Kategori arşivi: OCAK 2010 SAYISI – JANUARY 2010 ISSUE

Ali Alışır : Sanal Bedenler



İstanbul’un sise yenik düştüğü gün Sevgili Ali Alışır’la, Ekavart Gallery’de halen sergilenmekte olan ve süresi 6 Aralık’a uzatılan “Sanal Bedenler” isimli sergisi üzerine küçük bir söyleşi yaptık.





Atakan Dürüst: Ben ilk sorumu sorayım. Sanal Bedenler adlı serginizle ilgili soru sormak istiyorum. Hep çalışmalarınızda kurgular var, bu da öyle, kurgu üzerine bir sergi. Serginizden sizin bahsetmenizi istiyorum. Ne anlattınız, ne yaptınız, nasıl yaptınız?



Ali Alışır: Şimdi serginin ismi `Sanal Bedenler`, sanal kelimesine baktığınız zaman, tüketim toplumuna yönelik bir eleştiri var yaptığım işlerde. Tüketim toplumundaki bedenin ve bireyin yerini sorgulamak için bu sergiyi açtım. Tüketim toplumuna baktığınız zaman, ruhun yerini bedenin aldığını görüyorsunuz; bütün göstergeler, bütün göndermeler hep bunun üzerine. Bunun üzerinden reklam kampanyaları üretiliyor, bunun üzerinden tanıtımlar yapılıyor. Bir şekilde bu cinsel kavramların, kimliklerin içleri boşaltılıyor. Temel aldığım konu buydu bunları yaparken. Şimdi bedenin etrafı, kapitalist toplumlarda, birçok göstergelerle çevrili, bunları görüyoruz baktığımız zaman genel olarak. Bunlar nelerdir; tedavi, perhiz, arzu gibi söylencelerle kuşatılmış olduğunu görüyorsunuz. Cinsel kimlikler de böyle, cinsel kimliklerin de etrafı bir şekilde böyle söylencelerle donatılıyor ve içleri boşaltılıyor. Bir örnek verelim, mesela bir moda dergisinin, örneğin Elle kadının sıcaklığı ile modern bir mobilya takımının sıcaklığı aynı olmaya başladı, kavram olarak aynı şeyleri ifade etmeye başladılar. Burada bir nesneleştirme söz konusu olmaya başladı kavramlarda. Bu şekilde siyaset, sanat, magazin gibi pek çok kavramın altı boşaltılıyor, nesneleştiriliyor ve bu kavramlar birbirlerine geçiş yapmaya başladılar. Futbol bugün biraz siyaset oldu, baktığımız zaman sanat biraz magazin oldu. Bu kavram kargaşası içinde ortaya koymaya çalıştığım ‘Sanal Bedenler’ bir şekilde bu ironiyi anlatmaya çalışıyor, bu ironiyi ortaya koymaya çalışıyor. Yaptığım çalışmaların temelinde, bedenden yola çıkarak bir toplum eleştirisi ortaya koymaya çalıştım. Genel olarak serginin teması bunun üzerine kuruludur. Hepimiz, bugün haber bültenlerinde olsun, yazılı ve görsel basında olsun, bir manipülasyona tabi tutuluyoruz, nedir bu; hangi haberin ne kadar gerçek ne kadar sahte olduğunu ayırt edemiyoruz. Ne kadar içinde gerçeklik payı var, ne kadar doğruluk payı var, bunların hepsi çok girift, içiçe geçmiş durumdalar. Medya, kitle iletişim araçları, bu bilgileri bireylere ulaştırırken saptırıyor, değiştiriyor, yön değiştiriyor, ne kadar doğru ne kadar sahte bilemiyoruz. Sanal kelimesi sergiye buradan geldi. Sanal bedenler bir şekilde, aslında hiç var olmamış, modeli hiç olmayan, birçok kimliğin toplandığı bir eleştiri. Baktığınız zaman, aynı bedeni kullanan, yaşlı, genç, farklı insan tiplemeleri var burada. Hiç biri gerçekten kendi kimliğini, kendi bedenini ortaya koymuyorlar. Hepsi farklı kimliklerle ve bedenlerle besleniyorlar. Biz de toplumda aslında bu şekilde yaşıyoruz. Birer klonlanmış hayat çizgisinde, hepimiz medyada gördüğümüz insanlara benzer hayatlar yaşamaya başladık. Ve bu bir örnek teşkil ediyor, onlar gibi konuşuyoruz, onlar gibi giyiniyoruz, onlar gibi hayat tarzlarımızı belirliyoruz. Ve temelde hayatımız çok standart bir şekilde benzerlikler içeriyor. Yani özgün olma yahut, kendi hayatı ile ilgili bir arayış içine girme söz konusu değil yaşadığımız toplumda. Benim eleştirim biraz da bu yöne dönük bir eleştiri.




Atakan Dürüst: Eleştirsel bir bakış diyebilir miyiz?



Ali Alışır: Tamamıyla toplumsal. Biraz gerçek üstü bir tavırla yapmak istedim, çünkü işin içinde biraz da teknik olarak deneysel ama eleştiriyi ortaya koyduğu nokta fotoğrafın tamamıyla yapısıyla ilgili. Yani bu insanların hiçbiri gerçekten kendi karakterlerini yansıtmıyor. Baktığınız zaman bir kadın ama vücut yapısı erkek gibi, yaşlı ama genç bir vücudu kullanıyor. Birçok alanda aslında bunun bir ironi olduğunu görebilirsiniz. Yani televizyonu açtığımız zamanda da bu transseksüel yapı var. Ne kadar doğru ya da yanlış olduğunu bilmediğimiz haber bültenlerinde, sahteymiş gibi gösterilen gerçek bir olay, ya da tam tersi gerçekmiş gibi gösterilen sahte olaylar, aslında bir simülasyon. Hayatlarımız aslında birer simülasyona dönüşmeye başladı.




Atakan Dürüst: Serginizin ziyaretçi sayısı nasıl?



Ali Alışır: Açılış döneminde çok fazlaydı, şimdi biraz azaldı, serginin sonuna gelmeye başladık.


Atakan Dürüst: Fotoğraflarınızda pek çok obje görüyoruz. Hepsi size mi ait?



Ali Alışır: Evet, hepsini ben çekiyorum, gördüğünüz fotoğrafların hepsi benim stüdyomda çekilmiş fotoğraflar. Bunların kamera arkalarını da zaten dergilerde yayınlıyorum, perde arkası diyerek tek tek.




Atakan Dürüst: Paylaşım sitelerindeki, diğer yerlerdeki fotoğraflarınıza da baktım. Ve çok ilginç dekorlar, detaylar var.



Ali Alışır: Tek tek benim çektiğim fotoğraflar, hiç bir stok fotoğraf yoktur. Zaten stok fotoğraf kullanamazsınız, çünkü büyük ebatlarda basamazsınız. Bu fotoğraflar genelde büyük ebatlarda basıldığı için, kusurlar gözünüze çarpar belli bir süre sonra. O yüzden hepsi benim tek tek çekip arşivlediğim fotoğraflardır. Mesela bundan önceki sergim bizzat İtalya’nın dokusu ile kurgulanmış fotoğraflardır.




Atakan Dürüst: Maksimum ya da minimum sayı verebilir misiniz kare olarak, kaç kare birleşiyor bir fotoğrafta?



Ali Alışır: Bir fotoğraf yapmak için kare çekmiyorum. Ben çekilen karelerden fotoğraf yapıyorum. Şu an benim arşivimde 30.000 üzerinde fotoğraf vardır.




Atakan Dürüst: O zaman şöyle sorayım, bir kare kaç fotoğraf ile çalışılıyor sizin fotoğraflarınızda?



Ali Alışır: Eğer bu serginin fotoğraflarından bahsediyorsak, bedenler ve portrelerde ifade olarak yaklaşık olarak 5 kimlik – 6 kimlik olduğu oldu. Ama diğer taraftan eski çalışmalarımda mekan, mekanın yanında bir aksesuar, aksesuarlarla beraber bir insanın duruşu, gibi detaylarla sayı artıyor fazlasıyla.




Atakan Dürüst: Ben bu soruyu size şu nedenle sordum, bazı çalışmalarda çok fazla sayıda kare ile çalışılmış olduğunu duymuştum. Sizin 6-7 ise makul sayılarmış”¦



Ali Alışır: 6-7’dir, çok da üzerine çıkacağını zannetmiyorum. En büyük problem geçişler sağlamak, yani bundan önce yapılan çalışmalarda baktığınızda ışık değerleri aynı olmayan bir çok fotoğraf vardı. Tabii bunlar ham fotoğraflar olduğu için bir miktar düzeltebiliyorsunuz ama çok fotoğrafta teknik olarak uygulanamıyor diye çöpe atılıyor, teknik olarak. Ama ben stok fotoğraf kullanıp bunlardan fotoğraf yapan insanların çok benzeri işler ürettiklerini ve bunun artık duvar kağıdı gibi olduğunu düşünüyorum, çok da yaratıcı işler, özgün çalışmalar değil bunlar.




Sanal Bedenler sergisinden, Ali Alışır




Türkiye’de iki tane isim çok dikkatimi çekiyor ve çok başarılı buluyorum; çok kimse tanımaz ama Ansen Atilla, çok muazzam işleri olan bir insandır ve Pınar Yolaçan, New York’ta yaşıyor ve Kazım Taşkent Galerisi’nde “Faniler” diye bir sergisi açıldı, çok çarpıcı çalışmaları var kendisinin. Ben Ansel’i niye seviyorum, kendisini kişisel olarak tanımam, sohbet etme imkanımız olmadı. Sevdiğim tarzı şudur; bir dil yaratmıştır ve bu fotoğraflar tek adet basılıp satılan, biraz da tüketim piyasasına bir eleştiri, fotoğrafın kimliğini elinde tutan, ona bir özerklik veren bir yapıda işler üretiyor ve çok başarılı muazzam işler olduğunu düşünüyorum.




Şebnem Aykol: Ben yine bu sergi üzerine bir soru sormak istiyorum. Demin, fotoğraf üretmek için kare çekmiyorum, elimdekileri kullanıyorum dediniz ya, peki sizi ne tetikliyor da temayı belirliyorsunuz? Özellikle de bu sergi için?



Ali Alışır: Özellikle bu serginin temasını seçerken, sanırım Türkiye’deki günlük siyasi olaylar çok etkiledi beni. Bilinçaltıma yerleşmiş olabilir. Çok televizyon seyreden bir kişi değilim galiba insanların yüzüne baktıkça da bunu çok fazla hissettim. Çünkü bu fotoğraflar belge niteliğinde olsun istemedim, ya da ben belgesel bir fotoğrafçı olmadığım için bu fotoğraf yöntemine başvurdum. Gerçeküstü anlatıyorum, fütüristik yapısı var, kübist yapısı var baktığınızda özellikle bu fotoğrafların, kolaj gibiler ama bu aslında toplumsal bir yönümüzü de vurguluyor. Tam olarak bir bütün değiliz hiçbir zaman, bir yerden etkileniyoruz, izlenimlerimiz var. Tam olarak bir bünyede toplanamıyoruz, biraraya gelemiyoruz. İçselleştirdiğim tarafı bu, ama dışarı baktığım zaman gördüğüm tarafı ise siyasi manevralar, Türkiye üzerinde oynanan bu oyunlar bana çok yapay geliyor. Ve bir silah gibi algılıyorum ben medyanın üzerimizde uyguladığı şiddeti. Üstü kapalı bir şiddet var. Bu sergi salonuna girdiğinizde ortaklaşa insanlara sorduğunuzda, size söyleyecekleri fotoğrafların çok çarpıcı olduğudur; çoğu bu tür fotoğraflara tepki de gösteriyor, ama kimse televizyonda gördüklerine tepki göstermiyor, alışılmış, kanıksanmış bir durum var.




Şebnem Aykol: Sorgulama yok değil mi?



Ali Alışır: Evet, sorgulama olmaksızın, onların öyle olduğuna dair bir söylence yaratılmış ve hayat bunun üzerinden devam ediyor. Sanatçı olarak, ben biraz da bu tavrı vurgulamak istedim bu çalışmalarda. Çünkü sergi salonunda birçok fotoğrafın, baktığınız zaman bu kimlik problemi aslında toplum olarak yaşadığımız bir problem; yani kimlik bunalımı. Çarpıtılmış o ifadeler, figürlerde ve formlarda bozulmuş bu yapı, orada olmaya çalışan ama olmayan modeller, modeli bile yok o fotoğraftaki portrelerin. Yani dediğim gibi hepsi birbirine ihtiyaç duyuyor, toplumda da böyle bir izlenim var. O yüzden sanırım yola çıktığım nokta, medyanın uyguladığı bu üstü kapalı bu şiddet, manipülasyon. Sabah kalkıyoruz başka bir haber, öbür gün yatıyoruz onun doğru olduğunu ya da yanlış olduğunu öğreniyoruz.


Sanal Bedenler sergisinden, Ali Alışır




Bedenin etrafı bu söylencelerle çevrilmiş derken, buna sağlık problemlerini de ekleyebilirsiniz, en son domuz gribi, ondan önce kuş gribi; bunların hepsi bir silah gibi kullanıldılar. Psikolojik olarak toplum üzerinde bir baskı, bir silah gibi kullanıldı bunlar. Aynı şekilde arzu; tüketime yönelik kadın vücudunun kullanılması, bedenin kullanılması; bu da başka bir şey. Sinemaya, magazine bakıyorsunuz, cinsellik artık cinsellikte değil. Artık cinsellik başka her yerde baktığımız zaman, edebiyatta, sinemada, birçok yerde. Ve hedeflediği nokta artık bunun bir cinsellik değil, onun göstergeleri sadece. Demin söyelediğim gibi, magazin sayfasında gördüğümüz, o bir kadının sıcaklığı ile modern mobilyanın sıcaklığı neredeyse aynı değerde artık, ambians farklılığı var sadece. Aynı şekilde birçok kavramın altı bu şekilde boşaltıldı, boşaltılıyor. En azından ben öyle görüyorum.




Atakan Dürüst: Fotoğrafları işlerken bir ekip kullanıyor musunuz?



Ali Alışır: Hayır, tek başıma çalışıyorum, bugüne kadar hiç asistanım bile olmadı benim. Ben moda fotoğrafçısıyım, bir tane asistanım yoktur benim. Okulda, üniversitede öğretim görevliliği yapıyorum, yine tek başıma çalışıyorum.




Sanal Bedenler sergisinden




Atakan Dürüst: Bunun özel bir sebebi var mı?



Ali Alışır: Yok, hayır. Sanırım daha fazla detayla uğraşmamak için. Çünkü kendi işinizi en iyi siz yapabilirisiniz. Bu serginin basın işlerini de ben yönettim diyebilirim. Biraz bu işe gönül vermeyle alakalı.




Şebnem Aykol: Bir de tümüyle kendinize ait bir ifade dili olarak kalması isteği ve içten içten başka birilerinin katılımıyla bu özgünlüğün bozulabileceğinin endişesinden olabilir mi?



Ali Alışır: Belki. Şimdi görüyorum bir çok sergi prodüksiyon aşamasında başka insanların eline gidiyor. Türkiye’de bence en büyük problem bu. Çünkü hepimiz aşağı yukarı en güzel kareleri çekmek yetisine sahibiz, değilsek bile makine bu görevi görüyor ama kendinizi dahil edebileceğiniz yer sadece bugün yazılımlar. Yani onlarla siz şekil verip, kendi karakterinizi, kendi tarzınızı ortaya koyabiliyorsunuz. Ben ressamım, 20 yıldır resim yapıyorum. Bugün benim resim yaptığım alan Photoshop üzerinde olmaya başladı. Fırçam fotoğraf makinem oldu, Photoshop paletim oldu, ışık da boyam oldu. Bunları bir araya getirip de ben yeni bir dil, yeni bir tarz yakalamaya çalıştım. O yüzden belki de özgün tarafı hala böyle hissediyorum, resim yapıyormuş gibi hissediyorum. Fotoğraf gibi hiç bir zaman bakmadım çalışmalarıma, çektim ve bitti; böyle bir şey olmadı hayatımda.




Atakan Dürüst: Bu konuya dair bir sorum vardı, hazır konu buraya gelmişken ben devamında sorayım, manipüle edilmemiş çalışmalara ne gözle bakıyorsunuz? Çekim yeterli midir, kontrast ayarı filan bile yapılmaması sonrasında?



Ali Alışır: Bunu sizin yapmanıza gerek yok, makine kendi bile yapabiliyor bunu. Yarın öbür gün moda fotoğrafçıları olarak da bunu yaşayabiliriz, işimiz elimizden alınabilir. Bir kabine bir model girer, pozu verir, verir, makine scan eder onu ve farklı fotoğraf açıları çıkabilir. Burada artık bir makine her şeyi yapabilir. Büyük bir scanner düşünün, galiba böyle bir teknoloji de var zaten. Geriye ne kalıyor, kendinizi dahil edebileceğiniz bir alan gerekiyor. Özgün oynayabileceğiniz o alanda, top koşturabileceğiniz bir alan. Ben o alanı photoshop olarak görüyorum şu anda. Diğer taraftan, ben hiç bir zaman klasik anlamda bir fotoğrafçı olamadım maalesef. Geldiğim alan resim alanı. Bana fotoğraf tarihi ile ilgili birşeyler sorun pek bilmem ama sanat tarihi ile ilgili sorun sizi cevaplayabilirim. Benim yola çıktığım yer resim, heykel, strüktürler, işte baktığınız zaman mimari. Plastik sanatlar kökenli bir insan olduğum için yaptığım işin de o yönde olduğunu düşünüyorum. Dediğim gibi hiç bir zaman klasik anlamda bir fotoğrafçı olamadım, olmadım. Yaptığım işlerde bu yüzden sürekli geriden besleniyor.


Sanal Bedenler sergisinden




Fotoğraf çeken insanlar doğal olarak, fotoğrafa bir anı yakalamak olarak bakıyorlar, benim için fotoğraf bir anı yakalamak değil, onu yeniden yaratabileceğiniz, kurgulayabileceğiniz bir alan. Bunu ben böyle görüyorum. Ve artık, bunu söyleyebilirim; büyük fotoğrafçıların bundan 40-50 yıl önce çektiği fotoğrafın aynısını çeken insanlara ben sıcak bakamıyorum. Bunlar zaten 40-50 yıl önce yapılmış. Balat’a gidip hala fotoğraf çekmenin, yahut dışarıda birebir kompozisyon yaratmanın, çok marjinal düşünceler yoksa, bir seri oluşturup bir kavramsal iş, fikir ortaya koymuyorsa çok da etkili olmayacağı ve kimseye fayda sağlamayacağı düşüncesindeyim.




Atakan Dürüst: Manipülasyon çalışan insanlar, çalışmayan insanlara çok sade bakıyorlar. Tam tersi düşünen insanlar acaba Photoshop ve benzerlerini beceremedikleri için mi o haliyle bırakıyorlar? Çok katı bakanlar var, ben çekerim, üzerinde hiç oynamam diyenler var.



Ali Alışır: Bu bizim geleneğimizden gelen bir şey. Sorun bu. Bugün Avrupa’da bakın, hergün yüzlerce dijital fotoğraf sergisi açılıyor. Neler açılıyor, neler yapılıyor, müthiş işler var. Tabii araya kaynayan çok basit işler de oluyor. Müzeye girdiğiniz anda “bu da sanat mı?” dediğiniz durumlar da oluyor, hakikaten sanat değil, ancak o başka bir yaklaşımla koymuş bir şeyleri ortaya, birisi başka bir şey. Demin söylediğiniz konuya gelirsek, ben karakterinizi ortaya yansıtabilecek, onu yoğurabilecek bir malzemenin olması gerektiğini düşünüyorum. Fotoğraf benim için malzeme, sonuç değil şu anda. O bana farklı yönler çizebilecek, farklı açılımlar sağlayacak, yaratıcılığımı belki tetikleyecek bir malzeme. Bitmiş bir şey değil, yeni başlayacak bir şey fotoğraf.




Şebnem Aykol: Ben de sizin çocukluğunuza inmek istiyorum J. Fotoritim’e verdiğiniz önceki bir röportajda “”¦sanatçılar resmen yüceltilseler de ya da bu noktaya göz dikmiş olsalar bile, o kesimle aramda hic bir bağ olmadığını bugün fark ettim. Bu yüzden beni hep bir şekilde onlardan ayıran bambaşka başvuru kaynağım vardı, o da çocukluğumda öğrendiğim sanatsal büyü”¦” Nedir bu büyü? Peter Pan’daki peri tozu gibi bir şey mi?



Ali Alışır: Ben çok güzel bir çocukluk yaşadım. Çok macera dolu bir çocukluğum oldu. Yaşadığım o hikayeler, benim hayatıma nüfuz etti. Bugün bakıyorum, bir şey üretmeye başladığınız zaman, gidebileceğiniz belli noktalar var. Nedir mesela, bugün ben dedim ki size tüketim toplumuna yönelik eleştirel bir sergi açtım. Burada güç aldığınız, beslendiğiniz bir yerler, noktalar oluyor, bunlar da sizin biriktirdiğiniz alandır bu güç aldığınız nokta. Ben hayatımın en dolu, en birikmiş dönemini hep çocukluğum olarak hep yorumladım. Burada benim için çok güzel ve özel anılar var ki beni biçimlendirdi, beni şekillendirdi. Arkadaşlıklarım, bir yerler hakkında anlatılan o müthiş hikayeler, o yerlere duyduğumuz ilgi, takip etmemiz, gizli gizliye girmek, mesela yeraltı tünelleri vardı kazılmış. Çok enteresan, mesela benim bir not defterim vardı elimde, çok küçükken oralarla ilgili çizerdim. Bir ressam görmüştüm, bir mezarlığın orada, o beni çok etkilemişti. Belki benim bugünkü durumumda onların çocukluğumdaki görsel olarak etkisi var. Görsel imaj olarak yerleştiler onlar benim aklıma. Kızıl saçlı bir kız vardı, hep vakit geçirip, maceraları beraber yaşadığım. Düşündükçe onları, bana fotoğrafların izleri olarak yerleşti. Bana bu anlamda sanat hep büyü gibi geldi, hala da büyü olarak gelir.




Şebnem Aykol: Peki, bugüne dönersek, kendi ifade dilinizi oluştururken yaşadıklarınız mı daha çok etkili, yoksa başka kaynaklardan da besleniyor musunuz? Mesela yaptığınız okumaların etkisi oluyor mu?



Ali Alışır: Son zamanlarda her ne kadar vakit anlamında çok zorlansam da okumalar yapıyorum. 20-30 yaş arası okuyarak, seyrederek, biriktirerek geçti. Belki şu an onun meyvalarını topluyorum. O birikimlerden faydalanıyorum. Ama bir yandan da bunların hep zamana yenik düştüğünü düşünüyorum. Bundan 10 yıl önce okuduğum bilgiyi hayatıma adapte edemiyorum mesela. Bu biraz da güncel hayatı da bir yandan takip etmenizle ilgili bir şey; Kafka’nın sözleri benim için geçerlidir ama bugün uygulamaya kalksanız çok zor, Nietczhe muhteşem yazar ama o şekilde hayat yaşamaya çalışırsanız çok zorlanırsınız gibi. Kültür ve karakter olarak sizin bunları taşımanız gerekiyor ancak kendi felsefeniz ve düşüncenizle hayat görüşünüzü ortaya koymanız şart. Böyle düşünüyorum. Bunların hepsi benim hayatımı etkiledi, yaptığım işlerin içinde hepsi oldu, ister istemez sizi şekillendiriyor. Ama bu demek değil ki onlar üzerinden bir hayat yaşıyoruz ve ya da yapıyoruz.




Atakan Dürüst: Son sorum, çalışmalarınıza bakınca çok uç yaşayan insanlar olur, çok karmaşık hayal dünyaları olur. Ben sizi hep öyle tasavvur etmiştim kafamda”¦Ali Alışır nasıl yaşar, ne yapar?



