Kategori arşivi: NİSAN 2007 SAYISI

Graffiti : Sokakların Ressamları



Graffiti suç değil o bir sanattır

Elindeki sadece bir kutu sprey”¦

Sokakların ressamları.
Yüreğin asi seslenişinin duvarlara yansıması”¦




”¦Tüm dünya gözünüzden silinir o anda kendi dünyanız 3 şeyden oluşur; siz, sprey ve duvar …
Tüm dertlerin kafandan silinir ….




“Graffiti” nedir?



Graffiti sanatının tarihi: Eskilere dayanan bir sanat olduğunu söyleyebiliriz. Eski Mısır döneminde, yolculukları sırasında insanlar duvarlara bir takım şekiller, mesajlar ve yazılar bırakarak yolculuklarına devam ederlermiş. Tabii o zamanlar ismi bu olmasa da ilk grafitinin sinyalleriydi bunlar. Mısırlılardan sonra birçok insan geçtiği yerlere imzasını bırakmaya, resmetmeye devam etmiştir. Aslında duvara yazı yazma isteği insanların iz bırakma isteğiyle açığa çıkmıştır. İzler ve mesajlar bizi graffiti yapan insanın dünyasının içine çekecekti farkında bile olmadan. Yaşam mekanı sadece güzel evlerle neden sınırlı kalacaktı ki? Sokaklar da yaşam mekanıdır aslında. Ve sokakları da yaşam alanı olarak gören ülkelerde graffiti sanatı çok daha yaygınlaşmıştır. Ülkemizde ise ara sokaklarda görüldüğünde şaşırtan tek tük graffitinin dışında pek fazla bir şey görmek mümkün değildir. Türkiye yurtdışındaki ülkelere nazaran biraz geride… Geri olma sebebi de kullandığımız boyalar bence. Ya da tarz (style) eksikliği olabilir.





Buraya park etmek yasaktır, buraya çöp döken …… veya menekşe sokak gibi yazıları da graffitiden saymamalıyız, değil mi? Şüphesiz çok fazla yetenek gerektiren bu sanat dalını sadece yazı olarak da algılamamak lazım. Karakter çizen usta graffiticiler kendi tarzlarini oluşturup o karakterleri adeta konuşturmuşlardır.





Graffitiyi kısaca açıklamak gerekirse, duvarlara yapılan resim sanatıdır. Graffiti suç değil o bir sanattır, elindeki sadece bir kutu sprey, sokakların ressamları onlar, yüreğin seslenişinin duvarlara yansıması”¦ Gençlerden bazıları suskundu fakat graffiti yaptıkları anda gözlerindeki pırıltıdan yaptıkları sanata gösterdikleri sevgi ve saygı anlaşılıyordu.





O kadar zor bir sanat ki spreye bir fırça kadar sahip olabilmek, hele yasadışı bir graffiti atılıyorsa duvara, belki boyalarını bile bırakıp hızla koşmaktan başka çaren yoktur. Yaptıkları graffitiyi eğer yarım bırakıp gitmişlerse uykusuz geçen bir gecenin belki de ilerleyen saatlerinde dönüp onu tamamlayabilme riskine girerler. Yarım bir graffiti acı verir sanatçısına”¦ Bir de eğer graffitin gasp edilmiş, karalanmışsa o daha kötüdür. Sohbetimiz sırasında graffitisi önünde ağladığını söylerken içim burkuldu ve sanat bunlar, düşünün 2 metrelik bir karakter portre yapmışsınız ve ertesi sabah üstü saçma sapan yazılarla kapatılmış”¦ Önünde kıvrılıp ağlayabilir insan.





Bu arada grafiti yapanlara “writer“ (yazıcı), grrafitiye yeni başlayanlara da “kolpa“ deniyormuş. Bir de yaptığınız graffitinin başka biri tarafından bozulması, karalanmasına da “crosslamak“ deyimini kullanıyorlar. Crossla yaklaşanı crosslarsın, olay bundan ibaret. Graffiti yapan gençler sadece kendi dışa vurumları değil, sosyal konuları da ele alıyorlar. Lübnan savaşı, Irak savaşı gibi konular gibi, bir sprey de barış için sıkıyorlar”¦ Özellikle yurt dışında trenlerin üzerinde yasadışı yazılar yazanlar da oluyor tabi. Ben özellikle tarihi eserlere yapılmamasından yanayım..





Graffiti, rap, hip hop mükemmel uyum ve kardeşliğiyle büyüyüp gelişirken kendi ticari sektörü, kendine has giyim tarzı, kendi yaşam tarzı ve kendi literatürü vardır. Hatta kendi içinde farklı konuşma stilini ve deyimleri de barındırmaktadır.



Graffiti’nin ortaya çıkışında Graffiti sanatının iki farklı çıkışının olduğu söylenmektedir.



İlk çıkış Amerika’ da görülmüştür.


60′lı yıllara bakıldığında iki ayrı grup tarafından kullanılan bir yöntem olduğu görülmekte. Bazı politik gruplar görüşlerini belirtmek için, sokak çeteleri ise hükmettikleri bölgeleri belirleyip herkese duyurmak için sokak duvarlarına imzalarını bırakmaya başladılar. Coolbread ve Cool Earl adinda iki genç isimlerini duyurmak ve kamuoyunda ilgi çekmek için tüm duvarlarına “nick“lerini yazarak ses getiren iki kişi olmuştur. Yani graffiti sanatı sosyal içerikli mesajlar da taşımaktaydı diyebiliriz.




Graffitinin şehir duvarlarından metrolara, yani underground’a inmesi TAKI-183 takma adıyla tanınan Yunanlı bir gencin oradan oraya haber taşırken sprey boyalarla metroların üzerine adını yazmasıyla başlamıştır. TAKI adı yani nicki (tag) bu gencin adı yerine kullandığı bir kısaltma isimdir, 183 ise yaşadığı caddenin adını ifade ediyormuş. Çoğu metro istasyonunda rastlanan bu ad herkesin ilgisini çekmiş. Benzerleri olan JULIO 204, FRANK 207 ve daha birçoğu metrolara isimlerini ilgi çekecek şekilde yazmaya başlamışlar. Bu isimler çoğaldıkça, rekabet ortamının zorunluluğu olan farklı olarak öne çıkma arayışları da başlamış. En ilgi çekici, en renkli yazı biçimini kullanarak adını yazma uğrası ortaya yepyeni tarzlar çıkarmış. Sanat, kendi gelişimsel sürecini rekabet ortamının da teşviki ile hızla yaşamıştır. Ve böylece “tag“ adı verilen graffiti yazarı imzasına semboller, ilgi çekici resimler eklenmeye baslamış. Kimileri sayısal semboller, kimileri marka amblemi gibi şekiller kullanmıştır. Zamanla kullanılan harflerin boyutları büyümüş, harflerin içi desenlerle süslenmeye başlanmış, yaratıcılık sınır tanımamış. Herkes kendi yazım tarzını belirlemiş ve kendine has renkleri kullanmıştır.





İkincisi ise Almanya’ da görülen graffitiler”¦


2. Dünya Savaşı’ ndan sonra doğu bloğunu belirlemek için yapılan Berlin Duvarı, uzun süre insanlar üzerinde, özellikle Doğu Almanya halkı için bir baskı olmuştur. 1970′ lerin basında protesto amacıyla ghetto insanları çeşitli yazılar yazmaya başladı. Yazıların amacı sadece mevcut düzene başkaldırma idi. Yani hiç bir sanat ruhu taşımıyordu. 80′ lerde graffiti kültürü gelişmeye devam etti, artık insanlar sadece mesaj vermek yerine görselliğe de önem veriyorlardı, Berlin ve Münih graffiti sanatçıları bu konuda çok uzmanlaştılar.


Şehrin her yerini kafasına göre boyayan bu anonim sanatçılar, medyanın da ilgisini çekmiş çekmesine ama haklarında en fazla bir iki yazı yazılmış, geçilmiş. Graffiti bir üniversite öğrencisinin ilgisini çekene kadar, underground sanatçılar tarafından icra edilmeye devam edilmiş. Hugo Martinez adlı öğrenci, graffiti’ deki potansiyeli fark edip, *United Graffiti Artists* derneğini kurmuş ve graffiti örneklerini bir sergide sanatsever kitlelere sunmuş.





Türkiye’ de ise ekol olmuş isimlerden biri TUNÇ DİNDAŞ’tır. Özellikle yasadışı graffiti yapanlar için söylediği – Bir graffitici her şeyden önce zeki olmalı ve hızlı koşabilmeli, sözleri. Graffiti sanatının içinde bulundurduğu tatlı adrenalinden ip uçları veriyor bizlere. Görüştüğüm graffitici gençler, Tunç Dindaş’ tan övgüyle bahsettiler, “graffitinin babasıdır O” demeleri graffiti sanatına gönül vermiş üstadların ve Türkiye’de graffiti adına sevindirici.





Kocaeli’ de yaşayan ve graffiti yapan W2L ve Style Of İzmit grupları mevcut. W2L yani “Writer to Let“, Türkçe anlamıyla kiralık yazıcılarla graffiti sanatına dair konuştuk. W2L 3 kişiden, Style Of İzmit ise 4 kişiden oluşuyor. Bu iki grup aralarındaki sıcak dostluk ilişkileri ile aynı duvarda çalışma yapıyorlar. Harçlıklarını ortak bir kasada biriktirip anlaştıkları bir boyacıdan indirimli aldıkları boyalar her şeyleri. Çalışırken içlerindeki ritme göre hareketleri de şekilleniyordu. Rude, Bew, Dust, dansçıları Myro ve bayan graffiticileri ve rapçileri Rota yüksek konsantrasyonları ile bizlere performans gösterisi yaptılar. Graffiti yapılırken oraya toplananların hepsi graffiti yapmak zorunda değildir. O ortam ve havayı, o gizli başkaldırışı seyretmek de müthiş zevk verici. Bizler Fotoritim ailesi olarak ; Ali Emre Çetiner, Berna Akcan, Yekta Tan, Ayşegül Kanbak ve ben Sema Özevin graffitiye dair W2L graffiti grubu ile bir gün geçirdik. Fotoritim Dergisi adına yaptıkları graffiti için çok teşekkür ederken hala hepimiz için “ne kadar güzel bir gündü“ söyleminin tebessümü dudaklarımızdaydı.


Graffiti Bir Sanattır Unutma, Unutturma !






Hiphop ya da rap? Neden Underground?



Graffiti’nin hip hop kültürünün bir parçası olmasını nasıl açıklayabiliriz? Bu graffiti yazarlarının çoğunluğu gettolarda yasayan siyah ve Latin kökenli gençlerden oluşmaktaymış. Gizli hip hop partilerine katılan gençler bu ambiyansı sokağa taşıyıp kendilerini göstermek için her yere imzalarını atmaya başlamışlar. Graffiti evlerde saklı kalmayıp tüm şehre yayıldığı için hip hopun yayılmasında ve tanınmasında en etkili unsur olduğu tartışılmazdır..



Graffiti’ nin ilgiyi kendine çekmek ve sesini duyurmak için etkili bir yol olduğu anlaşıldığında, duvarlara, metrolara, taksilere yazılanlar sadece nick yani tag’ lerle sınırlı kalmamış; graffiti adeta içini dökerek yaratıcılığını sergilemenin yolu olmuştur. Gerçekten de graffiti’ nin yoğun olarak uygulandığı şehirlerde her duvarda bir sanat eserine rastlamak mümkün. Tabii Amerika’da graffitinin şehir düzenini ve göz zevkini bozduğunu düşünenler de var. Bir graffiti eserinin ömrü bu sebeple çok uzun olamamaktadır ama silinenin yerine çok kısa zamanda bir yenisi eklenmektedir. Şehir aktivizminin önemli bir parçası olan graffiti hala bir sanat dalı olarak kabul edilmiyor ama bu graffiti sanatçılarının pek de umrunda değil. Onlar kendi gruplarını kurup anonim kalmaya devam ederek izlerini şehrin muhtelif yerlerine bırakmaya devam ediyorlar.





Graffiti çevrelerinde tanınmak ve isim yapmak için öncelikle işin erbablarıyla tanışıp onların yanında çömezlik yapmak gerekiyor. Bu grupların içinden yetişip yavaş yavaş adını duyurmaya başlayanlar da kendi gruplarını kuruyorlar. Hatta dünyanin dört bir yanından graffiti sanatçıları, ünlülerle tanışmak ve onları iş basında izleyip feyz almak için Amerika’ya, graffitinin anavatanı Bronx’ a geliyormuş. Bu devasa graffitilere internetten ulaşmanız mümkün olabilir, tabi gidip görmek kadar etkili olmasa da..






Rude, Bew ve Dust boyarken ortak söylemleri şuydu;



‘’Graffiti yaparken benim özelliğimdir başkasında da var mı? Bilmiyorum ama çevremdekileri göremem bütün kalbimle söylüyorum elim, duvar, sprey ve parmaklarım vardır sadece. Ve kimseyle konuşamam duyamam’’ diyor konuştuğum gençler ve inanın sanat eğitimi aldıklarında ülkemiz bir çok sanatçı kazanacaktır. Onlar sokak ressamları ve ellerindeki sadece bir kutu sprey”¦

Graffiti suç değil o bir sanattır




Elindeki sadece bir kutu sprey”¦



Sokakların ressamları..



Yüreğin asi seslenişinin duvarlara yansıması”¦



Nickleri ne olursa olsun Samet, Berkem, Tuncer, Cihan, Turgay ve Resul, onlar sanatçılar”¦


Writers two Let grubuna teşekkürlerimle..





SOKAKLAR ÖZGÜRLÜKTÜR”¦.



W2L Grubu


Writers To Let kimdir?



RUDE


Samet Esen


Yaş:18 Üsküdar / İstanbul


E-mail:rudelife@msn.com


Eğitim: Lise mezunu




Ne zamandır graffiti ile ilgileniyorsunuz?


1 yılı kağıtta olmak üzere toplam 4 yıldır graffiti sanatı ile uğraşıyorum



Grubunuz kaç kişiden oluşuyor?


Şu an İzmit olarak profesyonel writerların sayısı 7. İki isim altında gruplaştık bizim grubumuz w2L 3 kişi, diğer grup da 4 kişilik



Nickleriniz nedir?


Ben Rude.


Kardeşlerim Bew ve Dust.



Boyarken neler hissediyorsunuz?


Boyarken kendimi kaybediyorum.O anda her şey kafamdan siliniyor. Dünya sadece sprey, duvar ve benden oluşuyor. Gözüm hiç bir şeyi görmüyor. Dış dünyayla bağlantınız kesiliyor. Bir uçaktan paraşütle atlamak gibi.





