Kategori arşivi: MAYIS 2010 SAYISI – MAY 2010 ISSUE

Aclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçiler




“Çocuklarımızın en içten gülebildiği, Çocuk İşçiler’in olmadığı bir dünyaya


merhaba …”


Aclan Uraz


“Çocuk İşçiler”, Önsöz





Şebnem Aykol : Merhaba Aclan Bey. Öncelikle fotoğrafa yönelişinizle ilgili bilgi almak istiyorum. Ekonomi eğitimi almışsınız ve sonrasında on yıl basın sektöründe, reklam bölümünde çalışmışsınız. 1986’da fotoğrafa yönelişiniz basının tetiklediği bir başlangıç mıydı, yoksa eskiden beri fotoğrafa ilginiz var mıydı?



Aclan Uraz : İkisi de değil. Benim Cumhuriyet Gazetesi’ne girmem fotoğraf sayesinde oldu. Ancak fotoğrafa, daha evvel 1986’nın sonunda İFSAK’ta kursiyer olarak başladım. Fotoğraf heyecanı işte o zaman başladı, daha evvel fotoğraf geçmişim yok, fotoğraf makinam yok. 1986 yılı Ekim ayında İFSAK kursiyeri oldum, daha sonraki aşamada, bir yıl sonra ilk “Çocuk İşçiler” sergimi açtım. Yine bir yıl sonra İFSAK’ta eğitmenliğe başladım. Bu arada 1988-1989 yıllarında iki kez Yunus Nadi Ödülü kazandım. O Yunus Nadi Ödülü benim bir anlamda Cumhuriyet’e girmeme neden oldu, çünkü Cumhuriyet ile aramızda bir sıcaklık oldu. O arada 1990-1992 dönemi, benim İFSAK başkanlığı dönemimdi; ve Fotoğraf Günleri’ne Türkiye’deki ilk sponsorluk kavramıdır. İki yıl Cumhuriyet Gazetesi sponsor oldu.O zamanlar Cumhuriyet Gazetesinin maddi olarak iyi olduğu dönemlerdi. Derken o tanışıklık ile “Çocuk İşçiler”, Çağdaş Yayınlar tarafından basılması aşamasına geldi. Derken de benim Cumhuriyet’e girmeme sebep oldu. Ben de Cumhuriyet’te reklam bölümünde başladım.



Ş.A. : Sonrasında üniversitelerde öğretim üyeliği ve İFSAK yöneticiliği yapmışsınız. Bir dönemin fotoğraf jürilerinde yoğun şekilde görüyoruz sizi . Bunlar nasıl biçimlendi?



A.U. : Fotoğraf jürilerinde şimdilerde pek yokum, daha az görünüyorum. Eskiden yoğundu, o dönemlerde elimden 150-200.000 fotoğraf geçmiştir. Geçmiştir diyorum çünkü o dönemlerde bu dijital olgu yoktu. Hep elimize baskılar gelirdi, siyah beyaz, renkli. Şimdi nostalji haline geldi. Yine jüri üyeliği yapıyorum, şu anda iki üniversitede öğretim üyeliği yapıyorum, ama tabii ki sözleşmeli öğretim üyeliği, emekliyim ben. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Çağdaş Sanat Uygulamaları dersi veriyorum, Kocaeli Güzel Sanatlar Fakültesin’de de hem belgesel fotoğraf hem de diğer fotoğrafa ilişkin dersler veriyorum. İFSAK’taki derslerim devam ediyor. 1987 yılından bugüne kadar kesintisiz -özellikle üzerine basarak söylüyorum kesintisiz- bir İFSAK eğitmeni olduğum için de İFSAK onur üyesiyim. Bizim İFSAK yönetimimiz ve başkanlığım dönemi bir çılgın dönemdi. İFSAK’ın bugünkü hem maddi hem de altyapısal olarak bugüne gelmesine de sebep olduk diye düşünüyorum. Bu konuda da tevazu göstermiyorum :)




Ş.A. : Bir röportajınızda fotoğrafa başlamanızın ilk senesinde, 1987’de açtığınız “Çocuk İşçiler” sergisi için, “Çocuk işçiler bir fotoğraf konusu değil, mücadele konusu benim için. Bu mücadeleyi kendi dilimle fotoğrafla vermenin doğru olacağını düşündüm” açıklamanız bu çalışmanın fotoğrafa başlamadan önce kafanızda biçimlenmiş olduğunu gösteriyor, doğru mudur?



A.U. : Çok doğru. Şöyle söyleyeyim, öncelikle Çocuk İşçiler sergisi ilk açtığım zaman, bir yıllık bir fotoğrafçı olarak, fotoğraf geçmişim olmamasına rağmen, yine kendi baskılarımla yapılan bir işti. Sergideki 35 fotoğraftan 32-33 tanesi şekillenmişti zaten. Yine tevazu göstermiyorum, çok beğenilen bir sergi oldu. Pek çok yerde yinelendi. Yalnız, sergideki o imza defteri, o benim tıfıl düşünce halimle vardı ve şöyle bir eleştiri gelmişti; bu işler bir yıllık fotoğraflar olamaz. Doğruydu. Çünkü ben üniversiteyi gece okudum ve sürekli olarak gündüz çalıştım. Bu çalıştığım alanlardan bir tanesi de, yaklaşık 2 sene süren, bir traktör yedek parça firmasının satış müdürlüğüydü. Ve bize bağlı olarak çalışan presiyer arkadaşları, bütün Anadolu’da denetlemeye çıkıyordum, bu sayede bütün Anadolu’yu köy köy, kasaba kasaba dolaştım. Tabii konumuz traktör ve onun yedek parçası olunca gittiğimiz yerler hep sanayi çarşılarıydı, ve çocuk işçi çalıştırma olgusu o zaman gözüme batıyordu. Hep hayıflanmışımdır, keşke o zamanlar fotoğraf çekiyor olsaydım. Söylediğim dönemler 1978 dönemleri filan, bakarsanız Çocuk İşçiler çalışmasına başlamadan neredeyse bir 10 sene öncesi. İmza defterindeki o eleştiri doğruydu bir yerde; 10 yıllık gözlemin bir yılda fotoğraflanmasıydı o sergi. Tabii ki bir mücadele konusuydu, ki “Cumartesi Anneleri” de öyle. Kitabın önsözünde yazar, Uluslararası Çocuk Hakları’na imza atmış bir ülkenin, ki imza attığı ve uygulamadığı pek çok sözleşme var, bir tanesi de çocuk işçilerin çalıştırılması ile ilgili olguydu. Dolayısıyla bu bir tepkiydi, küçük yaşlardaki çocukların son derece zor şartlarda ve de hayatları pahasına çalıştırılması- çünkü açık preslerde çalışıyorlardı-, tek bir krikonun tuttuğu koca koca kamyonların altlarında çalışmaları, kesinlikle bir mücadele konusuydu. Aynı mücadele konusu Cumartesi Anneleri için de geçerli. Ve yöneticilik yaptığım zamanda da benim iddia ettiğim bir şey vardı, eğer biz bir fotoğraf derneği isek, tepkilerimizi, protestolarımızı fotoğraf diliyle yapmalıyız. Yazı ile yapmak edebiyatçıların, yazarların işi olabilir. Eğer sinemacıysak, İFSAK’ın bünyesinde sinema var, kısa filmlerle o tepkiyi göstermeliyiz demişimdir. Dolayısıyla benim yaptığım, benim düşüncemle örtüşen işlerdi diyebilirim.





Ş.A. : Anadolu’yu 1978 sonunda gezmiştim demiştiniz, peki sonradan fotoğraflama döneminiz ise 1986-1987. Neredeyse 10 yıllık bir süre var arada, koşullarda değişen şeyler var mıydı?



A.U. :
İnanın ki hiçbir şey değişmemişti. Bunu özellikle gözlemledim, o sorgulamayı kendi kendime yaptım. O dönemlerde farklı bir çalışma koşulu var mıydı, ne yazık ki hayır yok. Kıyafetlerinde bile bir farklılık yok. Yani atıyorum ben Sivas’ın Su şehri ilçesindeki sanayi çarşısında çalışan çocukla, İstanbul’un Merdivenköy sanayi çarşısında çalışan çocuğun giysileri arasında bile bir fark görmedim. Zaten fark olması imkansızdı, zaten baştanbaşa yağlıydı ama kışın en soğuk günlerinde bile altı delik ayakkabılar, yırtık pantolon ve kazaklar orada 1978’de vardı, burada 1987’de de.



Ş.A. : Günümüzde çekilse belki yine aynı şeyleri görebiliriz değil mi?



A.U. : Pek tabii…Yağlı olmak olgusu tamam, ama şu var bugünkü uygulama biraz daha farklı, daha katı. Bakanlık ve sivil toplum örgütleri nezdinde daha sıkı bir şey var. Ama yazın gittiğinizde o oran yükseliyor. Ama bu azalmada biraz payımız var mı diye düşünüyorum. Payım var diyorum çünkü “Çocuk İşçiler” Uluslararası Çalışma Örgütü – ILO tarafından resmi görsel belge olarak kabul edildi. Dünya Çapında örgütlere kitap olarak dağıtıldı, fotoğraflarım kullanıldı. Ve dolayısıyla ILO’nun o fotoğraflar üzerinden Türkiye’deki kongresinde bir gösterim yaptım hatta. ILO’nun o fotoğraflar üzerindeki bakış açısı çok farklı oldu ve o bakış açısı da hükümetlere baskıyı getirdi. Sonuçta amacına ulaştı bir şekilde. Ankara’daki fotoğraf günlerinde, yaptığım bir söyleşi sırasında Tuğrul Çakar bana şöyle bir soru yöneltti; fotoğrafların ve kitapların hakkında ne düşünüyorsun dedi. Ben de fotoğraflarımın ve kitaplarımın çok önemli olduğunun farkındayım ama bugün için değil, aradan bir 100 yıl geçtikten sonra, zaten Türkiye’deki şartlar hep öyledir biliyorsunuz, ben öldükten sonra fotoğraflarım ve kitaplarım çok değerli olacaktır demiştim. Mert Ali Başar: “Dostoyevski bile olsan günün birinde sahaflara düşeceksin” der, çok doğrudur.



Ş.A. : Kitaplarınızı bulmak çok zor, 100 yılı bekleyemeden sahaflarda aradım ancak bulamadım J



A.U. : Cumartesi Anneleri internette 2. el bulunabiliyor. Bu daha çok direkt fotoğraftır. Işığın zorluğu itibarı ile; eylemin 12:00-12:30 arasında yapılması eylemin ışık koşullarını çok zorlaştırmıştır. Çocuk İşçiler biraz daha estetize edilmeye çalışılmıştır. Çünkü ben belesel fotoğrafın sadece içerik olarak iyi olması gerektiğine inanmıyorum. Bir bıçak sırtıdır, hem teknik, hem içerik hem de estetik olarak doğru fotoğraflar olması gerektiğine inanıyorum. Zaten doğru bir fotoğraf olursa da o belgesel yaftasını üzerinden sıyırıp atar ve o zaman fotoğraf olur. Ben öğrencilerime de hep aynı şeyi söylüyorum.




Ş.A. : Yine “Çocuk İşçiler” çalışmanıza dönecek olursak, 1987-1992 yılları arasında uzun soluklu ve 2 dönemli bir çalışma olmuş. Bu ikinci çalışmaya neden ihtiyaç duydunuz?



A.U. : Şöyle anlatayım, 1987’de açılan sergide açılan serginin 35 çalışmanın 30-32 nüvesi hazırdı. 1987 yılında açılan sergi 20×30 boyutluydu, o günkü çanta agrandizör şartlarında kendi ürettiğim baskılardı, daha küçük formattaydı. Hatta deneysel fotoğrafın Türkiye’deki öncülerinden olduğu için Ahmet Öner Gezgin sergiye geldiği zaman çok şaşırıp biraz da çekinmiştim. Çok beğenmiş ve en iyi çekilen fotoğraf tek karede çekilen fotoğraftır ama yetmediği yerlerde bizim yöntemlerimize başvurulur dedi. 1992’de çıkan albümle bütünleşen, daha büyük formatta bir sergiydi. Tabii ki albümün tanıtımı da söz konusuydu.Dolayısıyla 1992’deki sergi fotoğraf olarak biraz daha genişleyen, daha büyük formatlı bir sergiydi.



Ş.A. : Yani bambaşka fotoğrafların olduğu değil, ilk serginin gelişmiş bir haliydi diyebiliriz değil mi?



A.U. : Evet, boyutlar büyüyor, paspartu boyutları büyüyor, yeni fotoğraflar da devreye giriyor. İkinci sergide 20-22 tanesi eski karelerden, diğerleri yenilerdendi. 1987-1992 yılında çektiklerimden de epey vardı, o kadar da ağırlığın eskilerden olduğunu söylememek lazım. İlk sergi biraz da fotoğrafa ilk başlamanın verdiği heyecanla, alınmış büyük bir riskti. Bu kadar iddialı bir ilk çalışmanın çok başarılı bulunması da iyi bir histi. 1997’ye kadar çok fazla yerde sergilendi.



Ş.A. : Bu fotoğraflar bugün hala Uluslararası Çalışma Örgütü’nün belgelerinde görsel belge olarak kullanılıyor. Peki mücadele konusu olarak ele aldığınız bu konunun, hala tam olarak çözümlenmediği ve 1992’den sonraki zaman dilimlerindeki gelişimleri gözönüne getirmek adına zaman içinde tekrar gündeme getirmeyi düşünüyor musunuz, yani bu projenin devamı var mı?Yoksa bunu zaman mı belirleyecek?



A.U. : Hayır. Şunu hemen söyleyeyim, yanlış olabilir bu söylediğim ancak benim İşçi Çocuklar çalışmalarım bir yerde yerine oturdu. Hem Çocuk İşçi dendiği zaman adımın bu konuyla bir anılması, yine tevazu göstermeyeceğim, çocuk işçi çalıştırma olgusunun çok iyi belgelendiği fotoğraflardı. Dolayısıyla yeni bir çalışma konusu açmak yerine, yine sosyal içerikli farklı konulu bir belgesel üzerine çalışmayı yeğliyorum aslında. Çünkü İşçi Çocuklar, fotoğraf olarak, belge olarak, kitap olarak yerini buldu. Benim yaptığım iş olarak görevini tamamladı ama Türkiye’nin gerçeği olarak misyon elbette tamamlanmadı. Bir yerde üzüldüğüm bir şey var, bu konu benim üzerime çok yapıştı, bu bir yerde güzel bir şey ama başka çalışan arkadaşlar da olsa ve o üretimin üstüne çıksa diye düşünmüyor da değilim. Bu konu benimle bütünleşti, ama tevazu göstermem, hakikaten de iyi fotoğraflar. Albümün baskısı 1992 yılında yapılan en iyi baskılardan biriydi, çok iyi bir renk ayrımı yapıldı.



Ş.A. : Reklam sektöründe oluşunuzun da bu kalitenin yakalanmasında etkisi olmuştur, değil mi?



A.U. : Biraz o, biraz da Cumhuriyet’te olmamın avantajıydı. 5 yıl önce kaybettiğimiz Ertuğrul diye bir arkadaşımız vardı, Türkiye’nin en iyi renk ayrımcılarından biriydi. 4 renk üzerinden ayrım yapıldı, double baskıya girildi. Yurtdışından siyahlar arasını ısıtmak için özel katkı maddeleri filan getirildi, ve bir bej atıldı. O günün en iyi baskısı malesef bugünün teknolojisi ile yakalamak mümkün değil. Fotoğrafların özgün baskıları ile albümü yanyana getirdiğiniz zaman dağlar kadar fark var aslında. Çocuk İşçiler olsun, Cumartesi Anneleri olsun, kitap haline getirilirken yine Türkiye’de ilk sayılabilecek, fotoğrafçının cebinden hiçbir kuruş çıkmadığı halde üzerine de telif hakları alınarak üretilmiş albümlerdir. Türkiye’de biliyorsunuz ya insanlar kendi ceplerinden para verip ya da sponsor bulunarak albüm yaparlar. Bu söylediğimin yalnız ayracı Ara Güler’dir. Ara Güler’in baskıları çok fazla yapılmıştır ve kendisine telif ödenmiştir. Ancak Türkiye’deki bu Ara Güler fotoğraf albümlerinin %99.9’u İtalyan baskıdır. Benim Çocuk İşçiler albümün ilk baskısı bitmiştir. Yine Türkiye’de birinci baskısı biten ilk fotoğraf albümüdür. Keşke bugün mümkün olsa da onun ikinci baskısını bugünkü teknoloji ile basabilsek. Ben kendim için baskıyı yapmayı hiçbir zaman kabul eden bir insan değilim, ya bir yayınevi ya da bir sponsor ile bu mümkün olabilir. Ne yazık ki insanlar intenet üzerinden bakmayı tercih ediyorlar. Ancak ben eski kafalı biri olarak dokunmanın, temas etmenin önemine inanıyorum.




Ş.A. : Kitaplarınız hem sizin için hem de Türk fotoğrafı için büyük şans olmuş. Gündeme oturmuş temalar fotoğrafla yerini bulmuş, hem de siz bir fotoğrafçı olarak herhangi bir maddi sıkıntı olmadan fotoğraflarınızı albüm haline getirebilmişsiniz.



A.U. : Aslında tema olarak yerine oturması mantığı Cumartesi Anneleri’nde vardı. Çünkü Cumartesi Anneleri’nde vardır. Çocuk İşçiler o kadar da bilinen bir olgu değildi.



Ş.A. : Ama ortaya konması ile birşeyleri değiştirebildiği düşünülürse, o da gündem konusu sayılamaz mı?



A.U. : Evet haklısınız. İnsanların aklına çocuk işçileri gördüğü zaman hiçbir şey gelmiyordu. Ama o fotoğraflar ve kitaplar sonrası en azından -işte sinema ve fotoğrafı diğer estetik dallardan farklı kılan bu- ne kadar çok basılırsa, üretilirse ve ne kadar çok görülürse kıymet kazanıyor. Görüldükçe, insanlar çocuk işçilere o kadar farklı bakmaya başladılar; o kitaplar ve fotoğrafların en önemli olgusu o. Cumartesi Anneleri zaten o zaman göz önündeydi, her haftasonu gündemde kalmaya devam ediyordu.



Ş.A. : Cumartesi Anneleri projesini yapmak için sizi tetikleyen ne oldu, nasıl başladınız?



A.U. : Bu projenin albümü 1997 yılında çıktı. Yine ortada bir ülke ve demokrasi ayıbı söz konusuydu. Burada hiçbir düşünce farklılığına gitmedim. Dünyaya bakışımla ve siyasi duruşumla bir ayracı yoktu bu konunun. Her ne şekilde olursa olsun, bir insanın ya da insanlar evlerinden veya belli bir mekandan alınıp götürülüyorsa, ve sonra bir anda kayboluyorsa, ve bunlar bulundukları mekandan zabıta kuvvetleri eliyle teslim alınıp götürülüyorsa ve sonrasında yok oluyorsa bu gerçekten de çok büyük bir demokrasi ayıbıdır diye düşündüm. Ve o Cumartesi Anneleri’nin sadece dönemin gazetelerinin sayfalarında kalmayıp, kalıcı bir iş olarak durması gerektiğini düşündüm ve kendi dilimde bunu belgeledim. Hatta kitabın önsözünün son bölümünde; dik gelen öğlen ışığında demokrasinin fotoğrafını çekmenin zorluğuna karşın diye bir not vardır -ki aslında yazım da fena değildir ama Cumartesi Anneleri ile ilgili çok daha ağır bir önsöz yazmak isterdim ama yazmadım, çünkü benim işim fotoğraf çekmek. O kuvvetli ve ağır yazı işini Berat Günçıkan arkadaşıma bıraktım, o da gayet güzel hazırladı. Çalışması zor bir projeydi. Işık, kalabalık, karmaşa, bu ortam içinde fotoğrafı soyutlamak çok zordu, elimden o kadar geldi.



Ş.A. : Okuduğum kadarı ile eylemin kesinlikle bitmediğinin ve bitirilmediğinin, ara verme kararının eylemi yapanlar tarafından alındığının ve tekrar başlayacağına dair vurgu yapılmıştı. Eylemin yapıldığı dönem içinde gerekli kamuoyunu oluşturma ve gereken sesi getirmesi anlamında başarıya ulaştığı düşünülürse, siz de üzerinize düşen payı tamamladığınızı düşünüyor musunuz?



A.U. : Düşünüyorum. Ama Cumartesi Anneleri eyleminin devam etmesi gerekliliği ortada. Hatta benim fotoğraflarım için şunu sordular, neden yerlerde sürünen annelerin fotoğrafları yok, niye o polis copları yok diye. Verdiğim cevap şuydu; hiç bir acı bir anneye evlat acısı kadar dokunmaz. Dolayısıyla orada populist olmamaya çalıştım ve doğru da yaptım diye düşünüyorum.



Ş.A. : Yakın durduğunuz ve üzerinde çalıştığınız belge fotoğrafçılığı üzerine şu sıralar yaptığınız çalışmalar nelerdir?



A.U. : Kafamda şu an iki proje var, bu iki konu kadar çarpıcı olmayabilir. Tabii ki şu an açıklamak istemiyorum. Şöyle söyleyeyim, artık Çocuk İşçiler ve Cumartesi Anneleri için söylemiyorum bu lafı, aman bir ayıraç.. Sadece namım yürüsün diye fotoğraf çekmek istemiyorum, şu anda düşündüğüm her iki proje de çarpıcı sosyolojik projeler, diğer iki proje kadar olmasa da. Ancak biz tip fotoğrafçılar çok zor idame ettiriyoruz hayatlarımızı.




Ş.A. : Biz tip fotoğrafçılar dediniz. Bunu biraz açalım mı?



