Kategori arşivi: ŞUBAT 2009 SAYISI – FEBRUARY 2009 ISSUE

Sinan Çakmak : Lodos



“Amatörlükten gurur duyulmamalı, amatörlük sadece Türkiye’de pozitif olarak algılanıyor, sonuç ortada”¦”



Röportaj ve röportaj fotoğrafları: Pınar DAĞ



“Lodostur; boğaza denizanalarını toplayan, balıkçılara gözü yaşlıdır dedirten ve giderken ardından yağmuru bırakan”¦ Sıcaktır gözüken yüzü, öfkesidir ardında kalan! Yazdırır bir Ahmet Cemal şiiri ancak, nice Bizans mahkemelerini iptal eden de, nice Osmanlı kadılarını kararsızlığa sürükleyen de hep ‘O’ olmuştur. Ilık ılık gelir, ağrısını, sancısını bıraktıkça, hüzünlü bir aşkın rüzgarı olduğunu yılmadan hatırlatır, Lodostur işte o ansızın gelen!!”



Hürriyet çalışanlarını toplayan o uzun, yıllanmış otobüsün içinde buluyorum kendimi”¦



Yolum uzun, uyuklarım keyfiyle yol alıyorum. J Sinan Çakmak’ın, röportajında da belirttiği gibi, kıyının bir tarafı olan o gri “plaza ada’ya” varıyorum. Gözlerim maviyi görürken, dışarısı alabildiğine gri!



Fotoğrafta, tekniği unutmamız lazım, ama unutabilmemiz için de çok iyi bilmemiz lazım diyen, bunları derken de fotoğrafçılığın meslek olarak hep daha kötüye gittiğini ve buna fotoğrafçıların neden olduğunu, içi acıyarak dillendirirken, aynı zamanda pırıl pırıl düşünen bir fotoğrafçı, bir fotoğraf editörü Sinan Çakmak. Hürriyet Binası, Atlas Dergisi cam kenarı köşesinde, “Satır aralarına dikkat” dedirten söyleşimize başlıyoruz!




Hürriyet Gazetesi – Atlas Dergisi 7.kat, Sinan Çakmak – Pınar Dağ



Pınar Dağ: Merhaba! Siz, “Fotoğraf, birden karşında oluştuğunda çekmen gereken bir kare değil, senin arayıp bulduğun bir şeydir” diyorsunuz”¦



Sinan Çakmak: Birden karşılaşarak çektiğimiz fotoğraf en fazla belge niteliği taşır. Fotoğrafçının yorumunu katma ihtimali, fırsatı pek olmaz. Oysa fotoğrafın belgeleme yeteneğinden öte bir potansiyeli var, o da anlatmak. Belgelemek ve sadece göstermek mekanik bir olaydır, anlatmak ise bir fikir, yorum gerektirir. Fotoğrafın hakkını verebilmek için, bu potansiyeli deşmeliyiz. Anlık olayın kendisi ilgi çekicidir, fotoğrafa iyi yansırsa o fotoğrafın içeriği ilgi çekici olur. Ama fotoğraf ancak bu olayı bize aktaran aracıdır ve daha fazla bir değer yüklenmemiştir. Fotoğraf mecrasının en basit mekanik kısmı, kullanılmıştır. Mekaniklikten öteye geçmek, vakit harcamayı, arayıp bulmayı gerektirir.”




Pınar Dağ: Daha çok ne önemli oldu sizin fotoğraflarınızda? Konu bütünlüğü, derinlik, tema, teknik?



Sinan Çakmak: Hepsi dersem kulağa biraz ‘kendini beğenmiş’ gibi gelecek. Ama bir fotoğrafı heyecanlı kılan, genellikle derinliği (hem fiziksel hem de anlamsal), iyi bir tekniğin kullanılabilir olması ve tek başına aykırı durmaması da konu bütünlüğünü gerektirir. Tabii konu bütünlüğü de ancak bir tema çerçevesinde (bu tema subjektif de olsa) olabilir. En önem verdiğim şey belki de fotoğrafların bir arada uyumu”¦




Pınar Dağ: Daha çok tematik projeler üzerinde çalışmayı önemsiyorsunuz gibi ama”¦ İnsan odaklı olmayan ama izlerinin her yere bulaştığı tema içerikli projeler, doğru mu?



Sinan Çakmak: Tematik konudan ne anladığımızla ilgili bu. Kent konusu, coğrafya konusu çalışmıyorum, çalıştığım zaman da bunu daha geniş bir temanın bir parçası olarak kurgulamaya çalışıyorum. Son yaptığım Amasra konusu şimdilik ‘Lodos, İki Kıyı Arasında’ diye adlandırdığım projenin Karadeniz kıyısı bölümü için bir adet fotoğraf çıkarmış oldu. Atlas camiasında tematik konu dendiğinde ‘Zaman’, ‘Para’, ‘Ev Teknolojisi’, ‘Saç’, ‘Güzellik’ vs. gibi konular anlaşılıyor. Bunlar çalışması zor ve heyecan verici konular olabilir. Ama kendi adıma şu anda yapmak isteyeceğim konu yine bahsettiğim projeme eklemleyebilmek adına ‘Karadeniz Otoyolu’ gibi bir konu olabilir. İnsan odaklı olmak kısmına gelince; İnsan değil, İnsanlar arası mesafeler, insanların arkalarında sakladıkları beni ilgilendiriyor.




Pınar Dağ: Peki rahatsız eden nedir bir editör olarak?



Sinan Çakmak: Editör olarak da beni, en rahatsız eden şey teknik olarak sorunlu fotoğraflar. Teknik sorun demek, fotoğrafın net olmaması ya da grenli olması demek olmayabilir. Sorunlu fotoğraf benim için genellikle ideal şartlarda bile fotoğrafın yanlış pozlanmış veya netlenmiş olması. Bir fotoğrafçı var olan şartlarda en iyi sonucu elde edebilmek için ne yapması gerektiğini bilmeli. Örneğin; dijital olarak yüksek asada çekiyorsa tercihen biraz fazla pozlaması gerektiğini vs. bilmeli. Bu tarz hataları barındıran fotoğraf bir seriye dahil edilmek zorunda kalınmışsa bu beni epey rahatsız ediyor. İlk önce ‘mekanik bir aleti çalıştıran işçi’ (bir önceki sorudaki belgeleyebilen kişi), sonra ‘sanatçı’ ya da gazeteci olmalıyız.




Pınar Dağ: “Viking gemisi ile başlayan yolculuğunuzdan bahseder misiniz, sanırım fotoğraf çekmek adına, ilk giriştiğiniz ürünler o yolculukla başladı? Hepimizin aslında aradığı böylesi bir gemi olduğu için biraz detay vermenizi isteyeceğim J



Sinan Çakmak: 1998 senesinde bir Viking gemisi uğramıştı İstanbul’a. Viking kayığı demek daha doğru gerçi, boyu 12 metreydi. Kayık tamamıyla gerçeğine uygun materyallerle (yün yelken, at kılı halatlar, uyku tulumu yerine ren geyiği postları vs”¦) yapılmıştı. 3 senede yaz mevsimleri boyunca seyahat ederek Avrupa’nın çevresini dolaşmış, Yunanistan, Bodrum ve Türkiye’nin Ege kıyısı boyunca İstanbul’a gelmişlerdi. Ben de gazetede okuyup, Kalamış marinaya ziyarete gitmiştim. İlgilendiğimi görünce, bana istersem gelebileceğimi söylediler. Esasında denizden bayağı korkarım. Bu benim için korkumun üzerine gitmek için bir fırsat olacaktı. İlk gün boğazı geçtik, Poyrazköy’de geceledik. O şekilde 10 günde İnebolu’ya kadar beraber yolculuk yaptık. Hayatımın hem zor, hem de çok değişim geçirdiği bir dönemdi. Bol bol fotoğraf çekiyordum tabii. Geminin kaptanı Frederik Koivusalu bir gün bana fotoğrafları niye dergilere götürüp bastırmayı denemediğimi sordu. Aklıma o zamanın itibarlı dergilerinden Skylife geldi. Ama benim için ulaşılmaz bir nokta gibiydi, dergilere fotoğrafımı götüreceğim de onlar basacaklar! Bu benim için uzun vadeli bir hayaldi. İnebolu’dan sonra onlar kuzeye, Ukrayna’ya doğru yola çıktılar. Ben de İstanbul’a döndüm. Döndüğümde Skylife’la bağlantı kurdum, fotoğrafları gösterdim. Yazı da yazmıştım. Yazı fotoğraflardan daha başarılıydı ne yazık ki”¦ Ama ilk yayınlanan konum olarak yeri benim için önemli”¦ Bu arada, işin profesyonel yanıyla ilgilenenler için trajik bir detayı belirtmek isterim. O küçük konu için aldığım telif ücretini bir daha Türkiye’de yaptığım hiçbir konu için (Atlas’a yaptığım en geniş ana konular dahil) almadım. “Fotoğrafçılık, meslek olarak hep daha kötüye gitti. Biz fotoğrafçılar yüzünden”¦”




Pınar Dağ: Atlas Dergisi’nin, en genç fotoğrafçısı olarak tanındınız, zor olmalı. Biliyorsunuz büyük işleri yapmak hele genç iseniz daha zorlayan ve daha fazla mesai yaptıran bir durum oluyor. “Hele ki kurum mükemmeli temsil ediyor ise”?



Sinan Çakmak: ‘Büyük işler’ genellikle dışarıdan büyük gözükür, içeridekiler de konuları olduğundan büyük göstermek isterler. Örneğin “Atlas fotoğrafçısı Çernobil’de” vs. gibi başlıklar kulağa etkileyici geliyor ama yapılan iş büyük değildi. Birazcık araştırma yapan gazeteciler, nasıl gidiyorsa ben de öyle gittim. Sadece 3-4 gün kalabildim, şansım da yaver gittiği için dergiye konu çıkarabilecek yeterlilikte fotoğraf çekebildim. Eğer orada izin verilen maksimum süre (iki hafta) kalabilseydim, oradan çıkıp Kiev’de rehabilitasyon merkezlerini, Beyaz Rusya’da Çernobil’den fazla etkilenen yerleri çalışabilseydim ve bunu daha önce yapmış olan fotoğrafçılardan daha ikna edici bir şekilde yapmış olsaydım o zaman büyük bir iş yapmış olurdum. Bizim sorunumuz; işleri çok kolay büyük addetmek, tatmin olmak ya da etkilenmek zaten. Atlas’a gittiğimde ise 24 yaşındaydım. Gökhan Tan fotoğraf editörüydü. Her ne kadar fotoğraf tarzı, “dergi neyi ister” gibi konularda fazlasıyla çatıştıysak da, bana en fazla destek olan kişilerden biri oldu. Hem Gökhan sayesinde dergide kaldım, hem Gökhan’a rağmen (benim fotoğraflarımı aykırı buluyordu) konularım yayınlandı. Öyle öyle, sonunda dergi ile birbirimize alıştık.




Pınar Dağ: Peki, ilk çalışmanız neydi dergi için?



Sinan Çakmak: Atlas için ilk yaptığım iş Olimpiyatlara hazırlanan Türk sporcularıyla ilgili bir konuydu. Ama çok ortalama, basit bir konu oldu. İlk yaptığım konu olarak ‘Adalar’da Kış’ konusunu sayıyorum. Bu Atlas’a başladığımda çalıştığım bir deneme konusuydu. Konu yayınlanmadı, halbuki bence fena olmamıştı. Geçenlerde tekrar baktığımda eksik kısımlarını daha iyi anladım. Hatta son hali gelecek ay (Mart) Atlas’ta yayınlanacak. Gerçi konu çok ağır ilerleyen bir konu ve henüz bitmedi. Ama bir noktadan sonra da dergi daha fazla bekleyemiyor.




Pınar Dağ: Şu ana kadar en sevdiğiniz projeniz ya da çekiminiz neydi, ne oldu?



Sinan Çakmak: Şu anda hala son yaptığım projelerin en sevdiğim projeler olması beni mutlu ediyor. Estonya fotoğraflarım en gurur duyduklarımdı, sonra klişe tema kategorisinden ‘Vapurlar’ı çalıştım, ‘Ege’li Olmak’ ve son olarak, İstanbul’a ağırlık veriyorum. Kendimi geliştirebildiğimi düşündüğüm sürece son yaptığım iş en iyisi olmak zorunda zaten, değilse bir sorun vardır. Ama spesifik bir konu söylemem gerekiyorsa en iyi performansımı ‘Ege’li Olmak’ konusunda verdiğimi düşünüyorum. İkişer haftadan, iki kere tüm Ege kıyısını dolaştım. Şimdi bakınca, neredeyse iki günde bir kullanılabilir bir kare çıkmış. Bu, benim için çok yüksek bir ortalama.



“Aynı sıkıcı sokaktan, yüzüncü kez geçişinizde bir şey değişecek mi? Değişiyor ki iki gün çalışılan konu ile 10 gün çalışılan konu arasında önemli farklar oluyor.”



Pınar Dağ: Alex Webb’e de benzetiliyorsunuz J sevdiğiniz bir fotoğrafçı Alex Webb, benzetilmek iyi bir şey mi?



Sinan Çakmak: Alex Webb ve Harry Gruyaert’i en sevdiğim fotoğrafçılar arasında sayarım. Ama daha pek çok fotoğrafçıya çok çok saygı duyarım, Luc Delahaye, Jonas Bendiksen (Editörlüğü için), Carl De Keyzer vs”¦ Koudelka ve Cartier-Bresson gibi, işin ABC’sini yaratan fotoğrafçıları saymama lüzum yok. Alex Webb, David Alan Harvey gibi fotoğrafçıların diğer yandan çok eleştirilecek yanları olduğunu da düşünüyorum. Sanatçı değil de fotojurnalist olarak adlandırılmak için kitaplarında lüzumsuz yere işin gazetecilik kısımlarına ağırlık verdiklerini düşünüyorum. Hangi fotoğrafları çekmek için çalıştıkları portfolyolarından belli, keşke kitaplarını da bununla sınırlı tutsalar. Koudelka, Luc Delahaye gibi sadece (bence kendilerinin de önem verdiği gibi), özel fotoğraflarıyla hikayelerini anlatsalar daha tatmin edici olur. Teorik olarak, olaya şöyle bakıyorum. Bu işi çok iyi yapan adamlar varsa ve fotoğrafçılık (veya herhangi bir meslek, sanat) gelişecekse, her seferinde olayı baştan keşfetmektense ilk önce onu yapanları anlayıp bıraktıkları yerden devam etmeliyiz. Dediğim gibi, bu teorik bir laf. Bir yere varamadığımız da, diğer yandan belli zaten. Hala en deneyimlilerimiz bile, ‘yağmur yağsa da kırmızı şemsiye çeksek’ diye dolaşıyorlarsa yerimizde sayıyoruz demektir.




Pınar Dağ: Kent konularının sadece fotoğrafçı için değil, yazar ve editör için de zorlayıcı ve verimsiz olduğunu düşünüyorsunuz. Neden verimsiz olsun ki? Aksine kişiyi, konuyu, fotoğrafçılık açısından beslemiyor mu?



Sinan Çakmak: Evet, zorlayıcı ve verimsiz. Ama böyle olması kötü bir şey değil. Zorlayıcı çünkü iyi çalışılması zor. Konu çok kolay basit turizm fotoğraflarıyla dolabilir. Verimsiz çünkü olmazsa olmaz bir sürü çekilmesi gereken fotoğraf var (kentin surlarıydı, kilisesiydi, camiisiydi, genel görüntüsüydü vs.), bu da ilk etapta fotoğrafçıya kendini tatmin etmeyen fotoğraflar çektiriyor. Ama diğer yandan kesinlikle çalışılması çok yararlı konular. Konuya girmesi gerekli olan bir camii varsa onu sizin üslubunuza uygun ve iyi bir fotoğraf haline getirmek hem çok zorlayıcı hem de çok geliştirici bir çalışma. Bir hafta, 10 gün tek bir kentte kalıp çalışmak bence psikolojik olarak, epey bir yük bindiriyor fotoğrafçıya. Aynı sıkıcı sokaktan yüzüncü kez geçişinizde bir şey değişecek mi? Değişiyor ki iki gün çalışılan konu ile 10 gün çalışılan konu arasında önemli farklar oluyor.




Pınar Dağ: Atlas Dergisi’nde çalışan siz fotoğraf editörlerinin yeni sayı çalışmaları ve hazırlıkları nasıl işliyor?



Sinan Çakmak: Aybaşında konular belirlenmiş oluyor. O konuların fotoğraflarını seçiyorum.



15-20 fotoğraf kullanılacaksa, 20-22 tanesini konu editörleriyle paylaşıyorum, üzerlerine tartışıyoruz. Fotoğrafların boyutlarını ve sırasını belirliyorum. Mümkün olduğu sürece, sayfa tasarımı yapılma sırasında da bulunmaya çalışıyorum. Diğer yandan işimin önemli bir parçası konuları çalışacak fotoğrafçıları bulmak, yönlendirmek, gelen konuların uygunluğuna bakmak, eksiklerin tamamlanmasını sağlamak. Ama şartlar şu aralar idealden çok uzakta olduğu için işin bu kısmında epey bir azalma var. Artık çok az konu üretilebiliyor. Dergi nasıl çıkıyor o zaman diye sormayın tabii”¦!!




Pınar Dağ: Bir fotoğrafçı için ne önemli olmalıdır, ne öneriyorsunuz? Hele sizin gibi proje üreterek ürünler veren birinin fikri oldukça önemli”¦



Sinan Çakmak: Bir fotoğrafçı kendinden önce yapığı işe saygı duymalı. Kendi fotoğrafına kritik bir gözle bakabilmeli, eleştirilmeyi istemeli. Fotoğrafı onun çekmiş olması o fotoğrafın iyi bir iş olması için yeterli bir sebep değil. Herkes tarafından beğenilmeye çalışmamalı, herkesin beğendiği işi yapan kişi çok ortalama bir iş yapıyordur. Fotoğrafçı tutarlı olmalı, yaptığı işte kendi imzasını belli etmeli, ama kendini tekrar etmemeli, fotoğrafının niye iyi olduğunun adı konulamamalı, tek tek fotoğraf çok deşilmemeli. Fotoğrafçı eğer profesyonelse veya fotoğraflarını yayınlatmak istiyorsa asla ve asla bu işi bedava ya da ucuza yapmamalı. Dediğim gibi, yaptığı işe kendinden önce saygı duymalı. Adının bilinmesi kendisi için anlamlı olabilir, ama Türkiye’de fotoğrafçılığı batıranlar (ihtiyacı olmamasına rağmen ucuza dergilerin işlerini gören) arasında sayılmamalı. Amatörlükten gurur duymamalı, amatörlük sadece Türkiye’de pozitif olarak algılanıyor, sonuç ortada”¦




Pınar Dağ: Bazen planlı, bazen plansız işlerin olabileceğini, oluruna bırakınca da işlerin yürüdüğünü belirtiyorsunuz”¦ “Çernobil konusunda tüm olayı biliyordum tabii ki ama her şey çok çabuk gelişti ve bayağı hazırlıksız gittim. Ama beni tatmin eden bir konu ortaya çıktı. Bazen işleri oluruna bırakmak, çok daha iyi sonuçlar verebiliyor.”



Sinan Çakmak: Demek istediğim, pek çoğumuzun bazen çok fazla, “hangi konuyu nasıl yapsam diye” takılıp, sonunda hiçbir şey yapmadığı dönemlerin olduğu. Tabii ki, hepimiz bir konuya kendimizi adayıp uzun süre o konuyu çalışmak isteriz. Ama pratikte bu mümkün değil. Giriştiğim işlerin hepsi olsaydı şimdiye kadar 3 kere Çin’e, 4 kere Beyaz Rusya’ya ve dünyanın her köşesine gitmiştim. Ama Rio de Janeiro’ya, Hong Kong’a vs. gitmemiştim, çünkü bunlar ‘yarın gider misin?’ denerek önüme çıkan konular. Tunus’a ve Çernobil’e çok hazırlanamayarak gitmiştim. Verili şartlar içinde beni, tatmin eden sonuçlar ortaya çıktı. Epey taze ve önyargısız gidebilmiştim. Tabii, burada kritik sözcük ‘verili şartlar’. Daha önceki soruda da cevapladığım gibi önemli bir sonuç çıkmış değil. J




Pınar Dağ: “Tek bir direği çekmem gerekse de bütünlüğü koruyarak kareyi dolduramazsam, bu fotoğraf olmaz.”



Sinan Çakmak: Çocukken resim derslerinde öğretirlerdi ya kağıdın tamamı dolacak, beyaz bir yer kalmayacak (genellikle bulutlar istisna olurdu) diye. Onun gibi: fotoğrafın tamamı dolmalı, her tarafıyla uğraşılmış olmalı, eğer boşluklar fazlaysa onlar da birbiriyle dengelenmeli. Tesadüf izlenimi olmamalı.




Pınar Dağ: Dünyada fotoğraf editörleri hep prestij sahibi oldukları gibi, çalıştıkları medya kuruluşları tarafından da telif hakları, emek payları, özgür ürünler, geniş bütçelerle hareket ettikleri sanılır!”¦ Gözüken böyledir sıklıkla! Atlas’ta nasıl bu?



Sinan Çakmak: Uzaktan davulun sesi güzel geliyor diyesim geliyor. Fotoğraf editörlüğü prestijli bir iş olabilir. Ama Türkiye’de editörler, genellikle ne kadar ucuza ya da bedavaya konu bulabildikleriyle tartılıyor. Atlas henüz o durumda değil, ama derginin de üzerindekilerden gelen baskı o yönde. Gerçekte editörün ne kadar iyi iş yaptığı ise vermediği tavizlerle ölçülebilir. Bu tabii, diğer yandan bir denge oyunu, bir sürü dergi batarken ‘ben burnumdan kıl aldırmam’ diyemezsiniz. Benim için sınır da durumların, derginin kalitesine yansıdığı nokta. Dergiye bir şey katabildiğimi hissettiğim sürece devam edebilirim. Ne yazık ki katabildiklerim gitgide azalıyor. Krizle beraber (ve öncesinde) düşen bütçeler, kurum tarafından dışlanan fotoğrafçılar gibi sorunlar yakında işi iyice felçli duruma getirecek.



Ama sorudaki sıralamayı duyunca birden, ‘ben Orwell’in 1984’deki Doğruluk Bakanlığında mı çalışıyorum?’ diye şüpheye düştüm. Telif Hakları, emek payları, özgür ürünler, geniş bütçeler, ancak ‘çift düşün’le varlıkları kabul edilebilir bir durum!




Pınar Dağ: Sizi araştırınca, tekniği fazlasıyla önemseyen hatta teknik ile anılan bir fotoğrafçısınız”¦ Teknik ne demek oluyor, bir fotoğraf için?



Sinan Çakmak: Biz önce teknik bir iş yapıyoruz ondan sonra gazeteci, sanatçı ya da kendimizi nasıl adlandırıyorsak öyleyiz. Tekniği unutmamız lazım, ama unutabilmemiz için de çok iyi bilmemiz lazım. Teknik; iyi fotoğraf üretmek için bir araç olmamalı (20mm’yle birinin suratına dayanıp ilginç bir portre çekebilirsiniz, ama kalıcı bir portre çekemezsiniz) ama kötü fotoğraf çekmeyi engellemeli. Bir fotoğrafa baktığınızda tekniği görememelisiniz, aklınıza bile gelmemeli. O zaman teknik çok başarılıdır. Bu editörlük gibi birşey. Editörlerin varlığı ancak konunun editörlük safhasında bir sorun varsa anlaşılır. Konu çok iyiyse, editörün başarısı kimsenin aklına gelmez. Bu iyi bir şey. Teknik de böyle olmalı.



Pınar Dağ: Ürüne “Vay be” dedirtenin taa kendisi yani öyle mi?



Sinan Çakmak: Evet!




Sinan Çakmak




“Fotoğraf benim için görüntü dondurmak, kayıt etmek değil. Anlatmak. Bir şey anlatmayı en iyi becerebildiğim mecra fotoğraf, o yüzden fotoğraf çekiyorum.”



Pınar Dağ: Makine ne kullanıyorsunuz, öneriniz var mı, zaman ayırabiliyor musunuz fotoğraf çekmeye?



Sinan Çakmak: EOS 5d ve 50mm kullanıyorum. 50mm merakım var ve Zeiss, Leica, Canon, Pentax 50 mm’lerim oldu. Çoğu evime giren hırsız tarafından çalınana kadar. Şu an Canon’un 1.8 ve 1.2 50 mm’leri ile Sigma’nın 30mm (Eos 20’de 50’ye denk geliyor) objektifleri var. Fotoğraflarımın 95%’i 50mm ile çekilme. Bir de 24-105 objektifim var. Onu genellikle Der Spiegel vs. gibi yabancı dergilerden gelen sipariş konularda acil durum için yanımda taşıyorum. Bu tarz işlerde ‘kusura bakma fotoğraf çıkaramadım’ deme lüksüm yok! Farklı objektiflerin kullanılmasını doğru bulmadığım anlaşılmasın. 50mm benim en zevkle çalıştığım objektif, fotoğrafları tek objektifle daha çok çeşitlendirebildiğimi düşünüyorum. Fotoğrafa ayırdığım zaman ise tüm zamanım. Ama fotoğrafçılığın benim için 50%’sinden fazlasının seçme olduğunu da eklemem lazım.




Pınar Dağ: Anlıyorum”¦ Peki, fotoğraflamak, sayısını aklınızda tutamayacağınız görüntüleri dondurmak gerçekten fotoğrafı anlatan mıdır? Neden fotoğraf çekiyorsunuz?



