Kategori arşivi: ŞUBAT 2008 SAYISI – FEB 2008 ISSUE

Reha Bilir : Tek Nefeste Aşk



“Gel, ne olursan ol yine gel.



İster kâfir, ister ateşe tap, ister putperest ol, yine gel.



Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.



Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.”



İnsanoğlu tarih boyunca bir güce sığınma gereği duymuş. Gün gelmiş güneşe, denize, volkana sığınmış, gün gelmiş yıldızlardan ve diğer doğa güçlerinden güç katmış yüreğine. Kimi zaman da kendi yarattığı putlara sığınmış. Ama hep tanrıyı aramış.



Hz. Mevlâna, engin hoşgörüsü ile, benimsediği, “Ne olursan ol, yine gel” sözüyle, tüm insanları kardeşliğe çağırıyor. Bu çağrı 800 yıldır, yankılanarak çığ gibi büyüyor ve tüm dünyayı sarıyor. İnancı ve sığındığı güç ne olursa olsun, tüm insanları tek nefeste sevgiye, birlikteliğe davet ediyor.



“Tek Nefeste Aşk” sanatın dört ayrı dalında emek harcayan dört arkadaşın ortak sergisi olarak başladı. Heykel, ebru, resim, fotoğrafta bir araya gelen dört sanatçının ortak sergisi Beyşehir’de, Konya’da ve Adana’da sergilendi. Heykelde Anar EYNİ, ebruda Mutluhan TAŞ, resimde Tahir KASIMOV ve fotoğrafta Reha BİLİR’in semâzen figürleriyle, resimleri ve fotoğraflarıyla başlayan sergi, TRT’de “Tek Nefeste Aşk” isimli programla ekranlara taşındı. Önce on üç bölüm olarak düşünülen program, ülkemizde ve tüm dünyada gördüğü ilgi üzerine, tasavvufa gönül vermiş dünya sanatçılarına da yer vererek, otuz altı bölüme çıkarıldı.



Fotoritim’de, bu büyük serginin bir bölümü olan fotoğrafların bir kısmını sizlerle paylaşıyoruz.




Tek Nefeste Ask – Reha Bilir























Reha BİLİR – AFIAP



Beyşehir’de doğan Reha Bilir, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunu olup, serbest eczacı olarak çalışmaktadır. Eskişehir Anadolu Lisesinde okuduğu yıllarda başladığı amatör fotoğrafçılığı 30 yıldır sürdürüyor. İlk ödülünü 1975 yılında Akbank’ın bölgelerarası yarışmasında alan Bilir’in yurt içi ve yurt dışı yarışmalarda birçok ödülü bulunmaktadır. 2000 yılında “Son Ustalar” adlı seri fotoğrafları ile Pamukbank fotoğraf yarışmasında teşvik ödülü aldı. Uluslararası fotoğraf federasyonu patronajlı yarışmalardaki ödüllerinden dolayı,

2003 yılında AFIAP (Uluslar arası fotoğraf sanatçısı) ünvanı ile ödüllendirildi. Birçok ülkede karma sergilerde fotoğrafları yer alan Reha Bilir’in, ülkemizde de birçok ilde fotoğrafları ve dia gösterileri sergilendi. “Dijital Kareler” isimli sergisi nedeniyle, Pamukbank tarafından yayınlanan “Türkiye’de Fotoğraf” isimli yayında, fotoğraf üzerinde bilgisayar ortamında oynamalar yapan ilk Türk fotoğrafçıları arasında gösterildi. Birçok dergi, gazete ve mesleki yayınlarda röportajları, fotoğrafları, portfolyoları yayınlandı. Uluslar arası ve ulusal birçok yarışmada jüri üyesi olarak yer aldı. Eczacıbaşı tarafından yayınlanan “Balıkçılar” ve “Pazar” albümlerinde fotoğrafları yer aldı. Özel bir dergide, Pir Sultan Abdal’ın torunlarının göçebe yaşamını konu alan “Gezginci Dervişlerin Kalender Torunları” ve Mevlevi yaşamının konu edildiği “Ben Dönerim, Gökler Döner” isimli foto röportajları yayınlandı.

1999 yılında İsviçre’de Dünya Kupası, 2004 yılında İngiltere’de mansiyon kazanan ülke takımlarında yer alan Bilir, toplam 5 kez ülke takımına seçildi. Beyşehir’in Yeşildağ kasabasındaki “Leylekler Vadisi”nin fotoğraflarla ülkede ve yurt dışında tanıtımına katkılarından dolayı, Yeşildağ Belediyesi tarafından 2004 yılında “fahri hemşehrilik” belgesi ile ödüllendirildi. EFSAD (Eskişehir), AFAD (Adana) ve AKFİD (Akşehir) derneklerinin üyesi, Selçuklu Fotoğraf Sanatı Derneği – FOTOSEL’in kurucu başkanı olan fotoğrafçının Adana Life ve Photo Dijital dergilerinde yazıları yayınlanmaktadır. Birçok dernekte ve üniversitelerde fotoğraf etkinliklerine, fotoğraf günlerine, sempozyumlara, panellere, fotoğraf fuarlarına fotoğraflarıyla ve birikimleriyle katılan fotoğrafçı, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi fotoğraf etkinliklerine danışmanlık yapmaktadır.




Web site : www.rehabilir.com


E-posta: rb@rehabilir.com






Reha BİLİR



Born in Beyşehir, Turkey, Reha Bilir is a graduate of Istanbul University Pharmacy Faculty. Having started to work on photography as an amateur during his secondary school years, the photographer has won nearly 100 awards in several national and international competitions and more than 300 of his works were found worthy of exhibiting. Reha Bilir was chosen to join the national team for 5 times, and he was a member of the national teams that won the World Cup at the competition organized in Switzerland in 1999, and the mansion at the competition organized in Great Britain in 2004.

He has been given via Yeşildağ Municipality the “honorary fellow countryman” title, as a result of his work on the stork valley located in the town of Yeşildağ, Beyşehir district, introducing the valley into the world of photography. He worked as a counselor for photographic activites of Selcuk University for several years. As a result of his digital work done in computerized environment, he has been pointed out as one of the forerunners of the field in publication called “Photography in Turkey”. The photographer organized several slide shows and exhibitons throughout Turkey, and his interviews on photography have been published in several articles.

He makes photo-interwievs for several magazines, and his articles about photography are currently being published in the “Photo Dijital” magazine. His photographes being exhibitied Photgraphy Days’ activities nationally. Acting as a member of the jury in several national and international competitions, photographer has been honored with the AFIAP title. Photographer is a member of three different photography clubs in Turkey. And the president of Selçuklu Art Photography Club in Konya.



Reha BİLİR is currently employed as a freelance pharmacist in Turkey.



My website; www.rehabilir.com


E-mail address: rb@rehabilir.com










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Reha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste AşkReha Bilir : Tek Nefeste Aşk

Michael Kamber : Askerin Ölümü



Michael Kamber – Askerin Ölümü (Death of a Soldier)


Yıllarca Irak’a dönmekten kaçındım. En son 2004 yılında gerçekleştirdiğim seyahatim sırasında, birçok samimi çağrı almıştım, Bir çok karmaşa yaşamıştım, ancak bundan fazlası vardı. Savaşın iğrendiğim bir yanı vardır – birçok gazete fotoğrafçısı da nefret eder. Ben bunu bir “düğmeye basma savaşı” olarak düşünmeye başladım, bu inanılmaz zor ve karmaşıktı.



Bazı büyük operasyonlarla ilgili güç takviyesini fotoğraflamak mümkün değildir. Çekmeye çalıştığınız asiler, kafanızı koparmaya kalkabilirler. Araba bombalama, hastane ve morg diğer karmaşalardır. Bu nedenle asiler tarafından büyük ölçüde engellenirsiniz.




For several years, I had avoided returning to Iraq. During my last trip, in 2004, I had several close calls: RPGs that sailed just wide, an IED that went off an instant late, mortars that missed by meters. I’ve covered numerous conflicts, but save for the worst days in Liberia, this violence was on a new level.



But there was more to it than that. There was a character to the war that I particularly loathed – that many photojournalists hated. I began to think of it as “the pushbutton war.” It was a uniquely difficult and unsatisfying conflict to cover.




There was often no buildup to the violence and there were few big operations to photograph. And the rebels you wanted to embed with – they wanted to cut your head off. The car bomb scenes and hospitals and morgues – in other conflicts, good sources of photographs – were off-limits. So you were largely restricted to embeds. And then there were the ever more draconian embed restrictions.



Çok az seçeneğiniz vardı, bu nedenle Yeşil Hat’taki soğuk damgalı formları imzaladınız ve zırhlı bir araçta klostrofobi ile 125-derece ısıda ter dökerek saatlerce dolaştınız. Daha sonra birisi bir düğmeye bastı ve bir ışık yanıp söndü. Ya öldürüldünüz veya hayır. Birliklerin ateş edecekleri hiçbir şey yoktu sizin için de fotoğraf çekeceğiniz çok az şey vardı.



Son günlerde Vietnam harbi sırasında Laos’da Larry Burrows ile öldürülen Fransız/Vietnam’lı fotoğrafçı Henri Huet tarafından hayret verici görüntülere ait bir kitap satın aldım. Horst Faas, Tim Page, Nick Ut ve geri kalan Vietnam hikayelerinde olduğu gibi Huet’de de beni şaşırtan şey, kendilerinin Vietnam’a birkaç haftalığına veya bir aylığına gitmemelidir. Huet ve Burrows ve diğerleri altmışlı yılların başlarında gittiler ve senelerce, sonuna kadar orada kaldılar. Ve ben “Neslimizin en büyük çatışmasının sonuçları nerede?” diye düşündüm.



Böylece Afrika – Somalı, Darfur ve Çad‘ı anlattığım çatışmalardan ayrıldım ve 19 Mayıs, 2007’de Irak Latafiya’da bir başka tur için New York Times’ın Bağdat Bürosuna döndüm.


But you had little choice, so you signed the embed forms in the Green Zone and you drove around for hours, claustrophobic in an armored vehicle, dripping wet in the 125-degree heat. Then someone pushed a button and there was a flash. You were either killed, or not. And there was nothing for the troops to shoot back at, and little for you to photograph.



Yet I recently bought a book of astonishing images by Henri Huet, the French/Vietnamese photographer who was killed with Larry Burrows in Laos during the Vietnam War. What struck me about Huet, as with Horst Faas, Tim Page, Nick Ut and the rest of the Vietnam legends, was that they did not go to Vietnam for a few weeks or a month. Huet and Burrows and many others went to Vietnam in the early Sixties and stayed for years on end. And I thought, “Where is our commitment to covering the major conflict of our generation?”



So I left the conflicts I’d been covering in Africa – Somalia, Darfur and Chad – and returned to the Baghdad bureau of The New York Times for another tour.





© Michael Kamber for The New York Times

[Alpha Co. 2 – 15 Görev Kuvveti, 2. Tugay Muharebe Ekibi, 10. Dağ Tümeni] – Askerler, yapacakları görevi müzakere etmek için şafak öncesi
brifingi yaptılar. Bu fotoğraftaki adamlardan ikisi kısa bir süre sonra yaralandılar. Önde soldan ikinci asker, bir çok fotoğrafta yaraları tedavi ederken görülen sağlıkçı çavuş Joshua Delgado’dur.

Latafiya, Iraq, May 19, 2007 [Alpha Co. 2-15, Task Force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division] – Soldiers hold a pre-dawn briefing to discuss the upcoming mission. Two of the men in this photo were wounded a short time later. The soldier 2nd from the left is medic Sgt. Joshua Delgado, seen treating the wounded in many photos.
.


19 Mayıs sabahı 10. Dağ Tümeninden bir askeri müfreze ile devriyeye çıkmak üzere kalktım. Bağdat’ın güneyinde Mahmudiye yakınlarında meşhur “Ölüm Üçgeni”’ndeydik. Müfreze, birkaç gün önce esir alınan üç kayıp Amerikan askeri için kırsal alanda arama yapmak üzere erkenden hareket ediyordu. Askerin şöyle bir düsturu vardır: Asla kayıp kardeşlerinizi arkada bırakmayın.



Uykum vardı ve uykusuzluktan huzursuzdum. Sabah 5 civarında bir brifing vardı, askerler el feneri ile haritalara ve fotoğraflara bakıyorlardı. Daha sonra kurşun geçirmez ceketlerimizi giydik, Humvees’lere tırmandık ve elektrik direklerini geçerek yola koyulduk.



Bir kilometre kadar sonra 50 kadar Irak askerinden oluşan bir gruba rastladık. Herkes etrafta bir süre dolandı ve daha sonra gün ışımaya başladığından, tozlu bir yolda kırsal bölgeye hareket ettik. Bradley’lere ve Humvees’lere tıkılmış vaziyette uzun saatler dolaşarak şehirlerde çok zaman geçirmiştim. Açık arazide bulunmaktan memnundum. Benim kanaatime göre, Irak, dünyanın en çirkin ülkelerinden biridir. Burası kilometrelerce düz, kavrulan, fundalıklarla kaplı düzlükler ve çerçöp dağıtılmış çölden ibarettir. Fakat çiftlik yolunda bereketli yeşil sebzeler ve hurma ağacı arkları bizi kuşatmış durumdaydı. Boğucu sıcak henüz başlamamıştı ve bu durgunluk arasında Irak’ta daha önce hiç görmediğim nadir bir güzellik vardı.




I had gotten up around 3 a.m. on the morning of May 19th to go on patrol with a platoon from the 10th Mountain Division. We were near Mahmudiya in the infamous “Triangle of Death” south of Baghdad. The platoon was leaving early to do a search in the countryside for three missing American soldiers taken hostage a few days earlier. The military has this code: you don’t leave behind your missing brothers, ever.



I was sleepy and irritable from lack of sleep. There was a briefing around 5 a.m., the soldiers looking at maps and photos by flashlight. Then we put on our flak jackets, climbed into the Humvees and rolled out past the wire.



A kilometer or so away, we met a group of about 50 Iraqi soldiers. Everyone milled about for a while, and then, as it began to get light out, we set off down a dirt road into the countryside. I’ve spent a lot of time in the cities cooped up in Bradleys and Humvees, driving around for long hours. I was content to be out on open ground.



Iraq is, in my opinion, one of the ugliest countries in the world. It is largely mile upon mile of flat, parched, scrub-covered plains and trash-strewn desert. But here in the farm belt, there was lush green vegetation and groves of palm trees rose around us. The stifling heat had not yet begun, and in the stillness there was a rare beauty to Iraq that I had not seen before.



Bu durgunluk, sadece geviş getirenlerin ayak sesleriyle ve yakaladığımız bir bilginin çalan telefonu ile bozuldu. Bu ses, istihbarat aldığını iddia ettiği evlere doğru bizi yöneltiyordu. O zaman çalan telefondan başka bir şey düşünmedim. Tozlu yoldan devam ettik, herkes bir IED veya bir kara mayını işareti için yere bakıyordu. Çok gitmemiştik, 150 metre kadar. Yolun kenarında tahrip edilmiş bir ev vardı ve ben kırık pencereden fotoğraf çekmek üzere içeride bir adım attım. Eşikten geçerken korkunç, muazzam bir patlama oldu.




The stillness was broken only by the muffled footsteps and by the ringing cell phone of an informant we had picked up. He was directing us to homes he claimed to have intelligence on. At the time, I thought nothing of the ringing cell phone. We continued down the dirt road, everyone staring at the ground for signs of an IED or a land mine.



We had not gone far, 150 meters or so. There was a destroyed house by the side of the road and I stepped inside to shoot out through the broken window. As I crossed the threshold, there was a massive, horrific explosion.




© Michael Kamber for The New York Times

19 Mayıs, 2007 Latifiyah, Irak – Patlamadan sonra yaralı bir Irak askeri yardım etti. Bugünki muharebe devriyemiz, bir kara mayınının veya IED’nin patlamasını takiben bir A.B.D. askerini ölümü ve dördünün (üç Amerikan ve bir Irak ordusu askerinin) yaralanmasıyla, trajedi ile sona erdi.

Latifiyah, Iraq, May 19, 2007 – A wounded Iraqi soldier seconds after the blast. A combat patrol today ended in tragedy when one U.S. soldier was killed and four wounded (three Americans and this Iraqi Army soldier) following the explosion of a land mine or IED


Hava toz ve dumanla dolmuştu. Patlamada duvarların arkasına geçerek korunmuştum, fakat toz ve şarapnel parçaları etrafıma düşüyordu. Hiçbir şey göremedim, fakat pencereye doğru hareket ettim ve dumanların arasında yakında yerde yatan yaralı Irak askerini fark ettim.



Bu gibi anlarda aklıma gelen aynı düşünce süratle geldi: “Niçin zamanı geri çevirip bu kötü sahneyi süratle geçemiyorum – bu istediğimde önüme çıkmayan kötü bir sahne idi”. Fakat biliyorsunuz ki bunun yeniden gösterimi yok ve kameranızı alıp gidecek ve onunla yüzleşeceksiniz.




The air was full of smoke and dust. I was shielded from the blast by the walls, but dirt and shrapnel were falling around me. I could see nothing, but I moved towards the window, and through the smoke, I caught a glimpse of a wounded Iraqi soldier lying on the ground nearby.



I had the same fleeting thought I always have at these moments: “Why can’t I turn back time, fast-forward past that one bad scene – this one bad scene – that didn’t come out the way I wanted it to.” But you know there will be no replay and you have to pick up the camera and go out and face it.



Devam eden el bombası veya roket hücumu olasılığı vardı, fakat silah kokusu almadım. Bu geriye bir IED veya bir kara mayını olasılığını bırakıyordu. Ve bir kara mayını varsa, başkaları da olabilirdi. Şansımı denemeye karar verdim ve geldiğim yere doğru, yani toz ve patlayıcı bulutuna doğru koşmaya başladım.




