Kategori arşivi: NİSAN 2011 SAYISI – APRIL 2011 ISSUE

Enver Şengül : Dijital Devrim ve Artık Çekmekten İbaret Olmayan Fotoğraf




DİJİTAL DEVRİM VE ARTIK ÇEKMEKTEN İBARET OLMAYAN FOTOĞRAF




Dijital fotoğrafçılık, 170 yıllık fotoğraf tarihinde en büyük devrimdir.



Bugüne kadar bilinen bütün anlayışlar, kavramlar ve yaklaşımlar yerle bir olmuş ve her şey yeniden dizayn olmaya başlamıştır.



160 yılda fotoğraf tarihinin aldığı yolu, son on yıl fersah fersah katlamıştır.



Dijital fotoğrafçılık bu alandaki bütün potansiyel ve birikimlerin sıçrama noktası olmuş ve fotoğraf sanatı da çok az insanın uğraşısı olmaktan çıkıp milyonlara mal olmaya başlamıştır.



Çevreme ve gelişmelere şöyle bir bakıyorum da, fotoğraf ailesi nasıl da hızla büyüyor.



Yeni kulüpler, dernekler, bireysel katılımlar ve on binleri aşan üye profilleri ile fotoğraf paylaşım siteleri ve sanal dergiler”¦



İnternet sayesinde anında ulaşılan bilgi ve daha iyi görüntü elde etmek için üretilen sayısız program ve teknik yenilikler”¦



Artık fotoğraf dünyasının da dijital fotoğraf sayesinde sayıları yüzü bulmayan belirli isimlerin hegemonyasından kurtulduğunun farkında mısınız?



Fotoğraf sergileri, yarışmalar, ödüller, yazılar, yorumlar, söyleşiler belirli birkaç fotoğrafçının çevresinde dönüp durmuyor muydu daha düne kadar?



Bir onlar çekerdi, bir onlar bilirdi ve bir onlar sergilerdi.



Bizler de onlarla büyüdük biçimlendik. Başka alternatifimiz de yoktu zaten.



Onlara bir bakıma çok şey de borçlu olduğumuz da söylenebilir.



Oysa dünya dönüyor, dijital fotoğrafçılık büyük altüstlükler yaşatıyor bizlere. Yeni yüzler, yeni isimler ve olağanüstü yetenekler bu aileye katılıyor.



Dijital dünya, internet denilen ve çağın en büyük buluşlarından birini sundu biz fotoğrafçıların hayatına. Çok değil, 10-15 yıl önce bin bir güçlükle açtığımız fotoğraf sergilerinde yılların emeği çalışmalarımızı paylaştığımız kişi sayısı birkaç yüzü geçmiyordu. Ya şimdi?



Kişisel web sitelerimizi bırakalım bir tarafa”¦ Fotoğraf paylaşım sitelerinde bir fotoğrafı bir anda dünyanın izlemesine açabilmek, binlerce insanın bilgi, görüş ve yorumuna ulaşabilmek çok kolay artık.



Yazdığımız yazılar, yaptığımız yorumlar internetin hızlı koridorlarında ışık hızıyla akıp çok daha rahat bir şekilde sayısız okuyucunun ekranına düşüveriyor hemencecik.



Dijital teknoloji fotoğraflarımızı geliştiriyor ve fotoğraf ailesini büyütüyor ve biz fotoğrafçılar çağın bu gerekliliğine ayak uydurmalıyız.



Dijital teknoloji fotoğrafı kolaylaştırdığı kadar zorlaştırıyor da.



Sadece çekmekten ibaret değil artık fotoğraf.



Fotoğraf bilgisi, teknik donanım ve deklanşöre basışta elde ettiğimiz görüntü, bu dünyanın ilk basamağı belki.



Ya çekim sonrası yapılması gerekenler?



Artık günümüzde fotoğrafı işleme dijital fotoğrafın çok önemli bir basamağı haline geldi. Bununla birlikte bilgisayar bilmek ve kullanmanın da önemi arttı elbette”¦



Artık Photoshop denilen sihirli fotoğraf işleme programını bilmek ve kullanmak zorundadır işini ciddiye alan her fotoğrafçı.



İster Jpeg, ister Rav çekelim, çalışmalarımızı sunmadan önce bilgisayarımızın başına oturup onun ışığını, rengini ve tonunu düzenlemek zorundayız. Yeni kadrajlar oluşturmak da “aydınlık oda” nın en büyük keyiflerinden biri haline geldi.



Sadece fotoğrafımızın kayıt formatından kaynaklanan eksik verilerini tamamlayarak fotoğrafımızın etkisini arttırmaktan ibaret değil fotoğraf işleme. Yaratıcılığın sınırlarını zorlayan onlarca özellik çıkıveriyor karşımıza ve fotografik anlayışımızı alabildiğince zenginleştiriyor.



Fotoğraf işleme programlarının yanında sunum programlarından birini kullanmak da her fotoğrafçının bilmesi gereken diğer basmaklardan biri.



Eskiden magazinlere dizili slaytların tıkırtılı sesleri arasında, çift makinenin hantallığıyla güç bela yaptığımız dia gösterileri, şimdi gelişen programlar sayesinde süresi, onlarca geçiş efekti ve müziğiyle şık ve herkese ulaşabilen gösterişli fotoğraf sunumlarına dönüştü.



Artık sadece çekip banyo için fotoğrafçıya götürmek değil; çekip, bilgisayarlarımızın başında işleyip, güzel sunumlar hazırlayarak fotoğraflarımızı daha çok insanla paylaşma zamanıdır.



Enver ŞENGÜL





FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Enver Şengül : 6 Fotoğraf 6 Yorum
Enver Şengül : 10 Fotoğraf 10 Yorum
Enver Şengül : Fotoğrafın Işığı ya da Işığın Fotoğrafı
Enver Şengül : Sayısız İhtimaller Sanatı
Enver Şengül : Fotoğrafta Uzun Soluklu Projelerin Önemi
Enver Şengül : Manipülasyon; Ne Kadar Fotoğraf
Enver Şengül : Fotoğraf ve Yaşam Kalitesi
Enver Şengül : Piksellerin Kardeşliği
Enver Şengül : Fotoğraf Tarihi İnsanlık ve Kültür Tarihinin Bir Yansımasıdır
Enver Şengül : Keşfetme Merakı Olmayanlar Fotoğrafçı Olmasın
Enver Şengül : Estetik Çevrenin Fotoğraftaki Önemi
Enver Şengül : Kukerlandia
Enver Şengül : Fotoğrafta Teknik Nereye Kadar
Enver Şengül : İçgüdüsel Davranışların Fotoğraftaki Yeri
Enver Şengül : Minnettarlığın İfadesi Fotoğraf
Enver Şengül : Fotoğrafta Ölümsüzlüğün Mucizesi Var
Enver Şengül : Çekemediğim Fotoğraflar
Enver Şengül : Fotoğrafı Görmek
Enver Şengül : Fotoğraf ve Kültür
Enver Şengül : Fotoğrafın Sessizliği
Enver Şengül : Roger Fenton’un Dijital Makinesi Olsaydı
Enver Şengül : Dijital Bombardıman
Enver Şengül : Fotoğrafta Altın Oran
Enver Şengül : Fotoğrafın Paylaşımı ve İnternet
Enver Şengül : Sanat Fotoğrafında Kompozisyonun Önemi
Enver Şengül : Fotoğrafın Hızlı Tüketimi
Enver Şengül : Fotoğraf ve Teknik
Enver Şengül : Fotoğrafta Arka Plan

Hayallerin Sığınağı Endülüs : Enver Şengül
Enver Şengül : Şehirlerin Sultanı Edirne
Enver Şengül : Son Süpürgeciler
Enver Şengül Atölyesi : Demiryolu




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Şule Tüzül : Fotoğrafın Suçu Ne




Fotoğrafın Suçu Ne?