Sinan Çakmak: Fotoğrafı sayıyla (ya da kiloyla) hesaplamak beni irkilten bir durum. Atlas dergisine fotoğraf getirip, gezisinde 1000’den fazla fotoğraf çektiğini söyleyenleri anlamıyorum. Keşke 10 tane çekseydin de, iyi çekseydin mi demek lazım acaba? Konuyu anlatabiliyor musun, önemli olan o.



12 fotoğraf, 50 fotoğraf önemli değil. Fotoğraf benim için görüntü dondurmak, kayıt etmek değil. Anlatmak. Birşey anlatmayı en iyi becerebildiğim mecra fotoğraf, o yüzden fotoğraf çekiyorum.




Pınar Dağ: Ekşisözlükte sizin için şöyle denmiş,



-Atlas dergisinin mayıs sayısında Çernobil’i anlatan muhteşem bir yazı kaleme almış gazeteci-fotoğrafçı. Ele aldığı konu kendi halinde bile son derece çarpıcı. Fakat Sinan Çakmak’ın usta kalemi ve objektifi dosyayı doyumsuz kılmış. Yazının ve fotoğrafların içinde kayboluyor insan. Terkedilmişliğin, ölümün, zehrin kol gezdiği toprakların atmosferi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.


-Atlas, skylife gibi dergilerde fotograflarinin kalitesiyle diger fotografcilardan siyrilan, tarziyla bana alex webb i hatirlatan genc fotografci.


-2011 yılında mezun olacak avusturya lisesi öğrencisi!


-Sinan Çakmak’ın bu fotoğrafı gerek teknik açıdan, gerekse kompozisyonla ilgili halen birçok fotoğrafçının tabularını yıkan bir fotoğraf


http://www.sinancakmak.com/Stories/Storgal/Galchr4.htm



Sinan Çakmak:



1.cisi için; yazımın fotoğrafımdan daha fazla (ya da onun kadar) beğeni görmesi ironik bir durum. Fotoğrafların çok iyi olmadığını gösteriyor denebilir mi? Çernobil konusu için, ne düşündüğümü daha önce söylemiştim.


2.cisi için; çalışma şeklimden hangi dergi olursa olsun taviz vermemeye çalışıyorum. Becerdiğimi düşünen başkaları varsa mutlu olurum.


3.cüsü için; bu ben değilim.


4.cüsü için; Bu yoruma katılmıyorum ne yazık ki. Oldukça düz ve basit bir fotoğraf. Sevdiğim, ama beni yansıtmayan bir fotoğraf.




Pınar Dağ: Fotoğraf editörlüğü; iyi gören, fotoğrafı iyi okuyan gözler demek bir nevi değil mi? Bir fotoğrafı nasıl okunmalı, hele ki fotoğrafı anlamaya, doğru görmeye istekli olanlar için bir formül var mı, bulaşsınlar mı? J



Sinan Çakmak: Eğer geçim dertleri yoksa bulaşabilirler, yoksa bu işi tavsiye ederek çok ciddi kötülük yapmış olurum. Diğer yandan bunu söylediğim için bana çok kızan olacaktır, ama fotoğrafçılık adına anlamlı birşeyler yapmak için tüm vaktimizi buna ayırmak zorundayız. Hobi olarak, arada bir vakit ayırarak ancak kendimizi tatmin edebiliriz, başkalarının gözüne hoş gelen fotoğraflar çekeriz. Bu kötü bir şey değil, ama çıkıp jogging yapmak da kötü bir şey değil. Görsel olmak önemli bir şey, ama iyi göz çalışarak büyük oranda elde edilebilecek bir şey. En azından kendi adıma fotoğrafa özel bir yeteneğimin olmadığını biliyorum. Benim çektiğim fotoğrafları beğenen varsa bu tamamıyla çektiğimden çok seçtiklerimle ilgili. Bu da çekmekten fazla, mesaiyi seçmeye ayırmak demek.



Fotoğrafın; (ve başka çok şeyin) doğrusu yoktur, ama iyisi vardır. Siz beğenmeseniz de, iyi olduğunu teslim edeceğiniz işler vardır. Martin Parr’a pek çok kişi gibi ben de çok tahammül edemiyorum, ama yaptığı işin (yine özellikle editoryal olarak) kalitesini teslim ederim. Carl De Keyzer de, benim için benzer bir konum teşkil ediyordu. Ama artık yaptığı (eski) işleri de beğeniyorum. Fotoğrafı tek tek okumak bence biraz vakit kaybı, hatta yanlış bir şey. Çok kolay, fotoğrafa, olmayan ve amaçlamadığı anlamlar yüklememiz. Şöyle bir deney yapın; çok mu iyi, yoksa anlamsız mı olduğuna emin olamadığınız bir fotoğrafı aynı/benzer bir temanın fotoğraflarıyla bir araya getirin, o zaman genellikle jeton gibi düşer o fotoğrafın durumu. Ama tekrar etmezsem rahat edemeyeceğim; ‘Ne olur tek fotoğraf üzerinde fazla yorum yapmayın’ demek isterim. ‘Önde kırmızı örtülü bir kadın, rüzgarda örtüsü ve saçı uçuşuyor, arkada uçsuz bucaksız çöl, gün batımına yakın hafif ters ışık’ kulağa ne güzel geliyor değil mi? Peki fotoğraf nerde? Bu kadar basitse o zaman fotoğraf çekmek yerine yazıyla anlatalım fotoğrafları, ya da “Hermann Hesse’in Boncuk oyunu” gibi dizelim boncukları.




Pınar Dağ: Yeni projeleriniz var mı, Atlas Dergisinden bağımsız çalışmalarınız”¦ Lodos’tan bahsetmiştiniz”¦?



Sinan Çakmak: Benim derdim genellikle neyi değil, nasıl çalışacağımı bilmiş olmam. Atlas’tan, Aytunç Akad, örneğin, oturduğu yerden 10 tane konu/proje sıkabilir (bu arada hiçbirini yapmaz ayrı), benim için durum tersi. Uzun vadede yaptığım işin neye benzeyeceğini biliyorum ama sözel bir formüle dökemiyorum. Sonunda galiba buldum. Şu anda çalıştığım projeyi “LODOS, İki Kıyı Arasında” diye adlandırıyorum. Başlık ve şekil değişebilir ama içeriğin genel kavramı değişmez. Proje kabaca, Türkiye’nin ruh halini Lodos üzerinden anlatmaya çalışıyor. Konuyu daha anlaşılabilir ve içinden çıkılabilir duruma getirmek için de bunu iki kıyı (uç, sınır, taraf) ve bu iki kıyının birleştiği yer üzerinden yapmaya çalışıyorum. Bu iki kıyı; Karadeniz ve Akdeniz (Ege), birleştikleri yer de İstanbul. Bu proje bir gazetecilik veya belgesel çalışması değil. Didaktik bir şekilde bu yerleri ve sosyal koşulları belgelemeyi amaçlamıyorum Ancak henüz proje olarak üçte birini toparladım”¦ Sadece iki kıyıyı ve bunları çatıştıran Lodos’u anlatmaya çalışıyorum. Ama şunu da eklemek istiyorum; Lodos’u nasıl biliyorsak Türkiye’deki yerleşik ruh hali de tam olarak o.



“Türkiye’de 100 kadın fotoğrafçı var mı sorusu bir yana bunların arasına ne Tijen Burultay ne de Şebnem Eraş dahil edilmişti –ki Türkiye’den sadece iki kadın fotoğrafçı sayılacaksa ben onların adını veririm.”



Pınar Dağ: Dünyadan bahsederken, Türkiye’de özellikle adını belirteceğiniz sizin takip ettiğiniz fotoğrafçılar kimler?



Sinan Çakmak: Türkiye’de halen dergilere fotoğraf çeken bence iki çok önemli fotoğrafçı var. Aytunç Akad, kültürel ve sosyal konular çekiyor. Ne yazık ki istediği kadar aktif çalışamıyor. Türkiye’den gerçek anlamda dünya çapında bir fotoğrafçı çıkacaktıysa kendisidir. Benzeri Turgut Tarhan için geçerli. O da doğa konusunda (gerçi kendisi peyzaj dememi tercih eder) Türkiye’nin en önemli, ama hak ettiği yeri bulamayan, fotoğrafçısı. Keşke fotoğrafa daha profesyonel bir gözle bakabilse, kabuğundan çıkabilse. Bu arada Manuel Çıtak’da bence piyasanın ticari işler yapan en önemli fotoğrafçısı. Bu arada ticariden kastım stüdyo değil. Bizim de yapmaya çalıştığımız fotoğrafçılığı kendisi ticari boyutta ve hakkını vererek (ve alarak) yapıyor.



Bu arada Tijen Burultay’ı da beğeniyorum. Çalışmaları yeterince piyasaya yansımıyor. Yoğun iş temposundan dolayı istediği işler üretemiyor (Tabii, kim üretebiliyor diyebiliriz?). Çok özel bir yere sahip olabilirdi ama çekim sonrasında seçim disiplininin önemini kanıtlarcasına toplu bir işi dışarıda pek görülmüyor. Bu arada aklıma gelmişken Türkiye’de kolay beğenilmek ve tatmin olmaya iyi bir örnek olarak şunu vereyim; Bir ara Türkiye’nin en önemli 100 kadın fotoğrafçısı diye bir sergi düzenlendi. Türkiye’de 100 kadın fotoğrafçı var mı sorusu bir yana bunların arasına ne Tijen Burultay ne de Şebnem Eraş dahil edilmişti –ki Türkiye’den sadece iki kadın fotoğrafçı sayılacaksa ben onların adını veririm.




Pınar Dağ: İstanbul fotoğraflarını çeken insana az rastladım demiştiniz konuşmamız esnasında”¦



Sinan Çakmak: Yok, öyle demek istemedim. Demek istediğim iyi bir İstanbul çalışmasına rastlamadığım. Bence yapıla gelmiş en sağlam ve tutarlı iş, Alex Webb’in İstanbul kitabı. Ama bu kitap, çok çok iyi fotoğraflar barındırsa da, bence metropol İstanbul’u anlatmıyor. Mahalle ve günlük yaşam ağırlıklı. Ara Güler’in fotoğrafları, uzun bir kariyerin toplaması, retrospektif tarzı. Çok iyi fotoğraflar olması önemli değil. Benim demek istediğim ‘bence İstanbul bu’ diyen (ve beni ikna eden) bir çalışma görmemiş olmam.




Pınar Dağ: Evet klişe, plazalar arkasında fotoğrafçı ölmez mi? ”¦ Siz “Doğacıyım ben” diyorsunuz. Yani?



Sinan Çakmak: Plazaların boğuculuğu vs. her ne kadar doğruysa da bence yine de klişe bir kavram. Plazalar varlar, insanlar burada çalışıyorlar; “İki kıyı”dan bir tanesi bu. Yüksek tavanlı bir Beyoğlu binasında çalışmayı ben de isterim. Ama zaten hayat nasıl ideal değilse, ben de ideal olmayan meseleleri çalışmaya çalışıyorum. Plazalarda çalışıyorsam, boğazda hala yüzenlerin olmasından da zevk alıyorum. Eyüp’te ya da başka yerde Ramazan ortamının kenarları da İstanbul, Burgaz’da duvara işeyen köpek de”¦ Hatta şunu bile söyleyebilirim tam olarak Plaza’da çalıştığım için (bu arada Sabah 9 akşam 6 çalışmıyorum, nispeten serbest çalışma düzenim var). İstanbul’un çelişkilerini daha fazla içeriden yaşayabiliyorum. Dediğim gibi; Kıyılardan bir tanesi de plazalar.




Sinan Çakmak




Pınar Dağ: Türkiye’de dergilerde fotoğraf editörü olarak çalışan sizlerin, en fazla şikâyet ettikleri şey ne oluyor?



Sinan Çakmak: Şikayet ettiğim iki sorun var. Bir tanesi biraz önce üzerine konuştuğumuz bütçelerin azlığı ve daha da kısılması. Dergilerin bütçelerini size söylesem, inanmazsınız. Ama Türkiye’nin düzenli olarak en çok satan dergilerinden (bazı aylar en çok satan) olan ve yayınladığı içeriği kendi üreten bir derginin bütçesini kısmanız demek o dergiyi (en azından bildiğiniz ve saygı duyulan haliyle) ortadan kaldırmanız demek. İkinci sorun ise telif haklarıyla ilgili. Dergiciliğin yaygın olduğu ülkelerde yasadaki telif hakkı kanununa uyulur. Bu kanunun üzerinden atlamak için sözleşmeler dayatılmaz fotoğrafçılara. Örneğin National Geographic’te yayınlanan bir konuyu birkaç ay sonra GEO’da, Mare’de görebilirsiniz. Time’da yayınlanan fotoğraf, ya da aynı seriden başa fotoğraflar ertesi hafta Newsweek’tedir. Tüm masraf konuyu sipariş eden kuruma aittir, ama sadece fotoğrafları ilk yayınlayan olma hakkına sahiptirler. Sonrasında, telif hakkı her zaman fotoğrafçılara aittir. Türkiye’de (-ki Türkiye dergiciliğin düşük satış rakamlarına rağmen çok yaygın olduğu bir ülke) size ilk söylenen şey yurtdışında aynı buradaki gibi telif haklarına masrafı karşılayan kurumun sahip olduğu. Bu doğru değil. İkincisi burada kurumların sizin telif hakkınızı tümüyle almadığı, manevi telif hakkının her zaman size ait olduğu söylenir. Bu doğru, ama manevi tazminat hakkı demek o fotoğrafı duvarınıza asmanızı kimse engelleyemez demek (ayrıca fotoğrafınız isimsiz yayınlanamaz demek). Ama fotoğrafınız maddi hakkına sahip olanlarca istenen herkese, herhangi bir ücrete satılabilir. Maddi hakkı sizde olmayan fotoğraf sizin değildir. Üçüncü olarak ‘büyük kurumlar’ şunu da yapabiliyor; sizin her konu için imzaladığınız ve haklarınızı belli bir süre için devrettiğiniz sözleşmede size haber vermeden değişiklik yaparak sonraki fotoğraflarınızı süresiz olarak alabiliyor. Ama şunu söylemek isterim şikayetim (son madde hariç) sözleşmeyi dayatanlardan yöne değil, şikayetim süresiz sözleşmeleri kabul eden amatör ve profesyonel tüm fotoğrafçılardan.



Pınar Dağ: Dergi işleyişini, turizm dergisi editörlüğünden edindiğim tecrübemle biraz biliyorum. Son dakika gelen sipariş işler, değişen konular, 3 günde tarayın denen fotoğraflar”¦ Şimdi de şahit oluyorum. Bunlar iş kalitesine nasıl yansıyor?



Sinan Çakmak: Dergi işinin doğasında son dakika çıkan, giren konuların olması, beklenmedik olaylar olması normal. Ama bu değişikliklere gündem veya pratik olaylar değil de reklam bölümü karar verince çok mutlu olduğumu söyleyemem. Ayrıca uzun projelerin birkaç günde talep edilmesi ancak talep edenin dergiye verdiği önemi gösterir. Biz fotoğrafçıların tek sermayesi adıdır. Ne zaman birisi ‘bu adam da artık sallamaya başladı’ derse, benim kariyerim o zaman bitmiştir. J



Pınar Dağ: Özeleştiri ile doldurduğunuz, bu alanda çalışmalar yapmak isteyen birçok kişi içinde samimi yanıtları vermekten kaçınmadığınız için, size çok teşekkür ediyorum. Lodos projenizi yakından takip ediyor olacağım! J



Sinan Çakmak: J Ben teşekkür ederim!



Uzun söyleşinin ardından, Sinan Çakmak yetiştirmesi gereken işleri arasına geri döner.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : LodosSinan Çakmak : Lodos

Zena Holloway : Su Bebekleri




“Ama su bebekleri diye bir şey yok.”


Bunu nereden biliyorsun? Onları hiç gördün mü?


Charles Kingsley





Charles Kingsley’in bu, çağdaş bir şekilde yeniden uyarlanan klasik hikayesinde, ödüllü su altı fotoğrafçısı Zena Holloway’in fotoğrafları bulunmakta ve ressam Heidi Taylor, Su Bebekleri hikayesini hayata geçirmek için onları, benzersiz ve büyüleyici bir şekilde bir araya getirmiştir. Kingsley’in mizah, hayal ve tatlı masumiyet karışımını koruyan SU BEBEKLERİ’nin bu yeni versiyonu, 150 yıl önce olduğu gibi bugün de, orijinalinin güçlü ahlaki tavrını konu ile uygun ve çekici bir şekilde göstermektedir.



Tom’a büyülü keşif seyahatinde, Mrs. Bedonebyasyoudid, güzel yusufçuk, korkunç su samuru ve sevimli Ellie gibi unutulmaz karakterler yardım ederler, böylelikle kendi kendinize ya su bebekleri gibi şeyler gerçekte yoksa diye sorarsınız.





“But there are no such things as water babies.”


How do you know that? Have you been there to see?


Charles Kingsley




In this contemporary retelling of Charles Kingsley’s classic tale, inspired images by award-winning underwater photographer Zena Holloway and illustrator Heidi Taylor combine to bring the story of the water babies to life in a unique and entrancing way. While retaining Kingsley’s blend of humour, fantasy and delightful innocence, this new version of THE WATER BABIES demonstrates that the strong moral tone of the original is as relevant, and appealing, today as it was 150 years ago.



Join Tom on his magical journey of discovery, aided by unforgettable characters like Mrs Bedonebyasyoudid, the beautiful dragonfly, the frightening otter, and the lovely Ellie, then ask yourself if there really are no such things as water babies.





Size, Charles Kingsley’in Su Bebekleri hikayesiyle ilgili olarak ne ilham verdi? Onu çocukluğunuzdan hatırlıyor musunuz?



Bu kitap üzerinde çalıştığımdan beri, ne kadar çok insanın Charles Kingsley’in Su Bebekleri’nin eski basımlarını çocukluklarından hatırladıklarına şahit olmak şaşırtıcıydı. Maalesef benim ilk anım, 1970’lerde filme uyarlanmış haliydi ama kayıp zamanı telafi ediyorum ve 1900’lerin başlarına kadar uzanan çok güzel bir koleksiyona sahibim.



Nasıl bir çocuktunuz?



Biraz asi ve her zaman başı belada.




Fotoğrafçı olmaya ne zaman karar verdiniz?



Okuldan sonra dalış eğitmeni olarak bir kaç yıl yurtdışında çalıştım, o zaman suyun altında bir kameranın arkasında olmam gerektiğine karar verdim. Mısır’daki mercan resifleri ve Cayman Adaları’ndaki kaya şekilleri soluğumu kesti. Hem su üstündeki hem de suyun altındaki vahşi yaşamdan her zaman zevk aldım. Doğal tarih film departmanlarında, filmler için ticari dalışlar ve su altı kameramanlarına yardımcı olarak iş aradım. 3 yıl serbest çalıştıktan sonra su altı fotoğrafçılığına geçerek bir portfolyo oluşturdum.



Su altı fotoğrafçılığı ile ilk nasıl tanıştınız?



Annem 18. yaş günümde, Mısır’dayken bana ilk su altı kameramı hediye etmişti. Plastik bir Motor marine idi ve benim için son derece müthişti.




Su altı fotoğrafçılığında size ilham veren ve heyecanlandıran nedir?



Şaşırtıcı bir görüntü yakalamak her zaman heyecan vericidir. Su altının getirdiği doğallıktan hoşlanıyorum. Her zaman sınırları zorluyorum ve su altı bana bunu yapmamı sağlıyor. Orijinal olmaya çalışıyorum ve su altı fotoğrafçılığında başarılı olabileceğimi hissediyorum.




Su Bebeklerini canlandırmaya nasıl karar verdiniz? Aksesuar ve kostümlerin sağlanmasındaki zorluklar nelerdi?



Kitap iki yıllık bir dönemi kapsıyordu ve ben daha zor görüntüler oluşturmak için resimlemek gerektiğini biliyor olmama rağmen başlangıçta nasıl sonuç vereceğini bilmiyordum. Projeyle ilgili en güzel şey PQ Balckwell’in, kitabı istediğim gibi yorumlamama izin vermesiydi. Bu nedenle bana ilham veren görüntüleri seçip birbirine karıştırabildim.




Kitaptaki bazı çocuklar çok küçük görünüyor ve su içinde tamamen güvende olmalılar. Modellerinizi nasıl buluyorsunuz ve ne çeşit bir kulak sınavından geçmekteler?



Fotoğrafçılık kariyerimin en başından beri bebekler ve küçük çocuklarla su altında çalışıyorum. Geçmişte, hem Birleşik Devletler hem de İngiltere için yüzme okulları ve ailelerinin çekimlerinde görevlendirilmiştim. Bu tecrübe ile karakterleri oynayacak doğru çocukları bulmak oldukça kolaydı, kendimi böylesine tatlı ve tapılası bir başrol oyuncusu bulma konusunda epey şanslı görüyorum.



Su Bebekleri’ndeki hangi görüntüyle en fazla gurur duyuyorsunuz?



Mrs. Bedonebyasyoudid.




Kitaptaki en zorlayıcı çekimler hangileriydi?



Gösteri dünyasının meşhur bayatlamış esprisine inanıyorum: “Hiçbir zaman çocuklar veya hayvanlarla çalışma.” Kulağa bir öğüt gibi geliyor. Sanırım onları biraraya getirip su altında çekmeyi de sorunlara ekleyebilirdim. Yine de Tom’un su samurları, köpekler ve balinalarla yüzme görüntüleri kesinlikle yapılmaya değer ve bunu yeniden yapardım.



Su altı çekimleri için nereye gidiyorsunuz?



Sıcak ve temiz olan her yere.




Ne çeşit donanıma sahipsiniz?



Su altı malzemeleri Seacam ve kamera Canon tarafından sağlandı.



Su altı fotoğrafçısı olmak isteyen okuyucularımız için ne gibi önerileriniz olabilir?



Suyun altında kamera ile ne kadar zaman geçirirseniz o kadar şanslısınız.





Bundan sonra ne yapacaksınız? Başka çocuk kitapları da yapmak ister misiniz?



Bu, zahmetli ama müthiş bir fotografik yolculuk ve ben kesinlikle bunun gibi başka bir fırsattan zevk alırdım. Kim bilir? Belki Küçük Deniz Kızı sıradadır.





What inspired you about Charles Kingsley’s Water Babies story? Do you remember it from your childhood?



Since working on this book it’s been incredible to discover how so many people remember beautifully illustrated old editions of Charles Kingsley’s Water Babies from their childhood. Unfortunately, my first memory is only the rather dated film adaptation that was made in the 1970s, but I’m making up for lost time and now have a rather nerdy but gorgeous collection of different editions going back to the early 1900s.



What were you like as a child?



A bit of a rebel and always in trouble.




When did you decide that you wanted to be a photographer?



After school, I worked abroad as a scuba instructor for a few years and this was when I decided that I’d like to wor k behind a camera underwater. I was blown away by the coral reefs of Egypt, and the rock for mations of the Cayman Islands, and I’ve always enjoyed wildlife both above and below the water line. I investigated wor king for natural history film depar tments, commercial diving for films and assisting underwater-film camera men. The latter was the most successful avenue and after working freelance for three years I sidestepped into underwater photography and built a portfolio of work.




How were you first introduced to underwater photography?



My mum gave me my first underwater camera for my eighteenth birthday when I was in Egypt. It was a little plastic Motor marine, and at the time I thought it was utterly stupendous.




What inspires and excites you about underwater photography?



Capturing an amazing image is always exciting and I love the spontaneity that being underwater brings to a shoot. I am always striving to push boundaries and wor king underwater allows me to do that. I strive to be original and I feel that I can achieve that with underwater imagery.



How did you go about conceptualizing The Water Babies? Was it difficult to source the props and costumes?



The book was made over a period of two years and although I knew I would be using illustration to construct the more difficult images, I didn’t really know at the beginning exactly how it would work. The great thing about the project was that PQ Blackwell allowed me to interpret the book as I chose and I could therefore pick and mix images that inspired me.




Some of the children in the book appear very young and must be extremely confident in the water. How do you source your models and what kind of audition process is involved?



I have been working with babies and young children underwater right from the ver y beginning of my career as a photographer. In the past I have been commissioned to shoot for swim schools and parents both in the United States and United Kingdom. With this background it was relatively easy to find the right children to play the characters, although I consider myself extremely lucky to have found such a sweet and adorable kid to play the lead role.



What image are you most proud of in The Water Babies?



Mrs Bedonebyasyoudid.




What were the most challenging shots in the book?



I believe the famous old chestnut of show business: “Never work with children or animals” is sound advice. I think I could add that if you put them both together and shoot them underwater that’s asking for trouble. However the images of Tom swimming with otters, dogs and whales are certainly some of the most rewarding and I would do it all over again.



Where do you go to shoot your underwater images?



Anywhere warm and clear.




What kind of equipment do you use?



The underwater housings are supplied by Seacam, and the camer as are Canon.



Do you have any tips for readers who may want to take their own underwater photographs?



The more time you spend underwater with a camera the luckier you get.




Where to from here? Would you like to do anymore children’s books?



It was a demanding but fabulous photographic journey and I would certainly relish another opportunity like this one. Who knows, perhaps The Little Mermaid will be next.







