Kategori arşivi: MAYIS 2011 SAYISI – MAY 2011 ISSUE

Rüya Arzu Köksal : Bir Avuç Cesur İnsan






Giriş:



Söyleşisini gerçekleştirmeden önce ilk gösterimini izlediğim Bir Avuç Cesur İnsan’dan aklımda kalanlar.



Şenoz’dan Hilmiye Teyze; ‘bir cahillik ettik imza attık ama sonra olanları, görünce aklımız başımıza geldi, hakkımı helal etmiyorum diyordu’… Fındıklı’dan Şükrü Aksoy ‘ben eşimi bu derede, tanıdım pek çok aşk burada doğdu, kadın erkek birlikteliğinin temelinde dere vardır, dere bize birlikte yaşamayı ve birlikte üretmeyi öğretti’ diyordu…

İkizdere Rüzgarlı köyünden Meryem Demircan ‘ben bu keçilere taptım, bu doğaya taptım ne derem, ne ırmağım, ne akarsuyum ne bir taşım ne bir toprağım satılık değil, biz de satılık değiliz’ diyordu…



O Karadeniz insanının yüreğini gördüm, fıkraların ardındaki gülümsemen, tebessümüm yüzümde asılı kaldı, utandım… Sanki o insanlara sihirli bir değnek değmiş, politize olmuşlar, sımsıcak insanlıkları yaşam haklarının unutturulmuş bir parçasının içinde eriyip gitmiş, var olmanın ancak ve ancak mevzilerini savunmakla mümkün olacağını görmüşlerdi… Ve bu fıkra kahramanları seyrettiğimiz perdeden dışarı çıkıp hepimizi kucaklayabilecek olan bir yarın kavgası vermekteydiler ve ben gene utandım”¦





M.U. : Belgesel çekimlerinizde insanlar ile kamerayı nasıl ilişkiye sokuyorsunuz?



R.K. : Kamerayı çekim mekânında uzunca bir süre bulunduruyoruz ta ki insanlar kameranın varlığını unutuncaya kadar. Yabancılaşma kaçınılmazdır ancak aza indirmek için çaba gösteriyoruz. İnsanlar bir süre sonra umursamıyorlar kamerayı. Zaten derdi olan insanlar ile görüşüyoruz anlatmaya başlıyorlar, paylaşmak istiyorlar.



M.U. : Yaptığınız işin fotoğraf kısmı var mı?



R.K. : Kameraman eşim Aydın aynı zamanda fotoğrafçı ama ikisini bir arada yürütmek çok zor, Video çekimleri yaparken fotoğraf çalışmalarımız hep eksik kalıyor, böyle bir sorunumuz var.



M.U. : Belgesel film çalışmasının yanında belgesel bir fotoğraf çalışması da yürüyor mu, bu işe direkt video çekerek mi başladınız?



R.K. : Videoya başlamadan önce belgesel fotoğraf olarak çalışmalarımız vardı. Belgesel fotoğrafın yeterli gelmediği noktada video hayatımıza girdi, daha öncesinde eşimin fotoğraf çalışmaları ve sergileri vardı. Ama bir noktada yetmediğini anladık, hikâyelerimizi anlatmakta filmi, videoyu tercih ettik.



M.U. : Fotoğrafta mesajları daha yalın bir hale getirmek mi gerekiyor?



R.K. : Fotoğraf daha elit bir şey, şehre ait, şehirde sergilenebilen bir şey ama bizim derdimiz daha çok insan ve kırsal ile ilgili dolayısı ile onu ona ulaştırmak lazım, onun öznesi ile buluşması gerekiyor. İşte bu yüzde video başladı, yani bir değişimi fark ediyorsunuz, ona seyirci kalmayıp müdahil olmak istiyorsunuz ve o aşamada onları da dâhil etmeniz gerekiyor. Bu da bizim videoya geçiş yapmamızdaki motivasyonumuz oldu. Fotoğrafı sergilemek için bir alana ihtiyacımız var oysa filmde yaylada bir evin duvarına çarşaf gererek insanlara gösterebiliyorsunuz bunu fotoğrafta bu şekilde sergileyemezsiniz, kitleler ile buluşamazsınız o şekilde.



M.U. : Şubat ayı içerisinde If etkinlikleri çerçevesinde İstanbul’da ilk gösterimini yaptığınız Bir Avuç Cesur İnsan belgeselinin doğuş hikâyesinden ve gelişiminden bahseder misiniz?



R.K. : Bir önceki filmimiz, Son Kumsal belgeselinin gösterimleri sırasında bu halk niye bu kadar tepkisiz, kanaatkâr gibi sorular çok gündeme geldi özellikle yurt dışındaki festivallerde. Filmimizi sunmaya gittiğimiz zamanlarda hep onu sordular; neden Türkler böyle bir yıkıma karşı çıkmadı, sahillerin, kumsalların otobana dönüşmesi karşısında niye bu kadar tepkisiz bu insanlar sorusu ile karşılaştık ve ben bunun cevabını verirken çok zorlandım”¦ Aslında Karadeniz insanının tipik özellikleri vardır ya hani muhalif, gözü kara, farklı düşünebilen özelliklerine rağmen bu kadar tepkisiz kalmalarına ben de çok şaşırmıştım. Daha sonra gözlemlediğimiz şey de, sahil yolunun yapım aşamasında, insanların deneyimsiz, gafil avlanmış olmaları büyük bir etken teşkil etmiş olduğunu gözlemledik ve mücadelelerinin yarım kalmış olduğunu gördük. Otoyol çalışması pek çok hukuksuzluğa rağmen devam etti ve gözlerinin önünde yürüyen süreç karşısında elleri kolları bağlı kaldı ama o hukuksal anlamda edindikleri tecrübeler sayesinde anayasal haklarını ve kanunları daha iyi bilir hale gelmişlerdi. HES ler ile birlikte sabırları taştı. 2008 senesinde Çağlayan vadisinde Son Kumsal’ın gösterimini yaparken, Fındıklı, Çağlayan ve Arılı vadilerini ve burada yaşayan insanları yakından tanıma şansım oldu. Onların HES ler karşısındaki tedirginliklerini gördükten sonra Bir Avuç Cesur İnsan projesini yazdım. Kültür Bakanlığı’na profesyonel kategoride proje desteği için başvurdum, kısmi bir proje desteği aldık. 2009 senesinde de çekimlerine başladık ve ilk gösterimi Şubat’ta İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde yaptık, o günden bugüne pek çok özel gösterim ve festival gösterimleri, söyleşiler gerçekleştirdik, binlerce izleyiciye ulaştık ve ulaşmaya devam ediyoruz. Önümüzdeki günlerde Uluslararası İşçi Filmleri festivaliyle Anadolu’da gösterimlerimiz devam edecek. www.iff.org.tr




M.U. : Gerçekleştirmiş olduğunuz belgesel film çalışması ile ilgili olarak“Yaşam alanlarına yapılan her saldırıda daha da radikal hale gelmelerinin sebeplerini anlamak ve anlatmak için yola düştük. Çığlıklarını duymazlıktan gelenlere duyurmak, kadim ormanlara, akarsulara bekçilik eden, Karadeniz’in sert mizaçlı ve bir o kadar da samimi, kalp taşıyan cesur insanlarına vicdan borcumuzdur.” demişsiniz. Çıkarımlarınızı bizimle de paylaşır mısınız?



R.K. : Bu aynı zamanda vicdani bir sorumluluk, vicdani bir refleks. Yapılan iş ile ilgili olarak her ne kadar bu ülkenin yöneticileri’’ kalkınma, modernleşme, rekabet’’ vb. için dese de bu açıklamalar sizi tatmin etmiyor. O muhteşem doğanın, kadim yağmur ormanlarının içinde yapılan yanlışı görüyorsunuz”¦ Nehir yatağından akmıyor, dev borulara sokuluyor, hiçbir havza planlaması olmaksızın bir dere üzerine peş peşe neredeyse yirmi tane santral yapıyorlar. Hafriyatlar dere yataklarına atılıyor, derelerin üstü betonla kaplanıyor özetle korkunç bir manzara. Herhangi bir vicdan sahibi yurttaşın buna razı gelmesi mümkün değil, HES Şirketlerinin bile eleştirdiği DSİ’nin sistematik hataları söz konusu. Denetim yok denecek kadar az”¦ Hal böyleyken kamuoyu oluşturmak için bu meseleyi filme dönüştürmeye karar verdik. Üç yıllık bir çalışma sonucunda bu konudan habersiz olanlara, medyanın yüzeysel bilgilendirdiği insanlara meselenin derinliğini, iç yüzünü, insancıl tarafını gösterebilmek için bu projeyi gerçekleştirdik.



M.U. : Belgesel film deneyiminiz ve alt yapınızı oluşturan süreçlerden bahseder misiniz?



R.K. : Eşimle ben profesyonel turist rehberiyiz. Yurt dışından gelen gezginlere Anadolu’yu tanıtıyoruz ve işten arta kalan zamanlarımızda da dünyayı geziyoruz, (Geziyorduk demeliyim aslında belgesele başlamadan önceydi J) . Anadolu bizim en iyi bildiğimiz coğrafya, ekmeğimizi Anadolu’yu anlatarak, onu gezdirerek kazanıyoruz. Hep onunla haşır neşiriz. İstanbul’da merkezimiz ama yarı göçebe yaşıyoruz diyebilirim. Hem işimiz hem hayatımız Anadolu, o yüzdendir ki son yıllarda yaşanan ani değişimi fark etmek bizim için hiç de zor olmadı ve bu değişime kayıtsız kalmak istemedik. 2003 senesinde Bilgi Üniversitesi’nde Enis Rıza Sakılı’nın üç aylık belgesel atölyesine katılmıştık. Belgesel, etiğini öğrendik sevgili hocamızdan. Kendimizi bu şekilde ifade edebileceğimizi duyumsadık. Geniş kitlelerle hikâyelerimizi paylaşmaya karar verdik ve ilk filmimiz olan Yollar Çimen Bağladı’yı gerçekleştirdik. Bunu aslında bu atölyeye başlamadan önce çekmeye başlamıştık. Karadeniz halklarından olan Cepnilerle ilgili şiirsel belgesel filmimizi 2006 senesinde beş yıl süren bir süreç içinde tamamlamış olduk. Bu süreç bizim için herşeyi alanda deneyerek öğrendiğimiz bir süreçti. Reha Erdem’in jüri olduğu İFSAK Belgesel yarışmasında en iyi film seçilince doğru yolda olduğumuzu hissettik Daha sonra Eski Foça’da Yeni Hayat adlı kısa bir belgesel çektik; bu çalışmamız Birleşmiş Milletler Kalkınma Fonu’nun yarışmasında proje ödülünü kazandı. Ardından Son Kumsal geldi, yurt içinde ve yurtdışında pek çok önemli festivalde gösterildi, ödüller topladı. Hepsinden önemlisi dikkatleri Doğu Karadeniz’de yaşanan büyük yıkıma çekti ve kamuoyu oluşmasını sağladı. Ardından da devam niteliği taşıyan Ordu’da Bir Argonot bize modernite algısını ve memleket sevgisini yeniden tanımlayan Enis Ayar’ı ve Altın Portakal Övgüye değer Jüri Özel Ödülü’nü kazandırdı. Son filmimiz Bir Avuç Cesur İnsan bize, Doğu Karadeniz insanının su hakkı mücadelesiyle birlikte cesaret ve bilgeliği hatırlattı. IF İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde galası gerçekleşti ve şimdi hem Anadolu’yu hem de dünyayı dolaşacak.




M.U. : Bir Avuç Cesur İnsan belgeseli çekimlerinde tahmin ediyoruz ki başınıza birçok traji komik durumlar gelmiştir?



R.K. : Bu tür Belgeselleri çekmek pek de keyifli olmayan, sıkıntılı bir süreç esasında. Ayrıca uzun sürece yayıldığı için de sıkıntı çektik, HES santrallerinde şantiye sahalarında görevliler ile yaşadığımız gerginlikler ve tartışmalar, bizim için oldukça zor anlardı. Onun dışında sohbet ettiğiniz insanlar da oldukça tedirginler ve keyifsizler esasında, konuşmalar kâh gözlerimiz dolarak, kâh gülümseyerek geçti hep, örneğin Arılı Vadisi’nde tanıştığımız Memnune Nine’nin anlatımları, bilgeliği beni çok etkilemişti. Hep’çilerden bahsederken ‘biz yaralı ayıyız, dalarız onlara’ gibi tabirleri bizi gülümsetti. Çok sıcak, içten, hesapsız insanlar; ‘ben cahil bir kadınım ama bir görüşüm var, devlet biziz, biz oluşturuyoruz devleti unutmasınlar’ diyordu”¦



M.U. : Cehalet çok bilmek ile ilgili bir konu değil sanırım, bildiğini iyi bilmek cahilliğini yenmek ile eş değerli”¦



R.K. : Doğayı çok iyi biliyorlar, içgüdülerine çok güveniyorlar, sağduyu ile hareket ediyorlar, doğruyu yanlışı ayırıyorlar”¦ Zaten bizlerin şehirlerde kaybettiği şey de bu; içgüdülerimizi, sağduyumuzu iç sesimizi yitirdik ve her şeyi bildiğimizi zannediyoruz, çok kibirliyiz bir taraftan. Doğa ile iç içe yaşayan insanları tanıdıkça yitirdiklerinizi anlıyorsunuz. Yaşlı kadınların, ninelerin bilgeliklerine hayranım zaten, onların yanında, yamacındayken kendimi çocuk gibi hissediyorum”¦ Gene bir çekim sırasında ayak bileğimde çok şiddetli bir acı hissettim ve yılan soktu diye bağırdım, meğerse arı sokmuş J Arının çay bahçesinde yuva yapan bir yaban arısı olduğunu ve peteğini korumak için benim gibi ordan geçen herkesi dişlediğini söylediler, çok güldük ama uzun süre acısı geçmedi.




M.U. : Sizi dişine göre bulmuşturJ



R.K. : Buna benzer bir sürü hikâye var. Genel olarak çok gergin ve gerilimli bir süreçti. Anadolu insanları, artık sizin bildiğiniz gibi değiller. Yarınlarının ne olacağını bilmeyen, kaygılı, tedirgin bir halde insanlar. Bizleri misafir ederken bile tedirgindiler, kim olduğumuzu, ne yaptığımızı devamlı olarak sorguluyorlardı. Kendimizi anlatmak için önceki filmlerimizi gösterdik”¦ Sonrasında buzlar eridi hep evlerde onlarla kaldık, sofralarına oturduk, dertlerine olduğu kadar neşeye de ortak olduk, dostluklar kurduk.



M.U. : Sanatın veya sosyal içerikli bir alanda kendinizi ifade etme şeklini tercih ettiyseniz ve belgeseli de seçiyorsanız içerik olarak çok zevkli olması, konusu itibariyle mümkün değil. Bu belgesel fotoğraf için de geçerli bir süreç.



R.K. : Sanat zaten muhalif olandır. Belgeselin bir derdinin olması gerekiyor, söyleyecek bir sözünün olması gerekiyor, yoksa yaptığınız iş kalıcı olmuyor.



M.U. : Belgesel çalışmanızdan bize yansıdığı kadarı ile HES’lerin doğaya verdiği tahribat ve sonuçları konusunda yöre halkı oldukça bilinçlenmiş gözüküyor, bu nasıl oldu?



R.K. : Karadeniz’de yapılan sahil yolunun sonuçları orada yaşayan insanları bilinçlendirdi. Doğal koyların, kumsalların doğaya, denizin dalgasına karşı doldurulmasına engel olamadıkları için üzgünler. Yaşam alanlarının korunması için tek yol olan hukukla tanıştılar. Avukatları var, anayasal haklarını biliyorlar. Örneğin, Senoz Vadisi biraz daha farklı, öteden beri pek çok bürokrat, devlet adamı yetiştirmiş bir yer. Dolayısıyla devlete çok yakınlar, iyi yurttaşlar. Devlet HES yapmak istediği zaman ilk başta razı gelmelerinin nedeni bu zaten. Daha sonra yapılan faaliyetlerin hiç de söz verdikleri gibi olmadığını fark ediyorlar ve yıkımı gördükten sonra çark ediyorlar ve mücadeleye girişiyorlar. İkizdere ise ikiye bölünmüş durumda. Kimileri HES’lere tavır alırken kimileri ise daha olumlu bakıyorlar, “bize enerji lazım, başkasının kayığına binmeyelim” diyorlar. Fındıklı’da iki vadide çalıştık Arılı ve Çağlayan vadileri. Buranın insanları ise diğer vadilerdeki deneyimlerinden, kendi sahillerini koruma deneyimlerinden son derece birikimliler ve HES’lere en başından beri ‘’Hayır‘’diyorlar. Bilgilendirme toplantılarında tepkilerini koyuyorlar, ‘Bu Dere Bu Halk Satılık Değil!’ diyerek toplantıları yaptırmıyorlar. Dolayısı ile bir tecrübe ve birikim söz konusu burada. İnsanların evi olarak gördüğü bütün yaşam alanları vadiler, ormanlar, akarsuları anayasanın 56.maddesinin verdiği yetkiyle topyekün koruyorlar.




M.U. : Filmde bu duyguyu alıyorsunuz, bu ise hoşuma gitti.



R.K. : Bizlerin de izleyicilerden aldığımız tepki olumlu yönde oldu. Benim de hoşuma giden şey, bizde genel inançsızlık vardır ya, “aman ne olacak sen hiç bir şey yapamazsın, dünyayı mı kurtaracaksın” şeklinde”¦



M.U. : Orada bir çözülme var.



R.K. : Evet orada bir çözülme var.



M.U. : Yaşanan bu olumsuzluklarda, doğrudan içinde olmasak bile hepimizin katkısının olduğunu düşünüyorum.



R.K. : Ben Ankaralıyım. Film gösterimi için Ankara’ya gittim, onlara şöyle söyledim; yaşamınızın herhangi bir aşamasında haksızlığa uğrayabilirsiniz, şu ana kadar uğramamış olabilirsiniz ama bu uğramayacağınız anlamına gelmez. Birimizden biri haksızlığa uğradığı zaman diğerlerinin empati kurabilmesi çok önemli, sivil toplumun gücü ve demokratikleşme çabaları açısından çok önemli bir hareket bu”¦



M.U. : İnsanlar bundan dolayı buruk bir haz alıyorlar. Bir yönü ile ucundan tutarak da olsa bugünlere taşıdıkları böyle bir süreç, diğer yönüyle de çözüme destek vermek tarifi zor bir haz oluşturuyor insanlarda.



R.K. : Değişmez denen şeylerin değiştiğini görüyorsunuz.



M.U. : Belgesel filmin ve belgeselcinin durduğu zemin nedir? Belgesel konusu ile belgeselcinin önyargıları arasındaki nesnellik ilişkisi nedir?



R.K. : Belgesel, tarafsız olacaktır diye bir kural yok, siz kendi pencerenizden gördüklerinizi, anlatıyorsunuz. İzleyiciler de size güveniyorlar ve sizin gözlemleriniz ve şahitlik ettiklerinizi görmek için geliyor filme. Filmin ilk planında bir pencere var, işte o pencere benim penceremden bu konuya nasıl baktığımı temsil ediyor”¦ Tarafsızlık ve güvenilirlik karıştırılmamalı.




M.U. : Belgesel, taraf olmalı mıdır?



R.K. : Belgesel tarafsızdır diyemez hiç kimse. Siz meseleye yaklaşırken bir denge kurarsınız, bu sizin bir yönetmen olarak gerçekle bağınızı kurmanızda ve inandırıcı olmanızda çok hassas bir dengedir. Karşıt görüşlere eşit oranda yer verdiğinizde izleyiciye meselenin gerçekliğini olduğu gibi sunarsınız ve izleyici kendi kararını kendi verir. Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde belgesel film yaklaşımları değişti. Didaktik ya da nesnel olmaktan çok yaratıcı olması için cesaretlendiriliyor ama henüz ülkemiz çağın gerisinde diyebilirim. O yüzden bağımsız belgesel sinemanın ve bağımsız festivallerin desteklenmesi gerekiyor.



M.U. : Neden?



