Kategori arşivi: OCAK 2012 SAYISI – JANUARY 2012 ISSUE

Jennifer B.Hudson : Flora, Medic, Baptism



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



FLORA, MEDIC, BAPTISM


Jennifer B.Hudson





FLORA (BİTKİ ÖRTÜSÜ)


Flora, San Francisco’nun adı kötüye çıkmış olan Alcatraz hapishanesinin koridorlarındaki uzun, vakur yürüyüşten çıkmış beş fotoğraftan oluşan bir kolleksiyondur. Hala yapının ağırlığı, metal sesleri, beton, tuhaf şekilleri ve tekrar eden geometrik çizgileri, yanıp sönen sarı lambaları ve dar hücreleri beni büyüler. Dahası, bozulmamış bahçeleri ve Alcatraz’ı kuşatan botanik yaşantının inanılmaz çeşitliliği, hepsinin yıllarca önce hapsolmuş tutuklular tarafından yetiştirilmiş olduğu adanın florasına aşığım. Bu çalışmada Alcatraz’ın bitkisel yaşantısı fotoğraflanmış tuhaf ve fantastik kadın konseptini, onun biçimini, tasvirini ve kırılgan güzelliğini göstermek için keten kumaş üzerindeki kadın figürüyle bir araya getirilmiştir. Her bir kadın figürü bir ikon olarak, neredeyse doğadaki inançlı varlık gibi sunulmuş, tıpkı oyuncak bir bebek gibi gösterilmiştir. Sürüp giden gelişme ve her figürü kuşatan yeni yaşamla birlikte yenilenebilirliği, yeniden inşa edilebilmeyi, esnekliği ortaya koyabilmeyi umuyorum. Flora bir anlayış biçiminin, mükemmeliyetçiliğin ve kadının, onun doğasının ve onun sürekli gücünün hakiki bir kutlanmasıyla sıkı sıkıya bağlı olan hapsedilmenin bir illüstrasyonudur.


Flora is a collection of five photographs drawn from a long, solemn walk through the corridors and grounds of San Francisco’s infamous prison, Alcatraz. I am still fascinated, as many are, by the weight of the structure, the sounds of metal, concrete; strange forms and repeated lines, cold surfaces, flickering yellow lights and small confined spaces. More than this, however, I am enamored by the flora of the island, the pristine gardens and incredible variety of plant life surrounding Alcatraz, all tended by prisoners who were incarcerated years ago. In this work, plant life from Alcatraz has been photographed and placed together with the female figure on linen cloth to represent the specimen, the curious and fantastical concept of the ideal woman, her form, figure, and fragile beauty. Each woman is presented as an icon, almost religious in nature, staged, and doll-like. With continued growth and new life surrounding each figure, I hope to suggest renewal, re-invention, and resilience. Flora is an illustration of perception, perfectionism, and confinement, coupled with an earnest celebration of the woman, her nature, and her continued strength.










MEDIC (DOKTOR)



Doktor, gereksinim ve iyileşme zamanlarında insan ilişkilerine duyarlı, girift bir bakış ve aynı zamanda kurban edilmiş sevginin samimi bir keşfidir. Çalışma, eşimle birlikte beni derinden sarsan sıkıntılı bir zamana katlandığımız sırada eşimin kulağıma fısıldadığı bir söz üzerine başladı. Ellerimi tuttu, yanıma uzandı ve usulca dedi ki “Hemen şimdi acıyı bedeninden alıp kendiminkine koyabilmeyi dilerdim.” Tüm yaşantım süresince inanılmaz bir sevgiyle sevildiğimi bilmek mutlu etti beni, ama şuan bir kimseyle onun baktığı diğer kimse arasında var olan mükemmel enerjinin ani ve şiddetli bir şekilde farkına varmış durumdayım. Her gece uykuya dalmak için huzursuzlanıp cebelleşirken büyüleyici makineler icat etmeye başladım; iyileştirici aletler, umut kuryesi, vasiyet, çare ve kurtarma. Doktor’ a ait her bir görüntü düşünceli, tuhaf ve merhametli, nazik insan kalbinin yönlerini ortaya koyuyor.



On adet yalıtılmış yatak odasında duygusal olaylara, değişimlere, yüzleştirmelere ve yaşamsal kararlara tanık oluyoruz. Özellikle birçok fotoğrafta sadece bireyleri betimleyerek, ortaklığın etkisini keşfederek, özverili yaşam perspektifi ve sorumluluğu içinde bencil olmadan karar vererek bir sevgi ilişkisinin derinliğini görüntüleyerek büyülendim. Bazı odalarda yaşamın değişen anlarına tanık oluyoruz; merhamet, iyileşme, mütevazı seçimler, kaydedilmiş anılar ve yazılmış vasiyetler. Diğerlerinde bir değişim görürüz; duygulanım, şefkat ve fedakarlık. Bu çalışmayı yaparak dünyada çok nadir rastlanan bazı güzel ilişkileri anlamaya başladığımı, onların çok kırılgan, hassas anlarını, büyük şiddet zamanlarını ve çok sayılan ruhani işlerini ifşa etmeyi gözlemledim.



Doktor, sevgiye ulaşmada yaşamdaki büyük sınavların, maksadın ve en acı verici buna rağmen en onurlu zamanların karamsar ve duygusal hikayelerinden meydana gelmiş bir kolleksiyondur.



Medic is a sensitive, intricate glimpse into human relationships during times of need and recovery, and a heartfelt exploration of sacrificial love. The work began wholly on one sentence whispered by my husband while we endured a deeply unsettling time together. He held my hand, lay close to me and said softly “I just wish I could take the pain from your body, and put it into mine.” I have been fortunate to know incredible love all my life, but at that moment I became suddenly and intensely aware of the magnificent power that exists between people who care for one another. When I was anxious and fighting to fall asleep each night, I began to invent miracle machines; contraptions that heal, deliver hope, legacy, remedy, and redemption. Each image from Medic is a thoughtful invention, strange and tender, revealing facets of the delicate human heart.



In ten isolated chambers we are witnesses to emotional happenings, exchanges, confrontations, and life decisions. I became particularly fascinated with illustrating the depth of a love relationship by portraying only the individual in many images, exploring the weight of partnership, the sacrificial life perspective, and the burdened, selfless decision-maker. In some chambers, we witness life changing moments; mercy, healing, humbling choices, memories recorded and legacies written. In others we see an exchange; affection, tenderness, and sacrifice. In the making of this work, I sought to begin to understand some of the most rare and beautiful relationships in the world, to expose their most frail, vulnerable moments, times of great intensity, and most cherished inner workings.



Medic is a dark and sentimental collection of stories about great tests in life, purpose, and the most painful, but also the most glorious times to love.















BAPTISM (VAFTİZ)



Genç bir kadının ruhsal anlamda yeniden – uyanışa dair hayat yolculuğu boyunca değişim deneyimine yapmış olduğu bir kişisel, samimi keşiftir.



Yetkilenmiş kadının yeniden – düzenlenme ve insan sevgisi gereksinimi içinde, geçmiş yaşantısının rahatlığından koparak, henüz keşfettiği inancını yeşertebilmek üzere yaşanabilir bir yer yaratabilmesi için yeni manevi evini kurma zahmeti verdiği sıkıcı manzaraya yeniden – doğuşudur. Keşfettiği huzurlu yeri onunla birlikte büyük bir saygı içinde kutlarız ve sessiz övgüler fısıldarız. Onun tüm haklardan acı dolu ve ürkütücü bir biçimde vazgeçmede ilk olmasına ve ona yeniden erişebilme umutsuzluğuna tanık olmaya yöneliriz. Onun gerçek merhamet, bağlılık, yakarış, umutsuzluk, ayartma, tecavüz ve günaha yaptığı samimi yolculuğu izleriz.



Bu çalışma inanç ve fedakarlık gizemlerinin sürüp giden çatışmaları içinde karmaşıklığın ve tezatlığın, şiddetli ıstırabın, galibiyetin, bir illüstrasyonudur.




Baptism is a personal, intimate exploration of a young woman’s journey through the life altering experience of spiritual re-awakening.



Re-born into a vapid landscape in need of re-structure and human affection, and torn by the comforts of her past life, the empowered woman is moved to toil her new spiritual soil to create a habitable place for her new found faith to grow. We celebrate with her in worship, where she has found rest and whispers quiet praises. We then bear witness to the painful, frightening surrender of the former self, and the desperation to reach her once again. We follow her heartfelt journey of guilt and transgression, temptation, desperation, prayer, commitment and true grace.



This work is an illustration of complexity, adversity, agony and triumph in the ongoing battle of the mysteries of human faith and sacrifice.





Çeviri (translated by) : Hasan SÖNMEZ






















Jennifer B. Hudson
sanatsal olarak stilize edilmiş ve titizlikle işlenmiş kurgusal görseller yaratan, yeni, genç bir plastik sanatlar sanatçısıdır. Kader, ikili ilişkilerin karmaşası gibi temalardan esinlenerek çizimler yapan Jennifer, insan kalbinin duygusal ve dinamiklerinin ressamıdır. Doğuştan gelen antikanın özünü anlayabilmeyi yeteneğiyle, unutulmuş veya kenara atılmışın kullanım alanını, doğadaki mekaniği, korkuyu ve sessizliği araştıran çalışmalarında ruh vardır.



Teksas’ın kırsalında ruhani ve tutucu bir evde büyüyen, Jennifer, yaratıcı, meraklı ve araştırmacı olarak yetişti ve tüm bu beraberinde getirdiklerini, yürekten hissederek, kendi en derin kişisel deneyimlerini kullanarak açığa çıkardı ve çok özel sanatında kullandı.



Jennifer şu sırada Alberquerque, New Mexico’da çalışıyor. New Mexico Üniversitesi’nde bir güzel sanatlar lisans üstü öğrencisidir ve fotoğraf bölümünün stüdyo sanatları bölümünde eğitim görmektedir. Bunun yanısıra, çeşitli temsili komisyonlarda, profesyonel kamu ve özel organizasyonlarında her sene tekrar tekrar aranılan uluslararası konuşmacı ve okutmandır. 10 görselden oluşan, hastalık ve nekahat dönemi sırasındaki insan ilişkilerinin durumunu inceleyen “Medic” isimli yeni çalışmasının büyük bir bölümünü henüz tamamlamıştır. Jennifer’ın çalışmaları pek çok grup ve solo sergide yer almış ve ülkedeki üç büyük galeri tarafından sunulmuştur.



Jennifer B Hudson
is a fresh, young visual artist creating staged imagery that is both artistically stylized and meticulously crafted. Drawing inspirations from themes of faith, and the intricacy of personal relationships, Jennifer is a dynamic and emotional illustrator of the human heart. With an innate ability to plumb the antique, the work is soulful; seeking the use of the forgotten or discarded, mechanical in nature, eerie and quiet.


Raised in a spiritual and conservative home in rural Texas, Jennifer grew up imaginative, curious, and experimental, and has used her upbringing in her intensely personal artwork to bring insight and awareness using heartfelt, acutely mapped personal experiences.



Jennifer is currently working in Albuquerque. New Mexico. she is an Mfa Degree Candidate at the University of New Mexico, and is studying within the studio art in Photography program. Alongside varied private portrait commissions, she is an international speaker and lecturer whose programs are sought after year after year by many professional public and private photographic organizations. She has just completed her latest major body of work entitled ‘Medic’, a collection of ten images exploring the breadth of human relationships during illness and recovery. Jennifer’s work has been a part of many group and solo exhibitions, and is represented by three major galleries across the country.



Bio Çevirisi (translated by) : Şebnem AYKOL



Jennifer B.Hudson


www.jenniferhudsonfineart.com








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, BaptismJennifer B.Hudson : Flora, Medic, Baptism

Tayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto Galatasaray




Tayfun Serttaş ile Söyleşi


“Maryam Şahinyan, Foto Galatasaray”





Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 05.1961.Siyah & Beyaz Negatif,10X15cm.




Röportaj: Berna AKCAN




Sanatçı kimliğinizin yanında, fotoğraf üzerine araştırmalar da yapıyorsunuz. Bunlardan söz edebilir misiniz?



Burada bir şeyin altını iyi çizmek gerekiyor. Sanatçı kimliğimle fotoğraf üzerinde fotografik kriterler üzerinden çalışmıyorum. Bu nedenle fotoğraf daha çok benim inşaa etmeye çalıştığım ara disiplin açısından konteyner işlevi görüyor. Fotoğrafın aktarım gücü üzerinden peşine düştüğüm tartışmalar daha çok günümüz sanatının üzerine odaklandığı konular. İlk etapta ben yalnızca medium’u dönüştürüyorum gibi bir kanıyla yaklaşabiliriz. İkinci etapta ise onları sosyal bilimlerle ilişkilendiriyorum. Bu bağlamda fotoğraf benim için fotografik bir tartışma olmaktan tümüyle çıkıp, barındırdığı imgesellik bağlamında devreye giriyor. Fotoğrafın, modern zamanların en kuvvetli hafızası olduğuna inanıyorum.



Konuya bu sergi bağlamında bakacak olursak bambaşka bir yaklaşımı daha koymak gerekir. Foto Galatasaray özelinde her bir fotoğraf öncelikle verili birer data. Serginin merkezindeki tag sistemini de inşaa ederken, meta-data boyutu üzerinden hareket ettik. 2012’nin ortasından itibaren tüm imajları aynı zamanda web üzerinden dolaşıma sokacağız. Böylelikle dünyanın çok farklı noktalarından dileyen herkes bu imajlara eşit olarak ulaşabilecek ve o süreçte kimliklendirmeye geçeceğiz. Maryam Şahinyan’ın stüdyosuna gidip gelen müşterinin çok büyük bir bölümü bugün diaspora statüsünde yaşıyor. O insanlarla arşiv üzerinden yeni bir network oluşturarak fotoğrafı aynı zamanda kendi tarihini üretebilen bağımsız bir mecra olarak kullanacağız.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 05.1936. Cam Negatif,12x16cm.




Bu muhteşem arşivi bir tesadüf ile buldunuz. Bize bunu ve neler hissettiginizi anlatır mısınız?



Arşivi ben bulmadım aslında arşiv beni buldu. Çok tuhaftı, 90’lı yılların başında o depoya kapanıyor ve neredeyse 20 yıla yakın bir süre de kimse tarafından dokunulmuyor. Aynı zamanda benim yayınevimin de sahibi olan Yetvart Tomasyan’ın koruyuculuğunda bugüne ulaşan olağanüstü bir malzeme. İlk gördüğüm andan itibaren çok etkilendim ve işte 3 senedir o etkiden çıkabilmiş değilim… İlk etapta beni endişeye düşüren tek şey tüm arşivin filmlerden meydana gelmesiydi, neredeyse hiç baskı yoktu elimizde ve filmler üzerinden bir arşivin içeriğini anlayabilmek hiç kolay değil. Bu nedenle ilk dört ay boyunca kendime arşiv ile tanışmak için zaman tanıdım. Bu süre geçip, arşivin beklentilerimi karşıladığını gördüğümde çalışmaya profesyonel olarak başladım. Böylelikle iki buçuk senelik bir yeniden görselleştirme serüveni başlamış oldu.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 03.1944. Cam Negatif,10x15cm.




50 yıllık bir dönemi kapsayan bu fotoğraflara baktığınızda o günlerdeki stüdyo fotoğrafçılığı, müşteri profili, fotoğrafın hayat içindeki önemi nasılmış?



“O günler” olarak tariflendirmeye çalıştığımız dönem de çok göreceli aslında. Aynı caddeyi paylaşan beş farklı fotoğraf stüdyosunu inceleseniz beş farklı analize ulaşabilirsiniz. Çünkü o stüdyonun koşullarını belirleyen şey dönemden ibaret değil. Aynı zamanda fotoğrafçının kim olduğu, mesleki yaşamı boyunca nasıl bir komünite yarattığı, ne gibi teknik ve lojistik imanlara sahip olduğu, çok uzun bir liste aslında…




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 03.1939.Siyah & Beyaz Negatif,10X15cm.




Örneğin benim bir önce çalıştığım Studio Osep, Foto Galatasaray ile aynı caddeyi paylaşmasına rağmen Beyoğlu’nun bambaşka bir yüzüne hitap ediyordu. Koca Osep arşivinden tek bir düğün ve çocuk fotoğrafı çıkmadı neredeyse desem inanır mısın? Çünkü semtin şov dünyasıyla, Yeşilçamla, arka sokaktaki genelevde çalışan hayat kadınlarıyla, yeraltıyla çalışan bir stüdyo Osep. Foto Galatasaray ise aynı caddenin bir başka yüzü. Bu kez olağanüstü demografik bir malzeme ile karşı karşıyayız. Tümüyle aileler, belli cemaatler, o cemaatlerin seremonileri üzerine belirliyor Maryam Şahinyan kitlesini. Kadın olması stüdyoya çok özel bir ayrıcalık katıyor, neredeyse bir erkek fotoğrafına karşı on kadın fotoğrafı ile karşı karşıyayız. Teknik donanımlarını hiç değiştirmemesi, 1985’e kadar siyah beyaz tabaka film kullanmaya devam etmesi, stüdyo dekorunda 50 sene boyunca hiçbir yenilenmeye gitmemesi ve Birinci Dünya Savaşı’ndan kalan körüklü kamerasıyla adeta zamanı askıya alıyor ve yakın tarihe direniyor aslında Maryam Şahinyan. Bu açıdan, kendi gibi konservatif bir network yaratıyor. Buradan doğru anlamaya ve okumaya çalışıyoruz o tarihi. Fakat Foto Galatasaray’a da bakıp, tüm bir dönemi bu stüdyo üzerinden analiz etmeye kalkışmak problemli olabilir çünkü bir yan sokakta Stil var örneğin, semtin kalbur üstü sakinleriyle çalışan oldukça pahalı ve her dönemde kendi modasını yaratmış bir mekan. İşte biraz daha ileride Osep var, Galata tarafında Belman var, yalnızca Musevilerle çalışıyor diyebiliriz, tipik bir cemaat fotoğrafçısı, tüm bu mekanla arasında çok özel bir konumu var Foto Galatasaray’ın. O İstanbul’un belki de en nostaljik yüzü fakat bir o kadar sert okuyabiliriz aynı tarihi bugün.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 03.1936. Cam Negatif,13x18cm.




Bu arşivi nasıl saklıyorsunuz?



Bildiğin gibi filmlerin –oldukça kısa- bir ömrü var ve gerçekte 15 seneyi geçmiş her film risk altındadır. Cam negatifler ve tabaka filmlerin korunması oldukça maliyetli ve zor bir iş. Karanlıkta, ultraviyole ışık altında, sıfır derecede ve sıfır nem oranında korunmaya alınması gerekiyor. Deyim yerindeyse dondurularak uyutulması gerekiyor. Böyle bir düzeneği kişisel olarak kurmam ne yazık ki mümkün değil. Sonrasında arşivlerin korunması genellikle kurumlar aracılığıyla oluyor. Ben bu yetkiyi kurumlara tanıyorum ve bu nedenle özellikle bu konuda uzmanlaşan kurumlarla iletişim halinde oluyorum.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 02.1958.Siyah & Beyaz Negatif,10X15cm.




İki yıllık bir araştırma ve hazırlama süreciniz olmuş. Bize biraz bu hazırlık aşamasından, sergi hazırlıklarından bahseder misiniz?



On seneye yakındır fotoğraf arşivleri ile çalışmama rağmen şu ana kadar bu sayıda bir cam negatif koleksiyonuyla karşı karşıya kalmamıştım. Özellikle bu aşamada Beyrut – İstanbul arasında mekik dokudum diyebilirim. Merkezi Beyrut’da bulunan Arab Image Foundation tüm Ortadoğu stüdyo arşivleri ile çalışan çok büyük bir merkez. Benim bireysel merakım ve sanatçı pozisyonumla yaptığım şeyi, onlar kurumsal olarak yapıyorlar. Bu konuda oradan çok şey öğrendim. Serginin enformatik bölümünde Arab Image Foundation ile yaptığım çalışmalarda öğrendiğim tekniklerin de bir sunumuna yer verdim. Filmlerin temizliğinden, tasnifine, görselleştirilen imajların scan değerlerinden, dijital restorasyonuna kadar çok zahmetli ve dikkat isteyen bir iş.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 02.1941. Cam Negatif,13x18cm.




İlk günden itibaren bizim için şu prensip çok önemliydi. Bu arşivde hiçbir seçkiye gitmeyecek ve ne gördüysek, kutuların içerisinde ne varsa, ne kadar varsa hepsini kullanacaktık. 200 bine yakın filmin tamamının yeniden görselleştirilmesi gibi hayli ciddi bir sorumluluk bu, o nedenle proje üç yıla yayıldı. Projenin sunumunu da buna göre tasarladık. Sergide tek bir basılı fotoğraf görmenizin imkanı yok. Her şeyi bugünün teknolojisinin bize sunduğu imkanlar dahilinde tasarladık. Bir veri tabanı üzerinden izleyiciye açıyoruz sergiyi ve burada ziyaretçiler kendi ilgi alanlarına göre hangi imaj gruplarıyla ilgilenmek istiyorlarsa oraya yöneliyorlar. Dilerlerse kronolojik olarak da incelemeleri mümkün. Imajların tümünü görmek ise ortalama 5 ay gerektiren bir ciddi mesai istiyor.




Fotograf: Maryam SahinyanFoto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 02.1936. Cam Negatif,13x18cm.




Sergiye gelen tepkiler ve sizin izlenimleriniz nelerdir?



Benim Stüdyo Osep döneminden beri arşiv çalışmalarımı yakından takip eden kemik bir izleyicim var. Onlar benim ne yapmaya çalıştığımı, bunu neden yaptığımı, buradan ne gibi analizlere varabileceğimi çok iyi biliyorlar. O grup açısından Foto Galatasaray zirve oldu. Benim şu an daha çok ilgilendiğim ise bu tip projelerle ilk kez deneyim kuran genç jenerasyon. Onların meraklarına, o merakları gidermeye gerçekten bayılıyorum. Foto Galatasaray sürecine paralel olarak ortaya çıkan en hayret verici tepki ise o sergiye insanların bireysel arşivleriyle gelmeye başlamaları. Sergi açıldığı günden beri aileler, ellerinde albümlerle geliyorlar. Ben Foto Galatasaray’ın hiç bilmediğim ve de göremediğim baskılarını sergi açıldıktan sonra gördüm. Maryam Şahinyan ne tip kağıtlar kullanırmış, baskı kontrastlarını nasıl ayarlarmış, ne boyutlarda basarmış imajları yeni yeni öğreniyorum. Yoktu çünkü. Onun yakın dostları, tanıyanları, stüdyonun müdavimleri, hatta Paris’de yaşayan ve açılış gecesinde bize çok büyük bir sürpriz yapan akrabaları benim tek başıma yaratmamın imkansız olduğu bir değer kazandırıyorlar sergiye. İnan biz bu kadarını beklemiyorduk, kendiliğinden oldu ve bir anda sanki o insanlar kozalarından çıkıp projenin birer parçasına dönüştüler…




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 04.1940. Cam Negatif,9x14cm.




Her gün böyle insanlar geliyor artık, duyan geliyor, çantalarında Maryam Şahinyan tarafından çekilmiş fotoğraflarla. Benim yaptığım işin hayatta çok derin bir karşılığı var. Bunu hep söyledim ama kanıtlayamıyordum. Çünkü orada anonim olarak izlediğimiz tüm fotoğraflar birilerinin hafızasında gerçekliğe tekabül ediyor. Evlerinde, odalarının duvarlarında asılı belki o insanların. Çerçevesiyle duvardan çıkartıp getiren de oldu, işte bu Foto Galatasaray’ın aynı zamanda nasıl bir toplumsal gerçekliğe dayandığının en büyük göstergesi. Proje şimdiden nefes alıp veren organik bir yapıya büründü diyebiliriz.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 06.1940.Siyah & Beyaz Negatif,10X15cm.




Sergi önümüzdeki dönemlerde başka yerlerde de yapılacak mı?



