Kategori arşivi: ŞUBAT 2007 SAYISI

Kentsel Yoksulluk


KENTSEL YOKSULLUK

Kentler, uygarlığın, gelişmenin, refahın, estetiğin, kültürün,sanatın ve insana ilişkin her türlü olumlu şeyin kaynağı ve merkezi olarak bilinirler.Gerçek anlamda bir kent, her zaman bu olumlu özelliklere sahiptir. Ancak, ideal olarak görülen kentin yanında bir de gerçekleşemeyen ve düşlerde kalan bir kent ve bu kentin yoksulları vardır. Doğuştan şanssız olanlar, bir türlü belli bir yaşam standardının üzerine çıkma olanağı bulamayanlar, dünya nüfusunun yaklaşık % 80’ni oluşturmaktadır.




Bauman’a göre yoksulluk; “normal yaşam” olarak kabul edilen her şeyden mahrum bırakılma ve istenilen düzeyde olmama’ demektir. Bu durum, kendini beğenmeme, utanç ya da suçluluk duymayla sonuçlanır. Yoksulluk, ayrıca, mevcut toplumda ‘mutlu bir yaşam’ı ifade eden tüm imkanlardan yoksun bırakılmak, ‘hayatın sunmak zorunda olduğu’nu almamak anlamına da gelir .






Yoksulluk, insanlığın varolduğu günden beri kendini değişik boyutlarda göstermiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Dolayısıyla yoksulluk, ne yakın tarihte ne de günümüzde ortaya çıkan bir olgu yada sonuç değildir. Yüzyılı aşkın bir süredir gündemde olan yoksulluk bugün artık, artan zenginlikle, yüksek büyüme oranlarıyla ve teknoloji hızıyla birlikte yaşanmaya başlanmıştır.












Yoksulluğun temel nitelikleri arasında, yaşanılan yerleşim birimlerine göre büyük bir farklılık yoktur. Kentsel-kırsal alan ayrımı, nüfusun büyüklüğü, kamu hizmetlerin düzeyi, mesken yoğunluğu ve türü, tarım dışı faaliyetlerle uğraşanların toplam nüfus içindeki payı gibi göstergelerle tanımlanmaktadır. Kentsel yoksulluk, sadece gelir azlığını ve yeterince kentsel hizmetlerden faydalanamamayı kapsamaz, kentsel yoksulluk sağlık, eğitim ve güvenlik gibi hizmetlerden daha az yararlanmayı , varoşlarda yaşamayı ve kentsel şiddete açık olmayı kapsar.




Kentlerimizde yaşanan bu yoksulluk yani kentsel yoksulluğumuz, sanayileşmeyle birlikte başlayan ve gittikçe artan göçlerle ortaya çıkan büyük nüfus artışları ve bu nüfus artışlarının getirdiği hızlı kentleşme yada çarpık kentleşme sonucunda meydana çıkmıştır.Kentlerdeki gelir dağılımı eşitsizliği, işsizlik ve küreselleşmeyle de birlikte önemli boyutlara ulaşmıştır.Asgari yaşam standardını yakalayamayan insanlar genellikle , “varoşlarda yaşayanlar ” ya da “gecekondulular” gibi kavramlar kullanılarak sınıflandırılmaktadır..






Bu sınıflandırma, gerçekte her kentte yan yana yaşayan, ancak birbirinden habersiz olan ; kentin bir yüzünde alabildiğince refah içerisinde yaşayanlar, diğer yüzünde, büyük bir bölümü işsiz, çocuklarının oynayacak oyun alanı bile olmayan, eğitim olanakları sınırlı, sinema ve tiyatro gibi kavramlara yabancı ve gelecekten umudu olmayanların ve sürekli depresyonda yaşayanların bir fotoğrafını sunmaktadır.




Çarpık ve sağlıksız kentleşmeyle birlikte kente taşınan, ancak hiçbir zaman kentlileşemeyen nüfus, tüm toplumsal yapıdan kopan ve kendine özgü yaşam alanları oluşturan bir bütün olarak kabul edilmektedir. Kentsel yoksulluk, çeşitli yokluklardan acı çeken yoksulları, sosyal korumayı, sağlık, eğitim, konut, kişisel güvenlik, alt yapı gibi yoklukları kapsayan, dinamik ve potansiyel boyutları olan bir sorundur. Doğal olarak, “diğer kentlilerle aralarında önemli eşitsizlikler ve kopukluklar olan bir toplumsal kesimi anlatmak üzere kullanılan bir fenomendir.




İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerde yaşayanların %40’dan fazlası varoşlarda yaşamaktadır. Sağlıklı bir kentsel gelişme ve yapılaşmanın olmadığı Türkiye’de birçok il merkezinde temel altyapı sorunları bile çözülememişken , kentsel yoksulluğun ve ortaya çıkardığı parçalanmışlığın giderilmesi bir sosyal planlama konusudur. Temel altyapı sorunları aşıldıktan sonra kentle bütünleşemeyenlerin kentsel sistemle bütünleştirilerek, her alanda üretken, kendine yeten, dolayısıyla her türlü sosyal şiddet ve yıkımdan arınmış bir kimlik kazanmaları için en kısa dönemde sosyal planlamanın gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

“İNSANLAR İYİ KENTLERE LAYIKTIRLAR”

Kaynaklar:
Kentler Ve Tutunamayanlar: Konya Örneği’nde Kentsel Yoksulluk , Yrd. Doç. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR
www.worldbank.org
www.planlama.org
Kentsel Yoksulluk ve Süleymaniye Örneği




YAZI : Ayşegül KANBAK
FOTOĞRAFLAR : Ali Emre ÇETİNER, Faika Berat PEHLİVAN, Sema ÖZEVİN, Yekta TAN, Levent YILDIZ Kentsel Yoksulluk

Pavli Panayırı











Bir yanda Ergene nehri geniş yatağında akar.
Diğer tarafta trenler geçer, ağır ağır.
Her seneyi gelecek panayırı bekleyip özlemekle geçiriyor insan.
Bir kere alışmaya göresin. Panayırı özleyenler listesine sen de dahil olursun..

Köylerinden traktörleriyle gelenler panayırın kurulacağı alanda römorklarını yan yana birleştirirler. Böylece günlerce sürecek olan panayırda aileler çoluk çocuklarıyla yerini almış, yatıp kalkacakları yerleri düzenlemiş olurlar. İl ve ilçelerden gelenlerle birlikte kalabalık iyice artar.

Harçlıklar bu yılda harcanmak için biriktirilmiştir. Çocuklar eğlence yerine doluşur. Zincirli salıncaklar, oyuncak trenler, balerin en gözde oyuncaklarıdır Onlar’ın. Gençler özellikle gondolu tercih eder. Onlar için keyifli bir eğlence aracıdır bir uç noktadan diğerine salınan gondol.


Diğer eğlence araçları da çevreye yayılmıştır. Üç halka yirmibeşler ve penaltı atışları. Kaleler kurulmuştur.


Çocuklar için şekerleme, çerez tezgahları, seyyarları her taraftadır. Köfteciler ve piliç ve kuzu çevirmelerin dumanları etrafı ayrıca doyurur. Eğlenceye gelenler yeme içme kültürünü bir güzelce sürdürür. Ayrıca müzisyenlerin ince nağmeleri kulaklarınızdan hiç eksik olmaz.



18 Eylül’de kurulan Panayır bir hafta sürüyor. İlk üç gün çok hareketli geçiyor. Eski görkemli günler gerilerde kalmış olsa da Pavli Panayırı sosyo-kültürel ve ekonomik etkinliğini her yıl sürdürmeye devam ediyor.
Günümüzde Hayvan ve Emtia Panayırı diye geçiyor adı.
Sular akar. Trenler geçer. Mevsimin tekrardan Sonbahara dönmesi beklenecektir…


* Pavli : Pehlivanköy…



Yazı ve Fotoğraflar : Özcan ÇELTİKLİ

Pehlivanköy’ün tarihçesi
Pavli Panayırı

ZİCEV : Eğitimin En Değerlisi



Armada’da düzenlenen çocuk bayramından görüntüler…

Onlarla ilk kez, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Yunanistan Büyükelçiliği, ANACEV, Ankara Devlet Operası, UNICEF ve daha birçok kuruluşun himayesinde Armada’ da düzenlenen Çocuk Bayramında karşılaşmış, sonrasında da 19 Aralık 2006′ da Ankara Sheraton Oteli’ nde düzenlenen Yeni Yıl Kermesi’nde biraz daha yakınlaşmıştım… Yaşadıgım tarifsiz hüzün ve duygu yoğunluğu, yerini onlar için birşeyler yapabılmeye terkettiğinde kolları sıvadım…


Size oncelikle Türkiye’de Zihinsel yetersiz eğitilebilir çocuklar için neler yapıldıgının kısa bir tarihçesini vermek isterim…

Türkiye’de Zihinsel yetersiz eğitilebilir çocuklar için ilk kez, Milli Eğitim Bakanlığı , 1960’li yıllarda, ilkokullar bünyesi içinde özel sınıflar açmış… ve 1985 yılında 517 özel sınıf, 685 eğitilebilir çocuğun eğitim göreceği kapasiteye ulaşmış…