© Michael Kamber for The New York Times

19 Mayıs, 2007 Latafiya, Irak [Alpha Co. 2 – 15 Görev Kuvveti, 2. Tugay Muharebe Ekibi, 10. Dağ Tümeni] – Bir Amerikan askerinin öldüğü patlamada bir Irak askeri de yaralandı. Birlikler, birkaç gün önce kaçırılan üç Amerikalı arkadaşlarını aramak için operasyona katılmışlardı.



Latafiya, Iraq, May 19, 2007 [Alpha Co. 2-15, Task Force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division] – An Iraqi soldier wounded in a blast that also killed an American soldier. The troops were taking part in the search for three U.S. comrades abducted several days earlier.


Bir an için çömeldim ve hafifçe yaralanan Irak askerinin fotoğrafını çektim. Daha sonra duman kalktığında, ölmüş bir Amerikan askerini gördüm. O büyük bir olasılıkla toprağa çarpmadan önce ölmüştü. Onun etrafında diğer üç yaralı Amerikalı yatıyordu.




There was the possibility of an ongoing grenade or rocket attack, but I heard no small arms. That left an IED or a land mine. And if there was one land mine, there could be others. I decided to chance it – I couldn’t stay in the house – and I began to run towards where I’d come from, towards the cloud of dust and explosives.



I crouched for a moment and photographed the slightly wounded Iraqi soldier. Then as the smoke cleared I saw an American soldier, clearly dead. He had died instantly, probably before he hit the ground. Sprawled about him were three other wounded Americans.



Ölü asker, kısmen çok kötü bir şekilde yaralanmış askerin üstüne düşmüştü, başı yaralı adamın bacakları üzerindeydi. Birkaç saniye geçmişti, fakat bir sağlık görevlisi onun yanında, sağlık çantasının fermuarını açıyordu.



Yapılanları görmek için yaklaştığımda, bir kaç fotoğraf çektim fakat gerçekten bunları tam olarak işleme tabi tutmadım. Bir albay bana fotoğraf çekmemem için bağırdığında hemen hemen yarım düzine fotoğraf çekmiştim. Nasıl cevap vereceğimi düşünürken, sağlık görevlisi bana baktı ve yardım etmemi istedi.



Sağlık görevlisinin makasını aldım ve yaralı adamın kurşun geçirmez yeleğini, giysilerini keserek kendisinin nereli olduğunu sordum. Sağlık görevlisinin adı Delgado idi ve ikimiz askeri uyanık tutmaya ve aklını ağrıdan uzaklaştırmaya çalıştık. Şuuru yerindeydi, fakat yüzü korkunç bir şekilde yaralanmıştı. Şişmeye başlamış ve şarapnelle kan içinde kalmıştı ve gözleri ve kulakları tozla kalıp halini almıştı. Gömleğini kestiğim zaman, gövdesinde hiçbir ciddi yara olmadığını gördüm. Ve ne kadar kötü görünse de yaşayacağını düşündüm.




The dead soldier had landed partly on top of a badly wounded soldier, his head on the wounded man’s legs. It had only been a matter of seconds, but already a medic was at his side, unzipping his medical bag.



I took a few photos as I approached, seeing things but not really processing them completely. I had taken a half-dozen frames when a captain shouted at me not to photograph. As I thought about how to respond, the medic looked up and asked me to help him.




I took the medic’s shears and cut away the wounded man’s flak jacket and clothes and talked to him, asking him about where he was from. The medic’s name was Delgado and the two of us tried to keep the soldier alert and distract him from the pain. He was conscious, but his face was terribly wounded. It was already swelling and covered in blood from shrapnel, and his eyes and ears were caked in dirt. When I cut away his shirt I could see that he had no serious wounds to his torso. And I thought immediately that he would survive, as bad as he looked.



Kendisinin ne kadar sakin olduğuna şaştım, Birisinin uzaktan, GPS koordinatlarını vererek, bir kurtarma helikopteri çağırdığını duydum. 19 yaşında görünen yakındaki bir asker, küfür etmeğe başladı ve intikam almaya yemin etti. Delgado ona baktı ve sadece “Şimdi değil, şimdi zamanı değil” dedi ve asker sakinleşti.



Kalktım ve albaya koştum ve kendisine orada bulunma iznim olduğunu ve işimi yaptığımı söyledim. İsterlerse daha sonra fotoğraflara el koyabileceklerini anlattım. Başını onaylar gibi öne eğdi. Geri koştum ve sağlık görevlisinin yanında diz çöktüm ve o hayati işaretleri kontrol ederken ve delik yara ararken ben de fotoğraf çekmeğe başladım.



Delgado, yaralı adamın kolunu sararken tekrar benden yardım istedi. Bu istekten memnun oldum ve kamerayı bıraktım. Askerin sargısına yardım etmek, kendimi daha az haris hissetmemi sağlamıştı.



Arkamda bir başka yaralı asker vardı; dizlerinin üzerindeydi ve gözleri kapalıydı ve yüzünden aşağı kan damlıyordu. Yaralı askerin geçici kör olduğunu ve patlamada işitme duygusunun büyük bir kısmını kaybettiğini bilmiyordum.




I was surprised at how quiet it was. I heard someone in the distance calling for a helicopter evac, giving GPS coordinates. A soldier nearby, who looked to be about 19, began to curse and swear revenge. Delgado looked at him and said simply, “Not now, this isn’t the time,” and the soldier quieted down.



I got up and ran to the captain and told him that I had permission to be there and that I was going to do my job. I said they could seize the photos later if they wanted to. He nodded to me. I ran back and knelt by the medic and began to shoot as he checked vital signs and searched for puncture wounds.



Delgado asked me to help him again as he bandaged the wounded man’s arms. I was glad for the request and put down the camera. Helping bandage the soldier made me feel like less of a vulture.



Behind me was another wounded soldier; he was on his knees, his eyes closed and blood trickling down his face. I did not know the wounded soldier had been temporarily blinded and lost much of his hearing in the blast.



Oraya diz çöküp hafifçe öne doğru eğildiğinde, çavuşunun nasıl olduğunu sorup duruyordu. ”Çavuşum için endişeleniyorum”, dedi. Henüz hiç kimse ona çavuşunun öldüğünü söylememişti. Yaralı adamın fotoğrafını çektim ve hemen uzaklaştım. Bunu yapacak kişi ben değildim.



Çok kötü bir şekilde yaralanmış olan adam şimdi bir sedyeye konmuştu ve başka bir asker onun üzerine eğilerek, “Seni seviyorum adamım, seni seviyorum” diyordu. Irak’ta rastladığım askerlerin büyük bir kısmı, homoseksüel fıkraları anlatan bar kavgacıları idi. Fakat asker “Seni seviyorum adamım” demeye devam etti ve sonunda yaralı asker, “Niçin bana beni sevdiğini söylüyorsun? Böyle söylemeyi bırak” dedi.



İlk asker incinmiş göründü, “Eğer istersem, seni sevdiğimi söyleyebilirim” diye cevap verdi. Şimdi bir ceset torbası bulmuşlardı ve onun fermuarını açtılar ve cesedin yanına uzattılar. L.T. askerin kurşun geçirmez ceketinden bazı donanımları çekmeğe başladı sonra daha iyi düşündü ve dört adam onu kaldırdılar, ileri doğru götürdüler ve miğferi ve donanımı hala üzerindeyken yavaşça torbaya koydular. Uyuyan bir bebeği yatırırcasına onu yere yatırdılar.



Uzun bir süre geçmiş gibi gelen sağlık helikopterini bekledik. Gerçekte, hücum anından sadece 30 dakika geçmişti. Onun uzaktan gelişini duyduk ve bir asker, iniş yerini işaretlemek için kırmızı bir sis bombası attı. Helikopter gelince, hava toz ve çöplerle doldu, ve askerler, yaralı adamın yaralarını temiz tutmak için onun etrafında birbirine sokulup sarıldılar.




As he knelt there, pitched slightly forward, he kept asking how his sergeant was. “I’m worried about my sergeant,” he said. No one had yet told him the sergeant was dead. I took the wounded man’s photo and moved away. I wasn’t going to be the one to do it.



The badly wounded man had been put on a litter now and another soldier was bent over him saying, “I love you man, I love you.” Many of the soldiers I’ve met in Iraq are bar brawlers who tell fag jokes. But the soldier kept repeating, “I love you man,” and finally the wounded soldier said, “Why are you saying you love me? Stop saying that.” The first soldier seemed hurt, “I can tell you I love you if I want to,” he replied.



They had found a body bag by now, and they unzipped it and laid it next to the corpse. The L.T. began to pull some gear off the soldier’s flak jacket, then thought better of it, and the four men lifted him, moved forward and gently lowered him into the bag with his helmet and gear still on. They put him down as you would lay down a sleeping baby.



We waited what seemed a long time for the medevac chopper. In reality, it took 30 minutes from the time of the attack. We heard it coming in the distance and a soldier threw out red smoke to mark the LZ [landing zone]. As the chopper came in, the air filled with dirt and debris, and the soldiers huddled around the wounded man to keep his wounds clean.




© Michael Kamber for The New York Times

19 Mayıs, 2007 Latafiya, Irak [Alpha Co. 2 – 15 Görev Kuvveti, 2. Tugay Muharebe Ekibi, 10. Dağ Tümeni] – Güneş doğarken, bir yaralı asker, arkadaşları tarafından sağlık helikopterine taşınıyordu. Kendisi ciddi bir şekilde yaralanmıştı ve Almanya’ya gönderilmişti.

Latafiya, Iraq, May 19, 2007 [Alpha Co. 2-15, Task Force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division] – As the sun rises, a wounded soldier is carried by his comrades to a medevac chopper. He was seriously injured and has been evacuated to Germany. A 22-year-old comrade was killed and three other soldiers were wounded when a land mine or IED detonated as they searched for three missing American soldiers.



Üç kayıp Amerikan askerini ararken, bir kara mayınının veya bir IED’nin patlaması sonucu 22 yaşındaki bir arkadaşları öldürülmüş, diğer üç asker yaralanmıştı.


Dört asker, sedyeyi helikoptere taşıdı, daha sonra iki yaralı için döndü ve en sonunda ceset torbası için. Hafif yaralı Irak askeri, birliği ile üssüne dönmesi için bırakıldı ve daha sonra otların arasından tek hizada ana yola kadar, öndeki adamın ayak izlerine basmaya çalışarak yürüdük. Geriye dönüp, tozlu yola baktım ve gelip geçilen bir patikaya bir kara mayınını yerleştirip herhangi bir Irak köylüsünü ve hatta Irak askerini öldürmemeyi nasıl becerdiklerini merak ettim. Bir L.T. daha sonra kimi öldürdüklerine bakmadıklarını fakat tam olarak bir şekilde vurmak istediklerini vurduklarını söyledi. Hiçbir tel görmemiştim, gene de patlamanın uzaktan kumanda ile patlatılıp patlatılmadığını merak ettim.



Humvees’in yanında, daha önce intikam almaya yemin eden asker, şimdi ağlıyordu, kolları bir başka askere sarılmıştı. Kalçasından bir fotoğraf çektim ve daha sonra kameramı kaldırdığımda, çekip gitti. Yakında askerler, çalan cep telefonu ile istihbarat bilgisini birleştiriyordu. Telefon çağrıları ile hücumu kurmaya yardımcı olduğuna inanıyorlardı.




Four soldiers carried the litter out to the chopper, then returned for the other two wounded and, lastly, the body bag. The slightly wounded Iraqi soldier was left to return to base with his unit, and then we walked single file through the grass back out the main road, each man trying to step in the footsteps of the man in front of him.



I looked back at the dirt road and wondered how they had managed to place a land mine on a traveled pathway and not kill any Iraqi villagers, or even Iraqi soldiers. An L.T. later said they didn’t care who they killed, but somehow they had hit exactly whom they wanted to hit. I had seen no wires, yet I wondered if the explosion had been command detonated.



Beside the Humvees, the soldier who had earlier sworn revenge was now crying, his arms wrapped around another soldier. I shot a frame from the hip, and then as I raised the camera, he moved away. Nearby, the soldiers were handcuffing the informant with the ringing cell phone. They believed he might have helped to set up the attack through the phone calls.



Yolda oyalanırken, (düşmanının uzun bir süredir planladığı bir an) sadece bir anda hayatların nasıl değiştiğini düşündüm. Bu savaşta hiçbir proses, hiçbir tedrici yol yoktur. İyisiniz, sonra parçalara bölünüyorsunuz. Ve bir şekilde bunun daha da zor olduğunu düşünüyorum.



Ve ölen askerin vatandaki ailesini düşündüm ve henüz bilmedikleri için kendimi suçlu hissettim. Sabah saat 6:30’du; zaman farkıyla muhtemelen hala uyanık olup geç saatlere kadar TV seyrediyorlardı veya yatmaya hazırlanıyorlardı. Hayatlarının bu kadar çok değiştiğini bilmeden, hayatlarına devam ediyorlardı – sabahleyin kalktıklarında birisi kapılarını çalacak ve onlara oğullarının veya erkek arkadaşlarının ya da kardeşlerinin dün Irak’ta öldüğünü söyleyecekti.



Ölen asker 22 yaşındaydı. Arkadaşları, kendisinin, vatanda bir kız arkadaşı olduğunu ve bir sonraki izninde ona evlenme teklif edeceğini söylüyorlardı.




As we lingered on the road, I thought of how lives change here in just an instant (though it is an instant that your foe has been planning for a long time). There is no process, no gradual way into this fight. You’re OK, then you’re blown apart. And in some way I think that makes it even harder.



And I thought of the dead soldier’s family back home and felt somehow guilty that they did not yet know. It was 6:30 a.m. and with the time difference, they were probably still awake, up late watching TV, or getting ready to go to bed. They are going on with their lives, not knowing that already their lives had changed so much – that when they get up in the morning, someone will knock on their door and tell them that their son, or boyfriend or brother died yesterday in Iraq.



The dead soldier was 22 years old. His buddies said he had a girlfriend back home that he was going to propose to on his next leave.



Beraber olduğum yazar Damien Cave gibi ben de ölümle sarsılmıştım. O gün yaşadıklarımızın yeterli olduğuna karar verdik fakat daha sonra dört yaralı ve ölü veren müfrezenin yerini alacak yeni bir müfrezenin gelmesiyle fikrimizi değiştirdik. Kayıp askerler hala oralardaydı ve arama devam edecekti.



Yeni müfreze ile birlikte, ana yola kadar patlayıcıların konduğu yumuşak, kumlu topraklardan uzakta, otlu tarlalar üzerinde yürüdük. Güneş şimdi tam tepedeydi ve az sonra sıcaklık 100 derecenin üzerinde olacaktı. Benim kurşun geçirmez ceketim dahil, 50 pound civarında yüküm vardı. Dakikalar içinde ter bütün gömleğimi ıslatmıştı; daha sonra belimden dizlerime doğru, pantolonumu ıslatana kadar aktı.




I was shaken by the death, as was Damien Cave, the writer I was with. We agreed we’d had enough for the day, but then changed our minds as a new platoon came in to take the place of the one that had suffered the four casualties. The missing soldiers were still out there and the search would continue.



With the new platoon, we walked back down off the main road, this time staying to the grassy fields and away from the soft sandy areas where the explosive had been planted. The sun was fully up now and it was soon well over 100 degrees. I was carrying about 50 pounds, including my flak jacket. Within minutes, sweat had soaked through my shirt and then it began to seep down past my waist, towards my knees until my pants were wet as well.




© Michael Kamber for The New York Times

19 Mayıs, 2007 Latafiya, Irak [Alpha Co. 2 – 15 Görev Kuvveti, 2. Tugay Muharebe Ekibi, 10. Dağ Tümeni] – Bir Amerikan askerini öldüren ve koalisyon birliklerinden dört tanesini de yaralayan bir patlamadan sonra, üç kayıp Amerikan askeri için devriye devam ediyor; burada kanalı atlayan bir A.B.D. askeri görülüyor. Orijinal Alpha askeri birliğinin yerini, bu askerin mensup olduğu Bravo askeri birliği aldı. Devriye devam ettikçe, bir A.B.D. sağlık görevlisi alnından bir Irak askeri tarafından pusuya düşürülerek kritik bir şekilde vurularak yaralandı.


Latafiya, Iraq, May 19, 2007 [Bravo Co. 2-15, Task Force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division] – After an explosion that killed an American soldier and wounded four coalition troops, the patrol for three missing American soldiers continues, with a U.S. soldier jumping across a canal seen here. The original company, Alpha, was replaced by Bravo Company, to which this soldier belongs. As the patrol continued, a U.S. medic was critically wounded when an Iraqi sniper shot him in the forehead.

Kanalların ve hendeklerin üzerine tırmandıkça çamura düşen insan boyundaki kamış tarlalarından geçtik ve çitleri iteledik. Bir çiftlik evine geldik. Herkes arandı ve askerlik yaşındaki erkekler toplandı ve ellerinden bağlandı ve daha sonra sorgulanmak üzere bizimle beraber yürümeye zorlandı. Radyodan birkaç yüz metre ötede görev yapan kardeş bir müfrezenin pusuya düşürülerek ateş edildiği duyuruldu. Sağlık görevlisi alnından vuruldu ve kritik bir şekilde yaralandı. Adamlar bir kere daha yüksek sesle küfretti ve yorgun bir şekilde tarlalarda yürüdüler.



Bomba ile ve pusu ile koalisyon kuvvetleri sadece birkaç saat içinde altı yaralı vermişti. Başımızın üzerinde uzaktan kontrol edilen pilotsuz uçakların vızıltısını ve daha da yukarılarda F-16’ların farklı sesini duyuyorduk. Bu savaşta yüksek teknoloji/düşük teknoloji iki ayrı unsur var: A.B.D. sınırsız multi-milyon dolarlık makine ikmali ile savaşıyordu; oysa düşman eski havan topları veya kapı zillerine ve kamera flaşlarına bağladıkları C-4 ile ve 50 yıllık tüfekleri ile bizi pusuya düşürmekteydi….