Açıkçası henüz bunun üzerine oturup düşünmeye fırsatımız olmadı, şimdiden bazı davetler var, bunlar içerisinde Yerevan ve Beyrut bu proje bağlamında beni çeken şehirler. Ancak Foto Galatasaray’ı aşina olduğumuz anlamda normatif bir sanat sergisi olarak düşünmemek lazım. Röportajlarda adına her ne kadar sergi desek de bu bir açık arşiv projesi. Ben görüşmelerde bilinçli olarak bu detayın üzerinde durmuyorum çünkü alışık olduğumuz bir dil var ve de nihayetinde evet bir sergi de söz konusu. Fakat konuya profesyonel açıdan baktığımızda bir açık arşivin önceliklerini, bir serginin önceliklerinden ayırmak gerekiyor. Konunun sanatsal olduğu kadar arşivsel bir boyutu ve başka bağlamları var burada. Fiziksel arşivi sergileme kısmı işin en sembolik yönü diyebilirim. Arşivin web üzerinden tüm dünyaya açılmasıyla, çok engin bir bilgi havuzu oluşmaya başlayacak. Mekansal kurulumlara ihtiyaç duymaksızın arşivin tüm dünyada erişilebilir olması şu an bizler için çok daha çekici bir çalışma nedeni. Sergilemek tek başına ulaşılabilirlik açısından yeterli değil. Düşünelim, bu ilk gösterim 22 Kasım – 22 Ocak arası İstanbul’da olan ya da bu tarihler arasında yolu İstanbul’a düşen bir grup şanslı izleyiciye açık aslında. Halbuki günümüz teknolojisi özellikle bu tip malzemelerde bize olağanüstü fırsatlar sunuyor. Meselemiz bu arşivi gerçek anlamda kamuya açmak ve erişilebilir kılmak ise klasik sergileme tekniklerinden ötesini düşünmeliyiz. Şu sıralar daha çok işte buna kafa yoruyoruz.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 06.1953. Cam Negatif,10x15cm.




Eski fotoğraflara baktığınızda duygusal olarak neler hissediyorsunuz? Orada gördüğünüz insanlar ve onların bilinmedik hikayeleri”¦



Seriler üzerinden tanıyorum ve tanımlıyorum bir süredir arşivi. Şaşıracaksın belki ama on binlerce imaj içerisinde artık beni tek başına etkileyen özel bir kare yok. İki yıl boyunca neredeyse her gün yeni bir kareye hayran olarak yaşadım. Bir fotoğraf görüyor, “tamam işte favorim bu, buldum!” diyordum, hemen akabinde geliyordu ondan kat be kat etkileyicisi. Son radde de sanırım hepsini unuttum. O kadar büyük ki, her mizansen ailesinden binlerce birikmeye başladığında tek bir imaj üzerinden düşünemiyorsun. Gruplar üzerinden gidiyorum bazen, bazen içerikler üzerinden. Bunlar arasında bence son dönem ilginç, 1970 sonrası iç göçün stüdyoda hissedilmeye başlanması. 1980’lerle birlikte 40’ların kentli Foto Galatasaray’ı adeta bir taşra stüdyosuna dönüşüyor. Haçlı kolyelerin yerini beşi bir yerdeler, breton şapkaların yerini başörtüleri, döpiyeslerin yerini şavlarlar alıyor. Ailelerdeki çocuk sayısı bir anda katlanıyor, mizansenler dönüşüyor, kadınlar arka planda ayakta, erkekler önde otururken izliyoruz artık aileleri. Böylesi bir dönüşüme tanıklık etmek, arşiv kronolojisi içinde bunu bu kadar keskin izlemek benim için hayret vericiydi. Ne oldu(?) sorusuna buradan yanıt vermeye başlayabiliriz sanırım. Maryam Şahinyan’ın stüdyonun son 20 senesine nasıl katlandığı ise apayrı bir soru.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 07.1936. Cam Negatif,13x18cm.




Biraz da kitaptan bahseder misiniz?



Basımı Aras Yayıncılık tarafından gerçekleşen “Foto Galatasaray – Studio Practice by Maryam Şahinyan” projenin bir diğer ayağı oldu. Bu çalışma aracılığıyla öncelikle benim seçkim olan 1.000’e yakın imaji ilk ve tek kez basılı olarak kullandım. Vasif Kortun ve Karin Karakaşlı’nın yazılarıyla katkı verdiği çalışma iki yazınsal, iki albüm olmak üzere toplam dört temel bölümden oluşuyor. İlk bölümde biyografik olarak Maryam Şahinyan’ı tanıyoruz ve onun yaşamından kısa kesitlerle küçük bir yakın tarih okuması yapılıyor. Bu bölümün akabinde, kadın, Ermeni ve Hıristiyan olarak Maryam Şahinyan’ın kimliğinin stüdyoya nasıl etki ettiği inceleniyor. Normatif kriterler üzerinden bir Foto Galatasaray haritası diyebiliriz bu bölüm için. Serbest Okumalar başlıklı ikinci bölümde ise bu kez kimlik, kültürel temsiliyet, toplumsal cinsiyet, moda, göç ve değişme gibi daha teorik başlıklar üzerinden Foto Galatasaray’ı mercek altına alıyorum. Aslında bu proje üzerinden daha ne gibi projeler inşaa edilebileceğine dair bir açıklıkla arşivi sosyolojik ve tarihsel boyutu üzerinden tartışıyorum. Belirli kavramlarla arşiv arasında bir iletişim kurmanın yöntemlerini deniyorum. Böylelikle arşivi günümüz tartışmalarına eklemlemeye çalışıyorum.



Kitabın son iki bölümünü meydana getiren albümler Özdeşler ve Aynadan Bakanlar başlığını taşıyor. Özdeşler, aralarında hiçbir fiziksel – genetik – aynılık olmaksızın aynı şeyleri giyip, aynı saç modellerini kestirip, aynı aksesuarları kullanarak kamera karşısında bir tür ikizlik oyunu oynayanlara dair. Tüm arşiv içerisinden yaptığım geniş bir Özdeşler koleksiyonu paylaşıyorum bu bölümde. İkinci albüm ise daha çok Maryam Şahinyan’ın estetik anlayışını gözler önüne seren çok daha özel bir koleksiyondan meydana geliyor. Maryam Şahinyan mesleki yaşamının tümü boyunca bazı müşterilerini ayna yansımalarıyla birlikte fotoğraflıyor. Kendisini ve kamerasını 45 derecelik bir açıyla kadrajın dışarısında saklayarak ürettiği bu olağanüstü fotoğraflar hiçbir stüdyo arşivinde karşılaşamayacağımız türden. Grafik değerleri üzerinden bakıldığında aslında burada da bir ikizlik var. Bir önceki imajlarda farklı bedenler üzerinden izlediğimiz ikiliği bu kez aynı insanın aynadaki yansımasıyla birlikte çekilen fotoğrafı üzerinden izliyoruz. Foto Galatasaray kitabı, alışık olduğumuz nostaljik fotoğraf albüm kitaplarından oldukça ayrıksı, günümüz sorunsalları üzerinden bu malzemeye farklı bir içerik kazandırmak üzere hazırlandı. Bu açıdan kendi alanında – Türkçe olarak – emsalsiz diyebilirim. Fotoğrafın, arşivler üzerinden hiç tartışmadığımız bir yönünü tarışmaya açıyoruz burada.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 07.1940. Cam Negatif,10x15cm.




Bu tür eski dönem fotoğrafları internette kolleksiyonerlerce alınıp satılıyor, bu piyasa hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz?



Açıkçası işin bu kısmı hiç dikkatimi çekmedi. Sahaftan seçip beğenerek fotoğraf almışlığım çoktur. Hatta bireysel olarak tüm bu projeler dışında küçük bir fotoğraf koleksiyonuna da sahibim. İnternet üzerinden bu satışlar nasıl gerçekleşiyor incelemedim. Bahsini ettiğin fotoğraflar sanırım daha çok antika değeri üzerinden alınıp satılıyor. Ben daha yakın dönemle, Cumhuriyet sonrası ile ilgiliyim zaten ve de şu an için antika değerinde diyebileceğimiz hiçbir fotoğrafa sahip değilim. Bilemiyorum gerçekten.




Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 12.1966.Siyah & Beyaz Negatif,10X15cm.




Bu tür başka araştırmalar da yapıyor musunuz?



Araştırma dediğiniz süreç, içerisine girdiğiniz an bir daha çıkmanızın hayli zorlu olduğu bir sarmal. Yaşam formuna dönüşüyor bir süre sonra. Araştırma hep devam ediyor diyebiliriz benim için. Yeni arşivler de var, bazı görüşmeler oluyor fakat burada ayırt edici olan, nitelik. Ben bu işi kurumsal değil bireysel inisiyatifimle yürütüyorum. O nedenle hiçbir zaman, örneğin Arab Image Foundation gibi bir süreklilikle çalışmayacağım. Zaten öyle olmadığı için, en çok da bir “sanatçı pratiği” olarak tatmin edici geliyor bana bu iş. Bundan da şu doğuyor; gerçekte ben karşıma çıkan tüm fotoğraf stüdyolarının arşivlerini görselleştirmek gibi bir iddia içerisinde değilim. Kendi bireysel tarihimle örülü bir seçicilik içerisinden yaklaşıyorum arşivlere. İstanbul’da önüme yüz ayrı arşivi kapsayan bir liste serilseydi, inan bunlardan ilk ikisi yine Stüdyo Osep ve Foto Galatasaray olurdu. Bu bağlamda arşiv, beni heyecanlandırabilmeli. Çünkü başına çok ciddi bir dert alıyorsun aslında ve yıllar boyunca sayısız farklı işe harcayabileceğin enerjini tek bir şey için harcıyorsun. Geri dönüşü çok uzun zaman istiyor ve aşırı zahmetli. Pragmatik açıdan bir karşılığı görünmediğine göre, iş yine her halükarda benim bilinçaltıma dönüyor. O arşivi arzulamalıyım, arzularsam neden olmasın. Sabrın sırrı onu gerçekten arzulamakta.






Fotograf: Maryam Sahinyan Foto Galatasaray / Istanbul – Beyoglu, 02.1942.Siyah & Beyaz Negatif,7x9cm.








Maryam Şahinyan, 1911 yılında Sivas’ın en görkemli sivil yapılarından Şahinyan Konağı’nda (Camlı Köşk) doğdu.

Dedesi Agop Şahinyan Paşa, 1877’de kurulan ilk Osmanlı Parlamentosu Meclis-i Mebusan’da Sivas kentini temsil ediyordu. Milletvekili torunu olmanın sınıfsal ayrıcalıklarıyla dünyaya gelen Şahinyan’ın yaşamı, henüz küçük bir çocukken tanıklık ettiği 1915’in akabinde aniden değişti. Sivas’ın en köklü ve güçlü ailelerinden Şahinyanlar, bölgede sahip oldukları 30’a yakın köy, beş büyük un fabrikası, sayısız gayrimenkul ve kent merkezindeki Şahinyan Konağı’nı geride bırakarak Samsun üzerinden İstanbul’a sığındılar. Harbiye’de mütevazı bir apartman dairesine taşınan Şahinyanlar için, Cumhuriyet döneminin getirdiği yeni koşullar altında bambaşka bir süreç başladı.

Gençlik yıllarında amatör olarak fotoğrafla ilgilenen baba Mihran Şahinyan, ailenin geçimini sağlayabilmek için 1933 senesinde, Beyoğlu’nda Yugoslav iki kardeş tarafından işletilen Foto Galatasaray’a ortak oldu. Mihran Şahinyan’ın, imparatorluk yıllarında dönemin burjuva gençlerine özgü bir hobi olarak heves ettiği fotoğraf, bu büyük şehirde onun ve ailesinin geleceğini tayin edecekti. İlkokulu Esayan Ermeni Okulu’nda tamamlayan Maryam Şahinyan, orta öğrenimine devam ettiği Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nden maddi imkânsızlıklar nedeniyle ayrılarak babasına işlerinde yardım etmeye başladı. 1936’da annesi Dikranuhi Hanım’ın ani ölümünün ardından aile içerisinde yapılan iş bölümüne göre, eğitim için ayrılan kısıtlı imkânlar erkek çocuklar için kullanılacak, kız çocuklar ise babalarına ya da ev işlerine yardımcı olacaklardı. Kardeşlerinden farklı olarak erken yaşta babasından stüdyo fotoğrafçılığının tüm inceliklerini öğrenen Maryam Şahinyan, 1937 itibariyle tüm ailenin ekonomik yükünü omuzlayarak stüdyoyu tek başına işletmeye karar verdi. Bu durum, dönemin muhafazakar koşulları altında İstanbullu birçok kadın açısından tercih nedeni sayılarak stüdyoya çeşitli avantajlar sağlayacaktı. Yaşamı boyunca hiç evlenmeyen ve çocuk sahibi olmayan Maryam Şahinyan, yarım asırlık meslek hayatında, Galatasaray’da üç ayrı mekânda işlettiği stüdyosunda kesintisiz olarak üretmeye devam etti.



Maryam Sahinyan (1911, Sivas – 1996, İstanbul)




Babasının, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Balkanlardan göç eden bir aileden devraldığı körüklü ahşap fotoğraf makinesi ve 1985’e dek kullanmaya devam ettiği siyah-beyaz tabaka filmlerle Maryam Şahinyan, fotoğrafın geçirdiği tüm teknolojik dönüşümlere karşın teknik ve estetik prensiplerinde en küçük bir değişiklikliğe gitmedi. Meslek yaşamının ilk gününden son gününe dek beyaz iş önlüğü giymeye ve gömlek kollarını koruyan siyah kolcaklar kullanmaya devam etti. Türkçe ve Ermenicenin dışında iyi derecede Fransızca ve İtalyanca bilir, iş hayatında bu dillerin tümünü kullanırdı. Farklı kurumlarda görev yapmak üzere İstanbul’a yerleşen birçok rahibe, İtalyan sör, rahip, Ermeni Kalfayan Yetimhanesi ve Anarat Hığutyun kuyru ile yakın arkadaştı ve yaşamı boyunca bu çevrelere bila ücret hizmet verdi. Stüdyosunun aktif biçimde faaliyet gösterdiği süreçte, 1942 Varlık Vergisi’nden 1974 Kıbrıs Savaşı’na farklı siyasal dönemlere ve İstanbul’un 50 yıllık zaman diliminde geçirdiği demografik ve sosyo-kültürel dönüşümlere tanık etti. 1985 yılında yaşlılık nedeniyle stüdyosunu devrettiğinde, geride 200 bine yakın görüntüyü kapsayan İstanbul’un en emsalsiz görsel arşivlerinden birini bırakmıştı. 1996 yılında Şişli Hanımefendi Sokak’taki evinde hayata gözlerini yumdu. Mezarı, Şişli Ermeni Mezarlığı’ndadır.





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto GalatasarayTayfun Serttaş ile Röportaj : Maryam Sahinyan, Foto Galatasaray

Elizabeth Ernst : Duman ve Aynalar



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



DUMAN VE AYNALAR


SMOKE AND MIRRORS


Elizabeth Ernst




Elizabeth Ernst 2005’ de Şikagolular’a G.E. Sirki’ni tanıttı. Sirk – balçıktan sirk karakterleri yaratıp onları fotoğraflayarak siyah & beyaz keten kağıtlara bastırıp akrilik boyama ile tamamladığı bir mizansendir. Tamamladığında hayalini kurduğu eğlendiricilerinin onlara ses versin diye yanı başlarına koyduğu biyografilerini yazdı. Gösterisi onun hikaye anlatmaya olan tutkusunu, yontuculuğunu, boyama ve fotoğrafçılığını içeriyor, sirke konu olan çeşitli sosyal olayları adresliyor.




(2004) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Beş yıl sonra Ernst sirkte çalışan insanlara derinden bağlılığının bir devamı olan Duman & Aynalar’ın sunumunu yapar. En yeni çalışmalarında, Ernst halkı eğlendiren yüzlerinde yaşamları ortaya çıkarmak için tentelerin ve römorkların ardına takılarak gezgin sirklerde elde ettiği görüntülerle balçık ve metal kırıntılarından yapmış olduğu figürlerin fotağraflarını bir araya getirir.



Gerçek olsun olmasın, Elizabeth Ernst güvensiz ve muallak gerçekliğe dayanan bir dünya yaratır. Makyaj ve kostümlerin ardında belli bir rolü üstlenen, insanlardan sıklıkla gizlenmiş olan gerçek insanlar vardır. Bu, Duman ve Aynalar’ın insanların genellikle bizden bilmek istediği şeyleri ortaya koyup bize hatırlatarak incelediği – halktan bir kişinin özel bir kişiye karşı olduğu – bir ikilik ve sıklıkla başka yerlerde duran bir gerçekliktir.



Elizabeth Ernst Şikago’daki Kolombiya Koleji’nde imtiyazlı bir doçenttir.




Çeviri (translated by) : Hasan SÖNMEZ





(2004) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




In 2005, Elizabeth Ernst introduced Chicagoans to The G.E. Circus -a cast of circus characters she sculpted with polymer clay, photographed, printed on black & white linen paper, and then finished with acrylic paint. Once complete, she wrote their biographies which were hung alongside each piece, giving voice to her imagined entertainers. The show combined her love for storytelling, sculpture, painting and photography, addressing various social issues associated with the circus.



Five years later, Ernst presents Smoke & Mirrors, a continuation of her deep commitment to the people who work in the circus. In her newest works, Ernst photographs figures she created from clay and scrap metal, and combines them with images she took at traveling circuses, going behind the tents and inside the trailers to reveal the lives behind the faces who entertain the public.




(2004) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Whether real or imagined, Elizabeth Ernst creates a world which relies on disbelief and suspended reality. Behind the make-up and costumes are real people whose lives often belie the people they portray. It is this duality – the public persona vs the private persona – that Smoke & Mirrors examines, reminding us that people usually reveal what they want us to know, and often the truth lies elsewhere.



Elizabeth Ernst is a tenured Associate Professor in the photography department at Columbia College Chicago.





Big Bertha and Her Thundering Herd of Wild Elephants (2005) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Clown Alley (2010) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Concession Stand (2008) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Evelyn and Her Trick Monkey (2004) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




It Took Her Four Hours to Get Ready for Her Show (2004) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Jolly Dixie (2003) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Kitty Merkel (2004) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Knuckles (aka Billy Dawson) (2004) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Lillian’s Dressing Room (2009) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Marvo the Mystic (2003) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Millie the Fat Lady (2011) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Orphan Girl (2007) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Photomatic (2010) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Rose (2010) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Side Show Performer (2010) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




The Amazing Mamelle Sisters (2005) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




The Beautiful Audrey (2004) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




The Long Career (2011) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




The Second Show (2010) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago




Waiting for the Show(2004) © Elizabeth Ernst image courtesy Catherine Edelman Gallery, Chicago






Elizabeth ERNST Hakkında



1997’de Elizabeth Ernst, Baraboo’daki sirk müzesi, WI, Coney Adası gibi çeşitli yerlerde ve orta batıdaki küçük kasabalarda düzenlenen karnavallarda kurulan sirk çadırlarında fotoğraf yaparak kendi sanatına yoğunlaşmak amacıyla reklam dünyasındaki başarılı kariyerini bir kenara bıraktı. Çok erken bir dönemden beri sirk için yanıp tutuştuğu sırada stüdyosu Schoenhut palyaçoları, eski püskü bebekler, antik doldurulmuş hayvanlar ve kendi fotoğraflarından oluşan örneklerle dolup taştı. Dört yıl sonra, kutlama konularını anlatan sirk yaşantısı hakkındaki önemli parçaları yapmasından sonra, Ernst kendi sirkini tasarlamaya, kurmaya ve yönetmeye karar verdi.



G.E. Sirki onun heykele olan tutkusuyla fotoğrafik öyküleme tutkusunun birleşimidir. Her birini modelleyerek (sonrasında bir fırına koyup pişirerek) belli bir biçimde fotoğraflamış olmak, Ernst’ in hayal gücünü ve karakterlerinin görünüşünü ortaya çıkarır: bir hokkabaz, şişman bayan, cambaz, palyaço ordusu ve tuhaf insan görünümlü hayvanlar. Bir kere yonttuğunda, Ernst dikkatle her bir görüntünün fotoğrafını çeker ve ışığa hassas hale getirilmiş keten kağıt üzerine baskısını çıkarır, bu kağıdı bir tahtaya tutturur ve son olarak kolajlar ve akrilik boyayla boyar. Onun arenasında hayvanlar kendi bakıcılarını kontrol eder, garabetleri kabul edilmiş bir ölçüdedir ve kafesler demode olmuştur. Sonuçta sirk yoluyla sosyal konuları tiyatro gülünçlüğü ile birleştiren sanatçı tarafından bugün bildiğimiz bir hayal dünyası yaratılmış olur.




About ERNST Hakkında



In 1997, Elizabeth Ernst walked away from a successful career in the advertising world to focus attention on her own art, making photographs at various venues including the circus museum in Baraboo, WI, Coney Island before it opened for the season, and random carnivals that set up tents in small Midwestern towns. Consumed by the circus since an early age, her studio was overflowing with Schoenhut clowns, tattered dolls, antique stuffed animals and cases of her own photographs. Four years later, after making numerous pieces about circus life which addressed issues of celebration, loneliness and confinement, Ernst decided to design, fabricate and direct her own circus.



The G.E. Circus combines her love of photographic storytelling with her love of sculpture. By modeling each figure out of Sculpey (which is then baked in an oven to harden) specifically to be photographed, Ernst’s imagination unfolds and a cast of characters emerge: a juggler, fat lady, acrobat, a host of clowns and strange human-like animals. Once sculpted, Ernst carefully photographs each scene with a view camera and then prints on sensitized linen paper, mounts the paper to board, and finally collages and paints with acrylic. In her arena, animals control their handlers, freaks are the norm and cages are obsolete. The final result is an imagined world created by an artist who mixes social issues with the theater of the absurd to comment on the circus, as we know it today.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Elizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve AynalarElizabeth Ernst : Duman ve Aynalar

Özcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabak



ÖZCAN AĞAOĞLU İLE FOTOĞRAF ÜZERİNE”¦



“İran, bize en yakın ama en uzak komşumuz. Bize hep bir tehdit olarak algılatılmış. Bir gün elime bir çalışma geçti. İsmi İRANABAK. Ben baktıkça İran benim algılarımı zorladı ve değiştirdi. Fotoğrafın değiştirici gücünü belki de ilk kez bu kadar fazla hissettim. Özcan Ağaoğlu, İran’ın sosyal yaşamını, dini ritüellerini, insan ilişkilerini, uyuşturucu sorununu ve son olarak da 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kendine özgü bakış açısı ile görüntülemiş. Fotoğraflarında yer alan hikayeler, belgesel fotoğrafın estetik ve evrensel boyutunu açıklıkla ortaya çıkarmış. Fotoğraflarının bir başka özelliği ise tamamen el işçiliğiyle oluşturmuş olması. Ağaoğlu, fotoğraf baskılarının tamamını kendi karanlık odasında ve agrandizöründe basılmış olarak bizlere sunuyor.



Özcan Ağaoğlu, İran’ı Alaaddin’in sihirli lambasından çıkan cinin gözünden bize anlatmış. Bende fotoğrafları ÖZCAN AĞAOĞLU’nun sihirli fotoğraf makinesinden çıkan cinin gözünden izledim. Sonunda cinin kim olduğuna karar veremedim. Cin İran mıydı? Yoksa Özcan Ağaoğlu mu? Nazan arkadaşımla birlikte o cini bulmak için böyle bir söyleşi gerçekleştirdik.”





Ali İhsan Ökten : Çalışmanız gerçekten “Aaaaaaaaaaaaaa İran’a bak” dedirtecek bir çalışma. İRANABAK çalışmanız son yıllarda izlediğim en çarpıcı çalışmalardan bir tanesi. Fotoğraflar Doğan Hızlan’ın “İranabak” için yazdığı makalesinde “Kitaptaki fotoğrafları görüp yazıları okuyunca komşumuzu yeterince tanımadığımız kanaatine vardım.” dediği gibi gerçekten İran hakkındaki algılarımızı değiştiriyor. Başlangıçta böyle bir hedefiniz var mıydı? Yoksa bazı şeyleri süreç mi belirledi?