A.U. : Elbette ben emekliyim. Türkiye’de SSK emeklisi olmanın ne anlama geldiğini bilirsiniz. Üniversitelerde verdiğim derslerin ücreti bir komedidir. Yani saat başı 8 TL gibi brüt bir ücrettir. Ama orada gözlerdeki ışıkları ve aldığımız sonuçları görünce de çok mutlu oluyorum ben. Dolayısıyla bir sponsor, sponsor kavramını çok sevmiyorum ama kültürel desteğe ihtiyaç var demek daha doğru olur. Keşke böyle destekler olsa, bu destekçi kurum ile senede 1 veya 2 adam gibi sergi, gösteri sunabilsek. Ama Türkiye’de sanata bakış açısını düşünürsek, bu belki benim için bir ütopya olarak kalır.



Ş.A. : Peki, raflarda pek çok fotoğraf albümleri görüyoruz. Basım kalitesi anlamında çok fazla bir bilgim yok. Bunların hepsi kişisel ödemelerle mi bizlere ulaşıyor?



A.U. : Şu anda çok kaliteli albümler de çıkıyor. Yüzde doksanı öyle, ya da sponsor eşliğinde. Yanlış anlaşılmasın o sponsorluğu hiç bir zaman gözardı etmiyorum veya kınamıyorum.



Ş.A. : Bir röportajınızda fotoğrafın bir evrim geçirdiği, gelişen dijital ortamın fotoğrafı vuracak gibi göründüğünü ifade etmişsiniz bunu biraz açabilir misiniz?



A.U. : Burada demek istediğim dijitalin girmesi ile fotoğrafın değil, görsel dünyanın bir evrim geçirdiğidir. Herkesin fotoğrafçı olması bir anlamda güzel bir olgu, buradan başka bir yere geliyoruz. Dijitale karşı değilim, dijital devrin tamamlandığını da düşünmüyorum daha ucu açık. Daha yeni, çok önemli bir fotoğrafçımızın gösterisini izledim. Kırmızılar, maviler çok gözüme battı, hatta sonra okulda da eğitim cd’si olarak izlettim.Öğrencim olan ve profesyonel fotoğraf stüdyosu olan bir arkadaşıma sordum; bu renkler niye bu kadar çiğ, hani dijital o diapozitifin renk doygunluğuna ulaşmıştı. Arkadaşım bu kadar diye yanıtladı, ki kullanılan fotoğraf makinası oldukça kaliteli bir makinaydı. Bir çiğlik var, ama benim asıl karşı olduğum olgu şu; fotoğrafçılar çoğalsın, ama o 1980 sonrası köşe dönücü mantık şöyle çalışıyordu; insanlar bir dia gösterisi yapıp, ki yanlış olarak da saydam gösterisi diyorlardı, saydam diye birşey yoktur. Saydam bir taraftan baktığınız zaman diğer tarafın gözükmesidir, diapozitifte bir aralıktan baktığınızda bir diğer taraf gözükmez. Ne yazık ki bunun adına dergiler çıkıyor ve gösterim günleri düzenleniyor filan. Diapozitif veya slayt ile bir gösterim hazırlayıp altına da bir müzik koyup, kendilerini bir fotoğraf sanatçısı kabul ettiler ve öyle tanıttılar. Benim korkum bu; dijitalde herkesin fotoğrafçı olduğu bir ortamda, herkesin fotoğraf santçısı diye kendilerini tanımlaması beni rahatsız eden. Yine bir söyleşi de patenti tamamıyla bana ait söylediğim bir düşüncem vardır; Türkiye’de neredeyse fotoğrafçıların belli bir fotoğrafçı grubundan söz ediyorum, %90’ı kompleksli insanlardır. Çünkü ben hiç resim sanatçısı duymadım, heykel sanatçısı duymadım, hiç öykü sanatçısı, şiir sanatçısı duymadım; şair, ozan, heykeltraş, öykücü, romancı, ressam duydum. E insanlar kendilerine niye fotoğraf sanatçısı diyorlar, son derece yanlış bir olgu ve ben bunu kompleks olarak kabul ediyorum. Bunu sanırım 3. ya da 4. defadır dillendiriyorum ve çok memnunum. En azından belirli fotoğraf yarışmalarına baktığım zaman artık, jürielerin yanında fotoğraf sanatçısı yazmamaya başlandı, tabi bazılarında. Çünkü bizler de fotoğrafçıyız. Bunun yanısıra insanların kendilerine fotoğraf sanatçısıyım demesi kadar da yanlış bir şey yok diye inanıyorum. Çünkü bu bir süreç meselesidir, bir toplum değeridir ve bunu size süreç ve toplum verir. Ayrıca kusura bakmasınlar, Banu Alkanlar’ın, Nihat Doğanlar’ın sanatçı sayıldığı bir ülkede ben sanatçı olmamayı daha erdemli bir duruş olarak görüyorum. En son Başbakan’ın sanatçı açılımında, çağırdığı sanatçılara hepimiz bir bakalım kaç tane saygıdeğer insan var içlerinde, kaç tane de kırıntı var, bakalım…




Aclan Uraz


Ş.A. : Fotoğraf severlere, fotoğrafa yeni başlayanlara neler öğütlersiniz?



A.U. : Fotoğrafı asla ciddiye almayın. Asla hafife de almayın derim. Tüm estetik dallarda olduğu gibi fotoğrafta da tesadüflere yer vardır. Hele günümüzün dijital dünyasında mutlaka herkesin 5-6 tane çok iyi fotoğrafı vardır. Ama fotoğraf tüm estetik dallarda olduğu gibi bir çizgidir. Ve bu çizgide fazla yalpa yapmamak gerekir. Tatlı bir eğimle yukarıya çıkan bir çizgidir o grafik ve her estetik dalda olduğu gibi fotoğrafta da bir parça yeteneğe ihtiyaç vardır. Ve eğitmenlikten yola çıkarak arkadaşlarımıza söylediğim bir şey vardır, ben 20 yıl boyunca fotoğraf çekip fotoğrafçı olmayan insanlar görmüşümdür, yeteneğe ihtiyaç vardır. Ama bir olayı çok sevmek, size o alanda bir başarıyı da getirir. Tabii ki bu çok klasik bir laftır, aynen çok çalışmak da. Ben fotoğraf yüzünden kendime ait işyerini neredeyse iflas noktasına getirdim, o ilk 1-2 yıllık başlangıç sürecinde, hiç de hoşnutsuz değilim bundan J. Fotoğrafı eğer çok seviyorsanız, bir hayat biçimi haline getirip çalışmanız, üretmeniz gerekir. Görmek ile bakmak arasındaki disiplini algılayabilmek önemlidir. Ve çok önemlidir; belge fotoğrafı dendiği zaman sadece içerik önemlidir gibi bir olguyu asla kabul etmiyorum. Belge fotoğrafı teknik olarak da, estetik olarak da, içerik olarak da iyi olursa o üzerindeki belge yaftasını sıyırır ve fotoğraf olur. Benim için de fotoğraf olması önemlidir.



Ş.A. : Genelde portfolyo çalışmayı, yani seri çalışmayı seviyorsunuz değil mi? Tek fotoğraftan ziyade bir diziyi, konulu anlatımı seviyorsunuz değil mi?



A.U. : Evet. Bunun bir karakteristik, bir fotoğraf dili ve bir bütünlük olduğuna inanıyorum. Nevzat Çakır Ağabey’imizin çok ilginç ve güzel bir saptaması vardır, açılan sergileri veya albümleri şöyle tanımlar; elişi bezi gibi. Yani bir ondan bir ondan, ortaya bir sergi ve albüm çıkar ama ortada bir karakteristik yoktur. Bence Türk fotoğrafının dünyada yer edinememesinin en büyük nedenlerinden biri olarak da bu olguyu görüyorum. Bu arada iddia ile söylediğim ancak patenti bana ait olmayan bir söz vardır, ben yöresel olunmadan evrensel olunamayacağına inanıyorum. Bir Gabriel Garcia Marquez niye çok sevilir, niye Nobel ödülü kazanmıştır, çünkü o bize kendi ülkesini Kolombiya’yı anlatır. Niye Yaşar Kemal çok sevilir, o bize Anadolu’yu anlatır ve pek çok dile çevrilmiştir. Dolayısıyla biz o kendi renklerimizi saptamadan o evrensel, dünyadaki gökkuşağının içindeki yerimizi alamayız. Önce biz kendi renklerimizi doğru saptayacağız, sonrasında biz de o gökkuşağının içinde her konuda olduğu gibi, tüm estetik dallarda olduğu gibi kendi yerimizi bulabileceğiz. Bu gökkuşağı metaforunun patenti de bana aittir. Aklıma gelmişken demin sormuştunuz yeni fotoğrafçılara ne önerirsiniz diye, yeni başlayanlara Gültekin Çizgen der ki bir sokağa sıkıyönetim aracı gibi girip çıkmayın, yani insanları ürkütmeyin.Bu lafı da İsa Çelik çok sever ve keşke mümkün olsa da bu lafın patentini satın alsam der. Biz fotoğrafçılar arasında bir patent olgusu döner durur anlayacağınız. Dolayısıyla ben de patenti bana ait kelimeleri ağzımı şişire şişire söylüyorum.



Ş.A. : Sizin son olarak okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?



A.U. : Öğrencilerime de dediğim gibi fotoğraf sadece çekmek değil, çok çok izleyin, sergi izleyin, albümleri takip edin. Hele bugünkü ortamda bütün fotoğrafçıları, fotoğraf dünyasını ayağınıza getiren internetten faydalanın, renk bilgisi, sanat tarihi okuyun. Hatta bir Gombrich’in Sanatın Öyküsü’nü, bir Fischer’in Sanatın Gerekliliği’ni başucu kitabınız haline getirin. Dolayısıyla fotoğraf sadece çekmek değil, okuyup anlayabilmektir. Estetik okumalarını öneririm, her ne kadar Türkiye’de fazla estetik yazarı ve kitabı olmasa da, bir Aziz Çalışlar’ın Estetik kitabını, İsmail Tunalı’nın 2 cilt Estetik kitaplarını okumalarını söylemeliyim (3. cilt müzik üzerinedir). Bir de fotoğraf makinası gerçekten bir araçtır, önemli olan o aracın arkasındaki gözünüz, beyniniz ve yüreğinizdir, birikimlerinizdir. Arkadaşlara hep şu örneği veirim, ben folluktan yumurta çalıp yedim, siz folluk ne bilmiyorsunuz, yani hepimizin kendimize göre birikimleri vardır. Yaşadığınız çevre, çocukluğunuz, gençliğiniz, çalışma ortamınız… Bunların hepsi size bir deneyim kazandırmıştır, işte bütün bunlar fotoğraf ile çiçek açabilir diye öerilerde bulunurum.



Ş.A. : Aclan Bey ayırdığınız zaman ve paylaşımınız için size hem Fotoritim Dergisi hem de okuyucularımız adına çok teşekkür ederim.


Röportaj: Şebnem AYKOL







ÇOCUK İŞÇİLER


Aclan Uraz




21. yüzyıla beş kala süregelen bir dramın görsel dille, fotoğrafla anlatımıdır bu albüm. Olayı trajediden ayıran tek gerçekse, tüm olumsuz koşullara rağmen hala gülümseyebilen işçi çocuklarımızdır.



Gelişmiş ülkelerde yüzyılımızın başlarında yaşanan ucuz emek sömürüsü, sanayi devrimini yaşayamayan biz gibi gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerin en önde gelen sorunlarından biridir günümüzde.



On iki saate varan ağır çalışma şartlarıyla; kışın soğuğa, yağmura, çamura; yazın sac levhaların azdırdığı güneşe, toza ve de mevsime bağlı olmaksızın kötü muameleye, yetersiz beslenmeye ve tehlikeye muhatap olan ÇOCUK İŞÇiLER, gerek insan hakları, gerekse çocuk hakları evrensel bildirgelerindeki şartlara meydan okuyan bir düşüncenin ürünüdürler.



Amacım,çağına tanıklık etmek gibi bir görevi olduğuna inandığım fotoğrafla olayı sizlere aktarmak, ucuz emek sömürüsüne kendi dilimle karşı çıkmak. Ülkemi küçük düşürdüğüm, yanlış tanıttığım gibi sığ eleştirilere vereceğim cevap ise “Bu ülke benim ülkemdir ve ben onu tüm günahları ve sevaplarıyla seviyorum” olacaktır.



Ve inanıyorum ki ÇOCUK İŞÇİLER salt benim ülkemde yok… Gelişmekte olan ve belki de bazı gelişmiş ülkelerde halen varlar… Kimbilir, fotoğrafın evrensel denilen dili de belki burada sorumluluğunu hissettirmeye başlıyor.



Çocuklarımızın en içten gülebildiği, ÇOCUK İŞÇİLER’in olmadığı bir dünyaya merhaba”¦












































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Aclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçilerAclan Uraz ile Röportaj : Çocuk İşçiler

Güner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADIN



9Yüz 1000Kadın Sergi Davetiyesi



Tuba Döner: Öncelikle sizinle röportaj fırsatını bize tanıdığınız için teşekkür etmekle başlayabilirim, ilk sorum fotoğrafla yıllarca içiçe olmanıza rağmen tamamen dönüşünüzün neden bu kadar geç olduğu ile ilgili olacak aslında, ayrıca ardından gelen bu üç sergi ile olmasını istediğiniz gibi mi her şey?



Güner Sarıoğlu: Çok uzun yıllar sonra evet. Açıkçası hep olmasını istediğimizdir. Biz ona yaklaştıkça o bizden uzaklaşır. Böylece, bu tür bir girişiminizde bir amaç ve hedef yoksa ve hem de o hedef sınırsız değilse; bizi geliştirecek, tazeleyecek bir itici güç de yoktur. Ama, “Tamam, ben her şeyi yeterince biliyorum, amacıma ulaştım, hedeflerim buydu!…” diye gevşerseniz kendinizi, yapacaklarınızı, yaratıcılığınızı ateşleyemezsiniz. Ben, her zaman; yaptığım bir işi ilk kez yapıyormuşçasına heyecan duyarım, titizlenirim. Bazen küçük panikler de yaşarım. O taze heveskârlığımı hiç bir zaman silip atamadım ve o heveskarlık, meraklılık sınırsız bir şey, tükettikçe yeniden kaynayan bir yanı vardır. Anadolu’da tükenmez diye bir içecek vardır. Bilir misiniz? Tükettikçe su eklenir üstüne. Zaman içinde mayalanan meyve ya da sebzeler onu hep mayalandırır, demler. Turşu benzeri bir şey. Adı da tükenmezdir. Bütün kış boyu tükenmeden yenir, içilir. Almak, kullanmak ve daha da iyisini istemek sorunsalıdır bu tükenmezin sürükleyici dinamiği, enerjisi ya da gücü”¦ Ben hep görsellikle, görsel olanla ilgilendim. Bu televizyon işine durup dururken bulaşmam da odur. Durup dururken bulaşırken de kenarda durup “ben işte eee program yapıyorum” falan”¦ Program yapmanın bir sürü inceliğinde, bir sürü özelliğinde, bu televizyon üretiminin içinde olan ve üretimine katılan diğer meslek sahipleriyle ya da diğer yaratıcı kimselerle de bir uyum ve eşgüdüm içinde olabilmek için onların mesleklerinin, onların işlerinin, özelliklerinin, ustalıklarının farkına varacak bir uyum ve anlayış içinde, bir hazırlık içinde olmak zorundasınız. Eğer; birlikte çalıştığınız kişinin yaptığı işten hiç bir şey anlamazsanız, ona yeterince yardımcı da olamazsınız. Onun da size yardımcı olmasını, size bir katkı sağlamasını bekleyemezsiniz, onu tetikleyemezsiniz, birlikte üretemezsiniz!…


Güner Sarıoğlu (Fotoğraf: Aydan Çınar)



Bir teknik yardım ve eğitim amaçlı işbirliği çerçevesinde Almanya’ya gönderildim. Aldığım eğitim, örgütlenmiş bilinen, programı belli bir eğitim değil. 4 aylık bir dil kursundan sonra bizi bir televizyon istasyonunun program bölümüne verdiler. Biz iki kişiyiz. Özetle, onlar bize bakıyor, biz onlara bakıyoruz. Ben çevremde olan bitenle ilgilendim. Stüdyolara girdim, çıktım. Her düzeyde çalışanlarla konuştum, yarım yamalak Almancamla aralarından çıkmadım, hep stüdyolardaydım. Işıkçıyı buldum yakasına yapıştım, kameramanı buldum yakasına yapıştım. Yönetmenlerin bir arada bulunduğu bir bölümde, ayak altındayız gerçekte. Orada kendimi birilerine sevdirdim, hep her şeyle ve çevremde olup bitenle ilgilendim. Ancak kameranın arkasından görerek yönetmenliğin mümkün olduğunu da anladım, zaten bunu istiyorum. Ve ben hiç bir televizyon programımda ve yaptığım hiç bir filmde kameranın arkasında olmadan ve onunla yakın bir işbirliği yapmadan, bu işi yapmaya sıvanmadım. Her şey ile bire bir ilgilendim, her şeyi o bakacın arkasından gördüm, seçtim ve sonra kullandım. Işık, makyaj, dekor, dekor renkleri, bir zaman siyah-beyaz olduğunu düşünün. Nasıl bir sonuç elde ediyorsunuz, o sonucu elde etmek için kullandığınız öğelerin niteliği ve uygulandıklarında sonuçları nedir ve neler olabilir?… Bunu, bunları bilmeden, öğrenmeden; bütün kullandığınız şeylerin, sizin için sonuna kadar yararlı, üretken ve verimli olmasını sağlayamazsınız. O yüzden; kaynaklarım bakımından çaresiz ve sınırlı olmakla birlikte istekli, hevesli ve belki biraz da yetenekli olmam, beni belgesel filmlerimde kamerayı kimseye teslim etmemeye yönlendirdi. Kameramı ben kullandım, bundan büyük bir mutluluk, büyük bir haz da duydum. Filmlerimin kurgusunu da; bu işten iyi anlayan, anlaşabildiğim usta dostlarımla yaptım. İşin bire bir başındaydım. Tek karenin hesabını kendime sorarak, tek karenin hesabını vererek; “Bir kare görüntüyü çıkaralım mı? Koyalım mı?” sorununu tartışarak yaptık işimizi. “Yaptık oldu!…” hiç demedik. Ve bu insana, öğrenmek isteyene çok şey öğretiyor. Değilse işinizi iyi ve doğru yapmaktan koparsanız, kendinizi de geliştiremezsiniz.


Güner Saroğlu (Fotoğraf: Meltem Sarışen)



Bu günlerde şaşkınlıkla görüyorum; bu işin temel ve ilk adımları ile ilgili bile meraklı ve bilgisi olmayan, araştırma ve öğrenme eğiliminde hiç olmayan, eksikliklerinin farkında olmayan insanların televizyonda çatır çatır programları izleniyor. Nasıl olur da; bu insanlar, yaptıkları işlerden bu kadar habersiz ve kopuk olabilirler? Nasıl bu kadar kendi temel amaçlarına aykırı, kof, boş işler üretebilirler? Temel ve yalın bir kural vardır. Biraz önce sözünü ettiğimiz anlatımın, görsel ölçeklerin kaynağı ve ölçüsü insan bedenidir. Ve insan giderek çevresindeki daha fazla insan ve onları çevreleyen yaşadıkları ortam ve yaşadıkları çevre, yani belirleyici anlatım için her şey, bir kent gösterirsiniz ama o kent ne ifade eder ki?… İçinde sizin özellikle yaklaşıp ilgilendiğiniz bir birey ya da bir toplumu ifade eder. Tek başına başka bir şeyi ifade eder. Ama bir tek kişiden kaynaklanan bir ölçek algılaması ve anlatımın bütün ilişkileri içinde o ölçeğin yolundan giderek, o ölçeği kullanarak anlatacaklarınızı anlatmanız nereden baktığınıza, nasıl baktığınıza, ne kadar yakın-uzak ya da hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak algılamalarımız değişir. Bunları bilmeden de kameraların arkasına geçmek ya da bir programın öyküsünü anlatacak bir görüntü dizgesi oluşturmanın anlamı ve bir yararı da yoktur. Ben, olmaması gerektiğine inanıyorum. Ben bütün olumlu eğilimlerime, isteğime ve hevesime rağmen bunları, bu temel bilgileri ve yöntemleri yeniden yeniden öğrenirken işte Almanya, ondan sonra tekrar Alman uzmanlar Türkiye’ye geldiler”¦ Yönetmenler, yapımcılar, sonra BBC’nin kurslarını yöneten eğitmenler geldiler. Onlarla birebir çalışarak kendi bildiklerimi yeniden öğrenerek çoğaltmak, tazelemek, sağlamlaştırmak ve uygulayarak pekiştirmeye çalıştım. Bakmasını öğreniyorsunuz, seçmesini öğreniyorsunuz. Kolaylıkla, rahatlıkla ve akıcılıkla anlatmayı da öğreniyorsunuz. Bir öykünün görsel olup olmadığına karar verilmesi ve bir anlatımın görsel bir temelde anlatılması, ilgi odağı olarak anlatılması önemlidir. Şimdi düşünelim. Bir televizyon kanalında bir açık oturum var. Orada konuşan kişiler, bir kez bile bize dönüp bakmıyorlar, bizi yok saymaları için tüm düzenlemeler yapılmış sanki”¦. Kime, kimlere ne anlatıyorlar, bütün bunları, kimlere anlatıyorlar? Bu soruların yanıtı yok. Bu tür soruları soranlar da yok. “Bu öykülerini, bu düşüncelerini ve duygularını kime anlatıyorlar?” sorusu kimsenin umurunda değil. Kendi aralarında konuşuyorlar. Bu denli önemli konuları, sorunları, bu değerli bilgileri kimlerle paylaşıyor belli değil. Yandan yandan birbirleriyle konuşuyorlar! Hayır! Ben izleyici olarak televizyonun karşısında oturan, onları özenle, dikkatle izleyen, izlememiz gereken birileri olarak; (izleme gerekliliği onların amaçları ve hedefleri ile ilintili bir durumdur) onların amacı budur ve bu olmak gerekmektedir! Yani, programın etkisi, gücü, varlığı ve ulaştığı sonuçlar bakımından; bu sonuç onların amacıdır da, izleyici olarak benim değil. Ben istersem, onları izlemem. Kalkar başka bir şey yaparım ama o benim ilgimi çekecek, o beni alacak, koltuğuma yapıştıracak. Birdenbire birisi yakın bir ölçekten bana çok önemli bir şeyler anlatırken, birden bakıyoruz stüdyonun genelini görüyoruz, tavanlarında dolaşıyoruz. Haydiiii ses tümüyle kulağımızda ama görüntü gitti, adam gitti, konuşanı arıyoruz, nerede diye? Bir masanın uzak ucunda küçücük bir dekor parçası gibi duruyor. O arada, görüntünün içinde bizi ilgilendirmeyen, konuşulan konularla ilintisi olmayan gereksiz şeyler de var. Masalar, dekor parçaları, gereksiz süslemeler, tavana asılı ışıklar, arkadan akan yazılar, görüntüler, sandalyeler, koltuklar ve yer parlıyor; gözümüzü alıyor… Neden?… Bir masa herkesten çok önemli sanki ve önemli bir alanı kaplıyor ve yer tutuyor. Bu olabilir mi ve nasıl bir gerekçeyle, gereklilikle olabiliyor? Bir görüntü çerçevesi içindeki her bir santimetre kare, görsel anlatım ve görselin etkisi, değeri ve işlevi bağlamında değerdir, etkin olması kaçınılmaz olan bir anlatım aracıdır. Ondan en çok ve en etkin biçimde yararlanmak gerekirken onu en az etkili olabilecek ve giderek rahatsızlık verecek ölçülerde gözlerimize sokmak neden? Bu yararsız görüntü kirliliğine bayılıyoruz. Canları mı sıkılıyor bu insanların. Bir yetkin kişi, bir uzman, bize çok önemli ya de ilgi çekici bir şeyler anlatırken, biz de onu can kulağımızla dinlerken; birdenbire kameralar bizi gezdirmeye, ortamı tanıtmaya başlıyorlar. Neden, konuşulanlardan mı sıkıldınız? Bana bir söyleyin ve bu beklenmedik dolaşmalar için bir neden söyleyin! Ben bunu yapan yönetmenlere de söylüyorum, niye bunu yapıyorsun, canın mı sıkıldı? Bir yanıtları yok. Yani bir nedenselliği olmadan bir görüntünün verilmesi ya da devinimin yapılması bir amaca yönelik değildir. Sonuç olarak, bir amaca yönelik olması de beklenemez.


