Kategori arşivi: ÖZEL SAYI 2007

Tahmis Kahvesi : Metin Karadağ



Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kapılarını yeni güne açan Tahmis Kahvesi, yılların eskitemediği yüzlere ev sahipliği yapıyor. Kahve içmek, nargile fokurdatmak ya da yarenlik etmek isteyenlerin mekanı olan Tahmis, “Mekteb-i irfan” tanımının da hakkını veriyor. Gün görmüş masaları, asma katı ve başka hiçbir yerde soluyamayacağınız havasıyla görülmesi farz olunan bu has mekanda içeceğiniz bol köpüklü bir menengiç kahvesi, damağınızda hoş bir tat bırakmanın ötesinde, hafızalarınızdan değil 40 yıl belki bir ömür silinmeyecek anılar katacak hayatınıza”¦




Keyifli sohbetlerin yapıldığı, memleket sorunlarının tartışıldığı, çaylar yudumlanırken tavla, okey ve kağıt oyunlarının oynandığı Tahmis Kahvesi, eski semt kahveleri gibi; giderek yaygınlaşan kafe kültürüne direnircesine dimdik ayakta kalma mücadelesi veriyor.




Kor olmuş, köz ateşte yapılan çayın yanı sıra, özel olarak yapılan menengiç kahvesi ile bir tutku haline gelen Tahmis Kahvesi, Türkiye’nin en güzel semt kahvehanelerinin tespiti için yapılan bir araştırma sonucunda; turist rehberleri, gezginler, gazeteciler, yazarlardan oluşan büyük jüri tarafından Türkiye’nin en gözde 10 kahvehanesi arasında yer aldı.




Gaziantep, Kozluca Mahallesi, eski buğday arsasının kuzeyinde yer alan Tahmis Kahvesi, Mevlevihane’ye gelir amaçlı yaptırılan dükkanlardan yalnızca bir tanesi. Gaziantep Şer’i Mahkeme Sicil kayıtları, 1635 tarihli vakfiyesi ve Mevlevihane’nin semahane kapısı üzerindeki 1638 tarihli Farsça kitabesinden “Ayıntab Sancak Beyi Türkmen Mustafa Ağa Bin Yusuf” tarafından yaptırıldığı anlaşılıyor.




Tahmis’in kelime olarak kökeni Arapça. Osmanlıca’ya da buradan girmiş. Kelime anlamı, “kavrulmuş ve öğütülmüş kahve satan yer” demek. Tahmis’in sonu “sin” ile biterse, ateşte kızdırıp kavurma – kahve kavrulan yer – kahve satılan ye anlamına gelir. Eğer sonu “sat” ile biterse, “dövülmüş kahve satan yer” anlamında kullanılır.




Tahmis isminin Kurtuluş Savaşı öncesi, Antep’i işgal eden İngilizler tarafından verildiği konusunda bir söylenti var. İngilizler işgal günlerinde burada konaklamış ve İngiltere’deki “Theimes Nehri” ile bağlantı kurarak buraya kısaca “Tayms” demişler. Ancak, kahvehane müdavimlerinin anlatımlarına göre, kahvehanenin ismi ile İngilizler’in hiçbir bağlantısı yok. Burası işgalden önceki yıllarda da “Tahmis Kahvesi” olarak anılmaktaydı”¦




Kahvehane, kuruluşundan bugüne dek çok değişik insan topluluklarına ev sahipliği yapmış. Dönemin siyasi, ekonomik, eleştirel sohbetleri burada yapılmış, şairler tarafından “tahmis”ler yazılır, yaşanmış halk hikayelerinin en güzel örnekleri yine burada dinleyicileriyle buluşmuş. Belki de burayı diğerlerine göre ayrıcalıklı tutan, en büyük özelliği fiziksel dokusundan çok, tarihe yaptığı tanıklığı, edebiyatın, musikinin, karagöz gösteri sanatının en güzel örneklerinin sunulduğu mekan olmasıdır.




Hikaye ve Karagöz; Tahmis’in olmazsa olmazları”¦



Kahvehanenin özellikle Ramazan aylarında farklı bir havaya büründüğü söylenir. Şu anda kullanılmayan kahvenin asma katı yani yazlık bölümü, ramazan aylarında ve özel günlerde musiki ve gösteri sanatlarına uzun yıllar ev sahipliği yapmış. Özellikle hikayeciler ve Karagöz ustaları, kahvehaneyle bütünleşmiş bir geleneğe dönüşmüşler.




Diğerlerine göre ayrıcalıklı tutan, en büyük özelliği fiziksel dokusundan çok, tarihe yaptığı tanıklığı, edebiyatın, musikinin, karagöz gösteri sanatının en güzel örneklerinin sunulduğu mekan olmasıdır.





Müşteriler 50-60 yıllık



Tahmis Kahvesi’nin en önemli özelliklerinden bir tanesi de müşterilerinin uzun yıllar bu mekandan kopamaması. Müdavimlerin büyük bir bölümü 40 yıllık müşteri olma özelliğini taşırken, 50-60 yıllık müşterileri de oldukça fazla. Bazıları evlerinin ya da işyerlerinin yakınında olmasından dolayı bu kahvehaneye gelirken, zaman içinde ev ve işyerleri uzaklaşan müdavimler daha sonra da buradan kopamamış.



Kutlarlar, Ataylar, Mehmet Tüzün, Özkülekçiler, Koçumlar, Değirmenci Mehmet ve Nevres Fesli aileleri mensuplarının yanı sıra, Ömer Acıoğlu, Erdem Ocak, Zekeriya Tokatlıoğlu, Bayram Arık, Ekşi Mustafa, Ahmet Muhtar Ademoğlu’da bu kültürü yaşatanlardan bir kaçı.




Bu güne kadar, “Baba evi”, “Zerda”, “Büyülü fener”, “Yabancı Damat”, “Güneş doğudan doğar” gibi bir çok televizyon dizisine mekan olan Tahmis, yolu Gaziantep’e düşenlerin, küçük de olsa bir mola vermeden geçmediği bir durak. Asırlık kahvenin gün görmüş masalarından birine oturup bölgeye has menengiç kahvenizi söyleyip, nargilenizi fokurdatmaya başladınız mı, çok geçmeden tarih de dile gelecektir”¦




Önceleri dedesi, babası ve şimdilerde ise, Bahattin Dedekurt kahveyi işletmektedir. Kahvehane’nin kira bedeli ise, Ocak ailesinden Şeyh Mehmet Münip Efendi Vakfı’na ait olup, mütevellisine ödenmektedir. (kahvenin yazılı olan vakfiyesi ise, deri üzerine olup, şuanda Erdem Ocak’ta bulunmaktadır.)




Yukarıda anlattığım yazımın birinci bölümünü oluşturan kısımlar, kahvehanenin daha çok son yüz yıllık bölümlerinden birer esinti olarak nitelendirilebilir. Kahvenin bana göre incelenmesi gereken en büyük özelliği; Mevlevihane bütünselliği içerisinde, arasa meydanıyla bağlantılı olarak hareket etmekten geçer.




Tahmis Kahvesi ile ilgili daha detaylı, Mevlevihane bütünselliği içerisindeki anlatımı, Bülent Ağcabay tarafından daha kapsamlı, makale olarak yayımlanmıştır.





Fotoğraflar : Metin KARADAĞ


Yazı : Gazeteci-Yazar Bülent AĞCABAY








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin KaradağTahmis Kahvesi : Metin Karadağ

Küçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent Suberk



Panayır mahallesi Bursa’da kurban pazarlarının kurulduğu mahallelerden biri. Yeni Yalova yolu üzerinde plansız bir yerleşim bölgesi.




Kurban pazarının hemen tamamı Kars’ın ve Ardahan’ın çeşitli ilçe ve köylerinden yola çıkarak yaklaşık 25 saati bulan bir yolculukla Bursa’ya gelen ve geçimini hayvancılıkla sağlayan o bölgenin halkından oluşuyor. (Kars’ın Susuz kazası Kayalık köyü, Arpaçay köyü, Polat köyü, Ardahan’ın Posof ilçesi gibi).




Tacettin Aktaş ve eşi Leyla Aktaş’ta Kars’ın Arpaçay, Taşlaağıl köyünden gelmişler, Bursa’da akrabaları olması şansları. Daha yeni 5 yaşına giren kızları Ezgi ile birlikte Bursa’ya 25 saati bulan bir yolculuk ve sonra mücadele.




İşlerin kötü olduğundan söz ediyor Tacettin Aktaş, Yayla malı ot ile beslediği 84 adet koyun ile gelmiş Bursa’ya; bayrama bir gün kalmasına rağmen sadece 30 adet koyun satışı yapabilmiş.




1.500 lira nakliye parası, 400 lira yer parası, 900 lira hayvanların aylık bakım masraflarını çıkınca pek bir şey kalmadığını ve satılmayan koyunlarının ise normalde 300 lira olan bir koyunun kasaplara 150-175 liraya geri götürme şansları olmadığı için verildiğini söylüyor.




Pazarın şartları oldukça zor birde buna gece sıfır altına düşen soğuk eklenince çekilmez oluyor. En yakın tuvalet pazara 400 mt mesafedeki camide bulunuyor. Kurdukları derme çatma çadır denemeyecek naylon, muşambalardan yaptıkları kulübe benzeri yerlerde yatıp kalkıyor ve yemeklerini pişiriyorlar, bu sıkıntıya pazarın en fazla bir ay faaliyet gösterdiğinden katlanıyorlar. Ayrıca sık yaşanan hırsızlık olaylarına karşı da sabaha kadar sırayla nöbet tutuyorlar.