Özcan Ağaoğlu : İranabak projesini yapmamın pek çok nedenleri var. Küreselleşme dalgası ile zıtlaşan Küba üzerine yaptığım çalışmanın ardından, 1979’da farklı bir devrim yaşamış İran gibi dünyanın politik ücrası sayabileceğimiz ülkenin mahremine bir gazeteciden ziyade bir ‘insan’ olarak girmek istedim.



İki bin beş yüz yıl aynı topraklar üzerinde yaşamış kaç ülke sayabilirsiniz?



Türkiye ve İran coğrafya, dil, din ve kültür benzerlikleri ile birbirlerine oldukça yakınlar. Farklı formlar taşısalar da aynı dinin mensuplarıyız. Şah İsmail, Çaldıran savaşı sırasında Yavuz Sultan Selim’in kendisine Farsça yazdığı mektuplara karşılık ona Türkçe mektuplar ile cevap vermiş. İran nüfusunun nerede ise yarısı Azeri Türkü ve Türkmen. Türkiye’den sonra kırk milyonla en fazla Türkçe konuşulan ikinci ülke diyebiliriz. İran’da büyük bir Atatürk hayranlığı var. Özellikle Şah döneminin ardından İslam devrimini yaşamış yaşlı insanlar benimle karşılaştıklarında gözleri dolarak ”Atatürk’e selam eyle” diyorlar. Mevlana Anadolu’ya İran’dan geliyor ve Mesnevisi Farsça. Osmanlı’nın Sünni İslam’ına karşılık İran’ı radikal Şii yapan Erdebil’li Şah İsmail (Hatayi) Türkmen ve çok ünlü bir şairdir. Şiirleri bizler tarafından okunmakta, besteler yapılmakta. İranlı şair Ömer Hayyam bizden biri gibidir. Ülkemizde en çok bilinen şairler arasında yer almaktadır.




A.İ.Ö. : Küba’dan sonra İran çalışması. İkisi de devrim sonrası. Her ne kadar birisi sosyalist devrim, diğeri İslami devrim olsa da ABD karşıtı olmaları, ABD tarafından sürekli olarak tehlike olarak görülmeleri ve karşı devrimle yıkılmak istenmeleri gibi ortak özellikleri var. İdeolojik olarak farklı rejimle yönetilmelerine rağmen iki ülke arasında benzerlikler var mı? Yoksa devrimleri mi takip ediyorsunuz?



Ö.A. : Fikir, Küba çalışmamı tamamladığım aşamada aklıma geldi. Farklı devrimler ve uç kutuplarda yaşanan sosyal hayatlar. Devrin liderleri Batista ve Pehlevi’yi birbirlerine benzetmek pek doğru ve hakkaniyetli olmaz düşüncesindeyim. İki lider arasında ortak nokta arayacak olursak, yönetimleri süresince batı ülkelerine ve bilhassa ABD’ye koşulsuz teslimiyetleri olmuştur. Ancak her iki ülkede de devrim, ekonomide haksız paylaşımın, baskı rejiminin ve özgürlük sınırlamalarının halklar üzerinde oluşturdukları olumsuzluklar sebebi ile yapılmıştır. Küba’da Castro, İran’da Humeyni bu söylemlerle yola çıkıp devrimlerini gerçekleştirmişlerdir. Her iki devrimde de ABD’ye başkaldırı politikası halkı daha fazla devrimine sahip çıkmasına ve birbirleri ile kenetlenmelerine neden olmuştur. Daha sonra gelinen noktayı, doğal olarak ülkelerin coğrafik, tarihi ve kültürel farklılıkları etkilemiştir.



Her iki ülkede de devrim sonrası ciddi yaşamsal farklılıklar meydana gelmiştir. Küba’da halk Sosyalizmle, İran’da ise siyasal İslam’ın gerçekleri ile yüzleşmişlerdir.



Küba’da ABD baskıları ile dış yardımlar kesilmiş ve böylece halk yalnızlaşmış, yoksullaşmıştır. Ekonomi son yıllarda turizm ile sağlanan yukarıya doğru bir ivme kazansa da halen Küba’da yoksulluk sınırlarında yaşayan fazlaca nüfus vardır.



Dış yardımların kesilmesi ve ambargolar konusunda İran’da benzerlikler yaşamıştır. Bu aşamada İran’ın petrol zenginliği devreye girmiştir. Devrim, İran’da başka anlamlarda farklılaşmıştır. Düşünce yapıları aynı olmasa da İran’ın entelektüel, solcu ve akademik kesim devrimin başarı ile gerçekleşebilmesi için Şah’a karşı Humeyni’nin yanında yer almıştır. Ancak devrim bu kesimler için umdukları gibi sonuçlanmamıştır. Olması için göğüs göğse mücadele verdikleri devrim karşılarına farklı yapıda çıkmıştır. Humeyni devrim sonrasında halkı özgürlüğüne kavuşturup asıl işi olan camisine çekileceği vaadini yerine getirmeyip İran’da dinin siyasal ve örgütlü hale gelmesini sağlamıştır. Ülke adının “İran Demokratik İslam Cumhuriyeti” olmasını reddedip “İran İslam Cumhuriyeti” demiştir. Bunun açıklamasını da İslam’ın manasında demokrasinin de var olduğu şeklinde yapmıştır. Burada sorgulanmayan tek nokta, muhafazakar bir insanın demokrasiye bakış açısı veya yaklaşımı olmuştur. Dünyanın petrol rezervleri bakımından üçüncü ülkesi olmalarına rağmen sanayi ve ticaret yeterince gelişememiştir; Halk arasında bu refah paylaşımı sağlanamamıştır. Halen petrol istasyonlarında yakıt alabilmek için araçlar kuyruklar oluşturmakta ve karne ile alım yapılmaktadır. Günün sonunda bakıldığında İran’da halkın iktidarı sorgulamaya iten neden İslami rejimden ziyade, ekonomide gösterdiği başarısızlıktır. Tahran ve Tebriz gibi metropollerin bazı kesimlerinde rejim sorgulanıyor olsa da, ülkenin büyük bir kısmının sistem ile çatışması görünmemektedir.



A.İ.Ö : Kitabınızda İran’la ilgili her şey var.



Ö.A. : Ben her şey var diyemeyeceğim. İran’da olduğum 4 yıl süresince bana görünenler var desek daha doğru olur. Kitap üç farklı İran gerçeğini anlatıyor. Aynı bayraklarındaki gibi 3 renkten oluşuyor. Yeşil, kırmızı ve beyaz. Yeşil, İran İslam Cumhuriyeti’nin sosyal yaşamını, kapalı kapılar ardını, ev partilerini vs, Kırmızı, uyuşturucuyu, Beyaz ise seçimleri anlatıyor.




A.İ.Ö. : Peki Küba ile benzerlikler var mı? Halkın sorunları, yaşantısı, beklentileri açısından?



Ö.A. : Aslında insanın beklentileri aynı değimlidir? Hangi düzen içerisinde yaşarsanız yaşayın hepimizin yaşamdan ortak beklentilerimiz vardır. Nedir bunlar, hakça paylaşım ve özgürlük. İran ekonomik olarak daha şanslı, çünkü toprak altı zenginliği var. Ancak mevcut idarenin ülkenin petrol varlığından doğan geliri tabana yaydığı söylenemez. İran’daki problem başörtüsü değil, daha çok ekonomik ve sınırlı özgürlük.



A.İ.Ö. : Devrimler bir bakıma siyah-beyazdır, çalışmalarınız da mı bu yüzden siyah-beyaz.



Ö.A. : Doğru bir bağlantı kurmuşsunuz. Özellikle Küba çok renkli bir ülke. Küba’yla ilgili belki de yüzlerce fotoğraf gördünüz, ancak az sayıda siyah-beyaz fotoğraf gördüğünüzü tahmin ediyorum. İnsanlar rengin büyüsüne kapılıyorlar. Fakat Küba’da bir devrim gerçeği ve romantik Che olgusu var biliyorsunuz. Küba devrimi dediğinizde aklınıza siyah-beyaz fotoğraflar geliyor. Ben ona gönderme yaptım. Siyah ve beyazın İran çalışmam içinde uygun olacağını düşündüm. Zaten ülkede örtünme anlamında siyahı çok görüyorsunuz. Beyaz da benim için özgürlüğü simgeliyordu. Renklide çalışsanız siyahın ve beyazın anlamı değişmeyecek.




A.İ.Ö. : İran bahsettiğiniz gibi 2500 yıllık bir tarih ve kültür. Ve bu kültürün getirmiş olduğu birçok sanatta üst düzeyde. Sinema ve karikatürde takip ettiğim kadarıyla çok iyiler. Edebiyatta oldukça tartışmasız iyiler. Fotoğraf ve diğer sanat dallarında gözlemlediğiniz kadarıyla ne durumdalar?



Ö.A. : Şiir, edebiyat ve sinemada iyi olan bir toplumun diğer sanat disiplinlerinde de geride olamazlar.



A.İ.Ö. : Fotoğrafta bir ekolleri var mı? Yani bir İran fotoğrafından bahsedebilir miyiz? Genel olarak baktığımızda Türkiye fotoğrafında böyle bir şeyimiz yok. Bizdeki gibi üretildiğinden çok tüketiliyor mu?



Ö.A. : Fotoğrafta kişilerin bir tarzı veya ekolü olabilir ama ülkenin ekolü dersek pek yanlış olur. National Geographic’in ünlü fotoğrafçısı Reza Deghati’nin İranabak için yazdığı son sözünden bir cümle ile bu sorunuza yanıt vermek isterim. “ Son otuz yıl İran’ı fotoğraflamada muazzam gelişme işaretleri gösteriyor. Mollaların çektirdiği acılar, yaşattığı zorluklar ve çıkardığı engeller, sansürün kılıcı altında doğmuş Şirin Neşat gibi taze bir yaşam soluğu sergileyen meraklı fotoğrafçıları yeni bir fotoğraf üslubu başlatmaya itti.



A.İ.Ö. : Ama o kısıtlama bazen sanat da fışkırmalara neden olabiliyor. Örneğin karikatürde böyleler.



Ö.A. : Sanatlarında baskıcı rejimin üstesinden gelmek için çok büyük zeka ve yaratıcılık kullanıyorlar.




A.İ.Ö. : Fotoğraflarınızda toplumsal yaşamı, kadın-erkek ilişkilerinden gündelik yaşama ve dini inançlara kadar her şeyiyle görüntülemişsiniz. Ancak kadın-erkek ilişkisine ayrı bir vurgu yapmışsınız. Bu bazı fotoğraflarınızda çok belirgin, kuaförde kadın, estetik ameliyat olan kadın, sevgilisi ile sarılan veya öpüşen kadın bunları nasıl fotoğrafladınız? Yani İran gibi bir ülkede baktığımızda çalışmanız o yüzden bana daha da şaşırtıcı geldi.



Ö.A. : Evet! Dikkat çeken bir proje yapmanız, sizin o proje için ne kadar zor, özverili ve sürpriz fotoğraflar üretmeniz ile ilgilidir. Değil bir yabancıyı, bir İranlıyı bile şaşırtacak fotoğraflar yapmalısınız. Tabii fotoğrafçı şanslı da olmalı.




Nazan Gökkaya : Buna fotoğraf melekleri mi demeliyiz?



Ö.A. : Melekler olmazsa iyi fotoğraf olmaz. Lokantadaki öpüşen çiftin fotoğrafı buna iyi bir örnektir. Meleklerinize güveneceksiniz ama işinizi de şansa bırakmayacaksınız. Arka masadaki oluşabilecek bir anı başımızın arkasında gözümüz yok ama göreceğiz yada hissedeceğiz. Tabii bu esnada fotoğraf makinemiz hazır olacak. O an karar anıdır. O anı belgelemeli, ardından başınıza gelecek sorunları gidermelisiniz. Fotoğraf “durun bir dakika sizin fotoğrafınızı çekebilir miyim?” diyerek yapılamaz. Çok komiktir bu soru. Bu soru ile tüm atmosferi bozarsınız. Belki size komik gelecek ama önce fotoğrafı yapmalı sonra izin almalısınız. İşte budur dediğim fotoğrafı muhakkak çekerim. Pek fazla çok hikayelerim var bu konuda, çok tutuklandım, alıkondum ama buna neden olan fotoğraflar sergimin ve kitabımın en dikkat çekenleridir. Bir işi yaparken kalbiniz yerinden çıkacakmış gibi oluyorsa bilin ki o fotoğrafı izleyenlerinde kalpleri belki sizinki gibi atmasa da yüksek tempoya çıkıyor.




A.İ.Ö. : Tepki göstermediler mi?



Ö.A. : Görmediler. Görseler kızarlardı belki. İyi fotoğraf yapacağım diye insanların hayatlarını altüst etmem. Dikkat ederseniz o karemde hiç yüz yoktur, erkekte tanınmaz kadında… Yüzlerin tanınabildiği fotoğraflar ise konunun hissetmesi veya bilgisi dahilindedir.



Kuaföre gelince! Kuaförde çok ilginç, hamamda,… Kısaca hamamdan bahsedeyim. İsfahan da ara sokaklarda eski bir hamam ararken o mahalleden bir kadın bana yardımcı oldu ve beni hamama kendisi götürdü. Benimle içeri girdi. Ardından bir erkek müşteri girdi ve beni beklemeye başladı. Ben adama bizi beklemeyin soyunun lütfen dedim ve adam soyunmaya başladı. Kadın ve soyunan adam İran’da eski bir hamam da aynı kareye girdiler. Bunun oluşumunu sağlayan bir melek değilse nedir Allah aşkına.



Kuaförde de benzer hikayem var. Her İran seyahatimde kadın kuaför sorarım ve tüm insanlar bana gülerler. Başka bir şey iste ama kuaföre giremezsin dediler. Bense istiyordum ve girecektim. Hatta boş bile olda fotoğraflamak istiyordum. Şiraz’da kaldığım otelde otururken üniversiteli bir grup ile tanıştım. Beni aileleri ile pikniğe davet ettiler. Ertesi gün beni de otelden aldılar. Anne ve babaları ile sohbetim sırasında İran üzerine çalışıyorum ve bir türlü kadın kuaförüne giremedim dedim. Kocası ile Farsça bir şeyler konuşan kadın bana döndü ve kadın kuaförü olduğunu söyledi. Kalbim duracaktı. Hikayenin devamı kitabımda ve sergimde.



Estetik ameliyat olmuş kadına gelince İran’da estetik ameliyat çok yaygın. Sadece yüzleri göründüğü için yüze çok önem veriyorlar ve yüz güzelliği onlar için çok önemli.




Özcan Ağaoğlu


A.İ.Ö. : Peki bu çalışmanız İran’da nasıl yankı buldu?



Ö.A. : Daha bulamadı, çünkü kitap yeni yayınlandı ve ilk sergi İstanbul’da olacak.



N.G. : Serginiz ne zaman ve nerede?



Ö.A. : 20 Ocak-25 Şubat 2012 Depo İstanbul’da.




A.İ.Ö.: Kitabınızı İran’da yayınlamayı ve sergi açmayı düşünüyor musunuz?



Ö.A. : Organizasyon yapılırsa düşünürüm tabii ki.



N.G. : Kitabı yayınlamanız zor oldu mu?



Ö.A. : Konu İran olunca sponsor bulmak zor tabii. Ama Yazar Ece Temelkuran sayesinde her şey kolay oldu. Osman Kavala Anadolu Kültür adına projeyi destekledi. Mas matbaasında basılan kitabım Masa Yayınları tarafından yayınlandı.




A.İ.Ö. : İran çalışmanızda en çarpıcı bölümünü kırmızı dediğiniz uyuşturucu, ilaç ve madde bağımlısı fotoğrafları oluşturuyor. Birincisi nasıl bu kadar fazla? İkincisi İran İslam Cumhuriyetinin bu konuda vatandaşlarına sahip çıkıp onlar için iyileştirici olanaklar sağlaması yani rehabilitasyon evleri, tedavi merkezleri vs. beni şaşırttı, siz nasıl karşıladınız?



Ö.A. : Sosyal yapı ve sorunlarını aşama aşama anlıyor ve belgeliyorsunuz. Afganistan İran’ın sınır komşusu. Dünyadaki afyon üretiminin %92’si komşu Afganistan’da gerçekleştiriliyor ve bunun yarısı da İran üzerinden batıya naklediliyor. İnsanlığın sorunu uyuşturucu geçiş yolu olarak İran’ı kullanırken zehrini bastığı topraklara akıtıyor. Eroin bağımlıları aralarında kullanılmış enjektör alış verişi yaptıklarından Aids ciddi boyutlarda artış göstermiş. Bunu önlemek için sağlık kuruluşları bağımlılara günlük enjektör dağıtmaya başlamış. Devlet eroin bağımlılarını tedavi etmek maksadıyla özel evler oluşturuyor. Çalışmamın en güç bölümlerinden biridir uyuşturucu. Onsuzda İran gerçeğini anlatmak olmayacaktı. Tahran merkezde Şuş Park’ta bağımlılarla çalıştım. En çarpıcı fotoğrafım ise parkta enjektör kolunda olduğu halde yatan bir adamın portresidir. Ayrıca bağımlıların bir kısmının rehabilite edildiği evlere zorda olsa girebildim.



N.G. : Bakım evleri gibi yerler mi?



Ö.A. : Evet. Bağımlılar o kadar çoklar ki! Bu sayıyla hastaneler baş edemiyor. Böylelikle mahallerin arasında özel tedavi evleri oluşturuluyor. Uyuşturucuyu bulmak alkol bulmaktan daha kolay.



A.İ.Ö. : Alkol kullanımı nasıl peki?



Ö.A. : Tabii ki yasak ve zor bulunuyor. Gizli satılıyor ve kullanılıyor.




A.İ.Ö. : Çalışmanızın beyaz sayfasını oluşturan fotoğraflar seçimlerle ilgili olanlar. Bize biraz da İran’daki seçimleri anlatır mısınız? Neden seçimleri beyaz olarak değerlendirdiniz? Bizdeki seçimlerle bir benzerliği var mı?



Ö.A. : Demokratik seçimler bana her zaman temiz bir sayfa açılacağını hissettirir. Seçimleri gelişmeye doğru atılan ileri bir adım olarak görürüm. İran’da bugün her ne kadar demokrasiden söz etmek doğru olmasa da bu seçimler uyuyan bir devin bir gözünü açmıştır. Yapacağım açıklamaları okumak belki sıkıcı gelebilir ama onları anlamak için bu vakti kendimize tanımak lazım. Seçim ve sonuçlarını anlayabilmek ve değerlendirebilmek için öncelikle İran’ın siyasi yapılanmasını gözden geçirmek gerekiyor. İran’da Cumhurbaşkanını halk, Cumhurbaşkanı da başbakanı seçiyor. Dolayısı ile başkanlığa bağlı bir sistemle idare ediliyorlar. Sistemin en tepesinde Rehber bulunuyor. Rehber dün Humeyni, bugünse Ali Hamaney’dir. Rehber hem teoride, hem de pratikte rejimin en üst otoritesidir. Rehber sorgulanamaz ve eleştirilemez. Cumhurbaşkanı ve Ordu ona bağlıdır. Anayasa ve halk egemenliğinin üstünde bir yetkisi vardır. Humeyni’nin karizmatik kişiliğinden dolayı rehberlik kurumu bugüne kadar sorgulanamıyordu.



Musavi İslami solu temsil ederken, iç siyaset yanıyla sistemde çoğulcu, demokratik ve özgürlükçü bir yapı oluşturmak, Rehberlik kurumunda reform yapmak; dış siyaset açısından da Amerika ile ilişkileri iyileştirme yanlısı bir seçim söylemleri ile sokağa indi. Bunun karşısındaki Ahmedinejat geleneksel sağ çıkışları ile kitleleri etkiliyordu. Reformist Musavi ve Muhafazakar Ahmedinejat arasına İslami devrimi sonlandırmak adına bir çatışma yaşanmıyordu. Her ikisi de yetmiş dokuz İslami devrim öncesi ve sonrasında temel öğretileri bakımdan hemfikir oldukları devrimin başarı ile gerçekleşmesi için önemli görevler üstlenmişlerdir. Seçimleri Musavi kazanmış dahi olsa İran’da İslami düzen anlamda bir değişiklik beklenmiyordu. Seçimi iyi tartamayan dış basın, seçim kargaşasını farklı yönde değerlendirmiştir. Muhafazakarlar ile Reformistler arasındaki temel fark Rehberlik kurumunu ele alış şekilleridir. Rehberlik kurumunun geleceği hiç şüphe yok ki İran’ın iç ve dış siyasi rotasını da belirleyecektir.




Seçim öncesi son derece demokratik bir hava vardı ülkede. Hatta halkın birbirilerine karşı toleranslı tutumu batı toplumlarını kıskandıracak düzeydeydi. İki bin beş yüz yıldır aynı topraklar üzerinde yaşamanın verdiği özgüven, sakinlik ve huzur İran halkının genlerine kazınmış. Bunu İran’a adım atar atmaz fark edebiliyorsunuz. Benzeri az bulunur trafik karmaşasının içinde, hatta şahit olduğum onlarca trafik kazasında dahi insanlar birbirlerinin hatalarını adeta fısıltıyla anlatıyorlar. Bu durum medeni ülkeler diye adlandırdığımız batı toplumlarında bile az yaşanılan bir olay. Lokanta, kahvehane, okul, devlet daireleri vs.. gibi sosyal ortamlarda size en yakın kişinin veya masanın konuşmalarını kulak kabartsanız dahi duyamıyorsunuz. İnsanlar neredeyse karşısındakinin dudağını okuyarak anlaşıyorlar. Türkiye’deki gibi insanların birbirlerini dinlememelerine, nedensiz öfke ve tahammülsüzlükler göstermelerine İran’da rastlayamıyorsunuz. Karşılıklı konuşurken cevap hazırlamak yerine muhatabını dinliyor, birbirilerini anlamaya çalışıyorlar.



Seçim propagandaları da böyle bir dinginlik ve anlayış ortamında başlamıştı. Yetmiş dokuz İslam devrimin ardından otuz yıl geçmiş; halk ilk kez sokaklara dökülmüştü. Halkın sokaklardaki sessiz çığlıkları demokrasi tohumlarının toprağa ilk serpilişiydi. Sokaklar, on binleri bulan Ahmedinejat ve Musavi taraftarlarının karşılaşmalarına sahne oluyordu. İşte şimdi olay çıkacak dediğim anda kümelenen insanlar aralarından tartışıyor ve devlet güçlerinin müdahalesi olmadan birbirlerini yatıştırarak dağılıyorlardı. Dünya üzerinde bunun bir örneğinin daha olmadığını düşünüyorum.



Seçimin ardından Musavi taraftarları seçim sonucuna itiraz etmek için devlet güçlerinin tüm engellemelerine rağmen tekrar sokağa çıktılar. Ardından buna karşılık olarak Ahmedinejat taraftarları sokağa döküldüler. Yine sessizce yine kavgasız, yine kan dökülmeden.



O gün Musavi, taraftarlarına Azadi Anıtına kadar sessizce yürüyün demişti. Öyle yaptılar”¦ On binlerin bir arada bu kadar sessiz yürüyebilecekleri inanılır gibi değildi. Duyulan sadece devletin helikopterlerinin sesiydi.




İşte aynı gün Besij’lerden gelen ilk kurşun, ilk ölüm ve ardından ilk çığlık duyuldu.



Ben o ilk çığlığın yanı başında anlamsızca deklanşöre bastım.