Ali Alışır: Aşırı uçları nasıl tarif ederseniz edin, bir saat gibidir. Bir diğerinden ötekine geçer. Mesela aşırı zeka deliliğe, aşırı mutluluk da hüzne delalettir. Bunlar birbirlerine çok yakın geçerler. Şimdi ben burada öyle bir hayat yaşamıyorum. Ama ister istemez birçok şeyi hissetmek zorundasınız. Bu tür işleri yapıyorsanız, sanatçı olarak buralardan geçmek zorundasınız. Eğer toplumla ters düşecek tavırlara çok gelmiyorsanız ve bunu kendi iç dünyanızda çözebiliyorsanız o zaman ortaya böyle sergiler çıkıyor. Ama bunu eylem olarak ortaya koyma yoluna gidiyorsanız o zaman ortada problem var, toplum sizi kabul etmez. Biz, ben ve bu işi benden çok daha iyi yapanlar için de söyleyebileceğim şey, bu işi dışarı dönük değil, içeri dönük tasarlıyoruz ve yapıyoruz. Toplumda söylemek istediğiniz ama anlatamadığınız noktaları ortaya koyduğunuz, deşarj olduğunuz bir yön. Eğer iyi kanalize edebildiyseniz iyi, yoksa sizin dediğiniz anlamda ters düşen, uç insan örnekleri durumunda olursunuz.




Sanal Bedenler sergisinden




Sanatımı en iyi ifade eden şey karmaşadır diyebilirim. Bugün bana yaptığın işlerle ilgili bir tanım yap deselerdi, karışık ve karmaşa derdim. Netliği sevmediğimden değil, netliği seviyorum ama netliğe giden yol, bir kelimeden, bir cümleden, bir felsefeden, bir kitaptan, bir filmden geçmiyor, hayatın içinden geçiyor. Bir hayat yaşıyoruz; hayat dümdüz değil, birçok alanda burada ne varmış, başıma gelirse ben bunu nasıl değerlendiririm, tecrübe ettiğiniz alanlar. Olmadı geri dönüyorsunuz, başka bir yola çıkıyorsunuz, orada başka şeyler yaşıyorsunuz, karmaşadan kastım bu. O dilim benim için bir karmaşa, ben yaratıcılığın karmaşadan beslendiğini düşünüyorum. Her şeyin bir cevabı olsaydı ortada yaratıcı bir şey olmazdı zaten. Rodin’e sormuşlar nasıl heykel yapıyorsun, fazlalıkları atıyorum, heykel çıkıyor, demiş. Demek ki sanat o karmaşıklığın içinde olan bir şey. Biz oradan doğru olanı ayırmakla görevlendirilmiş insanlarız belki. Ya da hayatımızı öyle yaşıyoruz. Çünkü beslendiğim nokta o karmaşa”¦




Söyleşiden, Aydan Çınar, Şebnem Aykol, Ali Alışır




Şebnem Aykol: Benim de son bir sorum olacak, katalog anlamında bir kitap yayınlamayı düşünüyor musunuz?



Ali Alışır: Şu an için düşünmüyorum. Farklı konsept veya tasarımla ortaya çıkacağına inansam yapabilirim ama çalışmalarımın sergide görülmesi benim için yeterli. Zaten sanal portallarda da insanlar izleyebiliyorlar.




Sergi açılışından, Ali Alışır





Atakan Dürüst, Aydan Çınar, Şebnem Aykol: Bugün bizden önce yaptığınız iki farklı söyleşi yorgunluğu sonrası, üçüncü bir söyleşi için bize vakit ayırdığınız, sorularımızı tüm samimiyetinizle cevaplandırdığınız için teşekkür ederiz.




Röportaj: Atakan DÜRÜST, Şebnem AYKOL


Fotoğraflar: Aydan ÇINAR, Atakan DÜRÜST, Şebnem AYKOL







Şule Tüzül’ün Kaleminden “Sanal Bedenler”




TUTUK KUCAKLAŞMALARA



Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak;


Öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak!


Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri


kalanını alır.


Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu.


MURATHAN MUNGAN





Gerçekliğin temelleri hiç bugünkü kadar yerle bir olmamıştı. Öyle zamanlar var ki, kendimize bile güvenmekte güçlük çekebiliyoruz. Bugün inandığımız ya da kabullendiğimiz düşüncelerin yarın değişmeyeceğini garanti edebilenler kendine güvenenler değil, bugün söylediğini yarın inkar edebilecek kadar günü gününe yaşamayı başaranlar. Zaten bugün artık onların dünyası. Çevrenize bir bakın, ne kadar çoklar değil mi? Şu satırları okuyan sen, ey okuyucu, nasıl hemen de kendini garantiye alıverdin, “onlar”dan değil de “biz”den olduğunu söylemene bile gerek yok değil mi? İyi ama kim “onlar”, “biz” kimiz?… Şanslı çoğunluk, zavallı azınlığa karşı! Birileri can hıraç özgürlük diye bağırırken, özgürlüğü imajların büyülü görüntülerine endeksleyenler için hayat ne kadar kolaylaştı. Değil mi?.. Ve ne güzel: Bütün doğrular ve yanlışlar yerli yerinde. Peki ama, her şey bu kadar bilinirken ve anlaşılırken, sorular niye?




Gerçeğin ne kadarını yaşayabiliyorsak o kadarına inanabiliriz” görüşünden yola çıktığımızda, gerçeğin varlığının oynak zemininden daha tedirgin edici olan şeyler var: küçülen dünyalarımız…



Teknoloji ve iletişimin küçülttüğü dünyamızdan ve birbirimize “uzakları yakın eden” çağdan bahsetmiyorum. Aşklarımızın ve düşlerimizin var olabileceği tek yerden bahsediyorum, sahip olabileceğimiz yegane şeyden. Kendimizden. Git gide eksilen…



Eksilen gerçek değil, “biz”iz…



Biz”¦



Ingeborg Bachmann “Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar…” diyor.




Herkesin varlığı konusunda hemfikir olduğu bir sistem var. Öyle bir sistem ki sanki yoktan varedildi, oluşmasında kimsenin payı yok, biz kendi halimizde yaşayıp giderken bir de baktık “sistem” diye bir canavar ortaya çıktı. Her şey onun başının altından çıkıyor şimdi. Sistemin son marifeti, bugün dünyada yaratılacak bir şey bırakmamış olması. Dostoyevskilerin, Sheakspearlerin, Mimar Sinanların, Picassoların devri bitti. Bugün imaj çağındayız. Yaratıcılık ancak varolanın ya da bir zamanlar gerçek kabul ettiklerimizin kopyalanması ile sınırlı. Başka çıkış yok. Batı’nın büyük düşünürleri, kuramcıları, yazarları olup biteni büyük kavramsal sözcüklerle tanımlıyorlar, ben toplumsal bir hastalığın içinde yuvarlandığımızı düşünüyorum. İnsanoğlunun genlerinde her daim varolan tüketimin ve şiddetin, kendilerini varetmeyi başardıkları yeni bir hastalık”¦




Baudrillard Amca diyor ki; “Gerçeğin tüm göstergelerine sahip, gerçeğin tüm aşamalarına kısa devre yaptıran kusursuz, programlanabilen, göstergeleri kanserli hücreler gibi çoğaltarak dört bir yana savuran bir makineden söz ediyoruz. Gerçek bir daha asla geri dönmeyecektir.”



Eyvah, ne olacak şimdi?!…




Bizler, yani annelerimizin kucaklarının sıcaklığını sonuna kadar yaşamış, kömürlüklerin karasını üstümüze başımıza bulaştıra bulaştıra saklambaç, kavanoz kapaklarından tabak çimenlerden yemek yaparak evcilik oynayabilmiş, ilk aşklarımızın eline bile dokunmadan yaşadığımız en derin duyguları hala hatırlayabilen şanslı kuşak. Size anneniz kadar içten sarılan kaç kişi kaldı çevrenizde? Kentlerin ve insanların hızla dönüştüğü bu çağda siz neredesiniz?



En güçlü imajlar, içimizde kalan duyguları hala ayaklandırmayı başaranlara ait: gençler ve yaşlılar, kadınlar ve erkekler, yoksullar ve zenginler, güzel ve çirkin, biz ve onlar, ötekiler, ötekiler”¦ Ve aslında yoklar.





Bugünün anneleri ne kadar içten sarılabiliyor çocuklarına? Vakit bulabiliyorlar mı bunun için? İşe yetişme telaşında kahvaltı ve okula gönderme sorumluluğunun anne ile baba arasında atılıp tutulduğu, bakıcıların sığınaklarında, bayram tatillerinin değişmeyen koşturmasında acele dokunuşlar”¦ Bugünün çocuklarının içi ne kadar ısınıyor acaba? Şefkati idealize edilmiş bedenlerde arayan bir nesil yetiştirdik. Hadi, tebrik edelim kendimizi”¦




Baudrillard’ı haklı çıkarmak için bize sunulan bütün imajları üstümüze giyiyoruz. Bunun için yarışıyoruz. Sözcüklerin içini kim boşalttı, sistem mi?




Oysa en sıkı kucaklaşmalar tutuk şimdi”¦



Ve akmayan gözyaşları; en değerli hazinemiz, içinde düşler saklı”¦



Eksilen gerçek değil, “biz”iz…



Biz.. Hepimiz”¦ Neye benziyoruz şimdi?



Biz, hepimiz, Ali Alışır’ın Sanal Bedenleri’nde buluştuk. Hepimiz o fotoğrafların içindeyiz şimdi”¦



Şule TÜZÜL


Kasım 2009



Fotoğraflar: Sanal Bedenler sergisinden (Ekavart)




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Ali Alışır : Bütünden Sonra Parçalanan Fotoğraf
Ali Alışır : Başsız Bedenler
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Sanatta Yorum
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Korku İmparatorluğu
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Bu Bir Magritte Değildir
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Sanat ve Sanatçı
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : J.D. Salinger
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Bir Serginin Ardından
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : İlahi Dali
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Rüyasal Kurgular
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Sanatın Yeniden Doğuşu








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ali Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal BedenlerAli Alışır : Sanal Bedenler

Murat Germen : Aura



”Kültürler paylaşımla yükselir, bilginin saklanması ancak aşiret toplumlarının yapacağı bir şeydir. Beraber hareket ettikçe bir Türkiye fotoğrafçılığı kavramı ve hatta ekolü bile oluşturabiliriz.”





Şebnem Aykol : “İ.T.Ü’de kent planlaması okumuş, fulbright burslusu olarak Massachusetts Institute of Technology’de (M.I.T) mimarlık eğitimi almış ve “AIA Henry Adams Gold Medal for Excellence in Architecture” ödülü’ne layık görülmüşsünüz. Mimarlık eğitiminize bunca emek vermişken ve çok da başarılı bir çizgide ilerlerken ne oldu da fotoğrafa yöneldiniz?



Murat Germen : Şöyle anlatmaya çalışayım; bu daha önce de bir kaç röportajda sorulan bir soru oldu, merak edilmesi çok doğal. Ben mezun olduktan sonra Amerika’da birkaç yere başvurdum, ve o sıralar mimarlık çok sıkıntıdaydı. Durumu anlatabilmek için öyle bir örnek vereyim: Sayfa tasarımcılarının kullandığı QuarkXpress diye bir program vardır, en çok iş ilanlarının bulunduğu gazetelerden birisi olan New York Times’da mimarlık iş ilanlarına baktığımda 10-15 duyuru, QuarkXpress bilen adam için 60-70 tane filan ilan vardı; bu son derece tuhaf bir durumdu. Ve o sıkıntılı dönemde 20-30 kadar ofise yazmıştım, bunların bazılarından cevap bile gelmezken, bazı ofislerden mülakat için talep geldi. Bu mülakatların hepsine gittim, bunların 3-4 tanesinden bana iş teklifi geldi, tamam gelip başlayabilirsin diye. Fakat iş şu; oldukça büyük bir ofiste -Amerika’da ofisler genellikle büyük oluyor, 40-50 bazen 100, hatta bazen 400 kişilik ofisler var- uzunca bir süre bir binanın inşaat çizimlerini yapıyorsunuz ve tasarım yapma şansı kesinlikle sunulmuyor. Fulbright bursu ile Amerika’ya gittiğim için eğitim sonrası staj yapmak üzere sadece bir yılım vardı, sonrasında ülkeme dönmek zorundaydım (ki zaten geri dönmeyi de istiyordum, Amerika’da kalayım diye özel bir girişimde bulunmadım). Bu bir seneyi devamlı bilgisayar başında tasarım yapmadan, başkalarının yaptığı tasarımların inşaat detayları ile cebelleşerek geçirmek istemedim. O çok kişinin çalıştığı büyük mimari ofislerde yaptığınız işler kocaman kocaman projeler, binalar, alışveriş merkezleri, gökdelenler vs’den ibaret. Bu tür binaların belli tipolojide, standartta kat planları var, detayları zaten önceden belirlenmiş ve senelerce onları çiziyorsunuz. Neyse”¦ Sonunda, ortaya çıktı ki bu şekilde ben bu işten keyif alamayacağım. 3-4 ofisten, başlangıç için iyi sayılabilecek bir maaşla çalışma teklifi gelmesine rağmen kendimi buralara hapsetmek istemedim. “Ne yapayım, ne edeyim” derken aklıma çok parlak bir fikir geldi. Mezun olmadan önce bir atölye çalışması için okula gelmiş bir mimar vardı ve o mimar bize ellerimizi kullanabileceğimiz, işin pratiğine girebileceğimiz bir çalışma yaptırmıştı. Taş taş üstüne koyarak ufak bir bina inşa etmiştik ve onun yapısal anlamda sağlamlığını test bile etmiştik. O mimarı (Jody Gibbs) aradım, dedim “böyle böyle, gelip seninle çalışmak istiyorum, çünkü buradaki şirketleşmiş ofis hallerinden hiç mi hiç hoşlanmayacağım gibi gözüküyor.” Bunun üzerine Jody görece daha düşük bir maaşla ama benim çok daha keyif alacağım bir ortama, bir seneliğine çağırdı; ben de hiç düşünmeden kabul ettim. Ofis, Amerika’nın görece daha bağnaz bir kesiminin yaşadığı güney eyaletlerinden birisi olan Arizona’daki Tucson şehrinde idi. Daha önce zamanımın çoğunluğunu bir Doğu eyaleti olan Massachusetts’de geçirmiştim ve eyaletin adı özgün olarak yerli adı olmasına karşın yerlilere ilişkin hiç bir bilgi ve kalıntıya maruz kalmamıştım. Tucson’da ise en babayiğit Amerikalı milliyetçinin bile örtemeyeceği bir yerli kültürü varlığı vardı ve bu beni çok mutlu etti. Jody ile hep sosyal içerikli mimarlık işleri yaptık. Azınlıklara tasarım yaptık, hatta bir kez Tohono O’odham adlı yerli kabilesine iş yaptık, ki hiç unutmadığım bir tecrübedir o. Kabilenin adı “Çölün halkı” anlamına geliyordu ve kabile liderlerinden birisi ile yaptığım bir konuşmada doğaya karşı olan yaklaşımlarına hayran kalmıştım. Türkiye’ye dönünce bu anlamda bir sosyal mimarlığı gerçekleştirebileceğim bir ortam bulamadım, burada mimar olarak yapabileceğiniz şeyler çok sınırlı. Bir alternatif olarak, hali vakti yerinde olan insanların evlerinin iç dekorasyonunu yapıyorsunuz, ki benim hiç bir şekilde ilgilenmediğim / ilgilenmeyeceğim bir konu, beyin israfından başka bir şey değil benim için. Çünkü bu tür müşterilerin kafasında zaten her şey şekillenmiş, ve bir mimar, bir uzman olarak onları ikna etmeniz hiç kolay değil. Bu tür insanlar doktora nasıl ameliyat yapacaklarını anlat(a)mazlar ama mimara ukalalık yapmayı kendilerine hak görürler. İç mimarlık projeleri dışında ise büyük projeler, iş merkezleri, alışveriş merkezleri, gökdelenler filan… Bu beni çok çekmedi, bu işlerde çok bunalacağımı, çok zorlanacağımı düşündüm. Çok eskiden, liseden beri fotoğrafa ilgim vardı, her zaman çok da keyif aldığım bir konuydu. Bir de şanslıydım, babam da fotoğraf çekerdi; babam şehirci, ben hem mimar hem şehirci”¦ Bu iki meslek de fotoğrafı daima kullanır, fotoğraf makinası olmadan pek yapamayız biz. Çok da iyi bir makina ile başladım ben, genelde Zenit ile başlanır, en azından bizim yaşlarda öyleydi; ben Nikon F2 ile başladım. F2 çok klasik bir makinadır, acaip sağlamdır, bu cihazın tanıtım reklamları tamamiyle sağlamlığı üzerine kurgulanmıştır yanlış hatırlamıyorsam. Babam bana sağlam vermişti, benim kullandığım dönem boyunca da hiç birşey olmadı, kale gibi alettir. Hala babamdadır, allah bilir hala da işliyordur. Fotoğraf her zaman içimdeydi, dedim ki “ben bu işe bayılıyorum, bu işi yaparken kendimi kaybediyorum; o zaman niye bunu bir yaşam biçimi haline getirmeyeyim…” Makinayı açıp çalışmaya başlayayım, hiç birşeyim kalmaz, herşey tozpembedir. Sağlıklı bir ömür geçirip 80-90 yaşına kadar yaşayacaksanız bile ne kadar kaldı; toplasanız 40-45 yıl gibi birşey. İnsan diyor ki, “ne uğraşacağım bu canımı sıkan şeylerle, sevdiğim bir işi yapayım bari…” O yüzden de tamamıyla fotoğrafa geçtim, çok da iyi bir karar verdiğimi görüyorum, mimarlıkla fena halde “cebelleşen” bazı arkadaşlarımı görünce”¦




Şebnem Aykol : Fotoğrafa yöneliş sadece liseden gelen eğitimle mi biçimlendi, sonrasında aldığınız eğitimler nelerdi ve nelerle beslediniz kendinizi?



Murat Germen : Doğrusunu söylemek gerekirse fotoğraf eğitimi almadım, bir kere M.I.T.‘deyken, güz ve bahar dönemleri arasındaki bir aylık süre boyunca bir fotoğraf atölyesine katıldım. Çok sempatik bir hocam oldu ve kendisinin fotoğrafı sevdiren bir tavrı vardı, ki zaten fotoğrafı çok seviyordum. Daha çok teknik içerikli bir eğitimdi, malum vaziyetler işte; diyafram, enstantane, netlik derinliği, vs. Bunların yaratıcı şekilde kullanımlarına yönelik bazı örnekler gösterdi. Zaten liseden beri birşeyler bildiğim için teknik anlamda hakimdim ve bu yüzden hocanın gösterdiği sanatsal içeriğe odaklandım daha çok. Kendime dair olumlu bir şey söylemem gerekirse şayet (ki bunu başkasının yapması daha doğru tabi); hatamdan öğrenen bir insanım. Hata herkes yapıyor ve hata yapınca moralimi bozmam, “bunu ben bir daha ki sefere tekrarlamayayım” derim. Çoğunlukla ikinci, bazen üçüncü, dördüncü seferde hatalarımı düzeltmeyi beceririm. Fotoğraf pratiği, özellikle de analog yöntemlerle çalışıyorsanız, bir deneme yanılma sürecidir ve hatalardan öğrenme size çok hızlı bir şekilde tecrübe kazandırır. Bir de üstüne çalışkan bir adamsanız, ikisi birleşince “fotoğrafı hayat biçimi haline getireceğim” diye kendime güven duymak o kadar da zor olmadı…




Şebnem Aykol : Takip ettiğimiz kadarı akademik ortamda sadece fotoğraf değil, bir çok alanda ders veriyorsunuz. Bütün bunların hepsi kişisel gelişim sonucu edindiğiniz birikim ile mi gerçekleşiyor?



Murat Germen : Evet öyle, mesela arayüz tasarımı. Aslına bakarsanız, bizim ülkemizde arayüz tasarımı diye bir kavram yeni yeni oluşmaya başladı. Bu işin uzmanı olan bir kişi değilim ama bu coğrafyada işin uzmanı sayabileceğimiz çok sayıda kişi de yok ne yazık ki. Bu yüzden kendimi kötü de hissetmiyorum:) Aynen fotoğraf derslerinde olduğu gibi, elimde çok sağlam bir arayüz tasarımı kaynak külliyatı var ve bunun üzerinden içim rahat bir şekilde yürütüyorum dersi. İçim rahat diyorum çünkü, daha önce bu konunun önemli eğitim merkezlerinden birisi olan Carnegie Mellon üniversitesinden John Zimmerman’ın üniversitemizde bir sunumu oldu ve orada yürütmekte olduğum dersin yaklaşım / içerik itibariyle çok benzer olduğunu gördüm.



Arayüzü şöyle tanımlayabiliriz; cep telefonlarımız, uzaktan kumandalarımız var, onların üzerindeki tuş takımlarının dizilimi, onlara hükmeden yazılımların görsel tasarımı hepsi birer arayüz tasarımı platformu, bilgisayar işletimi de bir arayüz. Mimarlık pek çok farklı boyutta detayla uğraşır, bu nedenle kendinizi birkaç farklı konuya hakim olmak zorunda hissedebilirsiniz. O bilinç halini bilgisayar ortamına taşıyınca, fotoğrafın ötesinde onunla ilintili veya ilintili olmayan diğer konularda da kendimi geliştirme şansı buldum. Dolayısıyla bu “new media”, daha öncesinde de “multimedia” diye tanımlanan kapsamın her zaman içinde oldum. Bildiğim kadarı ile Türkiye’de ya hiç bir üniversitede verilmiyor, ya da veriliyorsa da çok az sayıda okulda arayüz konu ediliyor, bu yüzden bu ders yenilikçi bir ders olarak algılanabilir. Hem sunum içeriği hem de ödevler açısından sağlam bir külliyat oluşmaya başladı, dersin gidişatından memnunum.




Şebnem Aykol : Bir röportajınızda “”¦ünlü mimarlarımız üstte sözü geçen anlaşılmaz megalomanlığı sergilediklerinden onlarla çalışmak için bir zemin yaratmak konusunda hiç motive olmadım. Onlar da kendilerine karşı takındığım tavrı yaklaşık olarak algılamış olsalar gerek ki, beni hiç aramazlar. Çok üzüldüğümü söyleyemeyeceğim doğrusu.” diyerek bazı mimarların megolamanisinden söz etmişsiniz. Bunu bir mimar olarak etik anlamda bir hayal kırıklığı ile mi söylüyorsunuz, aslında işleyişin daha farklı olmasi gerektiğini mi düşünüyorsunuz?



Murat Germen : Doğrusu evet. Mimarların en iyi ilişki içinde olması gereken gruplardan birisi fotoğrafçılardır, özellikle de mimari konusunda uzman fotoğrafçılar. Ben de mimar olduğum için çok doğal olarak, mekan okumak konusunda diğer fotoğrafçılara nazaran daha fazla tecrübem var. Zamanında ben de mimari tasarım yaptım, hacimsel konularda çok şey ürettim, üç boyutlu modelleme konusunda bir dönem bayağı iyiydim. Bu şekilde mekan nasıl oluşur, hacim nedir, düzlem nedir, bunlar ne şekilde bir araya gelirse ne olur, bunu ben nasıl okutabilirim, nasıl temsil edebilirim, bu konularda epey tecrübem var tabi. Her ne kadar salt mimarlık fotoğrafçısı olarak tanınmak istemesem de mimarlık fotoğrafı konusunda uzmanım. Ama sadece mimarlık fotoğrafçılığı yapmıyorum, tek işim o değil benim, yaptığım şeylerden birisi. İlle de bir tanım gerekiyorsa sanatçı yönümle tanınmayı, bilinmeyi tercih ederim. Çünkü yaptığım sipariş işlerde bile, şu veya bu şekilde içeriği çok bozmadan, çok çarpıtmadan işe bir sanat boyutu koymaya çalışıyorum. Sorunuzdan uzaklaştım; yukarıda geçen cümle kesinlikle bütün mimarlara hitaben değil, birkaç yerde karşılaştığım bazı mimarlar tarafından sergilenen tavırlar beni gerçekten çok hayal kırıklığına uğrattı. İnanamadım insanların hallerine, saygısızlıklarına, burnu büyüklüklerine. Ama medeni ve mesleki ilişkiler kurduğumuz mimarlar da var, benim yaptıklarımı izlerler, görüşürüz, sohbet ederiz, beraber çalışırız. Benim kastım işi fazla abartıp, kendilerini ulaşılmaz bir hale getirmeye çalışan, başka türlü oluşturamadıkları “havalarını” tabiri caizse kibir üzerinden oluşturmaya çalışanlar. Türkiye’de çok az sayıda mimarlık fotoğrafçısı var, mimarların çok da fazla alternatifi yok, bu yüzden bazı insanların sözü geçen tavırlarını anlamsız buluyorum.




