Kategori arşivi: NİSAN 2012 SAYISI – APRIL 2012 ISSUE

Özer Kanburoğlu ile Röportaj




ÖZER KANBUROĞLU ile RÖPORTAJ




Röportaj : Hülya Yeltepe ERCAN




Hülya Yeltepe Ercan: Söyleşimize en son kitabınızla başlamak istiyorum. Bende “Dijital Fotoğraf Rehberi” adlı kitabınız da var. Her ikisini de okuduğumda hissettiğim “bunları oku ve uygula” duygusu oldu. Bu kitapları yazmaktaki amacınızı doğru mu algılıyorum?



Özer Kanburoğlu: Evet, doğru. Bunu size şöyle özetleyeyim: ben hep boşluk dolduruyorum. Yani bence bu kitabı yazacak benden daha tecrübeli daha bilgili insanlar var. Ama işte herkesin kendince öncelikleri var; kimisi çocuğu okutmak derdinde, kimisi hayatı yaşamak derdinde ve bu sebeple de bu insanlar kitap yazmayı ötelemişler. Benim yaptığım ne, ben bakıyorum burada bir eksiklik var, bu bir şekilde mutlaka yazılmalı diyerek başlıyorum işe ve bir empati kuruyorum. Mesela Hülya Hanım fotoğraf amatörü ve ışık konusunda belli bir eksikliği olduğunu hissediyor ya da Ahmet Bey bir fotoğraf profesyoneli. Evet, bir şeyler yapıyor ama kafasında hala eksik olan bir şeyler var ve profesyonelim diye kimseye de soramıyor. Bunların cevaplarını kapsayan bir şey yapmalıyım diye harekete geçiyorum. İşte ben bu eksikliği tamamlamak istiyorum.




Özer Kanburoğlu


Evet, benim söylemek istediğim de tam olarak bu aslında! Bakın bu iş böyle yapılır ve ben size bu konuda doğru şeyleri öğretmek istiyorum. Yani sahip olduğunuz bilgiyi başka insanlara da öğretmekle ilgili bir sorumluluk duyuyorsunuz sanki. Ben bu işin doğrusunu biliyorsam bunu diğer insanlara da öğretmeliyim gibi. Bir Hoca havası var yani…



Evet, biraz öyle. Benim o kitaplarda en çok önem verdiğim şey, net, anlaşılabilir, kafa karıştırmayan, hemen çıkıp uygulayabileceğiniz konuları içermesi. Yani uyguladığınızda “vay be bu böyleymiş” diyebileceğiniz şeyler. Mesela bir kural vardır, 3 K kuralı: Kafa Karıştıran Kazanır! Hayatta yapmam bunu. Aslında ben çok güzel kafa karıştırırım, dersiniz ki “vay be adam ne anlattı hiçbir şey anlayamadım!” Ama benim taktiğim bu değil. Benim taktiğim anlaşılabilir olmak, net olmak. Bunun şuradan kaynaklandığını düşünüyorum. Eğer siz gerçekten özümserseniz bilgiyi, aktarırken de kafa karıştırmazsınız. Hocalık da böyle bir şeydir. Gerçekten bilmiyorsanız, bilgiyi aktaramazsınız, inandırıcı olamazsınız. Özellikle öğrenci çok zekidir, on dakikada çözer sizi. Çok uyanıklardır, on dakikada ne olduğunuzu, ne bildiğinizi anlarlar. O nedenle bilgiyi sindirmeden hiçbir kitabıma başlamam. Bilmeden, konuya hakim olmadan, bilgiyi özümsemeden hiçbir kitabımı yazmadım. Araştırırım, okurum, bakarım, kaynakçamdan mutlaka kontrol ederim. Ayrıca, ben iyi bir uygulamacıyım, yani bilgiyi sadece kaynaklardan alıp oraya koymuyorum. Aynı zamanda, önce ben uyguluyorum ve aslında ben uyguladıklarımı aktarıyorum.



Türkiye’de fotoğraf alanında en fazla kitap yazan hocasınız bu anlamda çok ciddi bir emek sarf ediyorsunuz. Hocam nedir bu işin sırrı, paylaşır mısınız?



Biraz önce de söylediğim gibi aslında “boşluk doldurmak”. İşin özünü anlatayım: Mimar Sinan’da okurken –bunu kesinlikle eleştiri olarak söylemiyorum ama– girerdik sınıfa “Hadi bakalım çocuklar” derlerdi. Başlardık yazmaya, hoca anlatırdı biz habire yazardık, üç saat dört saat yazardık, bu budur, bu budur falan. İçimden hep şu geçerdi: “Keşke hoca elinde notlarla gelse ya da hocanın elinde bir kitap olsa. Biz o kitabı alsak, onu bölüm bölüm işlesek, hoca bunları bize tahtada örneklerle açıklasa. Hep bunu hayal ettim. Ve ben zaten hoca olunca da ilk iş bunu yaptım. Altı aylık notlarımı toparladım ve altıncı ayda ilk kitabımı çıkardım “Temel Fotoğraf Bilgisi Ders Notları” diye. Çok da yanlışım vardır orada ama olsun, ne yapayım sonuçta bir şekilde bir yerden başlamak gerekiyor diye düşünmüştüm… Benim temel prensibim oydu, öğrencinin zamanını çalmadan, ona sözel olarak daha fazla yardımcı olmak.




Yani aslında siz geçmişte yaşadığınız eksikliği gidererek, bir hayalinizi gerçekleştiriyorsunuz.



Tabii, tabii”¦ Ama bir de şu var, karşınızdaki kitle bunu anlıyor mu? Maalesef hayır! Mesela ben hiçbir öğrencimde daha kitabımı görmedim. Tabii ki öğrenci ille de almak zorunda değil ama en azından otuz öğrenciden bir tanesinde görmek isterdim, mutlu olurdum ama maalesef henüz görmedim.



Ben kendimi sizin öğrenciniz görerek söylüyorum, aldım ve okudum ama sabah aceleden kitabı yanıma almayı unuttum. İmzalatmak için mutlaka tekrar geleceğim. Ama şunu açık yüreklikle söyleyebilirim ki, kitap kesinlikle amacına ulaşıyor. Mesela ben kitabınızı önce okuyorum, altlarını çizip kitabı bırakıyorum, hemen okuduklarımı uyguluyorum, sonra tekrar okumaya devam ediyorum.



Ben de size şöyle bir örnek verebilirim. Bir e-mail geldi bana. Benim bir kitabım daha var “A’dan Z’ye Fotoğraf” diye. Orada ışıkla boyamayı anlatıyorum. Madde madde tarif etmişim, kamerayı şuraya al, stabil ol, karanlık bir odaya geç, işte bir obje bul. Böyle tek tek anlatmışım, e-maili gönderen kişi de hepsini tek tek denemiş ve bana “Hocam denedim oluyor ya. Teşekkür ederim sayenizde ışıkla boyamayı öğrendim” diye mesaj yazmış. İşte benim yapmayı çalıştığım da bu, aslında doğrusu da bu! Orada anlattıklarım gerçek hayatta pratikte yer buluyorsa işte o zaman kitap daha anlamlı hale geliyor, amacına ulaşıyor.



Hocam siz zaten sadece yazmıyorsunuz ayrıca Uzman TV’de uygulamalı anlatımlarınız da var. Peki, “Fotoğrafın Büyüsü: Işık” fikri nasıl doğdu? Kitabınız tamamen ışığa adanmış diyebiliriz.



Mesela bu kitap şöyle bir ihtiyaçtı. 14 tane fotoğraf okulu var, neredeyse tamamında ışık dersi gösteriliyor ama bir tane bununla ilgili kitap yok ortalıklarda.



Evet, haklısınız her kitapta ışık konusundan kısaca bahsediliyor.



Evet, benim kitaplarımda da durum böyle. Bir tane ışıkla ilgili kapsamlı kitap yok. Ben işte o zaman kendime durumdan vazife çıkarıyorum. Ne yapmalı, ne yapmalı? “Bunları biliyorsun zaten, kaynakçalarından var, bu bilgiler sende var, hadi bir oku bakalım şunları, bir özümse” diyorum kendime. Peki görsel? E yıllardır topladığım görsellerim var. Öğrencilerime yıllardır ödev yaptırıyorum. Benim bir özelliğim var mesela, ben mümkün olduğu kadar kendi görsellerimi çıkarıyorum ve öğrencilerimin görsellerini kullanıyorum. Bu ne kadar karşı taraftan algılanıyor bilmiyorum ama aslında bununla iki hedefim var. Birincisi öğrencileri biraz cesaretlendirmek, yani “Bak Hoca bile fotoğraflarımı ne kadar beğeniyor ki benim fotoğrafımı kitabına koyuyor”, diye kendine güveni gelsin istiyorum. İkincisi, öğrencileri lanse ediyorum ben. Yani bakın nasıl öğrenci yetiştiriyoruz. Ben çalışmalarını kitabıma koyabilecek kadar da güveniyorum yetiştirdiğim öğrenciye demek istiyorum.




Peki, bir Hoca olarak fotoğraf eğitimi almak isteyen gençlere ne tavsiye edersiniz?



İlk olarak şunu söyleyeyim maalesef artık sadece fotoğraf yetmiyor. Bugün aslında fotoğraf eğitimi de format değiştirmek zorunda. Biz Bologna süreciyle kendi okulumuzda bunu yapmaya çalıştık. Biraz başarılı olduk ama tam olarak istediğimiz başarıyı sağlayamadık. Sadece fotoğraf değil, benim karışık medya dediğim grafik, animasyon, çizgi film, video, film bunların hepsini içerisinde barındıran bir eğitim olması gerekiyor. Fotoğrafa gelen bir çocuğu istediğiniz kadar dört dörtlük yetiştirin ki bu çocuk kendini dışarıda ya sanatçı olarak ya da endüstriyel bir zanaatkar olarak lanse etmek zorundadır. İkisi de olmak zorunda yoksa başarılı olamaz çünkü her yer insan kaynıyor. Yani farklı farklı alanlarda tabii görsel sanatlar içerisinde, kendinizi geliştirmezseniz bu alanda geçiminizi sağlamakta da zorlanırsınız. Başka türlü ayakta kalamazsınız, para kazanamazsınız. Bir sergi açmak isteseniz açamazsınız ama video, animasyon, grafik gibi başka alanlarda da kendinize yer açarsanız para kazanma ve kendi kişisel serginizi açma şansınız olur ki ben şahsen böyle yapıyorum.



Yurtdışında da durum böyle mi? Yurtdışında fotoğraftan kazanç sağlama ne durumda? Orada da bizdeki gibi mi?



Yurtdışında menajerlik sistemi var. Benim PhotoWorld dergisinde serbest kürsüde yazım var menajerlik hakkında. Ben şimdi mesela şu karşıdaki Türk Telekom binasına gidip “ben sergi açmak istiyorum bana sponsor olur musunuz?” diyemem. Bu sanatçının klasını düşürür. Hoş bir şey değil. Bu benim işim değil, olmamalı da! Ayşe Hanım’ın benim menajerim olması lazım. Ayşe Hanım’ın beni çok iyi tanıması lazım. Aynı zamanda da olağanüstü entelektüel bir yapıya sahip olması lazım, konuya hakim olması lazım, ama Ayşe Hanım’ın ağır basan tarafının finans olması lazım. Böyle bir menajer beni en iyi şekilde orada temsil eder.



Türkiye’de yerleşiyor mu menajerlik kurumu?



Hayır, bizde küratörler var. Onlar hiçbir şekilde bize düzgün bakmıyor, hep şaşı bakıyorlar. Onlar fotoğrafı hep bir araç olarak değerlendiren sanatçılarla istişare ediyorlar ve bizi gelenekselci bir yapıda değerlendirip günümüz sanatı konseptinde çalışamayacağımızı düşünerek bizimle çok fazla ortak proje yapmıyorlar. Küratörler mesela bir konsept belirliyor, “Değişimler” diyor, “Anadolu Yakası” diyor ve bu kapsamda sponsorlar buluyor ve kendi konseptindeki sanatçılarını bu sponsorla paylaşıyorlar.




Bir üniversitede fotoğraf bölümü başkanı olarak, ülkemizdeki fotoğrafçılık eğitimi hakkında neler söyleyebilirsiniz?



Okulların da artık uzmanlaşması gerektiğini düşünüyorum ben. Hatta bir sempozyumda bu konudaki fikrimi fotoğraf okullarının ekolleşmesi diye bir bildiri olarak da sundum. Şimdi bakıyorsunuz, Dokuz Eylül, Mimar Sinan’a benziyor; Mimar Sinan, Marmara’ya benziyor; Marmara bize (Kocaeli Üniversitesi) benziyor. Hepimiz aynıyız yani. Şöyle olmalı; mesela diyelim ki ben fotoğraf okumak istiyorum. Bakıyorum Dokuz Eylül kuramsal eğitim veriyor, Mimar Sinan sanatsal, Marmara daha teknik, Kocaeli de teknik eğitim veriyor. Peki, ben ne olmak istiyorum? Ben sanatçı olmak istiyorum. Tamam, o zaman ben Mimar Sinan’a gitmeliyim diyebilmeliyim. Ya da ben bu işin kuramını, felsefesini öğrenmek istiyorum, o zaman da Dokuz Eylül’e gitmeliyim. Artık eğitimin bu şekilde uzmanlaşması gerekiyor, herkesin aynı eğitimi vermesini çok doğru bulmuyorum. Öğrenciye seçenek sunmamız lazım diye düşünüyorum.



Fotoğraf sizin ikinci lisansınız diye biliyoruz, doğru mudur? İlk lisansınız neydi ve daha sonra fotoğraf okumaya nasıl karar verdiniz?



Hayır, aslında herkes yanlış biliyor. Ben hiçbir yerde iki lisans derecem var diye yazmadım. Ben aslında “gemi inşaat eğitimi aldım” dedim, öbür türlü “gemi inşaat mühendisiyim” derdim. Teknik meslek lisenin, gemi inşaatı bölümü mezunuyum. Yani teknisyen diyebilirsiniz, işçilik yaptım 15 sene.



Anlıyorum, bir yanlış anlaşılma var. Yani bende fotoğrafın sizin ikinci lisansınız olduğunu sanıyordum. İki lisansınız var diye biliyordum.



Aslında aynı zamanda halkla ilişkiler önlisans mezunuyum. Ama bunu kimse bilmiyor, ilk defa size söylüyorum.



Ama yine de fotoğraf eğitiminize biraz geç başlamışsınız sanırım. Bir ara var yani”¦ İşin doğrusunu bizimle paylaşabilir misiniz?



Peki, anlatayım. 16 yaşındaydım ve inanılmaz bir sinema tutkum vardı. O zamanlar sinema günleri festivalin içerisindeydi, işte yirmi film falan gelirdi. Ben bir tane bile kaçırmazdım. Sonra festivalin dışına alındı. Şimdi üç yüz tane film getiriyorlar. Bana göre o eski tadı, kalitesi kalmadı”¦ İşte 16 yaşındayken kafaya koydum. “Ben”, dedim “yönetmen olacağım”.




Zaten görsel sanatlar eğitiminiz var.



Evet, sinema tv enstitüsü vardı, oraya ön kaydımı yaptırdım. Babam duymuş, “kesinlikle seni orada okutmam” dedi. Sen mühendis olacaksın dedi babam ama bende mühendis kafası yok, kafam hep görsel şeylerde. İşte o zamanlar fotoğraf sergilerine gidiyorum, heykel sergilerine gidiyorum. Fakat izin vermedi babam. İzin vermedi ama tabii mühendisliği de kazanamadık. Ben fabrikadaki işçiliğe devam ettim. Askere gittim, geldim ama içimde hala bir ukde, okumak istiyordum. Şimdiki vakıf üniversiteleri de yok o zaman. Yani paranla bile okuyamıyorsun. Açık öğretim ilk defa çıkmıştı, açık öğretime kaydoldum ama tadını alamadım. Sonraları, 26 yaşımda, İFSAK’ta fotoğrafla uğraşırken Aclan Uraz ağabeyim vardı, bana “sen bunun okulunu niye okumuyorsun?” deyince bende bir ışık çaktı. Mimar Sinan Üniversitesi’nin imtihanlarına girdim, sonra bir baktım kendimi üniversitede buldum. Yani teknik meslek lisesinde bir eğitimim var, sonra lisansım fotoğraf, yüksek lisans mimari fotoğraf, doktoram haber fotoğrafçılığıdır. Bir de doktorayı bitirdikten sonra bir boşluk buldum açık öğretimde halkla ilişkileri bitirdim. Aslında onu da, ileride bir ajans kurarsam eğer, Avrupa Birliği sürecinde bir sertifikasyon söz konusu olduğunda sıkıntı yaşamamak için okudum.



Bir dönem sizi fotoğraf yarışmalarında çok sık görürken son zamanlarda göremiyoruz. Bunun özel bir sebebi var mı?



Aslında yarışmalara katılmayla ilgili duygu şu; şimdi ben bir şey yapıyorum ama bunu ne kadar doğru yapıyorum? Bir de bunun arkasından gelen bir ego var tabii. Görsünler beni, bak ben kimim gibi. O dönemde bunlar yan yana gelmişti. Yarışmaların bana bir diğer katkısı da beni çok zinde tutuyordu. Ama ben bir yarışma fotoğrafçısı değildim, onu da söyleyeyim. Üretimim çok yüksek noktadaydı o zamanlar. Yani 60-70 makara film alırdım, Anadolu’yu karış karış gezer fotoğraf çekerdim ama bu fotoğrafları bir X yarışma için çekmezdim. Eğer elimdeki fotoğraflara uygun devam eden bir yarışma varsa; işte çektiğim bu fotoğraflarla katılırdım. Yoksa ki bir yarışma var, haydi gidip o konuyla ilgili fotoğraf çekeyim durumu yoktu. Bu yarışmaların diğer bir katkısı da ekonomik anlamda oldu. Yani o yarışmalardan kazandıklarımla kendi kişisel sergilerimi açma fırsatı yakaladığımı itiraf etmeliyim. Yani düşünün benim kendi memuriyet maaşımla o sergileri açmam mümkün değildi. Bu anlamda bu yarışmalar belli bir dönem beni sponse etti.


Şimdilerde katılmama sebebim sanırım artık hevesimi aldım. Bir de kendime farklı alanlar buldum, kitap yazmak gibi, film ve belgesel çekmek gibi. Ve enerjimi bunlara harcamaya karar verdim. Bir de tabii bu yarışmalarda yaşanmaya başlanan polemikler de beni rahatsız etmeye başladı. Ben de bu polemiklere dahil olmak istemedim ve enerjimi yeni alanlarda kullanmaya karar verdim. 2007’den beri de katılmıyorum.




Bu söylediklerinize bağlı olarak şunu sorayım, fotoğraf dünyasındaki bu polemikler, son zamanlardaki ciddi çekişmeler sizce doğal bir şey midir?



Bu tabii sanatçı egosundan geliyor. Aslında sadece son yıllarda değil, yani ben on yıl öncesini biliyorum, o zaman da vardı. Sanatçı egosu farklı bir şeydir. Ben duygusu vardır, mülkiyet duygusu vardır. En büyük benim gibi”¦ Pohpohlanmak ister.Aslında bütün bu çekişmeler biraz da buradan geliyor.



Çok üretkensiniz Hocam, bu enerjiyi nereden buluyorsunuz diye sorsam”¦



Bu sanırım biraz hayata bakışla ilgili bir şey. Çok enerjim var diyebilirim çünkü hayata çok pozitif bakıyorum. Beni mesela kötü bir haber en fazla 15 dakika oyalayabilir. Mesela X bir yerden işten çıkarıldım diyelim. Bir iki gün her insanda olduğu gibi ben de üzülürüm. Sonra kendi kendime “Özer farklı bir alana kay, farklı bir şey yap, belki de bu senin için bir fırsat” derim ve onu bir gün sonra olumluya çeviririm. O durumdan kendime bir artı çıkarırım.



Bir de şöyle bir özelliğim var, gece yattığımda bir muhasebe yaparım. Bugün mesela ne yaptım diye bakarım, “Hülya Hanım’la söyleşi yaptık, bir işim vardı onu hallettim, kitabımla ilgili çalıştım, düzeltmeler yaptım. Evet, bugün iyi geçmiş, verimli geçmiş” derim kendi kendime ve bu beni mutlu eder. Mutlu ettiği gibi bir sonraki gün için de motive eder aslında.



Hep merak ediyorum, sizin gibi bu işin içinde bir yerlere gelmiş insanlar için fotoğraf ne ifade eder diye. Size de sormak isterim, fotoğraf nedir sizce ya da sizin için fotoğraf ne ifade ediyor?



Ö K: On sene önce bu soruyu sorsaydınız anın tespiti derdim. Sadece bir illüzyon diyorum şu an, çünkü gerçek değil, gerçek olanı göstermiyoruz. Bir bina sahibi mesela bana geliyor “ağbi bunu farklı göster” diyor “ama bina bu” diyorum. “Olsun” diyor “bunu daha farklı, daha değişik, daha güzel göster” diyor ısrarla. Herkeste bir farklı olma, farklı görünme isteği var ve doğal olarak günümüz iletişim araçları da buna yöneliyor. Bana göre günümüzde fotoğraf bir illüzyon. Günümüzde ama! Diyorum ya bundan on sene önce sorsaydınız anın tespiti derdim.




Şimdi böyle diyoruz ama bu söylemle sizce “fotoğraf sanattır” diyenleri kızdırır mıyız acaba?



Şimdi, önce zanaat ve sanatın farkına bir bakalım. İlk insanı düşünün. Su içme ihtiyacı var bu insanın ve mağarasından çıkıyor, su kenarına gidiyor. Gecenin bir vaktinde eliyle suyunu içiyor ve mağarasına geri dönüyor. Sonra derenin kenarında kilin ıslanıp şekil aldığını ve güneşle kuruduğunda sertleştiğini ve o sertliğini muhafaza ettiğini görüyor. Ne yapıyor, bundan bir kap yapıyor ve suyunu bunun içine koyuyor. Şimdi burada eylem ihtiyaca binaen gerçekleşmiş bir eylem. Sizce bu nedir, sanat mıdır?



Bu doğal olarak zanaat çünkü ortada bir ihtiyaç söz konusu.



Evet, şimdi aynı insanı düşünün bizonu vuruyor, kesiyor, pişiriyor, karnını doyuruyor, yaptığı kaptan suyunu da içiyor. Ohhh ne güzel rahatlıyor. Sonra rahat rahat yatmak varken dönüyor arkasına ve mağaranın duvarına o bizonu nasıl avladığını, ateşi nasıl yaktığını çiziyor. Peki, şimdi bu ne?



Sanat!



Evet, çünkü bir iletişim kurmak istiyor benimle. Bana kalacağını düşünmüyor belki ama mağaradaki diğer insana anlatıyor belki de. Şimdi siz de çektiğiniz fotoğrafa bakın, bu fotoğraf bir ihtiyacı mı gideriyor yoksa bir iletişim kaygısı mı taşıyor? İletişim kaygısı varsa sanat, ihtiyacı gideriyorsa zanaattır! İletişim kaygısı var ama fotoğraf çok kötü! Tamam, o zaman onu tartışalım o ayrı ama iletişim kaygısı olan her fotoğraf kötü de olsa sanat fotoğrafıdır. Kötülüğünü ayrıca tartışalım!



