Kategori arşivi: OCAK 2007 SAYISI

İçimizden Biri : Ali Emre Çetiner

Ali Emre ÇETİNER kimdir bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?


21 Eylül 1968, Gölcük KOCAELİ doğumluyum. Anadolu Üniversitesi İ.İ.B.F. Maliye Bölümü mezunuyum. Yaklaşık yirmi yıldır iş yaşamı içindeyim. Kocaeli Üniversitesi’ nde başlayan halen Sakarya Üniversitesi’nde sürmekte olan akademik yaşantı içindeyim. Muhasebe hocasıyım. Evliyim ve 10 yaşında bir kızım var. Eşim Arzu ve kızım Ekin ile birlikte İzmit’te yaşamaktayım.


Sizi fotoğraf sevdasına sürükleyen sebep nedir?


Liseden bazı arkadaşlarımda meşhur Lübitel marka makineler ile çekimlere gittiklerini, KASK’ a (Kocaeli Fotoğraf Derneği) üye olduklarını, sergilere katıldıklarını izlerdim. İlk ve ortaokulda resme karşı bir ilgim olmakla birlikte fotoğraf çok daha ilgimi çekmekteydi. Ancak bir memur çocuğu olarak bu türdeki pahalı uğraşlara zaman ve para ayırabilecek durumda olmadığımızı bildiğimden sözünü bile etmedim kimseye. Bir şekilde elime geçen makinelerle çekebildiğim ölçüde fotoğraf çekmeye başladım. Sonrasında üniversite, hemen peşine iş yaşantısı, evlilik derken aklımın bir köşesinde beni rahatsız eden ama bir türlü yapmanın yolunu bulamadığım fotoğraf sevdası sadece izlemek ile uzun süre uykuda kaldı. Almanya’ ya yapılan bir şirket gezisi ise dönüm noktası oldu diyebilirim. Bir arkadaşı –ki o zamana kadar hiç konuşmuşluğumuz yoktu fotoğraf hakkında onunla- makine, lens, kamera donanımları içinde görünce ilk önce abartmış diye düşündüğümü anımsıyorum. Ama gezi ilerledikçe aslında ne kadar önemli olduğunu anladığımı da. Belki de herkes gibi öncelikle gidip gördüğüm yerleri fotoğraflamak ile başlayan bir hobi olarak başladı anlayacağınız. Sonrasında “İyi Fotoğraf” nasıl olmalı diye sorgulamalar başladı. Asıl aşama Kocaeli Üniversitesi’nde gösteri yapan, daha sonrasında ders veren Serdar AKYAY ustam ile tanışmam ile oldu. Zaten Muzaffer SÜTLÜOĞLU da derslere giriyordu. İşte bana yön veren ilk kişiler onlar oldu. Bundan bir sonraki ve önemli bir açılım ise sevgili Levent ile tanışmam oldu tabi ki.



Fotograf ile ilgili aldığınız eğitimler?

Tamamen alaylıyım. Hiçbir eğitime katılmadım. Usta çırak ilişkisi ile yürüdü işler. Bolca okudum hala okumaktayım. Ama beni asıl geliştiren unsur ustalar ile yapılan fotoğraf söyleşileri ve gezileri. Fotoğraf okuma ve kompozisyon anlamında ise sevgili Aydın KETENAĞ’ ın katkıları ise çok fazladır. Bu katkılar ve etkileşim ise halen sürmektedir.
Gerek teknik gerekse kompozisyon anlamında siz dostlarımın katkısı ise başka bir yerde önemini korumakta.


” Faça ” Ali Emre Çetiner



Fotoğrafçılık ile ilgili ne gibi faaliyetler içindesiniz ?

Açıkçası çok istediğim proje çalışmalarına halen başlayamadım. Sokak fotoğrafçısı olmak yolunda olduğumu sezinliyorum. Ancak hala daha önümde çok yol olduğunu biliyorum. Sizlere rastlamış olmam ise en büyük şansım bence. Şimdilik hala kendini geliştirme modundayım. Sanal ortamda hepimizin bildiği şeyler ile vakit geçirmekteyim- Fotokritik gibi-

Varsa açtığınız sergiler / Katıldığınız yarışmalar?

Kandıra Meslek Yüksekokulu hocaları ile birlikte katıldığımız, Kandıra Festivalinde açılan karma bir sergiye katıldım. Bir de hepimizin bildiği Lübnan ile Dayanışma Sergileri.
BM yarışması ve Nikon’ un yarışmasına katıldım sadece.


Şu an kullandığınız ekipmanınız hakkında bilgi verir

Nikon D70S makine, nikon 18-70 3,5-4,5 lens, Sigma 70-300 DGII Macro lens, Nikon 50 mm 1,8 lens.




Fotoğrafta konulu çalışmayı tercih ediyor musunuz?

Az önce de belirttiğim gibi konu olmasından ziyade olayı proje bazlı çalışmak en büyük isteğim. Bu benim gelişimim için çok önemli. Bu zamana kadar çektiğim fotoğraflardan konu söylenildiğinde mutlaka o konuya uyacak çalışmalar çıkacaktır. Ancak ne kadar güncel olacaktır, ne kadar konuya tam anlamıyla uyacaktır soruları biraz muhallakta kalacaktır. Bir konuyu çekim öncesinde araştırmak, konuya adapte olarak öze daha fazla yaklaşmak en büyük isteğim.


Fotoğraf çalışmalarınız esnasında etkisi altında kaldığınız herhangi bir olay var mı? Ya da bir anınız?

Cebir filminin set fotoğrafçılığını yaparken, Canon A1 makinem –tabi ki de benim kendime fazla güvenim sonucunda- filmin ucunu kaçırmış. Yaklaşık 50 şahane kare gitti. Ama durun daha bitmedi; evde bulduğum filmi yeni sanarak takıp çekime devam ettim. Ama o da ta 4 yıl önce çekip banyosunu yaptırmadığımız aile fotoğrafları imiş. Alakası olmayan üst üste çekim deneyimi yaşamış oldum. Tabi o gün benim için kendime aşırı güvenimi kırdığım gün oldu.



Beğendiğiniz fotoğrafçılar kimlerdir ?

Merih AKOĞUL’ u fotoğrafa yaklaşımı anlamında da çok beğeniyorum. Korkunç üretken biri. Ara GÜLER’ i beğenirim. Genel anlamda yaşamın içinden fotoğraflar üreten herkes potansiyel beğendiğim fotoğrafçılar.



“İyi fotoğraf” sizce nedir?

