Kategori arşivi: OCAK 2009 SAYISI – JANUARY 2009 ISSUE

İlke Veral : San ki



SAN Kİ

İlke Veral




Doğa ile kaynaşmış insanın huzurlu hikâyesi masallarda mı kaldı?



Yaşadığımız bina yığınları gibi soğuk gerçeklerin yüzlerimize yansıdığı anlarda hayallerimizle yarattığımız bir dünya özlemi, bizi umutlarımızla barışık kılmaz mı?



Acaba; dedelerimizin ninelerimizin sevgiyle anlattığı, hep mutlu sonla biten, içinde kıssadan hisseler barındıran ve yine hep doğanın öğreten gücünü hissettiğimiz masallarımız yeni nesillere ulaşamayacak mı?



San ki, masalların gerçek olmuş”¦



San ki, bir ağacın gövdesi gibi sarmaşıklarla donanmışsın”¦



San ki, kelebeklerin kanadı özgürlük şarkın olmuş”¦



San ki, deniz kabuğunun uğultusu ayın ışığını ayaklarına indirmiş”¦



San ki, papatya falı sana hep “seviyor” demiş”¦



San ki bir şeker tarlasında yaramaz bir hırsız çocukmuşsun”¦



Ve öyle san ki, düşledikçe yüzünü gülümseten masalların bitmesin”¦



Anahtar“ isimli serimde modern insanın kasvetli ve buzullaşmış hallerini sorgulamaya başlamıştım.. İçinde huzursuzluk barındıran hatta izleyeni de huzursuz eden bu arayışım sorular içeriyordu ve umut arayışına bir çağrı niteliğindeydi benim için”¦



Bir sonraki yolculuğum olan “Anafor” da ise modern bireyin bu olumsuz sürecine, uzaklaştığı doğada yanıt bulmaya çalıştım. İnsan, doğayı bozdukça ve onunla mesafeleri büyüdükçe aslında bozguna uğruyor ve bir parçası olduğu doğadan kopuşu kendi doğasını da inkâra sürüklüyordu”¦



San ki” isimli yeni projemde ise arayışımın bir başka yanıtını sorguluyorum”¦ Doğadan uzaklaşmış olan insan, masallarından da mı uzaklaştı? Sanki Anahtar’la açtığım kapıdan bakınca, gördüğüm Anafor’lar, beni masallarımızın odasına sürükledi”¦



Bir masal odası hayal ettim, odama konuk olan sizlerle birlikte düşleyebilmek için. Masal odamız, yaşamın gerçeklerine ve yorulmuş yüreklerimize inat, bizi çocuk ve genç hallerimizin tazeliğine, sıcaklığına sürüklesin istedim”¦



Sanki, sonu güzelliklerle bitecek bir masalın orta yerindeymişiz gibi”¦



İlke VERAL







“”¦acaba günümüz insanının bunalımı, doğadan ve masallarından uzaklaşmasından mı kaynaklanıyor?…”




Levent Yıldız : Masallar bazen gerçek dünyadan insanı alıp, var olmayan dünyaların kapılarını aralatır, doğaüstü, zaman ötesi yerlere götürüp düşler gördürürler… Bazen yol gösterme, nasihat verme, örnek olmak için kullanılırlar, doğruların ve güzelliklerin başka bir dille anlatımıdır… Bazen de biraz rahatlamak, gündelik didişmelerden, acılardan ve stresten uzaklaşmak için kaçış noktalarıdır. Ne amaçla yaratılmış, anlatılmış ve dinlenmiş olurlarsa olsunlar masallar hep vardılar, insan var olduğu sürece de hep olacaklar… Sizin günümüz insanına masallar anlatmanızdaki gayeniz ne idi? Nasıl bir gaye ve istekle yola çıktınız?



İlke Veral : Masallar, bulunduğumuz evrenin gerçeklerinden kopuk değildir bence. Özlemlerimizi, gereksinimlerimizi ve gelişmemizi gerçekleştirmek için bir fırsattır belki de. O kapıları aralamak, hayal ederken sorgulamak ve var olanla yetinmeden daha ileriye uzanmak için tutunduğumuz sağlam bir daldır öte yandan. Her gün birbirinden acı deneyimler yaşıyoruz, çağımız insanı giderek kendi açmazlarını yaratırken, bir yandan da temelinde var olan saflığının ve doğasının temsil ettiği niteliklerden uzaklaştığını görüyor, buna hayıflanıyor. Bu bozguna karşı bir önerme aslında benim için “San ki”… En başta benim ihtiyaç duyduğum ve özlediğim masallarımı paylaşırken, izleyiciyi de görsel masallarıma davet ederek, kendi masallarını oluşturmalarına zemin olabilmek gayesiyle hareket ediyorum. Öyle sanmalarını, hayal ve umut ederek, daha iyi bir dünya için uzanıp alma enerjisine kavuşmalarını önermeye çalışıyorum. Çünkü uzaklaşmakta olduğumuz doğa ve masallarda çok değerli ipuçları var bana göre. İçimizdeki çocuğun hala dizginlenemez biçimde, çekildiği kuytu köşede, pusuda bekler gibi masallarını özlediğini, aradığını hissettim çalışırken. Bu yolla, kendi adıma gerçekleştirdiğim her görsel masalda biraz daha o çocuğu mutlu ettiğimi ve biraz daha kendi klostrofobimden sıyrılmakta olduğumu gözlemledim. Aynı şekilde, başkalarının da böylesi bir sürece dâhil olmalarını istedim.




L.Y. : Yani siz masalları, insanların gerçek hayattan kaçarak sığınacakları yerler olarak değil aksine insanların yaşamları içerisinde hayallerinin peşinde koşarak daha iyi, daha mutlu ve hem kendileri hem de çevreleri ile daha barışık bir hayat yaşamaları için düşünsel-görsel birer araç olarak tanımlıyorsunuz?



İ.V. : Evet, bana göre tüm gerçeküstü abartılı öğelerine karşın masal, insanın sadece sığındığı bir yalansı uydurmaca değildir. Anlatımı gerçeküstüdür, biçimi grotesktir, olağandışıdır, bazen ütopiktir ama gerçek bir hayattan yola çıkar, içinde gerçek dersler barındırır, nihayetinde de hakiki sonuçlara varılabilir. İnsanın yaratıcılığının sınır tanımazlığı sayesinde söylem biçemi hayali, ama içeriği sahicidir. Geleneksel masallarda kullanılan dil, geçmiş zamana aittir. Benim masallarımdaysa, bilindik masal anlatım geleneğiyle tam örtüşmemekle birlikte, çağdaş, görsel ve geleceğe ilişkin sahici özlemleri ve idealleri öyküleme çabası vardır. Sonuç olarak söylem dili masalsı olmakla birlikte, içeriği sahici kaygılar ve kavramlardan beslenir, masallara öykünür. O kavramları ifade etmek için kurgulanmış bir araç değil de, aracıdır diyebiliriz.




L.Y. : “San ki” serginizle aktarmak, paylaşmak ve hissettirmek istediğiniz ana tema olan masallar, bir nevi sizin fotoğraf sanatınızla da paralellik arz ediyor diyebilir miyiz? Fotoğrafı gerçeküstü formlara sokmak, ütopik olgular katmak vs. Masalımsı anlatım ve aktarım sizin sanatınızın orijin noktası ve arayışlarınızda çıkış yeriniz değil mi?



İ.V. : Bu sergi özelinde evet, içerikte işlediğim masalları, yine masalsı bir dille anlatmayı seçtim. Ama diğer projelerimin tamamı için aynı şeyi söyleyemem. Konsept ne gerektiriyorsa, o söylem biçimiyle desteklemeyi tercih ediyorum denebilir. Bu seride, sorguladığım bir şey var; ”¦Acaba günümüz insanının bunalımı, doğadan ve masallarından uzaklaşmasından mı kaynaklanıyor?… Bunu sorgularken her karede doğadan bir parça, bir mekân, bir canlı veya bir mevsim kullanıyor, masal tadında bir kurgu içinde insanla bütünleştiriyorum. Ama masal her zaman, çıkış noktam olmadı, örneğin “Anahtar” isimli serimde çağımız insanının soğuk yüzü, son derece karamsar ve katı bir dille atmosfere yedirilmiştir. Orada masaldan çok, iç burkan bir gerçekle yüzleşmek mümkün olabilir kanımca. Keza, Anafor’da da insanın herhangi bir doğa parçası ile bir ardalığı, deforme ve eğreti bir bütünleşememe hali sergilemektedir.


Neden günümüz insanı Anahtar ve Anafor’da tanımladığım biçimde bu evrende salınıyor, şeklindeki soruma karşılık, bir yanıttır aslında “San ki” serisi… Çünkü insan, giderek masallarından da uzaklaşmakta, var olan dünyayı olduğu gibi, tüm gerçekleriyle kabul etmekte ve hayal ettiği yeni bir düşün peşinden giderek kendine yeni bir dünya kurgulayabileceğini unutmaktadır. Tıpkı kendi özgürlüğünü, kendi kendiyle konuşarak oluşturan ve tamamladığı örgüden kelebekleri bulutların içinde düşleyen kırmızılı kız fotoğrafımda olduğu gibi”¦ Bu projem için, yola çıkışımın temelinde, bendeki sorgulamalar böyle cümleleştirilebilir… Öte yandan oldum olası masalları hep çok sevmişimdir, çocukken babamın anlattığı, “arkası yarın” diyerek, uzun zamana yaydığı masalların tadı benliğime işlemiş sanırım. Bir de bundan 3 yıl kadar önce keşfettiğim ve o günden bu yana çalışmalarıyla neredeyse boğuştuğum fotoğraf sanatçısı Maggie Taylor’un işlerinin tekniği de, yeni sergimde yansımalar ve göndermeler halinde gözlemlenebilir. Eski sararmış fotoğrafları, günümüz teknolojisi ile masalsı bir anlatıma kavuşturuyor Maggie ve kendime son dönemlerde en çok yakın hissettiğim ve etkilendiğim bir Photoshop virtüözüdür.




“Photoshop olmasaydı, belki o günün teknolojisi neye el veriyorsa onları deniyor olurdum.”




L.Y. : Açılan son serginizde, izleyicisi ile karşı karşıya gelen eserleriniz umduğunuz etkiyi gösterdi mi, bunu gözlemleme şansınız oldu mu? Tepkilere ait akıl notlarınızı bizimle paylaşır mısınız?



İ.V. : Bu sergimi ilk olarak gerçekleştirdiğim mekan, İzmir’de tarihi bir binadır. Ağaçlı ve yeşillik bir bahçenin ortasında, küçük sevimli bir köşk. Sanki masal gibi J Öncelikle benim hayal ettiğim atmosfere çok uygun düştü, sonra da masal odamın kapılarını araladığımda, içeriye girenler bu bütünlüğü hemen algılayabildiler. Yorucu bir kentin tüm hızlı trafiğinden izole, mis gibi yeşillik kokan, kuş cıvıltılarının da bize köşke giden yolda eşlik ettiği duygusu, tamamlayıcı oldu sanırım hissettirmek istediğim duyguya. Ve kapıdan içeri girip çalışmalarımı izleyen insanların yüzlerinin güldüğünü görmek beni ayrıca mutlu etti. Benim konuşabildiğim herkesin kendini yakın bulduğu farklı bir fotoğraf oldu ki bu da hoş bir duygu. Sanıyorum herkes için bir veya birkaç masal vardı odada…

Benim başlattığım yerden, yeni bir hikâye geliştirenler, hatta yazanlar da oldu. Bir örneğini şu linkte görebilirsiniz:
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=144173




Ayrıca Prof. Mehmet Bayhan’ın katalogum için fotoğraflarımdan yola çıkarak yazdığı, içinde masalsı metaforları da olan değerlendirme metni benim için sevinç verici oldu. Tüm bunların yanı sıra çocuk- yaşlı, yerli-yabancı ayırmaksızın farklı kesimlerin ortak beğenisi olabildiğini de gözlemlemek kıvanç vericiydi. Sanıyorum başlangıçta kendi ihtiyacımdan hareketle gerçekleştirdiğim masallara, birçoğumuzun özlemi ve gereksinimi varmış. Sadece bunu paylaşabilmek bile yeter aslında. Doğanın içinde kaynaşmış insanın masalını görmek sanırım insanlarda iyi bir titreşim yarattı. Tabii bunlar benim izlenime ait akıl notlarım, asıl olan benim karşılaşmadığım genel izleyicide veya sizlerde nasıl bir titreşim yarattığı?




L.Y. : Fotoğrafa başlamanız ve ilk dönem çalışmalarınız zannedersem İFOD’da olmuş… Photoshop’u nasıl öğrenip geliştirdiniz? Photoshop olmasa İlke Veral’dan bu tür çalışmalar göremez miydik? Öte yandan fotoğraf sever izleyici kitlesinin, çalışmanın özünden, sanatsal kısmından çok, hangi donanım kullanılmış, hangi program ne kadar ve nasıl kullanılmış gibi meraklarla yaklaşmasını nasıl karşılıyorsunuz? Mona Lisa’nın hangi tuvalle, hangi fırçalarla yapıldığını merak etmek, daha doğrusu sadece bunu düşünmek bana biraz komik geliyor. Hepimizin fotoğraf makinesinin olmasından mı doğuyor, bu amaçtan çok araca doğru yönelmeler sizce?



İ.V. : 1991 yılında tanıştığım İFOD’da nitelikli bir ortam vardı, söyleşiler, grup çalışmaları, fotoğrafın sanat olarak değerlendirilmesi bağlamında bazen acımasız bir süzgeçten geçmek gerekiyordu ki bunun kendi gelişimimde katkısı olduğunu da biliyorum. O günlerde benden önce yol almış arkadaşlarımın bana yürek vermesi, deneyimlerini paylaşmaları ve benim bitimsiz merakım, çeşitli deneysel çabalarım sonucunda Photoshop’un varlığından haberdar oldum. O günlerde bunu öğrenebileceğim fazlaca kaynak da yoktu. Bir tez metninden takip ederek, deneye- yanıla, kimi zaman da kullanan arkadaşlarıma sorarak Photoshop becerimi geliştirdim. Kullanmaya devam etmekte istekli ve kararlı olunca da zaten ortamda sonsuz öğrenilecek şey olduğunu gördüm. Bunları öğrenmek bende ihtiyaç haline geldi ve hala da öğrenmeye devam ediyorum. Kendime ait dilimi bu araçla geliştirdim ve sanırım artık bu benim dil alışkanlığım haline geldi. Tarzımın içine oturdu.




Photoshop olmasaydı, belki o günün teknolojisi neye el veriyorsa onları deniyor olurdum. Tıpkı ilk başladığım yıllarda yaptığım, kolaj, ekolin boyama, üst üste çekim denemelerimde olduğu gibi”¦ Yani, anlamı ve hayal gücünü destekleyecek teknik zorlamalardan vazgeçmezdim sanırım.