Zena HOLLOWAY Hakkında

Zena Holloway 1973’de Bahreyn’de doğdu ve Londra’da büyüdü. 18 yaşında scuba eğitmeni olarak dünyayı dolaştı ve sualtı fotoğrafçılığı ve film çekimine tutkuyla bağlanmaya başladı. Tamamen kendi kendini eğiten Zena’nın fotoğrafları çarpıcı, içgüdüsel ve onun ortamını çok derinden anlamaya sürüklüyor. Olağanüstü büyülü görüntüler oluşturan mükemmel yaratıcı mizansenleri, su altı fotoğrafçılığının çok iyi teknik yönleri ile bir araya getirerek dikkat çekici şeyler ortaya çıkarıyor. Su altı fotoğrafçılığını her bakımdan yepyeni derinliklere götürmüştür.



Zena’nın meşhur su altı fotoğrafları düzenli olarak; How to Spend It, The Observer Magazine, 125, Tatler ve Dazed & Confused gibi yayınlarda yer almaktadır. Pek çok uluslararası ödül kazanmıştır ve müşterileri; Nike, Umbro, Polydor, Sony, Epson, Herbal Essences, National Geographic ve Jacuzzi’dir




Zena Holloway (Fotoğraf: L.Laird)



About Zena HOLLOWAY


Zena Hooloway was born in Bahrain in 1973 and raised in London. At 18 she traveled globe working as a SCUBA instructor and developed a passion for underwater photography and film. Completely self-taught Zena’s images are striking, instinctive and driven by a deep understanding of her medium. She delivers the remarkable – combining the highly technical aspects of underwater photography with superb creative direction resulting in extraordinary magical imagery. She has taken underwater photographyto entirely new depths.



Zena’s renowned underwater photography appears regularly for publications such as How to Spend it. The Observer Magazine, 125, Tatler and Dazed & Confused. She has won many international awards and her commercial clents include: Nike, Umbro, Polydor, Sony, Epson, Herbal Essences, National Geographic and Jacuzzi.



www.zenaholloway.com


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Zena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su BebekleriZena Holloway : Su Bebekleri

Alessandro Bavari : Sodom ve Gomorra



SODOM VE GOMORRA




Yarı domuz adamı gördüklerinde,


Gece güneşi görmüş olduklarını düşüneceklerdi.


Gökyüzünde kavga eden gürültü, çığlıklar görüldü


Konuşan acımasız canavarlar duyulacaktı


Nostradamus, I. yüzyıl, Kıta 64



~§~



1.Akşamüstü iki melek Sodom’a dönmüştü ve Lut şehrin giriş kapısında oturuyordu. Onları görünce, karşılamak için ayağa kalktı ve yerlere kadar eğildi. 2. “Majesteleri, lütfen hizmetkârınızın evinden tarafa dönün. Ayaklarınızı yıkar ve geceyi geçirirsiniz ve sonrasında sabah erkenden yolunuza devam edersiniz ” dedi. “ Hayır” diye cevapladılar, ”geceyi meydanda geçireceğiz.” 3. Ama o kadar çok ısrar etti ki, onunla gittiler ve evine girdiler. Lut onlara mayasız ekmek pişirerek, yemek hazırladı ve onlar da yedi. 4.Onlar uyumaya gitmeden önce Sodom şehrinin her yerindeki- genç yaşlı- tüm erkekleri evi kuşattı. 5. Lut’a “Sana bu akşam gelmiş olan adamlar neredeler? Onları bize getir böylece onlarla seks yapabiliriz” diye seslendiler. 6. Lut onları karşılamak için evinden çıktı ve arkasından kapıyı kapattı. 7. ve “Hayır, dostlarım. Bu kötü şeyi yapmayın” dedi. 8. “Bakın, benim hiç bir erkekle beraber olmamış iki kızım var. İzin verin size onları getireyim, onlarla ne yapmak istiyorsanız yapabilirsiniz. Ama bu adamlara bir şey yapmayın, onlar benim çatımın koruması altındalar.”


Eski Ahit, Kısım 19



~§~



“Sodom, Gomorra ve çevrelerindeki şehirler gibi, aynı şekilde


büyük bir ahlaksızlığın ve garip bedensel isteklerin arkasından


gittiklerinden beri sonsuz ateş cezası alarak bir örnek olarak teşhir edildiler.”


Yeni Ahit’te Mektup. 1:7



~§~



30. Lut ve iki kızı, Lut kalmaktan korktuğu için, Zoar’ı terk ettiler ve dağlara yerleştiler. O ve kızları bir mağarada yaşadılar. 31. Bir gün büyük kızı küçük olana, ”Babamız yaşlandı ve tüm dünyanın bir geleneği olarak etrafımızda bizimle birlikte olabilecek hiç bir erkek yok.” 32. Babamıza şarap içirelim ve onunla birlikte olalım babamız sayesinde aile adımızı devam ettirelim.” 33. O gece babalarına şarap içirdiler ve büyük kız babasıyla birlikte oldu. Lut olan bitenin, onun yanına gelip yattığının veya kalktığının farkında bile değildi. 34. Ertesi gün, büyük kız küçük kıza, “Dün gece ben babamla birlikte oldum. Bu gece ona yine şarap içirelim ve sen içeri git ve onunla birlikte ol ki babamız sayesinde aile adımızı devam ettirelim.” 35. O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız gitti ve babasıyla birlikte oldu. Yine Lut olan bitenin, onun yanına gelip yattığının veya kalktığının farkında bile değildi. 36. Böylece Lut’un her iki kızı da Lut tarafından hamile kalmış oldu.


Eski Ahit, Kıta 19



~§~



10. Ve Siddim vadisinin geniş toprakları balçıkla doluydu; Sodom ve Gomarrah’ın kralları uçup gittiler ve oraya, dağa seli bıraktılar.


Eski Ahit, Kıta 14



~§~



Ateşlerle cennetten esirgenmiş, Sodom’un ahalisinin altsoyu olan bu erkek-kadınları takdim ediyorum.


Sodom ve Gomorra 1921/22, Sayfa 9 (giriş), Marcel Proust



~§~



Lut gözlerini kaldırdı, ve Tanrı Sodom ve Gomorra’yı harap etmeden önceki adeta cennet bahçesi, Mısır’ın topraklarıymışçasına olan Ürdün’ün her yeri sular altında kalmış tüm düzlüğünü seyretti. 11. Ve Lut, tüm Ürdün düzlüğü içinde Zoar’ı ayırt edebildi; ve Lut doğuya ilerledi: ve birbirlerinden ayrıldılar. 12. Abram Vaadedilmiş Topraklar’a (Eretz Yisrael), ve Lot’ da düzlükteki şehirlere yerleşti ve çadırını Sodom’a çevirdi. 13. Ancak Sodom’un erkekleri Tanrı’dan önce fazlasıyla kötü ve günahkardılar.


Eski Ahit, Kıta 13



~§~



Ve onların yortularında arp, viol, the tabret, boru ve şarap var: ama Tanrı’nın işlerine dair hiçbir şey düşünmüyorlar ve onun ellerinin neler yaptığıyla ilgilenmiyorlar


İşaya, Kıta 5, Ayet 12



~§~



23.Lut Zoar’a ulaştığında, güneş toprakların üzerinde yükselmişti. 24.O zaman, cennetlerden gelen Tanrı, Sodom ve Gomorra’nın üzerine yanan sülfür yağdırdı. 25. Bu şehirler ve tüm düzlükle birlikte, topraktaki tüm bitkiler de dahil olmak üzere bu kentlerde yaşayan tüm canlıları yerle bir etti. 26.Ancak Lut’un karısı arkasına dönüp baktı ve tuzdan sütuna dönüştü.


Eski Ahit, Kıta 19





Sodom ve Gomorra hakkında pek çok şey söylenmiştir ancak hala kimse bir şey bilmiyor. Sodom ve Gomorra’nın gerçekte var olduğuna dair tek ipucu, bizlere Eski Ahit ile aktarılmış olduğudur.



Bazıları, Pompei’de olduğu gibi doğal bir felaket sonucu, Ölü Deniz’in (Tuz Gölü) yoğun suları altında kaldığını düşünüyor. Nitekim, jeolojik çalışmalara göre, bulundukları alanın sülfür, bitüm ve petrol (henüz bulunamadı) açısından zengin olduğu ortaya çıktı.



Kuşku tohumları ve sinsi düşüncelerle yüklü Lut’un karısının (Lut, Tanrı korkusu olan ve böylelikle İlahi Öfke’den korunan tek sakindir) kaçarken arkasına dönüp baktığı için tuz sütununa dönüştüğü söylense de, antik Pompeililer’in taşlaşmış vücutları gibi, sülfür ve küllerin yakıcı etkisi ile kadının da dona kaldığı anlaşılabilir.



Arkeolojinin sınırsız boyutuna karşı düşmemek adına, konuya, hayali peyzajlar, portreler, obje ve çevrelerden oluşan, hatta Italo Calvino’nun otuz yıl önce Le Citta’ Invisibili’de (Görünmez Kentler), (1972, Einaudi) Marco Polo’nun gözlerinden sözüm ona mevcut şehirleri ziyaret ettiği yolculuk güzergahının aynısını takip ederek yaklaşmaya karar verdim.



Italo Calvino “Bütün kentler türetildi; Her birine bir kadın adı verdim: Procopia, Zenobia, Chloe, Hypatia, Zora, Phyllis, vs (…). Kitap bazen uzun aralıklarla, her defasında bir bölüm şeklinde oluşturuldu. Objeler hakkında bir dosya, hayvanlar hakkında bir dosya, kişiler hakkında bir dosya, tarihi figürler ve mitolojik kahramanlar hakkında da başka bir dosya oluşturdum. Dört mevsim, beş duyu için birer dosya; hayatımdaki peyzaj ve kentlerle ilintili, düşsel kentler, evrenin ötesi ve zaman ile ilintili sayfalardan oluşan başka bir dosyam var.” diyor.



Gittiğim her yerde, her şeyin fotoğrafını çekmek gibi bir alışkanlığım vardır: insan ve hayvan konusu, objeler, peyzaj ve mimari. Topladığım ve kategorize ettiğim tüm bu konular, müzelerde, sokaklarda, Avrupa dışına yapılmış gezilerde ve kısa akşamüstü gezintilerinde fotoğraflanmıştır.



Beni, insanların toplu ahlak noksanlığı içinde mutlu yaşadığı yasak ve lanetli iki kentin metaforuna taşıyan bu düşsel yolculukta, günlük hayatın parçası olan ihtiras ve günaha adanmış her türlü seksüel sapkınlığa dair materyaller sunulmuştur.



Soddom ve Gomorra’da, cinsel sapkınlık bir virtüözlüktü. Bir nesilden diğerine geçen melez ırk yetiştirmedeki virtüözlük zaman içinde çoğaldı. Böyle olduğu halde utanç konusu değildi, aksine cinsel sapkınlık yeni nesil için gurur ve ironi ile sonsuza dek tek vücut olmayı teşhir etme kuralıydı.



Bu iki kenti hayalciler için, suçlamayan ve acımayan bir bakış açısı ile basitçe eğlendiren ve merak uyandıran, olabildiğince davetkar bir çeşit eğlence parkı gibi tasarladım. Bir kişinin kaybolabileceği ve kavramsal oluşundan ötürü yarı robotmuşçasına sıradan günlük hayatı gözden geçirebileceği ve sonrasında bir başkasının yolunu bularak, belki de tekrar kaybolacağı bir ızgara gibi, kitsch ve geometrik mantıkla, tasarlanmış olağandışı sunumdur.



Kısaca, Sodom ve Gomorra’daki insanların, onların aşırı taşkınlıklarından ötürü kızmış, onlara sonsuza dek sınırsız karanlık yüzünü göstermeye karar vermiş her şeye gücü yeten Tanrı’nın günlük vahiyleri karşılayabilecek hayali güçte, mutlu ve üretken olmasını istedim.



“Sodom ve Gomorra”, daha sonra da içine sanat çalışmaları eklemeye devam edeceğim açık bir projedir. Eğer İlahi Öfke’den kurtulsalardı Sodom ve Gomorra’yı bekleyen irrasyonal, kaotik, verimli ve spontan büyüme gibi bu proje de hep büyüyerek yayılıyor. Tüm modern kentler gibi.



Alessandro BAVARI




SODOM AND GOMORRA



At night they will think they have seen the Sun,


When they see the half-pig man.


Noise, screams battles seen fought in the skies.


The brute beasts will be heard to speak”.


Nostradamus, Century I, Quatrain 64



~§~



1- The two angels arrived at Sodom in the evening, and Lot was sitting in the gateway of the city. When he saw them, he got up to meet them and bowed down with his face to the ground. 2- “My lords,” he said, “please turn aside to your servant’s house. You can wash your feet and spend the night and then go on your way early in the morning.” “No,” they answered, “we will spend the night in the square.” 3- But he insisted so strongly that they did go with him and entered his house. He prepared a meal for them, baking bread without yeast, and they ate. 4- Before they had gone to bed, all the men from every part of the city of Sodom-both young and old-surrounded the house. 5- They called to Lot, “Where are the men who came to you tonight? Bring them out to us so that we can have sex with them.” 6- Lot went outside to meet them and shut the door behind him 7- and said, “No, my friends. Don’t do this wicked thing. 8- Look, I have two daughters who have never slept with a man. Let me bring them out to you, and you can do what you like with them. But don’t do anything to these men, for they have come under the protection of my roof.”


Book of Genesis, chapter 19



~§~



“Just as Sodom and Gomorrah and the cities around them,


since they in the same way as these indulged


in gross immorality and went after strange flesh,


are exhibited as an example,


in undergoing the punishment of eternal fire”


Epistle of Jude. 1:7



~§~



30- Lot and his two daughters left Zoar and settled in the mountains, for he was afraid to stay in Zoar. He and his two daughters lived in a cave. 31- One day the older daughter said to the younger, “Our father is old, and there is no man around here to lie with us, as is the custom all over the earth. 32- Let’s get our father to drink wine and then lie with him and preserve our family line through our father.” 33- That night they got their father to drink wine, and the older daughter went in and lay with him. He was not aware of it when she lay down or when she got up. 34- The next day the older daughter said to the younger, “Last night I lay with my father. Let’s get him to drink wine again tonight, and you go in and lie with him so we can preserve our family line through our father.” 35- So they got their father to drink wine that night also, and the younger daughter went and lay with him. Again he was not aware of it when she lay down or when she got up. 36- So both of Lot’s daughters became pregnant by their father.


Book of Genesis, chapter 19



~§~



10- And the vale of Siddim was full of slimepits;


and the kings of Sodom and Gomorrah fled,


and fell there; and they that remained fled to the mountain.


Book of Genesis, chapter 14



~§~



Introducing the men-women,


descendants of those of the inhabitants of Sodom


who were spared by the fire from heaven.


Sodom and Gomorrah 1921/22, Page 9 [introduction], Marcel Proust



~§~



10- And Lot lifted up his eyes, and beheld all the plain of Jordan, that it was well watered every where, before the LORD destroyed Sodom and Gomorrah, even as the garden of the LORD, like the land of Egypt, as thou comest unto Zoar. 11- Then Lot chose him all the plain of Jordan; and Lot journeyed east: and they separated themselves the one from the other. 12- Abram dwelled in the land of Canaan, and Lot dwelled in the cities of the plain, and pitched his tent toward Sodom. 13- But the men of Sodom were wicked and sinners before the LORD exceedingly.


Book of Genesis, chapter 13



~§~



And the harp, and the viol, the tabret, and pipe, and wine, are in their feasts:


but they give no thought to the work of the Lord,


and they are not interested in what his hands are doing.


Isaiah, Chapter 5, Verse 12



~§~



23- By the time Lot reached Zoar, the sun had risen over the land. 24- Then the Lord rained down burning sulfur on Sodom and Gomorrah-from the Lord out of the heavens. 25- Thus he overthrew those cities and the entire plain, including all those living in the cities–and also the vegetation in the land. 26- But Lot’s wife looked back, and she became a pillar of salt.


Book of Genesis, chapter 19




Many things have been said about sodom and gomorrah but still nobody knows anything. The only the only “plentiful” evidence that Sodom and Gomorrah actually existed has been handed down to us by the Book of Genesis.



Some think that they are submerged under the heavy waters of the Dead Sea, destroyed by a natural disaster as was Pompeii. In fact, according to geological studies, the area where they stood appears to be rich in sulphur, bitumen and oil (not yet found).



When it is said that Lot’s wife (Lot was the only inhabitant fearful of God and was therefore saved from Divine wrath), overwhelmed by the seed of doubt and second thoughts, was transformed into a pillar of salt upon looking behind her as she was fleeing, one could understand her to have been struck by a scorching gust of sulphur and ashes, as with the petrified bodies of the ancient Pompeiians.



So as not to have to face the colossus of Archeology, I have decided to approach the subject by following a precise itinerary, imagining landscapes, portraits, environments and objects, and by following almost the same path that Italo Calvino took thirty years ago in his Le Citta’ Invisibili [The Invisible Cities] (1972, Einaudi) where, through Marco Polo’s eyes, he visited these seemingly believable cities. He wrote:



“All cities were invented; I have given each one a woman’s name: Procopia, Zenobia, Chloe, Hypatia, Zora, Phyllis, etc (…). The book was created one piece at a time, at intervals which were sometimes lengthy (…). I keep a file on objects, a file on animals, one on individuals, one on historical figures and another on mythological heroes. I have a file on the four seasons and one on the five senses; in one I collect pages related to the cities and landscapes of my life and in another, imaginary cities, outside of space and time.”



I have the habit of taking photographs of everything wherever I go: human and animal matter, objects, landscapes and architecture. Materials that I have accumulated and catalogued of things photographed in museums and on the street, on trips outside Europe and on brief afternoon outings.



Materials presented in this imaginary journey, the journey which launched me into the metaphor of these two forbidden and damned cities where people happily live in a total absence of morality, devoted to vice and lust, where every kind of sexual perversion is part of everyday life.



In Sodom and Gomorrah, sexual perversion is considered a virtuosity. Virtuosity in which genetic crossbreeding from one generation to the next accumulates over time. Yet it did not cause shame; on the contrary, for the New Progeny it was the rule to show off with pride and irony an evermore unique body.



I have imagined these two cities as a kind of amusement park for visionaries, where my gaze is neither accusing nor benevolent, but simply amused and curious, open to taking in as much as possible. An enormous freak show designed with kitsch and geometrical rationality, like that of crib, where one can get lost, and scrutinize an intimate daily life as hybrid as it is metaphysical, and then find one’s path, perhaps to get lost again.



In short, I have wanted the people of Sodom and Gomorrah to be happy, creative and imaginative up to the very day of the apocalypse in which God omnipotent, vexed by their excessive exuberance, decided to spread forevermore his immense black veil.



“Sodom and Gomorrah” is an open-ended project, to which I will continue to add artworks. It is an always expanding project, like Sodom and Gomorrah would be if they had survived the Divine Wrath: an irrational expansion, chaotic, exuberant and spontaneous. Just like that of all modern cities.



Alessandro BAVARI








Kapı


The Gate




Sodom Kenti


City Of Sodom




Gomorra Kenti


City Of Gomorrah




Bera, Sodom Kralı


Bera, King Of Sodom




Birsa Kralı’nın Mahkemesinde Adsız Gala


The Anonymity Gala At The Court Of King Birsa




Bera Sempozyumu


Bera Symposium




Birsa Sempozyumu


Birsa Symposium




Gomorra’daki Sevgililerin Portresi


Portrait Of Lovers in Gomorrah




Sodom Kenti: Çobanın Put İle Portresi


City Of Sodom: Portrait Of Shepherd With Idol




Genç Anneden Süt Emecek Dört Sürüngen


Four Green Lizards Going To Suck Milk From A Young Mother




Yeni Nesil: Kendisine Aynada Bakan Bir Kızın Portresi


New Progenies: Portrait Of A Girl Who Look At Oneself In A Mirror




Lut Nesli: Teşhirdeki Bir Kızın Portresi


Lot Progeny: Portrait Of A Girl On Pillory




Lut’un Taşlaşan Karısı


The Wife Of Lot Become A Statue




Bir Kadın Üyeliğe Kabul Törenini Gözetliyor


A Woman Observe A Initiation Rite




Avareler Bitüme Batarken, İki Çocuk Onların Derisiyle Oynuyor


As İdlers Sink Into The Bitumen, Two Infants Stir Their Skins




Gomorra’nın İçlerindeki Nynphomanıacs Portresi


Portrait Of Nynphomaniacs In The Depth Of Gomorrah




Fellatıo Panayırı


Fellatio Fair




Coprophılıa Holü


Coprophilia Hall





Üç Röntgenci
Three Voyeurs




Gomorra’nın Kralı Birsa, Kendi Kaderine Bakıyor
Birsa, King Of Gomorrah, Look At Own Destiny



Lut’un Melekleri


The Angels Of Lot







Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL





Alessandro BAVARI Hakkında

Alessandro Bavari, Nisan 1963’te İtalya, Roma’nın güneyinde bir sahil kasabası olan Latina’da doğdu.



Italyan-Fransız kökenli bir ailede büyüdü, erken yaşta sanatsal konulara ilgi duydu ve 15 yaşında fotomontajlar yapmaya başladığı sanat okuluna katılmaya karar verdi.



Sonrasında, yağlıboya, suluboya ve oymacılık teknikleri gibi konularda kuvvetli bir birikim oluşturduğu Roma’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nde, ebru, zamk, endüstriyel boya ve fotoğraf basım teknikleri araştırmaları tecrübe ederken, aynı zamanda perspektif kullanma, fotoğrafçılık, sanat tarihi ve diğer başka konular üzerine çalıştı.



Bu yıllar boyunca, nereye giderse gitsin: insanlar ve hayvanlarla ilgili konular, objeler ve mimarlık, resimler ve peyzajlar, fosiller ve materyaller üzerine, zihinsel müzesine eklenen çok sayıda fotoğraf çekme alışkanlığı edindi, ayrıca 14. ve 15. yüzyıl sanatçıları kadar hint-avrupa efsaneleri ve alegorilerinden de fazlasıyla etkilendi.



1993’ten bu yana, fotoğrafik süreçten önce endüstriyel ve doğadan gelen organik ürünleri kullanarak, sonrasında bilgisayar dijitilasyonu ile sanat kolları arasındaki belirleyici sınırları yok edilmiş bulamaca benzer kişisel bir sanat dili geliştirerek dijital manipülasyonu sanatına ekledi.





About Alessandro BAVARI



Alessandro Bavari was born in Latina, a coastal town south of Rome, Italy, on april 1963.



Grown up in an italo-french family, he was early attracted by artistic matters and decided to attend art college, where he began making photomontages at the age of 15.



Then, he studied scenography, photography, history of art and various other topics at the Academy of Fine Arts, in Rome, where he developped strong grounding in the techniques of oil, watercolours and engraving, while experimenting at the same time methods mixing tar, glue, industrial paint and exploring photographic printing techniques.



During these years, he took the habit of making numerous photographs everywhere he goes: human and animal matters, objects and architecture, pictures and landscapes, fossils and materials, which join his mental museum, also strongly influenced by indo-european cultural myths and allegories as well as 14th and 15th century artists.



Since 1993, he adds digital manipulation to his art, developping a personal artistic language using industrial and organic products from nature before incorporating photographic process, then computer digitalization, which leads to “a kind of contamination among the arts dissolving the boundaries which distinguish them”.



Alessandro Bavari lives and works in Italy.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Alessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve GomorraAlessandro Bavari : Sodom ve Gomorra

Tahir Ün : Sadece Biraz Daha Özgürlük



“fotoğrafın nerede olduğunu ve sayısal devrimin ardından beliren yeni konumunu anlama gayretindeyim”


Yol Notları “Adıyaman, 1991″



Sanıyorum Türkiye’de henüz gerçekleştirmemiş olduğunuz, ama yeni bir serginiz var, “YOL NOTLARI””¦ Bize bu serinizden biraz bahseder misiniz?



Aslında Türkiye’de açılmamış iki sergim var. Bunlardan biri 1995 yılında tamamladığım “Yüzler ve Düşler” serisidir. Agrandizör altında kolaj ve daha sonra guaj, pastel ve ekolin ile renklendirdiğim işlerdi. “Yol Notları” ise benim uzatmalı çalışmamdır. Genellikle bir seriye başlamadan önce uzun bir araştırma sürecine gereksinim duyarım ama “Yol Notları” daha çok göz temasıma dayanan işlerden oluşuyor. Yetmişli yılların sonundan bu yana çektiğim yolculuk fotoğraflarının 90′lı yılların sonunda tekrar elden geçirildikten sonra sayısal ortama devşirilerek sürdürülen bir seri oldu. Benim için bir parça meditasyon çalışması gibi…




Yol Notları “Ahlat, 1999″



“Hiçlik ya da Kimlik”… Tahir Ün işleri dendiğinde daha çok bu projenizdeki çalışmalar akla geliyor fotoğraf olarak. Sonrasında fotoğrafçı kimliğinizi ve fotoğraf sanatı içerisindeki yerinizi de sorguladığınızı ve o sınırların epeyce dışında bir kulvarda olduğunuzu gözlüyoruz. “Hiçlik” konusunda bir tepki olabilir mi? Buradan bir paralellik kurmamız mümkün mü?



“Hiçlik ya da Kimlik” kısmen bir bunalım projesidir. Toplumsal açıdan, küreselleşme olgusunun ağırlığını hissettirmesiyle birlikte, dinsel, cinsel, ekonomik ve politik kimlik sorgulamalarının son derece yoğunlaştığı bir süreci içerir. Bireysel açıdan ise, yaşamı ve ölümü sorguladığım çok ciddi sağlık sorunları yaşadığım bir süreci yansıtır.