İçinde yaşıyor olmanın bilgisiyle ne kadar tanıdık gelirse gelsin,


“Fotoğrafta başka çıkıyor o” dediğimiz şeydir hayat.


Murathan Mungan, Kibrit Çöpleri



Fotoğraf ne zaman başka görünür insana? Birilerinde fırtınalar koparan bir kare, birçoğumuz için neden bir an bakılıp geçilen sıradan karelerin ardına eklenir, hafızalarda bir çakımlık bile yer edinemeden yok olur gider? Ya da defalarca karşımıza çıkan bir fotoğraf, birgün hiç ummadığımız bir anda nasıl da çarpar yüzümüze, acısını ya da sevincini kazır içimize”¦



Fotoğraftan yola çıkıp fotoğrafa dönen soruların cevapları yoktur. Çünkü böyle bakıldığında çıkmaz sokaklardır fotoğraflar. Tıkanıp kalırsınız kadrajın sınırladığı alanda. Yaşamdan koparılıp alınan, bazen çalınan, bazen bir av gibi avlanan, bazen de bir karenin içine hapsetmeye kıyılamasa da yaşamsal zorunluluklardan, sorumluluklardan dolayı fotoğraflanması gereken yaşam parçalarına bakmak, fotoğrafçı ile kurduğumuz suç ortaklığıdır. Bazı suçların işlenmesi gerekir; suçluyu kahraman yapar. Bazı suçlar pişmanlık getirir, bazıları utanç. Bazıları ise korkaktır, hiç suç işlemeden göçer gider yaşamdan. Oysa belki de yaşama karşı işlenen en büyük suçtur bu.



İnsanoğlu bu, çiğ süt emmiş der ya atalarımız, doğrudur, suç işlemekle işlememek arasında gidip gelmek değildir mesele. Mesele, hem suç işleyip hem de işlememiş gibi davranmak, suçu birine yüklemekle yüklememek arasındadır. İşte fotoğraf orada girer devreye, günah keçimizdir o bizim. “Ben yapmadım, o yaptı” diyebileceğimizdir”¦



Fotoğrafta başka çıkmaz yaşam. Yaşam zaten bambaşkadır. Fotoğraflarda gördüklerimiz yaşamda gördüklerimizden farklı değildir. Fotoğrafçı için de izleyici için de. Fotoğraf bize bizi gösterir, yaşamın başkalığını değil”¦



John Berger Sabit Kırmızı isimli yapıtının önsözünde şöyle demiş:



Öğrenciliğimden beri, burjuva toplumumuzun sanat alanında yansıtılan adaletsizliğinin, ikiyüzlülüğünün, acımasızlığının, ziyankarlığının ve yabancılasmasının farkındaydım. Ve amacım hangi yoldan olursa olsun bu toplumu yıkmaya yardımcı olmaktı. Bu toplum en iyi insanları bile hayal kırıklığına uğratmak için vardır. Ben bunu çok iyi biliyorum ve libarellerin savlarından hiç etkilenmiyorum. Liberalizm her zaman alternatif iktidar sınıfı içindir: asla sömürülen sınıf için değil.”



Şimdi soru şu: Bu toplumun bir parçası olarak, sen ve ben, hangi suçun parçası olabileceğiz, dürüstçe, fotoğrafı değil kendimizi suç ortağı yaparak?…



Fotoğraf soru sormaz, cevap vermez, ama belki cevapları fotoğraflarda görürüz”¦



Şule TÜZÜL


Nisan 2011



FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Şule Tüzül : Ben Sizden Çok Sıkıldım
Şule Tüzül : Sanat, Teknoloji, Bilim ve Fotoğraf

Şule Tüzül : Camera Lucida, Roland Barthes
Şule Tüzül : Doğanın Başyapıtı 7Kedi
Şule Tüzül : İki Sergi İki Yorum
Şule Tüzül : “Fotoğraf İdeolojisi” Murat Yaykın Kitabı Üzerine Düşünceler
Şule Tüzül : Fotoğrafın Sessiz ve Tavizsiz Kedisi, Süha Derbent ile Söyleşi
Şule Tüzül : Murat Pulat ile Söyleşi
Şule Tüzül : Körler Fotoğraf Çekerse Ne Olur
Şule Tüzül : Fotoğrafçılarla Sohbet Ederken : Murat Şen
Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Derinlik
Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Fotoğraf Hiçbir Şeydir, Fotoğrafçı Herşey
Şule Tüzül : Yalnız Bir Opera : Fotoğraf Can Çekişiyor






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Barış Sever : Sokağın Sesi, Londra




SOKAĞIN SESİ: LONDRA


Barış Sever




Büyük Britanya 1968 yılındaki öğrenci ayaklanmalarından yıllar sonra aynı derecede heyecan, öfke ve şiddet içeren öğrenci isyanlarına tanıklık ediyor son günlerde. 2010 genel seçimlerinde iktidara gelen muhafazakâr parti sağlıktan eğitime birçok alanda ciddi boyutta maddi kesintiler yapmaya başladı. Eğitim alanında yapılan kesintiler birçok öğrencinin üniversite hayalini zorlaştırmışken, üstüne üstlük harç paralarına yapılan yaklaşık %300 zam öğrenci tepkilerini isyan noktasına taşıdı. Ülkenin dört bir yanında başta Londra olmak üzere geniş çaplı kitlesel protesto gösterileri düzenlendi. Yapılan gösterilerde İngiltere’de pek de alışıldık olmayan bir şekilde “şiddet” ön plana çıktı, özellikle üniversite paralarını neredeyse üç katına çıkaran kanunun mecliste oylandığı gün, parlamento binası önünde ve civarında savaşı andıran düzeyde çatışmalar meydana geldi polis ile öğrenciler arasında. Sonuç olarak kanun meclisten geçti fakat öğrenciler hala protestolardan vazgeçmediler.



Daha önce “SOKAĞIN SESİ” adıyla bir araya getirdiğim ve İstanbul’da 2006 ve 2009 yıllarını kapsayan protesto gösterilerinden derlediğim projemin devamı niteliğini taşıyor “SOKAĞIN SESİ: LONDRA”. Mekanlar, renkler, sesler değişse de toplumsal belleğin oluşturulmasında kendi adıma hissettiğim sorumluluk değişmedi. Bu defa Londra’da, bir başka metropolde yaptığım çalışmalar yine aynı hislerle oluştu. Daha önceki sergilememde dediğim gibi: “SOKAĞIN SESİ projesi, içinde bulunduğumuz yaşam tiyatrosundan belli kesitlerin sunulduğu sosyal bir projedir.”


































Barış SEVER Hakkında



1986 İstanbul doğumlu. Trakya Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenciyken tanıştığı fotografa, bir süre tanıtım fotografçılığı alanında çalışarak devam etti. 3 yıl FOTOTREK FOTOGRAF MERKEZİ’NDE asistan ve eğitmen olarak çalıştı. “100. yılında 1 Mayıs” ve “Fototrek Fotograf Grubu-İstanbul” karma sergilerine katıldı. İlk kişisel sergisi “İFSAK 3. Genç Fotografçılar Festivali” kapsamında 2009 yılında “SOKAĞIN SESİ” adıyla gerçekleşti. Sergi aynı yıl Bursa Fotograf Sanatı Derneğinde tekrar gösterildi. 2010 mayıs ayında Adnan Onur Acar ile birlikte “3 yıl, 1 Mayıs” isimli sergiyi Kumbara Sanat Merkezi’nde düzenledi. Yazı ve fotografları çeşitli dergilerde yayınlandı. Barış Sever’in “BULUT” isimli bir de öykü kitabı bulunuyor. Sosyal Antropoloji okumak için geldiği Londra’da eğitiminin yanı sıra fotograf ve edebiyat alanında çalışmalarını sürdürüyor.