Fotoğraf, teknolojiye dayalı bir sanat olduğu için, gelişen teknikle birlikte, onun nasıl yapıldığını öğrenme merakı da beraberinde geliyor, bunu anlıyorum. Fakat bir yapıtı incelerken salt onun hangi teknikle yapılmış olduğuna kafa yormak biraz tüketime ait bir şey bence. Sonuçta tüketilmesi için bir beceri sergilemiyoruz, aksine, bir özü paylaşma ve karşılıklı bir diyalog oluşmasını sağlamaya çalışıyoruz. Yapıtın salt tekniğinin sorgulanması, bir söz, bir sorunun karşılık bulamaması, monolog olarak orada asılı kalması gibi bir şey hissettiriyor bana. Yüzeyde kalınmış, fotoğrafın içine girilememiş gibi oluyor.


Öte yandan, bir sanat üreticisi olarak, izleyici ile paylaşmak istediğim bir yoğunluk içerisindeyken, anlam üzerine geri bildirimler, sorular geldiğinde ise daha çok yürek verici oluyor açıkçası. İşte o zaman karşılıklı diyalogu kurabildiğimi görüyor ve sahici bir paylaşım içinde olduğumu hissediyorum. Ayrıca teknik beceri geliştirmek isteyenlerle de başka şekillerde temas halinde olabiliyoruz.




“Sanatsal üretim sürecinin sınırlamasız ve özgür koşullarda gerçekleşmesi halinde, daha katmanlı ve çok okunmalı sonuçlar doğurabileceğine inanıyorum.”




L.Y. : San ki serisindeki çalışmalarınızda yer alan modellerinizle nasıl bir çalışma gerçekleştirdiniz? Önce kafanızda mı yaratıp, kurguluyorsunuz yoksa PS denemelerin de mi ortaya çıkıyorlar?



İ.V. : Bu serideki modellerimin hemen hepsi genç veya çocuk. Onların umutlarının, geleceği temsil etmelerinin, masallarıma daha çok yakışacaklarını düşünmem, beni onlarla çalışmaya yöneltti. Büyük bir kısmı yakın çevremde olan ve projemin içinde severek bulunmayı isteyen yüzlerdir. Bir kısmı da tesadüfen karşılaşıp, katılmalarını isteyip kabul görmesiyle çalıştığım modellerdir. Her yüze yakışacak masalımı daha önceden planlamıştım, onlara da bunu anlatıp, nasıl davranmaları gerektiğini söyledim ve çekimlere başladık. Yüzlerce kare içerisinden seçip ayıkladıklarımı kullandım. Modellerimi genelde daha rahat oldukları iç mekânda, paraflaş kullanarak görüntüledim. Sonra onları daha önce çekip, bir klasörde topladığım çok sayıdaki doğa görselleri içerisinde bütünleştirene kadar bilgisayar yardımı ile birleştirdim. Işık, gölge, düşsel efektlerle destekleyip, istediğim hale gelene kadar ortalama 6 aylık bir çalışmayla sonuca ulaştım. Masalsı bir ortak atmosferleri olmasını istiyordum, bunun için de kendi geliştirdiğim bir perde katmanı uyguladım. Bu kimi zaman, rüzgâr, duman, dalga, kimi zaman da resim etkisi uyandırarak, masalın büyüsüne daha kolay adapte olmamızı sağlayacaktı benim için.


Çalışmaya başlarken, konu ve masallar ana hatlarıyla belleğimde şekillendikten sonra, “evet artık oldu” dediğim noktaya gelene kadar üretim süreci devam ediyor ve bitene kadar şekil değiştirebiliyor. O süreçte kendimi ve modellerimi serbest bırakıyorum. Başta çizip, tıpa tıp aynısını yapmaya çalıştığımda sonunda çok matematik ve soğuk, hatta karikatürize sonuçlar aldığımı geçmişte uygulayıp görmüş ve çoktandır bu yöntemden vazgeçmiştim. Sanatsal üretim sürecinin sınırlamasız ve özgür koşullarda gerçekleşmesi halinde, daha katmanlı ve çok okunmalı sonuçlar doğurabileceğine inanıyorum. Tüm bildiklerimizin, biriktirdiklerimizin açığa çıktığı bir dönem aslında üretim süreci. Ve çağrışımlar o süreci destekleyerek güçlendiriyor, katmanlaştırıyor. Fakat bunu yaparken tamamen araçlarla oynayarak tesadüfî bir şeyin ortaya çıkmasından bahsetmiyorum kesinlikle. Yola çıkarken nereye gideceğinizi bilerek aracın başına oturmalısınız ama yolda çağrışımlar, sürprizler bu yolculuğunuza renk katmalı, anlam katmalı, özgür kılmalı”¦




L.Y. : Bazı sanatçıların çalışmalarında akvaryumda gördüğümüz Japon Balıkları, sizin bu serinizde denize kavuşmuş gözüküyorlar. Japon balıkları sizin için ne anlam ifade ediyorlar?



İ.V. : Evet, çoğunlukla Japon Balığı, doğadan koparılmışlığı, süs olarak akvaryumda yaşatılmayı, bazen özgür olamama durumunu ifade etmek için kullanılır. Ben o güzel, şirin, estetik canlıyı, San ki sergim içindeki iki fotoğrafta, denizde, mutlu ve özgür olarak betimledim”¦ Sanki orada doğayla kaynaşmanın sınırsızlığını yaşıyor gibiydiler J




L.Y. : Fotoğraflarınızı satın almak isteyen sanatseverler için neler söyleyebilirsiniz? Ve eğitim çalışmalarınızla ilgili bilgiler verir misiniz?



İ.V. : Fotoğraflarımın satışlarında sınırlı edisyon garantisi vererek, iki farklı boyut için en fazla 3 baskı yapmayı seçtim. Böylece her bir fotoğraf için belirlediğim rakamı da üçe bölerek almak isteyen kişi açısından daha uygun olan bir limite çekebilmiş oldum. Yazık ki tüketimin çılgınlık düzeyinde arttığı günümüzde, sanat eseri satın alma, özellikle fotoğraf satın alma alışkanlığı, henüz ülkemiz için üzücü boyutlarda. Oysa sanat tüketicisi olmanın aslında bir anlamda üretimine destek olmak ve düşünsel üretimin de içinde olmak olduğu gerçeği gözden kaçıyor.




Eğitim çalışmalarımı, birebir ve gelen öğrencinin ihtiyacına yönelik olarak belirlediğimiz düzeyde, teknik altyapıyı kurduktan sonra atölye çalışmaları halinde gerçekleştiriyorum. Kimi zaman da zaten bir şekilde çalışmakta olan fotoğraf sanatçılarına proje danışmanlığı yapıyorum. Onların fotoğraflarının kavramsal metninin yazılmasından, işçiliğine ve sunumuna kadar tüm detaylarını yeniden denetliyorum.




L.Y. : Muhakkak bir bütündür fotoğrafçı için sergisi. Ancak yine de bu sergiden en başarılı gördüğünüz çalışmalarınız hangileri desem? Bu serginizi başka yerlerde de açmayı planlıyor musunuz? Bundan sonraki projeleriniz nelerdir?



İ.V. : En zor soru bu oldu J Ben seçmekte zorlanıyorum bu aşamada, artık ona bence izleyici karar vermeli. Ortalama 50 fotoğraf çalıştım bu seri için ve çok titiz bir eleme sonucunda 24′e kadar inebildim, şimdi onların arasında bir ayırım yapamam ki. Her biri biricik benim için ve farklı duyarlılıkları temsil ediyorlar.




Sergimi farklı illerde, hatta yurt dışında da açmayı istiyorum ve bu yönde araştırmalarım devam ediyor.



Uzun zamandır gerçekleştirmeyi planladığım iki ayrı projem var. Bir tanesi, ismi İ-KİMİZ? Metni zaten hazır, benim yazı denemelerimi topladığım Milliyet Blog adresimde sunmuştum:
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=92781



Kimlik ve içimizde yaşayan farklı benleri, iki ayrı enstrümanla, fotoğraf ve resim gibi, iki ayrı kişi tarafından üretilmiş bir ortak çalışma olarak düşünüyorum. Birlikte imza atmakta ortaklaşabildiğim ve aynı dili kurabildiğim bir ressam arkadaşımla anlaştığım gün başlayacağım sanırım buna.




İkincisi ise, sosyal olanakları iyi olmayan çocuklarla röportaj yapıp, onların hayallerini fotoğraflamak”¦ Bu projeme de sponsor bulduğum gün başlayacağım”¦ Maliyet olarak kapsamlı bir planım var o proje için çünkü”¦



Ayrıca bunların dışında bireysel projeler de gerçekleştireceğim elbette ama henüz yeni sergimin gezdirilmesi, sindirilmesi ve benim de bu konudan, masalların etkisinden uzaklaşabilmem gerekiyor, biraz daha zamana ihtiyacım var gibi, sanki J ”¦ Onun dışında fotoğraf çalışmalarıma ara verdiğim soluklanma zamanlarımda yazma denemeleri yapmaktayım. Yazdıkça kendimi yeni bir konu içinde bulmam da mümkün olabilir fotoğraf açısından…




Bu keyifli söyleşi sayesinde, benim düşünce ve duygularımın diğerlerine ulaşmasında aracı olduğunuz ve bu fırsatı tanıdığınız için teşekkür ederim”¦ Güzel çabalarınızın uzun soluklu olmasını diliyorum”¦




İlke Veral


Röportaj : Levent YILDIZ



www.ilkeveral.net




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


İlke Veral : Anahtar







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San kiİlke Veral : San ki

Donald Miralle : Spor Fotoğrafları





“Bana göre başarılı bir spor fotoğrafı, izleyiciyi mikrokosmos bir dünyanın içine çeken, odaksal nesnenin kullanıldığı gerçeklik arasında asılı durmaktadır.”





Sanat eğitiminiz sonrası spor fotoğrafçılığına nasıl başladınız? Neden bu alana odaklanmayı tercih ettiniz, hangi faktörlerden etkilendiniz?



Spor fotoğrafçılığına başlamam biraz sıra dışı ve plansız oldu. UCLA Güzel Sanatlar’dan, heykel ve resim üzerine dereceyle mezun olduktan sonra, Los Angeles’da bir spor ajansının fotoğraf bölümü editörlüğü için görüşmeye gittim. Sadece fotoğrafa giriş dersi ve hafta sonları fotoğraf asistanlığı yaparak edinilmiş birikimimle, sınırlı bir fotoğraf tecrübem vardı ancak paraya ve düzenli bir işe gerçekten ihtiyacım vardı. Böylece fırçalarımı ve bir sonraki Vincent Van Gogh veya Salvador Dali olma düşlerimi bir yana bırakarak, spor fotoğrafçılığı endüstrisinde dünya çapında lider olan Allsport için, saatte 9 $’a, her gün yüzlerce fotoğrafın editörlüğünü yapmaya başladım. İşe başlayalı henüz 1 ay olmuşken, Japonya Nagano’da, Allsport Olimpiyat ekibinin, canlı düzenlemelerin transferini gerçekleştiren gece vardiyasında çalışıyordum. Dünyadaki etkinliklerden ve belgelemek isteyeceğim etkinliklerin olduğu yerlerden her gün fotoğraf yağıyordu. Ertesi gün transfer ettiğim bu fotoğrafları, NY Times veya Sports Illustrated ‘in sayfalarında görebilirdim ve fark ettim ki ben bu çok özel iletişim sürecinin bir parçasıydım ve bu sürecin, daha ziyade yaratıcı bölümünde yer alabilmeyi diliyordum. En iyi spor fotoğrafçılarından bazılarının başarılı çalışmalarını gördükçe, spor fotoğrafçılığını sanatın bir formu olarak değerlendirmeye başladım. Özellikle, Pascal Rondeau, Chris Cole, Bob Martin, Simon Bruty, Mike Powell ve Al Bello gibi Allsport fotoğrafçılarının gözlerinden çıkan işler, benim bu formatı sanatçıların gözünden görülen belgesel fotoğrafçılık olarak değerlendirmemi sağladı.


Kısaca, sonrasında, işimde 3-4 ay geçirdikten sonra, aklımı başıma toplayıp, yeteneklerimi uyarlayarak bu formatta da çalışabileceğimi düşündüm, ve o dönemde kullandığım arabanın iki katı fiyatı kadar tutabilecek kamera ekipmanı için para biriktirmeye başladım. Haftanın 5 tam günü ofiste çalışıyordum ve hafta sonu 2 izin günümde dışarı çıkıp, ekstra ücret almaksızın Allsport için fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Başlangıçta, az sayıda insanın başarılı olmanızı istediği ciddi bir rekabet ortamında, özellikle de kendime ait makinem yok iken, arada sırada fotoğraf çekmek istiyorsam ödünç almak veya kiralamak zorundayken çok zordu. İlk yıl tuhaf saatlerde, çok az para karşılığında çalıştım, ama yapabildiğim kadarı ile her şeyi öğrendim ve özümsedim, sonunda kendimi Genç Fotoğrafçı pozisyonuna terfi etmiş buldum. Bence her genç fotoğrafçının bir molaya ve ilerlediği yolda ona yardım eden insanlara ihtiyacı vardır; şans eseri ben her ikisine de sahiptim ve onlarsız bugün bulunduğum yere gelmeyi başaramazdım.




Çalışmalarınızda belgesel fotoğrafı ve sanat fotoğrafı arasında bir denge var. Sizi farklı kılan bu tekniği nasıl oluşturdunuz?



Benim spor fotoğrafına yaklaşımımın, Allsport’dan gelen geçmiş ve günümüzdeki bir avuç fotoğrafçınınkine çok benzer olduğunu düşünüyorum ve zaten bu yüzden de nihayetinde Getty Images tarafından satın alınmış ve sahiplenilmiş çok başarılı bir ajanstır. İnsanların benim tarzımı farklı ve özgün bulmalarını, hareketin doruk noktasını yakalarken, aynı anda, içinde yer aldığı çevrenin ilk bakışta gözünüze çarpmayan grafik ve artistik açılarına da yoğunlaşmam nedeniyle olduğunu düşünüyorum. Bana göre başarılı bir spor fotoğrafı, kompozisyon, renk, form kullanımı ile izleyiciyi sıradan bir spor aktivitesinin ötesine, daha derin, karmaşık, mikrokosmos bir dünyanın içine çeken odaksal nesnenin kullanıldığı gerçeklik arasında asılı durmaktadır. Ancak çoğu zaman, olay sizin bir müşterinin sayfalarını doldurabilmesi için uygun veya beklenti karşılayacak kapsamda fotoğraf çekmeniz şeklinde gelişiyor ve bu sırada kendinizi onlar için iş yaparken kendi zevkinizden bir tutam koyarken buluyorsunuz. Bu faturaları ödüyor ancak ben kısıtlama olmaksızın, dünyayı kendi gördüğüm gibi belgelemeye yeşil ışık yakan işleri seviyorum.




Hangi sporları yaptınız?



Özellikle Amerikan futbolu ve yüzme üzerine çalışmayı seviyorum. Bunlar farklı nedenlerle hoşlandığım, tümüyle birbirinden farklı iki spor dalı. Futbolu atletizm, farklı pozisyon oyuncuları, oyunu savaşa veya satranç maçına çeviren dinamiği ve hiç bir maçın birbirinin aynı olmaması nedeniyle seviyorum. Ben 7 yaşımdan 21 yaşına kadar yarışçı yüzücü olarak büyüdüm ve bir sörfçü ve yüzücü olarak suyu her zaman sevmişimdir. Yüzme sporunu fotoğraflamak, özellikle de su altı fotoğrafçılığı, bu tutkumun bir uzantısıdır aslında.