We pushed through hedgerows and head-high fields of reeds, falling in the mud as we climbed over canals and dikes. Occasionally, we came upon a farmhouse. Each one was searched and the military-age males were rounded up, handcuffed and marched off with us to be interrogated later. Word came over the radio that a sister platoon working a few hundred meters away had taken sniper fire. Their medic had been shot through the forehead and was critically injured. The men cursed loudly once more and trudged on through the fields.



With the bomb and the sniper, the coalition forces had taken six casualties in just a few hours. No one had so much as set eyes on an attacker. Overhead we could hear the buzz of a remote-controlled drone, and higher still, the distant sound of F-16s. There is a high-tech/low-tech dichotomy to this war: the U.S. with its limitless supply of multimillion dollar machines; the enemy with old mortar shells or C4 wired to doorbells and camera flashes, and shooting at us with 50-year-old sniper rifles.

O gece üs’de yazma ve sansürleme işlemi başladı. Son zamanlarda gizli talimatlar, kendilerinin yazılı izni olmadan, teşhis edilemeyen yaralı askerlere dair hiçbir fotoğrafın yayınlanamayacağı şeklinde değiştirilmişti. Ne de harekat sırasında öldürülen teşhis edilebilen askerlerin. Bunun izahı, bu kuralın askerleri ve onların ailelerini korumak için konduğu şeklinde idi. Bu an itibarı ile işlemez göründü. Daha önce çok kötü bir şekilde yaralanmış olan asker patlama ile geçici kör olmuştu ve uçakla Almanya’ya gidiyordu. Nasıl kendisine bir fotoğraf gösterilip üzerini imzalaması istenebilirdi?

Back at the base that night, the editing and censoring process began. The embed regulations had recently been changed to say that no photos of identifiable wounded soldiers could be published without their written permission. Nor of identifiable soldiers killed in action. The explanation was that this rule was in place to protect the soldiers and their families. This seemed patently unworkable. The badly wounded soldier I had photographed earlier was temporarily blinded by the blast and on a plane to Germany. How could he be shown a photo and asked to sign off on it?



New York Times Bağdat Büro şefi John Burns’e burada tekrarlayacağım tumturaklı bir soru sordum. Eğer Robert Capa, çıkartma günü kurtarmalar için uğraşırken, Omaha Plajı’ndan aşağı sedyeleri takip etmeye zorlansaydı II. Dünya Savaşı kolektif fotografik tarihimiz neye benzerdi?



Burada, Irak’ta, halka askerlerin bu savaşta neler feda ettiklerini gösteren en dramatik fotoğrafları göstermek istedik. Oysa Damien Cave, Bağdat’taki savaş süresince başka bir fotoğrafçı tarafından çekilmiş fotoğraflar yayınlandıktan sonra reddedildi. Bu fotoğraflar sonradan ölen yaralı bir askere aitti.



Damien hikayenin yazarı idi ama ne yayınlandığı konusunda kontrol sahibi değildi fakat aynı zamanda ordu tarafından istenmeyen kişiydi. Şimdi yeniden embed pozisyonlara başlıyordu. Ve benim PAO (online periyodik arşiv) ile uğraştığım için yüksek rütbeli subaylar tarafından New York Times’ın sevilmediği ve güvenilmediği belirgin izlenimini edindim.



I asked John Burns, The New York Times’ Baghdad bureau chief, a rhetorical question I repeat here. What would our collective photographic history of World War II look like if Robert Capa was forced to chase stretchers down Omaha Beach on D-Day trying to get releases? What would our history of Vietnam be if Tim Page or Don McCullin carried a clipboard as they worked and presented it for signatures at Khe Sanh or Hué?



Here in Iraq, we wanted to show the most dramatic photos, ones that would show the public what the soldiers in Iraq were sacrificing in this war. Yet Damien Cave had earlier been thrown out of an embed after pictures taken by another photographer during a battle in Baghdad were published. Those pictures showed a wounded soldier who later died.


Damien was the writer on the story and had no control over what was published, but he was persona non grata with the military just the same. He was just now beginning to get embed positions again. And as I dealt with the PAOs, I got the distinct impression that The New York Times was not liked or trusted by the military brass.




Hassas durumuna rağmen, Damien, bana konunun ana noktalarını hissettiren en dramatik fotoğrafları göstermem için baskı yaptı. New York’taki editörler bizi vazgeçmememiz için destekledi ve cesaretlendirdi. Diğer gazetelerdekiler aynı fikirde değildiler ve askerleri daha fazla öfkelendirme korkusunda bizi uyardılar.




Pek çok fotoğrafı çok kanlı bulduğum için hemen geri çevirdim. Diğerleri ölmüş askerleri gösterdiği için sunulmadı. Kimliği anlaşılır olmamasına rağmen (ve fotoğraf teknik olarak yerleşik kurallara uygun olduğu için) bu fotoğrafların askeriyenin büyük öfkesine neden olabileceğini düşündüm.




Daha sonra, daha az grafik fakat hala oldukça rahatsız edici ikinci bir aşama vardı.Pek çok fotoğrafta askerin yüzü görünürdü fakat bana göre şişlikler ve kan sebebiyle tanınmaz haldeydi. Ailesi onu ya tanırsa diye teorik sorular sormaya başladık ve kuralların yargıya bağlı olduğunu anladık. Hangi fotoğrafları kullanacağımızı düşünüp taşınırken Damien ve ben PAO’nun farklı seviyeleri ile pek çok konuşmalar yaptık.



Despite his vulnerable status, Damien pushed me to show the most dramatic pictures that fell within the guidelines. The editors in New York supported us and encouraged us not to back down. Others on the paper disagreed and counseled caution for fear of further angering the military.



Many photos I immediately rejected as being too bloody. Others were not submitted because they showed the dead soldier. Though he was not identifiable, (and therefore the photo technically complied with the embed rules), I thought these pictures would provoke the wrath of the military.



Then there was a second level; less graphic, but still somewhat disturbing. In several photos, the soldier’s face was visible, but due to the swelling and blood, unrecognizable to me. We began to get into theoretical questions as to whether a family member could recognize him and realized that the rules were dependent on judgment calls. As we pondered which photos to use, Damien and I had numerous conversations with PAOs at different levels.




Üst düzey bir halkla ilişkiler sorumlusu telefon görüşmemizde kuralları daha sıkıya bağladı. Hatta, yaralı askerin yüzü tanınabilir olmamasına rağmen askerin hangi birime ait olduğunun anlaşılabileceği ya da diğer askerlerin yüzlerinin görünür olduğu fotoğrafları yayınlayamayacağımızı söyledi.Öne sürdüğü sebep, ailelerin yaralı kişiyi, birimini ya da tanıdıkları diğer askerlerin yüzlerini görerek anlayabilecekleriydi. Her piyade eri omuzlarında kolaylıkla görülebilen bölümlerine ait bir nişan taşıdığı için bu kural çektiğim her fotoğrafın kabul edilmemesinde etkiliydi”¦




Bağdat’taki çok uluslu kuruluşların komutanı General Raymond Odierno özellikle yaralı askerleri gösteren imajlara muhalif oluşu ile tanınıyordu. Oğlu Irak’ta çok kötü bir şekilde yaralanmıştı.




PAO’nun telefonda belirttiği kuralları önemsememeye karar verdim ve içinde hikayesini anlatan, yüzü sargılı kötü yaralanmış askerleri gösteren ya da bir kolu ile kafasını kapatan fotoğrafları seçtim.



A top-level public affairs officer ratcheted the rules tighter still in a phone conversation. She told us that even if the wounded man’s face was not identifiable, we could not publish a photo if the soldier’s unit was identifiable, or if other soldier’s faces in the photo were visible. Her reasoning was that families could figure out the identity of the wounded man by seeing his unit or by seeing other soldiers that they recognized. Since every infantryman has clearly visible division badges on his shoulders, this effectively ruled out nearly every photo I had taken.



General Raymond Odierno, Commanding General of the Multi-National corps in Baghdad, was known to be particularly hostile to images of injured soldiers being shown. His son had been badly wounded in Iraq.



I decided to disregard the PAO’s phone instructions and chose photos I believed were within the written guidelines, picking ones that showed the badly wounded soldier with his face bandaged, or with an arm obstructing his head.




Defalarca PAO’nın çeşitli üst düzeyindekilere fotoğrafları göstermeyi denedim, onlara onayları için değil, sadece sonradan onlara sürpriz olmaması için neler yayınlayabileceğimizi göstermek için aradığımı söyledim.Hepsi fotoğrafları görmeyi reddetti. Hepsi bana fotoğrafları itici bulduklarını ve asker ailelerinden güçlü tepkiler alacağımı söylediler.




Sonunda New York Times editörleri yerleşik kuralları yazıldıkları gibi aldılar. Yaralıların pek çok fotoğrafını yayınladılar fakat yönetmeliklere uygun olmaları için dikkatle seçtiler. PAO tarafından itici bulunan iki en grafik iki fotoğraf kullanılmadı.




Yayın günü ordudan beklediğimizin aksine, kazalardan muzdarip olan askerlerin birliğinden teşekkürler geldi. Yaralı bir asker, fotoğrafların kopyasını istedi. Amerikan halkına onların Irak’a ne için gittiklerini ve yaptıkları fedakarlıkları gösterdiğimizi söylediler.



I tried repeatedly to show the photos to several high-level PAOs, telling them I was not seeking their approval, but simply wanted to show them what we might publish so that there would be no surprises. They all refused to see the photos. Each told me in no uncertain terms that, from my description, they found the photos offensive and expected a backlash from military families. They in no way wanted to be seen as signing off on the pictures.



In the end, The New York Times editors took the embed rules as they were written. They published numerous photos of the wounded but chose them carefully to comply with the regulations. The two most graphic images, the ones the PAOs found most offensive, were not used.



Contrary to what we had been led to expect by the Army, the soldiers from the unit that suffered the casualties came to thank us on the day of publication. One wounded soldier asked for copies of the pictures. They said we had shown the American people what they go through in Iraq, the sacrifices they make.




Bir kaç gün sonra ciddi şekilde yara almış bir askerin büyükbabası –Almanya’ya tahliye edilmişti- bana ve Damien’e bir e posta gönderdi. O da gazetenin bir kopyasını istiyordu. Fotoğrafların, torununun iyileşme süreci için gerekli olduğunu söylüyordu.




Daha sonra hafta içinde, birlik bizim ölmüş askerleri anma törenini çekmemizi istedi. Savaşın ilk yıllarında basın bu törenlere davet edilirdi. Şimdi kurallar değişmişti; Ordunun yüksek rütbelileri törenlerde fotoğraf çekmemizi istemiyordu. Bir kere daha, aileleri koruduklarını iddia ediyorlardı.



A few days later, the grandfather of the most seriously wounded soldier – the one who had been evacuated to Germany – sent Damien and me an e-mail. He too wanted copies of the newspaper. He said the photos were essential to the healing process of his grandson.



Later in the week, the unit asked us to photograph the memorial service for the dead soldier. In the early years of the war, the press was invited to these memorials. Now the rules had changed; the Army brass refused us permission to photograph the memorial. They claimed, once again, that they were protecting the families.



Kaynak (from) :
http://dirckhalstead.org/issue0707/a-walk-in-the-sun.html






Sunuş


New York Times için 2004’den beri zaman zaman süregelen Irak Savaşını kapsayan çalışmalara sahip Michael Kamber serbest çalışan bir fotomuhabiridir ve çatışmayı “bilgisayar tuşu savaşı” gözüyle baktığı için geldiğini söyler.



Baskı zamanında bir kere daha Irak’ta görevlendirilen Kamber “ Genelde şiddette artış yoktur “diye açıklar. “Sonra birileri butona basar ve bir parlama olur. Ve sen ya ölüsündür ya da değil. 29 Mayıs 2007 de Kamber, Bağdat’ın güneyindeki kırsalda zorla kaçırılan üç arkadaşlarını arayan bir Amerikan müfrezesi ile birlikteyken ve alelacele yapılmış bir patlayıcı cihaz ya da bir kara mayını patlamasıyla karşılaştıklarında böyle bir sabahtı. “Yoğun ve korkunç bir patlamaydı. diye hatırlar Kamber. “Duman kaybolunca ölmüş olduğu kesin olan bir Amerikan askeri gördüm. Etrafında yaralı üç asker daha yatıyordu. Bunlardan şarapnel ile kötü yaralanmış ama yaşayacak gibi olanı soldaki fotoğrafta helikoptere götürülmek üzere sedyeye yatırılmış halde yer almaktadır. Hem Times’ta hem de diğer Amerikan yayınlarında yer alan olaya ait dikkate değer bir serinin bir parçasıdır.



Tıp öğrencilerine, yaralılar için değişimli olarak yardım ettim ve ortamın fotoğraflarını çektim. Orda olmaya iznim vardı ve işimi yapıyordum. Fakat yaralı askerleri sargılamaya yardım etmek, kendimi bir akbaba gibi hissetmememe yardımcı oluyordu. Daha sonra Kamber olayın ne kadar çabuk geliştiğini düşündü. “Burada hayatın nasıl bir anda değişiverdiğini düşündüm. Bu savaş için hiç bir süreç ya da aşamalı bir yol yoktu. İyisindir ama sonra uçurulursun. İsrail, Haiti ve Afrika kıtası boyunca çatışmalarda bulunmuş biri olarak, Irak Savaşı benzersiz bir şekilde daha zordu” der. Hala neslimizin en büyük çatışması olarak adlandırdığı şeyi kayıt etmeye niyetlidir. “Şimdi Amerikan halkı için bu savaşı sunmaya odaklandım. Boş zamanım olduğunda Birleşik Devletler’e giderek cephede tanıştığım yaralı askerleri ve ölmüş olanların ailelerini ziyaret etmeyi planlıyorum. Irak ve Birleşik Devletler’deki yaşam arasındaki, bir şekilde unutulacağını hissettiğim bağı kurmaya çalışıyorum.





Article


Having covered the Iraq War on and off since 2004 for the New York Times, freelance photojournalist Michael Kamber says he’s come to regard the conflict as “the pushbutton war.”



“There’s often no buildup to the violence,” explains Kamber, who was once again on assignment in Iraq at press time. “Then someone pushes a button and there’s a flash. And you’re either killed, or not.” Such was the case the morning of May 29, 2007, when Kamber accompanied a platoon of U.S. soldiers who were searching the countryside south of Baghdad to try to find three abducted comrades, only to be met by a blast from either an improvised explosive device (IED) or a land mine. “Suddenly there was a massive, horrific explosion,” Kamber recalls. “As the smoke cleared I saw an American soldier, clearly dead. Sprawled around him were three other wounded Americans.” One of these, badly mauled by shrapnel but expected to survive, is loaded onto a stretcher for helicopter evacuation in the photo at left, part of a remarkable series on the incident that ran in the Times and other U.S. publications.



Kamber says he alternated between helping medics tend to the wounded and photographing the scene. “I had permission to be there, and I was going to do my job,” says the photographer, “but helping bandage the wounded soldier made me feel less like a vulture.” Later, Kamber reflected on how quickly the incident unfolded. “I thought of how lives change here in just an instant. There is no process, no gradual way into this fight. You’re okay, and then you’re blown apart.” Having covered conflicts in Israel, Haiti, and throughout the African continent, Kamber says Iraq is “uniquely difficult — just a tough place to work without much upside in terms of pictures.” Still, he intends to continue to record what he calls the major conflict of our generation: “Right now I’m focused on keeping this war present for the American public. When I have breaks, I plan to go back to the States to visit wounded soldiers I’ve met on battlefields and the families of dead soldiers. I try to make that connection between Iraq and life in the States, which I feel is missing in some way.”








27 Ekim 2003, Bağdat, Irak. Bağdata’ki Uluslararası Kırmızı Hat Binasında gerçekleşen intihar saldırısı bir bir amerikan askeri görülüyor. Bu saldırıda en az 15 kişinin öldüğü bildirildi. Bombalama Bağdat saatiyle sabah 8:15’de gerçekleşti.


27 October 2003. Baghdad, Iraq..An American soldier at the scene of a suicide car bombing of the International Red Cross building in Baghdad. At least 15 people are confirmed dead. The bombing happened at approximately 8:15am Baghdad time…



Haziran 2004 Sadr Şehri. Her ikisi de 759. taburdan iki kardeş, soyadları Vargas.(Biri Spc. Rütbesinde, diğerinin rütbesi bilinmiyor, ilk isimleri bilinmiyor.) yol kenarındaki patlayan ve taburlarından en az bir kişinin öldüğü bir bombayla savruldular ve soldaki kardeş yaralıydı. Sağ bacağında ciddi bir yaralanma vardı…. Diğeri ” Buna daha fazla dayanamayacağım, Evime gitmek istiyorum” diye bağırıyordu. Yaralı kardeş “Buraya birlikte geldik, görevimizi yapıyoruz ve eve birlikte döneceğiz” dedi. “Annemi ara ve ona iyi olduğumu söyle.”



June, 2004.Sadr City, Baghdad, Iraq.. Two brothers, both members of 759th MP Battalion, last name Vargas (one on left is rank Spc., other unknown, first names unknown) break down in tears following an roadside bomb attack that killed at least one member of their squad and wounded the brother on left in this photo. He has what looked like serious wounds to his right leg…The one on right said, “I just can’t take this anymore, I can’t take it, I want to go home.” ..His wounded brother replied, “We came here together to do a job, we’re going to do that job and we’re going home together. Call our mother and tell her I’m OK.” .
.





(Üç fotoğraf) Kadamiya, Bağdat, Irak, 21 Nisan 2007. 82 Hava Birliği, 1-325, Delta Şirketi. Delta Şirketinin gece devriyesinden, sabaha karşı Kadamiya sokaklarında. İki gece önce patlayıcı yüklü bir araçla saldırıya uğradılar ve bir asker yaralandı. Fotoğraf çekilen gecede bir şey olmadı.