Panayırdaki prenses”¦



bir prenses masalının ortasında


saklı kalmış çocukluğu”¦


koyun ve kız


masum ve korkulu..


almasalar ya karagözü..


sihirli değneğini vurunca koyunlara


her gece gözlerini kapattığında..


peri masalına geri dönecek,


geceleri kanatlanırken kuzular


tutar şeker kıvrımı boynuzundan her gece birinin


bulutlara çıkar pembe


pamuk şeker misali


koyunlarla dans eder elele


hepsinin bir adı var aslında”¦


karagöz de onlardan en kıvrık boynuzlusu


gözleri de ona benzer kara ve iri


onlar da ağlar çocuk gibi


kız ve koyunları


tahtadan çitle çevrili sarayında


çitlerin arasından bakar gelenlere


bu koyunları alanlarda onun gibi sevsin ister


veda ederken panayır masalına”¦













Yazı ve Fotoğraflar : Bülent SUBERK


Şiir : Sema ÖZEVİN








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Küçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent SuberkKüçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı : Bülent Suberk

Bir Sigara İçimi : Faika Berat Pehlivan



Onu Zonguldak da “mükellefiyet“ üzerine yaptığım bir araştırma için gittiğim Akçahatipler köyünde tanıdım… ZOFSAT’ dan bir gurup fotoğrafçı arkadaş ile kocası mükellef İdris amca ile konuşmaya gitmiştik… Köy kahvesinde oturmuş sohbet ederken, “O” çıka geldi… Ve anında tüm ilgiyi üzerine aldı…




Adı : Dürdane Akdal… O bir fenomen…



Zonguldak Akçahatipler köyü, 1341 doğumlu olduğunu söylüyor… Kızı düzeltiyor… “Anne, sen babamdan büyüksün”… Baba 95 yaşında, anne 105… Kimbilir kaç yaşında iken nüfusa kaydı oldu… Burası mektup yazanları olmadığından postacının dahi uğramadığı bir köy…



5 kardeş, 2 kız 3 erkek…



60 senedir mükellef Idris Akdal ile evli … 10 doğum yapmış… sadece 6 tanesi hayatta.




Dürdane ve Idris Akdal



Burnundan damar kesmelerine rağmen sigarayı bir keyifli içişi var ki…. Ocağa çalışmaya bile giderim diyor… Günde 1 paket (maltepe) sigara içtiğini söylüyor ama İdris amca düzeltiyor “günde 2 paket ! ” diyor, pahalılığından yakınıyor…



Kocasi maden isçisi,o madene gittiğinde kendisi de ot yolup, orak biçmiş… Beşiği sırtına yükleyip öyle gidermiş tarlaya…



Kocası ile nasıl tanıştığını onu nasıl istettiğini anımsayıp anımsamadığını sordum… Kaçtım ona, beğendim de geldim, dedi… Pazar da görmüş, beğenmiş, kaçmış… 20 yaşında evlenmişler…




Babasi harbe gittiğinde dünyaya geldiğini söylüyor… Kapı eşiğinden salona geçiyoruz… Ev mis gibi yemek kokuları içinde… Masaya oturuyoruz…. Elleri masa üstünde… Parmağında yeşil taşlı yüzüğü… Ona çok güzel olduğunu söylüyorum… Sen benim gençliğimi görecektin, diyor … Şimdi yüzüm buruştu…



En sevdiği yemek mancara… Yani bildiğimiz karalahana… İdris amca takılıyor ona; “kalk maden de fotoğraf çekmeye gidecez” diye… Gülerek “gitmiyom“ diyor… Eşarbını düzeltirken görüyorum saçlarını, kınalı…




Çocuklarını nasıl uyuturdun diye soruyorum… Sarıp sarmalar, beşikte sallardım diyor. Onlara nenni söyler miydin? Bize mırıldanır mısın diyorum…“Nenni, nenni, nenni“ deye deye uyuturdum diyor… Uyusunda büyüsün demez miydin?, diyorum… Yok sesimi kıskanırdım, duymasınlar diye söylemezdim diyor… Onlara masal anlatır mıydın?, diyorum… Anımsamıyor… Aynı soruyu kızlarına soruyorum… Onlar da anımsamıyor… En sevdiği türküyü soruyorum anımsayamıyor… Oysa İdris amca bize “karadır kaşlarını` söylemişti diyorum… Bilemiycem, diyor… Utanarak… Aklıma bir türkü gelmiyor…




Babası da madenci…




Bebelerini kendi sütü ve evde kendi yaptığı nişasta ile beslemiş, kocası madende kendi tarlada orak biçip, odun taşımış… 5 karış karda yürüyerek Zonguldak’a inerlermiş… Artık tarlaya gitmiyor… Uşaklar gidiyor benim yerime diyor…



Hala güzelsin diyorum…nerde diyor sen beni eskiden görecektin… bakim yok… krem yok diyor… Hic makyaj yapip yapmadigini soruyorum … yapmadim diyor…



İdris amca; şimdi böyle sakin olduğuna bakma diyor O’nun… 3 adam vurduğunu anlatıyor… Bir kadının tekinin de kulağını kestiğini… Neden vurduğunu sorduğumuzda da, sakin sakin.. Damarlarım yukarı kalktı, vurdum diyor… Köyde boş dolananı ve yabancıyı sevmediğini söylüyor… Sorarım neden geldin diye, cevap vermezse; belli ki soymaya ya da çocuk kaçırmaya gelmiş, çeker çifteyi vururum diyor… Belli ki “kötü niyetli” … Bir adamı cifte ile diğerini tabanca ile vurmuş… Jandarmalar gelip köyü basmış teslim ol demişler, olmuş..






Bir sene Mardin’ de mapus yatmış… Sigarayada mapusta baslamış… Zonguldak’ da yattığı cezaevi ise şu an okul… Zonguldak’da yatarken, İdris amca 5 çocukla tek başına kalınca, af istemiş… Muhtacım diye… çıkarmışlar…




3 damadı var, torununun torununu görmüş … Çalıma özenmem ben diyor ama güzelliğinden emin.. Babasının 40 tarlası varmış … Nişasta ıslardık diyor…


Keyifli yaşamışsin lafıma, hayır ! diyor, aslında düşmezdim de sen öyle olduğuna bakma onun diyor… İdris amcayı gözucu ile işaret ederek…



Hiç okula gitmemiş… Nerde okul diyor… Olsa da nerde gidecek diyor kızları… Kendi lafa girip, olsa da yollamazdı babam diyor… 10 sığır 100 bacak keçi, 80 bacak koyun… Kim güdecek onları ? Gençlik tarlada tepede geçti diyor…..



O bunları herşeye rağmen gülümseyerek anlatırken biz de 8 fotoğrafçı arkadaş hararetle fotoğraflarını çekiyoruz… Odada deklanşör sesi bir de onun sesi… Ve arada yaptığı espirilere patlattığımız kahkahalar… Beni bir minare gibi çekiyorsunuz, bari bir ağacın tepesine çıkarsaydınız da öyle çekseydiniz diyor…



Yemek hazır çağrısını alınca hep birlikte sofraya geçiyoruz… Börek, kurufasulye, pilav ve salatadan oluşan menüyü afiyetle yiyiyoruz… Üstüne de çayımızı içip, teşekkür ederek yeniden görüşebilmek temennileri ile ayrılıyoruz…


….



..


.



Yazı ve Fotoğraflar : Faika Berat PEHLİVAN








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Bir Sigara İçimi : Faika Berat PehlivanBir Sigara İçimi : Faika Berat PehlivanBir Sigara İçimi : Faika Berat PehlivanBir Sigara İçimi : Faika Berat PehlivanBir Sigara İçimi : Faika Berat PehlivanBir Sigara İçimi : Faika Berat Pehlivan

Ruhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega Dege



1971 yılında Litvanya’nın küçük bir kasabası olan Ogre’de doğdum. Ortaokulu burada bitirdikten sonra ülkenin başkenti olan Riga’daki üniversiteye gittim ve İngiliz filolojisinden BA derecesiyle mezun oldum. Ilköğretimim esnasında sanat okuluna devam ettim ve bir çok ‘genç ressamlar’ yarışmasına katıldım.




Mesleğim halkla ilişkiler ve foto muhabirliğidir. Fotoğrafla daha ciddi olarak ilgilenmeye 2 yıl once kocamla birlikte ilk Dslr makinamızı aldığımız zaman başladım. Böylece fotoğraflarımı “photo.net” ve “photosight.ru” gibi fotoğrafla ilgili farklı web sitelerine yollamaya başladım. O zamandan beri fotoğraflarımı yerel ve uluslararası yarışmalara da yolluyorum.




2004 yılında yerel fotoğraf yarışması “maja”da ilk ödülümü aldım. Başka bir yerel yarışma da “Redzi Rigu” ödülünü ve uluslararası gençlik fotoğraf yarışmasında “Cantabria+10” birincilik ve ikincilik ödüllerini kazandım. 2005 yılında kocamla birlikte şehrimizde iki tane fotoğraf sergisi açtık. Ayrıca gene birlikte başkent Riga’da gençlik klübü “Depo”da bir günlük sergi düzenledik. Evliyim ve kocam da fotoğraf sanatçısıdır. Sık sık modelliğimizi yapan 2 çocuğumuz var. Kızımız Linda 8 ve oğlumuz Daniels 6 yaşındadır.




Fotoğraf alanım soyut şeyler ve manipule edilmiş doğal fotoğraflar olduğu kadar insanlar, portreler, doğada insan portreleri ve en sevdiğim konu olan çocuklardır.




S&B fotoğrafları daha fazla tercih ederim. Gerçekte, insanlar üzerine çalışmaya başladığımdan beri alanımı değiştirmedim. Örneğin kuşlar, manzaralar, hayvanlar gibi konulara asla odaklanmadım, çünkü insan duygularını, insan heyecanını tercih ediyorum ve bu yüzden çalışmalarımda insanları gösteriyorum. Kahramanlarım çevremdeki insanlar. Sık sık 2 çocuğumun fotoğraflarını çekerim.




Gündelik yaşamımdan, çevremdeki olaylardan, dinlediğim müzikten, ilham alırım. Sadece bazı zamanlar duygularımdan ya da çevremdeki diğer insanların hislerinden esinlenirim, bu yüzden fotoğraflarımın bazıları depresif veya siyah görünebilir, çünkü hayatımızın en hüzünlü yanını göstermeye çalışırım. Bugünlerde etrafımızda fakir ve evsiz çok fazla insan var. Önce de söylediğim gibi, genel olarak insani şeylere odaklanmayı tercih ederim, örneğin bir kuşun ya da kedinin manzarasının resmini göremem, onları hissedemem, aynı şey durağan hayat, spor ve manzara fotoğrafları için de geçerli. Beni etkileyen şey, insan ilişkileri, çevremizdeki hayattır. O yüzden portrelere odaklanıyorum.




Jan Saudek’ten çok esinlendim, bu yüzden portrelerimin bazıları insanlara garip gelebilir, çok nadir olarak “ klasik güzellik” portreleri gösteriririm. Daha derine inmekten hoşlanırım. Portre sadece gözler, dudaklar, ifade değildir aynı zamanda ruha bir bakıştır. Bazen fikirler, bilgisayarda fotoğrafa sonraki işlemleri yapmaya başladığım zaman doğmasına rağmen, potre çekmek için zamana, model ve fikre ihtiyaç duyarım.




