernier régime totalitaire, comme une mesquinerie universelle. Rien à foutre ! Il s’effondrera, votre calcul omnipotent, comme s’est effondré un beau jour le mur de Berlin et toutes les pantomimes prosoviétiques. Le Grand Bazar d’Istanbul et la foire d’Edirne ont plus d’avenir que Wall Street. Là-dedans, l’or et les épices et les étoffes ont encore l’odeur et la saveur et la couleur de l’incontrôlable foisonnement humain, quasi divin, presque tellurique. Au cş“ur de cette richesse encore palpable, il y a la sueur et le désir des hommes et des femmes qui l’imaginent, la façonnent et l’échangent. Nous partons, chaque matin, à la recherche de ces sensations-là. Nous voulons et nous désirons vivre hors des images mortes. Hors de leur puanteur glaciale. Car elles puent le cadavre embaumé, ces minauderies du néant. Elles ont la raideur cadavérique de la carte à puce, de l’ş“il numérique, de la pensée binaire des appareils électroniques, des nanotechnologies qu’ils greffent déjà comme un cancer sous notre peau avide d’autres caresses.




Nous sommes là, dessous le voile éthéré du mensonge ineffable, tout en bas, tapis sous vos rêves cauchemardesques de luxe ghettoïsé, de confort à l’abri des dangers de l’existence. Non, pas ici, là : encore plus bas, encore plus en dessous, encore plus en dedans. Cherchez bien, mais il vous faudra creuser du bec et des ongles, jusqu’à vous y casser les dents. Nous sommes des erreurs comptables qui survivront à votre apocalypse financière. Nos sens ont été altérés et notre faim pour la vie a été dévoyée. Nos amours, aussi. Nous le gueulons à l’air libre et pourri des bas-fonds de votre mégalopole. Nous y poussons des cris sans voix, inaudibles à vos micros et invisibles à vos caméras. Mais ils ont, ils auront bientôt la force de briser les verrières qui nous séparent de nous-mêmes.




Tromperie sur la marchandise. Déception. Errance. Quête aveugle. Regard d’enfant têtu. Tendresse trahie. Purgatoire. Colère. Tout est là.



Bruno Le DANTEC




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Coşkun Aşar : Karanlıktaki Çocuklar
Coşkun Aşar : Menzil Ahir







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Coşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : ArafCoşkun Aşar : Araf

Engin Güneysu : 200 Evler



200 Evler



1924 Nüfus Mübâdelesinde Türklerle birlikte Selanik’ten Samsun’a gelenler arasında Romanlarda bulunmaktaydı. Gemilerle getirildikleri bu bambaşka coğrafyada, 15 yıl öncesine kadar derme çatma, teneke yapılarda yaşamlarını sürdürmekteydiler. Dönemin belediye başkanı, Mert Irmağı kıyısında yaşayan Romanların, şehrin uzak bir bölgesindeki 200 adet tek katlı yapılara geçmesini sağladı. İşte 200 Evler Mahallesinin ismi de buradan gelmektedir.



Şehir merkezinden iyice tecrit edilen bu esmer insanların arasına ne zaman girsem, kendimi çok rahat hissetmişimdir. Daha çok küçük bir çocukken, düğün dernek yapılacağı vakit, büyüklerimiz orkestra kiralamak için Roman mahallesine giderdi. Onlar konuşurken çevrede olup biteni izler, bu sıcakkanlı, misafirperver ve gamsız görünen insanlara kendimi yakın hissederdim. Bunu, aralarında iki buçuk yılı aşkın bir süre geçirdikten sonra daha iyi anlayacaktım.



Belgesel fotoğraflara merak saldığım zamanlarda, bir yandan da dünyada bir şeyler yok olup giderken, kendi adıma yaşadığım kentte neyi kaydetmeliyim diye düşünmekteydim. İşte ben bunları düşünürken, bir gün, sohbet esnasında, müzisyen arkadaşım Burak Baş’ın: “Bu mahalleden fotoroman çıkar” sözleriyle neyi çekmem gerektiğine dair kafamda bir ışık yandı.



O sıralarda analog makine ile fotoğraf çekiyordum ve bu oldukça külfetliydi. Film almak, yıkamak derken 2006 yılı Aralık’ında ilk dijital makinemi aldım.