Sizin çalışmayı en sevdiğiniz konu nedir?



Kesinlikle çalışan insanlar! Çünkü benim dünyam o, çok seviyorum. İşçi, emekçi, gariban”¦




2001 AFIAP unvanı aldınız. Nasıl bir duyguydu bu, biraz bahseder misiniz?



Çok özel bir duyguydu. Yani şöyle düşünün siz de akademisyensiniz ve kendi alanınızda ilk profesör siz olmuşsunuz ya da mesela sizin için kendi alanınızda ilk kadın profesör sizsiniz gibi. Müthiş bir duygu ama 15 yıl sonra bakıyorsunuz 40 tane kadın profesör daha geliyor arkanızdan. O zaman tabii o ilk özelliği pek kalmıyor diyebilirim. Ama şunu söyleyebilirim, inanın bir kez olsun kendimi fotoğraf sanatçısı diye tanıtmışlığım ya da bir yerlere yazmışlığım yok. Yazılmışsa benim iradem dışındadır ki benim lisansım, yüksek lisansım, doktoram, yardımcı doçentliğim ve doçentliğim hep sanat üzerine yani aslında göğsümü gere gere söylemeye hakkım var, ama ben bu tür unvanların halk tarafından verilmesi taraftarıyım. Yani insanlar yaptığım işlere baksınlar ve “Vay be işte sanatçı budur” desinler işte o zaman bence doğru şeyler yapıyorum demektir benim için.



Fotoğrafın dışında ne yapar, nasıl biridir Özer Hoca?



Sıradan bir adamım. Piyano çalmaya çalışıyorum. Bu da benim içimde ukdedir. Hayatta içimde kalmış iki ukdem vardır. Birisi bir müzik aletini çalamamış olmak, diğeri de benim düşündüğüm anlamda akıcı İngilizceyi konuşamıyor, anlamıyor olmak. Yani İngilizcem var ama bana göre yeterli değil. Yani kongrelerde, konferanslarda Türkçe kadar rahat kullanabileceğim bir İngilizce hakimiyeti hayalimdir. Bu biraz zor görünüyor artık ama diğerini başarabileceğim sanırım. Ne yaparım bunun dışında, her akşam mutlaka dvd seyrederim. İzlerken de ders almaya çalışıyorum; “bak kamerayı o açıya koydu, ışığı şuradan aldı” vb. Tabii izlerken çok yoruluyorum. Bazen aynı sahneleri tekrar tekrar seyrediyorum çünkü özellikle kurguyu öğrenmeye çalışıyorum. Kurgu çok önemli, kurgu bilirseniz sinemada pek çok şeyi yapabilirsiniz. Ben maalesef yardımcı bir yönetmenle çalışmıyorum, kendi işimi kendim yapıyorum. Kurguda ne yapacağımı bilirsem doğal olarak daha rahat oluyorum.



Peki, hiç fotoğrafsız bir gününüz geçiyor mu? İçinde hiç fotoğraf olmayan bir gün mümkün mü sizin için?



Ö K: Sanırım yok. Yani hiçbir şey yapmasam da mutlaka okuyorum, çeviri yapıyorum zaten yazdığım kitaplar da var, onlarla ilgili çalışıyorum. Yani bunların hepsi de fotoğrafla alakalı olduğu için fotoğrafsız bir gün çok zor…



İlerisi için ne düşünüyorsunuz? Başlarken bana söylediğiniz kitaplardan bahsedelim mi biraz?



Bitmiş olan “Fotoğrafın Temel Prensipleri” adlı kitabımı yayına hazırlamaya çalışıyorum (mizanpajı yapılıyor). Biraz kompozisyon kokuyor, daha çok fotoğrafta belli bir seviyeye gelmiş kişilere hitap edecek olan bir kitap. Bir de şu anda yazmakta olduğum ve seneye bu vakitlerde yayınlanmış olmasını umduğum “Haber Fotoğrafçılığı” adlı kitabım var üzerinde çalıştığım. Böylece son kitabımı da yazmış olurum sanırım…



Öyle demeyin yine yazarsınız.



Yok ben kendimi, kapasitemi biliyorum. Bundan sonra yazılacak kitaplar felsefik kitaplar o da benim uzmanlık alanım değil. Fotoğraf felsefesiyle alakalı bir şey yaz dediğinizde yazamam, çünkü bu özümseme ile alakalı bir şey. Benim konularım daha çok teknik konulardı yani mimari fotoğrafçılık, haber fotoğrafçılığı, ileri fotoğraf teknikleri, vb. Aslında çok isterdim fotoğraf felsefesinde de yetkin olabilmeyi ama ben uzmanlaşmaktan yanayım ve benim uzmanlık alanım da teknik bilgi.




PhotoWorld dergisinde yazılarınız çıkıyor, eğitim merkezinde eğitim de veriyorsunuz. PhotoWorld dergisiyle ilişkiniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?



Daha önce yıllarca bir Fotoğraf Dergisi’nde yazdım sonra Fotoğraf ve Teknik diye bir dergi ortaya çıkardık ama benimle sürmedi. Aslında istediğim formatı ne kendi çıkardığım dergide ne de yazı verdiğim dergide bir türlü yakalayamadım. PhotoWorld ekibi çok genç bir ekip, çok dinamikler. Vizyonları olağanüstü geniş, Murat’ın, Cenk’in, Serhat’ın ve Mustafa’nın çok geniş bir vizyonları var. Bu arkadaşlar “Hocam beraber çalışabilir miyiz?” diye bir teklifle geldiler. Böyle başladık ve sanırım dördüncü yılımızdayız. Ne kavgamız ne gürültümüz var. Her konuda fikir alış verişi yapıyoruz, ben de onlardan bir şeyler öğreniyorum ki bu benim için çok önemli. Danışmanlık yapıyorum ama aslında ağabeylik, kardeşlik de diyebiliriz.



Son olarak Fotoritim hakkındaki fikirlerinizi sorsam neler söylersiniz? Fotoritim’i takip ediyor musunuz?



Devamlı takip ediyorum ve keşke basılsaydınız diyorum. Özellikle bazı sayılarınız akademik olarak kaynakça gösterilecek kadar zengin. İnanılmaz güzel yazılar var, çok beğenerek takip ediyorum.



Bize de çok soruluyor derginizi nereden alabiliriz diye”¦



Şimdi tabii basılı bir dergi olmanın da çeşitli dezavantajları var. Basılı olduğunuzda kendinizi finanse edebilmeniz için reklam almanız gerekecek. İşin içine reklam girince doğal olarak başka şeyler de girecek. Zaman gelecek yazının içeriğinden çok yetişip yetişmemesini dert edineceksiniz. Yurtdışında nasıl oluyor bu iş, derginin otuz bin abonesi var. İşte o zaman reklama bağlı değilsiniz ama tabii bu Türkiye’de çok zor. Şu anda var olan birçok derginin birleştiğini ya da kapandığını duyuyorum.



Hocam bize zaman ayırdığınız için size Fotoritim ekibi ve okuyucuları olarak çok teşekkür ediyoruz ve yeni kitaplarınızı dört gözle bekliyoruz.



Ben teşekkür ederim.










Kitap Hakkında



FOTOĞRAFIN BÜYÜSÜ: IŞIK

Prof.Dr. Özer KANBUROĞLU



Pek çok fotoğraf kitabında değinilen, ama aslında iyi bir fotoğrafın olmazsa olmazı olan ışık ve doğru ışık kullanımı üzerine yazılmış kapsamlı bir kitabın olmamasından yola çıkarak yazmaya karar verdiği kitabına, önce ışığın ne olduğunu anlatarak başlıyor Özer Kanburoğlu hoca…



Fotoğraf çekmeye başlayan hemen herkesin en büyük derdidir mesela gördüğü görüntü ile çektiği fotoğrafın birbirinden tamamen farklı olması. Bazıları da “neden fotoğraf makinesi benim gördüğümü görmüyor” diye dertlenir ya işte Özer Hoca bu sorununun sebeplerini anlatıyor. Buna insan gözünün ve fotoğraf makinesinin renkleri farklı algılamasının sebep olduğunu söylüyor. Bu algılama farkını gidermeye çalışmak ve istenilen fotoğrafları çekilebilmek için makinedeki beyaz ayarının önemini, doğal ve yapay ışıklarda beyaz ayarının nasıl yapılması gerektiğini ve bu ayarlamalar sonucunda ortaya çıkan farkı örnek görsellerle anlatıyor.



İtiraf ediyorum ben ilk defa bu kitapta öğreniyorum psikolojik, fizyolojik ve fiziksel renk kavramlarını. Başlığı görünce “Işığın da psikolojisi mi varmış ?” diye geçiriyorum içimden, ama varmış, anlıyorum okuyunca. Meğer herkesin aynı rengi farklı algılamaları demekmiş psikolojik renk.



Hepsi bu kadar değil tabi, oldukça kalın ve bol görselle destekli kapsamlı kitapta ışık kaynaklarından, farklı açılardan gelen ışıklarla ve özel ışıklarla çekim tekniklerinden, ışık ölçümleri ve ölçüm aletlerinden, flaş kullanımından, portre, mimari, stüdyo fotoğrafçılığında ışık kullanımından ve daha pek çok önemli konudan bahsediliyor.



Işık ve ışık kullanımı hakkında çok yararlı teknik bilgileri içeren bu kitabı sizler için okuduk ve çok beğendik ama bununla da yetinmeyip Özer Hocamızla son kitabı, daha sonraki projeleri, fotoğrafçılık bölüm başkanı olarak ülkemizdeki fotoğraf eğitimi ve kendisinin fotoğraf serüveni hakkında bir söyleşi yaptık. Beğeneceğinizi umuyoruz, iyi okumalar.



Hülya Yeltepe Ercan








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özer Kanburoğlu ile RöportajÖzer Kanburoğlu ile RöportajÖzer Kanburoğlu ile RöportajÖzer Kanburoğlu ile RöportajÖzer Kanburoğlu ile RöportajÖzer Kanburoğlu ile RöportajÖzer Kanburoğlu ile RöportajÖzer Kanburoğlu ile RöportajÖzer Kanburoğlu ile RöportajÖzer Kanburoğlu ile Röportaj

Marcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın Geleceği



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




MARCIN OWCZAREK ile RÖPORTAJ


INTERVIEW with MARCIN OWCZAREK






Marcin merhaba, Fotoritim’e hoş geldin”¦



Eserlerindeki eleştiri üzerinden başlamak istiyorum; bu günümüz toplumsal yaşamına dair mi yoksa geleceğe dair korku ve endişeleri aktarmak için mi?



İşin doğrusu, sanatsal çalışmam kesinlikle günlük yaşantımıza dairdir, ama özellikle geçmişi işaret etmesi ve geleceği tahmin etmesi gerçeği değiştirmez. Fotoğraf aracılığıyla 21. Yüzyılı anlatıyorum. Sanatımın önemli kısmı, gelecek yüz yılda dahi sürekli güncellenecek olan metni yaratmaya çalışmamdır. Bu tip bir metin geçmişin sonucudur, benim şu andaki gözlemlerimdir ve son olarak da kehanetlerimdir. Tüm süreci anlamak açısından insan tarihindeki her on yılın aynı derecede öneme sahip olduğuna inanıyorum. Diğer yandan, eğer bunu şimdi ya da gelecek olarak belirtirsek, yüz yıllar boyunca hala insan dünyasında var olan kaba işkencelerin artışı, eziyetler, yanan araziler, savaşlar gerçeğini de değiştirmez. Hiçbir şey değişmedi, geçmiş yüz yılların delilik tarihinden hiçbir şey öğrenemedik. Bu bazı temaların basitçe evrensel olduğunun ve dünya var oldukça ortaya çıkacağının bir nedenidir.




Dijital sanat ve sanatçı ne demek, bunu açabilir misin?



Dürüstçe söyleyebilirim ki sayısal-sanat ve sanatçının ne olduğu hiç umurumda değil. Sadece yaparım, yapılması gerekeni düşünmek isterim. Bununla birlikte ani olarak yanıt verirsem, sayısal-sanatın insanın bir başka ifade ortamı olduğuna inanıyorum, muhtemelen bir de sanatın geleceğidir (yani geleneksel boyama ve analog fotoğrafın olmayacağı anlamına gelmez). Kişisel olarak sayısal-sanatı seçtim, çünkü başlarda geleneksel kolajlarla çalışırdım ve daha sonra fiziksel olarak düşünce ve algımı ifade edebileceğim daha fazla imkan yaratan sayısal – kolajı keşfettim. Sonunda benim durumumda, sayısal – kolaj uyumlu evrendeki bir çok karmaşık öğe ile, bir çok yansıma ve onların şekilleriyle bağlantı kurmama aracılık etti.



Sanatçının ne olduğu konusundaki cevabımda ‘Bombalar düştüğünde gerçekten sanatın ne için olduğunu anlayacağız’ diyen sanatçının bir sözünü aktarayım. Bu cümleyi yazan kişi ‘Guernica’yı yaratmıştır. Onun bakış açısını sizinle paylaşıyorum çünkü sanat gerçeği ve bu gezegen hakkındaki delili verir. Benim kafamda sanat zevk vermez. Sanat aktivizmdir, sanat duvarları yıkmalıdır, duvar örmemelidir. Sanatçı başka insanların diğerlerine unutturmak ya da gizlemek istediği yerleri, duyguları tanımlayan kimsedir.




Çalışmalarında şehir-bina görüntüleri ve heykeller önemli bir yer tutuyor. Geçmiş ve günümüzü birleştirerek geleceği mi tasvir ediyorsun?



Evet, eğer anıt veya binaları kullanırsam, bu öğeler tarihsel, mecazi ya da sembolik yan anlamlara sahip oluyorlar. Örneğin, görüntülerimden birindeki ‘Şehir anahtarının tutucusu’ adındaki büyük bina kütüphanedir. Sembolik lisanda kütüphane – bir kimse onu bilgi, gizem, güç olarak tanımlayabilir – Kütüphane ayrıca labirent kavramıyla yakından ilgilidir, yani görüntülerimdeki tüm bu modellerin labirentle (yaşamın labirenti) sembolize edilmeye zorlanmasının nedenidir…….



Geçmiş ve şimdiki zamanın öğelerini birleştirerek geleceği anlatıyorum, çünkü tarihsel değişimi betimlemek için gerçeğin farkında olmamız gerekir ki herhangi bir çağ her zaman büyük ölçüde geçmiş çağları içerir. Benim öykümde 21. yüz yıla yapılan yolculuk Eski Yunan’dan hatta ilkel kabileleri de içeren erken bir dönemden başlar. Daha önce de bahsettiğim gibi, şimdiki dünyayı tanımlamak ve ortaya koymak için geçmişi yaşamanız, düşünmeniz gerektiğine inanıyorum – yani geçmiş ve gelecekten aldığım kolaj öğelerini kullanmamın sebebi budur.




Eserlerine yansıması gerçekten çok etkili olan Sürrealizm neden ve nasıl ilgini çekti? Sendeki yansıma ve etkilerinden bahseder misin? Etkilendiğin sanatçılar kimler oldu?



Gerçeküstücülük’e hayranım, çünkü bu kültürel hareket tarafından yaratılmış güçlü sosyo-politik ifadelerle doluyum. Hepsinden önce, Gerçeküstücüler savaşı, tüketimi, kolonyalist (sömürge yanlısı) ilgileri, entelektüel uyumculuğu (conformity) reddeder. George Grosz Dadaizmi “dünyanın ortaklaşa yıkımına karşı olmak” olarak tanımlar. Kendi sanatımda ben de bu gezegen ve insan beşeriyetinin yıkım sürecine vurgu yapıyorum. Bunun da ötesinde Gerçeküstücülük’ ün derin bir ruh hali ve bu dünyayı yorumlamanızda özel bir yol olduğuna inanıyorum.



Beni etkileyen sanatçılardan verebileceğim isimler: Alfred Kubin, Francisco Goya, Gustav Dore, Odilon Redon, William Blake ve ayrıca bana ilham veren önemli değerler: Antonin Artaud, Guy Debord, Jean Baudrillard, Michel Foucault, Walter Benjamin, Friedrich Nietzsche, Henry David Thoreau, Aldous Huxley, Austin Osman Spare, George Orwell ve ‘Tibet Ölüler Kitabı’…




2012 yılı çalışman “Democracy””¦ Democracy bir aldatmaca mı? Güçlünün zayıfı kılıfına uydurarak ezmesi mi? Her şey lafta mı kalıyor sence?



Tüm söyleyebileceğim, çağdaş dünyada ‘Demokrasi’ diye adlandırılan şey benim için içinde bir Minotaur’ un olduğu (mit: yarı insan yarı canavar) bir labirent deneyimidir. Minotaur labirentte koşar, ümitsiz bakireleri ve köleleri arzular. Bu halkadan kurtulmanın tek yolu Ariadne’ nin ince çizgisini yakalamaktır. Kalanını resimlerimde ortaya koydum.




Freud; sanatın bilinçaltı duygu ve ihtirasların sembollerinden oluştuğunu söyler ve sanatkarın bu yolla kendini tatmin ettiğini. Senin için sanat ne anlam ifade ediyor?



Benim için sanat andır, bombalar düştüğü vakit ve bizler bu cehennemde ayakta dururken aynı zamanda bu deliliğin gerçeğini ve kanıtını diğer insanlara veriyoruz.




Kolajlarını nasıl yaratıyorsun, masa başı çalışmandan bahseder misin? Nasıl bir düzen ve akış içinde çalışıyorsun?



Benim olayımda yaratmanın ilk anı seyahattir, çünkü binlerce tek fotoğrafı kullanıyor ve ihtiyaç duyuyorum. İlk olarak, bir kağıdın üzerinde yaratmak istediğim resmin iskeletini oluşturuyorum, bu süreç temelde kavramsal kısımdır. Daha sonra iskelette elde etmeye çalıştığım şeyi ortaya çıkarabilmek için bilgisayar kullanıyorum. Nihai sonuç, kolajdır. Resmi bitirmek ne kadar zamanımı alıyor? Örneğin, ‘Demokrasi’ çalışmamı bitirmek tek bir resimle üç aylık zamanımı aldı – bitirmek için iki hafta uğraştırdı beni. Genellikle sanatsal işlerim günde 12-14 saatimi alır.




Teknolojiyi kullanarak teknolojiyi eleştirmek”¦ İkilem gibi gözüküyor ilk bakışta”¦ Başını alıp giden bu teknoloji ve tüketim dünyasına dair düşüncelerin nelerdir?



Çizimlerimde karşı karşıya getirmek istediğim şey, insan ırkını insanlıktan çıkarmaktan sorumlu olan yeni teknolojiler ve şiddetli tüketimdir. İnsanoğlu düzgün bir şekilde teknolojiyle başa çıkabilme yeteneğinden yoksundur, çünkü teknolojik süreç insanın ruhsal evriminden çok daha hızlıdır. Bu durumda insanların bütünüyle yaşamın tüketimcilik yönüne farkında olmadan da bağımlı kaldıklarının ve onun kölesi olduklarının gerçeğini de göstermek istedim. Çoğunlukla, zamanlarını süper marketlerde, alış-veriş yaparak, kanser ve diyabete sebep olan aşırı yağ, tuz ya da şeker içeren değersiz gıdalarla beslenerek geçiriyorlar. Hileli bilgi aktarımı baskın medyadan geldi. Kritik an insanlar televizyona, radyoya ve internete gerçek dünyadan daha çok inandığında geldi. Tüketimler hemen hemen televizyonun aktardığı yanlış normların ve yanılsamalı değerlerin verdiği yansımalara sahipler ve insanlar bu yolu izliyorlar. Zamanlarını gerçek dünyadan çok sanal dünya içinde harcadılar.




Sergi planlıyor musun önümüzdeki dönemde? Ve şu an üzerinde çalışmakta olduğun ya da planladığın ne gibi projelerin var?



İki yıldan beridir sürekli yeni çizimler eklediğim açık-uçlu ‘Distopi Karası’ üzerinde çalışıyorum. Bu proje çoğunlukla içinde yaşayan insanların koşulları kadar tüm bu modern şehirlere odaklanmaktadır. Bundan ayrı olarak ‘Distopi Karası’ projesinin bir karşılığı olacak birkaç heykel yaratmaya niyetlendim.



Gelecek iki ay boyunca iki sergiye katılacağım, biri Arjantin’ de ve diğeri de Belçika’ da olacak. Dahası sahibi bir sanat yönetmeni ve koleksiyoncusu olan – Yannick Le Guern (www.goldenbrain.fr) – Paris’teki Altın Beyin galerisi ile ortaklaşa bir işe girişiyorum.



Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Hasan SÖNMEZ




If you mind I would like to start with the critique on your works; does it belong to our daily life or to transfer anxieties and the fears to the future?



As a matter of fact, my artworks definately belong to our daily life, but it does not change the fact that they also intentionally refer to the past and anticipate the future. By using photography, I describe 21 century. The essential part in my art, is that I try to create the passage, which will be always up-to-date, even in the next century. This kind of passage, is the result of past history , my present observations and finally my propheties. I believe that every single decade in human history is equally important, to understand the hole process. On the other hand, if we call it present or future, it also does not change the fact that through the centuries explosion of cruel tortures, suffering, burning landscapes, wars are still present in human world. Nothing has changed, we learned nothing from the history of madness of past centuries. That is why some of themes are simply universal and will take place as long as this world exists.




What is the meaning of digital-art and artist? Will you explain it?



I can honestly say that I have never wondered what is digital-art and artist. I just do, want I think must be done. Nevertheless, responding spontaneously, I think that digital-art is just another medium of human expression, probably also the future of art (what does not mean that traditional painting or analogue photography will not exist). Personally, I chose digital-art, because at the beginning I used to create traditional collage, and later I discovered digital collage which gave me physically many more opportunities to articulate my thoughts and perception. Finally, digital collage in my case let me connect many complicated elements, many reflections and shape them in coherent universe.



In answer to what is the meaning of artist? I will quote one of the artist who said that: ‘When the bombs are droping, then we find out, what art is really for’. The author of this sentence painted ‘Guernica’. I share his point of view, because I think art should give the truth and evidence about this planet. In my mind, art is not for giving pleasure. Art is activism, art should demolish the walls not to build the walls. Artist is someone who describe the feelings, places that other people want to hide from the other people or forget.




The city-building scenes and sculptures have great importance at your works. Do you portray the future by binding both past and present?



Yes, if I use monuments or buildings, these elements have historical, metaphorical or symbolic connotations. For example, the main buliding in one of my images called ‘The Keeper of the City Key’ is library. In symbolic language, the library – one can define as the source of knowledge , mystery, might. The library is also closely related to labyrinth, that is why all these manekines in my image are forced to lead with labyrinth (of life)…………….