R.K. : Sizlere ve bizlere yer açıyorlar. Bu ticari sinema sektörü içerisinde ticari süreç içinde yer almayan, alamayan film ve gösterimlere yer açıyorlar.



M.U. : İçinde bulunduğumuz sistem tanımlar üzerinden hareket etmek zorunda ve insanları da tanımlar içine sokmak zorunda, doğanın şekilsiz olan yapısına bir şekil vermek zorunda, bu sistem. İster bunun adına festival deyin, ister başka bir şey içinde bulunduğumuz sosyo-ekonomik sistem diğer sistemlere göre daha zeki bir sistem. Var olduğu toplum içine yaşanan sorunları emebilme özelliğine sahip. Festival güzel ama izin verildiği çerçevede bir festival”¦ Ülkemizde nükleer santral ile ilgili karar bir kişinin iki dudaklarının arasında, izin verilme çerçevesinde her şey oluşabilecek tepkilerin emniyet sibobu. Bunun ayrımına varmak gerekiyor.



R.K. : Önemli bir nokta, bu ülkede medya diye bir kurum var ve bilgiyi medyadan öğreniliyor. Medya neyi nasıl söylerse o şekilde insanlar bilgileniyor. Siyasetçiler ve medya arasında sıkışıp kalmış bir insan kitlesinden söz ediyoruz. Bu insan kitlesinin farklı mecralarda beslenebilmesi için, hem zihinsel hem de ruhen, nitelikli sanat ürünlerine çok ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum.




M.U. : Sizin gibi duyarlı bir sürü insan var belki ama bu insanlar çözüm süreci içinde yer almıyorlar. Birçoğunun azabını dindirmenin bir yoluna dönüşüyor ve kapıdan çıkıp gittiklerinde hiç bir şey olmamış gibi yaşamlarına devam ediyorlar. Bir belgesel veya bir sosyal proje mümkün olabildiği kadar çok üçüncü kişilere aktarılmadıktan sonra bir anlamı yok ki. Siz bu belgeseli çekmişsiniz oturun kendi arkadaşlarınız arasında seyredin, bunun hiçbir anlamı yok. Bu çalışmanın gösterilmesi, mümkün olduğunca geniş bir mecrada yayılması gerekir.



R.K. : Ülkemizde Belgesel Sinema, sadece eğitsel materyal gözüyle görülüyor. Bana ne zaman Sinema Filmi çekeceğimi soruyorlar. Sinema olarak bile görülmüyor. Oysa belgesel, kurmaca film için bir atlama tahtası değildir. Kurmaca filmler de bir hedef değildir. Ama bu algının da değiştiğini görüyoruz. Nitelikli bağımsız belgesel yapımlara artan büyük bir talep var. Bu talep bizim gibi üretenlerin beslendiğimiz en önemli buluşma mecraları olan Uluslararası Bağımsız Film festivalleri de dönüştürüyor, çoğaltıyor, zenginleştiriyor. Türkiye’den kaç belgesel yönetmeni tanıyorsunuz bir düşünün? Bir de aktivistlerle karıştırılıyoruz. Belgesel Sinemanın konusu herhangi bir mesele olabilir, yeter ki samimi olarak ele alınsın, amacımız empati kültürünü geliştirmek. Sanatın da amacı bu değil mi, bu değilse ne?



M.U. : Yaşamsal açıdan, hatta günümüzde bile en önemli gereksinim su, aynı zamanda politik bir silah. Türkiye’nin su kaynaklarının uluslararası sermaye için anlamı ne? Bu kaynaklara sahip çıkabilmek ve doğru kullanabilmek için yapılması gerekenler?



R.K. : Devlet eli ile ihale edilen bir süreç var. Burada temel sorun kısa vadeli çözümler için uzun vadede olumsuz sonuçları, toplumsal maliyetleri hesaplamaksızın hareket edilmiş olması Bir havza planlaması yapılmaması, balık geçitlerinin yapılmaması, Tenant yöntemi ya da can suyu diye bildiğimiz miktarın çok altında su bırakılması gibi ciddi sorunlar var, bunlar yok sayılıyor. Yaşam alanlarınızı nesiller boyunca etkileyebilecek projeler yapılıyor ve orada yaşayan insanların rızası olmadan bütün dünyada suyun anayasal bir hak olarak korunması gerekiyor.



M.U. : Sanırım dünyada bu bir bilinmez değil, bunun doğru bir şekli ve uygulama yöntemleri biliniyor.



R.K. : Dünyada olagelen bir şey. Bu Fransa’da oldu, Bolivya’da oldu, olmaya devam edecek çünkü yaşamsal bir kaynak.




M.U. : En azından doğru bir şekilde kullanımı söz konusu”¦



R.K. : İnsanoğlunun doğaya zarar vermeden yaşamını devam ettirmesi zaten mümkün değil, varlığınız ve yaptıklarınız ile bir zarar veriyorsunuz. Ama biz ne yapabiliriz, her şey ölçüden, dengeden ibaret, sürdürülebilir bir yolunu bulmak zorundayız. Aynı dere üzerinde peş peşe yirmi tane santral görüyorsunuz, filmde de gördünüz HESİAD Genel Müdürü, DSİ’nin projesinin yanlışlığını söylüyor. Ayrıca, siz bir vadinin suyunu diğer bir vadiye akıttığınız zaman siz o dinamiği, dengeyi bozmuş oluyorsunuz. Dolayısı ile o vadiyi kurutmuş oluyorsunuz, o vadiyi kuruttuğunuz zaman oradaki yaşama dair ne varsa yok ediyorsunuz. Siz bunun ayrımına sahip olduğunuz zekâ ile varamıyorsanız, siz bunu çok kısa vadede paraya dönüşecek bir kaynak olarak görüyorsanız o zaman bunda bir sorun var. Biz de bunu daha görünür bir hale getirmeye çalışıyoruz.



M.U. : Hukuksal süreç olarak elde edilmiş bir başarı var mı?



R.K. : Tabii var. Hukuksal süreçte bir defa SİT alanı niteliği olan yerlerin SİT alanı özelliğinin kaldırılması için yapılan başvuruların hemen hemen hepsi geri dönüyor. Pek çok yerin SİT alanı özelliği var, bio çeşitlilik, bio rezerv vb anlamında muazzam yerler. Dünya doğal koruma alanları miras listesine alınması gereken yerlerden söz ediyoruz…



M.U. : Sanırım hükümetin SİT alanları ile ilgili yaptığı yeni bir değişiklik kanunu var.



R.K. : Bu yeni bir kanun, SİT alanlarında da inşaat yapabilmenin önünü açan bir kanun. Esasında bu geçtiğimiz referandumun sonuçlarından bir tanesi. Siz daha fazla demokratikleşeceğiz, özgürleşeceğiz, 12 Eylül ile hesaplaşacağız’dan hareketle evet ama yetmez dediyseniz bu bio çeşitlilik kanunu da çıkartmış oldunuz”¦ Dolayısı ile bunu size sordular ve siz de onayladınız yani top gene halka atılmış oldu. Yavaş yol alsak da demokrasiye ve hukuka güvenmekten başka yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Bundan sonra ne olur hep beraber izleyip göreceğiz, mücadele elbette devam edecek…



M.U. : HES’lere karşı Anadolu’yu Vermeyeceğiz yürüyüşleri yurt genelinde başladı sanırım.



R.K. : Doğayı koruma adına bu kadar geniş kapsamlı, sivil tabanlı bir hareket olmamıştı daha önce”¦ Doğal yaşam alanlarının korunması adına ilk Bergama’da başladı daha sonra Fırtına Vadisi ile dikkatleri çekti Derelerin Kardeşliği Platformuyla büyük bir sivil toplum hak mücadelesine dönüştü ve Anadolu’ya yayıldı, kentlerde büyük mitingler ve yürüyüşler düzenleniyor.



M.U. : Direkt yaşam alanları ile ilgili bir süreç olduğu için dank etti insanlara. Demokrasi neden, sonuç, hukuk arasındaki ilişkiye daha çabuk adapte olmalarına neden oldu. Kendi yaşam alanları hakkında söz sahibi olma konusunda hiçbir tereddütleri kalmamış gibi gözüküyor.



R.K. : İşte bu tecrübeyi hem Karadeniz Sahil Otoyolu hem de Fırtına Vadisi mücadele sürecinde kazandılar. Otoyol yapımı aşamasında sahilin yol altında kalışını bu insanlar gün be gün izlediler, acı çektiler resmen. Şu anda taşları aşarak denize girmek durumundalar ve neredeyse deniz onların günlük yaşamından çıktı”¦ Fındıklı’da mücadele edenler oldu, üstelik mücadeleyi kazandılar, biraz geç olmak ile beraber. Mahkeme yol ile ilgili davada, yolun yanlış olduğuna, kanunsuz bir şekilde yapıldığına karar verdi”¦ Ancak yolun geri sökümünün kamusal bir faydası olmadığına karar verdiği için yaşam alnlarının kazanımı yok, sorun burada”¦ Biliyorsunuz ki özellikle batıda hidro elektrik santrallerinin, barajlarının geri sökümü söz konusu.



M.U. : Sizin ve çalışmalarınızın kazandığı başarılardan da bahsedelim.



R.K. : Filmlerimiz pek çok dile çevrildi ve dünyanın pek çok ülkesinde izleniyor Festivallerde Türkiye’yi temsil ediyor ödüller kazanıyoruz. Bu ödüller bizden çok sizleri belgesel sinemaya yakınlaştırmak için önemli. Bizlerse dünyayı daha güzel ve yaşanılabilir kılmamın özlemiyle, hayaller kurmaya, düşünmeye, hissetmeye vede üretmeye devam ediyoruz.



M.U. : Bu güzel söyleşi için dergimiz adına teşekkür ederim.



R.K. : Ben teşekkür ederim”¦


Röportaj : Mehmet UÇKUN




Rüya Arzu Köksal, 1972’de Ankara’da doğdu. Tarsus Amerikan Lisesi ve Hacettepe Üniversitesi Dilbilim Bölümü’nden mezun oldu. İlk belgeseli Yollar Çimen Bağladı(2006) ile IFSAK ve Boston Türk Filmleri Festivallerinden En iyi Belgesel Film Ödülü aldı, pek çok dile çevrilen film özellikle Yurtdışı festivallerin gözdesi oldu. Kısa belgeseli Eski Foça’da Yeni Hayat (2007), UNDP Sürdürülebilir Kalkınma Projesi Yarışması Ödülü’nü kazandı. 2008 yılında tamamladığı filmi Son Kumsal, TRT Belgesel Yarışması En İyi Belgesel, Los Angeles, WIFTS Foundation En iyi Film seçildi. Yurtiçinde ve yurtdışında büyük beğeni topladı, ödüller kazandı ve dikkatleri Karadeniz sahillerinde yaşanan yıkıma çekti. Yönetmenin Ordu’da Bir Argonot filmi !f 2010’da gösterilmişti. Bu filmle Altın Portakal övgüye değer jüri özel ödülü sahibi oldu. Son filmi Bir Avuç Cesur İnsan !f 2011 İstanbul Bağımsız Filmler Festivali resmi seçkisinde yer aldı. Doğu Karadeniz köylülerinin Hes Şirketleriyle mücadelesini samimi ve bir o kadar da çarpıcı bir şekilde gözler önüne seren filmi festival yolculuğuna hızla devam etmektedir.



www.turkishmoon.com








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Rüya Arzu Köksal : Bir Avuç Cesur İnsan Rüya Arzu Köksal : Bir Avuç Cesur İnsan Rüya Arzu Köksal : Bir Avuç Cesur İnsan Rüya Arzu Köksal : Bir Avuç Cesur İnsan Rüya Arzu Köksal : Bir Avuç Cesur İnsan Rüya Arzu Köksal : Bir Avuç Cesur İnsan Rüya Arzu Köksal : Bir Avuç Cesur İnsan Rüya Arzu Köksal : Bir Avuç Cesur İnsan

Ahmet Şık : Ben Tanığım




FOTO MUHABİRİ AHMET ŞIK


DÜŞÜNCELERİNİ DE FOTOĞRAFLAYAN GAZETECİDİR




Önce söz vardı; haberler dilden dile geçer, çoğalarak ve değişerek dolaşırdı. Sonra yazı bulundu, haberler yeni mecralara kavuştu. Sonra görüntü geldi ve sonsuz sayıda çoğaltılabilen en kısa sürede çok uzaklara gönderilebilen fotoğraflar haberciliğe yepyeni bir boyut getirdi.



“Haber” hep oldu, ifade şekli süreç içinde değişirken habercilerin araçları çoğaldı ve çeşitlendi.



Günümüzde haberciler, tanıklıklarını tüm yöntemleri kullanarak aktarıyorlar.



En eskiden olduğu gibi konuşuyorlar: Radyolardan, televizyon ekranlarından dinliyoruz;



Yazıyorlar: Elektronik ve basılı medyada okuyoruz;



Çekiyorlar: Fotoğraf ve film halinde izliyoruz.



Haber bize hangi şekilde ulaşırsa ulaşsın, ister söz, ister yazı, ister görüntüyle karşımıza gelsin, aynı zamanda habercinin düşüncelerini ve tavrını da iletiyor.



Ahmet Şık, yazdığı haberlerde ve çektiği fotoğraflarda düşüncelerini yansıtan bir gazetecidir. Net bir tutum alır. Bu tutum, ele aldığı haberi araştırma yöntemlerinden başlayarak haberin içeriğini kurma tarzına kadar uzanır.



Ahmet Şık’ın bir haber için çalışırken, fotoğraf çekerken, meslek etiğine özen gösterdiği ve meslektaş dayanışmasına önem verdiği bilinir. Bu özen aynı zamanda hak haberciliğinin temel ilkeleri arasındadır.



Hak haberciliği, “hak ihlallerini görmezden gelmeyen, ‘ötekileri’ haber konusu yapmak için mutlaka bir hak ihlalinin konusu/faili olmalarını beklemeyen, herhangi bir haberi yaparken hak ihlaline yol açmayan bir haberciliktir” diye tanımlanıyor.



Ahmet Şık “hak haberciliği” nin gerek yazılı, gerek görsel alandaki temsilcilerinden biridir.



Üstünde çalışmaya devam ettiği kitabı nedeniyle hakkında soruşturma başlatılmış, kendisiyle birlikte kitabı da tutuklanmıştır.



Bu sergide Ahmet Şık’ın yıllardır çektiği fotoğraflardan yapılan derleme, bir haber fotoğrafçısının “hangi tarafta durduğunu”, “nasıl baktığını” ve “ne gösterdiğini” sorgulamamız açısından bize küçük bir toplam sunuyor.



Bu fotoğraflar Ahmet Şık’ın bilerek ve isteyerek tanık olduklarını sadece gösteren yüzeysel kayıtlar değil; bir durumu anlatmaya ve izleyeni ikna etmeye çalışan haber fotoğrafları.



Ahmet Şık, bu sergide küçük bir seçkisini sunduğumuz “Başkalarının acısına bakmak: Mayın” adlı foto-röportajında da sadece dış dünyayı anlatmaya çalışmıyor aynı zamanda kendi düşünce ve duygu dünyasını fotoğraflıyor.



İnsanın temel ihtiyaçlarından biri olan habere ulaşma ve haberin esası hakkında bilgilenme özgürlüğü, günümüzde en fazla ihlal edilen haklardan biri.



Günümüzde ana akım medya haber fotoğraflarını “süsleme”, “dehşet yaratma”, “tahrik etme”, “ilgi çekme”… gibi maksatlarla kullanarak etkisiz kılıyor; foto muhabirliğini görüntü avcılığına indirgiyor ve fotoğrafları gerçeklerin manüplasyonunda araç haline getiriyor.



Ana akım medyanın kısıtlı özgürlük ortamında hak haberciliği yapmaya çalışan gazeteciler ise yazarak ve çekerek tanıklıklarını çoğaltıyorlar.



Bu ortamda sorumluluk sahibi, dürüst haber fotoğrafçıları, aktif tanıklığa devam ederek temel ihtiyaçlarımızdan birini karşılamaya çalışıyorlar, haber alma özgürlüğümüzü genişletiyorlar.



Haberlerin gerçeğini, doğru biçimde alma hakkımızı savunurken, sorumluluk sahibi habercilerin özgürce anlatmasını, yazmasını ve fotoğraflamasını istiyoruz.



“Ben Tanığım” Sergi Yazısı










































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ahmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben TanığımAhmet Şık : Ben Tanığım

Hikmet Şükrü Ertangün ve Serpil Ertangün : Büyük İstanbul Otogarı




BÜYÜK İSTANBUL OTOGARI



Libya’ da hayatını kaybeden fotoğrafçılar Tim Hetherington ve Chris Hondros anısına”¦





“Burası Esenler otogar ve ben yine bir otobüsün farına olmayacak hayallerimi taktım


Kapanan kapıların camlarına geleceğin ümidiyle çok baktım.”


Burası Esenler Otogarı


Murat İNCE






Büyük İstanbul otogarı ya da hepimizin kullandığı alışılagelmiş ismi ile Esenler Otogarı. Bir yolcu olarak değil, hangi kimlik ile uğrarsanız uğrayın tanışıp sohbet ettiğiniz insanlar ile konuşurken Esenler Otogarı ile başlayan cümleniz hemen ‘aslında burası Esenler değil Bayrampaşa Otogarı’ itirazı ile kesiliyor. Açıldığı tarihten bu yana pek çok sıkıntı ve haberle gündeme gelmesine rağmen sanki bu aidiyet sorunu garın üzerine örtülmüş siyah bir perde gibi. Öyle ki otogarın resmi internet sitesi bile bu açıklama ile açılıyor.



Terminaller, havalimanları, tren istasyonları ayrılıklara ya da kavuşmalara ev sahipliği yaparlar ve bir cok fotoğraf, makale, deneme, ödev hatta teze bu yönleri ile konu olmuşlardır.. Esenler’i ulaşımını karayollarna yaslamış ülkemizdeki diğer otobüs terminallerinden farklı kılan; belki insanı hep kaybolmuş hissettiren mimarisi, belki her gün büyük bir keşmekeşin yaşandığı küçük bir ilçe gibi olması, belki İstanbul’dan çıkan otobüslerin yüzde 95′i asya kıtasındaki illerimize gittiği halde otogarın avrupa kıtasında yer almasi, belki dere yatağına inşaa edilmiş olmasından dolayı sonbahar yağışlarında su basan alt katları ve belki de trilyonluk otobüslerle karanlık tamirhanelerin arasından geçerken yolculara yaşattığı korku dakikalarıdır.



Bir günde 90 bin yolcunun gelip gittiği, 6000 personelin çalıştığı işyerleri, tamirhaneleri, kuru temizlemecileri, otelleri, eczanesi, kuyumcusu, elektrikçisi, matbaası, kırtasiyesi, lokantaları, konfeksiyoncusu, çay ocakları, internet kafeleri, karakolu, kasabı, pastanesi hatta saat tamircisi ile esenler bir otogardan çok İstanbul’a konuşlanmış ve kendi muhasebesini kendi icinde ihtiyacına yönelik hesaplayan bağımsız, fakat İstanbul ile göbekten bağlı özerk bir bölge gibi.



Konuştuğunuz her yolcunun Esenler’i tanımlarken kullandığı ilk sıfat güvensiz oluyor. Sonrası tehlikeli, pis, karmaşık olarak devam ediyor. Konuştuğunuz her çalışan ise Esenler’i yolcular icin güvensiz ama kendileri için güvenli bir kale olarak görüyorlar. Aslında yazılı olmayan kurallarına uyduğun sürece alt kattaki dehlizlerin bir tehlikesi kalmıyor.



Esenler’e uzaktan baktığınızda, insanların bu kocaman bina icin 94’den beri besledikleri umutları görebiliyorsunuz. Postmodern mimarinin, insanların tüm ihtiyaçlarını tek bir alanda karşılayabilen tasarım anlayışına uygun duran Esenler’in alt katlarındaki dükkanlar; alışveriş merkezlerindeki ışıklı süslü mağazalar olmayı beklerken, şimdilerde tamirhanelerin hurdacıların ve yedek parçacıların sessiz ama güçlü sınıfsal karekterini fısıldıyor. Belki de İstanbul’ a büyük ve süslü hayallerle gelip güvendiklerince kandırılmış ve küsüp bir köşeye çekilmiş ama yaşamını idame ettiren bir anadolu çocuğu Esenler otogarı.