Bunun biraz estetik ve güzelin algısı ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu ikisinin sıklıkla karıştırıldığına şahit oluyoruz. Bence öncelikle bu ayrımın yapılması gerekiyor. Teknik unsurlar konusunda çok takıntılı biri değilim. Ama mutlaka bilmek gerektiğine de inanırım. Böylelikle yaratmak istediğimiz duyguya hizmet eden teknik bilgiler bize mutlaka yardımcı olacaktır. Buradan hareketle, olması gerektiği ölçüde tekniği içinde barındıran ancak daha çok beni düşündürebilen, farklı bakışları görebileceğim çalışmalar benim çok ilgimi çekiyor. Her ne kadar resim çalışmalarında kendimi çok yakın hissetmesem de kübizmin aynı zamana farklı bakış açıları felsefesi bana çok uyuyor gibi.

“Bu fotoğrafımı çok seviyorum” diyebileceğiniz bir örnek verebilir misiniz?

“Yalnız sen gülümsüyordun.” Sanırım 50 yıl sonra da benim ilk göz ağrım olarak kalacak.




” Yalnız sen gülümsüyordun ” Ali Emre Çetiner

Sizi en çok heyecanlandıran konular hangileri?

Fotoğrafa ilgi duymama neden olan şeylerden biri aynı zamanda bu; bir fotoğrafı gördüğümde öncelikle onu çeken kişinin orada olması ve çıplak gözleriyle de konuyu görmüş olması beni çok heyecanlandırır. Açıkçası kıskanırım da. Bu anlamda fotoğraf için gezebilmek, görebilmek işin en heyecan veren bölümlerinden biri benim için.

İmkanınız olsa çekmek istediğiniz fotoğraf /yer / portre vs ne olurdu?

Bu konunun da sanırım yanıtı projelere uzanacak. Hazırlık aşamasından çekimlerine, sonrasına kadar keyif alabileceğim her yer benim için çekmek istediğim yer olabilir. Ama ille de bir yer konuşulacaksa eğer, kıtaların başkentlerini içeren, kent ve sokak fotoğrafları ile oluşturulmuş bir çalışma gerçekleştirirsem sanırım çok mutlu “ölürüm”.



“Ayaz ” Ali Emre Çetiner


Siz bir fotoğraf olsaydınız nasıl bir fotoğraf olurdunuz?

Siyah beyaz, bol grenli, biraz bozulması olan, ilk bakışta çok da bir anlam ifade etmeyen ama içinde, bakabilenin görebileceği duygular barındıran bir fotoğraf diyelim.


Röportaj : Berna AKCAN
Röportaj Fotoğrafları : F.Berat PEHLİVAN
İçimizden Biri : Ali Emre Çetiner

MAGNUMPHOTOS.COM


“Magnum, bir düşüncenin, bir kalite paylaşımının, dünyada olup bitenler hakkında bir merakın, neler olup bittiğine dair görsel olarak açıklama isteğinin topluluğudur”

Henri Cartier – Bresson



Fotojournalizm akımına (belgesel fotografçılık) yeni standartlar getirmiş olan Robert Capa, Henri Cartier Bresson,George Rodger, ve David Seymour tarafından 2. dünya savaşı ertesinde (1947) kurulan Magnum ajansı fotografçıların fotograflarının haklarına sahip olacak şekilde bir fotografçılar kooperatifi şeklinde yapılanmıştır.

Kuruluşundan günümüze kadar fotojournalizm türünde en dikkat çeken karelere imza atmışlardır. Gerek savaşlar, yoksulluk, çevre tahribatı, çalışma şartları gibi sosyal-toplumsal sorunlara eğilmişler gerekse sıradan insanların gündelik hayatlarını bulundukları şartlarda ve ortamlarında doğal halleriyle”¦

Magnum fotografçılarının portfolyolarında görüldüğü üzere durumu bir fotomuhabiri bakışıyla ham fotograf olarak aktarmaktan ziyade yaklaştıkları konularda estetik kaygıları ve çarpıcı,etkili kompozisyonları önemseyerek hareket etmişlerdir. Bundan dolayı Magnum üyelerinin kendine has stilleri ortaya çıkmıştır.



Magnum arşivinde bulunan yaklaşık 1 milyon fotografın ki bunun yaklaşık 350 bini digital ortama aktarılarak online olarak
http://www.magnumphotos.com/ sitesinden ulaşabilme imkanı sağlanmıştır. Son 50 yılın görsel tarihine tanıklık eden Magnum fotografçılarının arşivine ulaşılabilmesi bakımından bu sitenin fotograf meraklıları için önemli bir web sitesi olarak karşımıza çıkmaktadır.



Online Arama ile ilgili bilgiler :

- Sitede digital ortama aktarılmış 200 bin den fazla fotografı inceleyebilirsiniz. Magnum bürolarının arşivleri, 1930’lardan günümüze bir milyondan fazla görüntü içermektedir.

- Arşivi inceleyebilmek için üye olmak gereklidir. Arşiv taraması ancak fotograf satın almak amacıyla yapılabilir. Üye sadece eğitsel amaçla arşive ücretsiz girebilir.

- Görüntü Arama, arşivdeki 350 bin dolayındaki görüntüyü kapsamakta olup, iki çeşit arama gerçekleştirilebilir. Tüm opsiyonları görmek için, ileri arama seçeneklerinden “göster” butonuna tıklayınız. “tümünü listele”,”Herhangi bir kelimeyi ara”,”Hariç tut” opsiyonları karşınıza gelecektir.

- Arama özellikleri butonundan Magnum’un 1997 den beri gerçekleştirdiği sergileri ve tematik konuları seçebilir.1997’den önceki konuları görebilir,herhangi bir konuda tek bir görüntü yerine tematik fotograf paketine ulaşabilirsiniz.



Hazırlayan : Bülent SUBERK

Kaynaklar :
1 )
www.magnumphotos.com
2 ) www.fotomuhabiri.com Magnum Photos Yrd.Doç.Dr.Mert Oral

Aizonai : Tarihi Mirasımız

Belki biraz sitem belki bir serzeniş, belki de duyarsızlıklara bir anlatım”¦

Tarihin belli bir döneminde, tarihe damgasını vurmuş , belki yüzyıllar boyu daha ayakta kalacak kültürel miraslarımıza gerekli önemi vermemenin üzüntüsü.


Çabalara saygı duymak bir başlangıç. Yöresel çalışmalar inanılmaz bir efor. Ama tek başına olmamakta, milli politika olarak desteklenmeli kültürel ve turizm olarak kazanım olmalı. Toprağın altındaki varlıklar bir an önce ışığa çıkartılmalı, sahiplenilmeli ve korunmalı.


Aizonai önemli bir tarihe ve yapıya sahip olması yanında bazı söylenmesi gereken ögeler için, bütün bu özellikleri taşıyan en önemli örneklerinden biri. Hem bir tarih hem bir örnek”¦

Aizonai tarihin belli bir döneminde büyük bir medeniyeti temsil etmiş. Tarihin ilk borsası kurulup Roma döneminde ağır ekonomik sonuçları engellemek için ilk çıkartılan devletçilik yasasıyla tarihte hafızalara yer etmiş bir medeniyet.