Khadamiya, Baghdad, Iraq.April 21, 2007..82nd Airborne, 1-325, Delta Company..Members of Delta Company on a night patrol early this morning on the streets of Khadamiya. Two nights earlier they were ambushed with an improvised explosive device and one soldier was wounded. On this night, however, there was no contact…




Kadamiya, Bağdat, Irak, 22 Nisan 2007. 82 Hava Birliği, 1-325, Delta Şirketi. Delta Şirketinin elemanları sabah Kadamiya sokakları sokaklarında.



Khadamiya, Baghdad, Iraq.April 22, 2007..82nd Airborne, 1-325, Delta Company..Members of Delta Company on a patrol this morning on the streets of Khadamiya.




Kadamiya, Bağdat, Irak, 22 nisan 2007. 82 Hava Saldırısı. 1-325 Delta Company. Delta ekibi sabah Kadamiya sokaklarında.



Khadamiya, Baghdad, Iraq.April 22, 2007.. 82nd Airborne, 1-325, Delta Company.. Members of Delta Company on a patrol this morning on the streets of Khadamiya.



Kuzey Irak, kuzey Musul. Blackhawk helikopterinden. Kuzey Irakta uçan bir Blackhawk helikopterinin kapısında bir kapı nişancısı görünüyor.


Northern Iraq, north of Mosul..A door gunner looks out of a Blackhawk helicopter as it flies over northern Iraq…




Sadr şehri, Bağdat, 6 Mayıs 2007. Bu sabah erken saatte Amerikan askerleriyle asiler arasındaki çatışma sonrası enkaz haline gelen arabalar arasında oynayan çocuklar.



Sadr City, Baghdad, Iraq.6 May, 2007..Children near the wreckage of cars destroyed in fighting early this morning between US troops and insurgents…




Rasdimullaj, Irak 18 Mayıs 2007. 4-3110. Dağ Birliği. Amerikan ve Iraklı askerlerin ortak devriyesi. (Ön plandaki Amerikalı, diğer ikisi Iraklı) Bir çatışmada bir hafta önce esir alınan 3 Amerikalı asker hakkında bölgedekilere sorular soruyorlar. Kayıp askerler hakkında yeni bir bilgiye ulaşamadılar.



Rashdimullah, Iraq. May 18, 2007.4-31 (4th Battalion, 31st Infantry Regiment).2nd Brigade, 10th Mountain Division..A joint patrol of US and Iraqi soldiers (US soldier foreground, next two are Iraqis) on a patrol today near their base; they did ask questions of locals about the fate of 3 US soldiers who were captured approximately one week ago in an attack. They gleaned no new intelligence on the missing soldiers.



Latifiya, Irak, 19 Mayıs. 2-15 Görev gücü, 2. Tugay Muharebe Gücü. 10. Dağ Birliği. Yaralılar ve helikopterde ceset torbasında bir ölü arkadaşlarıyla yeni mevzilenmişler. Güneş yükselirken iki asker diz çökmüş.

Latafiya, Iraq.May 19, 2007. Alpha Co. 2-15, Task force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division..Having just placed their wounded comrades and a body bag containing a dead comrade on a medevac chopper, two soldiers kneel as it takes off as the sun rises…



Latafiya, Irak, 19 Mayıs, 2007. 2. Tugay Muharebe Birliği. Iraklı askerler araçlarda inmiş arama yapılacak evlere doğru tozlu yolda yürüyorlar. Bu yolda Amerikalı bir asker birkaç dakika sonra öldürülecek…Bugünkü çatışma bir trajediyle sonuçlandı ve bir Amerikalı asker öldürüldü ve dördü yaralandı. Askerler birkaç gün önce esir alınan üç Amerikalı askerle ilgili araştırma yapıyorlardı. Birlik Amerikalı ve Iraklı askerlerle devam etti ve başka bir Amerikalı asker Iraklı bir nişancı tarafından alnından vuruldu.



Latafiya, Iraq.May 19, 2007.Alpha Co. 2-15, Task force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division..Iraqi soldiers leave their vehicles and begin the walk along a dirt road towards homes to be searched. It is on this road that a US soldier with them will be killed minutes later…Scenes from a combat patrol today that ended in tragedy today when one US soldier was killed and four wounded (3 US, one I.A.) when the KIA either stepped on a pressure activated land mine or was killed by a command detonated IED buried along a dirt road where the patrol was walking…The soldiers were taking part in the search for the three US soldiers captured several days ago. ..The patrol continued with several other groups of US and Iraqi soldiers and another US soldier was shot in the forehead by an Iraqi sniper and critically injured at another location during the search…




(İki fotoğraf) 2. Latafiya, Irak. 19 Mayıs 2007. Alfa Birligi 2-15 Görev gücü. 2. Tugay Muharebe Birliği. 10. Dağ Birliği. Amerikan askerleri ve Iraklı memur(yakında) ve Iraklı askerler(arka planda uzakta) Koordinatları ve görevi gözden geçiriyorlar. Birkaç dakika sonra Amerikalı asker ölüyor ve 3 tanesi yaralanıyor.

Latafiya, Iraq.May 19, 2007.Alpha Co. 2-15, Task force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division..US soldiers and an Iraqi officer (rear) and Iraqi soliders (far background) pause in a field to plan coordinates and their mission. Minutes later one of the US soldiers was killed and 3 wounded…




(İki fotoğraf) Latifya, Irak, 19 Mayıs 2007. Yaralanan bir asker patlamadan saniyeler sonra görülüyor. 3 askerin yaralandığı, birinin öldüğü çatışmadan sonraki görüntüler. Asker tozlu yolda yürürken bir mayına basmış. Askerler birkaç gün önce esir alınan Amerikan askerlerini arıyorlardı.



Latifiyah, Iraq.May 19, 2007..A wounded Iraqi soldier seconds after the blast…Scenes from a combat patrol today that ended in tragedy today when one US soldier was killed and three wounded (2 US, one I.A.) when the KIA stepped on what is believed to be a land mine as he walked along a dirt road…The soldiers were taking part in the search for the three US soldiers captured several days ago.




20 Kasım 2007 Bağdat, Irak. Iraklı mülteciler Irak hükümetinden 800 USD – bir milyon dinar –(800 USD kadar) bir para almak için geri çevrildikleri Suriye sınırında bekliyorlar. Son haftalarda Suriye’den geri çevrilen mülteciler bu Bağdat otelinde geliyorlar ve yeniden yerleşmeleri için para veriliyor.



29 November, 2007.Baghdad, Iraq.. Iraqi refugees recently returned from Syria stand in a que to get a million dinars–about $800– from the Iraqi government…The refugees, who returned from Syria over recent weeks came today to this Baghdad hotel where each family was the money to help them get resettled”¦




27 Mayıs 2004 Bağdat, Irak. Bağdat’taki Um Al Qura camisinde ibadet edip dua dinleyenler; Amerika karşıtı görüşleriyle tanınan Ahmed Abdulgaffar Al Samaari Müslümanları birleşmeye ve birbirlerini öldürmemeye çağırıyor. 30 Haziran’daki devir teslimden sonra Amerikalıların gitmek zorunda kalacaklarını söylüyor.



27 May, 2004.Baghdad, Iraq..Worshippers pray and listen to the friday sermon at Um Al Qura Mosque in Bahgdad as Ahmed Abdulghffour Al Sama?ari, a well-known senior Iraqi cleric known for his anti-American views, preached and called for Muslims to unite and not kill each other. He also called for the Americans to leave Iraq after the June 30th handover…




16 Mayıs 2004, Karbala, Irak. Karbala sokaklarından görüntüler. Göğsünde Muktada Sadr’ın resmini taşıyan bir savaşçı, sağ arkasındaki bir başka savaşçı dua ediyor. Mahti Ordusundan, Şii vaiz Muhtada Sadr’ı destekleyenler, Karbala’nın merkezindeki İmam Huseyin türbesi etrafında mevzilenip Amerikan taburunu şehirden atmaya çalışıyorlar.



16 May, 2004.Karbala, Iraq..Scenes from the streets of Karbala:.Fighter with a picture of Muktada Sadr on his chest as another fighter prays in the background (right)…Fighters from the Mahdi Army, followers of the Shia cleric Muktadah Sadr, take up positions around the shrine of Imam Hussein in the center of Karbala as they fight against US troops trying to dislodge them from the city…




2003 Mayıs Lagos, Lagos 200 bin kişinin yaşadığı su kenarındaki köyde Pazar kanoyla giden Nijeryalı kızlar, çoğu Beninden göçeden Fransızca konuşan mülteciler. Bu mülteicler kira vermek için çok yoksullar; bu nedenle Lagos’un varoşlarında okulları, hastaneleri ve marketi olan ayrı bir topluluk oluşturmuşlar.



May, 2003. Lagos, Nigeria. Girls canoe to market through a Lagos watervillage containing 200,000 people, most of them French-speaking immigrants from Benin. The immigrants are too poor to afford rents on land and so have built an entire community, with schools, hospitals and markets, in the bay on the outskirts of Lagos…



27 Mart 2003, Delta State, Niljerya ”¦ Okul çocukları Delta State’de silahların gölgesinde Nijerya ordusu kontrol noktasından geçiyorlar. Ordu şiddeti durdurması için çağrıldı. Batı Nijerya deltasında, savaşan kabileler arasındaki kavga yüzünden petrol üretimi durdu. Kavganın çoğu petrol endüstrisinden elde edilen paranın yönetimi konusunda çıkıyor. Nijerya dünyanın en büyük 6. petrol üreticisi. – petrolün nerdeyse tamamı deltadan geliyor. Shell ve Chevron operasyonlarını durduran iki şirket.


27 March, 2003 Delta State, Nigeria….School boys with arms raised as they pass through a Nigerian Army check point in Warri, Delta State. Army was called to halt violence. .. ..In western Nigerian delta, all oil production has been halted following violence during past week between warring tribes. Much of strife is related to control of money emanating from local oil industry. Nigeria is world’s 6th largest oil producer–nearly all of its oil comes from the delta. Shell and Chevron are two largest corporations to have shut down operations.




24 Şubat 2006, Nijer Deltası. Nijerya. Petrol zengini delta da Nijerya Hükümetine karşı savaşan bir gemi dolusu maskeli asi. Bunlar Nijer Deltasına Özgürlük Hareketi MEND’in üyesi. Bu grup bölgedeki petrol operasyonunun önemli bir kısmının kapanması için çabalayan bu grup petrol araçlarını enkaz haline getirdi. MEND 9 adet esir tutuyor ve Nijerya Hükümetinin ve petrol şirketlerinin talepleri yerine getirilene kadar bölgeyi terk etmesini istiyor. İsyancılar; Nijerya Hükümetinin şirketlerle işbirliği yaptığını ve Nijer Deltası’ndan milyarlar kazandığı halde su havzalarını kirlettiğini ve bölgeye çok az yatırım yaptığını söylüyorlar.



February 24, 2006.Niger Delta, Nigeria..A boatload of masked rebel gunment who are fighting against the Nigerian government in the oil rich delta. They are members of MEND which stands for the Movement for Emancipation of the Niger Delta… The group has destroyed oil facilities, forcing the closure of a significant percentage of the area’s oil operations. .. MEND is holding 9 foreigners hostage and is demanding the withdrawal of the Nigerian Army and the oil companies from the region until an agreement can be brokered that addresses their greivances…The rebels complain that the oil companies in alliance with the Nigerian government take billions in oil revenues from the Niger Delta but invest little in the area while polluting the waterways…




Nijer deltası, Nijerya. Ebocha’da petrol rafineri yakınında çocuklar. Rafineri petrol ürünü doğal gaz yakıyor ve bu çevre kirliliğine yolaçıyor.



Niger Delta, Nigeria..Children near an oil refinery in Ebocha. ..The refinery burns off natural gas that is a by product of the oil it pumps from the delta. this causes widespread environmental damage…




24 Şubat 2006 Nijer Deltası, MEND (Nijer Deltasına Özgürlük Hareketi) tarafından rehin alınan Macon Hawkins isimli Amerikalı bir petrol işçisi gazetecilerle konuşuyor. MEND Hawkins’i ve 8 yabancı rehineyi, bir anlaşma oluşturulana kadar Nijerya Ordusunun ve petrol şirketlerinin çekilmesi için tutuyorlar. Gazetecilerin bölgeye gelişi ayaklanan grup tarafından organize edildi.


February 24, 2006. Niger Delta, Nigeria..Macon Hawkins, an American oil worker held hostage by MEND (Movement for Emancipation of Niger Delta), speaks to journalists as his captors train an RPG and an AK-47 on him…MEND is holding Hawkins and 8 other foreigners hostage and is demanding the withdrawal of the Nigerian Army and the oil companies from the region until an agreement can be brokered that addresses their greivances… The journalist passage into the delta was arranged by the rebel group”¦






Michael KAMBER Hakkında


Michale Kamber 1963’te doğmuştur, 1986’dan beri serbest fotoğrafçı ve muhabirdir. Son yıllarda Kamber, Irak, İsrail, Haiti ve Afrika Kıtası boyunca çatışmaları ile öncelikle New York Times için çalışmıştır. O aynı zamanda Haiti, Irak ve Batı Afrika’dan makaleleri ile The New York Times’a yazılar yazan bir yazardır. Ödül almış fotoğrafları, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da pek çok gazetede yer aldığı gibi pekçok da büyük haber dergilerinde görsel olarak yayınlanmıştır. Kamber Kolombiya Üniversitesi’nde eski bir Revson üyesidir. 2003’te Irak haberi ile Denizaşırı Basın Klübü Mükemmellik Ödülünü kazanan New York Times ekibinin bir elemanıdır. Hem fotoğrafçılık hem de röportajları ile Pulitzer’a aday gösterildi. Irak’ta ya da başka bir yerde görev almadığı zamanlarda Senegal Dakar’da bulunur.



www.kamberphoto.com


About Michael KAMBER


Michael Kamber, born in 1963, has worked as a freelance photographer and journalist since 1986. In recent years, Kamber has worked primarily for The New York Times, covering conflicts in Iraq, Israel, Haiti and throughout the African continent. He has also worked as a writer for The New York Times, contributing articles from Haiti, Iraq and West Africa. His award-winning photos have been published in virtually every major news magazine in the United States and Europe, as well as in many newspapers. Kamber is a former Revson Fellow at Columbia University, and is a member of the New York Times team that won an Overseas Press Club Citation of Excellence for coverage of Iraq in 2003. He has been nominated for the Pulitzer Prize in both photography and reporting. When not on assignment in Iraq and elsewhere, Kamber is currently based in Dakar, Senegal.


www.kamberphoto.com


Çeviriler (translated by) : Hatice KAPUDERE & Berna AKCAN





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Michael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin ÖlümüMichael Kamber : Askerin Ölümü

Mike Roberts : Okyanusun Altında



Okyanus yüzeyi altındaki dünyaya ait ilk hatıralarım, Maui Keawekapu kıyılarında zıpkınla balık avlayan babamı izlediğim zamanlara aitti. Küçük bir çocuktum ve 1950’lerin ortalarıydı. O zamanlar Maui’de çok az insan yaşıyordu. Yol kirli ve sahiller benim kişisel alanım gibiydi. Şimdi yarım yüzyıl sonra, bir scuba dalgıcıyım ve denize olan tutkum saplantı haline geldi. Su altı fotoğraflarımın çoğu, babamla birlikte şnorkelle dalış yaptığımız alanın bir kaç mil içindeki aynı alanda çekilmiştir. Su altı dünyası ihtişam doludur ve her dalışta hala görülecek yeni şeyler vardır. Deniz koşulları kötü olduğu zaman, yüzeydeki doğal dünyada amatörce uğraşmaktan da hoşlanırım.




Aynı zamanda özel su altı fotoğrafçılığı atölyelerini yönetir ve Maui adasındaki su altı fotoğrafçılığı dalışlarına öncülük ederim.





Ben, etrafımdaki, hem denizin üstü hem altına ait doğal güzellikleri çekme fırsatı elde edebileceğim bir yerde yaşıyor olmakla kutsanmışım. Fotoğraflarımın çoğu Hawai Adaları’ndandır.




Buradaki tüm çekimler Nikon D70 ile yapılmıştır. Su altındayken bu makine Ikelite marka su altı kılıfı içerisindedir ve bu sisteme 2 adet DS125 flaş bağlıdır. Favori makro lensim Nikkor 105 mm lenstir. Aynı zamanda 60mm Nikkor objektif de kullanıyorum ve zaman zaman 105mm objektifime 2x tele-dönüştürücü ekliyorum. Geniş açı için Nikkor 10.5 mm ve Tokina 12-24 mm kullanıyorum.




Bir moda akımı olarak su altı fotoğrafçıları, nadir hayvanların çekimlerini yapmak için çok daha egzotik yerlere gidiyorlar. Bu tür seyahatleri maddi olarak karşılayamadığımdan, bölgemdeki vahşi yaşam çekimlerimi yeni yollarla yapmaya çalışıyorum. Benim için en uygun yer olduğunu sanıyorum. Tabii ki, buradaki dost yeşil deniz kaplumbağaları bunu yapabilmem için bana pek çok fırsat sunuyorlar.




Benim içim önemli şeylerin başında, çok sevdiğim resifleri korumak gelir. Dünyayı eğitmek için fotoğraflarımı kullanabildiğim her yerde – hem dalgıçlar hem olmayanlar için- bu resiflerin sadece gidilip görülecek güzel yerler değil, aynı zamanda dünyanın yaşam çevriminin başladığı yerler olduğunu vurgularım. Eğer resifler ölürse dünya da ölür.



Mike ROBERTS



E-posta:


mike@tortuga-web.com



Web site adresim:


http://tortuga-web.com



Fotoğraflarıma buradan da ulaşabilirsiniz:


http://reeflections.smugmug.com
ve
http://photo.net/photos/Mike%20Roberts





My earliest memories of the world beneath the ocean surface were of following my dad while he was spear fishing off the coast of Keawekapu on Maui. I was a little boy and it was the mid 1950’s. Few people lived in South Maui then. The road was dirt and the beaches seemed to be my personal domain. Now, over a half of a century later, I am scuba diving and my passion for the sea has become obsession. Much of my underwater photography is captured within a couple of miles of the same area I snorkeled with my father. The undersea world is still full of splendor and there are still new things to see on every dive. When water conditions are too rough, I also like to dabble in the natural world above the surface.