O yıl, 200 Evler Mahallesi fotoğraf projeme de başlamış oldum.



Mahalleye ilk girdiğim günkü bakışları hiç unutamam. Her ne kadar daha önce de mahallede yaşayan insanlardan tanıdıklarım olsa da farklı biri olarak orada bulunmam dikkat çekmekteydi.



Bu mahallede kabullenilmenin en önemli şartı, kendinizi onlardan ayırmaksızın aralarında bulunmak, sohbet etmek, sofralarına oturup yemeklerini yemek olmalıydı. Nitekim benim için de öyle oldu.



Aradaki duvarları ve karşılıklı önyargıları yıktığımız andan itibaren, bütün samimiyet ve içtenlikleriyle hem kalplerinin hem de mahallelerinin kapılarını açtılar ve açılan o kapılardan birçok kareler düştü kadrajıma.



Fotoğraf çalışmama başladığım yıllarda, mahallenin, çevre yolu yapımı nedeniyle kaldıracağına dair söylentiler dolaşıyordu. Bu da benim elimden geldiğince çalışmama ağırlık vermeme sebep oldu. Fırsat buldukça 200 Evler Mahallesinde çekimler yapıyordum.



6 ay kadar önce mahalle, devlet tarafından Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında yıkıldı. Burada yaşayan Romanlar ise 264 evler adında, yine önceki yaşadıkları yere yakın bir yerde yapılan konutlara yerleştirildiler, keşke haklarını savunabilen birileri olsaydı ve şu an yaşadıkları evlere ücretsiz bir şekilde geçebilselerdi çünkü bu onların hakkıydı. Gelir seviyeleri düşük olan bu aileleri zorlu bir süreç daha bekliyor, bu günlerde ise eski göçebe yaşamlarından apartman yaşamına geçiş dönemindeki bu esmer içten ve güzel insanları fotoğraflamaya devam ediyorum.



Engin GÜNEYSU
































Engin GÜNEYSU Hakkında


1981 yılında Samsun’da doğdu


2004’te Bodrum’un Kalbi dergisi ve aynı yıl içinde Çeşme Guide kitabı fotoğrafçılığı;


2004-2005 döneminde Gaziantep, Şanlıurfa ve Adıyaman’da KOSGEB için hazırlanan 2005-Sanayi Rehberi’nin fotoğrafçılığı yaptı.


2006 ve 2007’de Samsun Eğitim Gönüllüleri Parkında, bir yıl aralıklı olarak, çocuklara yönelik fotoğraf eğitimi verdi.


2006 Samsun 1. Sanat Sokağı Fotoğraf Sergisi; 2007 Ocak ayında 40 Kare Sergisinde çalışmalarım sergilendi.


2007 Aralık ayında Samsun’da Kıyılar isimli ilk kişisel sergisini gerçekleştirdi


National Geographic Uluslararası fotoğraf yarışması Türkiye ayağında gezi kategorisi 2. liği ile ayrıca bir çok yarışmada ödül, derece ve sergileme aldı.


29 Nisan – 2 Mayıs 2009 tarihleri arasında 6.sı düzenlenen UFAT Fotoğraf Günleri’nde genç fotoğrafçılar festivalinde işlerini sergiledi.


Engin Güneysu Bir yıldır İstanbul’da yaşıyor ve Dergiler için editorial işler çekip serbest fotoğrafçılık yapmaktadır.




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Engin Güneysu : Roman Mahallesi
Engin Güneysu : Ahırkapı’da Hıdrellez
Engin Güneysu : Sokağın Dili, Bildiğin İstanbul








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Engin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 EvlerEngin Güneysu : 200 Evler

Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5



Leydi Cynthia Bryan


No.5



Benim üvey büyükannem Bir İngiliz hanımefendisi idi. Yüksek sınıfa ait çevrelerde yetişti ve iki defa Parlemento üyeleri ile evlendi. Hayatı boyunca yemek pişirmedi ve ben onun ”çocuklar bakılmak içindir, işitilmek için değil” felsefesini her zaman hissettim.



Bu proje, benim büyükannemi olduğu gibi bir kadın olarak ve sürdürdüğü yaşamı anlatmaya çalışan bir anlatımdır. O zaman, yakında ölmüş olan büyük babamın yasını tutuyordu ve taşradaki büyük aile evinden Westminster’daki daireye taşınıyordu. Büyükannemle modası geçmiş biçimde dekor edilmiş dairesini keşfederek, işbirliği içinde çalıştım ve proje ilerledikçe o bana açılmaya başladı. Büyükannemin eski çağdaki gücünü ve kırılganlığını bir defada gözler önüne sermeyi amaçladım.