Kütahya’da dahi şimdi olmayan 30 binlik tiyatrosu, büyük spor kompleksi, inanılmaz güzel mimarisiyle Zeus Tapınağı, geçmişten bize bir soru sorar gibi…

Görkemli tapınak, ayakta duran sütunlar büyük Roma hamamı, geniş tiyatro hemen yanındaki stadyum, güzelim mozaikler, gözden ırak kralların sevdası Aizonai.

Aizonai gibi ülkemizde her döneme ait yüzlerce tarihi mekanlar mevcut. Roma, Bizans, Osmanlı, Selçuklu, yüzlercesi… ve bu Anadolu topraklarında dünyanın en güzel kültürlerinin sonsuza kadar gidecek en güzel örnekleri hala ayakta.

Bunlara gereken önemleri vermek tanıtımlarını yapmak, kurtarmak ve korumak adına çok çok duyarlı olmalıyız. O yüzlerce örnekten, en güzellerinden biri de Aizonai.

Çavdarhisar içinden ilerlediğinizde hemen sizi antik adı Rhyndoktos, bugünkü adı ise Koca Irmak karşılar.

Üzerinde zamanında 4 Roma köprüsü olan, Koca Irmak üzerinde bugün hala bir tanesi kara taşımacılığında diğeri ise daha atıl olarak kullanılmakta olan iki tane Roma köprüsü mevcut. Kullanılan bu köprülerin üzerinden, ırmağın etrafını saran söğütlerin, sudaki yansımasını ve bir tarihin tanığı onlarca mermer parçası sütun başlığı görmek, tarihin zaman içinde bir su misali gibi akıp gittiğini hissetmek çok etkileyici. Köprü üzerindeki yazıtların okunmasıyla ; zamanında Aizonai zenginlerinden birinin Roma’dan dönerken denizde geçirdiği kaza sonrası yaptığı adaktan dolayı bu köprüyü M.S. 159 da yaptırdığı anlaşılmaktadır. Hatta köprüdeki deniz canlıları ve gemi kabartmaları bunun şahitleridir.Anlatan yazıt ise hemen orada hala ayakta ve çok rahat okunabilmekte.





Hemen köprüyü geçtiğinizde sol tarafta inanılmaz ihtişamı ve Anadolu’da bu şekilde ayakta nadir kalan heybetli Zeus tapınağı karşılar.

İyon tarzı sütunları, insana etkileyiciliğini tamamıyla hissettiren, Kybele’ye tapınmak için yapılan mabed.

Aizonai antik adı Phrygia olan bölge, Anadolu ilk çağ tarihi ve kültürünün en etkileyici örneklerinden ve Zeus sunağı antik dünyanın ayakta en sağlam olarak kalmış yapıtlarından birisi.

Kralların şehrine yakışan bir mimari. Şu an korunmaya çalışılan bir mekanda,etrafı ne kadar tel örgülerle kapatılmış olsa da bazen istenmeyen görünümlerle de karşılaştık.

Bu tarihe, bu emanete yakışmayan bir tutumu yadırgadık. Tanıtım yetersizliğinden pek ziyaretçisi yokken ne üzüntüdür, çobanıyla koyun sürüsü, acı verir şekilde oradaydı.

Yüksek sütunlar, bu kadar çok sayıdaki sütunuyla Anadolu’da ayakta kalan en önemli yapıt. İyon ve Kompozit tarzı yapılanma mevcut Sütun başlıkları ve mimari çok korunmuş ve aşınmamış. Bu kadar depreme dayanması, yıllar sürmesine ragmen sütunların birbirlerine tutunmasını sağlayan kurşunları alabilmek için zamanında bazılarınca ayrılması ve parçalanması da bir o kadar trajedik.

Asıl dikkati çeken medusa görünümündeki, bir zemin üzerinde bulunan saçlı heykel. Akroter denilen bu devasa heykel zamanında meydana gelen depremlerle bulunduğu Zeus tapınağının üstünden düşmüş durumda Aktroterin bulunduğu yerdeki o zamanki halini hayallerinizde canlandırdığınızda etkilenmemeniz mümkün değil. Kurulan tapınak ovaya hakim bir yerde ve ovanın ortasında özellikle güneşin batımını tüm güzelliğiyle gören heybetine heybet katan bir durum oluşturmakta. Burada güneş batışını, o kızıllığı izlemek inanılmaz keyif veren bir hal. Yıllar öncesi sapasağlam bu yapıda, o anlardaki güneş batışını düşünmek bile büyüleyici.

Bina üzerinde etrafını saran bir devamlılıkta eski adı Meader bugünkü ismi menderes olan kabartmalar mevcut.

Zeus tapınağının alt katı büyük , geniş ve yüksek bir tavandan ibaret ibadet yeri. Kybele adına tapındıkları yer alt katta, görülmesi gereken en önemli yerlerden.

Sonradan yapıldığı belli olan, muhtemelen orta çağda bölgeye gelen ilk Türkler tarafından yapıldığı düşünülen ilkel at motifleri mevcut.


Bu sunak bir dönemin ayakta kalan en önemli kalıntılarından biri. Yüzlerce yıl öncesinin asaleti , heybeti , ihtişamı devam etmekte.

Aizonainin, antik çağda Agorası, yani Pazar yerinde Macellum bulunmakta.

Macellum bir nevi et ve balık pazarı anlamına gelmekte. Roma döneminde şehrin ortasında ve ticaretin merkezinde bir alan.. Bu alanda dünyanın ilk borsası M.S 300 de kurulmuş ve ekonomik kurallar yazılı olarak belirtilmiş. Bu yapının bir duvarında yazılı olarak kanun bulunmakta.Borsada toplanan malların olacak fiyatı belirlenirken, akla hayale gelebilecek bütün mamullerin olacağı en yüksek fiyat belirtilmiş ve sınır getirilmiş.


Ama daha sonradan tüccarların stok yapmaları ve istedikleri fiyatlara ulaşması bazı sorunları getirdiğinden serbest dalgalanmaya geçilmiş. Bu kanun tarihte Romalıların kapitalizmin ağır kurallarına karşı çıkardıkları tek devletçi kanun olarak tarihe geçmiştir. Ve dünyanın M.S 300 yılında kurulan ilk borsası ünvanındadır.

Geniş bir alan üzerine kurulu bölge halen ayakta. 6-7 metre yüksekliğindeki meydandaki kuleye çıkılarak, mal fiyatları bildirilirmiş. Alanda sütunlu yol ve zamanın dinlenme ve alış veriş yerleri bulunmakta.