Bu arada fotoğraflarımızı çeken Meltem ve Aydan yer değiştirmemizi istiyorlar, Güner Bey, Meltem’i “lanet hoca” (üniversitede böyle olduğunu söylüyor) yanıyla biraz azarlıyor J (?) “Sen de şuradan çek, pencerenin dışına çıkıp çek iyi ışık istiyorsan” diyor J







T.D. : Uzun yıllar süren yapım, yönetim, yönetmenlik çalışmalarınız, belgesel çalışmalarınız ve ardından 10 yıl kadar süren bir eğitmenlik geçmişiniz var. O dönemden bu döneme teknolojinin radyo-TV, fotoğraf, görsel ve basılı yayında değişimine, gelişimine birebir şahit oldunuz, size göre artı ve eksileri nelerdi?



G.S. : Şimdi ben ilgilendiğim konularda, bu inanılmaz teknolojik gelişmelerin de çok büyük kolaylıklarını, rahatlıklarını görüyorum. Ama biz tüm bunlardan ne kadar yararlanabiliyoruz? Hani bir laf vardır tüfek çıktı mertlik bozuldu diye.



T.D. : Aslında az önce söylediklerinizin çoğuna geliyor dediğiniz de”¦



G.S. : Evet, eğer o teknolojiyi doğru kullanmıyorsanız, eğer o teknolojiyi verimli kullanmıyorsanız (zaten bundan; verimli kullanmazsanız doğru kullanmadığınız anlamı çıkar.) size bir yararı yok. Daha sınırlı bir teknolojiyle daha etkin sonuçlar alınabilecek yöntemlerle kullanabilirsiniz bazı şeyleri. Şimdi bir laf vardır “cin olmadan adam çarpmak” herkes cin olmadan adam çarpıyor. Eline her fotoğraf makinesini geçiren düğmeye basınca bir fotoğraf çıkıveriyor bu bir, ikincisi eline her küçük kamera geçiren çat çat çat film ya da video çekiyor. Ama bunun ne değeri var ya da anlatım değeri, etkisi, gücü nedir? Hangi ölçüde amaca yönelik, yararlı, işlevsel ve güçlüdür? Hangi amaç için etkindir, verimlidir? “Teknoloji yaygınlaştı, gelişti ama biz ne durumdayız?” sorusunu sıkça sormalıyız kendimize”¦ Geçen aylarda eski dostum, TRT televizyonuna gittim. Benimle ilgili bir programın konuğuydum. Baktım, bizim için 5 kamera var. İki kamerayla çok şey yapılabilir. Üç kişi için üç kamerayla çalışmak savrukluktur. Beş kamera var bizim için ve her bir kamera tek bir yerde ve tek bir görüntüye kilitlenmiş. Kameraların başında kimseler yok, kameramanlar yok!… Böyle bir şeyi bu sorumsuzluğu benim aklım almıyor. Her bir kamera her bir durumdan her bir bakış açısından yüzlerce görüntü üretebilir. Kameraman eğer kamerasını kilitleyip bırakıp gittiyse; o kameranın mükemmel olmasının, teknolojinin en son harikası olmasının hiçbir anlamı yok! Düşünebiliyor musunuz? Kilitleyip gitmişler. Peki, o adamı çağırıp sormak gerek. Senin başında olman gereken kamera, senin sorumluluğunda, bir program için sen görüntü üreteceksin ama sen yoksun bu kamera var, o zaman sana ne gerek var? Ama böyle bir yığılma var. Kameranın bir saat/birim maliyeti kimsenin umurunda değil. Baktım minik bir kız, oralarda, sanki oyalanırcasına ışıkları indiriyor, çıkartıyor, sağa sola çeviriyor. Çok güzel ve iyi. Bir genç kadının, bir kadın duyarlılığının, bir stüdyoda aydınlatması için ışık kaynaklarıyla ile ilgilenmesi ve bu alanda eğitilmesi, yetiştirilmesi ve uzmanlaşmasının önü açılmalı. Kadın duyarlılıkları farklıdır, ona her zaman gerek duyarız. “Çok güzel de; nerede öğrendiniz bu ince işleri?” diye sordum. “İşte burada yaparak öğreniyorum.” dedi. Böyle bir şey olamaz. Her işin bir eğitim, öğrenim bir bilgi edinme süreci vardır ve bir amacı da vardır. Bu amaca yönelik, tek tek adımlarla yol alınır ve ileriye doğru gidilir, bilgi edinilir, deneyim kazanılır ve yetkinlik zamanla oluşturulur. Aydınlatmanın temel ilkeleriyle, temel öğeleri ve amaçlarıyla ilgili hiçbir eğitim almadan ışıkları evirip çevirerek, yönlendirerek pek de bir şey öğrenemezsin. Ya da kaba ve kişisel gözlemlere dayanan, yaptım oldu düzeyine ulaşabilirsin. Bilgiyi edinme ve uygulama, deneme süreçleri; ikisinin bileşimi sana bir şeyler öğretir ancak. Ve elbette uğraştığın, iş edinmeye soyunduğun alanda yetenekle olman da gereklidir. Özenle de uygulayarak elbette pekiştirirsin ama temel mantığını, temel felsefesini, temel işlevinin ilk adımlarını da öğrenmek zorundasınız. Teknolojiyi ne kadar kullandığına bağlı. Şimdi benim de çok güzel fotoğraf makinelerim var ve çok da pahalılar. Hepsini yeterince kullanamıyorum. Ben bilgisayarımı da o kadar sınırlı kullanıyorum ki; bilemezsiniz”¦ Ve photoshop; elimi ayağımı birbirine karıştırıyor. Ama ben fotoğrafın özünde istediğimi anlatabildiğim için mutlu ve huzurlu olabiliyorum ve iş üretebiliyorum. Daha sonrasını bir bilenin önünde diz çökerek, onunla iş birliği yaparak ondan alıyorum gerek duyduğum kaçınılmaz desteği. Bu da güzel bir işbirliği bence”¦





T.D. : 2005 yılında ilk olarak “Duruşlar ve Bakışlar” sergisini, sonrasında “Duruşlar ve Bakışlar 2” ile devam ettirmenizin nedeni nedir? İnsan davranışları, iç dünyaları, beden dili ile anlatmaya çalıştıkları ya da anlatamadıklarına ilginiz neye dayanıyor?



G.S. : Ben yaşadığımız her şeyde, bu yaşadığımız evrende ve her yerde bütün toplumsal olaylarda, bütün yaratıcı ve sanatsal etkileşimlerde, tüm insan ilişkilerinde, politikalarda; insan varlığının ve etkinliklerinin önemli işlevleri olduğunu görüyorum, düşünüyorum. Bu öyle de, ben bir kere daha kendi yorumlarımla düşünüyorum. İnsansız ve insan ilişkileri olmadan hiçbir şeyin var olması mümkün değil. Ben yaratıcı bütün sanatların, etkinliklerin de; üretmeyi amaçlayan tüm uzmanlıkların, ustalıkların da insan temelinden, insan sevgisinden ve insanın duygusal yönelişlerinden kaynaklandığını düşünüyorum. O yüzden insanın duruşu ve bakışıyla var etmek istediği kendi kimliği ve kişiliğini ya da duruşunu bir tavır olarak gördüğümü ve bu tavrı saptamalarla, o insana biraz yaklaşmayı biraz onu anlatmayı, bir duruşun, duygusu, vurgusu ve bir duruşun, bir bakışın arkasındaki insanın, kimliği ve kişiliğiyle ilgili bize ipuçları verdiğini düşündüğüm için onlara yönelmek istedim. İnsan, her zaman çok ilgi ve merak uyandıran bir varlıktır. Ama biz toplum olarak birbirimizi kavrayıp anlamaktan biraz uzaklaştık ve daha da çok birbirimizden ürküp korkmaya başladık. Bu toplumsal ilişkilerde olduğu kadar, aile içi ilişkilerde, birebir ilişkilerde de ortaya çıkan bir durum, bir kaçınılmaz olgu”¦ Ve sorunuzun başına dönüyorum, toplum biraz daha çok ürkütülmeye ve sindirilmeye başlandı ve bu sindirilmenin sonuçlarıyla da; insanlar daha duru ve doğallıklarıyla bakamıyorlar. Daha kendileri gibi duramıyorlar, daha kendileri olmaktan gurur da duyamıyorlar ve kendileri olmadan başka birisi gibi kendilerini hem topluma hem birebir ilişkilerine sunmayı daha güvenli daha koruyucu daha risksiz görmeye başlıyorlar. Ben bunu biraz aşmak, biraz aralamak istiyorum bu kaçmaları ve ürkmeleri. O yüzden bu sergimde en çok sindirilen ve kendilerini perdeleyen, maskeler arkasına alan, yok saymaya inandırılmış kadınların çok katmanlı duyarlılıklarının ipuçlarını yakalamak için yola çıktım. Zor bir yol olduğunu biliyorum. Giderek olanaksız olduğunu biliyorum. Ama siz çaba göstermezseniz hiçbir şeye de ulaşamazsınız. Önce kararlılık, ölümüne çaba, ısrar ve inatçı olmalıyız”¦



T.D. : Yakalayabildiniz bence J Çalışmalarınız çoğunlukla portre ağırlıklı, ben de portre fotoğrafçılığına çok ilgiliyim. Bu soruyu en çok da kendim için soracağım yani J bir insanin ifadesini fotoğrafa en doğru haliyle yansıtmakta teknik olarak en önemli faktör-argüman nedir?



G.S. : Bir tane ve en önemli değil birçok önemli olan var. Ama ben insan ifadelerinin en belirgin ve en öndeki kaynaklarının; yüz ve bedenin yüzle bütünleşen konumlanması, duruşu, tavrı, yaklaşımları olduğunu düşünüyorum. Ve dikkat ederseniz, benim fotoğraflarımda yakın ölçeklerde gözler ve ağız vardır. Ağız vardır, insan konuşurken dikkat edin. Konuşanların ağızlarına bakarız, gözlerine değil de; ağızlarına… Gözlere daha az bakarız. Ağızdan sözleri bekleriz ve duyarız, bir sonraki sözcüğü bekleriz ve sesleri daha iyi duyarız”¦ Beklentilerimizle gözlerimizi, gözlere de yöneltir ve gözlere bakarız. “Gözler ruhun aynasıdır.” derler doğrudur da. Gözlerimiz ele verir bizi, duygularımızı. Erkekler kadınları anlamakta sığdırlar, hem de çok sığdırlar. Bir duygunun ya da bir düşüncenin ipuçlarını yakalamak için; kadın tavır ve davranışları ve gözleri, kendilerini ifade etmekte çok önemli, en önemle silahlarıdır. Yoksa “vurucu güçleridir mi desem? Ama bir kadının incelikleri, duyarlılıkları ve o duyarlılıkların sınırsız katmanları erkeklerde yoktur. Ve bence bu nedenle de; kadınları tümüyle anlamakta, kavramakta güçlükler çekeriz. Onların duygularını algılamak, anlamak ve paylaşmak konusunda hep kadınların bize el vermelerine, destek vermelerine, açık olmalarına pek çok gerek duyarız. Bir kadın istemezse eğer; hiç bir duyguyu ve hiçbir ifadeyi onlardan alamayız. Der ki Tao: “ Eğer bir kadına yaklaşmak istiyorsanız ona yaklaşmayı öğrenin, eğer bir kadına yaklaşmayı gerçekten istiyorsanız kendinizi öğrenin ve geliştirin. Onu öğrenmek için geliştirin, kendinizi eğitin ve böylece belki ona biraz yaklaşabilirsiniz”. Çünkü onun sınırsızlığı sizin orada öğreneceğinizden çok daha fazlasıyla sizi besler ve eğitir. Ve ancak; erkek iyi bir öğrenci olursa; öğrenebilir, kadınına yaklaşabilir ve ona ulaşabilir!”







T.D. : Fotoğraf çekmeye ilk başladığınız yıllar ile şimdiki zaman arasında Türkiye’de fotoğraf sanatının etkin şekilde ilerlediğini ve geliştiğini düşünüyor musunuz?



G.S. : Eskiden çok daha zordu öncelikle onu söylemeliyim. Şimdiki kolaylıklar hem kolay yaptı, hem ucuzlattı, değersizleştirdi, bu uğraş alanını aşağılara çekti. Yani cin olmadan adam çarpma lafını etmiştim ya, teknoloji o kadar büyük kolaylıklar, rahatlıklar, çabukluklar sağlıyor ki; herkes birdenbire; cin oldu, herkes birilerini çarpıyor. Ve ben sergilere gidiyorum ve bu işlerle uğraşan insanlarla tanışıyorum. Çok büyük bir çaba ve emek sarf etmeden ve çok büyük bir zaman kullanmadan ve bir bakıma çile çekmeden de bir yerlere varmanın kolaylığı ve rahatlığı içindeler. Hazırlıksız ve gerçekten de eleştiri olarak bile, acımasız ve sıkı tutulmuş sınav aşamalarından yoksun beğeni odakları, o insanı hak etmediği bir yerlere koyuyorlar. Bana; “Fotoğraf sanatçısı Güner Sarıoğlu”¦”¦ ” Hiçbir zaman böyle bir savım olmadı benim. Ben fotoğraf yapmaktan hoşlanan, bundan mutluluk duyan, fotoğraf çekerek kendini yeniden başka bir alanda ifade edebilen birisiyim. Nereden çıktı; fotoğraf sanatçısı!…” olmam?… Daha da abartılı olarak; bir de duayen lafı var artık ortalıkta dolaştırılan. Abartmalarda, aşırılıklarda üzerimize kimseler yoktur”¦




T.D. : Peki sorumun devamında da aslında dijital dünyanın fotoğrafta manipüle amaçlı kullanılmasını nasıl gördüğünüzü sormak istemiştim ama bunun biraz cevabını aldım galiba?



G.S. : Her işte olduğu gibi bu işlerde de; biraz alçakgönüllü olmak gerek, biraz başkalarının sırtına binmeyerek bu işlerle yoğunlaşmak gerek. Biraz da başkaları ne derse desin insanın kendisine duyduğu saygı, ürettiği şeylere duyduğu ve başka insanlara duyduğu saygıyla da uyum gösterir, örtüşür. Elbette en iyi, en pahalı fotoğraf makinesi en iyi fotoğrafı çekmez. Hiç kuşkumuz yok bundan. Ama benim tüm fotoğraflarımda, hepsinde yüreğimi koyduğum, özen gösterdiğim, seçkinlik yaratmaya çalıştığım bir titizliğim var.



T.D. : Geçmişe nazaran fotoğrafa ve fotoğrafçıya duyulan ilgi ve beklentilerin arttığına hepimiz şahit oluyoruz, artık ellerinde dijital kameraları ile sokaklarda azımsanamayacak bir nüfus kendi “o an” ının peşine düşüyor. Bu duruma bakışınız nedir?



G.S. : Daha da kötüsü fotoğraf makinesi tanımına girmeyen bazı donanımlarla, cep telefonlarıyla insanlar artık fotoğraf çekiyor. Yaygınlaştırılması insanların iletişimindeki yoğunluğu artırması bakımından ve yaşamı saptaması, belgelemesi bakımından iyi ama fotoğraf eğer bir sanat dalıysa ve eğer fotoğrafta bazı seçkinlikler, olgunluklar, birikimler ve yetkin deneyim oluşumları çok önemliyse, bu o demek değildir. Çelişki yaratıyor. Artık herkes fotoğrafçı sayıyor kendisini. Çünkü artık toplumda genel belirlenmiş bir kabul eşiği yok. Bir kabul eşiğinin standardı da yok. Her topa vuran futbolcu ve herkes milli takımda oynamak istiyor. Keşke her şey milli takım seçmesi gibi, gerçekten zor, disiplinler, engeller ve barajlarla olsa bilse. Yok öyle bir şey! Eline bir saz alan iki nota basıyor, doğru basmayabilir ama; “çok güzel, özgün (!) icraat diye herkes de ağzı açık dinliyor olabilir ama”¦




T.D. : Son serginiz “9Yüz1000Kadın”, aslına bakarsanız ilk olarak neden bu ismi seçtiğinizi sormak istiyorum.



G.S. : Bu konuda sanıyorum biraz bir şeyler söylemiştim ama ben erkeklerin en büyük eksikliğinin kadın duyarlılıklarının ve kadının bir kadından fazla olmasının bilincine ve ayırdına varmamaları olarak görüyorum. Bir de ataerkil ailelerde ve tek tanrılı dinlerde kadının bastırılmış olması gerçeğini göz ardı etmeyelim. Kendi anaç, dişil, üretken ve yaratıcı kimliklerinin bu bastırmalarla zedelenmesini, ne yazık ki; kabullenmek zorunda kalmışlardır. Ve ne yazık ki; sindirilmişlerdir de… Özgün doğalarında, varlıklarında, bedenlerinde ve yüreklerinde olan bu yaratıcılığı ve o ilk olmayı ve doğurgan olmayı; bir edilgenlikle, ürkeklikle ve tedirginlikle, korkarak yaşamak durumundadırlar. Ama bütün bunlara karşın; kimliklerinin varsıl çeşitliliği ve sınırsızlığı; bence gücünü ve geçerliliğini, bedeninin ve ruhunun çekirdeğinde koruyor. Yeter ki, bu gizemli gücün farkına varılsın ve farkına varılması konusunda karşılıklı bir beslenmenin olanakları, temeli var edilsin. Gerçekte, erkekler, çocuklar ve toplumlar, kadını eksilterek ya da yok sayarak kendi varlıklarını, varsıllıklarını da eksiltiyorlar. Çeşitliliği de, duyarlıkları da eksiltiyorlar. O renkleri de, kokuları da eksiltiyorlar. Ben bunun çok tehlikeli bir durum, bir yokluğa, yoksulluğa gidiş olduğunu ve insan doğasına aykırı, karşı olduğunu düşünüyorum. Ama o kadar çok ve yaygın ki ve o kadar derinlere, o kadar karanlıklara gömülmüş ki”¦ Bir kadının kendi doğasının gerektirdiği ölçeklerde ya da ona yakın ölçeklerde daha içtenlikle, daha doğallıkla ve daha duyumsadığı her şeyle ifade etmesi o kadar derinlerde ki”¦ Bu belki de bu çaba; onu bulup ortaya çıkarmak, o kadının “bin bir” çeşitliliği içinde bir umutsuz arayıştır benim için”¦ Bir yüz bin kadın”¦ Aman Tanrım hele anlamazsan ve anlamaya yetmezsen!… Kan kusturur insana. (gülüyoruz J) Niye sinirlidir? Neden olmazlanıyor? Neye ne zaman evet diyecek? Ne zaman, neden kan kusturacak? Bilemezsin hangi aşamada kilitlenir hangi aşamada kapılar aralanır, açılır”¦



Meltem: Çöz bakalım, çöz çözebilirsen J



G.S. : Evet! Hayır, bütün mesele, kadınlar da kendilerini tanımıyorlar ve çözemiyorlar. O gerginlikler oradan kaynaklanıyor. Bir de şunu düşünün ki her ay kadının hormonlarıyla ilgili başı en az üç beş gün dertte, büyük kasırgalar ve tüm bedeninin harmanlanmaları var. Ve bu durum önemsemeyen ya da görmezliktin gelen erkekler bu aymazlıklarının bedelini ağır bir biçimde öderler. J (gülüyoruz)





T.D. : Aslında bu sorunun cevabını biraz aldım ama kadınlarla çalışmanın mesleki ve manevi olarak size artıları oldu mu?