By binding the elements located both in the past and in the present I do portray the future, because to portray the historical change, we need to realize the fact, that any epoch always includes a great deal of the past epochs. In my narration, the voyage through the 21 century starts in Ancient Greece or even earlier including the way of life of primitive tribes. As I mentioned before, I think that to reveal and describe the present world you live in, you need to cogitate the past- that is why I employ in my collages elements from the past and present.





How and why did Surrealism, which reflection to your works was actually very effective, take your interest? Will you tell about its reflections inside you? Who were the artists that you have been affected by?



I admire Surrealism, because I’m highly involved in the the strong socio-political statements created by this cultural movement. First of all, surrealists negated war, consumption, colonialist interests, intellectual conformity. George Grosz defined Dadaism as the manifestation “against this world of mutual destruction.” In my art I also stress the process of destruction of human mankind and this planet. What is more, I think that Surrealism is more state of mind and particular way you remark this world.




From the artists who affected me, I can name: Alfred Kubin, Francisco Goya, Gustav Dore, Odilon Redon, William Blake and also the great value of inspiration for me are: Antonin Artaud, Guy Debord, Jean Baudrillard, Michel Foucault, Walter Benjamin, Friedrich Nietzsche, Henry David Thoreau, Aldous Huxley, Austin Osman Spare, George Orwell, and ‘Tibetan Book of the Dead’…




Your work of 2012 is ‘Democracy’”¦ Is Democracy a trick? Is the crushing of mighty to the helpless by covering up? Is everything not to be carried out to you?



All I can say is that so called ‘Democracy’ in the contemporary world, is the experience of the labyrinth for me, with the Minotaur inside. The Minotaur runs the labyrinth, he demands helpless virgins and slaves. The only way to leave this circus full is to find Ariadne’s Thread. The rest I revealed by my image.



Freud says that art raises from symboles of sub-consciousness, emotion and passion, and that artist satisfies himself or herself with this way. What does art mention to you?



For me art is the moment, when the bombs are droping and we are standing inside this hell, giving at the same time truth and evidence of this madness to other poeple.




How do you make your collage, do you tell about your work on the desk? In what arrangement and run do you work?



In my case, the initial moment of creation is voyage, because I use and need thousands of single photographies. At first I make a sketch of picture on a piece of paper I want to generate, this process is simply conceptual part. Then I use computer to give birth to what I wanted achieve in sketch. The final result is collage. How long does it take to finish the image? For example to finish ‘Democracy’ I spent three monhts of working, with single picture – it takes me around two weeks to finish,. I usually work 12-14 hours per day with my artworks.




To make criticism on technology by using it”¦ It seems like a dilemma at first sight”¦ What are your thoughts regarding that technology and consumption world that goes away by itself?



What I want to confront by criticism in my artworks, is that new technologies and (hiper)consumption are responsible for dehumanization of human race. Human beings are not able to properly cope with technology because the technological progress is far more rapidly than humanity’s spiritual evolution. In this case I also want to indicate the fact, that people are absolutely addicted and slaved by consumerism way of life, even without realizing that. Mostly, they spend their life in supermarkets, shopping, eating junk food- which contains high levels of saturated fats, salt, or sugar which is the reason of diabetes and cancer. The manipulated transmission come from mass-media. The crucial moment come when people trustmore in television, radio, internet than in real world. Hardly ever, consuments have moment of reflection, television gives you false norms and illusional values and people follow that path. They spend more of their life in virtual world than in real world.




Are you planning to make an exhibition in future? And what projects do you have or plan for now?



Since two years, I have been working on ‘Dystopy Land’ – the open-ended project, to which I permanently add artworks. This project mainly focuses on all modern cities as well as condition of people living inside these cities. Apart from that, I also intend to create few sculptures which will correspond with the ‘Dystopy Land’ project.



In the next two months I will participate in two exhibitions, one in Argentina and second in Belgium. Moreover I cooperate with Golden Brain Gallery in Paris, whose owner is art manager and art collector – Yannick Le Guern (www.goldenbrain.fr).










Marcin Owczarek
, 1985’de Wroclaw’da dünyaya gelmiştir. Yirmi yaşında Wroclaw fotoğrafçılık kolejinde fotoğraf eğitimine başladı, bir gelecek dünyasının idyosenkratik versiyonu olan Cesur Yeni Dünya çalışmasının mansiyon ödülüne layık görülmesiyle mezun oldu. Owczarek yeni teknolojilerin insan yaşamı üzerindeki, özellikle de kentsel alan üzerindeki etkilerine hayrandır. Mekanikleşme ve standartlaşma konularına odaklanır, bu konuları ruhun makine dünyası tarafından ele geçirilmesini betimlediği anti-ütopyan bir tarzla ele alır. O, ”Eski Celtic kutlama zamanlarında odun ve çubuklardan yapılma, yaşayan ve yanmış insanlarla dolu olan dev figürler vardı. ‘Tıpkı şehitlerin kazıklarda diri diri yanarken hala yaşama şarkıları söylediği (Artaud)’, geometrik birleşmeye maruz kaldığımız ölü yarım adaları, beton apartman blokları tarafından oluşturulan bu Celtic figürlerinin yerini aldığımız izlenimine sahibim.” Diye düşünür. Owczarek Şamanizm, Gnostisizm ve Simya ile ilgilenir. Sanatı ayrıca kültürel antropolojideki çalışmaları kadar Tibetan Ölüler Kitabı’nın içeriğinden de etkilenmiştir.



Marcin Owczarek


Marcin Owczarek was born in 1985 in Wroclaw. At the age of twenty, he began studying photography at The College of Photography in Wroclaw, graduating with an honorable mention for his cycle Brave New World, which presented an idiosyncratic version of a future world. Owczarek is fascinated with the influence of new technologies over human life, particulary within urban space. Focusing on the issues of mechanization and standardization, he tackles them in an antiutopian style, depicting the total capture of the spirit by the machine world. He reflects: “In the times of old Celtic celebrations there were enormous figures made of wood or cane, filled with living people and them burned. I have the impression that nowadays we have superseded these Celtic figures by concrete blocks of flats, dead peninsulas, where we undergo geometrical unification and from which we shout ‘like martyrs being burnt alive while still giving songs of life from their stakes’.(Artaud)”. Owczarek is interested in shamanism, Gnosticism, alchemy. His art has also been influenced by the content of the Tibetan Book of the Dead, as well as his studies in cultural anthropology.




www.wix.com/marcinowczarek/photography








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Marcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın GeleceğiMarcin Owczarek ile Röportaj : Dünyanın Geleceği

Yaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 Yıl




Yaşar Saraçoğlu ile Röportaj


“Fotoğraf Sanatında 30 Yıl”





Yaşar Saraçoğlu


Levent Yıldız: Güzel Sanatlar Fakültesi yılları ile başlayabiliriz sohbetimize. Bu alanı seçmeniz nasıl oldu? O zamanki eğitim sistemi ve sonrasında İstanbul Devlet Opera ve Balesi fotoğrafçılığına başlamanızın hikayesini anlatır mısınız?



Yaşar Saraçoğlu: Okuldan önce fotoğrafa ilgim vardı. Agfa modeli 175 liralık (eski lira) pocket makina almıştım, ailedekilerin hatıra fotoğraflarını garip kompozisyonlar kurup, pozlar verdirerek çekerdim. Fotoğraftan öte ikokuldan beridir resime yeteneğim vardı. Öğretmenlerim devamlı olarak “sen akademiye gideceksin” diyorlardı. Hiç aklım almıyordu, insan resimle nasıl para kazanır diye. Küçüklükten beri hep çalışmışımdır yaz kış, okurken hiç bir yazım tatil olarak geçmedi. Çeşitli mesleklerde çalıştım, insan nasıl para kazanır derdindeydim yani. Sonra bir taraftan muhasebecilik yaparken, -lise dönemi sırasında- sabah okula gidiyorum, akşam muhasebecinin yanına gidiyorum ve cidden berbat bir iş.



Levent Yıldız: Benim mesleğim J.



Yaşar Saraçoğlu: Allah kolaylık versin. Bir de bilmiyorum senin zamanında var mıydı kocaman elle yazılan defteri kebirler filan?



Levent Yıldız: Sonuna yetiştim ben, Facitler filan”¦



Yaşar Saraçoğlu: Bir kuruş hata yapsan, 100-200 sayfalık defteri tek tek ararsın. Bırak kalsın desen, yok kardeşim arayacaksın derler. Nerede bilgisayar o zamanlarda? Git sigortayı öde, yok muhtasar vergisini öde, şimdi bilgisayardan ödeniyor. O dönem sabah okul, akşam iş”¦ Nihayetinde üniversite bölümü olarak ne kazandım ben? İşletmeyi kazandım! Al sana buyur!



Şebnem Aykol: Kaçış yok gibi J.



Yaşar Saraçoğlu: Tabii gitmedim, gidersem masa başında kalacağım, derdim masa başından kopmak. İkinci sene tekrar girdim, bu sefer de Bolu’da İktisat bölümünü kazandım, sanki birbirinden farklıymış gibi J



Levent Yıldız: J İktisadi Bilimler peşinizde!



Yaşar Saraçoğlu: Hadi Yaşar dedim kendime, Hoca’nın dediğini dinle ve üçüncü yıl bir deneyeyim dedim bana tavsiye edileni. (Doktorluğu ya da avukatlığı kazanmayacağımıza göre) Akademi sınavlarına girdim, baktım fotoğraf bölümü var, ilk defa oraya gittiğimde gördüm o bölümü. Resim sınavlarına girdim once, resmi üçüncü sınavda kaybettim. Akademide de üçüncü sınavda yedeğe düştüm. Şimdi nasıl bilmiyorum ama biz o zaman üç sınava giriyorduk. Bizim fotoğraf bölümden sinema-tv bölümünü kazananlar vardı, onlar oraya geçince ben de fotoğraf bölümüne girdim. Böylece fotoğraf hayatım başladı. Resim olamadı, fotoğraf oldu




Şimdi fotoğrafçı değil, reklam fotoğrafçısı diye eğitiyorlar anladığım kadarıyla. Biz sanat fotoğrafçısı olarak eğitildik. Bizde kimler vardı; Yılmaz Kani gibi bir usta vardı, gerçi optik dersine giriyordu ama bizi teknik açıdan çok bilinçlendirmişti. Sabit Kalfagil Hoca vardı, aslında onun da mimari bir geçmişi vardır ama fotoğraf için çarpan müthiş yüreği ile fotoğrafa yıllarca emek vermiş bir insandır. Çok da iyi bir kompozisyon kitabı vardır Sabit Hoca’nın. Fotoğraf Sanatı’nda Kompozisyon diye bir kitaptır ve 20 senedir bileği bükülememiştir. Her bastığında tükenir. 1-2 yıl önce yine bastı, hemen tükendi.



Baktığınızda fotoğraf Türkiye’de çok gariban bir durumdadır. Biz gençliğimizde hiç Türk malı film görmedik. Hep İngiliz, İtalyan veya Doğu Bloğu kökenli filmlere para verdik, makinelere keza öyle. Karanlık oda malzemeleri filan hep yurtdışından gelirdi. Hiç unutmam, bizim eğitim döneminde bunlara ait kimya dersimiz de vardı; içinde banyosu, developer, hiposu”¦ Biliyor musunuz eski sistem karanlık odayı? Karanlık odada üç tip banyo vardır; geliştirici, durdurucu ve saklayıcı. Bunların hep kimyasallarını gidip ayrı ayrı torbalanmış Kodak’ın ürünlerini alırdık. Bende de ticaret kafası yoktur ama bir araştırmacı ruhum vardır; o kimyasal maddelerin bileşenlerinin malzemelerini alıp küçük tartılarla 5’er gram altın tartar gibi tartar, onları poşetler halinde hazırlardım ve arkadaşlarıma banyo kimyasalı olarak satardım.



İşte bu yüzden diyorum Türkiye’de fotoğraf çok gariban durumdadır. Seneler sonra bu işi profesyonel olarak yapmaya başladığımda da aynı sıkıntıları hissettim. Örneğin 1000 liralık makinayı biz hep 5000 liraya alabildik.




Levent Yıldız: Haklısınız, bir de eski teknoloji oluyordu.



Yaşar Saraçoğlu: Evet, son modeli gelmez, hep eski modelini mecburen alırdık ya da kullanılmış malzemeler alırdık. İşte fotoğraf kartları olsun, banyoları olsun bunlar hep paraydı. Hiç bir zaman Türk malı olmadı. Ticari olarak baktığınızda da ne oluyordu; ünlendiniz fotoğrafçı oldunuz, ama siz makinaya atıyorum 5.000, 10.000, 20.000 veriyorsunuz ama 3.000 liraya çalışıyorsunuz. Ama yurtdışındaki makinaya 3.000 lira verip, 20.000-30.000 filan alıyor. Böyle bir gariban durumda bizi kendimizi ya da kendimi ispat ettim gibi düşünüyorum. Ama maalesef ki dijital dünyası başladı.



Şebnem Aykol: Neden maalesef ki?



Yaşar Saraçoğlu: Çünkü cep telefonu olan fotoğrafçı artık.



Levent Yıldız: Meslek olarak fotoğrafçılığı seçenlere sekte mi vurdu?



Yaşar Saraçoğlu: Tabii ki şu dönemde yetişen çocuklara göre çok avantajlıyım, neden? Çünkü 30 yıllık bir geçmiş ve işim var. Bu çocuklar o kadar büyük bir hengamenin içine düştüler ki, okuyan okumayan karıştı. Biz okumayana başka türlü bakardık, Allahı var ki. Akademide okumak, Mimar Sinan’a girmek önemli bir özellikti, anladığım kadarıyla da hala öyle. Diğer okullara başvurulara bakınca, Mimar Sinan’a daha çok başvuru var. Aslında isminden gelen birşey o. Geçmişi çok önemli ama aralarında çok büyük bir fark yoktur. Bizim zamanımızın hocaları da yok ki artık orada. Adamlar yıllarını vermiş insanlardı orada.



Levent Yıldız: Tabii kurumu kurum yapan oranın kültürü oluyor, bunda da hocaların katkısı %80 diyebiliriz. E o kültürden yetişen kişi de farklı oluyor tabii.



Yaşar Saraçoğlu: Gittikçe zayıfladı tabii. Nerden biliyorum, dolaştın mı diyeceksiniz? Bana neredeyse bütün okullardan, Antalya Fotoğraf’tan bile stajyerler geldi. 4 yıl bitirmişler, halâ ne diyafram, ne enstantaneye vakıf değiller.



Levent Yıldız: Çok kötü bu işte.



Yaşar Saraçoğlu: Tabii çok kötü bir şey, biz kompozisyonu karanlık odada öğrendik neredeyse. Bir dışarıda çekim yapıyorduk, bir de karanlık odada kadraj yapıyorduk. Bizim Mimar Sinan’a girdiğimizde en önemli soru kadraj sınavıydı. Şimdi bildiğim kadarı ile bilim ve kültür sanat sınavı ile alıyorlar.




Levent Yıldız: Bu dediklerinizi bugün uygulamasanız bile, o birikimi ve bilgiyi taşıyan kişi bugün eline dijital bile alsa onun yansıması farklı olur diye düşünüyorum.



Yaşar Saraçoğlu: Bilmiyorum, benden önceki kuşak da benim için söylüyordur belki de. Biz büyüdük ve kirlendi dünya gibi birşey oldu. Dijital o kadar büyük bir rahatlık getirdi insana, şu çıkıdık çıkıdık çekmek var ya. Ben manuel makinayla, üzerinde motor olmasına rağmen -bizim döneme motor yetişti– ben hiç bir zaman motor kısmına getirmedim makinayı, bale çekerken bile! Gözünüz kirlenir.



Şimdi Akademi İstabul’da eğitim veriyorum, teknik eğitimi biraz anlatıyorum, gerisi tamamıyla göz eğitimi. Yani gözünüz kirleniyor, gözünüz görmüyor. O kadar hızlı ve seri ki. Bir porte çekecekler 150 fotoğraf getiriyorlar bana.



Levent Yıldız: Seçme durumu da gelişmiyor bu durumda.



Yaşar Saraçoğlu: Evet, gelişmiyor. Göz algılamıyor, netlik yapamıyorlar. Manuel netlik yapamıyorlar. Otomatik varken bana ne diyor.



Levent Yıldız: O zaman fotoğrafın içinden insan yavaş yavaş çıkıyor sanki”¦



Yaşar Saraçoğlu: Evet ya, tabii. Makinalar bir yürüse çekecek zaten ki. Zaten yapmışlardır da öyle birşeyler. Robotun tepesine koymuşlardır bir makina yukarı dönsün,sağa dönsün, sola dönsün, çık çık çeksin. Şu anki fotoğrafçılık bu durumda.




Levent Yıldız: Lafınızı kestim de Hocam, dünya fotoğrafçılarını da elimizden geldiğince takip ediyoruz. Bu muhakkak ki onlarda da bir süreç olarak yaşandı, dijitale geçiş, aşırı fotoğrafçı sayısında artış ve kolaycılıklar”¦



Yaşar Saraçoğlu: Mutlaka mutlaka”¦



Levent Yıldız: Onlarda sanatsal açıdan fotoğraf biraz daha şeye dönmeye başlamış; değişik sanatsal arayışlar, resmi fotoğrafla birleştirme, fotoğrafın parçalarını biraraya getirerek farklı şeyler uygulama.



Yaşar Saraçoğlu: Bizim dönemde de vardı.



Levent Yıldız: Aslında karanlık oda kültürü bunlar ama dijitale geçilince bunlar unutuldu gitti.



Yaşar Saraçoğlu: Rahmetli Şahin Kaygun, bizim dönemimizde Polaroid vardı, o polaroid sergisi açmıştı. Ama yine o bir takım fotografik işlemlerle, polaroidi ezerek yaparak resimle fotoğrafı birleştirmişti. Aslında bunun adı foto-grafi. Biraz illüstrasyona yönelik bir gidiş. Ama şimdilerde illüstrasyonun adı da fotoğraf oldu. E o zaman niye fotoğraf eğitimi ile grafik eğitimi farklı ki? Birleştirip okutsunlar o zaman”¦



Levent Yıldız: Bazen fotoğraf çok resimselleşiyor, grafikselleşiyor bazen de grafik çok fotografik oluyor. O ikisi arasında net çizgiler kalmadı gibi.



Yaşar Saraçoğlu: Kalmadı tabii. Ama şöyle bir durum da var; fotoğrafçı alıyor çektiği fotoğrafı, stüdyoda çektiği bir fotoğrafın arkasına deniz fonu koydurtuyor sonra fotoğrafçı kendi adını koyuyor altına.




Levent Yıldız: Işığını bile değiştiriyor fotoğrafın.



Yaşar Saraçoğlu: Tamam değiştirsin sorun değil, ama kendi adını koyuyor. E grafikerin adı niye yok altında, bir de böyle birşey var.



Levent Yıldız: O kısım da yaratıcılık aslında.



Yaşar Saraçoğlu: Tabii ki yaratıcılık



Şebnem Aykol: Artı teknik bilgi ve birikim.



Yaşar Saraçoğlu: Evet ama işte maalesef fotoğraf ve grafik karıştı birbirine. Ben ismi lazım değil çok önemli bir fotoğrafçının yurtdışına fotoğraflarını yolladığını biliyorum. Moda sektöründe portföyünü yolladığını biliyorum, ajans ona lütfen photoshopsuz fotoğraflarınızı yollayın demiş.




Levent Yıldız: Photoshop yapma anlamında mı yoksa saf halini görmek adına mı?



Yaşar Saraçoğlu: Hah işte! Fotoğrafçılığını görelim, photoshopu senin yapman gerekmiyor, ne demek istediğimi anladınız mı? Ben de yapıyorum, orasında burasında benek, çizgi varsa alıyorum, ama pres yapmak, kadını bu hale getirmek, mevzusu da değil aslında bu. Önce ilk fotoğraf halini de çok doğru ver. Doğru ışıkla, çok doğru kompozisyonla çek, ondan sonra zaten dünya gelir üstüne. Doğrusu da bu değil midir? Picasso kalkıp o kübik, çizgisel resimlere; onu meşhur eden resimlere yönelmeden önce çok sayıda gerçek resim yapmıştır. Aslında gerçekci bir ressamdır. Müzesine gittim, resimlere baktım, gayet güzel. Ondan sonra manyaklaşmış kübikler filan yapmış. Zemini sağlam.




Levent Yıldız: Photoshop için yanlış anlamadımsa fotoğrafı kurtarmak için değil, zenginleştirmek içindir diyorsunuz”¦



Yaşar Saraçoğlu: Tabii ki öyle.



Levent Yıldız: Karanlık odada da bazı düzenlemeler var, direkt negatifteki gibi konulmuyordu elbet değil mi?



Yaşar Saraçoğlu: Ama o zaman adına fotoğraf deniyordu. Çünkü gerçekten fotografik olarak yapıyorduk. Yumuşak bir ortamda, örneğin bulutlu bir havada ortada çok yumuşak bir ton oluşuyor. Vermek istediğimiz konu kontrast olduğunda ne yapardık? Photoshop yok; az yıkayıp çok pozlama gibi bir sistem vardı. Onunla o görüntü kontrast haline gelirdi. Buna siz kalkıp grafik diyemezsiniz. Artı şimdiki fotoğrafçılar sırf onu kullansalar ona da birşey demeyeceğim. Kontrastını, tonunu değiştir onda değilim ben, eldekini alıp uzaysı bir hale getirip ya da bir insanı değiştirip bambaşka biri haline sokabiliyorlar, genç bir adamı alıp yaşlı bir adam kafası koymak gibi. Bu fotoğraf değil işte. Bu resime, illüstrasyona giriyor işte.



Levent Yıldız: Ve okul bitti?



Yaşar Saraçoğlu: Okul bittti ama zor bitti. Hem muhasebe, hem öyle öyle gidiyoruz. 4 yıl yaptım o kadar gücüm yetti.




Levent Yıldız: Okulda kalmayı düşündünüz mü?



Yaşar Saraçoğlu: Hiç düşünmedim. Ben ticarete çok önce girmiştim, hep çalışıyordum. Ama kendi işimi yapmak istiyordum. Onun için muhasebeye kilit vurdum, yani kilit vurdum değil, anahtarı teslim ettim ve çıktım. Tabii o dönemde babamla epey atışmalarımız olmuştu. Çünkü o dönemde 7 yıllık muhasebeciydim. O dönemde okulda kalmak nasıl birşeydi onu bile bilmiyorum. Okulda yeterince eleman vardı, eksik yoktu. Teklif de yoktu, belki olsa kalırdım.



Ama ben panoda bir ilan gördüm. Tabii biz bu arada “Grup 9” adlı bir grup kurduk; Akademi’nin içinden 3-5 toplamda da 9 kişi, dışarıdan da katılan vardı. O dönemde fotoğraf sanatına dair şeyler yapmaya başladık; en azından çektiğimiz fotoğrafları uluslararası yarışmalara yolladık.




Levent Yıldız: Fotoğraf projeleri yapmak gibi birşey mi yoksa beraber fotoğraf çekmek mi?