Eskiden “diğer taraftan, daha derin yanından, ruhundan geleni göstermekten korkma” derdim. Emin değilim ama sanırım fotoğraf alanında daha fazlası olacağım, belki daha ciddi projeler yapacağım, fotoğraflarımı denizaşırı yayınlayacağım. En sevdiğim iki modelim kızım ve oğlum daima burdalar!




Sanırım birazcık resim gibi, durağan da olsa kendi stilime sahibim. Insanlar sık sık fotoğraflarımın eski resimler gibi olduğunu söylüyorlar. Bu yüzden çalışmalarımı PhotoShopta özel bir şekilde yapıyorum. Çok katmanlı olarak çalışırım. Çünkü bir fotoğrafta sık sık birden fazla fotoğraf , fırçalar, farklı dokular kullanırım. Bazen sonucun ne olacağını kendim de bilmem, süreç üzerinde çalışırım, uzun çalışma saatlerinden sonra amacıma ulaşırım. Ama sadece fotoğrafı çektiğim sonuca ulaştığım da olur, herhangi bir sonradan işlemeye ihtiyacım olmaz, belki kontrastı ayarlama ve S&B dışında.

Gundega DEGE




web : www.sundewart.com





Gundega Dege ile Röportaj



Gundega Dege



Uzun bir süredir senin, yalnızlık, tedirginlik,şiddetli ruhsal derinlik hissi aldığım tasvirlerini (fotograflarını) izliyorum. Sana ilham veren şey nedir? Yaratıcı gücünü nereden buluyorsun?



Etrafımda olan her şeyden hayatın kendisinden. Yani yalnızca ailemde ya da ülkemde olan olaylar değil, hem pozitif hem de negatif duygularla dolu olan dünya üzerindeki hayattan. İnsan hayatını bozucu önemleri sebebiyle sanatım üzerinde tabii ki daha etkili. Dediğiniz gibi yalnızlık hissi, kaybolmuşluk hissi, sevgisizlik ve acı. Gülümseyen insanları bile anlayamıyorsunuz acaba o gülümsemeler gerçek mi? Çünkü bugünlerde en sık gördüğümüz şey maskeler.




Dünyamız neyin önemli olduğunu unutmuş gibi görünüyor. Bir fotoğrafçı, bir sanatçı, bir insan olarak sizin için önemli olan nedir?



İnsan ve dürüst kalmak. Yüzümü maskelere karşı ya da maskelerin ardında gizlememek. Sanat çalışmalarım için de aynı şey geçerli, onlar dürüst, bazen gerçeküstü olabilirler ama onlardaki duygular gerçek. Esas olarak sanatın özü olan şey insan ruhudur ve benim için en önemli şey ruhu unutmamaktır. Bu günlerde sanat çok ticarileşti ve biz sık sık gerçek sanatı unutuyoruz.




Sanatçılar görünmez dünyaya kısa bir bakış atma gücüne sahip gibi görünürler. Sizin görünmez dünyanız neye benziyor?



Onlar benim hayallerim ve umutlarım. Bazen gece rüyamda bazı hayaller görürüm ve sabah uyandığımda kameramı kapar ve şehirde, insanların yüzlerinde onları yakalamayı denerim. Benim görünmez dünyam bilinçaltıdır. Çoğunlukla karanlık ama aynı zamanda aydınlık! Tam bir tezat sis’te olduğu gibi.




Fotoğrafa ne zaman başladınız? Sizi bu faaliyete sürükleyen güdü neydi?



Sanatta ilk adımlarım çocukluğumda ve okul çağımda resim okuluna katıldığım zaman ve bir çok resim yarışması ve sergisinde yer aldığımda attım. Ortaokuldan sonra yabancı diller öğrenmeye başladım ve 5 yıl boyunca yabancı dil öğrendiğim üniversiteye girdim.Bu arada resim yapmaya ve şiir yazmaya devam ediyordum. Sonra çevirmen olarak çalışmaya başladım ve yerel bir gazetede halkla ilişkiler uzmanlığı ve foto muhabirliği yaptım. Yaklaşık 3 yıl önce fotoğraf dünyasını keşfettim. Okuldayken de fotoğraflar çekiyordum ama gündelik(tesadüfi) şeylerdi. 2004 te ilk dijital fotoğraf makinemi aldığım zaman ciddi olarak çalışmaya başladım. Dediğim gibi etrafımdaki hayat ve ruhum benden fotoğrafa başlamamı talep etti.




Bir çok melek görüyorsunuz, ama melekleriniz çoğunlukla hüzünlü, bunun sebebi nedir? Meleklere ihtiyacımız var mı? Onlar neyi temsil ediyorlar?



Bu bizim dünyamız, acı, keder, savaşlarla dolu ve geri kalan her şeyle. Küçük bir melek hepsinden korumaya çalışıyor; O bizim meleğimiz, daha iyi bir dünya için bizim umutlarımız ve hayallerimiz. Bu serilere tekrar tekrar geri dönüyorum çünkü hayatımda onları görme ihtiyacı hissettiğim zamanlar oluyor. Bazen insanlar, onlara bakınca ağladıklarını söylüyorlar. Melek imajlarımın ana modeli kızım Linda yanımda bence kendimi de onların yerine koyuyorum.




Resimlerinizin bir çoğu unutulmaz. Siz unutulmaz bir sanatçı mısınız? Diğer insanların hayal dünyasında kalıcı olmak mı istiyorsunuz?


Evet, bazen isterim! Bu tanıştığım insanların ne kadar açık ve benimle işbirliği yapmaya istekli olduklarına bağlı.




Klasik fotoğrafla karşılaştırılınca çağdaş(güncel) fotoğrafın farkı nedir? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?



Benim düşünceme göre klasik fotoğraf daha anıtsal(muazzam), ama çağdaş fotoğraf dijital çağla birlikte ulaştığımız yeni stiller(biçemler, tarzlar) gibi daha hareketli, çok hızlı bir gelişim için daha fazla olasılıklara sahip. Fotoğrafların sonradan işlenmesi(post processing) fotoğrafı sanat eserine dönüştürdü, sanatçı fırçalar, boyalı dokular kullanıyor, böylece bazen fotoğraf nerede bitiyor ve dijital sanat nerede başlıyor söylemek gerçekten zor. Ama bir kez daha tekrar etmek isterim ki fotoğrafı zihinsel ve hassas duygular üzerine geliştirmek için sanatsal çalışmanın fikrini anlamak çok önemlidir.




Fotoğraflarınızda yakaladığınız insanlar kimlerdir? Onlar mı yoksa sanatsal fikir mi daha önemli?



Fotoğraflarımı çekmek için bütün ihtiyacım olan benim ve modellerim için doğru ruh hali. Daima insani şeylere, heyecanlara, duygulara, bilinçaltına olduğu kadar iç dünyaya odaklandım. Her ikisi de önemli, resimlerdeki insanlar ve sanat! Benimle çalışmak isteyen herhangi birine, eğer kendini kendi içinden görmek istiyorsan, ben doğru kişiyim, sana ruhunu göstereceğim derim.




Çok derinden anlamış gibi göründüğünüz ve izleyicileri de çok şaşırtan bir başka konu da çocuklar. Çocukları bu kadar özel yapan nedir?



Elbette, çünkü benim 2 çocuğum var, çocuklar bu sebeple çok özel! Onları çok iyi korumalı ve gelecekleri için sorumluluk duymalıyız. Çocuklara nasıl davrandığınız çok önemlidir, çünkü onlar evrenin küçük ruhlarıdır. Toplum ve kurallar tarafından bozulmamışlardır. Onlar daha iyi bir dünya için bizim tek umudumuz.




Ülkenizde sanatçı olmak nasıl bir şey? Sanatsal ve entelektüel memnuniyetleriniz nelerdir?



İnsanların büyük ölçüde zihinsel (ruhsal) tatmin yerine maddi tatmine daha fazla ihtiyaç duymaları gerçeği nedeniyle gerçekten kolay değil. Ayrıca insanlar gülen yüzler, harika günbatımları, renkli çiçekler ve benzerleri türü fotoğrafları daha fazla görmek istiyorlar. Bana sık sık niçin bu karanlığı ve hayatın acılarını gösteriyorsun diyorlar. Gözlerinizi kapatmak ve görmemek daha kolay. İnsanlar bencil oldular ve sanattan bekledikleri pozitif, güzel, rahatsız edici olmayan duygular. Bu yüzden aile komedileri seyrediyorlar, country tarzı ve pop şarkıları dinliyorlar, kırmızı spor arabalar alıyorlar, tatil için İspanya sahiline gidiyorlar .




Sanat hakkında ne düşünüyorsunuz? Bugünün dünyasında ne kadar önemli?



Bugün için sanat eksikliği tatmin edici bir tanımlama. Estetik objelerin yaratımında yetenek ve hayal gücünün kullanımı, çevreler yada diğerleriyle paylaşılan tecrübeler gibi bazı şeyleri yapıldığı gibi nitelendirmek daha kolay.




Hangi sanatçılardan hoşlanırsınız? Size kim esin kaynağı olur?



Favori fotoğrafçım Jan Saudi’dir. İlhamımın çoğunu onun çalışmalarından alırım, ayrıca ülkemdeki günlük hayatta var tabii. En iyi yardımcılarım ailemdir. Kendi de fotoğraf sanatçısı olan eşim, Andre Viruses ve aynı zaman da modellerim de olan iki çocuğum, Linda ve Daniel.




Okuyucularımız için bir sözünüz veya bir tavsiyeniz var mı? Teşekkürler…



İnsanlara dünyayı diğer tarafından göstermekten korkmamalısınız ve şunu unutmamalısınız ki fotoğraf çekmeyi istemek bir şeydir, ama onları çekerken güçlü ve duygulu veya akıllı olmalısınız. Hangi kameraya sahip olduğunuz önemli değil, önemli olan zihninizde ve ruhunuzda neye sahip olduğunuzdur.




Çeviri : Ayşegül KANBAK










I have born in 1971, in Latvia, in small town Ogre, I finished secondary school here and afterwards studied in university and got BA degree in English philology – in the capital of Latvia – Riga.



During school time I learned in art school and took part in several young painters’ competitions.