Lady Cynthia Bryan


No.5



My Step Grandmother is a British lady; she grew up in high class circles and was married twice to Members of Parliament. She has never cooked in her life and I always felt her philosophy was that children were to be seen and not heard.




This project is an expression of trying to understand my Grandmother as the woman she is and the life she has led. At this time she was grieving for the recent death of my Grandfather and was moving from a large family house in the country to live in her flat in Westminster. I worked collaboratively with my Grandmother exploring her flats dated décor and as the project progressed she began to open up to me. I aimed to reveal the strength and at once the fragility of my Grandmother in old age.
















www.lizhingley.com



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.

Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5Liz Hingley : Leydi Cynthia Bryan, No:5

Michael Gesinger : Parçalar



PARÇALAR, 2006’da bir stüdyo temizleme projesi olarak başladı. Kendimi elden çıkarılacak bir baskı yığını içinde buldum. Bu baskılar hatalı, diğer bir deyişle başarısız olmalarına rağmen onlarda ilgi uyandıran parçalar mevcuttu, çoğunlukla da insanları barındırıyordu. Kesitler yırtıp çıkarmaya başladım ve nesnelerle birlikte onlara değişik bir içerik vererek yeniden fotoğraflar oluşturdum. Şimdi kutular dolusu bu parçalardan var ve sanırım bir çeşit hatırat oluşturuyorum.


FRAGMENTS Began as a studio cleaning project in 2006. I found myself with a large stack of prints to dispose of. I realized that though these prints were flawed or otherwise unsuccessful, there were parts of then that were compelling… mostly the people in them. I began tearing out sections and rephotographing them with objects, giving them a different context. I know have boxes of these fragments, and I guess I am creating a kind of memoir.





































Michael GESINGER Hakkında


Michael Gesinger, 1978’de Washington Üniversitesi’nde fotoğrafçılık mastırından sonra bir sanatçının yaşamını sürdürmeye karar verdi. İlk beş yılını fotoğrafın kendisi için tam olarak ne ifade ettiğini anlamak için çeşitli teknikler denemek ve keşfetmekle geçirdi. Bu süreçte 1980 yılında bir dizi selenyum tonlanmış nü çalışma yapmaya başladı ve 1985’de onları el ile renklendirdi.



30’un üstünde kişisel sergi ve sayısız yayını olan Gesinger bugün münzevi bir kırsal hayat sürdürmekte ve fotoğrafçılığın pek çok yönünü keşfetmeye devam etmekte.




Michael Gesinger


About Michael GESINGER



After receiving a MFA in photography from the University of Washington. in 1978, Michael Gesinger decided to pursue the life of an artist. He spent his first years experimenting with a variety of techniques and discovering exactly what photography privately meant for him. In the process, he began selenium toning a series of nudes in 1980 and hand-coloring them in 1985.



With over 30 one-man shows and countless publications, today Gesinger enjoys a reclusive rural lifestyle, and continues to explore the many facets of photography.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Michael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : ParçalarMichael Gesinger : Parçalar

Engin Özendes ile Söyleşi



Tarihte fotoğrafın ilk defa sosyal içerikli olarak kullanılması hangi zaman dilimine denk geliyor?



Önceleri savaş alanlarının görüntüleri ressamlar tarafından yerinde çiziliyordu. Bu nedenle de savaş sırasında bu görevi yerine getirirken yaşamını yitirmiş ressamlar var.




Fotoğraf: Roger Fenton



Kırım savaşının fotoğraflarını üzerine “fotoğraf arabası” (Photographic Van) yazılmış karavanı ile çeken Roger Fenton, kısa ömürlü Collodion plakaların hazırlanmasında büyük güçlüklerle karşılaşmakla birlikte dünyadaki ilk sosyal içerikli fotoğrafları çekme başarısını gösterir. 1855 yılında koleraya yakalanıp İngiltere’ye dönerken çantasında 360’ın üzerinde dünya fotoğrafına armağan edeceği ilk savaş fotoğrafları vardır.