Boyaları nasıl temin ediyorsunuz?


Kendi harçlıklarımızı biriktirip her zaman aldığımız sprey boya bayisinden alıyoruz.



Sponsor ile çalışmayı düşünür müsünüz?


Evet güzel olurdu ; maliyet azalır, daha fazla graffiti, daha fazla sanat, daha çabuk gelişmek”¦




Bu işin tadı gerçekten kaçamak olarak boyamakta mıdır? İzin alarak yapsanız aynı keyfi alır mıydınız?

Bakın ikisinin de
güzelliği farklı”¦ İzinli boyarken gerçekten yapabileceğinizin, yeteneğinizin en üst noktasını kullanabiliyorsunuz. Acele yok, daha temiz, belki saatlerce belki günlerce uğraşıyorsunuz ama sonuç sanatsal anlamda güzel bir sonuç . İçiniz rahat oluyor, telaş yok, panik yok.


Ama kaçamak boyamakta adrenalin var ;her şeye bedel.





İşiniz yarım kaldığında neler hissedersiniz?


O gece uyumayı düşünmemiz hata olur. Ertesi gün nasıl yapsam, neler yapsam, ne eklesem… Gece bu düşüncelerden gözünüze uyku girmiyor. Heyecan da var. Her çalışma yeni bir heyecan. Biraz da korku ; yarına kadar karalanır mı diye.



Yaptığınız graffitinin üzerinin boyandığını ya da silindigini gördüğünüzdeki hisleriniz?


Graffitinin en can alıcı noktası bu. Tüm emekleriniz boşa gitmiştir . Maddi duyguyu bir yana bırakın emeğiniz harcanmıştır. Siz günlerce uğraşırsınız biri gelir 5 dakikada karalar. Kötü bir şey ya … Buradan graffitiye tag atıp karalayıp birşey olacağanı zanneden arkadaşlara tek bir lafım var ; onu yaparken akıttığım her ter damlası haram olsun!



Genelde isimlerinizi mi yazarsınız yoksa o an içinizden geçeni mi


yaparsınız? Neye göre belirlersiniz?


Herkesin bir tag’ i vardır veya grubu. Ya grubunun ismini ya da kendi tag’ ini yani nickini yazar.





Çizdiklerinizle vermek istediğiniz bir mesaj var mı?


Barış, kardeşlik, dostluk.



Örnek aldığınız birileri oldu mu ya da var mı?


Bana graffitiyi sıra arkadaşım “Soi Den Dark“ öğretmişti.Hep onu örnek aldım tek örneğim, O.



Fırsat verilse en çok boyamak istediğiniz duvar nerenin duvarı olurdu? Ne çizerdiniz?


İzmit Çarşı’ nın tam ortası ; çünkü graffitiyi insanlar daha yakından tanırlardı. Yasal duvarlarımız biraz şehrin dış tarafında kalıyor. Bütünlük, mesaji veren bir tema çizerdim.



En iyi graffiti siteleri nelerdir?


www.dare.ch


www.cantwo.com


www.graffitiart.de


www.turkisi.biz


www.spraystars.com



Gençler arasında yayılması nasıl ?


Eğer bir arkadaşınız graffiti ile uğraşıyorsa sizin de ilginizi çeker, yeteneğin de varsa başlarsın, bu şekilde yayılır.


Yani sigara gibi ; al bir de sen yak. O diğerine söyler al bir de sen yak, gider. Tek farkı sigara gibi zararlı değil yararlı bir şey.



Bu işin felsefesi var mı?


Bu işin felsefesi resim sanatını, resim sergileri veya galerilerini dışarıya yani sokaklara taşımak, insanların sanat görmek için sergiye gitmesine gerek kalmamasını, sokakta da güzel şeylerin olduğunu, çevreyi güzelleştirmeyi, yani boş bir duvarda siyasi partilerin afişlerini, köprü altlarında içki içen varoşların yerine grafiti sanatını göstermek.






Belirli bir metodolojiden bahsedilebilinir mi?


İlk önce kağıda tasarlarsın sonra renkleri temaya göre canlandırırsın sonra duvara geçip tek tek aşamalar üzerinde yaparsın


Aşamaları da ;


1. taslağı çizersin


2. içini boyarsın


3. bloklarını yani boyut verirsin


4. second line yani graffitiyi arka plandan ayıran rengi yaparsınız


5. outline yani dış çizgilerini çekersiniz


6. arka planı boyarsınız


7. hataları düzeltirsiniz


8. son madde ise her şeyi bitirip derin bir nefesten sonra tag’inizi imza gibi yanına atarsınız ve selamları yazarsınız



Graffiti sanat ise kendinizi sanatın neresinde görüyorsunuz?


Bir müzik için piyanist neyse, bir resim için ressam neyse, bir tiyatro için oyuncu neyse graffiti için biziz.



Sanat eğitimi alanınız var mı?


Graffitiyi öğrenmek için eğitime gerek yok, yetenek varsa kendiniz yaparsınız gelişirsiniz.



Samet graffiti yaparak para kazanıyor. Duvarları boyayamadığı günlerde talep üzerine cafe içlerine graffitiler yapıyor. En büyük hayali sanat eğitimi almak ve Güzel Sanatlar ‘da okumak”¦



DUST


Cihan Uyar


Yaş :18 İzmit/Kocaeli


Eğitim durumu: Atatürk Anadolu Teknik Lisesi


Mail: dust.w2l@hotmail.com




Ne zamandır graffiti ile ilgileniyorsunuz?


Yaklaşık 1 buçuk yıldır”¦



Grubunuz kaç kişiden oluşuyor?


Grubumuz 3 kişiden oluşuyor w2L-writer’s to let





Nickiniz nedir?


Dust



Boyarken neler hissediyorsunuz?


Boyamak cidden çok güzel bir duygu. Bütün içinizdekini oraya yansıtıyorsunuz çünkü”¦Duvar, sprey ve Sen”¦



Boyaları nasıl temin ediyorsunuz?


Boyaları genelde sürekli aldığımız bir boyacıdan temin ediyoruz biraz yardımcı oluyorlar bize ama sıkıntı çekiyoruz”¦



Sponsor ile çalışmayı düşünür müsünüz?


Evet aslında öyle bir şey olsa güzel olurdu.





Bu işin tadı gerçekten kaçamak olarak boyamakta mıdır? İzin alarak yapsanız aynı keyfi alır mıydınız?


Ya aslında yasadisi yapmanın çok heyecan verici bir şey olduğunu düşünüyorum ama henüz yasadisi çalışmam yok”¦ Fakat yasal boyama duvarlarımız çok az”¦ Az olduğu için mutlaka kendi graffitimizin veya bir arkadaşımızın graffiti sinin üstüne yapmak zorunda kalıyoruz



İşiniz yarım kaldığında neler hissedersiniz?


Cidden kötü sonuçlar açıyor”¦ İzmit’te w2L ye ait olan ilk büyük çalışmamızda gece konsere gitmemiz gerektiği için yarıda bırakmıştık ‘ah keşke bitirseydik’ diye içinizde kalıyor biraz”¦Konser çıkışında graffitimiz bitmediği halde crosslanmıştı (crosslanmak yani bi grafffitinin üzerinin karalanması).



Yaptığınız graffitinin üzerinin boyandığını ya da silindigini gördüğünüzdeki hisleriniz?


İşte yukarda anlattığım olaydan sonra rude ile birlikte oturup ağladık graffitinin başında”¦Düşünsenize daha grafitiniz bitmemiş halde ve yaklaşık 7 saat uğraşmışsınız onun için fakat 2 saniyede yok edilebiliyor”¦



Genelde isimlerinizi mi yazarsınız yoksa o an içinizden geçeni mi yaparsınız? Neye göre belirlersiniz?


Hepimizin belirli bir tag’ i var”¦ Herkes kendi tag’ ini veya crew inin adını yazar genelde”¦



Çizdiklerinizle vermek istediğiniz bir mesaj var mıdır?


Grafiti aslında gerçekten kötü bir şey değil fakat bazıları bunu kötü algılıyor”¦Graffiti bizim için yaşam kaynağı kendimizi buluyoruz biz onunla



Örnek aldığınız birileri oldu mu ya da var mı?


Ben ilk olarak SET i örnek almıştım çünkü çağırıldığım ilk “ hall of fame“ de benle çok ilgilenmişti ve işin püf noktalarını göstermişti bana”¦ Kendisi şu an askerde olduğu için bütün graffitilerimiz onun için yapılıyor”¦



Fırsat verilse en çok boyamak istediğiniz duvar nerenin duvarı olurdu? Ne çizerdiniz?


Bunu gerçekten düşünmedim ama fırsat verilseydi boş duvar bırakmazdık sanırım.



Müzik ve yurtdışında graffiti siteleri nelerdir?


Müzik olarak RAP dinliyoruz genelde”¦ Özellikle Sagopa K. Mode XL Kolera”¦



Gençler arasında yayılması nasıl ?


Ya herkes yapmaya çalışıyor bunu”¦ Yaşları bizden daha küçük olan arkadaşlarımız kendi gruplarını kurup yapıyorlar yayılması bizim gibi bu işi gönülden yapanlar için çok güzel ama çoğumuzun ailesi sorun sanıyor.



Bu işin felsefesi var mı?


Bence bir felsefesi yok sadece konsantre olmak gerekiyor”¦



Belirli bir metodolojiden bahsedilebilinir mi?


Evet belli bir metod var”¦




Graffiti sanat ise kendinizi sanatın neresinde görüyorsunuz?


Ben daha ilk basamağı yeni çıktığımızı düşünüyorum”¦ Çünkü daha 1 buçuk yıl oldu bu işe başlayalı”¦Yani ben daha yeniyim diğer arkadaşlarımın benden çok daha iyi olduğunu düşünüyorum




Sanat eğitimi alanınız var mı?


Bu işin belli bir kursu veya okulu yok fakat güzel sanatlar en yakın lise veya üniversite bu işe”¦






BEW


Tuncer


Yaş:17 Adapazarı/Sakarya


Eğitim durumu: Atafen Koleji


Mail: writer_bew@hotmail.com



Ne zamandır graffiti ile ilgileniyorsunuz?


2003′ten beri ilgileniyorum. Kendimi olabildiğince geliştirmeye calışıyorum.



Grubunuz kaç kişiden oluşuyor?


Grubumuz 3 kişiden oluşuyor. İsmi ‘Writer To Let’ W2L yani, kiralık Writer’lar anlamında.





Nickiniz nedir?


Bew , Dust , Rude olarak yolumuza devam ediyoruz.



Boyarken neler hissediyorsunuz?


Graffiti yaparken resmen çevremdeki insanlarla iletişimim kesiliyor ve kendimi apayrı bir dünyanın içinde buluyorum. Hayatta hissetmediğim duyguları hissediyorum.



Boyaları nasıl temin ediyorsunuz?


Aramızda para biriktirerek temin ediyoruz.



Sponsor ile çalışmayı düşünürmüsünüz?


Tabiki. Neden olmasın. Ama Türkiye’de tek umidimiz Akçalı…



Bu işin tadı gerçekten kaçamak olarak boyamakta mıdır? İzin alarak yapsanız aynı keyfi alır mıydınız?


İzinsiz yapılan calışma hiç bir zevkin onüne geçemez. Yasadisi yaparken kendimi korku ve adrenalin içinde buluyorum. Yasalda ise kafa dağıtıcı , uzerinde istediğim kadar calışabilecegim bir ortam oluyor. O yüzden yasadisi tartışmasız onde …



İşiniz yarım kaldığında neler hissedersiniz?


İşimi hiçbir zaman yarım bırakmam ama yarım bıraktıklarım da olmadı denemez. Arkamda birşey bırakmışım gibi geliyor. Emeğimi sonuna kadar harcamak isterim…



Yaptığınız graffitinin üzerinin boyandığını ya da silindigini gördüğünüzdeki hisleriniz?


Emeğimizin boşuna gittiğini görüyoruz. Önünüzde can cekişen yavru bir kedi gibi ve siz o yavru kediye yardım edemiyorsunuz. Bunu düşünüyoruz…



Genelde isimlerinizi mi yazarsınız yoksa o an içinizden geçeni mi yaparsınız? Neye göre belirlersiniz?


Genelde kendi belirlediğimiz isimleri yazarız. Lakabımız on planda denebilir. Nickini belirlediysen sorun yok zaten…



Çizdiklerinizle vermek istediğiniz bir mesaj var mıdır?


Graffiti bir sanattır. Sanattan mahrum kalmış bir devlet düşünülemez.



Örnek aldığınız birileri oldu mu ya da var mı?


Her Writer gibi bizim de oldu tabi. Onlardan esinlenip aklımızda kurduklarımızı hayata geçirdik.



Fırsat verilse en çok boyamak istediğiniz duvar nerenin duvarı olurdu? Ne çizerdiniz?


Büyük binaları boyayıp çizdiklerimi sergilemeyi isterdim. Sadece Bew yazardım Ve birkaç karakter…



Güzel graffiti siteleri nelerdir?


Sayamayacağımız kadar profesyonel siteler var. Birkaç ornek vermek gerekirse; www.dare.ch , www.graffitiart.de gibileri.



Gençler arasında yayılması nasıl ?


Gençler arasında pek yaygın değil aslında. Kendine güvenen bu sanata atılmalı bence.



Bu işin felsefesi var mı?


Graffiti bir sanattır. Graffiti sanatını suç olarak görenler cahildir.



Belirli bir metodolojiden bahsedilebilinir mi?


Graffiti Metodu ; taslakla başlar, iç boyama, blok, second outline, outline, arka plan olarak devam eder. Metodu budur.



Sanat ise kendilerinizi sanatın neresinde görüyorsunuz?


Türkiye’de pek yaygın değil aslında. Ama graffiti sanatının Türkiye’deki yeri pek cok ulkeden daha on sıralarda.



Sanat eğitimi alanınız var mı?


Benim yok. Kendi cabamla bu güne kadar geldim. Güzel Sanatlarda okuyanlar cok sanslı.



Son olarak bizim için kendilerini yoran bütün arkadaşlara teşekkür ediyorum.


Graffiti bir sanattır, Unutma… Unutturma !







Müzik : Barış BAYTÖRE ” Sokakları Boyadım “



Yazı : Sema ÖZEVİN
Röportajlar : Sema ÖZEVİN
Fotoğraflar : Ali Emre ÇETİNER, Ayşegül KANBAK, Berna AKCAN, Levent YILDIZ, Sema ÖZEVİN, Yekta TAN

Graffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların RessamlarıGraffiti : Sokakların Ressamları

İsa Çelik ile Söyleşi




























Dijital fotograf nedir ?



Kimileri, “Dijital makine ile çekilmiş” fotografa dijital fotograf diyorlar.