My every day work is public relations and photojournalism. I started photography 2 years ago more seriously, when I together with my husband bought our first dsrl. Since that I started to post my photos in different web sites in connection with photos, such as photo.net and photosight.ru. Since that time I also started to post my photos in different contests, in local and also in international, I got the first prize in local photo contest “maja” in 2004, the prize in local photo contest “Redzi Rigu” and got the 1 rst and 2 nd prize in the international youth photo contest ” Cantabria + 10″ . Together with my husband , make 2 photo exhibitions in local town in 2005. As well as made together with him one-day excibition in the capital of Latvia Riga – in youth club ” Depo” . I am married and my husband is also photographer, we have 2 children who very often are our models, we have 2 – daughter – Linda , she is 8, and son – Daniels (6).



The area of the photography are – people, portraits, people portraits in nature, most favourite – children, as well as abstract things, photo manipulation as well as natural photos, I prefer more BW photos.



In fact I haven’t changed my areas since the very beginning its people, I have never focused on for instance – birds, landscapes, animals…because I prefer human feelings, human emotions and that’s why I show people in my works.



My heroes are people around me, I very often photograph my 2 children, I got inspiration from my everyday, from events around, from music I listen, just sometimes from my emotions how I feel or how other people feel around me, that’s why some of my photos may look depressive or black, because I try to show the saddest side of our life, there are so many unhappy people around us nowadays – many poor and homeless.




As I told before, I prefer to focus on human things in general, I cant see the picture, the scene for instance of the bird or the cat, I cant feel them, the same goes to still life, sports and landscape photography, the things that touches me is – human relations, the life around, that’s why I focus on portraits.



In fact I am very much inspired from Jan Saudek, that’s why some of my portraits maybe seams to people weird, I very rare show such called ” classical beautiful ” portraits, I like to watch deeper, the portrait is not only the eyes, the lips, the expression, but this is the look in soul. To me to shoot the portraits – I need time, the model and the idea, although sometimes ideas arise when I started post processing of the photography in computer.



I used to say – “ Don’t be afraid to show yourself from another side, from the deeper side, from your soul. “




I am not sure, but I think I will be more in the field of the photography, maybe some more serious projects - I wish to put my photos abroad.



My 2 favourite models, my daughter and son are always here! But as to the rest, they are people around, some friends, and some old school mate…



I think I have my own style that is a little bit still like the painting, people often say that my photos are like old painted pictures, that is why I use specific way of post processing in PhotoShop of my works – that is work with several layers, because I very often use several photos in one, as well as I use brushes and different textures, sometimes I don’t know what will be the result, I am in the process, and after several hours of work I got the aim – the final photo. But it also happens, I just make a shot and I see this is final, I don’t need any post processing, except maybe making contrast and BW.




What I advice to others - Just take the camera all the time with you, and make many photos….just make photos of everything you see around, maybe start just from people besides you, make self – portraits, make home studio works, combine various things and shoot them. You don’t need I expensive camera, everybody can start with just simple digital 4 megapixel cameras. The 2 nd advice- look for others, how others do photos, watch photo web sites, read photo magazines, try to find the people with similar thinking. And the main – don’t be afraid, it doesn’t matter what camera you got, the main thing – have your ideas!



My working camera at the moment is Olympus e- 300, and use standard zuiko lenses as well as old Russian and Japan lenses such as helios 44 and vivitar.






Gundega DEGE
web : www.sundewart.com





Interview Gundega Dege





I watched your images for a very long time. What I get is a feeling of loneliness, of disturbance, of intense spiritual depth. What is what inspires you? Where do you find your creative force?



The life as such – everything that happens around me. I mean not only events in my family, or in my country, but life on the Earth – that is full of different emotions both positive and negative. Of course more influence on my art is because of disturbing moments in human life. As you said – feeling of loneliness, feeling of being lost, unloved and hurt. You even don’t know about smiling people – are these smiles real? Because that what we see nowadays are very often masks.



Our universe seems to forget about what is important. What is important for you as a photographer, as an artist, as human?



To stay human and honest. Not to hide my face against mask. The same refers to my art work, they are honest, maybe sometimes surreal, but the emotions in them are real. The most important thing for me is not to forget about the soul – the human soul as such as well as about the soul as the spirit of artwork. Nowadays art is so commercial and we often forget about real art.



Artists seem to have the power to get a glimpse in the invisible world. How does your invisible world look like?



Those are my dreams and hopes. Sometimes I dream at night about some images and in the morning when I wake up I get camera and try to catch them in the town, in peoples faces”¦.My invisible world is subconscious. It is mainly dark, but also light! It’s full of contrasts as well as fog.



When did you started to photograph? What where the things that drove you to start this activity?



My first steps in art were made during her childhood and school time when I attended drawing school and took part in several drawing competitions and exhibitions. After studies in the Secondary school I started to learn foreign languages and entered the University where for 5 years was studding foreign languages, meanwhile I was continuing to do drawings and write poetry. After that I started to work as the translator, later as the public relations specialist and photojournalist in local newspaper. So approximately 3 years ago, I discovered the world of photography. I was taking pictures during school time, but it was just casual. In 2004. I started to do it seriously when I bought her firs digital photo camera. As I said before, the life around and my soul asked me to start photography!



You see a lot of angels, but your angels are manly sad. Why is that? Do we need angels? What do they stand for?



This is our world, full of pain, suffering, wars and all the rest. A little angel tries to save it all; it is our angel, our hopes and dreams for a better world. I come back to these series over and over because I have moments in my life when I need to see them. Sometimes people say they are crying when they look at them. I think I have put much of myself in them, as well as my daughter Linda who is the main model of my angel images.



A lot of your images are haunting. Are you a haunted artist? Do you want to haunt other people imagination?



Well, sometimes I do! It depends on the people I meet, how open they are and willing to cooperate with me!



What do you think is different in the contemporary photography compared with the classical photography?



In my opinion classical photography is more monumental, but contemporary photography is more mobile as well as have reached new styles – with starting digital era , photography have got more possibilities to develop very fast. As we all know – the post processing of photos has made photography into piece of art, artist use brushes , painted textures, so sometimes its really difficult to say where the photography ends and digital art starts. But once again, I want to say, it is very important to get the idea of the artistic work, to build up photography on mental and sensitive emotions.



Who are the people that you capture in your photos? Are they important or is the artistic idea more important?



To shoot my images all I need is the right mood for me and the models. I have always focused on human things…emotions and feelings, the inner world as well as the subconscious. The both are important – people on the pictures and art! To anyone who would like to work with me I would say that if you want to see yourself from the inside, I am the right person. I will show you your soul!





Another subject that you seem to understand very deeply, and that intrigues a lot the viewer, is children. What do children have so special?



Of course, because I myself have 2 children, the children are special as such! We have to protect them a lot and be responsible for their future. It is very important how you treat children, because they are little souls of the Universe, they are unspoiled by society and rules. They are our only hope for better world.



How is it to be an artist in your country? What are your artistic and intellectual satisfactions?



In fact is not easy, mainly because of the fact, that people need more material satisfaction nor mental. Besides that people like to see more photos of smiling faces, beautiful sunsets, colorful flowers and etc. They often say me: “Why do you show us this darkness and painfulness of life”. It’s easier to close eyes and don’t see it. People have become selfish and that what they need from art is positive, good not disturbing emotions, that are why they watch family comedies, listen to country style and pop songs, purchase red sport cars, go to Spain seaside for the holidays and etc.



What do you think about art? How important is it in the today world?



Today art lacks a satisfactory definition. It is easier to describe it as the way something is done — the use of skill and imagination in the creation of aesthetic objects, environments, or experiences that can be shared with others.



What artists do you like? Who inspires you?



My favorite photographer is Jan Saudi much of my inspiration comes from his works, as well as from everyday life here in my country. My best assistants are my family Рmy husband, Andr̩ Viruses, who is also a photographer and my 2 children, Linda and Daniel, who are also my models.



A word for our readers, an advice maybe. Thanks…



You shouldn’t be afraid to show people the world from the other side, and remember that it’s one thing to wish to take photos, but you must have the power and sense to take them! No matter what camera you have, the main thing is what you have in your mind and soul!








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ruhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega DegeRuhundan Geleni Göstermekten Korkma : Gundega Dege

Ostim Çalışanları : Recep Güleç



Hüznü yaşayıp, acıyı paylaşmak



Bir insanı fotoğraflamak… Dünyanın en zor işlerinden biri. En azından onun hissettiklerini aktarmak. O’na “fotoğrafını çekebilir miyim” dediğimde, “tabii” diye cevap verdi. Ama nasıl poz vereceğini bilmiyordu. Önce objektife baktı. Ama ben o anda hazır olamadığım için basamadım deklanşöre. Sonra nedense içindeki acıyı benimle paylaştı ve yüzünden hüznü okudum. O anda hiç beklemeden kareledim bu an’ı. Belki evinde bekleyen bir eşi ve çocukları vardı. Onlara ekmek götürme tasasındaydı. Kimseye muhtaç olmamak için hep içine atıyordu. Ama o sırada, bana içini döktüğünü bilmiyordu…






Kaynak yansımalarının zincir hasreti



Zincirler birbirlerine sımsıkı bağlanmışlardı. Tıpkı işçiler gibi. Onlar sabahtan akşama kadar aynı teri döküyor, aynı demlikten çay içiyorlardı. Eşi ve çocuklarından bile fazla görüyorlardı birbirlerini. Kimi zaman ufak atışmalar olur, kimi zaman da espri ve şakalar havada uçuşurdu. Başka türlü geçmek bilmezdi ki zaman. Onların tek eğlencesi de buydu. Her sabah zincirler onları bekler, onlar da zincirleri…










Eldivenler bile kenetlenmişti



Kaynağın sıcağını hissetmek. İşte o anda alından terler damlar ateşe. Kimi zaman yetmez o alevleri söndürmeye. Umutları kaybolur dumanların içinde ya da dumanlar umutlarının içinde… Bir çift eldiven tutar onları sıcakta. Hayatın acımasızlığı vurur o eldivenlere. Ama dışardan “kir” gibi görünür. İnsanlar nereden bilsin ki o eldivenlerde umutlarını taşıdıklarını? Bilmezler tabi. Acıyı tatmadan başarıyı yakalamak kolay mı? İşte, asıl başarı budur bence…