Fotoğraf: Sebah & Joaillier



Sanat olduğu kadar bir belge niteliği de taşıyan fotoğrafın en önemli fonksiyonlarından biri de tarihe şahitlik edip bugünlere taşıması. Siz fotoğrafın daha çok hangi yönünü önemli buluyorsunuz?



Ben fotoğrafın kendisini önemli buluyorum. Nerede ise bir yaşam biçimi haline dönüştürdüğüm fotoğraf tarihi çalışmalarını bu kadar yoğun yaşadığım ve bunun üzerine kitaplar yazdığım halde, şu ya da bu fotoğraf daha önemlidir diye bir ayrım yapmadığım için de kendimi iyi terbiye ettiğimi düşünüyorum.



Ben taraflı olamam. Fotoğrafın her dönemde kendine göre öne çıkan bir yanı var. Benim görevim bunları saptamak ve çok güvendiğim tarafsız değer yargılarıma göre iyilerini bulup ortaya çıkarmaktır.




Fotoğraf: Abdullah Freres


1860’larda çekilmiş bir Abdullah Freres fotoğrafında ayrı bir tat bulabilirsiniz. 2009’da modern fotoğraf yaklaşımı ile eserler elde eden bir genç arkadaşın çalışmalarında ayrı bir tat.



Günümüzde dijital teknoloji ile fotoğraf sanatı buluştu. Fotoğraf tarihini bu kadar yakından bilen bir uzman olarak dijitalin fotoğrafa kattıkları ve götürdükleri üzerine neler düşünüyorsunuz?



Fotoğrafı makine değil, insan çeker. Günün teknolojisi dijital ise onu kullanılır ya da kullanmaz. Fotoğraf için başından beri her geliştirilen araç yalnızca kolaylık ve zaman kazanımı sağlamıştır. Kaliteyi getiren ise fotoğrafçının kendisidir.




Engin Özendes


Bir dönem Yeni Fotoğraf Dergisi’ni çıkardınız… Ülke fotoğraf tarihinde önemli bir dönemdi bu… Hem oradaki çalışmalarınızı hem de günümüz fotoğraf dergileri ile kıyaslamasını yapabilir misiniz?



Yeni Fotoğraf Dergisi’ni yayımladığımız yıllar benzin, tüpgaz sıkıntısının yaşandığı zamana rastlar. Dergiyi dağıtmak için arabaya yakıt koyamıyorsunuz. Yüzlerce metre benzin istasyonlarının önünde uzayan kuyruklar.



Baskıyı yapabilmek için mürekkep ve kağıt yok. Darfilm’in müdürü Ergun Melin, bir nedenle önceden almış oldukları ve depolarında duran matbaa kağıtlarını bize verdi ve dergiyi yayınlamaya devam edebildik. Kendisine her zaman bir minnet borcum vardır.



Günümüz dergilerinin böyle sorunları yok. Olmasın da. Matbaalar açısından baskı kalitesi çok arttı. Fotoğrafla ilgilenen kişilerin sayısı arttı. Yazarlar da konusunda uzman kişilere dönüştü. Yeni Fotoğraf bir misyondu, yol göstericiydi. Bugün dönüp baktığımda içinde keşke koymasaydık dediğim yazılar veya fotoğraflar olabilir. Önemli mi? Değil. Herşey kendi içinde, kendi döneminde değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Böyle düşündüğünüzde Yeni Fotoğraf başarılı bir yayındır.



Bugün çok başarılı yayınlar var. Üstelik de fotoğraf üzerine değişik konularda ve değişik içeriklerle. Dijital ortamdaki yayınları da buna katmak gerek. Çok başarılılar.



İstanbul Modern’deki görevinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Buradaki sergileri alırken-seçerken nelere önem veriyorsunuz? Yerli-yabancı arasında bir denge oturtmaya çalışıyor musunuz? Yurt içinden sizi tatmin edici sergi çalışmaları geliyor mu?



Kartvizit ünvanı olarak bakarsanız Fotoğraf Sergileri Küratörü’yüm. Ama İstanbul Modern’in kuruluşundan başlayarak oluşturulan ve gün geçtikçe daha da büyüyen fotoğraf koleksiyonu sorumluluğum altında. Galerideki tüm sergilerin belli çizgiye göre kararını vermek, sanatçılarla konuşmak, basılı materyalleri ile uğraşmak ve sergi konusuna göre galeri mekanını planlamak da görevim içinde.