Kimileri de oynanmış fotografı dijital fotograf sayıyorlar.


Kimi yarışmalarda dijital fotograf ayrı bir bölüm olarak değerlendirmelere sokuluyor.


Bir fotograf oynanmışsa gözden düşüyor kimilerince. Oynanmış fotografın oynanmamış fotograftan üstün tutulduğu çevreler de var. Ortalık toz duman.



Geleneksel yöntemle bir fotograf yaparken ne yapıyorduk:



Geleneksel yöntemle bir fotografı çekerken, çeşitli faktörler var bizim istediğimiz sonuç görüntünün oluşmasına etkili ve katkılı olan. Şu filmi değil de bu filmi yeğliyorsunuz. Şu filtreyi değil de bu filtreyi yeğliyorsunuz. Kullandığınız objektif de önemli. Her şey bir seçimdir. Bir şeyi seçerken, bir şeyi seçip bir şeyi kazanırken bir başka şeyi/şeyleri kaybedersiniz.



Bir negatif çektiniz ve karanlık odaya girdiniz. Filminizi develope ederken türlü çeşitli develope alternatifleri var. Birinden birini seçtiniz ve filminizi yıkadınız. Kuruttunuz. Elinizdeki filme göre ya da elde etmek istediğin sonuç görüntüye göre bir kağıt seçiyorsunuz. Gene elde etmek istediğin sonuç görüntüye göre bir developman kullanıyorsunuz. Az kontrastlı çok kontrastlı falan. Baskı sırasında kullanabileceğiniz çeşitli filtre faktörleri var.



Karanlık odada güzel, iyi bir baskı için belki günlerinizi harcarsınız. Filmi agrandisöre koyup düğmeye basıp develope etmiyorsunuz ki. Orasını koyulaştırıyorsunuz burasını açıyorsunuz, gerekiyorsa, anlayışınıza uygunsa, kadraj yapıyorsunuz. Kimi alternatif baskı yöntemleri uyguluyorsunuz. Vesaire vesaire vesaire… Ve sonuçta elinizdeki filmin, kağıdın, developmanın yani karanlık odanın olanaklarından yararlanarak, “sizin olan” bir baskı elde ediyorsunuz. Önemli olan yapmaktır, yakıştırmaktır.



Geleneksel kimyasal baskı yöntemi bu. Evet mi, hayır mı? Evet.









































Jerry N. Uelsmann dokuz agrandisör ile bir baskı yapardı. (Yukarıda)



Bu fotografla oynamak değil midir? Oynamaktır. Sanat bir kurmadır. Sanatsal eylem kurmacadır.



Dünya fotograf ustalarına bir bakalım. Örneğin: W. Eugene Smith’i alalım. Bildiğimiz ünlü fotograflarını çektiği gibi hiçbir işlem yapmadan olduğu gibi mi basmış? Hayır. Birinci kareler çekildiği ham halleri. İkinci kareler karanlık oda serüveninden sonra, Eugene Smith’in bize göstermek istediği halleri. Son iki kare de öyle… (Aşağıda)
























































































































































Alfred Stieglitz’in kendi portresi çekildiği gibi basılmamış. (Yukarıda)



Örnekleri yüzlerce çoğaltmak olası ama birkaç tane verelim. Bir çok çekim ve baskı yöntemleri uygulamışlar. Üstelik kimileri yumuşak olsun diye fotografı çekerken bir de objektifi zımparalamışlar, benim bildiğim kadarıyla. (Aşağıda)







































































Bir şeyin, neyse o şey, kendi olanaklarından yararlanmak gerekir. Bırakın kendini öyle var etmek isteyen de öyle var etsin. Siz cici çocuk olun, öyle yapmayıverin. O sizin bileceğiniz bir şey…



Photoshop diye bir şey var. Ondan insanoğlu yararlanmasın mı? Fatih Sultan Mehmet İstanbul’ u alırken, gemilerini karadan yürütürken boynunda asılı bir dijital makinesi olsaydı o macerayı, o hengâmeyi çekmez miydi sanıyorsunuz. Çekerdi. Hatta, photoshoptan bile geçirirdi. Bırakın tutuculuk yapmayalım. Herkesin Ömer Seyfettin gibi hikâye yazmasını kararnameye bağlamayalım. Kimileri de öykü yazsın. Dünya batar mı? Batmaz. Merak etmeyin.



Peki tüm bunların sonucunda ortaya çıkan şeyler, biri fotograf iken diğeri değil midir ? Hayır”¦ Hepsi fotograftır”¦ Dijital manipüle edilmiş bir çalışma da benim için fotograftır. Filmin tadı, karanlık odanın zevki benim için ne kadar önemli olsa da tüm bunların hepsi fotograftır. Tutalım ki fotograf değildir. Başka bir şeydir ama. Olsun. Güzelse ne alâ. Güzel değilse bakmazsın, lâfını etmezsin olur biter…





































Şimdi bir de şu, şimdilerde pek dillerde dolaşan “manipüle” lâfına bakalım. Benim bildiğim kadarıyla bu lâf ingilizce bir lâf. “Elle oynanmış” anlamına geliyor. Hemen Redhouse sözlüğüne bakalım.



Manipulate: el ile işletmek, hünerle işletmek veya yapmak, ustalıkla idare etmek, manevra yapmak; hile karıştırmak. Manipulation: el ile işletme, idare; manevra, dalavere, hile. Manipulative, manipulatory: el ile işletme kabilinden; dalavereci. Manipulator:İdare eden kimse; vurguncu kimse; telgrafta maniple; manipülatör.


Eğer, yapılanlara “hile ve alavere dalavere” diyor isek, kimyasal baskıda da yapıyorsunuz onları. Biraz evvel anlattım. Yok “elle oynamak “ diyor isek onu da yapıyorsunuz. Neden kimyasal baskıda alavere dalavere olmuyorda dijitalde yapınca sahtekârlık oluyor?



Dijital makine kullanıyor musunuz?



Şimdilerde bu soruyu şöyle soruyorlar genellikle “Peki siz dijitale geçmediniz mi halâ?” Sanki dijitale geçmek bir üst rütbeymiş gibi. Gerçi biraz öyle de oldu galiba. Dijital makinası olmayana ve Hindistan’ı görmeyene kız vermiyorlar.





































Şaka bir yana ben de bir dijital makine aldım. Ben dijital makine ile de çekim yapıyorum, analog makina ile de… Ama dijital fotograf yapmıyorum. Dijitalin olanaklarından yararlanıyorum. Sten tabancaya prasa ile karşı çıkılmaz…






Yıllarca “ O Ses’in” peşinde koştum



Çocukluğumda ilk gördüğüm fotograf, radyomuzun üzerinde duran “ Hamiyet Yüceses “ fotografı idi. O yıllarda benim için “fotograf” kelimesinin karşılığı oydu. Hiç bilmediğimiz bir şeydi fotograf. Aile fotografımızı çektirmek için, babam bir fotografçı getirdi. Yeşillikler içinde (herhalde fotografın daha güzel çıkacağını düşünerek) bağın ortasında fotografımız çekildi. Fotografçı “ Dünya yıkılsa kıpırdamayacaksınız…” dedi. Adam örtünün altına girdi ve bir ses: “Klik !” İlk duyduğum fotograf makinesi sesi oydu. Yıllarca “ O Ses’in” peşinde koştum.







































Süpürge sapı



İlkokul öncesinden resim en büyük tutkumdu, halen de öyle. Devamlı çizerdim, resimler yapardım. Evimizin beyaz toprakla badana yapılmış duvarlarına yaptığım resimler yüzünden, annemden süpürge sapı ile dayak yerdim. Bir masamız vardı. Masanın altına girip altına resimler yapmaya başladım. Gene enselendim. Baktım olmayacak ben de gözlerimle havaya resimler çizmeye başladım. Şimdi bile hep öyle yaparım. Bir parmağımı öteki parmağıma sürterek resimler yaparım.



İlkokulda öğretmenlerim ders araçlarının çizim işlerini bana verirlerdi, üç metrelik iskelet, vücut anatomisi çizimleri yapardım. Uzun yıllar o resimler okulumuzda ders araçları okullarda kullanılmış, öyle dediler…





























İlk makinem



Ankara’daki okul yıllarımda, bir arkadaşıma babası Almanya’dan bir fotograf makinesi getirmişti. Bir kere düğmesine basmak istedim, bastırmadı. Bozarsın dedi. Nuh dedi peygamber demedi. Ben de harçlıklarımı biriktirip ilk makinemi aldım. Güven Park’daki heykelleri çekiyordum gidip gidip. Bir eğitim, bir bilgi alabileceğim yer yoktu. Çekiyordum ve yazıyordum. Baskılara bakıp notlarımla karşılaştırıp hatalarımı bulup, düzgününü çekmeye çalışıyordum. Böyle başladım.



























Fotografçı ve Öykücü olarak tanınmak istiyorum ! ”¦



Resimler yaptım, yapıyorum. Çamurdan seramik yaptım. Ahşaptan heykeller yaptım. Halen de yapıyorum”¦.


Bazıları; “ Çok şeyle uğraşmak insanı böler, dağıtır “ derler. Kesinlikle katılmıyorum. Tamam, insan belki yaptığı bazı şeylerle öne çıkar, o şekilde bilinir veya anılır ama iyi bir şairin iyi bir ressam olamayacağı, iyi bir mimarın iyi bir roman yazarı olamayacağı demek değildir bu. Hayatta size bazı roller çizilip, bazı standart giysiler üzerinize giydirilmeye çalışılır. Bunu kabullenirseniz diğer yönlerinizi açığa çıkaramazsınız. Böyle olsa; (Paul) Gauguin deniz ticaret filosunda kalması gerekirdi. Sami Güner bir bankacı, Cihat Burak bir mimar olarak kalırdı. Örnek çok. Uzatmayalım.



Eşim; “ Eskimolardan bilim adamı çıkmaz “ der. Kırsal kesimdeki çocuklarımızın bebekliklerinde sarılıp sarmalanıp, dolma gibi bir yere konulması gibi, Eskimolarda da soğuktan korunma zorunluluğu ile benzer şekilde sıkı sıkı sarmalanmasına bir mizahi gönderme sözüdür bu. Çocuk serbest olacak ki Dünyayı, hayatı öğrensin. Hata yapacak, belki canı yanacak ama öğrenecek. Araştırmadan, kurcalamadan, denemeden hiç bir şeyi bilemez ve öğrenemezsin.






































Deniyor ve öğreniyorum, fotografın iki boyutluluğu ile yapamadıklarımı heykellerim ile yapıyorum. Tv seyretmek yerine, naylonları önüme yayıyorum ve seramik yapıyorum. Bu şekilde hayata katılıyorum.



Olanaklarım olsa ya da başka bir ifade ile kendimi oraya kanalize edebilseydim, belki iyi bir ressam olabilirdim. Ama şimdi, Fotografçı ve öykücü olarak tanınmak, anılmak istiyorum.



Yaptığım işlerde, bir şeyin sentetik olmasına katlanamam. Bu sebeple insan nerede ise ben de oradayımdır. Sohbet ederim, uzun uzun konuşurum. Yaptığım işler ayakları yere basan işler olsun isterim. Otobüste şoför ile sohbet ederim, yolcularla sohbet ederim. Hele de fotografını çektiğim kişilerle mutlaka bir yolunu bulup konuşurum, dertleşirim. Hiçbir zaman arkasını dönüp, çekip giden bir fotografçı olmadım.



Gültekin Çizgen’ in bir sözünü çok severim. “ Bir sokağa sıkıyönetim arabası gibi girmeyin” der.








































Biraz da öykücülüğünüzden söz edebilir miyiz?



Ben anlatmayı seviyorum. Biçimi şu ya da bu olabilir. Grafik, resim, heykel, seramik, fotograf ya da öykü… Bir insan, ana dilini iyi bilmeli. Ana dilinin lezzetini, olanaklarını iyi kullanmalı.


Ben özellikle Taşeli Plâtosu’nun ağzıyla yazıyorum. Yani, Mersin, Gülnar, Silifke, Aslanköy, Anamur, Mut ve Gazipaşa yöresinin; özellikle Gülnar’ın ağzıyla yazıyorum. Neden? Çünkü, Türkçe’ nin en bozulmamış halleri orada yaşıyor halâ.



Öykülerimde anlattıklarım benim fotograflarımdır ya da başka türlü söylersek, fotograflarımda anlattıklarım benim öykülerimdir.



































Fotoğraf : İsa ÇELİK




İnsan hallerini yazıyorum. Destansı anlatımı seviyorum. Elbette herkes gibi benim de beslendiğim kaynaklar vardır. Genel olarak şiirden; özel olarak halk şiirinden, masallerdan destanlardan besleniyorum. Ama anlattığım şeyler birebir yaşanmış şeyler değildir. Benim kurgularımdır. Ve hiç bir efsaneyi hiçbir destanı yazmıyorum. Kimileri duyduğum ve banda aldığım şeyleri yazdığımı sandılar. Hayır, hiç bir söylenceden yararlanmadım. Ama söylencelerden herkes gibi ben de besleniyorum.



Yazarken müzik dinlemeyi severim. Bu Stravinski (İgor Fiyodoroviç) de olabilir Silifke, Mut, Gülnar türküleri de, başka türküler de olabilir…



Diyaloglarımı aklımda gezdiririm. Yolda yürürken kendi kendime tekrarlarım. Öykülerimin kahramanları gibi kendi kendime konuşurum. Diyalogların en akışkan en doğal hallerini bulmaya çalışırım. Hiçbir pürüzlü tarafı kalmayınca da yazarım.




























Öykülerimi hemen yayınlatmaya çalışmam. Benim acele öykü yayınlatmak gibi bir acelem yok ama iyi öykü yazmak gibi bir acelem var.



Cemal Süreya’ nın sözünü çok severim. “Şair bana yağmuru anlatma, yağmur yağdır” diyor. Ben kuşun şeklini şemalini anlatmıyorum. Kuşun kanat sesini duyurmak istiyorum size.


Yazdığım her şeyin sahici olmasını istiyorum. Sözcüklerin arkalarındaki gizli anlamların peşindeyim. Sözcüklerin arkalarındaki mağaralara zındanlara, bahar çiçeklerine, çoban ateşlerine bakıyorum.






