Şebnem Aykol : Okuduğumuz kadarı ile çok sevilen bir akademisyensiniz. Akademik eğitmenliği çok önemsemenizin bunda rolü nedir?



Murat Germen : Paylaşmayı çok seviyorum. Ve bunun önemine çok inanıyorum. Bizden önceki nesilde bu pek yoktu, özellikle de fotoğraf alanında. İnsanlar bir çok şeyi sakladılar, kendi başlarına bulmadıkları, başkalarından aparttıkları yöntemleri öğrenmek isteyenlere “meslek sırrı” deyip yardım etmediler, gençlerin gelişmesine izin vermediler. Ne yazık ki belli bir nesil Türkiye’de fotoğrafa, “fotoğraf çekmek” dışında yeni bir şey katmadı. Fotoğraf makinasını biz bulmadık, filmi biz bulmadık, kimyasalları biz yapmıyoruz, dijital teknolojiyi biz icat etmedik, yazılımları biz tasarlamıyoruz; biz sadece tüketiciyiz maalesef. Dolayısıyla, ülkemizde “meslek sırrı” diye saklanılan yöntemlerin çok büyük çoğunluğu da bu icatları yapan kültürlere ait. Siz bir şeyi kendi başınıza bulmuş olsanız bile paylaşmanız gerekiyor, ki bir başkası bunu başka bir noktaya taşısın, sonra size tekrar geri dönsün; “bak sen bana bunu bunu öğretmiştin, ben de onu bu noktaya getirdim, ne dersin?” desin”¦




Kültürler paylaşımla yükselir, bilginin saklanması ancak aşiret toplumlarının yapacağı bir şeydir. Türkiye’de şikayetçi olduğumuz bazı durumların düzelememesinin nedenlerinden birisi de budur. Biz ne yazık ki paylaşmıyoruz, saklıyoruz. Her ne kadar kolektif bir toplum olduğumuz sanılıyorsa da, ben açıkcası kıskanç ve egoist bir toplum olduğumuzu düşünüyorum; saklamakla, bastırmakla, çelme takmakla, hakaret etmekle, engel olmakla, yasaklamakla nasıl zengin bir topluma erişeceğiz bilemiyorum. Zengin derken, kastettiğim renkli, çoğulcu ve kültürel anlamda doymuş olmak, yanlış anlaşılmasın. Bu nedenle benim yapmaya çalıştığım, genç insana elimi uzatıp bildiğim herşeyi aktarmak. Gençlerin, bizim gibi sürüne sürüne değil de olması gereken yaşlarda, olmaları gereken yerlere gelebilmelerine yardımcı olmak; sergi açmaları, işlerini satmaları gibi şeylere aracı olmak. Çocuklar da bu iyi niyetin farkında ve onların da bu yönde düşünce geliştirmeleri, olumlu beyanlar yapmaları beni çok mutlu ediyor. Çünkü ancak hep beraber bir yerlere gelebiliriz, daha önceleri olduğu gibi bireysel bazı isimlerin öne çıkmasıyla Türkiye fotoğrafı diye bir evrensel kavramın oluşamadığını gördük. En son 2009 Paris Photo’da, konuk kültür, konuk ülke olarak İran ve Arap fotoğrafı vardı. Türk fotoğrafçılığı yok, olmuyor nedense… Türk fotoğrafçılığı diye bir şey bilinmiyor, birbirlerini yemekten arta kalan zamanda dış kültürlere yeteri kadar iş gösterilemedi herhalde… Büyük olasılıkla herkes birbirini kötülediği ve bir grup olarak hareket edilemediği için. Benim amacım, bu tür kabızlıkların önüne geçmeye çalışmak. Beraber hareket ettikçe bir Türkiye fotoğrafçılığı kavramı ve hatta ekolü bile oluşturabiliriz.




Sabancı Üniversitesi’nde fotoğraf “bölümü” yok, görsel iletişim eğitimi kapsamında 2 adet fotoğraf dersi veriyorum o kadar, ve o iki derste bile o kadar çok şey yapmak mümkün ki. İş ki niyetlenin… Öyle bir ortam oluşturmaya çalışıyorum ki, öğrencilerimden birisi mesleki, sanatsal veya herhangi başka bir ortamda “ben Sabancı Üniversitesi’nden mezun oldum” dediğinde ona güven duyulsun. Bu bir çeşit ekol oluşturma çabası aslında. Ekol derken, kastım kesinlikle stil birliği değil. Derslerimi alan öğrencilerin işlerine bakarsanız, hiç birinin işi birbirine benzemez, büyük çoğunluğunun işi benimkilere hiç benzemez. Bu benim için çok iyi bir şey. Kesinlikle hiç kimse benim gibi işler yapsın diye arzulamıyorum. Ne istiyorlarsa onu yapsınlar, kendilerine ait bit dil seçsinler; ben sadece kendi seçtikleri yolda onlara daha pürüzsüz bir şekilde ilerleyebilecekleri altyapıyı sağlamaya çalışayım…




Şebnem Aykol : Kısaca ekolden kast ettiğiniz bu altyapı diyebiliriz değil mi?



Murat Germen : Evet aynen öyle. Hani “Sabancı’dan mı mezun oldun; ha o zaman sen çoğulcu düşünebilen, kendine güvenen, özgün iş yaratma motivasyonu olan birisisin” denebiliyorsa o zaman tamamdır. O zaman istediğime ulaşmışım demektir.



Şebnem Evren : Günümüzde, sanat ve görsel alanlarda fotoğrafa yüklenen rol konusundaki düşünceleriniz nelerdir?



Murat Germen : Fotoğrafı bu anlamda irdelemek istiyorsak önce imge olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum. İmge olarak görmeye başlayınca da, işin tartışma boyutu biraz farklılaşıyor. Öncelikle Türkiye’den başlayacak olursak, biz fotoğrafı çoğunlukla tanıklık aracı olarak görmüşüz. Ama şunu düşünmemişiz: Diyelim ki siyah-beyaz bir belgesel fotoğraf çekiyoruz, bunu yaptığımız zaman insan algısından, yani şu ünlü “gerçekten” tamamen uzaklaşmış oluyoruz, çünkü biz renkli görüyoruz. Köpeklerin siyah-beyaz gördüğü söyleniyor, bilimsel araştırmasını yapmadım, bilemiyorum. Başka bir örnek vermeye çalışayım; çevremizde küresel bir hacim var, siz o hacim içerisinde belli bir şeyi çekmeyi tercih ediyorsunuz. Arkanızda da bir şey var o sırada, sağınızda solunuzda da birşeyler var ama siz belli bir noktayı çekmeyi tercih ediyorsunuz. Bu da sizin bir seçim yaptığınız anlamına geliyor, gerçeği aktardığınızı iddia etseniz bile aslında seçtiğiniz içeriği, yani kendi gerçeğinizi aktarıyorsunuz. Orada bir seçim yapıyorsanız, oradaki tüm gerçekliği veremediğiniz anlamına gelir.



Böyle görünce ve gerçekliği aktarma konusuna fazla takılmayınca o zaman imge kavramına dönüş yapıp, imge nasıl üretilir, imgeyi nasıl paylaşmalı, bir imge ne anlama gelebilir, benim öngürdüğüm anlam nedir, karşımdaki algılayıcının kafasında oluşabilecek anlamlar nedir diye düşünmeye başlıyorsunuz. Bunları düşünmeye başladığınız zaman, fotoğraf üretiminizi buna göre yapıyorsunuz zaten. Okulda bu meyanda bir eğitim veriyorum, fotoğraflara dahil ettikleri herhangi bir içerikten sorumlu olmaları gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Mesela bir marka görünüyor kadrajda, “o marka sana sponsorluk mu yapıyor?” diye soruyorum; “yooo!” cevabını alınca “e o zaman niye o markayı dahil ettin?” diye soruyorum. Roland Barthes gibi, Susan Sontag gibi, John Berger gibi daimi bir şekilde fotoğraf düşünü yazılarına referans malzemesi sağlayan önemli şahsiyetlerin metinlerinde “fotoğraf nedir ne değildir?”, “dijital midir analog mudur” türü lüzumsuz tartışmalara rastlamazsınız. Fotoğraf hep imge kavramı üzerinden tartışılır, bu yüzden teknik olarak nasıl üretildiği de her zaman çok önem taşımaz.




Ben fotoğrafın kullanımını her zaman bir imge kullanımı olarak görüyorum. Dolayısıyla sanat yapıtı olarak fotoğrafta da, bir gazete haberinde yer alan fotoğrafta da aynı şeyleri arıyorum; fotoğraf bana ne demeye çalışıyor, neleri dışarıda bırakmış ve neleri içine almış? Örneğin Reuters, AFP (Agence France Presse) dünyadaki tüm medyaya fotoğraf sağlayan ünlü ajanslar. Bunların hepsi Batı ajansları ve elbette Batı’yı zor duruma düşürmeyecek imgeler seçerler; Batı’yı kötü gösterecek fotoğrafları servis etmezler. Bu şekilde imgenin imaj oluşturmada ne kadar güçlü olduğunu, dünya üzerinde hegemonya kurmakta ne kadar önemli bir yeri olduğunu görüyoruz. Bu imgeler sayesinde biz belli düşünce yapılarına destek vermeye ikna ediliyoruz, gene bu imgeler sayesinde insanların kafasına ırkçı düşünceler sokulabiliyor. Bir insan grubunu diğer bir insan grubundan nefret ettirebiliyoruz bu imgelerle. Bilinçli bireylere çok büyük bir sorumluluk düşüyor burada. Fotoğrafçı Reuters’ı Batı’nın oynadığı ikiyüzlü oyunları açık edecek bir fotoğrafı servis etmeye zorlayamaz, hiç bir fotoğrafçının böyle bir gücü yok. Ama en azından bu oyunun farkında olalım. Yarattığımız imgenin başka yerlerde nasıl kullanılabileceğini izleyelim, eğer bize kullanım bize uymuyorsa onlar için çalışmayalım…




Şebnem Evren : Bugün iyi fotoğraf üretmek için neler gerekir?



Murat Germen : Zor bir soru… Öncelikle fotoğrafın tanımını geniş tutmamız lazım. Türkiye’de fotoğrafı çok sınırlı bir biçimde tanımlıyoruz. Ardından “iyi”nin ne olduğunu tanımlamamız lazım; neye göre, kime göre iyi? Bunlar kültüre göre, şahsa göre değişen tanımlar. Bunu takiben “iyi fotoğraf”ın ne olduğunu tanımlamaya çalışmak lazım ve bu tanımları olabildiğince geniş tutmak lazım –ki yine o “çoğulculuk” kavramı devreye girsin, farklı tarzlarda bir çok fotoğraf iyi olarak tanımlanabilsin. Unutmamak lazım ki, iyi bir içerikle dengelenmiş belli bir estetik seviye, fotoğrafta her zaman başarılı sonuç veriyor. Uluslararası fotoğraf paylaşım sitesi Flickr o anlamda benim için iyi bir test alanı. Şahsi web sitemin ve Flickr sayfamın içeriği aynı değildir benim, içerik ve dizilim olarak biraz farklılaşırlar. Flickr’daki istatistikleri her gün düzenli olarak izliyorum; kim neye bakıyor, hangi fotoğraf daha çok tıklanıyor, fotoğraflarınız başka sitelere nasıl linkleniyor bunları takip ediyorum. Orada görüyorsunuz ki, tertemiz bir grafiği, kompozisyonu olan ve işlediği temaya başarılı bir görsel zemin sağlayan fotoğraf her zaman seviliyor. Dolayısıyla fotoğrafın içeriği şüphesiz ki çok önemli ve en az estetik kadar, belki de daha fazla ön planda; ama tüm izleyicilerin içerikle tatmin olamayacağını, olamayınca da estetik açıdan hoşlanacakları bir eser aradıklarını da unutmamak lazım.




Onun dışında, eseri yaratan sanatçının özenini görebilmem lazım, bu tasarım konularında da geçerli, hatta bir yazılım algoritmasında da geçerli. Eseri, işi yaratan kişinin o işe gösterdiği özen, ya işleyişle, ya mesajın size aktarımı ile, ya da estetik boyutta size ulaşıyorsa o iş başarılı oluyor benim için. Aslında insan ilişkilerinde de durum aynı; iyi arkadaşlarınızın hepsi size özen gösterenlerdir. Sizi tanıyan, sizin iyi ve kötü yanlarınızı bilerek ona göre davranan, icabında sizi mutlu etmek için bazı şeyleri görmezden gelen insanları severiz. Onlardır yakın olanlar çünkü sizi mutlu etmek için başkalarına göstermedikleri özeni size gösterirler. Ben bir işte de aynı şeyi arıyorum, özeni görünce rahatlıyorum, daha dikkatli bakıyorum işe, ben de özen göstermeye başlıyorum. Bir de dahi sanatçılar var, ki dünya üzerine böyle insan çok gelmiyor; hani öyle yakası açılmadık şeyler yapanlar, onlar insana çok boyut katıyor. Ama dediğim gibi onlardan çok az var, “genius” denilen tiplerden. Onların işlerini gördüğüm zaman çok heyecan doluyorum çünkü adam resmen akıntının yönünü değiştirebiliyor. Hepimiz bir şekilde akıntı doğrultusunda gidiyoruz, ama az biraz önünde veya biraz arkasında konumlanıyoruz. Ama bahsettiğim tipler öyle değil; onlar ezberi, gelenekleri değiştirmiş insanlar. Bunlar aslında biraz tırlak, sokaktaki adam tarafından çok da benimsenmeyen, hatta bazen tuhaf bulunan tipler. Marjda dururlar çoğunlukla, bazılarına deli derler, bazılarına asi, diğerlerine aksi… Ama bir çok çığır açmış insanlar onlar, bunu unutmamak ve farklı yaklaşımlara her zaman açık olmak lazım…




Şebnem Aykol : O isimleri bizimle paylaşabilir misiniz?



Murat Germen : Aslında ben isimden çok akım paylaşmayı tercih ederim. Çünkü tek isim söylediğiniz zaman her zaman birilerini unutuyorsunuz, öbürlerine hem haksızlık, hem de ayıp oluyor.



Şebnem Aykol : Fotoritim için İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde bir sunum yapmıştınız. Orada verdiğiniz isimlerin gerçekten de farklı çalışmaları vardı.



Murat Germen : Orhan Cem Çetin ile birlikte İstanbul Modern’de her ay söyleşilerimiz oluyor. Bu söyleşilerde kapsadığımız, adını andığımız, işlerini gösterdiğimiz fotoğrafçıları içeren klasörün ekran görüntüsünü http://cagdasfotoğrafserileri.tumblr.com/ adresli siteye koyuyorum, ki isimleri not alamayanlar buradan bakabilsin. Her defasında en az 20-30 isim çıkıyor nerden baksanız. Çok iyiler olduğu gibi daha orta karar fotoğrafçılar da var, her örneğin mükemmel olması olası değil takdir edersiniz. Akım ya da ekol ismi verecek olursak, Japon fotoğrafını çok iyi buluyorum. Hakikaten çok kendine has bir fotoğraf ekolü, üzerine söyleşi yaptık. Onun dışında Almanya fotoğrafı (Düsseldorf ekolü) çok iyi, zaten şu sıra dünya fotoğrafına en egemen fotoğrafçılık pratiği Almanlarınki dersek yanlış olmaz sanırım. Şu an aklıma gelen diğer bir ülke fotoğrafı da Finlandiya’nınki. Helsinki ekolü çok farklı nitelikte işler yapan bir sürü fotoğrafçıyı zengin bir yelpazede bir araya getiriyor. Hadi bir de kişi adı vereyim şimdi aklıma gelen; Alman fotoğrafçı Thomas Ruff. Kesinlikle en iyi bulduğum, ilk aklıma gelecek isim, “dünyanın en iyi” fotoğrafçısı falan değil (bu arada, “dünyanın en iyi” sıralamalarından hiç hazzetmem). Bu fotoğrafçının konuları farklı işleyişi ve gerekirse başkalarının fotoğraflarını bile, gerekli hukuki izinleri alarak, kullanabilecek derecede rahat olması benim dikkatimi çekiyor. İlerde ben böyle bir şey yapar mıyım bilmiyorum, ama bu fotoğrafçının bu rahat tavrını çok takdir ediyorum ve yaptığı işleri yakından izliyorum. Bir şeyleri beğenmeniz için ille de sizin tarzınızda bir şeyler olması gerekmiyor, gözlerinizi her zaman açık tutmakta fayda var; esinlenmek için değil, imgeleminizi zengin tutmak için…




Şebnem Evren : Günümüzde fotoğraf yarışmaları oldukça revaçta? Bu konunun fotoğraf adına getirdiği artı ve/veya eksi yönleri değerlendirebilir misiniz?



Murat Germen : Aslına bakarsanız artı getirebilir. Çok uzatmayayım bu konuyu ama bizde konuların ve jürilerin oluşturulma biçimine bakarsak bu yararın oluşması süreci hayli zor görünüyor. Çok daha fazla tarzda yarışma teması, konusu olması gerektiğini düşünüyorum. Biz de hep hamasi konular seçiliyor. Şu an örnek vermeyeyim, herhangi bir kurum üzerine alınmasın. Ancak, çok standart, ilk anda akla gelen çeşitli konular veriliyor; “İstanbul” mesela. İstanbul diye konu olur mu, yapmayın yahu; bir kere bu en başta İstanbul’u aşağılamak… İstanbul o kadar zengin bir yer ki, bir sürü şey yapılabilir. Sadece İstanbul denince de insanlar bu ezbere isteğe ezbere bir tavırla karşılık veriyorlar ve Salacak’tan manzara çekiyorlar, ki Salacak’tan güneş batışında tarihi yarımada 35.000 kere çekilmiş ve belleklere silinmeyecek şekilde kazınmış bir fotoğraf. Halbuki siz başka konulara yönlendirirseniz, insanlar da o standart şeyleri çekmekten vazgeçerler, ezbere değil de düşünerek çekerler. Önce düşünmek gerekiyor, ondan sonra da fotoğraf çekmek. Bu yüzden yarışma konusu seçerken iyice düşünmek ve insanların düşünmesini sağlamak gerekiyor. İnanın o kadar büyük fark yaratıyor ki… Ben de aynı şeyi yaptım önceleri, “fotoğraf çektim” hiç düşünmeden, seçmeden; sonrasında kılıf uydurmaya çalıştım çektiklerime. Bu tavrı bıraktım uzun süre önce, şimdi fotoğraf üretmeden önce düşünüyorum…




Şebnem Evren : Örneklendirebilir misiniz?



Murat Germen : Mesela şimdi üzerinde çalıştığım bir proje var, İstanbul Modern’de Mayıs 2010’da sergisi açılacak “Yol” diye bir seri bu. Bayağı çalıştım üzerine, iki seneden fazla; içime sinecek bir sergi olacak inşallah. Kafanızda metinsel altyapısı önceden belirlenmiş bir konu varsa gözünüz ona göre görmeye başlıyor artık, farklı bir şekilde bakmaya başlıyorsunuz. Kendinizi bir anlamda şartlıyorsunuz, ama bu diğer şeyleri görmemeniz gerektiği anlamına gelmiyor tabi. Hatta bu yüzden, bir sergiye hazırlanırken kafamda 2-3 tane başka temayı da tutarım, arada ana konudan kopup başka konulara odaklanabilmek için. Kafanızda ne üretmek istediğiniz belli olunca hiç görmediğiniz şeyleri görmeye başlıyorsunuz, normalde herkes tarafından görülen şeyleri ise görmemezlikten geliyorsunuz ve o zaman ortaya çıkan ürünlerin kendi içinde hem içeriksel hem de estetik anlamda belli bir bütünlüğü oluyor.




Şebnem Aykol : Ben `Aura` isimli son serginize gelmek istiyorum. “Aura serisi HDRI (High Dynamic Range Imaging) tekniği ile ürettiğim insan hayallerinden oluşuyor. Bu serinin fotoğraflarını iki farklı ortamda çektim. Bir tanesi müze/galeri, diğeri ise pazar ortamları. Bunların ortak noktası, ikisinde de bir şeyler sergilenmesi ve sizin onları istediğinizde satın alabilmeniz. amaç sanatta son zamanlarda iyice tavan yapmış ticari yaklaşımlara dikkat çekmek, eleştirmek.” demişsiniz. Neden böyle bir ihtiyaç duydunuz?



Murat Germen : Bu sergi kendi içinde ters düşen bir çaba gibi de görülebilir. Çünkü bu sergiyi bir galeride açtım ve yüksek baskı maliyetleri olan bu işlerin satılmasını arzu ediyordum, dolayısıyla ticari boyut benim sergimde de söz konusu idi. Ama burada daha çok dikkat çekmeye çalıştığım; eserlerin, sanatçıların üzerinde yapılan ve satışı artırmaya yönelik manipülasyon boyutu idi, ki bu hayatta karşımıza çıkan diğer pek çok şeyde de geçerli aslında. Mesela siz bir ürün ortaya çıkarıyorsunuz ve o ürünün tanıtımı, reklamı, temsili öyle bambaşka bir boyutta oluyor ki, ürün olmadığı gibi, hiç bir zaman olamayacağı gibi gösteriliyor. Reklamların amacı bu zaten, gidip o ürünü koşa koşa almaya sizi ikna etmek. Eminim birçoğumuz bundan müştekiyizdir, genellikle verdikleri yemeklerin fotoğraflarını asan yerlerde olur bu; öyle ağız sulandırıcı fotoğrafları vardır ki yiyeceklerin, tereddüt etmeden ısmarlarsınız ama önünüze gelen hiç bir zaman fotoğrafdaki gibi değildir (bu tür kandırmacalara dava açabilmemiz gerektiğine inanıyorum bu arada). Bu ciddi bir manipülasyondur işte, ve benim kastettiğim benzer bir dalaverenin sanat dünyasında da yapıldığı. Mesela Türkiye’de şu an sanat dünyasında belli kotaları dolduran bir insansanız şansınız çok yüksek. Spesifik örnek vermek istemiyorum ama azınlık kıstası oluşturabilecek 2-3 özelliğe aynı anda sahipseniz, sizin gibisi yoktur. Mükemmel bir profile sahipsinizdir ve o yüzden neredeyse her istediğinizi yapabilirsiniz, gerekli kişilerle yakınlığınız varsa. Manipülasyon şu şekilde ilerliyor; ilk olarak bu kıstaslara dayanarak yatırım yapılacak isimler belirleniyor. Daha sonra, yatırımcılar, koleksiyonerlere telkin yapılıp bu seçilen kişilerin işlerinin mutlaka alınması gerektiği, ileride işlerin 8,10,20,100 katı değer kazanabileceği, şu anda yatırım yapılabilecek kişinin bundan ileride çok büyük para kazanabileceği gibi bir ikna zemini yaratılıyor. Bu yüzden seriyi oluşturan fotoğrafları pazar yerleri ve sanatın sergilendiği müze, galeri, fuar gibi ortamlarda çektim. Pazar yerlerindeki bağrış çığrış satış hallerinin başka bir halinin sanat ortamında olduğunu düşünüyorum. Tanımlı bir zevki olmayan, belli bir çizgide eser toplamayan, aldığı çoğu eseri çok sevdiği için odasına asmayıp yatırım için sanata yönelen bazıları da sanat simsarlarının başlattığı bu pazarlama oyunun oyuncuları haline geliyorlar ve sistem tıkır tıkır işliyor. Peki iyi niyetli, zevkli, bu oyunun parçası olmayan koleksiyoner hiç yok mu? Şüphesiz ki var, belki az sayıda ama tabii ki var ilkeli, zevkli koleksiyonerler. Bazılarını şahsen biliyorum, hatta birisiyle geçenlerde daha yakından tanışma fırsatı buldum. İsmini vermek istemiyorum doğru olmayabileceği için; benim de bir eserim var kendisinde ve duvarları eser asmaktan tümüyle dolmuş bu koleksiyonerin bu işi aşkla yaptığı öylesine belli ki, koleksiyonundaki diğer eserler öyle iyi seçilmiş ki, bana sadece mutlu olmak kalıyor.