Yol Notları “Bolu, 1997″


Hiç kuşku yok ki, içinde bulunduğum durum “hiçlik” konusunda tepkinin ötesinde, yaşama onu sorgulayarak ve biraz da kuşkucu yaklaşmayı yeğleyen bir yapıyı yansıtır. Kaldı ki, kendi kimliğimi konumlandırma kaygısından çok, fotoğrafın nerede olduğunu ve sayısal devrimin ardından beliren yeni konumunu anlama gayretindeyim. Elbette değişen kavramlar yerine oturdukça, bakış açınızı değiştirmeniz de kaçınılmaz olabiliyor ama bununla birlikte, gitgide değişen görsel gerçeklik kavramına karşın farklı sanatsal üretim süreçleri içerisinde geleneksel fotoğrafın kendine özgü ontolojik yaklaşımından zaman zaman yararlanıyor olabilmeyi de söylemimi rahatlatan bir olgu olarak kabul ediyorum. Bu durumu, çelişkili gibi görünmesine karşın, geçmiş olanı gösteren geleneksel fotoğrafı, geleceği de işaret eden sayısal görüntüyle buluşturmak şeklinde de tanımlamak olanaklıdır.




Yol Notları “Çulfa, 1999″



“belgesel fotoğrafçının etik sorumluluk bilinci eskisinden çok daha önemlidir ve teknolojinin bu kusursuz çekiciliğinde eli hileye hurdaya gitmemelidir”




Sayısal ve sanal ortamda fotoğrafın kullanılması, üretilmesi, sergilenmesi sizce nasıl sonuçlara neden oldu? Bu anlamda fotoğrafın geleceği konusunda ne tür bir evrilme öngörüyorsunuz?



Fotoğrafın üretim ve tüketim sürecinin sayısal ortama taşınması, her şeyden önce sayısal devrimin bilgi paylaşımına ilişkin sonuçlarından biri olarak kabul edilebilir. Artık, fotoğrafı da peşinden sürükleyen bir fotoğraf sonrası teknoloji söz konusudur. Sizin de sözünü ettiğiniz bu evrilme durumu, fotografın diğer görsel zamansal sanat disiplinleriyle daha içiçe kullanılması sonucunu doğurmuştur. Çünkü, üretim süreci kısalmış, daha çok bireyselleşmiş, bir ölçüde de maliyet azalmıştır. Bu noktadan bakıldığında, pek çok sanatçının kendini fotoğrafçı, ressam, video sanatçısı vb. gibi tek disiplinle ifade etmek yerine “görsel sanatçı” olarak etiketlediğini görürüz.




Yol Notları “Garachico, 1997″


İnternetin demokratik yapısından yola çıkılarak, her ürettiğini pervasızca ve çoğu kez de “paylaşalım ve bir yorum alalım lütfen” tavrıyla sanal ortamda sunmak bu demokratik yapıdan pay almak değil; olsa olsa, giderek dayanılmaz boyutlara ulaşan görüntü kirliliğine katkıda bulunmaktan başka birşey olamaz. Bir sanatçı olarak sayısal teknolojinin sağladığı müthiş sunum olasılıklarını kamusal alanla ilişkilendirmediğiniz takdirde, sanal bir cemaate sıkışıp kalacaksınız demektir.




Yol Notları “Mustafapaşa, 1998″


Bunu bir deneyimimle de örnekleyebilirim: 9-10 yıl kadar önce pek çok ülkeden üyeleri bulunan ve benim sanata bakışımı çok etkilemiş olan “R2001″ (Renaissance 2001) adlı bir sanal sanat hareketinin üyesiydim. Sanatın metalaşmasını sorgulamaya yönelik bir sergi düzenledik Japonya’da. Sergide yer alacak her üye 2 boyutlu birer çalışmasını sayısallaştırarak internet üzerinde oluşturulan bir havuza gönderdi. Sanat galerisinde konumlandırılan internet bağlantılı bir bilgisayar ve nitelikli bir baskı makinesi havuzdakileri bastı ve işler galerideki yerlerini aldılar. Ziyaretçiler, sergilenen işlerden beğendikleri bir tanesini hiçbir bedel ödemeksizin alarak çıktılar ve eksilen çalışmanın yerine yenisi çoğaltılarak asıldı. Bu performans sergi bitene değin sürdü.




Yol Notları “Icod, 1997″


Son on yılda, fotoğrafın sunum yöntemlerinde ve özellikle klasik “saydam gösterisi” yerine konulan fotoğraf gösterilerinde metin, ses ve müzik çok daha etkili kullanılmaya başlandı, “stop motion” sayılabilecek sunumlar denenmeye başlandı. Bunlar sunumlardaki görsel zenginliği ve etkiyi artıran unsurlar elbette ama çok açıktır ki, daha çok animasyon teknikleri.




Yol Notları “Gümüldür, 1993″


Tam burada Pohle’nin tanımladığı gibi “kaşif” ve “yaratıcı” fotoğrafçı kavramları önem bulmaktadır. Günümüzün yaratıcı fotoğrafçısı deneysel olmak ve kaçınılmaz biçimde fotoğrafını diğer disiplinlerle ilişkilendirmek durumundadır. Aksi durumda, görsel tüketimin müthiş bir hıza ulaştığı süreçte giderek tekrara düşmekten kurtaramayacaktır kendini. Bu yaklaşım aynı zamanda, fotoğrafın kendinden bağımsız bir sanatsal imge olarak öne çıkması sonucunu doğurur.


Yol Notları “Haça, 1999″



Sayısal teknolojiyle kaydedilen görsel malzeme kolaylıkla saklanabilir, çoğaltılabilir, dağıtılabilir ve üzerinde oynanabilir bir imgedir artık. Müdahale olanakları neredeyse sınırsızdır. Fotoğraflanmış gerçek objelerle bilgisayarda yapılmış sanal objeler kusursuz biçimde bir araya getirebilir. Böyle işlemlerden geçirilmiş fotoğrafın gözümüzün gördüğü denli sahiciliği kalmamaktadır. Öte yandan, gerek teknolojinin getirdiği kolay, hızlı fotoğraf üretebilme olanakları ve gerekse bunların sunum kolaylıkları nedeniyle “an fotoğrafı” bu sürecin parlayan yıldızı olmuştur. Hiç şüphe yok ki, belgesel fotoğrafçının etik sorumluluk bilinci eskisinden çok daha önemlidir ve teknolojinin bu kusursuz çekiciliğinde eli hileye hurdaya gitmemelidir.



Fotoğrafın geleceği yine fotoğraftır. Açıklıkla ifade etmeliyim ki, bu belgesel fotoğraftır ve sanat yapmaktan çok farklı ve hala nesnel gerçekliği yüceltmesi açısından çok önemlidir.




Yol Notları “Kayaköy, 1997″



“artık sanat tüm insanlar için öğretilebilir bir yaşam pratiği olarak uzanabileceğiniz kadar yakında durmaktadır”




Yaptıklarınızla ülkemizde zaman zaman yeni ve ilkler arasında olmanız, paylaşma ve anlaşılma konusunda engellere sebep oldu mu? Türk fotoğrafını, evrensel fotoğraf dünyasıyla karşılaştırdığınızda neler görüyorsunuz? Yeni olanı deneme ve kabullenilmesi konusundaki tutukluğu neye bağlarsınız?



Aslına bakarsanız yeni ve ilk kavramlarını hiçbir zaman önemsemedim. Hatta, özgeçmişlerine “şunu ilk yapan, ilk tutan” gibi imler koyarak kendilerine bir iktidar alanı yaratmaya çalışanlara da kuşkuyla bakmışımdır. Yeni olan ne var diye soruyorum. Sanki her şey yapıldı ve şimdi herkes üzerine birer tuğla koymayı sürdürüyor. Galiba önemli olan alttan tuğla çeken olmamak.



Anlaşılmak ise duygusal bir yaklaşım. Nietzsche, izleyenin duygusallığının sanatçınınkinin bittiği noktada başladığını söyler. Bu varsayıma katılın ya da katılmayın; popülist bir anlaşılma kaygısı da kabul edilemez. Sanatta üretenin ve tüketenin kodlamaları farklı olabilir, farklı okunabilir ve bu son derece doğaldır. Kaldı ki, günümüzde çağdaş sanat, çoğu kez izleyicinin de daha aktif katılımını gerektirmektedir. Sanatın vahiy edilmiş gibi görünen ilahi duruşu sona ermiştir. Artık sanat tüm insanlar için öğretilebilir bir yaşam pratiği olarak uzanabileceğiniz kadar yakında durmaktadır.




Yol Notları “Ordubat”


Yeni olanı deneme ve kabullenme konusundaki çekince hep var olmuştur; temelinde de farklı kültür ve algılama sorunsalını yansıtmaktadır. Tarih boyunca her teknolojik sıçramayla birlikte, sanatın öldüğü varsayılmaktadır. Anımsarsanız, fotoğrafın keşfi Fransa’da ilk kez duyurulduğunda başta Delaroche olmak üzere birçok ressam resim sanatının öldüğü kanısına varmıştı. Bu bir melankoliydi. Sayısallaştırılmış fotoğrafın ilk sunumu karşısında şaşkınlığını ve tepkisini gizleyemeyen fotoğrafçıların, fotoğrafın ölümünü duyurmaları da aynı nedene dayanmaktaydı. Bence fotoğraf henüz kendini bulmaktadır.



Çağdaş Sanatlara yakın durduğunuzu tahmin ediyoruz. Size her şeyiyle sınırsız bir imkan tanınsaydı, hangi disiplinleri kullanarak ve ne biçimde bir paylaşma ortamı hayal ederdiniz?



Şaka gibi… Bir çırpıda yanıtlamak zor ama sanırım, bir kentin kamusal alanlarında fotoğraf ve video kullanabileceğim bir proje düşünürdüm.




Yüzler ve Düşler “Adnan Veli Kuvanık, 1995″


Fotoğraf ve eğitim konusunda görüşlerinizi öğrenmek istiyorum.. Pek çok seminer ve ders verdiniz… Fotoğrafta eğitimin yeri nedir? Ne kadar önemli ya da gereklidir?



Ben fotoğraf eğitiminin özellikle mesleki anlamda son derece önemli olduğunu ama yalnızca teknik eğitimle sınırlı kalmanın da bir boşluk doğuracağını düşünenlerdenim. Her ne kadar bir profesyonel fotoğrafçının (reklam, basın vb.) arz-talep dengesinde iş göreceğini varsaysak da, artık mükemmel fotoğrafın bilgisayarda bittiği şu dönemde, bu dengeyi fotoğrafçı lehine değiştirebilecek yegane unsur onun sağgörüsünün farklılığı olacaktır. Sağgörüyü geliştirmenin yolu da öğrencinin kültürel ve entellektüel alt yapısını iyi hazırlamaktır. Felsefe, sosyoloji, psikoloji ve çok önemli olan atölye çalışmaları mutlaka eğitim planlarında yer almalıdır.





“eğer seçici bir gözünüz ve elinizde bir kameranız varsa, çevrenizde olup bitene duyarsız kalmanız da olanaksız gibidir”




Bir fotoğrafçı neden fotoğrafın teknik sınırlarını zorlamaya ve onu başka formatlara dönüştürmeye ya da başka biçimlerle birleştirmeye ihtiyaç duyar? Sizce bu fotoğrafın anlatım için yetersizliğinden mi kaynaklanıyor?



Bu ihtiyaç yetersizlikle hiçbir ilgisi bulunmayan, tamamen plastik bir konudur. Kendinizi ifade ederken, söyleminizi daha güçlü kılabilecek medyaları seçiminizle ilgili bir konudur, kişisel bir tercihtir. Deneysel ve/veya kavramsal üretim süreçlerine açıksanız, zaten sınırları kaldırmışsınız demektir. Her türlü araç sizindir artık.



Biz, sınırları zorlanan fotoğraftan geleneksel olanı anlıyorsak, bu anlamda belgesel fotoğraf kendine özgü kodları ve diliyle başlı başına bir mecradır. Diğer yandan, yoğun sayılabilecek şekilde belgesel de çeken bir fotoğrafçıyım. Yaklaşık son 10 yıldır Nahcivan, Yörük Köyü, Mülteciler Sokağı gibi projeleri gerçekleştirdim. Şimdi de yeni bir projenin içindeyim. Bunların ortak özellikleri ekip projeleri olmaları ve benim de fotoğrafçı olarak görev almamdır. Nahcivan projesine benzer bir yayın projesi olan Yörük Köyü’nün fotoğrafları iki ayrı kitapta yer aldı. “Mülteciler Sokağı” bir gazetede yayınlanan röportaj ile yer buldu. Size belki de garip gelecektir ama bir yandan Yörük Köyü’nü belgelerken, öte yandan Köyün 500 yıllık çamaşırhanesinde bir yerleştirme (enstalasyon) gerçekleştirdim. Yaşam pratiğim içerisinde belgesel ve kavramsalın iç içe geçtiği ve bana müthiş keyif veren eşsiz bir kesitti bu.



Eğer seçici bir gözünüz ve elinizde bir kameranız varsa, çevrenizde olup bitene duyarsız kalmanız da olanaksız gibidir. Belgesel fotoğrafa yaklaşım bir fotoğrafçı için sosyal sorumluluk tavrıdır.




Yüzler ve Düşler “Carmina Luis Castro, 1995″


Her ne kadar sanatın “evrensel” olduğu söylense de, bir sanatçının eserlerinde kendi kültüründen ve yöreselliğinden izler taşımaması imkansız gibidir. Zaten bu da sanat da olması gereken farklılıkları ve çok seslilikleri yaratır diye düşünüyorum, neden evrensellik ile gelenekçi olma çatışır? İkisinin bir arada olabilme şansı yok mudur?



Aslında imkansız değildir, olması gerekendir. Kültür ve sanat alanında evrensellik ve yerellik düzlemindeki çatışma ve tartışmaların temelinde, küreselleşme kılıfında karşımızda duran Kapitalist sistem tarafından Batı Kültürü’nün “Evrensel” olarak konumlandırılmasının etkisi vardır. Bu konumlandırma, kaçınılmaz biçimde ve sıklıkla sanatçının, aydının kendi kültürüyle ve doğal olarak birbiriyle kavgalı hale gelmesine de yol açmıştır. Bu kavga fotoğrafımızda da özellikle 1980 sonrası süreçte deneyselin evrensel, belgeselin ise yerel kavramlarıyla eşleştirilmesiyle ortaya konulmuştur. Oysa sanatın dilini göz önünde bulundurduğunuzda ve post-yapısalcı bir pencereden baktığınızda, hiçbir sözünüzü önce evrensel ortamda söyleyemezsiniz. Geleneği, yerel ve evrensel değerlerini sentezleyebilmiş sanatçı, toplamlar bütününe ulaşarak özgün bir dilin önemli bir ayağını kurmuş olur. Aksi takdirde; sonuç kendi kaynaklarına yabancılaşmadır.




Yüzler ve Düşler “Hacer Karataş, 1994″



“derneklerin sanatsal üretim sürecinde doğrudan etkileri benim için tartışmalı bir konudur”




Ülkemizde fotoğraf medyası, fotoğraf sergileri, fotoğraf yarışmaları ve fotoğraf dernekleri üzerine neler düşünüyorsunuz? Bu konularda dikkat çekmek istediğiniz hususlar var mıdır?



1989 yılında Afsad 3.Ulusal Fotoğraf Sempozyumu için fotoğraf yayıncılığının ülkemizdeki durumuna ilişkin bir bildiri hazırlamıştım. Geriye dönüp baktığımda yayın sayısının nicelik ve nitelik olarak hayli çoğaldığını, ülke nüfusunun neredeyse %50 arttığını ama tirajların ya da satış adetlerinin artmadığını görüyorum. Ülkenin genel sosyo-ekonomik durumundan kaynaklanan bir yetmezlik durumu.



İnternet medyasında gözüme ilişen birkaç sorundan da söz etmek istiyorum. Fotoğraf paylaşmak amacıyla pek çok sayıda web sitesi, fotoğraf yorumu ya da eleştirisi adına yeni başlayanları son derece yanlış yönlendirecek şekilde boy gösteriyorlar. Bir bölümü “körler sağırlar birbirini ağırlar” tarzına, bir diğer bölümü de kendinde eleştirmen yetisi gören bazılarının sanal iktidar alanlarına dönüşmüş durumda. Mesela, “Fotoğrafıma Eleştiri İstiyorum diyenlerin sitesi” başlığıyla yayın yapan web siteleriyle karşılaşabiliyorsunuz. Bir şizofreni, sağduyu kaybı ya da popülist arsızlık da diyebilirsiniz buna.



Yarışmalar, fotoğrafçı için amaç olmayıp araç olarak kalmaya devam ettikleri ve belli bir kalite düzeyini sağladıkları sürece heyecan katmayı sürdürebilirler. Keşke, fotoğrafı değil ama fotoğrafçıyı ödüllendiren organizasyonlar daha çok sayıda düzenlenebilse.



Hiçbir dernek üyesi değilim. Bu nedenle, derneklerin sanatsal üretim sürecinde doğrudan etkileri benim için tartışmalı bir konudur. Fakat temel fotoğraf eğitimi alanında, fotoğraf sanatının kitlelere ulaştırılarak sevdirilmesinde ve özellikle AFSAD, İFSAK gibi köklü kurumların sempozyum, panel gibi bilimsel etkinliklerdeki öncü çabaları ve katkıları yadsınamaz. Bu alanda her zaman büyük boşlukları doldurdular.




Yüzler ve Düşler “Mehmet Gün, 1992″


Özellikle İzmir menşeli fotoğrafçılara baktığımızda “deneysel fotoğraf” olarak belirtebileceğimiz fotoğraf çalışmalarına yönelenlerin çok ağır bastığını görüyoruz. Bu ekollerin orada yayılmasının sebepleri sizce nedir? Son dönemlerdeki genç Türk fotoğrafçılarının çalışmalarına baktığınızda, nasıl buluyorsunuz?



İzmir menşeli fotoğrafçı değilim; fotoğrafa Akhisar’da başlayıp, birkaç yıl İstanbul, ardından 25 yıl Ankara’da yaşayıp ve son 7-8 yıldır İzmir’de bulunuyorum ama bu sorunuza kendi görüşümle katkıda bulunabileceğimi sanıyorum.



İzmir kökenli fotoğrafçılarda genele oranla kavramsal ya da deneysel fotoğrafa yönelme eğilimi 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne bağlı bir fotoğraf bölümünün bulunması, dernek ile akademisyenlerin uzun yıllardır ilişki içinde olmaları ve belki de en önemlisi uzun yıllardır kavrama dayalı konulu geleneksel dernek sergilerinin sürdürülüyor olmasıyla ilişkilendirilebilir. Belki havasıyla suyuyla da ilgilidir. İzmir, düşünerek üretmek için güzel bir kent.



Genç fotoğrafçı arkadaşların yoğun ürettiklerini gözlüyorum. Gerek bildirimi, gerekse sunumuyla etkileyici işler üretmenin yolunun kendi altyapılarını beslemekten geçtiğini unutmamalılar. Bunun için de önce okur-yazar fotoğrafçı olma ve disiplinli çalışma zorunluluğu vardır.



Ender de olsa, sınırların zorlandığına tanık oluyorum. Belgesel çalışanlar, daha çarpıcı olmak adına model kullanabiliyor ya da fotoğraflarına konu olan kişileri yönlendirebiliyor, bilgisayar ortamında düzmece belgesel fotoğraflar üretebiliyorlar ve bunları toplumu, tarihi yanlış yönlendirmek pahasına pişkinlikle sunabiliyorlar.




Yüzler ve Düşler “Nihat Genç, 1993″


Bize son yıllarda anlatım dili olarak yoğunlaştığınız videolarınız konusunda neler söylemek istersiniz? Festival, bienal gibi ortamlarda artan varlığınız hakkında bilgi verir misiniz?



Mc Luhan, video görüntüsünün, fotoğrafla biçimlerin pozlanmasını önermesi dışında ortak yönü bulunmadığına vurgu yapar. Her iki medyayı algı düzleminde karşılaştırdığımızda bu görüşe katılmak mümkün değildir. Örneğin, Amerikalı fotoğrafçı Duane Michals’ın 60′lı yılların sonunda yaptığı fotoğraf serilerinde videografik bir lezzet bulabilirsiniz.



Bir anlatım biçimi olarak videoyu kullanmak çoğu kez bir seri fotoğrafla ya da sergiyle anlatabileceklerimi saniyelerle, dakikalarla ifade etme olanağı sağlıyor ama beni en çok çeken yanı hareket ve uzamsallaşan zaman duygusu.



Festival, bienal ve benzeri ortamlar görüşlerimle çelişmediği sürece birer paylaşım alanlarıdırlar. Bu tip zeminlerde daha geniş kitlelere ulaşılabileceğini düşünüyorum.





Artık, Tahir Ün sadece fotoğraf üreterek bir sergi gerçekleştirmeyecek mi? Bunun sebebi, sizin kendinizi böylece daha özgür hissetmeniz mi yoksa salt fotoğrafın sınırlarının artık tükenmiş olduğu mu?



Elbette, gerçekleştirebilir ama sergi açmak benim için temel kaygı değil şu anda. Sadece biraz daha özgürlük. Hepsi bu…



Röportaj : Levent YILDIZ & İlke VERAL

www.tahirun.net





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha ÖzgürlükTahir Ün : Sadece Biraz Daha Özgürlük

August Bradley : Hasselblad Ustaları



Hasselblad Ustaları


Çalışmanın bütün teması ayrılık ve tecrittir. Üç bölümden oluşmuştur:



İlki, dünyadan tecrit edilmiş ama onunla iletişim kurmaya hevesli üç karakteri sunan “Benim Küçük Karanlık Odam” adında. Burada, bu karakterlerin kendi kontrolleri ötesinde ve anlayamadıkları güçler nedeniyle bu yerde oluşları ile ilgili bir duygu var.



İkinci koleksiyon olan “Cadı Yatakhanesi”nde de yine izole edilmişlik ve bağlantı kurma arzusu konuları devam ediyor ama buradaki ayrılmanın kaynağı, farklı bir yolu takip etme isteğinden ileri geliyor.



“Sirk Yaşamı” adlı üçüncü koleksiyon seriyi tamamlıyor, ayrılma duygusu ve ilk iki koleksiyondaki duvarlarla çevrili yerler içerisinde seyahat eden bir sirke ait seyahatte geçen bir yaşamla sınırlandırma bitiyor ama izolasyon sürüyor. Üçüncü koleksiyonda özgürlük için daha etkili bir çaba tasvir ediliyor.



The Hasselblad Masters



The overall theme of the work is detachment and isolation. It’s made up of three parts:



The first is entitled “My Dark Little Room” and presents three characters shut off from the outside world, but who have a longing for a connection to it. There is a sense that these characters are in this place because of forces beyond their control that they do not understand.


The second collection is entitled “The Witch Dormitory” and continues the theme of isolation and desire for a connection but the source of the detachment here comes from a calling to pursue a different path.



The third collection is entitled “Circus Life” completes the series by taking the sense of detachment and confinement to a life on the road with a traveling circus where the walled-in spaces of the first two collections are gone but the isolation remains. A more active effort to break free is depicted in the third collection of images.


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN





















August BRADLEY Hakkında


August Bradley, sanatsal hisler, drama ve gizem duygusu ile farklı kavramsal imajlar ortaya çıkarır. Galeri sergileri için imaj oluşturmanın yanı sıra, tasarımcı etiketlerinden, yaşam stili dergilerinin tüketici markalarına kadar değişen müşterilerle çalışır. Son olarak “Hasselblad Ustası” olarak seçildi ve Graphis Fotoğraf Yıllığı’nın 2008-2009 baskılarında “Yılın En İyi Fotoğrafları” arasında çalışmaları yer aldı. August ve ekibi, hem Los Angeles’daki ona ait sanat stüdyosunda, hem de dünya çapında çalışır.



www.AugustBradley.com




August Bradley


About August BRADLEY


August Bradley creates distinctive conceptual images with an artistic feel and a sense of drama and mystery. He works for clients ranging from designer labels to consumer brands to lifestyle magazines, as well as producing images for gallery exhibition. He was recently selected as a “Hasselblad Master” and his work has been included in the 2009 and 2008 editions of the Graphis Photo Annual featuring “The Year’s Best Photographs”. August and his team work both in his state-of-the-art studio in Los Angeles and on location worldwide.



www.AugustBradley.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

August Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad UstalarıAugust Bradley : Hasselblad Ustaları

Özer Kanburoğlu : Öyküler




ÖZER KANBUROĞLU İLE RÖPORTAJ


Hacer Yılmaz



Kısaca fotoğraf geçmişinizi öğrenebilir miyiz?



1988 yılında ilk eğitimimi Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde aldım. Ardından 1989 yılında İFSAK’a üye oldum. 1994 yılında Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’ndan mezun oldum. 4 kişisel sergi açtım. 30’un üzerinde gösteri yaptım. 20’nin üzerinde bildirim, sempozyumlara kabul edildi. Fotoğraf konusunda 8 kitap 3 albüm yayımladım. Halen Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Fotoğraf ve Grafik Sanatları Bölümü’nde Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktayım.



“Öyküler” isimli serginizin fotoğrafları nasıl oluştu? Tasarlanmış bir çalışma mı ya da eski fotoğraflardan seçme mi?