Okul öğrencileri, eğitimcileri ile Kermes standlarını gezerken…

O yıllara kadar zeka düzeyi (IQ) 50’nin altındaki özürlülük derecesi tıp sorunu kabul edildiği için eğitim programı dışında bırakılmış… Acı bir gercek ama Türkiye’de ağır zihinsel özürlü çocuklar için hem eğitim metotları geliştirilmemiş, hem de eğitimle ilgili kurum ve kuruluşlar oluşturulmamış…


Damla Kocaman ve annesi…Kermes için kendi elleri ile hazırladığı boncuk kolye, bilezik ve küpelerin satışından okuluna 100 YTL bağış sağladı…

Türkiye’de zeka düzeyi (IQ) 50’nin altında öğretilebilir çocukların eğitimi ilk kez, Makbule Ölçen’in Başkanlığındaki Öğretilebilir Çocukları Koruma Derneğinin çalışmalarıyla 1970 yılında, Derneğin Ankara Sağlık Sokak’taki kiralık binasının bir odasında dört öğrenci ile eğitime başlamış…


Kermes vesilesi ile duzenlenen eğlenceden görüntüler… Abileri… Ahmet… Neşesi ve sahiplenmesi görülmeye değerdi…

1982 yılında kurulan ZICEV (Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı) Türkiye’de zihinsel yetersiz çocukların eğitimleri ve gelecek güvencelerini karşılayabilmek için kurulmuş ve bunun için çaba göstermekte… Vakıf, Ögretilebilir Çocuklari Koruma Derneğinin içinden çıkmış. Yani Vakıf kurucuları da, yine Makbule Olcen Başkanlığındaki aynı arkadaşlar. Vakfin oluşmasının nedeni, Dernek üyesi, gönüllü çalisan ve özürlü çocuğu olan kişilerin “Ben öldükten sonra çocuğuma ne olacak?” sorusuna cevap aramak.


Okulun en küçük öğrencisi… Kermes vesilesi ile düzenlenen eğlencede palyaço ile sohbet ederken…

Ankara, Gölbaşı’ ndaki Genel Merkezi yanı sıra, Adana, Antalya, Bolu, Elazığ, İskenderun, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya, Manisa, Mersin, Niksar, Samsun, Tarsus ve Tekirdağ’ da onbeş şubesinde ikibine yakın zihinsel yetersize eğitim hizmeti veriyor…



Vakıf, yatılı ve yatısız olarak sürdürülen eğitim programları ile Türkiye’de zihinsel yetersiz çocuklar ve ailelerine yönelik birçok hizmet ve olanaklar sunuyor… Bunların yanında ailelere destek olmak ve sorunlarıyla başa çıkabilmeleri için de danışmanlık ve rehberlik hizmetleri veriyor…



Vakıf çocukların yaş ve eğitilebilirlik düzeylerine göre birçok farklı eğitim programı düzenlemiş…
Bunlar;
Erken Çocukluk Eğitimi Programı
Bu programda 0-8 yaş arası zihinsel engelli kız ve erkek ögrenciler yer alıyor. Temel amacı, her çocuğun gelişimini kendi koşullarında en yüksek düzeye ulaştırmak ve güçlendirmek… Eğitim programlarında da duyusal keşifler, ifade becerileri ve aktif katılım önemli… Dil, zihinsel, psikomotor beceriler kazandırmak…

Özbakım Sınıfları İçin Eğitim Programı
Bu programda 8-16 yaş arasında zihinsel engelli kız ve erkek öğrenciler yer alıyor… Bu programın amacı da ogrencilerin alıcı ve ifade edici dilini geliştirmesi, öz bakım becerilerini kazanması (giyinme, soyunma, tuvalet terbiyesi, vücut temizliği vs), psikomotor becerilerinde gelişimi ile bilişsel becerilerde gelişimini yaşıtlarına yaklaştırmak ve günlük yaşamda bağımsız hareket etmesini sağlamak…

Akademik Beceri Eğitimi Programı
Bu programda 12-18 yaş zihinsel engelli kız ve erkek ögrenciler yer alıyor… Amacı ogrencinin okuma-yazma, okuduğunu anlama ve anlatma, matematik, dil bilgisi, kavramlar, el sanatları, günlük yaşam becerilerinde bağımsız hareket etmesini sağlamak…

İş Uğraşı Terapisi Programları
Bu program 20 yaş ve üzeri zihinsel engelli kız ve erkek öğrencilere yönelik… Amacı, öğrencinin kendi yetenek ve performansı doğrultusunda iş-meşguliyet becerisi kazanmalarını sağlamak… Bu programda dikiş dikme, takı yapma, galos, serigrafi, boyama (kumaş, tahta, cam), seramik, artık materyalleri değerlendirme, ağaç ve el işçiliği becerileri kazandırmak.

Temel Yaşam Becerileri Programı (Yaşam Evi)
Bu programda da 21 yaş ve üzeri zihin engelli kız ve erkek bireyler yer almakta… Temel amaç, engelli bireyin günlük yaşam sürecinde gerekli olan iletişim ve bağımsız yaşam becerilerinin kazandırılması… Bağımsız yaşam becerileri, öz bakım becerilerinden basit ev işlerine, alış-veriş yapma becerilerinden, basit yemek hazırlama becerilerine, boş vakit değerlendirme becerilerinden toplumsal mekanlarda bulunma ve bu mekanları kullanmaya, bağımsız seyahat etme becerilerine kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde ele alınıyor…

Sosyal, Kültürel ve Sanatsal Etkinlikler
Vakıf, sanat eğitiminin tüm gelişim alanlarına önemli katkıda bulunduğu, bireyde olumlu tutum ve tavırları geliştirdiği, düşüncelerini ifade edebilme becerisi kazandırdığı yadsınamaz bir gerçek olduğundan yola çıkarak, merkezlerinde zihin engelli bireylerin eğitiminde aktif olarak müzik, dans, drama, folklor, tiyatro çalışmalarına yer vermekte…

Eğitim ve rehabilitasyondaki amaç zihin engelli bireyi fiziksel ve psikolojik olarak olabildiğince rehabilite ederek toplumla uyumlu, toplumun içinde diğer bireylerle kaynaşmış, üretken bireyler haline getirmek, toplum hayatına entegre etmek… Bunun icin Vakfa bağlı rehabilitasyon merkezlerine devam eden zihin engelli bireylerden oluşan koro, folklor, tiyatro, gösteri grupları bulunmakta.. Bütün öğrencileri tiyatro, sinema, konserlere düzenli götürerek sosyal hayatın her alanında yer almalarına olanak sağlıyorlar… Bunların yanı sıra, engellilere göre düzenlenmiş Alternatif Kamplara, Gençlik Kamplarına, Özürlülük Şenliklerine, uzman eğitimciler nezaretinde, zihin engelli genç-yetişkin bireylerle en geniş katılımı sağlayarak ailelerinden bağımsız, kendi başlarına sosyal yaşantılarının içinde özgüvenlerini geliştirmek, bağımsız yaşama geçisin alt yapılarını oluşturmak yoluyla, verilen her türlü eğitim desteklenmekte…



Gerek Çocuk Bayramı’nda ve gerekse Kermes sırasında okulun eğitimcileri ve veliler ile gorüşürken bir eksikliği farkettim… o da fotograf, fotografcılık egitimi… Alacakları fotograf egitimi ve cektikleri fotografların onların dünyaya bakıs acısını bize göstereceğini, dünyayı hangi gözle gördüklerini ogrenmemize ve gelişmelerinde çok yardımcı olacağına inancımı onlara aktardım ve okulda bir fotoğraf atölyesi kurulmasına talip oldum…

Ilk iş olarak bu düşüncemi, Sınırsız Fotografcılar gurubundaki arkadaşlarımla paylaştım, sonrasında da internet üzerindeki fotoğraf sitelerinden tanıdığım, Türk, Fransız, Belcikalı ve Amerıkalı arkadaşlarımdan doküman destegi istedim… Vakfın ve ailelerin bu proje için neler yapabilecegini sordum, 20 kisilik egitilebilir bir guruba atölye açabileceklerini belirttiler… Bu projenin en masraflı kısmı fotoğraf makinası tedariği, bunun için gonüllü ve sponsor arayışına girdim… Bu sorunu da aştıktan sonra 2007 yılı Ocak ayından itibaren atölye egitimine başlayabileceğimizi ve bu süreç ve sonrasındaki gezilerde çekecekleri fotograflar ile bir sergi acarak, fotografların satısından elde edecekleri gelirleri yine egitimlerine yonelik kullanabileceklerini en onemlisi de bu yazıyı okuyanların tepkisiz kalmayacağını ve destek vereceğini düşlüyorum…

Dünyanın her yerinde oldugu gibi ülkemizde de ne yazık katkı ve destegin bir cogu gonüllülere ve yardımseverlere kalmıs durumda… Cok zorlu ve pahalı olan zihinsel yetersizler eğitimi için devletin katkısının yeterli olmadığı da bir gercek… Gonül üyeliği ve bağışlar, ayakta durabilmeleri olmazsa olmaz şart…

Maddi ya da manevi imkanlarınız dahilinde destek olmanız ve destekle(t)meniz dileği ile…


Vakıf İletişim Bilgileri :
ZICEV Vilayetler Evi Karşısı
Gülermak Fabrikası Yanı
PK.29\Gölbaşı – Ankara

Bağışlar için :
Vakıfbank Merkez Subesi Ankara
Hesap No. 2001980
Ziraat Bankası Gölbaşı Şubesi Ankara
Hesap No. 62898


Gönül Üyesi” olmak istiyorsanız aşağıdaki adresi tıklamanız yeterli…


http://www.zicev.org.tr


Açılacak Fotoğraf Atölyesi‘ne satın alınacak fotoğraf makineleri için para yardımı yapmak isterseniz :
ZİCEV
Ziraat Bankası Gölbaşı Şubesi Ankara
Hesap no : 589 10 01 – 5001
” Fotoğraf makinesi alımı için bağış ” açıklaması ile destek verebilirsiniz…

Yazı ve Fotoğraflar : Faika Berat PEHLİVAN
Kaynakça : http://www.zicev.org.tr
ZİCEV : Eğitimin En Değerlisi

İçimizden Biri : Yekta Tan

Yekta Tan kimdir bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?