Yaşar Saraçoğlu: Birlikte fotoğraf çekmeye çıkardık, birbirimizin fotoğraflarını eleştirirdik, toplantılar yapardık. Ankara’da, Kocaeli’de, İstanbul’da karma sergiler açtık.



Levent Yıldız: Tanıyacağımız isimler var mıydı bu grupta?



Yaşar Saraçoğlu: Sizin tanıyacağınız isimlerden kimler vardı; öncelikle Melih Akoğul vardı, Kamil Fırat vardı, Ömer Şükrü Göksu vardı, Mustafa Kocabaş vardı. Tanıdığınız o iki isim vardı o gruptan. Bakarsanız çıkar hemen, o zamanlar epey ses getirmişti. O zamanlar Şahin Ağabey bizim için yazılar yazardı. Hepimiz fotoğrafa devam ettik, okul döneminde işler almaya başladık. Bir takım kitapların fotoğraflarını biz çekiyorduk filan. Ben onun için fotoğrafla ilgili bir iş aradım.



Ve birgün panoda AKM fotoğrafçısını arıyor diye bir ilan gördüm ve ihale usulü ile ben de girdim; nasıl oluyor bir opera, bir bale çekiyorsunuz, içeriden dışarıdan bir sürü insan katıldı ve benim fotoğrafım beğenilmiş, beni aldılar. Yani benim hayatımda birinci üniversitem Akademi’dir, ikincisi ise Devlet Opera ve Balesi’dir.



Levent Yıldız: O zamana dek sahne sanatlarına dair bir çekim yapmış mıydınız?



Yaşar Saraçoğlu: Bir tek, diploma tezim Kuğu Gölü’dür; Kuğu Gölü’nün hazırlanması.




Levent Yıldız: Orada çalışmaya başladıktan sonra mı?



Yaşar Saraçoğlu: Hayır, daha başlamamıştım. Bazen yukardaki de yardım ediyor J. Hayat müdahale ediyor ya da yol gösteriyor. Öylelikle girdim. Kıyamet koptu, 50 yaşındaki fotoğrafçıyı çıkartmışlar ve 25 yaşındaki beni almışlar. Operacılar, baleciler”¦ Bu defada onlara kendimi ispat başladı. Sahne bambaşka bir ortam, bomboş büyük bir mekanın içini görüntülerle dolduruyorsunuz. Mantıkla bakınca, bir fotoğraf öğrencisine iyi bir okul bence. Neden? Hiç yoktan bir stüdyo kuruluyor, içine dekor yapılıyor, ışık var, kostüm var, makyaj var, hareket var, dans var, müzik var, estetik var. Düşünsenize”¦



Levent Yıldız: Bazen bazen koşullar zor.



Yaşar Saraçoğlu: Tabii tabii. Tekniğin bütün sınırlarını öğreniyorsunuz. Zaten İstanbul Devlet Opera ve Balesi’ne girmem benim 1985. 1981’de üniversiteye girdim, 1985’te mezun oldum. Yine 1985’te İDOB’a girdim ve 1989’da ilk bale fotoğrafları sergimi açtım. 4 yıl sonra. 1989’da aynı zamanda Sıraselviler’de bir binanın 5. katında bir stüdyo ve karanlık oda açtım. Karanlık oda sadece kendim içindi, dışarı hizmet vermek için değildi. Ciddi yüksek bir yerdi ve asansörü yoktu. Stüdyo açınca nereden para kazanılır; fotoğraftan, modadan elbet.




Levent Yıldız: Süreç nasıl oldu, dışarıdan işler geliyordu, ben bir stüdyo açayım mı dediniz yoksa stüdyo açayım da iş yapayım mı?



Yaşar Saraçoğlu: Şöyle, öncelikle evin küçük oda ve tuvaletinde banyo yapmaktan kurtulmak istedim, öncelikle bu. İkincisi ev Kadıköy’de olduğu için Taksim’e gidip gelmek çok zordu. Taksim’e yakın bir yer tutmak zorundaydım. Çünkü bazen günde iki ya da üç defa Kadıköy’e gidip geldiğim oluyordu. Sabah çekiyorsunuz, gidip yıkıyorsunuz, kontaktları gösteriyorsunuz, akşam gidip baskılara giriyorsunuz filan. Dolayısıya ben İDOB’a daha iyi hizmet vermek adına burada bir yer tuttum.



1989’da sergiyi açınca”¦



Levent Yıldız: Sergiyi nerede açtınız?



Yaşar Saraçoğlu: AKM’nin fuaye girişinde. Güzel oldu ve ardından tek tük işler düşmeye başladı. Mankenler vs. benim de fotoğrafımı çek filan. Öyle öyle reklam sektörüne de girmiş bulunduk. Yani kolumun altına fotoğraflarımı alıp da dolaşmışlığım yoktur. Ve işte sene 2012.



Şebnem Aykol: Kaç sene İDOB için çalıştınız?



Yaşar Saraçoğlu: 17 yıl, 2012’de geçirdiğim bir kaza vardı. Kazaya kadar oradaydım, kaza zamanı beni ciddi bir sattılar, sağolsunlar”¦ Yönetim ve müdüriyet de değişti.




Levent Yıldız: 17 yıl ciddi bir zaman”¦



Yaşar Saraçoğlu: Şöyle söyliyeyim Hülya Aksular’ı bilir misiniz? Hülya Aksular’ın ilk baleye başladığı ve artık bale yapamaz hale geldiği ana kadarki tüm arşivi bendedir. 17 yaşında girdi ve 35 yaşına kadar tüm fotoğraflar benim tarafımdan çekilmiştir.



Şebnem Aykol: İyi ki işiniz iki bağımsız düzen üzerine kurulmuş değil mi? Yoksa zorlu bir dönemde hem maddi hem de duygusal bir sarsıntı sizi epey zorlardı.



Yaşar Saraçoğlu: Ticari açıdan öbür tarafı düşünmek zorundaydım, çünkü İDOB beni kalkındırmayacak bir yerdi. Sanatsal açıdan besliyordu. Kuğu Gölü’nü 20 kere filan izledim, Uyuyan Güzel’i 30 kere filan seyrettim, Saraydan Kız Kaçırma’yı belki 50 defa dinledim. Bu açıdan çok besleyici bir yer oldu benim için. Sanatsal, görsellik, kalite -elbette görsel kaliteden bahsediyorum- bir şeyi yoktan var etme adına çok önemliydi. Mesela bana boş bir yer verin, ben hemen size oturup şemayı çizer, ışıklarımı yapar hazırlarım. Hatta özel bir tiyatronun ışıklarını bir iki kez hazırladım. O açıdan güzeldi. Bir yandan da profesyonelleşiyorsunuz, çünkü aynı zamanda 17 yıl boyunca Devlet Tiyatrosu’nu da çektim ben. Oraya girince onlar da istedi fotoğraf.



Böyle olunca ne oluyor, reklam çekimlerinde model karşınıza geçiyor böyle duruyor, fotoğraf çekmek zorundasınız, ne yapıyorsunuz onu rahatlatıyorsunuz. Onu da tiyatrodan öğrendim. Ben genel provada, tiyatonun sahnesinin ortasında hiç seyirci koltuğundan çekmedim; çektiğim eserler olmadı değil, bazı yönetmenler çok gıcıktı. “Oyuncuları rahatsız etme, ben sahnede seni görmek istemiyorum” diyordu.




Ama bazı yönetmenler de var ki -Kenan Işık bunlardan biridir- rahatsız olmazlardı benden. Sahnenin en dramatik yerinde ben oyuncunun tepesine dikilmişim fotoğraf çekiyorum. Onlar beni görmekten rahatsızlık duymazdı ben de parmak ucumda yürür, onları hiç rahatsız etmezdim.



Çok iyi bilirim, bale fotoğrafı albümleri çıktı, tiyatro fotoğrafı albümleri çıktı, birileri çekti -isim vermiyorum- bunların hepsi seyirci koltuğunda çekildi ama. E ne yapalım seyirci koltuğundan olanı, onu zaten seyirci görüyor ki.



Tiyatro ve bale fotoğraflarına sen yorum katmazsan senin fotoğrafın olmaz ki yönetmenin ya da dekoratörün fotoğrafı olur. Mesela tiyatro çalışırlarken teksti okurdum önce”¦



Levent Yıldız: Provalara da gidiyor muydunuz?



Yaşar Saraçoğlu: Tabii ki gidiyordum.



Levent Yıldız: Bu da oyun öncesi iyi bir hazırlık aşaması oluyordur değil mi?



Yaşar Saraçoğlu: Kesinlikle, bir süre sonra zaten anlıyorsunuz yönetmen nereden giriş verecek diye. Baleyi ben İDOB’da çekerken, çağdaş baleden teklif aldım, Cem Ertekin işletiyordu orayı. 3 yıl olmuştu Cem Ertekin beni acilen çağırdı, Üsküdar’da Şehir Tiyatroları’nın orada bir gecemiz olacak hemen gelip çeker misin dedi. Hiç seyretmedim dedim, olsun olsun ne çekersen gel dedi. Gittim, seyirci koltuğundan çekiyorum ama yani bale öyle bir şey ki; balerinin ayağını kaldırdığı an bunu herkes çekebilir ama hayır balerinin ayağını kaldırdığı en yüksek noktadır çelilmesi gereken, çekemezsen olmaz. Çektim fotoğrafları, Cem baktı fotoğraflara, sen bu eseri seyrettin mi dedi. Hayır dedim, çünkü zaten müzik sizi götürüyor oraya. Rıııııııp dediğinde zaten tepede olması gerkiyor, eğer ben orada çektiysem kız hatalı J. Müzik kulağın varsa ve doğru yerde deklanşöre bastıysan kız geç kalmış demektir. Müzik kulağı da 17 senede oluşuyor işte.




Levent Yıldız: Zaten müzik ve ışıkla insan kaptırıyordur kendini.



Yaşar Saraçoğlu: Ahhh ah oradaki problemleri bir bilsen, gecelere kadar genel provalar, genel provalarda kostüm eksiklikleri”¦ Kimisinin ayakkabısı olmaz, kimisinin elbisesi olmaz. Kiminin dekoru yetişmez. Sen onları beklersin. Onları yaşamak da güzeldi. Şimdi çocuklar sefil durumda, AKM kapandı hepsi orada burada dolaşıyorlar.



İşte bu iki olay beni besledi, o arada reklam sektörüne girdim, bu sektörde biraz dolaştım, orayı burayı dolaştım ve işte bugün buradayım.



Levent Yıldız: Peki isminizin ilk duyulmasına ne vesile oldu sizce?



Yaşar Saraçoğlu: Devlet Opera ve Balesi. Onun için çok uzun bir süre sahne fotoğrafçısı olarak kaldım. Ve hala bu var.



Levent Yıldız: Çekiyor musunuz hala sahne fotoğrafı peki?



Yaşar Saraçoğlu: Valla geçen yıl da çağırdılar beni, çektim bir kaç eseri. Sonra valla çok da düşük bütçe vermiştim. Bak valla diyorum J Sırf çok sevdiğim içindi. Sonra şey demişler, biz kendi içimizde makina alalım, fotoğraf çekelim demişler. Şimdi sanıyorum kütüphaneci fotoğraf çekiyor J



Ne yapayım, reklam sektöründe de öyle. Firma sahipleri makineleri aldı, kendileri fotoğraf çekiyorlar.



Levent Yıldız: İsteyen yapsın engel olamayız da”¦



Yaşar Saraçoğlu: E cep telefonu olan fotoğrafçı”¦




Levent Yıldız: Ünlü kişilerle çalışıyorsunuz, bazen bir proje bazen de konser çekimleri olabiliyor; bu tür çalışmalarda ve diyaloglarda İDOB’un size bir faydası oldu mu? Kim bilir ne kadar farklı insanlar geliyordur”¦



Yaşar Saraçoğlu: Tabii hemen bir örnek anlatayım size. Yavuz Bingöl geldi albüm kapağını çekeceğiz. Kendisi ile toplantı yaptığımızda oturduk konuştuk, menajeri vs, ne yapacağız ne edeceğiz filan. Ben mekanları ayarladım. Stüdyoya aldım, Yavuz feci utangaç bir adam, şimdi bakmayın biraz açıldı. Benim de etkim olmuştur muhtemelen, anlatacağım şimdi. Ben Yavuz’u toplantıda seyrederken bakıyorum, gülüşmeler kahkahalar oluyor, Yavuz gülerken ağzını kapatıyor. Bir iki üç, Yavuz dedim ne oluyor dedim, hayırdır Yaşar dedi? Sen niye gülerken ağzını kapatıyorsun dedim, bravo Yaşar, farkettin demek dedi. Ben 17 yaşındayken dişlerim çürük içindeydi, öyle bir tik geldi ki gülerken hep ağzımı kapatırım ben dedi. Öyle mi sen görürsün dedim. O dönemki albümde kapakta Yavuz’un gülen fotoğrafı vardı, üstelik ağzını kapamadan. İşte bu tiyatroyu izlemekten, kulisi gözlemekten gelen bir şey bu gözlem yeteneği. Belki fotoğrafçıya öyle bir ortamda eğitim vermek gerekiyor.



Mesela Yaşar geldi. İlk albümlerinden biri. Sıkılgan bir çocuk, sürekli tırnağı ile falan filan. Düşünürken tırnağını şöyle yapıyor, sonra da şöyle yapıyor. Albüm kapağında bu var. Çünkü en güzel düşündüğü anı çekip yakalamışım ben orada.




Şebnem Aykol: Demin dediniz ki dünyayı dolaştım, gezdim. Neler yaptınız, nereleri gezdiniz, neler çektiniz?



Yaşar Saraçoğlu: 10 gün içinde ancak bir kez denize girdim Küba’da J. Bir haftalık Mauritus’ta bir kez denize girdim, başıma güneş geçiyordu. Çekim ağırlıklı gezilerdi bunlar. Ama kendim için de gittim. Dolaştık tabii, mayo çekimleri için Güney Amerika’ya çok gittim. Opera ile de Danimarka’ya filan gittik, temsil verdik, nerdeyse bütün kıtaları gezdim, en az bir ülkesini gördüm. Güzel ve iyiydi, tavsiye ederim.



Huysuz demişti; “herşeyimi yaptım, evimi aldım bir de bakmışım 80 olmuşum” J




Levent Yıldız: J



Yaşar Saraçoğlu: Çok duygulandı o da.



Levent Yıldız: Sevdiği mesleği yapan şanslı kişilerden birisiniz. İyi yapanlardan birisiniz, onun da ayrı bir hazzı vardır mutlaka.



Yaşar Saraçoğlu: Kesinlikle. İyiliğini ben tartışamayacağım, bunun takdirini başkaları yapabilir ancak ve başkalarının iyi demesi beni daha çok ilgilendirir. Ama işte bu takdir ve kıymete vasıl olmak, bu ülkenin sanatçısına ya da sanatçı adayına bakışı düşünülürse, çok da kolay olunmuyor. Bu ülkede biliyorsunuz herkes sanatçı. Televizyon 24 saat sürekli sanatçı kaynıyor mesela. İşte o anlaşılırlık, o kıstas, o basamak, Avrupa’ya oranla bizde yok.




Levent Yıldız: Size katılmamak mümkün değil.



Yaşar Saraçoğlu: Bu konuda çok da güzel oturan hep aynı örneği veriyorum; biz Yalova’ya gitmiş yazlık almış ve depremde o yazlığın dibine yatmışızdır. Niye? Çünkü koltuğuna, masasına bakıncaya kadar duvarına bak ne kadar sağlam diye. Bizde de fotoğrafçıyı seçerken o duvara vurmuyorlar işte, aslında her konuda öyle. Benim fotoğraflarımla gezen fotoğrafçı biliyorum ben. İşte böyle”¦



Levent Yıldız, Şebnem Aykol: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.



Yaşar Saraçoğlu: Ben de size teşekkür ederim.




Röportaj : Levent YILDIZ, Şebnem AYKOL





www.yasarsaracoglu.com









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Yaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 YılYaşar Saraçoğlu ile Röportaj : Fotoğraf Sanatında 30 Yıl

Joe Englander : Himalaya Budistleri ile Hatıralar



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




HİMALAYA BUDİSTLERİ İLE HATIRALAR


IN THE MOMENT BUDDHISTS OF THE HIMALAYA


Joe Englander




Merhaba Joe, dergimize hoş geldin”¦



“In The Moment Buddhists of the Himalaya” projeni hangi dönemlerde ve nasıl bir planlama ile gerçekleştirdin?



1996’dan 2010’a kadar senede en az bir defa ama genelde daha sık olarak Himalayaları fotoğrafladım. Seyahatlerimi, insanların küçük çiftliklerinden ve ülkenin yüksek yerlerindeki göçebe yaşamlarından köylere geldikleri, en azından bir kutlamaya ya da festivale denk getirecek şekilde ayarladım. Şansıma, beni ülkenin uzak bölgelerine kadar götürüp özellikle buradaki izole olmuş insanları ziyaret etmeme yardımcı olacak çok iyi rehberlere sahiptim.




Hi Joe, wellcome to Fotoritim.



How did you plan your “In The Buddhist of the Himalaya Project” and in which periods?



I photographed in the Himalaya from 1996 through 2010 making at least one trip per year but frequently more. I arranged my expeditions so that I would be there for at least one celebration or festival of some kind since this is when the people come into the villages from their small farms and from their nomadic life in the high country. I was also fortunate enough to have some very good guides who were able to help me make treks even further into the the back country to visit some of those remote areas where people are particularly isolated.




Hem analog hem de dijital teknolojiyi birlikte kullanıyorsun. Bunları karşılaştırır mısın ve tercihlerini açıklar mısın?



Başlangıçta, bazı meslektaşlarım dijital kullanırken ben filmden yanaydım çünkü o zamanlar filmden, dijitalden daha iyi ve geniş sonuçlar alınabiliyordu. Aynı zamanda ilk dijital makinelerin pillerine güven olmuyordu ve aşırı sıcaklarda çalışmayabiliyorlardı. Ancak geçen bir kaç yılda tüm bu sakıncalar ortadan kalktı ve dijitaller şimdi daha fazla kolaylık sağlar hale geldi; yüzlerce rulo film yerine bir kaç CF ya da SD kartla seyahat edebilmek önemli bir farklılık. Pozlamaların otomatik olarak tarihlendirilebilmesi kataloglandırmayı kolaylaştırmakta. Yollardayken aylar sonra yüzlerce farklı film karesinin bilgilerini tutabilmek çok zor, internet üzerinden paylaşım kolaylığı da malum…




You use both digital and analog technology together. Can you compare these and explain your preferences?



Initially, I favored film even when some of my collegues were using digital because film had a better and wider response than digital did at that time. Also the first digital cameras were dependend on rather unreliable batteries and would not operate in temperature extremes. However, in the past few years all of those objections have faded and now digital offers far more convenience: being able to travel with a few CF or SD cards instead of hundreds of rolls of films makes a significant difference; having the exposures automatically dated makes cataloguing significantly easier””it is quite difficult to keep information about different frames in order after months on the road and hundreds of rolls exposed; ease of distribution via internet is obvious.




Gözlemlerine ve yaşadıklarına göre; oradaki yaşam halen otantik ve ruhsal mı? Yoksa giderek bir bozulma, turizme ve ticarete dönüşüm söz konusu mu?



Hala “otantik ve ruhani bir şeyler var ama internet ve televizyon uluslararası ve homojenleştirilmiş etkilerini yaydıkları için bunları bulabilmek artık daha zor. Bu basitçe, o zamanki hayat hayat gibiydi ama şimdi öyle değil, o zaman yapılması gereken; şu anki hayattaki yeni temaları bulmak anlamına geliyor. Kim, daha fazla insanın 21. Yüzyılın imkanları ve avantajlarından hoşlandığını inkar edecek kadar bencil olabilir ki? Elektrik ve telefonun olmadığı bir yerdeyken şimdi herkesin cep telefonu sahibi olduğu bir yerde olmak benim için hala çok garip.




According to your observations and experiences is the life still authentic and spiritual overthere? Or is there an increasing corruption, transformation to tourism and trade?



There are still “authentic and spiritual” places but they are more difficult to find as the internet and television spread their international and homogenizing influence. It simply means that life as it was is as it was, but not as it is now, so the challenge is to find new themes about how life is now. Who can be selfish enough to want to deny other people all the conveniences and “advantages” that more and more people enjoy in the 21st Century? Yet, I must say, it is still strange to me to be in places where I am used to there not being electricity or telephones but now everyone has mobile phones there.




Projendeki fotoğraflar siyah beyaz”¦ Bu projen için neden bu tercihi yaptın?



Benim için siyah beyaz, bir görüntünün saf hali ve yapısıdır. Eğer bir renkli fotoğrafın içinde siyah beyaz yoksa o muhtemelen iyi bir fotoğraf değildir. Bir görüntünün renkli hali daha çok zayıflıklarını gizlemek için kullanılır, siyah beyaz ile izleyici doğrudan doğruya değerlendirme yapabilir.




Images are black and white in your project… Why did you prefer bw for this project?



Black and white, for me, is the pure form and structure of an image. If a color photograph doesn’t have a black-and-white within it, it probably isn’t a very good image. Frequently color is used to hide the weaknesses of an image; with black and white, it is all immediately clear for the viewer to judge.




61. numaralı fotoğraf, çalışmanda önem verdiğin başlıca unsurları; “leke dengesi, ışık, perspektif, alan derinliği ve kompozisyon” adeta özetliyor. Sitendeki slayt şovun da kapanış fotoğrafı”¦ Oldukça dramatik ve tinsel bir manzara”¦ Bu fotoğrafın öyküsünü ve projende insan, toplumsal yaşam, detaylar, ayin ve gösteriler ile manzara gibi konuları (hepsi ayrı bir çekim tekniği gerektirir) birleştirirken (hem çekim hem de seçim anlamında) tercihlerini anlatır mısın?



Budistler ve Himalayalı Budistlerin toprakları fotoğraflarımın göstermelik konusudur ve “anın içinde” olmak en önemli ilkelerden biridir. Bunu fotoğraflarımda uygulamaya çalıştım ve bu anlamda insan ve manzara fotoğrafları için kullanılan teknikte bir fark olmadığı doğru olabilir: bazı eşsiz anlarda -eğer hazırsanız ve yapabilecekseniz- tüm yaşamla ilgili kelimelerle anlatabileceğiniz her şeyi ifade eden bir an olacaktır ve bu sizin görüntünüze koymak istediğiniz andır. Orada olmalısınız; an orada olmalı; onun farkına varmalısınız ve içselleştirerek görüntüsünü oluşturmalısınız. Budistler “anın içinde olmayı” vurgularlar ve dünyanın en iyi ve en ünlü fotoğrafçılarından Cartier Bresson, bir görüntüdeki tüm elementlerin sonsuza kadar yok olmadan evvel bir araya geldikleri “kesin an”dan söz eder.