Bir adam yaratmak



Uzaklara dalıp gitmişti. Belki yarın alacağı maaşta, belki de bugün bitmesi gereken işteydi aklı. Ama ne olursa olsun hak etmeliydi o parayı. Nasıl hak etmesindi ki. Emeğinin karşılığıydı o. İşte tam uzaklara daldığı o sırada eğilip bastım deklanşöre. O anda sanki yeniden doğuyordu. Gözlerimde daha bir büyüdü. Büyüdü, büyüdü, büyüdü… kocaman oldu. Sanki yetişilmesi imkansız geldi bana. Yetişilmezdi tabi. Sabahtan akşama kadar o soğuğun altında, buz gibi demirlerle içli dışlı olan oydu. Yazın terini demire damlatan oydu. Yeri geldiğinde elini kestirip yinede bu işe devam eden oydu… Nasıl yetişilsin ki…







Zincirler arası yaşamlar



Daha küçük yaşta başlamışlardı bu işe. Okumamış, okuyamamış, babaları da ellerinden tutup vermişti bir dükkana çırak diye. İşte o andan itibaren hayatın ne olduğunu görmüş, bu küçük yaşlarda büyük adam olmuşlardı. Hayatları hep bu zincirler arasında geçiyordu. Kimi zaman sıyrılsalar da bu kafesten, yine zorla dönüyorlardı. Bazen oturur beraber çay içer, memleketi kurtarırlardı. Ama onları kim kurtaracaktı? Bazen de en ufak şeylerle mutlu olurlardı. Mutlu olmasını bildikleri gibi mutlu etmesini de bilirlerdi. Akşam eve götürdükleri bir gofret çocukları için bir bisiklete dönüşürdü. Bir bisiklet ise bir arabaya… Ama tek umutları vardı; çocukları okuyup büyük adam olmalıydı…







Hayata çekiçle darbe indirmek



Hayat çok çetindi. Hele onlar için daha bir çetin. Ama onlar her türlü zorlukların üstesinden gelmiş, ayakta durmayı başarmışlardı. Hayat, onlara bir engel koyduğunda ellerindeki çekiçlerle o duvarı yıkıyor, başka bir engelle karşılaşıyorlardı. Bu engeller hiç bitmiyordu. Kimi zaman amansız bir hastalık, kimi zaman parasızlık oluyordu bu engel. Ama aralarında sevgi vardı ya, bu onlara yetiyor, artıyordu bile. O sevgi, bir çekiç misali, ellerinde hayat buluyor ne engel olursa olsun aşmasını biliyorlardı…










Ben acımı, gülücüklerimle paylaşırım



Yeni evlenmişti. Artık o da “başı bağlananlar” grubuna katılmış, çoktan evine ekmek götürme tasasına düşmüştü. Ama hayat sevincinden hiçbir şey kaybetmemişti. Hep gülücükler saçıyordu etrafa. Fotoğrafını çekmek istediğimde hemen kendisini objektifin önüne attı. “şöyle dur, böyle dur” derken, o gülümsemesinden yakaladım bir tane. Hala haberi yoktu çektiğimden. Poz verme çabasından hiç vazgeçmedi. Yakışıklıydı sonuçta. O da güzel bir fotoğrafından olsun isterdi tabi. Ama onu asıl yakışıklı yapan yüzündeki yağlar, elindeki kırışıklıklar, tişörtündeki toz parçaları yani emeğiydi. Gözündeki ışıltının hiç azalmaması dileğiyle…







Yusuf


Bir “Yusuf”un hikayesi. Daha doğrusu nice “Yusuf”ların hikayesi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanır. O sırada eşi kalkmış, ona sıcak bir çay hazırlama telaşındadır. Çocuklar daha uyanmamış, baba da uyandırmaya kıyamamıştır. İki bardak çayını içtikten sonra servisi bekler. İçerisi tıklım tıklımdır. Ama başka çare yoktur. Bir saatlik yolculuktan sonra işyerine varılır. Sıra üst değiştirmeye gelir. Bir dolabı vardır “Yusuf”un. Hayatını içine sıkıştırdığı. Hayatına anlam kattığı. Bir çift terlik, bir ceket, bir de eskimiş pantolon çıkarır. Değiştirir üstünü. Ama umutları kalır içeride. Göstermez kimseye. Çünkü bilir ki gösterdiğinde o umutlar onun olmayacak. Başkaları çalacak umutlarını. Her sabah dolabına atar umutlarını, akşam tekrar götürür evine. Çünkü umutları ailesinin umutlarıdır…

























Yazı ve Fotoğraflar : Recep GÜLEÇ






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ostim Çalışanları : Recep GüleçOstim Çalışanları : Recep GüleçOstim Çalışanları : Recep GüleçOstim Çalışanları : Recep GüleçOstim Çalışanları : Recep GüleçOstim Çalışanları : Recep GüleçOstim Çalışanları : Recep GüleçOstim Çalışanları : Recep Güleç

Kentsel Yoksulluk : SFG



Kentler, uygarlığın, gelişmenin, refahın, estetiğin, kültürün,sanatın ve insana ilişkin her türlü olumlu şeyin kaynağı ve merkezi olarak bilinirler. Gerçek anlamda bir kent, her zaman bu olumlu özelliklere sahiptir. Ancak, ideal olarak görülen kentin yanında bir de gerçekleşemeyen ve düşlerde kalan bir kent ve bu kentin yoksulları vardır. Doğuştan şanssız olanlar, bir türlü belli bir yaşam standardının üzerine çıkma olanağı bulamayanlar, dünya nüfusunun yaklaşık % 80’ni oluşturmaktadır.






Bauman’a göre yoksulluk; “normal yaşam” olarak kabul edilen her şeyden mahrum bırakılma ve istenilen düzeyde olmama’ demektir. Bu durum, kendini beğenmeme, utanç ya da suçluluk duymayla sonuçlanır. Yoksulluk, ayrıca, mevcut toplumda ‘mutlu bir yaşam’ı ifade eden tüm imkanlardan yoksun bırakılmak, ‘hayatın sunmak zorunda olduğu’nu almamak anlamına da gelir.






Yoksulluk, insanlığın varolduğu günden beri kendini değişik boyutlarda göstermiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Dolayısıyla yoksulluk, ne yakın tarihte ne de günümüzde ortaya çıkan bir olgu yada sonuç değildir. Yüzyılı aşkın bir süredir gündemde olan yoksulluk bugün artık, artan zenginlikle, yüksek büyüme oranlarıyla ve teknoloji hızıyla birlikte yaşanmaya başlanmıştır.





Yoksulluğun temel nitelikleri arasında, yaşanılan yerleşim birimlerine göre büyük bir farklılık yoktur. Kentsel-kırsal alan ayrımı, nüfusun büyüklüğü, kamu hizmetlerin düzeyi, mesken yoğunluğu ve türü, tarım dışı faaliyetlerle uğraşanların toplam nüfus içindeki payı gibi göstergelerle tanımlanmaktadır. Kentsel yoksulluk, sadece gelir azlığını ve yeterince kentsel hizmetlerden faydalanamamayı kapsamaz, kentsel yoksulluk sağlık, eğitim ve güvenlik gibi hizmetlerden daha az yararlanmayı, varoşlarda yaşamayı ve kentsel şiddete açık olmayı kapsar.





Kentlerimizde yaşanan bu yoksulluk yani kentsel yoksulluğumuz, sanayileşmeyle birlikte başlayan ve gittikçe artan göçlerle ortaya çıkan büyük nüfus artışları ve bu nüfus artışlarının getirdiği hızlı kentleşme yada çarpık kentleşme sonucunda meydana çıkmıştır.Kentlerdeki gelir dağılımı eşitsizliği, işsizlik ve küreselleşmeyle de birlikte önemli boyutlara ulaşmıştır.Asgari yaşam standardını yakalayamayan insanlar genellikle , “varoşlarda yaşayanlar ” ya da “gecekondulular” gibi kavramlar kullanılarak sınıflandırılmaktadır..




Bu sınıflandırma, gerçekte her kentte yan yana yaşayan, ancak birbirinden habersiz olan ; kentin bir yüzünde alabildiğince refah içerisinde yaşayanlar, diğer yüzünde, büyük bir bölümü işsiz, çocuklarının oynayacak oyun alanı bile olmayan, eğitim olanakları sınırlı, sinema ve tiyatro gibi kavramlara yabancı ve gelecekten umudu olmayanların ve sürekli depresyonda yaşayanların bir fotoğrafını sunmaktadır.



Çarpık ve sağlıksız kentleşmeyle birlikte kente taşınan, ancak hiçbir zaman kentlileşemeyen nüfus, tüm toplumsal yapıdan kopan ve kendine özgü yaşam alanları oluşturan bir bütün olarak kabul edilmektedir. Kentsel yoksulluk, çeşitli yokluklardan acı çeken yoksulları, sosyal korumayı, sağlık, eğitim, konut, kişisel güvenlik, alt yapı gibi yoklukları kapsayan, dinamik ve potansiyel boyutları olan bir sorundur. Doğal olarak, “diğer kentlilerle aralarında önemli eşitsizlikler ve kopukluklar olan bir toplumsal kesimi anlatmak üzere kullanılan bir fenomendir.





İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerde yaşayanların %40’dan fazlası varoşlarda yaşamaktadır. Sağlıklı bir kentsel gelişme ve yapılaşmanın olmadığı Türkiye’de birçok il merkezinde temel altyapı sorunları bile çözülememişken, kentsel yoksulluğun ve ortaya çıkardığı parçalanmışlığın giderilmesi bir sosyal planlama konusudur. Temel altyapı sorunları aşıldıktan sonra kentle bütünleşemeyenlerin kentsel sistemle bütünleştirilerek, her alanda üretken, kendine yeten, dolayısıyla her türlü sosyal şiddet ve yıkımdan arınmış bir kimlik kazanmaları için en kısa dönemde sosyal planlamanın gerçekleştirilmesi gerekmektedir.



“İNSANLAR İYİ KENTLERE LAYIKTIRLAR”



Kaynaklar:


Kentler Ve Tutunamayanlar: Konya Örneği’nde Kentsel Yoksulluk , Yrd. Doç. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR


www.worldbank.org


www.planlama.org


Kentsel Yoksulluk ve Süleymaniye Örneği







Yazı : Ayşegül KANBAK


Fotoğraflar : Ali Emre ÇETİNER, Faika Berat PEHLİVAN, Sema ÖZEVİN, Yekta TAN, Levent YILDIZ








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Kentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFGKentsel Yoksulluk : SFG

Aizonai : Ergün Karadağ


Aizonai : Tarihi Mirasımız


Belki biraz sitem belki bir serzeniş, belki de duyarsızlıklara bir anlatım”¦



Tarihin belli bir döneminde, tarihe damgasını vurmuş, belki yüzyıllar boyu daha ayakta kalacak kültürel miraslarımıza gerekli önemi vermemenin üzüntüsü.