1968 İstanbul doğumlu, hayatın hep sözel kısmında yaşamış, sayısaldan hep çakmış, meslek olarak fotoğrafçılığı ve müzisyenliği hayatına oturtmuş, her şeyi merak eden ve öğrenmekle yaşamını sürdüren biriyim.

Sizi bu fotoğraf sevdasına sürükleyen sebep nedir?

İşin aslı hiç sürüklenmedim, tam olarak içine düştüm denebilir. Kendisi gibi babası da fotoğrafçı olan, usta bir fotoğrafçının oğlu olarak dünyaya geldim. Anlayacağınız üçüncü nesil oluyorum ben bu meslekte. İlkokul yaşlarımda stüdyoda boyum yetmediğinden taburenin üstünde vesikalık çekerek başladım fotoğrafa.

“O farklı!…” Yekta Tan

Fotograf ile ilgili aldığınız eğitimler?

Akademik olarak fotoğrafçılık eğitimi almadım. Ancak o kadar zaman geçirdimki bu mesleğin içinde, karanlık odadan tutun da hem s/b hem de renkli, tabii aklınıza ne geliyorsa bu işle ilgili her alanında görev aldım”¦ Ama şimdi üzülerek söylüyorum, bu bilgilerin ne kadar önemi kaldı tartışılır. Digital fotoğrafçılık ve pc sayesinde ne pozitörlüğün, ne o ince ince uğraştığımız kalemle negatif rötuşlamanın, ne de baskıcılık bilgilerimizin ve bu işin kimyasal boyutunun pek bir önemi kalmadı, maalesef.

“Hasat” Yekta Tan

Fotoğrafçılık ile ilgili ne gibi faaliyetler içindesiniz ?

Öncelikle kendi stüdyomu işletiyorum. Ayrıca pek çok katalog ve reklam tanıtım çekimleri gerçekleştirdim. Number One Dergisi editörlüğüm yıllarında pek çok tanınmış sanatçılarla çalışma imkanım oldu. Şu sıralar ise Portreler ve Paylaşım adlı iki derginin fotoğraf editörlüğünü sürdürüyorum. Maltepe Sanat Merkezi’nde ise fotoğraf dersleri veriyorum. Eh bir de hayatımda çok sevdiğim arkadaşlarımla gönül verdiğimiz fotoritim var. Ayrıca bol bol fotoğraf sitelerinde fotoğraflarımı paylaşmayı seviyorum.

“Uçuyoruz!…” Yekta Tan

Varsa açtığınız sergiler / katıldığınız yarışmalar?

Henüz hiçbir yarışmaya katılmadım. Sanım bu konuda biraz tembellik ediyorum ama arkadaşlarımın özellikle Levent Yıldız ve Ali Emre Çetiner ile tanıştıktan sonra onların baskıları sayesinde artık katılmayı düşünüyorum. ‘Tecrübeleriniz Toprak Olmasın’ kapsamı altında ‘Her Telden’ isimli bir sergim oldu, bir de Lübnanlı Çocuklara Dayanışma sergilerine katıldım. Vakit bulabilirsem fotoğraflarımı daha çok paylaşmak istiyorum.

“Çocuksuz!…” Yekta Tan

Şu an kullandığınız ekipmanınız hakkında bilgi verir misiniz?

Aslında tahmin edeceğiniz gibi portfolyomun büyük çoğunlığunu analog çekimler kaplar. Geniş bir ekipmana sahibim ancak ben de artık mecburen yeniçağa ayak uydurmaya başladım. Şu sıralar Fuji s9500 ve Nikon d80 kullanıyorum.




Uzun yıllar hem analog hem de digital fotoğraf makineleri kullandınız. Tabii buna paralel olarakta hem karanlık oda hem de fotoğraf işleme programları…Fotoğrafçılığın son dönemlerindeki digitalin tamamen kurduğu hakimiyet sizce kaçınılmaz mıydı ? Bu geldiğimiz noktada düşüncelerinizi ve fotoğrafın geleceği ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz ?




Belirtmek isterim ki digitalin fotoğraf alanına girmesi aslında hepimizin işini kolaylaştırdı. Bunu kabul etmek gerekir tabii. Yalnız bence fotoğraf gerçek birşeydir; yani ışığın gerçekliği, lensin içinden geçişi, filmin kimyasıyla buluşması ve agrandizörde basılırken tekrar ışığın içinden geçerek kağıda yansıması vb. Ancak şimdi işler digitalle birlikte değişti ve tamamen 0′lar ve 1′ler den oluşan sayısal ve sanal bir hale gelip elektronik bir bilinmezin içine depolanıp sonra bu bilgilerin ışında cihazların bu şifreleri bir araya getirip yeniden sanal olarak o görüntünün sahtesinin modern bir boyama resim olan digital fotoğraf olarak karşımıza çıkması. Bu bana fotoğrafı elime aldığımda ister istemez hiç de inandırıcı gelmiyor. Zaten detay olarak da fotoğrafçı gözü analog ile sayısal fotoğrafın farkını hemen hissediyor.



Bir başka yönden ele alırsakta eski sistem çalışırken gösterdiğim özeni şimdi gösterdiğimi de sanmıyorum. Belki dikkatlice 2 kare çekip bitireceğim çekimi daha az ciddi 30 kare de hallediyorum sonra içinden nasıl olsa en güzelini seçiyorum. Bu durum ister istemez gerçekleşir oldu. Sanırım bizi biraz da tembelliğe itiyor. Ayrıca ki lafı uzatıyorum biraz ama ‘nasıl çekmişim ama’ gibi söylemlerle karşımıza gelen pek çok fotoğrafçıyım diyen kişilerin aslında analog makineyi ellerine alıp o kareyi asla gerçekleştiremeyeceklerini bilmek de üzüntü verici. Bu durum bu işten ekmek yiyenlerin durumunu da çok etkilemiş durumda. Deneme yanılma yöntemiyle nasıl olsa ortaya (tabi ki ne çıktığı tartışılsa bile) işini görecek fotoğrafı elde edebilmek, fotoğrafçıya ne gerek var? Ben de çekerim kendi işimi kendim görürüm hissini uyandırdığından hem sürümü hemde piyasa değerini oldukça düşürmüş durumda.

“Kadıköy’den” Yekta Tan

Bir de eklemek istediğim bir husus, bu konuyla ilgili; eskiden makine bir kere alınır senelerce kullanılırdı. Eğer gerekirse başka amaçlarda kullanılmak üzere farklı formatlarda makineler alınır ya da bol bol aksesuara yatırım yapılırdı ama bu durumda değişti. Teknoloji devamlı değiştiğinden neredeyse iki senede bir makinenizi değiştirmek ve oldukça da yüklü miktarları bulan yatırımlar yapmak zorunda kalıyorsunuz. Bana kalırsa fotoğrafçılık bu sisteme uygun bir meslek değil maalesef.

“İstanbul…” Yekta Tan

Fotoğrafta konulu çalışmayı tercih ediyor musunuz?

Aslında fotoğraflarımdan da anlaşılacağı gibi kişiliğimle doğru orantılı olduğunu düşünüyorum; fotoğraf çekerken belirlediğim bir tercihim olmadı. Konulu ya da konusuz diye ya da doğa, portre, makro vs bir ayırım hiç yapmadım. Ancak yeni yeni arkadaşlarımla birlikte (Sınırsız Fotoğrafçılar) ortak projelerde yer almaktan büyük keyif duyuyorum.

“Sigaramın dumanı” Yekta Tan


Fotoğraf çalışmalarınız esnasında etkisi altında kaldığınız herhangi bir olay var mı? Ya da bir anınız?

Aslında çok var ama şimdi aklıma gelen Kastamonu’ da ‘Olmadığım yer!.. isimli seri fotolarım. Onları arabanın içinden tele objektifle oldukça uzaktan çekmiştim. Ayağı zincirli birinin fotoğrafını çekiyordum ve o kadar etkili bakışlarla karşı karşıya kalmıştım ki çekimlerimi yaptıktan sonra aracımı bir yere park edip yaklaşık bir saat çayırda yatmıştım. Gerçekten çok etkilenmiştim”¦

“Olmadığım Yer!…” Yekta Tan


“İyi fotoğraf” sizce nedir?

Bence iyi fotoğraf, bakıldığında kendisini çeken, kişinin o an hissettiklerini yansıtan fotoğraftır. Zaten fotoğrafçı karelerine duygularını yansıtabildiği kadar fotoğrafçıdır, teknik bilgi ve donanım sonra gelir.