Fotoğraf : İsa ÇELİK


İlk öykü kitabımda (Dur gitme) dört A4 sözlük maddesi vardı. İkinci öykü kitabımda sekiz A4. 330 dolayında sözlük maddesi var. Büyük şehir insanı çok az sözcükle konuşma, anlaşma rahatlığına ve tembelliğine alışmış. Benim kullanıma soktuğum sözcükler ölü bir dilden alınıp “tedavüle” sunduğum sözcükler değil. Halkın arasında yaşayan sözcüklerdir. Bir dilin zengin olması demek, sözlüklerinde ne kadar çok sözcük olduğu ile değil, o sözlüklerde olan sözcükleri ne kadar kullanabildiğimizle ilgili bir şey olsa gerek. Sözlüklerinizde 75 000 sözcük var diyelim. Ama siz elli, yüz bilemedin yüz elli sözcükle konuşuyorsanız nerde kaldı sizin dilinizin zenginliği. Sana ne o zenginlikten. “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür.” Yol götürmemişsin, su götürmemişsin, okul götürmemişsin nasıl senin köyün oluyor o köy? O köy senin köyün olmaz. Konuşmadığın sözlüğünde yazılan sözcükleri edbiyatına, kullanım diline sokamıyorsan artık o dil senin dilin değildir. O dil senin dilin olamaz. Amerikanca gelir oturur senin dilinin yerine. Sağınıza solunuza bir bakın. Dükkân adlarına falan bir bakın. Bakın oynanmış değil de manipüle edilmiş deniliyor, az evvel konuştuk.



Kelimeler, sözcükler



Semizotu. Bildiğimiz semizotu. Semizotunun bile öyle çok söylenişi vardır ki şaşarsınız. Töğmeken, tömeken, töymeken, tokmakan anımsayabildiğim birkaçı. En sevdiğim söylenişi de: tohumeken.



George Eastman 1800’ lerde, başı ve sonu patlayıcı K ile başlayıp biten Kodak sözcüğünü uydurmuş firmasına isim olarak. İngilizce’de hiç bir anlamı olmayan bir sözcüktür bu. “Kodiak bear” diye bir söz var ama Kodiak bear, diye Kodiak adasında yaşayan iri boz ayıya denir. O başka. Bilir misiniz ki, ‘kodak’ fotografla hiçbir ilgisi olmayan Öz Türkçe bir sözcüktür. Eşşek yavrusu, sıpa anlamında Anadolu’ nun pek çok yerinde kullanılır.




















Fotoğraf : İsa ÇELİK



Gene aklıma geliveren Ufo sözcüğü. Hani Amerikalıların Dünya halklarını uyutmak için uydurdukları Ufo. Redhouse’de , ‘belirlenemeyen uçan nesne’ olarak anlatılıyor. Ufo’da öztürkçe bir sözcüktür. Anadolu’da çocuk dilinde, yemek, mama anlamında kullanılır .



Gülnar’a geçen yaz tekrar gittiğimde, çocukluğumda olduğu gibi damda yattım. Bol yıldızlı gökyüzü tepemde, yıldızlara bakarak uyudum kaç gece. İnsanlarla uzun uzun ordan burdan konuştum, yarenlik ettim.



84 yaşındaki amcam bizim geldiğimizi duyunca heyecandan eşeğini kaybetmiş, ertesi gün fark etti ki eşek yok. Aramaya gitti. Bir saat sonra geldi, sorduk nerede buldun diye. Nerede olacak “ekenek” te buldum diye cevapladı. Ekenek, ekin tarlası demektir. Öz Türkçe bir sözcük. Taşeli plâtosu dilimizin daha az bozulduğu, asimile olmadığı yerlerdir. Dırdıbık meselâ, ağız dalaşı yapmak demektir.



Öykü kitaplarımda neden fotograf kullanmadığım hep soruldu. Öykülerimin koltuk değneklerine ihtiyaç duymadan ayakta durabilmelerini istiyorum, kendi kendilerini anlatmalılar, fotografa veya resime ihtiyaçları olmamalı.



Çizgi Film



Çizgi film stüdyolarında çizgi filmin nasıl yapıldığını öğrenebilmek için yerleri bile süpürdüm. Uzun yıllar çalıştım. İşe gidiyor, akşam çıkar çıkmaz oradan film şirketine koşturuyordum. Sabahlara kadar çalışıp, sabahları sandalye üzerinde yarım saat bir saat uyuyup doğru işe koştum. Sırf çizgi film yapmayı öğrenebilmek için. Tekin Aral ile epey bir zaman çizgi film çalıştık.








































Basın fotografçısı olmak istemedim



Basın fotografçısı olmak istemedim o ayrı ve zahmetli bir iş. Uzun yıllar matbaa yöneticiliği yaptım. Basın fotografçısı olsam illa bir yerde çektim diye fotografımı vermek istemezdim, bana göre değildi. Fotografımın altına imzamı atmam gerekir, ancak bunu yayınlatırım. Belge fotografçılığı yapmadım, Belgesel lezzette sanatsal eylem fotografını seviyorum. İnsanın yüzüne bakmayı seviyorum, yüreğini yüzünde görmek istiyorum, görünen şeylerin arkasındaki görünmeyen şeyleri açığa çıkarmak tek kaygım.





















Fotoğraf : İsa ÇELİK


Türk Fotografçıları Kütüphanesi’nde çıkan albümümden sonra yedi sekiz fotograf albümü daha hazırladım. Basıma hazır. Bilim, Kültür ve Sanat İnsanları, Erotik fotograflar, İki Yörenin Heykel Taşları, Siyah-Beyaz fotograflar, doğa, dokular formlar, Anadolu uygarlıkları bunlardan bazıları.





















Fotoğraf : İsa ÇELİK




Karanlık Oda



1972 yılında, ilk sergimi İstanbul’da açtım. Sergimin adı “İnsan”’dı. Tamamı karanlık odada, baskılarını kendim yaptığım fotograflar idi. O günden bugüne de öyle devam ettim. Karanlık oda apayrı bir lezzet, apayrı bir dünya. Her fotografçı karanlık odayı yaşamalı. Bunu yaşamamak, kokusunu alamadan bir sümbülü koklamak ya da tadını alamadan bir balığı yemek gibi bir şeydir.





















Fotoğraf : İsa ÇELİK


İlk sergimin konusunu oluşturan fotograflar askerlik görevim süresinde çektiğim fotograflardı. Askerliği yedek subay olarak, Harita Genel Müdürlüğü Fotograf Laboratuarı’ nda yapmıştım. Gidip gelirken devamlı geçtiğim Bent Caddesi’ nin insanlarını, yaşamını fotografladım, aslında konu olarak sadece bunu seçtim, isteyerek. Hiçbir albenisi olmayan bir mekandı, oradan fotografı bulup çıkarmaya çalıştım ve bunlar ilk sergimin konuları oldu. Nerede olursa olsun “ salt fotografın” peşine düşen insan başarılı olur, gerisinin fazlaca da önemi yoktur”¦ Şimdilerde pek moda olduğu gibi illâ Hindistan’ı çekmeye gerek yok. Çekersen de fena olmaz. İyi mi çektin kötü mü çektin mesele bu…




















Fotoğraf : İsa ÇELİK









Bilim Kültür Sanat İnsanları



Bilim kültür sanat insanları fotografları çekmeye Aşık Veysel ile başladım. Bu güne dek sayısını bilemeyeceğim kadar kişinin portre fotograflarını yaptım. Portre fotografına bir vefa borcunu ödemek için başladım. Biz hepimiz onlardan beslendik beyinsel anlamda. Aşık Veysel’den Abbas Sayar’ a, Cahit Arf’ tan Mengü Ertel’ e, Yaşar Kemal’ den, Aziz Nesin’ e kadar yüzlerce insanın fotografını yaptım yapıyorum, yapacağım.


Ne çok anı birikti. Yazdım. Önümüzdeki zamanlarda yayınlayacağım.


Elime aldığım kişinin periyodik olarak çekimlerini yapıyorum. Çocuk evinin ilk tuğlasından son tuğlasına kadar, ölümüne iki hafta kalana kadar fotografladım O’nu. Bir tuğla daha alabilmek için taksiye binmez, otobüse binerdi. Otobüse binmez, yürürdü… Örnek aldığım insanlardan biriydi. Öyle bir insan bir daha zor gelir yeryüzüne.





















Fotoğraf : İsa ÇELİK


Bir anı



Aziz Nesin’le ilgili olarak, Kırklareli’ de yaptığım bir gösteride ön koltukta izliyordu gösteriyi. Aziz Nesin’i çok iyi anlatıyor diye Cenap Şahabettin’ in bir sözüyle başlamıştım gösteriye. Eğildi, yanına oturan kişiye sordu ne yazıyor diye.



“ GÜÇ OLAN KAHRAMANCA ÖLMEK DEĞİL, KAHRAMANCA YAŞAMAKTIR”¦”


Ona ve onlara saygı…



Röportaj : Yekta TAN, Levent YILDIZ
Röportaj Fotografları : Levent YILDIZ
İsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşiİsa Çelik ile Söyleşi

Erdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım Düşlerimi

ÇOCUK GÜLÜŞLERİNE SAKLADIM DÜŞLERİMİ”¦





Erdal Kınacı’ya”¦ Fotoğraftaki sesime”¦


« Yoksulluğa karşı takınılan vurdumduymaz kayıtsızlık,
insanlığa yöneltilmiş bir soykırımdan farksızdır. »*

Herkesin “bir zamanlar”¦” diye başlayan cümleleri vardı. Benim de”¦



İşte o “bir zamanlar”¦”ı dolduran, varoluşun sevmekten çok sevilme çabasına, tanımaktan çok tanınmaya, her anın minik de olsa bir tebessümle harcanmasına bağlı olduğu kimliklerimiz”¦ O zamanlardı; çocuklar hep gülerdi, hiç üzülmezlerdi, gözyaşları dediklerini yaptırmak için ebeveynlerine uyguladıkları bir zorlamaydı, o kadar. Çocuk dünyasında üzüntü hiç olmazdı ki”¦



Hep derler ya, kimileri yedisinde neyse yetmişinde odur; kimileri “bir zamanları”¦”nı bugün de yaşarlar, yarın da, ölene kadar. Kimileri ise”¦



Bir zamanlar neysek o olabilirdik belki”¦ “Fotoğraf” denen illet ruhumuza hiç bulaşmasaydı”¦



Fotoğraf; yaşadığımız fanusları kırıp çırılçıplak bırakabiliyor insanı”¦ Birgün bir fotoğrafta, yüzünüze bakan bir çocuk, o güne kadar temellerini sağlam attığınızı sandığınız bütün kavramları, inşasını tamamladığınız benliğinizi yerle bir edebilir. Elbette ilk tepki çığlıktır, duyulmayan”¦ İnkardır, kaçınılmazlığın bilincinde”¦ Bugüne kadar kaçtığımız acılar, reddedemediğimiz biçimde omuzlarımıza yüklenirken, kaçtığımız o acıların aslında ne kadar da insana, insanlığımıza ait olduğunu keşfediveririz. Bütün keşifler, “bir zamanlar”¦” diye anlatmaya başladığımız yaşamların çok gerilerde kaldığının, flulaşan bir geçmişe dönüştüğünün acı habercisi gibidirler”¦



Şimdi, şu fotoğraflardan bana bakan çocuk gülüşlerine ve çocuk hüzünlerine takılıp kalmışken, bende yarattıkları o tanıdık sarsıntının ilk keşfine gidiyorum”¦.



Yağmurlu bir Ankara sabahı, Keçiören’in sokaklarından birinde, eski bir apartmanın bodrum katındayım. Katıldığım yardım etkinliklerinden birini daha yapma sevdası ile, bir arkadaşımın peşine takılıp, 17 ağustos depreminden bir hikayeye konuk olmaya geldik. O güne kadar yaptığımız yardımlar hep çocukları güldürdü, birlikte eğlendik, yine görüşeceğiz dedik, kimileri ile yine görüştük, kimileri ile görüşemedik, ama gülen çocuk yüzleri ile içimiz hep rahattı. Akşam huzur içinde koyduk başımızı yastıklara. Çocuklar gülüyordu ya, iş tamamdı.





Yeni çocuk gülüşleri için geldik bu bodrum katına. Yardım edecektik, onlar gülecekti, biz de mutlu mesut evimize dönecektik”¦



İki çocuk. Biri 18, biri 10 yaşlarında. İlk karşılaşma, ilk bakışlar çocuk hüzünlerinin tokadı gibi olsa da, dayandık, biz buradan çıkıp gidene kadar kavuşacaktık gülüşlerine. Sonra kesik kesik cümlelerle hikayeler anlatıldı. Baba ve annenin depremde ölümü, abinin bacaklarını kaybedişi, ameliyatlar, kimsenin sahip çıkmaması üzerine Ankara’daki akrabalara mecburi geliş”¦ Akrabalara bakıyorum; hiç de istekli görünmüyorlar kendilerine sığınanlara. “Sığıntı” kavramını ilk keşfediş!.. İki kardeş yanyanalar, bu eve değil, birbirlerine sığınmış hüzünlü bakışların sahipleri onlar. Bizim onlara sağlayacağımızdan daha çok yardımlar almışlar. Abiye protezler takılmış, okullar bulunmuş, okula gidip gelmeleri sağlanmış. Yarınlar? Yarınlar garanti olmasa da, karınları doyacak ve yaşam devam edecek”¦ Yapacağımız yardımın hiçbir anlamı yoktu. Meğer, geri dönüşü mümkün olmayan kayıpların kabullenilmiş sessizliğini taşıyan bakışlarmış, eve ilk girdiğimizde yüzümüze çarpan tokat. “Çaresizlik” kavramını ilk keşfediş”¦ Çocuk gülüşlerine kavuşamamanın çaresizliği”¦



Fatih Akın’ın İstanbul Hatırası’nda, sokak müzisyenlerinden biri konuşuyordu: “Sen taşın ne olduğunu bilir misin? Başını taşa dayayıp uyu birgün, o zaman anlarsın taşın ne olduğunu!””¦



Hiçbir yaşam, bizzat yaşamadan anlaşılamaz belki”¦ Hem zaten, gerçeğin ne kadarına katlanabiliyorsak o kadarını yaşamıyor muyuz?… İşte o yağmurlu Ankara sabahında, katlanabileceğim gerçekleri çoğaltmaya karar verdiğimde, en büyük desteği fotoğraflardan alacağımı bilmiyordum. Bana hüzünle bakan çocuk fotoğraflarına ajitasyon yaftasını yapıştıranlara, eskiden öfkelenirdim, şimdi sessizce, o hüzünlerin gölgesi ile gülümsüyorum.