Tasarlanmış bir çalışma değildi. Fotoğraflar daha önceden vardı zaten… Ama bu şekilde sergilemem bana çok cazip gelmedi. Ben fotoğrafta devamlı arayışları olan bir insanım. O nedenle Sibel’in daha önce Açık Gazete’deki yazılarını okuyunca, bu işin Sibel’le olabileceğine karar verdim. Sevgili Sibel’le tanıştıktan sonra onun çok iyi bir yazar olduğunu daha iyi anladığımda, ben teklif ettim. Sibel’de hiç tereddüt etmeden projeyi kabul edip, öyküleri yazdı. Hiç müdahale etmedim Sibel’e”¦ Fotoğrafları gördüğünde ne hissediyorsa onu döktü yazıya”¦



Yarışmalardan, yayınlardan ve sergilerden fotoğraflarınızın çoğunu tanıyoruz. Sizden yepyeni bir konseptte farklı sergiler bekliyoruz. Üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı?



Devamlı üreten bir insanım. Ama eskisi gibi salt gördüğümü değil, belli konularda fotoğraf çeken birisiyim. O dönemler, yani gördüğüm her şeyi çektiğim yıllar amatörlüğümün ilk yıllarında kaldı. Dolayısıyla son 5 yıldır bu serginin dışında Renkler, Portreler ve Çıraklar adlı 3 sergi daha hazırladım. Hatta katalog tasarımlarını dahi bu aşmada bitirdim. Ancak bunları ortaya çıkarmak için mutlaka sponsor gerekiyor. Maalesef bu konuda çok başarılı değilim. Şu an yaşanan ekonomik sıkıntıdan dolayı da, sergime sponsor olacak bir kurumun ortaya çıkacağını da hiç sanmıyorum. Hepimizin bildiği gibi bu işler sponsor desteksiz olmuyor. O nedenle bu projelerimin, hazır olmasına rağmen ortaya çıkması zaman alacak.



“Öyküler” serginizin öyküleri Sibel Bengü’nün yazdığı öykülerle beraber sunulmuş. Bunun sergiye katkısı nasıldır?



Genelde biz fotoğraflarımızı kendi duygularımızı katarak çekeriz. Sonuçta ortaya çıkan fotoğraf, o hali ile izleyiciye neyi anlatıyorsa o kadarını başarabilir. Bu sefer izleyiciye salt görüntü değil, başka bir gözle o görüntü içerisinde yaşanmışlığı olmayan ama yaşanabilecek bir öyküyü de paylaşmak istedik. Yani izleyicinin sadece fotoğrafa bakmasını değil, o fotoğraftan içeri girip o dünyanın içerisinde böyle bir yaşanmışlık olabileceğini düşünmesini istedik. Bu bağlamda Sibel’in öyküleri deyim yerindeyse her fotoğrafa tam oturdu.



Teknik olarak bu sergi için neler söyleyebilirsiniz?



Doğrudan injekt siyah beyaz kağıda basılmış bir sergi… Yani bir karanlıkoda çalışması değil. Tam tersine bir aydınlık oda çalışması”¦ Sevgili dostum Uğur Varlı’nın titiz ellerinde çıkmış bir sergi. Bu vesile ile gerek Uğur’a, gerekse tüm ekibe teşekkür ederim. Onun dışında fotoğrafın ölçüleri 90X70 mm. ve fotoblok üzerine monte edilmiş durumda”¦



Sizin için özel olan kareler var mı? Anlatmak istedikleriniz varsa alabilir miyiz?



Eğer bir sergide, toplumla fotoğraflarımı paylaşıyorsam hepsi benim için önemli ve özeldir. Ama tabii ki çok çok özel kareler de var ama onlar da ben de kalsın.



“İzlenimler”, “Detaylar”, “Sepetçiler”, “Mimariler” ve “Öyküler”. Daha önce açtığınız sergilerden bu serginizi ayıran öykülerle yorumlamanın dışında bilmediğimiz özellikler var mı?



Bu sergide daha önce görmediğiniz 20 adet fotoğrafı da göreceksiniz Bu arada sergide 40 fotoğraf olduğunu da belirteyim. O fotoğraflarla, diğer bilinen fotoğraflarım neredeyse aynı dönemde çekilmiş fotoğraflar”¦ Dolayısıyla bir konu bütünlüğü göreceksiniz ve hem eski fotoğraflarımı hem de o dönemde çekilmiş çoğu fotoğraf severin bilmediği fotoğrafları, ortak bir dille yazılmış öyküler ile birlikte izleyeceksiniz.



Eski sergilerinizden bugüne kadar yaptığınız işlerde değişmeler var mı?



Ben her zaman eski fotoğraflarımı geride bırakan bir fotoğrafçıyım. Hiç eski işlerimin tekrarına düşmedim. Zaten yukarıda bahsettiğim Renkler, Portreler ve Çıraklar sergilerim ortaya çıktığında bu cümlelerim daha da anlam kazanacak



Benim sormadığım ama anlatmak istedikleriniz var mı?



Hayır yok… Ama bana FOTORİTİM olarak bu imkan verdiğiniz için çok teşekkür ederim.







FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Özer Kanburoğlu : Sepetçiler







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : ÖykülerÖzer Kanburoğlu : Öyküler

Boris Svartzman : Çin Rüyası



Bize fotoğrafçılığa başlama ve foto muhabirliğine geçiş hikayenizi anlatabilir misiniz?



Fotoğrafçılığa ilk ilgim 1996 yılında, Çin’de yaşarken ergenlik dönemimde başladı. İlk kameramı aldım ve günlük yaşamımdan, arkadaşlarımdan vs. görüntüler çekmeye, ışık ölçümünü keşfetmeye başladım. Aynı zamanda Pekin’deki eski mahallelerin yıkıma başlanması ile şoke olmuştum ve ilk fotoğrafçılık deneyimimi, yıkıntıların ortasında, çantalarının üstünde uyuyan bir adamın fotoğraflarını çekerek burada yaşamıştım. Filmlerimi bastırmak için gittiğim laboratuar “kazara” ışığa maruz kaldığı için bana filmlerimi hiç bir zaman geri vermedi. Bu beni hırslandırdı. Bir kaç ay sonra Uruguay’a gittim ve ilk Siyah-Beyaz baskı atölyesine katılımım ile fotoğrafçılığa resmen başladım diyebilirim.




Fotoğrafçılığı gündelik yaşamın mecazi anlatımı olarak gördüğümden, belgesel fotoğrafçılıktan başka bir çeşit fotoğrafçılık olduğunu bilmiyordum diyebilirim. Fotoğrafçılığı her zaman, keşfettiğim insanlarla bağlantılı olarak kendimi ifade etme biçimi olarak gördüm. Bir kamera olmadan hiç denemediğim pek çok şey olabilir ama ben hala bir görüntünün, kişisel bir ihtiyaca ya da düşünceye cevap veren gerçekliğin soyutlaması olduğunu düşünürüm. Bu nedenle gerçekten hiç bir zaman foto muhabirliği yaptığımı düşünmedim. Tabii ki haberciliğe, kurallara uygun ”soyut”tan daha ilgiliydim. Hala ihtiyacım olduğunda ya da hoşlandığım için (ya da her iki sebeple birden) çektiğimi düşünürüm. Bunlar haber fotoğrafçılığının gerçekte kabul etmediği şeylerdir.



Bir zamanlar beni üzen çok önemli bir Fransız gazetesinin fotoğraf editörünü hatırlıyorum çünkü beni uygun yere koyamamıştı. Bir sanatçı mı yoksa gazeteci mi olmak istediğimi soruyordu. Bir vatandaş olarak sosyoloji yapıyordum ama bir fotoğrafçı olarak gazeteci gibi değil, sanatçı olarak hissediyordum. Bu nedenle onu cevaplayamamıştım. Bana fotoğrafçılıktaki referanslarımı sorduğunda yine cevaplayamadım çünkü film yapımcılarından, fotoğrafçılardan daha fazla etkileniyordum. Bu dönemde, sanatın toplumun bir tepkisi olabileceğini düşünen Hannah Arendt gibi politik filozoflara değinen fotoğrafçılık ve sosyolojiyi birbirine bağladığım tezimi bitirmiştim. Ama tabii ki gazeteci olan babamı söylemediğim gibi bunu ona söylemedim. Sanırım fotoğrafçı olmamasına rağmen, bu bana gazetecilik çevresine uyum konusunda yardımcı oldu.




Çin neden ilginizi çekiyor? Çin belgesel projelerine nasıl ve ne zaman başladınız?



Yüksek okulu Uruguay’da bitirdim ve Ekonomi ve Çince konularında üniversitede okumak için Fransa’ya geri döndüm. Fransa’daki 3. öğrencilik yılımda, Çin’in merkezindeki Chengdu’ya gitmeye karar verdim. Bir yıl savaş sanatları ve Çince eğitimi aldım. Fransa’da pek çekim yapamıyordum ama Çin’de iken yalnızca çekim yapmanın önemli olduğunu hissettiğim için hiç bir proje yapmadan bu istek kendiliğinden geri geldi. Aşağı Chengdu’da, yaşamlarında büyük değişiklikler yaşayan ve şehirleri tamamıyla değişen pek çok insan varken nasıl belgesel fotoğraf yapmazdım ki? Bu çalışmalarım sadece yıkıntılarla ilgili yaptım çünkü onların benim bir parçam olduğunu düşünüyordum. Bir kaç yıl içinde çok fazla değişmiş bir ülke olan Çin’i yeniden keşfetmek için geri döndüğümü ve aynı zamanda 2 yıllık aradan sonra tekrar fotoğrafçılığa başladığımı düşünüyordum.



O zaman bunun gerçek bir belgesel fotoğrafçılık olduğunun gerçekten farkına varmamıştım. Yalnızca önemli olduğunu hissettiğim şeyleri çekiyordum. Sonraki sene Fransa’ya geri döndüm, yeniden fotoğrafçılığa ara verdim ve Çin’de sosyoloji okumak üzere bir burs kazandım. Böylece yeniden Şangay’a ve Çin’e geri döndüm ve Paris’teki bir yarışma için ilk kurgumu yaptığımda, fotoğraflarımı belgesel serisi olarak görmeye başladım. Chegdu’da bir barda doğaçlama bir gösteri yaptım ama o zamandan beri hiç bir fotoğrafımı tab etmedim.




Çin, hem nüfusu hem de kültürü ile büyük bir ülke. Onunla ilgili olarak çalışmaya nasıl karar verdiniz ve neden seçtiniz? Sizi etkileyen neydi?



Çin’e öncelikle kişisel yönden ve sonra belki profesyonel yönden bağlıyım. Çin evriminden etkilenen gerçeği hissettiğim için Çin ile ilgili tez araştırmamı yazmaya ve fotoğraflar çekmeye başladım ama bilinçli olarak Çin üzerinde çalışmaya karar verdiğimden emin değilim. Çin’den profesyonel olarak faydalandığımı söyleyemem. İki yıl evvel serbest fotoğrafçı olarak çalışmaya başladım ama hiç Olimpiyat oyunlarına gitmedim, fotoğrafları hep kendim için yaptığımdan basın için ne yapabileceğimi bilmiyordum. Bir şeyleri suçlamak gerekirse, hiç bir zaman yayınlanabileceğini düşünmemiştim ve o zamandan beri yalnızca bir kaç magazin dışında bu çalışmalarım için bana hiç bir şey ödenmedi. Haklı olduğumu düşünüyorum. Son yıllarda sadece 3 ay Çin’e gittim. Geri kalan zamanda Fransa’da ve yurtdışında tanıtımımı yapmaya çalıştım.



Ama Çin, gelenekleri arasında pek çok tezatı, zenginliği ve modern bir topluma geçişi barındırır. Çin kültürünü çalışmaya devam edeceğimi tahmin ediyorum ve ilgimi çeken şeylerin fotoğraflarını çekeceğim kaçınılmaz. Sorunuza cevap, Çin açıkça beni bir kişi olarak etkiliyor çünkü bu ülkenin evriminin bilinçliliğiyle büyüdüm ve burada olan çoğu şeyle ilgilenip etkilendim.




Bu zamana kadar ne gibi başarılar edindiniz?



Profesyonel açıdan sanırım çok şanslıydım. Fotoğraflarımı yolladığım ilk haber fotoğrafçılığı yarışmasından ödül kazandım. (Paris Match Öğrencileri Yarışması) Böylece Fransız Haber Fotoğrafçılığı Festivali ‘Visa pour l’image’e iki sunum yolladım, iki kere projelerimle seçildim.(2006 ve 2008). Foto8’de de güzel bir portfolyom yer aldı. Kısa zaman evvel İsveç’te Norrköping Çalışmalar Müzesi’nin küratörü tarafından düzenlenen bir sergide güzel bir sergim oldu. Daha sonra Stockholm’de Mimari Müzesinde yine sunumum oldu. Yıkımla ilgili siyah-beyaz fotoğraflarım bu yıl Bangladeş’deki ‘Chobi Mela’ Festival baskısı seçildi yakında özgürlük konusunda kolektif bir gösteri başlayacak. En büyük başarım, fotoğraflarımı gören insanlardan, özellikle internet sitem vasıtası ile aldığım pek çok doğal reaksiyonlar ve aynı zamanda aldığım samimi iyi ya da kötü eleştirilerdir.




Ajanslarla çalışıyorsunuz. Profesyonel fotoğrafçılık size ne ifade ediyor?



Fotoğrafçılık benim yaşamımda, bir işten daha çok bir aktivite, bir deneyim. Denemeye ve bağımsız foto muhabirliği yapmaya değer. Gerçekten sevdiğim ve bu yüzden zamanımı ona adadığım bir şey. Serbest çalıştığımdan beri, yani profesyonel bir fotoğrafçı oluşumdan itibaren fotoğrafçılık deneyimlerimde hiç kısıtlanmadım. Fotoğrafçılıkla ilgili farklı pazarlar keşfettiğim için olduğunu sanıyorum, insanların aktivitelerinde yapmak zorunda oldukları farklı kısıtlayıcı sınırları anlamak biraz zor. Böylece dergi ve gazete ihtimalleri nedeniyle bir ajans ile çalışmaya karar verdim ve belki bu, projelerime vakit ayırabilmem için de iyi olacaktı, ama umduğum gibi olmadı.



Daha sonra tanıştığım çeşitli dergi ve ajanslardaki kişiler benim, kendimin en iyi temsilcisi olduğumu anlamama yardımcı oldular. Çin evrimi de önemli olduğunu düşündüğüm şeyleri kendi görüşümle oluşturdum, ihtiyacım olan şeyin doğrudan gerçekle ilgisi olması gerekmiyordu. Çalışmalarım müzelerde ve festivallerde yer aldı ama basınla hemen hemen hiç çalışmadım. Fotoğraflarımı gören pek çok editör, harika işlerim olduğunu söylediler. “Yeni şeyler olduğunda bizi ara” dediler. Ve genellikle e-postalarıma cevap verip çalışmalarımı beğendiklerinin ispatı olarak diğer dergi editörlerinin iletişim bilgilerini verdiler. Ama yarışma gerçekten zor bir şey, bazı kişiler dergilerin nasıl işlediğini bilir, onlar daha tecrübelidir ya da profesyonel fotoğraf okullarında püf noktaları öğrenerek eğitim almışlardır. Onlar, daha çok yayınlanmanın yolunu bulmuşlardır. Eğer bir profesyonel fotoğrafçı olarak çalışmak isteseydim basını ve müşterilerim gibi fotoğraf editörlüğünü düşünürdüm, ancak bugüne dek yaptıklarım gerçekte bunlar değil.




Projelerinde fotoğraflarına ait alt yazılar (bilgiler-notlar) mevcut… Fotoğrafın yanı sıra notlar tutmayı da önemsiyorsun ve sunuyorsun… Belgesel fotoğraflar sence illa yazılı anlatımlara ihtiyaç duyarlar mı?



Ne cevap vereceğimi bilmiyorum. Duygularım var, bir metne ihtiyacım yok ama yazmayı seviyorum.



Renkli ve siyah beyaz projelerin mevcut… Bu seçimlerinin sebepleri neler oluyor?



Siyah beyaz fotoğraflar çekiyordum çünkü fotoğrafçılığı böyle öğrenmiştim ve kendi filmlerimi bu şekilde banyo ediyordum. Bunun ruh hali ile ya da siyah beyazın beni dünyaya özel bir gözle bakmaya zorladığı (ya da her ikisini birden) ile ilgili bir soru olup olmadığını bilmiyorum ama inanıyorum ki Çin yıkımı ile ilgili çekimlerim siyah-beyaz olmalıydı. Bu bir seçim değildi, bu sadece benim fotografik bakışımdı. Ama 2006’da Paris’e geri döndüğümde Fransa’da olduğu gibi güçlü bir şeyler yapamadığımı hissettim. Çin’e aynı konuyu çekmek için bir daha geri dönmek istemedim, bir parça kapana kısılmıştım. 2006 Haziranında Çin’den, devletle ilgili (ve düzmece) sanatsal bir geziye davet edildim. Yüz genç Fransız sanatçı, Çinli sanatçılarla tanışmayı umuyorduk ama gerçekten iyi otellerde güzel akşam yemekleri yiyip diplomatik değiş tokuşlarda artistler gibi pozlar verdik. Burada, bana orta format makinesini ödünç veren bir arkadaş edindim. Renkli ile denemeye başlamam gerektiğini düşündüm ve böyle başladım. 6×4.5 formata hayran oldum ve Çin’deki renkli fotoğraflara bu şekilde başlamış oldum. Bu kamerayı 2 yıldan fazla bir zaman kullandım ama onu sadece 2007 ile 2008 arasındaki Çin seyahatlerimde kullandım. Arkadaşım geçen hafta kamerayı geri istedi, sanırım şimdi yeni bir format denemenin zamanıdır. Belki kare format denerim ve neden siyah-beyaza dönmeyeyim ki? Bir dijital kamera almayı da düşünüyorum. Sunuşa göre siyah-beyaz ya da renkli diye seçtiğimi söyleyemem, bu daha çok, hangisinin çektiğim şeyi açıklayabileceği ile ilgili bir şey.




Hiç savaş muhabiri olmayı düşündünüz mü?



Fotoğrafçılığın kişisel deneyim olarak yaşamımda önemli bir yeri var. İnsan ve sosyal gerçeklikleri özel bir yolla keşfetmek için kullandığım bir araç. Anlatılmaya ihtiyacı olan problemli durumlara karşı bir sempati duyuyorum. Savaş, insanoğlunun aşırı bir çelişkisidir. Bir çatışma bölgesinde tepkim ne olurdu bilmiyorum ama eğer sadece kişisel sebeplerle orada isem onun insani yönlerinden etkilenirdim. Şu anda ben gerçekten savaşla ilgilenmiyorum, en azından düşünmüyorum. Belki fotoğrafçılık savaşlarına katılabilirim ama sadece, onu düşündüğünüz için bunu yapabilir misiniz? Herşeyin önceden tahmin edemediğin bir süreci izlediğini düşünüyorum ama evet, ilgilenebilirdim.




Seri başlığı altındaki projelerindeki fotoğraflar ağırlıklı olarak uzaktan ve habersiz çekilmiş fotoğraflar etkisi verirken, röportaj başlığı altındaki projelerin insanlarla daha etkileşimli çekimler, bazıları yüz yüze… Bu farklılığın sebebi nedir?



Hangi fotoğraflarımın haber, hangilerinin seri olduğuna karar vermekte zorlanıyorum. Somut bir haberden ayrı tuttuğum kapsamlı bir belgesel olabilecekleri seri olarak adlandırmaya meyilliyim. Örnek olarak, Çin’de çok az röportaj yaptım, daha çok düzenleme ve yeniden yayınlama ile ilgilendim çünkü hepsinin kentsel değişimle ilgili olduğunun farkına vardım bir şekilde aynı serinin ya da belgeselin veya Çin bir parçası…



Bir şeyler hakkında konuşurken kullandığımız, gerçekte kendimizle ilgisi olmayan bir takım genel cümleler vardır ama somut şeyleri soyut açılardan tanımlamak istediğimizde daha karmaşık hale gelirler. Farklılığı, ona isimler ve etiketler vermeye çalışarak öldüren tek biziz sanırım. Aksi takdirde görüntüleri nitelemek için burada bahsedilen iki ya da üçten daha fazla kelime ve kategori olabilirdi.




Gelecek projeleriniz yine Çin ile mi ilgili? Aklınızda ne tür projeler var? Bizimle paylaşabilir misiniz?



Elbette Çin’e olan ilgim sürecek ve özellikle Çin’deki güncel değişimin en önemli gizli nedeninin, kırsal bölge dönüşümleri olduğunu anlamaya başladığımı düşünüyorum. Bu benim tamamen yeni bir bakış açısıyla bakmama neden oldu; esas olarak köylülük ve gerçeğin yabancısı olarak şehirler. Bu, kırsal Çin evrimleri uzun teriminin yeniden düşünülmesi anlamına gelir. Şimdi uzun bir zaman alacak olan Çin kırsal dönüşümü projesi için fon bulmaya çalışıyorum ve kırsal kesimden tamamıyla çıkarılan göçebe işçileri izliyorum.



Ama şu anda Paris’te yaşıyorum, ergenler ve anoreksikler için olan psikiyatri hastanesinde fotoğrafçılık öğreterek, varoşları ve yeraltı mezarlarını ziyaret ederek ve yasadışı yabancıları kendi ülkelerine gitmeleri için zorlayan Fransız sınır dışı etme sistemini öğrenerek yeni deneyimler yaşıyorum. Ama aslında bu şeylerin ve yerlerin fotoğraflarını çekmiyorum, sadece, kim bilir belki bir röportaja ya da Fransa görüntülerine ait bir seriye dönüşebilecek bir takım işler yapıyorum. Fakat öncelikle bir kamera bulmam gerekli…




Could you tell us the story of your starting photography and passing to photojournalist?



I had a first intempt of start in photography in my adolscence while living in China, in 1996. I had my first camera and I started to take images of my daily life, friends, etc., playing with the surexposicion and discorvering light mesuring. At the same time I was shocked by the beginning of the massive demolitions of old neighbourhoods in Beijing and my first experience linked to photography came when and I took images of a guy sleeping on his bags in the middle of a demolished area. The lab which processed my film never gived me back my roll ‘accidentaly’ exposed to the light. This left me a strong feeling… Few months later I moved to Uruguay and I took my first workshop of B&W processing, that’s when I can say I officialy started to do photography.



In a way I can say that I never knew there was other kind of photography than documentary photography, as I always played with photography as a metaphoric way to show daily life. I always felt photography was a way to express myself but in a way linked to the people I discover. Without a camera there are lot of things I would have never experienced, but I still think the image is an abstraction of the reality answering to a personal need or idea, so I never really thought I was doing photojournalism, I mean consciously, in oposition of other kind of photography. Of course I’m more related to journalism than to ‘formal’ abstract art, yet I think I shoot when I need or enjoy it (or both), and this is not something that the photojournalistic field really admit.



I remember once a picture editor from a french really important newspaper upset with me because she couldn’t put me into a proper field, so she was asking me if I wanted to be an artist or a photojournalist. I couldn’t answer, as I thought as a citizen who wants to inform I already do sociology, but as a photographer I feel an artist, not a journalist. So she asked me who were my references in photography, but I couldn’t answer neither, because I’ve been influenced by movie makers more than photographers. And in that period I just finished my thesis where I linked photography and sociology refering to political philosophers as Hannah Arendt who thinks that art can be a reflection of the society. But of course, I didn’t tell her, as my father is a journalist, I guess it also helped to give me some ease to the journalistic orientation, eventhough he’s not a photographer…




Why are you interested in China? How and when did you start Chinese documentary projects?



I finished high school in Uruguay and I went back to France to start university in economics and in chinese. The third year of my studies in France I decided to go to Chengdu, in central China. I trained martial arts and studied chinese for a year. In France I didn’t shoot at all, but it came back naturally in China, without doing any project, just because I felt it was important to shoot. As most of the people in downtown Chengdu where living a massive change of their life, having their city completly transformed, how couldn’t I do documentary photography? But I could do these works on demolitions only because I considered them as a part of me. I think I was not going but ‘coming back’ to China, rediscovering a country which changed a lot in few years and at the same time starting again to take photography after two years of stop.



At that time I didn’t really realise this was documentary, I was just shooting something it felt important. The next year I went back to France, I stopped photography again, and then I got a scholarship to study Sociology in China, so I went back to China, in Shanghai. I continued my of images on demolitions, more aware of what was happening, and I wrote two master thesis on this same feature, but it’s only 4 years later after I took my first pictures in China that I started to see my serie of images as a documentary, when I did my first editing for a competiton in Paris. In Chengdu I did improvise a show in a bar in China, but since then I never developed any picture…



China is a big country as its population and its culture. How do you decide and choose to work and tell about it? What does effect you?



China is linked to me first in a personal way, and then maybe in a professionnal way. As I felt reality affected by China’s evolution I started to write my thesis’ research and to take pictures linked to China. But I’m not sure I consciously decided to work on China, I cannot say I make a profesionnal use of China. By example I started to ‘work’ as a freelance photographer two years ago but I didn’t even go for the Olympic games, I didn’t know what could I do for the press, as I always did pictures for me, to denounce something I would never think it could be published. And since then I never got paid publications for these works, only really few illustrations, so I guess I was right. So I went only three months to China in the last years, the rest of the time I tried to promote myself in France and abroad…



But China concentrates so many contradictions and richness between its tradition and the transition to a modern society that I guess I will keep studying chinese culture and inevitably to take photographies linked to my interests… So to answer you, China obviously affect me as a person, because I grew up with the counciousness of the evolution of this country, and as lot of things happens there, I feel concerned and affected.




What kind of success have you got until now?