Tamamen sayısal bakarsak, bugüne kadar açılan 17 adet sergide 197 sanatçının 1944 adet eserini sergilemişiz.




Sergiler eğer yurtdışından geliyor ise, Türk izleyicisine ufuk açmalı. François-Marie Banier’in farklı bir üsluptaki eserlerini sergiledik. Fotoğrafın dev ustası Andre Kertesz’in bu büyüklükteki ilk retrospektif sergisiydi. Türkiye üzerine Magnum fotoğrafçılarının çekmiş oldukları ilk kez birlikte gün ışığına çıkarıldı.



Yerli-yabancı arasında sayısal bir denge için çabalamıyorum. Müzenin ve galerinin çizgisine uygun sergiler diye bakıyorum.



Yurtiçinden elbette çok iyi sergi teklifleri geliyor. Ben de çalışmalarını izlediğim kişilere ulaşıyorum. Müzemizde geniş bir dosyalama yaptık. Türk fotoğrafının eski ustalarının yanında yenilerin de bu dosyalarda çalışmaları var. Bu da benim için önemli bir bilgi kaynağı.



‘‘Türkiye’de Fotoğraf’’, ‘‘Abdullah Freres, Osmanlı Sarayı’nın Fotoğrafçıları’’ gibi fotoğraf ve fotoğraf tarihi üzerine çok değerli kitaplarınız var. Biraz bu kitaplardan bahsedebilir misiniz? Şu anda yeni bir kitap hazırlığınız var mı?



Tarihi ya da çağdaş temeli olan 11 kitabım yayımlandı. İstanbul Modern’de her sergi için hazırladığımız katalogların yazılarını da ben yazıyorum. Bunlar bazen nerede ise bir kitap kadar araştırma temelli olabiliyor. Kitaplar hiçbir zaman belli bir senenin araştırması olarak ortaya çıkmıyor. Bilgi birikimi en önemli başlangıç. Araştırmalarınızı bu temel üzerinde şekillendirebiliyorsunuz.




Bir de ben çalışırken hiçbir zaman tek kitap üzerinde yoğunlaşmadım. İki ya da üçünü birarada götürdüm. Şimdi de henüz tamamlanmamış üç ayrı çalışmam var. Elbette eskisi kadar rahat değilim, müzede çok yoğun bir çalışma tempom var. Bu üç kitap ta bittiği zaman yayınlanır diye düşünüyorum.



Son olarak, fotoğrafçılığın gelişimi açısından dünle bugünü kıyasladığınızda sizce Türkiye bugün nerede ve gelecekte nerede olacak?



Fotoğrafımızın bugününün biz de olduğu kadar, yurtdışında da iyi eleştiriler alıyor olması çok önemli. Türk fotoğrafı hiçbir dönemde dünyaca bilinmez bir durumda olmadı. 1873’de Pascal Sébah’ın Paris’te yayınlanan Le Moniteur de la Photographie dergisinin editörü ile mektuplaşmaları sırasında aldığı övgüler bunun ilk kanıtlarından biri. Daha bir sene önce Paris Photo’da bir İngiliz standında gördüğüm Nazif Topçuoğlu fotoğrafları da çok önemli.



Bugün bizim dünya starımız hala Ara Güler. Dünle bugünün farkı da bu galiba. Eskiden bizi temsil eden fotoğrafçıların sayısı azdı, artık dünyada çok saygın jürilerin seçtiği fotoğraflarda sayıları gittikçe artıyor ve gelecekte de çok daha fazla öne çıkan isimlerimiz olacağına kesinlikle inanıyorum. Genç fotoğrafçılarımızın çalışmaları da bunu kanıtlıyor:




Fotoğraf: Sıtkı Kösemen

Fotoğraf: Özgür Çakır

Fotoğraf: Murat Germen


Röportaj: Şebnem EVREN








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Engin Özendes ile SöyleşiEngin Özendes ile SöyleşiEngin Özendes ile SöyleşiEngin Özendes ile SöyleşiEngin Özendes ile SöyleşiEngin Özendes ile SöyleşiEngin Özendes ile SöyleşiEngin Özendes ile SöyleşiEngin Özendes ile SöyleşiEngin Özendes ile Söyleşi