Manipülasyon konusuna tekrar geri dönersek, bir insanın her daim mükemmel iş çıkarması mümkün değil. Bir dönem yeteri kadar geniş bir yelpazede iş çıkaramamışsınızdır, o sıra üretken bir döneminiz değildir, araya başka bir şeyler girmiştir, sıkıntılı bir döneminizdir falan filan. Aynen bir mevsim boyunca güneşli havalar kadar yağmurlu havaların da olduğu gibi, bu güzel bir ritimdir bir yandan; kötü olmasa iyiyi takdir etmek imkansızlaşır. Ama öyle bir manipülasyon yaratılıyor ki, insanlar aynı kişiden çıkmış her işe sorgusuz sualsiz alkış tutuyor. Tam bizimki gibi feodal bir kültüre göre bir hal, bayılırız isimlerin arkasına mürit gibi takılmaya. Bizde 10-20 sene önce televizyon deyince Sony akla gelirdi, kimse Sony’den başka marka düşünmezdi, Sony’e para yetişmiyorsa gidilir başka marka alınırdı. Ya da, araba deyince Mercedes, BMW akla gelirdi. Şimdi bunlar biraz değişti, çünkü çeşit arttı neyseki. Ana gene de Türkiye’de bu çeşit kalıpların çok uzun süre yaşayabildiğini, tabulaşabildiğini unutmamak lazım. Fotoğrafa gelince; fotoğraf denince akla gelen isimlerde de aynı şey geçerli değil mi? Yine isim vermeyelim, ama Türkiye’de fotoğraf denince akla çok az sayıda isim gelir herkesin bildiği üzere. Bizim bu kültürel tavrımızı bir de sanat platformuna uygulayınca manipülasyon daha da anlam kazanıyor aslında. İşin içine müzayede kuruluşları, galeriler, müzeler, sanat danışmanları, sanat simsarları giriyor ve manipülasyon çok iyi sonuç veriyor, çok yüksek satış rakamları elde ediliyor…




Şebnem Aykol : Anlattıklarınız sonrasında siz bu sakin, kendi halinde duruşunuzla bu durumda biraz zorlanacaksınız gibi görünüyor. (gülüşmeler)



Murat Germen : Evet ben fazla normal kalıyorum J. Ben evcil, aile babası, sansasyonel olmayan, yaşam tarzıyla değil işiyle bir yerlere gelmeye çalışan görece basit bir adamım. Benim hiç bu taraklarda bezim yok. Ben sade bir vatandaşım, sadece biraz daha çalışkan bir adamım o kadar…



Şebnem Aykol : Türkiye için bu da çok normal sayılmayabilir kabul edersiniz ki…



Murat Germen : Gelmeye çalıştığım nokta şudur; bir işin kendinden menkul bir değeri yok mudur? Biraz da işi kendi başına bırakalım, nereye gidiyorsa gitsin, biz iteklemeyelim arkadan.



Şebnem Aykol : Su yolunu bulsun gibi…



Murat Germen : Evet, aynen; suyun yolunu bulduğu, doğal olarak aktığı yer, daha hakedilmiş bir yer oluyor. Bu tür sonuçlardan keyif alıyorum; zeminini döşediğim ve nereye gideceği yaklaşık belli olan bir “başarı” planı sonunda alınan sonuç ise beni çok mutlu etmiyor, çünkü sürpriz yok; ve bu aynı nedenden dolayı İspanya veya İtalya gibi ülkeler dışında, Batı memleketlerinde uzun süreli yaşamak konusunda çekincelerim var, herşey önceden planlanmış…




Şebnem Aykol: “Dijital manipülasyonun bariz izlerini fotoğrafa taşımamaya çalışıyorum. Ama “Aura” serisinde durum belki de tam tersi. Orada “evet bu dijital ortamda manipüle edildi ve hatta sonuna kadar da gidildi” demeye getiriyorum” şeklinde bir açıklamanız var. Bu konu hakkında blogunuzda yer alan bir soru uzerinden serginizle ilgili bir soru sormak istiyorum. Sanirim ögrenciniz olan Ege Bey size: Bir imaj ne zaman fotoğraf olmaktan çıkar veya buna belli bir sınır koyabilmek mümkün mü? Fotoğraf ile başka bir “biçim”i (grafik) nasıl ayırt edebiliriz? Çünkü “Araf”ta olan o kadar çok “flu” örnek var ki. “Taraf” nedir, “Araf” nedir gibi demiş; “araf” ve “taraf” konusunu biraz açabilir miyiz?



Murat Germen: Tabi ki, sanıyorum orada yine imge konusuna geri dönmek gerekiyor. Başta şunu belirtmekte fayda var; benim orada yarattığım görselliğin bileşenlerinin hepsi fotoğrafik nitelikte, fotoğraf dışında başka hiç bir öge yok. Dolayısıyla tümü bir araya geldiğinde, her ne kadar sayısal yöntemlerle üstüste getirildiyseler de o bir fotoğraf. Çünkü orada ne bir çizim var, ne de başka bir yerden grafikler taranıp oraya getirilmiş. Hepsi fotoğraf makinesi ile, hepsi aynı mekanda elde edilmiş görüntüler. Eskiden fazla pozlanmış ve işe yaramayan diapozitifleri “sandviçleme” yöntemi ile bir araya getirir ve kompozit fotoğraflar yaratırdık, ondan bir farkı yok süreç itibariyle. Orada görüntülenen olayların hepsi, o mekandaki farklı zaman dilimlerinde zaten olmuş şeyler; ben sadece onları üstüste getiriyorum, çünkü bu boyutu tek fotoğrafta yakalayamazdım ve varmak istediğim de bu görsel yoğunluk zaten. Bu anlamda baktığınızda tabi ki fotoğraf, fotoğraf makinesi olmadan bu sonucu oluşturamazdım, bu görüntüler sayısal ortamda sıfırdan ortaya çıkarılamazlardı. Ancak “fotoğraf değil” diye düşünen bazıları var bunu biliyorum, şahsen de tanık oldum, maruz kaldım bu görüşlere zaten. Bunu açıkcası pek önemsemiyorum. Araf ve taraf kavramlarından bahsederken kastettiğim buydu; olması gerekenden çok daha keskin, dışlayıcı bir fotoğraf tanımı var ülkemizde ve herkes belli bir tanım grubuna ait olduğu için içerik tartışacağımıza, futbol fanatiği kıvamında teknik tartışıyoruz. Aura serisindeki işler için fotoğrafik imgelerden oluşturulmuş sayısal bir fotoğrafik kolaj diyebiliriz. Daha önce, analog ortamda üst düzey tecrübesi olan ve çok iyi karanlık oda teknisyeni olan insanların yaptığı kolajlara hiç bir şey denmiyordu nedense. Kolaj analog olunca tamam, sayısal olunca değil; nasıl bir mantıkdır bu? Arafta olmaktan kastım o, takım tutarsanız tek yapacağınız bilinçsiz tezahürattır; oynanan oyunun iç yapısını anlamayaz, takımınıza karşı olan herşeyi dışlarsınız, mantık dışı bile olsa… Bu yüzden de insanlarımız eleştiri yapmayı bilmiyorlar (zaten çoğunun eleştiri yapacak kültürel altyapıları yok), ve eleştiri adı altında beğenmedikleri işlere, insanlara hakaret etmeyi yeğliyorlar. Yapıcı olmak yerine yıkıcı olmak durumunda kalıyorlar, çünkü ellerinde inşa etmek için malzeme ve niyet yok. Şahsıma bu tür hakaretamiz yorumlar şifahi yoldan ve internet üzerinden geldi, en doğrusu sessiz kalıp cevap bile vermemekti; ne yazık ki bu medeniyeti gösteremedim, söz konusu hakaret olunca…




Şebnem Aykol: Anlıyorum. Sonuçta “imgenin fotoğraf olmaktan çıkma sınırı çok tanımlı değil bence, biraz teknik detaylar, biraz çekim süreci, biraz işleme süreci, biraz da sanatçının beyanına bağlı olduğunu düşünüyorum. daha da önemlisi, ortaya çıkan görsel fotoğraf olsa da, olmasa da bir imge sonuçta ve önemli olan imge üzerinden bir tartışma başlatmak” demişsiniz bir röportajınızda.



Murat Germen: Bir de şu var, çok dar sınırları, kalıpları olan insanlar buna fotoğraf demek istemiyorlar ve ille de bir isim takmak istiyorlarsa, sanat eseri desinler. İlla fotoğraf densin gibi bir arzum kesinlikle yok. Sonuç itibarı ile, ben bir sanat imgesi yaratıyorum ve gazetede bir habere eşlik etmek üzere çekilmiş bir fotoğraf değil bu. Ayrıca, bu eserin ne olduğuna karar vermek algılayan kişiye bağlı ve bu kişinin eserden nasıl bir keyif alacağı konusunda zemin sağlamak istemem. Bununla ilgili metin üretiminden örnekleme yapmak isterim, anlatmaya çalıştığım şey o zaman biraz daha açık oluyor. Şimdi bir düz metin var malum, haberlerde falan kullanılan ve bilgi aktardığı için hat safhada anlaşılır olmak durumunda olan; diyelim ki bu belgesel fotoğrafa denk geliyor. Bir de şiir diye bir şey var; metin parçacıklarını alışageldik dizilenme ile değil farklı bir sekans / mantık ile kurguluyorsunuz, bazen devrik cümleler kullanıyorsunuz, bazen hemen anlaşılmak istemiyorsunuz… Öyle bir kodlama yaratıyorsunuz ki ancak birkaç kere okunduğunda “haaa, şimdi anladım” denebiliyor. İlk kertede anlaşılmak istemiyorsunuz, insanlar biraz düşünsün istiyorsunuz. Bu iki tarz metin de aynı alfabeyi, harfleri, kelimeleri kullanıyor ama farklı sonuçlara ulaşıyorlar. Benim de yapmaya çabaladığım bu, daha önce binlerce kez söylenmiş cümleler söyleyeceğime, yeni cümleler söylemek istiyorum becerebildiğim kadarıyla; siz o cümleyi beğenmek zorunda değilsiniz, ama bırakın farklı cümleler varolabilsin hiç olmazsa, size ne zararı var ki, niye herşey kendi istediğiniz gibi olsun istiyorsunuz ki… Bizim toplumumuzda kendini herkese beğendirmeye çalışmak çabası vardır, bu beyhude bir eylem. Herkes sizi beğenemez, mümkün değil bu, herkesin beğeneceği bir şeyler üretmek neredeyse imkansızdır.



Şebnem Aykol: Belki bu gerekli de değildir, değil mi?



Murat Germen: Aynen, gerekli de değildir.



Şebnem Aykol: Portföy konu seçimlerinize bakınca an yakalamaktan ziyade anlatım yakalamayı tercih ettiğinizi görüyoruz. Çalışmalarınızda belirli bir konsepti takip ediyor musunuz? Ben an yakalamam, anlatım ve teknik benim için önceliklidir gibi bir düsturunuz var mı?



Murat Germen: O kadar çok sayıda fotoğrafım var ki, şu an web sitesinde görünenler onların çok küçük bir yüzdesi. Bunların içerisinde an fotoğrafına uygun fotoğraflar elbette var ve “böyle fotoğraflar çekmem” gibi bir yaklaşım içinde değilim. Zaten bu tarza uyan az sayıda örnek de “belgesel” olarak tanımladığım bir kategoride web sitesinde yer alıyor.




Şebnem Aykol: Adınız söz konusu olduğunda bizim karşımıza çıkanlar hep söz ettiğim içerikteydi, bu nedenle sormuştum.



Murat Germen: An fotoğrafı kavramına karşı değilim. İyisini yakaladığınızda keyfine doyum olmaz, bunu yadsımanın alemi yok. Bu tür şeylere gözüm kapalı değil, diğer bakmaya, görmeye çalıştığım konular arasında bu tarz bir içerik görürsem durmam sarılırım makinama, ama gözüm genelde bu tarz fotoğraf aramıyor. Daha çok üzerinde durduğum şey şu; salt tanıklık yapmaktan çok, yaptığım tanıklığın kafamda oluşturduğu imgeyi oluşturmaya çalışıyorum ben fotoğrafta. Kafamdaki imgeyi üretmek için de ya dijital ortamda ya da çekerken aldığım bazı önlemlerle kurgu yapıyorum. O zaman daha “gerçek” bir içerik ilettiğimi düşünüyorum karşı tarafa; orada kendi başına durduğu varsayılan şeyi değil de şahsen algıladığımı aktarabiliyorum çünkü. Bazen tek kare fotoğraf kafamdakini aktarmaya muktedir olamayabiliyor. O yüzden birkaç fotoğrafı bir araya getirerek, ya da panoramik bir görüntü alarak orada algıladığıma daha yakın bir görüntü oluşturmaya çalışıyorum, Genel bir tavırdan bahsetmek gerekirse, Victor Shklovsky’nin “art defamiliarizes” cümlesinde aktardığı gibi, sanatın olağan şeylere olan aşinalığınızı kırması gerektiğini düşünüyorum… Mesela “Endüstri” sergisinde amacım buydu, Türkiye’de endüstriye yönelik olumsuz görüşlere alternatif bir bakış getirmekti amacım ve sergi boyunca gelen “bu binalar Türkiye’den mi?” sorularından anladığım kadarı ile bunu bir dereceye kadar başarabildim sanıyorum. Bu konuda Türkiye’de daha önce çalışmalar yapılmadı mı, yapıldı ama endüstrinin estetiği üzerine fazla birşey yapılmadı. Endüstrinin görselliği çok kendine has bir estetik; serginin konsept yazısında bunu uzun uzun anlatmaya çalıştım. Endüstri estetiği herşeyini açık açık gösteren bir niteliğe sahip. Batı’da sırf bu estetik üzerinden gidilerek yapılan mimarlıklar ve ürün tasarımları var. Biz endüstriyi bu anlamda pek değerlendirmemişiz ve ben buna dikkat çekmeye çalışıyordum. Endüstri genelde siyah-beyaz çalışılır ama bir methiye, güzelleme amaçladığım için özellikle renkli çalışılmış bir seridir bu. Hatta bazı yerlerde doygunluğu, kontrastı artırdım, bunun nedeni etraftaki duman tozun formlar üzerindeki etkisini bertaraf etmekti. Neyse ki, artık endüstri yapılarına ilgi artmaya başladı Türkiye’de; çok seviniyorum Santral İstanbul gibi bir yapının dönüştürülmesine, bir endüstri yapısının harika bir kampüse, müzeye dönüşmesine. Buna benzer uygulamalar yapacak daha o kadar çok atıl endüstri yapısı var ki…




Şebnem Aykol: Mimari hiç bir zaman yakanızı bırakmayacak galiba J



Murat Germen: Doğru söylüyorsunuz J




Şebnem Aykol: Aura için “bu seride insan var. Bu bir geçiş benim için aslında” demişsiniz. Bu geçiş neden kaynaklandi? Bu bir geçiş ve başlangıç mı aslında?



Murat Germen: Öyle gibi hissediyorum ama bakalım, kesin bir şey söylemek için erken sayılır. Şu an yürütmekte olduğum bir iki proje biraz bu mecrada da kendimi denemeye çalıştığıma delil aslında. İnsan ögesini çok yaratıcı bir şekilde kullanan etkileyici bazı projelere tanık oldum, hem yaptığım hocalık sırasında gösterdiğim örnekler, hem de İstanbul Modern’deki söyleşilerde işlediğimiz konulardaki işler aracılığı ile. Bizdeki klasik tarzda insan çalışmaları beni pek çekmiyor, çok da zor bir iş olmadığını düşünüyorum açıkçası. Çok ezbere bir şekilde dahil ediyoruz biz insanları fotoğrafa; sokakta ilginç birini görüyoruz, pat hemen çekiyoruz onu. Ama orada şu var, ilginç olan sizin fotoğrafınız değil, ilginç olan o kişi ve siz bunun ötesinde ek bir boyut getirmiyorsunuz. Sadece doğru yerde, doğru zamanda olma durumu, ki bu da sokaklarda ne kadar çok yürürseniz o kadar sıklıkla başınıza gelebilecek bir şey. Benim kastettiğim insan projeleri ise neredeyse sinematik, senaryosu olan, belki icabında 30 küsur kişilik set ekibi ile çekilebilen her yerde göremeyeceğiniz tarzda işler. Ama ben bu çeşit bir pratiğe gereken zamanı ayıramıyorum okul, iş, güç derken; halbuki, bir işe ne kadar çok vakit ayırırsanız o derece daha iyi bir sonuç çıkıyor ortaya. İnsan konusunu arzu ettiğim kalitede çalışabilmem için zamana ihtiyacım var, şu an ayırabildiğimden daha çok zaman ayırabilmeliyim. Sonunda yapacağım ama, kararlıyım…



Şebnem Aykol: Girizgah yapıyorsunuz yani…



Murat Germen: Evet, girizgah gibi birşey… Bakalım bu ne doğuracak ilerde, bunu öngöremiyorum tabi. Aura’da insan hayalleri var, bakalım o hayaller vücut bulup daha bildiğimiz anlamda insan görüntülerine dönüşecekler mi dönüşmeyecekler mi onu ilerki günlerde göreceğiz:)




Şebnem Aykol: Bundan sonrası için planlarınız- projeleriniz nedir? Aynı bu şekilde mi devam etmeyi düşünüyorsunuz? Mesela akademisyenliği biraz daha azaltıp fotoğrafa daha fazla zaman ayırmak gibi bir düşünceniz var mı?



Murat Germen: Çok fazla sayıda dersim yok, ancak gene de fazlaca vakit alıyorlar tabi. İlerisi için ideal durum, günlük programımı kendi başıma belirlediğim bir hayat tarzı. Siparişle değil de, kendi inisiyatifimle bir şeyler yapmak istiyorum. Kısaca söylemek gerekirse, sanata hayatımın %20’sini değil de, %80’nini ayırmak istiyorum. Sanat pek çok kişinin kafasında beyhude, çok da gerekli olmayan bir eylem olarak görülebilir ama hangisi değil ki… Bir düşünün; maaşlı işlerde çalışıyoruz çoğumuz, uğraşıyoruz, didiniyoruz, bunlar çok mu anlamlı sanki… Bir yandan, Türkiye’de çağdaş bir yaşam olsun diye uğraşmış, hala da uğraşan bir sürü insan var; bu tür şeyler yapmadıkça bir çok iştigal alanı çok anlamsız aslında. Bu arada lafı geçmişken, bu insanlara gereken maddi ve manevi desteği her halikarda mutlaka yapmamız gerektiğini söylemek istiyorum. İstanbul veya benzeri kentlerin dışındaki yerlerde yaşayan öğrencilere ayda 60-70 lira yollamak ne kadar faydalı olabiliyor, hiç tasavvur bile edemeyebilir bir çok kişi, bunu ancak onların ağzından duyunca ayıyorsunuz duruma. Burada bir gecede meyhanede kişi başı tükettiğiniz para bir Anadolu kasabasındaki öğrencinin hayatında az da olsa bir yarar sağlıyor, bu paradan biriktirip ailesine para gönderenler olduğunu biliyorum. Bu tutarsızlıklar yüzünden hayattaki pek çok şey bana anlamsız geliyor ve günün birinde sanat satarak yaşamıma devam edebileceksem, hiç bir mahsur görmüyorum bunu yapmakta. Sosyal sorumluluk gerektiren diğer konuları da sanat yapsanız da yapmasanız da es geçmemek gerekiyor. Hayatımızda bazı şeylerden şikayetçiysek ve daha iyi şeyler yapmak istiyorsak, bence bu tür kanalları arayıp bulmamız lazım, niyetlenince hemen çıkıyor karşınıza fazla çaba göstermeden…




Şebnem Aykol: Bu anlamda kafanızda oluşturduğunuz ve biçimlendirdiğiniz bir şey var galiba, biraz üstü kapalı anlattınız, sakıncası yoksa paylaşabilir misiniz?



Murat Germen: Tabi ki, hiç bir sakıncası yok aksine ben paylaşmayı çok severim. Benzer niyetli başka insanlarla karşılaşır güç birliği yapabilirsiniz çünkü. Asli amacım da şu, biliyorsunuz Bauhaus diye bir okul var. Bauhaus tabi çok büyük bir ölçek ve amaç, ben bir başıma böyle bir şey yapamam. Zaten büyük organizasyonlar insanı değilim, küçük küçük ilerleyen bir adamım. Ege kıyılarını çok seviyorum, baba tarafım Ege’lidir, oraya gittiğimde “ben buralıyım” diye hissediyorum; orada kültür var, şarap var, zeytinyağı var… Amacım şu; oralarda küçük ölçekli bir okul düşünüyorum, atölye çalışmalarının yapıldığı bir paylaşım, öğrenim ortamı. Yurt içi ve dışından bir sürü insanın gelip gittiği, özellikle genç insanların birbirlerini tanıyabileceği, önyargılarından arınabileceği, beraber üretebileceği atölye çalışmalarının organize edildiği bir ortam düşlüyorum. Belki Ege’li öğrencilerle, Ankara, İstanbul vs. yerlerden gelecek öğrencilerin bir araya gelebilecekleri, üstüne bir de yurt dışı kültürlerinden gençlerle buluşabilecekleri, bir çok sanat, kültür eylemini gerçekleştirebilecekleri bir ortam… Bunun için bütçe ve aynı kafada insanlarla kooperasyon lazım. Belki güçleri birleştirip, bu tür birşeyi gerçekleştirmek daha kolay. Herkesin kendini rahatlıkla ifade edebileceği, yaratıcılık konusunda kendisini deneyebileceği basit bir ortam amacım…



Şebnem Aykol: Umarız dilediğiniz gibi olur, çünkü benzer hedeflerle yola çıkıp sonra ticarileşmiş örnekler var Türkiye’de biliyorsunuz.



Murat Germen: Evet, çok doğru söylüyorsunuz. O noktaya gelmekten de kesinlikle kaçınmak gerekiyor.




Şebnem Evren: Ben son bir soru sormak istiyorum. Nazım Hikmet’in kızkardeşi Samiye Yaltırım hanımefendinin torunuymuşsunuz. Eğer sizin için sakıncası yoksa bunun hayatınıza etkisini anlatabilir misiniz?



Murat Germen: Samiye Yaltırım anneannem ama kendisine “nine” yerine nene derdim… Nenem gerçekten çok değerli bir insandır benim için. Bu kadar mı iyi kalpli, bu kadar mı gönlü geniş, bu kadar mı kendini iyi birşeyler olsun diye motive eden bir insan olur… Eşim de öyledir, çok seviniyorum böyle bir insan bulduğuma. Nenemin yaşı hiç fena değildi ama gene de biraz erken göçtü bu dünyadan. Benim çocuğumu filan göremedi, isterdim torunun çocuğunu görmesini. Yıllar önce Nazım ile ilgili bir dia gösterisi yapmıştım Yunanistan’da gösterilmek üzere. Bunun için bizdeki pek çok fotoğrafın yanı sıra, başka yerlerden de fotoğraflar edindim. Son yıllarına, 1960’lara ait fotoğraflar vardı. O fotoğraflarda anneannemi görüyordum, yüzdeki genel ifade, fizyonomi filan neredeyse aynıydı. “Annenannemi tanımam dolayısıyla Nazım’ı da gıyaben tanıma şansım oldu” diye hissettim. Nazım 1963’te ölmüş ben ise 1965 doğumluyum, birebir tanışma fırsatı söz konusu bile olamazdı. Olsa bile, malum nedenlerden dolayı, biz zaten görüşemeyecektik herhalde. “Nenem böyle bir insandıysa, onun abisiyle tanışsaydık ne güzel olurdu kimbilir” diye düşünüyorum hep.