Gülen, hele şöyle dolu dolu gülen çocuk fotoğraflarını çok seviyorum. Düşlerimin umutları onlar. İyi ki varlar. Ama biliyorum ki, o fotoğraflardan taşıp yüreğimizi dolduran umutlar, günlük koşuşturmalarımızın, sıradan ihtiyaçlarımızın ve çekişmelerimizin arasında yitip gidiyorlar. Unutuyoruz. Bizi rahatsız eden, acı veren herşeyi unutuyoruz. Kendimize dönük küçük dünyamızın kaygıları, o dünyayı büyütebilecek ve belki de daha yaşanılır bir dünyaya neden olacak acılara, o acıların farkındalığına kapılarını kapatıyor. Oysa, bir fotoğraftan bize bakan minik yaşamlardan ne çok şey öğrenebilir insan”¦ Ve biliyorum ki, gözlerini bir fotoğraf karesinden bize dikmiş minik yüreklerin gülmeyen bakışları, yakamızı asla bırakmaz, kendini unutturmaz”¦



Yaşamınızdaki dönüm noktalarını hatırlayın, bizi değişmeye ve yeni yaşamlar aramaya iten nedenler, bizi rahat ettiren değil, rahatsız eden şeyler değil mi? Kim rahatını bozmak ister ki? Ama eğer hala yaşamınıza ait bir dönüm noktası yoksa, yaşadığınızı sorgulamanızın vakti gelmedi mi acaba?



Mehmet Eroğlu son kitabında soruyor: “Bizi en çok insan yapan nedir? İşte, cevabı bulunması gereken soru bu.“ Kitabın başka bir yerinde cevabı veriyor: “Demek insanı en çok insan kılan şeyin, acısına duyduğu sadakat olduğuna inanıyordu. “*



Amacım, çocuk hüzünlerini çocuk gülüşlerine üstün kılmak değil. Belki, çocuk bayramını konu alan bir sayıda çocuk hüzünlerinden sözetmek de doğru değil. Ancak, yaşadığımız dünya beyazın bekaretini kaybettiği bir dünya. İnanabileceğimiz çok az şeyin kaldığı bu dünyada, belki tek ve en önemli gerçek sevgi. Sevinçleri olduğu kadar acıyı da, mutluluk kadar mutsuzluğu da, gülüşleri ve hüzünleri de içine sığdırabilen bir sevgi. Nedenine ihtiyaç duymadığımız kadar basit ve katıksız bir sevgi”¦



Düşler”¦ Sevginin çiçekleri”¦ Gerçeklerden daha çok inandığım düşlerim”¦ Kaç kere baktım bilmiyorum, bana yaşamın bilmediğim bir yüzünü anlatan bu minik bakışlara”¦ Her baktığımda yeni bir düş ekliyorum heybeme”¦ Artık düşlerim sadece bana ait değil, daha geniş”¦



Çocuk hüzünlerinden düşler topluyorum, çocuk gülüşlerine saklıyorum”¦



Çocuk gülüşlerine sakladım düşlerimi”¦



Şule TÜZÜL – Mart 2007



*Alıntılar: Mehmet Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu








Arşivden Seçmeler :
Erdal Kınacı ile Röportaj

Erdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım DüşlerimiErdal Kınacı : Çocuk Gülüşlerine Sakladım Düşlerimi

Mehmet Özgür : Duman

I.BÖLÜM



Eğitim



Bütün eğitimim Elektrik Mühendisliği üzerine ; 1994 lisans,1996 yüksek lisans Bilkent Üniversitesi Elektrik mühendisliği, 2000 doktora George Washington Üniversitesi.



Fotoğrafçılığa nasıl başladınız ?



Türkiye’ye göç ettiklerinde ailemin kamerası yoktu. 1989 yılında kazandığım akademik yarışmadan aldığım para ödülü ile ailedeki ilk kameramı aldım. Şanslıydım, çünkü akıllı bir gazeteci tarafından point-shoot (odak yada nokta çekim) yerine pentax k1000 almam tavsiye edilmişti. Bu alışveriş başlama noktasıydı. Sabit 50mm lenslere sahip k1000 öğrenmek bir mutluluktu. Bununla birlikte o zaman fotoğrafçılığa ilgimi canlı tutmak için kameradan daha fazlasına ihtiyacım vardı. Bu yüzden bilgimi artırmak ve ilgimi korumak için yabancı dil öğrenmeye inanmam benim ikinci anahtarımdı. Aynı zamanda Alman fotoğraf dergilerinin büyük hayranı oldum ve hala öyleyim. Daha sonra Color Foto’nun parçası olan Foto Creativ tarafından yayınlanan fotoğrafları toplamak çok ilgimi çekti. Çok çalışmaktan başka bir düşüncem yoktu.






Önemli sanatsal etkiler (İnsanlar, Öğretmenler, Yazarlar, Kitaplar, Müzik ve Müzisyenler, vs)



Bana ilham veren büyük ustalara ve sayamadığım diğerlerine teşekkür ederim. Özellikle Uelsmann, G. Rowell, A. Wolfe, J. Shaw, JP Caponigro, B. Barnbaum, A. Adams, H. Hirler, B. Kim, T. Herbrich, H., Kuztler, S. Salgado, J. Nachtwey ve Çin ustası master F. Kuan. Teşekkür ederim.



İnternet sitesi



Kişisel bir web sayfasına sahip değilim. Bununla birlikte fotoğraflarımı Photo.net sitesine yolluyorum, bu adreste görebilirsiniz.


http://www.photo.net/photos/mozgur



Yaşamınızdaki diğer aile üyelerinizden bahsetmek ister misiniz ?



Türkiye’ye göç eden ve yeni bir yaşama başlayan aileme teşekkür etmek istiyorum. Bu cesaret ve kararlılık bana hergün ilham veriyor teşekkür ederim.



Duman Portfolyo/Proje



Bu proje nasıl başladı ?



Mühendisken uzun bir zaman akışkanlar dinamiğinden büyülendim. Yakalaması zor olsa bile onları izlemek güzeldir. Fakat en zor bölüm kompozisyon yaratmaktır. Duman gibi, bir akan sıvı üzerinde kontrol olmadığı yada az olduğu zaman, onun çekim planını yapmak zordur. Çözüm mümkün olduğunca çok fotoğraf çekmektir. Bu iyi çözünürlükte ve iyi noise şekillerine sahip dijital kameralara kadar çok yüksek maliyetler anlamına gelmekteydi. 2003 yazının sonunda ilk kamerama sahip olduğumda, duman ile çalışmaya başladım. ilk kameramla bazı mükemmel fotoğraflar yakaladığım alabildiğim zaman, seçilmiş duman şekillerinin birleşimi ile kompozisyonlar yaratabildiğimi çabucak fark ettim. 2004 yılının ocak ayında yarattığım ilk kompozisyona “”çığlık” adını verdim.







Bu işin yapılmasında öne çıkan bir hikaye, bir tecrübe var mı?



Fotoğrafların yüzlercesine bakarken yeni desenlerin keşfinden hoşlanırım Açık fikirli olmayı öğrendim.Özellikle bir kompozisyon günler ve aylar yerine saatler içerisinde ortaya çıktığında hoşuma gider. Eğer ben daha iyi çalışabildiğim yeni desenlerle karşılaşırsam,eski kompozisyonlarımı gözden geçiririm. Aynı zamanda düzinelerce versiyonunu yapmama rağmen hala tamamlanmamış olanlar varken ilk seferinde tamamlanan komposizyonlardan da hoşlandığım bir gerçektir.





Bu çalışmanız için ne çeşit malzeme kullandınız?



Şekillerin kaynağını yakalamak için başlangıç seviyesinde DSRL(Canon Rebel XT) kullanırım. Anahtar , mümkün olduğunca çok fotoğraf çekmektir. Bir çok seansdan sonra bir duman oluşturma tertibatı düzenledim. Şimdi binlerce şekil kaynak fotoğrafa sahibim. Binlerce fotoğraf almak ,onlardan yeni bir şekil yaratmakla karşılaştırıldığında oldukça kolaydı. Bu duman kompozisyonlarını birleştirmenin yeteri kadar zor ve uzun olduğunu kanıtladı, o yüzden gözden geçirmeniz için gösterebilirim.





II. BÖLÜM



Bir mühendis olarak uzun zaman akışkan dinamiğinden büyülendim. Seyretmesi çok güzeldir ve bir dereceye kadar fotoğraflamak zordur Hayal edebileceğiniz gibi bu çeşit çalışmalar çok çok fazla fotoğraf gerektirir. Esasında biz ince havada saniyeler içinde genleşen ve dağılan, hareket eden bir yapı görüyoruz. 2003 yılında ilk dijital kameramı alana kadar bu proje üzerinde düşünmek bile mümkün değildi. Minimum maliyeti ve çabuk geri beslemesiyle bu yeni alet yalnızca bir yıl önce tamamen kendimi adama ve çok yüksek masraf gerektiren bir fikir hakkında enerji dolu olmama izin verdi. O zamandan beri şekillerde bozulma olmaksızın pürüzsüz tonlama (duman gibi) yapılabilmesi için çözünürlükte ve dijital “noise” ı minimize etmede olağanüstü gelişmeler oldu.


Bu proje üzerinde aşağı yukarı 3 yıldır çalışıyorum. Bütün şekilleri evimde yapıyorum. Bazı soyutlamalar tek bir şekilden oluşurken, diğerleri bilgisayar üzerinde birleştirmenin sonucudur. Üretim sonucu ortaya minimal yada kapsamlı bir şey çıkabilir. Sinekkuşuna benzeyen şekil sıra dışı bir duman deseninin milyonda bir yakalanmış görüntüsünden daha fazla bir şey değildir ve neredeyse hiç bir değişiklik yapılmamıştır.



Hayal kurmak için bir çeşit geçici Rorschach testi (mürekkep lekelerini yorumlama yoluyla yapılan bir çeşit psikolojik kişilik testi) sağlayan bulutların tersine, duman, çalışabileceğimiz ve davranışlarını öğrenebileceğimiz(bir dereceye kadar) bir maddedir ve gene de o akışkan tahmin edilemez niteliğiyle bizi kendisine aşık eder.


Kameramda ya da bilgisayarımda hareketsiz bir şekil olarak görene kadar genellikle gerçek anlamda “görülemeyen” bu anların fotoğrafını çekmenin benim için sonsuz bir cazibesi vardır. Her varlığın özellikleri vardır ve ben dumanınkini zariften şakacıya uzanan bir aralıkta anlamlı bulurum. Etkileşimli bir madde olarak onunla fiziksel ve dijital bir dünyada çalışabilirim- onu havada idare edebilirim ve şekilleri bilgisayar üzerinde birleştirebilirim. Bir mühendis ve bir fotoğrafçı olarak benim için keşfetmekte esas konu budur.





Dumanı nasıl yapıyorsun? Sigara? Diğer kaynaklar?



Bütün şekillerde dumanın kaynağı, tütsü değnekleridir, çok yakınlarda sıvı nitrojenle deneyler yapmaya başladım. Teknik olarak gaz “duman değildir, ama aynı yolla yakalanabilir. Yalnızca akvaryum adlı çalışmam da sıvı nitrojenden yakalanmış bir eleman var.





Bu yolla bu işi tanıtmak mı istiyorsun?



Bu gelişim içinde bir iş. Son üç yıl içinde farklı varyasyonlarını denedim. Her varyasyon farklı karaktere sahip. Tütsü çubukları yandıkları zaman eğer odada başka bir esinti kaynağı yoksa beklenen şekilde etkileşen iki akım üretirler. Birinin hava akımını karıştırmasının ve tütsü çubuğu akımlarının nasıl tekrar düzenli ve sabit hale geldiğini görmesinin bir çok yolu vardır. Ayrıca birinin çoklu duman akımları üretmesinin ve onları etkileşimli hale getirmesinin de bir çok yolu vardır. Basitçe birbirine çok yakın olarak yakılan iki ya da daha fazla tütsü çubuğu daha karmaşık etkileşimlere izin verir. Bununla beraber daha fazla duman daha iyidir ya da daha ilginç duman desenleri anlamına gelmez. Ben yalıtılmış desenleri yakalamak için mümkün olduğunca basit oluşumlarla çalışmayı tercih ederim. Duman desenlerini yakalamak bana danseden bir balerinin çekilmiş fotoğraflarını hatırlatır. Basitçe desenleri alırım, hoşlanırım ve orijinal koreografiye sahip kendi desenlerimi yaratırım.





Seçtiğimiz şekillerde ne kadar oynama yaptınız. Seçtiğimiz şekiller (açıkça oynandığı belli olanları içermemektedir) onlar bir şekilde doğal mı? Ya da bütün şekiller oldukça oynanmış mı? Şekillerde çok fazla birleştirme yapar mısın?



Bütün duman kompozisyonları farklı anlardan yakalanmış iki veya daha fazla deseni içeriyor. Son kompozisyonda elemanlar biraraya getirildiğinde onların çoğunluğunda ya hiç oynama yoktur ya da çok azdır. Son komposizyonlar dikkatlice yerleştirilmiş ve rötuşlanmış, titizlikle seçilmiş şekillerden oluşturulur.




Şekil oluşturmak yalnızca eğlence için mi?



Evet öyle söyleyebilirim.



Baskılarımı dairemdeki ofisimde gösteririm.Evlerinde göstermeleri için onları arkadaşlarımla paylaşırım. Onları internet üzerinden paylaşırım.
Yaptıklarımdan azıcık finansal fayda görmem sürpriz olmadı ama şimdiye kadar şanslıydım, hala bir işe sahibim.



Mehmet Özgür – Smoke

Formal education:



all in Electrical Enginnering, BS (1994), MS (1996), from Bilkent University Ankara, Turkiye, and PhD (2000) from George Washington University, Washington, DC



Informal education (experience):


not sure if books, magazines, tv, movies count…



How did you get into photography? :



Having immigrated to Turkiye (the country known as Turkey by English speaking world, I’d rather use the correct spelling) my family had no camera. With the award money I won in an academic contest, I bought my first camera in the family in 1989. I had been lucky, because I was advised to buy a Pentax K1000, by a wise journalist, instead of a point-shoot. Not having any idea about cameras, I could have easily gone the other way. This purchase was the starting point. K1000 with a fixed 50mm lens was a joy to learn. Nevertheless, at that age I needed more than a camera to keep my interest in the photography alive. That is why I believe learning foreign languages were the second key to increase my knowledge and keep up my interest. At that time, I was and still is big fan of german ptotography magazines. I was very intrigued by collection of images published by Foto Creativ – which later became part of current Color Foto. The rest is nothing by a lot hard work.



Important artistic influences (people/teachers, writers/books, music/musicians, etc):



I thank great masters that inspired me and countless others. In particular, I thank J. Uelsmann, G. Rowell, A. Wolfe, J. Shaw, JP Caponigro, B. Barnbaum, A. Adams, H. Hirler, B. Kim, T. Herbrich, H. Kuztler, S. Salgado, J. Nachtwey and chinese master F. Kuan.