From a professionnal point of view, I guess I’ve been quite lucky, I got a price in the first competition of photojournalism where I sent my images (Paris Match students competition), so then I sent two features to the french photojournalism festival ‘Visa pour l’image’, and I’ve got selected twice for projections (in 2006 and 2008). I also got a nice portfolio published in Foto8. More recently I got a really nice exhibition held in Sweden by the curator of the ‘Museum of Works’ of Norrköping and then shown again in the ‘Architecture museum’ of Stockholm. My B&W pictures on demolitions have also been selected at this years’s ‘Chobi Mela’ festival edition (in Bangladesh), starting soon, with a collective show on the subject ‘Freedom’. Yet, what I consider my best success is that I have lot of spontaneous reactions from the people who sees my work, specially through my website, but also when I have the opportunity to be present at my show, which are usually sincere, whatever critisizing a good or bad point. It means for me that if people reacts to an image I took because I did react to something I saw and/or thought, then I consider that some of my images can bring feelings, and that’s a great success.



You are working with agencies. What does professional photography mean to you?



Photography in my life is more an activity, a practice, than a work. It’s going worth and worth for independant photojournalists, so I can only consider it as something I really like and that’s the reason I dedicate my time to it. Since I’m freelancing, so since I turned to be a ‘professional photographer’, I’ve never been so limited in my experiences of photographying, I guess because I discovered the different markets linked to photography, the different restrictive borders people have to make their activity possible, and this was a bit hard to understand. So I decided to try to work with an agency because I thought it could help me in prospecting magazines and newspapers and that it would give me more time for my projects, but it doesn’t work like this.



Lately I met some editors from magazines and agencies which helped me to understand that I am the best representant of myself. I make my own vision of something I consider important in China’s evolution and what I do is not necessarily linked to the direct actuality. I got my works shown in museums and in festivals but I almost didn’t manage to collaborate with the press. Most of the picture editors who saw my work said me: ‘That’s great job. Call us when you have something new to show’, and then they usually answer my emails and give me contacts with other magazines editors, as a proof they liked my work. But the competition is really hard, some people knows really well how works some magazines, they also have a much longer experience, or they learned photography in professionnal schools which gived them tips, so they manage to publish a lot. If I wanted to work as a professionnal photographer I should consider the press as a market and the picture editors as my clients, but this is not really what I’ve been doing until now…




In your projects there are subtitles (informations, notes)… You care about taking notes as well as photograph. In your opinion, do documentary photographs have to need written expressions?



I don’t know what to answer, I have the feeling my images don’t need text, but I like to write.



You have got b&w and color projects. What are the reasons for these selections?



I used to do B&W photography because that’s how I started to learn photography, developing my own films. I don’t know if it was a question of mood or if the B&W forced me to look at the world with a specific eye (maybe both of them), but I’m convinced that my series on the demolitions in China had to be taken in B&W. It was not really a choice, It was just my way to see through the photography. But when I came back to Paris in 2006 I felt I couldn’t do anything strong like that in France, and I didn’t want to go back to China to continue shooting the same subject, so I was a bit trapped. In June of 2006, I was invited to China in a governmental (and fake) aristic trip. We were a hundred young French artists supposed to meet Chinese artists, but we just had nice dinners in really good hotels and posed on the pictures for a diplomatic exchange decorated of hundred people that, it seems, were artists (we). That’s where I made a friend who lent me a medium format. I thought I had to try it with color, and it started like that. I felt in love with the 6×4.5 format and I started my color images on China like that. I had that camera for more than two years, but I used it only during two trips to China between 2007 and 2008. My friend asked me that camera back last month, so I guess it’s now time to try a new format. Maybe I’ll go to square format, and why not turn back to B&W, but I’m also considering to buy a digital camera. So I cannot say I choose color or B&W in accordance to the feature, it’s more the use of color or B&W which could explain why I choosed to take some kind of features more than another one, I guess.




Did you ever think about being a war journalist?



Photography has an important place in my life as a personal practice. It’s a medium I use to explore in a specific way human and social realities. I obviously have sympathy for problematics situations which needs to be represented and a war is a kind of extreme contradiction of the human being. I don’t know what would be my reaction in a conflict zone, but I’m sure I would be impressed by the human side of it only if some personal reasons take me there, and right now my links are not really related to war, at least I don’t think so. So maybe I would go to photography wars, but can you just go like that, because you thought about it? I think everything follows a process you can never guess in advance, but yes, I would be interested.



According to a ratio, the photographs under the title “Serie” give an effect as taken unaware and far but under the projects the title “ Reportage” are more interaction with people and some are face to face… What is the reason for this diversity?



I have problem to determine which of my pictures are reportage and which are series. I tend to call series what would be a wide documentary that I separate from a concrete reportage. For example I did few reportages in China I did edit and reedit lot of times, because I realised they were all linked to the urban change and in a way were part of the same serie, or documentary, of chinese property system contradictions.



There are some kind of generic sentences we all use to talk about things that are not really linked to ourseleves, but it becomes more complicated when we want to determine concrete things from abstract angles. So I guess we are the ones who kills diversity trying to give names and labels to it. Otherwise there would be much more words and categories to qualify images than these two or three mentioned here…




Are your next projects again about China? What kind of projects do you have in your mind? Could you share with us?



Of course I will keep my interest on China, and specially I think I’m beginning to understand what I’m considering as the most important implications of the actual change in China, the countryside transformation. This will force me to start a completly new point of view, the rurality as central and the cities as outsiders of the reality. It means to reconsider the long term evolutions of China from the rural angle. So I’m now looking for funds to do a long term project on rural transformation of China, following also migrants workers, who are the people from the countryside being precisely moved out from the rural areas…



But right now Im living in Paris, and I’m experimenting new things as teaching photography in a psychiatric hospital for adolescents and anorexics; as visiting the suburbs and the underground (catacombs) of Paris; as learning about french system of expulsions of illegal foreigners forced to go back to their originary country. But actually I’m not taking pictures of these things and places, just doing some kind of immersion which could turn into one ‘reportage’, or a ‘serie of visions’ of France, who knows? But I first need to find a camera…




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN







Boris SVARTZMAN Hakkında



Arjantin asıllı Fransız. Serbest çalışan ve kendi kendini eğitmiş bir fotoğrafçıyım. Fransızca ve İspanyolca biliyorum ve çok iyi İngilizce ve Çince konuşup okuyabiliyorum.



Fransa’da politik sosyoloji ve filozofi ve çin dili edebiyatı ve uygarlığı ile ekonomi okudum. Şu zamana dek çalışmalarım genellikle kentleşme ve politika arasındaki etkileşimle ilgiliydi. Çin’in kentsel değişim fotoğrafları pek çok dergide yayınlandı, uluslararası festivallerde seçildi ve halen gezici sergilerde yer almakta. İtalya’da fotoğraf acentesi Prospekt ile çalışıyorum.



Fotoğrafçılık benim gözümde, tüm vücudu harekete geçiren fiziksel bir sanattır ve ben birkaç senedir bu anlamda Çin savaş sanatları, modern dans, yoga ve feldenkrais (doğu ve batı kaynaklı bilim, sanat ve yaşam felsefesinden yararlanılarak geliştirilen özel tekniklerle kişinin alışkanlıklarının farkına varılması sağlanılan metot) konularında pratikler yapıyorum.



www.svartzman.com




About Boris SVARTZMAN



French of Argentinean origins, I’m a freelance and self-taught photographer. I’m bilingual in French and Spanish and I speak and read fluently English and Chinese (mandarin).



I graduated in France in ‘Politicals sociology and philosophy’, in ‘Chinese language, literature and civilisation’ and in ‘Economics’. My works until now concerned mainly the interaction between the urbanisation and politics. My photograph’s about China’s urban change have been published in several magazines, have been selected in International festivals and keep travelling in itinerant exhibitions. I collaborate in Italy with the photographers agency Prospekt.



Photography is into my eyes a physical art which mobilises the entire body and I explore in this sense since several years the practice of Chinese martial arts, of contemporary dance, of yoga, of feldenkrais”¦



www.svartzman.com









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Boris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin RüyasıBoris Svartzman : Çin Rüyası

Ersin Alok ile Sanata Dair




“Sanatı, insanlarla paylaşmak için yaparız. Arılar için yapmayız! Paylaşılmayan sanat, yaşamaz. Akıllı olan en kısa zamanda paylaşılabileni bulabilendir.”



Röportaj ve röportaj fotoğrafları: Pınar Dağ




“Tirşin Yaylasında, zomasında bir avrat sevmiş sizi. Kalmış nezaketli sözleriniz, elinde bohçasıyla geri dönen Mina Hatun’un yüreğinde. Yok demişsiniz! Gittiğim yerde atlar, koyunlar, yeşil yok. Aşk’ı her yörenin bir başka zirvesinde, açıp – açıp solan çiçeklere emanet etmişsiniz. Oysa her şey Robert Frost’un da dediği gibi üç kelimeydi; “Ben yaşamı öğrendim, o devam eder.”




Ersin Alok’un ofisi



Karaköy sahilinden, yukarıya Tünel yokuşuna tırmanıyorum”¦ Yıllanmış binalar hiç terk etmiyor beni, belki de istediğim de böylesi bir duygudan uzak kalmamak! Postacılar sokağını arıyorum. Ersin Alok’a 42 yıl aşina, bana bir ilk olan bu sokağı zorlanmadan buluyorum, demir bir kapı, zili kısacık çalıyorum, hemen açılıyor. Karanlık bir giriş, ancak solda bir yazı dikkatimi çekiyor, “Jamanak Gazetesi”. Demek Santa-Maria Hanı’nda dört sayfa olarak baskısı yapılan gazetenin yeri burasıymış bir zamanlar. Bu küçük gözlemin ardından, dağınık masasıyla muazzam bir düzen oluşturan Ersin Alok’u bekliyorum. Yüksek bir sesle odaya giriyor ve “Merhabaaa” diyor. Bitmeyen anıları biriktirmiş, büyük başarılara imza atmış, atarken aslında hep var olmayı sorgulamış 71 yaşındaki, genç mi genç Ersin Alok. Yaşattığı bu bitmez tutkuyu ise, ‘Ben aşık olmayı biliyorum’ diyerek özetlemiş. Ersin Alok, ziyaret edenini küçük bir testten geçiriyor. Soruyor; “Sevgilinle bir havuz kenarında yaşar mısın?”diye.



Pınar Dağ: Merhaba Ersin Bey!“Nerelisin” sorusunu yanıtlayarak sohbeti başlatıyoruz. Erzincan! J



Ersin Alok: Munzurlar, çayda çıra sizde değil mi?



Pınar Dağ: Evet, doğası coğrafik yapısı her şeye çok müsait aslında, halkın biraz daha ilgisine ihtiyacı var tabii ki!



Ersin ALOK: Halk istemese de mutlaka olacak, insanlar gelecek, orayı kendileri için uygun olana dönüştürecek, orayla yaşamayı öğrenecek. Kültürler gibi”¦ Değişik kültürler geldikçe, hâkim kültür gelen ile ilişkiye girecektir. Ben ilk kez 1955 de Munzurlara gittim. Munzurlar çok hoş bir dağ grubudur. Mezozoik yapılıdırlar. İçinde su miktarı azdır. Zaten en büyük problem bize oradan gelir. Fakat biliyorsunuz yaz aylarında orada dağ göçerleri vardır. Dağ sürüleri olmuştur. O dağ, Türkiye’deki dağcılık hareketi açısından 5.ci sıradaki bir dağdır. İsviçreliler orada bir dağ oteli düşünüyorlardı ancak terör olaylarından ötürü vazgeçtiler.




Ersin Alok



Pınar Dağ: Dağcılığa bu dönemlerde mi başladınız?



Ersin Alok: 1955’de Munzurlara gitmeden önce 1953’de ilk defa dağcılık hareketlerine başladım. Ankara’dayım o zaman.



Pınar Dağ: İlkler yani”¦



Ersin Alok: Tabii tabii. Türkiye’de dağcılık yapan 5 kişi vardır, bütün bunlar bir öncülük oldu Türkiye’deki dağ hareketlerine. O zaman Ankara’daydık, Ankara Elmadağ Dağcılık Spor Klübü dünyaya açılmak üzere bir yarışma düzenledi, dağcılar gelsin dendi. O dağcılık klübü içersinde ben milli oldum ve işte 1953 yılında bu serüven başladı. Serüvenin başı bizi Erciyeş’e ve Aladağ’a sürükledi ve Alman bir dağcılık klübü ile ortak iş yaptık. Ertesi seneler devam etti. 1956 senesinde tekrar Alman klüp geldi ama bu kez profesyonel bir ekiple geldi. İletişimi Elmadağ mektup ile yapıyor tabii ki. Mektup gidiyor geliyor. Cilo dağlarını hayatımda ilk kez o zaman görüyorum. Biz Cilolara gidiyoruz ilk kez onlarla. Cilolara ilk gidiş, 1942-43’lerde, Türkiye Dağcılık Fedarasyonu başkanlığı tarafından 4 kişilik bir grup yapmış. İşte bizimle o sene, o grubun içinden 2 kişi de vardı. Fakat onların biraz daha ötesinde, Türkiye’deki bu dağları Prof. Hans Bobek, 1937 yılında oraya gelerek, orada 4 ay kalarak, jeolojik araştırmalar yapmıştır. İşte o yıl oraya giderken, Prof. Hans Bobek’in haritalarıyla gittik. İnanın harita bile yoktu. Yani bugünkü Irak, İran, Türkiye sınırının üçgeninden bahsediyorum. İşte dağcılık hareketleri bir taraftan böyle devam ederken, benim hayatımda önemli bir konu daha şekil almaya başladı. Ankara’da yaşayan, MTA yani Maden Teknik Arama Enstitüsü’nde çalışan ünlü bir Jeolog vardı, Dr. Kurt Trunoski. Kendisi bana ilk dağcılık çıkışlarını, ip kullanmayı, çadırda yatmayı öğreten hocamdı, çok da şeker bir insandı. Fakat bu adamın bir hastalığı vardı. Bana göre onun bir hastalığı vardı; boynunda bir makine, ne görür ise çekerdi. Allah Allah ya derdim hep içimden bu adam ne çekiyor, neyi çekiyor. Gel zaman git zaman, işte okulu bitiriyorum, babama, sevgili babacığım bak ben okulu bitiriyorum, bir makine istiyorum dedim.




Pınar Dağ: Kaç yaşındasınız?



Ersin Alok: 16 yaşındayım. Ama bir isteğim var dedim. Olurdu olmazdı babam bir makine aldı.



Pınar Dağ: Hatırlıyor musunuz ne olduğunu?



Ersin Alok: Unutur muyum? J Pijon. Pijon makine, adı sanı yok ama Türkiye’de de yok. Japonya’dan ya da Kore’den biri getirmiş makineyi, Dr. Kurt Tronosky’nin çektiği yerleri çekmeye başladım. Ve kendisine göstermeye başladım. Çektiklerime baktı, bana bir iki açıklama yaptı derken bu işler böyle devam etti ve hiç unutmuyorum bir yılbaşı geliyordu, benim için önemli bir yılbaşı idi. Bir sevgilim vardı ve adı Meral. Meral İstanbul’da yaşıyor ben Ankara’da. Ona bir yılbaşı kartı yapmak istedim.



Pınar Dağ: Çektiğiniz fotoğraflardan mı?



Ersin Alok: Çektiğim fotoğraflardan ama çekeceğim daha. Niyetim öyle. O zaman dağcılık yaptığınızda kayak da yapıyorsunuz. Ankara’da o zaman Hüseyin Gazi diye bir dağ var, Hüseyin Gazi dağının Mamak tarafına giderek, hiç unutmuyorum kayakla gittim, hiç kimse yok. Kayakla kayarak dağın eteğine Meral’in “M”sini yazdım. Sonra karşı ki dağa çıkıp o “ M” nin fotoğrafını çektim. Onu kartpostal yaptım gönderdim.




Ersin Alok ve Pınar Dağ



Pınar Dağ: Evlendi mi sizinle? J



Ersin Alok: (Kahkahalar atıyor”¦) İfade çok güzel, maalesef evlenemedik. Annesi Meral’i bir başkası ile evlendirdi. Ancak dostluğumuz hep sürdü. Ancak benim, imaj aktarmak adına yaptığım ilk çalışmadır. Şöyle ki aşk ile başlayan şey bir mesajı temsil etmektedir. Ben bir fotoğrafın mutlaka bir mesaj iletmesi gerektiğine inanıyorum. Tabii ki sadece bir mesaj içermesi de yeterli olmayacaktır, toplumsal bir olayı da aktarmalıdır. Bir dil kullanmalısınız paylaşmaya yönelik. Benim sunduğum şeyi sen okuyorsan ve sana okutabiliyorsam işte bu paylaşmaktır. Eğer aktardığı bir şey yok ise, o zaman paylaşım gerçekleşmemiş olur. O nedenle ben fotoğraflarımda hep bunu önemsedim.



‘Fotoğrafçılıkta mesaj üç leke ile aktarılır. Açık leke, orta leke, koyu leke. Bir fotoğrafta olması gereken şey bu üç lekedir. ‘



Pınar Dağ: Fotoğraf çekmeyi tetikleyen bu sanırım!?



Ersin Alok: Fotoğraf başka bir şey için çekilmez. Teknik anlamada çekileni buna dâhil etmiyorum. İnşaat fotoğrafı çekersiniz, sanayi fotoğrafı çekersiniz, fabrika çekersiniz bütün bunlar çekilebilir. Bütün bunları da yapıyoruz profesyonel olarak. Ancak benim anladığım fotoğrafta, içinde gizli bir mesaj olmasıdır. Aradan belki 50-55 yıl geçti. Geçen yıl Moskova’da bir sergi açtım. Bu konuşmayı neden böyle bir şey ile bağlayacağımı anlatacağım birazdan sana. Bana sordular, dediler ki, Ersin Bey nasıl bir sergi açmak istiyorsunuz. Çünkü oradaki serginin ebatları 1.80’ne 4.20 idi.




Pınar Dağ: Kocaman”¦



Ersin Alok: Evet. Ee salon da ona müsait. Nasıl bir sergi açayım diye çok düşündüm. Dediler ki Moskova’da “Nü” sergisi açalım. Adama gülerler, Moskova’nın her tarafı “NÜ”. J Dünyanın en güzel kızları orada. Hiç öyle bir şey olmaz. Türkiye’nin tarihini anlatalım! Türkiye’nin tarihi Moskovalıları ne kadar ilgilendirir?! Fakat insanların ilgisini çekecek şeylerin her zaman olabileceğine inanmışımdır. Bir şarkı var bilir misin? “Keşke o gemide ben de olsaydım”



Pınar Dağ: J “Açık denizlere yol alsaydım”



Ersin Alok: Evet, tebrik ederim seni J “Keşke o gemide ben de olsaydım”ı mı biraz değiştirdim ve “KEŞKE ORADA BEN DE OLSAYDIM” ismi koyunca, sergide dünyanın farklı noktalarına işaret eden fotoğraflar olmalıydı ki,



İzleyeni, KEŞKE ORADA OLSAYDIM duygusu vermeliydi. Sergi defterine yazılan yorumlar ise şöyleydi;



Keşke ben de 19 numaralı fotoğrafta olsaydım,20. 25. 30. fotoğrafta”¦ Demek ki insanlar o mesajı alabilmişlerdi. İşte sana demek istediğim şey mesajı alabilmeyi sağlamak ve mesajı aktarabilmektir. Tabii mesaj nasıl aktarılır?




Ersin Alok



Pınar Dağ: Nasıl aktarılır?



Ersin Alok: Fotoğrafçılıkta mesaj üç leke ile aktarılır. Açık leke, orta leke, koyu leke. Bir fotoğrafta olması gereken şey bu üç lekedir. Üç lekeli bir fotoğraf, fotoğraf mimarisi açısından bir kuraldır. Bu kurala uymayan birisi, onu yaşayamaz. En büyük özelliklerinden biridir fotoğrafın. Fotoğraf tüm bu patırtısına rağmen, estetik kuramları da içinde tutmaktadır. Yani altı ölçü dediğimiz düzlemin bir yerinde olmalıdır ve ana fikir orada söylenmelidir. Konuşmadan anlatmanın en güzel örneği de mutlaka fotoğraftır. Fotoğraf paylaşımdır, bir sevgidir ve bir aşktır. Tabii ki fotoğrafı herkes çekecektir. Fotoğraf da sonuçta bir kalem gibidir. Bazıları onu daha fazla derinleştirecek, bazıları daha az. Her çekilen fotoğraf, fotoğraf değildir. Belirttiğim unsurları biraz olsun barındırmalıdır içinde”¦ Mesaj ama neyin mesajı”¦ Aşk ama nasıl bir aşk”¦ Fotoğrafçı her konumda bir tema çeşitliliğini barındırmak zorundadır içinde. Tabii ki gençler gelecekler, bu bayrağı onlar alacak, onlar da kendilerine göre şekillendirecekler. Ancak kaldırıp makineye basmak fotoğraf anlamına gelmez. Fotoğraf tekniği, fotoğrafın bir konuyu aktarma halindeki anlatım dili, çok başka bir şey. Fotoğrafçı kendi rengini o makineye anlatan ve o makineyle kendi rengini çekendir.






Ersin Alok


Pınar Dağ: Üslup oluşturmak”¦



Ersin Alok: Evet bir kişinin çalışmasına bakınca anlıyorsanız işte bu bir üsluptur. Bu birden olan bir şey değildir, çeke çeke, ortaya estetik bir iskelet çıkar, o estetik iskeleti fotoğrafçı ondan sonra her konu ve olay için ayarlamaya başlar. Fotoğrafçının bu kıvama gelmesi için en az 5 yıla ihtiyacı var. Sabah kalkıyor ellerini yıkıyor, fotoğraf çekiyor, akşam geliyor ellerini yıkıyor, uyuyor, sabah kalkıyor yine aynı şeyi yapıyor. Fotoğrafçının günü, zamanı, saati, tarihi, tatili yoktur.



Pınar Dağ: Siz hep böyle mi yaşadınız yani?



Ersin Alok: Evet, hep böyle yaşadım. 54 yıldır boyunca hep böyle yaşadım.



Pınar Dağ: 54 yıldan sonra sıyrılıp gelen bir cümle var mı?



Ersin Alok: 54 yıldan sonra bir tek şey var. Işığa ve biçime inanıyorum. Benim için ışık önemli ve biçim önemli. Neyin biçimi önemli değil! Şunu söylemek istiyorum, bir sanatçı güzeli aradığı için iş yapmaz. Öyle bir şey yok. Sanatçı demin anlattığım sistem ve ritimler içinde, herhangi bir biçimi ışıkla, kendisi için değerlendirendir. O değerlendirme tabiatta yok. Hiçbir fotoğraf gerçek değildir. Hepsi sahtedir. Yani baktığında onun gerçeğini görüyor musun sen? Sahtesini görüyorsun. Yani bir perspektifte kaybolanını görüyorsun sen.




Ersin Alok


Pınar Dağ: O zaman hep kanıyoruz? J



Ersin Alok: Fikirsel yapının içindeki o biçimsel kavram, estetik bir düzenle size anlatılıyor. Zaten bunun adı sanat. Eğer sanatın bir tarifini yapacak olsaydık, biçim sanatın tam karşılığı olurdu. Ama sanat, şuur ve şuuraltı materyellerinin müşterek faaliyeti sonunda, ona ilave edilen estetik bir düzenle, iç dünyanın objektif olarak dış dünyaya açılması halidir. İşte orada bu açılma halinde, anlattığım biçim olacak, kavram olacak, sen benim lisanımdan ben senin lisanından anlayabileceğim”¦ O seviyelerde olacak. Ama bu duyguyu aktarırken okuduğumuz ve bildiğimiz ve dünya tarihinin bugüne kadar bildiği bir estetik kavramla ona anlatacağız, o zaman ortaya çıkan şey “biçim”, o biçimin bir adı olabilir! Bir heykel, bir fotoğraf, bir resim olabilir bu! Hiç önemli değil. Eğer yaptığımız şey 4 nokta arasındaki düzlemin, bir kuramsal yapısı içindeki biçimi ise biz onun adına resim diyebiliriz. Fotoğraf resim midir, değil midir? Fotoğraf, eğer altına imza atılır ise resimdir. İlla ki bir çerçevenin içersindekinin resim ya da fotoğraf olduğunu sorgulamakta önemli değildir. Resimde gördüğünü ya da duyduğunu, fotoğrafta da gördüğünü ya da duyduğunu yansıtıyorsun. Fotoğrafçı istediği rengi bulan ve kullanandır. Rengini bulması ve kullanması lazım.



Pınar Dağ: Sizinle ilgili yaptığım araştırmalardan birinde okuduğum bir cümle gerçekten çok etkileyici. Şöyle denmiş; “Çok başarılı bir fotoğrafçı olmasının yanı sıra pek eğlenceli bir hayat insanıdır. Bir proje için kendisine gidip ‘Alp dağları’nda çekilmiş bir fotoğrafa ihtiyacımız var.’ dediğinizde, ‘Tabii, hangi zirvenin hangi yönünde kaç metrede ve nasıl bir havada çekilmiş olsun istersin?’ diye cevap vermiş adamdır.” (Hafifçe eğiliyor ve özenle, her şeyden daha çok emin olduğu bir duygu durumuyla şöyle diyor)



Ersin Alok: “Ben aşık olmayı bilen birisiyim.” Yani anlattığın şey şunu diyor; sevmiyor isen yapabileceğin bir şey değil. Düşünebiliyor musun, arabanı al, eşyalarını yükle, Binboğa dağlarına git. Sabah Binboğa dağlarında güneş doğacak, alt tarafta Elazığ öbür taraftan Erzincan, bu Binboğa dağlarında güneş doğar mı doğmaz mı? Sevdasıyla kara güneşin doğup doğmadığını araştırıyorsun. Şimdi güzel İstanbul sabahında sıcak yatağında, yanında sevgilin varken bütün bunları bırak git. Yani şimdi bunlar akıllı işi mi? Hayır değil. Mümkün değil böyle bir şey. İşte akıllı olmayınca ipin ucu kaçar. İpin ucunu tutmazsın. Tutacağın şey yaşamın içindeki tattır.