Seçim sonrasında ölümler ve mevcut iktidara muhalefet edenlerin tutuklanmaları devam etti. Hapishanelerinde hala tutuklu yazarlar ve basın mensupları bulunmakta. İran’da muhalefet ve sokağa dökülme anlamında geriye dönüşün artık yaşanamayacağını düşünüyorum. Bazılarının seçimlerden sonra sordukları soru şu “Artık İran devrimi tükendi mi?” “Yeni bir devrimin eşiğine mi gelindi?” Bunu cevaplamak çok erken ve güç. Ancak bir gerçek var ki muhafazakarların işinin eskisinden daha zor olduğunu söylemek için elimizde pek çok neden var. İran rejimi varlığını yitirmiş değil, ancak seçimler sırasında Hamaney ve Rafsancani’nin ilk kez karşı karşıya gelmeleri siyasi açıdan dikkate alınması gereken bir durumdur. Bu günden sonra daha fazla çatışma yaşanmaması için muhafazakarların, reformist kesimin demokrasi ve özgürlükler anlamındaki fikirlerini, belki kısmen, benimseyip adım adım hayata geçirmeye başlamaları gerekecektir.




A.İ.Ö. : Çalışmanız yaşamın tüm kesitlerinin örneklerinden oluşturulmuş. Bu aynı zamanda çalışmanın uzun soluklu olduğunun da bir göstergesi. Çalışmanız ne kadar sürdü? Nasıl bir yöntem izlediniz?



Ö.A. : Tam 4 yıl süren bir çalışma, defalarca gittim. Bazı seyahatlerim araba ile oldu. Önce ülkeyi tam tanımak istedim, ülke çok büyük, Türkiye’nin, iki buçuk katı. Mutlak gezmeniz lazım, çünkü orda çok farklı kültürler, çok farklı toplumlar var. Kürtler, Araplar, Azeriler, Farslılar, Şiiler, Sünniler, vs, vs”¦ Belgesel çalışmak için tüm dokuyu tanımak gerekiyor. Bu yapıyı anlamak ve anlatmak sorumluluk ister. Ülke çalışmak zor iştir. Bir kere her şeyi belgelemeliyim diye düşünmemelisiniz. Zaten bunu becerebilmek oldukça zordur. Herkesin İran’ı farklıdır. Siz kendi İran’ınızı yapacaksınız. Her yaşanılanı belgeleyemezsiniz. Böyle bir sıkıntıya düşmeniz doğru olmaz. Belgesel fotoğrafçılıkta bu hataya düşmemek lazım. Ülkeyi çok iyi okumanız ve anlamanız gerekir. Sevmezseniz üretemezsiniz. Hissetmeli içlerine girmelisiniz. Uzakta kalırsanız o da sizi kendinden uzaklaştırır.




A.İ.Ö. : İran da bahsettiğiniz gibi birçok kültür bir arada yaşıyor, çalışmanızda bu kültürel farklılığa dikkat ettiniz mi? Gerçi ben baktım birçok şehirden fotoğraf olması aynı zamanda bu kültürel farklılığında göstergesi. Yoksa daha daraltarak mı çalışma yaptınız? Bu kadar kültürü bir araya getirip bir İran çıkartmak zor olmadı mı?



Ö.A. : Zorlukları kısmen anlattım. Projemin başında bütün bu söylediğiniz farklı kültürlerin tamamıyla çalıştım. Bir kere İran topraklarına adım atar atmaz anlayacaksınız ki, bizlerin çok yabancı olduğu bir özgüvenleri var. Azınlıklar ile birlikte yaşama kültürleri var. Parlamento’larında her birey temsil edilebiliyor.




A.İ.Ö. : Buna biraz daha paralel olarak kitabınızda yazan Farhad Fakhrian’ında dediği gibi çalışmalarınızda günlük yaşamın saf anlarını yakalamışsınız. Bu yabancı bir ülkede zor değil mi? Çok içinde olmuşsunuz gerçekten, sanki İranlılarında biz bile böyle bir çalışma görmedik gibi bir ifadeleri var.



Ö.A. : Çok sevmek lazım öncelikle. Reza Degath’inin benim için yazdığı yazıdan aldığım örnek bu sorunuzun cevabıdır bence.



“O zamandan bu yana fotoğrafçılıkta modern çağı başlatan pek çok fotoğrafçı oldu, ama Özcan’ın fotoğraflarında olduğu gibi, aynı görüşü paylaşan veya İran sokaklarının böylesine gerçek bir betimlenişini gerçekleştiren çok fazla fotoğrafçı yoktur.



Yine de ben hep, en iyi fotoğrafçıların ve fotoğrafların, fotoğrafçının her zerresine aşina olduğu bir hikâyeden çıktığı kanaatimi ifade ede geldim. Konu, fotoğrafçı onu içinde yaşatana ve hikâyesini, onun fotoğraf makinesinin mercekleri arasından anlatmaya başlayana kadar fotoğrafçıyla boğuşur ve ona kafa tutar.



Bu nedenle şu andan itibaren Özcan’ın Türkiye’deki çalışmalarını daha da yakından takip edecek ve toplumuna ve kültürüne, onun kamerasından bakacağım. İran’da gerçekleştirdiği benzersiz iş fotoğrafçılığın zirvelerine çıkmış fotoğrafçılar arasındaki kesinlikle hak ettiği yeri almasını sağladığı gibi, Özcan’ın Türkiye çalışmalarının da İran fotoğraflarıyla aynı kuvvet ve derinlikte olacağını ümit ediyorum.”




A.İ.Ö. : Belki siyasi olacak ama İran’daki kadınların son zamanlarda yüzleri tamamen görünüyor ama saçlarını örttükleri o örtüyü de atmak istiyorlar, onun mücadelesini veriyorlar. Bizim burada tam tersi bir süreç yaşanıyor. Kadınlar giderek türbanla vs. kapanmak istiyor. Bence İran bizden korksun. Türkiye bu konuda bana çok paranoyak geliyor.



Ö.A. : Türk kadının bir kısmının muhafazakar bir hükümetten sonra hızla örtünmesinin altında moda ve ekonomik nedenler vardır. İnsanlar siyasi yapıya ayak uyduruyor veya uydurtuluyorlar.



A.İ.Ö. : Bir de insanlar arasındaki ilişkileri medeni toplumlarda daha ileri buluyorsunuz? Örnek verir misiniz?



Ö.A. : Evet kesinlikle öyle. Son derece medeniler. Sokaklarda ve alışverişte çekinmeden kadın erkek çok rahat diyaloga girebiliyor ve şakalaşabiliyorlar. Yanında erkek olsa dahi rahatlıkla bir kadınla konuşabiliyorsunuz. Toplumun başka bir özelliği ise önce dinleyip sonra cevap vermeleri. Bizlerin yaptığı gibi siz anlatırken cevap hazırlamıyorlar. Birde çok sessiz bir toplumlar. Fısıltı ile konuşuyor fısıltı ile kavga ediyorlar.




A.İ.Ö. : Fotoğraflarınızda camdan ya da aynadan yansımaları çok kullanmışsınız. İran’ın göründüğünden daha farklı olduğunu mu yoksa daha dikkatli bakmamızı mı ima etmek istediniz?



Ö.A. : İki nedenle yansımaları kullandım. Biri belgesel fotoğrafı gerçek üstü boyutuyla anlatılabilmek; diğeri ise İran’ı masalsı yanını vurgulamak. Camın veya yansının içinde gerçek hayat, dışında ise hallerimiz ve rüyalarımız yer alıyor.



A.İ.Ö. : Ön planda netsizlik? Bilinçli bir tercih mi?



Ö.A. : Tabii. Mesela bir fotoğrafımda önde nargile içen bir kadın netsiz, daha küçük alan kaplayan bir erkek ayağı ve ardındaki bir başka kadın net. Bir anlamla tercih ediyorsunuz net veya netsiz yapacağınız alanları. Fotoğrafta erkek tarafından baskılanan kadın ifade ediliyor. Öndeki netsiz kadının rağmen direnişi, erkeğin ayağının ardındaki kadının ise teslim oluşu anlatılıyor.




A.İ.Ö. : Biraz okuyucularımız için bahseder misiniz? Fotoğrafik özgeçmişiniz. Fotoğrafla buluşmanız bilinçli bir tercih miydi? Şuan yaşamınızda nasıl bir yere sahip?



Ö.A. : Fotoğrafa 1989 yılında başladım. Bu güne kadar 3 proje gerçekleştirdim.“TRen” 5 yıl, “Sokakların Sesi Küba” 2 yıl ve son projem olan “İranabak” 4 yıl sürdü. Fotoğraf benim günümün büyük bir bölümünü kapsıyor.




A.İ.Ö. : Yine bir devrim sonrasıysa sırada çok ülke var?



Ö.A. : Ülke çalışmak oldukça zor. Üzerinde çalıştığım ve yakında bitireceğim projem bir ülkeyi kapsamıyor. Ülke çalışmaktan sıkıldım biraz. Sanırım son ülkem Türkiye olacak. Bu da benim ülkeme borcumdur.



A.İ.Ö. : Belgesel fotoğraf görünmeyen şeyleri mi göstermeli midir? Yoksa her şeyi mi göstermelidir.



Ö.A. : Her şeyi göstermek mümkün değildir. Fotoğrafçı kendi istediği, inandığı, kalbini çarptıran olayları ortaya koyar.




A.İ.Ö : Herhalde ille de her şeyi gözümüzün içine sokmaya gerek yok sanırım.



Ö.A. : Evet belki her şeyi değil ama fotoğrafçı istediğini gözünüze sokmalı değil mi?



A.İ.Ö. : Bence de. Peki, fotoğraflarınızı sanatsal boyuta nasıl taşıyorsunuz?



Ö.A. : İşin sanatsal boyutunu bilemem. Zaten beni de pek ilgilendirmiyor. Estetik kaygı önemlidir. Kişiyi bir belgesel fotoğrafın önünde uzun süre tutanda budur. Fotoğrafta konunuzun üzerine düşen ışığın büyük önemi vardır. Ayrıca konunuzun daha kuvvetli hale gelmesini sağlayan yardımcı unsurlar çok önemlidir. Hatta konunuzun yanında veya arkasında oluşan başka yaşamlar ve hikayeler tüketiciyi fotoğrafınızın karşısında tutar. Bir mezarlık fotoğrafı bir şey iade etmeyebilir ama mezarda duaya gelmiş bir kadının duruşu ile bir anlam kazanabilir.



A.İ.Ö : Fotoğraf eğitimi aldınız mı? Yoksa”¦



Ö.A. : Ben alaylıyım. İmkanım olsaydı tartışmasız beraber çalışmaktan keyif alacağım hocaların olduğu bir fotoğraf akademisinde eğitim almak isterdim. Bu anlamda almak değil vermek kısmet oldu bana. Birkaç yıldır Çukurova Üniversitesinde fotoğraf dersleri veriyorum.




A.İ.Ö. : Fotoğrafa daha çok hakim olan dernekler veya alaylı olanlar. Siz de bir akademisyen olarak akademisyenlerin fotoğrafa olan katkısı az mı? Yoksa biz mi göremiyoruz?



Ö.A. : Hocanızı dinleyin sonra çıkıp bildiğinizi yapın. Hocanızı değil, kalbinizin ve ruhunuzun sesini dinleyin. Biz size kütüphanede aradığınız kitabı nasıl bulabileceğinizi öğretiyoruz. Kitapları raflardan indirmek ve okumak size kalmıştır. Bilmem anlatabiliyor muyum? Kalıplara girmeyin sakın. Sizi bir kalıba sokmaya çalışanların da yanlarından uzaklaşın. Sizi kendilerine benzetirler.



A.İ.Ö. : Dernekler konusunda bir şeyler söylemek ister misiniz?



Ö.A. : Tüm dünyada varlar ve olmalılar. Fotoğraf kurumlarının tamamına saygım var ve ciddi görevler üstlendiklerini düşünüyorum. Yaptıkları işi küçümsemesinler, azımsamasınlar ve hep üzerine koymaya çalışsınlar. Kültür elçiliği yapıyorlar. Derneklerin hocaları ve yöneticileri kendilerini geliştirmeliler. Bu gelişmeyi sadece fotoğraf olarak anlamayın. Sanatın diğer disiplinleri ve felsefeleri anlamında söylüyorum. Kitap okumuyor, sinema, tiyatro nedir bilmiyor, hatta günlük bir gazeteyi bile takip edemiyor. Sonra eğitim vermeye çalışıyor. Sen kendini yetiştirebildin mi ki öğretme sorumluluğunu alıyorsun. O zaman cahil cesareti oluyor. Sıradan insanlar sıradan eğitim verebilirler ve sonucunda sıradan fotoğrafçılar çıkar ortaya. Ben bunu sadece dernekler için değil üniversiteler için de söylüyorum.




A.İ.Ö.: Peki biraz da ülkedeki fotoğraf eksikleri nelerdir. Çünkü siz derneklerin vs dışındasınız. Bazen derneklerin dışında olmak aslında kendinizi kurtarmak gibi mi? Son zamanlarda öyle değerlendiriyorum.



Ö.A. : Yukarıda da söylediğim gibi; “Kendini geliştirmeyen insanların eğitimi altında, kendini geliştirmeyen insanlar çıkıyor”. Fotoğrafa bakış açılarımızı sorgulamalıyız. Bu disiplin dar kalıplara sığdırılamaz. Dar kalıplara sıkıştırılırsa dernekvari işler çıkıyor ortaya. Hala önde adam arkada başka bir şey fotoğrafları yapılıyor. Bunu daha iyi yapan da FIAP denilen organizasyondan ödül alıp seviniyor. Çocuk incelemiş ve okumuş, yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışıyor. Bunu anlayan var mı merak ediyorum. Boş fotoğraftır deyip atarlar bir kenara. İnsansız fotoğraf olmaz diyorlar hala. Ama bilmiyorlar ki nefes aldığın her boşlukta insan var aslında. İlle görecek ya derdi o. Flaşsız fotoğraf olmaz diyorlar. Neden olmasın. Fotoğrafta flaşta bir anlatım dilidir. Magnum’dan Martin Parr’ın fotoğraflarını incelediler mi acaba? Ne düşündüler hakkında? Sally Mann’i tanıyorlar mı? İmmediate Family ne anlatıyor onlara. Daha sonra Sally Mann ne işler yaptı merak ediyorlar mı? Yapılan iyi işleri takdir edip heyecanla çevreleriyle paylaşabiliyorlar mı? Yani kalpleri başka fotoğraflar için çarpabiliyor mu?




A.İ.Ö. : Fotoritim’den baktığımda son dönemlerde özellikle belgesel çalışma konusu bulmakta zorlanıyoruz. Özellikle dijitale geçtikten sonra insanlar biraz kolayına kaçtı ve fotoğrafta içerikten çok biçim ön plana çıktı. Zaten tam olarak oturmamış bir yapımız vardı bu düşünme sürecimizi daha da azalttı mı? Sizin geçmişten gelme yapınız olduğu için nasıl bir değerlendirme yaparsınız?



Ö.A.: Kolaycılığa gidiliyor. Belgesel proje dediğiniz zaman yıllarınızı vermeniz, sabırlı olmanız gerekiyor. Ama kimse bu sabrı gösteremiyor. Çabucak pişirilip önümüze konuyor işler. Tabii lezzeti kalmıyor o zaman yapılan işin. Sevmek, hissetmek ve sabır. Bu üçünün sonucunda iyi şeyler olur. Yapacağınız iş kalbinizi çarptırmalı önce.



N.G. : Kitabınızın tasarımı? Çerçevelerin seçimi vs?



Ö.A. : Sponsorlar kitabın Joelle İmamoğlu tarafından tasarlanacağını söylediklerinde kendisini hiç tanımıyordum. Joelle, projeyi aldıktan sonra tasarımına başlamadan İran hakkında 1.5 ay çalıştı. Tarihini, sinemasını, edebiyatını, şiirlerini ve eski eserlerini tanıdı. Kitabın tasarımında doğru isim olduğunu o an anladım. İşine önem veriyordu ve iyi iş çıkaracaktı. İranabak’ı tamamlaması 6 ay sürdü. Bu günler sergi hazırlığını da birlikte yapıyoruz.




Özcan Ağaoğlu ve Nazan Gökkaya


A.İ.Ö. : Gerçekten zor bir süreçmiş. Fotoğrafı diğer sanat dalları ile karşılaştırdığımız zaman bana toplum ile bağları kopuk olarak geliyor. Yani biz fotoğrafçılar olarak çok şey yapıyoruz gibi görünse de veya her ne kadar çağımız bir görsel bombardıman çağı olsa da görsel medyayı bir tarafa bırakırsak fotoğraf, fotoğraf dernekleri ve fotoğrafçılar arasına sıkışmış durumda. Fotoğrafta bir sinema, tiyatro, edebiyat hatta heykel gibi kitleselleşmediği sürece ancak sanatın kıyısında dolanıp duruyor. Fotoğrafı bizler nasıl biraz daha kitleselleştirebiliriz. Yani insanlar nasıl “Dedemin İnsanları” filmine gidiyor fotoğrafta öyle olmalı. Özcan Ağaoğlu’nun sergisinin izlenme oranı da daha fazla olmalı. Sinemaya veya tiyatroya nasıl sadece sinemacılar veya tiyatrocular gitmiyorsa fotoğraf sergilerine de sadece fotoğrafçılar gitmemeli. Fotoğrafları sadece dernek veya sergi salonlarına hapsetmemek biraz daha kitleselleştirmeliyiz diye düşünüyorum. Bu yoruma sizin yorumunuz nasıl olur?



Ö.A. : Bu bir gelişim. Sadece Türkiye’nin değil gelişmiş toplumların da sorunudur anlattığınız. Fotoğrafı tüketenlerin sayısı artmakta merak etmeyin. Ben bu konuda optimistim. Artık her üniversitenin fotoğraf bölümü var dikkat ederseniz. Derneklerde canla başla çalışıyorlar fotoğraf kültürünü aşılamak için. Son yıllarda baktığınızda sadece fotoğraf sergisi açan bir sürü galeriler oluştu. Zaten diğer sanat disiplinlerine kıyasla fotoğrafın geçmişi nedir ki”¦



A.İ.Ö. : Ama sinema da aynı dönemde çıktı?



Ö.A. : Sinemayı bir tutmayın. Sinema bir sanayi olmuştur. Milyonların geçim kaynağıdır. Fotoğrafın ekonomik değeri yeni oluşmakta. Artık on binler hatta yüz binlerce dolara satılan bir sürü fotoğraf sayabiliyoruz.




A.İ.Ö. : Bu fotoğraflar benim nasıl İran algımı değiştirdi. Bu diğer insanlara da ulaşmalı. Söylediklerim o anlamda.



Ö.A. : Bir Ara Güler olmadığınız için projelerinizi insanlara ulaştırmakta zorlanırsınız tabii ki. Ama olsun ben yinede memnunum durumumdan. İyi işler fazla çaba sarf edilmeden de duyulabiliyor. Fotoğraf uğraşımdan sonra birde yaygın olsun çabasına girme düşüncesi beni yoruyor. Bakın işte sizlerde bir şekilde duyup ziyaretime geldiniz ve uzun bir röportaj yaptınız. Dalga etkisi olacaktır sonuçta. Ben menajerlik müessesine gönülden inanıyorum. Benim fotoğraflarım için birilerinin pazarlama çabasını göstermesi lazım. Belki bundan sonraki adım bu olacak bilemiyorum.



A.İ.Ö. : Bir tek Ara Güler var. Koskoca toplumda başkalarının da olması gerekmiyor mu? Aslında varlar da.



Ö.A. : Gerekiyor ama adam dipsiz kuyu ne yapalım. Ara Güler benim çok saygı duyduğum, beğendiğim önemli bir fotoğrafçıdır. Fazlaca tüketildiğini düşünüyorum. Fotoğrafları tekrar olmaya başlıyor kitaplarında. Heyecanını yitiriyor gün geçtikçe. Bunu ancak kendisi engelleyebilir. Genç fotoğrafçılara güç vermesinin zamanı geldi belki geçiyor bile.




A.İ.Ö. : O yüzden Türkiye fotoğrafı ortaya çıkmıyor değil mi? Yani sonuçta buna usta fotoğrafçılar öncü olacak ama öyle bir şeyi bende çok göremiyorum.



Ö.A. : Bu bir organizasyon meselesi biliyorsunuz. Türkiye fotoğrafı ortaya çıkıyor aslında ama gerçek yüzü mü o tartışılır. Türkiye fotoğrafını ortaya çıkarmaya çalışan yapının kapasitesini iyi belirlemek lazım. Yukarda söylediğim gibi dar bakış açısı dar sonuçlarla karşınıza çıkıyor.



A.İ.Ö. : Şunu demek istiyorum. Özcan Ağaoğlu bir çalışma yapmış. Üstelik yıllardır Adana’da. Ben de sonradan Nazan’dan öğrendim. Eğer ki ben AFAD’ın üyesiysem, ben bunun Adana’da sergisini görmek isterim.



Ö.A. : Bakın işte buldunuz beni. Kimselerden uzakta değilim aslında. Neyi aradığınız önemli. İranabak sergisi Adana’da da olur mutlaka merak etmeyin.




A.İ.Ö. : Çukurova. Bereketli topraklarından edebiyat, sinema, fotoğraf, tiyatro gibi sanatın farklı renklerinden bereketli sanatçılar çıkmış. Sizde o bereketli sanatçılarından birisiniz? Günümüzde Adana’yı sanat açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?



Ö.A. : Teşekkür ederim. Önceki jenerasyon hakikaten daha bereketliymiş bu anlamda. Ben şimdi yetişen gençlerden bekliyorum yüksek çıkışları. Gençlerin önünde artık daha fazla örnekler var. Daha şanslılar bu konuda.



N.G. : Kitabınız kaç adet basıldı?



Ö.A. : 1500 adet.



A.İ.Ö. : Uluslararası dağıtılacak mı?



Ö.A. : Dağılıyor Masa yayınları tarafından.



A.İ.Ö. : “Dijital mi analog mu?” diye sormayacağım. Bildiğim kadarıyla baskıları da kendiniz yapıyorsunuz.



Ö.A. : Dijital veya analog bence de hiç önemi yok. Hangi tual, hangi fırça hiç önemi yok. Fotoğrafçının nasıl yapıldığı değil ne yaptığı önemli. Filmlerimi kendim yıkıyor ve agrandizörümde baskı yapıyorum. Bu bana sonsuz mutluluk veriyor.





KARANLIK ODAYA GİRİYORUZ.



Ö.A. : Benim dünyam burası işte!



Odayı anlatıyor, gösteriyor, fotoğraf çekiyoruz.



Ö.A. : Benim saatlerim burada geçer, hatta aylarım diyebilirim. Seyahatlerimden sonra 1 ay buraya kapanırım, yıkamalarımı yaparım, kontak baskılarımı yaparım, küçük baskılarını alırım, sonra büyük formatta basarım. Siyah-beyaza burada daha hakim oluyorum.



N.G. : Ama siz zevk alıyorsunuz, bundan dolayı mutlusunuz. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Mutluluk ardından gelir nasıl olsa.



Ö.A. : Tabii. Bu da önemli fotoğrafçılıkta, Yapıyorsun yapıyorsun bir yere vardıramıyorsan bırakırsın. Zordur yani değil mi?




A.İ.Ö. : Fotoğraf yarışmaları için ne dersiniz? En son ülkemizde yapılan uluslararası bir yarışmada sergilemelerde dahil olmak üzere 700’ün üzerinde ödül verilmişti. Başka bir sanat dalında böyle bir şey yok. Bir de hiçbir sanat dalında unvan yoktur.



N.G. : Ama o süreci herkes geçirmeli.



Ö.A. : Yarışmaları yadırgamamak lazım. Yarışmalar insana heyecan ve güç veriyor. Şimdi bak neyi yadırgayabiliyor musun? Ona tutunmuşsan yadırga. İnanın bana o bir büyüme, gelişme sürecidir. Doğal bir süreç ve duygudur bu. O periyodu tamamlarsan ne mutlu sana, tamamlayamazsan sorundur. Bu süreci kısa zamanda tamamlamak ve atlatmak lazım. Zaten işin suyunu çıkarıyorlar ülke fotoğraf federasyonları ve FİAP filan. Çok komik durumdalar artık. Her şey maddi inanın.