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Barış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, LondraBarış Sever : Sokağın Sesi, Londra

Massimiliano Perasso : Sisli Ruh Hali



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



SİSLİ RUH HALİ
BLEARY MOOD


Massimiliano Perasso





Anılar ve hayat tecrübeleri bazen zihni, şimdiki zamanı geçmişe aitmiş gibi algılamaya zorlarlar.


Herşey bulanık, yavaş tempolu


Var olmamak çünkü kafası karışık olmak … mekanın uzağında ve dışında hissettiğimizi ifade eder.


Anları ve duyguları paylaşamaz durumda olmak


Sürekli bir ısdırap içinde


Gözlerin önünde karanlık bir tül…yokluklar ve pişmanlıklarla karartılmış bir manzara


“Şimdi” nerede başlar ve anılar nerede sona erer?


Bu, yenilenmiş bir yaşam


Eşyalar ve insanlara olan doğru mesafeyi bulmak için bir teşebbüs…onların içlerindeki özü…amaçlarını keşfetmeye…


Kendimizi bulma


Bir çekim ile sonraki çekim arasındaki zamanda bulunacak bir anlam.


En karanlık ve en buruk düşüncelerin yaşadığı yer


Vicdanın parıltısının… merhametin olduğu …bir çatlak bulup bizi başka bir yöne sürükleyebileceği bir yer.


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN


Memories and life experiences sometimes force the mind to perceive the present as if it belonged to the past.



Everything is blurry. Slow paced…



Being not present, because confused… means we feel distant and out of place.



To be unable to share moments and emotions.



In constant agony



A dark veil in front of the eyes… a sight obfuscated by absences and remorses.



Where does the present start and where do the memories end?



This is a post-revised life.



An attempt to find the right distance from things and people… to discover their inner essence… their meaning.



Finding ourselves



A meaning to be found in the time between one shot and the next.



…Where the darkest and most twisted thoughts live…



Where a glimmer of conscience… humanity…can find a crack and drag us in another direction.




























Massimiliano PERASSO Hakkında


Massimiliano Perasso 1980 yılında Cenova’da (İtalya) doğdu. Roma’da “La Sapienza” Üniversitesi’nde mühendislik okuduktan sonra kendini fotoğrafçılığa adamaya karar verdi. 2009’da Roma Fotoğrafçılık Okulu’ndan mezun oldu. Çoğunlukla kişisel ve introspektif röportajlara odaklanıyor.

About Massimiliano PERASSO



Massimiliano Perasso was born in Genova (Italy) in 1980. After studying engineering at “La Sapienza” university in Roma he decides to dedicate himself to photography. In 2009 he graduated from the Scuola Romana di Fotografia in Rome. He is focused mainly in personal and introspective reportages.




www.massimilianoperasso.tk






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Massimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh HaliMassimiliano Perasso : Sisli Ruh Hali

A. Agâh Öncül : Cisimler ve Şekiller




CİSİMLER VE ŞEKİLLER


A. Agâh ÖNCÜL




İlkokul yıllarında minicik insanlara, fen bilgisi derslerinde “gezegende ağırlığı ve hacmi olan her şeye cisim denir” diye öğretilir cismin tanımı. Bütün cisimleri, bireyler doğdukları andan itibaren şekilleriyle hafızalarına kodlamaktadırlar. Ve bütün cisimlerin kendilerine öz şekilleri vardır. Cisimler ne kadar somutsa, şekiller de bir o kadar soyuttur aslında. Beynimizde cisimlerin şekil kodları yönlendirir algılarımızı. Mesela “anahtar, ampul, askı” kelimelerini konuşma anında söyleyen birisini dinlerken, o cisimler insan beyninde canlanır. Canlanması madden değil, ama imgesel (imaginary) olur. Bu durumda canlı, cansız her varlığı biz şekli ile algılıyoruz. Şekiller dünyamızı tanımanın kodlarıdır. Nasıl ki beyin, tat alma duyusuyla yiyecekleri tatlı, tuzlu, ekşi, acı diye ayırıp algılıyorsa; cisimleri de görme ve dokunma duyusuyla kare, yuvarlak, üçgen, oval, yamuk, pürüzlü, düz, mat, parlak gibi birçok ifade ile algılıyor. Beyinde oluşan bu işlemler insanı ve hislerini etkiler. Şekil ve cisim olgusunu ayrılmaz kılar. Şekilsiz bir cisim tarif edilemez. Ya da önceki yaşantılarda ki tecrübelere göre çok sınırlı bir şekilde tarif edilebilir. Yerdeki taşları tanımlamak gibi bir işlemdir bu. Aslında taşın da şekli olduğu gibidir, hiçbir cisme benzememesidir. Fakat insan beyni yerde gördüğü taştan, havada uçuşan bulutlara kadar her cismi beyninde bir şekille yeniden kodlamaya çalışır. Bir taşı bazen kalbe veya yağmur damlasına benzetirken, havadaki bulutu bir gemiye ve ya bir insan suretine bile benzetebilmektedir. Bu algısal yanılmayı ya da benzetmeyi her insan koşulsuz yaşar. Yaşamamışsa (kanımca) bu gerçek bir soru işaretidir. Çünkü doğal olanı, cisimlere başka bir şekil veya anlam yüklenmesidir. Bu insan beyninin yaratıcılığıdır. Tek düzelik onu olduğu gibi görmektir. Bu bağlamda karşılaştırılması gereken heykeltıraşların, küçücük bir çakıl taşından kocaman bir kayaya kadar uzanan akla gelmeyecek eserleridir. Sanatçıları, diğer insanlardan ayıran özellikleri, yığın olarak görülen bu cisimlere istedikleri cismin şeklini akıllarında duygularına göre ölçüp biçip verebilmeleridir. Bu hüner büyük bir olağan dışılıktır.



Sonuçta cisim söz konusu olduğunda, şekil unutulamaz bir bütünleyicidir. Bu bütünleyicilik aslında sadece elle tutulup, gözle görülen somut cisimlerde değil; kütlesi ve varlığı duyularla algılanamasa da inançlarla var olduğuna inanılan soyut cisimlerde de vardır. Yine soyut cisimleri de şekillendirme, insanın engellenemez bir dürtüsüdür. İnsanoğlu melekleri beyaz giysili, kanatlı bir kadın olarak beyninde şekillendirip resmederken, Azrail’i (ölüm meleği) elinde uzun saplı orakla, simsiyah giysili bir erkek figürüyle canlandırmıştır. Ve bu tasviri ilk resmeden insandan bu güne, bu algı çoğu insanın beyninde böyle şekillenmiştir. Bu olay, insanoğlunun şekillendirmeden beyninde bir cisim veya olgu oluşturamadığının ya da somut-soyut tüm verileri şekillendirip sakladığının bir kanıtıdır. Hiç görmediği bir cismi “neye benziyor?” sorusu ile tanımlamaya çalışır insanoğlu. Bu doğrultuda cisimlere anlam ve görüntü yükler. Şekil, cisimlerden soyut kavramlara bu örneklerle atlarken, sadece dini inançlar olarak değil siyasi, ırksal, sanatsal inanç ve duygular da cisimmişçesine beyinde şekillerle imgelenir. Ve ayırmaç (logo) denilen soyut şekillendirmeler de yine bir cisim-şekil bütünlüğüdür.



Fotoğrafçılıkta, bu bütünlüğü yakalamak cisim-şekil arasındaki olguyu çözüp, cismi özelliğiyle tam yansıtabilmek zor bir iştir. Karede anlatabilmek için seçilen cisim, Niçin bu nesne? Hangi yönden? Ne kadar mesafeden? gibi birçok soruyu da yanında getirir. Nesne seçimi önemlidir. Zira seçilen cismin, çok bilindik mi yoksa yabancı mı olması ifadeye yardımcıdır. Fakat aslında çok bilindik, günlük cisimler fotoğraf karesinde bize uzak gelebilir, ya da tam tersi. Bu seçimi, fotoğrafçı sadece güdülerine inanarak yapmak zorundadır. Seçeceği kadraj, cisimleri ne ölçüde ifade edebileceğinin ilk adımıdır.