I also conduct private underwater photography workshops and lead underwater photography dives on the island of Maui.





I am blessed to live in a place where the opportunities for capturing natural beauty are all around me both above and below the sea. Most of my images are from the Hawaiian island of Maui.




All of the images here were shot with a Nikon D70. While underwater, it is housed in an Ikelite housing that sports 2 ds125 strobes. My favorite macro lens is a Nikkor 105mm lens (non VR). I also use a Nikor 60mm and sometimes add a 2x TC to the 105mm. For wide angle I use a Nikkor 10.5mm and the Tokina 12-24mm.




As a trend, underwater photographers are going to more and more exotic places to capture shots of rare animals. Since I cannot afford such trips, I try to shoot the local wildlife in new ways. I guess that’s my niche. Of course the friendly green sea turtles here have provided me with many opportunities to do just that.





High on my priority list is the protection of the reef I love. Anywhere I can use my images to help educate the world – divers and non divers alike – that these reefs are not only beautiful places to visit, they are also the place where the life cycle of the earth begins. If the reef dies, so does the rest of our planet.



Mike ROBERTS


contact information


Email me at mike@tortuga-web.com


My website is: http://tortuga-web.com


My images are here: http://reeflections.smugmug.com


And here: http://photo.net/photos/Mike%20Roberts




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun AltındaMike Roberts : Okyanusun Altında

Sabit Kalfagil ile Bir Soru Bir Cevap



Türkiye’de son dönemde fotoğrafa karşı artan aşırı talebi nasıl görüyorsunuz? Bu durumun fotoğraf sanatına katkıları ve götürüleri nelerdir? Gelecekte nasıl bir gelişme süreci bekliyorsunuz ve umuyorsunuz? Sizce biz amatörlerin nasıl bir duruş sergilemesi fotoğraf anlamında yararlı olacaktır?



Bu soruda “artan talepten” kasıt nedir? Fotoğrafın kendisine bir talep yok, biliyoruz. Öte yandan kendilerini “amatörce çekiyorum” diye tanımlayan ve sadece piknikte aile anıları türünden şeyleri çekenlerin işlerini basan laboratuarlar da birer ikişer kapanıyor. Çünkü bu insanlar artık baskı yaptırmıyorlar. Ekranda izlemekle yetiniyorlar. Haksız da değiller. Bu yöntem daha ucuz, hem de evde bir sürü fotoğraf kalabalığı olmuyor. CD’ler daha az yer kaplıyor.




Öte yandan, bu kez, fotoğrafı gerçekten amatörce bir hobi olarak yapanlar, fotoğraf sanatçıları (!) veya sanat fotoğrafçıları (!)”¦ Bunların fotoğraf tüketimindeki payları küçüktür. Belki onlara fotoğrafın vitrin mankenleri denebilir.




Film ve kağıt üreten firmalar birer ikişer kapanıyor. Yakında dia filmi de bulunamayacak. Fotoğraf endüstrisi adına kötü imiş gibi görünen bu olumsuz tablonun onlar için bir olumlu yanı da var. Benim ve pek çok kişinin dolabında geçtiğimiz iki kuşağın makine ve objektifleri daha onlarca yıl kıllanılabilecekken çürüğe çıkmış bulunuyor. Bunlar ikinci el piyasasında o denli ucuzladı ki satmaya değmez. Onbinlerce dolar değerindeki orta format makine ve objektif takımı da öyle.


Bunlardan çok daha değerli teknik kamera takımları inanılmaz fiyatlara satıldı veya hiç satılamadı. Bunların yerini hızlıca üretilen dijital makineler adı. Ama bu yeterli değil. Artık makine kullanıcılarına film ve kağıt satılamayacağına göre bu açık ne ile kapanacak? Elbette kart ve CD satışı bunu karşılamaz. O halde teknolojik gelişmeleri tüketiciye öylesine taksit taksit vereceksiniz ki eldeki makineler ekonomik ömrünü doldurmadan çok önce, örneğin her altı ayda, bilemediniz yılda bir değiştirilsin, eskileri çöpe gitsin.




Ama ben galiba başka şeyler söylüyorum. Sizin sorunuza şimdi geliyoruz. Makine kullananlara sık sık yeni makine satmak da yetmez. Kullanıcıların sayısını da artırmak gerekir. Bunun için fotoğraf çekenleri sıkıntıya sokan “doğru fotoğraf”, “iyi fotoğraf” gibi saçmalıklarla milletin cesaretin kıran ciddi adamların karşısına yeni kuramcılar çıkartıp “kendinizi sıkmayın, düşünmeyin, çekin” mesajını vermek gerekir ki, yetenekli yeteneksiz herkes durmasın, fotoğraf çeksin.


Hatta daha üst düzeyde sanat platformlarına müdahale ederek her türlü özgürlükçü (!) sanata, sanat dallarında ki sorumlulukları yıkan disiplinler arası sanata destek çıkmak yoluyla uygun yönlendirmeler yapılabilir. Böylece dünyamızı her türden sanat objesinin çöplüğüne dönüştürme pahasına tüketim körüklenebilir.




Bu durumun fotoğraf sanatına etkilerine gelince; özel bir alan olan fotoğrafı bir yana bırakıp, önce sanatı konuşalım. Yüzyılın başında ortaya çıkan modernizm akımı tamamen akla ve işlevselliğe dayalı idi. Böyle bir akım içinde zanaatın ve iyi işçiliğin değeri önemlidir. Çünkü bu akım beraberinde mükemmeliyetçiliği de getirir. İkinci dünya savaşı sonunda Avrupa çok büyük yıkıma uğradı. Savaştan sonra hızlı bir yeniden yapılanma zorunlu oldu. Acele ile üretilen yapılarla, modern mimarlığın soylu eserleri yanında, çok sayıda kötü, ruhsuz ve mekanik binalar belli bir kirlilik yarattı.


Bu mekanik ortam, insanların eski mimariye özlem duymasına sebep oldu. Böylece bir karşı hareket olarak post-modernizm doğdu. Bu akım bazı nostaljik ögeleri kullanarak belli bir özlemi yanıtlarken aynı zamanda modern sanatın rasyonalist dayanağına bir tepki olarak, onun doğrularına ve kutsallarına saldırdı. Böylece bu akım insanlarda kural tanımazlık etkisi yarattı.




Bugün adına çağdaş sanat denilen fiili durum veya realite düşünce sistemi olarak daha çok başıboşluk olarak adlandırılabilecek sözüm ona özgürlükçü bir karakter sergiliyor. Modernizmin aksine zanaatın işçiliği ve mükemmeliyetçiliğin erdemini reddediyor. Bugün artık her hangi bir sanatın özgün diline ve tekniğine sahip olmanız gerekmez. Günün bir saatinde size gelen ilham veya bir konsepti (!) bir bilene anlatıp uygulamayı ona yaptırabilirsiniz. Eser gene de sizin olur. Böyle olunca sanatçının her hangi bir dilden ve teknikten sorumlu olması gerekmez. Olsa olsa konseptten sorumlu olur. Onun da savunması konuşma dili ile yapılır. Zaten dilin de kemiği yoktur.


Böylece teknik bilmesi gerekmeyen, bir sanatın özgün dili ile göbek bağı bulunmayan sanatçı (!) bugün heykel, yarın resim, öbür gün fotoğraf bilen birilerine hayalini anlatıp, sipariş verebilir. Hatta aynı eserin içine, hem resim, hem fotoğraf, hem de heykel koyabilir ve hiçbirinden de sorumlu olmaz. Adına disiplinler arası sanat denilen realite budur.


Bu tür karma ürünlerin bir bölümü bienallerde “enstalasyonlar” adı altında sergilenip, hayranlarını hoşnut ettikten sonra temizlikçi tarafından çöp kamyonuna taşınıyor. Birileri diyecektir ki “tiyatro da oynanıp, perde kapandıktan sonra, uçup gidiyor.” Ama onun türü başka. Fonetik sanatlar böyle olmak zorundadır. Konserler gibi, ama geride uçup gitmeyen bir metin veya konserin notaları vardır. Plastik sanat ürünleri ise istendiğinde izlenmeye hazır biçimde kalıcı olmak zorundadır.




Peki bu olup bitenlerin akılcı bir dayanağı, bir nedeni yok mu? Elbette var. Bu da tüketim ekonomisinin oyunudur. Böylece ortadan kalkan kurallar ve kısıtlamalar sayesinde artık, bilenle bilmeyen, yetenekli ile yeteneksiz eşit kılınıyor ki herkes sanat yapmaya soyunsun ve tüketim hızlansın. Bunun sonunda dünyanın çöplüğe dönmesi kimin umurunda? Sonuç olarak fotoğraf da bundan payını alıyor.


Bilenle bilmeyen eşitlendiğini görmek için fotoğraf makinelerinin kumandalarına bakmak yeter. O altı ayda bir yenisi çıkan aynı firmanın makinelerine bakın her birinin tuşları farklı yerdedir. Her seferinde yeniden acemi oluyorsunuz. Eskiden otuz yıl önce üretilen makine elinize geçince kitaba bakmadan beş dakika içinde kullanmaya başlardınız. Bugün ise her yeni makinenin en az yüz sayfalık el kitabı var ancak onu okuyup bir hafta sonra kullanabilirsiniz. Acemi ya da usta olmak fark etmez.




Bugün yurtdışında müzayedelerde satılan fotoğraflara bakınca, şaşıp kalıyorum. Hiçliğin ya da önemsizliğin sanata konu olmasını bir yere kadar anlayabilirim de, kendisi hiç ya da önemsiz olan sanat ürünlerinin baş tacı edilmesini anlayamam. Yüz binlerce dolara satılan bu eserlerin benzerlerini öğrencilerimiz ya da yeni amatörler getirip gösterseler, azar işitirler.


Eskiden olsa idi geleceğin sanatı için şunu söylerdim: “gelecekte sadece işlevsel sanatlar yaşayacaktır.” Bunlar; endüstri tasarımı, mimarlık, fotoğraf ve sinema olacaktır. Şimdi farklı düşünüyorum. Gelecekte bütün sanatlar ölecek, sadece pazarlama sanat olacaktır.




Fotoğraf insanlara görmeyi öğretir. İnsanlar fotoğraf çekerken mutlu oluyorlarsa (örneğin ben oluyorum) bununla yetinebiliriz.




Fotoğrafçıları iki kampa ayırmak mümkündür. İlki fotoğraf mesleğini icra edenler. Fotoğrafın en önemli özelliği işlevselliği ve çoğulculuğudur. İkinci kampta amatörler var. Amatör dünya fotoğraf mesleğinin serasıdır. Orada yetişen fidanlar dış dünyaya dikilip, ulu ağaçlar olmalıdır. Nedense bizde işler böyle yürümüyor. Hani bizde ne derler; “okul başkadır, hayat başka.” Okul hayata uymuyorsa, ne işe yarar ki? Amatör dünya bir bakıma fotoğrafın okuludur. Bu dünyanın mensupları sanatçılık iddiası ile fotoğraf meslek adamlarına hor bakarlar. Meslek adamları da diğerlerini uçuk ve işe yaramaz bulurlar. Bu iki kamp bir tür bileşik kap gibi birbirlerine bağlanmadıkça iyi bir noktaya ulaşmak olanaklı görülmüyor.




Hazırlayanlar : Ali Emre ÇETİNER, Evren ŞAR

Desteklerinden ötürü Sn.Emre İkizler’e teşekkür ederiz…








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir CevapSabit Kalfagil ile Bir Soru Bir Cevap

Gloriann Liu : Diğer Afganistan



“Women Making Bread” April, 2005 These women live in a very small village in Wardak province; they were preparing bread for a meal the next day. The Occasion was the final funeral for the mother of a dear friend of mine.



“Ekmek Yapan Kadınlar” Nisan, 2005 Bu kadınlar Wardak eyaletinde çok küçük bir köyde yaşıyorlar, ertesi günün yemeği için ekmek hazırlıyorlar. Nedeni çok sevgili bir arkadaşımın cenazesiydi.




“Girl from Balkh” April 2004 This young girl was sitting beside her mother and grandmother. They were visiting the shrine of an ancient female poet.



“Balkh’lı Kız” Nisan 2004 Bu genç kız annesinin ve büyükannesinin yanında oturuyor. Hep beraber bir kadın şaire ait tapınağı ziyarete gelmişler.




“Kochi Woman using a Tandori” June 2007 This woman was living in a refugee camp outside of Kabul. My guide and I had been drinking tea with some of the men at this camp, as we were leaving, I spotted the women who were making bread for the camp.



“Tandori Kullanan Kochi Kadın” Haziran 2007
Kabul’un dışında bir mülteci kampında yaşıyor. Rehberimle ben kamptan bazı erkeklerle çay içiyorduk. Tam ayrılıyorken kampta ekmek yapan kadını fotoğrafladım.




“Men working with cotton” June 2007 These men were using a very antiquated machine to separate the cotton from the seeds and the chaff.



“Pamukta çalışan adamlar” Haziran 2007. Bu adamlar pamuğu tohumdan ve saplarından ayırmak için çok antika eski bir makina kullanıyorlardı.




“Women Weaving” October 2004 I captured this photo on my second trip to the northwest of Afghanistan. We were in the city of Andkhoy when we found these women weaving traditional carpets.



“Dokumacı Kadınlar” Kasım 2004. Bu fotoğrafı Kuzey Batı Afganistan’a ikinci seyahatimde çektim. Andkhoy sehrinde bu kadınları bulduğumuzda geleneksel kilimlerden dokuyorlardı.




“Girl from Faizabad” April 2005 The first time we went to Faizabad, we went out very early in the morning, around 6:00 am. While driving to the north of Faizabad, in a beautiful rural area, this girl and her father had stopped to buy some food at a roadside market.



“Faizabad’lı kız” Nisan 2005. Faizabad’a ilk gittiğim sabah çok erkenden saat 6.00 a.m civarında dışarı çıktım. Faizabad’ın kuzeyindeki kırsal bölgeye doğru giderken bu kız ve babası beni yol kenarındaki pazardan birşeyler almam için durdurdu.




“Shish-ka-bob” June 2006 Shish-ka-bobs are a popular dish for lunch in Kabul. There were two men crouched under the floor where this cook was sitting. They were chopping the meat and vegetables for the shish-ka-bobs.



“Shish-ka-bob – Şişkebap” Haziran 2006. Şişkebap Kabul’de populer bir öğlen yemeğidir. İki adam yere çömelmiş, şişkebap için eti ve sebzeleri hazırlıyorlardı.




“Walking in the Snow” January 2007 In the winter of 2007 the weather conditions were brutal in Kabul. This photo was taken at a refugee camp. I went on a distribution of clothing with a non-profit group, Afghans for Tomorrow. On this day the temperature was below freezing and most of the children did not have socks or warm clothing.



“Karda Yürümek” Ocak 2007. Kabul’de kışın yaşam koşulları ağırdır. Bu fotoğraf bir mülteci kampında çekildi. Yarının Afganları isimli bir sosyal sorumluluk grubuyla giysi dağıtmak üzere gitmiştik. Sıcaklık sıfırın altındaydı ve çocukların çoğunda çorap ve kalın giysiler yoktu.




“White Burka at the Shrine” June 2007 These women were visiting a shrine in Kabul; the shrine is only visited by women.



“Türbe’deki Beyaz Burka” Haziran 2007 Bu kadınlar Kabul’de bir türbeyi ziyaret ediyorlar ve bu türbe sadece kadınlar tarafından ziyaret ediliyor.




“Woman by the Wall” June 2007 I saw this woman while I was photographing a family that makes kites. She blended with the wall like a chameleon.



“Duvar Kadın” Haziran 2007. Uçurtma yapan bir aileyi fotoğraflarken bu kadını gördüm. Bir bukalemun gibi duvarla bir olmuştu.







Sanatçının Görüşü



Fotoğrafçı insanlığın değişik bir yüzünü göstererek farklılık yaratma sorumluluk ve gücüne sahiptir. Gerçeği kameramın lensleriyle göstererek varoluyorum. Fotoğraflarını çektiğim Afganistan’daki sıradan insanlar, sizin benim gibi çalışkan ve tutkuluydu Birçoğu beni en sıcak duygularıyla evlerinde ve kalplerinde ağırladı. Bu eski gelenekleri görünce, yanlış bilgilendirilen birçok Amerikalının günlük koşturmacası bambaşka olan bu insanları görerek farklı düşünmeye başlamasını, uyanmasını diliyorum. Eğer farklı bir kültüre bir parça ışık tutabildiysem görevimi tamamladım demektir.





Artist Statement



A photographer possesses both the power and the responsibility to affect change by illustrating a unique perspective on humanity. I exist solely to document truth through my camera’s lens. The ordinary people in my photographs of Afghanistan are hardworking and passionate, much like you and me. Many have warmly welcomed me into their homes and into their hearts. By focusing on this ancient culture, I hope to reveal a people whose daily struggles are unknown to most Americans, many of whom are sadly misinformed. If I am able to shine a clarifying light on a culture in need of our understanding and, in many ways, our assistance, then I have completed my mission.


Gloriann LIU Hakkında



Gloriann Liu 20 yıldan uzun bir süredir fotoğrafçılık yapıyor. Universite eğitimini Wichita State Universite’sinde Sanat Bölümü’nde aldı, daha sonar Kansas City Art Institute’a devam etti. Kansas City, Missouri’de 20 yıldır fotoğraf ve sanat eğitimi veriyor.

Şu an Kaliforniya San Luis Obipo’da oturuyor, global dünyada sosyal sorumluluk üzerine farkındalık geliştirilmesi konusunda çalışıyor. Bu kapsamda Orta Doğu ve Orta Asya’da faaliyet gösteren ve siyasi olmayan organizasyonlarla çalışıyor.