Pınar Dağ: Fotoğrafa profesyonel olarak ne zaman başladınız?



Ersin Alok: Paris’te başladı 1967’de. Dünya çapında yapılan bir yarışma ile başladı. Gittiğimde bana sordular, bir ay Paris’de misafirsiniz ne yapmak istiyorsunuz dediler. Yani ne istiyorsanız yapabiliriz dendi. Ben de dedim ki iki şey istiyorum. Bunu aktarmadan önce bir şey aktarmak istiyorum. Ben prehistory ile yakından ilgiliyim. Yani milattan önce 16 bin, 17 bin yıllarında kayalar üzerine yapılmış resimlerle ve onun antropolojik sistem çalışmaları ilgiliyim. Bu konu ile ilgili 7 kitabım var. Çok af edersin dünya çapında çalışmalarım var. Bu bakımdan altını çiziyorum. Bu nedenle, bir; Altamira mağarasına gitmek istiyorum ve resim çekmek istiyorum. Çünkü adamlar çalışmalarını yapmışlar, ancak adam sokmuyorlar. Önce bunu istiyorum dedim sıradan biri olarak. İki, ben Paris’te bir fotoğraf laboratuarı görmek istiyorum her an girebileceğim. Peki dediler. Ve Kültür Bakanlığı mağara için bana araba, adam vererek izin verdi. Ve ben dünyanın en eski olarak bilinen resimlerini gözlerimde gördüm ve dokundum. (yasak ama”¦) Kaya resimlerini hissetmeden anlayamazsınız. Oyuktur içi. Gelelim iki, Türkiye’den gidiyorum, yıl 1962, fotoğrafçılık, teknik fotoğraf, böyle şey yok, adamlar çok nazik ve bana VOG dergisinin stüdyolarını açtılar.




Ersin Alok



Pınar Dağ: O bir aylık sürede mi?



Ersin Alok: Yani bir ay dendi ancak süre uzadı. 6 ay kadar sürdü, tanıdıkla birlikte. Oraya gittim. Benim yanımdaki makine o zaman en iyi makine kabul ediliyordu. Kutu şeklinde üstten bakıyorsun. Japonların güzel bir makinesiydi. Bildiğim en güzel makine oydu. Ancak oraya gittim, hiç hayatımda görmediğim makineler var. Adamlar onlarla fotoğraf çekiyor. Ya çekersin çekemezsin, bende kendimi bir şey zannediyorum, işte Paris’te dünya birinciliği almışsın. Ve o sene dünya birinciliğini almamızın en büyük kanıtlarından biri ise, İlk defa fotoğraf dünyada bir sanat eseri olarak kabul edildi. Ve o ilk defa kabul edilen sanat eseri yarışmasında ben dünya birinciliği aldım. Bu önemli bir şeydi. Aradan bir ay geçti, arkadaşlar edindim, başka türlü bir yaşam başladı, sanatsal konuşmalar başka. İstanbul’dan farklı bir hayat.




“Türkiye’de bir konu daha yok; fotoğraf eleştirmeni, heykeli yapan heykel eleştirmez, başka biridir bunu yapan!”




Ersin Alok ve Pınar Dağ


Pınar Dağ: Akıyor mu hayat”¦?



Ersin Alok: Akıyor tabii ki. Abidin Dino orada, Avni Arbaş orada. Yemeğe gidiyoruz onlara. Allah rahmet eylesin Avni’nin karısı orada, çok güzel makarnalar yapardı onları yerdik. Böyle çok başka bir hava var. Ancak ben o makinelerden şüphelenmeye başladım. Çünkü oradan bir iş aldım, güzel de bir işti. Ancak orada yapılan hiçbir teknik çekim benim çektiğim makine ile yapılmıyor. Ancak bir şey ile yapılıyor. Linhof diye bir makine var onunla yapılıyor. Gidiyorum geliyorum orada bir plaket var Linhof, made in German’i yazıyor üzerinde, altında da Rupert-Mayer-Strasse 45 / Münich yazıyor. Ben de çok iyi para kazandım o yarışmayla ve kendimi kral gibi hissediyorum. 150 bin frank falan kazanmışız, yani 5 sene falan geçinirsin hiçbir şey yapmadan Avrupa’da. Dedim ki madem ben bu işe merak saldım, fotoğraf nasıl çekilir, bunlara bulaşmış durumdayım. Dedim ki madem cebimizde bu kadar para var. Ben Münich’e gideyim ve bu makineden bir tane alıp geleyim. Trene bindik, hiç unutmuyorum Express bir tren ve biz 4 saat sonra Münich’e indik. Taksiye bindim ve Almanca bilmiyorum. Adama aynen şöyle söyledim. Rupert-Mayer-Strasse 45, adam bana Linhof dedi. Bunu sana anlatıyorum, bu çok önemli bir şey benim için. Tüm fotoğraf çekenleri de ilgilendiriyor. Gittik oraya. Neyse uzatmayalım, adamlar karşıladılar. Ne istiyorsunuz dendi. Böyle bir makine istiyorum dedim. Nereliyim diye sordular, İstanbul’dan geldiğimi belirttim. En yakın bölgeyi düşündüler ve Robredillo diye bir satış temsilcisi olan İspanyol birini çağırdılar. Orta doğudan gelenlere de o bakıyor. Türkiye’den giden de ilk benim anladığım kadarıyla. Ne yapmak istiyorsun dedi o makine ile. Her şeyi çekmek istiyorum dedim. Her şeyi çekebilir misin ki dedi? Dedim olabilir. O makine ile sergi çekimi yapacam, arşiv yapacam bir sürü şey yapacam dedim. Ayakkabı çekecem, sandalye çekecem, onu çekecem, bunu çekecem dedim. Dedi ki böyle bir şey olmaz. Bu anlattıklarınız farklı alanlardır ancak sizin isteğinize en uygun olan şudur. Size o makineyi gösterelim dediler, gösterdiler, tamam dendi. Kaç para dedim öyle tam doğulu bir edayla. Hiç unutmuyorum 72 bin frank sanırım, kazandığım paranın yarısını oraya verdim. Gelin yarın alın dediler çünkü bu makinenin her parçası tek tek elde hazırlanmış, isteğe göre bir araya getirilen bir makine. Ertesi gün geldim, odada kocaman bir kutu benim makine içinde”¦ Robredilo geldi. Dedi ki bu makineyi deneyelim. Bana kullanmak istiyor musunuz makineyi dedi, ben de dünya birinciliğim nedeniyle biraz havalıyım, yok denemek istemiyorum dedim. Ancak yok dene dedi ısrarla. Ben bir görmek istiyorum nasıl kullandığınızı makineyi dedi. Çünkü bu makine siz hayatta kaldığınız müddetçe bizim garantimiz altında dedi. Yani ömür boyu garanti. Yani bunun bir pasaportu var. O pasaport benim adımaydı anlatmak istediğim. Adam cebinden bir kibrit kutusu çıkarttı ve masanın ortasına koydu. Ve oradaki adamlara dedi ki üç şateyi doldurun dedi. Doldurdular, çek dediler. Çektim 6 tane. 15 dakikada yıkandı geldi. Camlı masanın üstüne koydular negatifleri ve Robredillo dedi ki beğendin mi bunları. Ne diyeceğimi bilemedim, fena değil dedim. Mr. Alok dediler, size bu makineyi veremeyiz. Çünkü dediler siz bu makineyi kullanmayı bilmiyorsunuz. Parayı verdim, makineyi alacam, sanane!! kullanacam ya da kullanmayacam!!! Hayır, makineyi veremeyiz dediler. 15 gün sonra burada bir kurs açılacak, o kursa davetlimiz olarak katılın. 22 gün sürecek kurs. Hayatımda aldığım en büyük ders, işte fotoğraf dersi orada başladı. Teknik fotoğraf dersi orada başladı ve Paris’e döndüm. Ve sonra kurs için Almanya’ ya geri gittim. Herkese çekim için ödev konuları veriliyordu, bana ise kibrit kutusu verilmişti. Sonra öğrendim ki dünyada kibrit kutusunu çekebilen biri, her şeyi rahatlıkla çekebilir. Dünyada en zor şey bir kibrit kutusunun fotoğrafını çekmektir.



Pınar Dağ: Hiç çekmedim J neden?



Ersin Alok: Kibrit kutusu 6 yüzlüdür. 5 yüzünü kullanarak çekim yapabilirseniz, onu teknik fotoğrafın doğrusunda yapmak gerekir. Çünkü ben ilk çektiğimde hiç doğrusundan falan haberdar değildim J ilk çektiklerim rezalet. İyi ki de böyle bir kursa gitmişiz. Ondan sonra fotoğrafı daha ciddi çekmeye başladım. Anladığım, neyin fotoğraf olduğu, neyin olmadığıydı.




Pınar Dağ: Bugüne gelirsek dijital makineler hakkında ne düşünüyorsunuz?



Ersin Alok: Dijitali kullanmalısınız. Analog makinede 7 renk var, bunda milyon renk var. Eskiden o 7 rengin karışımından fotoğraf çekiyorduk şimdi milyon rengin karışımından. Bir dijital makineyi kullanmak, bir analog makineyi kullanmaktan 100 kat daha zordur. 100 kat daha noktaları kontrol etmek gerekmektedir.



Pınar Dağ: Nitekim siz dijital makineleri Türkiye’ye kazandıran ilk kişisiniz”¦



Ersin Alok: Eveeeet! Eveeeet! Hiç unutmuyorum Olimpos çıkmıştı hemen Japonya’dan getirtmiştik. Hiç bilmiyorduk tabii ancak arkadaşımız vardı, yardımcı oldu öyle başladık. İşte uzun bir süre öyle devam ettik. Tabii bana yine fenalıklar gelmeye başladı. O makine diğer makineden farklı bir şeydi. Yani analog makinedeki teknikler, buradaki özellikler teknik, elektronik yani. İşte sevgili dostum Pınar, bunu bilememe durumuna geldiğim zaman, yani insanın bir şeyi bilememe haline geldiği zaman ne olur. İki şey yapar.




Pınar Dağ: Vazgeçer J (Bunu söylediğime inanamıyorum!)



Ersin Alok: Hadi bunu der atar, ya da kurdeşen olur! J kaşınır her tarafı. Benim hertarafım kaşınmaya başladı. Hiç unutmuyorum bir Cuma günü karar verdim, Pazartesi Londra’ya uçtum ve Photoshop üstüne tam 3 hafta inanılmaz bir ders aldım. O ders benim için çok önemli bir ders oldu çünkü ne yaptığımı artık bilmeye başladım. Yani dijital fotoğrafla çekerken neyi çekiyorum, çektikten sonra neler yapmalıyım, yapacağımın neticesi bu mu olacak onu görmeye başladım. İşte ondan sonra çok büyük bir laboratuar kurdum. Şimdi seni içerde gezdireceğim. Türkiye’nin iki tane güzel yetiştirdiğim kişi ile burada çalışıyoruz. Yaklaşık 7.5 milyon diamız var, arşiv diaların şu ana kadar 5 yılda yarısını yapamadık. Günde en az 2 kişi, sabahtan akşama kadar bunları alıyor, dünyanın en iyi scannerında tarıyor ve o taranmış olanlar kendi gruplarına ayrılıyor, sistemlere geçiriliyor, cd’lere aktarılıyor, ekstra 2.ci cdler için bir banka kasası tuttuk, 2 günde bir oraya gidiliyor ve orada saklanıyor. Orijinalleri burada kalıyor. Hala fotoğraf çekiyoruz hala da sonuna kadar çekeceğiz. Projelerimiz var. 15 gün önce Hazar gölünün kenarından, Bakü – Gabuskan’da ki ilk çağ kaya üstü fotoğraflarını çekmekten geldim.



Pınar Dağ: Harika!



Ersin Alok: Fotoğrafçı bir at gibidir! Yem vermezsen beslenmez. Yem; sevgidir, aşktır, anlaşılmaktır. Ondan sonrası önemli değil. Ondan sonra azmış olan at, kendi hedefini bulur. Atın sesini duyarsın. (Burada Ersin Alok betimlediği at gibi yüksek sesle kişniyor J onu tanımak isteyen herkes, onun hayatı bir at gibi yaşadığını bilmeli)



Pınar Dağ: Güzel kişniyorsunuz J Gülmekten alıkoyamıyorum kendimi, soru sormaya çalışayım diyorum, siz bir doğacısınız, 200 yıl gibi kısa bir sürede dünyayı tanınmaz hale getirdik. Zirvelerde dünyayı gören, izleyen bir göz olarak ne hissediyorsunuz. Gittiğiniz bir zirveyi aynı bulamadığınızda, fotoğraflayamadığınızda ne hissediyorsunuz?




Ersin Alok



Ersin Alok:
Öncelikle sondan cevaplayarak bütüne gideyim. Fotoğraf bir defa çekilir, ikinci defa başka fotoğraf çekilir. Fotoğraf iki defa çekilmez. Aynı yere gitsen de aynı şeyi aynı noktandan, aynı zamanda iki defa çekemezsin. Zaman fotoğrafın içindeki biçimsel örgüyü kendi içinde örer. Öbür zaman, biçimsel örgüdür ve kendisini örer. İkisinin arasındaki zaman ayrı şeylerdir. Bu nedenle fotoğraflarda ayrıdır. İki; gittiğim yerdeki doğanın kirlenmesi, yapılanması, yeniden oluşması ayrı bir biçimdir. Doğa kendini yeniler. 4.5 milyar yıl yaşında dünya şu anda. Biz bu 4,5 milyar yılın, en iyi ihtimalle bana göre, 25 bin yılını biliyoruz. Ondan öncekileri de varsayım olarak kabul ediyorum. Gökbilimciler dünyadaki eşdeğer yerlerde, karadeliklerde, yapılarda, dünyamızın nasıl olabileceğini araştırıyorlar. Fakat biz bunun 25 bin senesini yaşıyoruz. Tabii ki doğayı son derece kirlettik. Doğaya karşı işler yaptık. Karşı işlerle yaşamaya çalışıyoruz. Çünkü karşı işler yaptığımız zaman hayatımızı biraz daha hızlandırdığımızı sanıyoruz. Ancak ayak bastığımız yeri kirletiyoruz. Bunlardan kurtulacağız ancak biz değil, doğa bizi kurtaracak.



Pınar Dağ: Sizi üzen şeyler yok mu yani?



Ersin Alok: Var! Nehrimin rengi değişti! Benim bir nehrim var Fırat, Dicle, Sakarya, Kızılırmak bunlar değişti. Renkleri değişti. Renklerini istiyorum!



Pınar Dağ: Uzun uzun Nedim’den bir şiir okuyor! Telefon çalıyor ve şiir yarıda kalıyor!



Ersin Alok: Ama Nedim’in de dediği gibi o havuzun kenarında, sevgilinle olabilmenin tadını yaşamak ve yaşamanın adı olumsuzlukları olumlu görmek. Sen sevgilinle bir havuz kenarında yaşar mısın?



Pınar Dağ: Yaşarım”¦ (soru beklemiyordum, kaptırmışım, kızarmadım değil J ancak kulağa hoş geliyor)



Ersin Alok: Eveettt, çok güzel (alkış tutuyor). Yaşayacaksın, yaşamasan da, karşındaki yaşatmasa da, onu o seviyeye getirip, sen kendini yaşatacaksın.



Pınar Dağ: Bencillik yani bir nevi?



Ersin Alok: Ama bencil olmazsan, yaşamanın imkânı var mı? Sen doğarken sana 3 tane kıymet veriyorlar. Sen istemesen de verilen, tanrının erdiği, doğanın verdiği kıymet. Biliyor musun ne olduğunu? Benim mesleğimi biliyor musunuz?



Pınar Dağ: Çok yönlü olduğunuz için fotoğrafçılık, dağcılık, gazetecilik bildiklerim”¦



Ersin Alok: Peki”¦ Ben İstanbul Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümünden mezun oldum. Benim doktora tezim Resim Analizleri üzerine. Şimdi önemli olan şu bizim için, üçtane kıymetimiz var; Oral, anal ve oidipal (fallik) dediğimiz kıymetler. Biz oral içgüdülerimizle varız. Biz doğarken o bizde var. Çünkü sen kafanı kaldırıyorsun ve annenin memesini emmeye başlıyorsun. Emmez isen ölürsün. İki, emdiklerini hazmedip, atman gerekiyor, dışarı atmazsan yine ölürsün. Bir ve iki hiç kimsenin öğretmediği değil mi? Altın ıslandığı zaman başlıyorsun ağlamaya, öğreniyor onlar da. Üçüncüsü ise, fallik evresi. Sigmund Freud’a göre bir içgüdünün yaşanması demek atılması anlamına geliyor. İçgüdünün yaşamak için atılması demek ise sexuel etkenleri kapsıyor. Senin her davranışın bir sexuel imaja yönelmek içindir. Sen onun dışında hiçbir şey yapamazsın. Eğer yukardan bakarsan evrene, yani dünyaya, (bir psiko-sosyo-biyolojik organizma olarak insan) bizim mikrobumuzun adı bu, bu mikrop çok güzel bir yer buldu dünyada. 76 mm basınç buldu, 22–23 derece sıcak buldu, su buldu. Bunlar ürüyorlar. Başka bir sebebi yok ki! Şimdi biz o üremenin içindeki ara sebeplerden, insan dediğimiz o dokunun özelliklerini bulup, ama hiçbir zaman üremeyi durdurmadan nitelikleri üzerinde konuşuyoruz. Fotoğraf, heykel, aklına ne geliyor ise konuşuyoruz. Dışardan biri bizi görse, aa şu mikroplara bak, ne yapıyorlar, güler bize J!! Aa İstanbul’da 23 milyon mikrop, İzmir’de şu kadar mikrop var diye!




Ersin Alok

“Türkiye’de “Teknik fotoğraf” yarışması yok. Açık olarak soruyor isen, işte bu!”



Pınar Dağ: J Gittiğim bir caz konserinde aynı duyguyu hissetmiş, bir iki saniyeliğine gökyüzüne çıkıp, zamanı durdurmuştum. Ne yapıyoruz burada diye bir farkındalık yaşamıştım. Biz sizin tabirinizle üreyenlerin, hayatı geçirmek için meşgale aradığını hissetmiştim. Anlattığınız şey gibi”¦



Ersin Alok: Evet! Aynen öyle! Senden önce ölenler, farklı mı öldü. Hep aynıydı. Seni bu topraklara karıştırdılar. Yalnız o psiko-sosyo-biyolojik organizma varya; BİRAZ TEHLİKELİ BİR ORGANİZMA! Bu organizma nerdeyim, Neyim, Nerede diye düşünen bir organizma. İnsan dediğin bunu düşünüyor. Farkına varıyor. Anlatacağım bunu sana. İnsan evrende öyle bir mikrobik yaratık işte. Bu mikrobik canlının başka bir türü olabilir. Biz onu görmeyiz, o bizi görmez! Yani bizim sonunda gördüğümüz şey çok kısa bir şey. Bizim gözlerimiz 3 bin 200 frekanstan 7 bin 800 frekans arasındaki ışık selini görüyor. Sen o ışık selinin içindesin. Sen altına düş ben seni göremem, üstüne çık ben seni yine göremem! Var mı var, insanoğlu araştırıyor. Peki, bu frekansın üstüne ışık olduğuna göre, ayağını bastığın yerin yaşını öğrendik mi, anamız ağladı, kaç milyon yıl geçti. 4,5 milyar yıl. Ne kadar gidiyoruz? Yaklaşık 5 milyar yıl sonra, bu içindeki magma sönüyor, çöküyor, kayboluyoruz. Böyle çöken ve kaybolan binlerce yıldız var. Biz onlardan farklı mıyız? Hayır, farklı değiliz! Hepimiz aynı anda koşuyoruz bu kaosun içinde.



Pınar Dağ: Yani yeryüzünde deviniyoruz?



Ersin Alok: Evet. İşte insanoğlunun tehlikeli tarafı bu. Bunu gördükten sonra insanoğlu, yaşadığımız bu dünyaya üç şeyi aktarmak istiyor. Bir, bu yapıyı (bedeni) paylaşmak istiyor, iki, bu fiziksel bilgileri aktarmak istiyor, insanoğlu kaldıracı bulmuş, buraya bastığında bu bunu kaldırıyor, bu doğada yok, insan aklı bunu bularak bir şey yapmış. Dolayısıyla tüm makine sistemlerini yapmış ve durmamış makine sistemlerinin sistemini yapmış! Enerjiyi bulmuş. Bulduğu bu enerji ile evrende bir güç olduğuna inanmış. Eğer onu kontrol edersen o sensin demiş. Üçüncü olanı nakletmek istiyorum; “Sanat” . Bak sen bugün sanat ile ilgili olan bir adamı görmeye geldin. Aktarmak, almak için. Öbür taraftan bir ressamın çalışmaları akıyor. Müziği, Resimi, Mimarisi, Heykeli, Biçimi”¦ Çünkü biz aslında doğada çıplak yaşıyoruz. Sen de çıplaksın ben de çıplağım, herkes çıplak. Biz aklımızla kendimizi bir mağaraya soktuk. Mağaradan çıkarak, taşı taşın üstüne koyarak, farklı bir şey yaptık. Neden, doğa şartlarından kendimizi korumak için!




Pınar Dağ: Ödüller ve yarışmalarla aranız nasıl? Siz hem muazzam ödülleri almış hem jürilik yapmış birisiniz.



Ersin Alok: Hemen seni yanıtlayayım. Türkiye’de bir takım fotoğraf sistemlerinin yerine gelmesi lazım (idi). Zaten onlar da yerine geliyor. Bunlarla birlikte önemli konulardan biri de yarışmalar yapılmalı ki, sergilenip, kitaplaştırılabilsin, kitap haline gelen bu yarışmalar biçimsel hale gelsin, görüş açısı toplum ile paylaşılabilir olan görseller ortaya çıksın. Bunların ortaya çıkması için bu yarışmalar doğru mudur, doğrudur! Yarışma şartları, bugün Türk Fotoğraf Enstitüsü’nün kabul ettiği fotoğraf düzenleri var, onlar da doğrudur. Hatta Fransa’dan doğrudan tercüme edilmiştir. Hiçbir yerli bir şey koyulmadı! Türkiye’de güzel mi gidiyor? Evet, güzel gidiyor. Ancak Türkiye’de “Teknik fotoğraf” yarışması yok. Açık olarak soruyor isen, işte bu! Çünkü teknik fotoğraf dediğin zaman, öbür fotoğraftan çok farklı bir şey o. Mesela ben bir yarışmaya katılacak kişinin en az 5 çalışmasıyla katılmasını diliyorum. Her zaman bunun kavgasını veriyorum. Ben kişinin 5 fotoğrafına bir ödül vermek istiyorum. Ben kişiye ödül vermek istiyorum, fotoğrafına değil. Fotoğraf bir yansıma, ancak 5 fotoğraf sonucunda kişiyi görmüş oluyorum. Esasen siz zor bir şey diyorsunuz kişiye! Göster 5 fotoğrafını anlayalım tekniğini demek oluyor, Türkçesi. İşte bakarsınız 5 işine, hepsi farklıdır ancak aynı ruh ve işle üretilmiştir. Böylece o durum imzanın arkasındaki kişiyi adam yapar. Öbürü ise “Haydan gelen huya gider” olur.




Pınar Dağ: Jüriler de çok objektif ya da donanımlı olamayabiliyor ama. Eşzamanlı değişim gerekiyor!



Ersin Alok: Şöyle ki jürideki insanların fotoğraf bilgileri ile, fotoğraf okuma bilgileri iyi olmalıdır. İyiden kastım bilmeleri lazım. Ben bugün jüri üyelerine bakıyorum, bizim eski fotoğrafçılardan bile içinde bulunan olsa, onlar bile yeterince jüri üyeliği niteliği taşımıyorlar. Neden? Çünkü onlar fotoğraf çekiyor, jüri üyesi değil. Türkiye’de bir konu daha yok. Fotoğraf eleştirmenliği, fotoğraf eleştirmeni. Heykel yapan heykel eleştirmez. Başka biridir bunu yapan! Başka biridir. Sanatsal işlevi gören biridir. Eleştirmen o dur.



Pınar Dağ: Gazetecilikte de böyle. Amerikan basınında özellikle, sanat, kültür, sinema ve daha birçok alanda uzman eleştirmenler var, çatır çatır eleştiriyorlar sanatı, fotoğrafı, üretileni. Halk için eleştirileri okumak, öncü bir refleks olmuş adeta!



Ersin Alok: Tabii. Burada böyle bir şey yapsan; Aaa Ahmet, hocam böyle mi söylenir, ya oğlum sana küfür etmedik. Sana diyoruz ki makineni sağlam tut. Niye bana flu fotoğraf veriyorsun. Eline makineyi alır, hayatında ayak kullanmaz, fotoğraf çeker, dersin bak köşelerin kayıyor. Kaymanın bir anlamı olsa razıyım, ama köşelerin bir anlamı yok kaydığı için. Sen çekemediğin için böyle. Abi yapma ya bu söylenir mi filan!! Bu söylenmez de ne söylenir? Rengi tutmuyor. Renklerini bitirmişin kazıya kazıya. Yani koyu ya da açık çekmişsin. Ya açık çektiğinin üzerine renk basmışın, ya tersini yapmışsın. Böyle böyle ne olmuş içinde renk kalmamış. Ya doğru çek ya çekme.