Çünkü ne yazık ki zaten böyle bir mimari anlayış, halihazırda varlığı olana hizmet ettiğinden emeğini ortaya koyanlar Esenler’de de postmodern yapının bir tarafına itildiler. Bugün çok net olarak görülüyor ki burada da alışveriş merkezi ve bol kazanç hayali kuranların mekanı terk-i diyar eylemesiyle oluşan boşluk, döngüsel olarak karanlık mimarinin karanlık işleri davet eden etkisiyle kendi sosyal yapısını şekillendirmiştir.



Sıradan bir otogar olarak Esenler’in serüveni onu kişiselleştirmiş hatta belki bir fenomen haline bile getirmiştir. Kaç otogarın facebook sayfası, adına bestelenen şarkıları, web sayfası, dünyanın 3. Büyük otogarı olmasının gururunu yansıttığı ‘Büyük İstanbul Otogarı’ gibi iddialı bir ismi var ki?



Yolcudan yola çıkıp gitmek yerine içindeki daimi yaşamdan yola çıkıp baktığınızda Esenler de acılı ya da sevinçli anların yaşandığı sıradan bir otogardan çok daha fazlasını görebilirsiz. Hakkında söylenen onca olumsuz şeye rağmen çalışanların bile hapishaneye benzettiği otogar, baktığınızda Türkiye’nin bir prototipi gibi.



Tanıdıkça belki seveceksin ama gidemiyorsan, mecbursan kuralları ile yaşayacaksın. Hapishane gibi de gelse bile kalacaksın, yabancıya belli etmeden onu cesaretlendirip en karanlık noktalarını aydınlatacaksın, giderse, görürse, anlarsa ne kar ne zarar ama anlatabilirse, anlatılana bir pencere açmış olacaksın.




Fotoğraflar: Hikmet Şükrü ERTANGÜN


Ses Kayıt, Kurgu ve Yazı: Serpil ERTANGÜN



Hikmet Şükrü Ertangün ve Serpil Ertangün






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hikmet Şükrü Ertangün ve Serpil Ertangün : Büyük İstanbul Otogarı

A.Tufan Palalı : Eksik Fotoğrafın İçinde



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



EKSİK FOTOĞRAFIN İÇİNDE




(1)Eksik Fotoğraf – The Missing Picture



Tam da dijital fotoğraf makinelerine alışmışken, filmli makine kullanma isteğimin yeniden alevlenmesi, bu “eksik fotoğraf”la başladı (1).



Filmli bir makine ile kaydettiğim bu fotoğrafın içinde gördüklerim hafızamdaki görsel kopyaları ile eşleşip beni iki yıl kadar önceye götürdü.



İki sene önce


(Kasım 2008, öğlen saatleri, Ankara)



“Yağmur vardı o gün Ankara’da”¦ Havadaki kasvet ve birikmişliği fotoğraflamak üzere dışarı çıkmıştım. Bir müddet yürüdükten sonra yağmur şiddetini arttırınca, biraz soluklanmak için kendimi ilk üzeri kapalı yere attığımı hatırlıyorum; Alman Enstitüsüne giden pasaja denk gelmiştim. Etrafta kimse yoktu ve enstitüsünün kapısından koridora süzen ışığın dışında pasaj neredeyse karanlıktı.



Etkisini giderek arttıran yağmurda koşuşturan insanları izledim bir süre. Damlalar rüzgârın da etkisiyle savruluyor, ıslanmamak için şemsiyeler kâfi gelmiyordu.



Bu devinimi kaydetmek üzere fotoğraf makinemi hazırlamaya koyulduğum bir anda koridora biri girdi ve sol tarafa geçip beklemeye başladı. Muhtemelen az sonra bu pasaj yağmurdan korunmak isteyen başka kişilerin istilasına uğrayacak ve bu fotografik görünüm kaybolacaktı. Elimi çabuk tutup, birkaç fotoğraf çektim.



O güne dair tüm hatırladığım bu.



Şimdi,


(Mart 2011, sabaha karşı, Ankara)



Üst bölümü yandığı için bu güne kadar ilgilenmediğim bu “eksik negatifi” ışığa yöneltip içindekilere bakınca; sağ tarafından kareye giren davetsiz bir siluet gördüm. Oysa sadece koridorun sonunda bekleyen kişiyi kaydettiğimi düşünüyordum. İsteğim dışında oluşan bir sonuca bakıyordum ama bu sürpriz silüet, kareye enerji veriyordu. Etkilendim”¦




(2) Eksik negatifin olduğu filmin ilk üç pozu – The first three shots of the missing negative



(3) Eksik negatifin olduğu filmin ilk iki pozu – The first two shots of the missing negative



(4) Eksik Negatif – The missing negative




Birkaç detay


Kayıtları inceleyince, biri filmli diğeri dijital olmak üzere iki makine kullandığımı, siyah/beyaz bir sonuç elde etmek istediğimi ve dijital makine üzerinden okuduğum verilerle filmli makinemi hazırladığımı anlıyorum.



“O ana” ilişkin sırasıyla ilki dijital (4), diğer ikisi (5-6) filmli makine ile kaydettiğim üç görsel var; üçünün de baskısını alıp, karşıma koyuyor ve “eksik fotoğrafın” beni neden etkilemiş olabileceğini düşünüyorum.



(5) İlk Kare, dijital makine – First shot, with the digital camera



(6) İkinci kare, filmli makine, eksik olan-düzenlenmiş – Second shot with the film camera, the missing one-retouched



(7) Üçüncü kare, filmli makine – Third shot, with the film camera




Sonuçlar


Bu kaydı gerçekleştirirken sadece dijital bir makine kullansaydım, koridorda sadece bir kişinin göründüğü anı fotoğraflamayı planladığım için, bu “davetsiz silüeti” ekranda görünce belki de fotoğrafı siler, yeni bir fotoğraf çekerdim. Ancak, “fotoğraf” filmli bir makine ile çekildiğinden, “sonu甝 filmi banyo edene kadar ortaya çıkmayı beklemişti.



Kimya ile fiziğin aşklarının bir meyvesi olarak doğan “fotoğrafik görüntü” varoluşunun gereği, filmin içine akıp, kaydedileni ısrarla tutarken, dijital devrimin bu ilişkiden kimyayı zorla ayrılmasına isyan ederek piksellere girmeye direniyor ve (belki de!..)kolay silinebilmeyi sunarak intiharı seçiyordu.



Sadece kendi fotoğrafik görüşüme bağlı olarak kaydedeceğim bir görsel, gelecekte ona tekrar baktığımda göndergesine ilişkin kodların doğru açılmasına engel olacak ve belki de yapılan işi bütünüyle anlamsızlığa götürecekti. Ancak bu fotoğrafta sahneye, hayatın kendi özgür dinamiğinin bir izi olarak giren bu silüet, kurgu ile var olanı bir araya getirmiş ve “sonucu” sadece kurgusal olmaktan öteye taşımıştı. Davetsiz silüet “orada olma halime” anlam katmış ve bana her baktığımda yaşanmışlığımı yanılsamaya sürüklemeyecek bir fotoğraf hediye etmişti.




gölgem


az önce gölgemi gördüm


demek ki dedim;


ben varım




Yazı deneme: A. Tufan Palalı


Şiir deneme: A.Tufan Palalı


Çeviri: Arzu Özkal





IN THE MISSING PICTURE



Though, I’ve just recently gotten used to digital, this particular missing picture awakened my desire to go back to film. (1)



What I’ve had recorded with this old film camera perfectly matched it’s visual traces in my mind, and took me back to two years ago.



TWO YEARS AGO


(November, 2008, about noon, Ankara)



“It was a rainy day in Ankara… I was out documenting the gloom and melancholy of the city. I walked for a while, and as the rain became heavier I took refuge under the first door step. It was the passageway going into the German Cultural Center. The arcade was quiet, there was nothing in view than the dim light falling in from outside.



I remained indoors, and watched the people under the heavy downpour of rain hurrying across the street. Rain drops were thrown all over with the strong wind making umbrellas useless. As I reached for my camera to take a picture of the moment, a man rushed inside and stood on the left side of the door. I knew more people would fill up the space and this perfect shot I was hoping to catch was going to be ruined, momentarily. Still I was able to make a few shots.


This is all I remember from that day.



NOW


(March, 2011, dawn, Ankara)


This old film negative lacked my attention till recently. Top half is ruined. I hold it towards the light for a quick look and noticed a silhouette, which I don’t recall including in the frame. My intention was to only capture the man waiting by the door. But now that I am looking at it, this silhouette, which entered the frame without my consent is making the picute more vibrant. It inspires me.



A FEW DETAILS


I looked at the images closely. Apparently, I used two cameras; one digital and one film. I remember that I was taking a black and white picture using the parameters of my digital camera, but shooting with my film camera.



Regarding that moment I have three images. First one taken with a digital camera (5), the other two with my film camera (6-7). I printed all three of them, and placed them in front of me thinking why this missing picture has influenced me this deeply.



RESULTS


If then, I’ve had chosen to shoot in digital only, when I notice the silhouette in the frame I would probably just erase the file, and shoot a new one just with the man in the hallway. My intention was to photograph him in the end. But this silhouette waited patiently inside the film roll till I process it.



The love of chemistry and physics result in photography. To exist, light falls on the film and persistently holds onto the reflections. The digital technology excludes chemistry outside of this relationship. As a reaction to that, perhaps it chooses to be ephemeral, easily erased; a quiet suicide.



If I’ve had taken this image simply following my intentions back then, what it signifies to me now would not do enough justice to the actual moment. But this accidentally captured silhouette reminds me about the emergent quality of life; chance; it’s not all constructed. So every time I look at the silhouette, it will remind me that I was in the moment. And I am, now.



My shadow


I saw my own shadow just now


I said;


Then, I exist…




Experimental Text: A. Tufan Palalı


Experimental Poetry: A.Tufan Palalı


Translation: Arzu Özkal






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Göz Göze
Ankara Metrosu
Kaybolan
Son Bakkal




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

A.Tufan Palalı : Eksik Fotoğrafın İçindeA.Tufan Palalı : Eksik Fotoğrafın İçindeA.Tufan Palalı : Eksik Fotoğrafın İçindeA.Tufan Palalı : Eksik Fotoğrafın İçindeA.Tufan Palalı : Eksik Fotoğrafın İçindeA.Tufan Palalı : Eksik Fotoğrafın İçindeA.Tufan Palalı : Eksik Fotoğrafın İçinde

Ali İhsan Ökten : Direne Direne Kazandılar







DİRENE DİRENE KAZANDILAR
BASINA VE KAMUOYUNA



Direnişimizin 3. Gününde tüm destek verenleri selamlıyoruz”¦


Bugün direnişimizin 3. günü. Bizler işten atılan Adana Numune Hastanesi taşeron işçileriyiz. Geçtiğimiz yılın sonunda imzalanan ihalede, ihaleyi alan firmanın Keynet AŞ’den, ORPAŞ’a geçmesi, yani ihalenin bu firma tarafından kazanılmasından sonra bizlere birer ibraname imzalatılmak istenmesi ve bu ibranameyi imzalamamamız nedeniyle işten atılan 37 işçiyiz.



İbranameyi imzalamadık. Çünkü, geçmişe yönelik tüm haklarımızdan vazgeçmemiz, bu konuda hiçbir hak talep etmememiz ve hukuki yollara başvurmayacağımızı beyan etmemiz isteniyordu. Bizler bu ibranamenin bizleri disiplin altına almak, işverenin her söylediğini yapmak ve insani olmayan koşullarda çalışmak anlamına geldiğini bildiğimiz için imzalamadık.



Bunun üzerine kimilerimize 31 Aralık gecesi, kimilerimize ise 3 Ocak sabahından itibaren işe gelmememiz gerektiği söylendi. Elimize işten çıkartıldığımıza dair bir belge verilmedi ve işten çıkarılmamızı gerektirecek herhangi bir gerekçe gösterilmedi. Bizler de çocuklarımızın geleceği ve ekmek kavgamız için direnişe geçtik.



Bizler bu olayın taşeronluk sistemine bağlı olduğunun farkındayız. Taşeronlaştırma güvencesiz iş demektir. Taşeronlaştırma kölelik demektir. Taşeronlaştırma ekmeğimizin ve onurumuzun ayaklar altına alınması demektir. Bizler gerek kendi geleceğimizin ve gerekse çocuklarımızın geleceğinin ayaklar altına alınmasına izin vermeyeceğiz.



Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, yeni yapılan ihalede işçi sayısında bir azalma yoktur ve biz işten çıkarılanların yerine hastane idaresinin veya şirketin tanıdıkları işe başlatılmıştır. Çıkartılan 37 kişi yerine 47 kişi alınmıştır.



Bizlerin tek bir talebi vardır o da İŞE GERİ ALINMAKTIR: bizler geriye yönelik haklarımızın hukuki mücadele ile alınacağını bilen insanlarız ancak burada bulunmamızın gerekçesi bu değildir ve işe geri alınmak dışında hiçbir çözümü kabul etmeyeceğimizi tüm kamuoyu önünde bir kez daha ilan ediyoruz.



Bugün direnişimizin 3. günündeyiz ve bu eylem işe iademiz sonuçlanana kadar, her türlü yasal hakkımız geri verilenene kadar sürecektir. Bizler hakkımızı alana kadar burada kalacağız ve hakkımızı direne direne kazanacağız.



05.01.2011


NUMUNE HASTANESİ İŞTEN ATILAN TAŞERON İŞÇİLERİ
















































DİRENİŞ ÇADIRINDA 120 GÜN


Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 37 sağlık çalışanı 2011 yılına işsiz girdiler.



2010 yılı sonunda yapılan ihaleyi kazanan yeni şirket, eski şirket ile ilişkilerini sonlandırmalarını istiyordu işçilerden. Eski şirket de tüm haklarını aldıklarına ve bu konu ile ilgili en ufak bir hak iddia etmeyeceklerine dair bir “ibraname” imzalatmak istiyordu işçilere.



200 işçinin 120’si gözü kapalı imzaladı ibranameyi, 80 civarında kişi itiraz etti. 37 sağlık işçisi bu ibranameleri imzalamadıkları gerekçesiyle 2011 yılının ilk günü hastanenin kapısına kondular. Ve tereddütsüz direnişe geçtiler.



Bir ay sonra 7, iki ay sonra 5 kişi daha ayrıldı. Kiminin çocuğu çok küçüktü, kiminin ekonomik gerekçeyle iş bulmaları gerekiyordu, kiminin türlü türlü mazeretleri vardı.



Ve 25 yürek olarak yola devam ettiler. 120 gün direndiler. Bu 120 günde demokratik kamuoyu yanlarındaydı, emekten yana partiler yanlarındaydı, sendikalar, dernekler ve kadınlar”¦ Her biri öğlen yemeklerini karşılamak için sıraya giren kadınlar”¦



120 gün ortak atan 25 yürek, seslerini tüm Türkiye’ye duyurmaya çalıştı. Kimi zaman basın açıklamaları yaptılar, kimi zaman yürüyüşler ve kimi zaman TV programları. Bu süreçte Devrimci Sağlık İş Çukurova Şubesi ve SES Adana Şubesi hep yanlarındaydı.



80. gün ise zincirlediler kendilerini Sağlık Müdürlüğü önündeki demirlere ve isyan ettiler hep bir ağızdan. “İşimizi Geri İstiyoruz” diye. Zincirlerinden başka kaybedecekleri hiç bir şeyleri yoktu. Hep beraber gözaltına alındılar, hep beraber verdiler ifadelerini ve çadırlarına tek yürek olarak geri döndüler. Artık yöneticilerin de bu sese kulak tıkamaları mümkün olmadı ve hastane idaresi “bizi yendiniz” dedi onlara.



Ama 25 yürek birlikte başlattıkları mücadeleyi birlikte kazandılar”¦ Direne direne kazandılar”¦ Çok Ses – Tek Yürek olarak kazandılar”¦



1 MAYIS 2011 GÜNÜ TEKRAR İŞLERİNE GERİ DÖNDÜLER



Ali İhsan ÖKTEN


“32. ve 33. fotoğraflardaki yardımları için Faruk Ayyıldız’a teşekkür ederim.”





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ali İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne KazandılarAli İhsan Ökten : Direne Direne Kazandılar

Chris Friel’in Siyah Beyaz Doğasında



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



CHRIS FRIEL




Chris Friel verdiği röportajlarda kendisini orta yaşlı, kariyer sahibi ve renk körü olarak tanımlıyor. 10 yıl boyunca resim yaptıktan sonra 2006 yılından beri artık sadece fotoğraf çektiğini, dijital makine kullandığını ve fotoğraf çekmeye başladığından beri de resim yapmadığını ifade ediyor. Güney İngiltere’de bir plajda yaşıyor.



Çalışmaları oldukça özgün, minimalist ve estetik. Doğa onun en temel modeli, fotograf çekerken teması ne olursa olsun minimalizmin sınırlarını zorluyor… Fotograflarını; lensi zumlayarak, makineyi sallayarak, netlik ayarlarını bozarak ya da uzun pozlama yaparak çekiyor. Yakın zamana kadar siyah beyaz fotograf, bir süredir de renkli çekim yapıyor… Her ne kadar fotograf çektiğinden beri resim yapmıyorsa da manzara ve doğa fotografları son derece resimsel.



Her dışarı çıkışında makinesini yanına almıyor, aile fotoğrafları çekmiyor, fotoğraf çekmek için düşünmesi ve yürümesi gerektiğini belirtiyor… Fotoğraf çekmeye çıktığında yanına, genelde tek bir lens alıyor. Sıklıkla kullandığı lensler 35 mm ve tilt&shift 45 mm lens… Fotoğraflarını çıktığı uzun yürüyüşler sırasında çekiyor. Dikkatini ve bakışını çeken her şeyi fotoğraflıyor. Günde yaklaşık 1000 kare çekiyor ve bunun ancak 30 kadarını baskıya değer buluyor. Bunu `dijitalin keyfi` diye adlandırıyor. Kendisinin bir gün William Eggleston gibi olacağına ve bulunduğu yerden sadece tek bir kare çekerek ayrılacağına inanıyor.



Yürüyüş onun en büyük esin kaynağı, yürüdükçe fotoğrafı çekilecek bir şeyler bulunacağına inanıyor. Diğer bir esin kaynağı da internet ortamı, özellikle de flickr üzerinde bir saat geçirmesinin esinlenmesi için yeterli olduğunu ifade ediyor…



Fotografları İngiltere, Santiago ve Şili de sergilenmiş.. 2008, 2009 ve 2010 yıllarında Sunday Times gazetesince manzara kategorisinde yılın fotoğrafçısı seçilmiş…



İngiliz James Wainwright ve Peter Scammell, Rus Alexey Titarenko’nun uzun pozlama, bir savaş fotoğrafçısı olmasına rağmen Don McCullin`in manzara ve genel olarak da Japon Toshihiro Oshima ve Meksikalı Luis Montemeyer fotograflarını seviyor.



Bir an için kendi renklerinizi unutup, onun resimsel, siyah beyaz doğasında kısa bir gezintiye ne dersiniz?




Derleme / Sunum yazısı : Faika Berat TAŞKIRAN


Çeviri : Şebnem AYKOL



Kaynakça :


-Az ama özgeçmişi


-http://www.sprayblog.net


-http://www.flickr.com/photos/cfriel




Chris Friel describes himself as middle aged, working and color blind person. After painting 10 years through, he tells he only takes photographes, uses digital camera till 2006 and give up painting until then on. He lives in abeach in South England.



His works are authentic, minimalist and aesthetic. Nature is his basic model, while he is photographing, he pushes the boundaries of minimalism whatever the theme is. He takes his photographs, with zooming his lens, shaking his camera, playing with focus or with long exposuring. He was taking only black and white, but in recent times he is also taking color photographs. However, he‘s not painting after he began photographing, his photographs of scenery and nature are pretty likely painting.