Web site:



I don’t have a personal website, nevertheless,


I post most of my pictures at photo.net, see


http://www.photo.net/photos/mozgur



Would you like us to mention any other family members in your biography?



I’d like to thank my parents for immigrating to Turkiye and starting a new life. It is a courage and determination that inspires me everyday. thank you.




Portfolio/Project:


How did this project begin?



As an engineer, I have been fascinated by the fluid dynamics for a long while. They are beautiful to watch, somewhat difficult to capture. However, the most difficult part is composition. As there is little or no control over the fluid flow, like smoke, it is very difficult to plan any shot. The solution is shoot as many images as possible. This meant a very high cost until digital cameras with good resolution and good noise figures become available. I started experimented with smoke when I had my first camera back in summer of 2003. When I perfected some capture with the first camera, I realized quickly that I can create compositions by combining selected smoke images. I created the first composition entitled “scream” (12th image), in January of 2004.



How long have you worked on this project?




I have been working on the project about 3 years.




What are some of the logistics involved?



All the source images are shot in my apartment.



Is there one story / experience that stands out in the making of this work?



I enjoy the discovery of new patterns while looking hundreds of images. I learn to be open-minded. I especially like when a composition unfolds within hours, instead of days or months. I revise the old compositions, if I encounter new patterns that can work better. I also like the fact that there are compositions that are complete the first time, while there are others that go dozens of versions, and they are still incomplete.



What kind of equipment do you use for this work?



I use an entry level DSLR (Canon Rebel XT) to capture the source images. The key is to capture as many images as possible.


Over several sessions, I modified the smoke generation setup. Now, I have several thousand source images. Taking thousands of pictures is relatively easy compared to actually creating a new image out of them. It proved to be hard and long to put together enough of the smoke compositions, so that I can submit for your review.



Anything else you would like to add (future projects in mind)?


I had additional commentary about the work in the cover letter, i attach it here as a reference:


—–


Introduction to Portfolio: “Smoke Works”


This is the novel and unique collection of digital compositions made from selected smoke images over three years. The photographer is not aware of any prior work of smoke compositions and believes that this is the first of its kind – at least, at this scale.



Mehmet used several thousand smoke images taken with various smoke sources and methods to populate his pool of source images. The compositions included in this collection use less than 5% of all images captured. The development of ideas and creation of the composition takes very long time. Some of these images took more than one year to finalize since their conception.



The collection was not indented to be a social commentary or to have any unified voice beyond the method of creation. Several of the images are mere discoveries of extremely unusual patterns among the smoke figures. For example, the piece entitled ‘hummingbird’ is nothing more than a one in a million catch of an unusual smoke pattern. It has almost no modification at all. Similarly, the pieces, “tree by the lake”, “you are not alone”, “night at sea” and “scream” are examples of compositions are driven by the recognition of familiar patterns in the smoke pictures. Such discoveries are very rare, but once seen, the compositions are straightforward to make.



A second important theme can be seen five images, namely, “give me light, give me fire”, “MRI”, “mirage”, “sirens from the west”, and “eye contact” are inspired human body. These compositions are the hardest to make as they require many elements to create the similarity to desired form. For example, the image entitled “eye contact” uses over 20 source images, took several weeks and many iterations to create the desired emotion.



Third important theme is seen in pieces entitled, “chaos within”, “stairway to heaven”, “shadow of time”, “tears of reason” and “countdown” do carry social messages. Conceptually, this theme allows a lot more freedom to work, as it can be pure abstract. Nevertheless, the novelty of the abstract elements is crucial for the success. It took months even years to develop certain elements in the images mentioned above.



Finally, among the remaining images, “the next metamorphosis” deserves special attention. In great tradition of works from Kafka to Escher, this image points to a different transformation.



Part II



As an engineer, I have been fascinated by fluid dynamics for a long time. It is beautiful to watch, and somewhat difficult to capture. As you can imagine, this kind of work requires many, many images. Essentially, we are seeing a moving structure that evolves and dissolves into thin air within seconds. It wasn’t possible to consider this project until I obtained my first digital camera in 2003. This new tool, with its minimal cost and immediate feedback, allowed me to become energized about an idea that would have required slavish dedication and enormous expense only years before. There have been tremendous improvements since then – in resolution and the minimizing of digital “noise” – so that images with smooth tonalities (such as smoke) can be made without degradation.



I have been working on this project for about three years, making all of the images in my apartment. While some abstractions are single images, others are the result of combining on the computer. The post-production can be minimal or extensive. The image that looks like a hummingbird is nothing more than a one-in-a-million capture of an unusual smoke pattern; it has almost no modification at all.



Unlike clouds, which provide a sort of temporary Rorschach test for daydreaming, smoke is a substance that we can work with, learn its behaviors (to a degree), and yet be enamored with its fluid, unpredictable qualities. It is an endless fascination for me to capture these moments, which are often not truly “seen” until I look at the still image on my camera, or on the computer. Every substance has properties, and I find that smoke’s expressive range runs from elegant to playful. As an interactive substance I can work with it in the physical and digital worlds – I can manipulate it in the air, and merge images on the computer. It is the ultimate subject for me to explore as an engineer and a photographer.



Q: How do you make the smoke? Cigarettes? Other source?


Source of smoke in all the images is incense sticks.


Very recently I started experiments with liquid nitrogen. Technically, vapor is not “smoke”, but it can be captured the same way. Only the 21st image (aquarium) has one element captured from liquid nitrogen.



Q: In what ways do you introduce the smoke into the air?



This is a work in progress. I have tried several different variations last three years. Each variation has a different character. When incense stick burns, it generates two streams that interact in a very expected manner if there are no additional airflow in the room. There are many ways one can disturb the airflow and see how these streams come to steady-state again. There are also many ways, one can generate multiple smoke streams and let them interact. Simply burning two or more incense sticks close-by allows more complicated interactions. However, more smoke is not necessarily means better or more interesting smoke patterns. I prefer working with as simple setups as possible to capture isolated patterns. Capturing of smoke patterns reminds me capturing images of a dancing ballerina. I simply take the patterns I like and create my own dance, which has little to do with the original choreography.




Q: How much manipulation do you do? Of the images that we selected (which did not include the images with obvious manipulation), are they somewhat “natural”? Or are all of the images fairly manipulated? Do you do a lot of combining of images?



All smoke compositions include two or more smoke “patterns” coming from separate captures. When the elements put together in the final composition, very large majority of them have no or very little manipulations. The final compositions are formed by meticulously selected images that are carefully placed and masked.



Q: Is your interest to make images for the joy of it only?



Yes, I can say that.


I display my prints in the office, in my apartment. I share them with my friends who display them in their homes. I share them with all via Internet. Not surprisingly, I’ve seen little financial benefit of doing so, but so far I’ve been lucky, I still have day job.





Çeviri : Ayşegül KANBAK Mehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : DumanMehmet Özgür : Duman

Okan Yılmaz : Çocuklar Umuttur

ÇOCUKLAR UMUTTUR…




Fotoğrafçılık ile uğraşan hemen herkes için çekici bir konu çocuklar. Çocukları fotoğraflamak eğlenceli ve bir o kadar da zordur, bilirsiniz. Onları doğal halleri ile çekmek, benim gibi geniş açı ile çalışmayı sevenler için neredeyse imkansız. Hemen toplanırlar, kendilerini çekmemizi isterler, değişik pozlar verirler hatta fotoğraf makinasını bile isterler. Kontrolü elinizden kaçırdığınızda tek çıkış yolunuz oradan kaçmaktır…



Yine de çok keyif verir bana çocuk fotoğrafları. Çoğu zaman ortaya çıkan yüzlerindeki belli belirsiz tebessüm içimi doldurur, enerji verir bana. Mutlu olurum, çocuksu yanım ortaya çıkar, şakalaşırım onlarla. Kimi zaman onları üzgünken, keyifsizken ya da zor durumda iken fotoğraflamak durumunda kalırız, belki bir tebessüm yaratmak, belki destek verebilmek için. Çocuk fotoğraflarımdan oluşan portfolyom, Çocuklar Umuttur ismini taşıyor.



Bir seferinde fotoğraflarını çektiğim bir boyacı çocuk bana “Gazeteye mi vereceksin abi fotoğrafımı” demişti. Bugünlerde çok moda olan popüler olma isteğinin bir yansıması sanıp “Maalesef ben seni ünlü yapamam. Ben kendim için çekiyorum” demiştim. “Hayır, ben ünlü olmak istemiyorum. Gazetede ayakkabı boyarken fotoğrafım çıkarsa, öğretmenimin, arkadaşlarımın yüzüne bakamam, utanırım” demişti, demişti de beni de vurmuştu kalbimden. Çok üzülmüştüm, “Sen utanmak durumunda olan değilsin, sen umutsun, Çocuklar Umuttur” diyebilmiştim sadece…



Okan YILMAZ






















Okan YILMAZ Hakkında



1967 Kayseri doğumlu. Makina Mühendisi. Özel bir şirkette yöneticilik yapıyor. Evli, iki çocuk babası.


Görsel sanatlara ilgisi okullu yıllarda resim sanatı ile başlar. Öğretmenlerinin de desteği ile karakalem ve yağlıboya resim çalışmalarını tüm okul hayatı boyunca sürdürür. Üniversite ile birlikte resim çalışmaları sekteye uğrar.



Bu dönemde ileride yapacağı resimler için görsel bir arşiv oluşturma amacıyla fotoğraf çekmeye başlar. Ancak öğrencilik kooşullarında bu hiçbir zaman kayda değer bir arşive dönüşmez, anı fotoğrafları ile sınırlı kalır.



Daha sonraki yıllarda resim sanatına bir türlü gerekli zamanı ayıramaması, güzel sanatlar alanında ürün ortaya koyamamanın manevi sıkıntısı ve dijital teknolojilerin fotoğraf alanında sunduğu olanakların cazip hale gelmesi ile birlikte dijtal fotoğraf makinası alarak fotoğraf sanatına yönelir ve fotoğraf zamanla bir tutkuya dönüşür.



2002 yılından beri fotoğraf çekmekte. Fotoğraflarında insan ve mekan ilişkisini ortaya koymaktan haz alıyor. Konunun içinde, kahramanları ile burun buruna oluşturulmuş kompozisyonlardan hoşlanıyor. Fotoğraflarını ulusal ve uluslarası internet sitelerinde diğer fotoğraf severler ile paylaşmaktan hoşlanıyor.



EFOT üyesi. Ulusal fotoğraf yarışmalarında derece ve sergileme ödülleri var. Pekçok karma sergiye katıldı. Fotoğraf gösterileri gerçekleştirdi. Bazı fotoğrafları dergilerde, kitaplarda yayınlandı. ‘Taş Yerinde Ağırdır’ isimli kişisel fotoğraf sergisi Edirne EFOT’da ve Ankara AFSAD’da fotoğraf severlerin beğenisine sunuldu.

www.okanyilmaz.net

Okan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar UmutturOkan Yılmaz : Çocuklar Umuttur

İnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakoca

Küçükken dünyadaki tek denizin Akçakoca’ da ki (Karadeniz) olduğunu düşünürdüm o kadar büyük gelirdi ki… İlk coğrafya dersinde Türkiye’nin 3 tarafının denizlere çevrili olduğunu hatta daha büyük denizlerin olduğunu öğrendiğimde küçük çaplı şok geçirmiştim..






Yaz tatillerinde Akçakoca’ da olmak, denize girmek, eğlenmek inanılmaz zevkli gelirdi. Büyüdükçe de bu durum değişmedi yarım saat mesafede bulunan Akçakoca hayatımın 30 senesinde beni ağırlamıştır. Bundan 11 sene önce ordan bir yazlık almamızla herşey değişti artık mecburiyetten gidilen ve 2 ay aralıksız kalınan bir yer haline geldiği için sıkıcı hatta kabus oldu. Zaten yazı çok kısadır, çok sıcak olmaz, sabah deniz dümdüzse öğlenden sonra dev dalgalar çıkabilir, canı ne isterse onu yapar ve siz rahatça güneşlenip denize giremezsiniz.





Fakat dostluklar güzeldir, zaten çoğu Düzce’den gelen ve bizim gibi yazlık sahibi komşulardır yani kışın gördüğünüz yüzler yazında vardır… Olsun her sene yine gidilir yine gidilir… Ta ki 99 depremine kadar. O günden sonra o yazlık yaşayabildiğimiz tek yer olmuştu. Düzce yerle bir olmuş fakat Akçakoca sanki muaf olmuştu o korkunç yıkımda… Şöminenin kenarında eğreti duran bardak bile yere düşmemiş o kadar sağlamdır, zemini kayadır, sallanır ama devrilmez, göçmez, öldürmez.





Kabus mekan yazlığımız bizim gerçek evimiz olduktan sonra benim de bakış açım değişti, Akçakoca’ ya karşı .Okuldan aldığım ekipmanla gidip kıyılarında çekim yapıyordum. Öyle kıyıları ve koyları var ki sanki herbiri başka bir denizin kıyısı başka başka kayalar ve şekiller. Çoğunlukla durgun havaları bekledim, bazen hep aynı yerde farklı gökyüzülerini, farklı düşleri yakalamaya çalıştım. Benim için artık düştü o kayalıklar ve düş kıyılarım olmuştu. Bir gün yine bir düş yakalarım diye o kayalıklara gittiğimde tripotumu aynı yerine yerleştirip beklemeye başladım, evet istediğim olmuştu bir dizi şimşek fırtınasını yakaladım, aslında heyecandan bacaklarım titriyordu çünkü 1 hafta önce sahilde Ereğli Spor’ un antrenörü idman yaparlarken bir demire basmış demir havaya dikilmiş ve bir yıldırım onu kömüre çevirmişti, aklıma bu geliyor ama milyonda bir deyip yine de bekliyordum. Toplam 3 filmim vardı, uzun pozlamada ve kendim sayarak bekledim, çaktı çaktı.. Hiç sesi gelmiyordu sadece ışığıyla bana şov yaptı. Ama hiç bilmiyordum belki hiç bişey çıkmayacaktı doğrusu ilk kez şimşek avına çıkmıştım. Dua ettim hemde çok. Yıldırım çarpmasın diye değil fotoğrafım iyi çıksın diye…:)






Fırtına öncesi ve sonrasında inanılmaz ışık vardır gökyüzünde, ıslanmayı göze alırsanız ve tabii makinanızın da sahile inip denize uzak bir köşesinden azgın dalgaları, gökyüzünün nasıl hızlı değişip renkten renge girdiğini, şimşekleri, su hortumlarını (şanslı iseniz zira ben değildim çok ender olan bu hortum esnasında ne yazık ki makinamda film yoktu. :( ) yakalayabilme şansınız vardır. Ama derseniz ki ben kuru kuru, risksiz çekeyim fotoğraflarımı, o zaman da fırtına geçtikten hemen sonra inin sahile ve koylara, herşeyin birbirine karıştığı, kuşların afallamış hallerini, açılan gökyüzünden süzülen enfes ışığı çekin.