“Hayallerim…” Yekta Tan

Beğendiğiniz fotoğrafçılar kimlerdir ?

Ben Arif Aşçı’yı çok beğeniyorum, aynı zamanda ressam olmasından bakış açısının kendine has olduğunu düşünüyorum ve Nuri Bilge Ceylan fotolarını. Bence tam bir s/b ustası ve hayatı karelere çok iyi yansıtıyor.

“Bu fotoğrafımı çok seviyorum” diyebileceğiniz somut bir örnek verebilir misiniz?

Belki inanmayacaksınız ama bütün fotoğraflarımı çok seviyorum ama hiç birini yeterince beğenemiyorum, sanırım hiçbir zaman da beğenemeyeceğim..

Sizi en çok heyecanlandıran konular hangileri?

Çalışan yada başka bir deyişle alın teri döken ve bu teri gösteren insanların içinde olduğu konular ya da fakir olupta yüzü hep gülen insanların portreleri beni çok heyecanlandırıyor.

“Portre” Yekta Tan

İmkanınız olsa cekmek istediginiz fotograf /yer/ portre vs ne olurdu?

Eğer imkanım olsaydı Güney Amerika’yı karış karış gezip fotoğraflamak isterdim. Orada başka bir hayat varmış gibi geliyor bana. İnsanlar, duygular her şey farklı ve bir o kadar da renkli”¦.



Siz bir fotoğraf olsaydınız nasıl bir fotoğraf olurdunuz?

Sanırım balıkgözüne yakın ama o kadar deforme olmayan renkli bir fotoğraf olurdum, içinde herşey olan. Aynı anda sevinci, hüzünü ve iyiliği içinde barındıran, hayatın içinden bol insanlı bir kare olurdum.





































“Kızkardeş” Yekta Tan





Röportaj : Berna AKCAN
İçimizden Biri : Yekta Tan

Haydarpaşa


Kimileri için bir umut kimileri için ise bir kaçış kapısı olan Haydarpaşa.

Önünde taze, çıtır, sıcak simitler dizi dizi. Kimi bakmadan , aldırış etmeden geçer ; kimi kokusunun çekiciliğine kapılıp bir tane alıp eline gider.



Turnikelerinden geçerken kimlerin ne düşünceleri vardır kafasında kimbilir?


Belki yeni bir yaşama bir adım atmaktır düşünceleri belki de uzaklaşma isteği , bıktığı – yorulduğu şeylerden…



Kimisi için ekmek kapısı. Satmak için mallarını sabahtan kurar tezgahını. Boş geçmesinler, bir tane alsinlar diye gözlerinin içine bakarak bağırır satıcı.



Kimisi için ise bir oyun alanı. Çocuk işte! Ne gam , ne keder. Umurunda mı dünya? Onun için top oynayabileceği , basamaklarında sekebileceği bir yer orası.




Kimisi elde gazete bekler gelecek treni. Bugün neler olmuş? Hayat ne kadar pahalılanmış , zorlaşmış? Kim kimi ne için öldürmüş yine? Kim neyi paylaşamamış? Okur o tahta koltuklarda.




Kimi çift çıkar o kapıdan elele , güzel anılar oluşturmaya … Kimi tek başına , elinde belki de evdeki çocuklarına götüreceği rızıklarla…






Taş basamaklarında otururken tellendirir bazısı hayatın tüm kederlerini.




Yaşlı hamal atar yorgunluğunu yükleri taşıdığı aracın üstüne çömelip. Bakar trenlere uzun uzun nerelere gitmiştir aklı kimbilir, nerelere yolculuk etmiştir oturduğu yerden o anda ?




Bir çocuk gözüyle ne de kocamandır o tren. Ne de karadır. Şaşkınca izler kapısından garın.





Bir umuttur Haydarpaşa… Belki de bir kaçış…Daha nice yıllar kimbilir kaç çocuk oynayacak basamaklarında , kaç kişi oturacak tellendirecek sigarasını, kaç kişi atacak kendini bilinmezliğe doğru gitmek üzere kapısından içeri. Kaç kişi girecek belki taşı toprağı altın İstanbul’a… Bilinmez…



Haydarpaşa Garı deyince aklınıza ne gelir ilk hiç düşündünüz mü? Şimdi biraz geriye , eski Türk filmlerine gidin ve onları düşünün. Çoğu film karesinde muhakkak görmüşünüzdür Haydarpaşa Gar’ını. İstanbul’a göç eden insanlarımızın, bu taşı toprağı altın denilen büyülü kente ilk giriş kapısıdır “Gar”. Oradan umutlarına doğru yolculuğa çıkarlar. Belki gerçekleşir , belki gerçekleşmez ama ilk adım o merdivenlerde atılırdı çoğu kez. Filmler gerçek hayatımızın bir yansımasıdır aslında.Köylerimizde iş ve aş bulamayan bizler, bir umutla başka şehirlere , başka dünyalara doğru yolculuk ederiz. Bu yolculuğumuzun bir aracıdır trenler, garlar.



Ne acılar ne sevinçler görmüştür şimdiye kadar Haydarpaşa Garı ama kimseye söylememiştir kendisine anlatılanları, hep dimdik durmuştur deniz kenarında.



Gün içinde İstanbul’a çalışmak için göç eden binlerce insana aracılık yapmıştır. Sabah saatlerinde işine giden insanlara açmıştır kapılarını , akşam evine dönenlere hep aynı döngüyü sürdürmüştür yıllarca mutluluk içinde. Hey gidi şehrin içinde her gün yaşanan “GÖÇ” e tanıklık ederek.




Ama artık İstanbul’ a göç eden insanlarımız o merdivenlerden bakıp umutlarına merhaba diyemeyecekler yada artık orda sevgililer buluşamayacak, ayrılamayacaklar. Artık Haydarpaşa, işinden eve gidenler için dönüş yolu olamayacak. Bugün ise, yıllardan beri her türlü göçe ev sahipliği yapmış olan Haydarpaşa sözde kentsel dönüşüm projesi çevresinde bu misyonuna veda etmek üzeredir. Her toplumda, tarihi mekanlar vardır geçmişe köprü olan , onu yaşatan, duyguları ayakta tutan, o toplumda yaşayan insanların anılarını saklayan. Toplumsal hafızamızın bir andaçı olan Haydarpaşa şimdi teknolojinin, modern şehrin görüntüsüne ayak uydurabilmek için yok olmak üzeredir…


Yazı : Berna AKCAN, Ayşegül KANBAK
Fotoğraflar : Ali Emre ÇETİNER, Faika Berat PEHLİVAN, Yekta TAN
Haydarpaşa

Gelişen Bir Cennet : Alaçatı

Sessizliğin, sadeliğin, samimiyetin, sevecenliğin, saygının buluştuğu, huzurun var olduğu, insanın kendisini yaşamın en üst seviyesinde bulmak istediği ve bu varlıkların hepsinin bir arada olduğu bir yaşam tarzı, yeni gelişen bir cennet ALAÇATI.







Eski bir Rum köyünün, varlığını hala devam ettiren o caddeleri, cumbalı, binlerce hikayenin yaşandığı taş evlerin sadeliğinde iken, gelişen hızlı yaşamda bir dinlence alanı olan, yeni bir merkez. Çeşme ve İzmir’in yanında apayrı bir soluk. Çevredekiler ile ilk konuştuğumuzda beldenin isminin Alaç Atın’dan aldığını belirtmelerine rağmen, gerçeğin ticarete gelen Rumların, köye çıkarken uzaktan köyün ala çatılarını, ala kiremitlerin çatılara verdiği kırmızılığı görüp verdikleri isim ALAÇATI olduğunu öğrendik.



Alaçatı içinde dolaştığınızda ilk dikkati çeken yapılar eski taş evler. Günümüzde bir çok insanın şehrin karakterini oluşturan o eski evleri alıp yerleştiklerini görüyoruz. Bazılarında ise, kapı üstlerinde, yapıldığı tarihi gösteren tarihleri hala görmek mümkün. Yaşanmışlıklar ve şahit olunan tarihin bir simgesi, belgesi gibi”¦ Ara caddeler aynı sıcaklıkta, aynı sevecenlikte. Her caddede çocuk sesleri cıvıl cıvıl bir yaşam belirtisi. Konuşan, örgü ören, kendi halindeki hayatını, Ege’nin havasında sürdüren onlarca şehrin yerlisi, yaşlısı, çocuğu. Neredeyse her duvarda bir saksı ve onlarca güzellikten oluşan görsel şölen. İnce ruhların, nezaketlerin duvardaki ifadeleri.



Begonyalar, sardunyalar, begonviller… Alaçatı’da ilk dikkati çeken mimari doku. Kesinlikle değişmemiş ve değişmesine de izin verilmemiş. Eski kültürün ve taş mimarinin korunduğu bir yerleşim alanı. “Alaçatı taşı” adı verilen ponza taşı görünümlü kesme taşlardan yapılan evler, kışın sıcak yazında serin tutma özelliğine sahip. Yapı mimarisinde kullanılan taş kalker yapılı olup filtre görevi yapıyor. Beldenin zemini de bu taşlarla kaplı. Bir kısmı Rumlar’ dan kalma eski Alaçatı evlerini restore edip, yerleşmek yeni bir yaşam tarzı olmuş. Karabiber ağaçlarının ve begonyaların boydan boya sıralandığı yeni sokaklara dizili bahçeli villalar göz dolduruyor.