N.G. : Şinasi Barutçu kupasını sizde almışsınız. Bu güzel bir duygu değil mi?



Ö.A. : Bu doğal süreçten bende geçtim. Hiçbir zaman yadırgamıyor, gülümseyerek anıyorum. Ama söylediğim gibi esiri olmayacaksınız. Şinasi Barutçu kupasını aldığımda sene 1999’du. Hatırlıyorum hiç mutlu olmamıştım. Benimle birlikte birkaç kişiye daha vermişlerdi aynı yıl. Kupa hala semerci, sepetçi fotoğraflarına gidebiliyordu. Bu duyguyla törende bulunmuştum.




Ali İhsan Ökten ve Özcan Ağaoğlu


A.İ.Ö. : Çok kısa bir yorum yaparak son sözü ben söylemek istiyorum. Dijital teknoloji günümüzde fotoğrafı her geçen gün biraz daha farklı hale getirerek insansızlaştırmakta veya insanı nesneleştirmiş durumdadır. Teknolojik dünya aslında insansız bir dünyadır. Bu da arka planda düşünsel anlamda yaratı olmadığı için insanı tuzağa düşüren bir durumdur. Fotoğrafı insanla üretim yapan bir sanat dalı olarak kabul edersek, Özcan Ağaoğlu’nun “İRANABAK” çalışması bizim İran hakkındaki algılarımız tamamen değiştirecek bir çalışmadır. Bu söyleşi için Nazan’la birlikte size teşekkür ederiz.



A.İ.Ö. : Son sözü ben söyledim ama Nazan’dan ve sizden son birkaç cümle rica edebilir miyim?



N.G. : Özcan Ağaoğlu’nun çalışması benim sadece İran hakkındaki algılarımı değil, belgesel fotoğrafçılık hakkındaki düşüncelerimi de değiştirdi.


Ö.A. : Daha başka bir cümle kurmaktan utanıyorum. Çünkü çok uzun bir söyleşi oldu biliyorum. Zaten kimsenin sonuna kadar bizi dinleyebileceğini de düşünmüyorum. Ama ne yapayım siz sordunuz ben de cevapladım. İtiraf etmeliyim İranabak için onca söyleşi yaptım bu en kapsamlısı oldu. Gösterdiğiniz ilgi ve inceliğinizden dolayı sizlere sonsuz teşekkürler ediyorum. Buraya kadar okuma sabrını gösteren izleyicilerinize de teşekkürler ediyorum. Ben herkesi sağlıklı ve bolca fotoğraflı yeni bir yıl dileyerek Depo İstanbul sergime davet ediyorum




Röportaj: Ali İhsan ÖKTEN, Nazan GÖKKAYA






Özcan Ağaoğlu
, 1960 yılında Adana’da doğdu. Ç.Ü. Eğitim Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunudur.



Fotoğrafa 1989 yılında başladı. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde projeler gerçekleştirdi. Fotografları bir çok ülkede sergilendi, dergi, gazete ve kitaplarda yayınlandı.



İki kez İtalya’ya konuk fotoğrafçı olarak davet edildi. 1993 yılında İtalya Pavia’da kişisel sergi açtı.




Özcan Ağaoğlu


Belgesel fotoğraf çalışan Ağaoğlu, beş yıl süren “TRen” projesini 2003 yılında tamamlayıp Turkcell sponsorluğunda kitap ve sergi yaptı. İki yıl süren “Sokakların Sesi Küba” projesini 2006 yılında tamamlayıp Leica / Panatel sponsorluğunda kitap ve sergi yaptı. 2006 yılından beri İran üzerine çalışmakta.



Çukurova Üniversitesi’nde fotoğraf eğitimi vermektedir.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabakÖzcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabak

Lynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna Yiyenler



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



BEYAZ AĞIRLIK (MAKARNA YİYENLER)


HEAVY IN WHITE (SPAGHETTI EATERS)


LYNN BIANCHI




Beyaz Ağırlık serisi, Bianchi’nin güzellik kavramı ve klasik ideal kadın çıplaklığına duyduğu hayranlığı yansıtıyor. Görüntüler; kilosu ve şekli değişen kadınları güzel, bazen de toplumun mükemmellik tanımını sınayan mitolojik yaratıklar olarak tasvir ediyor. Çıplaklar güzellik objesi olmaktan daha fazlasıdır. Kadınlar; günümüz kadınlarını rahatsız eden öz bilinç ve utanç duyguları olmadan gündelik işlerine, yemeye, kendilerine çeki düzen vermeye, sohbet etmeye bakarlar. Beyaz Ağırlık, dış dünyanın onayından ziyade kendi içindeki memnuniyeti yansıtır. Bu seri özünde, toplumun kısıtlamaları olmaksızın kadın figürünün güzelliğini ortaya koyar.




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN




The Heavy in White series reflects Bianchi’s fascination with the concept of beauty and the classical ideal of the female nude. The images depict women of varying weights and shapes as beautiful, sometimes mythological creatures who test society’s definition of perfection. These nudes are more than beauty objects; they go about their daily tasks, eating, grooming themselves, chatting, all without the feelings of self-consciousness or shame that plague many women in today’s world. Heavy in White reflects contentment from within, rather than the approval sought from the outside world. At its heart, this series displays the beauty of the female figure removed from the constraints of society.

























Lynn Bianchi’nin çalışmaları; Tokyo Metropolitan Fotoğraf Müzesi, the Musée de l’Elysée İsviçre, The Ken Damy Museum İtalya, 21c Museum Kentucky ve Ontario Sanat Galerisi Toronto dahil 30’un üzerinde uluslararası kişisel sergi ve dünya çapında müzede yer almıştır. Onun fotoğraf sanatı; ABD Gıda ve Kültür Ansiklopedisi, Vogue Italya ve Zoom Italya, Phot’Art International Fransa ve GEO Almanya gibi 40’ı aşkın yayında yaynlanmıştır. Yapıtları özel koleksiyoncuların yanısıra Houston, New York Brooklyn Müzesi ve Paris Güzel Sanatlar Müzesi gibi müzelerin daimi koleksiyonlarındadır. Beyaz Ağırlık kitabı talep üzerine elde edilebilir. Bianchi’nin tüm fotoğraf çalışmaları ve eşya çizimleri kendi sitesi olan www.lynnbianchi.com ’da izlenebilir.





Lynn Bianchi


Lynn Bianchi has shown work internationally in over 30 solo exhibitions and in museums worldwide, including the Tokyo Metropolitan Museum of Photography, the Musée de l’Elysée in Switzerland, The Ken Damy Museum in Italy, 21c Museum in Kentucky, and the Art Gallery of Ontario in Toronto. Her photographic art has been featured in over 40 publications, including the Encyclopedia of Food and Culture in the U.S., Vogue Italia and Zoom in Italy, Phot’Art International in France, and GEO in Germany. Her work belongs to private collectors as well as the permanent collections of museums including The Museum of Fine Arts in Houston, the Brooklyn Museum in New York and the Biblioteque nationale de France in Paris. Her book “Heavy in White” is available upon request. Bianchi’s full body of photography and object artwork is available for viewing on her website at www.lynnbianchi.com .







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Lynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna YiyenlerLynn Bianchi : Beyaz Ağırlık, Makarna Yiyenler

Gorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın Kıtası



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Afrika, Benim Rüyalarımın Kıtası


Africa is My Dream Continent


Gorazd Golob






Sevgili Gorazd öncelikle Fotoritim’e hoş geldin, bu fantastik fotoğraflarını ve seni dergimizde sunmak bizi çok memnun etti.



Fotoğraf öykünü ve özellikle doğa / seyahat fotoğrafçılığı alanını nasıl seçtiğini, seni nelerin etkileyip sürüklediğini bize anlatır mısın?



İş için çok seyahat yaptım. Afrika’ya ilk ziyaretimde 3 gün Kruger Parkı’nda geçirdim. O zamandan sonra (2004) diğer kıtalardaki vahşi yaşam cennetlerinin yanısıra Afrika’yı da her yıl ziyaret ettim (bir ya da daha fazla kez).



Çalışmalarına baktığımız zaman çok net ve temiz bir tekniğin olduğunu görüyoruz. Sence bir doğa fotoğrafı ne gibi özellikler taşımalı?



İyi fotoğraf için bir tanım yapmak zor, özellikle doğa fotoğrafı için. Ben hayvanları kendi doğal çevrelerinde gösteren ve mümkün olan en iyi ışığı kullanan fotoğraflarla gurur duyuyorum. Fotoğraf yapıyormuş gibi görünmem; yalnızca onları kendi yöntemimle kaydeder ve başkalarının da onda bir kartpostaldan daha fazla bir şeyler görebilmelerini umarım. Sadece net bir fotoğraf bana çok fazla şey ifade etmez, bazı hayvanların 1001. Portrelerinden daha çok duygu yüklü ve bulanık fotoğraflar daha iyidir. Yeni dijital makinelerle hepimiz çok harika, net, parlak fotoğraflar yapabiliriz Ama farklı, yeni bir şey, farklı bir ışık, davranış gösterebilir miyiz? Bana göre iyi fotoğraf için ilk kural konunuzu iyi bilmek yahut onu iyi bilen birileriyle birlikte çalışmaktır. Daha sonra iyi ışığı arayın. Sonra fotoğraflar çekin, yalnızca en uygun ayarlarda kalmayın, deneyin. Ve daha sonra taze fikirler ve geçmiş tecrübelerle tekrar tekrar geri dönün ve beğendiğiniz fotoğraflarla başlayın.




Fotoğraf çalışmalarını ağırlıklı olarak nerelerde gerçekleştiriyorsun? Ve en çok hoşuna giden bölgeler nereleri?



Daha çok Afrika’nın el değmemiş ve diğer ekstrem yerlere (Amazon, ABD çölleri, Kuzey Avrupa adaları gibi) seyahat etmeyi seviyorum. Çünkü ben vahşi yaşam fotoğrafçılığını tercih ediyorum, Afrika benim rüyalarımın kıtası.



Doğa (dünya) ve canlılar bize ne anlatıyor? Fotoğraf çekmekteki sanatsal kaygıların nelerdir? Seni ne etkiler, neyin peşinden gidersin?



Biz insanlar çoğu zaman doğadaki cahil yaratıklar gibi davranıyoruz. Ekolojik bilimin haçlısı olmak istemiyorum ama doğa’ya olan davranışlarımız ve onunla ilişkilerimizde daha iyisini yapabilirdik. Aynı zamanda doğanın kendi kendini idare edebileceğini anlamalıyız, yok ettiğimiz şey, yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz çevredir. Doğa bizden ve hayvanlardan evvel vardı, pek çok defa değişti, biz sadece sevdiğimiz ve yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz şeyi yok ediyoruz. İnanması güç ama yaptığımız bu.



Ben bir fotoğrafçı olarak yabani yerleri bulmaya çalışıyorum ve bu hem çok daha zor hem çok kolay oluyor. Pek çok vahşi yer yok oluyor ama bir zamanlar bilinmeyen yerler ulaşılabilir hale geliyor. Ben zaman içindeki anları kaydetmeye çalışıyorum. Biliyorum çoğu zaman zor ama bu benim fotoğraflarımın olmasını istediğim şey; doğadan çerçeveler koleksiyonu. Zamanda bir an’ı yaklaşık olarak sunmak”¦




Fotoğraf tur organizasyonları da yapıyorsun, bu faaliyetlerinden kısaca bahseder misin?



Vahşi yerlere, hayvanlara olan tutkumu herkesle paylaşmak istiyorum. Pek çok arkadaşımı ilk gezilerime davet ettim ve daha sonra diğer fotoğrafçıları aynı tutku ve ihtiyaçlarla davet etmeye başladım- uzak yerlerdeki vahşi yaşam fotoğraflarını çekmek için. Bu benim öncelikli işim değil ama her sene bir gezi yapıyorum, daha çok Namibya, Güney Afrika, Zambiya ve kuşlar için diğer yerlere (Ekvador, New Mexico, Helgoland”¦)



Herkes bunu kendisi yapabilir ama benimle elde ettiğiniz şey, aynı paraya daha fazla sayıda ve daha kısa sürede konsantre fotoğraflardır. Pek çok seyahatten sonra gezileri nasıl organize edeceğimi biliyorum, eğer Namibya’ya gidiyorsak önceden tüm izin ve rezervasyonları yapıyoruz, eğer iki saat boyunca aynı noktada kalmak istiyorsak özel araçları parklara park ediyoruz, 3 kişilik sırada bir yahut en fazla iki fotoğrafçı, profesyonel fotoğrafçıdan yardım alıyor ve hepimiz fotoğrafçıyız. Evet, bazen fotoğraf tutkunu olmayan bazı insanlar da bize katılıyor ama inanın seyahatin başından sonuna hepsi değişiyor.




Öncelikli olarak fotoğrafçı mı makine mi?



Makine bir araçtır, çok önemli bir araç ama çektiğimiz konu önce gelir. Ve fotoğrafçı, konuyu nasıl sunacağına dair bir fikri olan kişidir.




Seyahatlerinde başından geçen ilginç olaylardan örnekler verir misin?



Çoğunlukla macera gezisine gittiğimizi söylemeyi severiz ama hiçbir macera olmamasını umarız. Aynı şeyleri yaparız ama aklınızda kalan bazı anlar hala vardır. Bunlardan bir tanesi vahşi bir fil ile dostça bir yaklaşma idi. Açık araçla, sağından solundan hareket ederek onun çalılıklardan çıkmasını bekliyorduk ve iyi bir görüntü elde edemiyorduk. Sonra arkadaş bize yardım etmeye karar verdi, bize doğru yavaşça yürümeye başladı ve biz arabaya yaslanana dek durmadı, hortumuyla bizi kontrol ediyordu. Çok gerilimli bir andı, çok hareketsizdik ve hiçbir şey yapmamaya çalışıyorduk, kötü kokulu nefesini kokluyor ve bir an evvel oradan ayrılmayı diliyorduk. Ama onun için yeterli bir süre sonra arkasını dönerek çalılıklara geri yürüdü. Anlatılacak harika bir hikaye, büyük bir deneyim ama yeniden yaşamayı istemem.




Hem fotoğraf çekmeyi hem de bilgi, tecrübe ve çalışmalarını çok seviyorsun. Zaten fotoğrafın ruhunda da paylaşmak var. Özel yaşamın ile fotoğraf arasında nasıl bir denge kuruyorsun? Fotoğraf paylaşımı senin için ne anlam ifade ediyor?



Özel yaşamım ve fotoğrafçılık birlikte gayet iyi gidiyor. 14 yaşında bir oğlum ve 19 yaşında bir kızım ile karım var, hepsi de beni destekliyor ve bazen bana katılıyor. Senede 5-6 seyahat yaptığım için hala zamanımın çoğu onlarla birlikteyim, ne zaman geri döneceğimi bilirler. Fotoğraf paylaşımıyla ilgilenmiyorum ve eğer fotoğraflarım bir yerlerde gösteriliyorsa mutlu oluyorum. Eğer birileri bana nasıl çektiğimi sorarsa tekniği ve tüm detayları anlatmaktan zevk alıyorum. Sunumlar yapıyorum, sergilerim var (online ve galerilerde) ve eğer birilerini hareket etmeye/kıçlarını sandalyeden, şehirden, ülkeden kaldırıp seyahat etmeye, dünyayı farklı gözlerle görmeye ikna edebilirsem çok mutlu oluyorum. Benim turlarım sebebiyle değil, eğer seyahat ediyorsak, diğer medeniyetleri, ülkeleri, dinleri, dünyadaki diğer insanları biliyorsak o zaman inançlarımızda ve eylemlerimizde ne kadar benzer olduğumuzu, ne kadar kırılgan ve güçlü olduğumuzu anlarız. Sonra kitle iletişim araçlarından edindiğimiz dünya hakkındaki algımızı serbest bırakır ve değiştirmeye başlar ve belki de daha toleranslı bir kişi oluruz. Daha sonra da; önce kendimizi değiştirerek dünyayı değiştirmeye başlarız. Fotoğraflarımla ilgili fazla değilim ama daha çok fotoğraflarda sunduğum ülkeler, yerlerle ilgili hırslıyım ve o bölgenin yerel müziği ile birleştirmeye çalışıyorum.




Şimdiye dek fotoğraf üzerine ne gibi başarılar elde ettin?



En büyük başarım seyahatlerimden edindiğim anılardır, sonra çocuklarımın benimle seyahat etmek ve keşfetmek istemesinden mutlu oluyorum. IPA, Siyah Beyaz Örümcek Ödülü, Fotoğraf Ustaları Kupası ve birkaç FIAP, PSA ve diğer yarışmalardan elde ettiğim ödüllerim var.



Tüm dünyadan doğa ve yaban hayatı seven arkadaşlarım ve destekçilerim var.



Ve en iyisi, Afrika’daki tatil yerlerinden fotoğraf işi alıyorum, tatil için param ödeniyor, bundan daha iyi ne olabilir ki?




Okurlarımız diğer çalışmalarını hangi sitelerde görebilirler?



http://www.gorazd.si/


http://gogo1803.500px.com/


http://www.nature-phototours.com/en/


http://www.facebook.com/media/albums/?id=1056346784


http://www.pbase.com/gogo1803/root




Doğa / seyahat fotoğrafçısı olmayı aklına koymuş insanlara neler önerirsin?



Yola çıkmadan evvel konunuzu bilin, bulabildiğiniz kadar çok bilgi edinin, başka fotoğraflara bakın ve onları kopyalamamaya çalışın. Onlardan ve tecrübelerinden öğrenin. Fotoğraf artık ucuz, bu nedenle kötü fotoğraf çekmekten korkmayın, iyi fotoğraflar gelecektir ve deklanşöre basmadan evvel fotoğrafınızı görmeye çalışın. Vahşi yaşamda hayvanların çoğuna karşı çok yavaş hareket ederiz. O yüzden sonraki adımda ne olacağını bilmek gerekir, bir kaç dakika içinde hareket etmeye hazırlıklı olmalıyız. Birkaç şanslı çekim yapabilirsiniz, bu harika bir şey ama bunun üzerine çalışamazsınız, kumar oynamak hobiniz olmalı.




Bundan sonraki hedeflerin, projelerin nelerdir?



Bu yıl Helgoland ve Ekvodor’a, keşfetmeyi planladığım diğer yerlere turlar hazırlamak için Botswana’yı ziyaret edip Namibya ve Zambiya’ya turlarım olacak. Profesyonel fotoğrafçılığa diğer işlerimden daha fazla zaman ayırmaya çalışıyorum.



Teşekkürler…




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna AKCAN





Dear Gorazd, First welcome to Fotoritim. We are pleased to present your fantastic photographs and you in our e-magazine.



Could you tell us your photography story, especially how did you choose nature/travel photography, What did affect you?



I travelled a lot for my business and at my first visit to South Africa I spent 3 days in Kruger Park and I was sold. After that time (2004) I visited Africa every year (once or more) and started to visit wildlife heavens on other continents as well.



Regarding your work we see your technique is very clear and perfect. In your opinion, a nature photo what kind of features should have?



It is hard to make a receipt for a good photo, especially for Nature. I am most proud of photos, showing animals in their surroundings, using best possible light. I don’t pretend I make photos; I just record them in my way and hope that also others will see something in it, more than just a postcard. We all see things different, so my way my be different to others. Just a clear photo is not bringing much to me, better blurred with some emotions then 1001st portrait of some animal. With new digital camera we can all make great looking, clear, bright photos. But do we show something new, different, in different light, POV, behavior…



First rule of good photography (for me) is know your subject or work with someone who knows it. Then look for best light. Then take photos, don’t stay just with optimal settings but experiment. And then come back again and again with fresh ideas and with past experience and you will start to get photos you like.




Where do you take photo mainly? And what are your favorite regions?



I am mostly travelling to African wilderness and other more extreme places (Amazonia, deserts in USA, Northern Europe islands…). Because wildlife is my preferred way of photography, Africa is my dream continent.



What do the nature (Earth) and things tell us? What is your artistic concern? What do affect you, what do you follow?



We, people, behave as ignorant creatures in nature, many times. I don’t want to be crusader of ecological science but we could do better in our behavior and relation with Nature. At the same time we must understand that nature can handle for itself, what we are destroying is human habitat, surroundings we need to survive. Nature existed before us, before animals, changed many times, we are just distroying what we like and and what we need to exist. It is hard to belive but that is what we do.



As a photographer i am trying to find wild places and it is getting harder and easier at the same time. More and more wild places are vanishing but once unknown places are becoming available. I try to record moments in time. I know is hard many times but it shows what my photography wants to be, a collection of frames from nature. Showing nothing more or less that a moment in time.




You are organizing Photo tours, could you tell us a little bit about it?



I wanted to share my passion to everybody, for great wild places, animals, invited many friends with on my first trips and then I started to invite also other photographers with same passion and needs – to take photos of wildlife in remote places. It is not my primary business but I do few trips per year, mostly Namibia, South Africa, Zambia, and some others mostly for birds, (Ecuador, New Mexico, Helgoland…).



Everybody can do it for himself but what you can get with me is concentrated photography in shorter time, so for same money more photos. After many trips I know how to organize trips, if we travel in Namibia we have all permit ions and bookings in advance, we have in parks private cars (if we want to stay for 2 hours on same spot, we can), one or max. 2 photographers on one row for 3 help from professional photographer and we are all photographers. Yes sometimes some people join us and they are not photo enthusiasts but believe me before the end of the trip they are all converted.




Is photographer or camera primarily?



Camera is a tool, very important tool but primarily is a subject we take photos of. And photographer is a person with idea how to present the subject.



Could you give some interesting events you experienced in your travels?



Mostly we like to say we are going on adventures trip and then we are hoping that no adventure will happened. And we do the same but still you have some moments that stay in your mind for ever. One was the close encounter with a friendly wild elephant. We were waiting for him to come from the bush, moving left and right with the open car and couldn’t get a good look on him. Then our friend decided to help us, he starts to walk slowly towards, us and didn’t stop until he was leaning on the car and checking us with his trunk. It was quite a tense moment, we were very calm, not trying to do anything, smelling his not so nice breath and whishing we left the place before. But after a while he had enough, turns away and walked back in the bush. Great story to tell, great experience but I do not wish to do it again.




You like so much taking photograph as well as knowledge, experiment and works. There is sharing in the spirit of photograph already. How do you balance your personal life and photography? What does photo sharing mean to you?



My personal life and photography is going well together. I have a 14 year old son and 19 year old daughter and wife and they all supports me and sometimes join me. As I do 5-6 trips per year I am still most of the time with them, so they still know me when I am back.



About photo sharing I don’t mind and I am happy if my photos are showed around, as long they are my. I revel all techniques, all details of how something was captured if someone is asking. I do presentations, have exhibitions (online and galleries) and I am most happy if I convince someone to move his/her ass from the chair and city and country and starts to travel and see world with different eyes. Not because of my tours but because if we travel if we know other civilizations, countries, religions, people all over the world, then we realize how similar we are, how fragile and how strong we are in our believes and acts. Then you start to loose and change your perception of the world we get from mass media and maybe become a better more tolerant person. And then you start to change the world, first with changing yourself. I am not most passionate about my photographs but mostly about countries, places I show photos from and try to incorporate local music from that region.




What kind of successes did you reap up to now?



My biggest success are my memories from my travels, then I am happy that my kids want to travel and discover as well, and I got some rewards on IPA, Black and white spider awards, Photography masters cup and several FIAP, PSA and other competitions.



And I have quite some amount of friends and supporters all over the world which likes nature and wildlife.



And best I got some jobs to do photography for African lodges, so I got paid holiday, can it get any better than this?




From where our audiences can find your other works?



http://www.gorazd.si/


http://gogo1803.500px.com/


http://www.nature-phototours.com/en/


http://www.facebook.com/media/albums/?id=1056346784


http://www.pbase.com/gogo1803/root




What do you suggest to the persons who decide nature/travel photography?