Benim için orda hiç tükenmeyen bir kaynak var. Her gittiğimde değişen ve sınırsızlaşan bir yolculuk gibi, düş kıyılarında çekim yapmak. Hemen şunu da belirtmeliyim : ’Akçakoca’ ya gittik hiç senin gördüklerini görüpte çekemedik’ diyenler oluyor. Elbette ben herkesin gidebileceği yerleri seçmiyorum ve açıkcası ressam olmamdan kaynaklanan estetik gözümü fotoğraflarımı işlerken kullanıyorum .Onları bir tuval yüzeyi gibi görüp tonlamalarımı ve ışığımı ayarlıyorum. Doğal olmasından yanayım, dijital müdahaleye gerek duymam diyorsanız da gidin ve çekin, herkese göre malzeme bol orda.





Akçakoca’ nın diğer özelliklerinden biraz bahsedecek olursam; bölgeye ilk gelenler M.Ö. 1200 tarihlerinde Track ve Frickler’ miş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bölge Osman Gazi’ nin silah arkadaşı olan Akçakoca Bey tarafından idare edilmiş, Bizanslıların verdiği Diapolis ismi Akçaşar olarak değiştirilmiştir. 18 yy.’ da Şar – Şehir olarak değiştirilmiş Akçaşehir adını almıştır. 1923 yılında Cumhuriyet’ in ilanıyla Teşkilat-ı Esasiye kanununa göre Bolu vilayet, Düzce kaza, Akçaşehir’ de nahiye olmuştur. 23 Haziran 1934 tarihinde bir nahiye iken ilçe haline getirilmiş ve bölgeyi zapteden Akçakoca Bey’ in ismine izafeten 7 Eylül 1934 tarihinde Akçaşehir’ in adı AKÇAKOCA olmuştur.





Akçakoca, Anadolu’ nun kuzeyinde Batı Karadeniz bölgesinde Düzce iline bağlı ve ilin en büyük ilçe merkezidir. Sahildeki kayalar Karadeniz’ in heybetli dalgaları tarafından aşındırıldığından yer yer “yalıyarlar” oluşmuştur. Bunların en yükseği Ceneviz Kalesi ile Değirmenağzı arasında 30 m. yükseklikteki Soyat Yalıyarlar’ ıdır. Bölge kum, taş, marn kısmen kireçli ve kilden oluşmaktadır. Merkez hariç diğer kıyılar kuarterner alivyonlar ile kaplıdır. Bu kıyılardaki kumlar şistten dolayı çok inceyken, merkezdeki kumlar daha kalındır.





Akçakoca ve çevresi zemin özellikleri itibari ile tarihde ve yakın geçmişde bölgenin görmüş olduğu depremlerden ötürü bir çöküntü ve tahribat yaşamamıştır.



Akçakoca deniz iklimine sahipdir. Karadeniz ilçesi olmanın getirdiği özellikleri taşımaktadır. İlkbahar ve Sonbahar ‘da yağışlı, kışları rüzgarlı, Ocak, Şubat aylarında da kar yağışlı günlere sahiptir. Yazları sıcak geçen Akçakoca kuzey rüzgarlarına açıktır. Karayel, Poyraz ve Yıldız rüzgarları en önemlileridir.





Akçakoca’ya gidipte Cızlama, Melen böreği,mısır ekmeği, hamsili mısır ekmeği, mancarlı pide, Ramazan Simidi makarnası (babannem yapar; bildiğiniz simit şeklinde susamsız ve sarı simitleri makarna gibi haşlayıp üzerine keş ve cevizle servis yapılır, inanılmaz güzeldir…) ve gaygana yemeden gitmeyin.







Yazı ve Fotoğraflar : İnci İŞLER İnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakocaİnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakocaİnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakocaİnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakocaİnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakocaİnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakocaİnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakocaİnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakocaİnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakocaİnci İşler : Bir Ressamın Vizöründen Akçakoca

Taci Yüksel : Çocuk’ça

1968 Sakarya-Geyve doğumluyum. Çocukluğumu çocuk gibi yaşayanlardanım… S/B televizyonların Türkiye’ de daha yeni olduğu, bilgisayar, cep telefonu, v.s.. teknolojisinin henüz bulunmadığı, Kıbrıs çıkartması nedeniyle akşam karartmalarının olduğu, devamında dağa-taşa ”Karaoğlan” yazıldığı, komşu kapılarının her daim açık olduğu, et ve yağ kuyruklarına girildiği ve daha nicesi sıralanabilecek bir dönemde geçti çocukluğum…. Erik ve kiraz çalmanın heyecanını, ilk yüzme eğitimlerini aldığım Sakarya Nehri’ni, deliler gibi arkasından koşturduğum futbol topunu, annemin; ” Akşam ezanı okundu, haydi gel eve artık ” bağırmalarını ve elini bile aylarca tutmaktan utandığım, kızardığım, yüreğime düşen ilk ateş; Ayşe kızı da eklemeliyim çocukluğuma dair….



Eğitimim ve sonrasında halen çalıştığım kamu kuruluşuna ilk girişim hep Sakarya’da gerçekleşti… Uzunca bir süre (13-14 yıl) amatör olarak futbol oynadım. 20 yaşındayken profesyonel imzayı bir arkadaş hatırına atmadım… (arkadaşım hala pişman..) Benim de içimde uktedir hep…. Son 15 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Evliyim ve 8 yaşında bir kız babasıyım. Malum konumuz fotoğraf ya; öğretmen babamın – hala çalışıyor mu bilmiyorum – 40 yıllık makinasına ve fotoğrafa ilgi duymadım yıllarca… Ta ki bundan 4 yıl öncesine kadar… Hafta sonu okuduğum bir gazete ekinin fotoğrafçılıkla ilgili küçük yazısını okuyunca, hayatımda da bir dönüm noktası oldu fotoğraf… İstanbul Fotoğraf Merkezinde sevgili Mehmet Kısmet ve Nevzat Çakır hocalarımdan 5 haftalık bir temel eğitim aldım…Ve ilk makinam Canon AE-1′le vurdum kendimi İstanbul sokaklarına… Anlayacağınız 4 yıldır bu işin içindeyim… Boş olduğum neredeyse tüm zamanları çekerek ve izleyerek fotoğrafla geçirmeye çalışıyorum… Fotoğraf sayesinde çok güzel dostluklar kurdum… Bu dostlarımla birlikte olmaktan müthiş keyif alıyorum. (fotoğraf çekmesek bile..)



Fotoğraf dışında özel hayatımda kayda değer birşey yok…Satranç oynamayı ve TV’ de bilgi yarışmalarını izlemeyi seviyorum.. Tabi ki vakit buldukça Galatasaray maçlarını da takip ediyorum.. Dostlarımla birlikte rakı içmeyi de çok severim ayrıca…



Çektiğim fotoğraflarda insan ögesini çok önemsiyorum. Özellikle ifadeleri,insan-mekan ilişkilerini,zıtlıkları kompozisyonlarımda kullanmaya çalışıyorum… Yakın ve uzak hiçbir hedefim yok fotoğrafa dair. İleride çocuğumun benimle gurur duyabileceğini düşünmek istiyorum sadece… Bu da sanırım yeter bana….



Fotoğraf sayesinde tanıdığım (aslında tanışamadık bile) sevgili Levent Yıldız dostuma, bana böyle bir tanıtım fırsatı tanıdığı için çok teşekkür ediyorum…. Kalın sağlıcakla…






TACİ YÜKSEL : ÇOCUK’ÇA

Taci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'çaTaci Yüksel : Çocuk'ça

Oleg Dou : Çıplak Yüzler


Fotoritim dergisine hoşgeldin, DOU


Fotografçılığa ne zaman başladın ? Bu faaliyete başlamanı sağlayan etkenler nelerdir?



Benim annem sanatçıydı ve çocukken zamanımın çoğunu sanatçıların yanında geçirdim.Fakat 20 yaşıma kadar sanatla ilgilendiğimi farketmedim. Bu yüzden geçen yıl Moskova Devlet Enstütüsü Metalurji Mühendisliği eğitimimi bitirdim ve şu anda da aynı yerde master eğitimindeyim. Sanat alanında özel bir eğitime sahip değilim, alaylı diyebilirim kendime. Bir müddet tasarımcılık yaptım, sonradan fotografçı oldum.




Fotoğraflarınızı ilkönce Photonet’ de gördüm. Ve beni çok etkilediler özellikle “çıplak yüzler” fotoğrafınız, bunlar sizin PC’deki buluşlarınız mı?” Soğuk ve pürüzsüz yüzler” ile ilgili dijital projelerinize başladığında ne düşünüyordunuz?



Şunu söylemeliyim ki daima diğer insanlardan farklı olmak istemişimdir,böylece sanatta sahip olduğum eşşiz stili buldum. Bütün çalışmalarım insan güzelliği hakkında alternatif fikrin bir çeşididir.






Modelleriniz herzaman duygusuz görünüyorlar.Bu size neleri düşündürüyor?



İnsanların iç dünyalarını ve ruhlarını göstermek istiyorum çalışmalarımda. Ve bunu yapmanın yollarından biri, onu dıştan duygusuz yapmak. Yani İnsanların gerçek duyguları ile göstermek istedikleri duyguları arasında bir çeşit karşıtlık yaratmak.





Klasik fotoğrafla karşılaştırdığınızda, çağdaş fotoğrafın farkı nedir? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?



Bu zor bir soru. Başlıca farklılığın çağımızın sanatında kavramın güçlü rolü olduğunu düşünüyorum.




Fotoğraflarınızda yakaladığınız insanlar kimlerdir? Sizce daha önemli olan şey nedir, insanlar mı yoksa sanatsal fikir mi?



Bu farklı yollarla olabilir. Bazen onlar benim arkadaşlarımdır, bazen ben modellere ücret öderim,bazen ticari çalışmalardır ve insanlar bana para öder. Bazen mevcut bir fikir için fotoğraf çekerim, bazen de mevcut olmayan, fakat model her zaman önemlidir



Ülkenizde sanatçı olmak nasıl bir şey? Sizin sanatsal ve entellektüel memnuniyetileriniz nelerdir?



Bu çok farklıdır. Hem muhafazakar ve hem de aynı zamanda sanatın yeni çeşitlerine de açıktır. Bir çok farklı modern sanat festivallerine sahibiz fakat galerilerimiz, sanat eseri pazarımız oldukça fakirdir. Burada Rusya’da başarılı olmak istiyorum fakat bunun benim için tek yolu “Avrupa’dan geri dönmek”.






Fotograf sanatı hakkında ne düşünüyorsunuz? Bugünün dünyasında ne kadar önemlidir?



Her insanın, bütün insanların ilgileneceği birşey yapmayı düşündüğünü düşünüyorum ve bu çok önemli. Tabiki bugün sanat için fotografçılığın çok önemli olduğunu da düşünüyorum.





Hangi sanatçılardan hoşlanırsınız? İlham kaynağınız kim?



İlhamı heryerde bulabilirim.Klasik ressamlardan modern moda fotoğafçılığına kadar. Dolayısıyla görmemin yolunu göstermek istiyorum. Birşey yaratırken esas ilhamım budur. Benim favori sanatçılarım Ivan Pinkava, Erwin Olaf, Kimoko Yoshida ve diğerleri.





Sanatın içinde yaşıyorsunuz. Hobileriniz nelerdir? Rahatlamak için ne yaparsınız?



Evet, sanat benim yaşamımın ana parçası. Zamanımın çoğunu arkadaşlarımla geçiririm ve yüzmeye bayılırım.





Adınızın (DOU) anlamı nedir?



DOU, sadece adımın baş hafleri, Duragin Oleg Ur’evich.



Genç bir fotoğrafçısın, sanat çalışmaların sayesinde rahat bir hayat sürmek için yeteri kadar para kazanıyormusun? Gelecek için ne düşünüyorsun? Sanata başlamayı düşünen gençlere ne önerirsin?



Evet yeterli kazanıyorum.Şimdi birçok işim var ve mutluyum çünkü işim çok sanatsal. İlk başlar çok zordu çünkü hiçbir geri dönüş olmadan çok çalışmalıydım, kamera ve ışık ve diğer şeyleri almalıydım. Genç sanatçılara herşeyin mümkün olduğunu söylemek isterim. Eğer sanatçılık kariyerinizdeki amacınızı hayal ediyorsanız, amacınıza ulaşma yolunun nasıl zor olduğunu göreceksiniz. Fakat bu sizi korkutmasın. Yolunuzu küçük adımlara bölmeyi deneyin ki öyle yapmak zorundasın, sonra adım adım ilerleyin.





Lütfen şu kelimelerle ilgili aklınıza gelini söyleyin. Seçebilirsiniz. Bizimle paylaşımlarınız için teşekkür ederiz.



Anne : Annem sanatçıdır ve beni çok etkilemiştir.



Toplum : Tek tip bir toplumun ne kadar aptal olduğunu göstermek isterim.



Dijital : Dijital aletler analogdan daha çok şey yapabilir.



Rusya : Dünyanın en büyük ülkesi.



Türkiye : Rusya’daki bir çok insanın sevdiği bir ülke ve tabi kültürlerin harika bir karışımı



Resim : Fotoğrafı tercih ederim.



Sürrealizm : Dali’ye bayılırım.



Bilgisayar : Başlıca araçlarımdan biri



Still Life : Onları gerçekleştirirken eğlenirim.



Model : Ben her zaman doğru modeli hissederim.



İnternet : Çalışmalarımı diğer insanlarla paylaşmak için harika bi şey.



http://douart.ru/































Röportaj : Levent YILDIZ
Çeviri : Ayşegül KANBAK





Oleg Dou : Naked Faces

Welcome to Fotoritim Magazine, Dou”¦. When did you started to photograph? What were the things that drove you to start this activity?

My mother is an artist and I spent a lot of time among artists when I was a child. But I didn’t realized that I’m interested in arts till the age of 20. So I finished my aducation at The Moscow State Institute of Steels and Alloys last year and I have my post graduate education there nowI don’t have special education in arts so I am self-taught artist. I was a designer for some time and after I became a photographer.



I watched your photos in photonet, first”¦ And they affected me”¦ Specially “Naked Faces ” ”¦ Are they your invention in PC ? What did you felt to start cold and smoothed faces digi-project ?



I must say that I always wanted to be different from other people, so i had to invetm my own unique style in art. All of my work is a kind of alternative opinion about the human beauty.