Belli bir kesim, yaşamını artık burada sürdürmek üzere, buranın nezaketi ve sessizliğinde, Alaçatı’ya yerleşmiş. Evlerin balkonları, duvarlarında yer alan saksılar, çiçekler insanı çok etkiliyor.. Sakız ağaçları kokusu, yel değirmenleri, daracık sokaklar kendine özgü, sakin ve sessiz. Bu sokaklarda yürüyenler için de, zevk veren bir huzur sığınağı. Denizden karaya paralel esen rüzgar burayı dünyanın sayılı sörf merkezlerinden biri yapmış. Koyda bulunan otel ve okullarda sörf öğrenebilir, bütün malzemeleri günübirlik kiralayabilir ve sörf yapabilirsiniz.



Şehrin merkezinde kurulan ve çevreden çok ziyaretçisi olan antika pazarı yerleşim merkezindeki caminin hemen avlusunda, çevrede tek olan ve Alaçatı’ ya apayrı özellik katan farklı bir alan. Birçok şeyi bulabileceğiniz, alabileceğiniz farklı bir pazar. Caminin hemen yan tarafında bulunan pasajda mutlaka sakızlı Türk kahvesini yudumlamak, bu tadı kaçırmamak gerekiyor. Yaşamın, gürültülü şehrin bütün kötü yönlerinden kaçıp, güzelim damak zevkleri, görsel şölenleri izleyip, sörf yapıp sessizce dinlenebileceğiniz, kendinizle baş başa kalabileceğiniz eski Rum köylerinden bir soluk Alaçatı.



İzmir’e geldikten sonra Çeşme otobanına girip 73 km sonra Alaçatı kavşağından döndüğünüzde az sonra Alaçatı karşınızda. Sakın sapağı kaçırdım diye üzülmeyin, girişte rüzgar gülleri sizleri karşılayacaktır. Rüzgarın doğaya en anlam kattığı yerin rüzgarla özdeşleşmesini ve önemini orada zaten anlayacaksınız. İstanbul’dan çıkışta Yenikapı’dan feribota aracınızla binip Bandırma’da indikten 300 km sonra Balıkesir çevre yolu, Manisa üzeri İzmir’e ve Çeşme otoyolunun 73 km’sini kullanarak Alaçatı’ya ulaşıyorsunuz. Bandırma’dan sonra 4-5 saatlik yol, sörf tutkunları için. Aracı olmayanlar için ise İzmir’den Üçkuyular’dan kalkan Çeşme otobüslerine binerek Alaçatı’ya gidebilirsiniz.



Her şeyden önce; hiçbir yerde ağır yemek kokusu, çağırmalar, çığırmalar, çiğköfteler, kebaplar, kıyafeti bozuk insanlar, caddede tezgahlar, tüten dumanlar yok. Sade ve enfes yemekler abartısız şekilde servisi ve sunumuyla hep orada. Ege’nin en nadide yemeklerinden, denizin en güzel balıklarına, Fransız mutfağından her yeni lezzete kadar. Ama ne kebap dumanı, ne kokoreç isi, ne dışarıda tezgahta bir yiyecek, ne de köşebaşında midye asla ve asla yok. İzin veren zaten yok. Herşeyi ile şimdiden Avrupa standartlarının üstünde. Özellikle düşünüş ve yaşam kalitesi olarak”¦ Alaçatı’ nın kumlu ve kireçli toprağında yetişen tatlı ve sert kavunu çok ünlü. Yerken genzinizden yoğun kavun kokusu geliyor. Bir de yılbaşı kavunu var. Eylül ayında ipe asıp yere temas ettirmeden saklarsanız çürümeden aylar sonra da yiyebiliyorsunuz. Alaçatılılar bu yöntemle yeni mahsul kavun çıkana kadar bir önceki yılın kavununu saklıyorlar. Alaçatı’ nın uzantısı Mersin liman mevkiinde çipura çiftliği var. Buradan günlük taze balık alınabiliyor. Mevsiminde küçük körpe sakız enginarı leziz oluyor. Hemen hemen her dondurmacıda sakız dondurması var. Ayrıca muhallebi ve sütlaca da karıştırılan sakız reçeli de bulunuyor. Sakız reçelini bulmanız mümkün ve mutlaka da tatmalısınız. Yarımadanın karşısındaki Sakız Adası’ndan getirilen sakızlar kullanılıyor. Alaçatı’ da kabak çiçeği dolmasını yememek olmaz. Mutlaka tadılması gereken enfes ve nadide zevklerden.



Alaçatı, Türkiye’nin en önemli dünyanın ise ilk on sörf merkezinden biri. Rüzgarın karaya paralel esmesi, suyun çok derin olmaması hem öğrenme hem de risk almadan sörf yapabilmek için çok ideal. Ders alıp 8 saatte öğrenebileceğiniz gibi 5 günlük ders ve ekipman kiralama da yapabilir, bu zevki öğrenip yaşayabilirsiniz. Taş Konakların ve pansiyonların, eski değirmenlerin restore edilip yeni sunumlarıyla oraları yaşamak, yeni dünyanın hızlı yaşamında sadelik adına inanılmaz yeni ve sevecen bir soluk Alaçatı. Ara sokaklar tamamıyla ana caddeyle aynı yapılara sahipken, kalabalık anlarda dünyanın her yerinden gelen insanların oluşturduğu kalabalığın ötesinde çok daha sade. Yaşamın sevecenliği, tebessümü her an var.



Hikayeler yazılan o gizemli ve güzel yel değirmenlerinin şu andaki halleri ise gerçekten içler acısı. Güzelce restore edilip çok daha fazla ilgi çeken merkez haline getirilebilir. Yel değirmenlerinin tam karşısında olan yeni rüzgar gülleri eski ve yeninin tanıkları gibi. Sevecenliğin ve sadeliğin en güzel örneklerinden Alaçatı, tarihin kaybolmayan mirası, yeni dünyanın yaşama vuran hiçbir aykırı ve istenmeyen olumsuzluklarının olmadığı bir yeni dünya, bir yeni soluk, bir yeni nezaket.







Yazı : Ergün KARADAĞ
Fotoğraflar : Ergün KARADAĞ, Yekta TAN

Odun Kömürünün Hikayesi : Torakçılar



Yine bir Pazar günü”¦ Kask Kocaeli Fotoğraf Sanatı Derneği kursiyerleri ve üyeleri ile birlikte fotoğraf yolculuğuna çıktık.. Umuttepe Kampüsü’nden tepelere kıvrılırken Kocaeli’de odun kömürü yapanları görmek ve fotoğraflamak istedik.. Ali Hocalar’da verdiğimiz molada yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerle kahvaltımızı yapıp tripotumuzu, fotoğraf makinamızı sırtladık. Toplam 70 dakikalık bir zaman sonra odun kömürü yapan Dikenliköy’e geldik.









Uzun yıllar önce evleri ısıtmak için kullanılan mangallarda yakılan ya da o kadar uzun yıllar öncesine gitmeyelim, piknik mangallarında kullanılan odun kömürünün elde ediliş öyküsü aslında uzun bir öyküydü”¦


Yıllar once belki de bakır işlemeli mangallarda dibekte taze dövülmüş kahveler pişirilirken”¦ Odalara yayılan mis kokusuyla, odun kömürünün ısısı bütünleşir, güzel sohbetler yapılırmış..
Zaman içerisinde bu geleneklerimiz yok olsa da değişmeyen tek şey aslında odun kömürünün yapılış öyküsüdür..
Yani bu kadar emek ve iş gücü..
Odun kömürünün öyküsü”¦
Kömürün içinde yaşam”¦
Çocuklar”¦
Miras”¦
Zaman içerisinde yok olacak mı?
Bir zanaat”¦
Torakçılık ”¦ ve Torakçılar”¦




Odun kömürü yapımını bir çoğumuz görmemiştik.. Ağaçtan kömür elde etmek için yapılan işleme kuyu yakmak denirmiş. Kuyular odunun kesildiği bölgelere yakın yerlerde, genellikle daha önce yapılmış olan kuyuların mekanları kullanılarak yapılırmış. Aynı kuyuyu kullanabilmek için en az on beş yıl beklemek gerekir. Meşe ve kocayemiş ağacının büyüme süresini düşünürsek eğer, bu süre çok daha da uzun olabilir.

İşleme önceki kuyudan kalan küller bir kenara toplanarak başlanır. Yanına bir haftalık konaklama için ağaçlar üzerine bir kulübe yapılır. Bu kulübe uzun ve kalın odunlar, ağaç dalları, gazeller ile oluşturulan mekana, evden getirilen şilte, yorgan, yastık ile ev konforunda hazırlanır. Yine odunlardan yapılmış bir merdiven ile bu kulübelere çıkılabilir. Havasız kalan kuyu patlar. Patlamaya ve yangına karşı kuyunun suya yakın olmasına dikkat edilir, ama bu her zaman mümkün olmayabilir. Her durumda kuyunun yanında tenekelerle sular depolanır ve bir kuyu komşunuz olur.