G.S. : Tabii bunu daha önce de söylemiştim, fotoğraf ya da başka her iş için temel kaynak “insan”. İnsan malzemesi heyecan verici, tutkulu, yaratıcı, üretken ve yaşadığımız, gördüğümüz, tanık olduğumuz, kullandığımız her şeyin temelinde insan var ve insan sevgisi var. Bu sevgiden kaynaklanan üretme ihtiyacı var, merak var, ilgi var, birlikte bir güç oluşturmak güdüsü var, dayanışma var, yaratılandan karşılıklı besleme var. Ben, o beslemenin kanalları, kan damarları tıkanıyor, bu baskılar nedeniyle; birbirimizi artık anlamıyoruz, anlayamıyoruz ve beslemek için akışkanlığı azaltılmış damarlardan yüreğimizi besleyemiyoruz diyorum. O zaman da azaltıyoruz her şeyi, kısıyoruz”¦. Yaşamayı da esirgiyoruz kendimizden, kısırganıp her şeyi azaltıyoruz kendimiz için”¦ Yaşamın olmazsa olmaz kaynaklarını da azaltıyoruz, duygu pınarlarımızı kısıyoruz. Yaşamı yaşamayı da esirgiyoruz birbirimizden ve kopuyoruz kendimizden ve her şeyden. Size deseler ki; “Kadın olma durumunuzun temel içgüdülerinden ve duygularından vaz geçeceksiniz, tümüyle sıfırlanacaksınız, sıfır o kadar!… Ama yaşadığın süre içinde ulaşabildiğin her şey sizindir. Ne isterseniz sınırsız sizindir.” Değişir misiniz, kendinizi ve kadın kimliğinizi? Ama önce, sahip olmayı istediğin her şeyi de gerektiği kadar iyi, zengin, coşkun ve dolu dolu yaşayıp yaşamadığını kendine sormalısın.



T.D. : Aslında öyle yaşıyorum, o yüzden iyi ki kadın olmuşum, hiçbir şeye değişmem.



G.S. : Ne oluyor, gülüyorsun için için?



T.D. : Çünkü az önce söylediklerinizle çok ilintili aslında, bir kadın her konuda çok olasılık dolu ama bu konu işin içine girdiğinde hiçbir kadın “keşke erkek olsaydım” demez! Erkekler zaman zaman diyebilir belki ama ben hiç “keşke erkek olsaydım” diyen kadın görmedim, hem kadınlığımızdan şikâyet edip hem inatla kadın olmakla gurur duyarız.



G.S. : Bu çalışmalarda önce bir tanışma süreci var sonra bir alışma süreci var sonra bir ısınma süreci var sonra bir güvenme süreci var. Güvenme sürecinden sonra yelkenleri aşağıya indirip bir dost güvenirliği içinde dayanışmanın verimli işbirliği kendini gösterir. Sonra süreç de şöyle işliyor; birlikte fotoğraf yapıyoruz, bakıyoruz, eliyoruz, eleştiriyoruz, görüyoruz, orda o var, burada bu var, o duygu açığa çıkmış, bu eksik, burada biraz sahte bir durum bir duygu var. Belli ki, bir esirgenme bir maske var o gülüşte, o ifadede, yapay gibi”¦ Giderek yaklaşıyoruz. Ve yardım etmeye başlıyor. Yani kendini ifade ederken, kendini doğallıkla sunarken, duygularını saklamazken artık seni hissetmiyor ya da uzlaşıyor, gergin olmayı, gergin durmayı bitiriyor. Buna hiç gerek duymuyor”¦ . Özetle ve giderek; ben yokum, o var. Kadınlar aynaya bakarken bile kendilerini gizler ve esirgerler. Olmadı başka bir kimliğe bürünerek bakarlar aynaya. Belki de bilirler aynanın da onlara baktığını ve doğallıkla ve hiç de yadırgamadan, başka bir rol oynayarak, başka bir maske ile bakmayı isterler aynaya….



T.D. : Serginiz ile ilgili yazınızda “Kadınların özgün doğasında var olan o sınırsız yaratıcı gücün; kadının doğal içgüdülerinden kaynaklandığı savı çokça ileri sürülür. Ben inanırım bu yargıya”¦” demişsiniz.



G.S. : Aynen öyle, inanırım da yeteri kadar ulaşamam J (gülüyoruz)



T.D. : Bu durumda Türk toplumunda ve keza dünya ülkelerinde kadının dünden bugüne bu içgüdüsel gücünü yeniden fark etmeye başladığını söyleyebilir miyiz?



G.S. : Türkiye’de değil, tam tersi Türkiye’de geri gidiş var. Kadınların, bir geriye itilme sindirilme sürecinin ağır baskıları altında olduğunu düşünüyorum. Değerli değil, açık ve özgür. Sanki göreceli olarak özgür. Ama seçkin ve değerli değil, saygın değil. Değer yargılarıyla ve toplumsal ölçülerde çelişkiler yaşıyor. Bir kadının istediği erkekle çıtır çıtır ilişkiler içinde olması o kadının özgürlüğü müdür yoksa bazı baskılarla böyle davranmaya itilmesi bir zorunluluk olarak mı ortaya çıkmıştır? Yüreğinin götürdüğü yere mi gidiyor, yüreğinin zorunlu kılındığı yere mi yöneltiliyor, götürülüyor? Bu önemlidir ve özellikle son zamanlarda Türk toplumu içinde gerçekten ya yapay bir özentiden kaynaklanan bir “özgürlük!…” Ya da bağımsız, demokrat ve yapay çağdaş tavır var. Bir yandan da geri, tutucu, bastırılmış, geri itilen, yok sayılan bir kadınlık anlayışı var. Onlar da; çözümü ve özgürlüklerini türbanda arıyorlar, türbana ve kapalılığa sığınıyorlar.





T.D. : Çünkü altında bambaşka şeyler yatıyor.



G.S. : Evet, onu da biliyorum. Peki neden? Neden daha dürüst değil de, daha aldatıcı? Neden o kendi özünde var olan ve gurur duyulması gereken, özgün, güçlü ve baskın niteliklerini, varlığını, paylaşmıyorsun, daha, tarafsız, mantıklı ve daha adil ortamlarda, değer bulan ortamlarda yaşamıyorsun?



T.D. : Türkiye’de “Kadın” birçok sanat dalında çok farklı konular üzerinden defalarca işlendi ve işlenmeye de devam edecektir, siz bu çalışmanızda kadın olgusuna nasıl bir çerçeveden baktınız?



G.S. : Kadın her zaman kendisinin, gücünün farkındadır. Ne kadar bastırılsa, ne kadar geri itilirse itilsin, ne kadar örselense örselensin; gücünün ve üstünlüğünün ayırdındadır. Ve dilediği ve istediği zaman bu gücü kullanıyor. Bu, işte, yanlış eğitilmekten ya da iğdiş edilen ilişkilerden kaynaklanan bir edinim, kadının duru, gerçek, sağlıklı, doğal ifadelerine değil de, çıkarcılığa yöneltiliyor. Ama kadın ölçeklerini, kadın çekiciliğini, kadın duyarlığının keskin gücünü ve erkekler üzerindeki egemenliğini açıkça görür. Bunu da gerektiğinde incelikle kullanırlar. Bu doğru değil! Kadınların doğallıklarından ve kendi gerçek ifadeleri ve güçlerinden uzaklaştırılmalarının haksız ifadeleri, hem onlara yakışmayan, hem ilişkileri zedeleyen ifadeleri kazanmalarına o alanlarda oyunlar, tavırlar, talepler, güç kullanımları öne çıkıyor. Oyunun kuralı dışına kolaylıkla çıkılabiliyor. Kadına özgü duyarlılıklar, özenli olmalar ve düzenli olma eğilimleri, her şeye göz kulak olma, hiçbir şeyi gözden kaçırmama nitelikleri çok da önemlidir. Hiç bir erkek bunları bir kadın gibi yapamaz ve beceremez. Ya da çok azı yapabilir, bazıları yapıyor. Bu nedenle iki kişi bir araya geldiğinde birbirlerinin güçleri ve güç dengeleri ya da yaratıcı etkinlikleri konusunda bir uzlaşmaya varırlarsa ve bu uzlaşmayı bir yarar, bir üretgenlik ve yaratıcılık temelinde yapılandırırlarsa; birlikte başarılı olabilirler.



T.D. : Teşekkür ederim, ben ihtiyacım olanı aldım.



Fotoğrafçılığın eskiye nazaran daha çok ilgi gördüğünü konuşmuştuk zaten, şu anda eline yeni fotoğraf makinesini almış gerçekten bu işi tutkuyla yapmak isteyen, belki daha ileri gidip fotoğrafçı olmak isteyen gençlere ne gibi önerileriniz olur?



G.S. : “Bunu gerçekten yapmak isteyen ve tutkuyla bu işi yapmak isteyen” tümcesi iyi bir başlangıç ve çok iyi bir başlangıç. Ben şuna inanıyorum ki, yaptığı işe emek, özen, çaba, sevgi ve tutkuyla bağlılık gösteren birisinin, meraklı birisinin başarısız olması söz konusu olamaz! Mutlaka ve kesinlikle de başaracaktır, bir yerlere gelecektir. Kendisini diğer insanlardan farklı ve özgün bir biçimde ifade edebilecek ve kendi varlığını ve yaratıcı kimliğini oluşturabilecektir.



T.D. : Son sorumu yönelteceğim size.



G.S. : Teslim! Son kurşun J




Güner Sarıoğlu ve Tuba Döner (Fotoğraf: Meltem Sarışen)


T.D. : Bu sorumu aslında yine biraz bencillikle soruyorum, benim de merakım işin içine çok giriyor bu röportajda aslında ama J hayatınızda fotoğraf olmasaydı sanat dalı olarak-gerçi görsellikle ne kadar ilgili olduğunuzu da biliyoruz- ne tercih ederdiniz? Nasıl olurdu hayatınız fotoğraf olmasaydı?



G.S. : Herhalde çok tatsız, yavan, kuru ve renksiz bir yaşantım olurdu. Çünkü ben, ilk çocukluk izlenimlerimde bile, insanları ve durumlarını ilgiyle izlerdim. Gözlemler yapardım, düşler kurardım. Bilemiyorum, görsel olanla hep ilgilendim. Şimdilerde, “işim” diyebileceğim uğraşlarımı gerilerde bıraktım, televizyon kameralarımı, film kameralarımı üzülerek ve yas içinde elden çıkardım. İşimi çocuklarıma devrettikten sonra ilk heves ve heyecanıma geri döndüm. Ben çok zor ve dar olanaklarla yetiştim büyüdüm. Bir fotoğraf makinesi edinmek de, bu fotoğraf makinesiyle fotoğraf yapıp onların sonuçlarına ulaşmak da, hep zor oldu benim için. Her zaman bu türden donanımlara, yaratım ve üretim araçlarına tutkuyla yaklaştım ve onlara saygıyla dokundum. Tuttum, sevdim, okşadım ve kullandım. Daha sonra film kameralarım oldu, film donanımlarım oldu, televizyon yayın kalitesinde iyi donanımlarım oldu. Her zaman, onlarla -sanki onların bir kimliği, bir kişiliği varmış gibi- içtenlikle sıcacık ilişkiler içinde oldum ve tadına vararak, üreterek yaşadım onları.



T.D. : Çok teşekkür ederim, çok memnun olduk gerçekten çok iyi oldu.




Röportaj: Tuba DÖNER



“Yardım ve desteklerinden ötürü İstanbul Fotoğraf Merkezi‘ne teşekkür ederiz.”







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Güner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADINGüner Sarıoğlu ile Röportaj : 9YÜZ 1000KADIN

Oğuz Meriç ile Röportaj : Hava Fotoğrafları





Şebnem Aykol : Merhaba Oğuz Bey, bize kendinizden söz edebilir misiniz?



Oğuz Meriç : Küçüklüğümden beri bir fotoğraf merakım vardı. Ama babamın işi gereği hep büyük şehir, İstanbul dışında olduğumuz için, küçüklüğümde çok fazla bir şey öğrenme şansım olmadı. Ama bu merak hep devam etti ve ne zaman İstanbul’a geldik ve ben Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’ne girdim, ondan sonra fotoğraf ile daha net bir ilişkim oldu. Ama genel olarak benden bahsetmek gerekirse, bir havacılık camiasının içinde doğdum, büyüdüm. Babam pilottu, ben çok ilgiliydim, bir taraftan fotoğraf vardı, bir taraftan uçakların sesi vardı. Çocukluğum, gençliğim böyle geçti. Babamın işi nedeniyle bolca dolaştıktan sonra İstanbul’a geldik. Buradan sonra da meslek olarak fotoğraf ile ilgilenmeyi seçtim. Ve bu şekilde başladı.




Ş.A. : Fotoğraf merakım çok küçükken de vardı diyorsunuz.



O.M. : Ortaokuldan itibaren… Ama tamamen hiç birşey bilmeden, bir tane eski bir Lubitel makinayla birşeyler yapmaya çalışarak, üzerindeki rakamların ne olduğunu anlamadan. Onun bilgisini öğrenecek kaynak da yok, soracak kimse de. Deneme yanılma yoluyla birşeyler çekmeye çalışarak başladım. Ama sonrasında Mimar Sinan Üniversitesi’nde eğitimim devam ederken fotoğrafçılık bambaşka bir noktaya gitti. Okul bittikten sonraki profesyonel hayatımda başka bir yola doğru devam etti. İşte, genel olarak hayatımda havacılık var, fotoğraf var, bunun dışında bir takım hobilerimde de var ama hayatım fotoğraf üstüne geçiyor, 24 saatin uyku kısmı olan 3-4 saati atarsan hep fotoğraf :) Fotoğraf, çeşitli fotoğraf projeleri, fotoğraf eğitmenliği de bir yandan devam ediyor. İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi’nde tasarım ağırlıklı bütün bölümlere 7 seneden beri dersler veriyorum, verdiğim 4 tane ders var. Bunun dışında hep projeler… Son dönemde sahne fotoğrafları çekmeye meraklıyım, performanslar çekiyorum. Modern dansla çok ilgileniyorum, tabii ki fotoğrafını çekmek anlamında J




Ş.A. : Hava fotoğrafına yöneliş nasıl oldu, sanırım sadece hava fotoğrafına değil havacılığa da yöneliş söz konusu”¦ Havacılık mı hava fotoğrafını getirdi, yoksa fotoğrafçılık mı havacılığı getirdi?



O.M. : Evet, havacılık da var. Amatör olarak ben uçabilen herşeye karşı; uçak, helikopter… enterasan bir ilgi var bende. Çok fazla yetenekli olduğumu iddia edemem ama belki ilginin ve bir şekilde çok küçük yaştan beri bu işin içerisinde olmanın verdiği genel kültür ile azıcık da yetenek var.. Çünkü çocukluğumda, babam arkadaşlarıyla hep havacılık -hatta pilotlar aralarında hangarın kapısı derler- hangarın kapısı açıldımıydı öyle saatlerce havacılık hikayeleri, ne olmuş ne olmamış, kazalar, bir takım iyisiyle kötüsüyle pek çok olay anlatılırdı. Onları dinleye dinleye, bir de çok merak olunca”¦ Aslında pilot olmak istiyordum ama gözlerim bozuk olunca öyle bir imkan sahibi olamadım. O zamanlar şimdiki gibi bir sivil pilot yetiştiren bir sivil eğitim kurumu yoktu. Profesyonel bir pilot olamadım ama amatör olarak hayatıma dahil ettim. İşimin gereği uçağın, helikopterin limitlerini bilmek durumundayım, çünkü havadayken pilottan zor bir şey ya da olmayacak bir şey istemek- çünkü o ince bir iptir, enterasan bir olaydır uçmak- herşey çok güzel giderken, bir saniye içerisinde çok başka bir hal alabilir. Hava fotoğrafı çekerken hepsini önceden planlayıp programlamak lazım. Bizim uçuşlarımız sanıldığı gibi A noktasından belli bir irtifaya çıkıp B noktasına giden havayolları uçuşlarına benzemez. Işığı ile, rüzgarı ile, hava koşulları ile, uçağın performansı ile, pilotun ve kendi performansım ile hepsinin birlikte organize edilmesinden oluşan bir bütündür. Bunlardan bir tanesindeki ufak bir sorun işin kalitesine çok büyük etki eder. O yüzden bunların programlanması, ama tabii bunun için de makinanın sınırlarını iyi bilmek lazımdır. Bazen hiç çekim işine çıkmamış bir pilot da uçmak gibi bir durumu olabilir, o pilota da belirli bir noktaya kadar –gerçi o pilottur, binlerce saat uçmuş olabilir, ama fotoğraf çekimi başka birşeydir- orada bizim aradığımız gözettiğimiz kurallar normal uçuş kurallarının çok çok dışındadır- yolu göstermek, bizim pasaj dediğimiz, çekim güzergahını göstermek için kumandayı alıp gösterdikten sonra ondan aynısını beklemek, onu tariflemek, nirengileri gösterip o pasajı çizdikten sonra ona kumandayı devredip, asıl işim olan fotoğraf çekmeye yönlenmek gerekir. Havacılık tarihi kanla yazılmıştır. Hep bir takım kazalar neticesinde sert kurallar, kanunlar gelmiştir. Uçuşun güvenli olabilmesi için bir uçağın, helikopterin ağırlığından, uçtuğu andaki hava sıcaklığına değişen pek çok faktör vardır. Bizim uçuşlarımız diğer standart uçuşlara göre bir miktar risk taşır. Çok büyük bir risk değilse de –ki bunu göze alıyorsanız uçuşa çıkarsınız – ruhen ve fiziken hazırlıklı olmak lazımdır fotoğraf uçuşuna çıkarken. Çünkü, havada midesi bulanan, bayılan, kendini kaybeden, kilitenen; hiçbirşey yapamayan olmuştur. Doğaldır, kapısı olmayan bir helikopterde bol rüzgar yiyerek çekim yapmak durumundasınızdır. Bir de algı meselesi vardır, insan evini bile bulamaz havadan, çünkü yerden olduğu gibi değildir hiçbirşey, bambaşka bir perspektif vardır. Çok hızlı gelişen bir süreç vardır. İstanbul’un bir başından diğer başına 10 dk da gideriz, hız ve ölçek şaşırtıcı ve baş döndürücüdür alışkın olmayanlar için. Öyle yavaş yavaş uçalım, dur şuraya uzun uzun bakalım, bakalım bulabilecek miyiz yapamayacağınız kadar pahalı bir uğraştır. Genellikle müşteriler de burada deneyim ve belirli bir uçuş geçmişi olan insanları tercih ederler.




Ş.A. : Öncesinde mutlaka kapsamlı bir uçuş planı oluyor yani ?



O.M. : Evet, tabii. Gitmeden evvel, o güzergahta yapabileceğim başka çekimleri, kafamda daha evvelden not aldığım, benim için önemli olabileceğini düşündüğüm bir takım noktaları belirliyorum. Ben tek değilim benim haricimde de hava fotoğrafı çekenler var, benim diğer hava fotoğrafçılarından bir farkım şu olabilir belki; onlar bir noktaya giderlerken belirli standart noktalarla yetinebilirler. Mesela genelde bir Kız Kulesi takıntısı, camiler, gemiler gibi bilindik bir takım noktalarla ilgili çekimler yapmak isterler. Benimle uçan pilotlar indikten sonra, niye bizi gecekondu mahallesine götürdün, ne işimiz vardı , biz seni bir Bebek’e, Ortaköy’e götürseydik dedikleri çok olmuştur. Genellikle fotoğrafçıların, hava çekimleri ile, uçuşla ile ilgili beklentileri birkaç güzel tarihi noktanın dışına çok çıkmaz. Bir de peyzaj çekimleri yapanlar vardır, ki onlar da güzellik peşinde, biraz daha satışa, pazarlamaya yönelik çalışırlar. Ben biraz daha belgesel hali, şehrin gerçek hali, mevcut durumuyla ilgili fotoğrafları tercih ediyorum- ki İstanbul bu anlamda çok değişik, eğer İstanbul özeline girersek; İstanbul çok entersan bir nokta, inanılmaz bir hızla değişip, gelişen, takip etmenin neredeyse imkansız olduğu bir şehir. Her köşesi inşaa halinde, neyin neden, nasıl yapıldığını çoğu zaman rantın belirlediği, plansız programsız, şuursuzca diyebileceğim bir gelişme durumu var. Gelişim demeyeyim, değişim diyelim, çünkü her değişimin bir gelişim olduğunu söylemek de yanlış bir ifade olur.




Ş.A. : Çekim öncesinde paftalar üzerinden de çalışıyor musunuz? Kendi web sitenizdeki fotoğrafların tümünü incelediğimizde tesadüfi olmayan, özellikle seçilmiş yerler var. Öncesinde karadan gezerek mi, paftalar üstünden mi çalışarak belirliyorsunuz gidilecek yerleri?



O.M. : Pafta üzerinden pek birşey algılamak mümkün olmuyor, çoğu zaman paftalar yalan söylüyor. Dataların çoğu eski, çok eski. Hatta 2004’te bir sergim vardı, şans eseri belediyede çalışan bir hanım geldi, 2004 senesinin fotoğraflarına kadıncağız inanmadı; planlamada çalışıyoruz, bizim elimizde 7-8 senelik hava fotoğrafları var, siz nereden buldunuz diye içerledi. Ben de tahmin ederim, 8 senelik fotoğrafın üzerinden bir planlama yapıldığı belli oluyor demiştim. Aramızda böyle bir konuşma geçmişti. Tabii pafta çoğu zaman gerçekleri söylemiyor, yerden de algılaması çok zor, hatta pek mümkün değil. Benimki biraz içgüdüsel, ufukta bir şey görüyorum, oraya doğru bir bakalım diyorum. Tabii ki belirli noktalar var, çok hızlı değişen, çok büyük projelerin yapıldığı belli noktalar var, zaten onlar biliniyor ve görülüyor. Onun haricinde de, teknik olarak yerden algılanamayan (hava fotoğrafının zaten böyle bir özelliği var), yerden görülmeyen bambaşka bir açı var hava fotoğrafında. Algılanamayan pek çok katman, yereden baktığımızda bizim bir çizgi olarak bir yüzeyini gördüğümüz, arkasını bile göremediğimiz bir katmanı defalarca gördüğümüz noktalar olur. Çok sayıda bina, yolla olan ilişkileri, kaçak olarak çıkılmış katları hissedebilirsiniz ama yerden bunları görmek veya hissetmek mümkün olmaz çoğu zaman. Hiç olmadık bir yerde olmadık bir inşaatın kalıntısı karşınıza çıkıverir. Özellikle illegal inşaat işlerini havadan takip etmek çok kolaydır ama tabii takip etmek istiyorsanız. Yoksa havalara çıkmanın manası yoktur, yerden görmek istediğiniz kadarını görerek yetinebilirsiniz J.