Know your subject before you start travelling, get as much information’s you can, see other photos and don’t try just to copy them. Learn from them and then experiment. Now photos are cheap, so don’t be afraid to take bad photos, after those good photos are coming and try to see the photo before you press the shutter. In wildlife we are too slow to react on animal moves – most of them. So we need to know what will happen next and be prepared for the move it will happen in few moments. You can get some lucky shots and that is great too but you can’t work on this, then gambling is your hobby.




What are your next goals and projects?



This year I have tours to Namibia and Zambia, visiting Botswana to prepare new tours, Helgoland and Ecuador tours and some other places I am planning to discover.



Also I am trying to spend more time professionally in photography than other job I have.



Thanks…








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın KıtasıGorazd Golob : Afrika Benim Rüyalarımın Kıtası

Cem Canbay ile Söyleşi : İnsana Yolculuk




Cem Canbay ile Söyleşi
“İnsana Yolculuk”





Cem Canbay


Cem Bey Fotoritim’e hoşgeldiniz. Sohbetimize fotoğrafa geçmeden önce “müzik” ile başlamak istiyorum. Bize müzik geçmişinizi anlatır mısınız?



Tabii”¦ Küçüklükten beridir müzikle ilgili ailemden gelen bir müzik hissiyatım vardı. Ailemde meslek olarak olmasa da enstrüman çalan ve müziğe tutkun dayılarım vardı. Ardından İstanbul Erkek Lisesindeki yıllarım (insanın kendini bulma yılları), yani 70’li yılların sonu ve 80′lerin başları, ve o dönemin sosyal olayları müzik çalışmaları yapmamı, bunlara zaman ayırmamı iyice tetikledi. Enstrüman olarak mandolin çalıyordum önce, müzikal öğretilerim sonra gitar ile devam etti. 1976 yılında Almanya’ya gitmiştim ve yabancı müzikle ciddi olarak orada tanıştım. İlk olarak orada bir Elton John plağı dinledim. 11 yaşındayken dinlediğim ve “beni çok etkileyen” şarkı ise; Crocodile Rock idi.



http://www.youtube.com/watch?v=Y2Ta0qCG8No




Batı müziğinin Rock’n Roll kısmı beni çok ilgilendirdi bu vesile ile de döner dönmez bu konuya ağırlık verdim. O yıllarda Taksim, Tünel civarında plak satan dükkanlar vardı. Müzik aleti satan dükkanlar da oradaydı ama genelde materyal çok çok daha azdı şimdi ile kıyaslanınca. Tünel o dönem için merkezdi bu konuda. Klasik müzikten Amerikan folk müziği ya da diğer ülkelerdeki protest, folk müziği tarzına bir geçişim oldu. Tabii benim de çaldığım akustik gitar, ağırlıklı olarak bu tür müzikte kullanılıyordu. Donovan, Bob Dylan, Joan Baez, Simon and Garfunkel, Crosby, Stills, Nash&Young”¦ gibi müzisyen ve grupların plaklarını bulup dinlemeye çalıştık ve ardından bunların şarkılarını okulda çalmaya başladık. Bu çalışmalar okuldaki Almanca tedrisat dışındaki 2. dilimiz olan İngilizceye de çok yardımcı oldu”¦




“Lise yılları… Cem Berksoy ile…”


Adaşım ve bugün de benim fotoğraf projelerimde grafikerlik ve sanat direktörlüğü konusunda bana yardımcı olan Cem Berksoy ile birlikte müzik üzerine paylaşımlara başladık. O dönemlerde bu müzik tarzında Türkçe sözlü şarkı yapan çok sanatçı veya grup yoktu. Biraz Mazhar Fuat Özkan yeni yeni ünlenmeye başlamıştı, Bülent Ortaçgil’in ilk albümü çıkmıştı, daha öncesi için de Erkut Taçkın, Erkin Koray gibi isimlerden bahsedebiliriz… Biz de Türkçe sözlü müzik yapmaya çalışıyorduk. O dönem çalkantılı bir 12 Eylül dönemi yaşandı ülkemizde”¦ 81, 82 yıllarında İstanbul Erkek Lisesinde epey konser yaptık ve sonrasında kendimiz de şarkı yapmaya başladık.



Kendi besteleriniz değil mi?



Evet, evet”¦ Türkçe sözlü bestelerimiz. Cem, hem Türkçe hem İngilizce şarkı yapıyordu ama benim tercihim kendi dilimizde şarkı yapmaktı ve onu da Türkçe yapmaya teşvik ediyordum. Beraber bir grup kurduk. Basın Yayın’dan Murat Tunalı isminde bir arkadaş vardı, onu basgitara aldık. Konservatuarda okuyan Okan isminde baterist bir arkadaş vardı ve yine konservatuardan keman çalan Özlem Dinçarslan diye bir arkadaş vardı, onları da gruba katarak ikimizin önderliğinde beşli bir grup kurduk. İsmi Aqua.




“Aqua konserlerinden…”


Kenter Tiyatrosu’nu kiralıyorduk mesela, belediyeye gidip rüsum ödüyorduk konseri gerçekleştirmek için( kendi cebimizden ödeyip). Biletleri kendimiz bastırıp satıyorduk. İki konser yaptık bu şekilde. İkisi de tam dolmuş ve para kazanmıştık”¦ Kadıköy’de, Fatih’te, Ortaköy’de çeşitli tiyatro ve sinema salonlarında konser yapıyorduk aynı şekilde. Ama o dönemlerin ilginç prosedürleri vardı; belediyeye para ödedikten sonra, şarkı sözlerini karakola götürüp, gösterip, onay alıyorduk. Yabancı şarkı sözlerinde bayağı protest sözler yer almasına rağmen sorun olmuyordu, özellikle Türkçe sözlerle ilgileniyorlardı haliyle. E tabii konsere de geliyordu polisler, takip ediyorlardı.




“Aqua konserlerinden…”


Üniversitede okuyan kişilerin böyle bir iş yapması yürekli bir işti, o dönemlerde bu tür konserler pek yoktu. Bu açılardan ilgi çekiyordu konserlerimiz. Birkaç günlük turnelerle konser vermeye gidiyorduk İstanbul dışına. Bursa’ya gitmiştik mesela, turne karakolda bitti. Çünkü evinde kaldığımız arkadaş meğerse geceleri afişe çıkıyormuş. Evde baskına uğradık konserleri bitirdikten sonraki gece, bütün grup orada idi. İstanbul’dan gelen üniversiteli arkadaşlarımız dahil, bizi üst üste bir minibüse koyup götürdüler, sanırım 15 kişi kadardık. Sabaha kadar Çekirge Karakolu’nda derdimizi anlatmaya çalıştık serbest kalmak için. Polisler bize çay da ikram ettiler aslında bir yandan ama 15 kişiye bir ince belli çay tabi… Neyse sonunda sabaha karşı hepimizi bıraktılar. Hatta Siyasal Bilgiler Fakültesinden olan bazı kız arkadaşlarımız karakolda komiser amiriyle hararetli sohbetler de yapmışlardı bizim için.



Macera olmuş”¦



Evet, böyle bir macera yaşadık…



Aqua 1986 yılının sonuna kadar devam etti, sonrasında da herkes kendi yoluna gitti diyebiliriz. Ben de askere gidip geldim. Döndüğümde müziğe kaldığım yerden devam ettim, ama teknoloji biraz gelişmişti haliyle. 4 girişli kayıt aletleri çıkmıştı, her kanala farklı bir enstrüman kaydedip, daha sonra iki kanala indirgeyip stereo kayıt yapıyorduk. Ben de elektrik gitar ve akustik gitarın yanı sıra piyano öğrenmeye başlamıştım şarkı yapacak kadar. Daha sonra kendi mesleğim olan diş hekimliğini de yapmaya başladım, yine doktor bir arkadaşım ile ortak bir yer kiraladık, burada muayenemizi açtık. Bu arada müzik devam etti haliyle. Kendi şarkılarımı yapmaya devam ederken çeşitli yerlerde çalmaya başladım. Mesela Moda’da bir barda bir yıl kadar düzenli müzik yaptım, yine Polonezköy’de bir kulüpte Cumartesi Pazarları orada kalarak çalıyordum. Bu arada şarkılar yazıyordum, birikmeye başladılar, müzik yapan yeni insanlarla tanışıyordum ve yavaş yavaş bir çevrem oluştu. İnsanları etkileyecek kadar şarkı söyleyebiliyordum ancak çok özel de bir sesim yoktu. 1994’de yarı zamanlı bir konservatuar öğrencisi olan Ebru Kalabas ile tanıştım, onunla kayıtlar yapmaya başladık. Benim şarkılarımın ruhunu onun sesi ile birleştirip, softrock diyebileceğim bir müzikal yolda ilerlemeye başladık. Bir grup oluşturduk: Mask. Davul, bas, piyano, gitar ve saksafondu enstrümanlarımız, etkileyici sesiyle solistimiz de ciddi katkı veriyordu projeme. Beyoğlu’nda Sappho adında bir barda çalmaya başladık. 1995 yılında kaydını yaptığımız albümümüz, 1996 yılında Ada Plakçılıktan çıktı; Kapılar Ardında. Albüm sonrası epey canlı radyo programına katıldık, bazı televizyon programlarına çıktık. Ciddi müzik yorumcuları “en gelecek vaat eden rock grubu” olarak yazdılar hakkımızda vs.vs.




“Mask ‘Kapılar Ardında’ Albüm ön kapak”


Plak şirketimiz reklam, promosyon gibi olaylar yerine müziğin daha el altından yayılmasına, piyasa dışında olmasına çalışıyordu, tanıtım, fotoğraf çekimi gibi işleri biz kendi imkanlarımız ile yapıyorduk, bu işlere karışmıyorlardı fazla. İzzet Öz’ün yardımını alarak iki klip çekimi gerçekleştirdik. Bunları bir şekilde televizyonlara ulaştırdık, o dönemlerde de bugün olduğu gibi para ile yayınlıyorlardı klipleri televizyon kanallarında ama bizim Kapılar Ardında şarkımızın klibi epey yayınlandı. Sevenleri vardı sanırım…



http://www.dailymotion.com/video/xdu1kq_mask-kapylar-ardynda_music


http://www.dailymotion.com/video/xdw4wo_mask-bir-duy_music




“Mask ‘Kapılar Ardında’ Albüm arka kapak”


15.000 civarında albüm satışı gerçekleşti. Bu satış rakamı – başka bir ülkede bir grubun ilk albümü olarak çok başarılı görülecek bir adet olmasına rağmen- ülkemizde çok para kazanmaya alışmış yapımcılarca küçümsendi. Yeni albümü Ada Plakçılık’tan çıkartmak yerine bize daha fazla imkan sağlayacak başka bir şirketten çıkartmak istedim. Evde gerekli tesisatı kurarak neredeyse stüdyo kaydına yakın kayıtlar yaptık. Grupta değişiklikler oldu, caz motifleri girdi sound’umuza, iki albümlük şarkı kaydettik. Ama istediğimiz gibi anlaşma yapamadığımız için (anlaşmadan kastım da bize çok para verilmesi değil, istediğimiz şekilde albümlerimizin çıkartılması anlamında”¦) bu albümleri çıkartmadık. Grup müziğine bakış açısı ülkemizde değişmedi, değişmeyeceğini de anlamıştım, her şey tek adam üzerine kurulu idi. Netice olarak iki albümlük malzeme kayıtlı olarak bende kaldı ve sayılı insan dinleyebildi bu parçaları… 2000 yılında grubu ve kişisel müzik hayatımı sonlandırmaya karar verdim”¦



Teknolojinin müziği götürdüğü nokta, elektronik müzik benim kafamdaki müzik anlayışına tersti. Müzik iyi bir yöne doğru gitmiyordu. D.J.’ler çıktı, şurada çalıyorum diyordu, iyi de ne çalıyorsun? Her ne kadar teknoloji işleri kolaylaştırsa da, müziğin paylaşımını kolaylaştırsa da, rock müziği açısından bir son idi. Grup müziğinin bir anlamı kalmamıştı, bilgisayardan her şey hazırlanıp, üzerine tek bir kişi şarkı söyleyebiliyordu. 1980 ve sonrasında yaşananlar, günümüzde de başka formatlarda devam ediyor. Bu yollara tekrar girmek, o tünellerden yeniden geçmek için (hem yaş olarak hem de heyecan) artık isteğim kalmamıştı”¦ Benim yaptığım müziğin seyahati de böyle sona erdi”¦ (Dinleyici olarak ama yoğun bir şekilde devam ediyor çünkü müzik hayatımın her anında var).



Hayat düzeniniz nasıl?



Devamlı belli bir konforda yaşamakta inat eden biri değilim. Yaşadığım düzenden bir anda çıkıp, örneğin seyahatlerimde olduğu gibi, başka şartlara adapte olabiliyorum. Hayatımda bir sadelik vardır hep. Bazı insanlar var, gördüğümüz, belli bir yerlere ulaştıktan sonra, sanki geçmişleri yokmuş gibi davranıyorlar, nereden, nasıl geldiklerini unutuyorlar. Sanki hep mevcut halleri buymuş gibi. Vazgeçemiyorlar. Hep taksi ile dolaşıp, daha evvelki hallerini unutup, konforlarından ödün vermeye yanaşmıyorlar. Aslında doğru olan eski ve bugününü birleştirip, bir miksaj yapıp, orta yolda kalabilmek.




Yaşadığım şeyler, benim fotoğraf hayatıma çok katkı yaptı. Örneğin müzisyen fotoğrafı çekmek istesem müzik yapan insanların nasıl hareket edebileceklerini önceden bilebildiğim için fotoğraf çekerken avantajlı oluyorum ya da dans eden kişileri çekerken de aynı şekilde. Fotoğraf bana pek çok yeni şeyi keşfettirdi. Dans ile bir alakam yoktu ama bu ülkelere seyahat ettikçe Latin danslarına ilgi duymaya başladım. Dışarıdan görüldüğü gibi salt bir dans olmadığını içinde pek çok doğaçlama ve yaşamsal unsur olduğunu kısa sürede keşfettim. Mesela Küba’daki Maço kültürün icadı olan Salsa dansında (Küba’daki “Son” müziğinden kaynaklanır Salsa) erkek dansı yönetir, kadın da erkeğe eşlik eder ve erkeğin her hareketine karşı reaksiyon verir uygun figürlerle. Orada İspanyolca bilen biri olarak halkın pansiyon olarak işlettiği evlerde (Casa Particular) kaldığınızda maço hayatı daha yakından izlersiniz, dansa da yansımasını kolayca görürsünüz”¦




Fotoğrafın bana kattığı diğer unsurlardan biri de insanlarla eskisinden fazla yakınlaşmak oldu. Bu benim karakterime çok uygundu aslında, bunu da fark ettim”¦ Gittiğim pek çok ülkede – genelde dilini konuştuğum ülkelerde proje yapmayı tercih ediyorum – insanları anlıyorum. Diyalog kurduğunuz zamanlarda da onlar size bir kültür ve yaşam biçimleriyle ilgili samimi ve gerçek şeyler anlatıyorlar.




Bizim gibi insanlara Latin ülkelerinde gringo diyorlar ve herkesi Avrupalı ve Amerikalı gibi görüyorlar. Diyalog kurup, yaklaşınca bu önyargıyı değiştiriyorsunuz kolayca, ondan sonra hayatlarına dair bir sürü şeyi samimiyetle anlatıyorlar. Her zaman insan ilişkilerim iyi oldu ama dediğim gibi fotoğraf beni insana daha da yaklaştırdı.




Valladolid diye bir kolonyal kasaba var Meksika’nın Yucatan bölgesinde. Orada bir ayakkabıcıda iki kişi karşılıklı çalışıyorlardı. Fotoğraf çekmek için bir iki dakikalık izin istedim. İzin veren adamlardan biri kısa süre sonra sıkıldı ve bana “Tamam! Çekme artık” dedi. Fırça yedim adamdan, “Hadi, hadi yolun açık olsun” diyerek de beni başından gönderdi. İnsan fotoğraf çekerken veya bunun için izin isterken sıkılıyor bazen, bir de böyle olunca bu kez negatif bir enerji doğuyor. Bunun üstesinden gelmek ve o kareleri yakalamak lazım. Böyle bir iş yaparken insan ister istemez bunları tolöre etmesini de öğreniyor. Kovulmak, fırça yemek gibi şeyler de insanın egosunu törpüleyen unsurlar”¦ Nihayetinde savaşta fotoğraf çekmeye benzemese de bazen sizi zorlayan durumlar oluşuyor insan fotoğraflarında”¦



Şimdi hayatınızda müziğin yerini fotoğraf aldı diyebilir miyiz?



Evet, şimdi hayatımın büyük bir kısmı fotoğraf”¦ 24 saatimin fotoğraf ile geçtiği oluyor bazen. Ben fotoğrafı bir bütünün parçası olarak görüyorum. Bazen okuduğunuz bir yazı, bazen baktığınız bir resim, gittiğiniz bir resim ya da fotoğraf sergisi ya da konser sizin fotoğraf yolculuğunuz için belleğinize kazınan ve faydalı olacak ögeler oluyorlar aslında, sizi besliyorlar.



Kişisel gelişimimizin ifade tarzlarından biridir aslında fotoğraf. O kareye sadece o anı değil bütün yaşamımızdan damıttığınız kültür, bilgi, estetik değerler, dostluk, samimiyet, spontonelik, zamanlama ve yaratıcılıktaki becerilerimizi koyuyoruz”¦



Seyahat ve fotoğraf tutkusu müzik yaptığım yıllarda da vardı ancak böyle değildi elbette. O zamanlarda Sony Cybershot bir kameram vardı, gezerken onunla çekiyordum, daha sonra bunları slayt şov yaparak arkadaşlarımla paylaşıyordum. Çevremdeki insanlar “senin fotoğrafa olan yeteneğin iyi” diyerek beni teşvik ettiler. Ayrıca eskiden beri kültürel ve tarihsel olayları araştırmak çok hoşuma gidiyordu. Bende 1970’li yılların National Geographic dergileri vardı Moda’da bir pasajın alt katından ikinci el olarak satın aldığım, onları bol bol inceliyordum, aslında fotoğrafı o dönemlerde beynimde çekiyordum belki de… Seyahat fotoğrafçılığı ve projeler oluşturmamda o dergilerin çok katkısı oldu diye düşünüyorum.


Aklımda oluşan düşünce belli bir amaçla seyahat etmek idi. Yollara çıkınca pek çok şeyi yaşayarak görüyorsunuz, karşınıza farklı kapılar çıkıyor. Hem keyifli hem de zor. Seyahate gitmek gibi görülüyor yaptığım ancak öyle bir şey değil aslında. Tamamen planlanmış, ekonomik yönü en uygun şekilde ayarlanmış bir süreç. Mesela Meksika’da 2.sınıf otobüslerle seyahat ediyorum, daha ucuz olduğundan ve halka yakın durduğunuzdan. Bu otobüslerde mesela bagaj bileti yok, uyursanız tüm eşyalarınız gidebilir-sorumluluk almazlar, bazen biletiniz olsa da oturacak yer bulamayabilirsiniz. Kimi zaman 7-8 saat araç bekleyebilirsiniz, kimi zaman tabiat şartları sizi zor durumda bırakabilir. İnsan sonradan unuttuğu bir sürü zahmet de çekiyor yolda, ayrıca başınıza çeşitli kazalar da gelebiliyor. Ben Tayland’da Koh Samui adasında motosiklet kazası geçirdim mesela Şubat 2010’da. 2 ayda ancak tam iyileşebildim. 2011 Haziran’da Ekvador’un başkenti Quito’da 3 kişinin elinden soygundan kurtuldum ama yine Ekvador’un Cuenca şehrinde tur otobüsünün üstünde fotoğraf çekerken yüzüme ağaç dallarının saplanmasından kurtulamadım. Yüzüme hastanede 7 dikiş attılar, dikişleri 10 gün sonra Peru’da aldırdım. Kasım 2011’de Meksika’da Isla Holbox adasında bataklığa gömüldüm ve panik yapmadan ağır ağır kurtulabildim. Bu tarz şeyler oluyor fotoğraf peşinde koşarken”¦




Diğer taraftan 30 günlük bir seyahatte 7-8 şehir ve onların civarındaki yerlere gidince, bu süreç ciddi anlamda yıpratıcı oluyor. Normalde geç yatan bir insanım ancak seyahatlerde gün içinde çektiğim fotoğrafları bilgisayarıma aktarır aktarmaz 23.00-24.00 civarı uyumuş oluyorum. Sabah ışığında çalışacak isem erken kalkmaya çalışıyorum, özetle bayağı yorucu geçiyor seyahatler”¦




Ama böylesi tabii daha iyi oluyor. Tüm zamanı fotoğrafa ayrılmış bir seyahate gitmek, sadece fotoğraf çekmeye odaklanmış olmak, sizi daha üretici kılıyor.



Seyahat fotoğrafçılığı pek çok fotoğraf çekimini kapsıyor. Manzaradan tutun da portreye kadar”¦ Bu çeşitliliğin hepsine hazırlık olmak. Şansa bırakmadan mı planladığınız bir durum? Ya da şöyle sorayım, daha evvelden hiç gitmediğiniz bir ülkeye nasıl hazırlanıyorsunuz?



Şu çok önemli; insan sevdiği bir konuda çalışır ise başarılı olur, daha iyi sonuçlar üretebilir. Ben de kendi kafamda çok sevdiğim, çok ilgilendiğim konularda bir proje yapıp onun üzerinde çalışıyorum. İlk kişisel sergimi Küba ile yaptım “Doğudan Batıya 30 Günde Küba” diye ancak ben ülke bazlı proje yapmıyorum, çalışmalarım “konu” bazlı.


Misal üç tane projem var; bir tanesi “Mayaların İzinde Meksika”, diğeri “Yaşayan İnkalar” ve neredeyse tamamladığım bir tanesi “Ege’nin Diğer Yakası Kiklad Adaları””¦


Bundan sonra yapacağım başka bir proje ne olabilir diye düşündüğümde, “Latin Amerika’da Kadın” olabilir misal. Yani kafama önce bir konu koyuyorum, sonra bunu araştırmaya başlıyorum, kendime bir hedef koyuyorum. Bunu yapmak için nerelere gitmem lazım, ne kadar kalmam lazım, buna hayatım, bütçem ne kadar müsaade eder, hangi önemli yerlere mutlaka gitmem ve fotoğraflamam lazım. Bunları tespit ettikten sonra organizasyonları yapmaya çalışıyorum, seyahate yönelik olarak. Bütün Ekvator’u ve Peru’yu (Amazonlar dışında) otobüsle geçtim mesela, uçak daha çok zaman kazandırırdı ama otobüs daha hesaplıydı ve daha yakından görme imkanım oldu geçilen yerleri. Sözün özü “Mısır’a gideyim, Bolivya’ya gideyim fotoğraf çekeyim” gibi bir durum yok, bir konu üzerinden, bir proje üzerinden yapıyorum çalışmalarımı ve buna paralel seyahatlerimi”¦



Dilini bildiğim ülkeleri tercih ediyorum dediniz?



Evet, Almanca, İngilizce, İspanyolca ve Türkçe olarak dört dili konuşup, yazabiliyorum. Tabii bundan sonraki projelerimden biri belki de ülkemizle ilgili olabilir. Almancayı ise şu ana dek kullanmadım projelerimde”¦



Ülkemizde ilginizi çeken bir proje konusu var mı?



Var, anne tarafım Karadenizli. Yaylalar ve oradaki festivalleri de içine alacak bir çalışma düşünebilirim. Belki kendi ülkemi sona saklıyorum, belki daha ustalaşıp daha başarılı üretim için, belki de demleniyor olabilir konu kafamda”¦



Dil konuşmak önemli, ben insan fotoğraflarını seviyorum, insanlarla iletişimim de iyi. İnsana dair fena fotoğraflar da çıkartmıyorum. Fotoğrafa bakan insanlarda fotoğrafta insan görmek istiyorlar bence. Manzara fotoğrafları da güzel, ben de çok seviyorum ama yabancı bir ülke söz konusu olduğunda, en çok merak edilen şey oranın insanları. Nasıl gözüküyorlar, nasıl giyiniyorlar, nasıl yaşıyorlar vs. Dolayısıyla “insan” önemli, insana ulaşmak için de konuşmak anlaşmak lazım.