Kuyu komşusu kuyucular için dayanışmanın en güzel örneklerinden biridir. Hangisinin ihtiyacı olursa bir diğeri ona yardıma koşar, çünkü bu birkaç kişinin başa çıkabileceği kadar kolay işlem değildir.Kuyunun civarı yangına karşı çalılar, pırnallar, otlar, eğreltiler, pülüler (tutuşturmayı kolaylaştırıcı odunsu bitkilerdir ve bunlar çalı süpürgesi yapımında da kullanılır) ve benzerlerinden arındırılır.


Toplanan küller elenip ıslatılır. Islatılma işlemlerini küçücük çocukların yapmış olduğunu görmek çok keyif vermesede, kömür tozu bulaşmış yüzleri herşeye rağmen gülebiliyordu.. Kuyunun ortasına güçlü bir direk dikilip, etrafı pülüler ve kuru dallar ile kolay yanması sağlanacak şekilde desteklenir. Üzerine 40-80 cm civarı kesilmiş odunların en uzunları ilk sırayı oluşturacak şekilde hafif yatık olarak (20-30 derecelik bir eğimle) yerleştirilir. Alttaki ilk sıra bittikten sonra onun üstüne yine aynı şekilde başka bir sıra halinde odunlar yerleştirilir.



Bu işleme kuyu huni halini alıncaya kadar devam edilir. Bunun için genellikle üç beş sıra yerleştirme yeterlidir.Kuyunun çatılması bittiğinde sıra, toplanan gazellerin odunların üzerine serilmesine gelir ve üzeri daha önce ıslatılmış kül ile sıvanır, böylece kuyu örtülmüş olur. Odunların yerleştirilmesi sırasında kuyuyu tutuşturmak için bir kapı da bırakılmıştır. Kuyunun kapısı diye adlandırılan bu açıklıktan, ucuna gazlı bir paçavra sarılan uzun bir odun yakılarak, ortada bırakılmış olan boşluktaki pülülere kadar sürülerek, pülülerin tutuşması ve kuyunun yanmaya başlaması sağlanır.



Artık birinci aşama bitmiş ve yanma başlamıştır. Kuyunun hava alıp kıvamında ve rahat yanması için galberi ile üstten birkaç delik açılır.Sıra gelir kuyucuların göz ve kulaklarını dört açıp, kuyunun yanacağı sürece pür dikkat beklemeye.


Eğer bir patlama olursa hemen kuyunun üstünü kapamak gereklidir ki, hem odunlar yanıp kül olarak emeğiniz heba olmasın, hem de orman için bir yangın tehlikesi oluşmasın. Kömür oluşumunu sağlayacak kadar yanma süresi sonunda (bu yaklaşık üç ila beş gündür) üstte bırakılan delikler kapatılır. Kısa bir süre daha böylece yanma işlemi devam eder.







Kömürün oluşması için kıvamında yakılması, ne yazık ki bir yemek tarifi kadar kolay değil. Bu nedenle size; birkaç ton odun huni halinde yerleştirildikten sonra üç beş gün yanacak, bir gün soğuyacak, sonrada sökülüp daha sonra torbalara doldurularak, mangal ve barbekülerinizde yakıma hazırlanacak diyemiyorum. Neyse , durum bu minvalde devam eder. Eğer bir aksilik çıkmamışsa, yanma işlemi biten kuyu bir gün soğumaya bırakılır, yaklaşık bir günün sonunda soğuma sağlanmış olur. Bu arada kuyu çöker ve söküme başlanır. Üstteki marsıklar galberi ile çekilip bir kenarda toplanır. Bunlar daha sonra evdeki ocaklarda yakılmak için evlere götürülmek üzere çuval ya da küfelere doldurulur.




Sıra gelir kömürlerinin toplanmasına. Onlar ise gereğinden fazla kırılıp ufalanmaması için özen ve dikkatle galberilerle, kimi zaman da el ile toplanarak yine çuvallara yerleştirilir. Bu arada zaman zaman yeni tutuşmalar yaşanabilir ve hemen söndürmek gerekir. Şimdi sıra küllerin içinde kalan elemelerdedir (küçük kömür parçacıkları), bunlar da ağaç tırmık ile toplanır.








Yazı : Sema ÖZEVİN

Alıntılar : Metin AVDAÇ
Fotoğraflar : Ali Emre ÇETİNER, Sema ÖZEVİN, Onur KOCAMAZ
Odun Kömürünün Hikayesi : Torakçılar

Bir Sigara İçimi

Onu Zonguldak da “mükellefiyet“ üzerine yaptığım bir araştırma için gittiğim Akçahatipler köyünde tanıdım… ZOFSAT’ dan bir gurup fotoğrafçı arkadaş ile kocası mükellef İdris amca ile konuşmaya gitmiştik… Köy kahvesinde oturmuş sohbet ederken, “O” çıka geldi… Ve anında tüm ilgiyi üzerine aldı…

Adı : Dürdane Akdal… O bir fenomen…

Zonguldak Akçahatipler köyü, 1341 doğumlu olduğunu söylüyor… Kızı düzeltiyor… “Anne, sen babamdan büyüksün”… Baba 95 yaşında, anne 105… Kimbilir kaç yaşında iken nüfusa kaydı oldu… Burası mektup yazanları olmadığından postacının dahi uğramadığı bir köy…

5 kardeş, 2 kız 3 erkek…

60 senedir mükellef Idris Akdal ile evli … 10 doğum yapmış… sadece 6 tanesi hayatta.

Durdane ve Idris Akdal

Burnundan damar kesmelerine rağmen sigarayı bir keyifli içişi var ki…. Ocağa çalışmaya bile giderim diyor… Günde 1 paket (maltepe) sigara içtiğini söylüyor ama İdris amca düzeltiyor “günde 2 paket ! ” diyor, pahalılığından yakınıyor…

Kocasi maden isçisi,o madene gittiğinde kendisi de ot yolup, orak biçmiş… Beşiği sırtına yükleyip öyle gidermiş tarlaya…

Kocası ile nasıl tanıştığını onu nasıl istettiğini anımsayıp anımsamadığını sordum… Kaçtım ona, beğendim de geldim, dedi… Pazar da görmüş, beğenmiş, kaçmış… 20 yaşında evlenmişler…


Babasi harbe gittiğinde dünyaya geldiğini söylüyor… Kapı eşiğinden salona geçiyoruz… Ev mis gibi yemek kokuları içinde… Masaya oturuyoruz…. Elleri masa üstünde… Parmağında yeşil taşlı yüzüğü… Ona çok güzel olduğunu söylüyorum… Sen benim gençliğimi görecektin, diyor … Şimdi yüzüm buruştu…

En sevdiği yemek mancara… Yani bildiğimiz karalahana… İdris amca takılıyor ona; “kalk maden de fotoğraf çekmeye gidecez” diye… Gülerek “gitmiyom“ diyor… Eşarbını düzeltirken görüyorum saçlarını, kınalı…

Çocuklarını nasıl uyuturdun diye soruyorum… Sarıp sarmalar, beşikte sallardım diyor. Onlara nenni söyler miydin? Bize mırıldanır mısın diyorum…“Nenni, nenni, nenni“ deye deye uyuturdum diyor… Uyusunda büyüsün demez miydin?, diyorum… Yok sesimi kıskanırdım, duymasınlar diye söylemezdim diyor… Onlara masal anlatır mıydın?, diyorum… Anımsamıyor… Aynı soruyu kızlarına soruyorum… Onlar da anımsamıyor… En sevdiği türküyü soruyorum anımsayamıyor… Oysa İdris amca bize “karadır kaşlarını` söylemişti diyorum… Bilemiycem, diyor… Utanarak… Aklıma bir türkü gelmiyor…

Babası da madenci…


Bebelerini kendi sütü ve evde kendi yaptığı nişasta ile beslemiş, kocası madende kendi tarlada orak biçip, odun taşımış… 5 karış karda yürüyerek Zonguldak’a inerlermiş… Artık tarlaya gitmiyor… Uşaklar gidiyor benim yerime diyor…

Hala güzelsin diyorum…nerde diyor sen beni eskiden görecektin… bakim yok… krem yok diyor… Hic makyaj yapip yapmadigini soruyorum … yapmadim diyor…

İdris amca; şimdi böyle sakin olduğuna bakma diyor O’nun… 3 adam vurduğunu anlatıyor… Bir kadının tekinin de kulağını kestiğini… Neden vurduğunu sorduğumuzda da, sakin sakin.. Damarlarım yukarı kalktı, vurdum diyor… Köyde boş dolananı ve yabancıyı sevmediğini söylüyor… Sorarım neden geldin diye, cevap vermezse; belli ki soymaya ya da çocuk kaçırmaya gelmiş, çeker çifteyi vururum diyor… Belli ki “kötü niyetli” … Bir adamı cifte ile diğerini tabanca ile vurmuş… Jandarmalar gelip köyü basmış teslim ol demişler, olmuş..

Bir sene Mardin’ de mapus yatmış… Sigarayada mapusta baslamış… Zonguldak’ da yattığı cezaevi ise şu an okul… Zonguldak’da yatarken, İdris amca 5 çocukla tek başına kalınca, af istemiş… Muhtacım diye… çıkarmışlar…




3 damadı var, torununun torununu görmüş … Çalıma özenmem ben diyor ama güzelliğinden emin.. Babasının 40 tarlası varmış … Nişasta ıslardık diyor…

Keyifli yaşamışsin lafıma, hayır ! diyor, aslında düşmezdim de sen öyle olduğuna bakma onun diyor… İdris amcayı gözucu ile işaret ederek…

Hiç okula gitmemiş… Nerde okul diyor… Olsa da nerde gidecek diyor kızları… Kendi lafa girip, olsa da yollamazdı babam diyor… 10 sığır 100 bacak keçi, 80 bacak koyun… Kim güdecek onları ? Gençlik tarlada tepede geçti diyor…..