About Gloriann LIU


Gloriann Liu has been a photographer for over twenty years. She received her Bachelor’s Degree in Art from Wichita State University and subsequently attended the Art Institute of Kansas City. She taught Art and Photography in Kansas City, Missouri for twenty years.



Now residing in San Luis Obispo, California, she is applying her efforts toward increasing awareness of social issues facing our global community. To this end, she is working with several non-governmental organizations with activities in the Middle- East and Central Asia.









www.gloriannliu.com



Recent Solo Art Exhibition:

Ӣ The Foresight Gallery, Amman, Jordon (2006)


Ӣ National Gallery, Kabul, Afghanistan (2005)


Ӣ Arts Alive Invitational, Santa Barbara, California (2005)


Ӣ Specialty Photo, Santa Barbara, California (2005)


Ӣ The Photo Shop, San Luis Obispo, California (Fives shows throughout 2002-2007)



Yakın Bireysel Sergileri



”¢ Foresight Galerisi, Amman, Ürdün (2006)


Ӣ National Galeri, Kabil, Afganistan (2005)


”¢ Specialtı Photo, Santa Barbara, Kaliforniya. (2005)


”¢ Photo Shop, San Luis Obispo, Kaliforniya.(2002-2007 arasında 5 sergi)





Other Accomplishments:



Ӣ Black and White Magazine, Annual Photo Contest, publication and awards, Gold (2007) Bronze (2006)


Ӣ San Luis Obispo Art Center, Visions Annual Juried Exhibit, First Place Black and White (2007)


Ӣ San Luis Obispo Art Center, Visions Annual Juried Exhibit (2002-2006)



Diğer Çalışmaları :



”¢ Black and White Magazine, Fotoğraf yarışması, basım ve ödüller. Altın (2007) Bronz (2006)


”¢ San Luis Obispo Sanat Merkezi, Jüri Sergileme, Siyah ve Beyaz(2007)


”¢ San Luis Obispo Sanat Merkezi, Juri Sergileme Ödülü (2002-2006)






Upcoming Exhibits 2008:



Ӣ The International Foreign Affairs Council, San Francisco, California


Ӣ The Art Center, San Luis Obispo, California


Ӣ Big Sky Caf̩, San Luis Obispo, California



2008 Yılı Sergileri:



* Uluslararası Dış İlişkiler Konseyi, San Fransisko, Kaliforniya


* Sanat Merkezi, San Luis Obispo, Kaliforniya


* Big Sky Kafe, San Luis Obispo, Kaliforniya



Çeviri (translated by) : Hatice KAPUDERE









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer AfganistanGloriann Liu : Diğer Afganistan

Jose A Gallego : Cesaret Portreleri


Adım Jose A Gallego, İspanya`nın güneyinde doğdum ama kuzeyinde oturuyorum. Fotograf profesörü ve bir lisede İspanyol edebiyati profesörüyüm. Fotografik çalışmalar da yapıyorum. Bu çalışmalarımı www.joseagallego.com linkindeki internet sitemde görebilirsiniz.



Ekipman olarak kullandıklarım; Canon 5D, 24-70 L, 100-400 L, 16-35L, 50mm



Bir çok ödül sahibiyim, çalışmalarım Photo-Art International – hatta bu dergide kapak fotografı olarak-, National Geographic İspanya gibi dergilerde yayınlandı. Toyota İspanya ve İspanya Çevre Bakanlığı için çalışmalar yaptım. Şimdilerde, Ulusal İspanyol Meteoroloji Enstitüsü için büyük bir bulutlar atlası hazırlamaktayım. Normalde sosyal içerikli konular ve manzara fotografları çekmekteyim.




Fotograf bize bu dünyayı bir başkasının elbiseleri ile anlatır. Gerçeğin bir kısmını diğer kısmından ayırmak bakanı bir anlamda şaşırtmaktır, yani ona sadece tanıdık, bildik bir görüntüyü sunmaktir. O anda bilinen artik bilinen halinden çıkıp, izleyicisi tarafından yeniden tanınmaktadır. Bu anlamda, benim durumumda, bir ortamda yayınlanması yukarda bahsettigim seylerin altını çizmek yani, gerçekten ayrıldığı dereceleri sınıflandırmaktır.



Fotoritim’de yayınlanan fotograflarim ise hayvanlar dünyasina uyguladigim, dediklerimi teyit eden çalışmalarımdır.



Doğaya olan aşkım, genel olarak hayvanlar alemine olani, benim bir cok hayvanat bahcesini ziyaret etmeme vesile oldu. Orada, onların ne kadar zor ve hatta bazen de utanc verici şartlarda sürdürdükleri yaşamlarini gördüm. Git gide, onları o gercek yasam ortamlari dışına çıkararak, kaybettikleri onurlarını vermeye çalıştım. Bunu yapabilmek için de, onları ozgurmus gibi gostermeden, oluşturduğum özel hayali bir stüdyoda, bazen, onları çevreleyen herseyden izole ettim, bazen daha güzel görünmelerini, bazen de daha gizemli, daha cok saldırgan ve gururlu ama her daim onurlu görünmelerini sağladım. Bu onları bir ebeveyn şevkati ile insanlaştırmak değil ama en azından yalnızlıklarını güzel bir atmosfer ile çevrelemek. Yalnızlık, benim çalışmalarımda sadece hayvanlar icin değil genelinde, şehir ve manzara ve doğa fotograflarımda, sosyal içerikli çalışmalarımda da özellikle işlediğim bir temadır. Dilerim çalışmalarımda temel aldığım bu özellik; güzellik, hayvanlar alemi ve yalnızlık temalarına ilgi gösterilmesini sağlar.



Jose A Gallego


photos: www.joseagallego.com


www.spainsevereweather.com



”¦”¦”¦..



Je m’appelle Jose A Gallego, et je suis né dans le sud de l’Espagne, mais j’habite dans le nord. Je suis professeur de photographie et de litterature espagnole dans un lycée superieur. Je fais des travaux photografiques aussi.


Mon site : www.joseagallego.com



mon équipe: canon 5D, 24-70 L, 100-400 L, 16-35L, 50mm



j’ai gagné plussieurs prix, j’ai publié pur plussieurs revues commo phot-art international (dont une photo était couverture), national geographic espagne, j’ai travaillé pour Toyota espagne, et pour le ministère de lenvironnment de l’espagne. maintenant je prepare un grand atlas de nuages por l’Institut Nationale de Meteorologie de l’espagne. Normalement je fais de la photo sociale et du paysage.



La photographie nous parle de ce monde mais avec les vêtements d’un autre. Le fait de séparer une partie de la réalité du reste est déjà une façon de tromper celui qui regarde, de lui presenter uniquement un aspect de ce qu’on connait. Dans ce moment le connu ne l’est plus et il faut qu’il soit re-connu pour l’espectateur. Dans ce sens, dans mon cas, l’édition posterieure sur un logiciel n’est qu’un souligné de ce dont on vient de parler, c’est à dire, intensifie le dégré de séparation de la réalité.



Les photos que FOTORITIM presente ici ne sont que la confirmation de ce que je viens d’expliquer appliqué au monde animal.



Mon amour pour la nature en génerale, et pour les animaux en particulier, m’a porté à plussieurs tours sur des zoos ; là j’ai vu les conditions difficiles et parfois honteuses dans lesquelles vivent quelques animaux. Peu à peu j’ai essayé de leur donner cette dignité-là qu’ils avaient perdu quand ils sont sortis de leur moyen. Pour y arriver je les ai isolés de tout ce qui leur entourait, en essayant qu’ils apparaissent parfois beaux, d’autres fois mistérieux, éventuellement agréssifs et fiers, mais toujours dignes. Sans faire croire qu’ils sont en liberté, je les place dans une sorte de studio photographique imaginaire pour en tirer le mieux de ces animaux. Il ne s’agit pas de les humaniser d’une façon paternelle mais au moins les entourer d’une atmosphère de beauté et de solitude. En fait, la solitude est un sujet qui devient récurrent dans mes images, pas seulement dans celles d’animaux mais aussi dans mes reportages de paysages urbains ou naturels, même dans le type de photo sociale que je fais. J’espère que la contemplation de cette partie de mon ouvrage provoque une certaine reflexion sur la beauté, le monde animal et la solitude.



Jose A Gallego


photos: www.joseagallego.com


Integrante de la mejor página de tiempo severo en lengua española:


www.spainsevereweather.com



Çeviri (translated by) : Faika Berat PEHLİVAN






Portraits of Heart



























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret PortreleriJose A Gallego : Cesaret Portreleri

Tom Carter : Portreler ile Çin


Amerikalı gazeteci-fotoğrafçı Tom Carter son dört yılını Çin Halk Cumhuriyeti’nde 33 eyalette ve özerk bölgede geçirdi, üstelik bir kez değil tam iki kez. San Fransisko yerlilerinin ciltli kitabı : 800 görüntü içeren CHINA isimli kitap – İnsan Portreleri bu kış Hong Kong’lu yayıncı Blacksmith Books yayınevinden çıkıyor. Tom Bir günün ayırarak Çin’de fotoğraf çekmenin güçlüklerini, sansürle nasıl başa çıkabildiğini anlattı ve dünyanın en büyük turizm pazarını ziyaret etmek isteyenler için öneriler verdi.




Yayına girecek olan kitap punk şarkıcıdan köylüye, etnik gruplardan girişimcilere kadar birçok portreden oluşuyor. Uzak bir ülkedeki yalnız bir yabancı olarak, tüm bu insanları nasıl gördünüz, onlarla fotoğraflarını çekebilmek için yakınlık mı kurmaya çalıştınız?



Birçok resim seyahatim sırasında Çinli insana dair merakımdan ve oluşan etkileşimden ortaya çıktı. Seyahatimin sonuna kadar bunları bir kitapta derlemeyi düşünmemiştim. Bu seyahat sırasında karşılaştığım tüm insanlara bir hediyedir.




Portrelerde subjeye yakın olabilmek için samimi bir ilgi gerekir. Ben merceklerin arkasına saklanmayı doğru bulmuyorum; fotoğraflarını gördüğünüz insanlara fotoğraflardaki kadar yakın oldum, hatta bazen birkaç santime kadar yaklaştım. Sokakta bir yabancı yürümeye başlayınca tüm aktiviteler sonra erer, hayat durmadan çekebileceğiniz anlık fotoğraflardır.



Bir kitabın, sadece belli yerlerin resimleriyle bir ülkenin gerçek ruhunu yansıtabileceğine inanmıyorum. Çin Seddi’nde bir günbatımı fotoğrafı hoştur, ancak bundan ne öğrenirsiniz ki? Ben inanları göstermeyi hedefledim, Çinlilerin homojen bir millet olmadığını göstermeye çalıştım.



Dili oldukça iyi konuşmalısınız.




Bu ilk sorulan soru. Çin’de karşılaştığım birçok yabancı aynı şeyi sordu. Çin’e ilk vardığımda ingilizce öğrettim, resmi olarak çalışmak için hiç vaktim kalmadı. Sözcük haznemi gezerken kazandım. Buna Yaşayan Çince diyorum. İletişim kurabilirim, iletişimde bazen herşey boşa giderken sadece bir gülümseme yeterli olur. Ancak farklı bir yaklaşımla; birçok Çinli kendi kasabaları dışındaki Çinlileri anlamakta zorlanır çünkü her eyalette oldukça farklı bir dil konuşulur.



Çine İngilizce öğretmeni olarak gelmiştiniz, ancak 4 yıl sonra fotoğrafçı ve yazar olarak anılmaya başladınız. Bu kariyer değişikliğini planlamış mıydınız?



Asla, ancak burası Çin, gerçek bir fırsatlar dünyası. Seyahat öğrenmenin bir yolu. Yollarda geçirdiğim bu uzun yılların sonucu fotoğraf kollaksiyonum, bir kitap ve birçok dergide yayınlanan seyahat anılarım oldu ve bu beni Çin civarındaki ikinci seyahate götürdü. Yabancılar klübünde oturup atanmayı beklemiyorum. Kendi rotamı çiziyorum. Belki de bu nedenle hala Reuters’in ilgisini çekemedim.





Çin sansürüyle bazı görüntü ve makaleler nedeniyle sorun yaşayabilirsiniz. Aynı fikirde misiniz?



Basın özgürlüğü kavramı Batılılara özgü, hala komünist Çin’e çok yabancı.Medya devlet kontrolünde ve ülkeye gelen ve giden her türlü bilgi Enformasyon Bakanlığı’nın iznine tabidir. Çılgınlık değil mi? Ancak ben bağımsız çalıştığım ve arkamda herhangi bir haber ajansı olmadığı için resmi gazeteci ehliyetine sahip değildim. Birçok imajı çok büyük zorluklarla elde ettim, birçok çalışmam yabancıları tehdit olarak algılayan yerel otorite tarafından engellendi.



Örneğin, kitapta yüzleri kurum kaplı 3 adet maden işçisinin resmi var. Güney Shanxi dağlarına varmamız günlerimizi aldı, madene indik, çok az çekim yaptık ve yakalanmadan bir delikten kaçmayı başardık; işte bu fotoğrafçıların zorlukları. Bazı fotoğraflarım bunu gibi çek ve kaç şeklinde oldu.




Bilmek istediğim birşey var; fotoğrafladığınız bir köylü kavgası, sizin tutuklanmanıza yolaçtı. Bunu anlatabilir misiniz?



Köylü ayaklanmasını yakalamak – Çinli ve yabancı gazetecilerin çok nadiren duyum alabileceği bir durumdur ve yakalanırsa bir kitabın en güçlü görüntüsü olur. Yerel polis elimdeki fotoğrafları vermemi rica etti, aksi takdirde hapis cezası vardı. Ancak bir çift resim kitaba doğru süzüldü. Hala Çin’deyim, bu nedenle bu konuda çok fazla konuşmak istemiyorum. Kitap raflarda yerini almadan da fotoğrafları halka açamayız.




Gerilla stili dökümantasyon fotoğrafçılığı sizin gurur duyduğunuz birşey. Bazıları sizin Çin’deki sıradan hayatı sanata dönüştürdüğünüzü söylerken, bir eleştirmen sizin yaptığınızın rahat bırakılması gereken sıradan insanın hayatına saldırı olduğunu söyledi. Bu tepkilere cevabınız nedir?



Kritik nerde? (Güler) Sokak fotoğrafçılığı terimini tercih ederim ki gerçekte yaptığım budur. Hergün sabah altıdan akşam altıya kadar kaldırımlarda mesai yapıyorum, insanları izleyerek ve iletişim kullanarak kültürü öğrenmeye çalışıyorum. Birçok fotoğrafçı işlerini mümkün olduğunca çabuk halletmeye çalışır, böylece objeden uzak kalır, ben objeyle eğleniyorum. Fotoğraflarım için artistik ya da teknik herhangi bir ön koşul yok. Ben sürüp giden yaşamı olduğu gibi çekiyorum. Çekmek için bir saat beklemek ve sonra fotoshopla uğraşmak ölüm, ben bu olamam. Ben yaşamı olduğu gibi çeker ve devam ederim. Eğer fotoğrafta hile varsa, sorun ne ki?.. Hayatın kendisi hilebaz.



Çok hoş birşey yaratma çabasında değilim. Güzel bulunan fotoğraflarımın tamamen subjeden kaynaklandığını düşünüyorum. Komplimanları kabul etmesi gereken onlar.




Çin gerçekten keşfedilmesi gereken çok büyük bir ülke – 33 eyalet, 200 den fazla şehir ve köylerde de bulunmalısınız. Yaşamın sesleriyle seyahat etme boş bir hayat gibi görünebilir, ancak gerçek bu mudur?



Bildiğiniz gibi fotoğraflarım ve seyahat yazılarımla, Çin turizmine katkıda bulunuyorum. Bunları gören CNTA’nin ( Çin Ulusal Turizm İdaresi) en azından otel masraflarımı karşııladığını düşünür. Ancak ne yazık ki bir kuruş bile finansal destek almadım.



Çini baştan başa gezdiğim iki yıllık seyahatim sırasında, geceliği 15 RMB(2 USD)olan yarı duvarlı – yabancıların kalması yasak olan – gençlerin kaldığı hostellerde ya da otobüs terminallerinde yerlerde yattım. Seyahatimden önceki 2 yıl İngilizce öğretmenliği yaptım böylece seyahat için para biriktirebildim. Ancak yaşadığım deneyimleri Sheraton’da kalarak yaşayamazdım.




Tüm seyahat edenler bir şeylerden kaçıyorlar. Peki sizin bahaneniz nedir?



Ben uzun bir göçebelik yolundan geldim. -Annem iyi bir Danimarka’lı Viking, babam ise melez Panamalı-Küba-İtalyan- dolayısıyla bu benim kanımda vardı. Hayalim dünyayı dolaşmak ve bunla ilgili resim çekerek yazılar yazmak idi. Hiç bir şekilde bu duygumun yok olmasına, sona ermesini düşünmedim. Dünya benim evimdi.




Peki gün gün Çin maratonuzla ilgili ne zorluklarla karşılaştınız?



Her halde saat ve saat zorluklar demek istiyorsunuz. Benim resimlerim bir çok potensiyel turisti heyecanlandıracaktır, fakat Çin seyahatimi ballandırmayarak seyahatimdeki gerçekleri ifade edeceğim. Herhalde hemen herkesin uzlaşacagı konu bir sırt çantalı gezgin olarak Çin dünyadaki keşfedilecek en heyecan verici ülke. Dil konusundaki zorluğu bir kenara koyarsak, 5000 senelik gelenek ve kültür farkı tipik bir batılının canı sıkmaya yetecektir. Bu tarz ince farklılıkları resimlerde yakalamak kolay değil, seyahat edenler bunları ve bunların eğlencesini keşfetmeli.




Sizi devam ettiren ne idi?



Çin’in Batılılara sunduğu zorluklardan çok büyük keyif aldım. Çinde her köşebaşında bir macerayla karşılaşabilirsiniz. Benim için sıkılmaktan kötü birşey olamaz, Çinde sıkılmak imkansızdır. Yüzümdeki çizgilere bak. Daha önce yoklardı.