“Fotoğrafçılar, kamera arkasında fotoğraf çekmekten daha fazla zamanı bilgisayar önünde akışı takip etmek, kendi fotoğraflarını düzenlemekle geçiriyorlar.”



En çok etkilendiğiniz en iyi spor organizasyonu hangisiydi? Gitmek isteyip de gidemediğiniz spor etkinlikleri oldu mu hiç?



Allsport ve Getty Images fotoğraf ekibinde, çalıştığım 10 yıllık görev süremde, elbette meslektaşlarımın fotoğraflarından çok etkilendim. Ancak, daha önceleri de Sports Illustrated gibi dergilerde görebildiğim aksiyon karelerinden, National Geographic sayfalarındaki doğa fotoğraflarından, Vanity Fair ve Rolling Stones gibi dergilerinde görebildiğim portre fotoğraflarından da oldukça etkilendim. O zamanlar için iyi fotoğrafın kesinlikle ne olduğunu bana tanımlayan, özellikle de NG gibi dergiler evimde dolup taşıyordu. Boş bir akşamüstü, eğer sörf yapmıyorsam, en hoşuma giden şey, yemek sonrası bir magazin standına gidip, bir grup fotoğraf dergisinin sayfalarını karıştırmaktır.




Sizce, dijital fotoğrafçılık, belgesel (spor) fotoğrafçılarının işini kolaylaştırdı mı?



Kolaylaştırıp kolaylaştırmadığından emin değilim ancak, hala % 100 film çekiyor olsaydık aynı ilgiyi göstermeyecek pek çok kişiye kapıyı araladı ve daha orta bir yol buldu. Tümüyle film altyapısından geldiğinizde, eskiden eğer ışık iyiyse, sanat veya stok fotoğraf için, E-6 şeffaf slide (velvia veya provia) çekmek zorundaydınız, eğer ışık kötüyse veya hareket fotoğrafı çekecekseniz, iletebileceğiniz formatta, hemen C-41 negatif filme dönmeliydiniz. Bu arada 10 tankı diğer 4 fotoğrafçı ile paylaşmalıydınız ve bu da herkesten önce, ilk olmanız gereken 36 pozluk, en az 2-3 rulo filminiz var demekti. Ayrıca hareketi yakalayıp yakalayamadığınızı bilmeme gibi bir büyünün ötesinde, sadece, makarada olduğunu size söyleyebilecek içgüdüleriniz vardı.


Film dijitale göre çok daha az affı olan bir durumdu, develop ekipmanı ile seyahat etmek zorundaydınız ve olumsuz koşullarda film banyo edebilecek kadar maharetli olmanız gerekirdi ve filmi anında banyo edebilmek için gereken zaman nedeniyle teslim zamanı çok daha kısıtlı olurdu. Bu nedenle, en iyi fotoğraflar ve fotoğrafçılar hemen önlere çıkarlardı. Günümüzde, fotoğrafçılar, kameralarının arkasındaki LCD ekrana bakarak, istedikleri kareyi alıp almadıklarını veya çekmeye devam etmek zorunda olup olmadıklarını bilebiliyorlar. Fotoğraflar çekilir çekilmez, anında yerine ulaştırılarak en iyi fotoğraf olup olmadıklarına çok da önem verilmeksizin, masaya düşen ilk fotoğraf oldukları için ön sayfada yerlerini alıyorlar. Hobi olarak çeken ile profesyonel arasındaki çizgi günümüzde biraz belirsiz, çünkü en son nesil dijital kameralarda auto-focus ve auto her şey çok iyi, herkes basılabilecek nitelikte temiz bir hareket karesi çekebilir. Saniyede 10 kare çeken makinelerle yüzlerce, binlerce kare çekiliyor, bundan daha fazlası yüz binlerce kare editörlerce internetten iletilip, postalanabiliyor, böylelikle yetenek havuzunun seyreliyor ve çöpler içinde değerli taşların ayıklanmasını zorlaştırıyor. Fotoğrafçılar, kamera arkasında fotoğraf çekmekten daha fazla zamanı bilgisayar önünde akışı takip etmek, kendi fotoğraflarını düzenlemekle geçiriyorlar.




25 yıllık Veteran Gazete fotoğrafçıları açığa alınmışken, herkes bir yerlerde arşivlenmesi, satılması ve dağıtılması gereken arşivlere sahip. Sonuç olarak, dijital fotoğrafçılığın spor fotoğrafçılarına, gazetecilere ve hatta reklam fotoğrafçılarına kaçınılmaz faydalar sağladığından emin değilim, ancak mevcut sektörü bir parça değiştirdiği bir gerçek.




Profesyonel fotoğrafçılığın avantaj ve dezavantajlarını karşılaştırabilir misiniz?



Yukarıdaki paragraftaki her şey… Başkasının bütçesi ile fotoğraf çekmek için dünyayı dolaşabilmek harika iken vizyonunuz kısıtlandığında keyifsiz bir şey. Yaptığım en iyi işlerin bazıları, ya uzun döneme yayılmış kişisel projeler ya da belgelediğim subje ile ilişki kurabilecek lükse ve zamana sahip olduğum, her şeyi akışına bırakabildiğim, kendimi fotoğraf üretebilmek için baskı hissetmediğim bütçeli çalışmalardır. Yaptığınız hazırlıklar sürpriz faktörü ile birleşirse, en büyük beklentinizden daha fazlasını elde ederseniz bu harikadır.




Sizin gibi başarılı olmak isteyen bir fotoğrafçı ne gibi özelliklere ve yeteneklere sahip olmalıdır?



Bence fotoğraf alanında başarılı olabilmek için, iyi bir göze, sonsuz motivasyona, iyi beşeri(insani) becerilere, kıvrak iş zekasına, gelişme becerisine sahip olmaya, çok fazla kafeine ve anlayışlı bir partnere ihtiyaç vardır. Ya da sadece bir fotoğrafı olması gerektiği gibi çekmeyi bilirsiniz…






“A successful sports photograph to me is something that suspends reality through the use of compostion, color, form and a compelling subject matter that makes it interesting for the viewer to look past the mundane sports action into a world that is really so much deeper, complex and a microcosm within itself.”




How did you start sport photography after your art education art? Why did you prefer to focus this area, which factors were effected you?



My start into sports photography was a bit unorthadox and unplanned. After graduating from UCLA with a degree in fine arts, with an emphasis on painting and sculpture, I took an interview for a picture desk editor position at a sports agency in Los Angeles. With just an introductory photography class and hours as a weekend photo assistant under my belt, I had limited photography experience but really needed money and a steady job. So I put away my brushes and aspirations of being the next Vincent Van Gogh or Salvadore Dali, and started at $9 an hour editing hundreds of photos a day for Allsport, the industry leader in sports photography worldwide. Just a month into the job I was on the graveyard shift moving the live edits for the Allsport Olympic Team in Nagano, Japan. Pictures would stream in every day from events around the world, places that I would love to be documenting events as they happen. The next day I would see the same photos I moved on the wire in the NY Times or on the pages of Sports Illustrated, and I realized that I was part of a very cool communication process and wished I could be more on the creative side of it. Seeing great work from some of the best sport photographers, I immediately began to appreciate sports photography as a form of art. Especially work from the eyes of Allsport photographers like Pascal Rondeau, Chris Cole, Bob Martin, Simon Bruty, Mike Powell and Al Bello made me appreciate this medium as photojournalism seen through the eyes of artists.


Shortly thereafter, about 3-4 months into my job, I made my mind up that I could apply my talents and work in this medium as well, so I began to save money for camera gear that would cost twice as much as the car I was driving at the time. I worked in the office five full days a week and then on my two days off on the weekends I would try to go out and shoot on Allsport credentials for no extra pay. It was very hard at the beginning, especially not owning a lot of my own gear and having to borrow or rent if I wanted to shoot sometimes, and being in a very competitive environment where few people want you to succeed. The first year I worked rediculous hours, for very little monetary compensation, but I learned and absorbed everything I could and soon found myself promoted to a Junior Photographer position. I think every young photographer needs a break and people that help them along the way; luckily I had both and without that I probably wouldn’t have made it to where I am today.




There’s a balance between journal photography and art photography in your works. How did you compose this technic that makes you different?



I think my approach of sports photography was very similar to that of a handful of photographers that came through Allsport past and present, and is why it was such a successful agency which was eventually purchased and absorbed by Getty Images. I think people may consider my style different or unique because I concentrate much more on the graphic and artistic angles you don’t see at first glance, captured with the peak action as well in context. A successful sports photograph to me is something that suspends reality through the use of compostion, color, form and a compelling subject matter that makes it interesting for the viewer to look past the mundane sports action into a world that is really so much deeper, complex, and a microcosm within itself. But many times the bottom line is you are shooting something for a client to fill there pages with content they deem appropriate or expect, and you find yourself doing work driven for them with dashes of your flavor mixed in. This pays the bills but I love the assignments when you are given the green light to document the world as you see it, and there are no constraints.




Which sports do you make?



I especially like to cover American football and swimming. They are two entirely different sports which I enjoy for different reasons. I enjoy football because of the athleticism, different position players, and dynamic of the game that makes it like war or a game of chess, with no two matches alike. I grew up as a competitive swimmer from the age of 7 through 21, and have always had a love with the water as a surfer and swimmer. Shooting swimming, especially underwater photography, is just an extension of that passion for me.





“More time is spent by photographers in front of computers with the workflow and editing of their own photos than behind a camera taking photos.”





Which was the best sport organization effected you most? And have you got any organisation hat you wanted to go but you couldn’t ?



I was obviously greatly effected by the photography of my peers during my 10 year tenure as a staff photographer at Allsport and Getty Images. But I was also greatly effected much earlier on by the action images I would see in magazines like Sports Illustrated, nature photographs from the pages of National Geographic and portraits I would see in magazines like Vanity Fair and Rolling Stone. We would have these magazines in my house growing up, especially NG and they definitely defined to me what good photography was considered at the time. On a lazy afternoon, my favorite thing to do if I’m not surfing is going to a magazine stand after lunch and thumbing through a bunch of photo mags.




In your opinion, does digital photography make easy to work of the journal (sport) photographers?



I am not sure if it makes the work easier, but it definitely has made it more mainstream and opened the door to many people who probably wouldn’t have the same interest if we were still shooting 100% film. Coming originally from a film background, early on you had to shoot E-6 slide transparancy (either Velvia or Provia) when the light was nice and capture art and stock, and then switch to C-41 negative film when the light was bad or if you had to capture a moment that had relevance on the wire. You had to share a 10 reel tank with 4 other photographers which meant you got 2-3 rolls of 36 exposures at the most to make the first run. There was also that magic of not knowing whether you captured a moment or not, but relying on your instincts to tell you that it was on that roll. Film was a lot less forgiving than digital, you had to travel with a dev-tech and be more than proficient at developing film in horrible conditions, and deadlines were much tighter because of the time needed to develop film in the first place. But because of this, the best photos and photographers always seemed to float to the top. Nowadays, photographers can look at their LCD’s on the back of their cameras and know whether or not they have the frame or if they have to keep on shooting. Pictures are transmitted immediately after they are taken and plastered on the front page of papers with no regard if they are the best photos, but many times just the first photos out the pipe and on a desk. The line between hobbyist and professional are a bit blurred now because the auto-focus and auto-everything on the newest digital generation of cameras is so good, anyone is capable of taking a decent action photograph that will get published.


Hundreds and thousands of more photos are taken by photographers with 10 frames-a-second cameras, that the hundreds of thousands of more photos are transmitted by editors and posted on the net, watering down the pool of talent and making it harder to weed through the masses to find the gems. More time is spent by photographers in front of computers with the workflow and editing of their own photos than behind a camera taking photos. Everyone has archives that need to be archived somewhere, or sold and distributed somewhere while 25-year Veteran Newspaper photographers are being laid off. So I’m not sure if digital photography necessarily facilitates the work of sports photographers, journalists, or even commercial photographers, but it definitely has shifted the entire industry a bit.




Could you compare, Professional photography’s advantanges and disavantages?



Everything in the paragraph above…Also it’s great to be able to travel the world on someone else’s dime to take pictures, but it sucks if your vision is compromised. Some of the most fulfilling shoots I’ve done were either long-term personal projects or paid assignments where I can really feel no rush in making a photo but rather have the time and luxury to build a relationship with the subject I’m documenting and let things just unfold. It’s great when your preparations meet the element of surprise and you get something better than your highest expectations.




In order to you, a photographer who wants to be successfull like you, has got what kind of speciliaties and talents?



I think you need a natural eye, an endless drive, a thirst for knowledge, good people skills, great business smarts, the ability to improv, lots of caffeine and an understanding partner to be successful in the field of photography. Or you can just know how to properly expose a photo…




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL




About Donald MİRALLE


“He definitely sees things in a different


way. He thinks differently. And I


think alot can be learned by other


photographers. They’re all at the


same event but nobody else saw the


same thing.”



James Colton, Sports Illustrated Photo


Editor (from PDN cover article August


2007).



Born and raised in Los Angeles, Donald graduated from UCLA with a B.A. in Fine Arts with an emphasis in painting and sculpture. Soon thereafter he assisted photographers in the area and landed a job as a Picture editor and junior photographer for Allsport Photography. Less than a year later he was promoted to a Staff Photographer position with Getty Images. In ten years at Getty, he covered nearly every major sporting event world-wide including five Winter and Summer Olympic Games, four Super Bowls, three Pan-American Games, The World Series, The Masters, and the Indianapolis 500 to name a few. In 2007 he resigned from his staff job at Getty to pursue a freelance career. His Editorial clients include NEWSWEEK, Golf Digest and Golf World, Sports Illustrated, ESPN the Magazine, Time Magazine, GO, the New York Times, L’ Equipe, Stern, and Men’s Journal. Donald’s commercial clients include Nike, Gatorade, Toyota, Addidas, Taylormade, Titelist, Visa, NFL Players Asscociation, and the Discovery Channel. He has traveled around the world shooting in the rain forests in Costa Rica, pyramids in Central and South America, coral reefs in Hawaii, fires in San Diego, medieval churches in Europe and temples in Asia.




Donald Miralle, in the pool at the Water Cube, Beijing Olympics

Donald is recognized as one of the most innovative photographers in the industry today. His work has been awarded World Press Photo 2005 & 2006, Pictures of the Year International 2005, 2006, 2007 & 2008, NPPA Best of Photojournalism Sports Photojournalist of the Year 2006, 2007, & 2008, Sasakawa World Sports Photography Contest 2002, National Headliner Award for work in Sports Illustrated, NFL Hall of Fame 2001, 2003, 2004, 2007, & 2008 and many other accolades. Donald’s work has been profiled in magazines and on TV shows including Photo District News, British Journal of Photography, Better Photgraphy India, The Holland Times, Top Magazine and Photo Magazine in Brazil as well as Vitrine Entertainment Television and Calumet TV. He has served as a speaker at many events including the PDN PhotoPlus Expo, Great White North Workshop, and “Behind the Lens” aside legend Arnold Newman in 2005. He is active with the education of photojournalism at colleges and workshops including Brooks College Ventura, Art Center Design Pasadena, and Sportsshooter Academies. In addition, Donald has served on the jury for the Swedish Pictures of the Year (Arets Bild 2007, Stockholm), the Wisconsin Press Photographers Association and the Utah Press Photographers Association.