Bir de Nazım ile ilgili, Türkiye’de üzerinde çok fazla durulmayan ve fazla bilinmeyen bir yönünü vurgulamak istiyorum. Nazım’ın 1920’lerde bir üniversite öğrencisi olarak Rusya’ya gittiği dönem, dünyanın benim için en mükemmel sosyo-politik yapılanmalarından birinin olduğu bir zaman. O dönemde yaşayan bir sanatçı olmayı çok isterdim; Konstrüktivizm’den söz ediyoruz, ilerici, eşitlikçi bir devrimden söz ediyoruz. Politika, sanat, literatür, insanlar içiçe, elele. Doğal olarak ortamdan çok etkileniyor Nazım. Memleketini terk etmek gibi bir niyeti hiç yok ama 17 sene hapsin ardından askere alınacağı ortaya çıkınca kaçmaya mecbur kalıyor (o sıralar 50 yaşlarında ve kalbinden rahatsız olduğundan askere almakla ölmesinin amaçlandığı açık). Rusya’ya vardığında işlerin öğrencilik zamanlarındaki gibi devam etmediğini görüyor. Bazı sol gruplarda bu konuda çok derin tartışmalar vardır ama o dönem daha farklı, Konstrüktivizm dönemindeki gibi değil durum, daha diktatöryel bir yönetim söz konusu. Nazım bunun farkına varıyor ve hayal kırıklığına uğruyor; buna karşı da şiirler yazmıştır. Nazım belli bir ideolojinin peşinden körce gidecek birisi değil; ezilmeye, her türlü sömürüye, diktaya karşı; insanlık arıyor… Bekledikleri var Rusya’ya kaçarken ama bunların bir kısmını göremediği için muhalefet yapmış orada da. Kalbinin gittikçe zayıflamasının bu hayal kırıklığından, mücadeleden kaynaklandığı da bazılarınca söylenir, tam düşlediği gibi bir yaşam çerçevesi kuramamış olduğu için…



Şebnem Aykol ve Şebnem Evren: Öncelikle ayırdığınız zaman, verdiğiniz bilgiler ve samimi yanıtlar için çok teşekkür ederiz.



Murat Germen : Ben teşekkür ederim.





Murat Germen ve Şebnem Aykol
(Fotoğraf: Şebnem Evren)



Röportaj: Şebnem AYKOL, Şebnem EVREN






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Murat Germen : Sayısal Anlak: Çağdaş Fotograf Pratiğinde Dönüşümler, Bölüm 1
Murat Germen : Margaret Bourke-White: Tasarımın Fotografı / Fotografın Tasarımı
Murat Germen : Fotograf ve Etik Üzerine
Murat Germen : Adeta “Kuytuda” Bir Fotoğraf Abidesi : Martin Munkácsi
Murat Germen : Küresellik Çağında Kadına ve Yerele Övgü : Graciela Iturbide
Murat Germen : Kısır Döngü









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Murat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : AuraMurat Germen : Aura

Robert Buelteman ile Söyleşi


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Robert Buelteman ile Söyleşi


Interview With Robert Buelteman





Alstroemeria- sp. © (1999)




Baybars SAĞLAMTİMUR: Sevgili Robert, seni ve işlerini tanımak istiyorum, bu muhteşem görsellerin arkasındaki kişinin geçmişi ile başlayalım, kısaca Robert Buelteman kimdir?



Robert BUELTEMAN: Ben bir sanatçı, gezgin, öğrenci, aşık, eylemci; çalışmalarında hayatını şekillendiren üstün deneyim ve dönüşümün samimi ifadesini uygulayan biriyim.




Rosa- sp. © (2001)




Baybars SAĞLAMTİMUR: Dear Robert, I would like to know about you and your Works, lets start from the background of the man who is behind these stunning images, in a short who is Robert Buelteman?



Robert BUELTEMAN: I am an artist, a traveler, a student, a lover, an activist, a man whose work is an intimate expression of the transformation and experience of transcendence that has shaped his life.




Alpine Lupine © (2004)




BS: Fotoğrafa olan ilgin ne zaman ve nerede başladı?



RB: 19 yaşındayken bir borcun geri ödemesine karşılık, bir arkadaşımdan fotoğraf makinesi aldım. Hayatımda zor bir dönemde dağlara yaptığım bir gezi sırasında, muhteşem bir manzarayı seyretmek için fotoğraf makinesini gözüme kaldırdığım o katartik anda, geçmişimi, şimdiki anımı ve geleceğimi vizörden gördüm. Bir fotoğrafçı olmak, benim hayatım ve tutkumdur.



BS: When and how did your interest in photography begun?



RB: I received a camera from a friend in lieu of the repayment of a debt when I was 19 years old. On a trip to the mountains during a difficult time in my life, I lifted the camera to my eye to behold a magnificent landscape, and saw my past, present, and future through the viewfinder in that cathartic moment. Being a photographer is my life and my calling.




Arroyo Willow © (2003)




BS: Herhangi bir fotoğraf derneğine üye misin?



RB: Hayır. Ben bir katılımcı olmadığım gibi bir komite tarafından yürütülen sanata da inanmıyorum. Bağımsızlığıma diğer tüm düşüncelerin üzerinde değer veririm.



BS: Do you have any membership to photographic societies?



RB: No. I am not a joiner, nor do I believe in art by committee. I value my independence above all other considerations.




Aspen Turning © 2007







BS: Bitkilerle ve çiçeklerle ilgili fotoğrafların bir çok insana büyüleyici geliyor (duyabildiğim kadarı ile). Fakat Kirlian fotoğrafçılığı hakkında bilgi sahibi olan herhangi biri bu görüntülerden kimi bazı ipuçları yakalayabilir. Biliyoruz ki Seymon Kirlian, 1939 yılında, yüksek voltaj verilen fotoğraf levhasına yerleştirilen objenin çevresinde tuhaf elektriksel alanlar oluştuğunu ve bunun fotoğraf levhasında bir görüntü yarattığını yanlışlıkla keşfetmiştir. Senin tekniğinin bundan farkı ve/veya detayları nelerdir?



RB: Seymon Kirlian küçük cihaz tamircisiydi, okul öğretmeni olan eşi Valentina ile beraber Seymon’un yanlışlıkla tost makinesi tamir ederken elektriğe tutulması ve bu esnada elinin çevresinde korona görmesi sonrasında mevcut kariyerlerini bırakmış bunun üzerine çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Sovyet spiritüalistlere göre onlar, yaşayan her şeyin çevresini kuşatan görünmez aurayı gözler önüne sermişlerdi. Onlar, hayatlarının geri kalan kısmını bu beyhude teoriyi kanıtlamak için sürdürmüşlerdir.




Thimbleberry © (2004)




Kirlian fotoğrafı, bir objenin enerji alanının çevresini kaplayan yüksek enerjili elektronların uçuşu nedeni ile iyonize edilmiş gaz bulutu içerisinde oluşan ışımanın (UV dalga boylarında ) filme kaydedilmesi prensibine dayanır. Siyah bir art alana sahip objenin çevresinde oluşan korona sadece benim tekniğimin başlangıç noktasını oluşturur.



Kirlian görüntüsünü oluşturduktan sonra konuyu, yaklaşık bir insan saç teli kalınlığındaki fiber optik prob yardımı ile, beyaz ışıkla aydınlatırım. Bu sayede yaşayan bitkiyi ince detaylara sahip bir filtre gibi kullanırım ve bitkinin görünümü film yüzeyinde, estetik zevklerime göre yeniden oluştururum.




Cyclamen persicum © (2000)




BS: Your works of plants and flowers seems fascinating to a lot of people (as far as I heard). But for a man who knows something about Kirlian photography can get some clues from these images. We knew that in 1939, Semyon Kirlian accidentally discovered that if an object on a photographic plate is connected to a source of high voltage, small corona discharges (created by the strong electric field at the edges of the object) create an image on the photographic plate. What are the differences and/or details of your technique?



RB: Semyon Kirlian was a small appliance repairman, who along with his schoolteacher wife Valentina, abandoned their respective careers after Semyon accidentally saw a corona form around his hand when he was electrocuted while fixing a toaster. As soviet spiritualists, they asserted they had revealed the invisible aura that they believed surrounded all living things. They spent the rest of their lives in a futile attempt to prove their theory.



A Kirlian photograph is made when a cloud of ionized gas is generated by the flight of high-energy electrons surrounding the subject’s energy field generating light in the ultraviolet wavelength that is recorded on film. This manifests as a corona outlining the subject in a black field, and represents only a starting point in my technique.



After laying down the Kirlian image, I illuminate the subject with white light using a fiber optic probe the diameter of a human hair. In this way I use the living plant as a finely detailed filter, recreating its appearance on the film subject to my aesthetic desires.




Cannabis sativa © (2002)




BS: Bazı insanlar senin çiçekleri ve bitkileri, çalışmaların esnasında kullandığın 40.000 voltluk yüksek enerji nedeni ile yaktığını düşünebilirler, fakat bence bu doğru değil. Bitkileri toplama aşaması ve işlem sonrası durumları hakkında bilgi verebilir misin?



RB: Bitkileri, kendi bahçemden veya bu amaçla yetiştirilen bahçelerden, bazen de çevremden toplarım. Bitkiler işlem esnasında hayatta kalmadıkları gibi yanmazlar da.




Cortaderia selloana © (2002)




BS: Some people may think of the burning flowers and plants because of using 40.000 volts of energy, but I think this is not the case. Can you give us some details about obtaining these plants and after the process phase?



RB: I harvest my subject either from my own garden where they are grown for this purpose, or from the environment. The plants do not survive the process, nor are they burned by it.




Descending Aspen © (2005)




BS: Any upcoming exhibitions or events from you?



RB: I have been sick for two years with Lyme Disease, and as a result, unable to work. I am fortunate to work with world-class galleries who continue to sell my work. I have three exhibitions scheduled for next year, and a new book of this work entitled Signs of Life, which is available through my publisher’s website:
www.lightlanguagepublications.com




Eryngium © (2005)




BS: Yeni açılacak olan bir sergin veya etkinliğin olacak mı?



RB: Lyme hastalığı nedeni ile 2 yıldır rahatsızdım ve sonuç olarak çalışamıyordum. İşlerimi satmaya devam eden birinci sınıf galerilerle çalışma şansına sahibim. Gelecek yıl için programlanmış 3 tane sergim ve buradaki işlerimi içeren “Hayatın İşaretleri” adındaki kitabım var. Bu kitap yayıncısının internet sitesinden temin edilebilir: www.lightlanguagepublications.com




Eryngium Matrix © (2005)




BS: İşlerini nerede yayınlıyorsun?



RB: Son ürün üzerinde daha fazla kontrolü sağlamak için işlerimi kendim yayınlarım. Halihazırda 4 adet basılmış kitabım var ve 5.si üzerinde çalışıyorum.




Eucalyptus polyanthemos ©(2001)




BS: Where do you publish your work?



RB: I publish privately to maintain greater control of the end product. At present I have 4 books in print and am working on another.




White Clematis © (2004)




BS: Do you have any other projects in your mind or on the process?



RB: Like every artist, the most exciting projects are those that are yet to be. I make a practice of not discussing my current work as the public response can be a problem for weak-minded people like myself who sometimes look outside themselves for approval – a nasty and unfortunate habit.




Helianthus annus © (2000)




BS: Aklında olan veya uygulamaya koyduğun farklı projelerin var mı?



RB: Her sanatçı gibi en heyecan verici projeler henüz hayata dökülmemiş olanlardır. Uygulamakta olduğum yeni işlerimi diğer insanlarla tartışmamak gibi bir uygulamam var. Bunun nedeni benim gibi, iradesiz insanlardan işlerim hakkında onay beklemek gibi bir davranış sergilemek istemememdendir-kıskanç ve talihsiz bir alışkanlık.




Three Aspen © (2006)




BS: Favori sanatçıların kimlerdir?



RB: Georgia O’Keefe, Frank Stella, Hiroshi Sugimoto, David Byrne, Salvador Dali, Ansel Adams, Henry Moore, Jackson Pollock.




Lupinous arboreus © (2001)




BS: What are your favorite artists?



RB: Georgia O’Keefe, Frank Stella, Hiroshi Sugimoto, David Byrne, Salvador Dali, Ansel Adams, Henry Moore, Jackson Pollock.




Mitch’s Roses © (2004)




BS: Sıklıkla hangi müzik türünü dinlersiniz?



RB: Müzik hayatımın bir iç parçasıdır ve klasikten rock müziğe ve cazdan akustiğe kadar her türlü müziği dinlerim. Şu an Chickenfoot, Keith Jarrett, Neil Young, HEM, Pat Methany gruplarını ve okumak için yeterince uzun oturamadığımdan sesli kitapları dinliyorum.




Two Poppies © (2004)




BS: What kind of music do you listen often?



RB: Music is an integral part of my life, and I listen to everything from classical to rock to jazz to acoustic. At present I enjoy Chickenfoot, Keith Jarrett, Neil Young, HEM, Pat Methany, and audio books as I can’t sit still long enough to read.




Nasturtium Blossoms © (2004)




BS: Fotoğraf dışında başka sanat dallarıyla da ilgileniyorumusunuz?



RB: Evet, enstalasyon ve performans sanatları dışındaki her türlü sanatla ilgilenirim.



BS: Are you interested in arts other than photography?



RB: Yes, everything with the exception of performance and installation art.




Orange Clockflower © (2005)




BS: Farklı hobilerin varmıdır?



RB: Açık alanda yürütülen herhangi bir aktivite, bahçe işleri, balık avı, kampçılık, yürüyüş, yıldız izleme, dağ bisikletini sayabilirim. Ayrıca motor sporları – arabalar için deliriyorum!



BS: Do you have different hobbies?



RB: Anything outdoors, gardening, fly fishing, camping, hiking, star-gazing, mountain biking. Motorsports – crazy about cars!




Papaver nudicaule 1 © (1999)





BS: Bu söyleşi için çok teşekkür ederim!



RB: İşlerime gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim!



BS: Thank you very much for this interview!



RB: Thanks for your interest in my work!






Röportaj ve Çeviri: Baybars SAĞLAMTİMUR


Interview and Translation By Baybars SAĞLAMTİMUR





Robert Buelteman








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi Robert Buelteman ile Söyleşi

Marco Manfredini : Fotoröportajlar


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Sidr Siklon’unun Sonrası


Aftermath of Cyclone Sidr




Bu fotoğraflar, fırtınadan üç hafta sonra 2007 Ocak ayında, Sidr Siklonunun vurduğu Bangladeş’in alanlarına yapılan yolculuğu belgeliyor, gürültü durduğunda insanlar felaketin sonuçlarıyla yaşamaya başladılar.



Bloke olmuş iletişim hatları, yiyecek kıtlığı, medikal yardım eksikliği ve içme suyunun kıtlığı: ülkenin tamamen altyapı eksikliği sebebiyle yaşamak zorunda kaldığı bir seri olumsuz koşullar.



En çok etkilenen alanlar, çok fakir ve genel olarak kırsal alanlar. Çökmüş binaları görmenin yarattığı perişanlığı ya da batı toplumuyla ilişkili öbek öbek molozları hissedemiyor olmak şaşırtıcı. Hiçbir yerde beton bina yok sadece ağaçlar ve barakalar. Hayatın sunduğu çok az şeyi kısa sürede fazlasıyla onlardan geri aldığı bu insanların gözlerine baktığımda perişanlığı gördüm.




These photographs document a journey in January 2007 through the areas of Bangladesh hardest hit by Cyclone Sidr, three weeks after the storm, when the noise had died down and people had started coming to terms with the consequences of the disaster.



Blocked communication routes, food shortages, non-existent medical assistance, and scarcity of drinking water: a series of negative factors in a country suffering from a total lack of infrastructures which destiny has mocked with yet another natural disaster.



The worst hit areas were the poorest and mainly rural. It is surprising how you cannot feel the sense of desolation you get from seeing the collapsed buildings or heaps of rubble associated with western society. Here there are virtually no cement buildings, only trees and huts. I got that sense of desolation by looking into the eyes of these people to whom life has given so little and from whom, in such a short time, it has taken away
































Amazzonia




Bu fotoğraf serisi 2004 yılında Brezilya’da Amazon ormanının kalbine yapılmış bir yolcuğun hikayesini anlatıyor ve yerli bir halkın, su ve orman arasında bir zamanda asılı kalmış yaşamından kısa bir an sunuyor.



The series of photos tells the story of a journey maked in 2004 in the heart of the Amazon forest in Brazil, and gives a glimpse of the life of an indigenous community living in a place suspended in time between the forest and water.





























Marco MANFREDINI Hakkında


1974 yılında Milan’da doğdu. 1994’de fotoğraf makinesini eline aldı ve 1997’den beri röportajlar yapıyor. O yıl güney Hindistan’da bir seri fotoğraf üretti. Aynı yıl içerisinde, Cezayir’de NGO tarafından desteklenen Sahrawi mültecileri hakkında bir alan raporu derledi.



2004 yılında, fotoğrafçıya su ve bitkiler tarafından izole edilmiş bir alanda hayat üzerine şekillendirebileceği bir seri sunan Brazilya Amazonlarının derinliklerine yolculuk yaptı.



2007 yılı O’nu, nüfusun vazgeçmişliği ve umutsuzluğu üzerine bir makale yazdığı Sidr Kasırgasının uyanışında Bangladeş’e varırken gördü.



Bangladeş’deki SIDR siklonu hakkındaki çalışması, foto muhabirliği manifestosunun 20. Yıldönümüne rastlayan Visa Pour L’image’in 2008 baskısında yayınlanmak üzere seçildi.







About Marco MANFREDINI



Born in 1974, Milan. Picked up a camera in 1994 and has been building a body of reportage work since 1997. Produced a photo series in southern India in that year. During the same year, compiles a field report on Sahrawi refugees in Algeria supported by an NGO.



2004 took him on a journey into the depths of the Brazilian Amazon, allowing the photographer to shape a series on life in an isolated tract of land between vegetation and water, both unrestrained.



2007 saw him arriving in Bangladesh in the wake of Hurricane Sidr where he produced a photo essay on the rank abandonment and despair felt by the population.



His feature on post SIDR cyclone in Bangladesh has been selected to be showed in the 2008 edition of Visa Pour L’image, which coincides with the 20th anniversary of this great photojournalism manifestation.




Çeviren (Translation by): Hülya Yeltepe









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Marco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : FotoröportajlarMarco Manfredini : Fotoröportajlar

Vehbi Koca ile Söyleşi




“Fotoğraf keyifli olduğu kadar zor bir meslektir aslında. Ben fotoğrafçıların yüzde sekseninin mutsuz ve yalnız insanlar olduklarını düşünürüm. Fotoğrafın insanı yalnızlaştıran bir yanı var”¦”




“Londra’da fotoğrafçı olmak, Londralı olmak ya da olamamak,-nereye ait olduğunu kestirememek ya da bilmek ama bunu öylesi anlara sıkıştırmak ve daha birçok konuyu fotoğrafa, insana, hayata ve hayatın geçiciliğine rağmen sessizce aktarmak galiba en çok “Vehbi Koca”ya yakışıyor, onun öfkesi dinmiş, özlemi pekişmiş,-gönüllü sürgünlük dediği var olma savaşına…”




Söyleşi ve Söyleşi Fotoğrafları: Pınar DAĞ



Waterloo’nun yanındaki Royal Festival Hall’de, fıskiyelerin yanında sözleştik, çocukların bolca oynadığı bir bölge. Yine havası çok güzel bir Londra ve bu kez çok kolay buluyorum J Birbirimizi tanımıyoruz, ben araştırmalarımdan tanıyorum kendisini ve tabii ki güzel yazılarından Fotoritim’e yazdığı. Oturuyorum binlercesinin oturduğu fıskiyeli parkın kıyısına. Fosforlu kâğıt üzerine yazdığım adımı yakama iliştiriyorum, beni fark etsin diye. Buna gerek kalmadan tanıyorum kendisini. Gülümsüyoruz.




Son Tango â“’ Vehbi Koca




Pınar Dağ: Merhaba değerli Vehbi Koca, teşekkür ederim zaman ayırdığınız için, hemen başlayabiliriz J çünkü çok sorum var.



Vehbi Koca: Rica ederim”¦ Tamam başlayalım J



Pınar Dağ: Sizin çalışmalarınızda yalnızlık temalarını insan fazlasıyla yoğun hissediyor. Issızlık var, bunun farkındasınız değil mi? Siz ne düşünüyorsunuz?



Vehbi Koca: Sanırım bu durumun, benim yirmi yılı aşkın bir süredir İngiltere’de yaşıyor olmamla ilgisi olabilir. Londra’da yaşamak birçok insanın hayali iken, ben sürekli bir ‘gönüllü sürgünlük’ hali içindeyim. Londra benim için İstanbul’un aksine hissetmekten büyük keyif aldığım bir şehir konumunda olmadı hiçbir zaman”¦ Burası, insanların yalnızlaştırıldığı ve bireyselleştirildiği bir metropol ve insanın kendisiyle en çok uğraştığı şehirdir bana göre. Burada feodal ilişkiler sıfır düzeyindedir (zaman zaman sanal özgürlük halleri yaşasanız da aslında bir yasaklar şehridir de) ve tecrübeleriniz, iç fırtınalarınız sürekli tırmalar durur sizi. Bu noktada fotoğraf, sorgulayıcı ve kafa karıştırıcı yanıyla bütünü tamamlayan bir element haline dönüşüverir. Bu bağlamda söyledikleriniz doğru olabilir. Yaklaşık 20 yıldır bu ülkede yaşıyorum, son 10 yılda Türkiye’ye gitme olanağını elde edebildim. Buraya gelirken istediğim koşullar yoktu, fazlasıyla zorunlu ve sorunlu süreçler yaşadım. Tahmin ediyorum fotoğrafçılık benim ruhsal yapıma fazlası ile hitap ediyordu. Çünkü bilirsiniz fotoğrafçı avaredir, bedevidir. Aslında sinemada okudum, sinemacı olmayı hedefliyordum. Bir ekip işi olunca olmadı sinema ve fotoğrafa kaydım, biliyorsunuz fotoğraf bir yalnız adam işi. Yani sorgulamayı, kendinizi anlamayı öğretiyor size çünkü yalnızca siz ve algıladıklarınız var, işte böyle olunca fotoğraf benim için bir kaçış, sığınma alanı haline dönüştü, onun dışavurumu oldu aslında. Mesela, 9 yıl kadar Türkiye’ye gitme imkânım yoktu içinde bulunduğum sosyal koşullardan dolayı, işte o dönemde yoğunlaştığım fotoğraflar ve çekimler, belirttiğiniz ironi ve hüznü taşıyor, haklısınız. Bir ıssızlık ve kabuğuna çekilme söz konusu. O fotoğraflar beni bugüne getirdi, olgunlaştırdı diyebilirim.




“12 Eylül 1980 ile beraber hayatın bütün dinamikleri zedelendi, hasar gördü, sosyal ve kültürel yaşam öncesi ve sonrası bağlamında şekillendirildi. ‘Her şey, hiç bir şey’ olmaya zorlandı ve heveslendirildi.”





Vehbi Koca




Pınar Dağ: Anlıyorum…



Vehbi Koca: Türkiye’de fotoğraf evinde sergi yaptığım zaman, kayıp kent öyküleri diye bir sergim vardı. Bunu devam ettirmeyi düşünüyordum, biraz erteledim ama işte onun ikinci ayağı devam edecek. Hatırlıyorum sergiye gelenlerden bir tanesi bir şey yazmıştı, “bu sürgün ruhunuz hep sürer” gibi iltifat edercesine bir şey yazmıştı. Fotoğraflar sepia tonlanmıştı, çok özel kâğıtlara basmıştım ve gerçekten çok sevdiğim fotoğraflardı. İstanbul’dayken farkına varamıyorsun, yaşıyorsun ancak burada bunu daha belirgin hissediyorsun. Buraya alıştım buradaki yaşam tarzına alıştım tabii ki ama burada inanılmaz yoğunlaşıyor İstanbul özlemi.



Pınar Dağ: 12 Eylül sonrası burada yaşamaya başladığınız sanırım”¦



Vehbi Koca: Evet. Türkiye’de 12 Eylül 1980 ile beraber, hayatın bütün dinamikleri zedelendi, hasar gördü, sosyal ve kültürel yaşam öncesi ve sonrası bağlamında şekillendirildi. ‘Her şey, hiç bir şey’ olmaya zorlandı ve heveslendirildi. Kırgınlık ve yenilgi psikolojisi insanları içlerine kapattı. Böyle bir süreçte nefes almak gerekiyordu. Londra, buna en uygun şehir konumundaydı ve geldik. Biraz orada yitirdik, biraz da burada.