Cisim: : (Arapça) “cism” , Doğada element, bileşik veya bunların karışımları hâlinde bulunan, kütlesi ve ağırlığı olan, duyularla algılanabilen şey.


Şekil: (Arapça) “şekl” , biçim, görünüş



{Kaynakça}} : tr.wikipedia.org


(Vikipedi, özgür ansiklopedi)





















Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

A. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve ŞekillerA. Agâh Öncül : Cisimler ve Şekiller

Anne Ackermann : Filadelfia, Paraguay



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




Filadelfia, Paraguay, 2005


Filadelfia, Paraguay, 2005


Anne ACKERMANN



Filadelfia “kardeşlik” demektir ama aynı zamanda Paraguay Chaco’da bir yer adıdır. Burada, barış ve toprak arayışıyla uzun ve zor bir yolculuktan sonra 30’lu yıllardan beri Alman kökenli Ortodox dinine sahip bir grup olan Mennonite halkı yaşamakta. Paraguaylılar ve yerli halkın birarada yaşaması sonucu İspanyolca , eski moda bir Alman lehçesi ve Yerli dillerinin karışımından oluşan bir dile sahipler. Bölge; gelişen ekonomik güce, çok kültürlülüğe ve eski koloni yapılarına rağmen yine de yoksul ve bağımlı.

Filadelfia means fraternity, but it is also the name of a place in the Paraguayan Chaco.

Mennonite people, an orthodox-religious group with german roots settled here in the thirties after a long odyssey in search for land and peace. The live together with Paraguayan and Indigenous people speaking a mixture of spanish, an old-fashioned german dialect and indigenous tongues. Although the region is of thriving economic power, multiculturalism and post-colonial structures also cause poverty and dependencies.


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN




Boy riding his bike, Colonia Fernheim


House


Indígena Men working at a hotel as night watchman and service staff, Filadelfia.


Indígena Women walking down mainroad during a sandstorm, Filadelfia.


Kids



Man in a local pub.



Men buying bread in the local store.



Mennonite Boy.



Mennonite Senior.



Mennonite woman.




Mentally ill people in a Mental Sanatory.



Policemen.

Rooster.



Staff at the local bus company.




Anne ACKERMANN Hakkında


Anne Ackermann (1980 Almanya doğumlu) Hamburg, Buenos Aires ve Aarhuk- Danimarka’da Görsel İletişim ve Foto muhabirliği okudu.



2008’de serbest çalışmaya başladı ve Friedrich Ebert Vakfı’ndan Doğu Avrupa Araştırma Ödülü aldı. 2009’da, IFA’nın (Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) katkısıyla Ecuador’u dolaşan ”žFiladelfia“ sergisi sırasında Quito, Guayaquil ve Ecuador’da çocuklarla bir fotoğraf atölyesi çalışması yaptı.



2010’da Joop Swart Masterclass Dünya Basın Fotoğrafına aday gösterildi. “Plastik“ adlı serisi New York Fotoğraf Festivali, PhotoGrafia Festivali-Roma, Kunstverein Celle- Almanya ve ”žBeyaz Geceler“ serisi Almanya Leipzig’deki F-Stop Festivali süresince sergilendi. Anne Hamburg’da yaşamakta ve zamanını ulusal ve uluslararası medya için işler yapmak ve projelerini sürdürmek arasında bölüştürmekte. Imagetrust Fotoğraf Ajansı tarafından temsil edilmekte.



About Anne ACKERMANN



Anne Ackermann (b. 1980 in Germany) studied Visual Communication and Photojournalism in Hamburg, Buenos Aires and Aarhus, Denmark.

In 2008 she started freelancing and received an Eastern Europe Reseach Grant from Friedrich Ebert Foundation. In 2009 she did a photo workshop with children in Quito and Guayaquil, Ecuador, while her exhibition «Filadelfia» travelled around Ecuador with support from IFA (Institut fuer Auslandsbeziehungen).



In 2010 she was nominated for the Worldpress Photo Joop Swart Mastercalss.



Her series «Plástica» was exhibited at New York Photo Festival, PhotoGrafia Festival Rome, Kunstverein Celle, Germany and «nuit blanches» during F-Stop Festival Leipzig, Germany amongst others. Anne lives in Hamburg and splits her time between doing assignment work for national and international medias and following her own projects. She is represented by photo agency imagetrust.



www.anneackermann.com





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Anne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, ParaguayAnne Ackermann : Filadelfia, Paraguay

Caner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, Dublin




İMPARATORLUKLA SAVAŞAN ŞEHİR: DUBLİN


Caner Yaman




“İrlanda, başlıca sorunu olan yoksulluğu yenmek için, kesin, siyaset adamlarının üzerinde anlaştıkları belli bir tasarı öne süremiyordu. Kökleri ve gelenekleri bakımından İngiltere’ye bağlı olan toprak sahiplerinin çoğunluğu İrlanda’nın kendi başının çaresine bakacak bir devlet düzeni olmadığı gerekçesiyle Büyük Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası olarak kalmasını istiyordu. Herhangi bir düzen değişikliği onların çıkarlarına uygun değildi.





Buna karşılık, en çok ezilen Katolik İrlanda köylülerinin haklarını arayan milliyetçi önderlerle birtakım Protestanların, İrlanda’nın kesin bağımsızlığı için birleştiğini görüyoruz. O gün için gerçekleşmesi çok güç olan bu soylu ülkünün çevresinde, Fenian ayaklanma hareketi doğdu. ”The Irish Republican Brotherhood” (Cumhuriyetçi İrlanda Kardeşliği) silahlanması yanında İrlanda İşçi Partisi’nin kurduğu “Yurttaşlar Ordusu” (Irish Citizen Army) İrlanda’nın bağımsızlık savaşına hazırlanıyordu. 1916 yılının paskalyasında, Dublin’de ayaklanan bu birlikler, Genel Posta Binası ile birlikte birtakım önemli binaları ele geçirdiler”¦ Önemli bir çıkarma yapan İngiliz birliklerinin dört gün süren top ateşinden sonra ayaklanma bastırıldı. İşgal kuvvetleri komutanı ayaklanmayı düzenleyenlerden ondört kişiye ölüm cezası verdi”¦”



Kaynak: Prof.Dr. Cevat ÇAPAN, İrlanda Tiyatrosunda Gerçekçilik, Telos Yayıncılık, 1983.










Yüzyıllarca sömürülmüş, acı çekmiş, bedeller ödemiş ama buna rağmen yılmamış, onurlu bir mücadeleyle özgürlüğünü kazanmış bir ülke ve o ülkenin başkenti. O şehri ve insanlarını anlatmak ya da ona fotoğraflarla bir öykü yazmak “dışarıdan bakan” için ne kadar mümkündür, kaç kelimeye sığar, kaç cümle yeterli gelir kestiremedim. O şehirde yaşarken çektiğim fotoğraflar beni mi anlatacaktı yoksa o şehri mi, o şehirdeki beni mi? Kendi ülkemle kurduğum benzerlikler, hissettiğim sempati ve kurduğum empati, fotoğrafların kendiliğindenliğine zarar verecek miydi? Bunu elimde tutabilir, şekillendirebilir miydim? Yön verebilir miydim? Yoksa elimden kaçıp kurtulurlar mıydı? Belki de bir fotoğrafçının kafasını kurcalayan en büyük sorulardır bunlar. Ne için fotoğraf çekiyorum? İnsanların anlamlandıramadığı kişisel öykülerimi mi yazıyorum, yoksa çektiğim fotoğraflar benden sıyrılıp, benim anlatmaya niyetlendiğimin de ötesine geçip kendi öykülerini anlatabiliyorlar mı? İçten bir şairin dizeleri gibi içine işleyebiliyorlar mı izleyenin? Kendi fotoğraflarım söz konusu olduğunda bu soruların cevabını hiç veremedim. Verdiğim cevapları da hiç önemsemedim çünkü her defasında cevap veren sadece bendim.