Ş.A. : Hava fotoğrafçılığına önce kendiniz için çekerek mi başladınız yoksa işlerin gidişatı mı sizi hava fotoğrafçılığına sürükledi?



O.M. : Şöyle oldu, ben havacılığa merakımdan dolayı uçuyordum sağda solda. Bir taraftan da ikisini birleştirmeye çalışıyordum. Ama o zamanlar insanların hava fotoğrafının kullanırlığına dair ne bir bir fikirleri vardı, ne de ihtiyaçları. Ben de çok fazla bilmiyordum. Ama havacılığın içindeydim, bir takım bağlantılarım da vardı. İnsanların böyle birşeyin var olduğuna, aslında ihtiyaçları olduğuna ikna edebilmek zaman aldı. O arada bir taraftan da pilotluk eğitimi alıyordum, bu sırada birşeyler çekmeye devam ediyordum. Sonrasında fotoğraf biraz ağır bastı, pilotluk kısmını ikinci tarafa indirdim., zaten bütçemi de biraz zorlayan pahalı bir eğitim olduğu için uçuş eğitimime devam etmedim. Daha fazla fotoğraf ağırlıklı gitmeye başladım. Benim başladığım yıllarda, 1990’lardan söz ediyorum, çok da büyük projeler yoktu, herşey küçük küçüktü. Hava fotoğrafı büyük projeler içindir. Hava fotoğrafı yerden algılanamayacak kadar büyük projeler, o ölçek için geçerlidir. Son yıllarda yapılan projelerin hepsi çok büyük projeler; büyük siteler, alışveriş merkezleri, büyük tesisler.




Bunlar çoğaldıkça bunları anlatmak, göstermek hatta bunların öncesinde bunların organizasyonu, planlaması ve yapım aşamasında bile kullanabileceğimiz hava fotoğrafları ihtiyacı oluştu. Çok geniş bir alanda, çok büyük bir inşaat yapılacak; bunun içindekini ölçmek bile bir mimarın birkaç ayını alabiliyor. Oysa çok iyi çekilmiş bir uygun hava fotoğrafı üzerinden bu ölçeklendirme işi ofiste oturduğu yerde, çok daha kısa sürelerde yapması mümkün olabiliyor. E tabii projeler büyük, süreler sınırlı olduğu zaman bir takım kolaylaştırıcı yan unsurlar da devreye girmeye başlayınca, hava fotoğrafı da yerini aldı. En baştaki arazi üzerinde ölçümleme, yapım aşamasında denetleme, bittikten sonraki finalize pazarlama aşamasına kadar gelen bir süreç içerisinde gelişen işler şeklinde çekimler var şu sıralar.




Ş.A. : Hava fotoğrafçılığında özel teknik ve ekipman gereksinimi var mıdır? Kullandığınız ekipmanlar nelerdir?



O.M. : Her işin zor ve keyifli tarafı vardır. Hava fotoğrafının zor tarafı az önce de söylediğim gibi ruhen ve fiziken buna hazır olmanız gerkeliliğidir. Belirli bir gerilimle biniyorsanız taşıta, alçak irtifadan, düşük süratlerle uçma riskini alabiliyorsanız, bu bir hava fotoğrafçısı için olması gereken bir şey. Aksi durum işinize yansır. Bazı noktalarda durulması, bazı noktalarda alçalınması, iyi açıyı tespit edebilmek gerekir. Bazen bunları elde etmek için olayın zorlandığı anlar olur, sınırları zorlamadan da bu işte iyi ve farklı bir görsel yakalamak da pek mümkün değildir. Ancak bu sınır hep havacılık ve uçma sınırları içerisindedir.




Ş.A. : Hava fotoğrafında, fotoğraf tekniğinden önce uçtuğunuz aletin sınırlarını tanımak geliyor öyle mi?



O.M. : Tabii. Fotoğrafçı nasıl fotoğraf makinasını taşıyorsa, nereye çıkıp nereye çıkamayacağına, yere yatıp yatamayacağına kendisi karar veriyorsa burada da platform helikopterdir. Fotoğrafçının yerini uçak veya helikopter alır. Bunu bir kere çok iyi yönlendirmeniz lazım. Pilot ile aynı dili konuşabilmeniz lazımdır. Pilotla çok iyi koordinasyon sağlanmalı, çıkmadan önce brifing yapılmalı, nerelere gidilecek, nerelerde alçalınacak, ışık nasıl alınacak konuşulmalı. Ben genelde riskli alanlarda, yani çok alçalınması gerekiyorsa, o alanlarda gidip elektrik telleri, yüksek gerilim hatları var mı diye kontrol eder, not alırım. İşin pahalı bir maliyeti olması da çok önemlidir, eğer hiçbirşeyi organize etmediyseniz, pilotla da daha evvel uçmadıysanız, uçuştan da çok anlamıyorsanız o işten pek hayır gelmez. Zincirin halkaları gibi bir bütündür bu iş.




Çok özel bir ekipmana gerek yok, alışkın olduğunuz bir ekipman ile çıkmakta fayda var, çok iyi kontrol edebilmeniz önemli. Ben eskiden filmli makina ile orta format bir Pentax kullanıyordum. Şimdilerde dijital bir Nikon kullanıyorum. Ama hala film çekiyorum, çekmeye gayret gösteriyorum. Çoğu zaman çekimlerde ikisini bir arada kullanıyorum. Duruma bağlı olarak değiştiriyorum. Dijital çıktı biraz mertlik elden gitti, ama pratikliği, çok hızlı oluşu, hemen görebilme, ve kullanıcıya hemen iletebilme önemli.




Ekipman çok çok da önemli değil, fotoğraf makinasının iyisi kötüsü yoktur, fotoğrafçının iyisi kötüsü vardır diyorum öğrencilerime. Bu işte ekipman ikinci üçüncü sıradadır, ilk ihtiyacınız olan şey iyi bir plandır.




Ş.A. : Bir söyleşinizde hava fotoğraflarının hem belgeleme hem de sorgulama için güçlü araçlar olduğundan söz etmişsiniz; biraz açar mısınız?



O.M. : Şimdi, belgeleme açısından fotoğrafın kendi doğasından gelen zaten böyle bir özelliği vardır. Tabii ki oynanmamış bir fotoğraftan bahsediyorum, photoshopa girmis ve renklendirilmiş fotoğraftan söz etmiyorum kesinlikle. Bizim eski klasik yöntemle çektiğimiz film, üzerinde hiç bir manipülasyonun olmadığı, fotoğraflar çok iyi belgelerdir. Çünkü orada ne görüyorsanız ondan ibarettir. Fotoğrafın bir belge olma gerçeğinin yanında, hava fotoğrafının baktığı perspektif çok daha başka bir takım katmanları ve boyutları göstermesi açısından yapılan işi, kent anlamında çok daha anlamlı kılıyor. Çünkü, bizim hiçbir zaman yerden göremediğimiz veya göremeyeceğimiz bölgeleri, binaları, yapıları, alanları, meydanları, yolları ve birbirleriyle olan ilişkilerini çok rahat anlayabiliyorsunuz, bunu belgeleyebiliyorsunuz. Sonrasında sorgulama kısmında da elinizdeki fotoğraflarda bütünün hepsine kuşbakışı bakabildiğiniz için somut ve gerçek cevaplar, çözümler üretebiliyorsunuz. E tabii çözümleri üretebilmek için bununla ilgili bir niyetin olması gerek J




Benim hava fotoğrafına bakışım böyle. Çoğunluğun yaptığı gibi Kız kulesi, camiler vs gibi çekimleri ben de yaptım. Ama gelişmekte olan bir takım bölgeleri, yeni siteleri, pıtırcık gibi patlamış olan gecekondu mahallelerini, daha da varoş bölgeleri çekmeyi tercih ediyorum, gerçek İstanbul bir anlamda orada bana göre. “Güzel İstanbul”da yaşayan insan sayısı, toplam İstanbul’da yaşayan insan sayısının çok çok altındadır. Bir türlü dağılamayan kitapta (Tracing İstanbul) da buna denk geldim, bir çok insan gecekondu mahallerinin neden o kitapta yer aldığını çözemedi belki ama orada milyonlar yaşıyor ve onları tamamen yoksaymış vaziyette gibiyiz aslında. Oysa o yoğun katmanı da görebilmeliyiz, öyle bir şey yok diyemeyiz ve bu bir gerçek. Ben kente biraz tarafsız bakıp, eleştirel yaklaşıp onları da göstermeyi seviyorum. Geneline bakıp görünmeyenleri anlatmaya çalışıyorum yoksa estetik çok güzel hava fotoğrafları çekmek mümkün”¦ Tarihi ve turistik kitaplar kadar değil İstanbul çok daha fazlası var, bunu da görmemiz lazım.




Ş.A. : Sizi üzen bir konu ama “Tracing İstanbul” kitabına gelecek olursak, 17 yıllık bir çalışmanın ürünü, hatta belki de ürünlerinden bir tanesi. Böyle diyorum çünkü bu çalışma devam edecek gibi görünüyor. Bize biraz bu yayından bahsedebilir misiniz? Ve başka kentler için de benzer bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz?



O.M. : Türkiye’de çeşitli yerlerde çekimler yaptım, yapıyorum. Sponsor olmadan bu işleri sürdürmek zor. Pahalı bir iş, kendi imkanlarımla yapmam mümkün değil. Bu kimsenin ulaşamadığı, ortalarda olmayan “Tracing İstanbul” kitabı tamamen demin bahsettiğimiz fotoğraflardan oluşmuş bir kitap. 1992’den 2009’a kadar olan fotoğraflar var. Ben tabii ki devam ediyorum, o kitap bitti tamam artık bir başka kitap demiyorum. Tabii ki başka kitap projesi var kafamda ama bir taraftan da İstanbul’u çalışmaya devam ediyorum. Çünkü İstanbul çok inanılmaz bir hızla gelişiyor, sürekli irtifası yükselir bir halde. Bu karmaşa içinde sonrasında pişman olunacak pek çok hatanın da yapıldığına ben havadan tanıklık ediyorum. Ben bu işin uzmanı değilim ama hislerimle fotoğraf çeken bir insanım, çok büyük araştırma ve istatistiklerin peşinden çıkıp da bir şeyler yapmaya çalışan bir insan değilim. Ama hislerimle çektiğim işlerin nedenini , niyesini sonradan anladım. Hava fotoğrafının bir özelliği vardır; 20 derece sağa dönersiniz orada başka bir hikaye vardır, 20 derece sola dönersiniz orada bambaşka bir şey vardır.




Ben fotoğrafın geneline bakmak taraftarıyım. Ne oluyor, ne bitiyor bunu belgelemek lazım, herşey geçip gidiyor. Fotoğraf öyledir, geçti mi o bitti artık; hay allah çekseydim deyip geri dönmek mümkün değil. Ben bir fotoğrafı o an çekebiliyorsam ve çektiysem, ve artık o yoksa, budur önemli olan. Mesela “Tracing İstanbul” da bunlar var, mesela Salı Pazarı fotoğrafı var ama artık o orada değil, yeni yerine taşındı. Dolayısıyla o Salı Pazarı fotoğrafı bir tarih oldu. Arşivimde bunun gibi pek çok örnek var, artık yerinde yeller esen pek çok yerin binlerce fotoğrafı var. Ben bunu önemsiyorum, birisinin de bunları yapması lazım diye düşünüyorum.




Tabii ki başka şehirlerde de yapmak isterim. Çok enteresan şehirler var, bu anlamda. Bu işler ucuza olmuyor, sponsor lazım. Ama bir taraftan da şöyle düşünüyorum ben bile bireysel olarak bunu bir şekilde dönem dönem karşılayabiliyorsam, demek ki bu aslında çok da büyütülecek bir şey değil. Buna merakı olan birisi sanki böyle bir imkanı yaratabilir diye düşünüyorum. Ama bunu başkalarından istemek çok benim yapıma uygun değil. Şu an için kendi yağımda kavrularak devam etmeye çalışıyorum ve şu an için başka alternatif olmadığı için bundan başkasını da bilmiyorum.




Ş.A. : Az önce 7 senedir Mimarlık Fakültesi’nde ders veriyorum dediniz. Bu ders verme işi nasıl başladı? Bu sürecin size ve çalışmalarınıza etkisi oldu mu?



OM: Bu iş Mehmet Erkök sayesinde başladı. Onların bölümünde (Endüstri Ürünleri Tasarımı) dersi veren hoca rahmetli olmuş, ve o ders uzunca bir süre verilememiş. Sonradan böyle bir ders var, sen gelip anlatmak istemez misin dedi. Benim daha önce böyle bir deneyimim filan yok. İlk orası ile başladı. İlk seneden sonra çok sevdim, bana göre bir iş olduğunu hissettim. Sonradan Mimarlık Bölümü’nde de bir ders vermeye başladım. İkinci sene 2 ders oldu, bu sene 4 derse çıktık ve kapasitemizi de artırdık. Çok keyifli bir iş olarak görüyorum ve hakikaten çok seviyorum ders vermeyi. Herhalde çocuklar da memnun ki derslere çok talep var. Çok mutluyum İstanbul Teknik Üniversitesi’nde dersler vermekten, aslında Mimar Sinan Üniversitesi mezunuyum ama kendi üniversitemi daha atıl buluyorum, çok hareket edemeyen bir kurum sanki.




Ş.A. : 7 senedir, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde tasarımcılar, mimarlar ve kent planlamacılarla içli dışlısınız. Bu sürecin size ve çalışmalarınıza etkisi oldu mu?



O.M. : Olmaz mı, elbette oldu. Hem de çok. Ben Mimarlık Fakültesine hoca olarak girdikten sonra, akademisyenlerle çok fazla ilişkim olmasa da okulun koridorlarındaki öğrencilerin sürekli sergileri vardır, onlarla karşılaştım. Devamlı takip ettim ve ederim. Bunlardan çok şey öğrendim, inanılmayacak kadar çok şey”¦ Bugün hala bazı günler erken gidip ya da öğlen aralarında elimde kahvemle bunları sürekli gezerim ve hiçbirini kaçırmam. Bunlardan notlar almaya çalışırım, lokasyon olsun vs. Öğrenciler eğitim kadrosuna göre çok daha dinamik ve dışarıdadırlar, daha sivridirler. Her yere girer çıkarlar. Bir de öğrenci profili düşünürsek, çok kaymak bir tabakadan öğrenci almış olmamızın verdiği bir şey de var, çok parlak öğrenciler var. Önümüze gelen öğrenciler seçilmiş, çok iyi öğrenciler”¦ Başka yerlerde de öğrencilerle birlikte oluyorum ama burada bambaşka bir kaliteyle karşı karşıyayız, o öğrenciden öğrenebildiğimiz şeyler inanılmaz.




Ş.A. : Zaten eğitim interaktif birşey değil mi?



O.M. : Kesinlikle, benim dersim biraz öyle birşey aslında. Benim Mimarlık Fakültesi’ne girdikten sonra fotoğraflarım da değişmiştir. Bakış açılarım, yönlenmelerim… 1990’lı yıllara baktığım zaman birşeyleri hissetmişim ama ancak şimdi anlıyorum niye öyle hissetmiş olduğumu o anda. O gün dürtüyle çekilmiş, o an için anlamlı olmayan fotoğraf bugün benim hayatımda başka bir mana kazanıyor. Biraz benim fotoğrafa bakışım ve üretimim böyle, çok bilinçli ve programlı, yazarak, çizerek ve okuyarak yapmaktan ziyade daha spontan, içgüdüsel çektiğim pek çok fotoğraf vardır. Ama soruya gelirsek, benim İTÜ’ye girdikten sonra dünyam değişmiştir diyebilirim, hiç okumamama rağmen bana çok büyük bir okul olmuştur. Sadece ders vererek bu kadar çok şey öğreneceğimi, kazanacağımı başlarken bilemezdim. Bu nedenle olumsuz pek çok şeye rağmen orada çok mutluyum.




Ş.A. : Sizinle ilgili araştırma yaparken hava fotoğrafı dışında “Kadın ve kadın kimliği üzerinde olan baskılar” olarak açıkladığınız bir başka projenizin bilgilerine ulaştım. Bu projenizden biraz bahseder misiniz, akıbeti ne oldu?



O.M. : Vallahi o proje için gönüllü arıyorduk en son, ancak ne yazık ki gönülsüzler çokmuş, onu anladık gidişattan J



Ş.A. : Bu halen açık bir proje değil mi, yani tamamlanmadı ?



O.M. : Aynen. Şimdi bazı projeler böyle süreçler yaşıyor, zamanla bir yere oturuyor, zamanla bir yere varıyor. Benim böyle bir kaç projem var, mesela pinhole çekiyorum. Bunlar bir yerde benim hobilerim. Ben bir fotoğrafçı olarak hobilerini de fotoğraf üzerine edinmiş bir insanım. Bu yüzden bahsettiğiniz projenin sonlanmasına biraz var gibi gözüküyor. Muhtemelen bu biraz da çıkış noktasından biraz da değişmiş olmasına bağlı olabilir. Bu benim internette rastladığım başka bir bienalin temasıydı. Tam olarak hatırlamıyorum ya İsveç ya da Norveç, Kuzey Avrupa ülkelerinden birindeki 10 sene öncesindeki bir bienaldi bu. Böyle bir konu başlığında işler aranıyordu bir sitede. Aklıma gelen bir takım görüntüler oldu, biraz daha derledim, biraz yazdım. Bir arkadaşımın desteği ile onlar düzgün yazı haline geldi ve sonrasında bir miktar fotoğraf çekimi yaptım ama biraz Türkiye şartlarında enteresan ve farklı bir iş olduğu için çok büyük bir gönüllü desteği bulamadım. Ama açıkcası devam ediyor, bittiği zaman ne olacak onu da bilmiyorum. Bazı projeler böyledir, bittikten sonra ne olacak sergilenecek mi, nerede sergilenecek, nasıl olacak? Türkiye’de bu tür şeyler belirli grupların elinde, bir fotoğraf sergisi çok kolay açılamıyor. Zaten çok sınırlı yerde fotoğraf sergisine imkan tanınıyor. Bir de bu konu ekstrem bir konu, her yere de gitmez. Tadının o kıvamda olması gereken bir proje, birdenbire Televole kıvamına dönüşmesini hiç istemem, olacaksa zaten hiç yapmam. O yüzden biraz bitirmeye de korkuyorum diyebilirim. Bunun ilk etabını bir yurtdışı sergi olarak belirlemek sanki daha anlamlı olur gibi. Bir de şöyle bir şey var; yurtdışında birşey yaparsan, buradaki şansı bin katına filan çıkıyor. Her işimiz öyle ne yazık ki. Uzun vadede bu projem”¦




Ş.A. : Türkiye için biraz bıçak sırtı bir proje gibi galiba?



O.M. : Evet, sanırım öyle. Çok da hızlandırmak ya da yavaşlatmak gibi bir şansımızın olmadığı şeylere çok takılmıyorum aslında. Kitapta da (Tracing İstanbul) bu tür bir şey vardı. Onca güzel şey varken niye gecekonduları görüntülediniz diye sordular, yazıyı oku, kitabı oku; içinde söylenmek istenenleri göreceksiniz gibi bir duruma geliyor insan.



Ş.A. : Bildiğim kadarıyla dışarıda atölye çalışmaları da yapıyorsunuz. En ağırlıklı olarak da galiba pinhole. Pinhole tutkusu nasıl başladı?



O.M. : Pinhole İTÜ’nün bana bir armağanıdır aslında J



Ş.A. : Ben tam tersini duymuştum J



O.M. : Birbirimize armağanımız olmuş olsun o zaman J. İ.T.Ü’de ders vermeye başladığımda gördüğüm tüm öğrencilerin fotoğraf makinasının olmadığıydı, burası bir devlet ünivesitesi sonuçta ve imkanlar sınırlı. Neticede Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen çok parlak ama imkanları kısıtlı pek çok öğrenci var burada.



Ş.A. : Mimarlık eğitimi zaten başlı başına masraflı bir eğitim süreci, tecrübeyle sabittir J



O.M. : Kesinlikle. Merak ediyorlar ve aslında fotoğraf , Mimarlık Fakültesi’nin her bölümü için çok önemli aslında. Hem belge niteliği hem de üzerinden çalışabilmeye imkanı yaratması nedeniyle çok kullanabilecekleri bir lisan diyebiliriz. Merakla geliyor öğrenci ve fotoğraf makinası yok, e şimdi bu öğrenciye ben nasıl makinasız bu iş olmaz, edinmen lazım diyebilirim ki? Onlara bir alternatif bulmak gerekiyordu. Benim daha evvel duyduğum ancak hiç yapmadığım birşeydi pinhole. Öğrencilere salık vermeden evvel ben oturup çözeyim de nasıl birşey olduğunu anlayalım. Kendim bir tane yaptım, gayet başarılı oldu. Sonra biraz geliştirdikten sonra bu artık yayılmaya başladı. İlk önce fotoğraf makinası olmayan öğrencilere bunu yaptırdık. Sonradan çalışmaları gören fotoğraf makinalı arkadaşlar da bunlardan yapmak istedi. Ve sadece bu sene İstanbul Teknik Üniversitesi’nde 4 tane atölye yaptık, 60-70 öğrenci bundan faydalandı. Geçen sene 50 kadar öğrencimize bunu aktarma imkanımız olmuştu. Böylelikle bu pinhole dalgası okulda yayıldı. Bunun dışında okuldan başka yerlerden de bu atölyeyi istediler ve uyguladık. Tabii çok temel bir fotoğraf çekme tekniği olduğu için, biraz karanlık oda, biraz bütün teknikleri içinde barındırdığı için iyi bir okul pinhole. O açıdan çok hızlı öğretebilen, ve herşeyini kendinin yaptığı bir kutu makinayla bir fotoğraf çekiyor olmak biraz da fotoğrafın bizdeki mantığına ters düşüyor, hani en son model, şu objektif bu objektif diyenler için oldukça uç bir teknik.