O bunları herşeye rağmen gülümseyerek anlatırken biz de 8 fotoğrafçı arkadaş hararetle fotoğraflarını çekiyoruz… Odada deklanşör sesi bir de onun sesi… Ve arada yaptığı espirilere patlattığımız kahkahalar… Beni bir minare gibi çekiyorsunuz, bari bir ağacın tepesine çıkarsaydınız da öyle çekseydiniz diyor…

Yemek hazır çağrısını alınca hep birlikte sofraya geçiyoruz… Börek, kurufasulye, pilav ve salatadan oluşan menüyü afiyetle yiyiyoruz… Üstüne de çayımızı içip, teşekkür ederek yeniden görüşebilmek temennileri ile ayrılıyoruz…
….

..
.
Yazı ve Fotoğraflar : Faika Berat PEHLİVAN
Bir Sigara İçimiBir Sigara İçimiBir Sigara İçimi

Doğa Fotoğrafçılığının Tanımı ve Etik Değerler



Günlük yaşantının dertlerinden; yozlaşmış insan ilişkilerinden, mekanik hayattan, betonlardan ve asfalt yollardan bunalıp, güneşi daha iyi görebilmek, rüzgarı daha iyi hissedebilmek, kuşların ve tabiattaki tüm canlıların varlığını daha iyi algılayabilmek için, zaman zaman sırt çantamızı doldurup vururuz kendimizi yollara. Şehirlerden uzaklaştıkça, aslında daha da yaklaşırız özümüze. İnsanoğlu kendi yarattığı şeylerde değil, geldiği ve yolculuğunun sonunda ulaşacağı yerde, yani doğada bulabilir ancak gerçek huzuru. Ancak onunla bütünleşerek hayatın gerçekliklerini daha iyi tartabilir.




Doğaya çıkış aşamasında insanoğlu; mağarada yaşadığı devirlerden bu yana benliğinde taşıdığı ve mağara duvarlarına yansıttığı, gördüğü olayları ve nesneleri kaydetme işlemini; zaman süreci içerisinde yeni teknolojileri de kullanarak kaydetmeye devam etmektedir. Aslında, yapmak istediğimiz şey zamanın akışı içerisinde değişecek, dönüşecek veya yok olacak olan bu anların ve doğanın, fotoğraf aracılığıyla dondurulması, onların tekrar tekrar izlenebilmesi ve/veya başkalarıyla paylaşılabilmesidir. Bu, hem doğaya hem de insanın kendisine olumlu etkiler doğurabilecek bir davranış şeklidir. Çekilen fotoğrafların diğer insanlarla paylaşımı sonucunda, izleyenlerin bir kısmı da doğadan etkilenerek, onu daha iyi anlamaya ve yorumlamaya ya da fotoğraf makinelerini alarak, aktaran kişinin de yaptığı gibi görüntülemeye çalışabileceklerdir.




Son aşamada, yani görüntüleri sadece izleyen değil onları üreten kişi olmak istediğimiz anda, doğa fotoğrafçılığının tanımını ve etik değerlerini bilerek çekim işlemine koyulmamız gerekir. Bunlar, öncelikle doğaya olan saygı ve sevgiyi korumaya amacı ile, fotoğrafçıların doğada fotoğraf çekerken kapılabileceği hırsları ve doğayı tahrip edebilecek davranışlarını önlemeye yönelik kurallardır. Dünyanın neresinde bir doğa fotoğrafını sunarsak sunalım, bahsedilecek etik değerlere uygun düşmeyecek biçimde çekilmiş fotoğraflar kabul görmeyeceği ve doğa fotoğrafı olarak değerlendirilmeyeceği gibi, beraberinde çeken kişinin ismini de lekeleyecek sonuçlar doğurabilir.




Natural History Photography (Academic Press Inc., London, 1974) kitabında doğa fotoğrafı tanımlamalarına göre doğa fotoğrafının içermemesi gereken unsurlar şu şekilde özetlenebilir:



1- Renkli filtre kullanımı ile görüntünün doğal olmayan şekilde boyanması.



2- İnsana ait yapılar, evcil hayvanlar ve insan unsuru içeren her türlü şeyin görüntüde yer alması.



3- Ürkecek veya rahatsız olabilecek derecede yakın mesafeden vahşi hayvanların görüntülenmesi (özellikle de yavru kuşlar için geçerli).



4- Doğanın çekim esnasında insan eliyle şekilsel değişikliğe uğratılması veya tahrip edilmesi.



5- Doğanın çıplak varlığının bazı fotoğrafik teknikler kullanılarak değişikliğe uğratılması.



FIAP’ın (Uluslar Arası Fotoğraf Sanatı Federasyonu) doğa fotoğrafı tanımlaması ise şu şekildedir:

Doğa fotoğrafı, doğal bir yaşam alanı içindeki canlı, evcil olmayan hayvanlar ve tarımsal olarak yetiştirilmeyen bitkileri, jeolojik oluşumları ve böceklerden buz dağlarına kadar, doğal sürecin geniş çeşitliliğini tanımlar. Evcil, kafes içinde saklanan veya her türlü yöntemle özgürlüğü kısıtlanmış hayvanlarla tarımsal olarak yetiştirilen bitkilerin fotoğrafları, doğa fotoğrafı olarak değerlendirilemez. İnsanlar tarafından değişikliğe uğratılmış bir çevreye uyum sağlamaya çalışan baykuş ya da leylek gibi canlıların oluşturduğu doğa konularıyla; kasırga ve med-cezir dalgaları gibi çevreyi tekrar eski haline dönüştürmeye çalışan doğal güçlerin izlerini taşıyan görüntülerde, insan unsuru en az düzeyde olmak şartıyla kabul edilebilir. Hangi fotografik araç kullanılırsa kullanılsın, orijinal görüntü fotoğrafçı tarafından çekilmiş olmalıdır. Orijinal görüntüye yapılacak her türlü müdahale ve değişiklik, hataların hafif bir rötuşu ile sınırlı olup, orijinal görüntünün içeriğini değiştirmemelidir. Yukarıdaki şartlar yerine getirildikten sonra, tüm doğa fotoğraflarında artistik becerinin en üst düzeyinin kullanılması için her türlü çaba gösterilmelidir.

Fotoğraf : Zafer KUŞATAN




Bu tanımlamaların yanı sıra, doğa fotoğrafçılığında temel etik kurallardan birisi de görüntülenecek olan canlının rahatının çekeceğiniz fotoğraftan daha önemli olduğudur. Eğer fotoğraflıyacağınız canlıyı ürkütecek, rahatsız edebilecek davranışlar sergiliyorsanız, sırf daha ilgi çekici bir görüntü yakalayım diye yaşama alanına tecavüz ediyorsanız, görüntülemeye çalıştığınız canlıya ve doğaya karşı saygıyı kaybetmek üzeresiniz (veya kaybetmişsiniz) demektir. Bu nedenle, canlıları önceden tanımadan, biyolojik döngülerini, habitatlarını, davranışlarını ve yaklaşabileceğiniz mesafelerle ilgili bilgileri almadan çekimlere başlamamalısınız. Bunun için, örneğin kuşların fotoğrafılanmasıyla ilgileniyorsanız bir kuş gözlem veya ornitoloji kulübüne üye olmanızda ve konuyla ilgili eğitim almanızda yarar vardır.




İster bir mağarada olun, isterseniz ormanda ya da herhangi bir tabiat parçasında, görüntüleme işlemini yaparken ya da sadece dolaşırken, şu genel kuralı da asla aklınızdan çıkartmayın: Doğada; fotoğraftan başka bir şey alma, ayak izlerinden başka bir şey bırakma ve zamandan başka bir şey öldürme!
Doğa Fotoğrafçılığının Tanımı ve Etik Değerler

Rengim Gökmen : ” Klasik müzik sevilmez, saygı duyulur ve üzerinde düşünülür “



Müzisyen bir aileden geliyorsunuz. Çocukluğunuzdan bu yana sizi etkileyen, müzik kariyeri seçmenize yol açan kişi / olay / besteci / eser ile ilgili duygu ve düşüncelerinizi paylaşır mısınız?



Bir olay bir kişiden ziyade birkaç olaydan bahsetmek daha doğru olur. Yaşamımı etkileyen ve kişiliğimde önemli yeri olduğunu düşündüğüm özellikle annemin, onu yitirdikten sonra babamın bugünkü konumuma ulaşmamda önemli rolleri var. Ama özellikle meslek yaşamımda Ahmet Adnan Saygun ve İlhan Baran, küçük yaşlarda girdiğim Komposizyon bölümünde, kişilikleriyle, tarzlarıyla, öğrettikleriyle beni en çok etkileyen hocalarımdır diyebilirim.Özellikle Saygun’un beni komposizyon bölümüne alması tüm yaşantımı değiştirmiştir.