Borsa binası ve Zeus tapınağını geçtikten sonra, sol tarafta büyük Roma hamamları bulunmakta. Merkezi bir ısıtmayla yapılan sistem kalıntıları mevcut.


İç taraftaki kalıntılarda ve Roma hamamı alanında şu anda koruma altında bulunan mozaikler mevcut.Bu mozaikler görülmeye değer.

Aizonai’deki tiyatro kapasitesi, 30 bin olan, devasa bir yapıya sahip.

Şu anda depremlerin getirdiği hasarlara bağlı olarak yıkılmış durumda olmasına rağmen biraz uğraşı ile belkide ikinci Aspendos haline neden getirilmesin? Tiyatronun etrafı ve sahne kenarlarında o bölümleri kaplayan heykel zeminleri kendini göstermekte.


Yine özellikleri farklı olan bu yapıtlardan tiyatro ise o dönemlerinkilerden farklı olarak stadyumla bitişik bir halde, aynı alanı beraber paylaşmakta. Uzun stadyum hala çok belirgin.Madalya alanların şerefine madalyaları simgeleyen kabartmalar stadyum girişimde hala zarar görmemiş bir şekilde durmakta.

Sonuç olarak bu ve benzeri yüzlerce ilgi bekleyen, korunması gereken, tarihi alanlarımız mevcut. Çavdarhisar Belediyesinin bu alandaki çabaları gerçekten çok önemli ve takdir edilecek bir şekilde devam ediyor. Tanıtım, turizm ve bunlardan bölge ekonomisinin kazanacakları ve ülkemizi tanıtmak adına çok önemli. Daha önce tapınak alanı içinde bulunan dinlenme yeri ve cafelerin dışarı alınması , giriş çıkışlarda dikkatin artırılması oldukça önemli. Her yıl düzenlenen festival ve şenlikler ve sürekli devam eden kazı çalışmaları yüreğimize su serpen gelişmeler.

Tarih ve kültür adına korumamız gereken miraslara sonuna kadar saygı duymalı gereken sorumluluğumuzu her birey olarak yapmalıyız..





Nasıl Gidilir ?
Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesinde bulunan kalıntılara ulaşmak aslında çok rahat. Eskiden viraj ve dar olan yollar genişletilmiş ve rahatlatılmış. Kütahya’dan Çavdarhisar 50 km. Ankara ve İstanbul dan Kütahya’ya gelinip Afyon sapağından Gediz- İzmir yoluna dönüldüğünde Porsuk Çayı’nı takip ederek, yeşillikler arasında yolculuk yapabilir, yol ortasında Gelinkaya denen dinlenme yerinde buz gibi akan sudan içip dinlenebilirsiniz.

İzmir tarafından gelindiğinde Uşak yol ayrımından Gediz Kütahya yoluna dönüp 80 km sonra ulaşabilirsiniz.

Aizonai’nin bulunduğu Çavdarhisar’da şu an konaklamak için yeterli bir yer yok. Ama son dönemde 90 yatak kapasiteli otel ve dinlenme alanı hizmete girecek. Bu şekilde bu alana turist gelmesi ve konaklama acısından ve kazı çalışmalarına geleceklerin ihtiyaçları karşılanacak. Aizonai’de Belediyenin hedefleri büyük ve emin adımlarla da ilerliyorlar.


Yazı ve Fotoğraflar : Ergün KARADAĞ
Aizonai : Tarihi Mirasımız

Kumkuşları : Doğal Yaşamdan Bir Kesit

Küçük kıyı kuşlarıdır. Çamurlu kıyılarda beslenirken gagalarını hızlıca çamura sokup çıkarmalarını izlemek çok keyiflidir. Gagaları ve bacakları uzunca, boyunları görece kısadır.

Ak kumkuşu, kara karınlı kumkuşu, sarı bacaklı kumkuşu, kızıl kumkuşu, küçük kumkuşu, büyük kumkuşu ve sürmeli kumkuşu gibi türleri vardır. Genelde, denizlerin kumlu kıyılarda yaşarlar. Türlerine göre gaga yapıları, tüy renkleri ve bacak renklerinde değişiklikler gözlemlenir. Ayrıca aynı türün, mevsime göre kanat ve göğüs renklerinde de değişiklikler olduğu gibi en önemli değişiklikler üreme dönemlerinde gözlenir. Örneğin, kara karınlı kumkuşunu üreme dışı dönemde görürseniz neden bu adı aldığını anlayamazsınız, fakat üreme dönemi gelince iş değişir, karınları kapkara olur. Benzer değişiklik kızıl kumkuşlarında da gözlemlenir, üreme döneminde giysileri kıpkızıl olur. Bu minik kıyı kuşları genelde sürüler halinde bulunurlar.

İzlediğiniz fotoğraflar İzmir Kuş Cennetinde çekilmiştir. Gediz Deltası, 40.000 hektarlık alanı ile çok farklı habitatları içine almasından dolayı, bir çok kuş türüne de ev sahipliği yapmaktadır. Türkiye’de görülebilen yaklaşık 460 kuş türünün 260’ını Gediz Deltası’nda gözlemek mümkündür. Tepeli pelikan, küçük kerkenez, flamingo gibi önemli türlere ev sahipliği yapan bu alan, çeşitli uluslararası sözleşmelerle koruma altındadır.

İzmir Körfezinin kuzeyinden, kıyı boyunca Foça’ ya kadar uzanır. Şehir merkezine yaklaşık 30 km. uzaklıkta olup, İzmir-Çanakkale yolu kullanılarak Çiğli Organize Sanayi Bölgesi önünden, Sasalı köyüne ulaşılır. Güzergah boyunca Kuş Cennetine gidiş hakkında trafik levhalarında bilgiler verilmektedir. Sasalı köyünden de yaklaşık 7 km. sonra Kuş Cennetinin ziyaretçi merkezine ulaşabilirsiniz.