Çabalara saygı duymak bir başlangıç. Yöresel çalışmalar inanılmaz bir efor. Ama tek başına olmamakta, milli politika olarak desteklenmeli kültürel ve turizm olarak kazanım olmalı. Toprağın altındaki varlıklar bir an önce ışığa çıkartılmalı, sahiplenilmeli ve korunmalı.




Aizonai önemli bir tarihe ve yapıya sahip olması yanında bazı söylenmesi gereken ögeler için, bütün bu özellikleri taşıyan en önemli örneklerinden biri. Hem bir tarih hem bir örnek”¦




Aizonai tarihin belli bir döneminde büyük bir medeniyeti temsil etmiş. Tarihin ilk borsası kurulup Roma döneminde ağır ekonomik sonuçları engellemek için ilk çıkartılan devletçilik yasasıyla tarihte hafızalara yer etmiş bir medeniyet.



Kütahya’da dahi şimdi olmayan 30 binlik tiyatrosu, büyük spor kompleksi, inanılmaz güzel mimarisiyle Zeus Tapınağı, geçmişten bize bir soru sorar gibi…




Görkemli tapınak, ayakta duran sütunlar büyük Roma hamamı, geniş tiyatro hemen yanındaki stadyum, güzelim mozaikler, gözden ırak kralların sevdası Aizonai.



Aizonai gibi ülkemizde her döneme ait yüzlerce tarihi mekanlar mevcut. Roma, Bizans, Osmanlı, Selçuklu, yüzlercesi… ve bu Anadolu topraklarında dünyanın en güzel kültürlerinin sonsuza kadar gidecek en güzel örnekleri hala ayakta.




Bunlara gereken önemleri vermek tanıtımlarını yapmak, kurtarmak ve korumak adına çok çok duyarlı olmalıyız. O yüzlerce örnekten, en güzellerinden biri de Aizonai.



Çavdarhisar içinden ilerlediğinizde hemen sizi antik adı Rhyndoktos, bugünkü adı ise Koca Irmak karşılar.




Üzerinde zamanında dört Roma köprüsü olan, Koca Irmak üzerinde bugün hala bir tanesi kara taşımacılığında diğeri ise daha atıl olarak kullanılmakta olan iki tane Roma köprüsü mevcut. Kullanılan bu köprülerin üzerinden, ırmağın etrafını saran söğütlerin, sudaki yansımasını ve bir tarihin tanığı onlarca mermer parçası sütun başlığı görmek, tarihin zaman içinde bir su misali gibi akıp gittiğini hissetmek çok etkileyici. Köprü üzerindeki yazıtların okunmasıyla; zamanında Aizonai zenginlerinden birinin Roma’dan dönerken denizde geçirdiği kaza sonrası yaptığı adaktan dolayı bu köprüyü M.S. 159 da yaptırdığı anlaşılmaktadır. Hatta köprüdeki deniz canlıları ve gemi kabartmaları bunun şahitleridir. Anlatan yazıt ise hemen orada hala ayakta ve çok rahat okunabilmekte.




Hemen köprüyü geçtiğinizde sol tarafta inanılmaz ihtişamı ve Anadolu’da bu şekilde ayakta nadir kalan heybetli Zeus tapınağı karşılar.



İyon tarzı sütunları, insana etkileyiciliğini tamamıyla hissettiren, Kybele’ye tapınmak için yapılan mabed.



Aizonai antik adı Phrygia olan bölge, Anadolu ilk çağ tarihi ve kültürünün en etkileyici örneklerinden ve Zeus sunağı antik dünyanın ayakta en sağlam olarak kalmış yapıtlarından birisi.



Kralların şehrine yakışan bir mimari. Şu an korunmaya çalışılan bir mekanda, etrafı ne kadar tel örgülerle kapatılmış olsa da bazen istenmeyen görünümlerle de karşılaştık.




Bu tarihe, bu emanete yakışmayan bir tutumu yadırgadık. Tanıtım yetersizliğinden pek ziyaretçisi yokken ne üzüntüdür, çobanıyla koyun sürüsü, acı verir şekilde oradaydı.



Yüksek sütunlar, bu kadar çok sayıdaki sütunuyla Anadolu’da ayakta kalan en önemli yapıt. İyon ve Kompozit tarzı yapılanma mevcut Sütun başlıkları ve mimari çok korunmuş ve aşınmamış. Bu kadar depreme dayanması, yıllar sürmesine ragmen sütunların birbirlerine tutunmasını sağlayan kurşunları alabilmek için zamanında bazılarınca ayrılması ve parçalanması da bir o kadar trajedik.




Asıl dikkati çeken medusa görünümündeki, bir zemin üzerinde bulunan saçlı heykel. Akroter denilen bu devasa heykel zamanında meydana gelen depremlerle bulunduğu Zeus tapınağının üstünden düşmüş durumda Aktroterin bulunduğu yerdeki o zamanki halini hayallerinizde canlandırdığınızda etkilenmemeniz mümkün değil. Kurulan tapınak ovaya hakim bir yerde ve ovanın ortasında özellikle güneşin batımını tüm güzelliğiyle gören heybetine heybet katan bir durum oluşturmakta. Burada güneş batışını, o kızıllığı izlemek inanılmaz keyif veren bir hal. Yıllar öncesi sapasağlam bu yapıda, o anlardaki güneş batışını düşünmek bile büyüleyici.



Bina üzerinde etrafını saran bir devamlılıkta eski adı Meader bugünkü ismi menderes olan kabartmalar mevcut.




Zeus tapınağının alt katı büyük , geniş ve yüksek bir tavandan ibaret ibadet yeri. Kybele adına tapındıkları yer alt katta, görülmesi gereken en önemli yerlerden.



Sonradan yapıldığı belli olan, muhtemelen orta çağda bölgeye gelen ilk Türkler tarafından yapıldığı düşünülen ilkel at motifleri mevcut.





Bu sunak bir dönemin ayakta kalan en önemli kalıntılarından biri. Yüzlerce yıl öncesinin asaleti, heybeti , ihtişamı devam etmekte.



Aizonainin, antik çağda Agorası, yani Pazar yerinde Macellum bulunmakta.



Macellum bir nevi et ve balık pazarı anlamına gelmekte. Roma döneminde şehrin ortasında ve ticaretin merkezinde bir alan. Bu alanda dünyanın ilk borsası M.S. 300′de kurulmuş ve ekonomik kurallar yazılı olarak belirtilmiş. Bu yapının bir duvarında yazılı olarak kanun bulunmakta.Borsada toplanan malların olacak fiyatı belirlenirken, akla hayale gelebilecek bütün mamullerin olacağı en yüksek fiyat belirtilmiş ve sınır getirilmiş.





Ama daha sonradan tüccarların stok yapmaları ve istedikleri fiyatlara ulaşması bazı sorunları getirdiğinden serbest dalgalanmaya geçilmiş. Bu kanun tarihte Romalıların kapitalizmin ağır kurallarına karşı çıkardıkları tek devletçi kanun olarak tarihe geçmiştir. Ve dünyanın M.S 300 yılında kurulan ilk borsası ünvanındadır.



Geniş bir alan üzerine kurulu bölge halen ayakta. 6-7 metre yüksekliğindeki meydandaki kuleye çıkılarak, mal fiyatları bildirilirmiş. Alanda sütunlu yol ve zamanın dinlenme ve alış veriş yerleri bulunmakta.





Borsa binası ve Zeus tapınağını geçtikten sonra, sol tarafta büyük Roma hamamları bulunmakta. Merkezi bir ısıtmayla yapılan sistem kalıntıları mevcut.




İç taraftaki kalıntılarda ve Roma hamamı alanında şu anda koruma altında bulunan mozaikler mevcut. Bu mozaikler görülmeye değer.




Aizonai’deki tiyatro kapasitesi, 30 bin olan, devasa bir yapıya sahip.



Şu anda depremlerin getirdiği hasarlara bağlı olarak yıkılmış durumda olmasına rağmen biraz uğraşı ile belkide ikinci Aspendos haline neden getirilmesin? Tiyatronun etrafı ve sahne kenarlarında o bölümleri kaplayan heykel zeminleri kendini göstermekte.





Yine özellikleri farklı olan bu yapıtlardan tiyatro ise o dönemlerinkilerden farklı olarak stadyumla bitişik bir halde, aynı alanı beraber paylaşmakta. Uzun stadyum hala çok belirgin. Madalya alanların şerefine madalyaları simgeleyen kabartmalar stadyum girişimde hala zarar görmemiş bir şekilde durmakta.




Sonuç olarak bu ve benzeri yüzlerce ilgi bekleyen, korunması gereken, tarihi alanlarımız mevcut. Çavdarhisar Belediyesinin bu alandaki çabaları gerçekten çok önemli ve takdir edilecek bir şekilde devam ediyor. Tanıtım, turizm ve bunlardan bölge ekonomisinin kazanacakları ve ülkemizi tanıtmak adına çok önemli. Daha önce tapınak alanı içinde bulunan dinlenme yeri ve cafelerin dışarı alınması , giriş çıkışlarda dikkatin artırılması oldukça önemli. Her yıl düzenlenen festival ve şenlikler ve sürekli devam eden kazı çalışmaları yüreğimize su serpen gelişmeler.



Tarih ve kültür adına korumamız gereken miraslara sonuna kadar saygı duymalı gereken sorumluluğumuzu her birey olarak yapmalıyız..






Nasıl Gidilir ?



Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesinde bulunan kalıntılara ulaşmak aslında çok rahat. Eskiden viraj ve dar olan yollar genişletilmiş ve rahatlatılmış. Kütahya’dan Çavdarhisar 50 km. Ankara ve İstanbul dan Kütahya’ya gelinip Afyon sapağından Gediz- İzmir yoluna dönüldüğünde Porsuk Çayı’nı takip ederek, yeşillikler arasında yolculuk yapabilir, yol ortasında Gelinkaya denen dinlenme yerinde buz gibi akan sudan içip dinlenebilirsiniz.



İzmir tarafından gelindiğinde Uşak yol ayrımından Gediz Kütahya yoluna dönüp 80 km sonra ulaşabilirsiniz.