Bu fotoğraflar, bulunduğum kutsal tapınağın olduğu vadinin karşısındaki kutsal dağlarda çekilmiştir. Fırtınalı bir havada soğuk bir rüzgar esiyordu ama sıcak ışık, bulutların arasından sızmaya çalışıyor ve dağların üstünden hafifçe yalayarak geçiyordu. Son ışık huzmeleri tepeleri ve dağları değişik tonlarda aydınlatıyordu, böyle olmasaydı ton ve doku tamamen aynı tarzda ve sıradan olacaktı. Işık çok hızlı hareket ediyordu bu nedenle karanlıklardan açığa çıkan bu manastıra ait sadece tek bir karem mevcut.




The image no 61 almost summarize your major elements you give importance; “balance of blur, light, perspective, composition”. The closing image of the slide show in your site is fairly dramatic and spiritual landscape… Can you tell us the story of this image and your preferences when you combine issues such as human, social life, details, ceremonies and landscape (all needs a different shooting technique)?



Buddhist and the land of the Himalayan Buddhists was the nominal subject of my images and in that area being “in the moment” is one of the most important tenets. So I tried to practice that in my images and in that meaning it would be true that there is no diffence in the technique used for landscape images and for images of people: at some singular instant””if you are ready and able””there will be a moment that expresses everything you could say with words about the whole experience and it is that moment that you try to put into your image. You have to be there; the moment has to be there; you have to recognize it; and you have to be able to internalize it and make an image of it””all these things must come together. It is, I think, not by accident that the Buddhists stress “being in the moment” and one of the world’s best and most famous photographers, Cartier-Bresson, talked about the “decisive moment” where all the elements of an image come together before disappearing forever.




This images was taken in the mountains of a holy place in the distance across the valley from the holy shrine where I was located. A cold wind was blowing in a storm but warm light was struggling through the clouds and skittering across the mountains. Just as the storm was going to obscure the entire scene, the last rays of light were clarifying it by tonally separating the hills and mountains that were otherwise completely uniform in tone and texture and so undistinguished from each other. The light was moving very fast so I only have one frame of film that conveys this monastery emerging from the darkness.




Portfolyonda Türkiye’den de fotoğraflar var ancak bir proje kapsamında değiller. Ülkemizi gezdiğinde aklından geçirdiğin, odaklanabileceğin bir konu oldu mu?



Türkiye’yi bir kaç defa ziyaret ettim, özellikle daha küçük ve daha az modernleşmiş köylere ilgi duydum. Orada yapılabilecek pek çok ilginç proje olduğunu düşünüyorum, belki ben de bir ikisini takip edecek kadar şanslıyımdır. Arkadaşım Alex Webb İstanbul ile ilgili muhteşem bir iş çıkarmış.




There also images from Turkey in your portfolio but they are not within the scope of a project. When you visit our country was there a subject that you could focus in your mind?



I visited Turkey several times and of course was particularly attracted to some of the smaller less modernized villages. I think there are many interesting projects that could be done there and perhaps I will be fortunate enough to be able to follow-up on one or two. My friend Alex Webb has done a magnificant job with Istanbul.




Himalaya’daki çalışmaların esnasında yaşadığın ve paylaşmak istediğin ilginç bir anını anlatır mısın?



Himalayalar’daki uzak bir bölgeye olan yolculuklarımın birinde kamp malzemeleri ve yiyeceklerimizi taşıyan midillilerimiz vardı. Tipik bir Batılı gibi sentetik giysiler ve sağlam yürüyüş ayakkabıları ile donanmıştım. Yola çıktığımızda yalnızca kendi kırmızı elbiseleri ve kauçuk sandaletlerini giymiş iki keşiş bize eşlik ediyordu. Üçüncü sabah aşçı bazı yiyeceklerin bambu küfelere uygunsuz bir şekilde yerleştirilmiş olduğunu ve bu nedenle gece bazı hayvanların içine girdiklerini söyledi. Rehber ile aşçı arasında gece gelenlerin hayvanlar mı hırsızlar mı olduğu konusunda tartışma çıktı. Keşişlerden biri bir haftamız daha olduğu için vadiye geri dönüp yedek malzeme alabileceğini söyledi. Yürüyüşümüze devam ettiğimiz için keşişin bizi bir iki günde yakalayabileceğini düşündüm ve o gelene kadar yiyeceğimizin yetmesini umut ettim. Ama aynı akşam kamp kurarken sırtında kocaman bir paketi sürükleyerek köşeden çıktı. Şaşkınlığımı görünce terlikli bir rahibin tepeyi, yürüyüş botları olan bir Batılıdan dört beş kat daha hızla tırmanmasının iyi bilinen bir şey olduğunu söyledi!




During your studies in Himalayas did you have any interesting event and could you share with us ?



During one of my first treks to a very remote area in the Himalaya, we had ponies to carry our camping gear and food. I was outfitted like a typical westerner with synthetic clothing and sturdy hiking boots. When we started off we were accompanied by a couple of monks clothed only in their red robes and flip-flop rubber sandals. On the third morning out the cook said that some of the food had been improperly packed in the woven bamboo panniers and that some animals had apparently gotten into it overnight. There was a discussion between the cook and the guide about whether it had been animals or theives in the night. In either case, one of the monks said he would go back into the valley and get replacement goods since we had another week to go. As we continued on our trek, I thought the monk might catch up in a couple of days and I hoped we had enough good food left for the next day or two. But that evening as we were setting up camp, he came around the corner hauling an enourmous pack on his back. I expressed my amazement and he said that it was well known that a monk in flip-flops will always be four or five times faster going up hill than any westerner in hiking boots!




Son olarak; çok emek verilecek ortaya çıkarılmış çalışmalar üretiyorsun. Bir açıdan da toplumsal yaşamın tarihini belgeliyorsun. Senin yolundan gitmek isteyen fotoğrafçılara neler önerirsin?



Uzun süreli projeler sorumluluk ister. Kısa süreli bir proje için bir araya getirmeniz gereken tüm beceri ve yetenekler orada da bulunmalı ama onda sorumluluk düzeyi daha yüksektir. Tecrübeme göre sorumluluk için konuya gerçekten ilgi duymanız gerekir. Gelişigüzel bir şeyler toplayarak bunun projeniz olmasını düşünemezsiniz. Yüreğinizden gelmeli ve gerçekçi bir şekilde sizin için pratik olan herhangi bir şeyden daha önemli olmalı.



Teşekkürler…




Finally, you produce works by working hard. On the other hand you document the history of life. What do you suggest the photographers who want to follow your way?



Any long term project takes commitment. All the skills and talents you might muster for a short term project must be there, too; but the level of commitment is much higher. My experience is that in order for there to be commitment, you must have a truly vital interest in your subject. You cannot just pick something at random and think that will be your project; it has to come from your heart and realistically it must be more important to you than practically anything else.



Thanks…




www.englander-workshops.com




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna GÜNERİ






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Joe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile HatıralarJoe Englander : Himalaya Budistleri ile Hatıralar

Frieke Janssens ile Röportaj



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




FRIEKE JANSSENS ile RÖPORTAJ


INTERVIEW with FRIEKE JANSSENS





Sevgili Frieke Fotoritim’e hoş geldin”¦



Profesyonel fotoğrafçı olmaya nasıl karar verdin ve kendine nasıl kurallar, sistemler, hedefler belirledin? Bunun öyküsünü paylaşır mısın?



Fotoğraf pek çok insan için çekici bir şeydir. 15 yaşımda, akşam dersleri ile fotoğrafa başladığımda çok heyecanlanmıştım. Pilot veya atlı polis olmak obsiyonlarından sonra annem dinlemekten yorulmuştu. Fotoğraf benim geleceğimdi. İlk hedefim kendi tarzımı bulmaktı ve bunu da bulduğumu düşünüyorum, ama herkes gelişmek zorundadır.



Aklımdaki, imgelemimdeki görüntüyü titizlikle düzenliyorum. Bu aşama çok zaman alabilir, çünkü ben daha bu imgeleri gerçekten yaratmaya başlamadan, zihnimde daha ileri bir aşamada belirmiş oluyorlar. Daha çekim yapmaya başlamadan, nasıl fotoğraflar çekeceğimi gayet iyi biliyorum ve bu çok önemli. Bazı hoş sürprizlere hep açığım, ancak fotoğrafçılığı meslek olarak yapmaya başladığımdan beri çok fazla sürprizle karşılaşmıyorum ne yazık ki. Bunu “imgesel eğlence metodu” olarak adlandırabilirsiniz. Bunun yanısıra, detay, mizah ve gerçeküstücülük benim için önemli.




Dear Frieke wellcome to Fotoritim…



How did you decide to become a professional photographer and which rules, systems and targets did you set for yourself?



Photography sounds, as to many people, very attractive. After starting with evening classes in photography at an age of 15, I was so excited. That my mom was tired to hear about it, I skipped the ‘pilot’ or ‘police on a horse’ option. Photography was my future.


My first goal was to define my own style and I think I found it, but one has to evolve all the time.



I rigorously construct the image in my mind, in my imagination. This stage can take a lot of time, because the pictures are already in an advanced stage in my head before I start creating them for real. It’s important that I always have a clear idea of what the pictures will look like before every shoot. Pleasant surprises are still very welcome, but the longer I have practiced the profession of photography, the fewer surprises I come across, unfortunately. You could call this the ‘imaginary recreation method’. Furthermore, detail, humor and surrealism are important to me.





Ve şimdi olmak istediğin yerde misin?



Bugüne kadar geldiğim noktadan memnunum. Örneğin, kültürel posterler ve portreler yapmak istemiştim, kültürel organizasyonlarla irtibat kurabilmek ve ikna edebilmek için çok uğraşmıştım. Şimdi büyük bir tiyatro ile 4 yıl için bir işbirliği için sözleşme yaptı ve bundan dolayı çok mutluyum. Önemli kültür insanlarının bana güvenmesi çok güzel.




And now are you in the place where you want to be?



I’m happy with what I achieved until now. For example I wanted to make cultural posters and portraits, I invested a lot in contacting and pursuading cultural organisations. Today I’m happy a big theatre organisation contacted me for a 4 years long collaboration. It’s nice important cultural people give me confidence.




Bir marka ile tarzını birleştirme konusunda nelere dikkat edersin? Sanatın ile bunu birleştirmek konusunda tecrübe ve fikirlerini paylaşır mısın?



Evet, kişisel ve sözleşmeli işlerim arasında çok da fazla fark yok. Bir işe başladığımda kişisel tarzımı ve deneyimimi kullanmayı istiyorum.




What do you care about combining your style with a brand? Do you share your experiences and ideas about combining your art with this?



Yes, there isn’t a lot of difference in style between my personal and commissioned work. If I start with a job I want to put my personal style and expercience in it.




Çalışmalarında, içinde yer aldığın projelerde toplumsal, sosyal yönlere de ağırlık veriyorsun? Bu kişisel bir seçim mi yoksa rastlantılar mı?



Hem kişisel tercihlere, hem de şansa. Toplumsal bağın, benim kişisel işlerimde önemi olduğu bir gerçek, her zaman ayrımında olduğum bir şey değil. Bir projeyi bitirdiğim zaman, farkında olmadan var oluyor, bu benim tarzım için tipik.




In your works and in the projects you take place you focuse on communal and social aspects. Is this a personal choice or chance?



Both, personal choice and chance. It’s true the social contact is important in my personal work, It’s not something I’m always aware of. It happens a lot when I finish a project, it’s typical my style, without being concious of it.




Fotoğraf (proje) sürecini üç’e bölmek gerekir ise ön hazırlık / düşünsel süreç, uygulama / çekim ve masa başı çalışması”¦ Bu aşamalarda senin en çok keyif aldığın ve bulunduğun aşamalar hangileri ve özetle nasıl bir çalışma sistemi ile bunu bütünleştirip, uyguluyorsun?



Yeni bir fikirden ötürü mutlu olma, görselini zihnimde canlandırabilme anından hoşlanıyorum. Dürüst olmak gerekirse çekim anından her zaman hoşlanmıyorum, görseli sınırlarla yeniden oluşturmak zor bir şey ama diğer yandan da çekim zihninizde olana bir şeyler ekleyebiliyor da. Ama en çok hoşuma giden, post prodüksiyon işlemi ile her şeyi birbirine göre düzenlemek. Atmosferin daha iyi olabilmesi için her detay üzerinde çalışmayı çok seviyorum ancak, ama hiç bir zaman gereğinden fazlasını yapmayı denemiyorum. Photoshop bir görseli yaratmak ya da kurtarmak için değil onu geliştirmek içindir.




If it needs to divide the photography (Project) into three; preparation/ intellectual process, application/ shooting and table top work. Which one of these steps do you really like and …In summary, how do you integrate and apply this , what is your working system?



I like the moment when I’m happy of a new idea, If I see the visual in my mind. This is before the actual shoot. To be honest I don’t always like the actual shoot, it’s though to rebuild the image with limitations, but on the other hand a shoot can give more then I had in mind. But what I like the most is when everything fits together in the post-production proces. I love to work on every detail, to level up the atmosphere, but I try never to overdo it. Photoshop is not to save or to create an image, but to approve it.




Eserlerinde büyük bir titizlik göz çarpıyor. Tüm uygulamalar; renk, ışık, biçim ve yerleşim, ince elenip sık dokunmuş. Ve tabii çok başarılı bir yaratıcılık… Geniş bir konu yelpazesi içinde çalıştığını düşünürsek bu bence çok önemli bir olgu ve netice”¦ Tasarım yönü çok ağır basan çalışmalar”¦ İki sorum olacak bu konuda; sence başarılı bir görsel neleri içermelidir ve senin tarzında çalışmak isteyen yeni fotoğrafçılara neler önerirsin?



Bana göre iyi bir görsel, gerçeküstü olandır. Bununla, insanlara kendi kendilerine düşünmedikleri bir şeyi göstermeyi kast ediyorum. Ama asıl önemli olan yeni detaylar keşfetmeleri için, insanları görselin içine uzun süreli çekmek. Çünkü her gün, aralarından sıyrılmak zorunda olduğunuz her biri ayrı milyonlarca yeni görsel var.



Yeni fotoğrafçılara sadece fotoğrafçılardan değil, birçok insandan ilham almalarını öneririm; ben bir defa emlak komisyoncusunun web sitesinden esinlenmiştim. Neyi iyi yaptıklarını ve neyi yapmaktan mutlu olduklarını bulmaları gerekiyor. Ancak o zaman kişisel stiliniz ile öne çıkabilirsiniz.




We see great care in your works. All applications; color, light, shape and location were gone over with a fine tooht comb. And also a successfull creativity… If we think that you are working in a wide range of subjects this is a very important fact and result… Designs are dominant in your works. I have two questions on this subject; in your opinion what should a successful visual include and what do dou suggest to new photographers who want to work in your style?



For me a good visual, is a surreal one. I mean with this to show people something they didn’t thought about themself already. But the most important is to attract people into the image for a long time, discovering new details. Because there are millions of new images each and every day, you have to stand out.



I suggest new photographers to be inspired by a lot of people, not only photographers, I was once inspired by a real estate website. They have to find out what they are good at and what they love to do. Only then you will stand out with your own personal style.




Sigara İçen Çocuklar projen hakkında neler söylemek istersin? Nasıl tepkiler aldı? Ve senin şimdiye dek üzerinde çalışmaktan en çok keyif aldığın çalışman hangisi oldu?



Sigara yasağının yanında ya da karşı değilim. Sigara içmenin anlamı üzerine sorular ortaya koymak istiyorum; eskiden ne anlama gelirdi, gelecekte ne anlama gelecek. Sigara içme bağlamında sosyal değişimi gözlemlemek ilginç bir şey. Sigara içmeyi onun “Batılı” bağlamıyla ele aldım. Eminim doğudaki bazı ülkelerde, sigara içen çocukları görmek pek de gerçeküstü değil, çünkü oralarda sigara içen çocuklar görmek alışılagelmiş bir durum. Ama belki benim fotoğraflarımın stili onlara gerçeküstü gelebilir, çünkü genellikle daha renkli stile alışkınlar.



Çelişen bir durum, çünkü, sigara içme üzerine olan kültür retro bir etkiye sahipken, sağlık nedeniyle bir çok ülkede sigara yasaklandı. Uçakta veya bir restorantta sigara içmenin alışılagelmiş bir şey olduğu “Mad Man” zamanına dönmek gibi bir şey. Sigaranın estetiği ve içenlerin, sigara içerken elleriyle olan duruşu ve bu postür inkar edilemez ama “Smoking Kids – Sigara içen Çocuklar”ın farklı grupları arasında -Glamour, Jazz ve The Marginal- sigara içmenin güzellik ve çirkinliğini arasındaki çizgiyi dengeleyen, dikkat çeken durumları baskılayan bir tür işaret var.



Çocukların güvenliği konusunda içinizi rahatlatmak için söylüyorum, seride hiç gerçek sigara kullanılmadı. Onun yerine, mum ve tütsüler duman demetlerini oluşturmada, tebeşir, peynir çubukları ise sigaralar yerine kullanıldı.



Çok iyi geri dönüşler aldım. Eğer insanlara bağlamını iyi anlatırsanız, o zaman iyi. İnsanlar günümüzde Photoshop’un neler yapabildiğini gayet iyi anlıyorlar, eğer 10 yıl önce olsaydı hikaye bambaşka olabilirdi.





“Smoking Kids” yapım videosu / making video.


What do you want to tell about your Smoking Children project? Which reactios did it get? Which work did you really enjoy ?



I am not for or against the smoking ban. I wanted to raise questions about the meaning of smoking: what it meant in the past and what it will mean in the future. It’s interesting to monitor the social change around smoking. But the series is even more about context and contradiction. I took smoking out of it’s “Western” context. I suppose in some eastern countries it will be less surreal to see the smoking kids series, because they are used to seeing kids smoke. But maybe my style of photography will be more surreal for them, because in general they are used to a more colourful style?



Contradicting, because with health reasons driving many countries to ban smoking, the culture around smoking has a retro feel. It’s like a throw back to the ’Mad Men’ era when smoking on a plane or in a restaurant was not unusual. The aesthetics of smoke and the particular way smokers gesticulate with their hands and their posture can’t be denied, but among the different tribes of “Smoking Kids,” – Glamour, Jazz, and The Marginal – there is a nod to less attractive aspects, balancing the line between the beauty and ugliness of smoking.



To assure you of the safety of the children, there were no real cigarettes on set. Instead, chalk and sticks of cheese were used as props, while candles and incense provided the wisps of smoke.



I had a lot of good responses, If the context is well explained to people it’s fine. People understand well what photoshop can do these days, 10 years earlier would have been a different story




“Tek bir fotoğraf ile bir konuyu anlatabilmek“”¦ Bununla ilgili neler söylemek istersin? Bir proje içinde yer alan fotoğraf adedi ve seçkileri açısından?



Çok fazla fotoğraf çektim, çok fazla detayı değiştirdim, yine çok fotoğraf çektim, daha fazla detay değiştirdim,”¦ tek bir fotoğrafa ulaşabilmek için yapılan bu, bunu söylemek istiyorum.



“Defining the subject with just a single photograph”… What do you want to say about this issue in terms of the number of photographs and selections which are included in a project?



I take a lot pictures, I change a lot of details, I take again a lot of pictures, I change more details, … to come to a single photograph that does what I want to tell.




Kişisel projelerin oluyor mu? Kendi özelinde ne gibi çalışmalar yapıyorsun ve neler planlıyorsun fotoğraf dair?



“Sigara İçen Çocuklar” ve “Mutluluk” benim mezun olduktan sonraki iki kişisel çalışmam. Çocukluğum benim okuldaki ilk bireysel çalışmalarımın esin kaynağıydı: Sint-Lukas, Brüksel’de fotoğraf okurken, ağırlıklı olarak yaşam, sosyoloji ve stereotipler ile ilgileniyordum, çünkü büyük başkent Brüksel ve Bruj’ün iki farklı dünyası arasında yaşıyor gibiydim.



Amerika’da “Smoking Kids- Sigara İçen Çocuklar” ile bir sergi açmayı ve Belçika’da da yeni bir sergi istiyorum.




Do you have personal projects? What kind of studies do you make on your own and what do you plan about photography?



‘Smoking Kids’ and ‘Happiness’ are my two personal series after graduating. My childhood inspired my earlier personal work at school: while studying photography at Sint-Lukas Brussels I was mainly interested in lifestyle, sociology and stereotypes, because I felt like living in two different worlds between the big capital Brussels and Bruges.



I would like to have an exposition in the USA with my Smoking Kids, a new exhibition in Belgium.



Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Şebnem AYKOL









Frieke Janssens, Brüj, Belçika’da 1980’de doğdu. 15 yaşında, akşam dersleri ile fotoğrafa başladığında pilot veya atlı polis olmak obsiyonlarından vazgeçmişti. Fotoğraf onun geleceğiydi. Sint-Lukas, Brüksel’de fotoğraf okurken, ağırlıklı olarak yaşam, sosyoloji ve stereotipler ile ilgileniyordu, çünkü iki farklı dünya arasında yaşıyor gibiydi. 2002’de mezun olduktan sonra, Frieke hemen çalışmaya başladı, klişelerden kaçınan ya da onları çok bilinçli kullanarak büyüleyici hikayeler anlatmaya çalıştı. Resimlerden, karikatürlerden hatta bir emlakçının web sitesi gibi farklı şeylerden esinleniyor ve detay, mizah ve gerçeküstünü yakalayan bir bakış ile çalışıyor.

2002-2003 Louvain KU Üniversitesi

Özgür bir öğrenci olarak Japon kültürü tarihi, sosyal ve kültürel antropoloji, film tarihi (capita selecta)ve sanat tarihi gibi derslere katıldı.


Group T Louvain’de Fransızca akşam dersleri



1998-2002


Sint-Lukas Hogeschool, Brüksel


Dereceyle mezun. Eğitmenliğe başladı



1992-1998


Brüj Akademisi


Grafik tasarım ve fotoğraf



1995-1998


Brüj Akademisi, fotoğraf akşam dersleri





Frieke Janssens


Frieke Janssens was born in Bruges, Belgium, in 1980. After starting with evening classes in photography at an age of 15, she skipped the pilot or police on a horse option. Photography was her future. While studying photography at Sint-Lukas Brussels she was mainly interested in lifestyle, sociology and stereotypes, because she felt like she was living in two worlds. After graduating in 2002, Frieke immediately started working, where she tries to tell a story that’s fascinating and mostly avoids the clichés, or use them very consciously. She’s inspired by different things from paintings, comics or even a real estate website, and works with an eye for detail, humour and surrealism.



2002-2003 KU university Louvain.


As a free student I followed classes such as Japanese cultural history, social and cultural anthropology, history of film (capita selecta)and history of art.


Evening classes of French at Group T Louvain



1998-2002


Sint-Lukas hogeschool, Brussels.


Graduated with distinction. Start teaching training.



1992-1998


Academie Bruges,


Graphic design & photography



1995-1998


Academie Bruges, evening classes Photography




www.frieke.com








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Frieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile RöportajFrieke Janssens ile Röportaj

Dipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas’in Müzik Videosu XOXOXO



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




DIPDIVE ANİMASYON EKİBİ ile RÖPORTAJ


BLACK EYED PEAS’in MÜZİK VİDEOSU “XOXOXO”


INTERVIEW with DIPDIVE ANIMATION TEAM


BLACK EYED PEAS’S MUSIC VIDEO “XOXOXO”




Sevgili Huan (Nghiem), Pasha (Shapiro) ve Ernst (Weber) merhaba… Dergimiz okurları şimdiye dek hiç alışık olmadıkları bir ekiple karşı karşıyalar bu kez, öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.