Donald Miralle

Donald’s was an All-American swimmer and water polo player at Loyola High School and was a member of the last Division I Men’s Swimming Team at UCLA. He continues competing in triathlons and paddleboard races, and recently won the 25th annual Bay to Bay 20-mile paddleboard race 14-foot division in 2008. He also enjoys surfing, stand-up paddleboarding, basketball, cycling and Brazilian jiu-jitsu in his spare time. He is currently living the dream in North County San Diego, California with his wife Lauren, and sons Luke and Micah.







donald miralle photography









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Donald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor FotoğraflarıDonald Miralle : Spor Fotoğrafları

Reha Akçakaya : Düşler Ülkesi




1963′te Ankara’da doğdu. Makine mühendisliği, cam bilimi ve yönetim eğitimi aldı. Teknik kurumlarda yöneticilik yaptı. Fotoğrafları ulusal ve uluslararası sergilere kabul edildi, çağrılı sergilere katıldı ve yayımlandı. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda derece ve başarı ödülleri aldı. Fotoğraf sanatına ilişkin olarak kitap çevirileri yaptı, eleştiriler yazdı, radyo, TV ve fotoğraf grubu söyleşilerine çağrılı olarak katıldı, dersler verdi.




Reha Akçakaya

Daha Önceki Kişisel Sergileri



“Düşler Ülkesi,” Refo Sanat Galerisi, İstanbul, 1991.


“Görünmez Işıkla Yolculuk,” Dost Sanat Galerisi, Ankara,1995.


“Solitude,” Creative Photographic Arts Center of Maine, ABD, Mart 1998.


“Siyah-Beyaz Çalışmalar”, Fotografya Galerisi, Adana, Mayıs 1999.


“Temple:Black-and-White Reflections From Turkey”, ARC Gallery, Chicago, ABD, 1999.


“Tapınak”, Zafer Sanat Galerisi ve Şehir Kütüphanesi, Bursa, Mart 2000.


“Siyah-Beyaz,” um:ag Sanat Galerisi, Ankara, Şubat – Mart 2001.


“As I See,” Hungarian House of Photography, Budapeşte, Mayıs 2001.


“Birkaç Yüz,” Fotografevi Galerisi, Istanbul, Kasım 2001 ve Yakın Doğu Üniv. Kıbrıs, 2003


“Siyah-Beyaz,” Orion Sanat Galerisi, Çorlu, Kasım 2003.


“12 Sanatçı 12 Sergi”, Çubuklu Hayal Kahvesi, Temmuz 2004


“Adagio,” 13. İzmir Kitap Fuarı, Nisan 2008



Fotoğraf Yayınları



-“Adagio,” İlke Yayın, Nisan 2008, İstanbul (yayım aşamasında)


-”Görünmez Işıkla Yolculuk,” Hil Yayın, İstanbul, Mart 1995 (Siyah-beyaz fotoğraf albümü).


-”Bir Tül Perdedir Fotoğraf” (Portfolyo ve yazı), Sanat Dünyamız, Sayı 51, Bahar 1993.



Fotoğraf Çevirileri



-”Camera Lucida – Fotoğraf Üzerine Düşünceler”, Roland Barthes, Altıkırkbeş Yayın, 1991


(İngilizce’den Çeviri).


-”Fotoğraf Üzerine” (On Photography), Susan Sontag, Altıkırkbeş Yayın, 1991.




Fotoğrafları Üzerine Bazı Eleştiriler



“Reha Akcakaya’nın ortaya koyduğu fotografik bakış, bizi ürkütücü fırtına bulutlarının parlak güneşi boğduğu o akıl almaz anlara taşıyor. Akçakaya’nın peysajlarını modern öncesi uygarlıkların yıkıntıları ve global kültürün henüz içine sızmadığı küçük kasabalar oluşturuyor. Akçakaya’nın tekniği, konularını, daha yeni ve geliştirilmiş görünümlerle değiştirilmeleri yönündeki her girişimi sonuçsuz bırakacak bir güce sahip kılıyor.”


Michael Weinstein


NewCity Dergisi, 14 Ekim1999 sayısı



“Reha Akçakaya’nın fotoğraflarında yalınlık bir çıkış noktası olarak dikkati çekmektedir… Reha Akçakaya’nın tekniği her şeyden önce fotoğrafı doğa betimlemelerinin içine düştüğü tekdüzelikten kurtarmıştır.”


Seyit Ali Ak, Milliyet Sanat Dergisi, 1 Mayıs 1995


(Görünmez Işıkla Yolculuk hakkında)



“Reha Akçakaya albümünde değişik konularda duyarlılık yakalıyor ve ülkemiz için yeni olan bu malzemeyi iyi kullanıyor.”


Mehmet Bayhan, Cumhuriyet Kitap, 8 Haziran 1995


(Görünmez Işıkla Yolculuk hakkında)



“Reha Akçakaya’nın fotoğrafları usdan çok duygusal efektleri ön plana çıkarmaktadır… Ortaya ince grenli, pentür klasında buğulu, romantik, tutarlı ve akıcı bir üslup çıkmıştır, Fotoğraflar evinizde bir tül perde arkasından yaşamı izlerken duyabileceğiniz huzuru vermektedir… Sanatla uğraşan biri için şimdiye değin yapılmış olanların dışında kalan bir alanda kendince yeni bir dünya yaratmayı tasarlamak en idealidir. Reha Akçakaya’nın çalışmasını bu açıdan oldukça dikkate değer buluyoruz.”


Seyit Ali Ak, Refo Fotoğraf Sanatı Dergisi, Nisan-Haz. 1991


(Düşler Ülkesi Sergisi hakkında)



“Reha Akçakaya’nın katalogda yer alan fotoğrafı (bence serginin en iyisiydi), …”


Samih Rıfat, Yeni Düşün, Şubat 1988


(Türk Fotoğrafında Yeni Yaklaşımlar Sergisi hakkında)



“İlginç bir duyarlığın yansımalarının somut örnekleri olan bu fotoğraflar, yeryüzüne hayli farklı pencerelerden de bakılabileceğini gösteriyor.”


Aktüel, 18 Mayıs 1995


(Görünmez Işıkla Yolculuk hakkında)



” ‘Çağ değişti, yaşam değişti… Değişecekti, değişmeliydi de ve öyle oldu’ diyordu büyük usta (Ara Güler) Eski İstanbul Anıları albümünün son sözünde… Zannediyorum Reha Akçakaya’nın Görünmez Işıkla Yolculuk albümünü görseydi, ‘fotoğraf dahi değişti’ cümlesini ilave ederdi sözlerine.”


Yaşar İliksiz, Matbuat, Nisan 1995


(Görünmez Işıkla Yolculuk hakkında)



“Bütün görüntüler kızılötesi malzemeyle uyum sağlamış. Duyarlı, şiirsel ve yaratıcılar.”


Jerry N. Uelsmann


(Görünmez Işıkla Yolculuk hakkında kişisel yazışma)



“Kitabı, özellikle de kızılötesi malzemeyi kullanmadaki teknik ve kompozisyon yeteneğinizi ilgiyle izledim.”


Jan-Erik Lundström, Baş Küratör, Moderna Museet Fotoğraf Bölümü, Stockholm


(Görünmez Işıkla Yolculuk hakkında kişisel yazışma)



“Bu görüntülerde düşsel ve şiirsel bir nitelik hissediyorum.”


J.Claude Lemagny, Bibliotheque Nationale de France


(Görünmez Işıkla Yolculuk hakkında kişisel yazışma)



“Ülkemizde ilk kez bu denli nitelikli bir peysaj çalışması sergileniyor, sanıyorum.”


Samih Rıfat, “Düşler Ülkesi” sergi defteri, Aralık 1991.



“DÜŞLER ÜLKESİ”


Reha Akçakaya























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Reha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler ÜlkesiReha Akçakaya : Düşler Ülkesi

Ali Öz : Moskova`lı Evsizler




MOSKOVA’LI EVSİZLER


Ali ÖZ




“Ezilenler ve ezenler arasındaki savaş insanlığın ortaya çıktığı süreçle başlar.”




Soru: Sizin için fotoğraf nedir; anlamlı bir meslek, bir uğraş, yoksa yaşamınızın vazgeçilmez bir parçası? Fotoğrafçılık geçmişinizden bahseder misiniz biraz?



Cevap: 12 Eylül öncesinin ve sonrasının kaos ortamıydı, boyalı basın gerçeği ile yüzleşmem ise daha birinci sınıfta ilk tercihim olarak seçtiğim Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksel Okulunda yaşadığım ilk hayal kırıklığı oldu. Ardından 12 Eylül öncesinin şiddet olayları beni şimdi ne yapabilirim düşüncesine itti. Bu süreçte sosyal politika alanında çalışmaya başladım. Ama orada da karşılaştığım (sendika ağalığı) gibi olumsuzluklar beni fotoğrafa yöneltti. Ayrıca konuşmayı da fazla sevmiyordum. Sonuçta koşullarım da buna uygun gelişti ve fotoğrafla tanıştım.




O dönemde Vietnam savaşında bir Vietkonglu esire tabancayla ateş eden Güney Vietnamlı polis şefinin fotoğrafı ve Japonya’ya atılan napalm bombasının önünden kaçan kız çocuğunun fotoğrafı gibi az sayıda, ama içerikli fotoğraflar beni çok etkilemişti; fotoğrafın etkisi ve gücü konusunda düşünmeye başladım. Her insan duygularını kendine göre farklı bir biçimde ifade eder. Ben de yalansız dolaysız bir anlatım dili olan fotoğrafı seçtim ve fotoğrafa bağlandım. O dönemdeki amatörlüğüm içerisinde Ankara Basın Yayında ilk fotoğraf sergimi ve sonra diğerlerini açtım. Muhtelif ödüller aldım.




1982 sonunda İstanbul’a taşındım ve basında çalışmaya başladım. Burada tamamen kendi tercihim ve bilinçli bir seçimle toplumsal olayları fotoğraflamaya yöneldim. Bu benim önceliğimdi. Yoğun ve yorucu geçen 25 yıl”¦ Türkiye’nin yakın dönemini çeyrek asırlık tarihini fotoğrafladım ve hâlâ da fotoğraflamaya devam ediyorum. Bugün geldiğim noktada yüzlerce, binlerce yayınlanmış haber fotoğrafçılığı örneği olmak üzere belki de milyon kareye varan (arşivimdeki) fotoğraflarla zor bir süreçti. Ancak aşkla, inançla yapılabilecek bir iş.




Soru: Fotograf çalışmalarınızda ekipmanı önemser misiniz? Çok eski teknoloji, hantal ve kimsenin ilgisini çekmeyecek kadar ucuz bir fotoğraf makinesi ile yapılan çalışmaların niteliği daha düşük olur denebilir mi? Yoksa usta bir fotografcı için böyle şeylerin önem yok mudur, sizce?



Cevap: Ekipman tabii ki, iyi bir fotoğraf için önemlidir. Eski ustaların çok önemli bir bakış açısı vardır. “Fotoğrafı makine değil göz çeker” derler. Doğrudur. Fotoğrafta göz, bakış açısı, dünya görüşü çok önemli. Bu bakış açısı teknik ve estetik donanımla desteklenirse çok daha başarılı olur.




Soru: Dijital fotoğrafçılık basın fotoğrafçılarının işini kolaylaştırdı mı sizce?



Cevap: Dijital fotoğraf basın fotoğrafçılarının işini çok kolaylaştırdı. Doğru ve namuslu kullanılmak şartıyla.




Soru: Politik belgesel fotoğrafçı olarak tanımlıyorsunuz kendinizi. Basın fotoğrafçılığı ya da belgesel fotoğrafçılığından farklı kılan nedir? Politik olayların belgesel fotoğraflarının çekilmesi gibi bir sonuca ulaşabilir miyiz bu kavramla?



Cevap: Belgesel fotoğraf sosyolojik olayların, toplum yaşamlarının belgelenmesi olayıdır. Toplumların, tarihi sınıfların savaşıdır. Ezilenler ve ezenler arasındaki savaş insanlığın ortaya çıktığı süreçle başlar. Günümüzde politik belgesel fotoğraf bu noktada bir görev üstlenir. Toplumsal hareketliliği ve değişen hayatı belgeler. Ben de kendi fotoğraf sürecimde esas olarak Türkiye’nin toplumsal olaylarını belgelemeyi amaçladım.




Sonuçta ülkemizin 25 yıllık çeyrek asırlık toplumsal olaylarını; çelişkilerini, sorunlarını, sıkıntılarını belgeledim. Bunu yaparken de hiçbir zaman kendimle ilgili olarak ün, şöhret, para gibi değerleri amaçlamadım.




Bugün ülkemizin geldiği noktada Türkiye toplumunun; kötü yönetimler, baskı ve sömürüler yüzünden geleceği karartıldı. Ben ise kendi gücüm çerçevesinde bu çalkantılı durumu belgeleyip geleceğe bırakmayı amaçladım. Ara Güler’in deyimiyle yakın dönemimizin tarihini fotoğrafla yazdım. Çalışmamı motive eden düşüncenin temeli buydu.




“Ben, galiba basın fotoğrafçılarıyla sanat fotoğrafçılarının arasındayım.”




Soru: Türkiye’deki her toplumsal olayda sizi görmek mümkün ve çalışmalarınızın özünde “Çalışan insan, üreten insan, çaresiz insan”ı görebiliyoruz. Bunun sosyal politika alanlarında uzun süre çalışmış olmanızla bir ilgisi var mı?



Cevap: Sanırım çalışmalarım içindeki en önemli proje 25 yıl boyunca sürekli fotoğraflarını çekerek belgeleme imkanı bulduğum 1 Mayıs, YÖK-öğrenci olayları, siyasal İslam v.s dir. Bütün bu çalışmaların 20 yılını profesyonel gazeteci olarak yaptım. Son 7 yıldır ise tamamen kendi olanaklarımla ülkemdeki her türlü olayı gücüm yettiği kadar fotoğraflamayı sürdürdüm. Burada sosyal politika alanında yaptığım bu uzun süreli yoğun çalışma, dünya görüşümü tabii ki etkiledi.




Soru: Çalışmalarınızda basın fotoğrafçılığı ile sanat fotoğrafçılığı arasında kurulan bir denge göze çarpıyor. Fotoğraf çektiğiniz ortamlarda genel olarak sert süreçler yaşanmasına rağmen hep estetik bir yan mevcut. Bunun sırrı basın fotoğrafçılığının yanı sıra sanatsal etkinliklerin fotoğraflanmasından hoşlanmanız olabilir mi?