Bir de şöyle birşey var. Bizim yaş kuşağı biraz daha mekanik şeylerle büyüdük, bilgisayarla ancak gençliğimizin ileri zamanlarında tanıştık. Bu kuşak cebinde cep telefonu, bilmem kaç gblık harddiskler, bilmem kaç çekirdekli işlemciler ile yaşayan çocuklar. Acaip teknolojik, benim kafamın hiç basmadığı bir sürü teknolojik aletlerle yaşayan çocuklara bir ayakkabı kutusundan bir fotoğraf makinası yapıp, bununla fotoğraf çektirmek ciddi bir deneyim, hatta bazıları için bir şok :) Ben pinhole çok seviyorum ve başladığım günden beri de devam ediyorum. Bununla ilgili de devam eden bir projem var. Orada da daha farklı bir teknik var. Normalde pinhole ile sadece sabit çekilebilir. Çok hareketli birşeyleri çok flu olarak, hareket fluluğu içinde görmek mümkün. Ben de bunun tam tersine modelli çalışmak gibi bir tekniği benimsedim. Model yaşayan nefes alıp veren, hareket eden, dakikalarca öyle sabit duramayan birşey. Çekim tekniğinde de biraz değişiklik yaparak, bolca ışık kullanarak, biraz daha kontrast bir görüntü yaratarak, daha belirgin hale getirerek , iğne deliğini biraz büyüterek modellerle çalışıyorum. Normalde pinhole ve model teknik olarak pek biraraya gelecek birşey değil gibi gözükür. İşte bu ikisinin biraraya getirip, ondan başka bir tat çıkarmaya çalışıyorum. Böyle de bir projem var.



Ş.A. : Sergi olarak mı düşünülüyor?



O.M. : Evet, yetecek kadar çok malzeme olmadığı için öyle çok üzerinde değilim, belirli bir takvimi yok. Tamam yeter dediğim zaman sergilenecek. Kitapta da öyleydi. Tamam kitap basıldı –bulunamıyor gerçi ama- o kitap basıldığı gün benim için bitmişti. Artık o benim olmaktan çıkmıştı. Benim o kitapla ilişkim aslında o anda bitti. Benim için yeni bir hedef çıktı. O geride kalanın önünde başka bir hedef belirledim. Yeni kitap eski kitaptan da ileri bir noktada, belki daha başka anlatımda olacak. Belki daha başka bir grafikte , belki başka katmanları araştırmaya devam edecek. Gerçi o kitapta da belirli anahtar kelimeler üzerinden giden katmanlaşmalar söz konusuydu. O da bitmedi. Ben bir şeyi yapıp bitirip tamam bitti, bir sonraki diyemiyorum. Ben belirli konularda sürekli giden bir yolun üzerinde gibi hissediyorum kendimi. Ne hava fotoğrafını ne de pinhole çalışmalarım bitmez, kendimle beraber taşıdığım şeyler. Hem geliştirilmesini sağlamak, hem de bizden sonrakilere bunları taşımak gibi çalışmalarım olacak. Özellikle hava fotoğrafı arşivlerimin, benzerleri gibi yok olmasını istemem açıkcası. Yılların emeği, belgeler var.



Ş.A. : Bu anlamda bir dönemi yansıtmaları açısından sizin olmaktan çıkıyor değil mi?



O.M. : Evet. Kendi fotoğraflarım oluşuyla ilgili benim için özel bir önem taşıyor ama tabii ki sonraki kuşaklara bunları iletiyor olmak şart. Yoksa yapıyor olmanın da çok özel bir manası kalmıyor. Onlar tozlu raflarda, hurdada bir yerlerde kalacaksa, kaybolup gidecekse, şu anda onlar için riske girmenin, para harcamanın, maddi manevi hırpalanmanın bir manası kalmıyor.



Ş.A. : Bize ayırdığınız zaman ve paylaşımınız için Fotoritim Dergisi ve okurlarımız adına size teşekkür ederim.




Röportaj : Şebnem AYKOL











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Oğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava FotoğraflarıOğuz Meriç ile Röportaj : Hava Fotoğrafları

Pulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile Röportaj





Şebnem Evren: Murad Bey, merhaba… Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?



Murad Sezer: İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümü mezunuyum. Foto muhabirliğine 1987 yılı sonlarında üniversite öğrenciliğim sırasında staj yaptığım Tercüman Gazetesi Spor Servisi’nde başladım. 1988 – 1997 yılları arasında sırası ile Tercüman, Meydan ve Milliyet gazetelerinde spor foto muhabirliği yaptım.




1997 yılı Nisan ayında Associated Press (AP) ‘nin İstanbul bürosunda göreve başlayarak spor foto muhabirliğinden uluslararası ajans haberciliğine – haber foto muhabirliğine geçiş yapmış oldum.



1997- 2009 yılları arasında AP adına aralarında Kosova, İsrail-Filistin, Afganistan ve Irak’ın da bulunduğu çatışma ve savaş alanlarında görev yaptım. Aynı zamanda dünya kupası ve olimpiyatlar gibi uluslararası spor organizasyonlarını fotoğrafladım. 2005 yılında bir grup AP foto muhabiri ile birlikte “Breaking News Photography” dalında Pulitzer ödülünü kazandım. 2009 Nisan ayında da Reuters Haber Ajansı’nda Türkiye fotoğraf şefi olarak çalışmaya başladım.




Pulitzer ödülü kazanan fotoğraf (Amerikan Deniz Piyadeleri Felluce’deki catismalarda olen bir arkadaslari icin dua ediyorlar)


Ş.E. : 2005 yılında Pulitzer kazandınız. Öncelikle tebrikler… Kazandığınız fotoğrafın öyküsünü kısaca paylaşabilir misiniz?



M.S. : Ödüllü fotoğrafı 8 Nisan 2004′de Irak Felluce’de çektim. Irak’ın işgali sürecinde Felluce şehri Sunni direnişin sembolik merkezi oldu ve birçok kez ABD güçlerinin kuşatmasına maruz kaldı. Ben, şehre düzenlenen ilk ciddi operasyonda Amerikan Deniz Piyadeleri’ne ilişik olarak görev yapan sayılı gazetecilerden biriydim. Bu ilk kuşatmayı deniz piyadelerine “iliştirilmiş gazeteci” İngilizce deyimi ile “embedded” olarak izledim. Şehrin etrafında kuşatma ve içinde de çatışmalar sürdüğü günlerdi. Şehre yardım getiren Kızılay, Kızılhaç gibi yardım kuruluşlarının gelişlerini izlemek için bir kontrol noktasına ulaşmaya çalışıyordum. Bağlı olduğum birlik beni bu noktaya yakın başka bir birliğin yanına bıraktı. Geldiğim nokta, şehrin ana girişinde ve de Amerikalıların yaralıları için kurdukları geçici bir sağlık merkezi idi. İlk başta oradaki askerler tarafından hiç de iyi karşılanmadım. Çok gergindiler, orada fotoğraf çekmemin kesinlikle yasak olduğunu söylediler. Ben de biraz ilerde şehre giriş yapan yardım ekiplerini görüntülemek için oradan ayrıldım. 3-4 saat sonra o noktaya geri döndüm. Makinelerimi bir kenara bırakıp, iliştirilmiş olduğum birliğe geri dönebilmek için askeri konvoy beklemeye başladım. Bu arada, ilk yardım için birçok yaralı Amerikan askeri bulunduğum yere getiriliyordu.


Bunlardan bir tanesi geldiğinde ölmüştü. Doktorlar son kontrolleri yaptılar, öldüğü kesindi. Birden diğer askerler ölen arkadaşlarının etrafında toplanıp dua etmeye başladılar. Fotoğraf çekip çekmemekte tereddüt ettim. Kenarda duran fotoğraf makinemi elime aldım, üzerinde 17-35mm zoom objektif vardı. Biraz yaklaşıp, sadece 3 kare çektim ve makinemi yine aldığım yere bıraktım. Kimse fotoğraf çektiğimi görmemişti. Daha sonra bunlardan birini kadrajlayıp servise verdim. Ertesi gün (9 Nisan 2004) Bağdat’ın Amerikan güçleri tarafından ele geçirilişinin 1nci yıl dönümüydü. Onlarca Amerikan gazetesinin birinci sayfasında fotoğraflarla 1 yıl önce – 1 yıl sonra haberleri vardı. Bir yanda Saddam Hüseyin’in heykelinin yıkılışı fotoğrafı, diğer yanda da benim Felluce’den gönderdiğim bu fotoğraf yer alıyordu. İşgalin 1. yıldönümünde bu fotoğraf Irak’ta işlerin hiç de iyiye gitmediğinin en büyük kanıtı olmuştu.




Ş.E. : Savaş ya da felaket gibi durumlarda anlık kararlar çok önemli. Doğru zamanlamayla birçok şey anlatılabiliyor değil mi?



M.S. : Anlık kararlar yaşamımızın her alanında önemli. Ancak savaş ya da felaket gibi durumlarda bu refleks, başarı kadar hayatta kalmanızı da sağlıyor. Haber fotoğrafçılığında doğru zamanda doğru yerde olmak önemli… Buna bir de doğru anda deklanşöre basmayı eklendiniz mi, sonucunda iyi fotograf = başarı elde ediliyor.




Ş.E. : Ödülü kazandığınız haberini nasıl aldınız? O an neler hissettiniz?



M.S. : New York’tan o zamanki fotoğraf şefimiz telefon ederek ödül kazandığımı bildirdi. İlk anda olayın öneminin farkına varamadım. İlk şoku atlattıktan sonra ajans haberlerine bakınca durumu kavradım. O gün çok heyecanlandığımı söyleyemem. Asıl heyecanı New York Colombia Üniversitesi’nde düzenlenen törende yaşadım. Asıl o zaman önemli bir başarıya imza atmış olduğumu anladım.




Ş.E. : Savaş ve çatışma alanlarında fotoğraf çekmek, oradaki olayları birebir yaşamak bir fotoğrafçı olarak insana neler katıyor, neler götürüyor?



M.S. : Elde edilmesi çok zor bir hayat tecrübesi kazanıyorsunuz. Ama bu, şu an daha iyi anlıyorum ki insanı yoruyor, yıpratıyor. Olayların içindeyken yaşadıklarınızın ciddiyetini ve korkunçluğunu anlamak mümkün olmuyor. Ancak, daha sonra tek başınıza kaldığınızda, çektiğiniz fotoğraflara baktığınızda fark edebiliyorsunuz nelere tanık olduğunuzu. Bunların sonucunda günlük hayatta karşılaştığınız acılara, doğal felaketlere daha sakin yaklaşabiliyorsunuz. En tehlikelisi de acı, şiddet, korku, endişe hayatınızın doğal bir parçası haline geliyor.




Ş.E. : İnsani duygularla hareket etmekle profesyonel olmak arasında nasıl bir çizgi var sizce?



M.S. : İnce bir çizgi var tabii ki. En ufak bir boşluk sizi taraflı olmaya itebilir. Bazen de işinizi yapmanıza engel olabilir. Haberci kimliğimle bulunduğum bir ortamda, bu bir spor karşılaşması da olabilir, doğal afet de, savaş da, tüm duygu ve düşüncelerimi evde bırakarak çalışırım. Yani dini, milli ve sosyal kimliklerimden arınmış olarak kamera arkasına geçerim. Taraf olarak tarafsız habercilik yapmak mümkün değildir. Özellikle uluslararası bir haber ajansi için çalışırken bu daha da önem kazanıyor.




Ş.E : Savaş ve çatışma alanlarında bir gününüz nasıl geçiyor? Görev öncesinde ne gibi hazırlıklar yapıyorsunuz?



M.S. : Seyahate çıkmadan önce, gideceğim ülkeye ya da habere yabancı isem, gerekli bilgileri topluyorum. Yanıma harita ve konu ile ilgili kitaplar alıyorum. Bölgede ise genellikle ajansımızın muhabir ve kameramanları ile birlikte çalıştığımız için, günlük toplantılar yapıp, büromuzda irtibat kurup gündemi belirliyoruz. Eğer yalnız isem, yerel kaynaklardan günlük gelişmeleri takip edip, gündemimi ona göre belirliyorum. Eğer iliştirilmiş isem günlük çalışmalara bağlı olduğum askeri birliğe göre programlıyorum. Bir haber ajansına bağlı çalıştığım için, haberin aciliyetine bağlı olarak günde bir ya da birçok kez, çalışmaya ara verip merkeze fotoğraf göndermek için zaman yaratıyorum.




Ş.E. : Susan Sontag; ”Fotoğraf Üzerine” kitabında ‘Fiziksel müdahaleyle aynı anlama gelmese de, bir fotoğraf makinesi kullanmak yine de bir katılım şeklidir’ der. Buna katılıyor musunuz?



M.S. : Çok doğru bir tespit. Olaya ya da insanlara ne kadar müdahale etmeseniz de elinizde fotoğraf makinesini gören insanların davranışları değişiyor. Örneğin acılarını daha abartılı gösterme yoluna gidebiliyorlar. Fotoğraf makinesine rağmen kendinizi görünmez kıldığınız ölçüde doğal anları fotoğraflayabilirsiniz.




Ş.E. : Fotoğraf dünyası teknolojik olarak her geçen gün biraz daha yol kat ediyor. Bunun mesleğiniz açısından artı ve/veya eksileri nelerdir?




M.S. : Her yeni teknoloji haber fotoğrafçısının işini daha da kolaylaştırıyor. Dijital fotoğraf makineleri öncesinde bir de film yıkamak zorundaydık. Örneğin, yakın bir geçmişte internet yoktu. Önceleri bir haberden yüzlerce kare fotoğraf üretip bunların sadece 2-3 tanesini merkeze ilettiğimiz günlerden 24 saat içinde birden çok haberi takip edip onlarca kareyi merkeze ulaştırır hale geldik. Bu bizim çalışma hızımızı olumlu etkiledi ancak fotoğraf kalitemizi ne kadar ve ne yönde etkiledi, yeni fotoğrafçıların gelişiminde ne kadar yararlıdır, bu tartışılır.




Ş.E. : Şu anda Reuters’te çalışıyorsunuz. Uluslararası bir ajansta çalışmanın artı ve/veya eksileri? Uzun vadede hedefleriniz nelerdir Murad Bey?



M.S. : 1997 – 2009 arasında 12 yıl AP’de çalıştıktan sonra 1 yıldır da Reuters’te görev yapmaktayım. Bunun öncesinde de gazete tecrübem var. Bir uluslararası haber ajansında çalışıyor olmaktan çok memnunum. Çalışma koşulları sanıldığının aksine zor olmasa da, görünmeyen ağır sorumluluklarım da olsa, bunun bana her gün mesleki anlamda bir şeyler öğrettiğini ve kişisel gelişimime büyük katkılar sağladığını düşünüyorum. Hayat bir anlamda mesleğim beni uzun vadeli planlar yapmamaya şartlandırdı. Bu yüzden de uzun vadeli bir planım yok. Şu an ‘işimi en iyi nasıl yapabilirim’e odaklanmış durumdayım.




Ş.E. : Bu güzel söyleşi için teşekkürler.



M.S. : Ben teşekkür ederim”¦


Röportaj: Şebnem EVREN







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Pulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile RöportajPulitzer Ödüllü Foto Muhabiri Murad Sezer ile Röportaj

Shahrzad Kamel ile Röportaj : Yolculuklar


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Shahrzad Kamel ile Röportaj
YOLCULUKLAR


Interview with Shahrzad Kamel
JOURNEYS






Doğum yılınız olan 1979 İran’da büyük bir devrimin yaşandığı tarih. Ailenizin Amerika’ya yapmış olduğu göçün sebeplerinden biraz bahseder misiniz?



1979 senesinde İran’da devrim oldu. Bu süreçte pek çok İranlı ülkesini terk etti. Bununla birlikte ailem 1973 senesinde kişisel sebepler yüzünden İran’dan ayrıldı.



Amerikan kültürünün ağır bastığı bir ortamda büyümenin zorluklarını yaşamış olabileceğinizi tahmin ediyoruz. Bu süreçte yaşadığınız çatışmalar ve olumsuzluklar nelerdir?



1979 yılında Amerika’da doğdum. Ailem ben dokuz aylıkken Londra’ya göç etti. Londra’da büyüdüm. Ailemin bir parçası Kaliforniya’ da olduğundan çocukluğumda sık sık Amerika’yı ziyaret ettim. Bir İranlı olarak kişisel açıdan Amerika ya da İngiltere’de hiçbir zorluk yaşamadım. Çünkü devrim yıllarında olup biteni anlayamayacak kadar küçüktüm. Eminim ki pek çok İranlı farklı bir ülkeye uyum sağlamakta büyük zorluklar yaşadı.





Fotoğrafa olan ilginiz ne zaman başladı? Belgesel fotoğrafa yönelmenizin ardında yatan duygu ve düşünceler nelerdir?



Üniversiteden mezun olduktan sonra bir seneliğine Paris’e gittim ve burada temel fotoğraf eğitimi aldım. O an hissettim ki fotoğraf kendimi ifade etmek istediğim bir araç. İlk seferde belgesel fotoğrafçılığa yöneldim özellikle de siyah beyaz fotoğrafçılığa. O anda ilgimi çeken basit bir estetik güzelliği vardı.




Belgesel fotoğrafçılığının size göre zor olan yanları nelerdir?



Gerçekte belgesel fotoğrafçılığın zorluklarını hissetmedim. Dünyadaki pek çok şey gibi eğer severseniz o şey sizin için zevk verici olur. Belgesel fotoğrafçılığın, dünya üzerindeki birçok insanın kendi hayatlarını yaşama şekline tanık olup, heyecanla uğraştığım ve de bu yaşam şekli için bir değişim aracı ya da tarihin kaydı olup olmadığını sorgulamadığım tek şey olduğunu düşünebilirim.



Özellikle internetin yaygınlaşması ile birlikte kolay erişim sayesinde insanlar doğru ya da yanlış pek çok bilgiye ulaşma şansına sahip. Size göre değer yargılarının hızlı bir şekilde biçimlendiği böyle bir ortamdan belgesel fotoğrafçılığın inandırıcılığı nasıl etkilenmiş olabilir?




Bugün dünyada gittikçe artan sayıda insan internet sayesinde sınırsız sayıda görüntüye erişme olanağına sahip. Herkes fotoğrafçı olmuş ve herkes fotoğrafını farklı sitelerde sergileme fırsatına sahip. Bazı yönlerden bu durum çok güzel. Örnek olarak seçimlerden sonra İran’ da neler olduğu verilebilir. Mobil telefonların kameraları, twitter, facebook ve çeşitli blog siteleri sayesinde tüm dünya İran’da olup bitenlere tanık olabilme şansına sahip oldu. Bugün herkes fotoğraf çekebilse de hala müstesna bir belgesel fotoğraf izleyicisi mevcut.




Türkiye’ye ilk gelişiniz ne zamandı? Geliş sebeplerinizden bahseder misiniz?



Türkiye’yi ziyaret etmeye 1980’lerde başladım. Yaz aylarında sıklıkla ziyaret ettiğimiz ailemin çok yakın arkadaşları vardı. Ailemle birlikte 1990 senesinde İstanbul’a taşındım ve burada üç yıl yaşadık. 2004’de İstanbul’a tekrar geldim ve dört yıl daha geçirdim. İstanbul’ u çok seviyorum ve burası benim için büyüleyici ve de etkileyici bir yer.



Alp Sime ile nasıl tanıştınız? Çalışmaları ile ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?



Alp Sime erkek kardeşlerimin çocukluk arkadaşıdır. Onu uzun zamandır tanıyorum. Bununla birlikte yaşamımı değiştiren ve beni farklı bir alana çeken bu insanı epeyce aradan sonra İstanbul’da yeniden gördüğümde sene 2002 idi. Bu alan fotoğrafçılıktı ve Alp Sime başından itibaren benim akıl hocamdı. Yaşamımı bu rolüyle doldurabilecek daha samimi bir dost ya da göze batan bir fotoğrafçı bulamazdım.




“Journeys” adlı belgesel çalışmanızın çıkış noktası nedir?



Journeys, Florida’daki Güneydoğu Fotoğrafçılık Müzesi, İran ve Afganistan’daki çalışmamı sergilemeyi talep ettikleri sırada tasarlanmıştır. 2004 Senesinde Afganistan’a gittim ve sonrasında da 2006 senesinde İran’a. İki farklı çalışma serisiydiler ve müze önerinceye kadar onları tek bir portfolyoda birleştirmeyi düşünmemiştim.




Köklerinizin dayandığı yer olan İran’a ilk kez ayak bastığınızda hissettiğiniz duygular nelerdi?



İran ve Afganistan’a yapmış olduğum seyahatler beni farklı şekillerde duygulandırdı. Afganistan akıl almaz bir deneyimdi. Hiç böylesine tahrip edilmiş bir ülkede bulunmamıştım ve bir daha da bulunmayacağım. Burası çok özel ve ince ruhlu insanların yaşadığı özel bir yer. Işık insanın içine işliyor ve enerjisi çok kuvvetli. Hala orada tanıştığım insanlarla yaptığım tanışmaları düşünürüm ve bugünkü yaşamlarının nasıl olduğunu merak ederim. 2006 senesinde ailemin memleketi olan İran’a gittiğimde bu benim için ilkti. Çok heyecanlıydı ve kişisel olarak beni çok değiştirdi. Her defasında gidiyorum ve bu durumun üzerimdeki güçlü etkisi devam ediyor. İran’da geçen zaman ve sonrası hakkındaki duygusal durumumu sözcüklerle anlatabilmem çok zor. Oldukça hararetli bir zamandı.