Sanırım fotoğraf çekimleriniz için mevsimler önemli?



Doğrudur, mesela Peru için Haziran, Temmuz’da gitmek gerekiyor çünkü İnkaların en önemli İnti Raymi Festivali 24 Haziran’da. Daha çok oralardaki önemli festivallere, törenlere göre de ayarlamak gerekiyor. Zaten bu ülkelerde bizim ülkemizdeki gibi değil mevsimler. Ekvator’da genel bir ilkbahar havası var, ara ara yağışlı, mevsimleri yok yani, sadece kuru ve yağışlı dönemler var. Peru’da biraz var mevsimsellik var ama ülkenin değişik coğrafyalarında iklim değişiyor. Havada güzel bulutlar oluyor ki ben bunu çok tercih ederim. Latin Amerika için Haziran ve Temmuz dediğim gibi iyi bir dönem.




Küba için Mart, Nisan ve Mayıs iyi bir vakit. Meksika için ise Kasım’dan Aralık’a kadar olan vakit tercih edilebilir. Bu söylediğim dönemler aynı zamanda kalabalık turistik sezonların başlangıcı öncesindeki dönemler. Her açıdan iyi bu anlamda, hem fiyat açısından, hem de rahat çalışma imkanı açısından. Yani gidilen yerin iklimini, yağışlı yağışsız dönemleri bilmek lazım, yağışta çalışma imkanı çok kısıtlı hatta imkansız olabiliyor”¦ Benim de zamanım kısıtlı ve çalışma açısından en verimli şekilde geçirmem gerektiğinden bunlara çok dikkat etmem gerekiyor. Mesela Tayland’da da fotoğraf çekmiştim, orada da Şubat ayı harika, ışık muhteşem. Önceden bunları internetten de araştırıyorum tabii ki, binlerce fotoğrafa bakıyorum ve onların çekildiği zamanlar belirtilmiş ise inceliyorum”¦



Daha evvelden bir Küba sergisi yapmıştınız, önümüzdeki dönemlerde de ikinci bir serginiz olacak. Sergi için ne tür hazırlıklar yapıyorsunuz, mesela fotoğraf seçimleri, konuyu kısıtlı sayıda fotoğraf ile anlatma vs. açısından?



Şöyle, serginin ihtiyacını karşılayacak fotoğraftan daha fazla profesyonel manada fotoğrafın olması iyi bir olay. Eleme bu açıdan sıkıntılı bir durum olsa da yine de keyifli bence. İnsanın kendisini şanslı sayması lazım, demek ki bir şeyler başarmış. Şöyle bir örnek vereyim; şimdi yapmak istediğim sergide Meksika’da Uçan Adamlar gösterisinden bir fotoğraf kullanacağım. Beş kişi 20 metrelik bir sırığa tırmanıyorlar, öncesinde yapılan bir müzikli seremoniden sonra. Dört tanesi tepede kendini iplere bağlıyor, bir kişi ise onların kontrolünü yapan kişi olarak bekliyor Ve bu dört kişi bağlı oldukları halde yukarıdan atlıyorlar. Her biri 13 tur yapıyor, dönerek. 13’üncü turun bitiminde hepsi aşağıya ulaşmış oluyor. 13 çarpı 4, 52 ediyor, 52 de bir senenin haftalarını temsil ediyor. Bu Vera Cruz bölgesindeki Kızılderililerin yeni yılda daha iyi bir hasat olsun diye senede bir kere yaptıkları bir tören.




Bununla ilgili birden çok fotoğraf var elimde, hatta tüm “Uçan adamlar” gösterisinin başından sonuna kadar güzel fotoğraflar var. Sergide bunlardan gösteriyi en iyi anlatan bir tek fotoğrafı seçerek kullanacağım.



2012 yılı?



Bu konuda araştırmalarım olsun, Meksika-Yucatan’da katıldığım bir iki seminer olsun, büyük doğa olaylarının olacağından bahsedildi hep. Yani dünyanın sonu değil”¦



Orta Amerika’da çok eski zamanlardan beri Mayalarda yazı olayı var. Yani dünya ortaçağı yaşarken Mayalar ciddi yazılı belgeler oluşturmuşlar. Mimari, matematik, astronomi vs. ile çok ilgilenmişler. İspanyollar 1500’lerde buraya ulaştıkları zaman neredeyse bütün tapınakları yok ediyorlar. Ve o tapınakların renkli taşlarından manastırlar yapıyorlar. Manastırlar Yolu denen yer mesela bu tür yapılmış kilise ve manastırlarla doludur. Bütün Kızılderilileri de Katolik yapmışlar. Hatta benim de biraz içimi acıtan bir durum gördüğüm Kızılderililerin hepsinin diğer insanlardan bile daha fazla dindar olmaları. Bu beni hem çok şaşırttı hem de üzdü biraz.



Sergide değişik konulardan fotoğraflar seçip, işleyeceksiniz?



“Mayaların İzinde” isminde bir sergi yapmak kolay bir şey değil, içini doldurmak lazım. Mayalar, Guetamala’da, Honduras’ta, Belize’de ve ağırlıklı olarak Meksika’nın güneydoğusundalar. Dolayısı ile ben böyle bir projeyi ancak dört, beş yılda kotarabileceğim için konuyu Meksika ile sınırlı tuttum. Meksika’da da iyi çalıştım. Mayaların bugün yaşadıkları hayatları, geçmişte yaşadıkları yerleri, yaşam biçimlerini, felsefelerini temsil eden pek çok fotoğraf biriktirmeye uğraştım.




Notlar da alıyorsunuz sanırım?



Notlar alıyorum, tanıştığım insanların üzerine özellikle. Mesela Meksika Merida’da 92 yaşında bir amca ile tanıştım otobüs beklerken. İnanamadım yaşına, “70 bile değilsin” dedim. Bizdeki Akdeniz – Ortadoğu samimiyeti, şakacılık vs. onlarda da var. Sonra yaşlı adamla otobüsün kalkış vakti gelinceye kadar sohbet ettik. Bana Meksika – Türkiye uçuşunun bedelini sordu. Uçak bileti 900 Euro aşağı yukarı, onu peso’ya çevirdim. 18 ile çarpılıyor, şu kadar peso ediyor dedim. Ömrüm boyunca bunu ben yapamam dedi, Meksiko City’e gittim, Vera Cruz’a gittim ama şu ana dek hiç yurt dışına çıkamadım dedi. Olsun dedim, siz de bu kadar yaşamışsınız, çocuğunuz, torununuz var ne güzel dedim. En son giderken bana İspanyolca “görüşürüz”, “adios” dedi sonra durdu kendisi de duygulandı ve “nasıl görüşeceğiz ki, sen bir daha ne zaman geleceksin ki”, “ben kaç yıl daha yaşayacağım ki” dedi. “Hasta Siempre” “Sonsuza kadar anlamında” diye veda etti son olarak. Hatırladığım benim için duygusal anlardan sadece biri bu. İsimleri ve bu tarz olayları not alıyorum. Küba’da da buna benzer bir duygusal an Rosa adında emekli bir öğretmenle olmuştu. Gençliğine özlem duyan yaşlı bir teyze idi ve gençlik resmiyle fotoğrafını çekmiştim Yine Küba’da Trinidad’da horozuna aşık bir yaşlı adam vardı, horozun onu ne kadar yaşama bağladığından bahsedip hikayeler anlatmıştı… İnsanların fotoğraflarını çekip gitmek yerine onları bir anlamda hayatımıza katmak ve hatırlamak güzel bir duygu diye düşünüyorum.




Bu seyahat, yolculuk, gezme tecrübenizi paylaşmayı düşünüyor musunuz, rehberlik bağlamında?



Evet, yakın bir zaman sonra, belli bir sayıda kişiyi bu gezdiğim yerlere tur düzenleyerek götürmeyi düşünüyorum. Bu tecrübemi bu yörelere gitmek isteyen insanlarla paylaşmak istiyorum. Bu işi ticarete dönüştürme anlamında değil ama bir paylaşım olarak yapmayı planlıyorum. Bu konuda hazırlıklara başladım, önümüzdeki aylarda hayata geçireceğim. Oraya giden klasik turlardan çok daha farklı ve avantajlı seyahatler olacak katılanlar için. Hatta Fototrek bünyesinde gerçekleştirmek için çalışmalar yapıyoruz ve yakında sonlanacak.



Sizin tarzınızda çalışmak isteyen, bu konularda fotoğraf çekmek isteyen insanlara neler önerirsiniz?



Kendime dönüp baktığımda; kısa dönemde belli bir seviyeyi yakaladığımı düşünüyorum. Tabii bu benim kendime yakıştırdığım bir etiket değil, hem ülke içinden hem de dışarıdan aldığım tepkiler bu yönde. Sanatın içinden gelen bir insan olarak eski sanat tecrübelerimin bana çok faydası oldu. Örneğin müzikten örnek verecek olursak; Rock, blues müziğinde Eric Clapton efsanelerden biridir, ya da Led Zeppelin’den Jimmy Page de yine o şekilde efsane bir gitaristtir. Şimdi bunların kullandığı gitarlar var, mesela Eric Clapton Fender Stratocaster kullanır, Jimmy Page ise Gibson Lesbo kullanır ve aynı zamanda kullandıkları çeşitli efekt aletleri vardır ki bunları da fotoğrafçılıktaki filtreler gibi düşünebiliriz. Pink Floyd’un gitaristi David Gilmour’un ya da Latin Rock Müziğinin efsane gitarcısı Carlos Santana’nın ya da Mark Knopfler’in bir gitar tonu vardır ve bu gitar tonlarını kullandıkları (ve kendi seçtikleri) müzik ekipmanları belirler aynı zamanda. Fotoğrafa dönersek Nikon ve Nikon’un lensleri, Canon ve Canon’un lensleri veya hangi marka ilgi alanınızda ise. Öncelikle ekipmanda lens seçimi çok önemli. Gövde de önemli ama bence ikinci planda kalıyor o. Yani kişi hangi lens aralıkları ile kendisini daha iyi ifade ediyor, bunu tespit etmeli. Ben geniş açı kullanmayı seven biriyim ve konuya yaklaşmayı tercih ederim. En iyi fotoğraf en yakın olan fotoğraftır diye düşünür isek ben tercihimi bu yönde kullanıyorum, bana keyif veren de bu. Sokak fotoğrafçılığını da severim, sokakta konuyu çevresi ile birlikte yakından aktarmak gerekir. Hal böyle olunca çok abartılmamış geniş açı benim için ideal olanı. Ama yeri geliyor teleobjektifinizi de devreye sokuyorsunuz, mesela Latin Amerika’da bir sürü yerde insanlar fotoğraflarının çekilmesine müsaade etmiyorlar. Burada da fotoğraf üretmeniz gerekiyor ve uzaktan da olsa görüntü almanız teleobjektiflerle mümkün oluyor. Özetle kullandığımız ekipman bir tarz oluşturmamıza yardımcı oluyor, müzikten onun için örnek verdim. Ayrıca insani duruşunuz, kişisel özellikleriniz, dünya görüşünüz, bunların hepsi fotoğrafçılık yolunuzda size katkı sağlar ve yön verir benim kanaatimce.



Fotoğrafçının keşif içersinde olmasının da önemli olduğunu düşünüyorum. Lens konusu da böyle değerlendirilmeli. Bir lens ile başlayabilir sonra seçimlerine göre gerekir ise ikinciyi alarak devam eder. Bunun dışında temel bilgileri almak için bir kursa gidebilir veya bilen kişilerden yardım alabilir. Çok detay meraklısı ise uzun süreli tahsilini yapabilir üniversitede… Geriye kalan da zaten bir keşfetme dünyası oluyor, sanat bu deneyimler ve geçirilecek zaman ile ortaya çıkan bir durum. Olayda aşk, tutku ve istek ne kadar yoğun ise ilerleme süresi o kadar kısalıyor, hızlanıyor. Eleştiriye, deneyimlerden ders çıkarmaya açık olmak gerekiyor. En iyi diye bir şey yok, aynısını yapmak diye bir şey yok, ne kadar çok insan bu konularda çalışır ve ortaya farklı şeyler koyarlarsa bu keyif verici ve sanatsal anlamda çeşitlilik ve zenginlik kazandırıcı bir durum olur.




Cem bey, keyifli sohbet için çok teşekkür eder, hem bundan sonraki çalışmalarınızda hem de serginizde başarılar dilerim”¦




Levent YILDIZ, Aydan ÇINAR


17 Aralık 2011, Taksim






Cem Canbay’ın “Mayaların İzinde Meksika” sergisi, 4 Şubat – 3 Mart 2012 tarihleri arasında, Fototrek Fotoğraf Merkezi’nde sergilenecektir.
www.fototrek.com





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Cem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana YolculukCem Canbay ile Söyleşi : İnsana Yolculuk

Jan Banning : Rahatlatıcı Kadınlar



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




Rahatlatıcı Kadınlar


Comfort Women


Jan Banning




Kadınlara tecavüz savaşın normal bir yan etkisi gibi görünüyor. İkinci Dünya Savaşı süresince Japon askerleri seks köleliği için bir sistem bile kurmuşlar. On binlerce Asyalı “Rahatlatıcı Kadın” askeri genelevlerde fahişeliğe zorlanmış. Buna ilaveten pek çok kız tren vagonlarında, fabrika depolarında ya da her gece evlerde cinsel istismara uğramış. Bu kadınların çoğu o zamandan beri fiziksel ve duygusal zorluklar çekmişler.



Fotoğrafçı Jan Banning ve Yazar Hilde Janssen savaş boyunca seks işçiliğine zorlanan kurbanlardan olan Endonezyalı kadınları ziyaret ettiler. “Rahatlatıcı Kadınlar” kitap ve sergisinde onların 18’i konu hakkında açıkça konuşarak tabuları yıktılar böylece bu gizli tarihin sürükleyici bir resmini oluşturdular. Fotoğrafçı onların portrelerini Japon savaş posterleri ile birleştirerek savaşın kadın ve erkek taraflarını yan yana getiriyor ve propaganda gerçeğe karşı. Kısa hikayeler, bu gizli tarihin sürükleyici bir hikayesini çizerek bu ve diğer eski rahatlatıcı kadınların kaderini tasvir ediyor.



Bu rahatlatıcı kadınlar ve Jan Banning ile Hilde Janssen’in onlar hakkındaki araştırmalarından film yönetmeni Frank van Osch “Çünkü biz güzeldik” adlı bir belgesel (Hollandaca ve İngilizce altyazılı) yaptı. DVD’si Frank van Osch (www.vofprodukties.tv)’ den edinilebilir.



Hilde Janssen (d.1959) bir gazeteci ve antropologdur. Son 15 yıldır Asya’da yaşıyor ve çalışıyor. Janssen rahatlatıcı kadınlar araştırması için iki yıllığına Jakarta’dan Endonezya takımadalarına taşındı.




Raping women seems to be a normal byproduct of wars. During World War II, the Japanese military even set up a system for sex slavery: Tens of thousands of “comfort women” in Asia were forced into prostitution at military brothels. In addition, many girls were abused sexually in railroad wagons, factory warehouses or night after night at home. Most of these women have suffered physical and emotional consequences ever since.



Photographer Jan Banning and writer Hilde Janssen visited Indonesian women who during the war were victims of this forced sexual labor. In the book and the exhibition “Comfort Women”, 18 of them break the persistent taboo against speaking out on the issue, thereby painting a gripping picture of this hidden history. By showing their portraits in combination with Japanese war posters, the photographer junxtaposes male and female sides of war, and propaganda versus reality. Short narratives depict the fate of these and other former comfort women, painting a gripping picture of this hidden history.



About these comfort women and the search for them by Jan Banning and Hilde Janssen, film director Frank van Osch made the documentary (with Dutch and English subtitles) “Because we were beautiful”, which is available on DVD from Frank van Osch (www.vofprodukties.tv).



Hilde Janssen (b. 1959) is a journalist and anthropologist. For the past 15 years, she has lived and worked in Asia. From her base in Jakarta, Janssen traveled the Indonesian archipelago for two years searching for comfort women.





Wainem, d.1925, Mojogedang, Orta Java. Wainem önce bir yıl Solo’da, sonraki iki yıl da Yogyakarta’da fuhuş yapmaya zorlanmak üzere evinden alındı. Gün boyunca bir depoda diğer kadınlarla paspas örmek ve kendi yemeğini pişirmek zorundaydı. Bazen hemen oracıkta tecavüze uğruyor ama çoğu zaman askerler tarafından barakalarındaki odalarına götürülüyordu. “Endonezyalı bir doktor her hafta bir Japon doktor gözetiminde gebelik kontrolü yapıyordu. Hiç hamile kalmadım.” Savaştan sonra bir grup kadınla o evi ele geçirmek için 60 mil yürüdü.




Wainem, b. 1925, Mojogedang, Central Java. Wainem was taken from home and forced into prostitution, first in Solo for a year and then for two years in Yogyakarta. During the day in a warehouse, she had to weave mats with other women and cook her own food. Sometimes she was raped right then and there, but most of the time was taken by soldiers to their rooms in the barracks compound. “An Indonesian doctor tested us every week for pregnancy while a Japanese doctor observed. I never became pregnant then.” After the war, with a group of women, she walked some 60 miles to get home.





Japon Propaganda Posteri, WWII ( Kaynak: NIOD/KB, NL). “Casusluğu Önleme Haftası, 1 -7 Mart. Casusluğu önlemek için beş sivil kurala bağlı kalın. “



Japanese Propaganda Poster, II.Dünya Savaşı (Source: NIOD/KB, NL). “Prevention of espionage week, March 1 – March 7. Stick to the five civilian rules for the prevention of espionage.”





Paini, d.1930, Getasan, Orta Java. 13 yaşından itibaren Paini yerel kışlalarda zorunlu çalıştı. Önceleri civar köylerden bir grup askerle yiyecek toplamak zorundaydı, daha sonra hendekler açtı ve mutfakta çalıştı. Akşamları işten sonra evden alınıp kışlalara götürülüyor ve defalarca tecavüze uğruyordu. Ablası da yakındaki diğer başka bir bölgede fuhuşa zorlandı. Paini’nin görücü usulü evlendiği adam savaştan sonra ondan hiçbir şey yapmasını istemedi. Yaşlı bir dul ile olan ikinci görücü usulü evliliği sadece beş ay sonra sona erdi. Bundan sonra üçüncü kocası ile bir aile kurmadan evvel bir süre hizmetçi olarak çalıştı. “Ona kullanıldığımı söyledim. Ama o beni her halimle sevdi. Birlikte pek çok güzel şey yaşadık. Bu nedenle şimdi pek çok çocuğum ve torunum var.”



Paini, b. 1930, Getasan, Central Java. From age 13, Paini performed forced labor at a local barracks. First she had to gather food with a group of servicemen in the surrounding villages, later she dug ditches and worked in the kitchen. In the evening, after work, she was taken from home to the barracks and raped repeatedly. Her older sister also was forced into prostitution, at another location nearby. The man Paini was to marry through an arranged marriage didn’t want to have anything to do with her anymore after the war. A second arranged marriage, with an old widower, failed after only five months. After that, she worked for a while as a maid before she started a family with her third husband. “I told him that I had been ‘used,’ but he liked me anyway. We experienced a lot of joy together. That’s why I have a lot of children now and grandchildren.”





Rosa, d.1929, Saumlaki, Tanimbar, Güney Moluccas. Savaş sırasında Rosa bilerek hamile kalmıştı çünkü arkadaşı kendisi için ayarlanan kız yerine onunla evlenmek istiyordu. Rosa’nın arkadaşı için partner ayarlayan köyün ağası Rosa’yı şehirdeki bir geneleve yolladı. Orada birkaç aylık hamile olmasına rağmen fuhuşa zorlandı. Hamileliğin sonlarında köyüne döndü ve bebeği doğumdan kısa süre sonra orada öldü. Arkadaşı görücü usulü evliliğini bitirdi ve onunla evlendi. Bu onun onurunu kurtardı. Savaştan sonra köy bütün olaylar hakkında sessizliğini korudu. “Bu bizim sırrımız. Bana acıyorlardı çünkü benim mecbur bırakıldığımı biliyorlardı. Çocuklara hiçbir zaman anlatmadık. Ben bunun için çok utanıyorum. Yapabileceğim hiç birşey olmamasına rağmen.”



Rosa, b. 1929, Saumlaki, Tanimbar, South Moluccas. During the war, Rosa deliberately had gotten pregnant because her friend wanted to marry her rather than the girl arranged for him. The village chief, who had arranged the marriage partner for Rosa’s friend, sent Rosa to a Japanese brothel in the city. There she was forced into prostitution while she already was several months pregnant. At the end of her pregnancy, she returned to her village, where the baby died soon after birth. Her friend blew off his arranged marriage and married her after all. That saved her honor. After the war, the village kept quiet about the whole affair. “That is our secret. They felt compassion for me because they knew I had been forced. We never told the children anything – I am too ashamed for that. Even though there’s nothing I could do about it.”





Iyoh, d.1924, Batı Java. Iyoh bir Japon ailesi için temizlikçi olarak çalıştı. Orada daimi bir ziyaretçi olarak bulunan Japon ordusunun bir üyesi kadın personele düzenli olarak saldırıyordu. Iyoh’un odasına da düzenli olarak giriyor ve tecavüz ediyordu, öyle kabaydı ki dahili yaralara tahammül ediyordu. Kaçmaya ve kız arkadaşlarının ona bakacağı yakındaki bir fabrika barakasında saklanmaya karar verdi. “Eve gitmeye cesaretim yoktu. Babamın tecavüze uğradığımı anlamasından korktum. Bunu istemedim.” Savaştan epey sonra hayatının aşkı ile evlendi. “ O benim kuzenimdi, ondan hamile kaldım, birbirimizi seviyorduk.” 11 tane çocukları oldu, yedisi halen hayatta. “ Kocam öldükten sonra bana çocuklarım baktı. Geçmişte çok fazla çalışmak zorunda kalmıştım.” Savaş hakkında bir daha hiçbir zaman konuşmadı, fabrikadaki eski kız arkadaşlarıyla bile.



Iyoh, b. 1924, Baros, West Java. Iyoh worked as a cleaning lady in a Japanese household. A member of the Japanese military, who was a steady visitor there, regularly assaulted the female personnel. He entered Iyoh’s room regularly, too, and raped her so brutally that she sustained internal injuries. She decided to run and hid in a nearby factory barracks, where girlfriends nursed her. “I didn’t dare go home. I was afraid that my dad would find out I was raped. I didn’t want that.” Fairly soon after the war she married the love of her life. “He was my cousin, I had gotten pregnant by him, we loved each other.” They had 11 children together, seven of whom are still alive. “My children take care of me since my husband died. I’ve had to work hard enough in the past.” She never talks about the war anymore, not with her old girlfriends from the factory, either.