Pınar Dağ: Türkiye’de özellikle yakından takip ettiğiniz fotoğraf sanatçıları var mı ya da sizin özellikle çalışmalarını takip ettiğiniz bir isim?



Vehbi Koca: Son dönemlerde Murat Germen’i takip ediyorum. Murat Germen, çok zeki bir fotoğrafçı. Seçtiği ve tutkunu olduğu alan ve ürettiği şeylerin bambaşka olduğunu düşünüyorum. Adeta bir bilmece gibi, çalışmalarına bakarsanız, çok güzel bir ritmi var. Bence, Türkiye’de ki değerli olan birkaç fotoğrafçıdan bir tanesi kendisi. Yani bir üst dil oluşturuyor fotoğrafta.



Pınar Dağ: Peki, Türkiye’yi Londra’dan nasıl takip ediyorsunuz bir fotoğraf sanatçısı olarak?



Vehbi Koca: Aslında çok zor çünkü yetişmem gereken çok şey var ancak Fotoritim bu konuda gerçekten çok yardımcı oluyor. Eskiden geniş açı vardı, fotoğraf dergisi vardı oralardan takip etmeye çalışıyordum. Foto dijital var ancak pek takip etmiyorum çünkü fotoğrafın dijital yanı pek cezp etmiyor beni. İz dergisini takip ediyorum ancak Fotoritim’in kolay erişilebilirliği müthiş bir şey ve çok çeşitliliği ile farklı bir ritim sağlıyor. Foto8 diye bir yayın var İngiltere’de ve dünyada ünlü olan bir dergi. Foto8 hem dergisini çıkartıyor hem internet üzerinden yayın yapıyor. Fotoritim ile karşılaştırdığınızda, Fotoritim en az 8 kez daha iyi şeyler çıkartıyor ve bu insanlar bu işlerden çok iyi paralar kazanıyorlar. Burada mesela fotoğrafla ilgilenen birçok kişinin masasında mutlaka bir foto8 dergisi vardır. Mesela foto röportaj diye bir dergi vardı dünyada şimdi kapandı ve Foto8’i geçmişti. Şimdi de Fotoritim Foto8’i geçti, bunu samimiyetle aktarıyorum.




Bilge â“’ Vehbi Koca




Pınar Dağ: İstanbul’a sıkça gidiyor musunuz?



Vehbi Koca: Londra’da yaşamanın en güzel tarafı İstanbul’a yaptığım yolculuklara dair hissettiğim heyecandır. Yılda en az bir kez giderim İstanbul’a. Sergiler gezmek dostlarımı ziyaret etmek ve onlarla rakı içmek boğazda, ya da Galata’da çay içip sohbet etmek bana büyük keyif verir.




Buluşma â“’ Vehbi Koca




Pınar Dağ: J Çok güzel gerçekten. Vehbi Bey, şuan güncel olarak ne çalışmalar yapıyorsunuz?



Vehbi Koca: 2008 yılından bu yana, Londra’da illegal sığınmacıların sosyal hayata kazandırılması için faaliyet gösteren S.T.A.R adında bir vakıf için düzenlediğim serginin yanı sıra, fotoğraf atölyesi öğrencilerimin çalışmalarından oluşan fotoğraf sergilerini gerçekleştirdim. Londra’nın kuzeyinde faaliyet gösteren, Renkart Sanat Merkezi’nin yeni binasının açılışına yönelik sergi ve kısa film gösterisi düzenledim. Bu yıl 15.si gerçekleştirilen Londra Türk Film Festivali’nde görev aldım ve festivali belgeledim. Kısa vadede ise iki sergi projesi üzerinde çalışıyorum. Biliyorsunuz İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla, hem Türkiye’de ve hem de Avrupa başkentlerinde sanatsal ve kültürel projeler hayata geçirilmekte. Londra’da da TC. Kültür ve Turizm bakanlığının desteklediği, Mart ayında açılacak bir sergi üzerinde çalışmaktayım. İkinci sergi projesi ise; Londra’da fotoğraf atölyemizde, şu ana kadar eğitim alan bütün öğrencilerimin yer aldığı kapsamlı bir sergi”¦ Onun da tarihi 24 Nisan 2010. Bunların dışında üzerinde çalıştığım yarı belgesel ve yarı kurgusal bir sinema projesi var. Ayrıca yazmaktan çok hoşlanıyorum ve yazarak geçiriyorum zamanımı son dönemlerde ve fotoğraf öğretmekten fazlası ile keyif almaya başladım. 2006 yılında London Turkish Photography atölyesini kurduk, çok güzel gelişmeler oldu. Çok güzel öğrencilerimiz oldu ve çok eğlendik. Onlara işin mantığını, eksiğini, pratik taraflarını öğretmeye başladım. Çok güzel bir paket hazırladım ve gerçekten çok büyük bir keyif alıyorum bu işi yaparken. Bunla uğraşıyorum. Ve bu fazlası ile zamanımı alıyor. Onun dışında fotoğraf çekmeye devam ediyorum.



Pınar Dağ: Duvara yazmak adlı projenizi biraz anlatır mısınız?



Vehbi Koca: “Duvara Yazmak” adlı projem, üniversite dönemimde başladığım ve devam eden bir projedir ve bu nedenle Kuzey İrlanda konusunda oldukça yüklü bir birikime ve tecrübeye sahip olduğumu söyleyebilirim. Belfast ve çevresini defalarca ziyaret ettim ve çekimler yaptım. Konuya taraf olmuş karşıt gruplarla ve onları yönlendiren insanlarla sohbet etme imkânım oldu. Zorlukları ve riskleriyle beraber, keyifle ve hevesle çalıştığım en önemli projemdir benim.




Duvara Yazmak â“’ Vehbi Koca




Duvara Yazmak â“’ Vehbi Koca




Duvara Yazmak â“’ Vehbi Koca




“Katiyen tam tersi. Bir şeyler sanıldığı gibi aşılmış değil yani. Mesela kaç kişi biliyor Belfast’ta koca koca duvarların olduğunu, zamanın yıkılan Berlin duvarları gibi.”




Pınar Dağ: O bölge çok farklı geliyor bana, henüz gitmedim ancak”¦



Vehbi Koca: Gerçekten farklı bir bölge ve gitmeni tavsiye ederim. Orası çok yalnız, melankolik bir bölge, tabii ki içten ve samimi insanlar var. Katolik ve Protestanların yaşadığı bir bölge biliyorsun, Katoliklerin ayrılmayı istemeleri söz konusu ancak alt hukukta bu tamamen politik. Cumhuriyetçilerle kralcılar arasında yaşanan bir sorun bu biliyorsunuz. Cumhuriyetçiler İrlanda ordusu taraftarı, kralcılar Lloyd’cular yani İngiltere ye bağlı kalmak isteyenler. Onların savaşı hala devam ediyor işte o duvarların her tarafını gezdik ve insanlarla konuştuk ve kimse birleşmek istemiyor. Örneğin Türkiye’de son dönemlerde demokratik açılımlardan bahsediliyor ancak bunun çok kolay bir şey olmayacağını düşünüyorum. İşte bu noktada tecrübelerimizle neler katabileceğimizi ya da nasıl yaparız bir aktarımda bulunuruz diye düşünüyoruz. Ancak açıkçası Türkiye’de bu sürecin oturabileceğine karşı ciddi kaygılarım olduğunu belirtmek istiyorum.





Duvara Yazmak â“’ Vehbi Koca




Duvara Yazmak â“’ Vehbi Koca




Duvara Yazmak â“’ Vehbi Koca




Pınar Dağ: Bir şeylerin olgunlaşması zaman alır tabii ki. Türkiye dışında, “demokrasinin bayrağını taşıyan ülkeler” gibi duruyorlar ancak böyle olmadığını anlıyorsunuz”¦



Vehbi Koca: Katiyen tam tersi. Bir şeyler sanıldığı gibi aşılmış değil yani. Mesela kaç kişi biliyor Belfast’ta koca koca duvarların olduğunu, zamanın yıkılan Berlin duvarı gibi.



Pınar Dağ: Sizin için fotoğrafı yazmak, öykülemek ne ifade ediyor?



Vehbi Koca: Yukarıda vurguladığım gibi, eğer söyleyecek sözünüz varsa fotoğraf makinesi sizin ‘algınızı’ ve ‘yorumunuzu’ ifade edebileceğiniz çok önemli bir araçtır.





Duvara Yazmak â“’ Vehbi Koca




Duvara Yazmak â“’ Vehbi Koca




Duvara Yazmak â“’ Vehbi Koca




Pınar Dağ: Fotoğrafa dönersek, sizin fotoğrafı anlama biçiminiz yıllara göre değişim yaşadı mı? Fotoğrafla aranızdaki ilişki nasıl, sizin için ne ifade ediyor?



Vehbi Koca: Tabii ki insan sürekli değişiyor, evreler geçiriyorsunuz. Fotoğrafa yönelik bakış açım, teknolojik farklılığın dışında hiç değişmedi. Fotoğrafı hep bir ifade ve anlatım aracı olarak gördüm. Eğer söyleyecek bir sözünüz varsa, fotoğraf bu noktada daha da önem kazanıyor. Ama şu gerçeğide ifade etmek gerekiyor ki; işin ticari boyutu da rahatsız edici seviyede. İlk zamanlarda mesela fotoğrafı idealize etmiştim, benim için yaşamın olmazsa olmazıydı. Fotofçılığı biraz militan bir bakış açısıyla yapmaya çalışırdım. Tabii ki fotoğrafçılıkta ki ilk yıllarıma nazaran fotoğrafın daha fazla oturmuş olduğunu fark ettim. Yani hayatımın merkezi olmaktan çıktı ama hep hayatımda artık. Eskiden çok önemserdim fotoğrafı ama artık eskisi gibi değil, mesela Türkiye’de sohbet ettiğim birçok kişi fotoğrafın kendileri için bir yaşam biçimi, fotoğrafsız yapamam ben gibi yaklaşımları var, bu tarz bir yaklaşıma yakın hissetmiyorum kendimi, benim için hayatın kendisi daha mühim ve fotoğraf bir araç sadece. Bazen kendime soruyorum neden fotoğraf çekiyorum, yazmak varken vb”¦ ancak bu benim mesleğim, yapmak zorundayım. Ayrıca biliyorsunuz hem meslek olarak yapmak ve ayrıca bir sanat olarak sürdürme çabanız çok büyük bir emeğe karşılık geliyor, nitekim büyük bir rekabet içindesiniz. Fazlasıyla yorucu.





Dua â“’ Vehbi Koca




“”¦fotoğraf sokakta ki insan, yaşadığım tecrübe, meydanlarda ki tartışmalar, akışı, ruhu görüntüleyebildiğim bir araç yani hayatın içi fotoğraf bende.”




Pınar Dağ: Yazmak gibi değil mi? Yani bir şeyler yazmak için bir şeyler bilmeniz gerekir ya J



Vehbi Koca: Evet, tabii ki kendinizi mutlaka yenilemeniz ve doldurmanız gerekiyor ancak benim için fotoğraf sokakta ki insan, yaşadığım tecrübe, meydanlarda ki tartışmaları, akışı, ruhu görüntüleyebildiğim bir araç yani hayatın içi fotoğraf bende. Bir şey aktaracağım, bazen dostlarıma da belirtiyorum, kamera obscura olduğumu hayal ediyorum. Sürekli biriktiriyor gibi ve arkaya atıyor gibi zamanı geldiğinde kullanacak gibi hissediyorum. Tıpkı kumbara gibi biriktiriyorum sanki her şeyi.



Pınar Dağ: J Anlıyorum. Türkiye’de fotoğraf çekmek, fotoğraf makinesi sahibi olmak son yıllarda ciddi bir şekilde pop kültürün bir malzemesi haline geldi. Londra’da ya da İngiltere’de nasıl? Makineleri ile sokaklarda dolaşan insan görmek neredeyse imkânsız burada…



Vehbi Koca: Londra aslında fotoğrafçısı ve öğrencisi en fazla Avrupa kentidir diyebilirim, turistlerin dışında. Ama aynı oranda da mütevazı. Fotoğraf makinesi bir takı veya gösteriş aracından öteye fonksiyonel bir özellik taşır. Gerektiğinde ve çekim aşamasında taşınır ve kullanılır. Burada insanlar yaptıkları mesleklerini özümsemiş durumda yani yaptığı mesleğe daha fazla yoğunlaşıyor, uzmanlaşmaya zaman ayırıyor. Fotoğrafçılık ise bu meslek, onun için gereken özveriyi gösteriyor ya da başka bir meslek için bunu yapıyor. Burada insanlarda kompleks sıfır denecek düzeylerde. Yani burada övünmek ya da yaptığı işi göğsü gerile gerile anlatma refleksi yok denecek kadar azdır. Burada insanların mesleklerini en son öğrenirsin hatta bazen hiç öğrenmezsin ancak bakarsın oldukça önemli bir meslek insanıdır ve tam masada kalkarken size aktarır, mesela ben yapay zekâ mühendisiyim NASA da çalışıyorum gibi. Ama Türkiye’de, Akdenizli olmanın yarattığı bir gösteriş kültürü var, biz bunu seviyoruz. Türkiye’de bazı insanları tenzih ederek belirteyim ancak fotoğrafın kendisi değil de kullanılan lens, makine daha fazla ön plana çıkıyor ve bunun önemli olduğuna daha fazla vurgu yapılan bir algılama biçimi var. Ancak günün sonunda şunu anlıyorsunuz gerçekten sanatsal ürün verme çabası içinde olan fotoğrafçıyla, pohpohlanma derdi içinde olan ortaya çıkıyor. Sonuç belli.





Diyalog â“’ Vehbi Koca




“”¦eğer söyleyecek sözünüz varsa; fotoğraf makinesi sizin ‘algınızı’ ve ‘yorumunuzu’ ifade edebileceğiniz çok önemli bir araçtır.”




Pınar Dağ: Peki Londra’da yaşıyor olmak sizin için ne ifade ediyor?



Vehbi Koca: Aslında bazı olaylardan dolayı bu ülkeye gelmiş olsam da kendimi şanslı hissettiğim zamanlar oluyor. Geçen hafta bir arkadaşımız Türkiye’ye kesin dönüş yaptı, eski öğrencilerimden bir tanesi. Aslında her iki tarafta beni zenginleştiriyor, daha iyi anlayabiliyorum. Buradan baktığımda Türkiye’ye, müthiş soru işaretleri geliyor aklıma, Türkiye’de demokrasi elden gidiyor diyorsunuz ancak öyle gözükmediğini ve öyle olmadığını anlıyorsunuz. Fotoğrafçı için Türkiye bir cennet aslında. Yani burada konu bitti cidden bitti. İşte cinsellik, ırk olayı, sosyal koşullar, yolsuzluk vb. Burada çekilecek bir şey kalmadı. Orhan Cem Çetin ve Murat Germen’in İstanbul modernde yaptıkları bir konu fazlası ile dikkatimi çekti nitekim çok haklılardı, Türkiye değil ancak özellikle Avrupa, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde fotoğrafçıların doğa fotoğrafçılığına kaydığı üzerinde duruyorlardı- ki nitekim fazlasıyla haklılar. Maalesef sıradanlaşmaya başladı savaşları çekmek ya da acıları ortaya çıkarma çabası. Türkiye bu konuda çok şanslı çok dinamik bir yapıya sahip, sokağa çıktığınızda çekilmeyecek bir şey yok. Bazen hayıflanıyorum aslında Türkiye de olmak vardı diyorum. İstanbul’u bu açıdan çok özlüyorum.



Pınar Dağ: Bir söyleşinizde örnek aldığınız isimler olmadığından bahsetmişsiniz. Hala öyle düşünüyor musunuz?



Vehbi Koca: İşlerine, gösterdiği emeğe ve katkıya saygı duyduğum fotoğrafçı var tabii ki. Capa, Bresson, Salgado, Hine bunlardan birkaçı. Bizde ise; Özcan Yurdalan, Çerkes Karadağ, Merih Akoğul, Murat Germen, Orhan Cem Çetin, Ali Öz, Muammer Yanmaz, Haluk Çobanoğlu aklıma hemen gelenler. Genç kuşaktan da Coşkun Aşar ve Altan Bal takip ettiğim genç fotoğrafçı arkadaşlar. Ancak bir fotoğrafçı benim çok sevdiğim bir sanatçı olduğu için onun gibi olacağım diye bir şey yok. Sebastiao Salgado mesela yakından takip ettiğim bir isim ancak hayatımın hiçbir kesiminde idol haline getirmemişimdir. Ernesto Che Guevara’yı çok severim t-shirt’ünü giyerim ancak idolüm değildir ancak dünya tabii ki birbirini etkileyerek var oluyor. Etik değerlere önem veren çok kıymetli ve sevdiğim fotoğrafçılar var. Akside var, şimdi isim kesinlikle vermek istemiyorum ama birkaç arkadaşımız buraya Londra’ya zaman zaman gelip gidiyor, görüşüyoruz. Evsizlerin fotoğraflarını çekip gidiyorlar. Etik değerleri önemsemeyen tavırları var.




Tüfekçi â“’ Vehbi Koca




“”¦ Erdal Kınacı değil de başka biri bu ürünleri versin burada ve böyle bir şey olsun, bu insanların ilgileneceği ilk şey o hastaların hangi şartlarda olduğudur. Neyi gün yüzüne çıkardığıdır.”




Pınar Dağ: Herkes çekiyor, belki sosyal bir sorumlulukla hareket ediyorlardır?



Vehbi Koca: Ben bundan bir sosyal mesaj göremiyorum, insanların düşkün hallerini fotoğraflamak artık ucuz bir mesaj gibi geliyor bana. Nitekim foto muhabirler açısından bakıldığında bu durumu değerlendirmek tabii ki apayrı bir şey. Onlar mesela bir bölgeye gidiyor ve yapmak istediği net, oradaki koşulları tüm gerçekliği ile aktarması gerekiyor.



Pınar Dağ: İsmini verseniz o vakit daha isabetli olmaz mı bu fotoğrafçıların?



Vehbi Koca: Açıkçası polemiğe girmek istemem. Ancak eleştirmek istediğim şey çok ünlü insanlar bunu sürekli yapıyorlar hatta bir arada gezdiğimiz insanlar dahi oldu, bu tarz çekimler yapmaya başladıklarında rahatsız olmaya başladığım hatta uzaklaştığım anlar oldu. İnsanlar hangi egosunu tatmin ediyor ki savaş fotoğrafı çekiyor, hangi ego?



Yani kendi hayatınızı ortaya koyuyorsanız öyle değil mi? Ego’nun çok iyi kontrol edilmesi gerekiyor. Tahammül sıfır Türkiye’de, yıllar önce gerekçe göstermeden, bunu isterseniz yazın isterseniz yazmayın, Haluk Çobanoğlu takdir ettiğim bir fotoğrafçıdır ancak gerekçe göstermeden birlikte çalıştığımız bir projeden ayrıldı. Sonra anlıyoruz ki Engin Kaban isimli fotoğrafçı arkadaşımız o varsa ben yokum gibi bir dayatma ile bu sergide yer almayacağını gerekçe göstermiş.




Boğaz Tokluğuna â“’ Vehbi Koca




Pınar Dağ: Altında ne yatıyormuş?



Vehbi Koca: Oraya geleceğim, yani bize aktaracağını bekledik tabii ki, Ve bildiğim kadarıyla Engin Kaban çok demokratik bir insan, tutkulu bir fotoğrafçı, benim ağırıma giden şey şu, çok iyi tanımadığın bir insan hakkında, bir gerekçe göstermeden daha doğrusu o varsa ben yokum demek çok kötü bir durum. Haluk Çobanoğlu ya da başka bir fotoğrafçı diyelim onlarla aynı projede yer almamak için gerekçe ne olabilir ki? Onlarla fotoğraflarım yan yana durabilir ancak dışarıda görüşmek zorunda değilim. Üreten insanın egolarını ıslahlaştırması gerekiyor. Anlayamamıştım bunu yani neden böyle bir sorun yaşadık diye. Burada bunu yaşamıyorsunuz. Benim için gerekçe şöyle olabilir çok faşist bir insan olabilir o fotoğrafçı, onunla yan yana olmak istemem, çok sağlam bir gerekçe olmalı ancak eleştiriye tahammülümüz yok. Bir örnek daha vereceğim, Erdal Kınacı olayında, hatta ben burada bir hayli kulis yaptım, editörlerle görüştüm destek olma ve olayın üzerinde durmak için ve bunu sadece bireysel yani Erdal Kınacı olayı olarak bakmamak gerektiğini ve olayı fotoğrafa yönelik bir tahribat olarak görmek gerektiğini düşünerek hareket ettim. Ve Erdal Kınacı’ya o dönemde tu-kaka muamelesi yapıldı. Erdal Kınacı’nın seçtiği yöntem doğrudur –yanlıştır bunun üzerinde durmuyorum. Bir takım sanatçı arkadaş Erdal Kınacı’yı yererek, projeyi yaparken insanlara yaklaşımı ile ilgili bir sürü şey yazdılar. Açıkçası ben yaptığı şeyin doğru olduğunu ya da yanlış olduğunu savunmaya ya da değiştirmeye çalışmıyorum ancak beni rahatsız eden, bu insan en kötü koşullarda yalnız bırakıldı. Hâkimlerin, savcıların, yasaların o soğuk anlayışına terk edildi resmen. Hikâyenin özünü tam olarak bilmiyorum, ancak bu kadar yalnız kalmamalıydı. Kendisinin eleştirilmesi gereken süreç, içerde olduğu süreç olmamalıydı, daha sonra belki olabilirdi ancak kendisi bunu yaşarken o anda değil. Burada bunu yaşamıyorsunuz. Erdal Kınacı değil de başka biri bu ürünleri versin burada ve böyle bir şey olsun, bu insanların ilgileneceği ilk şey o hastaların hangi şartlarda olduğudur. Neyi gün yüzüne çıkardığıdır. Toplumun bilincini, vicdanını sarsabiliyor mu, bu önemliydi ancak Türkiye’de ön plana çıkan şey çok farklıydı. Londra’da böyle bir proje farklı algılanırdı.




“Bu olayın en etkili tarafı şu, kraliçenin bahçesi olan St. Jame’s Park’ta yapılan ilk korsan sergi idi yani tarihte bu bir ilk diyebilirim J”




Pınar Dağ: Sizin bu süreçte bu konuya yönelik bir çaba sarf etmeniz gerçekten önemli ancak kimse sistemi değiştirmek için istekli gözükmüyor Londra’da sanki”¦ Yanılıyor muyum?



Vehbi Koca: Aslında tam tersi. Bunu biraz açayım. Burada gerçek anlamda bir adaletsizlik olduğunda ve ellerinde gerçek kanıtlar olunca, buradaki insanlar sokaklara dökülüyor ve bu işin peşini bırakmıyor. Örneğin Tibet konusunda inanılmaz bir hassaslık var ve kesinlikle peşini bırakmış değiller. Irak savaşı sürecinde savaş karşıtı 2 milyon insan döküldü sokaklara. Burada son ana kadar saldırı olmadığı gibi, şiddet en son başvurulan yöntemdir. Ancak halkın oldukça güçlü bir adalet duygusu var.




Vehbi Koca Fotoğraf Atölyesi öğrenciler




Pınar Dağ: Biraz bahsettik ancak ben sizden biraz daha bilgi almak istiyorum açmış olduğunuz atölyenize, öğrencilerinize yönelik. Çalışmalarınız nasıl gidiyor?