Aizonai’nin bulunduğu Çavdarhisar’da şu an konaklamak için yeterli bir yer yok. Ama son dönemde 90 yatak kapasiteli otel ve dinlenme alanı hizmete girecek. Bu şekilde bu alana turist gelmesi ve konaklama acısından ve kazı çalışmalarına geleceklerin ihtiyaçları karşılanacak. Aizonai’de Belediyenin hedefleri büyük ve emin adımlarla da ilerliyorlar.



Yazı ve Fotoğraflar : Ergün KARADAĞ







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Aizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün KaradağAizonai : Ergün Karadağ

Rengim Gökmen “Klasik Müzik Sevilmez” : Levent Yıldız



Müzisyen bir aileden geliyorsunuz. Çocukluğunuzdan bu yana sizi etkileyen, müzik kariyeri seçmenize yol açan kişi / olay / besteci / eser ile ilgili duygu ve düşüncelerinizi paylaşır mısınız?




Bir olay bir kişiden ziyade birkaç olaydan bahsetmek daha doğru olur. Yaşamımı etkileyen ve kişiliğimde önemli yeri olduğunu düşündüğüm özellikle annemin, onu yitirdikten sonra babamın bugünkü konumuma ulaşmamda önemli rolleri var. Ama özellikle meslek yaşamımda Ahmet Adnan Saygun ve İlhan Baran, küçük yaşlarda girdiğim Komposizyon bölümünde, kişilikleriyle, tarzlarıyla, öğrettikleriyle beni en çok etkileyen hocalarımdır diyebilirim. Özellikle Saygun’un beni komposizyon bölümüne alması tüm yaşantımı değiştirmiştir.





Müziği meslek olarak seçmemden ziyade orkestra şefliği mesleğine yönelmem daha bilinçli bir yönleniştir. Bunda da hiç unutamadığım bir konserin önemli yer tuttuğunu hep belirtmişimdir. 1967 yılında henüz küçük bir konservatuvar öğrencisi iken Zubin Mehta yönetiminde Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın bir konserini C.S.O konser salonunda, hem de orkestra arkasında annemle izlemiştim. Konser sonunda Zubin Mehta ile annemin beni tanıştırması ve Mehta’nın bana o gün ayaküstü bir imza vererek, bazı önerilerde bulunması ve teşvik etmesi daha henüz komposizyon öğrencisi bile olmamama karşın, ilerde orkestra şefi olmayı istememin tohumlarını içime serpen olaydır diyebiliriz.





Tabi hiç kimse ben müzikçi, ben orkestra şefi olacağım diyemez, dememelidir. Bunu istemek çok önemlidir ancak yeteneğiniz, koşullar, sabrınız ve bazen birazda şans belirler her şeyi.




Anatol France’a gelen genç bir yazar adayının “Üstat ne dersiniz yazar olmalı mıyım sizce?” sorusuna ünlü yazarın, “Elinden geliyorsa olmamalısın!” yanıtı çok şey anlatıyor. Galiba en önde gelen şey istemek.





Orkestra şefi olmaya ne zaman karar verdiniz? Neden şefliği seçtiniz?



Deminde söz ettiğim gibi bu sevginin ilk tohumlarının içime düşmesi annemin beni durmadan operalara, konserlere, balelere götürdüğü çocukluk çağlarıma kadar gidiyor. Ancak daha sonra besteci olma sevdasıyla biraz yiten bu duygu, komposizyon bölümünün son yıllarında yeniden ortaya çıktı. Müzik inanılmaz bir okyanus. İnsan duygularının anlatımında, olağanüstü zengin evrensel bir dil. Senfonik orkestra bu dilin en zengin, görkemli ifade aracı. Bu okyanusun en derin noktalarına dalabilmek bir orkestra şefinde olması gereken, ince gözlemcilikle mümkün olabilir. Ancak France’ ın söylediği gibi bu mikrop size bulaştığı zaman pek fazla kaçış yok.





CRR İstanbul Senfoni Orkestrası her zaman genç bir orkestra oldu. Sizde kurulduğundan bu yana, düzenli olarak orkestrayı yönettiniz. Şimdi danışman şefisiniz. Bir senfoni orkestrasının olgunlaşması, profesyonelliğe tam ulaşması için nasıl bir disiplinde ne kadar süreyle çalışmak gerekli?




Bir senfoni orkestrası oluşturmaya karar verdiğimizde hedeflerimizin de ne olduğunu çok iyi belirlememiz gerekiyor. Çocuk, öğrenci, gençlik orkestraları olduğu gibi, yılda birkaç kez toplanan festival orkestraları yanında tam zamanlı yılda 100 ve üzerinde konser veren orkestralar var. Tabi bir orkestra kimliğine ulaşabilmek için iyi müzikçilerden oluşması yetmiyor. Takım ruhu, birbirini iyi tanıyan orkestra müzikçiliğini ayrıntılarını bilen, repertuar, hazmetmiş(sindirmiş) çalıcıların yıllar içinde yaratabilecekleri bir sonuç. CRR Sanat Yönetmeni Sayın Yalçın Çetinkaya bu orkestranın önüne çok önemli hedefler koydu. Bu hedefler doğrultusunda çalışmaların yoğunlaştıran CRR İstanbul Senfoni Orkestrası hala genç bir orkestra ancak son yıllarda yaptığı aşama çok umut verici. Yaptığı son derece başarılı konserler bunun kanıtı. Ancak Sayın Çetinkaya’nın bu orkestranın önüne koyduğu hedefler yönünde yolu henüz yarısını aldığını söyleyebiliriz.




İyi bir orkestra müzisyeninin sahip olması gereken özellikler nelerdir?




Her iyi müzikçinin iyi bir orkestracı olamayacağı bir gerçek, daha doğrusu bunun içinde ayrı bir emek sarf etmesi gerekiyor. Buna karşın her orkestracı her şeyden önce iyi bir müzikçi olmak zorundadır. Bunun yanında takım çalışmasına yatkın, hoşgörülü, özverili, karşısındaki ile empati kurabilen kişilerin iyi orkestracı olabildiklerini gözlemlemişimdir her zaman.





Opera, uzman olduğunuz alanlardan biri. İnsan sesi deyince aklınıza ilk gelenler neler?




Müziğin, insan sesiyle başladığı bir gerçek. İnsan sesiyle şarkıyla yakın olamayanlar, iyi müzikçi olamazlar. Müzik yapmanın en zor öğesi ‘’Cantabile’’ şarkı söyler gibi çalmak söylemektir. Bunun için hangi çalgıyı çalarsanız çalın, güzel şarkılama yapmayı hedeflemelisiniz.






Türkiye’de devlet opera ve balesi genel müdürlüğü yaptınız. Aspendos Festivali’nin kurucususunuz. Bizim geleneksel kültürümüzün bir parçası olmayan bu sanat dallarının daha geniş kitlelere sevdirilmesi ve yaygınlaştırılması için neler yapılmalı?




Bu sanatlar hiçbir geleneksel kültürün bir parçası değildir. Geleneksel bazı kültürlerin izlerini taşımakla, içinden türemekle birlikte, ulusallıklarını aşmış, evrensel olmuş, kültür ürünleridir bunlar bütün sanatların daha doğrusu kültür öğelerinin birbirine bağımlı olduğu büyük bir sürecin en tepesinde yer alan bu sanatlara, genel kültür ve eğitim düzeyimiz arttıkça daha yaklaşabileceğiz.





Kendinizi yakın hissettiğiniz besteciler kimler?




Söyleşilerde en zor yanıt verebildiğim soruların başında bu geliyor. Aşkların arasından seçim yapmak gibi bir şey bu. Benim genellikle çok sevdiğim ancak müzik dehalarının ve yarattıkları eserleri daha rahat çözümleyebildiğim besteciler yanında, yaratıcılık boyutlarına inanamadığım, insanüstü yaratıcılık süreçleri yaşadıklarını düşündüğüm besteciler vardır. Bunların müzik analizlerini ne kadar derine inerek yaparsak yapalım nasıl küçücük esin kaynaklarını bu denli dev yapıtlara dönüştürebildiklerini aklım almaz. Üç B ( Bach-Beethoven-Brahms) bunların başında geliyor. Geç romantiklerden G. Mahler ve Sibelius’a da çok özel bir yer verdiğimi belirtmeliyim gönlümde. Debussy ve Ravel de unutulmaması gereken dehalardır.




CRR’de ya da diğer görevlerinizde, mümkün olan her konserinizde bir Türk eserini seslendirmeye özen gösteriyorsunuz. Bu anlamda, misyonunuzu bizimle paylaşır mısınız?




Bir ülkenin evrensel platformdaki yerini yaratıcılarıyla, yani bestecileriyle alabileceğine inanıyorum. Daha çok bestecimizin olması, bu ülkede daha çok yaratıcı ortaya çıkması da, bunların çalınmasıyla mümkün. Bir Türk orkestra şefi olarak uluslararası alanda Türk bestecileriyle ve Türk orkestralarıyla varolabileceğimize inanıyorum.





Rengim Gökmen’in hobileri nelerdir? Klasik müzik dışında hangi müzikleri dinler?



Bu meslek insana çok hobi zamanı bırakmıyor. Daha doğrusu çok sevilerek yapılan bir iş varken onunla hiç ilgisi olmayan hobilere neden gereksinim duyulur onu pek çözebilmiş değilim. Yanlış anlaşılmasın hobilere saygı duyuyorum. Ancak boş zamanlarımı değerlendirdiğim, okumak, seyahat etmek, sinema ve sanatın diğer alanlarıyla ilgi eylemlerim hep müzikle olan bağımı zenginleştirdiği için değer kazanıyor yaşantımda.





Onun dışında boş zamanlarımda, klasik müzik dışında her şeyi yapmakla özgür kılarım kendimi. Zaten klasik müzik bir felsefedir, bir boş zaman değerlendirme aracı değil. Besteciler (özellikle Beethoven) ‘sevilsin ve dinlensin’ den ziyade kendi görüşleri doğrultusunda eser yazmışlardır. Klasik müzik sevilmez, saygı duyulur ve üzerinde düşünülür. Onun dışında dinlendiğim zamanlarda müzik seçiciliğim hep’’ Akdeniz merkezli’’ olarak geliyor. Ülkemizden başlarsak Türk, Yunan, İtalyan, Fransız, İspanyol halk ve pop müzikleri benim için daha yakın.




Dinleyiciler için özel bir mesajınız ?