Hazırlayan ve Fotoğraflar : Rıfat İÇÖZ




Kumkuşları : Doğal Yaşamdan Bir Kesit

Ostim Çalışanları



Hüznü yaşayıp, acıyı paylaşmak

Bir insanı fotoğraflamak… Dünyanın en zor işlerinden biri. En azından onun hissettiklerini aktarmak. O’na “fotoğrafını çekebilir miyim” dediğimde, “tabii” diye cevap verdi. Ama nasıl poz vereceğini bilmiyordu. Önce objektife baktı. Ama ben o anda hazır olamadığım için basamadım deklanşöre. Sonra nedense içindeki acıyı benimle paylaştı ve yüzünden hüznü okudum. O anda hiç beklemeden kareledim bu an’ı. Belki evinde bekleyen bir eşi ve çocukları vardı. Onlara ekmek götürme tasasındaydı. Kimseye muhtaç olmamak için hep içine atıyordu. Ama o sırada, bana içini döktüğünü bilmiyordu…























Kaynak yansımalarının zincir hasreti

Zincirler birbirlerine sımsıkı bağlanmışlardı. Tıpkı işçiler gibi. Onlar sabahtan akşama kadar aynı teri döküyor, aynı demlikten çay içiyorlardı. Eşi ve çocuklarından bile fazla görüyorlardı birbirlerini. Kimi zaman ufak atışmalar olur, kimi zaman da espri ve şakalar havada uçuşurdu. Başka türlü geçmek bilmezdi ki zaman. Onların tek eğlencesi de buydu. Her sabah zincirler onları bekler, onlar da zincirleri…




Eldivenler bile kenetlenmişti
Kaynağın sıcağını hissetmek. İşte o anda alından terler damlar ateşe. Kimi zaman yetmez o alevleri söndürmeye. Umutları kaybolur dumanların içinde ya da dumanlar umutlarının içinde… Bir çift eldiven tutar onları sıcakta. Hayatın acımasızlığı vurur o eldivenlere. Ama dışardan “kir” gibi görünür. İnsanlar nereden bilsin ki o eldivenlerde umutlarını taşıdıklarını? Bilmezler tabi. Acıyı tatmadan başarıyı yakalamak kolay mı? İşte, asıl başarı budur bence…











Bir adam yaratmak
Uzaklara dalıp gitmişti. Belki yarın alacağı maaşta, belki de bugün bitmesi gereken işteydi aklı. Ama ne olursa olsun hak etmeliydi o parayı. Nasıl hak etmesindi ki. Emeğinin karşılığıydı o. İşte tam uzaklara daldığı o sırada eğilip bastım deklanşöre. O anda sanki yeniden doğuyordu. Gözlerimde daha bir büyüdü. Büyüdü, büyüdü, büyüdü… kocaman oldu. Sanki yetişilmesi imkansız geldi bana. Yetişilmezdi tabi. Sabahtan akşama kadar o soğuğun altında, buz gibi demirlerle içli dışlı olan oydu. Yazın terini demire damlatan oydu. Yeri geldiğinde elini kestirip yinede bu işe devam eden oydu… Nasıl yetişilsin ki…






Zincirler arası yaşamlar
Daha küçük yaşta başlamışlardı bu işe. Okumamış, okuyamamış, babaları da ellerinden tutup vermişti bir dükkana çırak diye. İşte o andan itibaren hayatın ne olduğunu görmüş, bu küçük yaşlarda büyük adam olmuşlardı. Hayatları hep bu zincirler arasında geçiyordu. Kimi zaman sıyrılsalar da bu kafesten, yine zorla dönüyorlardı. Bazen oturur beraber çay içer, memleketi kurtarırlardı. Ama onları kim kurtaracaktı? Bazen de en ufak şeylerle mutlu olurlardı. Mutlu olmasını bildikleri gibi mutlu etmesini de bilirlerdi. Akşam eve götürdükleri bir gofret çocukları için bir bisiklete dönüşürdü. Bir bisiklet ise bir arabaya… Ama tek umutları vardı; çocukları okuyup büyük adam olmalıydı…





Hayata çekiçle darbe indirmek
Hayat çok çetindi. Hele onlar için daha bir çetin. Ama onlar her türlü zorlukların üstesinden gelmiş, ayakta durmayı başarmışlardı. Hayat, onlara bir engel koyduğunda ellerindeki çekiçlerle o duvarı yıkıyor, başka bir engelle karşılaşıyorlardı. Bu engeller hiç bitmiyordu. Kimi zaman amansız bir hastalık, kimi zaman parasızlık oluyordu bu engel. Ama aralarında sevgi vardı ya, bu onlara yetiyor, artıyordu bile. O sevgi, bir çekiç misali, ellerinde hayat buluyor ne engel olursa olsun aşmasını biliyorlardı…









Ben acımı, gülücüklerimle paylaşırım


Yeni evlenmişti. Artık o da “başı bağlananlar” grubuna katılmış, çoktan evine ekmek götürme tasasına düşmüştü. Ama hayat sevincinden hiçbir şey kaybetmemişti. Hep gülücükler saçıyordu etrafa. Fotoğrafını çekmek istediğimde hemen kendisini objektifin önüne attı. “şöyle dur, böyle dur” derken, o gülümsemesinden yakaladım bir tane. Hala haberi yoktu çektiğimden. Poz verme çabasından hiç vazgeçmedi. Yakışıklıydı sonuçta. O da güzel bir fotoğrafından olsun isterdi tabi. Ama onu asıl yakışıklı yapan yüzündeki yağlar, elindeki kırışıklıklar, tişörtündeki toz parçaları yani emeğiydi. Gözündeki ışıltının hiç azalmaması dileğiyle…








Yusuf
Bir “Yusuf”un hikayesi. Daha doğrusu nice “Yusuf”ların hikayesi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanır. O sırada eşi kalkmış, ona sıcak bir çay hazırlama telaşındadır. Çocuklar daha uyanmamış, baba da uyandırmaya kıyamamıştır. İki bardak çayını içtikten sonra servisi bekler. İçerisi tıklım tıklımdır. Ama başka çare yoktur. Bir saatlik yolculuktan sonra işyerine varılır. Sıra üst değiştirmeye gelir. Bir dolabı vardır “Yusuf”un. Hayatını içine sıkıştırdığı. Hayatına anlam kattığı. Bir çift terlik, bir ceket, bir de eskimiş pantolon çıkarır. Değiştirir üstünü. Ama umutları kalır içeride. Göstermez kimseye. Çünkü bilir ki gösterdiğinde o umutlar onun olmayacak. Başkaları çalacak umutlarını. Her sabah dolabına atar umutlarını, akşam tekrar götürür evine. Çünkü umutları ailesinin umutlarıdır…

Yazı ve Fotoğraflar : Recep GÜLEÇ



Ostim Çalışanları

Aynadan (1) : Foto Öykü

Bir an düşündü”¦



Ortalıkta bir sessizlik, kasvetiyle odaya ve o ana hakimdi. Oturdu… Derin bir iç çekti.



Ağzını, geçmiş günlerin geri kalmışlığına zorluğuna tüm yaşanmışlığına inanamamışcasına, derin bir etkilenişiyle “peehh gidi günler” der gibi, hafifçe yukarı doğru kaşlarıyla beraber kaldırdı…



Gözünü anlamsız bir noktaya sabitleyerek saniyelerce bakakaldı”¦ Önüne eğdi kafasını, bekledi, dalgın dalgın”¦ Sessizlik etrafa hakim olan ama kimsenin de istemediği, kimsenin de ne diyeceğini bilemediği en lanet şeydi. Bu anlarda konuşulacak ne konu olur , ne de bir cümle çıkardı. Olamazdı bulunamazdı da, bir cümle bir kelam bu anlarda, burukluğun ve ayrılığın çattığı istenmeyen vakti geldiğinde.