Fotoğraflarla yazılmış bu öykü özelinde yarattığım kurgular, seçtiğim temalar belki de fotoğraflarıma açtığım bir yoldu… Zordu”¦ Yolu açarken tercihlerimi zor olandan yana kullandım. Manzara yüklü bir pastoralden ya da bir seyahat güncesinden ibaret olmasın istedim bu öykü. O ülke ve insanının yüzyıllarca yaşadığı ve hala var olduğuna inandığım o duyguları ve o ruhu bugüne de taşıyabilme çabasıydı belki. Acıları, beklentileri, umutları, endişeyi, isyanı, kabullenişi, özgürlüğü, esareti, bağlılığı, öfkeyi, sevgiyi”¦ Yani insana dair bir şeyleri anlatsın istedim kısaca – insana dair her şey anlatılamazdı çünkü”¦




Yürüyebilirlerdi kendileri”¦ Ben de bıraktım onları kendi hallerine. Yürüdüler açtığım yolda… Konuştular sırayla ve anlatabildikleri kadarıyla bir şehri anlattılar bana. Sokaklardan bahsettiler, sadece sokakların anlatabileceği hikayeleri anlattılar. Gözlerinin içine bakılmasa da insanlara şarkı söyleyerek hayata tutunmaya çalışan insanlardan bahsettiler. Gözlerinin içine bakılmasa da, sıkı sıkı sarınıp bir uyku tulumuna, bir köşe başında, bir köprü üstünde insanlara boş bir kahve bardağı uzatarak hayata tutunmaya çalışan insanlardan bahsettiler. Bazılarının evi yoktu yanında”¦ Terk ettikleri ülkelerinde kalmıştı.. Onlardan bahsettiler”¦ “Gelecek yok” yazan duvarın önünde tebessüm eden kızdan, üzerinde “artık kaybettiğimiz özgürlük için boşuna ölenler için” yazan çelenk önünde, farkındalıktan uzak poz veren kızlardan bahsettiler ve sokaklara yazdıkları yazılar, astıkları pankartlar ve ellerinde bayraklarla sokaklara çıkan, inançlarını yüzlerindeki ifadeyle haykıran insanlardan bahsettiler ve onları izleyenlerden”¦



Çok fazla konuştular, çok şey söylediler. Aklımda kalmadı birkaç kelimeden fazlası ki; onlar da bana yetti zaten. Çünkü aslında fotoğraflar da biliyorlar ki, bir hikaye anlatmaksa söz konusu olan, anlatılmayan hikayeler de vardır hep. Zaten hikaye de budur aslında. Anlatılmayan hikayelerin toplamı tek bir hikaye, belki de sadece bir tek kelime”¦



Dileğim, onları izleyenlerin yüreğine bir kelimelik de olsa dokunabilmeleridir.























Caner YAMAN Hakkında


1980 yılında Zonguldak’ta doğdu. 2003 yılında Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nde İngilizce Okutmanı olarak görev yapmaya başladı. Halen aynı kurumda görev yapmakta ve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Yüksek Lisans eğitimine devam etmektedir. 2007 yılından beri amatör olarak fotoğrafla ilgilenmektedir. Karadeniz Ereğli Fotoğraf Sanatı Amatörleri Derneği (KEFSAD) ve Zonguldak Fotoğraf Derneği (ZFD) üyesidir.



“İmparatorlukla Savaşan Şehir: Dublin 2010” isimli foto-röportaj çalışmasını Dublin’de geçirdiği iki aylık süreçte meydana getirmiştir. Çalışma 100 fotoğraf ve 3 adet amatör video çekiminden oluşan 20 dakikalık belgesel nitelikli bir sunum ve 30 adet 40×55 ebadında dijital baskıdan oluşmaktadır. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sergi Salonu’nda ilk kişisel sergisini gerçekleştirmiştir.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Caner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, DublinCaner Yaman : İmparatorlukla Savaşan Şehir, Dublin

Özlem Dikel : Fas




BÜYÜLEYİCİ BİR KIZILLIK, UZUN GÖLGELER VE RENKLERLE BEZENMİŞ


BİR YOKSULLUK;


FAS”¦




Afrika’nın nasıl bir diyar olduğunu Cebelitarık üzerinden uçarken az çok hissetmiştim. Nitekim Tanger üzerinden Afrika kıtasına girdiğimizden beri çocukluğumuzun coğrafi haritalarındaki gibi, kırmızı bir ülke vardı altımızda.







Djema el Fna Meydanı’na adımımı atar atmaz havada asılı kırk baharat kokusunu ayrı ayrı almak mümkün diye düşündüm. Geniş meydanı çevreleyen alçak yapıların duvarlarına çarpıp bölgeye dağılan kırk bin sesi ayrıştırmak da”¦ Yılancının kaval sesi, satıcıların bağrışları, çalan yöre müziğinin ritimleri, masal anlatıcısı kadının cümleleri, pişirilen gıdaların enfes kokularıyla birlikte bu masal diyarından semaya katılıyordu.





Fas’tan oldukça etkilendim. Çılgın Araplar pazarın her yerini kuşatıyor ve bütün dilleri biliyorlar. Ama kendi dillerinin seslerini verirken adeta birer artistler.






Fas’a geldiğimin ikinci günü. Sanırım yedi saattir tanrıların yontmuş olduğu, uçsuz bucaksız ve tek tük küçük bitkilerle bezenmiş Atlas Dağları’nın arasında ilerliyoruz Sahara Çölü’ne. Aralarında ve üzerlerinde çok uzun bir zamandır ilerlediğimiz bu kırmızı dağlar, sofrasına yem olmaktan korkarak kaçmakta olduğumuz devler gibiler. O kadar küçüğüz ki, göremezler bu insancıkları.





Büyük kıvrılma hareketleri ile oluşmuş gibi görünen yumuşak gövdeli dağların arasındaki basamaklı vadiler, binlerce yıldır akan suyla ve rüzgarla oyulmuş. Ovalarının tabanında akan, şimdilerde gücü zayıflamış ince dereler var. Bu derelerin aktığı verimli taban palmiye, kaktüs ve yeşilin çok canlı tonlarına sahip diğer bitkilerle dopdolu




Bu dağların arasında gittiğimiz doğrultuda taa Kızıldeniz’e kadar bir yıl gitsem deniz göremeyeceğim. Fakat her an dağların arasından gözükebilecek Sahara Çölü’nü gördüğümde deniz görmüş kadar sevineceğim.




Atlas Dağları’nın arasında 2 – 2,5 saat daha ilerledikten sonra çölün girişine en yakın köylerden birinde durduk. Burası otobüs yolculuğumuzda son duraktı. Burada turistler su, kafaya bağlamak için şal ve tavsiyeler aldılar. Bizi burada bekleyen kafasında çöl bağı olan tur görevlisi bir adam, yanımıza yeterince su alıp almadığımızı sordu, fakat çöldeyken sık sık ve büyük yudumlarla su içmememiz gerektiğini de ekledi. Su yüze, kafaya dökülse yahut ağız ıslatılsa daha iyiydi.



Çöle varmanın şu son anlarında hava kapatmış, in cin top oynayan, bitki örtüsü adına iki metrekarede bir, avuç kadar çalılarla bezeli bir arazide seyir halindeydik. İndik. Herkes yanına sadece çölde gerekli olacak eşyalarını alıp, yükünü azalttı. Onları ve bizi taşıyacak olan develer çökmüş bekliyordu. İlk binen kim olacak derken biri, ikisi ve herkesle beraber ben de devenin üzerindeydim. Çantamızı önümüze koyup deveye yük ettik. Esmer ve çöl bağlı iki çocuk develeri kaldırıp kervanı yola dizdiler. Ben, deve kalkarken biraz korktum. Çünkü deve büyük bir sarsıntıyla ön ayaklarını dikmeye başladığında bir beş saniye yere süper eğim yapmış tahterevalli gibi kalıyordun.