Güzergahınız ile ilgili planları nasıl yaptınız?



4 yıl önce Çin’e vardığımda tek bir rota planlamadım. Kendime sadece bir nokta belirledim ve hayatın gerçeklerinin beni buraya taşımasını bekledim. Çinli insanlara her sorduğunuz soruya farklı farklı yanıtlar alabilirsiniz- hatta ne tarafın kuzey olduğu konusunda bile – keşfedilmeyen birçok köy vardı. Buralara ulaşmak bazen haritada göründüğünden çok daha uzun zamanlar alabilirdi, bu nedenle plan yapmak çok anlamlı değildi.




Bize yol boyunca karşılaştığınız sürprizleri ve tehlikeli birşey yaşadıysanız anlatabilir misiniz?



Sürprizler doğaldır, sıradışı değil. Çin’deki ilk yılımda olabilecek her türlü tehlikeyle karşılaştım. Wall Street’de yazdığım gibi hilebaz İngiliz okulları da buna dahil. Tüm yaşadıklarım şu an düşününce güldüğüm şeyler, ancak annem böyle düşünmüyor.




Çin’in en tarihindeki en büyük değişim sürecini yaşadığı söyleniyor. Orda yaşadığınız sürece Çin’de neler değişti, yakın gelecekte neler değişecek?



Çin’in en dramatik değişikliklerini toplantı odalarında gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Çin Hükümeti hiper-şehirleşme dediğim şeyi gerçekleştirdi. Beijing gibi tarihi şehirler var, bu eski şehirler saatler içinde yıkılıp iş kuleleri yapılabiliyor. Chonging’teki 2.000 yıllık Gongtan köyü bu yaz yeni bir güc merkezine dönüştürülüyor. Yerel bir dergide bu konuyla ilgili bir yazı yazmıştım ancak hemen sansürlendi; çünkü sansür kurulu bu bölgeye dikkat çekmek istemediğini söyledi. Mimari açıdan gökyüzü tamamen çelik ve camla dolmadan Çin’in eski çatılarına bakmanın zamanı. ÇİN : Belki de bir tarih kitabı olacak, 20 yıl sonra Çinli insanlar bakacak ve “ A evet, anımsıyorum” diyecekler.




Bugünlerde herkes Çin hakkında daha çok şey öğrenmek istiyor gibi görünüyor. Sizce daha çok insan ülkeyi ziyaret etmeyi planlıyor mu?



Önümüzdeki on yılda Çin dünyanın en büyük turizm bölgesi haline gelecek, bundan kuşkum yok. 2008 Beijing Olimpiyatlarında ve 2010 Şangay Dünya Fuarında 50 ila 100 milyon arası turistin gelmesi bekleniyor Çin’in kapıları çok uzun yıllar kapalı kaldı ve insanlar doğal olarak merak ettiler. İnsan Portrelerindeki resimler Çindeki insan faktörüne kısa bir bakış ve National Geografik gibi günlük yaşamdan sahneler içeriyor.




Çin’de seyahat konusunda otorite oldunuz. Seyahat edenlere tavsiyeleriniz var mı?



Çinlilerin göstermek istediği Çin’in ne kadar muhteşem olduğu. Beijing’deki Yasak Şehir, Shaanxi’de Terracota Savaşçıları, Yangzte’de bir bot yarışı ve Şangay’da bir alışveriş içeren bir turist paketiyle bunu elde edebilirsiniz. Ya da kendinizi alışveriş merkezlerinden ve lüks otellerden uzak durursunuz ve bir harita ve konuşma diliyle seyahati seçersiniz. İnsanlar benim seyahat önerilerime uyarsa Konely Planet iflas eder.




Son olarak, Çin’deki her yeri gören biri için sonraki aşama nedir?



Yayıncım ve ben “İnsan Portreleri” kavramını çevredeki diğer ülkelere de yaygınlaştırmak istiyoruz. Bu fikre hemen atladım tabi ve önümüzdeki yıl nerde olacağım konusunda hiçbir fikrim yok.




Röportaj :
http://www.blacksmithbooks.com/China_portrait_Q&A.htm



Çeviri (translated by) : Hatice KAPUDERE




American photojournalist Tom Carter has spent the past four years in the People’s Republic of China, traversing all 33 provinces and autonomous regions not just once but twice. The San Francisco native’s hardback book, a definitive 800-image volume aptly entitled CHINA: Portrait of a People, is due out this winter from Hong Kong publisher Blacksmith Books. Tom took a day off from travelling to discuss the challenges of taking pictures in China, how he evaded censorship in the tightly-controlled republic, and to share a few insider tips on visiting what is to become the world’s largest tourism market.



Your upcoming book focuses heavily on photographs of people, from peasants to punk rockers, ethnic groups to entrepreneurs. As a lone foreigner in a faraway country, how did you approach so many strangers, let alone become intimate enough with them to take their portraits?




Most of my photos came about as a natural result of my curiosity and interaction with Chinese people during my travels. It wasn’t until the end of my trip that I thought about compiling them into a book. This is a tribute to all the people I met along the way.



For the portraits, it just takes a sincere interest in your subjects to get that close. I don’t believe in hiding behind a zoom lens; I was actually as near to all those people as you see in the pictures, sometimes just inches away. The candid life shots, which comprise a good third of the book, were actually more of a challenge. As a foreigner walking down the street in China, all activity stops the moment you are seen, so it’s tricky to photograph life before life stops to stare at you.



I don’t believe any book can capture the true spirit of a country with only pictures of places. Sure, a photo of a sunset over the Great Wall is nice, but what do you really learn from it? I wanted to show the people, and dispel the stereotype of the Chinese as a homogeneous single nationality.



You must speak the language pretty well.




That’s the very first question I always get from other expats I meet in China! It humbles me to admit that my Putonghua borders on offensively poor. I taught English when I first arrived in China, which left me no time to formally study Mandarin. I picked up my entire vocabulary while travelling. I call it Survival Chinese. I can communicate, but I’m usually left out of the gossiping granny circles. A friendly smile works well when all else fails. I might add, though, that Chinese dialects vary widely by province, so even most nationals have trouble understanding other Chinese outside their own hometowns.




You say you came to China as an English teacher, but four years later you’re a published photojournalist and author. Did you plan this career move?



Never, but that’s China for you, a real land of opportunity. Teaching was just a means to an end, which was travelling. Out of that first long year on the road sprung my collection of photos, which resulted in a book contract and travel assignments from various periodicals, which brought me full circle back to my second spin around China. I believe I stand apart from my contemporaries in that I’m not sitting around a cushy foreign correspondents’ club “networking” [makes mock quotes with his fingers] and waiting for my next assignment; I’m out on the road finding my own. But maybe that’s why Reuters still hasn’t called me.




You’ve had a few run-ins with Chinese censorship of your images and articles. Care to share?



The concept of Freedom of the Press, something the west takes for granted, is still entirely alien in Communist China. The media is state-run and every single word and image that comes in and out of the country needs to be approved by the Ministry of Information. Crazy, huh? But since I’m an independent freelancer without the backing of any news agency, I lack official journalist credentials. Most of my images I’ve had to get the hard way, which has often resulted in confrontations with local authorities who view foreign correspondents as a threat.



For example, for the three single frames of coal miners with soot-covered faces that appear in this book, I and my Chinese travelling companion had to spend several days in the mountains of South Shanxi before we were able to sneak into a coal mine, grab a few shots then get the hell out before being caught. Mining is one of the most dangerous and controversial occupations in China, and is entirely off limits to journalists. Some of my best photos are hit-and-run like that.



There’s one incident in particular I want to hear about: a peasant riot that you photographed and which almost got you arrested. Tell us about that.



To be caught up in a proletarian uprising – something both foreign and Chinese reporters in China rarely even hear about, due to rapid suppression of information, let alone eye-witness – was extremely frightening but probably one of the book’s most powerful images. I was subsequently “implored” by the local police to hand over all my photos, under penalty of incarceration, but a couple have managed to slip into the book [winks mischievously]. I’m still in China and would like to be able to leave without a trip to the clink, so it’s not something I can talk about in further detail, nor can we make the photo public until the book is on the shelves.




Guerilla-style documentary photography is something you are obviously proud of. Someone said you have “turned mundane daily life in China into a work of art” but one reviewer wrote that your photographs are “an assault on ordinary people who should be left alone.” What’s your take on such extreme responses?



Which one was the criticism? [Laughs] Actually, I prefer the term ‘street photography’, because that’s exactly what I do. I’m out pounding the pavement from 6am to 6pm every day, learning about the culture through observation and interaction. Many photojournalists cover their assignments as quickly as possible so they can remove themselves from the elements, but I revel in the elements. I don’t have any technical or artistic preconceptions to my photos. The whole idea of spending an hour setting up a shot and then photoshopping it to death afterwards is not what I’m about. I just capture life as it is, then move on. If the picture turns out crooked, so what! Life is crooked!



I have no desire to make something palatable, even if it means not getting on Getty. On the other hand, any of my photos that are considered beautiful I credit entirely to my subjects. They are the ones who deserve the compliments.




China really is a vast country to explore, and you have been to every corner of it – 33 provinces and over 200 cities and villages. Travelling for a living sounds like a life of leisure, but what’s the reality?



You know, for all the tourism I’ve promoted for China with my photos and travel articles, you’d think the CNTA [China National Tourism Administration] could at least have comped my hotels. But the truth is I’ve never received a cent in financial backing. During the two years I spent travelling across China, I slept in 15 RMB [2 USD] flophouses with particleboard walls – which are illegal for foreigners to stay in – with the occasional youth hostel or night on a bus station floor. I taught English for two straight years beforehand so I could save up to travel, and I really had to pinch my pennies to make it last. The upside is that my insolvency resulted in experiences that staying at the Sheraton could never produce.



All travellers are running away from something. What’s your excuse?



I come from a long line of nomads – my mother a Danish immigrant of good Viking stock and my father a hybrid Panamanian-Cuban-Italian – so drifting is in my blood. It’s my dream to travel the world, take pictures and write about it. I have no intention of succumbing to that thirtysomething syndrome of settling down. The world is my home.




So what day-to-day difficulties did you encounter during your marathon journey across China?



You mean hour-to-hour difficulties. My photos might excite a lot of potential tourists, but I’m not going to sugar-coat the reality of actually travelling in China. The consensus among backpackers is that China is probably the single most challenging country in the world to navigate. Aside from the obvious language barriers, you have 5,000-year old customs and extreme cultural differences that can be quite vexing for the typical westerner. Most of these nuances are not something that you can catch on film; travellers have to discover them for themselves, and that’s part of the fun.



What keeps you going?



I delight in the challenges that a country like China poses to westerners. Sure, I occasionally catch myself pounding the wall in frustration, but the thing about the PRC is that every turn is a new adventure. For me there’s nothing worse than being bored, and boredom is just not possible in China. See these lines on my face? They weren’t there before.




How did you plan your routes?



I haven’t planned a single route since I arrived in China four years ago. I just point myself in a direction, then let life carry me on its current. Not only does every Chinese person you ask where to go have an excitedly different opinion – even about which way is north – but there are so many undiscovered villages that are off the charts. Not to mention that the time it takes to get to these places is often days longer than how it appears on a map, making an itinerary kind of pointless.



Tell us more about surprises along the way, and any dangerous situations you’ve been in.



Surprises are the rule, not the exception. In addition to clashes with the authorities over my pictures, I’ve had everything from a near-lethal bout of encephalitis during my first year in China, to getting shanghaied by crooked English schools, which I wrote about for the Wall Street Journal. One of my favourites is the time I found myself at the business end of a North Korean machine gun when I accidentally crossed into the DPRK at Changbaishan. These are all stories I can laugh about now, though my mother doesn’t think so.



It’s said that China is now undergoing the most prolonged period of sustained change in history. How has it changed since you have lived there, and how will it change in the near future?



I think China’s most dramatic changes have been brought on by itself and that the now-clichéd term “New China” was something methodically planned out in their boardrooms. The Chinese government is addicted to what I call hyper-urbanization. You’ve got historic cities like Beijing, where they are bulldozing these ancient hutongs by the hour so they can build office towers, or the 2,000-year-old village of Gongtan in Chongqing that is going to be levelled this summer for a new power plant. I wrote an article about Gongtan for a local magazine but it was quickly quashed because the censorship bureau said “We don’t want to bring any attention to that place.” These contrasts in architecture appear in my book because I feel it is imperative to capture this last glimpse of China’s old slate rooftops before the skyline becomes pure steel and glass. CHINA: Portrait of a People will probably become a history book, something Chinese people will look at twenty years from now and say “Ah yes, I remember.”




It seems like everyone wants to know more about China these days. Do you see more people planning on visiting the country?



China will become the world’s largest tourism destination of the next decade, no doubt about it. The 2008 Beijing Olympics and Shanghai’s World Expo in 2010 are expected to attract between 50 to 100 million tourists annually. China’s doors were closed for so long that it’s only natural the world is curious about what’s behind them. What the pictures in Portrait of a People are doing is fuelling this curiosity by offering an intimate glimpse of humanity in China, and scenes of daily life that even publications like National Geographic overlook.



You’re something of an authority now on Chinese travel. Can you offer any tips for travellers?



Well, what China wants tourists to see is often at variance with what is actually marvellous about the country. You’ve got these highly-sheltered tour group packages that cover the Forbidden City in Beijing, the Terracotta Warriors in Shaanxi, a boat ride on the Yangtze and shopping in Shanghai [makes yawning noise]. Or you can remove yourself from the souvenir shops and luxury hotels, get a local street map and travel on word-of-mouth. Lonely Planet would go bankrupt if people actually took my travel advice, but you definitely see more of the real China my way.



Finally, what’s next for someone who’s been everywhere in China?



My publisher and I have been talking about taking the “Portrait of a People” concept to other countries in the region. I would jump at the chance. So I have no idea where I’ll be this time next year.



Interview : http://www.blacksmithbooks.com/China_portrait_Q&A.htm






Tom CARTER Hakında


2006 yılında fotıoğrafçı Tom Carter 2 yıllık tarihi bir seyahatler Çin’İn 33 eyaletini gezdi ve Çin’İn 5.000 yıllık tarihinde bunu yapabilen ilk yabancı oldu. Sarı Deniz’den Himalayalara kadar 200’den fazla şehir ve köyü ziyaret etti, yaşamı ve insanlığı anlamaya ve analiz etmeye çalıştı. Bu sokak fotoğrafçılığı ‘ÇİN’ İnsan Portreleri, ‘ olarak adlarndırıldı ve çağdaş Çin hakkında tek bir yazar tarafından oluşturulan en kapsamlı eseri oldu.



http://www.tomcarter.org


About Tom CARTER

In 2006, photojournalist Tom Carter embarked on a historic, 2-year journey that would take him throughout the 33 provinces of China, making him one of the first foreigners in China’s 5,000 year history to do so. From the Yellow Sea to the Himalayas, Tom visited well over 200 cities and villages in a determination to understand, and thoroughly record, life and humanity in today’s People’s Republic. This definitive volume of street photography, entitled ‘CHINA: Portrait of a People,’ is the most comprehensive collection of imagery of contemporary China ever published by a single author.



http://www.tomcarter.org










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile ÇinTom Carter : Portreler ile Çin

Maggie Danon : Dijital Yorumlar



Beni saplantılarımdan kurtaran, arzularımı tatmin eden, kendimle ve dünyayla uyumlu olma mutluluğunu tattıran, en önemlisi özgürlüğüme kavuşturan arkadaşım “sanat”a teşekkürler…

Sanatıma bir sıfat vermek gerekmez. Yaptığım resmin, heykelin, fotoğrafın verdiği muhteşem zevkleri birleştirip hür bir sanat oluşturdum.

Fırça, spatula, çamur, alçı, fotoğraf makinesi, bilgisayar hepsi birer cansız alet. İç dünyamı görüntülemek için bu aletlerden faydalanıyorum.

Somut veya soyut, bu eserlere bir sıfat vermek gerekmiyor…


Maggie DANON





















































Maggie DANON Hakkında



1933 doğumluyum, ancak gerçek doğumum 1965 yılında sanatın harika dünyasında oldu, 1985′de bir kaç yıl resim ve heykel çalışmasından sonra fırçamı bir fotoğraf makinesi ile değiştirdim ve 1995′de ise bir bilgisayarla…

Bugüne kadar Türkiye’de ve yurt dışında 24 kişisel sergim oldu, sayısız karma sergide yer aldım, defalarca ödüllendirildim.

1990′da Afiap,
1996′da Efiap ünvanları verildi.

Basılmış 4 kitabım var:

1989′da “Ripples”
1992′de “Freedom”
1993′de Alberto Modiano’nun şiirleri ile “Yarına Ümit”
1996′da “Sanal Görüntüler”

İstanbul ve tüm Türkiye’de çok sayıda Dia gösterisi gerçekleştirdim.

Fotoğrafik Kişisel Sergiler

1984 B.Ada Galerisi, İstanbul
1985 B.M. Galerisi, İstanbul
1989 Sanford Galerisi,”Ripples” London
1990 Refo Galerisi, İstanbul
1990 Noga Hilton Galerisi, Cenevre
1990 ABC Galerisi, Ankara
1990 Engolopulo Galerisi, Atina
1990 Gözlem Galerisi, İstanbul
1992 Swissotel Galerisi, İstanbul
1992 Swissotel Galerisi, (FREEDOM ALBÜMÜ) İstanbul
1992 Refo Galerisi, İstanbul
1993 Bufad Derneği, Bursa
1995 İzmir Güzel Sanatlar Akademisi, İzmir
1994 İ.Ü. Sanat Galerisi, İstanbul
1995 Gözlem Galerisi, İstanbul
1995 Refo Galerisi, İstanbul
1996 Barınyurt Galerisi, İstanbul
1996 İ.T.Üniversitesi, İstanbul
1996 Almelek Galerisi, İstanbul
1997 Selvin Galerisi, Ankara
1998 Çorum Üniversitesi, Çorum
1998 Kıbrıs Üniversitesi, Kıbrıs
1999 Refo Galerisi, İstanbul
2000 İfad Derneği, Mersin







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Maggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital YorumlarMaggie Danon : Dijital Yorumlar

Hüseyin Türk : Atlar





































Hüseyin TÜRK Hakkında

1977, Ankara doğumludur. Ankara Üniversitesi’nde grafik tasarımcı olarak meslek hayatına devam ediyor.