Derin ve artık sıkıntı yaratan o kara sessizlik, şefinin sesiyle dağıldı”¦ “Memet çay içer misin? “. Buruk ve ince bir sesle”¦ Yankılanmadı ses. Hemen kayboluverdi.



Metanet dolmalıydı bu anlarda bedene. Bekler ama sanki anlamını da veya neye yaracağı bilmezlik haliyle ince bir sesle, ” olur şefim ” dedi. Sessizlik hala devam ediyordu. Doldurulan çayın sesi sonrasında kaşığın camla ritmik sesine bıraktı anı. Şefi elleriyle doldurmuş getirmişti çayı. ” Buyur Memetim ” dedi. Hafif bir hareketle Memetin omzuna elini koydu, bakıştılar. Ağlamamak için metanet, yiğit bedenlerde iki damla göz yaşını saklayacak en büyük güç olmalıydı.



Şef yerine oturdu. Bırakmasaydı sigarayı bir tane tam vaktiydi”¦ Memet zaten ömrübillah içmemişti. Çayı uzun uzun tekrar karıştırdı. İki üç günlük sakalının yüzünü kapladığı, kırışmış çehresine elini koyup, yere sanki derinlere bakar gibi, gözünü ayırmadan baktı. ” Dile kolay tam otuziki yıl, tamı tamına otuz iki yıl ” dedi. ” Ne anılar ,ne kahırlar ,ne gülücükler ,ne zorluklar, ne anlar gördük be ” dedi…



Kalktı , yıllarını geçirdiği o mekana , odaya bir göz attı, şefine baktı. Vakit gelmişti. Eline aldığı emeklilik dilekçesini yuvarlayarak avucuna yerleştirdi. Bana müsaade şefim. ” Elveda demiyorum geleceğim sonrasında tekrar ” diyerek kapıya yöneldi. Yaklaştığında yüzünde o mahsunlukla yıllardır her zaman çıkarken gözüne ilişen aynaya baktı. Odaya dolan otuz iki yıla tekrar, bir de aynadan baktı. Kapıya buruk adımlarla, aynadan zor ayrılarak derin bir nefes sesiyle yöneldi. Dilekçesi elinde daha önde, bedeni ise hep geriye gider gibiydi”¦




Yazı ve Fotoğraflar : Ergün KARADAĞ
Aynadan (1) : Foto Öykü

Küçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı

Panayır mahallesi Bursa’da kurban pazarlarının kurulduğu mahallelerden biri. Yeni Yalova yolu üzerinde plansız bir yerleşim bölgesi.

Kurban pazarının hemen tamamı Kars’ın ve Ardahan’ın çeşitli ilçe ve köylerinden yola çıkarak yaklaşık 25 saati bulan bir yolculukla Bursa’ya gelen ve geçimini hayvancılıkla sağlayan o bölgenin halkından oluşuyor.(Kars’ın Susuz kazası Kayalık köyü, Arpaçay köyü, Polat köyü, Ardahan’ın Posof ilçesi gibi)

Tacettin Aktaş ve eşi Leyla Aktaş’ta Kars’ın Arpaçay, Taşlaağıl köyünden gelmişler,Bursa’da akrabaları olması şansları. Daha yeni 5 yaşına giren kızları Ezgi ile birlikte Bursa’ya 25 saati bulan bir yolculuk ve sonra mücadele.



İşlerin kötü olduğundan söz ediyor Tacettin Aktaş, Yayla malı ot ile beslediği 84 adet koyun ile gelmiş Bursa’ya; bayrama bir gün kalmasına rağmen sadece 30 adet koyun satışı yapabilmiş.

1.500 lira nakliye parası, 400 lira yer parası, 900 lira hayvanların aylık bakım masraflarını çıkınca pek bir şey kalmadığını ve satılmayan koyunlarının ise normalde 300 lira olan bir koyunun kasaplara 150-175 liraya geri götürme şansları olmadığı için verildiğini söylüyor.



Pazarın şartları oldukça zor birde buna gece sıfır altına düşen soğuk eklenince çekilmez oluyor. En yakın tuvalet pazara 400 mt mesafedeki camide bulunuyor. Kurdukları derme çatma çadır denemeyecek naylon, muşambalardan yaptıkları kulübe benzeri yerlerde yatıp kalkıyor ve yemeklerini pişiriyorlar, bu sıkıntıya pazarın en fazla bir ay faaliyet gösterdiğinden katlanıyorlar. Ayrıca sık yaşanan hırsızlık olaylarına karşı da sabaha kadar sırayla nöbet tutuyorlar.






Panayırdaki prenses”¦

bir prenses masalının ortasında
saklı kalmış çocukluğu”¦
koyun ve kız
masum ve korkulu..
almasalar ya karagözü..
sihirli değneğini vurunca koyunlara
her gece gözlerini kapattığında..
peri masalına geri dönecek,
geceleri kanatlanırken kuzular
tutar şeker kıvrımı boynuzundan her gece birinin
bulutlara çıkar pembe
pamuk şeker misali
koyunlarla dans eder elele
hepsinin bir adı var aslında”¦
karagöz de onlardan en kıvrık boynuzlusu
gözleri de ona benzer kara ve iri
onlar da ağlar çocuk gibi
kız ve koyunları
tahtadan çitle çevrili sarayında
çitlerin arasından bakar gelenlere
bu koyunları alanlarda onun gibi sevsin ister
veda ederken panayır masalına”¦



Yazı ve Fotoğraflar : Bülent SUBERK

Şiir : Sema ÖZEVİN


Küçük Ezgi ve Kurbanlık Pazarı

Cumalıkızık : Bir Osmanlı Köyü




Yine bir Pazar sabahı fotoğraf çekimi için sabah 06:00 da toplandık Bursa’ ya Cumalıkızık köyüne doğru yola koyulduk”¦ Kahvaltımızı Özdilek’de nefis su böreği yiyerek yaptık ama midemizin bir kenarında da Cumalıkızık’da yiyeceğimiz gözlemeler için yer bıraktık. Yol çalışmalarından dolayı Cumalıkızık yol ayrımını göremeyip 10km kadar fazladan yol gidip tekrar geri dönsek de sonunda Bursa’nın doğusunda, Ankara karayolunun 10. kilometresinden güneye Uludağ yamaçlarına giden yol 3 km sonra, Osmanlı sivil mimarisinin en güzel örneklerini günümüze kadar, koruyan Cumalıkızık yerleşimine ulaştık. Olurda tek gitmek ister de “a benim arabam yok ki ” derseniz Cumalıkızık’a, Bursa’ya otobüs ile vardıktan sonra Santral garajdan minibüs ve belediye otobüsleri aracılığıyla yaklaşık yarım saatte ulaşabilirsiniz.