CRR dinleyicileri bu salonun onlara sunduğu eşsiz değerdeki sanat olaylarıyla kendilerini ödüllendirsinler. Unutulmamalı ki Türkiye’deki hatta dünyadaki çoğu insan böyle sanat olaylarını yakından izleyebilme ve bir senfoni orkestrasına şehirlerinde sahip olabilme olanağından yoksun. Burada kaçırdığımız her sanat etkinliğinin, yitip giden bir zenginleşme fırsatı olduğunu unutmamalıyız.






Röportaj : Füsun ÖZGÜÇ (Cemal Reşit Rey Konser Salonu Dergisi)


Fotoğraflar : Levent YILDIZ



www.crrks.org








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen Rengim Gökmen

Sessiz Yüzler : Mehmet Özşimşek




Ön çalışması ile birlikte 5 yıl süren bu projede (çekimler 3 yıl sürdü) duymayan çocukların yüzlerindeki ifadeleri yakalamayı amaç edindim. Onlar duymuyor ve konuşamıyorlardı. Ama konuşamadıklarını, anlatamadıklarını, anlatmak istediklerini bakışlarına yüklüyorlardı.



Bu bakışları fotograflarken kesinlikle belirli pozlar verdirmedim ve yapay ışık kullanmadım. Karşımda istedikleri gibi durdular ve pencereden gelen ışık altında fotografları çekildi. 44 siyah beyaz fotograftan oluşan bu çalışmamda duymayan çocuklarımın duygularını sizlere aktarmaya çalıştım ve her karede ayrı duygular yaşadım.




Sessiz Yüzler isimli işitme engelli çocukların portrelerinden oluşan projemi, İstanbul (2 ayrı yerde), Edirne ve Sakarya’da olmak üzere 4 kez sergiledim.



Not:”Sessiz Yüzler” Edirne’de görev yaptığım İşitme Engelliler Okulu’ndaki öğrencilerimin portrelerinden oluşmaktadır.






















Mehmet ÖZŞİMŞEK Hakkında


Fotografçı / eğitmen.



1961 yılında Pütürge’de (Malatya) doğdu, ilkokulu Pütürge’de Orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. 1983 yılında Edirne Eğitim Enstitüsü’nü bitirdi ve 2003 yılına kadar Edirne’de çeşitli çalışmalarda bulundu. Fotograf ve Eğitim çalışmalarına 4 yıldır İstanbul’da; Fototrek Fotograf Merkezi’nde temel fotograf,makro fotograf, çocuklar için fotograf atölyesi, kent günlüğü atölyesi başlıkları altında devam ediyor. Yerel ve ulusal basında (Cumhuriyet, Hürriyet, Olay) foto muhabirliği yaptı. Edirne Valiliği Basın Danışmanlığı yaptı. Edirne albümü ve kitaplarına fotograflarıyla katıldı. Aynı başlıklı fotograf sergilerine katıldı. Doğa’nın Ezgisi, Ermeydanı Kırkpınar, Tanrı Yaratan Dağ : Nemrut, Temmuz’da Kar : Akdağ, Su’da Yansımalar, Pencereler, Çingeneler, Martıların İstanbul’u, Çingene Vapuru, Yılbaşı’nda Pera isimli çalışmaları çeşitli illerde dia gösterisi olarak sunuldu. Ulusal ve uluslararası değişik yarışmalardan ödüller kazandı.




Sessiz Yüzler isimli işitme engelli çocukların portrelerinden oluşan projesi İstanbul (2 ayrı yerde), Edirne, Sakarya’da olmak üzere 4 kez sergilendi. Edirne Fotograf Sanatı Derneği’nde (EFOT) 4 dönem yöneticilik ve eğitmenlik yaptı. Trakya Üniversitesi Fotograf Topluluğu’nda 3 yıl danışmanlık ve eğitmenlik yaptı. Edirne Güzel Sanatlar Lisesi’nde 1 yıl fotograf eğitmenliği yaptı. Türkiye Fotograf Sanatı Federasyonu kuruluşu ve tüzük hazırlık çalışmalarına katıldı. 2003 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin organize ettiği “Çocuk ve İletişim” konulu uluslar arası konferansa katıldı, sunumda bulundu. Bilim İlaç, Kartal Belediyesi, Galatasaray üniversitesi gruplarına fotograf dersleri verdi. Beyoğlu çocukları ile “Yaşadığım Yer Beyoğlu” projesine eğitmenlik ve danışmanlık yaptı. Makro-detay fotografçılık çalışmalarını 15 yıldır sürdürüyor ve bu konuda 10 dönem atölye açıp 100’e yakın öğrenci yetiştirdi. Edirne’de çekimine başladığı “Çingeneler” belgesel projesi çalışmasına devam ediyor.



Web site : www.mehmethoca.net
Eğitim ve Atölye : www.fototrek.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet ÖzşimşekSessiz Yüzler : Mehmet Özşimşek

Mağarada Olmak : Baybars Sağlamtimur



İnsanoğlunun içinde uyuyan ilkel hayvanın bazı akıl dışı, mantık dışı korkuları vardır. Karanlıktan korkar, yer altında olmaktan korkar. Çünkü orayı kötü güçlerin yuvası olarak bellemiştir. Yalnız kalmaktan korkar, tuzağa sıkışmaktan korkar, sudan bile korkar! Dünyaya oradan geldiği, sudan çıkarak insanlaştığı halde. Kabusu andıran en büyük korkuları ise, karanlığın içine düşmek ve dehlizlerde yolunu bulamadan dolaşıp durmaktır. Ve mağaracı dediğin adam, çılgının, kaçığın teki olduğu için, bütün bu kabuslarla yüz yüze gelmeyi kendi serbest seçimi ile istemektedir (1).


Yer altına şöyle bir göz attığımızda mağaraların genellikle ıslak, karanlık, çoğu zaman sessiz ve kapalı ortamlar olduğunu görürüz. Bu halleriyle tıpkı ana rahmini andırmaktadırlar. Belki de mağaralara çekim, beraberinde getirdiği tüm tehlikelere rağmen, ironik bir biçimde, uterusun sorunsuzluğuna ve rahatına duyulan özlemden de ileri gelmektedir.



Mağaralar, içerisine girildiğinde karanlığı yaşatırken, çıkışta gökyüzünün engin mavisi ve doğanın yeşili ile yeniden kucaklaşılması sonucu doğum anını tekrardan hissettirirler (2).


Bu ortamlarda fotoğraf çekme eylemi ayrı bir önem ve değer kazanır. Tabiat ananın güneş ışınlarından ve bizlerden özenle sakladığı güzelliklerin, iki boyutlu bir düzlemde de olsa gün yüzüne çıkartılması bambaşka bir deneyimdir (2). Mağarada fotoğraf çekimi ön hazırlıklar gerektiren bir iştir. Bunun için malzemeler özenle seçilerek su ve çamurdan etkilenmeyecek biçimde kaplanır. Su geçirmeyen özel bir çanta, geniş açı objektif, flaşlar, kablo deklanşör ve üçayak bu işin olmazsa olmazlarıdır. Modellik yapacak kişilerin sabrına ve anlayışına güvenilir. Çekimlerde, saniyelerce, hatta dakikalarca nefeslerin tutulması ve hareketsiz kalmak gerekebilir (3, 4).



“Baretimin aydınlatma tertibatını ateşliyorum. Asetilen gazının kendine has kokusu, bir anda aleve dönüşerek çevremi aydınlatıyor. Karanlığın verdiği korku, baretimin sıcak ışığı ile bir anda keşfetme arzusuna dönüşüyor. Artık rahatlıkla ilerleyebilirim, ana rahminde, tabiatın…”





“Eğimli yüzeylerden geçiyoruz, tırmanış esnasında sürekli rutubetli zeminle temas halindeyiz ve kendimi tabiatın iç organlarına dokunur gibi hissediyorum”





“Zaman zaman çamurlu zeminde sürünmek gerekiyor. Zemin soğuk, tavan dar, ancak her şey beni mutlu ediyor”



“Kimi mağaralarda geniş su birikintileri, hatta göletlerle karşılaşabiliyoruz. Botlarımızı şişirip bu engelleri de aşıyoruz”



“Bazı mağaralar ancak iple inmemize izin verecek kadar dik olabiliyor. Buralarda canımızı, mağaracılık için özel üretilmiş, bolt, kulak, karabina ve 11mm çapında bir ipe teslim ediyoruz”



“Sürünmek, sürünmek, sürünmek… Taşlı zeminde, ıslak kayada, travertenlerde, çamurda, soğukta, daracık mekanlarda, karanlıkta…”


“Neyse ki uçan dostlarımız her zaman çevremizdeler. Onları görmek mutluluk veriyor”



“Mağara girişindeki kamp yerine ulaşmak her zaman gündüz gözüyle mümkün olmuyor. Bazen çıkış, akşam saatlerine rastlıyor. Bu kadar aktiviteden sonra, dışarıda bizi bekleyen dostlarımızın yaktığı ateş ve sıcak çorbalar içimizi ısıtıyor”



“Neşeli insanlar su kenarına gitsinler, eğlenmek isteyen insanlar dağlara çıksınlar, erdemli olmak isteyenler ise mağaralara gitsinler.” Konfüçyus



Önemli Uyarı 1: Mağarada; fotoğraftan başka bir şey alma, ayak izlerinden başka bir şey bırakma, zamandan başka bir şey öldürme!



Önemli Uyarı 2: Mağaracılık hayati tehlike doğurabilecek ciddi bir spor dalıdır. Eğitim almadan ve gerekli teknik donanıma sahip olmadan kesinlikle denenmemelidir. Yarasa fotoğrafı çekiminden önce – yarasalar açısından hayati önem taşıdığı için- bilgilenmek şarttır.



Teşekkür:


Mağara fotoğraflarıma model olan herkese ve saydamlarımın taranmasında yardımını esirgemeyen Mustafa ESER’e teşekkürü borç bilirim.



Kaynaklar:


(1) Whitaker, R.W. (Trevanian).1993. Shibumi, 419s.


(2) Sağlamtimur, B. 1997. İçel Sanat Kulübü Bülteni, Sayı 55: s35.


(3) Sağlamtimur, B. 1996. Mağara Fotoğrafçılığı (1. bölüm), Fotoğraf Dergisi, Sayı 6: 38-39.


(4) Sağlamtimur, B. 1996. Mağara Fotoğrafçılığı (2. bölüm), Fotoğraf Dergisi, Sayı 7: 80-83.



Yazı ve Fotoğraflar : Baybars SAĞLAMTİMUR







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.