He doesn’t take his camera with him every time he goes out, he mentions that he needs thinking and walking for taking photographs. He takes generaly just one lens when he goes out for photographing. He mostly uses 35mm and 45mm tilt&shift lenses. He takes photos during his long lasting walks. He takes everything which call his attension and look. He takes nearly 1000 images and he think just the 30 of them worth for printing. And he names this as “the pleasure of digital”. He believes that someday he will be just like William Eggleston and he will be able to leave the place with only one photograph.



Walking is his best inspiration source, he believes that he will be able to find something to photograph as he walks. Internet atmosphere is another inspiration source, he says specially wieving flickr about an hour is sufficient.



His photographs were exhibited in England, Santiago and Chile. He was elected as the scenery photographer of the years 2008, 2009, 2010 by the Sunday Times.



He loves the Photographs of James Wainwright and Peter Scammell from England, lonfg exposure from Rus Alexey Titarenko, scenery from Don McCullin although he is a photojournalist of war and Toshihiro Oshima from Japan and Luis Montemeyer from Mexico.



How about to forget about your own colors and go through short a black and white journey fo him?




Presented by: Faika Berat TAŞKIRAN


Translation by: Şebnem AYKOL



Reference :


-Curriculum Vitae


-http://www.sprayblog.net


-http://www.flickr.com/photos/cfriel


























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Chris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz DoğasındaChris Friel'in Siyah Beyaz Doğasında

Adem Sönmez ile Fotoğraf Üzerine




Adem Sönmez ile Fotoğraf Üzerine”¦













Atakan DÜRÜST: Merhaba Adem Bey, günümüzde fotoğraf ile uğraşan kişi sayısında, fotoğrafa dijital teknolojisinin girmesiyle de büyük bir artış oldu. Siz fotoğrafa, dijital yaygınlığından çok daha önce analog makinelerle başladınız. Seksenli yıllarla şu anda bulunduğumuz zamanı kıyaslamanızı ve değerlendirmenizi isteyeceğim sizden. Her iki dönemde de aktif olarak fotoğraf ile ilgilenen bir kişi olarak neler söylemek istersiniz?



Adem SÖNMEZ:
Merhaba Atakan Bey, evet özellikle son 4-5 senedir fotoğrafa ilgi hatırı sayılır bir şekilde artmıştır. Buna dijital teknolojinin etkisi olmuştur. Gerek donanım ve gerekse ekonomik durumlar bunu kolaylaştırdı. Bu durumun fotoğraf üzerinde artı ve eksileri var tabii ki. Özellikle fotoğraf çekimleri yaygınlaşınca dijital makineler, cep telefonu PS fotoğraf enflasyonu yarattı. Dolayısıyla kalite düştü ve yeni nesil dijital makinelerle fotoğrafa başlayanların büyük çoğunluğu ( kısa zamanda başarıya ulaşanlar istisna) kriter olarak netlik ve canlı renklere sahip fotoğrafları iyi fotoğraf olarak tanımlıyor ki bu kriterleri zaten gelişmiş teknoloji yerine getiriyor. Yaygın internet sayesinde paylaşım ve beğenilerde fazla olunca zaten fotoğraf budur diyor; dolayısıyla gelişme istenen düzeyde olmuyor. Geliştirmek isteyenlere tavsiyem, hatta ‘’bu fotoğrafı ben çektim’’ diyebilmeleri için manuel çalışarak tüm ayarları kendileri vermek suretiyle şartları zorlayarak emeğin keyfini yaşasınlar”¦




Atakan DÜRÜST: Muş şehrinde yaşamaktasınız. Bu şehrin ve bölgenin fotoğrafçı kimliğinizle size yüklediği artı bir misyon var mı? Kendinizi bu kimlikle sorumlu hissettiğiniz konulardan bahseder misiniz?



Adem SÖNMEZ: Gerek yaşadığım şehir Muş gerekse bölge ve hatta yaşadığım coğrafyada fotoğrafçı kimliğimle 1970′li yıllardan bugüne kadar tanık olduğum sosyal, siyasal yaşam ve ekonomik gelişim haliyle beni etkileyerek misyon yükledi veya yüklenmiş bulundum.


Yaşadığımız çağın gidişatına, ‘’modernlik’’ teknolojik değişim, iç göçler, nüfüs artışı ve bölgede yaşanan savaşla birlikte birçok değerlerin yok olup gittiğine tanık olup kaygılanmış olacağım ki ‘’yangından ne kurtarabilirsem kardır’’ hesabıyla yaşamları belgelemeye koyuldum. Bu karışıklıklar toplumda bir yandan tahribat bir yandan da değişim, dinamizm ve hareket kazandırdı.




Atakan DÜRÜST: Yaşadığınız coğrafyada gençlerin hatta genel anlamda insanların fotoğrafa bakışı ve fotoğrafın yaygınlığı hakkında ki izlenimlerinizi anlatır mısınız?



Adem SÖNMEZ: Fotoğrafa merak saldığım 1960 – 70 li yıllardaki bakışla şimdiki bakış arasında çok fark vardır, şöyle ki; Çocukluğumda okula gitme şansım olmamıştı. Bu yüzden köy medreselerinde okuduğum zamanlarda bile yeniliklere merakımdan o dönemde aldığım basit Kodak fotoğraf makinesiyle çektiğim ikinci filmde hocamın haberi oldu ve hemen! ‘’o şeytani aleti aldığın yere geri ver’’ buyruğuyla iade etmiştim. Sanırım bu olay bile o dönemde toplumun fotoğrafa bakışını anlatmaya yetecektir.


Fotoğrafa olan hevesim askerde devam etti. Askerlik dönüşü iş hayatıma radyoculukla başlamış, ekonomik bağımsızlığımı kazanınca ilk işim bir Lubitel fotoğraf makinesi almak oldu ve büyük bir heyecanla fotoğraf çekmeye başlamıştım.




1974’te Almancılardan aldığım SLR makine (Pentax spotmatik) ile kaliteyi yükselterek çektiğim ilk renkli negatif filmi banyo ve baskı için İstanbul’a yollamıştım. Bu arada siyah beyaz filmleri de iş yerimin ardiyesinde kurduğum karanlık odada yıkıyor, tab ediyordum. Hatta 1975′te renkli banyo ve fotoğraf basmayı da başarmıştım. (tabii ki fotoğraf benim için hobi ve işimden artan zamanlarımı değerlendirmeydi) Daha sonra TV yayını başlayınca servislik vs. derken işlerim yoğunlaştı. Çektiğim renkli filmleri tekrar başka illerdeki laboratuarlara göndermeye başladım. Aynı yıllarda ‘’Yeni Fotoğraf’’ dergisine abone olmuş fotoğrafla ilgili bilgilerimi artırıyor ve aynı zamanda ustaların fotoğraflarını takip ediyordum.


1981′de fotoğraf çekimleri için doğu seyahatinde Muş’a uğrayan büyük usta rahmetli Mehmet Avcıdırlar’la tanışmam benim için dönüm noktası olmuştu. 15 günlük gezilerine katılmam, fotoğraf çekmenin temel bilgileri hakkında çok faydalı olmuş, artık hayata ve çevreye fotoğrafik gözle izlemenin önemini anlamış ve sevdiğim tarzını benimsemiştim. Daha sonra SLR’nin beni tatmin etmediğini hissetmiş 1988 de orta format Hasselblad fotoğraf makinesini alarak Karl Zaiss ve ‘’kare’’ filmin heyecanıyla devam etmiştim.




Atakan DÜRÜST: Sanırım dağcılık ile de ilgilenmektesiniz. Bu merak fotoğraf sayesinde mi başladı? Doğa sporlarının fotoğraf ile direk ilintili olduğundan yola çıkarak soruyorum bu soruyu. Fotoğrafın sizde değiştirdiklerinden ve size getirdiği yeniliklerden de bahsedelim biraz?



Adem SÖNMEZ: Evet”¦ Çevreye duyarlılık, doğa sevgisi ve fotoğraf, bunların hepsi bir araya geldiğinde dağlara sevdalanmak kaçınılmaz olur herhalde”¦ Dağcılığa 1980′lerde Muş’ta dört arkadaş olarak Kurtik Dağlarına çıkmakla başladık.




Dağcılığa bilinçli olarak adım atışımız 1983’te İzmir’den üç dağcı arkadaşlarımızla Nemrut Kraterinde kamp kurarak temel eğitim sayılacak düzeyde başladık. Hemen akabinde Süphan Dağına zirve yaptıktan sonra çevremizdeki dağlara çıkmayla devam ettik. Bu çıkışlarımızda hep fotoğraf çekiyordum ve halen de dağlara sevdam devam ediyor. Grubumuzdan Ömer Faruk Gülşen arkadaşımız uluslararası düzeyde ilerletti.


Tabii ki fotoğraf sayesinde değişik yerler, farklı insan ve kültürlerle tanışmam hayatıma renk kattı. Fotoğraf olmasaydı belki dağcılıkta olmazdı ve sıradan biri olur şimdi sizlerle karşılaşmazdık. İnsanın hayatında ufak sayılabilecek bir farklılık bile hayatımıza büyük değerler katarak ufukları genişletir.




Atakan DÜRÜST: Bu kadar uzun süredir fotoğraf ile uğraşmaktasınız. Hayatınızdan fotoğrafı çıkartırsak yerine koyabileceğiniz bir dal var mı? Bir de şöyle sorayım. Fotoğraf olmasaydı bugün aynı kişi olur muydunuz?



Adem SÖNMEZ: Sanatın ehlileştirdiği hayatlar renkli olur, dünyalar geniş olur ve böylece hem kendileri hem de çevrelerindeki insanları mutlu etmesinde rol alırlar”¦ Hayatımda fotoğraf olmasaydı elbette şimdiki anlamda Adem Sönmez olamazdım ve fotoğrafın yerine başka bir şey koymayı düşünemiyorum. Bana göre fotoğraf, hayata gerçekçi gözle bakmaktır, estetiği anlamaktır, farklılığı fark etmektir, ışığa aşık olmaktır, kendini ve başkalarını ürettikleriyle mutlu etmektir ve hayatın gerçeği peşinde koşmaktır.




Atakan DÜRÜST: Yaşadığınız bölge dışında nerelerde fotoğraf çalışmaları yaptınız ya da nerelerde yapmak istersiniz?



Adem SÖNMEZ: Yoğun olarak yaşadığım coğrafyayı, Doğu ve Güney Doğu bölgelerini defalarca dolaştım, fotoğraf çektim. Bunun dışında Doğu Karadeniz, Kapadokya, Edirne, Ankara, İstanbul ve gittiğim her yerde fırsat buldukça fotoğraf çektim. Tabii ki ülkemizin her tarafı görsel ve kültürel güzelliklerle doludur. Tüm ülkeyi defalarca gezip fotoğraf çeksek yinede bitiremeyiz.




Atakan DÜRÜST: Ülkemizdeki belgesel fotoğrafçılığını sormak istiyorum size. Nasıl görüyorsunuz? Amaca uygun çalışmalar yapılabiliyor mu? Yoksa çalışmayı yapan kişinin kendi özel amaçlarına mı hizmet ediyor çoğunlukla?



Adem SÖNMEZ: Ülkemizde belgesel tarzda çalışan değerli ustalarımız vardır. Çoğu kendi imkânlarıyla bu işi yürütürler ve tabi ki duyarlı kişi, şirket ve kurumların desteklediği ustalarda güzel şeyler ortaya koyuyorlar. Belgesel tarzda çalışmak sanıldığı kadar kolay değil. Çünkü belgesel çalışacağınız yer ve konu hakkında ön çalışma yapmanız bilgi edinmeniz gerek.


Yaşamlar, kültürler, mekânlar ve insanları iyi tanıyabilmeniz için yaşam biçimlerini, neyin nerede ne zaman nasıl anlatılacağını bilmeniz gerek. Kendinizi onlara kabul ettirirseniz ve onlardan biri olursanız ancak meramınıza ulaşabilirsiniz. Çekeceğiniz konuları doğal şekliyle, ışığıyla, renkleriyle olduğu gibi alırsanız ancak belgesel tadında bir şeyler üretmiş olursunuz.




Atakan DÜRÜST: Birçok sergi açtınız ve birçok yarışmada çeşitli dereceler kazandınız. Ülkemizdeki sergilere ve sergilerin açılma amaçlarına bakışınız nedir?



Adem SÖNMEZ: Sergiler, sadece sergi açmış olayım değil, çalışmalarınızı kitlelerle paylaşma amacı olmalı ve öyle sıradan fotoğraflarla değil, izleyiciyi etkileyerek belleğinde iz bırakmalı ki günler geçse, seneler geçse bile falan galeride ‘’SERGİ’’ izledim dedirtmeli bence. Yoksa iş olsun diye sergi açmak amaca ulaştıramıyor bana göre.




Atakan DÜRÜST: İlerisi için fotoğrafa dair düşünceleriniz neler? Kafanızdaki fotoğraf ile alakalı projelerden bahsediyorum.



Adem SÖNMEZ: Şu anki düşüncem klasik çalışmalarımı (ki eski çekimlerimin çoğu zaman ve mekan itibariyle artık kolay kolay çekilmeyecek karelerdir) bir albümde toplamak, sponsor bulup albümü bastıktan sonra yeni neslin yaşam tarzlarını, hayata bakışlarını, yeniliklere teknolojiye uyumlarını ve gelişen yeni kültürleri çekmeyi planlıyorum.




Atakan DÜRÜST: Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?



Adem SÖNMEZ: Yukarıda teknolojinin gelişiminden olumlu yönde etkilenen fotoğraf gereçleri, fotoğraf çekmeyi kolaylaştırdı cümlem, emeği hafife almak gibi algılanmasın. Delikli demir icat oldu, mertlik bozuldu anlamı çıkmasın. Her konuda amaca ulaşmak için araçlara gereksinim duyarız. Sonuçta fotoğraf makinesi de bir araçtır. Önemli olan bu araçla amaca ulaşabilmek.


Yeni nesil fotoğrafçı arkadaşlara tavsiyelerim, her şeyi makineye bırakmadan fotoğrafa büyük oranda emeklerini katarak bilgi ve becerilerini geliştirsinler. Manuel ayarları devreye sokarak ışık kullanımı kompozisyon çekim açıları belirleyerek PS’ye fazla iş bırakmadan kadrajlarını oluştursunlar. Hatta kendilerini test etmek için tamamen analog bir makineye film taksınlar ve tüm ayarları fokus ayarı dahil her şeyiyle kendi emekleri sayılacak kareler elde ederek fotoğraf çekmenin gerçek keyfine ersinler diyorum. Bu şekilde çektikleri fotoğraflar en sevdikleri en değer verdikleri kareler olacaktır ve bundan büyük keyif alacaklarına inanıyorum.



Teşekkür ederim. Sevgi ve saygılarımla”¦







Nemrut Krater Gölü’nü Dünya’ya Tanıtan Fotoğrafın Hikâyesi





Nemrut’la ilk defa 1983 yılında tanıştım. Sonra sık sık gidip gelmeye başladım. Her gidişimde Nemrut’u biraz daha yakından tanıdım, tanıdıkçı dost olduk onunla. Ona sokuldukça, onun içine daldıkça, onunla yaşadıkça biraz daha ısındık birbirimize. Aramızda inanılmaz duygusal bir bağ oluştu zamanla. En tepeden en aşağıya, en aşağıdan en tepeye kadar tüm dağı dolaşıyorum, her gittiğimde. Çoğu zaman da yoldan çıkıyorum. Doğrusu adamı yoldan çıkartacak kadar da güzel mi güzeldir Nemrut Dağı. Ha bire elimdeki makinelerin deklanşörüne basıp karelerde dondurmaya çalışıyorum Nemrut’u.



Koçerlerin hayvanlarını diz boyu otlaklarında yayabilmek için zor bela traktörler yardımıyla gelip konaklandıkları gölün kenarında bulunan yayla yerlerindeki yaşama da katılıyordum elbet o ilk yıllarda. O zamanlara kadar Nemrut Dağı, Nemrut Gölü pek bilinmezdi. Sanki dünya ondan bihaberdi. Daha çok Ahlat yönünden, dağın kuzeyine düşen Serinbayır (Soğurt) Köyü’nden gelirdi Koçerler. O dağ sevdalısı Koçerleri de karelerimde donduruyordum elbette Nemrut’un tüm güzellikleriyle birlikte.



Ne var ki çektiğim fotoğraflar beni tatmin etmiyordu. Çektiğim kareleri gördükçe, ‘daha iyisini, en iyisini çekebilirim’ derdim kendi kendime ve hep didinip dururdum.



Bendeki Nemrut tutkusu bitmedi, aksine gittikçe büyüdü bu tutku. 1991 yılında, benim gibi yoldan çıkmış bir arkadaşla Tatvan’dan çıkarak vurduk yüreğimizi Nemrut’un yoluna, bir geceliğine de olsa misafiri olabilmek, onunla tatlı bir gece daha geçirebilmek için. Kamp kurduk, Nemrut’un en sakin, yalnız olduğu o gece. Sabahın erken saatlerinde bir kez daha zirve yapmıştım, her şey muhteşemdi.



Ertesi yıl dayanamadım, bir kez daha gittim. Yine zirve yaptım, yine en tepeden muhteşem görülen gölleri karelerde dondurdum. Ancak bir türlü tatmin olamıyordum. İstediğim kareler değildi çektiğim en son fotoğraflar. Ama mutlaka çekmeliydim, mutlaka o kareyi bulup yakalamalıydım.



Yıl 1993, aylardan Hazirandı. Atlas Dergisi ekibi de vardı birlikte çıkacağız Nemrut’a bu defa. Bir sabah, henüz şafak atmadan Tatvan’dan çıktık yola, arazi aracıyla. Dağın yarısına gelmiştik ki yolun kardan kapalı olduğunu gördük. İki İtalyan turist de motosikletleriyle Nemrut’un ziyaretine gelmiş, ancak yolun kapalı olduğunu görünce, geceyi oracıkta geçirmiş, sesimizi duyunca da uyanıvermişlerdi. Haziranın ortasındaydık ama üç, dört metre kadar yükselen kar kütlesi henüz erimemiş, yol da o nedenle kapalı kalmıştı. Bunun üzerine Tatvan’a geri dönerek, jandarmaya haber verdik. Köy tarafını kullanarak Nemrut’a çıkacağız diye. Jandarmanın buna izin vermeye yanaşmaması üzerine sorumluluğumuzu üstlenecek bir tutanak imzalayıp, istediğimiz izni kopardık.



Önce araçla Nemrut’un kuzeyinde bulunan Ahlat’a bağlı Serinbayır (Soğurt) Köyü’ne gittik. Oradan da üç saat yürüyüşten sonra, gölleri görebilecek tepeye vardık. Atlas’ın ekibi vardığımız ilk tepeden gölleri çekip işlerini bitirirken, ben tek başıma diğer tepelere doğru yürümeye başladım. Vardığım her noktada çekim yapıyordum. Bulduğum her kareyi mutlaka değerlendirmek istiyordum. En sonunda o kareyi yakaladığımı hissettim.



Geldiğim noktada ‘Evet, aradığım açı bu olmalı’ dedim kendi kendime.



En son çıktığım kocaman kayanın üzerinden yakaladığım olağanüstü manzarayı dakikalarca izlemeye başladım. Peş peşe fotoğraflar çekiyordum. Farklı objektifler kullandım. Bu arada panoramik fotoğraflar da çekmiştim. Yaklaşık 2 saat kadar bulunduğum kayanın üzerinden muhteşem manzarayı izlemiş, filmler bitinceye kadar çekmiştim.



Nemrut’tan döner dönmez filmleri yıkattırdım. Çıkan karelere baktım, birbirini tamamlayan dört parçayı tespit edip birleştirdim. Büyük bir heyecanla, ‘Evet aradığım fotoğraf bu’ dedim. Nereden bakarsan bak, bir uçtan bir uca 50 kilometrelik bir alanı fotoğrafa sığdırabilmiştim. Bu karelerin birleştirilmesi gerekiyordu ama önemli olan aralarındaki izin kalmamasıydı o zaman Photoshop yaygın değildi.