Vehbi Koca: “Vehbi Koca Fotoğraf Atölyesi”, İngiltere coğrafyasında yaşayan ve Türkçe konuşan etnik toplulukların, fotoğrafı pratik ve teorik yanlarıyla öğrenirken, sosyal ve kültürel anlamda da kendilerini, fotoğraf yoluyla, ifade edebilmelerini ve belgeleyebilmelerini amaçlamaktadır. 2006 yılında oluşturulan grup, Londra’da bu anlamda bir ilk olma özelliğini de taşımaktadır. Uzun vadede grubun bir ekole ve okula dönüşmesi hedeflenmektedir. Fotoğraf sanatının birleştirici ve sorgulayıcı felsefesini temel alan atölye, etik prensipleri de temel alarak, sekiz haftalık kurslarda temel ilkeler ve estetik kurallar çerçevesinde fotoğrafın olmazsa olmazlarını öğretir, paneller, söyleşiler, slayt gösterileri ve yılda iki kez sergi düzenler. Grup paylaşımcı ve özveriyle iş üreten herkese açıktır. 2006 yılında iki öğrencinin baskısı ile başladı. Hiç aklıma gelmemişti aslında ve sonra duyulmaya başladı, Londra’da sonra İngiltere’de hatta Türkiye’de. İnsanlar, Türkiye’den arıyorlar mesela sizden kurs almak istiyoruz diyorlar. Soruyorum siz nereden ulaşıyorsunuz bize diye, Ankara diyorlar, burası Londra diyorum, “pardon” diyorlar J Bildiğim kadarıyla İngiltere’de ki Londra’da ki tek kurum, çok iddialı gözükebilir Turkish Photography adı ancak kesinlikle öyle bir derdim ya da iddiam olmadı. Sadece ve sadece burada Türkçe bilen insanların bir araya gelip fotoğraf sanatını öğrenmeleri, paylaşmaları, sosyalleşmeleri, üretmeleri, sosyal bir birlikteliği sağlamak amacını taşıyordu. Fotoğraf çok eğlenceli bir araç belli noktadan sonra biliyorsunuz. Çok güzel bir birliktelik oluşturdu bizde. Bu konuda Muammer Yanmaz çok motive etti beni. Kendisinin de Türkiye’de bir klubü var fotoğraf öğretiyor hatta şey düşündük Türkiye’de bir şeyler yapılabilinir mi diye, çok güzel bir momentum oluşturuldu çok güzel bir ritim oluşturuldu, burada aşağı yukarı birçok Türk insan bir araya geldi. Hani fotoğraf tek kişilik bir iş demiştim ancak bu durum tabii ki bu oluşum için belirtebileceğim bir şey değil yani bir ekip işi bu. Bir yardımcınız olması gerekiyor nitekim eşim İlkay şu anda birçok işin yapılmasında bana ciddi destek veriyor ve modelimizde oluyor. Öğrencilerimizin modeli oluyor. Çok keyif alıyoruz. Burada Royal Festival Hall’de yapıyoruz derslerimizi. Yani oldukça rahatız, mesela bir öğrencimiz var Nurcan, Cumartesi günlerini iple çektiğini aktarıyor bize ve daha fazla çekim yapmak isteğini söylüyor. Örneğin Perşembe günü ders yaptım, gece çekimi ders kapsamında olmadığı halde, çok istediler ve bu işlerimiz daha da ciddileşmeye başladı. Burada 3–5 sergimiz oldu. Yaptığımız sergilerimiz bir hayli ses getiriyor. Birde korsan bir sergi yaptık o çok iyi geçmişti.



Bu olayın en etkili tarafı şu, kraliçenin bahçesinde yapılan ilk korsan sergi idi yani tarihte bu bir ilk diyebilirim.




Vehbi Koca Fotoğraf Atölyesi öğrencileri sergilerinde


Pınar Dağ: Korsan mı?
J



Vehbi Koca: Evet, burada genç Türkler diye bir dayanışma adına kurulmuş bir grup var, ismi biraz düşündürtüyor olabilir, 150–200 kişilik email grubu ve başka bir grupla birlikte orada bir sergi yaptık St. Jame’s Park’ta. O park kraliçenin parkı biliyorsunuz ve burada herkes kraliçenin ‘subject’i. Yani herkes burada kraliçeye ait, bizler de dahil. Bu bir gelenek yani J Orada sergiyi yaparken pat diye polis geldi ve sergiyi kaldırın dedi. Telsizlerden duyuru yaparak sergi kaldırılacaktır, son şansınız izlemek istiyorsanız ve öğrencilerin yaptığına dikkat çekerek uyarı yaptılar. Tabi insanlar akın etmeye başladı bunun üzerine. Gazeteler yazdı çizdi. Bu olayın en etkili tarafı şu, kraliçenin bahçesinde yapılan ilk korsan sergi idi yani tarihte bu bir ilk diyebilirim J



Pınar Dağ: Yani cidden kuralların sıkı olduğu böylesi bir ülkede sanırım bunu yine bir Türkiye vatandaşı yapardı diyorum J



Vehbi Koca: Vallahi öyle. Hakikaten J





Pınar Dağ ve Vehbi Koca




“Dinlemeyi severim. Kin ve öfke gibi duygularımı törpüledim zaman içinde. Özel mülkiyet hırsımı en aza indirgedim, aşağı yukarı, bütün ön yargılarımı terk ettim diyebilirim. Sanırım bütün bunlar, insanlarla diyalogumu en samimi ve içten bir mecraya taşıdı.”




Pınar Dağ: Bir gününüz nasıl geçiyor?



Vehbi Koca: Araştırma yapmak, sergi ziyaretleri ve okumak bir fotoğrafçı için çok önemlidir. Ben de öyle yapıyorum ve bu epeyce zamanımı alıyor diyebilirim. Londra araştırma ve fotoğraf içerikli sergiler konusunda oldukça zengin bir kent. Bunlardan mümkün olduğunca faydalanmaya çalışıyorum.



Pınar Dağ: Ziyaretçi defterinizde herkes sizi “Hüznü mutlu olmaya dönüştürür” demiş. Seviliyor ve yoğun empati kuruluyor size karşı, siz ne hissediyorsunuz?



Vehbi Koca: Karakter bazında, uzlaşıcı ve sohbet etmeyi seven bir yapım var. Dinlemeyi severim. Kin ve öfke gibi duygularımı törpüledim zaman içinde. Özel mülkiyet hırsımı en aza indirgedim, aşağı yukarı, bütün ön yargılarımı terk ettim diyebilirim. Sanırım bütün bunlar, insanlarla diyalogumu en samimi ve içten bir mecraya taşıdı. Coşkumu ve sevgimi dışa vurabilirim. Ümit ederim ki bu söylediklerim sorunuza cevap olmuştur.




Metal Adam â“’ Vehbi Koca




Pınar Dağ: Sergilerden ve öğrencilerinizden bahsetmişken siz öğrencilerinize portre, mimari, urban, manzara ve daha birçok tekniğe yönelik eğitim veriyor musunuz? Yoksa tek bir alana mı yoğunlaşıyorsunuz?



Vehbi Koca: Hepsini gösteriyoruz. Dersimiz 2 saat ve dersin 35 – 40 dakikası sunumla, görsel malzemeleri anlatmak şeklinde başlıyor daha sonra ki zamanda pratik yapmak için mekân seçiyoruz mesela dün yani cumartesi günü Greenwich park’a gittik belgesel fotoğrafçılığı üzerine çalışma yapmak için. Mesela gelecek haftaki dersimizin konusu kent mimarisi, urban yani muhtemelen Canary Wolf’da olacağız, modül modül çalışıyoruz.



Pınar Dağ: Metropolde yaşıyoruz, buna istinaden urban fotoğrafçılığına yönelik çalışmalarınız ve gözlemleriniz nedir?



Vehbi Koca: Şehir, üretim ve tüketim ilişkilerinin en yoğun olduğu bir yer olduğu için beraberinde yığınla sorun, karşıtlık ve çelişki barındırmaktadır. Fotoğrafçı içinde zengin bir kaynak demektir bu. Özellikle de Londra ve İstanbul gibi şehirler iyi birer örnektir bu anlamda. Yaşadığın kenti anlamanın da en iyi yolu, onu fotoğraflamaktır.



Pınar Dağ: Disiplinli çalışıyorsunuz sanırım?



Vehbi Koca: Yani evet disipline önem veriyoruz. Şöyle belirteyim toplamda 20 yıldır burada yaşıyorum ve bunun 13 yılı tamamen okulda geçti. Bu ciddi bir disiplin alışkanlığı sağladı hayatıma bu nedenle disipline çalışmanızı etkileyen bir sürece giriyorsunuz.




Postakartı serisinden â“’ Vehbi Koca



“Dijital fotoğrafçılık önemli bir devrim olmakla beraber fotoğrafın yaygınlaşması ve hızla herkese ulaşmasının yanı sıra bir görüntü kirliliği de yaratmıştır.”




Pınar Dağ: Peki İngiliz ya da başka öğrencileriniz oluyor mu?



Vehbi Koca: Yani oluyor ancak Türk öğrenci sayısı daha fazla, ayrıca yabancı müracaatlar fazla olmuyor.



Pınar Dağ: Peki siz mutlu musunuz, geldiğiniz süreçten, yaptıklarınızdan, yapıyor olduklarınızdan?



Vehbi Koca: Dürüst olmalıyım. Açıkçası mutlu değilim. Şimdi şöyle bir fotoğraf çizebilirim. Güzel bir eşim var onu seviyorum, bir bahçem var, arabam var, evim var ama mutluluk bu mu? Değilmiş bunu anlıyorsunuz.



Pınar Dağ: Yine insan olmanın doğası diyelim buna”¦



Vehbi Koca: Belki de”¦



Pınar Dağ: Bunu daha önce düşündünüz mü bilmiyorum ama fotoğrafın yokluğunda ne hissederdiniz?



Vehbi Koca: İnan bunu bilmek çok zor ama şöyle bir şey söz konusu. Fotoğrafın yokluğu hayatımızda ya da hayatımda çok şeyi değiştirmezdi muhtemelen. İnsan kendisini ifade edecek ve anlatmak istediklerini anlatacak araçlar bulabilir her zaman.




Metal Adam â“’ Vehbi Koca




Pınar Dağ: Dijital fotoğraf çok önemli bir devrim demişsiniz”¦



Vehbi Koca: Dijital fotoğrafçılık önemli bir devrim olmakla beraber fotoğrafın yaygınlaşması ve hızla herkese ulaşmasının yanı sıra bir görüntü kirliliği de yaratmıştır. Sadece ve sadece tüketim anlamında önemli bir devrim. Buradan çektiğiniz bir fotoğraf başka bir coğrafyaya hemen ulaşabiliyor. ABD’de, Fransa’da, Japonya’ da vb. Bu açıdan bu bir devrim bence. Ancak devrim sona gelmiş durumda, belki bundan sonra üç boyutlu ürünler söz konusu olacak. Fotoğrafın, dünyanın her köşesine ulaşabilmesi açısından bunu bir devrim olarak görüyorum, güvercinle haber yolladığımızı düşün.



Pınar Dağ: Hangi makineleri kullanıyorsunuz? Önerileriniz nedir? Lens, deklanşör, diyafram ne ifade ediyor sizin için?



Vehbi Koca: Nikon kullanıyorum, ama bence hangi makineyi kullanıyor olmam çok önemli değil. Önemli olan öyküyü nasıl ifade edebildiğindir. Tavsiyem yok herhangi bir fotoğraf makinesi ile başlayabilirler ve bence öncelikle gördükleri ve görebildikleri önemli. Böyle başlamak gerekiyor fotoğrafa. Ancak Lens, deklanşör ve diyafram ve vs. bilinmesi gereken teknik ayrıntıların dışında bir anlam ifade etmiyor benim için…



Pınar Dağ: Fotoğraf şu anda hangi dönemini yaşıyor sizce?



Vehbi Koca: Bence gerileme dönemini yaşıyor. Fotoğrafın kullanışı, tüketimi, paylaşımı, copyright oluşu, fotoğrafın ayartan yanı, kandıran yanı ile bana göre gerileme döneminde.




Bakış â“’ Vehbi Koca




Pınar Dağ: Portre fotoğrafçılığına yönelik bir sorum var. Fotoğrafını çektiğiniz bir kişiyi İzinsiz yayınlamanız durumunda neler oluyor Londra’da?



Vehbi Koca: Diyelim ki burada kalabalıkta birinin fotoğrafını çektin ve sonrasında kişi kendisinin fotoğrafını reklâmda gördü ya da panolarda gördü. Bununla ilgili dava açabileceği gibi, haklarını alabilir. Bu konuda insanlar çok hassas. Copyright konusunda çok hassaslar. Mesela Ahmet Hakan benim bir fotoğrafımı alıp kullandı yazısında, ne adımı koydu, ne başka bir şey yaptı, bende yoğundum takip edemedim. Birçok kişi kızdı neden yani şikâyet etmedin diye ancak uğraşmadım.



Pınar Dağ: Bir de biliyorsunuz üretmek için biraz hırs gerekiyor. Ancak burada, “ben senden daha iyiyim” duygusundan eser yok J Sizi ne tetikliyor?



Vehbi Koca: Evet burada o dinamizm yok. Benim web siteme önemli bir sanatçı, bir ifadede bulunmuş, açıkçası doğu ve batı ifadesinden pek hoşlanmam, ancak doğu ile batının arasında gibi bir ifade kullanarak, yaptıklarımı anlatmış. Tahmin ediyorum, Türkiye coğrafyasından gelmiş olmak, geçmişte siyasi olayların işinde olmuş olmak, yani o süreçten geçmiş olmak çok kalıcı bir şey oluşturuyor. Bende onun etkilerinin olduğunu düşünüyorum. Sürekli sorgulama, sürekli bir şerler yapma kaygısı, bir şeyler bırakma. Bir şeyler yapmak ve bırakmak beni gerçekten düşündürüyor. Belirsiz bir insan olmak istemiyorum. Kalabalıktan birisi gibi. Ben yirmili yaşlarda siyasetin içinde bulundum sonra otuzlu yaşlarda bu kayboldu, duruldu, kayboldu ve şimdilerde inanılmaz bir isyana dönüştü.




Vehbi Koca ve İlkay Koca




Pınar Dağ: Mesleğiniz olan fotoğrafa hala aynı heyecanla bakıp ilham alabiliyor musunuz?



Vehbi Koca: Fotoğraf keyifli olduğu kadar zor bir meslektir aslında. Ben fotoğrafçıların yüzde sekseninin mutsuz ve yanlız insanlar olduklarını düşünürüm. Fotoğrafın insanı yalnızlaştıran bir yanı vardır ama aynı zamanda terapi sağlayan bir keyiftir ve sanırım ben de bu yanıyla heyecan duyuyor ve keyfini yaşıyorum.



Pınar Dağ: Söyleşimizin sonuna geldik ve ben size ve eşinize çok teşekkür ediyorum tecrübelerinizi bizimle paylaştığınız için!



Vehbi&İlkay Koca: Biz teşekkür ederiz!






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Vehbi Koca : Londra Günlüğü : Duvara Yazmak II
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : Sürgünde Yalnız Bir Halk, Tamiller
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : David Bate ve Zone Serisi
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : Hayal Gücü ve Cesaret
Vehbi Koca : Hyde Park Fikir Tarlası
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 Filistinli
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : “This is War” Robert Capa
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : Mitra Tabrizian “Sürgün Öyküleri” 1
Vehbi Koca : Londra Günlüğü, Ağustos 2008
Vehbi Koca : Duvara Yazmak






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Vehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile SöyleşiVehbi Koca ile Söyleşi

Andy Spyra : Kadın Boksu


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



KADIN BOKSU


WOMENBOXING


Andy Spyra




Hint toplumunda “Kadın boksu” gibi bir şeyin var olduğunu duyduğumda, boksun hala toplumun alt gruplarına ait bir spor olmasından değil de, Hindistan’ın kültürel yaklaşımının oldukça geleneksel olması yüzünden, inanamamıştım.



Ancak tüm bu genç bayanlarla tanışma vakti geldiğinde, onların enerjisinden ve kültürün önceden belirlediği yaşam biçimlerinden bir kaçış yolu bulma iradeleri karşısında hayran kaldım.



Bazı kızlar boks yaparak, itfaiye veya polis gibi kendi istedikleri gibi bir hayat yaşamalarına imkan verebilen maddi bağımsızlığı sağlayabilecek, devlete bağlı kurumlardan birinin boks takımına girerek, hayatlarını boksör olarak devam ettirebilmektedirler.



Bu amaç doğrultusunda, kızlar haftada 6 defa Kolkata, Mumbai ve Delhi gibi yoksul Hint şehirlerinde sivrisineklerle sarılı ringlerde, eğitim bittikten sonra dönmek zorunda kalacakları hayatlarından bir çıkış yolu bulma umuduyla, antreman yapmaktadırlar.





When I first heard about it I couldn’t believe that something like “Womenboxing” could exists in Indian Society, especially not since Boxing was ever still a sport of the lower circles of society, which’ cultural approach is in India a very traditional one.



But when I come to met all the young ladies, I was amazed by their energy and will to find a way out of their otherwise by culture and cast predetermined life.



Through Boxing some of the girls will be able to make a living as a boxer in one of the boxing-teams of state-run companys such as the Fire_Brigade or the Police, which maintain own Boxing-Teams and besides that provide a job in the company itself, which will provide the girls with the necessary financial Independence to live a life of their own choice.



For that goal the girls exercise six times a week in mosquito-infested rings in the slums of indian cities such as Kolkata, Mumbai and Delhi, hoping to find a way out of the lives they’ll cycle back into after the training is over…



Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL



























Andy SPYRA Hakkında


1984 Hagen, Almanya doğumlu Andy Spyra, şu an Hannover, Almanya’da yaşamakta olan serbest fotoğrafçıdır. 2006’da okuldan mezut olduktan sonra, fotoğrafla ilk bağlarını kurduğu Orta Amerika ve Güneydoğu Asya seyahatlerinden sonra, 2007’den beri çalışmaktra olduğu Fachhochschule Hannover’da fotoğraf eğitimine başlamadan önce, yaşamakta olduğu Hagen’daki bir yerel gazetede serbest fotoğrafçı olarak bir yıl çalıştı.




Andy Spyra


About Andy SPYRA



Andy Spyra, born 1984 in Hagen, Germany, is a freelance photographer currently based in Hannover, Germany. After graduating from school in 2006 and the following journeys to Central America and South East Asia where he came into first contact with photography, he worked one year as a freelance photographer for a local newspaper in his hometown Hagen before he started to study photography at the Fachhochschule Hannover where he has been studying since 2007.











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Andy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın BoksuAndy Spyra : Kadın Boksu

Ali Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbul



Bu sayfamız eylemlere ait ses kaydı içermektedir... This page is inculeded sounds of IMF protestation…





2009 Türkiye gündemine damgasını vuran olaylardan biriydi 1-8 Ekim tarihleri arasındaki Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası yıllık toplantıları…



IMF ve Dünya Bankası; 2009 yıllık toplantılarını İstanbul’da gerçekleştirecek ve ”küresel kriz, krizin etkileri ve krize karşı önlemler”, “Yükselen Avrupa ve Orta Asya”, ”kriz erken ikaz sistemi”, ”kriz önlemeye yönelik en iyi politikalar” gibi konularda seminerler verilecekti. En önemlisi de; 6-7 Ekim tarihlerinde yapılacak genel kurul toplantılarında küresel kriz, IMF-Dünya Bankası’nın çalışmaları masaya yatırılacaktı.



Elbette, IMF’nin ve Dünya Bankası’nın toplantı için İstanbul’u seçmesinin küresel kapitalizmin dişli çarklarına yuvarlanmak olduğuna inanan; IMF’nin ülkemizden elini çekmesini isteyen halk da o günlerde sokaklara dökülecek, başka bir dünyanın mümkün olduğunu haykırarak sesini duyurmaya çalışacaktı.



Direnistanbul Hareketi; yayınladıkları çağrıda İstanbul halkına şöyle sesleniyorlardı:



”6-7 Ekim’de İstanbul’da gerçekleşen IMF ve Dünya Bankası toplantılarını bloke etmek ve politikalarını protesto ve teşhir için toplumsal muhalefetin tüm unsurlarını, IMF-DB mağdurlarını, kapitalizmle derdi olan herkesi yeniden sokaklara çağırıyoruz!”



Ve 6 Ekim günü gelip çattığında Direnistanbul Hareketi sokaklara döküldü.



Aynı şekilde o gün valilik ve polis güçleri de direnişçiler karşısındaki yerini aldı…



Ellerinde trampetler, ağızlarında düdükleriyle, birbirinden renkli kıyafetler, yüzlerine sürdükleri boyalarla; sadece Türkçe değil İngilizce, Almanca hatta İtalyanca yazılmış rengarenk pankartlar ve flamalarla; tek bir yürekten yükselen IMF ve Dünya Bankası aleyhindeki sloganlarla ‘Diren İstanbul’ eylemi başladı.



Tünelden yola çıkarak Taksim Meydanı’na gelen “Diren İstanbul’ grubu basın açıklaması yaptıktan sonra güvenlik güçlerinin uyarılarıyla karşılaştı. Gerginlik hızla tırmanmaya başlayınca; eylemin renkleri yerini kanlı, bombalı, gazlı, dumanlı, bol gözyaşlı görüntülere bıraktı…



Gerisi mi? Gerisi 25 yılını foto muhabiri olarak geçirmiş, birbirinden başarılı işlere imza atmış; Ali Öz’ün objektifinden çıkan karelerde saklı…



Yazı: Şebnem EVREN




IMF EYLEMLERİ


1-8 Ekim 2009, İstanbul


Ali ÖZ
























































FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Ali Öz : Ben Bir Foto Muhabiriyim
Ali Öz : Moskova`lı Evsizler





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ali Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbulAli Öz : IMF Ne Yer? Diren İstanbul

Ervine Lin : Vietnam’ın Pedal Gücü


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



VİETNAM’IN PEDAL GÜCÜ


PEDAL POWER VİETNAM


Ervine Lin




2007 sonunda Vietnam’a tekrar gittim. Bu defa seyahatim özellikle Ho Chi Min City, Mekong Delta ve Dalat (Vietnam merkezi) civarınaydı. Yol boyunca favori konum olan bisikletler ve diğer “pedal gücüyle çalışan ulaşım araçları” nı çekmek için karşı konulmaz bir takıntı hissettim. Bu siyah – beyaz şehir ve sokak fotoğrafları koleksiyonu işte bu takıntımın sonucu ortaya çıkmıştır.



I travelled to Vietnam again at the end of 2007, this time the trip was mainly around Ho Chi Min City, the Mekong Delta and Dalat (Central Vietnam). Along the way I had an overwhelming obsession to photograph one of my favourite subjects, bicycles and other “pedal powered modes of transport”. This collection of urban/street black and white photographs is the result of that obsession.



Pirinç Tarlalarındaki Bisiklet


Biz şehirlerde yaşayanların her gün yediğimiz yiyeceklerin nereden geldiği ve onu üretmek için ne kadar çalışma gerektiği hakkında ne kadar az şey bilmemiz çok şaşırtıcı. Sadece yarım saatliğine oradaydık, işçiler tarlada tohum ekerken diğerleri bir pirinç yığınını işlemeye götürüyorlardı. Bu kadın gibi bazıları da pirinç kabuklarını kurumaya bırakmak için kavurucu güneş altında çalışıyordu.




Bicycle at Rice Fields


It’s amazing how little we city dwellers know about where our everyday food comes from and how much work goes into producing it, in this case rice. Just that half an hour that we were there, we saw workers toiling in the fields planting seedlings while others hauled away heaps of rice to be processed, and some like this lady worked in the scroching sun to leave the rice husks out to dry.





Yol Kenarı Tezgahlarındaki Bisiklet


Bu fotoğraf Mekong Delta’da kaldığım misafirevinin yakınında yürürken çekildi. Tezgahlar, yere serilmiş hasırların üzerine yayılmıştı, köylüler tezgahlara bisikletle gidebiliyor, alışveriş yapıp, aldıklarını bisikletlerinin önündeki sepete koyup geri dönebiliyorlardı.




Bicycleat Road Side Stalls


This was photographed while walking around the area near my guesthose in the Mekong Delta. Stalls were just laid out on open mats, villages would cycle up to the stalls, make a purchase, put their buys in the little basket in front of the bicycles and cycle off.





Yol Kenarındaki Bisiklet


Misafirevi civarında gezinirken çektiğim diğer bir fotoğraf. Bölgedeki kirli ana yollardan biririn yanındaydı. Burada motosikletlerden daha çok bisiklet görebilirsiniz ama Ho Chi Min City’de tek bir bisiklet bulmakta zorlanmıştım. Orada sokakların kurallarını motosikletler koyar. Eğer HCMC’de bulunduysanız ne demek istediğimi anlarsınız.




Bicycle at Side of Road


Another photograph I took while roaming around the area around my guesthouse. This one was next to one of the main dirt roads in the area. Here you might see more bicycles than motorbikes, but in Ho Chi Min City, I could hardly find a single bicyle. There, motorbikes rule the streets. If you have been to HCMC you will know what I mean.