Tasarımdaki altyapısını son dönemde fotoğrafta yoğunlaştırarak Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği’nde Temel ve İleri Düzey Fotoğraf Eğitim Seminerlerini 2006 ve 2007 yıllarında bitirdi.




Ardından Mart 2007’de Afsad’a üye oldu. Yönetim Kurulu Üyeliği ve İleri Düzey Eğitim Seminerinde danışmanlık görevlerine devam etmektedir.



Şimdiye kadar sekiz adet karma sergiye katıldı. Işığın peşindeki yolculuğuna yeni projeleriyle devam ediyor…











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : AtlarHüseyin Türk : Atlar

Mark Story : Üç Yüzyılda Yaşamak



Üç yüzyılda yaşamak: Yaşlılığın Yüzü, bu siyah ve beyaz fotoğrafik portre projesinin adıdır.



72 adet çerçeveli baskıların tümü sınırlı sayıda satılık kişisel baskılar olduğu kadar müzeler ve galeriler için de uygun olan büyük bir sergidir.



Asıllarına uygun olarak basılmış 60 şekli içeren büyük format monograf bir kitap sergi için basılmakta.



Living in Three Centuries: The Face of Age is the working title for this black-and-white photographic portrait project.




All seventy-two framed prints are available as a major traveling exhibition for museums and galleries, as well as limited edition individual prints for sale.




A book, a large-format monograph containing sixty images printed with absolute fidelity to the original photographs, is being produced to accompany the exhibition.







Bu, portreler serisindeki fotoğraflar, 1987-2005 yılları arasında dünyanın pek çok değişik bölgesinde çekilmiştir.



Yaşlılık Bilimi Araştırma Grubu, (100 yaş ve üzeri insanlar) şu an dünyada 250,000 asırlık çınarın yaşadığını tahmin eder. Nadir durumlarda insanlar 110 yıl ve üzerinde yaşarlar, bu da” süper asırlık” diye yeni bir nüfus bilimi etiketine ilham verir. Yaşlılık Araştırma Grubu , kayıtların titiz araştırmaları doğrultusunda bugün dünyada 65 civarı bilinen ve 350 civarı tahmin edilen süper asırlık olduğunu belirtir.



Üç asırda yaşayan insanların fotoğrafını çekme fikri, projenin ilerleyişinde yavaş yavaş gelişti. İlk başlarda olağandışı zor yaşamlarının arkasındaki insanların portrelerini çekmekle ilgiliydim. Bu deneyimler beni asırlık çınarlara , süper asırlıklara ve onların hikayelerine götürdü.



Portreleri izleyen insanlar devamlı olarak aynı soruları sorar: Bir insan nasıl 114 yaşına kadar yaşar? Bu uzun yaşayan insanların 90,80 hatta 70’li yaşlardan daha genç görünmelerinin ortak sırrı nedir? Yaşlanma ile ilgili notlar, uzun yaşamla ilgili güncel araştırmaların kısa bir incelemesidir.



Babası Abraham Lincoln’un Gettysburg Söylevi sırasında yanında bulunan 110 yaşındaki adamla konuşma deneyimini kelimelere aktarmak kolay değil. Bir fotoğraf daha uygun göründü.



Mark Story





The photographs for this portrait series were taken in various locations around the world between 1987 and 2005.




The Gerontology Research Group estimates there are 250,000 centenarians (people 100 years and older) currently living in the world. In rare instances, people live to 110 years and beyond, inspiring a new demographic label: supercentenarian. The Gerontology Research Group, through rigorous investigation of records, acknowledges about 65 supercentenarians, and estimates that about 350 are alive worldwide today.




The idea to photograph people who have lived in three centuries evolved over the course of the project. First, I was simply interested in taking portraits of people who appear worn beyond their years by living extraordinarily hard lives. Those experiences drew me to centenarians, and on to supercentenarians and their stories.




People consistently ask the same questions when viewing the portraits: How does a person live to be 114 years old? What do these long-lived people have in common that makes many of them look younger than people in their 90s, 80s and even 70s? The notes on aging is a short review of the current research on longevity.




The experience of talking with a 110 year-old man whose father stood next to Abraham Lincoln during the Gettysburg Address does not easily lend itself to words. A photograph seemed appropriate.


Mark Story






On dokuz yıl öldürücü kuraklık ve kırkyedi yıl acımasız komünist baskısı altında yaşamış olan 101 yaşında Moğol kadını. Tarihe göre, komünistler, Moğol insanlarının bağımsız ruhunu sevmezdi. 1.22 cm boyda, 31.75 kilo ve mükemmel sağlıklı biri.


101 year-old Mongolian woman who had lived through nineteen life-killing droughts and forty-seven years of brutal Communist repression. Historically, the Communists did not like the independent spirit of the Mongolian people. She was four feet tall, seventy pounds, and in perfect health.



102 yaşında Çinli adam, 4 yaşında çalışmaya başlamış bir çiftçi. Nahif vücuduna göre kocaman elleri var. “Çalışmayı hiç bırakmadım.” dedi.


102 year-old Chinese man, a farmer who started working at age four. He had huge hands on a frail body. He said, “I would never stop working.”




103 yaşında, Portekizli dul. Kocasının kaybından sonra yas için tamamen siyah yün giysiler giyiyor. Kocası, Portekiz’deki pek çok balıkçı gibi 20’lerinin başlarında ölmüştü. Pek çok Portekizli kadın Katolik inançlarına kuvvetle bağlı, Ve hayatlarının geri kalanını dul olarak yaşar.


103 year-old Portuguese widow, dressed entirely in black wool to mourn the loss of her husband. He died in his early twenties ”” as do many fishermen in Portugal. Many Portuguese women hold strongly to their Catholic faith, living as widows for the rest of their lives.



104 yaşında Navajo Yerlisi Amerikalı kadın. Arizona’daki Chelly Kanyonu kenarında yaşıyor. Fotoğrafı çekilirken, ben parmaklarımı hareket ettirememekten şikayet ederken o -24 derece sıcakta, 20 dakika ince bir ceketle oturdu. ”Soğuk değil” diyordu.


104 year-old Navajo Native American woman living near the rim of Canyon de Chelly, Arizona. She sat for twenty minutes in 24-degree weather in a thin jacket while being photographed. When I complained that my fingers couldn’t move, she said, “It’s not cold.”



105 yaşında Sicilya doğumlu İtalyan adam 101 yıl evvel ailesi bir gemi ile Amerika’ya gelmiş. Ailesine yiyecek için pazarlık eden annesini ve Hürriyet Heykeli’ndeki dalgaları hatırlıyor. 18 yaşında, Teksas’ta bir çimento fabrikasında çalışırken “Kara El” (Mafya) aile üyelerini “almakla” tehdit etti ve haraç baskılarından kaçmak için ailesi Kaliforniya’ya taşındı. 1920’lerde aylaklarla trenleri sürdü. Yellowstone Park’ta çalışırken Başkan Hoover’ın elini sıktı. 40’ında çiçek işine başladı ve buradan 3 kere emekli oldu. Sonunda 89 yaşında emekli oldu. 105. yaşgününde iki kadeh kırmızı şarap içti ve doktoru ve sarışın hemşiresi ile dansetti.



105 year-old Italian man born in Sicily. 101 years ago, his family came to America on a boat; he remembers his mother negotiating for food for his family and waving at the Statue of Liberty. At 18, while working at a cement factory in Texas, the Black Hand (Mafia) threatened to “take” family members. To escape the pressures of extortion, his family moved to southern California. In the 1920s, he rode trains with hobos. While working in Yellowstone Park, he got to shake President Hoover’s hand. He opened a flower business when he was 40 and retired from it three times, finally retiring at the age of 89. On his 105th birthday, he had a couple of glasses of red wine and danced with the girls, his doctor and “the blonde nurse.”




106 yaşında Coeur d’Alene yerlisi Amerikalı kadın. Yaşayan en yaşlı kabile üyesi. Babasına çiftlikte yardım eder ve buharlı gemileri kullanırdı. İki defa evlendi. İlki geleneksel bir evlilikti. Uzun sürmedi. İkinci evliliği 50 yıl sürdü.


106 year-old Coeur d’Alene Native American woman, the oldest living tribe member. She helped her father farm and run steamboats. She married twice, first a traditional marriage that didn’t last long. Her second marriage lasted fifty years.



108 yaşında İngiliz ataları olan Amerikalı adam. Daha sonra 101 yaşına kadar yaşamış olan babasından miras kalacak olan Montana Çiftliği’nde büyüdü. 1500 baş sığırı vardı ve Kentucky soylu atlara binerdi. 50 yıl evvel viski içip kumar oynamayı severdi. Şimdi formda, 102’sinde ve günde 30 şınav çekiyor. Her Pazar siyah kovboy çizmelerini, beyaz takımını, pembe kravatını ve Stetson şapkasını giyerek kiliseye 1 mil yürür. “İçki –sigara içmem ve kadın peşinde koşmam. Onlar benim peşimdedir” diyor.


108 year-old American man of English descent. He grew up on a Montana ranch that he later inherited from his father, who lived to 101. He had 1,500 head of cattle and rode Kentucky-bred horses. Fifty years ago he liked to drink whiskey and gamble. Now he’s into fitness; at 102 he was still doing thirty push-ups a day. He walks a mile to church every Sunday in his black cowboy boots, white suit, pink tie and Stetson hat. “I don’t drink, smoke or chase women;” he says, “they chase me.”



110 yaşından 320 gün almış Amerikan yerlisi, Afrikalı Amerikalı ve İsveç ataları olan Amerikalı adam. Dünyadaki, yaşayan 44. yaşlı kişi. Babası, Başkan Abraham Lincoln Gettysburg Konuşmasını yaparken bir platformda onun yanında duruyormuş. Babası, Lincoln’un suikastından sonra Başkan olan yardımcı-başkan Andrew Johnson’un gayrimeşru oğluydu. O, zeki, dik kafalı, kör, konuşkan ve I.Dünya Savaşı’nın yaşayan son gazilerinden biridir. “Nasıl bu kadar uzun yaşadınız?” diye sordum. “Kadınlar, bira ya da viski etrafında vaktimi boşa geçirmedim.” dedi.


110 year 320 day-old American man of Native American, African American and Swedish descent ”” the 44th oldest living person in the world. His father stood on the platform next to President Abraham Lincoln as Lincoln gave the Gettysburg Address. His father was the illegitimate son of Lincoln’s Vice-President, Andrew Johnson, who became President after Lincoln’s assassination. He is quickwitted, opinionated, blind, talkative and one of the last living veterans of World War I. “Why have you lived this long?” I asked. He said, “I don’t fool around with women, beer, wine or whiskey.”



110 yaşından 115 gün almış. Alman ve İngiliz atalara sahip. Pek çok büyüğü 100 yaşını geçene dek yaşamış. 1. ve 2. Dünya Savaşlarında hizmet etmiş ve daha sonra trenyolu frencisi olarak çalışmış. Bunalım zamanında zamanında aylaklarla pek çok ülkeyi trenle gezdi. 102 yaşındayken günde 10 mil yürüyordu. Şimdi günde 3 mil yürüyor ve göz muayenesi tablosundaki en alttaki 3 satırı hala okuyabiliyor. İçmeyi 60 yaşında bıraktı fakat 80’ine kadar sigaraya devam etti. Bir bronzlaşma salonundaki espresso kafede haftada bir kaç saat çalışmaya devam ediyor. “Hala güzel kadınların peşine düşerim” diyor. “Ama bacaklarım yeterince hızlı olmadığından yakalayamam.”




110 year 115 day-old man of German and Irish descent. Several of his grandparents lived past 100. He served in the Army in World Wars I and II and then worked as a railroad brakeman. During the Depression he traveled much of the country riding the rails with hobos. At 102, he was walking ten miles a day. Now he walks three miles a day and can still read the bottom three lines on an eye chart. He gave up drinking in his 60s,


but smoked into his 80s. He continues to work a few hours a week at a tanning salon/espresso cafe. He said, “I still chase good-looking women around. I just can’t catch up with them ”” my legs don’t work fast enough.”





112 yaşından 111 gün almış Afrikalı bir Amerikalı.Dünyanın yaşayan 16. yaşlı insanı ve Amerika’daki en yaşlı kişi. Yaşayan en yaşlı 1.Dünya Savaşı gazisi. Zafer madalyası, işgal kuvvetleri madalyası, Fransa’nın en yüksek onuru olan ve Amerikan ordusunda Fransız ruhu ile 1. Dünya Savaşı’nda yer alan, halen yaşamakta olanlara verilen Lejyon Onurunu kazandı. Eve döndü, çiftçilik yaptı, evlendi ve 7 çocuğu oldu ve 75 yıl Pazar Okulu idarecii olarak hizmet etti. Hiç sigara ve alkol kullanmadı, Aspirin de dahil olmak üzere hiç ilaç içmedi. Çocukları arabasının anahtarlarını saklayana kadar 106 yaşına dek araba kullandı.




112 year 111 day-old African American man ”” the 16th oldest living person in the world, and the oldest living man in the USA. The oldest living World War I combat veteran ”” he earned the Victory Medal, the Occupational Medal, as well as the Legion of Honor ”” France’s highest honor given to surviving members of U.S. Armed Forces who fought on French soil during World War I. He returned home to farming, married, had seven children, and served as the superintendent of his Sunday School class for 75 years. He never smoked or drank alcohol; and he takes no medicine, not even aspirin. He drove until the age of 106, when his children decided to hide his car keys from him.





114 yaşından 226 gün almış Afrikalı Amerikalı kadın. Dünyadaki yaşayan 3.yaşlı insan ve Amerika’daki yaşayan 2. yaşlı. Anne babasının ikisi de köleydiler. Aile, kendi yetiştirdiği yiyecekleri yiyordu. Diyetine hiç dikkat etmedi ve hiç bir zaman kilolu olmadı. Hiç sigara ya da içki kullanmadı ve ilk defa doktor gördüğünde 100 yaşındaydı. 72 yıldır ikinci kocasıyla evli. 3 çocuk, 5 torun, 46 büyük torun, 95 büyük büyük torun, 38 büyük-büyük-büyük torunu var.




114 Year 226 day-old African American woman ”” the 3rd oldest living person in the world, and 2nd oldest living woman in the USA. Both of her parents were slaves. The family ate the food they grew. She never watched her diet and was never heavy. She never smoked or drank, and was 100 years old when she first saw a doctor. She was married to her second husband for 72 years and has 3 children, 5 grandchildren, 46 great-grandchildren, 95 great-great-grandchildren, and 38 great-great-great-grandchildren.




102 yaşında, tüm yaşamını Beijing Otel arkasındaki aynı çamurdan evde geçirmiş olan Çinli kadın. Çin’in son imparatorunun kuralları ile yaşamak, Boksör İsyanı, iki Dünya Savaşı ve Komünist Parti’nin yükselen iktidarı hakkında konuştu. Otelin genişlemesi ile evinin yıkılacağından korkuyor.




102 year-old Chinese woman who had lived her entire life in the same mud house, which stood behind the Beijing Hotel. She spoke of living through the rule of China’s last Emperor, the Boxer Rebellion, two World Wars and the Communist Party’s rise to power. She was afraid her home was going to be torn down because the hotel was expanding.







Markt STORY Hakkında



Berkeley ve Irvine’de California Üniversitesine katıldı. Sanatta master derecesi ile 1970’de mezun oldu.



1970-1976 arası New York, Frankfurt, Hong Kong ve Sydney, Avustralya ofislerinde fotoğrafçı, televizyon yapımcısı ve sanat yönetmeni olarak


Young&Rubicam için çalıştı.




1978’de New York’ta Bean Kahn Films için ticari film yönetmeni oldu.



1981’de New York’ta, kendi film şirketi olan Pfeiffer Story’i kurdu.6 yıl sonra bu şirket, dünya çapında uzun metrajlı filmler, reklamlar, müzik videoları ve diğer televizyon yapımlarını yapan Crossroads Film adını aldı.



25 yıllık ticari film yönetmeni olarak 2000’in üzerinde reklam yönetti. Film işleri, Modern Sanat Müzesi’nin sürekli koleksiyonunda yer aldığı gibi Oregon Portland’daki Amerikan Reklam Müzesi’nde de bulunmakta.



Son 20 yılda çekmiş olduğu siyah-beyaz portre fotoğrafları LensWork Magazine, B&W Magazine, Graphis Photography Profiles ve pek çok diğer yayınlarda basılmıştır.



email: info (DAT) markstoryphotography.com


web : www.markstoryphotography.com


About Mark STORY

Attended the University of California at Berkeley and Irvine. Graduated 1970 with B.A. in Art.



From 1970 to 1976 was employed by Young & Rubicam, Inc. as a photographer, television producer and art director for their New York, Frankfurt, Hong Kong, and Sydney, Australia offices.




In 1978, became a commercial film director for Bean Kahn Films in New York.



In 1981, started own film production company called Pfeiffer Story, Inc. based in New York. Six years later, that company became Crossroads Films, which today makes feature films, commercials, music videos and other television productions worldwide.




As a commercial film director for 25 years, directed over 2,000 commercials. Film work is included in the permanent collection of the Museum of Modern Art as part of the AICP / MoMA show, as well as the American Advertising Museum in Portland, Oregon.



Black & white portrait photography of the last 20 years has been published in LensWork Magazine, B&W Magazine, Graphis Photography Profiles, and several other publications.



email: info (DAT) markstoryphotography.com


web : www.markstoryphotography.com

Çeviri (translated by) Berna AKCAN








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda YaşamakMark Story : Üç Yüzyılda Yaşamak