Yaptığım çalışmayı arşive kaldırdım. 1997 yılında, henüz yeni gelişen Photoshop yöntemi ile filmleri taratıp birleştirmeyi başardım. Elde edilen kareler panoramik bir slâyta dönüştürüldü. Slâytı deneme olarak küçük ebatta bastırdım ve gördüğüm fotoğrafın yıllardır aradığım kare olduğuna karar verdim artık. Büyük bir yük kalkmıştı üzerimden. Keyfim doruktaydı, artık çok iyi hissediyordum kendimi. Çünkü yılların hayali gerçek olmuştu.



Poster ve kartpostal olarak bastırdım on binlercesi böylece dünyaya yayıldı. Her sene binlerce yerli ve yabancı insan ziyarete gelir. Bu sayede yollar yapıldı ve yöre halkı bu çalışmalarımdan dolayı beni onöre etmek için büyük göldeki adalardan birine ‘’ Adem Sönmez’’ adası ismini koydular.



Orası benim cennetimdir”¦







Adem SÖNMEZ Hakkında



1973′te ticari hayata elektronikçi olarak atıldığım Muş’ta, hobi olarak fotoğrafa Lubitel marka fotoğraf makinesi ile başlamıştım. Hayalini kurduğum SLR makineye 1975′te sahip olmakla birlikte, fazla bilinçli olmasa da çektiğim birkaç ilginç fotoğraf ilham vermişti bana. O dönemde abone olduğum ”Yeni fotoğraf dergisi” usta fotoğrafçıların karelerini takip etmeme yardımcı olmuştu.



1981′de fotoğraf çekimleri için Doğu seyahatinde Muş’a uğrayan büyük usta rahmetli Mehmet Avcıdırlar’la tanışmam benim için dönüm noktası olmuştu. 15 günlük gezilerine katılmam, fotoğraf çekmenin temel bilgileri hakkında çok faydalı olmuş, artık hayata ve çevreye fotoğrafik gözle izlemenin önemini anlamiş ve sevdiğim tarzını kapmıştım…



35 mm formatın beni tatmin etmediğini hissedince, 1988 de orta format Hasselblad fotoğraf makinesini almıştım.




Adem Sönmez


İşimden, eşimden, çocuklarımdan ve kendimden kıstığım zamanları fotoğrafa harcıyordum…



Çevremde yaşantıların hızla değiştiğini ve bu değişimin beraberinde birçok değerleri de alıp götürdüğünü, bu değerleri belgelemek için misyon yüklendiğimi hissetmiş olacağım ki ”yangından ne kurtarabilirsem kardır” düşüncesi ile ve artan coşkuyla yılmadan yorulmadan fotoğraf çekmeye devam ettim ve ediyorum…



Bu güne kadar çok sayıda kişisel sergi açtım, karma sergilere katıldım ve slayt gösterileri gerçekleştirdim. Çok sayıda fotoğraflarım yayın organlarında yayınlandı, kitaplara kapak oldu. Katıldığım ulusal ve uluslararası fotoğraf yarışmalarında çok sayıda ödüller aldım.



Fotoğraf çalışmalarının yanında, TRT’nin yaptığı ”FIRATIN TÜRKÜSÜ” ve ”ANADOLU DÜŞLERİ” belgesellerinde program danışmanlığı yaptım. 1992 Berlin film festivalinde gösterime giren ”DÜĞÜN” adlı uzun metraj sinema filminin sanat yönetmenliğini yaptım.



Halen Muş’ta yaşıyor ve yaşadığım coğrafyaya borcumu ödeme bilinci ile fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Kısa metraj film çalışmaları da eklemiş bulunuyorum…



Aynı zamanda dağcılık sporuyla da ilgiliyim.



Kişisel Sergiler



04-15 Ocak 1993 Devlet Güzel Sanatla Galerisi zafer çarşısı ANKARA


11-22 Aralık 1993 AFAD sergi ve gösteri salonu ADANA


15-30 Ocak 1994 D.G.S Galerisi Ş.URFA


19 Ağustos 1 Eylül 1994 ANSAN Sanat Galerisi ANTALYA


11-30 Kasım 1994 İstanbul fotoğraf günleri kapsamında


Fransız Kültür merkesi Taksim/ İSTANBUL


12 Ocak 1995 Bursa fotoğraf günleri kapsamında B.Ş. Belediyesi sanat galerisi BURSA


4-11 Şubat 1995 ANFAD gösteri salonu ADANA


15 Kasım 4 Aralık 1995 Türk amerikan Derneği Sanat Galerisi Alsancak/ İZMİR


26 Şubat 6 Mart 1996 D.G.S.Galerisi G.ANTEP


15-30 Mart 1996 D.G.S.Galerisi Ş.URFA


11-17 Mart 1996 D.G.S.Galerisi DİYARBAKIR


05-15 Nisan 1996 D.G.S.Galerisi KONYA


22-30 Kasım 1996 D.G.S.Galerisi VAN


30 Haziran 20 Temmuz 1997 Doğu Anadolu Fuarı TATVAN


21-23 Ağustos 1998 Halk Eğt. Merkezi salonu AHLAT


20-30 Kasım 1998 İstanbul fotoğraf günleri kapsamında


D.G.S.Galerisi Taksim/ İSTANBUL


22-24 Ekim 1999 Halk Eğt. Merkezi Salonu AHLAT


21-31 Ağustos 2006 Resim Heykel Müzesi Konak/ İZMİR


04-14 Eylül 2006 D.G.S.Galerisi MANISA


18-28 Eylül 2006 D.G.S.Galerisi DENİZLİ


02-12 Ekim 2006 D.G.S.Galerisi AYDIN


16-26 Ekim 2006 D.G.S.Galerisi MUĞLA


07-11 Ağustos 2007 BİTLİS



Aldığı ödüller, katıldığı Ulusal ve Uluslararası yarışma ve sergiler



*1984 – KODAK ın açtığı fotoğraf yarışmasında bir fotoğrafı sergilendi.


*1992 – AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) ın düzenlediği 10. Ulusal fotoğraf sergisinde bir fotoğrafı FDÇK (Fotoğraf Dernekleri Çalışma Kurulu) nın ödülünü aldı ve iki fotoğrafı Ankara da sergilendi.


*1993 – Bursa Büyükşehir Belediyesince düzenlenen 2. Sami Güner Fotoğraf Yarışmasında renkli baskı dalında birincilik ödülü aldı.


*1993 – AFAD (Adana Fotoğraf Amatörleri Derneği) ile Seyhan Belediyesince düzenlenen Uluslararası fotoğraf yarışmasında bir fotoğrafı sergileme ödülü aldı.


*1993 – SHELL in düzenlediği “DOĞAL HAYAT” fotoğraf yarışmasında bir fotoğrafı sergilenmeye değer görüldü.


*1993 – Aylık gezi dergisi ATLAS ın düzenlediği Gezi Fotoğrafları yarışmasında bir fotoğrafı mansiyon ödülü aldı ve Atlas ın Aralık 1993 sayısında yayınlandı.


*1994 – AFSAD ile Yeni Yüksektepe Kültür Derneğince Ankara da düzenlenen Geleneksel Türkye III. Ulusal fotoğraf yarışmasında bir üçüncülük bir mansiyon ve üç sergileme aldı.


*1994 – Bursa Büyükşehir Belediyesince düzenlenen ve 52 ülkeden 4081 fotoğrafın katılımı ile gerçekleşen Uluslararası Fotoğraf yarışmasında bir fotoğrafı özel ödül aldı.


*1994 – KASK (Kocaeli Fotoğraf Sanatı Derneği) ile İzmit Rotary Kulübünün düzenlediği Uluslararası Fotoğraf yarışmasında bir fotoğrafı sergileme ödülü aldı.


*1994 – Side Belediyesince düzenlenen Fotoğraf yarışmasında iki fotoğrafı sergilendi.


*1994 – ILO (Uluslararası Çalışma Bürosu) ile AFSAD ın düzenledikleri “ÇALIŞAN ÇOCUKLAR 94″ Ulusal Fotoğraf Sergisinde bir fotoğrafı sergileme ödülü aldı.


*1995 – Halk sağlığı Kurumu Derneğinin AFSAD ile birlikte düzenledikleri “ÇOCUK VE ÇEVRE” konulu fotoğraf yarışmasında bir fotoğrafı sergilendi.


*1995 – TTP (Türk Tabipleri Birliği) nin düzenlediği “İNSAN VE YAŞAM” konulu fotoğraf yarışmasında renkli fotoğraf dalında birincilik ödülü aldı.


*1996 – Yeni Yüksektepe Kültür Derneğinin düzenlediği 5. Geleneksel Türkiye fotoğraf yarışmasında renkli baskı dalında bir fotoğrafı birincilik ödülü ve bir fotoğrafı Fırat Color Özel ödülü aldı.


*1997 – Bursa Büyükşehir Belediyesinin düzendediği Sami Güner fotoğraf yarışmasında bir fotoğrafı özel ödül iki fotoğrafı da sergileme aldı.


*1997 – 6. HASSELBLAD Austrian Super Circuit Uluslararası fotoğraf yarışmasında 4 salonda birden sergileme aldı.


*1997 – Yeni Yüksektepe Kültür Derneğinin Ankara da düzenlediği 6. Geleneksel Türkiye El Sanatları Fotoğraf Yarışmasında bir fotoğrafı 3. Lük birde sergileme aldı.


*1998 – Yeni Yüksektepe Kültür Derneğinin Ankara da düzenlediği 7. Geleneksel Türkiye Mimari ve İç Mekan Fotoğraf Yarışmasında bir fotoğrafı 3. lük 4 de sergileme aldı.


*1998 – Foto Forum – Zorlu Grand Otel in Trabzonda düzenledikleri “DOĞA” konulu 1. Ulusal Fotoğraf Yarışmasında 1. ödülü.


*1999 – TRT, “DÖRT MEVSİM KADIN” programının düzenlediği Fotoğraf Yarışmasında 1 fotoğrafı 1.lik ödülü aldı, 2 fotoğrafı da sergilemeye değer görüldü. * 1999 – BMC Fotoğraf Yarışmasında bir mansiyon, bir sergileme aldı.


*2001 – Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği`nin düzenlediği “KADINLAR VARDIR” Fotoğraf Yarışmasında 3.lük ödülü aldı.


*2002- Arçelik’in düzenlediği ”TÜRKİYE’DEN MUTFAK MANZARALARI” adlı fotoğraf yarışmasında renkli baskı dalında 1 Fotoğrafı 1.lik ödülü aldı,1 Fotoğrafı da sergilenmeye değer görüldü.


*2002- Novartis ilaç firmasının düzenlemiş olduğu ”HER ŞEY GÖZLERİNDEKİ PIRILTI İÇİN” adlı yarışmada 1 Fotoğrafı 3.lük ödülüne layık görüldü.




İFSAK, FSK, GESAM, ve G.Doğu gazeteciler cemiyeti üyesi olan Sönmez, fotograf çalışmalarına devam etmektedir…



www.ademsonmez.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Adem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf ÜzerineAdem Sönmez ile Fotoğraf Üzerine

Mehtap Kasap : İlköğretim




İLKÖĞRETİM


Mehtap Kasap




Balıkesir’den körfeze ilerlerken karşınıza çıkacak noktalardan biridir İvrindi. Anayoldan bir iki kilometre içeride kalan ilçe merkezine doğru ilerlerken günümüz yapılaşmalarının arasında kendini bir gösterir bir kaybolur okul binası ama taş yapısı ve cam formlarıyla dikkati çekmeyi de başarır.



1915 yılında inşası tamamlanmıştır okulun, aynı yıl eğitim-öğretime açılmış. Yunan işgali sırasında Kuva-yi Milliye’nin silah deposu olarak kullanıldıktan sonra Cumhuriyet’in kurulmasıyla tekrar eğitim – öğretime başlamıştır. Ve bir asırlık dönemin eğitim – öğretim tarihine tanıklık etmektedir. İlçenin göğsünde taşıdığı bir ziynet kadar değerlidir.



Dış yapısıyla sizi kendine doğru çeken okulun içinde ayrı bir serüven başlar, öğrencilerin dünyasına bir kapı açılır; onların cıvıltılarını, gülücüklerini, mahsun, ürkek yahut umut dolu hallerini paylaşmak ve aynalamak hissi uyanır. Onları fotoğraflamak her açıdan keyiflidir; masumdurlar, kendilerini gizlemezler, her türlü duyguyu, ifadeyi rahatlıkla yüzlerine yansıtırlar.



Her sabah sırtlarında çantalarıyla umut dolu başlangıçlarla okul yoluna koyulan öğrenciler, siyah beyaz bir seriyle, 2000li yılların başlarında kırsal kesimdeki öğrencilerin renkli dünyalarını, hayata ilk dokunuşlarını, ilk keşiflerini, kullandıkları hece fişlerini, yazı yazdıkları kara tahtayı, gururla giydikleri önlüklerini bir de önlüklerinin üstüne taktıkları yakalarını, bir sıraya dizilip aldıkları karnelerini; okul denildiğinde ilk aklıma gelen simgeleri geleceğe aktarmak amacıyla belgelenmiştir.
























Mehtap KASAP Hakkında



1983 yılında Manisa’da doğdu. 2005 yılında Uludağ Üniversitesi İngiliz Dili Eğitimi bölümünden mezun oldu. 2009 yılında BASAF’a (Balıkesir Fotoğraf Sanatı Derneği) üye oldu ve BASAF’tan aldığı temel eğitimle fotoğrafa başladı. Halen çalışmalarını dernek çatısı altında devam etmektedir.




Mehtap Kasap


İlk kişisel sergisi olan “İlköğretim” isimli fotoğraf projesinin çekimleri Balıkesir’in İvrindi ilçesindeki Gazievrenos İlköğretim Okulu’nda gerçekleşmiştir. Projenin sanat danışmalığını Altuğ Oymak yapmıştır.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretimMehtap Kasap : İlköğretim

Laurence Salzmann : Türkiye Yahudileri



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




Türkiye Yahudilerini Araştırma Seyahatleri


Laurence SALZMANN





Sizi seksenli yıllarda Türkiye Yahudilerinin izlerini aramaya iten sebepten biraz söz eder misiniz?



Türkiye’ deki Yahudi anıtlarını belgelemek amacıyla bir görev almıştım. Bu işle ilgilenirken orada yaşayan Yahudi toplumu ve geçmiş yüzlerce sene Türkiye’ de geçirdikleri Türklere özgü yaşam biçimleri ilgimi çekmişti.



Türkiyeli Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu dönemlerine kadar uzanan köklü bir tarihe sahipler. Araştırmanızda geçmişin izlerine de rastlamış olduğunuzu tahmin ediyorum. Bu süreçte ne kadar geriye gidebildiğinizi anlatır mısınız? Yoksa araştırmalarınız o dönemin toplumsal yaşantısı ile mi sınırlıydı?



Anıtlardaki Yahudi yaşam izlerini incelerken bugün restore edilmiş olan, tarihi Sardis’ deki Roman zamanlarına kadar giden, dünyanın tarihsel öneme sahip mirası olan bir sinagogun yer aldığı eski bir Yahudi toplumuna ait izlere de rastladım.



Bu projenizin sonucunda Türkiyeli Yahudi toplumları hakkında ne tür bilgilere ulaştınız? Onların gelenek ve görenekleri ile dünya üzerinde yaşayan diğer Yahudi toplumlarınki arasında görmüş olduğunuz benzerlikler ve farklılıklar nelerdi?



Bir kitap dolusu benzerlik ve farklılıktan bahsedilebilir. Türk Yahudi toplumu, kaynağı İspanya’ ya dayanan bir toplumdur. Amerika’ lı Yahudiler ise kaynağı doğu Avrupa’ya dayanan ve Eşkenazi olarak bilinen bir toplumdur.



En baştaki farklılık, Türkiye’ deki Yahudi toplumunun Sefardik olması. Amerikadakiler ise çoğunlukla Eşkenazi’ dir.



Bunun anlamı dualarının aynı olmasına rağmen farklı şekillerde okunmasıdır. Birbirlerinden farklı olarak beslenirler. Türk Yahudileri genellikle Türk yemeklerini tercih eder. Eşkenaziler doğu Avrupa yemeklerinden hoşlanır. Konserve sığır eti Türkiye’ de bulunmaz ama Amerika’ da başlıca yiyecekleridir. Amerika’da Türkiye’deki gibi börek bulunmaz.



Libra Yayınları’ ndan çıkartmış olduğunuz “Travels in Search of Turkey’s Jews” adlı yeni kitabınızın içeriğinden biraz bahseder misiniz? 1991’ de Blue Flower Press tarafından yayıma çıkan “Anyos Munchos i Buenos” adlı kitabınızda da Türkiye sefaradlarının yaşantısından kesitler yer alıyor. Bu aşamada yeni kitabınızın kapsamından bahseder misiniz?



Bu çok sık sorulan bir soru. Yeni kitabımız fazladan 160 sayfa ve Türkiye’deki Yahudileri araştırmamız sırasında Ayşe Gürsan Salzmann tarafından tutulan gezi notlarını kapsamaktadır. Kitabımız İstanbul dışındaki Yahudilere daha fazla yer vermektedir. İlk kitap daha çok İstanbul’ da yaşayan Yahudi toplumu hakkındaydı.



Araştırmanız ilk olarak nereden başlıyor? Türkiye ziyaretinden önce ülkedeki Yahudi toplumu hakkındaki bilgi ve düşünceleriniz ile bu ziyaretin sonundaki görüşleriniz arasında bir değişiklik oldu mu?



Gezimiz bir Yahudi toplumunun yer aldığı Silivri’den başladı. Tüm kalıntılar bir üniversite kampusunun yer aldığı bölgede etrafa dağılmış olan mezar taşlarından ibaretti.



Çoğunlukla Türkiye’ de olmaktan memnuniyet duydum ancak bugün Türkiye toplumunda eskisine göre çok daha fazla kutuplaşmanın olduğunu gözlemliyorum. Atatürk’e inanan Kemalist bir Türk kadınıyla evliyim.



Yeni kitabınızın yayımlanmasından sonra İstanbul’da bazı konferanslarınız oldu. Türkiye Yahudileri hakkındaki araştırmalarınız devam edecek mi?



İnşallah!



Araştırmanızı tek başınıza mı sürdürdünüz? Bu konuda yardım ve desteğini almış olduğunuz kişi ve kurumlar oldu mu?



Çoğunlukla Türkiye’deki Yahudi kesimlerinin, 500 Yıl Vakfı’nın ve o olmasaydı Türkiye’deki çalışmalarımın imkansız hale gelebileceği Türk eşimin desteğiyle.



Son olarak Türkiye Yahudileri ve yeni kitabınızla ilgili olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?



Umarım Türkiye’ de Yahudi olmayan diğer insanlar da kitabımı alır. Kitabımın bir kopyasını Antakya’daki bir Müslüman Türk’ e sattım. Bu bana ilginç geldi. Bir kopyasını almak ister misiniz? Eğer isterseniz Libra Yayımcılık ile görüşebilirsiniz.



Röportaj ve Çeviri (Interview and translation by) : Hasan SÖNMEZ




www.laurencesalzmann.com














Travels in Search of Turkey’s Jews


Laurence SALZMANN




What do cause you searching for the traces of Turkey’s Jews?



I was given a commission to go to Turkey to document what remained of Jewish Monuments in that country.



In carrying out that work I became interested in the living community and their way of life of the Turkish people over the past many hundreds of years that they have lived in Turkey.



Turkey’s Jews have a standing history that expands to long period of Ottoman Empire. I guess that you also came across the traces of the past. How much did you follow back into the past? Otherwise were your studies limited by the social lives of only that time?



In looking at monuments to Jewish Life in Turkey there are also traces of a Jewish Community at goes back to Roman times at Sardis where there is a synagogue that has been restored and is now a historic heritage site for the world.



What kind of knowledge did you achieve about the Jews societies after finished your project? What was the similarities and differences on customs and usages between Turkey’s Jews and others living around the world?



Similarities and differences could be a book in itself. The Turkish Jewish community is one whose main origins are traced to Spain. As opposed to most American Jews whose origins are traced to Eastern Europe and who are known as Ashkenazi Jews.



The main difference is that the Turkish Jewish Community is a Sephardic one and other communities in the US are mainly Askenazi.