Bisiklet Tamiri


Bisikletlerin olduğu yerde bisiklet tamiri için dükkanlar da olur. Bu, Mekong Delta’da dolaşırken o civarda bir yerde çekilmişti. Koleksiyondaki favori fotoğraflarımdan biridir ama neden olduğunu buraya yazmam güç. Sanırım biraz, kendimin de bir bisikletçi oluşuyla ilgili…




Bicycle Being Repaired


Where there are bicycles, there are bound to be shops to repair bicycles. This was photographed somewhere in the Mekong Delta region while I was roaming around. This is one of my favourite photographs from the collection but I have difficult penning down why. I suppose it’s partly due to the fact that I’m a cyclist myself.





Kulübelerin Önündeki Bisiklet


Tavuklar ve çocuklar, köydeki kulübelerin altında ve önünde zikzaklar yaparak etrafta özgürce koşturuyordu. Nerede olduğumdan tam olarak emin değilim ama “Geniş Adam”ların (Easy Riders) arkasında seyahat ettiğim yerlerden biri olan Vietnam merkezindeki Lak Gölü’ne çok yakın bir köyde olduğumuzu biliyorum.




Bicycle in front of Huts


Chickens and children ran around freely, weaving their way under and around the huts in the village. I’m not even entirely sure where exactly where we, but I know we were in a village just next to Lak Lake in Central Vietnam, one of the places we visited while on pillion with the “Easy Riders”.





Mağazanın Önündeki Bisiklet


Mekong Delta tur grubundan uzaklaşıp çektiğim başka bir fotoğraf. Eşekler tarafından çekilen el arabası gibi bir şey ile karşıdan karşıya geçiriliyorduk, gerçekten çok turistikti. Az evvelinde bir eşeğin çektiği el arabasının arkasında zıplarken Vietnamlı bir bayan bu mağazanın önüne bisikletini çekmişti. Fotoğrafı çabucak çektim ve rehber tarafından aceleyle uzaklaştırıldım.




Bicycle in Front of Store


This is another one of those photos I took while wandering away from the Mekong Delta tour group. I think we were being ferried by donkeys pulling a cart or something, very touristy indeed. Just before I hopped onto the back of the donkey drawn cart a Vietnamese on a bicyle lady pulled over in front of this store. I quickly took the photo and was then hurried along by the guide.





Köyün Ortasındaki Bisiklet


Biliyorum, denizaşırı yerlere giden pek çok fotoğrafçı, karşılaştığı insanların portrelerini çekmeyi sever. Ben onlardan biri değilim. Aslında, insanların, arka planı tamamladıkları ya da özel bir çekim için gerekli olmaları dışında fotoğraflarımda yer almasından nadiren hoşlanırım. Ötekilerinin sıradan bulduğu şeyleri –bisikletler gibi- fotoğraflıyorum. Sanırım arka plandaki kadın bisikletlerini çektiğimi gördüğünde bundan hoşlandı.




Bicycle in Middle of Village


I know a lot of photographers who love taking portraits of people they meet overseas. I’m not one of those photographers. In fact, I rarely like having people in my photographs, unless they make up part of the background or are otherwise essential to a particular shot. Which is why I photograph objects that others find mundane, like bicycles. I think the lady in the background was amused when she saw me taking photographs of their bicycles.





Kardeşler Arasında Paylaşılmış Bisiklet


Mekong Delta’da botumuzu süren adam bizi akşam yemeği için evine davet etti. Maalesef söylediği hiç bir sözü anlayamadığımız için evine davet ettiğini anlamamıştık ve önce yemek yemeye karar vermiştik. Yemekten sonra eliyle onu takip etmemizi işaret etti, biz de ettik. Sonunda evine vardığımızda misafirperver ailesinin bizi açılmış kollarıyla karşılaması bize sürpriz oldu.




Bicycle Shared Amongst Brothers


Our boat man in the Mekong Delta invited us to his home for dinner unfortunately we had absolutely no idea he was inviting us to his home because we didn’t understand a word he was saying and vice versa and decided to have dinner first.After our dinner, he motioned for us to follow him and we did. We ended up to our surprise at his house and were greeted with open arms by his hospitable family. This photograph was taken at his home with his two sons in the background.





Yetişkin Bisikleti Süren Çocuklar


Bu, çocukların büyük bisikletlerine bindikleri Vietnam ve çevresindeki alışılageldik bir manzara. Bunu nasıl yaptıklarını hala anlamıyorum; pedalı çevirirlerken seleye ulaşamıyorlar ve benim dağ bisikletimle zorlandığım kirli yollarda nasıl aşağı yukarı sürüyorlar? Bu fotoğraf tuğla fırını yanında çekildi. Çocukların neden orada olduğundan pek emin değilim, meraklı turistlerle pek ilgilenmiyorlar.




Boys Riding Adult Sized Bicycles


This is actually quite a common sight in Vietnam and around, children who ride adult sized bicycles. I don’t even know how do they do it, they can’t even reach the seat while pedalling and yet they can cycle up and down dirt roads which I have trouble with in my mountain bicycle.This photograph was taken next to a brick making klin, real back breaking work. Not too sure what the boys where there for, they weren’t very interested in nosey tourists.





Ho Chi Min City’de Müşteri Bekleyen Bisikletçi


Bu fotoğrafta bisiklet sürücüsünün ifadesini çekmeyi planlamamıştım, deklanşöre bastığım anda kafasını bana çevirmişti. Bu da fotoğrafı daha özel bir hale getirdi. Arka plandaki trafiğin bulanık çıkması için deklanşöre kasıtlı olarak y avaş bastım, yüz ifadesini yakalayabildiğim için şanslıyım, ve Pho2000 reklamı da dahil diğer şeylerin çoğu arka planda yer almış. (Pho 2000 Vietnam noodle’larının satıldığı bir zincir, Vietnam usülü fast food olarak düşünün)




Cyclo Awaits Customers in Ho Chi Min City


I wasn’t planning to capture the cyclo operators expression in this photograph, he just happened to turn over and look at me just as I pressed the shutter. Which makes this photograph all the more special. I purposely slowed the shutter as well to make sure the traffic in the background would blur, thankfully his facial expression was captured and most of the other elements fell into place including the Pho 2000 signboard in the background! (Pho 2000 is a chain that sells Vietnamese noodles, think of it as fast food, Vietnamese style)





İçki Tezgahı Sahibinin Bisikleti


Bir fincan çay için davet edilmiştik ve sahibi oldukça ısrarcı olduğundan başka şansımız yoktu. Aslında buranın gerçekten bir dükkan olduğundan emin değilim. Evinin önünde fincanların ve masanın (tezgahın ) yerleşiminden ötürü sanıyorum. Ödemek istediğimiz halde bizden para almadı. Eve dönene kadar bunun bir daha olacağından şüpheliyim.




Drink Stall Owner’s Bicycle


We were invited in for a cup of tea, and were not really given much of a choice not to as the owner was rather insistent. Acutually I’m not even sure if it is actually a store, I’m assuming it is because of the placement of the cups and the table (counter) at the front of her house.She didn’t ask for any money even though we wanted to pay her. I doubt that ever happens back home.





Bisiklet Üstünde Duran Vietnam Şapkası


Nasıl da sembolik bir Vietnam şapkası, Vietnam’ın gayri resmi maskotu haline gelmiş. Google’da araştırırsanız Vietnamlı yerlilerin (ve turistlerin) bu şapkayı giymiş bir sürü fotoğrafını bulursunuz Çevre ülkeleri ziyaret ettim ama eğer Vietnam sınırına yakın değilsem bu şapkaların kullanıldığını görmek zor. Şapka o kadar sembolik ki eğer bu şapka olmasaydı fotoğrafın dünyanın herhangi bir yerinde çekilmiş olduğu düşünülebilirdi.




Vietnamese Hat Resting on Bicycle


It’s amazing how symbolic the Vietnamese hat is, it has evolved to become the unofficial “mascot” Vietnam. Just google it and you’ll find TONS of images of Vietnamese locals (and tourists!) wearing the hat.In fact I have visited the surrounding countries but hardly see these hats being used unless I’m near the border to Vietnam. So symbolic is the image of the Vietnamese hat that without it this photograph could look like it was taken anywhere in the world.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN





Ervine LIN Hakkında



Ervine Lin 2005 yılı ortasında, alternatif kariyer olasılıklarının peşine düşmek için mimari dünyasını bıraktı. Yarım sene ve pek çok sıkıntıdan sonra yaratıcı direktör, şef fotoğrafçı, tasarım lideri ve resmi tuvalet temizleyicisi olarak (tüm bu şapkaları bugüne değin hala giymektedir.) StudioV Fotoğrafçılık’ı oluşturdu.



Stüdyo özellikle; ürün, iç mekan ve mimari fotoğrafçılık alanları gibi profesyonel ticari işler üzerine odaklanmaktadır. Bu kısa zaman dilimi içinde uluslarası şirketlerden sihirbazlara kadar saygın müşteriler kazandı.



Ervine Lin 2008’de, kariyerini tam zamanlı fotoğrafçı olarak kabul eden Profesyonel Fotoğrafçılar Derneği (Singapur) saflarına katıldı.



Ervine kişisel olarak, mekanları ve yerleri çekmeyi (ve garip şekilde, bisikletleri) seviyor. Mümkün olduğu kadar sıklıkla, dünyanın sunduğu güzellikleri kendisi için görmek ve bu güzellikleri makinesiyle yakalamak için seyahat ediyor. Fotoğrafları, uçuş ve seyahat dergileri tarafından kapak olarak kullanılarak şereflendirilmiştir.



Bir sanatçı olmaya dair çocukluk tutkusunu takiben bu denizaşırı işleri sırasında çektiği fotoğrafları, kişisel bir koleksiyonda derlemeye başlamıştır. Ervine Lin Fotoğrafçılık bunun sonucudur.



Ervine’nin çalışmaları seyahat, manzara ve kentsel manzara fotoğrafçılığı gibi geniş bir yelpazede sınıflandırılabilir. Onları bu kategorilerden sadece birine koymak yanlış bir tanımlama olacaktır.



Aldığı mimari eğitim sebebiyle sık sık, ağırlık ve sessizliğin cazibesine sahip yapısal kompozisyonlar ortaya çıkarır. Bazıları, onun fotoğraflarını, doğa konusu nadiren mimariye uygun olmasına rağmen “mimari fotoğraflar” olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.



Ervine fotoğraflarında yüksek kontrast, yüksek doygunluk kullanmaya eğilimlidir ve çerçeveyi mümkün olduğunca doldurmayı tercih ederek negatif alanları nadiren kullanır. Ayrıca insanın varlığını dahil etmesine rağmen ana konu olarak hiçbir zaman kullanmamak da onun doğasında vardır.



Ervine Lin



About Ervine LIN



In mid-2005, Ervine Lin left the world of architecture to pursue alternative career prospects. Half a year later and after much tribulation StudioV Photography & Design was formed with him at the helm as Creative Director, Chief Photographer, Lead Designer and Official Toilet Cleaner (all hats which he still wears till this day).



Professionally, the studio focuses on commercial work especially in the areas of product, interior and architectural photography. Within this short time span it has already chalked up a reputable clientele ranging from multinational companies to magicians.



In 2008, Ervine Lin joined the ranks of the Professional Photographers Association (Singapore) thereby further affirming his career as a full time photographer.



Personally, Ervine loves photographing spaces and places (and oddly, bicycles). He travels as often as possible to see for himself beauty the world offers and captures this beauty with his camera. His images have already graced the covers of inflight and travel magazines.



Following his childhood ambition to become an artist, he began compiling photographs taken during these overseas stints into a personal collection. Ervine Lin Photography was the result of this.



Ervine’s work can be broadly classified into travel, landscape & urbanscape photography. Although to place them in only one of these categories alone would be an inaccurate portrayal.



With his training in architecture, he often creates photographs with very structured compositions that have an allure of weight and silence. Some have even gone so far as to describe his photographs as “architectural” although the subject nature is seldom architecture proper.



Personally, Ervine has an inclination towards high contrast, high saturation photographs and seldom makes use of negative space, preferring to fill the frame as much as possible. It is also in his nature never to have people as the main subject although their presence is often included.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ervine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal GücüErvine Lin : Vietnam'ın Pedal Gücü

Haluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan Öyküler




KARANLIĞIN ÜZERİNE GİTTİLER




Işık simgesel olarak bilimin ve sanatın yol göstericisidir. Fotoğraf bu simgeselliğin yanı sıra, ışığı ana malzemesi olarak da kullanır. Bir keresinde “fotoğraf”ı “ışığın fırça gibi kullanılıp, ışığa duyarlı bir tual üzerine çizilmiş resim” olarak tarif etmiştim.



Ama ne yazık ki, genel kanı “fotoğraf”ı deklanşöre basmak olarak düşünür. Dolayısıyla da fotoğraf çekmek fiili perdenin açılması ve kapanması arasında geçen süre olarak algılanır. Yani 1/125, 1/60 gibi kısa ve kişiliksiz bir iş olarak düşünülür.



Bu sergi, eskiden beri bilinen bir yöntemi yeniden kullanıp fotoğraf hakkındaki yaygın kanıya itiraz eden gençler tarafından oluşturuldu.



Onlar zifiri bir karanlığı tual gibi kullanarak, ışıklarıyla zihinlerinde oluşturdukları öykülerini anlattılar.



Yani ana malzemesi ışık olan fotoğraflarıyla karanlığı aydınlattılar diyebiliriz”¦ Veya karanlığın üzerine gittiler de diyebiliriz.



Eğitmenleri Şebnem Ragıpoğlu’nun bir keresinde, “Fotoğraf” yapanlar için, “Aslında resim yapmak istiyorlar ama desen yetenekleri yok diye daha kolay bir yol seçmişler” diye düşünenlerin yüzünü kara çıkarmalısınız” dediğini duymuştum.



PAYLAŞIM Atölyesini oluşturan tüm gençleri ve Şebnem Ragıpoğlu’nu kutlamaktan başka bir şey elimden gelmiyor.



S. Haluk UYGUR




IŞIKLA YAZILAN ÖYKÜLER




Işık simgesel olarak bilimin ve sanatın yol göstericisidir. Fotoğraf; foto-ışık, graf- yazma kelimelerinden oluşmasına rağmen; fotoğraf hep saniyenin 1/125’ i olarak bilinir. Işıkla boyama fotoğraflarında saniyeler hatta dakikalar aşıldı. Hatta bu sergideki fotoğraflar tamamen karanlık bir ortamda yapıldılar. Yapıldılar diyoruz”¦ Çünkü fotoğrafçılar karanlığı adeta bir tuval olarak kullanıp, ışıkla onun üzerine öykülerini çizdiler. En sevdiğimiz fotoğraflar beynimizde yaptığımız ama deklanşöre basamadığımız fotoğraflardır. Işıkla boyama fotoğrafları ile beynimizde yaptığımız fotoğraflara bir adım yaklaşmayı hedefledik.



Biz bu fotoğrafları nasıl yaptık?



Işıkla boyama ışık kontrolünün tamamen fotoğrafçıda olduğu, sadece düşüncelerin ve hayal gücünün fotoğraf makinesinde vücut bulduğu bir fotoğraf yapım tekniğidir. Burada tualiniz obje, fırçanız ise elinizde ışık kaynağıdır.



Makine ayarlarına gelir isek;



Fotoğraf makinesi manuel ayara alınır, buradan enstantane ayarı bulb moduna getirilir. Bu noktada bize bir uzaktan kumanda gerekmektedir ki saniyemizi ayarlayalım. Ondan sonra düşüncemizdeki kareyi hayata geçirmek için ışık kaynağı gerekmektedir, bu bir el feneri veya çakmak altı ışığı bile olabilir. Daha sonra objede istenilen yerlere ışık vurularak fotoğraf yapımı tamamlanır.



Çekmek değil yapmak olur, burada amaç deklanşöre basmak değil hayaller yaratmak olur…



Hayallerimize hoş geldiniz…



Paylaşım Atölyesi






Bülent Özkan – Murat Tahiroğlu – Erhan Yelekçi





Bülent Özkan – M.Emin Arıcı – Erhan Yelekçi





Deniz Canoğlu





Emel Karakozak





Emel Karakozak





Emel Karakozak





Erhan Yelekçi





Erhan Yelekçi – M.Emin Arıcı – Pelin Toprak – Deniz Canoğlu





Erhan Yelekçi – Murat Tahiroğlu – Bülent Özkan





Erhan Yelekçi – Murat Tahiroğlu – Bülent Özkan





Fuat Erköseoğlu





Gülçin Yenidünya





Gülen Kurt




Gülen Kurt




Haluk Uygur – Erhan Yelekçi – İsmail Ökke




Hasan Taslakçı




İbrahim Yılmaz




İlhan Yağar




İlhan Yağar




İsmail Ökke




M.Emin Arıcı




M.Emin Arıcı – Bülent Özkan – Erhan Yelekçi




M.Emin Arıcı – Nuri Gürdil




Murat Ali Hersekli




Murat Tahiroğlu – Erhan Yelekçi




Murat Tahiroğlu – Nilay Nacar – Erhan Yelekçi



Müge Baltacı Uluç



Nevzat Öztürk



Nevzat Öztürk



Nilay Nacar – Murat Tahiroğlu – M.Emin Arıcı


Nilay Nacar – Murat Tahiroğlu – M.Emin Arıcı


Önder Mert


Pelin Toprak


Pelin Toprak


Reşat Sağbaş


Reşat Sağbaş – M.Emin Arıcı



Şebnem Ragıpoğlu


Yıldız Çetinkaya


Yıldız Çetinkaya


Zafer Koç


Zafer Koç


Zeliha Ertunç






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1
Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 2
Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 3

Haluk Uygur : Nüve Atölyesi
Haluk Uygur : Eller Beynin Dilidir
Haluk Uygur ile Fotoğrafa Dair








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Haluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan ÖykülerHaluk Uygur Atölyesi : Işıkla Yazılan Öyküler

Massimiliano Pugliese : San Giovanni Rotondo


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



SAN GIOVANNI ROTONDO


Massimiliano Pugliese




“San Giovanni Rotondo” projesi 2005 kışı ve 2006 yazında gerçekleştirdiğim 2 farklı seyahat esnasında oluştu.



San Giovanni Rotondo, İtalya’nın Puglia bölgesinde yer alır ve Pietrelcinalı Peder Pio’nın yaşadığı ve kutsal stigmatayı aldığı manastırın varlığı nedeni ile dünyanın her yanından hacıların ziyaret ettiği bir ülkedir.



Ben şahsen kiliseye inanmam, bu nedenle yalnızca hacıların faaliyetlerini belgelemeyi amaçlamıştım ama gittiğimde ülkeyi saran özel ışıktan çok etkilendim. Aynı ışığı oraya ikinci gidişimde de buldum.



Bu projenin amacı, inanmayan bir kişi olarak şüphelerimi bir yana koyarak, buraya ait inanılmaz atmosferi belgelemekti.



Çalışma, Kodak Trix 400 ile analog çekildi ve fiber bazlı kağıt üzerine karanlık odada baskı yapıldı.




The project “San Giovanni Rotondo” was developed during 2 different trips, in winter of 2005 and summer of 2006.



San Giovanni Rotondo is located in Italy, in the Puglia region and is a country destination of pilgrims from around the world for the presence of the convent where Padre Pio from Pietrelcina lived and received the holy stigmata.



I personally do not believe in church so my intent was only to document the activities of pilgrims, but once arrived I have been fascinated by the special light that surrounded the country…. The same light that I found the second time I went there.



The purpose of this project was therefore to document the incredible atmosphere of that place, putting aside my skepticism of “non believer”.



The work was shot in analog, with film Kodak Trix 400 and printed in a darkroom on fiber based paper.




Çeviri (translation by) : Berna AKCAN




















Massimiliano PUGLIESE Hakkında



Massimiliano Pugliese 1970’de, şu anda yaşamakta ve çalışmakta olduğu (fotoğrafçı olarak değil) Roma (İtalya)’da doğdu.



Fotoğrafçı olarak çalışmalarına İstatistik ve Ekonomik Bilimler derecesinden sonra başladı. 2004’te Roma’daki Istituto Superiore di Fotografia’ya 2 yıllık bir kurs için kayıt oldu. Patrick Zachman (Magnum Ajansı) ve Antonin Kratochvil (VII Ajansı) gibi pek çok fotoğrafçının yer aldığı atölyelere katıldı.



Foto röportaj fotoğrafları, özellikle de anolog siyah-beyazı tercih etmektedir.



Çalışmaları kişisel ve grup sergilerinde yer aldı, İtalya’da bazı portfolyo konferansları kazandı.



www.massimilianopugliese.com





Massimiliano Pugliese

About Massimiliano PUGLIESE



Massimiliano Pugliese was born in 1970 in Rome (Italy), where he lives and works (not as Photographer).



He began his studies as a photographer after his degree in Statistical and Economical Scienze. In 2004 he enrolled in a two-year course run by the Istituto Superiore di Fotografia in Rome. He attempted workshops held by several photographer, including Patrick Zachman (Magnum Agency) and Antonin Kratochvil (VII Agency)


He prefers reportage photo, above all analogic black and white.



His works has been showed in personal and group exhibitions, and he won some portfolio lectures in Italy.



www.massimilianopugliese.com




Education


2007 - Workshop “Street and portrait photography” with Antonin


Kratochvil, photographer and founder of the VII Agency


2006 - Reportage course at “Associazione FARE”, Rome


2005 - Workshop with Patrick Zachmann photographer of the Magnum agency


2005 - Basic and advanced courses at “Istituto Superiore di Fotografia e Comunicazione Integrata” Rome


2004 - Workshop with Maurizio Galimberti, photographer


2003 - Visual Education Course with photographer Riccardo Guglielmin



Eğitim


2007 – Fotoğrafçı ve VII Ajansı kurucusu Antonin Kratochvil ile “Sokak ve portre fotoğrafçılığı” Atölyesi


2006 – Roma’daki “Associazione FARE”de röportaj kursu


2005 – Magnum fotoğrafçısı Patrick Zachmann ile atölye çalışması


2005 – Roma’daki “Istituto Superiore di Fotografia e Comunicazione Integrata” da Temel ve ileri kurslar


2004 – Fotoğrafçı Maurizio Galimberti ile Atölye çalışması


2003 – Fotoğrafçı Riccardo Guglielmin ile Görsel Eğitim Kursu





Exibithions


2008 - “Una foto per Milena ” – Officine fotografiche, Roma


2008 - “Insieme (Together) per Emergency”, Roma


2008 - “Fotoleggendo”, Roma


2008 - “60° Congresso nazionale FIAF”, Chiavari


2008 - “Portfolio 07″, Centro Italiano della fotografia d’autore, Bibbiena (AR)


2005 - “Istituto Superiore di Fotografia e Comunicazione Integrata,” Roma


2004 - “Un occhio sul quartiere”, Roma



Sergiler


2008 - “Milena için bi fotoğraf” Fotoğraf atölyeleri ,Roma


2008 – “Beraber “ Roma


2008 – “Fotoğraf okuma” , Roma


2008 – “60. Uluslararası FIAF Kongresi” , Chiavari


2008 – “Portföy 07” İtalyan Fotoğraf Merkezi , Bibbiena (AR)


2005 – “Fotoğraf ve Entegre İletişim Enstitüsü” , Roma


2004 – “Mahallede bir göz” , Roma



Awards


2009 - Winner of the competition “Sony Twilight Football Iguazu Falls”


2009 - 2° Place for “Portfolio in Rocca”, San Felice sul Panaro


2008 - Prize Marinella Cassina – Artistic and creative photo section


2007 – “7° Spazio Portfolio”, winner ex-aequo, at “59° Congresso FIAF”, Civitavecchia



Ödüller


2009 – Sony Twilight Football Iguazu Falls” yarışmasında birincilik


2009 – “Rocca’da Portfolyo” da 2.lik, San Felice sul Panaro


2008 – Marinella Cassina Ödülü – Sanatsal ve yaratıcı fotoğraf dalında


2007 – 59. FIAF Kongresi’nde “7. Bölge Portföyü”nde birincilik , Civitavecchia








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Massimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni RotondoMassimiliano Pugliese : San Giovanni Rotondo