Cevap: Asıl çalışma alanım ülkemin sorunlarını kapsayan fotoğraflardır. Ancak bununla beraber diğer fotoğraf olaylarına, anlayışlarına uzak durmuyorum. Benim için “fotoğraf eşittir yaşam, yaşam eşittir fotoğraf”dır. Bu anlayışla gücümün yettiği kadar yaşamla ilgili her şeyin fotoğrafını çekiyorum. Örneğin 25 yıldır İstanbul’a gelen dünyanın bütün büyük dans gruplarının neredeyse tamamını çektim. Kültürel faaliyetleri izlemek, fotoğraflamak benim için zevktir. Film, tiyatro, müzik v.s festivalleri beni besleyen basın fotoğrafçılığı yönümü estetize eden önemli unsurlardır.




Ben, galiba basın fotoğrafçılarıyla sanat fotoğrafçılarının arasındayım. Ne düz gazete fotoğrafçısıyım ne de salt sanat fotoğrafı çeken taraftayım. Galiba Ara Güler’in dediği gibi foto muhabirliğim daha ağır basıyor. Bunu kültürel, estetik beslenmeyle hep destekledim. O yüzden haber fotoğrafçılığında en sıcak olayın içersinde bile estetiği, ışığı ve kompozisyonunu önemsiyorum. Bunlar da fotoğrafın temel kurallarıdır.




“üç fotoğrafçı bir araya gelince birbirinin gözünü oyar.”




Soru: Şimdiye dek katıldığınız ve sizi en çok etkileyen olay hangisi oldu?



Cevap: O kadar çok olaya katıldım ki hangi birini sayabilirim bilmiyorum. 1990’larda Güneydoğu’da Cizre’de otelin çatısında çekim yaparken tarandık. Bu arada birkaç kaza geçirdim. Öldürülen meslektaşımız Metin Göktepe, İzzet Kezer arkadaşlarımdı. İzzet’le birlikte siperlerin arkasında çekilmiş fotoğraflarımız vardır. Dolu dolu geçen bir hayat.




Soru: Gitmek isteyip de gidemedikleriniz oldu mu?



Cevap: Aslında gitmek isteyip de gidemediğim çok fazla bir yer yok. İyi fotoğraf çekmek için mutlaka uzaklara gitmek gerekmiyor. Fotoğraf her an her yerde; yanı başımızda vardır. İstanbul’da yüzlerce ramazan çadırı, yüzlerce kurban pazarı çadırı vardır ve içinde binlerce insanlık dramı yaşanır. Keşke yüz tane fotoğrafçı yüz çadıra dağılsa da, kolektif kapsamlı etkili bir çalışma ortaya çıkabilse.


Ama maalesef fotoğraf bireysel bir iş ve fotoğrafçılar egolarını yenemiyorlar. Burada şu lafı etmeden geçemeyeceğim; hangi fotoğrafçıyla konuşursan konuş; “Fotograf insancılıktır, fotoğraf insana giden yoldur” vs. gibi büyük laflar ederler. Ama üç fotoğrafçı bir araya gelince birbirinin gözünü oyar. Ben buradaki çelişkiyi anlamakta zorlanıyorum.




Soru: Fotoğrafa ilişkin bir ütopyanız var mı? Varsa bizimle paylaşır mısınız?



Cevap: Evet fotoğrafla ilgili düşüm var. Keşke bu konuda basın işini doğru yapsa, fotoğraf ciddi bir amaçla insanlığın hizmetinde kullanılsa toplumdaki adaletsizliğin, kötülüklerin azaltılmasında bir iş görse.




Sonuçta fotoğrafa çok fazla bir misyon yüklüyorum. Kendi fotoğraf anlayışımı şöyle özetleyebilirim: Benim için iyi fotoğraf izleyicisini gülümsetmeli, düşündürmeli ve eğitmeli.




Soru: “Türkiye’nin politik panoraması” çalışmasından da biliyoruz ki, Türk siyasi tarihinin canlı tanıklarından birisiniz”¦ Nasıl bir duygu?



Cevap: Yukarıda söylediğim gibi ben Türkiye’nin fotoğrafçısıyım. Önceliğim ve sorumluluğum hep Türkiye halkına karşı oldu. Bu anlamda yaptığım işte sorumluluklarını yerine getirmiş insanın huzurunu ve içsel barışını yaşıyorum. Ancak benim dışımda gelişen toplumsal çalkantılar, savaşlar, acılar, yoksulluk ve eğitimsizlik canımı çok acıtıyor. Beni çoğu zaman umutsuzluğa sevk ediyor. Bütün bu umutsuzluk ve karamsarlık içersinde yine de kendi adıma işini doğru yapmış insanın huzurunu yaşıyorum. İnsan olmanın gereklerini yerine getirmiş olmaktan mutluyum.





“Fotoğrafı yaşanılır bir dünya yaratmak için insanlığın hizmetine sunmalıyız.”




Soru: Geriye dönüp baktığınızda fotoğraf adına eksik bıraktığınız bir şeyler olduğunu düşünüyor musunuz?



Cevap: Geriye dönüp baktığımda eksik bıraktığım bir şey yok. İşini fazlasıyla doğru yapmış insanın mutluluğunu yaşıyorum. Eleştirdiğim ve üzüldüğüm bir anlayışı paylaşayım. Biz Türkiye toplumu olarak başkalarının savaşlarına açlığına, acılarına bakabiliyoruz ama çoğunlukla kendimizle yüzleşmekten korkuyoruz. Düşünün bu ülkede kaçıncı büyük deprem yaşanıldı ama deprem ile ilgili bir fotoğraf albümü bile yok. Bu ülkede onca gerekli gereksiz albümler basılıyor ama ülke insanımızın sorunlarını anlatan albümler çok az basılıyor.




Soru: Genç kuşak fotografçıları genel olarak değerlendirip, kendi kuşağınızın hem koşulları hem de ortaya konan çalışmaların niteliği ile kıyasladığınızda nasıl bir değerlendirme çıkar ortaya?



Cevap: Fotoğrafa, dijital ekipmanın getirdiği kolaylıkla birlikte ilgi bir anda çok arttı. Fotoğrafçı sayısında inanılmaz bir artış oldu. Photoshop’un getirdiği kolaylıkla fotoğrafın üzerinde oynamak kolaylaştı. Yalnız bu süreçte dikkatimi çeken bir olgu; görüntü kirliliği arttı. Fotoğrafta içerik boşaltımı yaşıyoruz. Artık günümüzde Vietnam savaşında polis şefinin tabancayla vurduğu Vietkonglu ya da Japonya napalm bombasının önünden kaçan kız çocuğu fotoğrafı gibi beynimize, yüreğimize kazınan fotoğraf kalmadı. Çok fazla fotoğraf görüntü kirliliğine neden oluyor. Ne yazık ki gelişme böyle, bunun aksi de mümkün değil.




Bizim gibi fotoğrafçılara düşen görev ise fotoğrafı insanın iyiliğine; açlığa, savaşlara ve haksızlığa karşı duruşta bir silah olarak kullanmaktır. Fotoğrafı yaşanılır bir dünya yaratmak için insanlığın hizmetine sunmalıyız.




Soru: Basın fotoğrafçılığında başarılı olmak isteyen bir fotoğrafçı ne gibi özellikler ve yeteneklere sahip olmalı? Genç fotoğrafçılara ne gibi önerileriniz olabilir?



Cevap: Genç fotoğrafçılara önerim çalışmak, çalışmak çok çalışmak. Çünkü bizim topraklarımız fotoğrafçılar için hâlâ bir hazine. Bence iyi bir fotoğrafçının özel hayatı olmaz. Onun boşa harcayacak bir dakikası bile olmamalı. Bilgi birikimini ve enerjisini doğru kullanmalı.





“Yeni kapitalist düzende yeni zenginler, alkoliklere senetler imzalatarak evlerini ellerinden almışlar ve onları da sokağa bırakmışlardı.”




Soru: Yurtdışında gerçekleştirdiğiniz projelerinizden bahseder misiniz?



Cevap: Ayrıca altmışa yakın ülke dolaştım, gittiğim ülkelerde de temel bakış açım insana dönük, onun sorunlarını anlatan bakış açısıdır. Gittiğim ülkelerde insanı, insanlık dramlarını ve savaşları anlatan fotoğraflar çektim hep.




Soru: “Moskova’lı Evsizler” projesi nasıl doğdu ve gerçekleştirildi?



Cevap: Moskova’daki evsizler projesi sosyalizmden kapitalizme geçmiş bir toplumun insanlık durumlarını belgeleyen bir çalışmadır. Bu çalışmada bir avuç kalmış komünist partisi üyelerinin durumunu, yeni zengin düğünlerini, sokakları, yaşamı, Türk ve yabancı işçilerin durumunu, kısaca yeni düzeniyle Moskova’daki yaşamı belgeledim. Bir aylık seyahatim boyunca Kızıl Meydan’da, metroda, tren garlarında ve sokaklarda yaşayan evsizlerin, alkoliklerin, uyuşturucu kullanıcılarının durumlarını fotoğrafladım. Asıl düşüncemdeki hedef bir belgeselde izlediğim sokak çocuklarının hayatını fotoğraflamaktı. Moskova’ya gittiğimde ise şunu gördüm: O belgeselden sonra o çocuklar nasıl olmuşsa olmuş ortalardan kaldırılmışlardı. Muhtemelen devlet tarafından toplanmışlardı. Bu da bana belgeselin gücünü bir kez daha gösterdi.




Evsizlerin durumu ise şöyleydi: Yeni kapitalist düzende yeni zenginler, alkoliklere senetler imzalatarak evlerini ellerinden almışlar ve onları da sokağa bırakmışlardı.



Röportaj : İmren DOĞAN







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ali Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı EvsizlerAli Öz : Moskova`lı Evsizler

Tülin Dizdaroğlu : Son Kağnılar


SON KAĞNILAR

Tülin Dizdaroğlu




Söyleşilerimde sık sık bana “neden çoğunlukla Anadolu fotoğraflarına yer verdiğim“ sorulur. Buna, çocukluğumun tatillerini Sinop’un yakın köylerinde geçirmemin neden olduğunu düşünüyorum. O insanların çalışkanlıkları, yoksullukları ve aşırı konukseverlikleri beni etkiledi sanırım.



Kırsal kesimlerde çalışan insanların fotoğraflarını çekerken, kadının iki kez daha fazla ezildiğini (hem sistem tarafından hem de eşi tarafından) görerek, bunu fotoğraflarımda vurgulamaya çalıştım. Bu arada her gördüğüm yerde, beni küçüklüğüme götüren, kağnıları da çokça çektiğimi fark ettim. Giderek kağnılar daha az kullanılmaya ve yerlerini traktörler almaya başladı. Traktörlerin çıkamadığı yüksek dağ köylerinde kağnılara rastlıyordum. Bu durumu belgelemeye ve gidebildiğim kadar çok yöreye giderek, kağnılarla ilgili bir sergi açmaya karar verdim.



Eskişehir’in Ayazin köyüne, Bursa’nın Kurşunlu ve civarındaki köylerine, Sinop’un Himmetoğlu, Sazlı, Kılıçlı köylerine gittim. Hemen hemen her evde kağnının bulunduğu Himmetoğlu köyüne üç kez giderek, dörder beşer gün kaldım. Ve 8 Mart 1997 tarihinde Fotoğrafevi’nde siyah beyaz, kendi baskılarımdan oluşan “ SON KAĞNILAR” isimli sergimi açtım. Bu sergi İstanbul’dan başka Bursa Fotoğraf Günlerinde, Antalya Fotoğraf Günlerinde ve Sinop’ta da açıldı.



Tabiî ki sergiden sonrada kağnıları görüntülemeye devam ettim. Ama artık son yıllarda kağnı var diye haber alıp gittiğim köylerdeki kağnıları, yalnızca ambarlarda terk edilmiş olarak buluyorum. Bu durum bende buruk bir hüzün yaratsa da, daha önceleri ekilip biçilen bu tarlaların artık bomboş olduğunu, köy okullarının kapatılıp, o küçücük çocukların haftalarca ailelerinden uzakta yaşamak zorunda bırakıldığını görmek bana çok daha fazla hüzün veriyor. 2008 şeker bayramında gittiğim Durağan’ın Erduası köyünde 7, 8 ve 9 yaşlarındaki yedi çocuğun aileleri ile ancak ayda bir görüşebiliyor olması (çocuk sayısı az olduğu için servis veremiyorlarmış, köy ise okula yaklaşık 10 km uzakta) beni çok etkiledi.



Kars, Erzurum ve Çorum yörelerinde de kağnılar kullanıldığını duyuyorum ve bu yörelerinde kağnılarını belgeleyip tüm bu fotoğrafları “SON KAĞNILAR” adını vereceğim bir kitapta toplamak istiyorum. İnsanın yarın başına neler geleceği hiç belli olmuyor, bu nedenle, artık 18 yıldır çekmekte olduğu bu kağnı fotoğraflarını seçmeye ve bir kitap için hazırlamaya başladım, hazırlıklarım tamamlandığında ise sanırım kapı kapı dolaşıp sponsor arayacağım.



Fotoğrafçının bir görevinin de “çağının tanığı” olması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle Anadolu topraklarında kaybolmakta olan bir kültürün kaydedilmesi bizlere düşüyor. Anadolu’da kağnılar gibi pek çok kültür; karasaban, döven, su ile çalışan küçük değirmenler, evlerde mısır öğüten taş değirmenler, dibekler, yayıklar, kilim dokuma tezgahları ve bunlar gibi pek çok şeye rastlamak artık çok zor. Yerlerini hızla modern araçlara bırakmaktalar ve bizler bunları belgelemekte geç kaldık. Hindistanlara gitmektense, öncelikle üzerinde yaşadığım bu topraklara karşı görevimi yerine getirmemin, daha önemli olduğuna inanıyorum.



Tülin DİZDAROĞLU


Aralık 2008


























Tülin DİZDAROĞLU Hakkında


Sinop doğumlu.1972 yılında İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi ve İstanbul Çapa Yüksek öğretmen Okulunu bitirdi. 2008 de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalında “Eski fotografik baskı yöntemlerinin farklı yüzeylerdeki etkisi” konulu tezini vererek Yüksek Lisans eğitimini tamamladı.



Devlet liselerinde ve özel dershanelerde kimya öğretmenliği yaptı. 2006 da ” ÖSS Kimya” ve “ÖSS’ye Hazırlık ve Okula Yardımcı Kimya II” adlı iki kimya kitabı yayımlandı.



Halen özel bir dershanede kimya öğretmenliği görevini sürdürmekte. Eski fotografik baskı yöntemleri üzerinde çalışma ve araştırmalarına devam etmekte. İFSAK, SİFAD ve FOTOGEN üyesi.






Tülin Dizdaroğlu



Fotoğraf çalışmalarına İFSAK’ta başladı. İlki 1993 de olmak üzere 5 kişisel fotoğraf sergisi açtı. Bu sergiler sırasıyla; “Emekçi Kadınlar“ (renkli, Fransız Kültür Merkezi, İstanbul), “Anadolu Kadını“ (renkli, Kadın Eserleri Kütüphanesi, İstanbul), ”Ketendere’de Yaşam” (renkli, İFSAK), “Anadolu Kadını“ (siyah-beyaz, Fotoğrafevi, İstanbul), “Son Kağnılar” (siyah-beyaz, Fotoğrafevi, İstanbul) dır. Bu sergiler İstanbul’un pek çok sergi salonunun yanı sıra Aydın, Bursa, Sinop, Antalya, Zonguldak ve Adıyaman’da da sanatseverlere sunuldu.