It means that their prayers while the same are said in different ways. They have different foods. Turkish Jewish food is more like Turkish food. The food of Askenazi Jews influenced by Eastern Europe. Like a corn beef sandwhich does not exisit in Turkey but is the mainstay of the Jewish Deli in t he US. Borekas from Turkey Barek does not exisit for Jews in America.



Would you tell something about your new book “Travels in Search of Turkey’s Jews” published by Libra? Your previously published book “Anyos Munchos i Buenos” by Blue Flower Press in 1991 includes some sections about the lifes of Turkey’s Sephardics. In this phase would you tell about the scope of your new book?



This is a question often asked. Our new book has some 160 plus pages and makes use of notes that Ayse Gürsan-Salzmann prepared when we did our trips to document the Jews of Turkey. Our new book is more only deals with Jews outside of Istanbul. The first book was more about the Jewish Community living in Istanbul.



Where does your search begin from first? Was there any changes happen between your previous and lately opinions on Turkey’s Jews after finished the visit to Turkey?



Our trips to document the Jewish communities of Turkey began at Silivri where there had once been a Jewish Community. All that remains are some tombstones strewn about the campus of the University there.



Have always enjoyed being in Turkey but see today more than before a polarization in Turkish Society. I am married to a Kemalist Turkey for whom Ataturk is God.



You had some lectures after publishing your new book. Will you continue your search about Turkey’s Jews in future?



Inshala !



Did you carried on your search by yourself? Are there any persons or associations from that you had supports?



Mainly from the Jewish Community and 500 Year Foundation in Turkey and from my own funds and with the support of my Turkish wife without whom my work in Turkey would not have been possible.



Finally is there also any thing to add about Turkey’s Jews and your book if you want?



Well I hope some people in Turkey who are not Jews may buy this book. I did sell one copy to a Muslim Turk in Antakaya which I thought was interesting. Would you buy a copy? If so contact Libra Press.




www.laurencesalzmann.com


















Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Laurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye YahudileriLaurence Salzmann : Türkiye Yahudileri

Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine





Mehmet Uçkun: Fotoğraf ile buluşmanız bilinçli bir tercih miydi, yaşamınızda nasıl bir yere sahip? Dününüzle bu gününüzü karşılaştırdığınızda çıkarımlarınız neler, fotoğrafa başlangıcınızdan bugünlere geldiğiniz noktada.



Özcan Yurdalan: Bilinçli miydi noktasından başlarsak, tabii gayet bilinçliydi, çünkü benim fotoğrafla ilk ilişkim 1975’te lise döneminde oldu. O sıralar okulun dergisini çıkarıyorduk küçük bir fotoğraf kulübümüz vardı ve orada uğraşmaya başladık. Görüntü ile her zaman ilişkimiz oldu ama sinema mı yoksa fotoğraf mı… O ikisi arasında gidip geliyorduk. Daha sonra fotoğraf ağır bastı, daha sonra dediğim 1976, 1977 yılları. 1976 yılında Ankara’da Çankaya Halkevi’nde fotoğraf çalışmalarına başladık ve ben fotoğraf tekniğini Tansu Gürpınar hocadan orada öğrendim. Bu benim fotoğraf ile bilinçli ilişki kurmaya başladığım sürecin de başlangıcı oldu.



1977’de AFSAD’ın kuruluşu süreci başladığında, ilk toplantılara katılırken zaten fotoğrafın toplumsal mücadelede önemli bir yeri olduğunu ve bir itirazı başka bir dünya arayışını dile getirmek için fotoğrafı doğrudan doğruya kullanabileceğimizi düşünüyordum.




Özcan Yurdalan


M.U. : Günümüzde fotoğrafa bu anlamının dışında anlamlar da yüklemek mümkün. Sanırım 70’li yılların dünyadaki ve Türkiye deki etkisinin fotoğrafın toplumsal gerçekçi bir dalını tercih etmenizde bir etkisi var mı?



Ö.Y. : Tabii tabii var, son derece büyük bir etkisi var. Ancak bugün olduğu gibi o dönemde de gayet doğal olarak ve tam da olması gerektiği gibi fotoğrafın çok farklı kullanım alanları söz konusuydu. Öte yandan 70’li yıllar dünyada bir takım farkındalıkların daha yüksek olduğu bir dönemdi. Ama 80 darbesiyle birlikte, Türkiye’de o faşist cuntanın gelmesiyle birlikte her şey altüst oldu. Gerçekle toplum, gerçekle insan, gerçekle sanatçı, gerçekle fotoğrafçı arasındaki ilişki koptu, etkileri bugüne kadar gelen bir kırılma yaşandı. Ondan sonra bu memlekette fotoğraf büyük oranda bir süsleme nesnesi haline dönüştü. Günümüzde fotoğraflarımızın da fotoğrafçılığımızın da geldiği nokta burası”¦ Süsleme fotoğrafçılığı. Fotoğrafın bu memleketteki yaygın kullanımı tamamen bu zihniyet temelinde yükselir. Fotoğrafçıdan beklenen de budur. O dönemde bizim fotoğraf ile kurduğumuz ilişki bilinçli bir tercihti. Bugün de aynı yerde değil ama çok daha köklü ve gelişkin bir hat üstünde benzer bir yerde durmaya çalışıyorum. Fotoğraf benim hayatımda hiçbir zaman amaç olmadı, daima bir araçtı. O da az önce söylediğim ideallerin, maksatların, hayata dair bir takım kaygıların, bir tanıklığın aracıydı, bunlara dair bir söz söyleme aracıydı.



M.U. : Bu tür bir soruyu neden sordum. Günümüzde, çevremizde belli statüdeki insanların belli dönem sonra fotoğraf ile ilgilenenlerini görüyoruz. Fotoğrafın belge yönünü ön plana çıkaran, aldıkları eğitime paralel olarak bu süreç için de yer alanların olduğunu söylemek pek de mümkün değil. Fotoğrafı günümüzde kabul görmüş anlamı ile hayatlarındaki boşlukları dolduran şekliyle kullanıyorlar, zamanla dönüşen, evrimleşenler de olmuyor değildir… İlk sorumu bu anlamda sorma ihtiyacı duydum.



Ö.Y. : Fotoğraf günümüzde çok yaygın bir hobi, bu çok da iyi bir şey, sakıncası yok. Tam tersine insanların hayatını anlamlı bir şekilde doldurmanın bir aracı. Ama tabii ki şunun farkında olmak lazım. Fotoğraf her şeyden önce hayatın bir gerçekliği ile ona vizör arkasından bakan insan arasında ilişkiyi kurmanın bir aracı. Fotoğraf makinesi bize gerçek ile kuracağımız ilişkide bir yöntem, bir biçim öneriyor. Yani fotoğrafçı dış dünyanın gerçekliği ile ilişkisini fotoğraf aracılığıyla kuruyor, fotoğrafın temel işlevlerinden biri budur. Bunu ihmal ederek fotoğrafı salt teknik bir marifete, bir yüzey bilgisine, yüzey yerleştirme estetiğine, biçime indirgemek en başta fotoğrafçıya ve insan zekâsına yapılan bir hakarettir. Fotoğraf meraklıları bugün tam da bu kolay mecraya maruz kalıyorlar. Fotoğrafın yaygın olarak kullanılması, herkes tarafından yapılması tabii ki iyi bir şey, ama bu durumun farkında olsak da iyi olur bir taraftan”¦




M.U. : Dününüz ile bu gününüzü karşılaştırdığınızda çıkarımlarınızı kısmen cevapladınız.



Ö.Y. : Dün ile bugün arasındaki temel fark, öncelikle günümüzde kullandığımız dil oldukça farklı; algılarımızın değişen boyutlarını bir tarafa bırakarak hem fotoğrafik dilden söz ediyorum burada, hem fotoğraf eleştirisi anlamındaki dilimizden söz ediyorum, hem de fotoğraf teorisi anlamındaki dilimizden.



M.U. : Bu noktada bir gelişmeden mi söz ediyoruz J



Ö.Y. : Günün koşullarına göre yeniden kurgulanmadan söz ediyorum. Gelişme demek çok da doğru olmayabilir. Fotoğrafın geçmiş ile günümüzdeki işlevi anlamında belirgin bir farklılık yok. Çünkü benim durduğum yer hala 1977 de AFSAD’ da yaptığımız o sempozyumun temel sorusunun durduğu yer. Sempozyumun verdiği cevaplara değil, niyetine ve taşıdığı sorular açısından önemine işaret ediyorum. Sempozyumun teması “Türkiye’de fotoğraf sanatının toplumsal işlevi” idi. Ben hâlâ bu sorunun arkasında duruyorum, bu sorunun sahip olduğu temellerin benzerlerini esas alıyorum. O sempozyumda AFSAD adına sunulan tebliğ ile iki yıl önce çıkan “Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj” adlı kitabıma baktığınızda ikisinin de ayaklarının bastığı temellerin aynı olduğunu görürsünüz. Ama tabii ki günümüzde meselelere yaklaşımımız gibi, dilimizde de ciddi bir değişim söz konusu. Benim için değişim belki şu yönü ile söz konusu olabilir: Çok daha geniş bir perspektiften bakmaya çalışıyorum. Biraz yaş, biraz birikmiş deneylerin ağırlığı, biraz da ideolojilerin kategorik yaklaşımından ayrık durabilme şansına sahip olduğum için böyle sanırım. Buna gelişme diyorsanız belki de buna tırnak içinde gelişme diyebiliriz. Anlatabildim mi?



M.U. : J



Ö.Y. : İyi bir yerdi durduğumuz yer, şimdi de iyi J



M.U. : Ben de katılıyorumJ Tabi bunu biraz da zaman gösterecek.



Ö.Y. : Çok haklısın. Tarihin sonu diye gerinenlerin, ideolojiler bitti diye zil takıp oynayanların, dünyanın bugünkü halinden sorumluluklarını zaman çok çabuk gösterdi. Eskiden olduğu gibi yavaş akmıyor zaman.




M.U. : Belli ideaları olan söz sahibi kişilerin zaman içinde dinozor olduğuna karar verildi, böyle bir çıkarım var”¦



Ö.Y. : Çok günlük bir şey, çok kayda değer bir yargı değil, ciddiye de almamak lazım. Çünkü fotoğraf tarihine geçmiş bütün işler, fotoğraf ustası diye tanıdığımız şişirme olmayan bütün ustalar bu merkez etrafında ve bu temele ayağını basarak yükselen insanlar. Yani yaşadığı dünyanın ve toplumsalın farkında olan, işlerini bu eksene taşıtan insanlar; bir söze, bir duruşa, bir belkemiğine sahip fotoğrafçılar ve onların bir meselesi olduğu için bir mana taşıyan işleri. Şekilci fotoğraf, bir fikir, bir duygu taşıyormuş gibi yapan fotoğraf, süslemeci fotoğraf kaleminden bugüne kalmış olanlar da yok değil var tabi ama aynen yukarıdaki sıfatlara sahipler fazlasına değil. Yani senin söylediğin dinozorluk vasıflarına sahip olanlar aslında hâlâ yaşamakta olanlar”¦ Tarihe bakarsak bu çıkıyor.



M.U. : Konumuzun çok da dışına çıkmak istemiyorum ama bunu şu anlamı ile söyledim. Sınıflı bir toplum içinde yaşayan bireylerinin toplamının söylediği söz anlamında. Buradan da baktığınız zaman, belki fotoğrafın dünyanın merkezine koyamayız ve her şeyi de değiştirmesini bekleyemeyiz mümkün değil, bu noktada diğer soracağım bir soruya geliyoruz. Sizin Belgesel Fotoğraf ve Fotoroportaj adlı eserinizde ‘Türk fotoğrafının bir ekolü var mı?’ şeklinde sorduğunuz bir soruya şu yanıtı vermişiniz ‘ her türlü gerçeklikten güzellikler yaratma ekolünün adı Türk fotoğrafıdır’ demişsiniz. Ben sanki herkesin buradan bir pay aldığını düşünüyorum, eleştirdiğimiz bir süreç ve eleştirdiğimiz bir güncel yaşanıp gidiyor ve biz burada yokuz”¦ Fotoğrafta usta veya yetkin diyebileceğimiz ağızların, ortaya koyduğu ürünler ve geldikleri nokta itibari ile dünya üretimi içinde fazla bir yer tutmadıklarını ki malzeme zenginliği olan, söyleyecek çok sözü olan bir noktadan fazla bir varlık gösteremediklerini düşünüyorum. Belki zaman içinde orada oturabilir dinozorluk kavramı. Bunu birilerinin bize yaklaşımından çok kemdi kendimize yönelttiğimiz bir eleştiri anlamında söylüyorum.



Ö.Y. : Kaygıya kapılma, bu konuda tarihte de hep böyle oldu. Her daim sabun köpükleri vardı, Rönesans da dahil olmak üzere. Bizler sanıyoruz ki Rönesans beş ressam, üç tane heykel tıraş”¦ Hayır, yüzlerce, belki abartılı olacak ama binlerce ressam, heykeltıraş, mimar vs. vardı o çağın dünyasında. Köpükler süzüldükten sonra geriye kalan işte o üç beş ressam, heykel tıraş ve mimardır. Tarihin her döneminde böyle oldu, dolayısı ile burada kaygılanacak bir şey yok. Şimdi de dünya kadar sabun köpüğü var ortada. Sinemayı düşün, popüler müziği düşün her çağda her toplumda bir önemli olanlar vardır bir de değerli olanlar. Değerli olanlar ile önemli olanlar çok iç içeymiş gibi gözükür. Önemli olmanın hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Bakanlar, devlet adamları, sivil ve askeri bürokratlar, politikacılar, falan önemliler ama içlerinden kaç tanesinin ne kadar değeri var? Değerli olanlar çok az ve zaten sıyrılıp geliyorlar”¦ Sanat ortamı içinde patlayıp giden köpüklerin yanında, önemli olanların yanında bir de değerli olanlar var, esas onlar kalacak. Endişeye hiç sürüklemesin seni”¦ Bak işte bu da iyimser bir bakışJ



M.U. :İyimserlik güzel bir şey muhakkakJ



Ö.Y. : Evet ama tarihten alıyorsa köklerini, yavan ve salakça bir iyimserlikten değil”¦



M.U. : Her dönemin söylenecek, geciktirilmeyecek sözlerinin olduğunu düşünüyorum. Kaygım buradan kaynaklanıyor. Bir toplumun ivmesini, dinamiklerini ateşleyebilecek insan sayısı yüz binler ile ölçülmüyor. Bu dönemin bir öncesi, hatta daha ve daha öncesi bu sözlerin söylenmemesinin bedelini bugün bu şekilde ödüyoruz”¦ Ve herkes buna razı gibi geliyor”¦




Ö.Y. : Aynen bu söylediklerinin tümüne katılıyorum. Zamanında söylenmesi gereken şeylerin mutlaka söylenmesi gerekiyordu. Hani bu durumu biz kendimize yontarsak, yaptık mı? Bunu bir miktar yapmaya çalıştık, kısa bir dönem yapmaya çalıştık, çok kısa bir dönem. 77 den 80’lere kadar çok kısa bir dönem ama ondan sonra herkesle beraber doğrudan doğruya boğazımız sıkıldı. Peki, ondan sonra niye bir halt edemedik dersek işte eleştiri burada başlar, seksenden itibaren. Seksen sonrası fotoğrafçılar olarak, hakikatken senin biraz önce söylediğin, dönemin sözünü söyleyebildik mi? Daha yeni yeni bir şeyler söylemeye çalışıyoruz”¦



M.U. : Özcan Bey”¦



Ö.Y. : Lütfen bana Özcan de J



M.U. : Bence değerli bir insansınız. Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj adlı kitabınızı okudum ve çok beğendim. Derinliği olan bir kitap ile karşılaştığımı düşünüyorum, ki elime aldığımda böyle bir kitap ile karşılaşacağımı tahmin etmiyordum, satır aralarından çok şey çıkabilecek bir kitap bana göre”¦ Bu düşüncemi arkadaşlarım ile de paylaştım ve günümüzde moda şekli ile Susan Sontag dan, fotoğraf ile ilgili bir anlatımın içinde, hemen hemen örnek vermeyen yok gibi. Evet, bu olabilir fakat fotoğraf yayın hayatına kazandırılmış değerli bir eseri kendi mantığımız ve algımız içinde bizden birilerinden örnek vermeyi ben tercih ederim ve de öyle yapıyorum.



Ö.Y. : Çok sağ olun bu benim için en büyük övgü”¦



M.U. : Güncel de belgesel adına yapılan çalışmalara baktığımızda konuların uç noktalarda gezindiğini görüyoruz. Acı, şiddet, kir, pas, sümük, dökümcü, köylü vb. Belgeselin tanımının gereği gibi gözükse de konuların uçlarda dolaşması belgesel için bir risk taşımıyor mu? Şöyle ki, fotoğrafçıların uç noktalarda ki konu arayışları anlatım ve vurgulama etkilerini, belli bir kanıya göre iyi fotoğraf ile birleşerek arkasına bir rüzgârı alma kaygısı gibi gözüküyor. Fakat çoğunluğun bu şekilde davranması hem alanı daraltıyor hem de pek de sırdan olmayan durumları sıradanlaştırıyor. Bana göre konu seçimlerinde tercihlerin güncele dair geniş bir alanda yapılmamasının önünde bu rüzgârı arkasına alma kaygısı ve egosu yatıyor. Ki buda belgeseli sıradan sıkıcı bir hale getiriyor. Sizce?



Ö.Y. : AFSAD’ın Kontrast dergisinin son sayısında bu söylediğiniz konuda yazdım.



Fotoğrafçılara, bir orta sınıf meşgalesi olarak belgesel fotoğrafın ele aldığı konularda değişiklik yapmamızı önerdim, bunun gibi bir başlıkla yazdım. Bu söyledikleriniz birkaç açıdan doğru. Belgesel fotoğrafın bu dünyada kaçınılmaz olarak teması ezilenler, yoksullar, hak ihlalleri, toplum dışına itilmişlerdir. Bunlar belgesel fotoğrafın olmazsa olmaz ana konuları arasında. Bunlar her daim olacak, hep çekilecek çünkü esas olarak iç dünyasında bir itiraz sürecine girmiş olan fotoğrafçı dış dünyada ilk olarak bu adaletsizlikleri görüyor, objektifini ilk buralara çeviriyor”¦ Bir anlamda kaçınılmaz olarak rastlayacağımız bir durum ama bu beraberinde aynen söylediğin problemleri getiriyor, bir heves olarak, bir merak olarak, tırnak içinde salt bir hobi olarak oralara, o hayatlara çevrilen objektifler kimi zaman taciz hatta tecavüz ediyor, o hayatları nesneleştiriyor”¦



Belgesel fotoğrafın, belgeselcinin asla yapmaması ve düşmemesi gereken oryantalist tuzaklara, yukardan bakış tuzağına, insanı nesneleştirme tuzağına düşüyor, bu çok ciddi bir problem. Bunları aşılması gerekir. Benim dikkat çekmeye çalıştığım konulardan bir tanesi de aynen dikkat çekmeye çalıştığınız mevzu. Bir parantez açayım, Türkiye’de yaygın fotoğraf camiası çok çabuk tüketir, yıllardır işin içinde olduğum için bunu söyleyebilirim. Bir fotoğraf tarzını, bir fotografik yaklaşımı ele alır, mümkün olduğu kadar yüzeysel biçimde ve aslına benzermiş gibi yapar, yapar, yapar içini boşaltır, sıradanlaştırır ve bir kenara atar. Çünkü fotoğraf ortamımızın yeterli bir düşünsel alt yapısı olmadığı için beslenemez. Öylece durur… Neyse bu ayrı bir tartışma konusu. Belgesel fotoğrafta tam da böyle bir tehlike ile karşı karşıya yani, tam da dediğin tehlike, için boşaltıp at bir kenara yenisine bereket.



M.U. : Ne yapmalı?