Turu üstlenenlerin çocukları diye düşündüğüm iki Faslı çocuk oynak ve yanık türküler söyleye söyleye kervanı götürürken deve yolculuğunun süper konforlu olmadığına kanaat getirdim. Manzara ise gittikçe değişiyordu. İki metrekarede bir bulunan bir avuç bitkiler bile yok oldular. Düz yolumuzun kenarları boyunca beyaz çamurdan ilkel ve boş bahçeler, kutu şeklinde boş ilkel evler tek tük geçip giderken rüzgâr şiddetleniyordu. Bu rüzgâr ülkelerarası bir çöl olan Sahara boyunca hiç bir engele çarpmaksızın kilometrelerce öteden gelen ve yüzyıllardır kumu oradan alıp oraya yığan çöl hayaletinden başka bir şey değildi. Aşırı hızla sağımızdan esen rüzgâr güneşin tamamen batmasının son dakikalarında birdenbire soğumuş olan havayı develerin üzerindeki, ilkelliğin gizemini hissetmeye muhtaç şehirli turistlere çarpıp duruyordu. Ben tişörtümle kalmıştım. Üstelik çöl bağım açılmış, kulağıma kumlar giriyordu. Ceketim ise çantadaydı ve onu almaya kalkışsam ya çantam ya ben aşağı dökülürdük.




Çadırımıza yerleştik, dinlendik, akşam yemeklerimiz geldi. Tavuk ve uzun kesilmiş sebzelerden oluşan Taijin, çadır sorumlusunun yaktığı, yandıkça uzayıp sıvı gibi aşağı eğilen tuhaf bir ampulün ışığında karşımızdaydı. Yemekten sonra bir kum tepesi ilerimizde yüzlerine, ellerine, yediklerine- içtiklerine çöl karışmış, ekmeğini dünyaya burayı göstererek kazanan bu insanlar, ateşin başında vurmalı çalıp, çıplak ayaklarıyla uzun kumaşlarını savurarak çöle yaraşır bir eğlence verdiler bize.





Zagora, Cezayir ve Fas sınırına yakında bir yerdi. Çöl iklimi, kurak dağlar, kanyonlar, dümdüz giden uçsuz bucaksız yollar ve yerlerde yuvarlanan diken yumakları tıpkı bir western filminin içindeymişim gibi hissettiriyordu. Arizona’yı aratmadığından, Sergio Leone’nin Clint Eastwood’lu filmleri buralarda çekilirmiş. Boşuna değil, şu beyaz evin önünde çamaşır asan mavi gözlü, beyaz giysili, siyah saçlı bir kadın ile atını bağlamış tütününü içen uzun boylu ponçolu bir kovboy görmeye çalışmam. Aynı zamanda, geçtiğimiz tuhaf dokulu derin ve yarıklar bulunan kanyonlardan bir kadraj alsan, bu dünya üzerinde bir yer olup olmadığı bile izleyiciye şüphe verir ve kolayca buranın iklimi atmosferi toprağın rengi farklı başka bir gezegen olduğuna inandırılabilir. Star Wars’ı da burada çekmişler. Nitekim öğle yemeği yemek için durduğumuz bir Kasbah’ta girişinde altın harflerle ve Latin alfabesiyle adı yazan bir sinema müzesi vardı. Fakat o da sıcak ülkelerin zorunlu siesta (öğle uykusu) kuralına uyduğu için yalnız bir görevlinin beklediği büyük kapıları kapalıydı.



Fas’ta bütün tabelalar Fransızca ve Fasça. Ve Fas’ta, Casablanca, Fez, Marakeş gibi kalkınmış ve modern şehirler bulunsa da, ülkeye şöyle bir baktığımda buram buram sömürülmüşlük ve fakirlik görmekteyim. Avrupa, bu insanların sırtında yükseliyor. Bir yerlerde ne kadar fakir varsa her zaman başka bir yerlerde o kadar zengin mevcuttur. Bana gelince, ben de Atlas Dağları’nın üzerlerinden kıvrıla kıvrıla giden uçuruma bakan ince yollarda Eddie Vedder dinleyen, silahı da fotoğraf makinesi olan bir kovboyum. Arada bir özgürlüğü hissediyorum, bir de bakıyorum ki rüzgârmış.








Özlem DİKEL Hakkında




.2004′ten bu yana çeşitli reklam ajanslarında çalıştı. Halen bir reklam ajansında ‘yaratıcı yönetmen’ olarak çalışmaktadır.



.Bağlı çalıştığı ajanslar dışında çok sayıda firmanın reklam kampanyalarını yürüttü.


.Sanat yönetmenliğinin yanı sıra ‘fotoğrafçı’dır.


.Birçok karma fotoğraf sergisine katıldı.


.Tüm bunların yanı sıra sanatsal amaçlı karışık teknikle yaptığı çalışmalar ve virtual ortamda ürettiği işler birtakım güncel sanat projelerine dahil edildi.


.Sevilla’da bulunan Pablo Olavide Üniversitesi bünyesinde düzenlenen güncel sanat projeleri arasında ‘Şehirsel Boşluk’ konulu projede yer aldı, aynı projenin fotoğrafçılığını üstlendi. Projenin içeriği, 1992’deki Sevilla Exposu’ndan geriye kalan şehirsel boşluğu (Cartuja semti) Zymunt Bauman adlı sosyoluğun tezlerine göre ele almaktaydı.


.Asya, Avrupa ve Afrika’da gezdiği yerlere dair çektiği fotoğrafları ve yazıları Sırtçantam dergisinde yayınlanmaktadır.


.Hem art director hem de fotoğraf sanatçısı olarak çalışmalarına devam etmektedir.



Grafik tasarım ile ilgili blogum:


http://ozlemdikelgraphicdesign.tumblr.com/



Photojournalism ile ilgili blogum:


http://ozlemdikel.tumblr.com/







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : FasÖzlem Dikel : Fas

Thomas Kittel : Bıçak Yapımı



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



BIÇAK YAPIMI


MAKING KNIVES


Thomas Kittel



70’li yıllarda kumaş kesmeye yarayan sanayi bıçaklarını üreten küçük bir fabrikada çalışıyordum. Başlangıçta yalnızca bir işti ama orda çalışırken oranın sürekliliğini sağlayan kişilere yakınlaştım. Bıçak üreten makinelerin hepsi kendi kişiliklerine sahip bir çeşit canavardı. İşletme tam kapasite çalıştığında her makinenin kendine ait bir sesi ve ihtiyaçları olduğunu söyleyebilirdiniz. Gümlemeler, tınlamalardan oluşan yüksek gürültü, çalışanlarla birlikte bir ses duvarıyla izole edilmişti. İş arkadaşlarınızdan 5-10 adım ötede ve sekiz saat hiç konuşmadan çalışmak biraz garipti. Tabii ki iki kahve molası ve yarım saatlik öğle yemeği arası vardı ama çalışırken zamanınızı makinelere vermeniz gerekirdi. Hiçbirimiz yaptığımız işi gerçekte sevmiyorduk ve hepimiz bunun geleceği olmayan bir iş olduğunu biliyorduk. Ama her sabah 8’de puantöre kart basıyor ve yeni bir bıçak yapma günü süresince makinelerimizin gönlünü alıyorduk.