Your model always look unfeeling”¦ What are they you thinking in your mind ?



I want to show humans inner world and his soul in my works. And one of the ways to do it is to be “unemotional” outside. I mean that i create a kind of contrast between real feelings of the people and the feelings they want to show.



What do you think about it’s difference in the contemporary photography compared with the classical photography?




It’s a kind of hard question. I think that main difference is a strong role of conception in contemporary art.



Who are the people that you capture in your photos? Are they important or is the artistic idea more important?



It can be differend ways. Sometimes they are my friends, sometimes I pay models, sometimes it is commercial work and people pay meI make photo for existing idea or sometimes not, but the model is always very important.



How is it to be an artist in your country? What are your artistic and intellectual satisfactions?



It is very different.. It is very conservative and opened to the new kind of arts at the same time.. We have many different festivals of modern art but our gallery market is very poor. I want to have a sucses here in Russia, but the only way for me is “to come back from Europe”.



What do you think about photo-art? How important is it in the today world?



I think that every human think that thing he is doing is interesting to all of the people and that it is very important Ofcourse I think that photography is very important for art now.


.


Which artists do you like? Who inspires you?



I can find inspration everywhere from classical paintings to modern fashion photography. Also i want to show my way of see and that is main inspration to crate something. My favorite artists are Ivan Pinkava, Erwin Olaf, Kimoko Yoshida and Ivan Pinkava,Erwin olaf,kimoko yoshida ve diğerleri.




I think you’re living in art”¦ Dou, what’re your hobbies, what do you do for relax ?



Yes art is a main part of my life. I spend a lot of time with my friends and I adore swimming.



What’s the meaning with your name ?



DOU is just a first letters of my full name that is Duragin Oleg Ur’evich



You’re a young photographer.. Do you earn enough for comfortable life with your art works? What do you thinking about future?What do you suggest with young people that think starts to art ?



Yes I do earn enougt and I have a lot of work now and I’m happy that my work is very artistic.


The first period was very hard because I had to work a lot without any feedback, I had to buy camera and light and many other things..


The thing i want to say to yaung artist is that everithing is possible. If you imaging the aim of your artist career you will see how difficult the way to your aim is. But you shouldn’t be afraid of it. Try to divide this way to many small steps that you have to do and then just start to do this steps one by one..



Please may you tell me these words what reminded reminds to you? by your mind You can choose and thank you for sharing yourself to us”¦




Mom : My mom is an artist. And she influented me alot.


Society : I want to show how stupid society stereotypes can be.


Digital : Digital tools can do more than analog


Russia: The biggest county in the world


Turkey : The county loved by many people from Russia ;) And ofcourse it a grate mix of cultures


Paint : I prefer Photo


Surrealizm: I adore Dali


Computer : One of my main tools


Still Life: I have fun doing them


Model : I always tru to feel model


Web : A grate thing to share my works with other people


Camera: I have canon eos 5d


Protest : My project is a kind of a protest that is to show that a person should remain who he is and that people should perceive him in the way he is.

Oleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak YüzlerOleg Dou : Çıplak Yüzler

Baybars Sağlamtimur : Mağarada Olmak

Bu bölüm müzikli olup, bağlantı hızınıza göre müziğin açılması zaman alabilir, dinlemek için lütfen bekleyiniz ! …

Yazı ve Fotoğraflar: Baybars SAĞLAMTİMUR



İnsanoğlunun içinde uyuyan ilkel hayvanın bazı akıl dışı, mantık dışı korkuları vardır. Karanlıktan korkar, yer altında olmaktan korkar. Çünkü orayı kötü güçlerin yuvası olarak bellemiştir. Yalnız kalmaktan korkar, tuzağa sıkışmaktan korkar, sudan bile korkar! Dünyaya oradan geldiği, sudan çıkarak insanlaştığı halde. Kabusu andıran en büyük korkuları ise, karanlığın içine düşmek ve dehlizlerde yolunu bulamadan dolaşıp durmaktır. Ve mağaracı dediğin adam, çılgının, kaçığın teki olduğu için, bütün bu kabuslarla yüz yüze gelmeyi kendi serbest seçimi ile istemektedir (1).


Yer altına şöyle bir göz attığımızda mağaraların genellikle ıslak, karanlık, çoğu zaman sessiz ve kapalı ortamlar olduğunu görürüz. Bu halleriyle tıpkı ana rahmini andırmaktadırlar. Belki de mağaralara çekim, beraberinde getirdiği tüm tehlikelere rağmen, ironik bir biçimde, uterusun sorunsuzluğuna ve rahatına duyulan özlemden de ileri gelmektedir.



Mağaralar, içerisine girildiğinde karanlığı yaşatırken, çıkışta gökyüzünün engin mavisi ve doğanın yeşili ile yeniden kucaklaşılması sonucu doğum anını tekrardan hissettirirler (2).


Bu ortamlarda fotoğraf çekme eylemi ayrı bir önem ve değer kazanır. Tabiat ananın güneş ışınlarından ve bizlerden özenle sakladığı güzelliklerin, iki boyutlu bir düzlemde de olsa gün yüzüne çıkartılması bambaşka bir deneyimdir (2). Mağarada fotoğraf çekimi ön hazırlıklar gerektiren bir iştir. Bunun için malzemeler özenle seçilerek su ve çamurdan etkilenmeyecek biçimde kaplanır. Su geçirmeyen özel bir çanta, geniş açı objektif, flaşlar, kablo deklanşör ve üçayak bu işin olmazsa olmazlarıdır. Modellik yapacak kişilerin sabrına ve anlayışına güvenilir. Çekimlerde, saniyelerce, hatta dakikalarca nefeslerin tutulması ve hareketsiz kalmak gerekebilir (3, 4).



“Baretimin aydınlatma tertibatını ateşliyorum. Asetilen gazının kendine has kokusu, bir anda aleve dönüşerek çevremi aydınlatıyor. Karanlığın verdiği korku, baretimin sıcak ışığı ile bir anda keşfetme arzusuna dönüşüyor. Artık rahatlıkla ilerleyebilirim, ana rahminde, tabiatın…”





“Eğimli yüzeylerden geçiyoruz, tırmanış esnasında sürekli rutubetli zeminle temas halindeyiz ve kendimi tabiatın iç organlarına dokunur gibi hissediyorum”





“Zaman zaman çamurlu zeminde sürünmek gerekiyor. Zemin soğuk, tavan dar, ancak her şey beni mutlu ediyor”



“Kimi mağaralarda geniş su birikintileri, hatta göletlerle karşılaşabiliyoruz. Botlarımızı şişirip bu engelleri de aşıyoruz”



“Bazı mağaralar ancak iple inmemize izin verecek kadar dik olabiliyor. Buralarda canımızı, mağaracılık için özel üretilmiş, bolt, kulak, karabina ve 11mm çapında bir ipe teslim ediyoruz”



“Sürünmek, sürünmek, sürünmek… Taşlı zeminde, ıslak kayada, travertenlerde, çamurda, soğukta, daracık mekanlarda, karanlıkta…”


“Neyse ki uçan dostlarımız her zaman çevremizdeler. Onları görmek mutluluk veriyor”



“Mağara girişindeki kamp yerine ulaşmak her zaman gündüz gözüyle mümkün olmuyor. Bazen çıkış, akşam saatlerine rastlıyor. Bu kadar aktiviteden sonra, dışarıda bizi bekleyen dostlarımızın yaktığı ateş ve sıcak çorbalar içimizi ısıtıyor”



“Neşeli insanlar su kenarına gitsinler, eğlenmek isteyen insanlar dağlara çıksınlar, erdemli olmak isteyenler ise mağaralara gitsinler.” Konfüçyus



Önemli Uyarı 1: Mağarada; fotoğraftan başka bir şey alma, ayak izlerinden başka bir şey bırakma, zamandan başka bir şey öldürme!



Önemli Uyarı 2: Mağaracılık hayati tehlike doğurabilecek ciddi bir spor dalıdır. Eğitim almadan ve gerekli teknik donanıma sahip olmadan kesinlikle denenmemelidir. Yarasa fotoğrafı çekiminden önce – yarasalar açısından hayati önem taşıdığı için- bilgilenmek şarttır.



Teşekkür:


Mağara fotoğraflarıma model olan herkese ve saydamlarımın taranmasında yardımını esirgemeyen Mustafa ESER’e teşekkürü borç bilirim.



Kaynaklar:


(1) Whitaker, R.W. (Trevanian).1993. Shibumi, 419s.


(2) Sağlamtimur, B. 1997. İçel Sanat Kulübü Bülteni, Sayı 55: s35.


(3) Sağlamtimur, B. 1996. Mağara Fotoğrafçılığı (1. bölüm), Fotoğraf Dergisi, Sayı 6: 38-39.


(4) Sağlamtimur, B. 1996. Mağara Fotoğrafçılığı (2. bölüm), Fotoğraf Dergisi, Sayı 7: 80-83.






Baybars Sağlamtimur’un Diğer Yazıları :

Baybars Sağlamtimur : Göksu Deltası, Yaban Hayatı Koruma Sahasında Buruk Bir Gezinti

Baybars Sağlamtimur : Fotoğrafta Sayısal Çağ

Doğa Fotoğrafçılığının Tanımı ve Etik Değerler










Baybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada OlmakBaybars Sağlamtimur : Mağarada Olmak

Rıfat İçöz : Onun Adı





ONLARIN ADI..
Onların adı çocuk


Abdulkadir, Yusuf, Cemile, Kerem”¦.

Hepsi çocuklar”¦

Ütopyalarının kapılarını araladık

ve

yüreklerine naif bir dokunuş yaptık.

Onun adı …

ne olursa olsun,

nerede yaşıyorsa yaşasın

“çocuksu düşleri”

umarım tümünün gerçekleşir.


Onun Adı Abdulkadir:


Harrandan Manisa’ ya uzanan bir yolculuğun çocuğu”¦ Ailesi ile çalışmaya geldiği bu şehrin havasına bile yabancı”¦ Bu yaz da böyle geçecekti Turgutlu ‘da çalışarak yaz ayı boyunca memleketinden uzakta, misket oynamadan”¦ Onun hiç bisikleti olmadı ama yine de en büyük düşü bir gün kendi topraklarını sürerek kendi tütününü ekebilmek”¦




Onun Adı Ahmet:


Küçük bir köyde çocuk olmak, algılamadan hayatta olduğu yeri yine de Ahmet gibi gülümseyebilmektir. Onun adı Ahmet, en büyük hayali çöpçü olup o büyük çöp kamyonlarının arkasına atlayıp şehri mahalle mahalle gezmek.




Onun Adı Cemile:


O eve benzeyen çadırında akşama kadar annesinin tarladan gelmesini bekler durur.Ayakkabısı hiç olmadı, yırtık terlikleri çadırın girişinde durur öylece eskimesin diye.. Onun adı Cemile, en büyük hayali çatısı olan bir evde yaşamak…




Onun Adı Cengiz:


Bornova’da bir atölyede solurken gençliğini o harçlığını çıkarma derdindeydi aslında. Meslek Lisesi öğrencisi, hafta sonları ve yaz tatillerinde hem pratik kazanmak, hem de harçlığını çıkarmak için çalışıyor”¦ Bu gerçekten bir tercih mi yoksa mecburiyet mi diye soramıyor insan kendine”¦ Onun adı Cengiz o çeliğe can veriyor gencecik ellerliye, en büyük hayali bir gün kocaman atölyesinin olması belkide.




Onun Adı Emin:


Kim demiş çelik çomak oyunu çok eskidendi diye? Birazdan abisi, Osman, Murat ve Kadir ile doğanın onlara sunduklarıyla oynayacaklar”¦En büyük hayali evlerinin karşısındaki boş arazinin bir gün çocuk parkı olması…




Onun Adı Hüseyin:


En ayrıcalıklı olan, yaz aylarında para kazanmayı başarabilenlerdi onun geldiği yerde”¦ Bu yaz biriktirmeli yoksa okula nasıl devam edebilirdi ki? Ama ne güzel meslek ediniyorum arabaların her parçasını öğrendim derken dışarıdaki cıvıl cıvıl havaya inat mazot kokusu vardı gencecik ciğerlerinde. Onun adı Hüseyin en büyük hayali bir gün kendi arabasının olması”¦




Onun Adı Kamil:


Okumayı denedi ama olmadı, lise 1 den ayrıldı ve meslek edinmek için çalışmaya başladı. Fakat okuldan kurtulamadı. Haftada bir gün Çıraklık Eğitim Merkezin’ de eğitim görmeye gidiyor. Onun adı Kamil, en büyük hayali büyük bir fabrikada çalışmak”¦




Onun Adı Serpil:


Evcilikteki adı Fatoş Hanım. O bu oyunun Avukatı çünkü büyüdüğünde avukat olmak istiyor. Ciddi, mağrur”¦ Davasını anlatırken arkadaşlarına kolu kopan oyuncak bebeğin haklarını savunuyordu. Onun adı Serpil büyüdüğünde avukat olmak istiyor”¦





Onun Adı Süleyman:


Belki bu yaşta emekçi olmayı hak etmiyordu ama hayata zincirlerle tutunmalıydı”¦ Zincirlerin arasına yitip giden çocukluğu, hayata duruşunu daha dik yapmıştı. Onun adı Süleyman, en büyük hayali futbolcu olmak”¦





Onun Adı Umut:


O şehirde doğdu İstanbul’ da babasının köyünden uzaklarda ama hiç denizi görmedi”¦ İstanbul’un dar sokaklarında bayır aşağı salını vermiş çocukluğu soğuk dükkan kepenkleri önünde oynanan futbol kalacaktı anılarında. Giydiği star t-shirt sarmalarken onu, çocukluğunu o hep şarkıcı olmak isteyecekti”¦ Onun adı Umut hayattan umutlu , tek hayali şarkıcı olmak…






Onun Adı Ece:


Çamurdan pasta yaparken süpürge çöpleri mumlarıydı onun. Mutlu mahalle çocuğu özgürce oynarken doğayla arkadaş. Sokakta oynarken, çocuksu düşlerinde kaybolurken gözleri masalımsı parlıyordu. Onun adı Ece en büyük hayali anne olup herkese pastalar yapmak.






Onun Adı Kerem:


Dişlerine ne oldu dendiğinde “valla ben bir şey yapmadım hepsi çikolatadan böyle oldu” dese de dişlerini ilk düştüğünde bir daha hiç çıkmayacak sandığını da itiraf etti. Onun adı Kerem, en büyük hayali evindeki bir çeşmeden çikolata akması”¦








Fotoğraflar: Rıfat İÇÖZ
Yazı: Sema ÖZEVİN

Rıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun AdıRıfat İçöz : Onun Adı