Cumalıkızık yerleşiminin güneydoğusunda Uludağ eteklerindeki Ihlamurcu mevkiinde Bizans devrine ait bir kilise kalıntısı 1969 yılında tespit edilmiştir, Kilise kalıntısının yüzeyde rastlanan bazı mimari parçaları Bursa Arkeoloji Müzesi’nde saklanmaktadır. Bursa yakınlarında kurulan Osmanlı Beyliği kuruluşundan kısa zaman sonra bölgeye hakim olmayı başarmış, 1326 yılında Bursa’yı, 1331 yılında İznik’i fethederek yörede varlığını kesin olarak kabul ettirmiştir. Böylece Osmanlı halkının bu topraklara yerleşerek kentler ve köyler oluşturması sağlanmıştır. Cumalıkızık vakıf köyü olarak kurulmuştur ve bu özelliğini yerleşim dokusu konut mimarisi, yaşam biçimine yansıtmıştır.Uludağ’ın kuzeyindeki dik etekler ile vadilerin arasında sıkışıp kalan yöre köylerine bu konumlarından dolayı ”kızık” adı verilmiştir. Bölgede bir çok Kızık adı taşıyan köyler var aslında.. Köylerin birbirlerinden ayrılması için de dereye yakın olanına Derekızık, Fidye verene Fidyekızık ve Kızık köylerinden topluca gidilerek cuma namazı kılınan köye de Cumalıkızık adları verilmiştir.

Osmanlı sivil mimarisinin en görkemli köy yerleşimini günümüze ulaştıran Cumalıkızık, son yıllarda ülkemiz yanında tüm dünyada da tanınmaya başlamıştır. Osmanlıların Bursa’da ilk yerleştikleri bölgelerden olan Cumalıkızık, 180′i halen kullanılan, bazılarında ise koruma ve restorasyon çalışmalarının yapıldığı toplam 270 ev ile Osmanlı dönemi konut dokusunu günümüze taşımaktadır. Cumalıkızık evlerinin genelde üç katlı olduğunu göreceksiniz; birbirine akraba olan aileler birlikte, tam bir işbirliği ve uyum içinde yaşamlarını sürdürmektedir. Evler yapılırken aile mahremiyetine son derece özen gösterilmiştir. Evlerin dış kısımları zemin ve birinci katlar ile avlular, sokak döşemesine uygun moloz taş ve ahşap hatıllı duvarlarla örülmüştür. Üst kat ahşap taşıyıcı hımış dolgu, üstü alaturka kiremitli kırma çatılıdır. Sokaktan ev içinin görülmesi mümkün değildir. Pencereler üst katlarda kafesli veya cumbalıdır.



Cumalıkızık evlerinde genelde iki türlü plan uygulandığını gezdiğinizde görebilirsiniz. Bunlardan birincisi etrafı moloz taşlarla yüksek şekilde örülmüş bir duvarla çevrili dış avludur. Buradan eve giriş kapısına ve hayat kısmına geçilir. Evin girişi, böylece sokakla doğrudan ilişkili değildir, ikinci tip evlerde ise dış avlu yoktur. Sokaktan kapı yardımı ile doğrudan hayat kısmına girilir. Dış kapı üzerinde dikey konulan ağaç hatıllarla ızgaralanmış, camsız bir aydınlatma ve havalandırma boşluğu yer alır. Hayat bölümünden iç avluya, ahıra, depolara ve merdivenlere geçilir. Evlerin ana giriş kapıları çift kanatlıdır. Genellikle ceviz ağacından yapılan bu kanatlar dövme demir kuşaklar ve iri başlı çivilerle bağlanmıştır. Kapı kulpları ve tokmak da dövme demirdendir. Kapıların çift kanatlı yapılışı elde edilen ürünün ve tarım araçlarının kolaylıkla içeriye taşınmasını sağlamaya yöneliktir.



Gerek dış avludan ve gerekse doğrudan sokaktan girilen hayat kısmı, üst katı taşıyan sağlam ahşap direklerle çevrilidir. Zemini yassı ve geniş taşlarla döşelidir. Hayat bölümü Cumalıkızık evlerinde en çok kullanılan mekandır. Elde edilen ürünler burada geçici olarak depolanır, ayrılır, bakımı yapılır. Kestaneler dikenli kılıflarından burada ayıklanır. Düğün dernekler burada yapılır. Kış aylarında ısıtmayı sağlayacak malzeme de burada kendisine ayrılan bölümde usta ellerce düzenli şekilde istiflenir. Hayat bölümünün yüksekliği fazla ise bir asma kat yapılarak, burada uzun süre korunacak malzeme depolanırmış.



Olur da bir gün yolunuz düşerse; evler, sokaklar, kapılar, pencereler, sal dede yatırı, cin sokağı, entoğrafya müzesi görülmeğe değer ”¦ Fotoğrafik açıdan inanın her tarafta fotoğraf var. Portre çalışmayı sevenler için de vazgeçilmez biryer olmakla beraber, tele objektifinizi de yanınızda getirmenizi tavsiye ederim. Ayrıca mis gibi Uludağ havasını soluyarak gözleme ile kahvaltı etmenizi, Cumalıkızık kadınlarının emektar ellerinden çıkmış tarhana, mantı, cevizli ekmek, çorbalık kesme, erişte, portakal, dut, kestane, incir vs reçellerinden almanızı tavsiye ederim.









Cumalıkızık’tan İnsan Manzaraları







































































































Yazı : Sema ÖZEVİN
Fotoğraflar : Berna AKCAN(1,2), Levent YILDIZ(8), Onur KOCAMAZ(7), Rıfat İÇÖZ(11), Sema ÖZEVİN(3,4,5,6,10), Yekta TAN(9)




Not : Sizden gelen yorumlar doğrultusunda, yazıya ait fotoğraflar değiştirilmiş ve sayısı arttırılmıştır… İlginize teşekkür ederiz…
Cumalıkızık : Bir Osmanlı KöyüCumalıkızık : Bir Osmanlı KöyüCumalıkızık : Bir Osmanlı KöyüCumalıkızık : Bir Osmanlı KöyüCumalıkızık : Bir Osmanlı KöyüCumalıkızık : Bir Osmanlı KöyüCumalıkızık : Bir Osmanlı KöyüCumalıkızık : Bir Osmanlı KöyüCumalıkızık : Bir Osmanlı KöyüCumalıkızık : Bir Osmanlı Köyü

Sepetçi Said Amca

İzmit’te küçük bir köy Ali hocalar, dolaşıyoruz sokalarında bu güzel köyü tanımak ve fotoğraflamak için. İnsanları çok sıcak, herkes bize güleryüzlü ve sevecen. Meydandaki taş fırında kadınlar ekmek pişiriyor ve bizde ucundan kıyısından nasibimizi alıyoruz.