During the 70′s I worked in a small factory that manufactured industrial knives for cutting cloth. It was just another job at first, but as I worked there I became close to the individuals who kept the place running. The machines that produced the knives were designed and built in-house and were all one of a kind beasts, each with its own personality. And when the place was running full tilt you could tell by the sounds that each machine had its own voice and needs. The high strung din of clunks, clangs, and bangs isolated their attendants with a wall of noise. There were no idle conversations taking place when the machines were running. It was a little strange working five or ten feet from your co-worker for eight hours and not being able to talk to him. Sure , there were two coffee breaks and a half hour lunch, but when you were working, you had to surrender your time to the machines. None of us actually liked what we did, and we all knew that it was a dead end job. But every morning at eight we’d punch the time clock and coax our machines through another day of making knives.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN






















Thomas KITTEL Hakkında



1972’de renkli slayt film kullanarak başladım ama fotoğraf yapmanın çok önemli bir parçasını gözden kaçırdığımı düşünerek süreçten koptuğumu hissettim. Yani filmi işlemek ve görüntüyü basmak. 1974 ya da 75’de New York City’de Görsel Sanatlar Okulu’nda Beverly Nadelman’dan siyah-beyaz fotoğrafçılık temel kursu aldım. Kendim işleme tabi tuttuğumda, bir negatifin ışığa doğru tutulduğunda bir parça kağıt üzerinde görüntünün oluşmasının büyüsüne hemen kapıldım. Bağımlı olmuştum.



Birkaç yıl sonra SVA’da (Görsel Sanatlar Okulu) ünlü Ruth Orkin’den ders alma şansına sahip oldum. Bir resim haricinde yaptığım her şeyden nefret etti. Central Park’ta güvercinleri kovalayan iki çocuğun mükemmel pozlanmış, mükemmel işlenmiş ve mükemmel basılmış (Benim için nadir bir şeydi) bir görüntüsü oldu. O zamana kadar sınıfa gitmekten ve Ruth’ın sınıftan, fotoğraf açısından sevmediği şeyler konusunda –ki bu genellikle her şey oluyordu- bana yardım etmelerini istemesinden gerçekten hoşlanmıyordum. Ama bu defa yakalamıştım! Uzun uzun baktı ve sınıfa dönerek “İşte herşey doğru olduğunda ortaya çıkan şey, bunu sevdim” dedi. Ne demek istediğini anlamam biraz zaman aldı.



Kumaş kesme makineleri için sanayi bıçakları üreten bir fabrikada çalıştığım zaman iş arkadaşlarımı fotoğraflama fırsatım oldu. Kanserden ölen annemi ve ona bakan halamı da fotoğrafladım.



1978’de New York sokaklarını fotoğraflamaya başladım. Binlerce film rulosu ve 10 yıldan sonra durup yolculuk projelerime başladım. Bundan sonra kendi portrelerimi çekme safhasına geçtim. Bütün bu zaman içinde her şeyi çalıştırmaya çabaladım ve Ruth’un süreç değil yürekten hissetmek hakkında söylediklerini anlamaya başladım. Kimyasallar, kağıt ya da filmden söz etmiyordu. Gevşemek ve gerçekten görmekten bahsediyordu. Fotoğrafla hiç ilgisi yoktu, bu, kalbini açmakla ilgiliydi. Teşekkürler Ruth, buna ihtiyacım vardı.




Thomas Kittel


About Thomas KITTEL



I started out in 1972 using color slide film but I felt disconnected from the process because I thought I was missing out on a very important part of making a photograph. Namely, processing the film and printing the image. In 1974, or maybe ‘75 I took a basic black and white photography class at the School of Visual Arts in NYC taught by Beverly Nadelman. I quickly fell in love with the magic of seeing an image appear on a piece of paper that was exposed to light through a negative that I processed myself. I was hooked.



A few years later I had the good fortune to take another class at SVA, this one taught by the great Ruth Orkin. She hated everything I had the nerve to place in front of the class except one picture. It happened to be one perfectly exposed, perfectly processed, and perfectly printed image- a rarity for me- of two kids chasing pigeons in Central Park. Up until that point I really didn’t enjoy going to class and having Ruth ask the class to “help me out” with whatever aspect of the photograph she didn’t like- which was usually everything. But this one I nailed! After a long gaze she turned to the class and said, “This is what happens when everything works, I like it”. It took awhile for me to understand what she meant.



At the time I worked in a factory that produced industrial knives for cloth cutting machines so I took the opportunity to photograph my co-workers. I also photographed my mother who was dying of cancer and my aunt who helped take care of her.



In 1978 I started to photograph New York City; in the street. A thousand or so rolls of film and ten years later I stopped and started my road tripping projects. After that I went through my self portrait phase. Over all that time I tried to make everything work, and I began to understand that Ruth was talking about the experience of the heart and not the process. She wasn’t talking about the chemicals, the paper, or the film. She was talking about letting go and really seeing. It was never about photography, it was about opening your heart. Thanks Ruth, I needed that.




www.twkittel.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Thomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak YapımıThomas Kittel : Bıçak Yapımı

Ömer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci Kampları




FİLİSTİN MÜLTECİ KAMPLARI


Ömer Zafer GÖKTÜRK




BEYRUT’TA FOTOĞRAF ÇEKERKEN *



Ne kadar seversem fotoğrafı bir o kadar da sevmem fotoğraf çekerken insanları. Tabii kendimi de sevmem fotoğraf çekerken. O yüzden bir çelişkidir benim için fotoğraf ve fotoğraf çekmek.



Lübnan’daydık bir grup fotoğrafçı arkadaşla Beyrut’taydık, Sayda’daydık, Baalbek’deydik. Bu isimler önce masal kentleri gibi geliyor. İçine girince, hele hele iyice içlerine girince masal yok oluyor. Filistin mülteci kamplarını dolaşmaktı amacımız. Tabii bu kadar fotoğrafçı ve fotoğraf sevdalısı olunca fotoğraf çekilmeden olmazdı.







Baalbek bir uygarlık kenti, binlerce yılın görkemli bir sergisi, büyük bir açık hava müzesi. Roma uygarlığından Osmanlı’ya dek uzanan serüvene tanıklık etmiş, sonraları da İsrail saldırılarına. Bu büyük antik kentin hemen yanı başında 200-300 metre ilerisinde EL_CELİL Filistin Mülteci Kampı var. Günümüzün veya çağımızın uygarlık anlayışına tanıklık ediyor. Yıkık dökük çaresiz evler, briketten yapılmış tek oda evlerin dayandığı bazı taş yapılar kanıtlıyor ki mülteciler o büyük uygarlık kentinin varoşlarına kurmuşlar yerleşimlerini ama bunun farkında bile değiller. Aslında umurlarında bile değil. Burada bekliyorlar yurtlarına, Filistin’e dönecekleri günleri. Bu nasıl beklemedir ki kamptakilerin çoğu üçüncü kuşak bile olmuşlar, Filistin’i hiç görememişler. Sadece altmış yaşın üstünde olanlar çocukluklarından anımsıyorlar yurtlarını. Ancak öykülerde masallarda kokuları kalmış Filistin’in, buruk ve barut kokulu. Bu ne manam bir gurbetçilik veya mülteciliktir o büyük Roma uygarlığının varoşlarında. Altmış yıldır bir mahalle olmuş kampta işsiz yurtsuz kimliksiz yaşayıp ve çoğalacaksın, utangaçlığını kaybetmiş dünyanın gözü önünde.



Gökyüzünü görebilmek için kapı girişindeki trafodan neredeyse her eve ayrı ayrı çekilmiş elektrik kablolarını aralamak gerekiyor. Bu elektrik kabloları onlara ağdan bir kalkan olmuş. Biz fotoğrafçılar sevmeyiz elektrik kablolarını, gökyüzünü görmek isteriz temiz ve pürüzsüz, birkaç bulut veya ayın mümkünse dolunay halini severiz seyirlik”¦ Oysa onlara gökyüzü hep felaket getirmiş bomba getirmiş, neden aralasınlar ki kabloları… Neden baksınlar ki gökyüzüne.