ZOKEV’in çağrısı üzerine Zonguldak Armutlu Maden Ocaklarında çekimler yaparak,”Emek Kenti Zonguldak” fotoğraf sergisine katıldı. Ayrıca yurtiçi ve yurtdışında pek çok karma sergiye katıldı. “Anadolu Kadını”, “Kaçkarlar”, “Ketendere’de Yaşam”, ”Çiçeklerim”, “Harran’ın Dünü, Bugünü Ve Yarını” konulu dia gösterileri gerçekleştirdi.



Pek çok ödülün yanı sıra, Şinasi Barutçu Çağrılı Fotoğraf Yarışmasında 2000 yılı Şinasi Barutçu Kupasını aldı. Fotoğraf Dergisi, Cumhuriyet Dergi, Skylife, Gezi Travel, Marie Claire, Beaute, Cornucopia, Country Homes ve www.fotografya.gen.tr de yazı ve fotoğrafları yayınlandı



Doğal ve kültürel zenginliklerimizin yanı sıra, çalışkan Anadolu insanının yaşamını belgelemek, soframıza gelen bir dilim ekmeğin öyküsünü, değer yargılarını yitiren dünyamıza anlatmak ve emeğin değerini sanatsal bir dille vurgulamak amacında.



www.tulindizdaroglu.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son KağnılarTülin Dizdaroğlu : Son Kağnılar

Vehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 Filistinli



1 İsrailli = 100 Filistinli




Aslında bu ayki yazımın konusunu Küba devrimi sırasında, batılı fotoğrafçıların, devrim esnasında ve sonrasında, Küba halkının ve ülkenin içinde bulunduğu koşulları belgeleyen fotoğraflarından oluşan Magnum Fotoğraf Ajansı’nın düzenlediği sergiye ayırmıştım. Fotoğraflar, devrim sonrası Küba’nın pozitif ve mutlu bir panoramasını içeriyordu. Sempati ve keyifle dolaştığım sergide yer alan fotoğraflar, belge olmalarının yanı sıra, devrimin ne denli coşkuyla karşılandığının da kanıtlarıydı benim için fakat İsrail’in Filistin’in Gazze bölgesine sivil veya asker, fark gözetmeden yaptığı saldırı ve kıyım, dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi, İngiltere’de de gündemi değiştiriverdi birden. Daha henüz Irak’taki ve Afganistan’daki savaş bitmemişken, potansiyel olarak bölgeyi de içine alacak bir savaş durumu, ekonomik krizin henüz aşılamamış olduğu bu süreçte, bütün hesapları altüst etti.




Kimilerine göre İsrail’in bu saldırısı aslında aylar önceden biliniyordu. Yani Filistin halkının yazgısı bir kez daha namlunun ucunda şekillenmeye terkedilmişti. Yaşamayı unutmuş Filistin’in çocukları ise, enkazların altından, televizyon haberlerinde bize, duyamadığımız çığlıklar atacaklar yine…


Aslında Gazze‘nin direnişinin başlangıcından bu güne, Londra’nın farklı bölgelerinde ve İsrail Büyük Elçiliği’nin önünde protesto gösterileri düzenlenmekteydi fakat bugünkü protesto yürüyüşü, bunların içinde en kapsamlı ve kalabalık olanıydı. Londralıların yanında, sanatçıların, savaş karşıtı bazı politikacıların ve İngiltere’de sürgünde yaşayan binlerce arap kökenli halkın katılımıyla, sayının elli bini aştığı gösteri, kamuoyunun savaşa bakış açısını özetliyordu. Zaten savaşı silah tacirlerinin dışında kim isteyebilir ki?




Wirginia Woolf 1938 yılında “Three Guineas” adlı kitabında savaşın gaddarlığından ve onun, erkekler tarafından uygulanan, kadınların reddettiği bir eylem olduğunu yazar. Medyada belkide bu yüzden en çok kadınları görürüz çoğunlukla… Çünkü en çok kadınlar evlatlarını kaybederler.




Yürüyüş sırasında Gazze’de yakınlarını kaybeden yığınla insan vardı fakat bunlardan birisi vardı ki; yakarışları insanı utandırıyordu adeta insanlığından. Üç oğlunu kaybeden bir Filistinli anneydi bu. Yeter artık diyordu…




Biz, göz göre göre altmış yıllık İsrail – Filistin savaşına alıştırıldık. Kendisine soykırım uygulanan bir ulus, şimdi kapı komşusu daha da ötesi, o toprakların gerçek sahiplerine soykırım uygulamakta. Gerekçeleri ne olursa olsun, Filistin’de yaşanan şiddet, insanın etik değerlerini temelinden sarsmaktadır.




Gösteride yer alan çocuk ve genç Filistinli sayısı, Avrupa’da her yürüyüşte göremeyeceğimiz ölçüde, oldukça fazlaydı. Atılan sloganlar ve tekbirler arasında, çocukların ve gençlerin sesleri, Filistin’de yaşanan dramın en çok kimi etkilediğinin işaretini veriyordu. Hepsi öfkeli ve üzgündü. Hepsi potansiyel olarak Filistin topraklarında “dişe-diş, kana-kan” direnişe sunuyorlardı körpe bedenlerini”¦




Platformdaki konuşmacıların sesleri, sık sık slogan ve tekbirlerle kesildi. Özellikle Arap ülkelerinin isimleri anıldığında, kalabalıkta müthiş bir öfke ve tepki patlaması yaşanıyordu.




Yürüyüşteki hemen herkes Arap devlet başkanlarının Filistin halkını sattığını haykırıyordu. Hemen herkes oynanan oyunların farkındaydı aslında. Filistin’in çocukları yeni yılda şeker yerine kan tadında mermilerle tanışacaktı yine”¦



Vehbi KOCA


Londra



www.vehbikoca.com


www.turkishphotography.co.uk


vkoca60@gmail.com




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Vehbi Koca : Londra Günlüğü : “This is War” Robert Capa
Vehbi Koca : Londra Günlüğü : Mitra Tabrizian “Sürgün Öyküleri” 1
Vehbi Koca : Londra Günlüğü, Ağustos 2008
Vehbi Koca : Duvara Yazmak







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Vehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 FilistinliVehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 FilistinliVehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 FilistinliVehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 FilistinliVehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 FilistinliVehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 FilistinliVehbi Koca : Londra Günlüğü : 1 İsrailli = 100 Filistinli

Huntington Witherill : Fotosentez



Fotoğrafçılığa çocukken ailenizle kamp yaparken başladığınızı anlıyorum. Aynı zamanda 1970’de fotoğrafçılığa odaklandığınızı biliyorum. Bu süreci başlatan özel bir şey ya da birisi var mıydı?



Aslında 1970’e kadar fotoğrafa başlamamıştım, başladığımda 20 yaşındaydım. Bana fotoğrafçılığa öncelik vermem için ilham veren şey, çocukluğumdaki kamp gezilerinde edindiğim görsel tecrübelerin anılarıydı. Tüm aile bir steyşın vagona doluşur genellikle sabah saat 3 -4 gibi yola çıkardık. Hepimize, yol çok uzun olacağı için yeniden uyumamız söylenirdi. Ve bir çocuk olarak, yeni ve heyecanlı deneyimlerin beklentisiyle hiç bir zaman uyuyamazdım. Gizlice camdan dışarıya bakarken uyuma numarası yapar ve kilometreler boyunca camdan geçen yenidünyayı izlerdim. Bu şekilde pek çok muhteşem gündoğumları gördüm ve tahmin ederim bu deneyimlerin benim üstümde bitmeyen bir etkisi oldu. Görsel güzellik çoğu zaman olağandışıydı. 1970’te benim fotoğrafçılığa başlamamı sağlayan anılarımda yer alan bu görsel güzelliklerdi.




Hangi fotoğrafçılar size ilham verdi ya da yol gösterici oldu?



Steve Crouch ve Al Weber benim en önemli yol göstericilerimdi. Steve 1970’lerin sonlarındaki ölümüne dek diğerlerinden daha çok vakit geçirdiğim fotoğrafçıydı. Hemen her gün öğleden sonra çay içmek için evime gelirdi. Sürekli fotoğraf konuşurduk ve ne yapıyorsam ona her zaman büyük ilgi gösterirdi. Al Weber de benim için çok önemli bir öğretmen ve yol göstericiydi. Al ile 1970 yazında, Ansel Adams Yosemite Atölyesi’nde karşılaştım. Sanırım Al benim ciddi bir şekilde fotoğrafçı olmak istediğimi hissetti ve ihtiyacım olan cesaretlendirme ve yapıcı eleştirileri sağladı. Al ve ben çok iyi arkadaşlar olarak kaldık ve bugün hala ondan öğrenecek pek çok şey bulmaya devam ediyorum.




Al Weber’in sizi cesaretlendirdiğini ve yapıcı eleştirilerde bulunduğunu belirttiniz. Fotoğrafçılığa ilgi duyan ve çalışmalarını sergilemek ya da yayınlamak isteyen kişiler için kendiniz gibi profesyonel bir fotoğrafçı ile çalışmak ve ondan bir şeyler öğrenmek ne kadar önemli?



Unutmamak gerekir ki “En iyi fotoğrafçılar en iyi öğretmenlere ihtiyaç duymazlar” Bazen duyarlar ama bu genelde olmaz. Al Weber’i bugün çalışan en iyi fotoğrafçılardan biri olarak görüyorum. Fotoğraf sanatıyla ilişkili yüksek bir eğitimi yayarken aynı zamanda öğrencilerine sebatla, onun yaptığı gibi fotoğraf çekmekten ziyade, kendi yapabilecekleri gibi fotoğraf çekmeyi öğretmekte kararlıdır. Öğrencilerinizi sizin yaklaşımınızı taklit etmeye istemeyerek cesaretlendirirken tuzağa düşmeniz çok kolaydır. Sonunda öğrenci bir başkasının kopyası haline gelir. Bundan dolayı evet, yalnızca onların öğretme yeteneklerine dayanarak bulabildiğiniz en iyi öğretmenleri aramak kesinlikle önemlidir denebilir.




Akıl hocaların tarafından sana verilen en büyük öğüt neydi? Ve o, bugün seni nasıl etkiliyor?



Steve Crouch bana bir zamanlar şu öğüdü vermişti. Eğer yaptığınız işe bağlanırsanız başarılı bir fotoğrafçı olma yolundasınız demektir. Eğer gelecek sene aynı işe eşit ölçüde bağlıysanız sadece tekerlekleri döndürüyorsundur. Bu öğüt fotoğrafçılığımı geliştirmek için devamlı çabalamama neden oldu ve kendimi bırakmadım, yolumu çizmeme yardımcı oldu.




Fotoğrafa olan tutkunuzu nasıl tanımlarsınız?



Benim tutkum, fotoğrafçı olarak yaşamamanın asıl süreci olmaya devam eder. Güzel sanat fotoğrafçısı olmanın en iyi yanı, yıllarca ürettiğim asıl fotoğraflarla çok ilgisi olmamasıdır. Bir insanın sanatçı ve fotoğrafçı olarak yaşaması bu tutkuyu körüklemeye devam eder. Beni sanat hakkında en çok etkileyen ve ilgilendiren şeylerden biri, hiç kimsenin elinden gelenin tümünü yaparak tek bir yaşam süresince onu tamamen tasvir edemeyecek olmasıdır. Bir sanatçı ve fotoğrafçı olmak, eğer niyetliyseniz, uzun bir öğrenme süreci, bir seyahattir. Kişisel bir araştırma ve görsel keşif seyahati oluşu, sonuçlandırmaya çalıştığım herhangi bir özel amaç ya da bireysel fotoğraflardan daha çok ilgimi ayakta tutan ve umut vericidir.




Çalışmalarınız baskılarının satılması, galerilerde sunulması, röportajlarınızın yayınlanması anlamında ilk ne zaman keşfedildi? Bu süreci başlatmak için herhangi özel bir şey yaptınız mı?



1970 başlarında pek çok karma sergiye katıldım. Monterey bölgesindeki galeriler yerel fotoğrafçı gruplarının sergilerini yapıyordu ve ben bir iki baskımla bir kaç etkinliğe katılmak üzere davet edildim. İlk kişisel sergim 1975’te Portland, Oregon’daki Shado Galerisi’ndeydi. Monterey’de çok iyi tanınan fotoğrafçı Dick Garrod’u ziyaret ettim. Dick’in çalışmalarının büyük bir hayranı olarak zarif bir şekilde eleştirmeyi kabul ettiği küçük bir grup baskıyı bir araya getirdim. O zaman ona, kişisel sergi için hazır olup olmadığımı sordum. Bana, Portland’da bir fotoğraf galerisi olan Shedrick Williams ile irtibat kurmamı önerdi. “Shad” çoğunlukla tanınmamış fotoğrafçıları sergilemeyi tercih ediyordu. Portland’a gittim ve birkaç ay sonra ilk kişisel sergimi orada açtım.




En çok nerede başarılı ya da başarısız olduğunuzu düşünüyorsunuz?



Diğer fotoğrafçılarla aynı durumda olduğum konusunda şüpheliyim, fotoğrafçılık becerilerinde kendi mesleki becerilerimden daha başarılı olduğumu sanıyorum. Güzel sanat fotoğrafçılığı bir insanın seçeceği en kazançlı meslek değildir. Kendi başarılarımı, devam eden tutkum, bağlılığım, iş ahlakım, durağanlıktan sakınışım ve ümit verici gelişimime bakarak değerlendiriyorum.




Değişik görüntüleri, katmanları ve diğer unsurları Fotosentez görüntülerinizi üretmek için bir araya getirme fikri nasıl ortaya çıktı



Fotosentez serisi, onun en yatkın olduğu işlev görsel birleştiricilik olan bilgisayarı kullanarak görsel bir tecrübe olarak başladı. 1960’da müzik majorü olarak üniversiteye devam ederken ses birleştiricilerle çalışma fırsatı edinmiştim. Moog sintisayzırı hatırlıyor musunuz? Sinüs dalgalarını kullanarak parça parça müzikal besteleri bir birleştirici ile oluşturuyordum. Bu deneyimden öğrendiklerimi kullanarak 2002 de bilgisayar ve Photoshop’u bir ses birleştiricisi gibi düşünmeye başladım. Böylelikle sintisayzır kullanırken yaptığım gibi Photoshop kullanarak kompozisyonun katmanlarını çizgiler ve renklerle oluşturmaya başladım



Yıllarca, öncelikle siyah beyaz çalıştınız. Siyah beyazdan renkliye geçiş nasıl oldu?



Benim renkliye geçişim çaba göstermeden oldu. Her zaman renkli çalışmalar yapmak isteyen biriydim. Aynı zamanda renkli çalışmalar konusunda ne istediğim hakkında bir fikrim vardı. Ama kafamdaki özel renk paleti her zaman geleneksel renkli filmler ve baskı kağıtları nedeniyle bir parça farklı oldu. Yine de dijitalin gelişi ve devam eden gelişmelerle ve özellikle 1990 sonlarındaki dijital baskı süreçlerindeki muazzam gelişmeler vasıtasıyla çabucak ve kolaylıkla siyah-beyazdan renkliye geçtim.