Ö.Y. : Bir kere bu işi yapanlar sahici bir şekilde yapmalı, meselenin içine girerek yapmalı, gerçekten o zihinsel ve duygusal donanıma bürünerek yapmalı. Belgesel fotoğraf öncelikle bir anlama metodolojisidir, her hangi bir şeyi anlatma değil, her hangi bir şeyi dikte etme aracı değil, bir misyon adına davranma değil, tam tersine kişisel bir çaba olarak bir anlama ve kendini dönüştürme gayretine tekabül eder belgesel fotoğraf. Belgesel fotoğrafın metodolojisini izlediğin zaman ele aldığın konu her neyse, o konu ile bir içselleşme gerekir, asla yukardan bakmadan, onun içine girerek konuyu anlamak belgesel fotoğrafın ilk adımıdır. Bu fotoğrafçıyı değiştiren, dönüştüren önemli bir fırsattır, şanstır”¦ Bu süreci, süreçleri yaşamadan gidip de sokak çocuğu çekmek, hamal çekmek, işsiz çekmek, travesti, fahişe belgeseli yapmak yanlış bir şeydir, züldür”¦ Fotoğraf bizim gibi orta sınıfın meşgalesidir”¦ Ama orta sınıf hiç kendi fotoğrafını çekmiyor, bizim hayatlarımızın hiç belgeseli yok. Biz nasıl yaşarız, nasıl sevişiriz, nerelerde yer içeriz, evlerimiz neye benzer, hani bugün eşcinsellerin, fahişelerin, yoksulların vs. nasıl seviştiğini, yatak odalarının neye benzediğini, nerede yaşadıklarını biliyoruz. Kendi sınıfımızın yaşam biçimine dair hiçbir kayıt tutmuyoruz, hiçbir belge yapmıyoruz, bu ne kadar büyük bir eksiklik”¦



Düşünsene yüzlerce yıl sonra birileri merak edip de bir zamanlar mesela köylüler nasıl yaşarmış, nerede yemek yer, ekmeğini nasıl pişirirmiş, hayvanlarını nasıl sağarmış diye merak ederse, bu merakını giderebilmek için her türlü görüntü olacak elinde”¦ Ama toplumda çok büyük bir kesim var, o fotoğrafları üreten orta sınıfın kendi objektifinden nerede yaşadığı, nasıl eğlendiği, nasıl ilişkiler kurduğu… Bunlara dair hiçbir hikâye olmayacak, yok”¦ Belgeselciler dönüp bir kendilerine, kendi sınıflarına bir bakmalılar diye düşünüyorum. Ötekine, alttakine, ezilenlere bakmaktan vazgeçmeden tabi bir de kendilerine bakmalılar. Bu sayede çok zengin hikâyeler çıkacağını düşünüyorum buralardan”¦ Ama şunu söylemiyorum; asla ötekinin, ezilenlerin fotoğrafı çekilmesin demiyorum, çekilecekse hakkı verilerek çekilsin. Hevesli meraklı işi olmasın. Öbür taraftan biz kendi sınıfımızın fotoğraflarını çekmeye başladığımız zaman bak ne kadar güçlü hikâyeler çıkacak ortaya. Hani o aldatıcı, alaca bulaca görüntülerin yavanlığına bulanmış fotoğraflardan sıyrılıp bir başka hayatın estetiğini ortaya çıkarmaya başlayacağız, işte esas bu ileri bir adım olacak.




M.U. : Ve bu da ezilenler ile orta sınıf veya bir üstü sınıf fark etmez, arasında çok da fark olmadığını, bir ilintinin olduğunu görebilme, bilme şansı olacak”¦ ve vatandaşa ‘Belgesel’ dediğiniz zaman ığıııı! Diyor”¦ Çünkü renk arıyor, kadraj arıyor, hareket arıyor, canlılık arıyor”¦ Örnek Nuri Bilge Ceylan’nın filmlerini fazla seyretmiyorlar çünkü filmde durağanlık var, renk yok, hareket yok, kimse kimseyi boğazlamıyor”¦ Ama her türlü güncel, çağdaş, eski, yeni, tehlike ve şiddet içeren art arda sıralanmış kareleri çok rahatlıkla, hayranlıkla seyredebiliyorlar.



Ö.Y. : Kolay tüketiliyor çünkü”¦ Biz tabiî ki popüler alana kolay kolay pirim vermemeliyiz, türbinlere oynamak üstelik meşrebimize de uygun bir şey değil. Ama konumuzun içeriğini pek ala değiştirerek başka bir estetik yaratabiliriz orta sınıfın kendi hayatının estetiğini yaratabiliriz. Dediğin ilişkiyi, illiyet’i, yani “ben” ile “öteki” arasındaki illiyet’i kurabilme şansı buluruz. Üstelik bu sayede kendini ötekinin yerine koyabilme yeteneği ve erdemini de kazanır insan. Hani dedik ya belgesel fotoğraf bir anlama biçimidir diye, kendi hayatlarımızı anlamanın bir yolu neden olmasın”¦ Hadi kendi hayatlarımıza bakalım, nasıl yaşıyoruz? O açıdan belgesel fotoğraf böyle senin söylediğin gibi itici, tepki yaratıcı bir noktaya girdiyse onu aşmanın yollarından biri de bu, birbirimize birbirimizi gösterelim, aynamız olalım, bakalım ne kadar eğlenceli, ne kadar yaratıcı bakış sahibiyiz, estetik inşa neymiş, nerelerden kurulurmuş bakalım, ne kadar eğlenceli”¦



Öte yandan bütün bunları yaparken ölçümüz “renk, kadraj, hareket, canlılık arayan” diye tanımladığın bakışın popüler ve haliyle sığ bir bakış olduğuna da değinmeden geçmeyelim.



M.U. : Vatandaş doktor, avukat, mühendis vb bir dünya görüşü var, senim, benim okuduğumuz kitapları okumuş fakat itici buluyor belgeseli, çağdaş çağcıl bulmuyor belgeseli. Ben burada bir risk görüyorum. İstesek de istemesek de teknolojinin bizlere hükmettiği ve tüketim kalıpları sunduğu bir yaşamı sürüyoruz ama marifet ne kazanıp ne kaybettiğimiz konusunda söyleyecek sözümüzün olmasında.



Ö.Y. : Türkiye, dünyanın dışında yaşamaya ayak direyen bir yerdir, kapalıdır. Örnek verdiğin “eğitimli” insanlar ne yazık ki çoğumuz gibi dünyadan habersizdir. Bu kültürel bir durum, sadece dışardan haber almakla, gidip gelmekle ilgili değil. 2000’ler den başlayarak dünyada belgesel tarz fotoğraf yeniden yükselişte. Bu durum tesadüfen olmadı. Yeni liberal politikaların çökmeye başladığından beri, bir vakitler ideolojik nedenlerle görülmeyen pek çok durum yeniden ortaya çıktı. Yeni bir gerçeklik algısı yeşermeye başladığından beri Amerika dahil belgesel fotoğrafçıların sayıları artmaya başladı, yeni oluşumlar, yayın organları var. Başta elektronik ortamda belgesel üstüne kurulan çok sayıda ağ var. Genellikle biz bu türden değişimleri on yıl gecikme ile takip ederiz. “Belgeselin modası geçti” gibi bir yaklaşım, “elektronik ortam geldi kitabın ömrü bitti” sanan yaklaşımla aynıdır. Umberto Eco’yu okuyun bakın, “Kitaplardan Kurtulacağınızı Sanmayın” adlı kitabını okuyun. Sadece kitaplardan değil belgesel anlayıştan da kurtulacağımızı sanmayın. Üç beş sene sonra durum farklılaşacak, ne zaman, dışarıdan bir takım örnekler gelmeye başladığı zaman”¦ Çünkü dedim ya kapalı kalmakta direnen güçlü bir damar var, dünyada ne olup bittiğini bilmeyen, bilmek istemeyen, öğrenmeye mecali olmayan… Onlar bir biçimde taşıyıp buralara gelmeye başladığı zaman hiç de sıkıcı bir şey olmadığını, hayatın gerçeği olduğunu, benim bu hayatın gerçekliğine karşı bir tavır almam gerektiğini gösteren yeni bir anlayış yaygınlaşacak, çok uzak değil diye düşünüyorum.



M.U. : Umut ediyorum.



Ö.Y. : Ben de J




M.U. : Gerçi konuştuk ama ‘Diğer yarı nasıl yaşıyor un modası geçti’ söylemi sizce Türkiye fotoğrafçısı nasıl yorumluyor, sizin algınız? Türkiye de çağcıl şekli ile fotoğrafı ürettiğini söyleyen alaylı veya alaysız insanlardan katıldığım forumlarda duyuyorum.



Ö.Y. : “Diğer yarının nasıl yaşadığı” meselesine ancak bir “moda” algısıyla yaklaşabilen orta sınıf ahmaklığına dair söyleyecek fazla sözüm yok doğrusu. Hayatı gelen geçen modalar üstünden anlamlandırma gayreti oldukça hüzün verici. Bu argüman iktisadi akla bile ait olamaz, olsa olsa onun karikatürü olur. Öteki yarının nasıl yaşadığını merak eden fotoğrafçı sayısının fazla olduğunu düşünüyor musun? Ben o kanıda değilim. Bu meselayi merak eden fotoğrafçı sayısı Türkiye de çok az. Olsa olsa bir “tecessüsten” söz edebiliriz. Yani biraz kaçamak, biraz uzaktan bakmaktan, biraz tedirgin bir meraktan söz edebiliriz. O zaman da ortaya çıkan işlerin çoğu kapının aralığından gördüklerini geri dönüp ballandırarak anlatmaktan öteye gidemiyor. Az önce konuştuklarımız tamamen bununla ilgiliydi. Bir hobi, bir tecessüs gibi bir şey. Gidelim güzel güzel gün batımları çekelim, şahane renk bulamaçları çıkaralım, bir şey anlatıyormuş gibi yapan görüntüler üretelim, gittiğimiz yerlerde gezerken de çekelim, sonra bir iki sefer odun kömürü işçilerine bakalım, bir iki sefer mevsimlik işçilere takılalım, kentin varoşlarında hafta sonları çekim turları yapalım… Gibi bir merak var. Ama bunun dışında hakikaten içini dolduracak bir şekilde, bir anlama gayretiyle örtüşen belgesel fotoğraf o kadar yaygın değil. Kolay da değil, zahmetli iş çünkü. Sonunda fotoğrafçının toplayacağı takdir de harcadığı emekle uyumlu değil. Düşün ki sadece basılı olarak belgesel işler yayınlayan editoryal içeriğe sahip tek dergi var, Fotoğraf Notları dergisi. O da bir yıldır çıkıyor. Elektronik ortamda da yayın halinde bir iki site var. Peki, belgesel dışında olan fotoğraf tarzları hangi mecralara sahip. Sanal ortamda nasıl bir deniz bu. Fotoğraf aracılığıyla “öteki yarı” ya bakmaya çalışan sadece bakarak değil düşünerek de bu meseleyi anlamaya çalışan bir “Fotoğraf Notları” bir “Fotoğrafsız” adında iki dergi var. Hepsi bu. İki, bilemedin üç tane de site. Peki, kim bu belgeselden canı sıkılan arkadaşlar. Bu kadar dar bir alanda var olmaya çalışan belgesel fotoğraftan sıkılan insan aslında şunu fark etmelidir ki kendinden sıkılmaktadır. Kaldı ki ortada öteki yarının nasıl yaşadığına dair doğru dürüst bir doküman yok gibi bir şey. Buna rağmen şunu da diyoruz orta sınıfa, kendi kendimize: Biraz da dönüp kendi hayatlarımıza bakalım”¦



M.U. : Diğer yarı nasıl yaşı yorun modasının geçtiği söylemini iki şekilde algılıyorum. Biri yıkıcı, güncel söylemin çok da dışına düşmeyen, güncel politikalara paralel yürüyen bir sürece karşılık geliyor. Diğer yarı bir tehdit olarak algılandığı için sınırlarının çizilerek olduğu yerde kalması, sistem ve sistemi besleyen unsurlar açısında bir sorun teşkil etmiyor, makul bir süreç.



Ö.Y. : Görünür olmaması, üstü örtülü olarak kalması lazım. Ya da dediğin gibi sınırlarının çizilerek olduğu yerde kalmasını sağlamak lazım.



M.U. : Evet, diğer yönü ile de fotoğrafın kaybettiği güvenilirliğin yok olması ile artık çektiğin karenin senin ne kadar tatminden, senin ne kadar birikiminden, bilmem ne siteni bilmem ne köşesinde ne kadar oyalandığın ile alakalı gibi gözüküyor. Bu yönü biraz konunun içine girip kafa yorma ile ilgili ama pompalanan şu; bir söyleşide ‘diğer yarı nasıl yaşıyor’ ile ilgili yapılan söylem ve sunumlarda sanki alay eder gibi yaklaşımlar açıkçası biraz bana can sıkıcı gibi gözüktü. Çok değil daha 50–60 sene önceleri aynı tastan yiyen insanlardık ve çok ciddi yokluklardan geliyoruz buralara”¦ Şimdi ne oldu da birden sınıf atladınız”¦



Ö.Y. : Güvenilir olmak konusunda son derece haklısınız, hele belgeselcinin güvenilir olması, dürüst ve açık tutumu, sorumluluk bilinci, ilk meseledir. Hani belgeselcilik bu yanıyla kendini “foto muhabiri” olarak tanımlayan, her deliğe girip çıkabilen, kapıdan kovulsa bacadan dalan, her şeye rağmen, her vasıtayı kullanarak fotoğrafını çeken “acar foto muhabirliği”nden ayrı bir yerde durur. Öncelikle bir sorumluluk sahibi olma meselesidir bu elbette fotoğrafçının güvenilir olması şarttır. Sözüne, tavrına ve gösterdiklerine güvenebilmeliyiz. Fotoğrafa bakana bir güven aşılaması en önemli problemdir. Böyle bir ihtiyacın doğmasının başlıca sebeplerinden biri, geçmiş dönemlerde ideolojilerin sonu diye ilan edilen, tarihin sonu diye ilan edilen süreç ile beraber gelişen anlayıştır. Hâlbuki şunu biliyoruz ki, belgesel fotoğraf tarihinde “öteki yarı nasıl yaşıyor” kitabı en parlak referanslardan bir tanesidir. Bu kitap yayınlandıktan sonra Amerikalının ortalama algısında ciddi bir alt üst oluş gerçekleşmiş, işçi mahallerinin yaşam koşulları az da olsa iyileştirilmiş, bu sürecin devamında çocuk işçiler bir sürü haklar kazanmış falan, filan”¦ Belgesel fotoğraf aracılığıyla ilk gerçek dönüşümler “Öteki Yarı Nasıl Yaşıyor” ile gerçekleşti. Bu yüzden ilk ve en parlak örneklerden bir tanesidir bu çalışma. Ama sanılıyor mu ki bütün bunlar iki fotoğraf çekip bir kitap yayınlanınca oldu. Hayır, adamlar kollarının altına aldıkları fotoğraflarla konferanslar vermişler, etkinlikler yapmışlar, kiliselerden işçi birliklerine kadar dolaşarak tanıklıklarını çoğaltmışlar. Bu kadar küçük bir değişim için bile sonsuz çaba harcanmış. Yoksa iki fotoğraf çekip dünyayı değiştirmek tahayyülü, olsa olsa kentli orta sınıfların can sıkıntısının tezahürüdür ancak. Peki, günümüzde bu şekilde yaşayan insanlar kalmadı mı? Adalesizlik, yoksulluk, haksızlık, sömürü bunların hepsi ortadan kalktı mı? Yok, hepsi hâlâ var. Günümüz fotoğrafçısı o konulara yaklaşırken güncelin dilini daha yaratıcı ve etkili bir şekilde kullanmak durumunda. O dönemdekiler gibi mi fotoğraf çekeceğiz? Mümkün değil, bizler bu günün estetiği ile bu günün yaratıcı yaklaşımı ile ve bu günün tekniği ile az önce bahsettiğimiz değişmeyen “hak” mevzularını değiştirmek için ele alacağız. Bunlarda değişen bir şey yok ve büyük oranda öteki yarı da ayni durumda yaşıyor. Bu mevzulara tu kaka demek tam az önce senin söylediğin gibi ne zaman sınıf atladık sorusunu beraberinde getirir. Sınıf atladın da ne zaman bu gerçekliğe yabancılaştın, “peki ya aslından korkun niye” diye sorarlar adama”¦ Sonuçta Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki yıllarda hepimiz Anadolu’da yaşayan beş on milyon köylüydük aslında.




M.U. : Türkiye’de bir gelenek halinde katlanarak gelen darbeler 1980 de zirve yaptı ve biz bu zirveyi çok sevdik. Darbecilerin zorlama kural ve yasaları ile bu günlere kadar da geldik. Türk fotoğrafının toplumsal travmalar ile önünde nasıl bir hesaplaşma var sizce?



Ö.Y. : Aslına bakarsanız yapılmamış bir hesaplaşma var. Fotoğrafçılar çok kolay akıntıya kapılı veren bir kesime mensuplar, çok kolay iktidara boyun eğen, çok fazla itiraz ile mücadele geleneği olmayan bir toplusal kesimin insanlarıyız. Eğer ki fotoğrafçı bir ideolojik duruşa sahip değilse, kaygıları yoksa hayat ile tek ilişkisini mesaili çalışma, ücretli emek, tatil, yazlık, ikinci araba vs. üzerinden kurmuş ise, ne yazık ki çok fazla itiraz edebileceği bir şey yok. Bu nedenle herhangi bir hesaplaşmayı göze alması söz konusu değil. Bunu özellikle bizim kuşak için söylüyorum, 80 öncesinde de 80 sonrasında da fotoğrafın içinde olan kesim için söylüyorum. Esas kabahat bizim kuşakta, bizim kuşağın hâlâ fotoğrafın içinde olan kadrolarında çünkü biz çok kolay razı olduk, itiraz etmedik, toplum alt üst edilirken ve dinamiklerinden koparılırken sesimizi çıkaramadık. Generallerin önünde dilekçe sırasına girenler de oldu. Her şeyi bir tarafa bırak, gerçek ile fotoğrafın, fotoğrafçının ilişkisinin kopmasına itiraz edemedik”¦



M.U. : Kendi alanların da”¦



Ö.Y. : Kendi alanlarında nasıl korkunç, nasıl büyük bir ihanettir, gözü karalıktır. Bu aynı zamanda sadece bireysel değil toplumsal bir kusurdur. Biliyoruz ki fotoğraf en güçlü, en inandırıcı yalanları söyler ve yaygın bir genel kanı olarak her fotoğraf gerçeğin bir yansıması olarak kabul edilir. Güven meselesini bir tarafa bırakarak konuşuyorum, ilk başta fotoğrafın gösterdiğinin gerçek olduğuna dair genel bir kabul vardır. Peki, bu durumda 80 sonrasında fotoğrafçılar nasıl bir Türkiye manzarası gösterdiler âleme. 80 sonrasında açılan sergiler, yayınlanan kitaplar, basılan “sanat” fotoğrafları nasıl bir Türkiye toplamı çıkarıyor ortaya. Bu toplam, Türkiye fotoğrafçılarının kendileri hakkındaki sunumudur aynı zamanda. Her şeyin günlük gülistanlık olduğu, bütün insanların mutluluk içinde tebessüm ettiği, toplumsal hiçbir problemin olmadığı bir dünya resmettiler”¦ Bunun vebali 80 öncesinde fotoğrafa başlayıp da bu güne kadar gelen bizim üstümüzdedir. Fotoğrafçının yaşadığı toplum hakkında söylediğimiz yalanlar, Bir gözünü kapatıp tek gözle bakması en büyük kabahatidir”¦ Bu nedenle herhangi bir hesaplaşma yapmalarını bir tarafa bırak, bu yalan düzeninin çarkına su taşımıştır Türkiye fotoğrafçıları”¦ Söyledikleri yalanlarla da son derece gerçeklerden kopuk bir Türkiye imajı yaratmışlardır. Bunu hesaplaşması yapılır elbet, bir vakit”¦ Ama keşke vakit ilerlemeden bizim kuşak fotoğrafçılar kendilerine dönük olarak da yapabilseler bu hesaplaşmayı ve yeni kuşaklara da bu gerçekleri, fotoğrafta esas işlevin bu olmadığını söyleyebilseler keşke. İşte o zaman sahte bir huzurun değil, yaratıcı bir “kaygının” sahibi olan fotoğrafçılar “sorumluluk” ve “güven” ilişkisini kurabilir. Bu temel üstüne yeni bir fotoğraf anlayışı inşa edilir, aksi takdirde Türkiye fotoğrafı sabun köpükleri üretmeye devam edecek.