Sizi kısa kısa tanımamız mümkün mü?



Ekibimiz yaklaşık bir buçuk yıldır birlikte çalışıyor. Pasha ve Ernst aslen Ruslar (St. Petersburg’dan) ve gençliklerinden beri arkadaşlar. Huan ve Pasha daha evvel bir reklam ajansında birlikte çalışmışlar. Huan ve Pasha 10 yıl boyunca dijital ajanslar için çalışırken Ernst de Avrupa’da online oyun şirketleri için animasyon yapıyordu.




BEP’nin XOXO şarkısı ile ilgili proje size nasıl geldi? Yani hangi aşamada devreye girdi ekip? Ve neleri planlayıp, geliştirip, uyguladı?



Biz Will.i.am.’in sahibi olduğu Dipdive animasyon ekibiyiz. Geçen yıldan beri Will için projeler geliştiriyoruz. Baby Peas daha evvel BEP müzik videosunda (Dirty Bit) gösterilmişlerdi. Will bizimle tamamen animasyonlu bir müzik videosu yapmak üzere görüşme yapmıştı ve “XOXOXO” piyasaya daha sonra çıkması planlanmış şarkıydı. Will bize şarkıyla ilgili olarak çok esneklik tanıdı. Will ‘e süreç içerisinde devamlı olarak animasyonla ilgili fikirleri ve reklam çizimlerini sunduk.




Grubun ortaya çıkarılan animasyon karakterleri müthiş keyifli ve başarılı. Grup elemanları harika canlandırılmış. Çok beğenildi ve The Baby Peas ortaya çıktı böylece. Size geri dönüşler ve yorumlar nasıl oldu?



Teşekkürler. Başka Will projeleri için Baby Peas karakterleri üzerinde çalışıyoruz. Onlar ilk olarak Dirty Bit müzik videosu için kısa bir rolde yer almışlardı. Daha sonra 2011’de Super Bowl reklamında göründüler. Bu karakterlerin tam bir müzik videosunda yer almasının çok harika olacağını düşündük. Hayranlardan gelen geri dönüşler muazzamdı ve destek için gerçekten minnettarız.




Ne kadar sürede tamamlandı proje? Ne kadar kişi çalıştı ve muzik videosu olarak nasıl bir başarı elde etti? Bu sizi tatmin etti mi?



Sadece üçümüz, başlangıcından bitimine projeyi 6 ayda tamamladık. Çoğuna başlangıçta ne istediğimizi düşünerek karar vermeye çalıştık. Fikir ve şarkıyı bütünleyici görsel hikayeyi nasıl oluşturacağımız hakkında pek çok kez tartıştık. Bu kadar zamanda, sahip olduğumuz ekiple ortaya çıkarabildiğimiz şey ile gurur duyuyoruz. Değiştirmeyi ve daha iyisini yapmayı istediğimiz şeyler her zaman vardır. Sanatçılar olarak biz hiç bir zaman yetinmeyiz ve daha iyilerini yapmak için uğraşırız.



Senaryosu nasıl ortaya çıkarıldı? Her ne kadar bir müzik videosu animasyonu gibi görülüyor olsa da, izleyiciyi şarkı ile birleştiren harika detaylar ve canlandırmalar söz konusu.



Video fikri şarkı ile başladı. XOXOXO birbirinden uzaktaki ve yalnızca uzaktan birbiriyle iletişim kurabilen iki sevgiliyle ilgili. Bu yüzden şarkının hikayesinin bu olabileceğini biliyorduk. Bu fikri alıp en uç noktaya götürdük ve Peas’ları birbirinden ayırmanın en mükemmel yolu olarak uzaya yollamayı düşündük. Gruptaki tek kadın olan Fergie 3 erkeğe iyi bir karşılıktı. Will teknolojiyle o kadar ilgiliydi ki bunun hikayenin içinde de işe yarayacağını biliyorduk.




Çalışma sürecinde nasıl bir görev dağılımı ve organizasyon yapıldı? Kafanızdakini tam olarak ortaya koyabildiğinizi tahmin ediyorum. Bu başarının arkasında yatan nüansları anlatır mısınız?



Animasyon üzerinde çalışırken amacımız onu gerçek bir film gibi yapmaktı. Sahnelerin ve hareketlerin çizgi film gibi değil, gerçek yaşamdaki gibi olması önemliydi. Sadece animasyon olduğu için çocukça olması gerekmiyordu. Pixar filmlerinden ilham aldık ve kesinlikle duygusal olarak doğru bir şeyler yapmak istedik.



Fikirler üzerinde hepimiz çalıştık. Ernst tüm karakter animasyonlarını yaptı. Pasha hareket efektlerinin çoğunu ve montajlamayı yaptı. Huan ikincil efektleri ve destek animasyonunu yaptı. Sadece üçümüz olduğumuzdan ilerledikçe iş bölümü yapıp çabucak değişiklikler yapabildik.



Bir diyaloğu mu animasyon yapmak daha zor yoksa bir şarkıyı mı sizce?



Çeşitli zorlukları olduğu kadar benzerlikleri de var. Animatörler olarak iyi bir hikaye anlatmaya çalışıyorsunuz. Hız denetimi, hareket ve hangi çekimlerin kullanılacağı ile ilgili kararlar birbiriyle ilişkili olmalı. Müzik pek çok duygusal yükselişler yapabilirken konuşmalar karakterlerin kendilerini doğrudan ifade etmelerini sağlamalı.




Video içerisinde yer alan sahnelerde mesela, gerçek kamera çekimi tarzı çok iyi uygulanmış. Kelebeklerin ya da gruptaki sanatçıların arka planda flulaşması gibi… Teknoloji olarak da teknik uygulamalarınızdan bahseder misiniz?



Video için bazı dudak uyumlu yazılımlar ile 3DMax, After Effects ve Photoshop kullandık. Tasarım ve modelleme için 3 dizüstü bilgisayarımız, müzik çalmak için 2 tane dört çekirdekli masaüstü bilgisayarımız vardı. Yalnızca 3 kişi ile verimli olabileceğimiz süreci kurabilmek çok önemliydi. Çoğu zaman üçümüz uzaktan çalıştık bu nedenle iletişim kurabilmek önemliydi. Skype ve Dropbox bu yöntemle çalışanlar için iki büyük hizmet. Belirli sahnelerde arka planların çoğunu 2 boyutlu yapabilmek ve tamamen 3 boyutlu biçimlendirebilmek için bazı kısa yollar geliştirdik. Bunun işe yaraması için biraz denemeler yaptık ama kesinlikle çok zaman kazandık, özellikle de sonlara doğru.




Teknoloji (uzay mekiği) ile XO yazılması ve onun karşıtı olarak doğa (çiçekler) ile XO yazılması, nihayetinde de bu iki XO’nun birleşmesi. Yine video içinde yer alan retro, İslami motifler, tekno, pc oyunları vs. o kadar çok şey var ki arka arkaya akıp giden. Laf aramızda herhalde benim 40. seyredişim filan oldu J Ekip olarak hem önceden gerçekleştirdiğiniz hem de gelecekte gerçekleştirmeyi planladığınız projelerinizden bahseder misiniz? Son olarak bu ortaya çıkardığınız karakterler çerçevesinde BEP ile yeni bir şeyler planlanıyor mu?



Teşekkürler. Kusursuz bir deneyimin içinde pek çok değişik tarzı karıştırıp biraraya getirmek kesinlikle çok çaba gerektirdi. Eğer işimizi yapabilmişsek geçişleri hemen hemen hiç fark etmeyecek ve tek bir birleşik hikaye gibi algılayacaksınız. Bu bizim için çok faydalı bir deneyim oldu. Yeni bir müzik videosu yapmayı çok isteriz. Yapabileceğimiz şeylerin sadece yüzeyini çiziktirmiş gibi hissediyoruz.



Baby Peas için gelecek olası projeler üzerinde çalıştığımızdan şu an bir açıklama yapamayız. Grup şu anda ara vermiş halde ama Baby Peas’ın bir çıkış bulacağına ve kendi ayakları üzerinde duracağından umutluyuz. Bizi izlemeye devam edin.



Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna GÜNERİ





Dear Huan (Nghiem), Pasha (Shapiro) and Ernst (Weber) the readers of our magazine are face to face a team that they have never been accustomed to by now. Firstly, thank you very much for accepting our interview offer.



Is it possible to get to know you briefly?



Our team has been working together for about one and half years. Pasha and Ernst are originally from St. Petersburg, Russian have been friends since teenagers. Huan and Pasha worked together at an advertising agency before. Ernst previously did animation for online gaming companies in Europe while Huan and Pasha have worked in digital agencies for 10 years.



How did the project of XOXO BEP’s song come to you? So at what stage the team stepped in? And what did they plan, develop and implement?



We are the Dipdive animation team which is a company owned by Will.i.am. We have been developing projects for Will over the past year. The Baby Peas had shown up previously in a BEP music video (Dirty Bit). Will had discussed with us about making a full animated music video and ‘XOXOXO’ was the next planned release song. Will gave us a lot of flexibility with the song. We came up with the concept and storyboards for the animation, showing it to Will along the way.




The characters in animation which the group formed are very enjoyable and successful. Group elements are animated excellent. It was so admired and The Baby Peas came on the scene. How were feedbacks and comments?



Thanks. We’ve been working on the Baby Peas characters for other Will projects. They first showed up in a cameo for the Dirty Bit music video. Then, they appeared in commercial for the 2011 Super Bowl. We thought it would be great to use those characters in a full music video. The feedback from fans has been tremendous and we’re really appreciative of the support.



How did it take to complete the project? How many person did work and how it’s success as a music video? Did it satisfy you?



The project took about 6 months from start to finish with just us 3 the whole time. A lot of it at the beginning was trying to figure out what we wanted to do. We went through many rounds of discussion about the concept and how to make a compelling visual story to complement the song. We’re proud of what we were able to do in that amount of time with the team that we had. There are always things we wish we could change and make better. As artists we’re never satisfied and we want to keep pushing to do even better work.




How was the scenario revealed? Although it seems like a music video, animation there are wonderful details and animations combine the audience with the song.



The concept for the video started with the song. XOXOXO is about 2 lovers separated by distance who can only communicate long distance. So we knew that would be the story of the song. We took this idea to the extreme and thought sending the Peas into space would be the perfect way to separate them. Fergie, as the only woman in the band, was a good counter to the 3 guys in the band. Will is very interested in technology so we knew it would be worked into the story too.





How were distribution and organization during the process of work? I guess you made all you imagined. Could you tell us the nuances behind this success?



When we work on an animation, our goal is to make it like a real movie. It’s important that the scenes and movement feel life-like, not just like a cartoon. Just because it’s an animation doesn’t mean it has to be childlike. We’re inspired by Pixar movies and definitely want to make something that is emotionally true.



All of us worked on the concepting. Ernst did all the character animations. Pasha did most of the motion effect scenes and compositing. Huan did some of the secondary effects and support animation. Since there’s only 3 of us, we were able to divide the work and be nimble with changes as we went along.




Which one is more difficult, making animation from a dialoque or from a song?



Both have different challenges but many similarities as well. As animators, you’re trying to tell a good story. It has to be communicated with pacing, action, decisions about which shots to use. Dialogue allows the characters to express themselves directly while music can do a lot of the emotional lifting in the scene.



For example, real camera shot style is well-executed in video scenes. Such as blurring in the background of artists of the group or butterflies. Could you tell us about your technical applications?



We used 3DMax, After Effects, Photoshop, along with some lip sync software for the video. We had 3 laptops for the design and modeling, and 2 quadcore desktops for rendering. Even with only 3 people, it was important to establish processes so that we could be efficient. The 3 of us work remotely most of the time so it was critical that we communicate. Skype and Dropbox are 2 great services for anyone working this way. With certain scenes, we developed some shortcuts so that a lot of the background could be done in 2d and modeled completely in 3d. It was a bit of experimenting to get it to work but that definitely saved a lot of time, especially towards the end.




There are so many things running through repeatedly such as writing XO with technology (space shuttle), and as opposed to it nature (Flowers) and finally combining these two XOs. and also Islamic motifs, tech, pc games etc in the retro video. Between you and me, probably I watched it 40 times. Please tell us about your next projects for the future? Finally, is there any new plan with BEP within the framework of these characters?



Ha thanks. It was definitely a lot of effort to blend so many different styles together into a seamless experience. If we’ve done our job, you’ll barely notice the transitions and it will just feel like one unified story. This has been such a rewarding experience for us. We’d love to do another music video. We feel like we’ve just scratched the surface of what we can do.



As for Baby Peas, we’re working on possible future projects that we can’t discuss right now. The band is on hiatus at the moment but we’re hopeful the Baby Peas will find an outlet and stand on their own. Stay tuned.











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Dipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXODipdive Animasyon Ekibi ile Röportaj : Black Eyed Peas'in Müzik Videosu XOXOXO

Ozan Karakoç ile Röportaj






Eğitim ve GSF Günleri



Doğrusu ben, sanatın ‘öğretilebilen’ bir şey olduğu kanısında değilim. Buna grafik sanatları da, resmi de, hatta müziği bile dahil edebiliriz. ‘Yaratma dürtüsü ya vardır, ya yoktur’ gibi geliyor bana”¦ Kötü bir tasarım gördüğünüzde, hatalı bir tipografik uygulama ile karşılaştığınızda rahatsız olmuyorsanız, rahatsız olmayı öğrenemezsiniz. Müzik dinlerken, arka plandaki tınıları kulağınız algılamıyorsa, algılaması için eğitim alamazsınız. Ben, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Grafik Sanatlar bölümüne, bu bakış açısıyla girdim. Amacım, benim yaptığım işten heyecan duyan, benim dilimi konuşan, birlikte projeler üretebileceğim insanlarla tanışmaktı.




Güzel insanlar tanıdım, bakış açımı şekillendiren örnekler yaşadım, projeler ürettim ve 2006 yılında mezun oldum. Ardından aynı okulun Sinema ve Televizyon bölümünde yüksek lisans öğrenimi gördüm.



Geriye dönüp baktığımda o yılları büyük keyifle hatırlıyorum. Türkiye’de sanat eğitiminin çok ama çok değişmesi, bambaşka bir noktaya gelmesi gerektiğini düşünsem de, Marmara’nın, özellikle grafik tasarım alanında bu işi en ‘severek’ ve ‘inanarak’ yapan kurum olduğu düşüncesindeyim. Bu arada; konu eğitimden açılmışken, öğretmenliğin de gerçek anlamda ‘kutsal’ olduğunu düşündüğümü belirtmeliyim. Ana okulundan yüksek lisansa kadar geçen 20 yıllık sürede onlarca öğretmenle tanıştım. Türkiye’de öğretmenlik kadar özveri gerektiren bir iş daha yoktur herhalde”¦ Hepsine bu cesur ve anlamlı seçimlerinden dolayı teşekkür ediyorum.





Fotoğraf



Dijital fotoğraf teknolojisi ortaya çıktığında dünyadaki en çok sevinen insan ben oldum sanki”¦ Hatta belki Türkiye’de ilk dijital fotoğraf makinesini kullanan da benimdir J Yurtdışındaki bir aile dostumuzdan rica etmiştik. Olympus D-450 Zoom adında bir alet geldi”¦ Büyülenmiştim! 1.3 megapiksel çözünürlük, tam otomatik ayarlar ve bir hafıza kartı”¦ Rüya gibiydi! Fotoğrafa ilgim o dönemde başladı, büyüdü, kocaman oldu ve hiç bitmedi. Lisedeki fotoğraf etkinlikleri, sergiler, baskılar, fotoğraf dergileri, fotoğraf içerikli web sitelerinden alınan ufak tefek ödüller derken yine ‘hayatın ciddileşmesi’ sonucunda ‘yaratıcılıktan izleyiciliğe’ doğru kaydım.



Yaptığı işin hakkını vermeli insan. Fotoğraf çekiyorsanız, hobi olarak kalmamalı, olağanüstü fotoğraflar çekmelisiniz”¦ Gitar çalmaya başladıysanız, görenleri hayrete düşürecek kadar iyi çalacak noktaya gelmelisiniz. Ne yazık ki bunların hepsi bir ömre sığamıyor”¦ Ben de kendi işimde, yani grafik tasarımı ve reklamcılık alanında adımlar atarken, fotoğraf, müzik ve yayıncılık konularında da yer yer izleyici, yer yer de ‘destekçi’ olarak devam ediyorum yoluma.





Elif Karakoç



Müthiş bir yetenek”¦ İnsanların, ailelerinden birine veya yakın bir arkadaşlarına böyle şeyler söylemeleri antipatik gelebilir belki ama, bunu dile getirmeden geçmem mümkün değil. Yıllar önce, Elif’in doğumgünü için babamla birlikte hediye düşünüyorduk. ‘Onu mu alsak, bunu mu alsak’ derken ben ‘Fotoğraf makinesi alalım’ dedim. İyi ki demişim”¦ Şirin bir otomatik dijital fotoğraf makinesiyle başlayan hikaye, yıllar içinde bambaşka bir şeye dönüştü. Ve bu noktaya tamamen kendi çabalarıyla geldi.



Kadraj algısını kendi kendine oluşturdu, arkadaşlarından modeller yarattı, kendi portrelerini çekti, odasını stüdyo gibi kullanmaya başladı, bit pazarlarından, ikinci el kıyafet dükkanlarından aldığı eşyalarla olağanüstü kompozisyonlar yaratmaya başladı. Aile bağını tamamen bir kenara bırakıp, objektif ve profesyonel bir bakış açısıyla yaklaştığımda, Elif’i çok parlak bir geleceğin beklediğini rahatlıkla söyleyebiliyorum.





Bak Dergisi



Çocukluğumdan beri içimde hep bir ‘yayın yapma’ dürtüsü vardı. Gazete çıkarayım, dergi çıkarayım, internet sitelerine makaleler yazayım derken, sonunda somut bir hale dönüştürdüm o dürtüyü”¦ 2005 yılının Kasım ayında çalışmalarına başlayıp, 2006′nın ilk gününde Bak’ın ilk sayısını çıkardım.



Tıpkı Müzik Kutusu’nda olduğu gibi, Bak’ta da bir eksikliği doldurmak istemiştim. Türkiye’de grafik tasarım alanında bir tane bile basılı dergi yoktu. E-dergiden zaten söz etmek bile mümkün değildi”¦ Genel olarak ‘sanat dergisi’ deseniz, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar örnek vardı ki onlarda da yazan 5 cümleden 3′ünü anlamazsınız. Eskiden o cümleleri ‘anlayan’ bir kitlenin olabileceğini düşünürdüm. Ama yaş ilerledikçe, yazılanların çoğu hakkında yazarın bile bir fikri olmadığını fark ettim. Zira, kullanılan kelimelerin bazıları, sözlükte bile yoktu!



Artık, insanların gerçekten ilgi göstereceği, röportaj soruları özenle hazırlanmış, bir sonraki sayısı sabırsızlıkla beklenecek bir görsel sanat yayınına ihtiyaçları vardı. Bu boşluğu tek başıma ne kadar doldurabilirim diye düşündüm ve Bak’ı bugüne kadar getirdim. Güçlü bir ekiple, kalabalık bir toplulukla, mutlaka çok daha iyi yerlere gelirdi, en azından çıkış aralıkları kısalıp düzene girerdi ama malesef olmadı”¦ Belki önümüzdeki dönemde olur diyelim…



Bak, kısa sürede hem Türkiye’de, hem dünyanın birçok yerinde, alanının en popüler elektronik dergisi oldu. 140 ülkeden okuru olan, adını sektördeki herkesin mutlaka en az bir kez duyduğu bir markaya dönüştü. Bir arkadaşım, Finlandiya’daki bir metroda, kucağındaki diz üstü bilgisayarda Bak okuyan bir kızı anlattı heyecanla”¦ Onca sürpriz, onca güzel anı ve geride kalan 6 buçuk sene”¦ 150′den fazla usta sanatçıyla özel röportajlar, binlerce sayfalık sanat içeriği, 12.000′in üzerinde Facebook sayfası üyesi, 3000′a yakın Twitter kullanıcısı, yüklenen milyonlarca sayı, gelen onbinlerce e-posta”¦



Bak ile ilgili hayallerimi bu sayfaya sığdırmam imkansız”¦ Dilerim bir gün hepsi gerçekleşir.




Müzik Kutusu Web Sitesi



Müzik Kutusu benim internetteki ilk göz ağrım, ilk çocuğum”¦ 1999 yılının ilkbaharıydı. 16 yaşındaydım”¦ ‘Neden şöyle kaliteli bir müzik kültürü sitesi yok’ diye düşündüm. Oturdum, çeviriler yaptım, biyografiler yazdım, şarkı sözleri topladım, yaşımdan dolayı girmemin yasak olduğu etkinliklerle ilgili bilgileri bile bir araya getirmeye başladım ve ortaya Müzik Kutusu adında sevimli bir site çıktı.




Herhalde, yayınlandığı günden bir hafta sonra reklam teklifi alan ilk site Müzik Kutusu olmuştur! Meğerse ‘doğru bir eksikliğe’ parmak basmışım. ‘Şans’ diyelim”¦ Derken Müzik Kutusu gelişti, büyüdü, üst üste ‘Yılın En İyi Müzik Sitesi’ ödülleri aldı, dev firmalarla ortak projeler yürüttü, tescilli bir marka oldu, önce 5., sonra 10. yılını kutladı, ancak ne yazık ki ilerleyen yıllarda, hayatın benim adıma ‘ciddileşmesi’ ile birlikte yerini uzun bir sessizliğe bıraktı. Bugün yayında değil, ancak projelendirme aşaması aylar önce bitmiş kocaman bir yenilenme fikri var. Ne zaman hayata geçer bilmiyorum”¦ Ama Müzik Kutusu’nun adını bile duyunca çok heyecanlanıyorum”¦





Üç Büyük



Bir dizi şanssızlık nedeniyle beklediğimiz başarıya ulaşamamış butik bir futbol sitesi projesiydi Üç Büyük”¦ Sadece Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ı konu alan, hem güncel haberlere, hem ayrıntılı istatistiklere yer veren, tasarımıyla da ön plana çıkan çok güçlü bir çalışmaydı. 2009 yılında kuruldu, gelin görün ki 2009-2010 sezonunda Türk futbol tarihinde bir ilk yaşandı ve üç büyük takım, tek bir kupa bile alamadan sezonu kapatıverdi. Şampiyon Bursaspor oldu, Türkiye Kupası’nı da Trabzonspor kazandı.