Şu an üzerinde çalıştığınız bir proje var mı? Kafanızda gelecekle ilgili projeler varsa eğer bize biraz bahsedebilir misiniz?



Son iki senedir, Hazar Denizinde çok uzun soluklu bir proje üzerinde çalışmaktayım. Denizin etrafını kuşatan beş ülkeyi – İran, Azerbaycan, Rusya, Türkmenistan, Kazakistan – fotoğrafladım. Hazar kıyılarındaki yaşamlarına yoğunlaştım. Önceki projelerimden çok farklı bir iş; renkli ve çoğunluğu manzara fotoğraflarından oluşuyor. Bu çalışma hala devam ediyor.




The year, 1979, that you was born in there was a great revolution experienced in Iran. Please tell us the reasons of migration done by your family?



In 1979 there was a Revolution in Iran. Many Iranians left the country during this time. My parents however, left Iran in 1973 for personal reasons.



We are guessing that you could experienced difficulties of living in an environment where American culture dominates in. What was the conflicts and the drawbacks for that time period?



I was born in the United States in 1979, however my family moved to London when I was 9 months old. I grew up in London. I did visit California often as a child because I have a lot family there. I personally never experienced difficulties as an Iranian in the US or the UK because I was too young during those years to understand what was happening. I’m sure a lot of people did experience great difficulties trying to adapt to a new country, be it the US or anywhere else. My family had left many years before the revolution, so I don’t think they experienced many problems after the revolution.




When did you start to feel an iterest in photography? What are the feelings and the ideas behind tending to documentary photography?



After I graduated form University I went to Paris for one year, and there I took an introduction to photography class. I immediately felt that photography was the medium that I wanted to use to express myself. I was drawn primarily to documentary photography, and especially to black and white photography. It was simply the aesthetic that intrigued me the most at that time.




Would you tell us what are the difficulties of documentary photography to you?



I don’t really feel that there are difficulties with documentary photography. Like anything in the world, if you love it, it is mostly enjoyable. The only thing that I can think of is that at times I have struggled emotionally from seeing the way some people live their lives in the world, and questioning whether or not documentary photography can be a means of change for that, or if it is simply a record of history”¦




By means of becoming widespreading of internet and easy access people have chance to reach more knowledges that are true or false. How the cogency of documentary photography is affected because of the environment that value judgements are formed expeditiously?



Today more and more people around the world have access to immense amounts of images through the internet. Everyone has become a photographer, and everyone has an outlet for those photographs on different web sites. In some ways this is wonderful, for example what happened in Iran after the elections. Because of mobile phone cameras, and twitter, facebook and blogs the whole world was able to witness what was happening in Iran. Even though everyone is able to take photographs today, I believe that there is still an audience for exceptional documentary photography, which only a small number of professional photographers can deliver.



When was your first journey to Türkiye and what was the reasons?



I began visiting Turkey in the 1980’s. My parents had very close Turkish friends who we would often visit in the summers. I moved to Istanbul in 1990 with my family, and lived there for 3 years. I moved back to Istanbul in 2001 and lived there again for 4 years. I love Istanbul very much and it is a magical and inspiring place for me.




How did you meet with Alp Sime? Let us know what are your thaughts about his studies?



Alp Sime is a childhood friend of my brother’s. I have known him for many years. However, it was in 2002 when I saw him in Istanbul again after many years that he changed my life and led me down another path. That path was photography and Alp was the one who mentored me from the beginning. I could not have asked for a more genuine friend or outstanding photographer to fill that role in my life.




What was the origin of “Journeys” portfolio?



Journeys was conceived when the Southeast Museum of Photography in Florida asked if they could exhibit my work from Afghanistan and Iran. I went to Afghanistan in 2004, and then I went to Iran in 2006. They were two different bodies of work, and I never thought of combining them as one portfolio, until it was proposed to me by the museum.




What were your feelings when you first time arrived at Iran, the place where souls of your family were in?



My first visits to both Afghanistan and Iran affected me emotionally in different ways. Afghanistan was an incredible experience. I had never been to a country like it, and have never been to one again. It is a special place, with very special and kind people. The light is piercing and the energy is very intense. I still continue to think about the people I met there, and I wonder what their life is like today. When I went to Iran in 2006 it was my first time in the country where my parents are from. It was very exciting and it changed me as a person very much. Every time I go to Iran it continues to have a strong impact on me. I can not write about the emotional state I was in during and after Iran, it is too hard to write it in words, it was very fervent time for me personally.




Do you have any project recently? Will you have any future projects in your mind if you tell us something about?



For the past two years I have been working on a long term project in the Caspian Sea region. I have photographed the five countries around the sea- Iran, Azerbaijan, Russia, Turkmenistan and Kazakhstan. I have concentrated on their Caspian coastline. The work is different from my previous projects; it is in color and mostly landscapes. It is still a work in progress.


Röportaj (interview by) : Hasan SÖNMEZ







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Emre İkizler ile Röportaj








Atakan Dürüst: Merhaba. Öncelikle bize Emre İkizler’i anlatır mısınız? Biz sizi fotoğraf dünyasında ve akademik açıdan tanıyoruz. Bunun dışında Emre İkizler neler yapar? Zevkleri nelerdir? Nerelere gider? İşi dışında hayatı nasıldır?



Emre İkizler: İşim dışında hem amatör bir fotoğrafçıyım, hem tanıtım (reklam) fotoğrafçılığı yapıyorum. Yine fotoğraf benim zamanımın çoğunu alıyor. Geçmişimde de fotoğraf dergilerinde yönetmenlik gibi işler yapmıştım. Şimdi yeni olarak Photoline dergisinin yayın yönetmenliğini yapmaktayım. Bu tür şeyler de benim zamanımı dolduruyor. Çok okumam gerekiyor. Fotoğraf dünyasında neler oluyor ve olmuşları okumam gerekiyor. Yani anlayacağınız keyif için kitap okumak, müzik dinlemek gibi zevkler belirli dönemlerde olamıyor maalesef. Mesela eşimin gitmek istediği bir film var iki haftadır. Beraber gitmemizin hoş olacağı bir film ama başaramıyoruz bunu yoğunluktan ötürü. Şöyle örnek vereyim. Son iki ayda neredeyse her haftasonu amatör bir fotoğraf topluluğunun davetlisi olarak farklı şehirlerdeyim. Bütün bunlara da vakit ayırmak gerekince birçok şeyi yapmaya fırsatınız ve zamanınız olmuyor.




A.D.: Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktasınız? Bir de Mimar Sinan Üniversitesi’nde sayısal fotoğraf dersi vermektesiniz. Bize biraz üniversitedeki öğrencilerden, fotoğraf sanatına bakışlarından kısacası okul hayatından bahseder misiniz? Üniversitedeki öğrencilerin yaş grubunun fotoğrafla olan ilişkisini de merak ediyorum. Bir de “sayısal fotoğraf” derslerini ve bu terimin anlamını biraz açabilir miyiz? Daha çok neler yapılıyor bu derslerde?



E.İ.: Öncelikle şunu belirtmeliyim, üniversitedeki öğrencilerimin yaşlarının genel bir ortalaması yok. Yani akıllara geldiği gibi liseden mezun olmuş ve üniversiteyi kazanmış yaşlar gibi bir genelleme yok bizim öğrenci gurubumuzda. 19 yaşında gençler de var, yaşı 35-40 olan, daha önceden başka işlerle uğraşmış, sonrasında hayatı için fotoğrafa karar vermiş öğrencilerimiz de var. İlginç bir şekilde yaş ortalaması öğrencilerimizin, yıldan yıla değişiyor. Bir yıl bakıyorsunuz 18-20 yaşındaki öğrencilerimiz çok oluyor. Başka bir yıl bakıyoruz ki yaş ortalaması 38 falan olabiliyor. Şunu belirtmeliyim ki, genel olarak genç yaştaki arkadaşların okumadıklarını ve zora gelemediklerini gözlemliyoruz. Öte yandan benim dersimi, sayısal fotoğraf dersini düşünecek olursak bu genç yaştaki arkadaşların kolay adapte olduklarını görüyoruz. Hani neredeyse doğarken bile PlayStation ile beraber doğmuş olduğu için sayısal terimlere, sayısal görüntülere çok aşina, bilgisayarı zaten kullanmayı bilerek gelmiş oluyorlar. Belki biraz İngilizceleri de daha iyi olabiliyor. O anlamda daha rahat iletişim kurabiliyorum ben yaşı genç olan arkadaşlarla. Yaşı büyük arkadaşlarımızda bu konularda biraz sıkıntı olabiliyor. Çünkü onlar daha çok analog fotoğraftan gelmiş oluyorlar ve sayısal fotoğrafa çok sıcak bakmayabiliyorlar. Onlarla bu yüzden arada çatışabiliyoruz ama o çatışmalardan da çok güzel değişik bakışlar çıkabiliyor. Zaten illa aynı fikirde olmak da gerekmiyor. Sayısal fotoğraf terimine gelecek olursak, Amerika’da falan digital photograpy diye geçiyor. Onun Fransızcadaki karşılığı nümerik fotoğraf, Türkçedeki karşılığı ise sayısal fotoğraf oluyor. Yani gerçekten oluşan görüntü sayılarla ifade edildiği için ve ona müdahalelerimizin rengine vs. yine sayılarla olduğu için buna sayısal fotoğraf denmesinin gayet doğal olduğunu düşünüyorum. Ben de zaman zaman dijital zaman zamanda sayısal ifadelerini kullanıyorum. Film kullanılmayan ve görüntülerin bir şekilde bilgisayar ortamına aktarıldığı, orada birtakım değiştirmeler ya da dönüştürmeler yapılabilen ve bu anlamda resimsel ya da resime benzeyen müdahalelerin de yapıldığı, yani manipülasyon kısmının da yapılabildiği bir şey bu. O anlamda çok geniş bir ufuk olduğunu düşünüyorum. Hani herkes bunu yapmak zorunda değil tabii ki ama yapabilecek insanlar içinde çok engin olanakların olduğu, o yüzden beni de çok heyecanlandıran bir bölümü fotoğrafın.




A.D.: Fotoğraf ile ve sonrasında dijital fotoğraf ile tanışmanız çok eski yıllara dayanıyor. Bize bu yıllardan bahseder misiniz kısaca?


E.İ.: Dijital fotoğrafa erken başlamış olduğumu sonradan fark ettim. Çünkü ben 1994 yılında Gültekin Çizgen’in yanında, fotoğraf stüdyosunda çalışmaya başladım. Zaten ilk iş görüşmesine gittiğim gün o bilgisayar olanaklarını görünce heyecanlanmıştım. Sonrasında da orada çalışma fırsatı bulduğum için çok şanslı hissettim kendimi. Çünkü hakikaten orası bir okul gibiydi. Herkes birbirine yardımcı olurdu. Herkes herşeyi bilmek durumunda olurdu. Öyle bir ortamdı ve de gerçekten o dönem için 1994 koşullarında Machintoshların olduğu Photoshopların kullanıldığı, film çıkışı yapabildiğimiz, filme sayısal görüntünün basılabildiği çok ender ortamlardan birisiydi. Hakikaten orada çok şey öğrendim. Ondan sonra bu bilgilerle akademik seviyede bir eğitmenlik söz konusu olabiliyordu ve böyle devam etti.




A.D.: Üniversite yıllarınızda da ilk serginizi açtınız. Toplamda da 3 adet kişisel serginiz bulunuyor. Siz ülkemizde açılan sergileri takip edebiliyor musunuz ve açılan sergiler hakkında görüşlerinizi merak ediyorum. Gereklileri var, gereksizleri var. Genel anlamda sergiler hakkında düşünceleriniz neler?



E.İ.: Bazı fotoğrafçı arkadaşlarımız çok üretirler ve bunu da doğal olarak çok göstermek isterler. Bazı insanlar ise çok daha seçicidir. Çok daha fazla zaman harcarlar ve hep daha iyi olsun isterler. Bu insanlar da daha uzun aralıklarla sergi açarlar. Artı bunun bir maddi boyutu da var. O yüzden herkesin başarabileceğinden pahalı bir hale geliyor. Bazıları bunu sponsorluk aracılığı ile yapmayı tercih ediyorlar. Bazıları sponsor bulamadıkları için çok uzuyor sergilerinin arası.




A.D.: Sizin öyle mi?
J



E.İ.: Ben açıkçası daha çok gösteri yapan bir gruptanım. Yani 20-21 tane dia gösterim oldu mesela ama mesela 3 tane sergide kalabildik. Bu biraz başka taraklarda bezimiz olmasından da kaynaklanıyor. Yoksa yalnız eğitimcilik yapsam daha fazla sergi açabilirdim ya da ne bileyim yalnızca amatör fotoğrafçılık yapsam daha fazla sergi açabilirdim ya da reklam fotoğrafçılığı vs. Bunların hepsini yapmak için çalışınca bazı şeylere zaman kalmıyor, sergiler gibi. Şunu şöyle söylemek istiyorum. Çok sergi açan insanlara şu tarz sözlerin haksızlık olduğunu düşünüyorum. Ne kadar çok sergi açıyor, niteliğini düşürüyor gibi bir yaklaşımın yanlış olduğunu düşünüyorum. Çünkü bazı arkadaşlarımızın hem sık hem de nitelikli sergiler açtığını görüyoruz. Tabii ki sık ve niteliksiz sergi açan arkadaşlar da var. O yüzden bunu genellememek gerekiyor. Aslında bir fotoğraf izleyicisinin, bir fotoğraf severin gerçekten bütün mekanları dolaşması gerekiyor.




A.D.: Fotoğraf sanatı ile ilgili yayınlar, bırakın ülemizi Dünya genelinde de yeterli değil. Siz ise fotoğraf sanatına biri Faruk Akbaş ile ortak olmak üzere 3 – 4 adet kitap armağan ettiniz. Birçok dergide de gerek makaleleriniz ile gerekse yaptığınız editörlük görevleri ile yazılı anlamda birçok hizmet verdiniz. Sizce ülkemizde ve Dünyada yazılı anlamda fotoğraf sanatına yeterli destek veriliyor mu?



E.İ.: Benim yazdığım kitaplar daha çok temel fotoğraf ile ilgili kitaplar. Yani yazdıklarımı fotoğraf sanatından farklı olarak daha çok teknik kitaplar olarak değerlendirebiliriz. Bu konuda gerçekten haklısınız. Fotoğraf sanatı konusunda gerçekten çok az yayın var. Fakat benim de yaptığım gibi teknik anlamda birçok kitap mevcut. Zaten amatör fotoğrafçının ihtiyaç duyduğu kitaplar da bu tür kitaplar. Bundan sonra başlangıç seviyesindeki arkadaşların daha ileri seviyelerinde fotoğraf sanatı ile ilgili gerçekten daha çok yayına ihtiyaç var. Buna belki zamanı gelince ben de biraz katkıda bulunabileceğim ama bu konu daha bakir gözüküyor.




A.D.: Soruyu biraz şuraya yönlendirmek istiyorum. Fotoğraf sanatını anlamak ve öğrenmek için sadece kitaplar yeterli mi?



E.İ.: Hayır yeterli değil. Çünkü sanat yalnızca okunarak algılanabilen bir şey değil. Bazen öyle bir görsel görüntü görürsünüz ki, bunun fotoğraf olması şart değil resim olur, grafik olur vs. hiçbirşey yazmak yetmez ona. O zaten kendisini çok değişik şekillerde anlatır. O yüzden bana kalırsa çok izlemek gerekiyor. Çok okumak gerekiyor ama bu okuduğumuzun illa da kitap olması şart değil. Dergiler de olabilir, internet kaynaklı yayın ve makaleler de olabilir ama okumak gerekiyor. Biraz da pek çok sanat kuramcısının yapmadığı bir şey, biraz da o işi yapmak gerekiyor. Yani şunu söylemek istiyorum. Türkiye’deki sanatla ilgili yazı yazanların tamamı kuramsal insanlar. Fakat fotoğraftan hiçbir şey anlamıyorlar. Söyledikleri şeyler fotoğrafa da uygulanabilir, resime de uygulanabilir, başka bir şeye de uygulanabilir. Çünkü çok genel şeyler yazıyorlar. Bir fotoğraf sergisini ya da bir fotoğraf yapıtını eleştirirken de o yüzeysellikten çok fazla sıyrılamıyorlar. E bu işin bir de teknik kısmı var. O teknik kısmın hakkını, hiçbir eleştirmen, hiçbir fotoğraf sanatı yazarı veremiyor. Bu tür şeyler beni rahatsız ediyor çünkü sanat da olsa, amatör bir hobide olsa fotoğrafın altyapısı tekniktir. Yani bunun ışığı, pozlandırması, kompozisyonu, baskısı vs. bunların hepsi gerek şarttır. Tabii ki tek başlarına yetmezler, başka birşeyler daha gerekir ama bu gerekşartı yerine getirmeyen işe iyi iş dememek gerekir.




A.D.: Sanki biraz hakkının yendiğini düşünüyorsunuz fotoğrafın?



E.İ.: Evet evet, zaten fotoğrafın genel olarak küçümsenen bir yapısı var. Bunun nedenini anlamak zor değil. Çünkü ne bileyim resimdi, grafikti ya da el becerisi ile yapılan pek çok sanata göre işte kolay kopyalanabilir, kolay çoğaltılabilir yapısı fotoğrafın her zaman daha ucuz olarak görülmesine neden olmuştur. Hani tabii ki biz çok uğraştığımız ve sevdiğimiz için bunu kabul etmekte güçlük çekiyoruz ama dışarıdan bakan insanlar bunu böyle algılıyorlar, bu yüzden de fiyatları ve her şeyleri de daha düşük oluyor maalesef.




A.D.: Genellikle doğa ve mimari fotoğraflar çekiyorsunuz. Doğa fotoğraflarınıza kartpostal tadında hayranlıkla baktığımı da ekleyeyim. Bu sıralar çekimlerle aranız nasıl? Vakit bulup çekimlere devam edebiliyor musunuz? Yoksa çekenleri eğitme işi tüm vaktinizi alıyor mu?



E.İ.: Geçmişte daha çok yapabiliyordum bunu. Son 4-5 yılda o anlamda üretimim biraz azaldı. Yine de her fırsatta yapıyorum ve yapmak zorundayım. Sevgili Gültekin Çizgen’in çok güzel bir lafı vardır. Ona sorarlarmış, niye fotoğraf çekiyorsun diye. “Çekmeden duramıyorum” dermiş o da J Benim için de böyle bir şey geçerli ve gerçekten sürekli çekmemiz gerekiyor. İş için de olsa, dergi için de olsa, çalıştığım kurum için de olsa çekimler yapıyorum ve ayrı zamanlarda da kendim için bunu yapıyorum.




A.D.: Son zamanlarda çok sorulan bir soruyu sormak istiyorum size de. Dijital manipulasyona bakışınız nasıl? Web sitenizde İstanbul sergileri kısmında manipülasyona rastladım ve bu konuda sizin görüşleriniz çok önemli bizler için.



E.İ.: Öncelikle bu konuda herkesin görüşüne saygı duyuyorum ben. Sayısal fotoğrafın ilk dönemlerinde sayısal fotoğrafa karşı ciddi bir direnç vardı. Günümüzde o direncin olmadığını görüyoruz artık. Şimdilerde de manipülasyona karşı bir direnç mevcut. Şunu unutmamak lazım, fotoğraf her zaman teknolojik bir uğraştı. Yani ilk icat edildiği yıllarda da 1800’lerin başlarında da böyleydi, sonlarında da böyleydi, 1900 lerin başlarında da böyleydi, ilk renkli film çıktığında da böyleydi, ilk sayısal fotoğraf çıktığında da böyle oldu. Şimdilerde 3 boyutlu fotoğraflar gündemde, gelecekte teknolojik başka bir şeyler de gelecek. Yani fotoğrafın doğasında böyle bir şey var. Yani fotoğraf sanatında teknolojik gelişim kaçınılmaz ama tabii ki her fotoğrafçı bu gelişimi ve değişimi izlemeli midir? Hayır kesinlikle izlemek zorunda değildir. Herkes sevdiği fotoğraf türünü yapar ama tutup da ortada böyle bir gerçek varken, birilerinin çıkıp da sayısal fotoğraf ya da manipüle edilmiş fotoğraf, fotoğraf değildir deme hakkı yoktur bence. Tamam, sevmiyorsan sevmiyorum diyebilirsin ama bu fotoğraf değil, bu sanat değil demek pek mümkün değildir. Günümüzde de fotoğraf o kadar popüler bir mecra haline geldi ki, hani bilen de bilmeyen de kullanıyor artık. Adam seramik yapıyor üstünde fotoğraf kaplı ya da ne bileyim heykeltraş ama fotoğraf kullanıyor ya da ressam ama fotoğraf kullanıyor. Dolayısıyla fotoğraf en çok kullanılan malzeme haline geldi. Böyle bir durumda da, hayır onu öyle kullanma, bu doğru değil, falan demek de pek mümkün olmuyor tabii ki. Zaten sanatın doğasında da böyle bir şey var. Çok üretilir ama içinden çıkan azı önemlidir. Önemli olan nitelikli fotoğraf elde edebilmektir. Bu doğrudan fotoğrafla da elde edilebilinir, deneysel fotoğraflada elde edilebilinir, bilgisayar ortamında da elde edilebilinir.




A.D.: Çeşitli fotoğraf yarışmalarında ödüller aldığınızı ve yarışma jüriliği de yaptığınızı biliyoruz. Ülkemizdeki fotoğraf yarışmalarınıza bakışınız nedir? Amatör ve profesyonel fotoğrafçılara getirileri ve götürüleri nelerdir sizce?