M.U. : Öncelikle açık yürekliliğiniz için teşekkür ederim. Her şeye itiraz etmek değil ama ne olup ne olmadığı ile ilgili belli bir tanıma ulaşmak çok önemli.



Ö.Y. : Tespit yapmak, neredeyiz, neyiz bunu bir görmek…



M.U. : Ama Türkiye de pek yapılan bir şey değil.



Ö.Y. : Biliyorum, dedim ya kapalı bir toplumuz, bu kapalılık sadece sınırlarımız dışındaki dünyaya karşı bir kapalılık değil. Toplumun içinde daha küçük ve kendiyle yetinmeye çalışan grupçuklar mevcut, onların içinde ise daha küçük kapalı grupçuklar. Bireyin kendi içine kapalılığına kadar gidiyor durum. O nedenle zaten kültürel bir yapı dedim ya. Kimse dışarıya tık sızdırmadığı gibi kendi içinde de tespitlerle tanımlarla pek ilgilenmiyor. Birbirimizle en olmadık yerlerde didişiyoruz, ama esas konularda değil, maalesef böyle”¦ Şeyi biliyoruz mesela 80 de darbeciler ile bazı fotoğraf kadroları o kadar iç içeydi ki bir takım fotoğraf dernekleri generallere şefaat eyledi, bağlılık bildirdiler”¦



M.U. : Tam bu noktada, Tarih düzleminde görece geride kalmış bir algı sisteminin görece çağdaş ve daha ileri bir algı sisteminin temsil etmesi gereken değerlere, çağdaş, ileri, demokrat ve aydınlardan daha önce sahip çıkması ve uygulama alanı bulması sizce bir yanılsama mıdır yoksa günahlarımızın bir gerçekliği midir?



Ö.Y. : Soruyu tam anlayamadım.



M.U. : Ben okuyamadım J Yani günümüzün pirim yapan algısının ve iktidarının algılayışı geçmişte kalmış, tarihin de bu konuda yargısını verdiği bir algı sistemi. Fakat ben şunun görüyorum, bu algı sistemi geçmişte kaldığı halde ve tarihin bu süreç ile ilgili yargısını verdiği halde aydın, çağdaş, demokrat dediğimiz kesimlerin yüklenmesi gereken rollerin yarattığı açığın tarihin geçmişte kalan bir algısı tarafından doldurulmaya çalışılmasını kastediyorum.



Ö.Y. : Oldukça politik bir soru J



M.U. : Evet J



İsterseniz şöyle toparlamaya çalışayımJ İçinde yaşanan bir ev var ve bu evde yapılacak işler belli: Temizlik, bakım, yemek vs. ve yıllarca bu evin içinde oturan aydın, demokrat, çağdaş dediğimiz bir kesim evi mok götürür halde bırakmış, her şey ortada duruyor ve bir sürü sorun birikmiş. Hepsinin üstü bir şekilde örtük. Bu ev bir apartman dairesi ve gecekondu da kalmış bir iradenin bu apartman dairesine yerleşerek o aydın, çağdaş, demokrat olarak kabul ettiğimiz kesimlerin eksik ve biriktirmiş oluğu problemleri çözmede onlara göre daha istekli ve atılımcı olarak görüyorum ki bunu kendi süreçleri çerçevesinde de kullanıyorlar”¦ Şimdi bu soruda fotoğrafı nereye koymuşum bir bakayım. J



Ö.Y. : Eğer bu konudaki düşüncemi soruyorsan”¦




M.U. : Şimdi burada fotoğrafın payı ne diyeceğim”¦ Ama bu da fotoğrafı ipe çekmek gibi bir şey oluyorJ



Ö.Y. : Fotoğrafın bu konuda maalesef ciddi bir toplumsal işlevi yok, bu bağlamda fotoğraf bir aksesuar. Evet, şurada haklısın Türkiye de kavramlar, siyasi duruşlar değişti. Eski tanımlar içinde adlandırdığımız ve ona uygun davranması gerektiğini düşündüğümüz siyasi yapılar o tanıma uygun işlevlerini yerine getiremiyorlar. Sosyal Demokratlar diyorsun örneğin bunlar milliyetçi bir partinin argümanları ile konuşuyorlar. Tam olarak katılmasam da AB normlarının savunmak yerine tam tersine bunun dışında tavır alıyorlar vb”¦ Bu yüzden siyasi oluşumlar tanımlarına uygun tavır sergilemiyorlar, sağcı sağcı gibi solcu solcu gibi davranmıyor bu yüzden hiç beklenmedik bir şekilde “eski-tutucu” diye tanımlanan bir yaklaşım hiç de umulmadık bir şekilde açılımlara daha yakın duruyor. Biz hep kafesler içine konduk. O kafesler içinde bu solculuktur, bu demokratlıktır, bu ilericiliktir diye tanımlarla yaşadık ve hayat da, biz de katagorilere ayrıştık. Basbayağı yukarıdan bir yaklaşım ile toplum mühendisliğine kalkışılmıştı, bu mühendislik tutmadı, çok açık”¦ Toplum kendini yeniden tanımlıyor”¦ Bence hiç sakıncası yok. Bir taraftan da ciddi bir dönüşüm yaşanıyor, bunu görmek lazım. Öte yandan bir sakıncası var: Demokrasinin inşası ancak demokrasiyi içselleştirmiş siyasi yapılarla mümkün diye düşünüyorum. Kuşkusuz biz gerçek bir demokrasinin peşindeyiz ve bütün bunları da yeterli bulmuyoruz, atılan adımlar yapılan girişimler hiç birini yeterli bulmuyorum. Gerçek bir demokrasinin peşinde olduğumuz için de bunların üstüne biz kendi gayretimiz ve çabamız ile yeni şeyler koymalıyız ama durdurmak değil. Toplum kendini bulma macerasını, sürecini yaşamalı bunun karşısına zorla, şiddetle, darbeyle, silahla, cuntayla çıkmak en büyük hata”¦ Gördük bunu, hepimiz içinde yaşadık, yaşıyoruz. Bir takım darbeler ile bir takım senaryolar ile bunu kurgulamak en büyük hata ve her olanda bize patlıyor maalesef. Ben hayatımda üç darbeyi de yaşadım, 27 Mayıs’ı radyodan hatırlıyorum, çocukluğum bir kâbustu, hala rüyama girer insanların asılacak olması, asılması”¦ 12 Mart da lisedeydim Denizlerin yaşantılarını, çektikleri sıkıntıları ve haksızlıkları çok içerden yaşadık ama gene de işin kıyısındaydık, 12 Eylül tam belimizde patladı. Olacak şey mi? Elli beş yıl boyunca bir insan hayatına kimin ne hakkı var üç tane kâbus, üç tane darbe sokmaya?



M.U. : Toplumumuzu oluşturan unsurların sergilediği performansı ve aykırılıkları biraz da hoş görmenin gerekçesi olabilir bu sanırımJ



Ö.Y. : Toplum kendi dengesini bulacak ve biz o dengede gene muhalif olacağız, daha ileri özgürlükleri her zaman isteyeceğiz. Hoş görülmeyecek bir şey varsa o da bu konudaki performans eksikliğidir desem…



M.U. : İstanbul Modern deki bir söyleşide sizi de dinlemiştim, belgesel fotoğrafın mecra tartışmaları ile ilgili, Tütün deposunda gerçekleştireceğiniz bir toplantıdan bahsetmiştiniz. Mecra tartışmasından ne anlamalıyız ve buna neden ihtiyaç duyuldu.



Ö.Y. : Belgesel fotoğraf dediğimiz şey basılmak ve dağıtılmak için vardır, onu kimin çektiğinin önemi yoktur, yani kaynağın güvenilirliği ve fotoğrafçının işinin arkasına durması açısından kim olduğu tabii ki önemlidir ama biz onun fotoğraflarına bakarken marifetiyle değil anlattığı hikâyeyle ilgileniriz. Konu önemlidir, hikâye öne çıkmalıdır. İşte bu fotoğrafların çoğaltılması, basılması, yaygınlaştırılması gerekir. Sanat fotoğrafının tam tersine yani. Az olduğu vakit değil, insanların kirli çamaşırlarını saracak kadar çoğaltıldığı zaman değere kazanmaya başlar. Belgesel fotoğrafın mecrası ne sanat galerisidir ne de müzedir, onun mecrası basım, yayındır. Bunun da yolu kâğıda basarak ve sanal ortamda yaygınlaştırmaktır. Bunun için belgesel fotoğrafçıların galerilere değil, yaygın dağıtım mecralarına ihtiyacı var. Türkiye de fotoğrafın mecrası belli, galeriler, sergiler vb. ama bunun dışında periyodik olarak insanlara ulaşan ve fotoğrafçısını öne çıkaran değil de konusunu öne çıkaran mecralara ihtiyaç var. Böyle bir şey kastediyoruz mecradan”¦ Ülkemizde iki tane mecra olduğunu söyledim biraz önce; bir tanesi üç aylık bir dergi ‘fotoğraf notları’ ve diğeri de Ankara da Cengiz’in yayınladığı ‘belgesel fotoğraf sitesi’. Bu ciddi bir problem, fotoğrafçıdan bir işlev, bir sorumluluk bekliyorsak eğer fotoğrafını sergileyebileceği ortamlara ihtiyacı var. Belgesel fotoğraf galeride hiç bir şeydir. Ancak basılarak, periyodik bir şekilde insanlara ulaşırsa bir değer ifade etmeye başlar. Bu değerlerin ölçümü ise “güvenilir mi”, “gerçek mi”, “sorumluluk taşıyor mu” sorularıyla başlayan bir zihinsel işleyişi gerektirir. Belgesel fotoğrafın bu imkâna sahip olması, bu analize tabi tutulabilmesi için öncelikle insanlara ulaşması gerekir. Bu yüzden mecrası yoksa yapılan belgesel çalışmalar bir heves, bir heyecan, bir merak şeklinde kalır. Şimdilerde belgesel fotoğrafın bir bacağı eksik gidiyor, ilerlemesi için ikici bacağa ihtiyacı var mecraya. Afsad da İfsak da, derneklerde, belgesel fotoğraf gösterisi yapsan ne olur? İyi olur kuşkusuz ama bu seksek oynamaktır, hâlbuki koşan bir belgesel fotoğraf istiyoruz o da yayın mecrası gerektiriyor.



M.U. : Tanınmış yabancı fotoğrafçı ve foto muhabirlerin bizim gibi ülkelerde paralı belgesel work shop’lar düzenliyorlar. Kendi ülkelerindeki yasal sürecin bu tür çalışmalar önünde engel oluşturması onları bu yola başvurmaya itiyor. Azgelişmiş ülkenin az gelişmiş kanunları onlara bu imkânı sunuyor. Bu belgesel mantığı ile çelişen bir durum çıkarmıyor mu?



Ö.Y. : Bu tür çalışmaların Türkiye’de yapılmasının nedeni kendi ülkelerinde yasal engeller bulunması mı, bunu bilmiyorum, hiç duymadım. Bizim de dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen fotoğrafçılarla Türkiye’de yaptığımız atölyeler var. Aynı zamanda biz de gidip mesela Azerbaycan’da Ermenistan’da ya da Almanya’da çocuklara-yetişkinlere atölyeler yapıyoruz. Tabi ki bunları kendi meşrebimizce gereçleştiriyoruz, yani ister yurt dışından bir arkadaş gelsin, ister biz bir yere gidip çalışalım, ilkelerimizden ödün vermeden çalışmayı gerçekleştiriyoruz. Bunun belgesel fotoğrafçılığın ilkeleriyle çelişen bir durum olduğunu sanmıyorum. Tam tersine zaten yeterince kapalı bir toplumda yaşayan bizlerin daha da içimize kapanmamızın önüne geçen bir durumdur diye düşünüyorum. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da kendi kendimize oynadığımız sürece fotoğrafçılığımız yerinde saymaya devam edecek ve şimdiye kadar olmadığı gibi bundan sonra da sınırların dışında herhangi bir kıymeti harbiyesi olmayacak. Fotoğrafçılarımızın başka fotoğrafçılarla tanışması önemli, onların bizimkilerle tanışması kadar önemli. Gerek atölyelerle gerek başka ilişkilenmeler geliştirerek karşılıklı öğrenme süreçleriyle beslenen bu ilişkileri sürdürmeli, geliştirmeliyiz. Şunu net olarak söyleyebilirim ki benim belgesel fotoğraf konusundaki düşüncelerimi derleyip toplamamda ve bir metodla birlikte aklımca sağlam bir zemine oturtmamda WPPh’nin Fotograf Vakfı bünyesinde yaptığı iki yıl süren “Genç Basın Fotoğrafçıları Atölyesi”nin payı büyüktür. O sayede David, Hurne ve Maria Mann ile tanışmak önemliydi. Aynı vesileyle açılan kanaldan Bangdeş’e uzanıp oradaki Pathashala Fotoğraf Okulu, Shahidul Alam ve Raghu Rai ile tanışarak zaman geçirmem önemliydi. Ha benim açımdan önemliydi, başkasına bir faydası var mı bilmem. Aynı biçimde, Türkiye’de çocuklarla yapılan ilk fotoğraf çalışması, yani bugün artık iyice yaygınlaşmış olan Fotoğrafçı Çocuklar Atölyeleri’nin ilki 1999 Marmara depreminden sonra bölgeye gelen Fransız Yardım kuruluşu Anfand de Mond drua de la Homme’un tasarımıyla birlikte Dayanışma Gönüllüleri’nin yaptığı çalışmadır. Bu çalışma belgesel fotoğraf alanında foto aktivizm diye tanımladığımız tarzın önemli bir örneğidir. Anfand de Monde’un bu işlerle görevli Cezayir asıllı fotoğrafçısı Allaua Sayad gelmeseydi o çalışma, o zamanda, o biçimde olur muydu bilmem. Bütün bu konularda yerli kaynaklar, yerli örnekler vardı da biz mi istifade etmedik, zengin bir miras bırakılmıştı da biz mi elimizin tersiyle ittik, önceki kuşaklar belgesel fotoğrafın gerek kuramı, gerek metodolojisi, gerek pratiği konusunda hangi birikimi yarattılar da biz nankörlük ettik bilmem. Günahı boynumuza.





M.U. : Son olarak bizlere gelecek ile ilgili hedeflerinizden, çalışmalarınızdan ve kitaplarınızdan bahseder misiniz?



Ö.Y. : Şunu önemsiyorum, fotoğrafın tek bir dili tek bir tarzı yoktur, çok farklı uygulama alanları olduğu gibi birbirinden farklı metodolojileri de vardır. Fotoğrafçıların seçtikleri metoda uygun olarak farklı zihinsel işleyişleri söz konusu. Gezi fotoğrafçısının aklı ile su altı fotoğrafçısının aklı aynı çalışmaz, bir haberci ile bir doğa fotoğrafçısının zihni farklı işler. Dolayısı ile fotoğrafın kendi içinde hem dilleri vardır hem de fotoğrafçıların zihinsel işleyişinde farklılık söz konusudur. Türkiye’de fotoğrafın kuramsal hattının bu konulara ışık tutması lazım; akademisyenler, yazıp çizen, düşünen, eleştiren insanlar artık yüz yıl önce yazılmış tekniğe ve biçime dair konulara biraz ara verip fotoğrafın diline, içeriğine, görüntünün anlamlarına, sözüne, fotoğraf kuramına, etiğine, politikasına, fotoğrafçının zihinsel işleyişine dair metinler oluşturmaları lazım. Şu anlama geliyor bu, benim o kötü belgesel kitabım gibi”¦



M.U. : Rica ederimJ



Ö.Y. : Belgesel konusu ile ilgili kitapların dışında gezi fotoğrafı, sokak fotoğrafı, makro fotoğraf, doğa fotoğrafı kitapları olmalı. Sadece tekniğe dayalı değil bu işin düşünsel formu ve fotoğrafçılığın duygu boyutlarına dair kitaplar olmalı, bunu önemsiyorum. Bu benim açımdan bir projeksiyon. Ben bu aralar sokak fotoğrafçılığı nedir, bu işin etiği nedir, sokak fotoğrafçısının yaklaşımı nasıl olmalıdır, zihinsel işleyiş nasıl kurgulanmalıdır gibi konularla ilgileniyorum. Başka yerlerde neler yazılmış onları karıştırıyorum. Fotoğraf Akademisi diye bir denememiz var, buradan doğru bir sonuç çıkarmayı önemsiyoruz. Akademi pratiği şu eksene oturuyor: Seminer başlıklarının yarısı fotoğraf tekniğine ve kuramına ilişkin, diğer yarısı ise tarih, coğrafya, felsefe, dış politika, sosyoloji, antropoloji, yabancı dil gibi konulara ayrılıyor. İngilizce derisinin yanında Arapça derisi de var. Aslında İspanyolca ve Farsçanın da eklenmesi lazım. Gene Akademi bünyesinde iki tane dergi yayınlanıyor, bir tanesi “Fotoğraf notları” diğeri de “Fotoğrafsız”.



M.U. : Bu güzel söyleşi için bütün arkadaşlarım adına teşekkür ederim.



Ö.Y. : Ben teşekkür ederim”¦




Röportaj : Mehmet UÇKUN




Özcan YURDALAN Hakkında


1955 Yılında Adana’da doğdu.


1977 yılında AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) kurucuları arasında yer aldı.


1980’e kadar DİSK-Genel İş Sendikası Foto Film Merkezi’nde çalıştı.


1999 Marmara Depremi’nden sonra Dayanışma Gönüllüleri’nin Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi’nde çalıştı.


2000 yılında FV (Fotoğraf Vakfı) kurucuları arasında yer aldı.


2005 yılında Nar Fotoğraf Ajansı kurucuları arasında yer aldı.


Seyahatname yazıyor, çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları ve foto röportajları yayınlanıyor. Uzun yolculuklara çıkıyor.



Kitaplar:


1. Fas’ta Yolculuk Bağlam Yayınları


2. Ahşap Fanus – İran Yolculuğu – Sarı Otobüs 1 – Agora Kitaplığı


3. Mavi Çöl – Pakistan Yolculuğu – Sarı Otobüs 2 – Agora Kitaplığı


4. Namaste – Hindistan Yolculuğu – Sarı Otobüs 3 – Agora Kitaplığı


5. Sagarmatha Eteklerinde – Nepal Yolculuğu – Sarı Otobüs 4 - Agora Kitaplığı


6. Naure Çarkı – Suriye Yolculuğu – Sarı Otobüs 5 – Agora Kitaplığı


7. Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj – Agora Kitaplığı


8. Atların Denizi – Moğolistan Yolculuğu Sarı otobüs – 6 – Agora Kitaplığı


9. Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu – Yolcular için El Aynası-1 Agora Kitapl.




Ortak Kitaplar


-Sefername I – Gezginler Kulübü Yay. 2000 Derleyen: Orhan Kural


-Sefername II – Gezginler Kulübü Yay. 2003 Derleyen: Orhan Kural


-Sahibini Arayan Barış – Everest Yay. 2002 Derleyen: Masis Kürkçügil


-Habercinin El Kitabı – Gazetecilik ve Habercilik İPS İletişim Vakfı Yay. 2003


Derleyen: Sevda Alankuş


-Çocuklarla Fotoğraf FV yayınları 2004 (Mehmet Kaçmaz ile birlikte)


-Yedi Deniz Beş Bucak – Gezi Edebiyatı Seçkisi – Alpay Kabacalı – Dünya Kitapları 2004


-Merhabarev-İstanbul-Erivan Nar Kitapları- Aralık 2006 (Mehmet Kaçmaz, Tolga Sezgin, Kerem Uzel, Serra Akcan, Ruben Mangasaryan, Anahit Hayrapetyan, Nelli Shismanyan, German Avagyan, Karen Mirzoyan ile birlikte)








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine Özcan Yurdalan ile Fotoğraf Üzerine