Sokağın köşesinde 55 – 60 yaşlarında güleryüzlü bir amca harıl harıl bir işle uğraşıyor, yaklaşıyoruz yanına adı Said’miş. Elinde yarım dokunmuş bir sepet bize gülümsüyor ve hoşgeldiniz diyor. “Kolay gelsin amca” diyoruz ve başlıyoruz sohbete. Sepet yapımının inceliklerinden bahsediyor bize ve anlatıyor ;

“ 12 yaşımdan beri sepet yapıyorum, dedem öğretmişti bana. Bu sepetler kurutulmuş Kestane çıtalarından yapılır, çubuğun “şah” denen körpe devresi vardır ki, bu devre içinde kesilip kurutulmaya bırakılır ve daha sağlam sepetler yapılır. Ormandan getiridiğimiz bu kestane çubuklarını 1 hafta kurumaya bırakırız sonra bu çubukları çıtalar halinde keseriz ve suya batırıp yumuşamasını sağlarız. Sonra örümcek ağı gibi örmeye başlarız. Ölçü kullanmayız elimiz alışmış artık tecrübeliyiz bu konuda “ diyor ve şirin şirin gülüyor.



“Bu sepetlerin özelliği ağaçtan toplanan yaş meyvayı zedelemeden kabına ulaştırmasıdır” diyor Said amca. Ve devam ediyor: “ Günümüzde de meyva toplamakta bu sepetler kullanılıyor gayet pratik ve kullanışlı bir el taşıma aracı. Ama eskisi kadar rağbet görmüyor. Ne usta kaldı artık geride, ne de kestane ağaçlarının ve tarımın o eski bereketi. Dayanıklı olan kestane ağacının yerini de artık daha ucuz olan ve çok daha kolay bulunan fındık ağacı aldı” diyor.


Soruyoruz ; Said amca günde kaç tane yapabiliyosun bu sepetlerden diye. Said amca, “ Çok iyi bir usta günde üç dört sepet yapabilir. Alet edevat; bir bıçak ve bolca el emeği. O kadar emek harcamaya bir sepet 5 YTL ah ahh… işin ucunda iyi bir kazanç yok ki gençler heveslensin rağbet etsin” diyor. Ve ardından ekliyor: “ Fabrikasyonları çıktı artık daha zahmetsiz”

Said amcanın muabbetine doyum olmuyor ama gitme vakti geldi artık. Gene o güler yüzüyle uğurluyor bizi “gene gelin” diyor. Unutulmaya yüz tutumuş bu el emeği göznuru mesleklerden bir tanesini bir nebze de olsa tanıma şansı buluyoruz bu köyde ve eve doğru yola koyuluyoruz.


Yazı ve Fotoğraflar : Onur KOCAMAZ
Sepetçi Said Amca

Paco Peña : İspanyol Müzik ve Dans Ateşi


Paco Peña


Gitarist, besteci, dramatist, prodüktör ve daha fazlası. İspanyol sanat formunun önemli bir temsilcisi. İspanya’nın Endülüs bölgesine bağlı Cordoba şehrinden çıkan en büyük yetenek : Paco Peña.

6 yaşında gitar çalmaya kardeşinden ders alarak başladı. 12 yaşına geldiğinde Londra’da konser verecek düzeydeydi. Sonra, Robert Albert Hall, Carnegie Hall ve Concertgebouw Amsterdam gibi görkemli konser salonlarında bazen tek başına solo performans sonrası bazen de sahneyi paylaştığı her türden müzisyen ve grupla birlikte seyirciler tarafından dakikalarca alkışlandığı günler geldi.

Doğduğu şehir Cordoba’ya şükranlarını 1981’de bir Flamenko merkezi kurarak gösterdi. Halen sanat yönetmenliğini sürdürdüğü Uluslar arası Cordoba Gitar Festivali için de çalışıyor. Kariyerindeki bir diğer önemli nokta ise 1985 yılında gerçekleşti. Hollanda Rotterdam Üniversitesi sanatçıya profesörlük ünvanı verdi. Böyle bir ünvanı olan ilk gitar sanatçısı Paco Peña’dır.




A Compás ! ( İlk Nabız!) Paco Peña Flamenko ritimlerinin hayati önem taşıdığını düşünüyor ve onu ilk nabıza benzetiyor. “A Compas !” sanki yeryüzünün ritmi gibi. Ustaya göre herkes bu ritmi hissetmeli.Paco Pena’nın grubu gitarda Paco Arriaga, Rafael Montilla, vokallerde Miguel Ortega, Inmaculada Rivero, vurmalı çalgılarda Nacho Lopez ve dansçılar Angel Munoz, Ramon Martinez, Maria Jose Franco’dan oluşuyor.




Paco Peña, flamenko hikayesi anlatırken bize bu müziğin nasıl yapılıp nasıl sunulduğunu çok görkemli bir gösteriyle sunuyor. Müzikle dansın uyumu, dramatizmle birleşince ortaya “A Compas !” ‘ın büyüsü çıkıyor.

Dünyanın önde gelen gazete ve dergilerinin Paco Peña ve grubu hakkındaki görüşleri ise tek bir sıfat altında birleşiyor : Muhteşem.

“A Compas !” gösterisinde Paco Peña ve iki gitarcının uyumu gösterinin belkemiğini oluşturuyor. Paco Peña sadece solo kariyerinde değil grup içinde de bir yıldız. Dançılar iki buçuk saatlik gösteri de ilk dakikadan son dakikaya kadar yaratıcılıklarını ve yeteneklerini bir an bile seviyeyi düşürmeden sürdürüyorlar. Onların kansantrasyonu, danslarındaki açıklık ve samimiyet bu gösterinin yapıldığı tüm ülkelerdeki seyirciyi daha ilk dakikalarda içine alıyor.

Paco Peña ve grubu bu muhteşem gösterilerini, 21 Aralık Perşembe günü, CRR Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirdiler. Biletlerin günler önce tükendiği ve dakikalarca alkışlanan bu gösterinin fotoğraflarını sizlerle paylaşmak çok keyif verici. Sanat dolu günler dileriz.



Kaynak : CRR Aylık Müzik Kültürü Dergisi Aralık’06 sayısı


Fotoğraflar : Levent YILDIZ

www.pacopena.com

Paco Peña : İspanyol Müzik ve Dans Ateşi