Böyle bir durum, en son 25 yıl önce yaşanmıştı. 25 yıldır şampiyonluk kupası ya Beşiktaş’a, ya Fenerbahçe’ye, ya da Galatasaray’a gidiyordu. Tabi şanssızlıklar burada bitmedi. Tam her şey yoluna girecek gibi görünürken, siteye gösterilen ilgi, yeni sezonla ilgili umutlarla birlikte artmaya başlamışken, şike skandalı patlayıverdi. Bütün ülke futboldan soğudu”¦ Bu da Türk futbol tarihinde yaşanan başka bir ilkti”¦



Site üzerinde birlikte çalıştığımız yazılımcı arkadaşım Cihan Uçar ile çaresizce birbirimize baktık ve ‘futbolun selameti için’ projenin yayınını durdurmaya karar verdik J Üç Büyük’ün, ilerleyen yıllarda daha güçlü bir şekilde geri döneceğini umuyorum.





Emrah Yücel



Onu ilk olarak üniversitedeki bir seminerde dinlemiştim. Kısa süreli Türkiye ziyareti sırasında bir devlet okulundan aldığı daveti kırmayıp öğrencilerin karşısına çıkmış olan ‘ünlü bir grafik tasarımcı’ olarak karşımızdaydı. Ama öyle bir hazırlanmıştı ki, görseniz, o seminerin, hayatındaki en büyük fırsatlardan biri olduğunu sanırdınız. O denli saygı duyuyordu yaptığı işe ve kendisi için orada toplanan genç insanlara”¦ Beni en çok etkileyen şey bu olmuştu”¦



Los Angeles’ta dört yıla yakın zamandır birlikte çalışıyoruz, o titizliği bir an olsun geri plana attığını görmedim. Tasarımlarının kalitesi, entellektüel birikimi, mütevazılığı, profesyonelliği ve hayata bakışıyla gerçek bir ‘örnek’ Emrah Yücel”¦ Ve onunla aynı serüvenin içinde olmak büyük bir mutluluk benim için”¦




iMac



Uzun süre PC kullanmış, MAC’e ön yargılı yaklaşmış, MAC mi PC mi tartışmalarında PC’nin ateşli savunucusu olmuş biri olarak bugün, evimde iMac, işyerimde MacPro, dizimde MacBook, cebimde iPhone, çantamda iPad, televizyonumun altında AppleTV duruyor. Bunda biraz yaşadığım yerin de etkisi olabilir tabii ama, kabul etmeliyim ki Apple, birçok anlamda kullanıcıya zaman kazandıran ve hayatı kolaylaştıran bir yapı oluşturmuş durumda. Kendi yarattığı kategoride ‘tek marka’ olarak ilerlemesinin avantajı her şeye yansıyor.



Intel’in PC için ürettiği bütün işlemcileri, en ince teknik detaylarına kadar bilen bir kullanıcıyken, şimdi ‘ekran kartı nedir’ diye sorsanız kolay kolay cevap veremem”¦ Apple beni bu konuda ‘cahilleştirdi’ ama bundan garip bir haz duyduğumu da itiraf etmeliyim.





Wacom



Mouse kullanmayı unutmama sebep olan teknoloji harikası”¦





Sony



Sony, daima ürünlerinin görsel tasarımlarına özen gösteren ve bana kalırsa ‘tasarımın bir markayı ne kadar güçlendirebildiğinin’ önemli kanıtlarının başında gelen bir teknoloji devi”¦ Hatta ben de dünyada en çok Sony ürünü satın almış kişiyim sanırım. Biraz daha ileri gideyim, Sony’nin, sloganlarını bile beni takip ettirerek seçtiğini düşünüyorum J Lise yıllarında arkadaşlarım ‘Sony’yi sen bugünlere getirdin’ diye takılırlardı. Sonra adamlar, ‘It’s a Sony’ olan sloganlarını ‘You Make It a Sony’ (‘Onu siz Sony yaptınız’) olarak değiştirdiler. Yıllar sonra üniversitede, bir Medya Analizi dersi sırasında öğretmenimiz ‘Kendinizi en yakın gördüğünüz marka hangisi’ diye sormuştu. Sıra bana geldiğinde herkes cevabı biliyordu. ‘Sony’ dedim. ‘Peki Sony’yi tek kelimeyle nasıl ifade edersin?’ diye sordu. Biraz düşünüp ‘Eşsiz’ dedim. Çok şaşırdığım tesadüflerden biridir”¦ O akşam eve gidip Sony’nin sitesine girdiğimde, şirketin, yeni sloganını duyurduğunu öğrendim. Bilin bakalım neydi? ‘Like no other’, yani ‘Eşsiz’”¦



Hayatın hiçbir alanında marka düşkünlüğüne anlam verememiş bir insan olarak, yıllardır Sony’nin esiriyim J Kedimin ismini de o yüzden Sony koydum.





Ekşi Sözlük



1999′da kurduğum Müzik Kutusu web sitesi, benim de beklediğimden kısa sürede büyük ilgi gördü ve beklentileri karşılayabilmek için her geçen gün daha çok çalışmam gerekti. Daha çok biyografi yazdım, daha çok albüm inceledim, daha çok içerik eklentisi yapmaya çalıştım ve bir noktada yazılım desteği almam gerektiğini gördüm. Çünkü bütün site HTML’di ve programlama dili bilmeden bir ‘müzik portalı’ yürütmeye çalışıyordum. Bunun imkansız olduğunu, o günlerin en çok ziyaret edilen mizah sitelerinden Asparagaz’ın ekibinden ağabeylerimiz de fark etmişlerdi. Hepsini takma adlarıyla tanıyordum. Bir gün beni evlerine çağırdılar ve ‘Şu Müzik Kutusu’na neler yapabileceğimizi bir konuşalım’ dediler. Doğrudan diyalog kurduğum kişi Detay’dı. Evde Ravel ve şu an takma adını hatırlayamadığım bir ağabeyimiz daha vardı. Canavar gibi kod yazan bu ustaların arasında, arkadaki sandalyede oturan ve benimle pek ilgilenmeyen biri daha vardı. ‘Bu da SSG’ diye tanıştırdılar, ‘Ekşi Sözlük’ün sahibi’”¦ O gün ben 16 yaşındaydım, o da 23”¦ ‘Aa ne güzel’ deyip selam verdim, elini sıktım ve yanından geçtim. O günlerde Ekşi Sözlük, o arkadaş grubunun dışına yavaş yavaş çıkmış, az sayıda üyesi olan, ‘butik’ bir yapıdaydı. ‘Gel seni sözlüğe %5 ortak yapayım’ deseydi, ‘yok ya gerek yok’ derdim J




13 yılda 2500′e yakın yazı yazmışım”¦ Her şey bir yana, sözlüğün bugün geldiği nokta bana bile gurur veriyor. Sedat Kapanoğlu gerçek bir deha benim için”¦ Ayrıca hayatta dinlemekten en çok zevk aldığım insanlardan biri”¦ Yapılan her türlü haklı haksız eleştiriden çok ötede, 500 binden fazla kullanıcısı ve 500 bine yakın çaylağıyla Türk interneti için bir şanstır Ekşi Sözlük.




ESBPL Gazetesi



ESBPL, açılımı ‘Ekşi Sözlük Birinci Pazar Ligi’ olan ve 2002 yılından bu yana düzenlenen bir halı saha organizasyonu”¦ Federasyonu, tüzüğü, kupası, her şeyi var! Ben Türkiye’den ayrıldığımda, ligde, içinde onursal başkanı (!) ve isim babası olduğum AC Filan takımının da bulunduğu 12 takım vardı. Yedekler hariç 72 oyuncu eder. Onları da sayıp 100 diyelim”¦ Hayatınızda bu kadar temiz 100 tane adamı bir arada görmemişsinizdir. Hem çok çekişmeli ve kaliteli maçların oynandığı, hem de harika dostlukların kurulduğu bir ortam ESBPL”¦



Ben de o topluluğa dahil olduğum sezondan kısa bir süre sonra ‘Bu ligin bir de gazetesi olsun’ deyip Esbpl Gazetesi’ni yaratmıştım. Spor basınının klişelerinden beslenen ve içindeki haberlerden çoğu asparagas olan Esbpl Gazetesi, bu 100 kişilik aileyi epeyce bir eğlendirmişti. 46 sayı çıkardım ve üzülerek de olsa arkadaşlarıma veda edip Türkiye’den ayrıldım”¦ Hala onursal başkanı (!) olduğum AC Filan kulübüyle ilgili gelişmeleri yakından takip ediyorum J




Atatürk



Müthiş bir gurur, büyük bir özlem, sonsuz bir sevgi ve derin bir ‘of’”¦ Gerisini yorgunum anlatmaya”¦





Nazım Hikmet



Benim için dünyanın en büyük şairi”¦ Hayatlarında ondan daha büyük vatansever görmemiş olan vatan hainlerinin ‘vatan haini’ ilan ettiği büyük usta”¦ Her 3 Haziran’da yanağımdan akıp giden bir damla yaşın sebebi…








Film Afişi Tasarlamak


Kendi içinde çok fazla parametresi olan ve bu parametrelerin nasıl denk geldiğine bağlı biçimde zaman zaman müthiş keyifli olup, zaman zaman kabusa dönüşebilen harika bir iş…





İstanbul



Eski sevgilim”¦ Aşkların en büyüğüydü benim için İstanbul”¦ Ne yazık ki onu da aldılar elimizden, her güzel şey gibi”¦ Bugün, binlerce kilometre uzağında olmama rağmen özleyemiyorum onu”¦ Behçet Kemal Çağlar’ın ‘Onu sevmeyen aşkı ne anlar’ dediği İstanbul, artık bir curcuna”¦





Los Angeles



Los Angeles çok karakterli bir şehir”¦ Ama bu karakteri yaratan ne olağanüstü bir doğa, ne de göz alıcı bir mimari”¦ Los Angeles’ı Los Angeles yapan, tarif edilemez bir şey sanki”¦ ‘Boşuna Melekler Şehri dememişler’ diye düşünüyorsunuz bir süre içinde yaşadıktan sonra”¦ Dünyanın en güzel iklimine ve en güzel insanlarına sahip, sakin, dingin ve vazgeçilmesi zor bir yer”¦



www.ozankarakoc.com


Web Siteleri







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ozan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile RöportajOzan Karakoç ile Röportaj

Pat Swain : Kapadokya’nın Tavukları


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




Kapadokya’nIn TavuklarI


The ChIckens of CappadocIa


Pat Swain





Merhaba Pat, Fotoritim’e hoşgeldin!



Üç ilgi alanını da birleştirdiğin bir çalışma olan Kapadokya’nın Tavukları projene paralel olarak; ‘fotoğraf’ sanatındaki öykünü , ‘tavuklar’ ve ‘Kapadokya’ üzerine olan ilgini paylaşır mısın?



16 yaşımdan beri fotoğrafçıyım. Tavukları komik ve Kapadokya’yı tuhaf buluyorum. Fotoğraf makinesi ve bu çalışmada Photoshop kafamda canlandırdıklarıma ve duyarlılıklarıma aynı yönden cevap verebilecek araçlar.



Hi Pat, Welcome to Fotoritim!



In parallel with your series, The Chickens of Cappadocia, in which you combined your three interests, could you share your story of photography, chickens and Cappadocia?



I have been a photographer since age sixteen. I find chickens comical and Cappadocia bizarre. The camera and, in this case, Photoshop, are tools to envision and respond to these same aspects of my sensibilities.




Pat Swain (www.todayszaman.com)


Hem İstanbul’da hem de New York’ta sergiledin bu çalışmalarını. Tepkiler, yorumlar ve geri dönüşler nasıl oldu izleyicilerden?



Her iki şehirde de geri dönüşümler çok coşkulu idi.



İzleyiciler tavukların kahramanca görünümleriyle eğlendiler ve manzaraya hayran oldular. Bu iki unsur bir tuhaflık ve beklenmedik bir yabancılık oluşturarak büyüleyiciliği sağladı. Ayrıca bunlar Kapadokya ile ilgili tipik resimler olmadığından şaşırtma unsuru da vardı.



Doğu Avrupa’da “Turken” adlı garip tavukları da fotoğrafladım. Turken hindiye benzediği için alışılmadık bir cins tavuktur. İzleyiciler onun fantastik ve tarih öncesi görünüşünden etkilendiler.



Ve pek çok insan tavukları seviyor.




You had a solo exhibition of this series both in Istanbul and Los Angeles. How were the reactions, comments, and feedback from viewers?



The feedback was very enthusiastic in both cities.



Viewers were amused by the heroic scale of the chickens and awed by the landscape. These two elements created a quirkiness, an unexpected strangeness which proved captivating. In addition, because these were not the typical pictures associated with Cappadocia, there was an element of surprise.



I also photographed an odd chicken called the ‘Turken’ from Eastern Europe that found its way to Turkey. Turkens are an unusual breed of chicken because they look like turkeys. Viewers were fascinated by its fantastic, prehistoric appearance.



And, as it turns out, many people like chickens.




Benzeri bir çalışman da Maui’de var”¦ Ondan da kısaca bahseder misin?



Türkiye’ye gitmeden evvel 2008 yazını Maui’de geçirdim. Tavukların restoranlarda, sokaklarda, plajda koşuşturduklarını, çalılıklarda, ağaç dallarında, neredeyse heryerde saklandıklarını keşfettim. Bunu çok eğlenceli buldum. Böylelikle tavuklara olan “aşk maceram” başladı.



Maui “vahşi” bir doğal manzaraya sahip. Tavukları bu yabani güzellikte çekmek istedim. Doygun renkleriyle kaliteli, cennetvari Hawai kartpostalları görmüştüm. Böylece bu parçaları “hicivsel” Hawai görüntüleri oluşturmak için bir araya getirip tavukları “Hula kızlarına” karşıt olarak kullandım.



(Maui’de 200.000 yabani tavuk ve yalnızca 100.000 insan olduğunu öğrendim! Maui’de bir tavuk sorunu var:


http://roostertrap.com/blog/2009/02/13/maui-has-a-wild-chicken-and-rooster-problem-of-its-own)




There is a similar study in Maui”¦ Could you please tell us briefly about it?



Before I ever went to Turkey, I spent the summer, 2008, on Maui. There, I discovered chickens running around in out-door restaurants, streets, on the beach, hidden in bramble, up in the trees, virtually everywhere. I found this very humorous. Thus began my ‘love affair’ with chickens.



Maui has a ‘wild’ natural landscape. I wanted to capture the chicken within this untamed beauty. I had seen vintage, paradisiacal, Hawaiian postcards with saturated colors. Thus, I combined these components to create ‘satirical’ images of Hawaii using chickens as opposed to Hula girls.



(I learned that Maui has 200,000 feral chickens and only 100,000 people! There is a chicken problem on Maui:


http://roostertrap.com/blog/2009/02/13/maui-has-a-wild-chicken-and-rooster-problem-of-its-own)




Özellikle Kapadokya’nın kaya dokusu ile tavukların dokusunu renk olarak birleştirmek çok etkili bu kompoze çalışmalarında”¦ Gerçek ötesi bir etki de bırakıyorlar aynı zamanda. Fikir olarak proje nasıl doğdu? Ve nasıl bir çalışma süreci gerçekleştirdin?



2009 yazında Kapadokya’yı ilk defa fotoğrafladığımda (ve 2010’da yeniden gittim) Maui’deki deneyimim nedeniyle tavuklardan çok etkilenmiş haldeydim. Tuhaf Kapadokya manzaralarını çekmeye başladığımda şekillerin, tavukların çeşitli şekilleri ile ne kadar benzeştiğini fark ettim. Buna ilaveten köyde fotoğraflanacak pek çok tavuk vardı. Bu köyün tavuklarını manzara ile birleştirmeye karar verdim. (Köyün etrafında tavukları takip edişim çocukların her zaman ilgisini çekti ve onlar beni hiç bir zaman giremeyeceğim yerlere götürdüler)



Bu görüntüleri yaratmak için ilkönce hangi tavuk hangi manzarayla daha iyi olur diye, çektiğim pek çok tavuk fotoğrafına baktım. Bir de gökyüzü seçtim. Sonra gökyüzü ve tavuğu manzaranın içinde bir araya getirdim. Ancak tüm bu unsurlar değişik ışık koşullarında çekilmişlerdi. Bu nedenle birbirine kaynaşmış, organik bir görüntü için ışıkla ve gölge ile ” boyadım”. Çoğu zaman manzaranın ya da taşların dokularını tavuk parçalarının üzerine katmanlayarak koyuyorum. Amaç dramatik, opera türünden, romantik ve doğal etkiler yaratmak.



Bu zaman zaman zahmetli, yorucu ve uzun bir süreç. Bazen neden bunu yapıyorum diye düşünüyorum”¦ Ama sonra yeniden yapıyorum, sanatçılar biraz çılgın kişiler.




It is very effective in these composited works of ‘The Chickens of Cappadocia’ to combine the texture of the rocks and the color of the chickens. They also appear surrealistic. How did the idea of the project come about? And what was the work process?



When I first photographed Cappadocia during the summer of 2009 (and where I returned in 2010), I was still very smitten by chickens from my Maui experience. When I began to photograph the peculiar Cappadocia landscape, I noticed how the formations were similar to the various shapes of chickens. In addition, there were many chickens in the villages to photograph. I decided to composite these village chickens into the landscape. (Following chickens around in villages always attracted the children who then took me to places I would never have had entry to.)



To create these images, I first look at the many chickens I photographed to see which chicken will work with which landscape. I also choose a sky. Then, I composite the chicken and sky into the landscape. However, all these elements were taken under different lighting conditions. So I ‘paint’ with light and shadow to work them into a cohesive, organic image. Often, I subtly layer textures of the landscape/stones onto parts of the chicken. The goal is to create a dramatic, operatic, romantic and natural effect.



It is a painstaking, at times, tedious and long process. Sometimes I wonder why I am doing this… But then again, artists are a little insane.




Çalışmalarının bazılarında tavukların gözünden bakıyoruz Kapadokya’ya”¦ Öte yandan da tavuklar duruşları (kapladıkları alan ile) devasa mitolojik varlıklar etkisi bırakıyorlar. Bunu yorumlar mısınız?



Serinin tarzı, doğanın yüceliğini ifade eden Romantik Gelenek tablosunda tek şahıs tarafından dikkatle inceleniyor. Burada tavuk, asalete ve kahramanlığa yakın birşeylere terfi etmiş insanın yerini alıyor. Tavuk romantik başrahiptir. Sıradan bir tavuğun efsanevi ölçüde oluşu, Romantik felsefeye hicivsel bir dokunuştur.



We look at Cappadocia from the view of the chickens in some of the images. On the other hand, chickens produce an effect of huge mythical creatures with their poses (area they occupy). Could you comment on this?



The style of the series is in the Romantic Tradition of painting which often conveys the sublimity of nature being surveyed by the lone individual. In this case, this human individual has been supplanted by the chicken, who is elevated to something approaching nobility and the heroic. The chicken is the Romantic ‘high priest.’ The mythic scale of the commonplace chicken is a satirical touch to Romantic philosophy.




Dijital sanatçıların sayısı teknolojinin de gelişmesine paralel olarak tüm dünyada hızla çoğalıyor. Sence bu süreç; sanat açısından bir gelişme mi sağlayacak, sanatçılar kendilerini bu çokluk içinde nasıl öne çıkaracaklar?



İnternet herkesin blog, web sitesi, sanat, video, müzik, yorum vs gibi her konuda bir şeyler koyabileceği demokratik bir ortam yarattı. İnternet büyük, küresel bir alanda diğer herkese olduğu gibi sanatçılar için de eşi görülmemiş bir açılma fırsatı oldu. Ancak bu her şeyin iyi ya da ilginç olduğu anlamına gelmez.



Ben “iyileştirme” kelimesi yerine teknolojinin “yeni bir tarz” yarattığını düşünüyorum. Teknoloji hızlı bir tempoda gelişmeye devam ettikçe yaratıcı ve teknolojik tabanlı eserler üretme becerileri de yayılacaktır. Bilgisayarın icadından evvel tasavvur edilemeyecek kadar sanat eserleri yaratılmakta. (Benim tavuk serim de ortaya çıkamazdı)



Örneğin; New York Modern Sanatlar Müzesi’nde insan notepad’de sergi hakkında bir şeyler yazabilir ya da karalayabilir ve bu aynı zamanda lobideki büyük ekranda gösterilebilir. Bu geniş bir kamusal alanda iletişim kurmak ve uygulamak için “yenilikçi” bir yoldur. Bu, teknolojiyi bir araç olarak kullanan yeni bir “performans, toplumsal sanat” türüdür.



Bir kaç yıl içinde her şeyin teknoloji temelli olacağı Karma Çağ’dayız. Sanatçılar, Endüstriyel ve Post Endüstriyel Devrimler zamanında fotoğraf, film, plastik, kauçuk vs. keşfedildiğinde olduğu gibi her zaman yeni teknolojilere yönelmişlerdir.




The number of digital artist all over the world has increased in parallel with the development of technology. Do you think that this provides an improvement in terms of art and how the artists will highlight themselves in this multiplicity?



The internet has created a democratic environment where anyone can put up a blog, website, art, video, music, commentary, etc. on any subject. On a grand, global scale, the internet has produced an unprecedented outlet for artists– as well as for everyone else. However, that does not mean that what is there is good or interesting.



I think instead of using the word ‘improvement,’ technology has created a ‘new genre’ of art. As technology continues to evolve at a fast pace, the abilities to produce inventive, technological-based works is ever expanding. Works of art are being created that could not have been conceived before the advent of the computer. (My series of chickens also would never have come about.)



For example: In the Museum of Modern Art, New York City, one can write or doodle on a notepad about an exhibit and it is shown on a big screen in the lobby in real time. This is an innovative way to communicate and ‘perform’ within a large public space. It is a new genre of ‘performance, communal art’ using technology as the tool.



We are in The Hybrid Age, in which everything is going to be technology based in a few years. Artists have always been drawn to new technology such as when photography, film, plastic, rubber, etc., were invented during the Industrial and Post-Industrial Revolutions.




Bodrum’da çektiğin çok güzel bir fotoğraf ile giriyoruz sitene”¦ O fotoğrafın da öyküsünü paylaşır mısın, sanırım sana başarı da getirdi?



Aralık 2010’da Gümüşlük Akademi’sinde (Bodrum/Gümüşlük) birkaç hafta kaldım. Bölgede tatil yerlerinin artmasıyla doğal alanların bozulması söz konusu. Bu tüketimi özendirme, ticari bir tutum ve işletmeciliğin işaretidir. Karanlık ve yağmurlu Aralık günlerinde dolaştığım ve bu karaktersiz konutları seyrettiğim için aklıma karamsar El Greco, Toledo Manzarası tablosu geldi. 16.yüzyılın bu büyük ressamının tarzını yeni” konut köyü” üzerinde taklit ederek nostaljik, ironik ve dokunaklı bir ifadeyi anımsatıyor.



Yeni “konut köyü” serisini yalnızca Bodrum fotoğraflarıyla yapmıyorum. Maalesef ki bu tüm dünyada olan bir şey.



Fotoğraf, Julia Cameron Fotoğraf Ödülleri ile birlikte Dünya Gala Ödülleri Kara ve deniz manzaraları kategorisinde finalist olmuştur.


http://www.thegalaawards.net/announcements/finalists-3rd-jm-cameron-award




Your website has an entry of a nice image of Bodrum. What is the story of that photo? It has been a successful image for you.