Lübnan, Beyrut la özdeşleşmiş bir aşk, bir özlem, bir kavga ülkesi. Barut ve begonviller, zenginlikle yoksulluk, dağlarla deniz yan yana, iç içe, zıt zıta. Tek bir ortaklıkları var dilleri, bir de Fehruz şarkıları ve bir de Beyrut aşkları. Onun dışında ayrışmış bölünmüş sırt sırta yaşamlar. Benim fotoğraf çekerken ki duygularım gibi”¦ Ne onunla ne onsuz”¦ Sevmiyorlar birbirlerini güvenmiyorlar, korkuyorlar. Ne bir Maruni Dürziye, ne bir Dürzi Sünniye, ne bir Sünni Şiiye yakın. Hepsi bir birinden korkuyor, güvenmiyor diğerine. Aynı durum Filistin mülteci kamplarında da mevcut. El-Fetih’i Hizbullahı, Haması, Amalı ile paramparça ortanın doğusu. Parçalanmış bir yürek. Tek aşkları var; o da Beyrut. Beyrut herkese göz kırpan ama kimseye yüz vermeyen bir yosma gibi. Bütün aşıklarını düşürmüş birbirine. Herkes, Beyrut’a aşık, amansız ve de dermansız bir kara sevdalı. Beyrut beyaz atlı prensini Akdeniz’den beklemiyor, onun prensi okyanuslar ötesinde.







Beyrut’un ışıltılı mekanlarından Down Town’larından Hollywood yıldızlı Elhamra caddelerinden, çok uzakta olmayan geniş bir caddesinin başında bir pazaryeri var. Bitpazarı gibi; eski, yeni meyve sebze DVD, CD hemen her şey satılıyor. Hemen onun yanında kapısında yine trafosu kabloları ve kahramanlarının posterleriyle sloganlarıyla Filistin bayraklarıyla süslenmiş Filistin ŞATİLLA Mülteci Kampı girişi. Pazar yeriyle sanki iç içe. Zaten pazar yerinin müşterisinin de satıcısının da çoğu kamptan. Kampın başka birkaç girişi daha var. Kamplara girmenin zorluğu “Polat Alemdar’ın” ülkesinden gelmiş olmanın avantajıyla kolaylaşıveriyor birden. Kurtlar Vadisinin hangi büyüsü cezbetmişti bu insanları özellikle de kamptakileri bir türlü anlayamadım. Herkes hayran Polat Alemdar’a, geliverse çözecek bütün sorunları. Erdoğan’ın “one minute” i de açıyordu kapıları, bunu daha rahat anlıyordum. İzlemediğim dizilerin kahramanları, sevmediğim insanların popülaritesiyle açılmış kapılardan geçerken sırtımdaki makinelerimin objektiflerimin olduğu çantanın yükünden daha ağır bir yük basıverdi omuzlarıma”¦ Şatilla kampının girişinden itibaren her sokakta her evin kapısında her odada her insanın yüreğinde 16 Eylül 1982 katliamının izini, acısını görüyorsunuz. Bütün duvar resimlerinde ve afişlerinde bunlar yaşanıyordu. O büyük katliamı ve ölülerini herkes unutsa bile, onlar unutmuyorlardı. Var olmak, ayakta kalabilmek, biraz da onlara sahip çıkmakla mümkündü. 6-7 Eylül’leri, Sivas’ları, Maraş’ları olan bir ülkenin insanları olarak onları çok iyi anlıyorduk. Yokluğu ve yoksulluğu belki de o yüzden görmezden geliyorlardı. Paylaşacakları güler yüzleri Filistin özlemleri ve dost çehrelerinden başka bir şeyleri olmayan bu insanlar bunları paylaşırken de oldukça cömertlerdi.








Kamplara girebilmek zordu, hele fotoğraf çekmek iyice zor”¦ Fotoğraf çekmenin zorluğuna benim fotoğraf çekerkenki duygularımın dışında başka zorluklar da ekleniyor burada. Kuştüyü fırçalarla bile temizlemeye kıyamadığım objektifimin Filistinli çocuklar tarafından parmaklandığını, hatta mıncıklandığını fark ettiğimde artık iş işten geçmişti. Çocuk gözlerindeki korku ve şüpheyi gördüğümde artık oyunu onların sınırlarında oynayacağımı anlamıştım.






Bütün çocuklar gibi onlar da, Şatilla’nın çocukları da fotoğraflarının çekilmesini istiyorlardı, hoşlarına gidiyordu ve bir çeşit de oyundu bu. Ama onlar bu oyunu oynamak, fotoğraflanmakla fotoğraflanmamak arasında gidip geliyorlardı. Bazıları fotoğraflarını çektirip makinenin arkasındaki ekrandan görüntüsünü gördükten sonra silinmesini istiyordu, oyunu bile sonuna kadar oynayamadan. Onlar başka çocuklardan farklı olarak babalarının, ağabeylerinin, amcalarının fotoğraftan korkma endişelerini taşıyorlardı. Bu endişe onları artık çocuk olmanın özgür sınırlarının dışına taşıyordu. Çünkü ağabeyleri, amcaları, babaları fotoğraftan korkuyordu. Fotoğraf bir belgeydi, yaşadıklarının belgesi, orada olduklarının direndiklerinin ve hala yurtlarına dönüş umutlarını yitirmediklerinin belgesiydi. Fotoğrafı çekilenler yayınladığında eğer İsrail ve gizli servislerin arama listelerindeyseler yerleri tespit edildiğinde yakalanmaları yok edilmeleri işten bile değildir. Bu yüzdendir ki Sayda’daki kampa alınmadık Örneklerini yaşamışlardı. İnsansız uçaklarla nokta atışlarıyla evleri bombalanan ve yok edilen ağabeylerin amcaların öyküleriyle büyümüşlerdi ve sokaklarını bunların öyküleriyle bezemişlerdi.






Fotoğrafın gerektiğinde bomba ve ölüm getirebileceği gerçekliğini bilen bu çocuklar aynı zamanda fotoğrafın masalsı büyüsünün cazibesinden de vazgeçemiyorlardı. Bu yüzden de çektiğimiz fotoğrafların çoğu çocuk fotoğraflarıydı. Ama onların gözlerinde kampın bütün yokluğu, yoksulluğu, acıları vardı. Onlar yalnızca okuma yazma öğrenmekle yetinecek çocuklardı; cebir ve geometri öğrenmeden ve de öğretilmeden. Onlar Polat Alemdar hayranıydı ve de onlar için çok değerli olan bir iskambil kartının arka yüzünde bulunan Polat’ın silahlı bir fotoğrafını bizlere hediye edecek kadar da cömerttiler. Onlar Filistin’i görmemiş ve belki de hiç görmeyecek, parmaklarının izlerini hep objektifimde hissedeceğim Filistinlilerdi.



*makale ONALTIKIRKBEŞ adlı edebiyat dergisinin 15 Temmuz 2010 tarihli,38.sayısından yayınlanmıştır.







Ömer ZAFER GÖKTÜRK Hakkında



1947’de doğdum,1960’lı yıllarda fotoğrafla yoğun olarak uğraşmaya ve sevmeye başladım. 1968 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde öğrenciyken, Üniversitede “SİNE-FOTO ÖRGÜTÜ” adında bir öğrenci fotoğraf ve sinema klübü kurduk, sanırım ilk öğrenci fotoğraf klüplerindendi. Ankara’daki bütün öğrenci olaylarını çekerdik. Karanlık odamız vardı ve olayları çekebilmek için arkadaşlarımıza fotoğrafçılık ve karanlık oda dersleri verirdik. Daha sonra bir jandarma baskınıyla bütün arşivimiz ve ekipmanlarımız yok edildi.




Ömer Zafer Göktürk


70’lerin ortalarından itibaren yoğun bir çalışma temposuyla fotoğraf sevgim devam etse de uğraşım olamadı.



2004 yılında emekli oldum fotoğraf çekmeye ve yeniden fotoğrafı, “pikselli fotoğraf”ı öğrenmeye başladım.



Ankara’da ve Datça’da yaşıyorum.



Bu çalışmayı 2010 yılında Suriye, Lübnan ve Ürdün’deki Filistin Mülteci Kamplarında gerçekleştirdim.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ömer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci KamplarıÖmer Zafer Göktürk : Filistin Mülteci Kampları