Çekemiyorsan at elindeki makineyi. Bilmiyor isen öğren. Öğrenmiyor isen at kendini denize J



Pınar Dağ: Eleştirinin gücünün farkında olmak gerekiyor”¦



Ersin Alok: Sana isimlerle bir konu anlatacağım. Sevgili Gültekin Çizgen çok yakın arkadaşım. 50. yıl dolayısıyla bir toplantı sergiledi. Biraz hamati bir toplantıydı. Burada belediyenin eski evlendirme dairesinin salonları var. Sanatsal işlevlerin yapıldığı bir oda bir salon var. Salon’da 4-6 kişiyi çağırmış Gültekin, çağırdığı kişilerde Gültekin’in 50 yılda neler yapmış olduklarını anlatmaya başladılar. Yani Gültekin’in 50. sanat yılı, Burçak Evren atıyorum sana, 50 yılda, Gültekin neler yaptı onu anlatıyor. Sinan, soyadını hatırlamıyorum anlatıyor neler yaptığını, Ergün Çağatay’da orada, o da anlatıyor. Ergün Çağatay’ın konuşması biraz yumuşak, biraz devrik ancak oldukça evrenseldir. Yani görür ne olduğunu. Yani görmeden bir şey söylemez. Onun için çok yumuşak konuşan biridir.



“Dedi ki Gültekin’e; Gültekin iki şey yaptı fotoğrafta. Bir, Anadolu topraklarında gidebildiği her noktaya giderek, orayı gördü. Orayı aktarmaya çalıştı. Sanat yapıp yapmadığı hiç önemli değil. Ama oraya gidip, orayı görüp, orayı bize dört nokta arasında aktardı. Aradan yıllar geçti Gültekin’e göre dijital fotoğraf çıktığı için artık fotoğraf çekilmezdi. Böyle dedi ve kendini fotoğraftan soyutlayarak cam işçiliği yapmaya başladı. Gültekin’in hayatında böyle mi böyle. Şimdi Ergün bunların üzerine konuşuyor. Siyah – Beyaz’da yeterince apartman kuramadı. Katları az geldi yaptıklarının. Yaptıklarıyla, zaten çok şey yaptı ama aslında daha çok şok şey yapmalıydı. Gültekin sonunda o katları göremediği için tıkandı. Gültekin bu sefer hiç bilmediği cam işçiliğine başladı. Onun reklamını yaptı, onun hakkında konuşmalar yaptı, sergiler açtı, zorladı. Bence çok büyük bir hata işledi. Gültekin bir çöpçü gibi bildiği işi yapmalıydı.”



Bir kişi alkışladı, o da ben. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Hiç kimse hayatının sonuna kadar her şeyi yapamaz. Yaptığın bir işi, bilmediğin bir işle değiştirip, o işi yaptığını zannedersen olmuyor. O zaman ne oluyor biliyor musun, camda heykel yapıyorsun, heykelde fotoğrafik öğeler var. Ancak ben onun heykel diye adlandırdığı işlerinin fotoğrafını çekerim, o benim çektiğim dökümanter fotoğraf olur, o fotoğraf olmaz.




Pınar Dağ: Siz devam mı ettiniz?



Ersin Alok: Evet ben 54 yıldır hiç değişmedim, fotoğraf çekiyorum. Dünyanın en teknik fotoğrafını çekiyorum.



Eğer dünyada yeni bir teknik, gelişme varsa ben gidip oradan bu işi öğrenmeye çalışıyorum. Ondan sonra ben bunun üzerine bir yorum getiririm. Bu benim işim, bunu ben yaparım. Bunu yapacak kişinin, benim kadar bu işin peşine koşması gerekir.



Pınar Dağ: Konular çok dağıldı”¦ Biz buraya en iyi bildiğimiz işi yapmaktan geldik sanırım”¦



Ersin Alok: Şöyle ki eleştiriye açık olmak ve fotoğraf eleştirmenliğinin Türkiye’deki hallerini ifade etmiştim.



Sorun tüm yazarlarınıza; bir fotoğrafın okuma dili nasıldır. Nasıl okunur? Mesela Arapça soldan sağa doğru okunur, Latince soldan başlar sağa doğru gider. Bir mantık sinsilesi vardır. Peki, fotoğraf nasıl okunur sana soruyorum?



Pınar Dağ: (Bana soruyor, elinde bir kartpostal, nasıl okursun diyor.) Sağdan sola doğru okurum, gazetenin okunması gibi.



Ersin Alok: Eveeeetttttt! Fotoğraf A ekseninden, C eksenine doğru okunur. Bir yazı gibi giriş, bir konu, ana fikri vardır. Bütün klasik resimler bu anlamda sıralanır. Mesela bu çalışma gibi. (Ofisindeki bir çalışmayı gösteriyor) Yani bu düzenle olmalıdır. 281 tane estetik yerleştirme alanı var dünyada. Fotoğrafçı bir süre sonra bunu gözleriyle ayarlar.



Pınar Dağ: Makine ne öneriyorsunuz?



Ersin Alok: Dünyanın en iyi makinesini öneriyorum.



Pınar Dağ: Nasıl yani”¦?



Ersin Alok: Dünyanın en iyi makinesini kullanarak fotoğraf çekmeye başlayın diyorum.



Pınar Dağ: Bu sizin Linhof maceranız gibi J En iyi makineyi alıp, kursunu almadan, kullanamayışınız gibi”¦



Ersin Alok: Evetttt! İşte en iyi makineyi aldığı zaman, içine bakacak. Çünkü o, en iyi dediğimiz makinenin içinde bütün her şey var. Öğrenecek işin hakkını vermesi gerektiğini! .Sanatçının işidir, mimarın ya da doktorun işi değildir bu!



Pınar Dağ: Çok zor iş J



Ersin Alok: Kolay olur mu? Zor iş tabii ki.




Pınar Dağ: Yaptığınız işler ticareti, sanatı, fotoğrafı, sporu ve daha birçok şeyi aynı anda harekete geçirmiş.



Ersin Alok: Robredillo’nun bana söylediği şeyi unutmadım ben hala. “Her konunun kendine özgü bir makinesi vardır.” Şu anda elimizde 198 sistem konumuz var. Her makinenin belki 4 tane, 6 tane objektifi var. Backler var, dönen makineler var, 360 kesintisiz çekim yapan makineler var, üretimi ilgilendiren makineler var. Biz bunlarla bütün Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da, Doğu’da, hatta Avrupa’da servisler veriyoruz. Hala devam ediyoruz. Bir makine çıkar, o makine nedir, ne içindir. Kendi adıma bir fotoğraf makinesi yaptırdım ben, ve yapan bir göz doktoruydu. Teknisyen değil, proje yapıyor adam. Almanya’ya çağırdı beni. Unutmuyorum bana 4 soru sordu.



Nerede yaşıyorsunuz, neyi çekmek istersiniz ve 10 fotoğrafımı istedi. İçinde her konu hemen hemen vardı.



Adam bana dedi ki, benim size yapacağım makine ile portre çekilmez, pazar çekilmez ama bir camiyi, kiliseyi ve dağları çekebilirsiniz. Analog bir makine idi. Ben, doğa fotoğrafı çekmek istiyorum. Buna uygun bir şey yapıldı.



Proje numarası benim adıma yapılmış bir makine. Bu pek normal bir kişinin işimidir? Ancak bunu yapan kişi yani bu projeyi düşünen kişi aslında dahi! İşte ben böylesi bir projeyi duyunca atlayıp gittim. İşte adam sordu yine; Neden istiyorsun? Niçin fotoğraf çekeceksin? Buradan bende gençlere söylüyorum; Niçin fotoğraf çekeceksin?



Sanatı paylaşmak için yaparız. Arılar için yapmayız. Paylaşılmayan sanat yaşamaz. Akıllı olan en kısa zamanda paylaşılabileni bulabilen adamdır. Her başlangıç zordur. Başlamadan zor diyemezsin. Ağlamadan olmaz, her doğan bebek gibi!



Pınar Dağ: Burada kaç yıldır bulunuyorsunuz?



Ersin Alok: 42 yıldır. Şimdi seni biraz gezdireyim daha iyi anlayacaksın.



(Bana büyük bir istekle arşivlerini gösteriyor. Milyon adet dianın toplandığı arşivlerini gösteriyor. Nemrut çalışmasını gösteriyor, en az 20 yıllık çalışma diyor. Siyah karanlık, tavanı geniş bir yer. Ömürleri uzun mu diyorum, Değil diyor. Bankada da 9 sene ancak diyor! Karanlık odayı gösteriyor. Değişken sistemlere uyan bir stüdyo, mutfak, buzdolabında sakladıkları filmlerini gösteriyor. Özel ayarlanıyor, renkleri uçarsa kontrol edemem diyor. Bir kapının önüne geliyoruz, üstünde Havva ve Âdem’in resimlerinin olduğu. Gittin mi Van gölüne diyor. Evet diyorum ama ekliyorum, detaylı gezme şansım olmadı diye. Van gölünün üstünde, Havva ile Âdem figürleri var, kabartma. Bütün İncil, Van gölünün üstünde anlatılıyor, dünyada tek, öyle bir kilise yok başka diyor. Ve ekliyor orada Âdem ve Havva figürü bundan 2.5 santim daha büyük. Âdem ve Havva birbirine hangi meyveyi vermişlerdir? diye soruyor.)



Pınar Dağ: Elma?



Ersin Alok: Sıfır! İncir vermişlerdir. Bize de yalan söylemişlerdir elma diyerek. Elmanın içinde dört tane çekirdek var, incirde ise milyon tane. Bu üremek adına yapılmış bir şeydir. Bundan daha eski bir resimsel kalıntı yok. Neden, çünkü milattan önce birinci yüzyılda yapılmış.




Pınar Dağ: Paylaşabileceğiniz bir anı var mı?



Ersin Alok: Yer; Tirşin yaylası, yıl 1974. Van’ın güneyinde bir yayladayız. Bir aşiret yaşıyor orada. Kıl çadırlarda yani zomada yaşıyorlar. 6 gün kaldık orada. Kayalar üzerinde çeşitli fotoğraflar çekiyoruz. Kampı ben götürdüğüm için, her şeyle benim uğraşmam gerekiyor. İsviçreli bir çift var, bir Arkeolog arkadaşım var. Bu İsviçreliler pek yapmayı bilmiyorlar. Hep ben yapıyordum. Zoma’nın yanında çadır kurduğumuz için oradan gelen şeyler var, dökülmüş yoğurt geliyor”¦ Mısırlı çorbalar geliyor..Ve tabii ki en güzeli bir peynir geliyor. İşte bu süreçte artık gidiyoruz, toplandık. Dedik ki katırcılar gelsin, yolumuz uzun. İşte çadırlarımız sökülüp yüklenecek, böyle bir sürü iş var. Aşiretin bir muhtarı var Mehmet Çavuş, dediki bu avrat seninle konuşmak istiyor. Bir kadın elinde bir bohça var, hayırdır dedim. Dedi ki bu avrat seni görmüş, senin bir avrat gibi bu zomada çalıştığını görmüş. Adı Mina Hatun. Ona sor, ben onun avradı olmak istiyorum. Ben onun zomasını toplamak istiyorum, bozmak istiyorum. Ona toga çorba çalmak istiyorum, ona avrat olmak istiyorum. Mehmet çavuş tercüme ediyor. Olmaz, evliyim de diyorum. O kadar zor durumda kaldım ki, hem üzüldüm hem çok hoşuma gitti. Mina’yi bir taşın üstüne oturtup, ona, onu beğendiğimi ama böyle bir şey yapmamın doğru olmadığını anlattım. Evli ve çocuklarım olduğunu anlattım. Hem gideceğimiz yerde hayvanlar, yeşillik, bu ortamın olmayacağını anlattım, Mina Hatun bohçasını aldı ve zomasına geri döndü. Hayatımda hiç unutamadığım bir anıdır bu.



Pınar Dağ: Ersin Bey, yıllanmış bir yer burası, arşivlerinizi görmek, çalışma ortamınızı sizinle gezmek büyük bir şans. Çok teşekkür ediyorum, sizinle tanıştığıma çok sevindim!



Ersin Alok: Ben teşekkür ederim, seninle tanışmak da öyle!


Ersin Alok ve Pınar Dağ








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ersin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata DairErsin Alok ile Sanata Dair

Ebru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf Çekiyorum



“iyi fotoğraf yapmak için pahalı makinelere ihtiyaç yok”




Atakan Dürüst : Merhaba, Ebru Hanım. Biz sizi çok yönlü bir sanatçı olarak tanıyoruz. Oyunculuk, kısa filmler, sanat yönetmenliğini ve bizim için en önemlisi fotoğrafçılık. Öncelikle kendinizden biraz bahseder misiniz?



Ebru Ceylan : Görsel sanatlara ilgim fotoğraf ile başladı. Ve sinemayla tanışmama değin oldukça amatör bir şekilde devam etti. O dönem daha çok stüdyo benzeri ortamlar yaratıp modellerle çalışıyordum. Sanırım bu birazda o zamanlar çok etkilendiğim Saudek ya da Man Ray gibi fotoğrafçıların etkisiyle oluşmuş bir yöntemdi. Sonra Ankara da bir fotoğraf laboratuarında uzun bir süre karanlık odada çalıştım para kazanmak için. Ama bu bana fotoğrafın tekniğini öğrenmem ve geliştirmem için önemli bir fırsat sağlamıştı. O dönem herkes gibi bende fotoğraflarımı karanlık odada kendim basıyordum. Bu bahsettiğim yıllar benim lise çağlarımdı. Lise bittikten sonra yeni yeni merak sarmaya başladığım sinemanın eğitimini almaya karar verdim ve sinema – tv sınavlarına girip kazandım. İstanbul’a gelmem ve sinema eğitimi almaya başlamamla beraber fotoğraf hayatımda biraz geri planda kalmaya başlamıştı.




Bu arada sinemayla bağlarım iyice güçlendi. Kısa filmler çektim, okulu bitirdim, oyunculuk yaptım, senaryolar yazdım v.s. Ama aklım aslında her zaman birazda fotoğraftaydı çünkü onun üretim aşamasının yalnızlığını ve her anlamda bağımsızlığını arar olmuştum. Ve yıllar sonra tekrar yoğun olarak fotoğrafa bir şekilde yeniden başladım.




A.D. : 1992 yılında başladığınız fotoğraf geçmişinizi bize anlatır mısınız? Fotoğrafa bir dernekte başlamanın ne gibi faydalarını gördünüz? Ve daha sonra bu alandaki kişisel gelişiminize nasıl devam ettiniz?



E.C. : Evet fotoğrafa AFSAD da başladım. Aslında ben pek dernekçi bir insan tipi değilimdir. Müdavimlikten ve toplu yapılan eylemlerden pek hoşlanmam ama o zaman her şeyden önce teknik bir eğitim almam gerekiyordu. Yani başlangıç. Sıkıştırılmış bir kurs. Ayrıca daha sonraları karanlık odasından faydalanabileceğim önemli bir mekan haline gelmişti benim için.




Fotoğraf gezilerinin yapıldığı, fotoğraf sohbetlerinin edildiği ve sürekli değişen fotoğraf sergilerinin açıldığı renkli bir ortamdı. Özelliklede liseli bir genç öğrenci için enerjisini kullanabileceği faydalı bir mekandı. Ama bu tür mekanların uyuşturucu ve sıradanlaştırıcı bir etkisi de vardır. İnsanı yalnızlıktan ve dış dünyanın gerçekliğinden koparan. O yüzden ayrılma vaktinin geldiğini de anlaman gerekir. Bende öyle yaptım. Sonrası yukarıda bahsettiğim gibi.





“fotoğrafa, sinemadan daha çok vakit ayırıyorum”




A.D. : Sinemayla iç içe olduğunuzu ve sinema televizyon bölümünden mezun olduğunuzu biliyoruz. Hatta kamera arkasına aşina olduğunuz kadar kamera önünde de birçok işler çıkarttınız. Peki bunların fotoğraf sanatında size sağladığı artılar, avantajlar neler oldu?



E.C. : Fotoğrafla yoğun olarak uğraştığım o ilk yıllarda çok fotoğraf albümü baktım. Bu sanırım benim görsel kabiliyetimi geliştirdi. Açı, ölçek ve ışık gibi meseleler konusunda yoğun bir birikim yarattı. Dünyaya vizör ölçeğinde bakabilmeyi öğretti. Tekniğin yanında sanatsal bir ruh dünyası oluşturmama sebep oldu. Sinemada teknik olarak aşağı yukarı aynı malzemeyi kullanan bir sanat olduğundan bana sağlam bir altyapı sağlamış oldu fotoğraf.




A.D. : Sinema çalışmalarından fotoğrafa hangi zamanlarınızı ayırabiliyorsunuz? Sinema çalışmalarında makinenizi yanınızda mı taşırsınız?



E.C. : Aslında ben fotoğrafa sinemadan daha çok vakit ayırıyorum. Çünkü üretim aşamasını daha çok seviyorum. Ama sinema yaparken de fotoğraf düşünmüyorum. Çünkü sinema buna izin vermeyecek kadar yoğun ve zor bir sanat. Sinema yaparken bir yandan fotoğraf da çekebilirsiniz ama fotoğraf yaparken araya sinemayı sıkıştıramazsınız.





A.D. : Fotoğraf çekimleriniz için kullandığınız ekipmanlarınızı ve işleme-baskı işlemlerini kendiniz mi yaparsınız? Kısacası fotoğraf tekniğinizi öğrenebilir miyiz?



E.C. : Kamera teknolojileri çok hızlı değiştiğinden bende zaman zaman makinemi yeniliyorum. Bugüne kadar ilk makinem Zenith hariç hep Canon kullandım. Son zamanlarda Canon 5D kullanıyorum. Şu ana kadar fotoğraflarımı internet ortamında sergilediğimden henüz baskı yapmadım. Ama bir sergi projesi düşünürsem yine evde kendimize ait olan Epson büyük format inkjet printer da basarım sanırım. Ama şunu da söylemeliyim ki iyi fotoğraf yapmak için pahalı makinelere ihtiyaç yok. Bir Zenith makine ile de dünyanın en güzel fotoğrafı yapılabilir. Tıpkı basit bir kurşun kalemle dünyanın en güzel şiiri yazılabileceği gibi.





“içgüdülerimle fotoğraf çekiyorum”




A.D. : Fotoğraf sergilerine gider misiniz? Evet, ise en son hangisine gittiğiniz ve izlenimleriniz nelerdi? Yerli ve yabancı hangi fotoğrafçıları beğeniyor ve takip ediyorsunuz?



E.C. : Sergilere pek gitmem. Genelde internetten ya da basılmış kitaplardan takip ediyorum fotoğraf dünyasını. En son eşim Nuri Bilge Ceylan’ın ve ablası Emine Ceylan’ın “Babam İçin” başlıklı sergisine gittim. Ve tabii ki çok beğendim. Dünyadan ise Sally Mann’in çalışmalarını çok beğeniyorum.




A.D. : Genellikle insan portreleri çekiyorsunuz. Bunun özel bir sebebi var mı? Çektiğiniz portrelerde yer alan insanların ortak bir özelliği var mı?



E.C. : Evet genellikle insan portreleri çekiyorum. Ama bunun özel bir sebebi yok. Anlamlı ve etkileyici bulduğum her şeyin fotoğrafını çekebilirim.




A.D. : Bir portre çekiminde ilginizi çeken nedir? O fotoğrafı çekmeye sizi iten dürtüden bahsediyorum.



E.C. : Anlamını beğendiğim bir yüzü atmosferini beğendiğim bir mekanda gördüğümde çekmeye değer buluyorum. Aslında bu sadece insanla ya da mekanla da sınırlı değil. Bir taş, bir ağaç ya da bazen fırtınada kabaran bir denizde bende bir hüzün ve anlam duygusu yaratabilir. O zaman onu da çekiyorum. Yani bir kuralı yok. İçgüdülerimle fotoğraf çekiyorum.




A.D. : Portre fotoğraf çalışan kimi fotoğrafçılar, çekimlerini uzaktan, uygun ekipmanla, çektikleri kişinin haberi olmadan yapmayı tercih ederler. Bunun açıklamasında da çektikleri insanların en doğal hallerini yakalamak amacında olduklarını söylerler. Kimi fotoğrafçılar ise tam tersine çektikleri portrelerde gerekli ayarlamalar yapılması gerektiğini, bu ayarlamalarında fotoğrafın genelinde bir bütünlük sağlaması gerektiğini savunurlar. Siz portre çalışmalarında nasıl çalışmayı tercih ediyorsunuz?



E.C. : Ben belgesel fotoğraf çekmiyorum. Gerçekliğin kendiliğinden doğal halinin benim için pek bir önemi yok. Ben var olandan kendi gerçekliğimi yaratmaya çalışırım. Ona kendi anlamımı dayatırım. Ama ortaya çıkan bu yeni sonuç onun gerçek olmadığı anlamına da gelmez.




A.D. : Portfolyonuzda panorama fotoğraflar da mevcut. Bir sinemacı olarak bu geniş alan görüntüleri sizi çok mu etkileyip, içine çekiyor?



E.C. : Bazen mekanın etkileyiciliği onu daha geniş gösterme arzusu yaratabiliyor içimde. Dediğiniz gibi daha sinemasal bir tat yaratıyor panaromik görüntü. Ama genel olarak panoramik çalışmıyorum.




A.D. : Sanat filmi ile ticari film betimlemeleri arasında ne gibi farklılıklar vardır? Aynı şey fotoğraf için de geçerli midir sizce?



E.C. : Bu çok geniş kapsamlı bir konu ama şunu söyleyebilirim. Ben her türün iyisini seviyorum. Ve ticari olmayan naif ve bağımsız eserlere daha çok güveniyorum. Aynı şey fotoğraf için de geçerli.




A.D. : Hem fotoğraf hem de sinema alanında ne gibi projeleriniz var geleceğe dair? Bizimle paylaşır mısınız?



E.C. : İkisi için de sürekli bir şeyler düşünüyorum ama şu anda fotoğrafla daha çok meşgulüm ve bir proje üzerine çalışmaya başladım bile. Ama ne olduğunu söylemem. Büyüsü kaçar”¦




Röportaj : Atakan DÜRÜST






Ebru CEYLAN Hakkında



Ebru Ceylan 1976 yılında Türkiye, Ankara’da doğdu.



Fotoğrafa 1992 yılında AFSAD’da başladı, çeşitli grup sergilerine katıldı ve muhtelif ödüller kazandı.



İstanbul, Marmara Üniversitesi, Sinema-Televizyon Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Bölümü’nde master yaptı.



İlk kısa filmi KIYIDA (On the edge) 1998′de resmi olarak Cannes Yarışması’na seçildi.






Ebru Ceylan



Nuri Ceylan Bilge’nin önemli filmi “İklimler “de (Climates) ana kadın oyuncu olarak rol aldı. Ayrıca Nuri Bilge Ceylan’ın “3 Maymun” (3 Monkeys) filminin sanat direktörü, yazarı ve co-senaryo yazarıdır.



Sinemacılık ve fotoğrafçılık yapmaya devam etmektedir.


www.ebruceylan.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ebru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf ÇekiyorumEbru Ceylan : İçgüdülerimle Fotoğraf Çekiyorum

Cemil Güven : Anadolu`dan Bakan Gözler



ANADOLU’DAN BAKAN GÖZLER



Anadolu’da dolaşırken, hep gözlerinin içine bakarım insanların”¦



Sevgiyi görürüm”¦ Ve sevinci”¦ Bazen hayret içindedirler, bazen ise kızgınlık vardır gözbebeklerinde”¦ Mutluluk, korku, merak, vurdumduymazlık, sıkıntı ve bunun gibi duyguları sadece bir bakışta anlatıverirler.



İşledikleri kusurları gözleri ele verir”¦ Hüzünleri gözyaşı olur yayılır diğer insanlara.



Zaten gözün bir organ olmaktan öte, beynin nöronik (sinirsel) bir uzantısı olduğunu biliyorum. Yani beynin dışarıdan görülebilen tek parçasıdır. Bu tıbbi gerçek göstermektedir ki beyin tarafından üretilen düşünceye ulaşmak için en kolay yol gözdür.



İşte bu yüzden dolaşırken gözüm gözleri arar.



Bu kez de şöyle bir Anadolu turu yapmıştım.



Oradan bakan gözleri getirdim sizlere”¦



Yani sevgiyi, hüznü, korkuyu, mutluluğu, hatta kızgınlığı”¦



Takdir size ait olsun.



Cemil GÜVEN





































Cemil GÜVEN Hakkında



7 Kasım 1963’te Adana’da doğdum. Evli ve bir çocuk babasıyım. 22 yıldır otomotiv parçaları üreten firma sahibiyim. 2006 Yılında AFAD (Adana fotoğraf amatörleri derneği) ile tanıştım S.Haluk Uygur İleri fotoğraf teknikleri felsefesi atölyesine katıldım. Ulusal ve uluslar arası fotoğraf yarışmalarında birçok derece aldım.



Ben hayata yüreğimdeki objektiften bakıyorum.




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Cemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan GözlerCemil Güven : Anadolu`dan Bakan Gözler