During December of 2010, I stayed at Gumusluk Academy (Bordum/Gumusluk, Turkey) for several weeks. The area has a proliferation of vacation condos that ruin the natural landscape. It signifies consumerism, commercialism and corporatism. As I took my walks during the dark, rainy December days and gazed at these characterless condos, the moody El Greco painting, A View of Toledo, came to mind. By imitating the style of this great sixteenth-century painter, a nostalgic, ironic and poignant statement on the new ‘condo village,’ is suggested.



I am doing a series on the new ‘condo village’ though the images are not only from Bodrum. Tragically, this is happening all over the world.



The image is a finalist in the Julia Cameron Photo Awards conjunction with the World Gala Awards-in the category Landscapes and Seascapes:


http://www.thegalaawards.net/announcements/finalists-3rd-jm-cameron-award




Türkiye ve Türk sanatı hakkında neler söylemek istersin?



Türkiye çok derin bir deneyim oldu. Tarih, acemilik, coğrafya ve insanlar hayatımı silinmeyecek şekilde etkiledi. Bir fotoğrafçı olarak sonsuz bir ilham kaynağı oldu. Orada, bazıları sanatçı olan pek çok arkadaş edindim.



İstanbul şu sıralar sanatçı olmak için çok heyecan verici bir yer. New York, Paris ve Berlin ile kıyaslayınca modern sanat Türkiye için çok yeni ve bu onu özellikle heyecanlı kılıyor. Bu nedenle sanatçıların kendilerini kanıtlamak için heyecanları ve çok sayıda fırsatları bulunuyor.



Murat Germen’in teknoloji tabanlı Metamorfoz fotoğraf serisindeki Çağdaş İstanbul’u ve Peter Hristoff’un Türk halılarının özgün dokumaları gibi, pek çok Türk sanatçı Türkiye’nin zenginliklerini ilham kaynağı olarak kullanıyor. Genç Çinli sanatçıların geçmişlerini sıradışı çağdaş eserlere dönüştürmeleri gibi pek çok Türk sanatçı da aynısını yapıyor. Çağdaş Türk odaklı sanatı çok benzersiz ve ilgi çekici buldum. Aslında Türk sanatçıların çoğu eserlerinde etnik kökene ait ipucu yok”¦ Ama belki de bu sadece benim Türkofili’m.



İstanbul’daki sanatçılar için çok heyecan verici bir zaman. Keşke orada olsaydım.




What would you like to say about Turkey and Turkish art?



Turkey has been a profound experience. The history, the rawness, geography, and the people have indelibly influenced my life. As a photographer, it has been a source of endless inspiration. I have made many friends there some of whom are artists.



Istanbul is currently a very exciting place to be an artist. Compared to New York, Paris or Berlin contemporary art is new to Turkey which makes it especially thrilling. Because of that, there is an excitement and a myriad of opportunities for artists to establish themselves. There are galleries in Istanbul, such as C.A.M. Gallery, that is in the forefront of catapulting Turkish art into the international, competitive art scene.



Many Turkish artists use the richness of Turkey itself as a source of inspiration, such as Murat Germen’s technology based photo series, Muta-morphosis, of contemporary Istanbul, or Peter Hristoff’s original weavings of Turkish rugs. As young Chinese artist are translating their past into extraordinary contemporary works, so are many Turkish artists. I find contemporary Turkish-based art very unique and compelling. In fact, more so than works by Turkish artists that have no hints of ethnicity”¦but perhaps that is just my Turkophilia.



It is a very exciting time for artists in Istanbul”¦ I wish I were there.




Yeni bir projen var mı gelecek dönemde gerçekleştirmeyi planladığın?



Gelecekteki diğer projelerim arasında “yeni konut köyü”ne devam etmeyi planlıyorum. Bu yaz ormanda yaşamak ve maymunlar, papağanlar gibi tembel hayvanlarla söyleşmek üzere Costa Rica’ya gidiyorum. Kesinlikle yavaş yavaş gelişecek bir proje.



Do you have a new project you are planning in the future?



Among other projects in the future, I plan to continue the ‘new village condo’ series. This summer I am going to Costa Rica to live in the jungle and commune with the sloths, monkeys and parrots. A project will certainly evolve out of that.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna GÜNERİ





www.patswainphotography.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Pat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın TavuklarıPat Swain : Kapadokya'nın Tavukları

Mustafa Kızılçay ile Röportaj



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




MUSTAFA KIZILÇAY ile RÖPORTAJ
“SIEGEN ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ” FOTOĞRAFLARI



INTERVIEW with MUSTAFA KIZILÇAY
“MUSEUM OF CONTEMPORARY ART SIEGEN” PHOTOS





Merhaba Mustafa bey, dergimize hoş geldiniz”¦



Bir bilim insanı olarak sanata olan tutkunuz “sizi tamamlayan bir olgu” mu, “kendinizi ve duygularınızı ifade etmeniz için bir çıkış noktası” mı? Sadece bir sanatçı olmayı arzu eder miydiniz mesela?



Konuya yıllarca emek verdiğim mesleğim olan elektrik mühendisliği açısından bakarsam, sanat ile uğraşı beni tamamlıyor, duygusal açıdan bana bir doyumluluk ve haz veriyor. Üniversitedeki araştırma konularım oldukça soyut. Vardığınız sonuçların doğruluğunu doğrudan görmeniz mümkün olmuyor, ancak bir elektrik tesisi kurulduktan ve devreye girdikten sonra görebiliyorsunuz sonucu. Sanatta ise durum çok farklı. Fotoğraf karşısında insanların tepkisini, duygularını doğrudan hissediyorsunuz. Bu bambaşka bir duygu… Sanatsal açıdan konuya yaklaşınca, yalnızca sanatçı olmaktan da mutluluk duyardım diye düşünüyorum. Örneğin lisedeyken ilk isteğim mimar olmaktı. Daha o zamanlar birşeyleri kağıt üzerinde tasarlamayı çok severdim.




Fotoğraf ile tanışmanız çocukluk yıllarınızda başlıyor ve analog makineler, karanlık oda, 35mm”¦ derken günümüzün dijital ekipman dünyasına kadar geliyor”¦ Bu süreci ve deneyimleri yaşamış olmak bir avantaj mı sizce?



Kesinlikle bir avantaj olarak görüyorum. Nedeni ise, bir fotoğrafın ortaya çıkmasında kullanılan yöntemler –analog veya dijital, tab şekli, kullanılan baskı kağıdı, v.s.– sonuçta ürettiğimiz fotoğrafı etkiliyor. Dolayısıyla bu etkenler iyi bilinirse, daha iyi sonuçlara ulaşılabilir diye düşünüyorum. Örneğin tasarlanmış bir kareyi hem analog (film) hem de dijital çekip karşılaştırdığınızda değişik etkileri, havayı görüyorsunuz. Aslında fotoğraf makinesi, kullanılan developman ve baskı yöntemleri bir çalışmayı ortaya çıkarmak için yalnızca bir araç. Bu araçları tanımak tabii ki bir avantaj oluyor.




Bakış açınız ile fotoğrafı dışarılarda aramıyorsunuz ki bence de bu güzel olanı. Sanat stüdyoları, müzeler v.s. ilgi duyduğunuz “kurgu” ve “düzenlenmiş” fotoğraflarınız için size mekan oluyor. Bunlara netice itibari ile aynı zamanda birer de “keşif” diyebiliriz”¦ Bu yönleri ile anlatır mısınız bu alanları?



Son zamanlardaki çalışmalarım hakkında dikkatli gözlem yapmışsınız, Levent bey. Evet, dediğiniz gibi bu mekanlarda keşiflerde bulunuyorum. Sanat müzeleri, stüdyolar bana huzur ve ilham veren yerler, bu mekanlarda benim için zaman yavaş akıyor, neredeyse duruyor gibi geliyor bana. Dolayısıyla bir çekim için sakin düşünmem ve dikkatimi toparlamam açısından en uygun ortam bu mekanlar. Mekana bağlı olarak, ya o ortamin havasını, kurgu da dahil olmak üzere, fotoğraflarımda yansıtmak istiyorum, ya da gördüğümü soyutlamaya (abstraksiyon) ve indirgemeye (reduksiyon) çalışıyorum.




Bu sayımızda sunduğumuz “Museum für Gegenwartskunst Siegen” çalışmalarınızın öyküsünü ve çekimlerini anlatır mısınız?



Kısa adı MGK Siegen (http://mgk-siegen.de) olan Almanya, Siegen şehrinin çağdaş sanat müzesine bir gün bize ziyarete gelen arkadaşlarla gitmiştik. Müze iki binadan oluşuyor, eski bina 1894 yılında telgraf santralı olarak inşa edilmiş. Merdiven kulesi bu eski kısımda bulunuyor ve burada Amerikalı sanatçı Diana Thater’in 2001 yılında kurduğu “Broken Circle” *) adlı video enstalasyonu çalışmaktaydı o gün. Beni o ortamda etkileyen projektörlerin verdiği değişen ışık ve renklerde merdivenlerin ve tırapzanların çarpıcı değişik bir havaya bürünmeleriydi. Tabii bu noktada sanatçı Diana Thater’in katkısını göz ardı etmemek gerekiyor. Ben o gün müzeyi gezmekten ziyade o merdiven kulesinde takılıp kaldım diyebilirim…



Fotoğrafı kategorize etmek, sanatı sınıflandırmaya ve dolayısıyla da sanatçıyı daraltmaya neden olur ancak dışarıdan bakınca Avrupa fotoğrafı ve fotoğrafçılarına tarz olarak daha mekanik daha çizgisel, sade ve vurucu etki bırakan çalışmalar öne çıkıyor. Tabii soyut fotoğraf da yaygın. Sizce bunun sebepleri neler olabilir? Hem izlenim hem de kendinizden çıkarımlar yaparak değerlendirir misiniz?




Görev yaptığım Siegen üniversitesinin sanat bölümünde fotoğraf sanatı derslerine katıldığım ilk andan itibaren hocamız ve sanatçı Christine Erhard’ın konuya yaklaşımından bir kapsam icinde çalışmak ve ortaya çıkan fotoğrafların bir bütün oluşturması gerektiğini anladım. Fotoğrafı kategorize etmek bir ölçüde disiplinli çalışmaya zorluyor. Gördüğüm kadarı ile siz derginizde de bir bütün oluşturan fotoğraf dizilerini sunmayı tercih ediyorsunuz. Bizim sanat bölümünde daha çok soyut ve kurgu fotoğraflara ağırlık veriliyor. Bu eğilim Avrupa çapında da geçerli mi bilemiyorum.




Almanya’da, fotoğraf dünyası ile de ilgilenip takip ediyor musunuz? Neler oluyor oralarda ve Türk vatandaşlarımızın bu konularda etkinlikleri nasıl?



Fırsat buldukça Almanya ve Avrupa’da tanınmış sanatçıların fotoğraf sergilerini ziyaret etmeye gayret ediyorum. Örneğin 4 Şubat ile 6 Mayıs arasında Düsseldorf’ta NRW-Forum’da gösterilen “State of the Art Photography” adlı sergiyi görmeyi çok arzu ediyorum (http://www.nrw-forum.de/state_of_the_art_photography_english). NRW-Forum ileri gelen fotoğraf sanatçıları, sanat dalında profesörler, sanat tarihi uzmanları, galeristlerden oluşan uzman bir gruptan önümüzdeki yıllarda fotoğraf sanatını etkileyecek, yönlendirecek sanatçıları belirlemesini istemiş. Bu grup içlerinde New York’ta yaşayan Pınar Yolaçan’ın da dahil olduğu 41 sanatçıyı seçmiş. Bu sanatçıların çalışmaları şu anda Düsseldorf’ta sergilenmekte. Beni etkileyen fotoğrafçılar, sanatçılar arasında ilk aşamada Christine Erhard’dan başlayarak, Cindy Sherman, Thomas Struth, Adreas Gursky, Jeff Wall ve Thomas Demand’ı sayabilirim.




Çalışmalarınızda öne çıkan; ışık, kompozisyon, renkler ve detaylar etkili bence”¦ Sizin de algınız ile bunların peşinde olduğunuzu düşünüyorum.



Müzede merdiven kulesinde, ışık, kompozisyon ve renkler, bu üç öğe şansıma bir arada ve etkiliydi, beni de etkiledi. Son zamanlarda yeri geldiğince estetik ağırlıklı fotoğraflardan uzaklaşmak istiyorum, daha doğrusu fotoğrafta başka öğelere, örneğin güçlü veya alışılagelmişin dışında bir ifadeye, daha ağırlık vermek istiyorum. Üzerinde çalıştığım uzun vadeli diyebileceğim bir iki projem var. Sonuç beklediğim gibi başarılı olursa yine derginizde sunmaktan mutluluk duyacağım.




Yakın dönemde bir sergi düşünüyor musunuz? Ve fotoğraf paylaşım sitelerini kullanıyorsunuz, bunlar hakkında da düşüncelerinizi almak isterim”¦



Kendimi yakın dönemde kişisel sergi için hazır görmüyorum. Ama ortak bir sergiye katılabilirim, geçen yıl üniversitedeki geleneksel “Brauhaus-Fotografie” sergisinin 20. yıldönümüne iki fotoğrafla katıldığım gibi. Fotoğraf paylaşım ya da günün fotoğrafı seçimi yapılan POTD (photo of the day) sitelerini geçmişte yoğun kullandım. Amacım fotoğraflarıma dışarıdan gelen rezonansı ölçmekti. Bu POTD sitelerini uzun süre gözlerseniz hep benzer tarzda çekilmiş karelerin sunulduğunu görürsünüz. Bugün buna pek gereksinim duymuyorum. Daha doğrusu bu paylaşımı ve karşılıklı yorumları iyi tanıdığım ve değer verdiğim kişilerle yapmayı tercih ediyorum.



* Fotoğraflarda gözüken video enstalasyonunun telif hakkı Diana Thater’e aittir.



Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Hasan SÖNMEZ





Mustafa Kızılçay


Hello Mr. Mustafa, welcome to Fotoritim”¦



Is your passion for the art a phenomenon that “satisfies you” as a scientist, “a starting point to express yourself and your feelings?” Would you desire to be just an artist for instance?



If I consider this issue from the perspective of electrical engineering which I had gave my labour for years, dealing with art is satisfying me, giving me great pleasure. My research subjects at university are fairly abstract. It may not possible to see directly trueness of results you achieved, but you can see it after constructed and stepped in. As to art the situation is much different. You can directly feel peoples reaction, their sensation across the photograph. This is an utterly different emotion”¦ When approaching the subject from an artistic view, I think as I would also be glad just being an artist. For example my first desire was to be an architect when I was at high school. Still those years I used to love to draw something on a paper.




Your meeting with photography starts in childhood years with analog machines, darkroom, 35mm”¦ Just then it comes to todays digital equipment world”¦ Is that an advantage for you to live that process and experience?



I do consider it as an advantage. The reason is the methods that are used for creating an image – analog or digital, printing method, print paper, … etc. – affect producing a photograph. Thereby if all these factors are known well, I believe much better results can be achieved. For instance, when you have taken a designed frame both with digital and analog camera, and compared the results you can see the different impacts, flavor on it. In fact the press machine, development and press methods are only tools to create a work. It is definetely an advantage to be familiar with these tools.




With your point of view you do not look for a photograph outdoors, so in my opinion this is really fine. The art studios, museums,… etc. are being a venue for your interested “fictional” and “staged” images. Finally we can also call those images a kind of “discovery” at the same time”¦ Could you tell about these places in this aspect?



You observed carefully my recently works, Levent Bey. Yes, I scout around in these venues as you said. Art museums, studios are the places where I find peace and get inspiration, in these places the time slows down for me, as if it is almost getting stopped. Therefore these are the proper environments for me to think quietly and to focus my attention for a capture. Depending on the venue either I need to reflect that environment’s taste, also including fiction, in my photos or I try to make abstraction and reduction of my seeing.




Would you tell about story and shootings of your work “Museum für Gegenwartskunst Siegen”, we present in this issue?



We went to modern art museum where its is called with its abbreviation MGK Siegen (http://mgk-siegen.de) in Siegen city, Germany, with our friends who visited us. The museum consists of two buildings, the old building was constructed in 1894 as a telegraph station. The stair tower is located in this old part and US artist Diana Thater’s video installation “Broken Circle” *), she set up in 2001, was screening on that day. What has inspired me in that environment were the stairs and banisters causing an attractive and different atmosphere in the changing light and colors produced by the projectors. Of course we should not ignore the contribution of the artist Diana Thater at this point. I can say that I was stuck in that stair tower rather than visiting the museum on that day”¦




To make categorization on photography may cause the art to be classified, and thereby the artist to be confined, but when looking at from outside to the Europian photography and photographers there are works giving more mechanical, more line-shaped, plain and intensive impact as genre. Of course abstract photography is also common. What could be reasons of this according to you? Would you please evaluate this according to your impression or by concluding from yourself?



I realized that it is necessary to work in a scope following the approach by our instructor and artist Christine Erhard and the photographs should form a whole from the first moment I joined photography art lessons at the art department of Siegen University where I have an assignment. Categorizing photography makes one to study with discipline to some extend. As far as I can see you prefer to present photograph series constituting a wholness in your magazine. In our art department mostly the abstract and fictional photos are given weight to. I do not know whether this tendency is also valid in Europe.




Do you have any interest in photography world in Germany and do you follow it? What happens there and what are the activities of our Turkish people on these subjects?



I endeavour to visit exhibitions by artists who are well known in Germany and Europe on occasion. For example I desire very much to see the exhibition, “State of The Art Photography”, which is shown between 4th of February and 6th of May in NRW-Forum, Dusseldorf (http://www.nrw-forum.de/state_of_the_art_photography_english).


NRW-Forum has requested from the group of leading photography artists, art professors, art history specialists, and gallery owners to specify the new artists who will affect, lead art photography in the future. This group chose 41 artists also including Pınar Yolaçan who has been living in New York. The artworks of these artists have been exhibited in Dusseldorf at the moment. I can give at first stage the names among the photographers and artists who inspire me starting with Christine Erhard, and then Cindy Sherman, Thomas Struth, Andreas Gursky, Jeff Wall and Thomas Demand.




In your works coming into prominence, the light, composition, colors and details are fascinating for me”¦ I think that you also follow them with your perception.



In the museum at that stair tower the three elements, light, composition and colors were all together and impressive, fortunately. I was also influenced by them. Lately I want to move away from mostly aesthetical photographs when the occasion arises, or rather I want to focus my attention more on different elements in photography, for example strong and extraordinary expression. I have one or two long term projects I work on at moment. If the results should be successful as I am expecting I will be again happy to present them in your magazine.




Do you think opening an exhibition in the near future? And you use photograph sharing sites, I would like to get your idea about them”¦.



I am not ready for a personal exhibition in the near future. But I can take part in a joint exhibition as I joined the 20th anniversary of the traditional exhibition “Brauhaus-Fotografie” with my two photographs at the university last year. I used photography sharing sites like POTD (Photo Of The Day) websites frequently in the past. My aim was to measure the resonance my photos getting from the outside. If you observe those POTD sites you can see always frames in a similar style. Today I do not need this any more. Rather, I prefer to share my photos and to have mutual comments and critics with the persons who I know well and appreciate.



* The copyright of video installation which appears in photographs belongs to Diana Thater.





www.redbrook.artistwebsites.com








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile RöportajMustafa Kızılçay ile Röportaj

Jamie Beck – Kevin Burg : Sinemagraf



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




SİNEMAGRAF


CINEMAGRAPH


Jamie Beck – Kevin Burg





cinemagraphs


Sinemagraf, zamana kısa bir bakış atmamızı sağlayan, kendi içinde yaşayan bir anı barındıran ve sonsuza kadar korunan bir görüntüdür.



Görsel Grafik sanatlar sanatçısı Kevin Burg 2009’da bu tarzda denemeler yapmaya gif formatıyla başladı ama sinemagrafın doğduğu yer olan NYFW (New York Fashion Week)’a başlamaları fotoğrafçı Jamie Beck ile ortak olmasıyla gerçekleşti. İzleyici ile daha çok iletişim kurabilmek için orijinal içerikli fotoğrafla birleştirme sinemagraf projesini doğurdu. Sanatçılar, kamerada başlayarak geleneksel bir fotoğraf çekiyor ve pek çok karenin tek bir animasyonunu görüntünün içine yerleştirerek canlı bir an oluşturuyorlar. Süper model Coco Rocha’dan bir alıntı: “Bu, fotoğraftan daha fazla bir şey ama tam olarak video da değil.



Beck ve Burg, geleneksel fotoğrafçılık ilkelerinin ruhunu korurken sinemasal kalitesi nedeniyle süreci “sinemagraflar” olarak adlandırdılar. Hem görüntülerin tarzı hem de terminolojisi, sosyal medya platformları Twitter ve Tumblr’da piyasaya sürülerek kendi başına bir sınıf haline gelmiştir. Yaratıcı ikili bir yandan bu yeni sanat formunu ve iletişim sürecini, zamanda bir anı yakalamak veya dijital çağımızda görsel iletişim ve anında paylaşma ihtiyaçlarımızı benimseyerek yaşayan bir portre yaratmak için en iyi yol olarak kabul ettirmeye çalışırken galeriler için gelecekteki sergileme tekniklerini de araştırıyorlar.



Jamie Beck ve Kevin Burg New York’ta ikamet ediyorlar.



Çeviri (translated by) : Berna GÜNERİ




A Cinemagraph is an image that contains within itself a living moment that allows a glimpse of time to be experienced and preserved endlessly.



Visual Graphics Artist Kevin Burg began experimenting with the .gif format in this style in 2009 but it wasn’t until he partnered with photographer Jamie Beck to cover NYFW that Cinemagraphs were born. Marrying original content photography with the desire to communicate more to the viewer birthed the cinemagraph process. Starting in-camera, the artists take a traditional photograph and combine a living moment into the image through the isolated animation of multiple frames. To quote supermodel Coco Rocha “it’s more than a photo but not quite a video”.



Beck and Burg named the process “Cinemagraphs” for their cinematic quality while maintaining at its soul the principles of traditional photography. Launched virally through social media platforms Twitter and Tumblr, both the style of imagery and terminology has become a class of its own. The creative duo are looking forward to exploring future display technologies for gallery settings as well as pushing this new art form and communication process as the best way to capture a moment in time or create a true living portrait in our digital age while embracing our need to communicate visually and share instantly.



Jamie Beck and Kevin Burg reside in New York City.




www.cinemagraphs.com








cinemagraphs




cinemagraphs


>


cinemagraphs





cinemagraphs





cinemagraphs





cinemagraphs





cinemagraphs





cinemagraphs





cinemagraphs




cinemagraphs





cinemagraphs





cinemagraphs





cinemagraphs





cinemagraphs





cinemagraphs




cinemagraphs




cinemagraphs




cinemagraphs




cinemagraphs




cinemagraphs




cinemagraphs




cinemagraphs








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.