Sizin hakkınızda okuduğum her şeyde ışık, fotoğraflarınız için en önemli şey olarak görülüyor. Işık, dijital kamerada filmlide olduğu gibi aynı etkiyi mi gösteriyor? Ya da bunu tekniğinizle mi değiştirmek zorundasınız?



İnsanın ışığı kaydetmek için kullandığı araçlar, her zaman kaydedilmekte olan ışığın doğası ile ilgisiz olacaktır. Önemli olan hangi aracı kullandığınız değildir. Bir fotoğrafçı, ışığa her zaman özel bir dikkat göstermelidir. Işık, her fotoğrafta ağır basan konudur. Ve evet, ışığın dijitalde diğer herhangi bir araçla aynı şekilde işlediğini düşünüyorum. Tabii ki insan, kullandığı araca bağlı olarak ışığı kontrol etmede farklı tekniklere yer vermelidir. Yine de hangi sürece yer verdiğinize bakmaksızın tamamen aynı ışığı kaydediyorsunuzdur. Herhangi bir sahnedeki var olan ışığı, bir dizi özel araç ve malzemeyle çevirmek fotoğrafçının işidir. Bir insanın çevirme işinin üstesinden nasıl geleceği, her fotografik problem ve/veya çözümün en önemli noktasıdır.




Filmle çekim yapmayı özlüyor musunuz? Filmin dijitalden herhangi bir açıdan daha iyi olduğunu söyleyebilir misiniz? Ya da teknoloji şimdi daha mı üstün?



Fotografik geçmişimle ilgili hiçbir şeyi özlemiyorum. Her zaman bir sonra gelecek olanla ilgiliyimdir. Ve geleneksel ile dijitali daha iyi ya da daha kötü diye hiç bir açıdan karakterize edemem. Her yaklaşımın kendi zaafları ve kuvvetli yönleri vardır. Bir şeyin diğerinden daha iyi olduğu tamamen kişisel bir yargıdır. Şükür ki sanat tüm kararların bir bütünüdür. Ürettiğiniz ne olursa olsun ya da onları hangi araçlarla üretirseniz üretin fotoğraflarınız, paylaştığınız pek çok kişinin çok fazla özel ilgisini çekmeyecektir. Hepimizin farklı zevkleri var ve bu iyi birşey çünkü bu sanatta çeşitlilik ve canlılığın garantisidir.




Her serinizden bir favori fotoğrafınız var mı?



Ben genellikle son çalışmamla daha çok ilgiliyimdir. Favorilerim var ama onların her gün değişmesi kaçınılmaz. Hemen tüm serilerimi, yıllarca edindiğim tecrübe ile devam eden bir şekilde yapıyorum. Çalışmak için yeni bir yol bulmak birinin paletine yeni bir renk katmaya benzer. Yeni rengi eklemek daha evvel kullandığım renklerle çalışmaya devam etmeyeceğim anlamına gelmez. Örneğin; ben hala manzaraları fotoğrafçılığa ilk başladığım zamanki gibi siyah beyaz çekiyorum. Şüphesiz ki benim favori fotoğrafım her zaman bir sonraki fotoğraf olacaktır.




Manzara fotoğrafçılığında hala, fotoğrafçılığa ilk başladığınız zamanlardaki gibi siyah-beyaz devam ettiğinizi söylüyorsunuz. Şu an bir dijital kamera kullandığınız için direkt olarak siyah beyaz çekim mi yapıyorsunuz yoksa renkli şekilleri sonradan mı siyah-beyaza çeviriyorsunuz?



Dijital kamera ile renkli çektiğim görüntüleri daha sonra siyah beyaza çeviriyorum. Pek çok dijital kamera direkt olarak siyah-beyaz çekme kabiliyetine sahip. Ama renkli çekip sonradan siyah beyaza dönüştürmenin avantajı çok fazla. Örneğin; renkli çekimle siyah-beyaza çevirmeden evvel filtre seçme şansına sahip olursunuz. Böylece (varsayalım) bir manzara fotoğrafında yeryüzüne yeşil filtre uygularken gökyüzü için kırmızıyı seçebilirsiniz.




Fotoğrafçılığın nereye doğru gittiği hakkındaki hisleriniz nedir?



Fotoğrafçılık tarihindeki en ilginç anları yaşıyor olduğumuzu düşünüyorum. Dijital süreçlerin gelişiyle fotoğrafçılar, bir fotoğrafın ne olduğu ya da ne olması gerektiği ile ilgili 19. yüzyıl tanımlaması ile sınırlı kalmak zorunda değildir. Muhtemelen ortamın gelişmesi hiç bu kadar büyük olmamıştı. Biz fotoğrafçılar olarak; tarihindeki böylesi elverişli anlara ait bir ortam içerisinde olduğumuz için gerçekten şanslıyız. Fakat gerçek şu ki; sanat şu anda gelecek yıllardaki çok büyük gelişim ve değişiminin garantisi altında.


Yuarıdaki görüşme 24 Şubat 2007 ve 1 Mart 2007 arasında Becca Siminou ve Huntington Witherill arasında yapılmıştır. Bayan Simonou Sanat Üniversitesi’nde master programına devam ederken Witherill ile yaptığı bu görüşmeyi sınıf projesi kapsamında gerçekleştirmiştir. Röportajcının izni ile tekrar yayınlanmaktadır.




I understand that you started photographing as a child while camping with your family. I also read that you focused on photography in 1970. Was there something or someone specific that started the process at that time?



I actually did not begin photographing until 1970, and by then I was 20 years old. However, the thing that had inspired me to initially take up photography was remembrances of visual experiences I had enjoyed while on camping trips as a child. The whole family would pile into a station wagon, usually at 3:00am-4:00am on the day of departure, and we were all told to “go back to sleep” because it would be “a long trip.” And, being a child I was never able to sleep in those instances due to the anticipation of new and exciting experiences. So, I would pretend that I was asleep while keeping a surreptitious eye out the window, taking in the “new world” as it passed by, mile after mile. I saw a number of glorious sunrises in this manner and I guess those experiences had a lasting effect upon me. The visual beauty was often extraordinary. It was the memories of those scenes of exhilarating visual beauty that inspired me to take up photography in 1970.




Which photographers have inspired/mentored you the most in your photography?



Steve Crouch and Al Weber were my most important mentors. Steve, up until the time of his death in the late 1970’s, was the one photographer with whom I had probably spent more time than any other. He used to show up at my house nearly every day for “tea” in the afternoon. We would talk incessantly about photography and he always took an active interest in what I was doing. Al Weber was also a very important teacher and mentor. I met Al at the Ansel Adams Yosemite Workshop in the summer of 1970. I think Al sensed that I was really serious about becoming a photographer and he offered me encouragement and constructive criticism, both of which I badly needed. Al and I have remained good friends and to this day I continue to find that I still have much to learn from him.




You mentioned that Al Weber offered you encouragement and constructive criticism. How important is it for those who are passionate about photography and who want to exhibit and publish their work, to learn from and work with a professional photographer like yourself?



Obviously, the more capable one’s teachers are, the faster and more thoroughly one can absorb most any pursuit. However, it’s important to keep in mind that the “best” photographers don’t necessarily make the “best” teachers. Sometimes they do. But often they don’t. I rate Al Weber as one of the best photography teachers working today. While he is clearly able to disseminate a high level of instruction related to the craft of photography, he also remains steadfastly adamant about teaching his students to photograph as they would, rather than teaching them to photograph as he does. It’s too easy to fall into the trap of unintentionally encouraging your students to mimic your own approach. The student then ends up being someone else’s clone. So yes, I would say it’s absolutely important to seek out the very best teachers you can, but based solely upon their teaching skills.




What was one of the greatest pieces of advice you were given by your mentors early on? And, how does it affect you today?



Steve Crouch once offered the following advice: If you are enamored with the work you are currently doing you are on the road to being a successful photographer. If you are equally enamored with that same work next year, you’re just spinning your wheels. This advice has caused me to continually strive to improve my photography and not become too comfortable or set in my ways.




What would you define as being your passion in photography?



My passion continues to be the actual “process” of living my life as a photographer. I find the most rewarding aspects of being a fine art photographer to be largely unrelated to the actual photographs that I’ve produced over the years. It is the act of living one’s life as an artist and a photographer that continues to fuel that passion. One of the things that most fascinates and interests me about art is that no one will ever be able to quite figure it all out in a single life time. Being an artist and photographer encompasses a life long learning experience: a journey, if you will. It is that journey of self exploration and visual discovery that holds the greatest interest and promise, far more so than any specific goals or individual photographs that I may have set out to accomplish.




When was it that your work was first discovered in terms of selling prints, showing in galleries, interviews with publications, etc.? And, is there anything special that you did to start this process?



I was involved in several group shows in the early 1970’s. Galleries in the Monterey area would mount exhibits featuring groups of local photographers and I was invited on a few occasions to participate with a print or two. I had my first solo exhibition in 1975, at the Shado Gallery in Portland, Oregon. At one point I visited with Dick Garrod, a well known photographer here in the Monterey area. Being a great admirer of Dick’s work, I had put together a small group of prints which he graciously agreed to critique for me. At the time, I asked him if he thought I might be ready for a one-person show. He suggested I contact Shedrick Williams, who owned a photography gallery in the Portland area. “Shad” would often agree to show the work of unknown photographers. I made the trip to Portland and had my first one-person show there several months later.




Where do you think you have most succeeded and/or failed?



As I suspect might well be the case with other photographers, I have likely succeeded more so with my photography skills than with my business skills. Let’s face it– fine art photography is not always the most lucrative profession one could choose. Fortunately, I’ve managed to rate my own successes based upon both my continuing passion and commitment to the medium itself, together with an ongoing work ethic that helps to encourage my photography to continually evolve, avoid stagnation, and hopefully improve.




How did you come up with the idea of combining different images, layers, and other elements to produce your Photosynthesis images?



The Photosynthesis series began as a visual experiment using the computer in what I believe to be one of its most capable roles: that of being a visual synthesizer. When I was attending college as a music major during the late 1960’s, I had an opportunity to work with sound synthesizers. Remember the Moog Synthesizer? Using sine waves as building blocks I would attempt to construct, piece-by-piece, full orchestrations of musical compositions with a synthesizer. Using what I had learned from those experiences and beginning around 2002, I started to view the computer and Photoshop as a sort of parallel to the sound synthesizer. I then began to build layered compositions of form, line and color using Photoshop and some of the same conceptual principles I had employed when using the synthesizer.




For many years you were mainly a B&W photographer. How has the transition from B&W to color been in terms of those changes?



For me, the transition to color seemed almost effortless. I had always had an idea that I wanted to do some of my work in color. And I also had a pretty good idea about what I wanted to achieve in terms of the color itself. But, the particular color palette I had in mind always seemed a bit out of reach for conventional color films and printing papers. However, with the advent and ongoing improvements to the digital approach and most especially with the vast improvements in digital printing processes achieved during the late 1990’s, I was finally able to quickly and easily transition from black and white to color.



In everything I’ve read about you, ‘light’ was considered the most important element of your photography. I fully agree with you. Do you feel that the ‘light’ works the same when using the digital camera as with a film camera? Or, have you had to alter your techniques?



The tools one might use to record light will always remain irrelevant to the nature of the light that is being recorded. It matters not what tool is used. A photographer must always pay particular attention to the light. Light is the predominant subject in every photograph. And yes, I believe the light itself works the same with digital as it does with any other tool. Of course one must employ different techniques for controlling the light depending upon the type of tool being used. Nevertheless, you are recording the very same light regardless of what process is employed. It is the photographer’s job to translate the light that is present in any scene through a specified set of tools and materials and finally into a finished photograph. How one accomplishes that translation becomes the crux of any photographic problem and/or solution.




Do you miss film at all? Is there any aspect of film that you would say is still better than digital? Or has the technology surpassed film now?



I don’t miss anything about my photographic past. I’m always most excited about what comes next. And, I wouldn’t characterize any aspect of either conventional or digital photography as being, in any way, better or worse. Again, each approach has its own strengths and weaknesses. It becomes purely a personal judgment call as to whether one approach is somehow better than another. Fortunately, art is all about judgment calls. Keep in mind that regardless of what you produce (in terms of actual photographs) and/or what tools you use to produce them, many of your photographs will simply not be of particular interest to many of those with whom they are shared. We all have different tastes and that’s a good thing because it insures ongoing variety and vitality in art.




Do you have a favorite image from each of your series?



I am typically most interested in my recent work, regardless of the series or approach. I do have favorites but they inevitably change from day to day. And, I do work in an ongoing way with almost all of the series I’ve explored over the years. Finding a new way to work is somewhat analogous to adding a new color to one’s palette. By adding the new color it doesn’t mean that I would necessarily discontinue working with all of the previously used colors. For example, I still continue to photograph the landscape in black and white as I did when I first started photography. Undoubtedly though, my favorite image will most always be that next image.




When talking about your favorite images you mentioned that you still continue to photograph the landscape in black and white as you did when you first started photography. Because you are now shooting with a digital camera, are you shooting directly in black and white, or are you converting color images to black and white in post-production?



With the digital camera I am converting color images to black and white in post-production. Many digital cameras do have the ability to shoot directly in black and white. But the advantages of shooting in color and then converting to black and white after the fact are numerous. For example, by shooting in color you have the ability to selectively filter your image before you make the conversion to black and white. Thus (as a hypothetical) you could filter the sky in a landscape using a red filter while at the same time employing a green filter for the land.



What are your feelings about where photography is headed?



I believe that we are currently living in one of the most exciting times in the history of photography. With the advent of digital processes, photographers are no longer confined to producing photographs that fit a 19th Century definition of what a photograph is or should be. The potential for growth in the medium has never been greater. As photographers we are indeed fortunate to be involved in the medium at such an opportune moment in its history. Where photography is actually headed is anyone’s guess. But the fact that the art is now assured of tremendous growth and change in the coming years is to be both celebrated and cherished.




This interview took place between February 24, 2007, and March 1, 2007, by and between Becca Siminou and Huntington Witherill. While attending a masters degree program at Academy Art University, Ms. Siminou conducted this written interview with Witherill as part of a class project. The interview is reproduced herein in its entirety with permission of the interviewer.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN




About Huntington WITHERILL



1947’de Syracuse’de doğan Huntington Witherill 1953’de ailesiyle birlikte Santa Monica’ya taşındı. Orada müziğe ilgi duymaya başladı. 4 yaşındayken piyano dersleri almaya başladı ve bir konser piyanisti olma niyeti ile ergenlik yaşlarının sonlarına kadar devam etti. Müzik majörü olarak üniversiteye giren Witherill iki boyutlu tasarım çalışmalarıyla ilgilenmeye başladı. Sanatsal ortamdaki bu kayma 1970’in başlarında güzel sanatlar fotoğrafçılığında kariyer yapmasına yol açtı. 1970’in ortalarında Ansel Adams, Wynn Bullock, Steve Crouch ve Al Weber gibi ileri gelen kişilerin altında fotoğrafçılık çalıştı.