Niyem, d.1933, Karangmojo, Yogyakarta. Niyem 10 yaşında bir çocukken oyun oynadığı sırada kaçırılarak Batı Java’daki bir askeri çadır kampına götürülmek üzere kadın dolu bir kamyona konuldu. En güzel kadınlar memurların konutlarında kilit altında tutuluyordu. Niyem, diğer iki kızla küçük bir çadırı paylaşmak zorundaydı ve askerler diğer kızlar da oradayken tecavüz ediyordu. Çok yemek yemiyor ve bir hendekten su içmek zorunda kalıyordu. “Hala çok gençtim, iki ay içinde vücudum tamamen tahrip olmuştu. Bir hiçtim, bir oyuncaktım, insan olarak hiç bir şey ifade etmiyordum. Japon döneminde hissettiklerim bunlardı.” İki ay sonra Niyem kaçmayı başardı. Evine döndüğünde ailesi onu tanıyamadı. “Tecavüze uğradığımı kimseye söylemeye cesaret edemedim. Ailemi incitmek istemedim. Kimsenin beni istemeyeceğinden ve dışlanacağımdan korktum. Ama insanlar hala bana “Japon elden düşmesi” diye seslenerek kötü muamele ediyordu. Çok uzun zaman ortadan kaybolmuş olduğum için neler olduğundan şüpheleniyorlardı. Bu beni korkunç incitti.” Biraz daha yaşlanınca evlenmeyi başardı. Yaşlı ve hiç evlenmemiş biri olduğu için minnettardı. Yine bir erkeği ve beş çocuğu vardı. “Çocuklar olmadan tarihiniz olmaz”



Niyem, b. 1933, Karangmojo, Yogyakarta. As a 10-year-old child, Niyem was kidnapped while playing and taken in a truck full of women to a military tent camp in West Java. Once there, the prettiest women were locked up as live-ins by officers in their residences. Niyem had to share a small tent with two other girls, where soldiers raped them in the presence of others. She didn’t get much to eat and had to drink water from a ditch. “I was still so young, within two months my body was completely destroyed. I was nothing but a toy, as a human being I meant nothing, that’s how it felt during the Japanese era.” After two months, Niyem managed to escape. When she returned home, her parents didn’t recognize her. “I didn’t dare tell anyone that I had been raped, I didn’t want to hurt my parents. I was afraid that no one would want me, that I would be left out. But people still abused me by calling me a “Japanese hand-me-down.” Because I had been gone so long, they suspected what had happened. It hurt me tremendously.” She managed to get married only at an older age. And she’s very grateful that as an old spinster, she nevertheless got a man and had five children: “Without children, you have no history.”





Icih, d.1926, Cireunghas, Batı Java. İlk kocası Japonlar tarafından vurularak öldürüldükten sonra genç dul Icih yakındaki kışlalardan birinin çamaşırhanesinde çalışmaya başlatıldı. Kilitlendi, tecavüz edildi ve üç yıl boyunca hemen her gün kışla komutanı ve diğer askerlerce dövüldü. Başlarda, arada bir gözetim altında kışla etrafında yürümesine izin veriliyordu. Daha sonra barakalardan birinde sürekli olarak kilitli kaldı. Çok sık dövülüyor ve ceza olarak yemek verilmiyordu. Savaşın sonunda çok zayıf ve hasta halde evine gitti. “O zaman babam henüz yeni ölmüştü, ben sadece bir çocuktum. Annem yaralarımı iyileştirmek için geleneksel bitkiler kullandı, ezilmiş yapraklarla vücudumu ovuşturup masaj yaptı. Yürüyemiyor, ismimi bile telaffuz edemiyordum.“ Icih savaş bittikten sonra sekiz yıl yeniden evlenmedi. Tamamen iyileştiğinde yeniden çalışabildi. “Kocam, Japonlar tarafından alındığımı biliyordu. Ona kendimi anlattım ama o önemsemedi.” Evlilik kısa bir süre sonra sona erdi, sonraki 10 evliliği gibi”¦ Hiçbir zaman çocuk doğuramadı, rahmi kışlada oluşan iç yaralarla zarar görmüştü. Ölen ablasının üç çocuğunu evlat edindi. Onlar, hala bir çiftlikte işçi olarak çalışmasına rağmen yaşlılığında ona dönüşümlü olarak yardım ettiler. Varlığıyla barışmış ama tecavüzler onu taciz etmeye devam ediyor. “O kadar çok yaraladı ki Cennet dünyanın üzerine çökmüş gibiydi. Vücudum bunu hiç unutmayacak.”



Icih, b. 1926, Cireunghas, West Java. After her first husband was shot to death by the Japanese, the young widow Icih was put to work as laundry help in nearby barracks. Next she was locked up and raped and battered almost daily for three years by the barracks commander and another serviceman. At first she was still allowed every now and then to walk around the barracks under surveillance. Later she stayed locked up permanently in one of the barracks. She was beaten often and as punishment regularly didn’t get food. At the end of the war she went home very thin and sick. “My father was already dead then, I was the only child. My mother used traditional herbs to heal my wounds, rubbed me with crushed leaves and massaged my body. I wasn’t able to walk anymore, not even capable of pronouncing my name.” Icih didn’t remarry until eight years after the war, when she was fully recovered and could work again. “My husband knew I was taken by the Japanese, I told him myself, but he didn’t care.” The marriage ended in divorce after a few years, as did her next 10 marriages. She was never able to bear children; her womb was damaged by internal injuries sustained at the barracks. She adopted three children of her deceased sister. They in turn help her out in her old age, though she still consistently labors as a farm worker. She is at peace with her existence, but the rapes continue to haunt her. “It hurt so much, it was as if heaven crashed onto earth. My body can’t forget it.”





Wagiyem, d.1929, Tawangmangu, Orta Java. Wagiyem köyünden alındı ve üç ay boyunca kışlada fuhuşa zorlandı. Her gün diğer kadınlar gibi pudra ve rujla makyaj yapmak zorundaydı. Geceleri askerler onu kışladaki odalarına alıyordu. “Beni yakalıyor ve öpüyorlardı. Beni öldüreceklerinden ve hamile kalmaktan korkuyordum.” Kaçmaya cesaret edemedi, barakalar gözaltındaydı. Savaş sonunda özgürlüğüne kavuşunca küçük kardeşi Semi ve bir büyük ablasının da askerler tarafından cinsel tacize uğradığını öğrendi. “Kızlarımı her zaman dikkatli olmaları, yabancılarla birlikte gitmemeleri için uyardım aksi takdirde benim gibi tecavüze uğrayabilirlerdi. “Semi de bu serideki kadınlar arasında portrelendi.



Wagiyem, b. 1929, Tawangmangu, Central Java. Wagiyem was taken from her village and forced for three months into prostitution at a barracks. Every day she had to apply makeup with powder and lipstick, just like the other women. At night, soldiers took her to their rooms in the barracks complex. “I was grabbed and kissed and such. I was afraid they would kill me but also that I would get pregnant.” She didn’t dare try to escape; the barracks were under surveillance. When she gained freedom at the end of the war, it turned out that her younger sister Semi* and an older sister, too, had been sexually abused by soldiers. “I’ve always warned my daughters to be careful and not to go along with strangers, because otherwise they would get raped, just like me.” * Semi is also among the women, portrayed in this series.





Emah, d.1926, Kuningan, Batı Java. Emah evinden alınarak üç yıl Chimahi’deki iki farklı kışla genelevinde fuhuşa zorlandı. Miyaki Japon ismini aldı ve her gün en az on erkeğe, erlere ve memurlara hizmet etmek zorundaydı. Askerlerin bilet almak zorunda oldukları ofisin duvarlarında seçebilecekleri kızların resimleri vardı. “Herkes beni istiyordu. Birbiri ardına gelmeye devam ettiler“. Güzelliğine kızıyordu. “Çirkin olmayı çok istiyordum çünkü çirkin kızlar çabucak evlerine geri gönderiliyorlardı. Ama güzel olanlar kalmak zorundaydı“. Savaşın sonuna kadar kışlada kaldı. Eve döndüğünde anne babasının üzüntüden öldüğü ortaya çıktı. Java soylularından yaşlı bir adamla evlendi. Bunu aslında istememiştim ama ona acıdım. O öldükten dört yıl sonra pek çok hayranıma rağmen yeniden evlendim”. Hiçbir zaman çocuk sahibi olamadı ve erkek kardeşinin iki çocuğunun bakımını üstlendi.



Emah, b. 1926, Kuningan, West Java. Emah was taken from home and for three years forced into prostitution in two different barracks brothels in Chimahi. She received the Japanese name Miyako and daily had to service at least ten men, common soldiers and officers. In the office where the servicemen had to buy a ticket, there were pictures of the girls they could choose from. “Everyone wanted me. They kept on coming, one after the other.” She resented her beauty. “I so much wanted to be ugly, because the ugly girls they quickly sent home again. But the beautiful ones had to stay.” She stayed at the brothel until the end of the war. When she returned home, it turned out both her parents had died of sadness. She married an older man of Javanese nobility. “I really didn’t want to, but I took pity on him. After he died four years later, I never married again, even though I had many admirers.” She never was able to have children and adopted two of her brother’s children.





Japon Propaganda posteri, II. Dünya Savaşı (Kaynak: NIOD/KB, NL). “Shochiku özel basımı: Tank Komutanı Nishizumi’nin Kahramanlık Öyküsü.” ( Shochiku bir film yapım şirketinin adı)



Japanese Propaganda Poster, WWII (Source: NIOD/KB, NL). “Shochiku special edition: The Heroic Story of Tank Commander Nishizumi.”.(Shochiku is the name of a film production company).







Çeviri (translation by) : Berna AKCAN




www.janbanning.com


www.hildejanssen.nl








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jan Banning : Rahatlatıcı KadınlarJan Banning : Rahatlatıcı KadınlarJan Banning : Rahatlatıcı KadınlarJan Banning : Rahatlatıcı KadınlarJan Banning : Rahatlatıcı KadınlarJan Banning : Rahatlatıcı KadınlarJan Banning : Rahatlatıcı KadınlarJan Banning : Rahatlatıcı KadınlarJan Banning : Rahatlatıcı KadınlarJan Banning : Rahatlatıcı Kadınlar

Murat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak Görüşü




İNSAN MANZARALARI – SOKAK GÖRÜŞÜ


Murat Germen




Bu seri halen devam etmekte olan bir proje. 2010 yılında başladım ve dünyanın farklı kentlerinde seriyi geliştirmeye devam ediyorum: Vancouver, Seattle, Paris, Marakeş, Londra, Amsterdam, Atina, Berlin, Kopenhag, Stockholm, İstanbul, Leeuwarden, Osaka, Tokyo ve Kyoto. Daha önceki çalışmalarıma bakıldığında tipik bir belge, insan veya sokak fotoğrafçısı olduğum söylenemez. Belli bir süre insanı merkeze alan bir fotoğrafçılık eylemi yapmaktan kaçındığımı itiraf etmeliyim. Bu çeşit bir çalışma yapmaya karar verdiğimde ise becerebildiğim kadarıyla kendine has bir içerik ve görsel dil oluşsun istedim.



Fotoğrafları 14 mm süper geniş açı ile bel hizasından bakaç kullanmadan çekiyorum, bu yüzden kadraj insiyaki bir şekilde oluşuyor. Bunun çeşitli avantajları oluyor. Birincisi, insanlar çekildiklerinin farkında olmadıkları, fotoğrafçı kamerayı direkt olarak yüzlerine doğrultmadığı için poz vermiyorlar. Bu sayede anlık, doğal, manipüle edilmemiş yüz ifadeleri, mimikleri, vücut duruşlarını belgelemek olası hale geliyor. Zamanımızda gözümüze çarpan insan hallerinin ne derece hakikat taşıdığı bilinemiyor. İnsanların kendilerine estetik müdahaleler yaptırması, bir de üstüne fotoğraflar çekildikten sonra çeşitli kusur diye addedilen (ama belki de insanların alamet-i farikası olan) detayların kusursuzluk adına silinmesi, medyada karşımıza çıkan insan tasvirlerini güvenilmez kılabiliyor. İşte bu aşamada insanların manipüle edilmemiş hallerinin kayıt altına alınması önem kazanıyor. Diğer avantaj ise bel hizasından çekim yönteminin getirdiği “çocuk fotoğrafçı” bakışının devreye girmesi. Çocuk fotoğrafçılar boyları itibariyle daha alt bir seviyeden gözlem yapıyorlar. İnsanlar çocukları kameraman, fotoğrafçı, muhabir, gazeteci gibi işin profesyonelleri kadar ciddiye almadıklarından, onlara poz vermeyi yetişkin fotoğrafçılar çekerken önemsedikleri kadar önemsemeyebiliyorlar. Bu da çocuk fotoğrafçının zamanı kendine has bir şekilde durdurabilmelerine yol açabiliyor.



Farklı kentlerde binlerce deneme yaptım, yapmaya devam ediyorum. İçerik, estetik ve an itibarıyla kayda değer bulduğum fotoları dikey yönde 1:3 oranında kadrajlayıp beşli poliptik fotolar olarak yanyana getiriyorum. İlk görsellerde bu beşlilere birkaç örnek görebilirsiniz. Fotoğrafların bu şekilde yan yana getirilmesinde sanıyorum mimarlık geçmişim rol oynadı, çünkü bu beşlilerle, ön planda olan insanlara arka plan oluşturan hacimlerin birlikteliği üzerinden bir mimari kurgulamaya çalışıyorum. Daha sonra, beşlilere ek olarak, tekil dikey fotoğrafların içinden kare detaylar üretmeye başladım ve bu seriyi sergileme formatına ek bir boyut getirmeyi amaçladım. Şu an itibariyle seriyi bu iki farklı ölçek üzerinden paylaşıyorum.



Seri başlığının diğer parçası olan “sokak görüşü” ise başka bir boyuta dikkat çekiyor. Öznelerin izni olmadan çekilen fotoğrafların oluşturduğu bütün; bir yandan doğal insan halleri, ifadeleri, vücut postürleri içerirken diğer yandan Google Street View ve güvenlik kameraları tarafından icra edilen izinsiz görüntüleme eylemine de gönderme yapıyor. Güvenlik kameraları bizi kötülüklerden korumak adına, sokaklarda neredeyse her yaptığımızı kayıt altına alıyor. Google’ın verdiği “Street view” (sokak görüşü) hizmeti ise güvenlikten daha çok, seyahat edemediğiniz veya seyahat edeceğiniz yerler hakkında size önizleme, intiba edinme fırsatı sunuyor. Google’ın çok kafalı, 360 derece görebilen ve bir arabanın tepesine yerleştirildiği için yaklaşık 2,5 metre yükseklikten kaydeden özel kamerası, araba belli bir hızda hareket ederken önüne ne gelirse insanlardan izin almadan çekiyor. Bu kayıt sırasında kayda takılan bazı anlar o kadar mahrem, özel, kendine has olabiliyor ki Michael Wolf gibi daha önce hiç “kendine mal etme” yöntemi ile işler yapmamış bir fotoğrafçı bile, Google’ın sunduğu bu ortamı alışagelmedik bir sokak fotoğrafçılığı eylemi için kullanma heyecanı duyuyor.



Wolf, bilgisayarında görüntülediği ve Google’ın özel kamerası ile çekilmiş anonim fotoğrafları, kendi fotoğraf makinesi ile ekrandan makro röprodüksiyonlar yaparak başkalaştırıyor. Alman fotoğrafçı yakın zamanda bu serisini belgesel fotoğrafçılığın en sağlam kalelerinden birisi olan World Press Photo yarışmasına yollayarak mansiyon ödülü kazandı. Bu ödül hala devam eden büyük tartışmalara yol açtı: Birçok kişi Google Street View fotoğraflarının başkalaştırılarak belgesel sokak fotoğrafı olarak sunulmasını kabul etmeye hazır değil(di). Wolf’dan daha önce Jon Rafman’ın da izlediği bu süreç sonunda ortaya çıkan fotoğrafları ciddiye alma eğiliminiz olmasa bile, her iki fotoğrafçının da işlerine bakmanızı muhakkak öneririm. Kendine mal etme (appropriation) sonrası ortaya çıkan kadrajlanmış sokak görüntüleri birçok iddialı sokak fotoğrafçısının işlerinden daha dikkat çekici.



‘İnsan manzaraları – Sokak görüşü’ serisi her ne kadar bu konuya dikkat çekmek amacıyla düşünülmediyse de; izinsiz çekim, kayıt, gözleme, izleme, takip etme, fotoğrafta etik, model rızası / imzası gibi konuları gündeme getirecek bir potansiyel taşıyor. Seriye dahil ettiğim insanları seçerken herhangi bir yaş, cins veya fiziki özellik gözetmiyorum. Yaşadıkları kentin, kültürün kendine haslıklarını aktarabilme olasılığı taşıyan imleyen, gösterenler barındıran insan hallerini tercih ediyorum.



Serinin solo sergisi henüz açılmadı, sanıyorum 2012 sonu veya 2013 başı gibi bir tarihte sergiye dönüşebilir. Bir adet dörtlü, 14 Eylül – 9 Ekim 2010 tarihleri arasında Sanatorium Çağdaş Sanat Galerisi’nde; Ahmet Elhan, Alp Esin, Arif Aşçı, Burcu Aksoy, Ferit Kuyaş, Orhan Cem Çetin ve Sıtkı Kösemen’in de işlerinin bulunduğu “Kural yok” başlıklı bir karma sergide sergilendi. 3 adet tekil iş New York Fotoğraf Festivali’nin “Humankind” temalı sergisine seçildi. En son olarak da seriden 2 adet üçlü, 2 adet beşli, 24-27 Kasım 2011 tarihleri arasında gerçekleşen Contemporary Istanbul Sanat Fuarı’nda sergilendi.

Murat GERMEN
www.muratgermen.com

































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Murat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak GörüşüMurat Germen : İnsan Manzaraları, Sokak Görüşü

Perian Flaherty : Still Life



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



STILL LIFE


Perian Flaherty




I



Başlangıçta kemiklerden bir alfabe hayal ettim.



Sadece başka bir seyahate başlamak için, kemikler sıklıkla hayatın özellikleriyle giydirildiğinden: kürk, tüy, deri, pul.



Kemiğe ulaşmak için onun kendi seyahati.


Bir iş.



Bu fotoğraflar kıkırdak ve sessizlik, ilik ve zamanla tasarlandı ve haberdar edildi.



Dikkat ve sevgiyle yapıldılar, eğer gerçek söylenseydi daha fazla kendimden emin olabilir miydim emin değilim.



II



Hayvanları bulduğun yerden benimle birlikte geri getirdim ~ genellikle Cape Cod sahillerinden ayrıca gerçek bir coğrafyanın olmadığı anlardan, öldükleri yerlerden. (Bunun tek istisnası Stop & Shop’tan bir ahtapottu). Ve şunu eklemeliyim asla yoldan geçerken ölen çok fazla ceset toplamadım. Çarpışmanın onlara etkisi benim kapasitemi aşıyor.



Her seferinde aşık olduğumu ve her seferinde uygunsuz beklenti sebebiyle dehşete kapıldığımı söylemek çok doğru olacak ~ onları görmek, onları boylu boyunca görmek, onları içleri boşalmış, kürksüz ve parçalanmış görmek. Hazır bulunmak, başlarında beklemek, tekrar gözlerini açabileceklerini anı düşünerek seyretmek.



III



Onları kollarımda ve kalabalık sahillerde çantalarda taşıyorum; arabada sandıklarda, arabada feribotla, teknede saklıyorum ve uçakta bavullarla eve taşıyorum (sadece çok küçük olanları). Topuklarınızı üç kez birbirine vurun modasında, toprağı hatırladım, tuzu kutladım, mineralleri keşfettim ve sonsuz miktarda kumu taşıdım. Ve, suyun uyanışında, ani bir soğuk şakırtıyla, buza miras bıraktım.



IV



Görsel sözlük dağarcığı, doğası gereği çok rahatsız edici: ama evrensel ve işin altındaki devinim, pek çok yönden geleneksel ya da biçimsel. Ortamın talepleri ~ fotoğrafçılık değil ama et & kemik, metal, taş, kağıt vb.nin simyası ~ özel bir dinamik yaratıyor. Bozulma ve erozyon, gerçek ve organik tansiyon arasında zarif fırsatlara vesile oluyor, devamlılığın illüzyonu ve değişim gerçekliği arasındaki kavramsal sınırın ya da kompozisyon ve bozulma arasındaki yarışmanın keşfi.



V



Bunun ilginç ama şeylerin çözümlenmemiş yönlerini sunmasının dışında bu çalışma ve ifade şekli arasındaki özel ilişkiyi nasıl anlayacağım konusunda hala kararsızım.



Kesinlikle ve çok uzun bir süre bunun için herhangi bir ifade şeklim yoktu ~ sadece bu çalışma için değil, ne yaptığım ve niçin yaptığım için de ve bu daima hayvanların kendileri için değil (bununla beraber zaman geçtikçe bir dişi, bir ayak parmağı ya da yüzeyde kalan bir parça kürkün onlara bağışlandığını öğrendim).



Her zaman kolaylıkla ve sıklıkla olmuyor, ifade şeklinin ötesine geçme şansı, açılmamış bir manzaraya giriş. Ve sadece size şunu söyleyebilirim, bu benim için bir çeşit cennet, sahra.



Çok sonra, bu çalışmayı gösterme şansını yakaladığımda, insanlar için bunun altında bir ifade şekli bulmaya çalışmanın ne kadar önemli olduğunu keşfettim, tam olarak ne aradıklarını biliyorlardı. Ama bunun kendilerini bir yere koyma ya da mesafe koyma çabası olup olmadığından emin değilim. Bu sebeple, ikincisi olma ihtimaline karşı bir noktada herhangi bir kelime sunmamaya karar verdim.




Çeviren (translated by): Hülya YELTEPE ERCAN




I



In the beginning, I imagined an alphabet of bones.



Only to begin another journey, since bones are often still clothed in the particularities of a life: fur, feather, skin, scale.



To get down to the bone is it’s own journey.


A certain kind of work.



These images are formed and informed by gristle and silence, marrow and time. They are made from attention, and a kind of love I wasn’t sure I possessed any longer, if the truth be told.



II



I bring the animals back with me, from wherever I find them ~ mostly the shores of Cape Cod, but also from moments without any real geography, from wherever they have died. (The only exception to this was my one commercial acquisition early on ~ an octopus from the frozen aisle of a Stop & Shop.) And I would add that I never gather the too-many bodies of those killed crossing the roads. The impact renders them past my capacities, every which way.



It’s fair to say that each time I fall in love, and each time I am horrified by the prospect of the proposition ~ to see them through, to see them along, to see them uncoil, unfurl, and unravel. To be present, keeping an open-ended vigil, watching for the moment they might begin again to bloom.



III



I have carried them in my arms, and in bags on crowded beaches; carted them in crates, ferried them in cars, stored them in sinks, and flown them home in suitcases (only two tiny ones). In click-your–heels-three–times fashion, I have remembered earth, celebrated salt, discovered minerals and hauled endless amounts of sand. And, in the wake of water, following a sudden cold snap, I inherited ice.



IV



The visual vocabulary is, by its very nature, unsettling; but it is universal, and the movement beneath the work is, in many respects traditional, or formal. The demands of the medium ~ not photography, but the alchemy of flesh & bone, metal, stone, paper, etc. ~ create particular dynamics. Decomposition and erosion afford exquisite opportunities to mediate between very real and organic tensions, whether exploring the conceptual border between the illusion of permanence and the reality of change, or the literal competition between composition and decomposition.



V



I’m still uncertain about how to understand the particular relationship between this work and language, except to offer that it’s an interesting but unresolved aspect of things.



Certainly, and for the longest time, I had no language for any of it ~ not for the work, for what I was doing and why, and not always for the animals themselves (although over time I would come to know them, a tooth or toe or some smattering of fur giving them away eventually).



It doesn’t come often or easily, the chance to go beyond language, to enter an unopened landscape. And I can only tell you that for me it is a kind of heaven, that wilderness.



Much later, when I had the opportunity to show the work, it interested me to discover how important it is for people to try to get some language underneath it, to literally know what it is they are looking at. But whether in an effort to ground themselves or distance themselves, I can’t be sure. And because of that, at some point I decided not to provide any words, in case it was the latter.



























Perian FLAHERTY Hakkında



Perian Flaherty, New England School of Photography’de iki inanılmaz öğretmenle asistan olarak çalıştı: Nick Johnson ve Thomas Petit.



2007’de batı sahiline taşındığından beri yeni görünümüne cevap verecek bir ortam ve topluluk aramaktadır. Hala fotografik çalışmayı umut ederken, onun çalışma ortamı aşkı dijitale kadar uzanmıyor.




Perian Flaherty



About Perian FLAHERTY



Perian Flaherty worked for several years as an assistant to two remarkable teachers at the New England School of Photography: Nick Johnson and Thomas Petit.



Since moving to the west coast in 2007, she has been searching for a community and a medium in which to respond to her new landscape. While still hoping to work photographically, her love of the medium does not exactly extend to the digital.





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Perian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still LifePerian Flaherty : Still Life