Müziği meslek olarak seçmemden ziyade orkestra şefliği mesleğine yönelmem daha bilinçli bir yönleniştir. Bunda da hiç unutamadığım bir konserin önemli yer tuttuğunu hep belirtmişimdir. 1967 yılında henüz küçük bir konservatuvar öğrencisi iken Zubin Mehta yönetiminde Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın bir konserini C.S.O konser salonunda, hem de orkestra arkasında annemle izlemiştim. Konser sonunda Zubin Mehta ile annemin beni tanıştırması ve Mehta’nın bana o gün ayaküstü bir imza vererek, bazı önerilerde bulunması ve teşvik etmesi daha henüz komposizyon öğrencisi bile olmamama karşın, ilerde orkestra şefi olmayı istememin tohumlarını içime serpen olaydır diyebiliriz.


Tabi hiç kimse ben müzikçi, ben orkestra şefi olacağım diyemez, dememelidir. Bunu istemek çok önemlidir ancak yeteneğiniz, koşullar, sabrınız ve bazen birazda şans belirler her şeyi.

Anatol France’a gelen genç bir yazar adayının “Üstat ne dersiniz yazar olmalı mıyım sizce?” sorusuna ünlü yazarın, “Elinden geliyorsa olmamalısın!” yanıtı çok şey anlatıyor. Galiba en önde gelen şey istemek.


Orkestra şefi olmaya ne zaman karar verdiniz? Neden şefliği seçtiniz?

Deminde söz ettiğim gibi bu sevginin ilk tohumlarının içime düşmesi annemin beni durmadan operalara, konserlere, balelere götürdüğü çocukluk çağlarıma kadar gidiyor. Ancak daha sonra besteci olma sevdasıyla biraz yiten bu duygu, komposizyon bölümünün son yıllarında yeniden ortaya çıktı. Müzik inanılmaz bir okyanus. İnsan duygularının anlatımında, olağanüstü zengin evrensel bir dil. Senfonik orkestra bu dilin en zengin, görkemli ifade aracı. Bu okyanusun en derin noktalarına dalabilmek bir orkestra şefinde olması gereken, ince gözlemcilikle mümkün olabilir. Ancak France’ ın söylediği gibi bu mikrop size bulaştığı zaman pek fazla kaçış yok.


CRR İstanbul Senfoni Orkestrası her zaman genç bir orkestra oldu. Sizde kurulduğundan bu yana, düzenli olarak orkestrayı yönettiniz. Şimdi danışman şefisiniz. Bir senfoni orkestrasının olgunlaşması, profesyonelliğe tam ulaşması için nasıl bir disiplinde ne kadar süreyle çalışmak gerekli?


Bir senfoni orkestrası oluşturmaya karar verdiğimizde hedeflerimizin de ne olduğunu çok iyi belirlememiz gerekiyor. Çocuk, öğrenci, gençlik orkestraları olduğu gibi, yılda birkaç kez toplanan festival orkestraları yanında tam zamanlı yılda 100 ve üzerinde konser veren orkestralar var. Tabi bir orkestra kimliğine ulaşabilmek için iyi müzikçilerden oluşması yetmiyor. Takım ruhu, birbirini iyi tanıyan orkestra müzikçiliğini ayrıntılarını bilen, repertuar, hazmetmiş(sindirmiş) çalıcıların yıllar içinde yaratabilecekleri bir sonuç. CRR Sanat Yönetmeni Sayın Yalçın Çetinkaya bu orkestranın önüne çok önemli hedefler koydu. Bu hedefler doğrultusunda çalışmaların yoğunlaştıran CRR İstanbul Senfoni Orkestrası hala genç bir orkestra ancak son yıllarda yaptığı aşama çok umut verici. Yaptığı son derece başarılı konserler bunun kanıtı. Ancak Sayın Çetinkaya’nın bu orkestranın önüne koyduğu hedefler yönünde yolu henüz yarısını aldığını söyleyebiliriz.

İyi bir orkestra müzisyeninin sahip olması gereken özellikler nelerdir?


Her iyi müzikçinin iyi bir orkestracı olamayacağı bir gerçek, daha doğrusu bunun içinde ayrı bir emek sarf etmesi gerekiyor. Buna karşın her orkestracı her şeyden önce iyi bir müzikçi olmak zorundadır. Bunun yanında takım çalışmasına yatkın, hoşgörülü, özverili, karşısındaki ile empati kurabilen kişilerin iyi orkestracı olabildiklerini gözlemlemişimdir her zaman.


Opera, uzman olduğunuz alanlardan biri. İnsan sesi deyince aklınıza ilk gelenler neler?



Müziğin, insan sesiyle başladığı bir gerçek. İnsan sesiyle şarkıyla yakın olamayanlar, iyi müzikçi olamazlar. Müzik yapmanın en zor öğesi ‘’Cantabile’’ şarkı söyler gibi çalmak söylemektir. Bunun için hangi çalgıyı çalarsanız çalın, güzel şarkılama yapmayı hedeflemelisiniz.




Türkiye’de devlet opera ve balesi genel müdürlüğü yaptınız. Aspendos Festivali’nin kurucususunuz. Bizim geleneksel kültürümüzün bir parçası olmayan bu sanat dallarının daha geniş kitlelere sevdirilmesi ve yaygınlaştırılması için neler yapılmalı?


Bu sanatlar hiçbir geleneksel kültürün bir parçası değildir. Geleneksel bazı kültürlerin izlerini taşımakla, içinden türemekle birlikte, ulusallıklarını aşmış, evrensel olmuş, kültür ürünleridir bunlar bütün sanatların daha doğrusu kültür öğelerinin birbirine bağımlı olduğu büyük bir sürecin en tepesinde yer alan bu sanatlara, genel kültür ve eğitim düzeyimiz arttıkça daha yaklaşabileceğiz.


Kendinizi yakın hissettiğiniz besteciler kimler?


Söyleşilerde en zor yanıt verebildiğim soruların başında bu geliyor. Aşkların arasından seçim yapmak gibi bir şey bu. Benim genellikle çok sevdiğim ancak müzik dehalarının ve yarattıkları eserleri daha rahat çözümleyebildiğim besteciler yanında, yaratıcılık boyutlarına inanamadığım, insanüstü yaratıcılık süreçleri yaşadıklarını düşündüğüm besteciler vardır. Bunların müzik analizlerini ne kadar derine inerek yaparsak yapalım nasıl küçücük esin kaynaklarını bu denli dev yapıtlara dönüştürebildiklerini aklım almaz. Üç B ( Bach-Beethoven-Brahms) bunların başında geliyor. Geç romantiklerden G. Mahler ve Sibelius’a da çok özel bir yer verdiğimi belirtmeliyim gönlümde. Debussy ve Ravel de unutulmaması gereken dehalardır.

CRR’de ya da diğer görevlerinizde, mümkün olan her konserinizde bir Türk eserini seslendirmeye özen gösteriyorsunuz. Bu anlamda, misyonunuzu bizimle paylaşır mısınız?


Bir ülkenin evrensel platformdaki yerini yaratıcılarıyla, yani bestecileriyle alabileceğine inanıyorum. Daha çok bestecimizin olması, bu ülkede daha çok yaratıcı ortaya çıkması da, bunların çalınmasıyla mümkün. Bir Türk orkestra şefi olarak uluslararası alanda Türk bestecileriyle ve Türk orkestralarıyla varolabileceğimize inanıyorum.


Rengim Gökmen’in hobileri nelerdir? Klasik müzik dışında hangi müzikleri dinler?
Bu meslek insana çok hobi zamanı bırakmıyor. Daha doğrusu çok sevilerek yapılan bir iş varken onunla hiç ilgisi olmayan hobilere neden gereksinim duyulur onu pek çözebilmiş değilim. Yanlış anlaşılmasın hobilere saygı duyuyorum. Ancak boş zamanlarımı değerlendirdiğim, okumak, seyahat etmek, sinema ve sanatın diğer alanlarıyla ilgi eylemlerim hep müzikle olan bağımı zenginleştirdiği için değer kazanıyor yaşantımda.


Onun dışında boş zamanlarımda, klasik müzik dışında her şeyi yapmakla özgür kılarım kendimi. Zaten klasik müzik bir felsefedir, bir boş zaman değerlendirme aracı değil. Besteciler (özellikle Beethoven) ‘sevilsin ve dinlensin’ den ziyade kendi görüşleri doğrultusunda eser yazmışlardır. Klasik müzik sevilmez, saygı duyulur ve üzerinde düşünülür. Onun dışında dinlendiğim zamanlarda müzik seçiciliğim hep’’ Akdeniz merkezli’’ olarak geliyor. Ülkemizden başlarsak Türk, Yunan, İtalyan, Fransız, İspanyol halk ve pop müzikleri benim için daha yakın.

Dinleyiciler için özel bir mesajınız ?


CRR dinleyicileri bu salonun onlara sunduğu eşsiz değerdeki sanat olaylarıyla kendilerini ödüllendirsinler. Unutulmamalı ki Türkiye’deki hatta dünyadaki çoğu insan böyle sanat olaylarını yakından izleyebilme ve bir senfoni orkestrasına şehirlerinde sahip olabilme olanağından yoksun. Burada kaçırdığımız her sanat etkinliğinin, yitip giden bir zenginleşme fırsatı olduğunu unutmamalıyız.






Röportaj : Füsun ÖZGÜÇ (Cemal Reşit Rey Konser Salonu Dergisi)

Fotoğraflar : Levent YILDIZ


Rengim Gökmen :