Witherill’in fotoğrafları, dünya çapında 85’ten fazla kişisel ve karma sergide dünya çapındaki müze ve galerilerde sergilendi. Buna ilaveten onun fotoğrafları Birleşik Devletler Eyalet Elçilikleri Sanat Bölümü, Ulusal Modern Sanat Müzesi- Kyoto, Japonya, Van Gogh d’Arles Vakfı- Arles, Fransa, Akron Sanat Müzesi, Akron, Everson Sanat Müzesi, Syracuse, NewYork ve Monterey Sanat Müzesi, Monterey, California gibi bir çok dünya çapında sanat koleksiyonlarında yer almıştır. Fotoğraflarında klasik manzaralar, popüler sanat, botanik konular, kentsel mimari, soyut ve dijital görüntüleme gibi çeşitli yaklaşımlar temsil edilir.



2000 yılında Witherill’in siyah-beyaz fotoğraflarında önemli rolü olan ve Lens Work Yayıncılık tarafından basılan “Orkestraya Uyarlanan Simgeler” adlı monografisi büyük beğeni kazandı. Bunu takip eden sene onun “Botanik Danslar” adındaki siyah-beyaz Botanik natürmort el kitabı yine Lens Work tarafından yayınlandı. Her iki kitap da tasarımı ve baskı kalitesiyle ulusal ve uluslararası ödüller aldı.



Witherill 1975’den itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nde Kaliforniya Üniversitesi, Fotoğraf Arkadaşları ve Ansel Adams Galerisi gibi çeşitli enstitüler ve atölyelerde fotoğrafçılık dersi vermeye devam etti.



1999’da Fotografik Sanat Merkezi tarafından Yılın Sanatçısı olarak seçilen Witherill, fotoğraf sanatına olan benzersiz ve genellikle lirik yaklaşımını hem çeşitlendirdi hem de kapsamını genişletti.



“İnsan, onun yeni çalışmalarına bakarken fantastik bir seyahate çıkmış gibi hisseder. Witherill önceki çalışmalarının jelatin gümüş süsünden uzak bir girişimde bulundu. Witherill, pek çok fotoğrafçının benzer şekilde yaptığı gibi doğanın bir parçasını yakalamak yerine yeni tekniği kucakladı ve onunla devam etti. Gerçekliğe olan yeni koşusu fotoğrafçılığın geçmişteki kuralları ile kısıtlanmadan ama hala doğal kaynaklara saygısıyla doludur.” (Rick Deragon, 1999)

Huntington Witherill son 35 senedir Kaliforniya’nın güzel sahilinde
oturuyor.


http://www.huntingtonwitherill.com





Born in Syracuse, NY, in 1949, Huntington Witherill moved with his family to Santa Monica, California, in 1953, where he began to develop an interest in music. At the age of four, he began taking piano lessons and continued to do so through his late teens with intentions of becoming a concert pianist. However, upon entering college as a music major, Witherill became interested in the study of two-dimensional design. This shift in artistic medium eventually led to a career in fine art photography beginning in 1970. During the mid-1970′s, he studied photography under such notables as Ansel Adams, Wynn Bullock, Steve Crouch, and Al Weber.



Witherill’s photographs have been exhibited in more than eighty-five individual and group exhibitions in museums and galleries throughout the world. Additionally, his photographs are maintained in numerous public art collections worldwide, including the United States Department of State- Art in the Embassies, the National Museum of Modern Art- Kyoto, Japan, Fundacióe Van Gogh d’Arles- Arles, France, the Akron Art Museum, Akron, OH, the Everson Museum of Art, Syracuse, NY, and the Monterey Museum of Art, Monterey, CA, among others. His photographs represent an unusually diverse approach to the medium including classic landscapes, studies of pop-art, botanical subjects, urban architecture, abstracts, and digital imaging.



In 2000, an acclaimed hard bound monograph featuring Witherill’s black and white landscape photographs, entitled: Orchestrating Icons, was published by LensWork Publishing. The following year, a companion monograph featuring his black & white botanical still lifes entitled: Botanical Dances, was also published by LensWork. Both books have received national and international awards for design and printing excellence.



Since 1975, Witherill has continued to teach photography for a variety of institutions and workshop programs throughout the United States, including the University of California, The Friends of Photography, and the Ansel Adams Gallery, among others.



As a recipient of the “Artist of the Year” award presented by the Center for Photographic Art, in 1999, Witherill continues to expand both the variety and overall scope of his unique and often lyrical approach to the art of photography.



“Like the fantastic voyage one experiences studying his new work, Witherill himself has ventured far from the gelatin silver finery of his past work. Instead of pictures capturing a fragment of nature, the same nature made so familiar by so many straight photographers, Witherill has embraced the new technique and run with it. He’s run right into a new reality that he is able to define, unfettered by photography’s past, but still full of his reverence for the natural source.” (Rick Deragon, 1999)



For the past 35 years, Huntington Witherill has made his home on the beautiful central coast of California.



http://www.huntingtonwitherill.com



Siminou Interview – March, 2007










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Huntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : FotosentezHuntington Witherill : Fotosentez

Tuğrul Çakar : Başkalaştırılmış Fotoğraflar



BAŞKALAŞTIRILMIŞ FOTOĞRAFLAR


Tuğrul Çakar




İzleyeceğiniz fotoğraflar digital teknoloji öncesinde 1985-1995 yılları arasında üretilmişlerdir.



Üretim sürecinde görüntülere çeşitli teknik yöntemlerle müdahale edilerek son şekilleri verilmiştir. Günümüzde program marifetleri ile kolayca yapılan bu tür müdahalelerden farklı oldukları, tamamen emeğe dayalı oldukları için, ayrı tuttuğum, sevdiğim işlerdir.



Saygılarımla.


Tuğrul ÇAKAR
























Tuğrul ÇAKAR Hakkında



1946 yılında Sakarya’da doğdu. Yüksek öğrenimini Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde tamamladı. Fotoğraf çalışmalarına 1978 yılında başladı. 198l – 1985 yılları arasında Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği’nde ( AFSAD ) Yönetim Kurulu, Fotoğraf Dergisi’nde ise Yayın Kurulu ve Danışma Kurulu üyeliği yaptı.



1980 – 1993 yılları arasında Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nde fotoğrafçı olarak çalışan Tuğrul Çakar ilk kişisel sergisini l985 yılında Londra’da açtı. Sergi çeşitli üniversitelerin isteği üzerine iki yıl açık kaldı. Ankara ve İstanbul’da tekrarlanan sergi istek üzerine son olarak İzmir’de izlenime sunuldu. Bu dönemde İngiltere’de yayınlanan “ The Photographer ” Dergisi’nde makalesi eşliğinde portfolyosuna yer verildi.




Çok sayıda saydam gösterisi de düzenleyen Tuğrul Çakar, günümüze kadar olan çalışmalarını 10 kişisel sergi ve karma sergilerle Türkiye’nin pek çok yerinde izlenime sundu.



Ulusal ve uluslar arası alanda düzenlenen birçok fotoğraf yarışmasında seçici kurul üyeliği yapan ve 1993 yılında Gazi, 1999 yılında Hacettepe Üniversitelerinde fotoğraf dersleri veren Tuğrul Çakar, Uluslar arası Fotoğraf Federasyonu (FİAP) tarafından “ A FİAP ” ünvanı ile onurlandırılmıştır.



Çok sayıda fotoğrafı ödüle değer bulunan Tuğrul Çakar, Adana Fotoğraf Amatörleri (AFAD) ile Fotoğraf Sanatı Derneği (FOTOGEN) üyesi olup, FOTOGRAF SANATI KURUMU’nun (FSK) da kurucu üyesidir. Ayrıca DASK (Doğa Araştırmaları Sporları ve Kurtarma Derneği) üyesi olan Tuğrul Çakar DOGAY (Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması)’nda DASK temsilcisi olarak Seçici Kurul Üyesidir.



1990 yılında ‘ SUYA ÇAĞRI ‘, 1992 yılında ‘ FIRAT’I BEKLERKEN ‘ adlı iki fotoğraf albümü yayınlayan Tuğrul Çakar, 1993 yılına kadar yayınlanmış fotoğraf yazılarını ve öykülerini “ EN UZAKTAKİ GRİ ” isimli kitapta topladı. Yazmayı sürdürdüğü öyküleri ise, İMGE yayınevi tarafından, l999 yılında “ AKŞAMÜSTÜ YİNE HÜZÜN ”, Komer Yayınevi tarafından “ İKİ HAYAT ÇEK USTA BİR BUÇUK BOL ACILI NEGATİF” İsimleri ile yayınlandı. Son olarak elle renklendirilmiş fotoğraflarından oluşan albümünü “ CAM EVLERİN KADINLARI” ismi ile yayınladı.



Fotoğraf ve yazın üzerine yoğunlaştırdığı çalışmalarını Ankara’daki atölyesinde sürdürmekte, Başkent Üniversitesinde öğretim elemanı olarak çalışmaktadır.






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Tuğrul Çakar : İmza Günü







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış FotoğraflarTuğrul Çakar : Başkalaştırılmış Fotoğraflar

David Colon : Karanlık Aynadaki Yansımalar



Fotoğrafa olan ilgim, 18 yaşında iken, 1966 yılında Birleşik Devletler Deniz Filosu’na katıldığım zaman başladı. Ansel Adams ve Morley Baer’in düzenlediği ve fotoğrafa olan tutkumu daha da körükleyen atölyelere katıldım. Zaman içerisindeki bir an’ı yakalama fikri beni büyülemişti ve 43 yıldır halen devam etmekte. O zamanlar, beynin sol tarafı, sağ tarafının neyi neden yaptığını tanımlamaya başladığında, hedeflenen her zamanın hedeften şaştığını anladım…



Karanlık Aynadaki Yansımalar




15 fotoğraf, Karanlık Aynadaki Yansımalar adını verdiğim 40 fotoğraflık bir portfolyodandır. Görüntüler mecazi ve kişisel orijinal fikirlerdir. Hayallerimde ve korkularımda gizlendiklerini bildiğim o gölgeli anları ölçmeye yardımcı olan zamana ait unsurları ve tecrübeleri kullandım. Bazıları efsaneler ve masallardan, bazıları ise cevaplanmamış sorulardan alınmıştır.



Herhangi başka birinin onları nasıl yorumladığı ve anladığı tamamen onların kendi kişisel deneyimlerinden etkilenmelerine bağlıdır. İzleyicinin algıları, benimkinden daha az ya da daha çok doğru değildir.



Fotoğrafçılığımla ilgili sadece şunu söyleyebilirim: Uzun zaman önce, bana daha fazla şey ifade eden fotoğraflarla duygusal bir bağ kurduğumu öğrendim. Konu ister bir kuş, bir tuğla duvar ya da bir çapa olsun o, benim görüntülere hayat ve hareket veren duygusal ve entelektüel olmayan cevabımdır. Hepimizin sanata entelektüel bir cevabımız vardır ama o; bir resme, heykele ya da fotoğrafa bakarken ruhumuzun derinliklerinde yandığını hissettiğimiz duygulardır. Sanat, duygular olmaksızın matematiktir.



İçtenliklerimle,


David COLÓN




David COLÓN



I first became interested in photography in 1966, at the age of 18, when I went into the United States Marine Corps. I attended workshops taught by Ansel Adams and Morley Baer, fueling my interest into passion. The idea of capturing a moment in time fascinated me and has continued to do so for the last 43 years. In that time, I have come to understand that whenever the left side of the brain attempts to describe what the right side does and why, it will, as a rule, completely miss its mark.



On Reflections in a Dark Mirror





The fifteen photographs included are from a portfolio of forty images I call Reflections in a Dark Mirror. The images are metaphors and personal archetypes. I have used elements of time and experience to help quantify those shadowy moments, when I think I know what lurks in my imagination and fears. Some are taken from myth and fiction others from unanswered questions.



How anyone else interprets and comes to understand them is entirely dictated by their own personal experience. The viewer’s perceptions are no more or less valid than mine.



With regard to my photography, I can only say this:
I have long since learned that the images that meant the most to me were the ones with which I had an emotional connection. Whether the subject was a flower, a brick wall, or an anchor it was my emotional and not my intellectual response to it that led to images that felt both alive and dynamic. We all have an intellectual response to art but it is the emotions we feel when viewing a painting, sculpture or photograph that burns the deepest within our psyche. Art without emotions is mathematics.



Sincerely,


David COLÓN



www.davidcolonphotography.com


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN



An Uneasy Dream





Coulrophobia





Crossing the Styx





Dark Dancer





Did You Ever Have the Feeling?





Schizophrenia Framed





Jupiters Grail





The Answer Within





The Dream Stalker





The Fountain of Regrets





The Mansion on the Edge of Madness





The Other Side





The Place We Hide Our Fears Master





The Recruiter





This Forgotten Place









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

David Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki YansımalarDavid Colon : Karanlık Aynadaki Yansımalar

Firdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbul



İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü mezunudur.



İFSAK (İstanbul Sinema ve Fotoğraf Amatörleri Kulübü) ve FOTOGEN üyesidir. Sanat Tarihi Derneği kuruluş çalışmalarına katılmış, bu derneklerin yönetiminde görevler üstlenmiştir. Ayrıca, Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği’nin ve TFSF’nın üyeleri arasındadır.



Anadolu’da arkeolojik kazılarda fotoğraf çalışmalarında bulunmuştur. Yurt içi ve yurt dışı yarışmalarda ödüller kazanmıştır. Üyesi bulunduğu derneklerin açtıkları karma fotoğraf sergilerine katılmıştır.




Firdevs Sayılan


“İstanbul Hayal Meyal”¦”, “Anadolu Mimarisinde Taş İşçiliği”, “ Bir Kentin Doğuşu: Antandros”, “Antandros’dan Altınoluk’a”, “Altınoluk’ta Geçmişin İzleri”, “Su İçinde: Allianoi”, “Yaşamı Saklayan Duvarlar: Anadolu Evleri”, “Eyüp” ve “Anadolu’dan”, fotoğraf sergilerini açmıştır.



”Kralların Geleceği; Nemrut” ve “Antandros” Belgesel filmlerin yapımı ile, “Nemrud Dağı Tanrıları”, “Geçmiş Gün Işığına Çıkarken”, “Ortaçağ Anadolu Sanatından Kesitler”, “Ortaçağ Anadolu Sanatında Taş İşçiliği”, “Anadolu Evleri”, “Antakya’dan Kars’a”, “Hitit ve Frig Topraklarında..”, “Konya, Afyon, Bolvadin Üçlemesi”, “Sivas-Divriği”, “Karaman-Ermenek”, ”Amerika”, “5000 Yıllık Uygarlıktan Günümüze; Mısır”, “Madrit, Bounes Aieres, Rio de Janeiro”¦” gibi sanat tarihi ve arkeoloji ile ilgili birçok konuda belgesel saydam gösterileri hazırlamış, konu ile ilgili kitaplarda fotoğrafları kullanılmıştır.




e-mail: firdevssayilan@gmail.com


web : www.firdevssayilan.com




HAYAL MEYAL İSTANBUL





















FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Firdevs Sayılan : Fotoğraf ve Arkeoloji



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Firdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbulFirdevs Sayılan : Hayal Meyal İstanbul