E.İ.: Bu da bence Türk fotoğrafının çıkmazlarından biri haline geldi. Çünkü bazı insanlar, fotoğraf yarışmaları için fotoğraf üretir hale geldiler. Yarışmaların amacı fotoğrafçıyı motive etmektir ve bu anlamda ben yarışmaları destekliyorum. Ama bir 5 yıl var farklı görüşlerin ortaya çıkabilmesi için. Farklı görüşlerdeki juriler de bence çok önemli. Sürekli aynı görüşteki jürileri toplayarak yarışmalar düzenlenince ortaya çıkan işler de birbirine benzer hale geliyor. Jürinin tavrı ve fotoğrafa yaklaşımı ortaya çıkan sonucu da etkiliyor. Bu işin bir boyutu tabii ki. Bir de şöyle düşünüyorum. Benim de içinde bulunduğum bazı jürilerde rastladığım şöyle hayal kırıklıkları da oluyor. Gerçekten niteliği düşük işler gönderilmiş oluyor ve birinciyi seçmekte güçlük çekiyoruz. Bazen de elenen fotoğrafların içinde çok niteliklileri de çıkabiliyor. Bu da o jurinin katı tavrı yüzünden olabiliyor. Bu anlamda farklı sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Şunu da unutmamak lazım; jüridekiler de insanlar. Jurinin örnek olarak Çarşamba akşamı seçtiği fotolarla, Cumartesi akşamı seçtiği fotolar farklılık gösterebiliyor.




A.D.: Fotoğrafı akademik yollardan takip etmenin fotoğrafçı için yararlarını yani artılarını ve açmaya imkan sağladığı kapıları anlatır mısınız?



E.İ.: Şimdi tabii fotoğraf eğitimi almak Türkiye’de lüks bir şey haline geliyor. Çünkü gerçekten fotoğraf eğitimi veren, pratikte 10 civarı kurum var. Bunların 3 ya da 4 tanesi Güzel Sanatlar Fakültesi çatısı altında. Diğerleri ise İletişim Fakültesi çatısı altındalar. Dolayısıyla onların da fotoğrafa bakışı birbirlerinden farklı. Biri sanatsal fotoğraflara, diğeri ise haber fotoğraflarına önem veriyorlar. İletişim fakültelerinde genellikle fotoğraf ve video gibi bir başlık altında veriliyor. Dolayısıyla fotoğraf oradaki tek seçenek değil. Şunu da unutmamak lazım; ülkemizde sanat, yaşam tarzı değil.Yani insanlar yemeyi, içmeyi, futbolu, magazini her şeyi sanattan yukarıda tutuyorlar. Durum böyle olunca da Güzel Sanatlar Fakültelerinden mezun olan öğrencilerin yaşamda ciddi kaygıları oluyor. Çünkü sanat fotoğrafı çekerek hayatlarını kazanmak gibi bir şansları olmuyor. Bu yüzden bazıları yurt dışına açılıyorlar. Dünya çapında bir sanatçı olmayı hayal ederek yurt dışında satabiliyorlar işlerini. Çok azı bunu yapabiliyor. Büyük bir kısmı başka işlere ya da şöyle söyleyeyim fotoğrafın başka alanlarına yöneliyorlar. Bunun için tanıtım (reklam) ya da basın fotoğrafı gibi temel iki yol çıkıyor karşılarına.




A.D.: Sizin için fotoğraf mı ağır basıyor hocalık mı? Eğer fotoğraf öğretiyor olmasaydınız da hocalık yapar mıydınız?



E.İ.: J Güzel bir soru. Fotoğraf olmasaydı hocalık yapmazdım. Bu işe nasıl başladım? Lisede öğrenciyken görüntü sanatları kulübü diye bir kulüp kurduk.



O sırada meraklı arkadaşlara bir şeyler anlatmaya, öğretmeye başlayarak başladım. Yani bir derslikte tahtaya falan çizerek anlatıyordum.:) Sonra Fotografevi deneyimim var. Orada uzun yıllar kurslar verdim. Sonra baktım ağzım laf yapıyor, bir şeyler anlatabiliyorum. Ondan sonra bugüne kadar da devam etti ve ediyor zaten. Dediğim gibi fotoğraf dışında başka bir alanda eğitici olmayı düşünmezdim herhalde.




A.D.: Kişisel bir soru sormak istiyorum. Örnek verecek olursak piyanistsinizdir, dünyaca tanınmak istersiniz. Sporcusunuzdur, aynı şekilde en üst düzeyde yapmak istersiniz sporu. Siz kendi adınıza Dünyaca tanınmış bir fotoğrafçı olayım, en prestijli galerilerde sergilensin fotoğraflarım vs. gibi şeyler düşünmediniz mi hiç?



E.İ.: Zaman zaman böyle hayaller kuruyoruz tabii ki ama açıkçası ben egosu o kadar yüksek olan biri değilim. Yani hırsları çok daha yüksek olan arkadaşlarım var. Onlar her gece bu tür hayallerle yatıp kalkıyor olabilirler. Tabii ki ben de zaman zaman böyle şeyler düşünüyorum. Ne bileyim yurt dışında bir yarışmada ödül aldığım zaman, yurt dışında bir sergiye katıldığım zaman ya da davet aldığım zaman tabii ki heyecanlanıyorum. Bunlar çok güzel şeyler ama yurt dışında maalesef Türk fotoğrafı için çok bilinir düşünceler yok. Bu yüzden Türk fotoğrafçıları çok fazla davet almıyorlar ama tabii ki ülkemizde çok değerli fotoğrafçılar var ve bunlar zaman zaman kendi adlarını duyurabiliyorlar ama hiçbir zaman ne bileyim bir Fransız kadar şansımız olmayacak bu konuda.




A.D.: Fotoğraf sanatına gönül vermiş gençlere bir yol haritası çıkartsak fotoğrafçılıkla ilgili., ne yapmalılar, fotoğraf dallarından bir uzmanlık mı seçmeliler? Atölyelere mi gitmeliler? Nasıl ilerlemeliler? Önerileriniz nelerdir?



E.İ.: Bu soruyu başka bir arkadaşıma sorsaydınız o çok kesin bir şekilde , daha net bir yol çizebilirdi ama ben çevremden çok farklı yollardan gelen insanlar görüyorum ve hepsi de bir şekilde ciddi bir noktaya ulaşmışlar. Bu yüzden de mutlaka şöyle olmalıdır diyemiyorum. 13 yaşımda fotoğraf çekmeye ve öğrenmeye başladıktan birkaç yıl sonra ben artık fotoğrafı biliyorum gibi ukalaca bir fikre kapılıp, üniversitede bu yüzden başka bir bölüm okumalıyım fikrine kapıldım. Çevre mühendisliğini bitirdikten sonra yine fotoğrafa döndüm. Bazı arkadaşlar bunu şöyle yapabilirler. Benim izlediğim yola girmeyip fotoğraf okullarına girmeye çalışabilirler. Bu tabii ki daha doğru olur ama okul tek yol ya da tek şans değil. Çok okuyarak, çok çekerek, çok izleyerek, çok doğru ve yanlış örnekler görüp bunun değerlendirmesini yaparak ilerleyebilirler. Kurslar falan da bir yöntemdir, onlardan da faydalanabilirler. Ne yaparlarsa yapsınlar duygularını ve düşüncelerini bu işin içine katmaları gerekir. Fotoğraf dediğimiz şey aslında bir anlatım biçimidir. Atölyeler hakkındaki fikrim ise, şehrin yoğunluğundan ve az zamandan kaynaklanan imkansızlıkların yerini dolduruyor atölyeler ve tabii ki işe yarıyorlar. Bu da tek yol değildir tabii ki ama nitelikli olan atölyelerin dediğimiz yoğunluklardaki insanlara faydalı olduğunu düşünüyorum.




A.D.: Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ediyorum.



”¦ Emre Bey ne kadar yoğunluğundan şikayet etse de fotoğraf dünyasını, fotoğrafa dair herşeyi, fotoğraf aletlerini, sergileri hepsini ne kadar çok sevdiğini ve Fotoritim’i de büyük bir takdirle izlediğini anlatarak noktalıyor söyleşiyi…



Röportaj: Atakan DÜRÜST





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Emre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile RöportajEmre İkizler ile Röportaj

Andrea Bruce : Burası ve Orası


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



BURASI VE ORASI


HERE AND THERE


Andrea Bruce






Washington, DC 2005




Kabil Afganistan 2004


Kabul, Afghanistan 2004





Gazze 2003


Gaza 2003




Meksika 2005


Mexico 2005




Batı Şeria 2003, Zeytinlikte oynayan çocuklar.


West Bank 2003, Kids play in an olive grove.




New Orleans 2005, New Orleans sakinleri evlerini terketmeyi reddediyor.
New Orleans 2005, Residents of New Orleans refuse to leave their homes.




Arlington, VA 2006




Görünmeyen Irak

Haziran 2008. Doris Yunan, güneşin ona ulaşabildiği boş yemek odasında oturuyor. Şekil ve gölgeler rüzgarın yardımıyla resim penceresinden ona sataşıyor. Güneş bir palmiyenin ardından ona göz kırpıyor. Işığın, bazen körlüğünün üstesinden geldiği duygusunu yarattığını söylüyor.


83 yaşındaki Doris özellikle dua ettiği zamanlar oturduğu herzamanki yerinde oturuyor. Yan odada, Bağdat’taki, Hristiyanlarca işletilen yardım derneği Beit Anya’da yaşayan diğer 14 yaşlı kadının ilgisini çeken Arap romantik filmleri oynuyor.


Dernek, ölüme terkedilmiş ya da aileleri veya savaş tarafından kimsesiz bırakılmış kadınları kabul ediyor. Savaştan önce, dernek açıldığında burada sadece 4 kadın yaşıyordu. Şimdi 47 kişi var.


Doris “Ağrıdığında hiç bir şey göremiyorum. Ama şimdi acıtmıyor ve birazcık görebiliyorum” diyor.


21 yaşındaki eski bir gönüllü olan Eva Peters her ihtimale karşı yarım masa uzakta oturuyor.


Doris sinir bozucu olduğunu söylüyor. Pencerenin dışındaki duvarlı avluyu, iyi sulanmış gül çalılıklarını ya da ferforje demir çitlerden sarkan yüzlerce sarmısak soğanını göremiyor. Ama her sabah bir eşarbı başına geleneksel Asurlu tarzında mükemmel bir şekilde sarıyor.


Hikayesi orada kalan diğer kadınlarla benzeşiyor.


Dul bir erkekle evlenmiş. Kocası 4 yıl evvel öldüğünde üvey oğulları onu Bağdat sokaklarında terkederek ülkede bırakıp savaştan kaçmış.


Baint Anya’ya gelmeden evvel bir sene , bir kilisedeki bankta yaşamış.


Günde üç defa, İncil’ideki sahnelerin ucuz baskılarıyla boyalı duvarlarla çevrili yemek odasındaki plastik sandalyelerden birinde oturur, tespihini çekerek dua eder.


Kimse onu ziyaret etmiyor.



Unseen Iraq



JUNE 2008. Doris Yunan sits in the empty dining room where the sun can find her. With help from the wind, shapes and shadows tease her from the picture window. The sun winks at her from behind a bowing date palm. The light creates a sensation that, sometimes, she says, overcomes her blindness.



Doris, 83, sits in her regular spot especially when she prays. Arabic romance movies play in the next room, keeping the attention of 14 other elderly women who live at Beit Anya, a charity home in Baghdad run by Christians.



The home takes in women left abandoned by death or family or war. Most are old, some are handicapped. Before the war, when the home was opened, there were only four women living there. Now there are 47.



“When it hurts, I can’t see anything,” Doris says. “But now it is not hurting me, so I can see a little.”



Eve Peters, a 21-year-old volunteer, sits half a table away, just in case.



Doris says it’s nerve damage. She can’t see the walled courtyard outside the window, the well-watered rose bushes or the hundreds of garlic bulbs hanging off the wrought-iron fence. But every morning she wraps a scarf around her head perfectly, in the traditional Assyrian style.



Her story is similar to those of most of the women here.



She married a widower. When he died four years ago, her stepsons escaped the war, leaving the country and abandoning her on the streets of Baghdad.



She lived on a bench in a church for a year before moving into Bait Anya.



Three times a day, she sits in one of the plastic chairs in the dining room, surrounded by walls lined with cheap prints of Bible scenes, and prays, one bead after an other, with her rosary.



No one visits her.




Keşmir Depremi



Keşmir’in Pakistan ve Hint bölgelerini sallayan deprem nedeniyle 86.000’den fazla kişi öldü ve 3 milyon kişi evsiz kaldı . Diğer doğal afet haberleri ile meşgul olan uluslararası toplum 7.6 şiddetindeki depreme cevap vermekte geç kaldı. Şiddetli kış şartları ve dağ heyelanları pek çok bölgede yardım çabalarına engel oldu. Uzak köylerdeki hayatta kalanlar, yaralı ve ölü aile üyelerini taşıyarak helikopterlerin, insanları daha iyi tıbbi tesislere havadan taşımak için ulaştığı Pakistan kasabası Balakot’a günlerce yürüdüler. (Ekim 2005)



Kashmir Earthquake



Over 86,000 people died and 3 million people were left homeless by the earthquake that shook the Pakistani and Indian regions of Kashmir. Preoccupied by the news of other natural disasters, the international community was slow to respond to the 7.6 magnitude earthquake. Harsh winter conditions and mountain landslides hampered relief efforts in many areas. Survivors from remote villages hiked for days, carrying injured and dead family members to the Pakistani town of Balakot where helicopters eventually arrived to airlift people to better medical facilities. (October, 2005)





Saddam’ın düşmesinden sonra


Since the Fall of Saddam




Görünmeyen Irak
Unseen Iraq




Görünmeyen Irak



Mayıs 2008. Toz, tebeşir gibi kokuyor. Ağır ve durağan hava turuncu renkli. Öksürük tutmasına sebep olup göğüs kafesinize vuruncaya dek nefes alınabiliyor.


Bağdat’ın komşusu Karrada’da, 10 yaşındaki Hüssein Abbas ve 12 yaşındaki Zaid Alaa, ameliyat maskeleri almak için öncelikle bir eczaneye gidiyorlar. Kuzenler, ama kardeşten daha öteler. Dışarı çıkmak için toz fırtınalarında bile fırsat kollayan ayrılmaz dostlar.


Taşları tekmeleyerek ve kanalizasyon birikintilerinden sakınarak bir kaç blok ötede bir apartmanda yaşayan bir hemşireyi bulmak için gönderilmişler. Zaid’in kız kardeşi grip ve ilaca ihtiyacı var.


Labirente benzeyen araba kontrol noktasındaki Iraklı bir muhafız, Zaid’in toz grisi saçlarını karıştırıyor. Çocuklar oradan, balkonları, bükülmüş metal taraklar gibi ayrılmış olan terkedilmiş bir evi görebiliyorlar. Üç sene önce Hüssein’in evinin pencereleri, yaşadığı yerden bir kaç ev aşağıda birkaç dakika arayla patlayan iki canlı bombanın şiddetiyle kırılmış.


Zaid o zaman farklı bir mahallede yaşıyordu. Sünni bir grubun evini aldığını söylüyor ve şimdi burada, Karrada’da geniş bir Şii mahallesinde ailesiyle birlikte yaşıyor. Hüssein taşınmanın iyi bir şey olduğunu söylüyor. Kuzeni şimdi onun komşusu.


Onların darmadağın, çıkmaz sokaklarının aşağısında bir patlama duvarı tünelinin içinden geçiyorlar.Adrenalin içinde, telaşlı seslerle Zaid ve Hussein, Irak milli futbol takımındaki favori oyuncuları Younis Mahmoud ve Hawar Mulla Mohammed’ı methediyorlar.


Cadde , toz olmasa da kahverengi. Çöplük tek renk oluşturuyor.Fırtına gittikçe kötüleşiyor. İnsanlar 10 adımda yoğunlaşmış havanın içinde gözden kayboluyor.


Çocuklar apartman binasına yaklaşıyor ve sokak lambalarının açık olduğunun farkına varıyorlar. Sıska bacakları basamaklar üstünde hızlanmaya başlıyor. Hussein’in ailesinin çifte bombalamadan beri uyguladığı kurallar var. Mahallede kalmalı, hiç bir zaman yalnız yürümemeli ve her zaman karanlık basmadan eve dönmeliler.



Unseen Iraq



MAY 2008. The dust smells like chalk. Heavy and still, the air is orange-tinted. Breathable until it hits your chest, causing a stuttering cough.



In the Karrada neighborhood of Baghdad, Hussein Abbas, 10, and Zaid Alaa, 12, head first to a pharmacy for surgical masks. Cousins, but more like brothers. Inseparable best friends, looking for any opportunity to go outside, even during dust storms.



Kicking rocks and avoiding puddles of sewage, they have been sent to find a nurse who lives in an apartment a few blocks away. Zaid’s sister is sick with the flu and needs medicine.



At a maze-like checkpoint for cars, an Iraqi guard ruffles Zaid’s dust-grayed hair. From there, the boys can see an abandoned house with balconies torn like twisted metal combs. Three years ago, the windows in Hussein’s home were shattered by the force of two suicide bombs that exploded, minutes apart, a few houses down from where he lives.



Zaid lived in a different neighborhood at the time. A Sunni group took his home, he says, and now his family lives here in Karrada, a largely Shiite neighborhood. The move was a good thing, Hussein says. His cousin is now his neighbor.



Farther down their cluttered, dead-end street, they pass through a tunnel of blast walls. In adrenaline-rushed voices, Zaid and Hussein brag about their favorite players on Iraq’s national soccer team, Younis Mahmoud and Hawar Mulla Mohammed.



The street is brown, even without the dust. Trash provides the only color. The storm is getting worse. In 10 steps, people disappear into the thickening air.



The boys approach the apartment building and realize the streetlights are on. Their skinny legs begin to move faster, up the steps. Hussein’s parents have rules, strictly enforced since the double bombing. They must stay in the neighborhood, never walk alone and always come home before dark.




Afgan Seçimleri


Afgan Elections




Irak’ın yara izleri


Iraq’s Scars




Saddam’ın düşüşünden sonra


Since the Fall of Saddam




Andrea Bruce belgesel fotoğraf kanalıyla insanların savaş sonrasında yaşamına dikkat çekiyor.



Son sekiz yıldır The Washington Post ekibine bağlı bir fotoğrafçı olarak, dünyanın en karışık bölgelerinde tarihsel kayıtlar yapmıştır. Bunun beş yılını halen bulunduğu Irak’ta, Orta Doğu’da geçirdi. The Post için “Görünmeyen Irak” isimli haftalık köşeyi hazırlamaktadır.



Aldığı ödüllerin arasında; Beyaz Saray Haber Fotoğrafçıları Birliği (Yılın Fotoğrafçısı ödülünü dört kez aldığı) ödülü, Uluslararası Yılın Fotoğrafları Yarışması ve New York’taki Denizaşırı Basın Kulübü tarafından John Faber Prestiji bulunmaktadır.



Alicia Patterson Vakfı Derneği ve Sonrası Dönem Projesi bursu finalistlerindendir.


Andrea, şu anda Orta Doğu’da ikamet etmektedir ve fotoğraf ve multimedya görevlendirmeleri için müsait durumdadır.



Sergileri:



“Görünmeyen Irak”


Reel Iraq Festival


Edinborough, İskoçya, Bahar 2009



“Dünyayı Resimlemek”


The Ackland Sanat Müzesi


Chapel Hill, NC, 2008, seyahat



“Bugünün Öncüleri: Irak ve Afganistan’daki İki Kadın Fotomuhabiri”


(Stephanie Sinclair ile ortak sergi)


Museum of Photographic Arts


San Diego, CA, Yaz 2006





Andrea Bruce


Through documentary photography, Andrea Bruce brings attention to people living in the aftermath of war .



For the past eight years she has chronicled the world’s most troubled areas as a staff photographer for The Washington Post. Five of those years took her to Iraq and the Middle East, where she is now based. She writes a weekly column for The Post called “Unseen Iraq.”



Her awards include top honors from the White House News Photographers Association (where she has been named Photographer of the Year four times), the International Pictures of the Year contest, and the prestigious John Faber award from the Overseas Press Club in New York.



She has also been a finalist for The Aftermath Project grant as well as the Alicia Patterson Foundation Fellowship.



Andrea is currently based in the Middle East and available for photography and multi-media assignments.



Exhibitions



“Unseen Iraq,” Reel Iraq Festival


Edinborough, Scotland, Spring 2009



“Picturing the World”


The Ackland Art Museum


Chapel Hill, NC, 2008, traveling



“Today’s Pioneers: Two Women Photojournalists in Iraq and Afghanistan”


(joint exhibition with Stephanie Sinclair)


Museum of Photographic Arts


San Diego, CA, Summer 2006




www.andreabruce.com



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Andrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve OrasıAndrea Bruce : Burası ve Orası

İnsanlık Durumu




İNSANLIK DURUMU




SUNUŞ

”¦Eşitlik, özgürlük, kardeşliğe inanırım; Bütün varlığımla! Sonra ‘’bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe yaşamaya! Çünkü şiire inanırım. Çünkü Nazım Hikmet’in şiiri, insanlığın yol haritalarından biridir. Sonra, insanlık ailesinin bir üyesi olmaya inanırım ve masumiyet kavramına! Çünkü insanlık durumunun anlatılabileceğini biliyorum; Ütopyalar, Disütopyalar ve illüzyonlar içinde bireysel varoluş hatta sadece hayatta kalma mücadelesinin Tarih’e eklemlenebileceğini gösterenler ve kanıtlayanlar var ve ben Pascal’in kötümserliğini, Lincoln’ün idealizmini, Malraux’nun cesaretini, Magritte’in ironisini, Steichen’in şanını, Arendt’in özgür iradesini, Kobayashi’nin realizmini paylaşmak istiyorum. Bir fotoğrafçı Olarak, insanlık durumunu / durumlarını tanımlamak üzere kendini fotoğrafa adamayı anlayabiliyorum. Ve fotoğraf sergilerini önemli buluyorum. Demek ki hala anlatacak bir hikaye var!…



Simber Atay ESKİER










Simber Atay Eskier








“Gündelik Hayat: Doğu / Batı”


Suzan Orhan




Birbirine benzemez iki kentten birbirinebenzer gündelik hayat görüntüleri aynılık mı farklılık mı içerir? İzmir ve Diyarbakır’da çekilen fotoğraflara bakınca bu soru karmaşıklaşıp cevapsız kalabilir. Bu karmaşıklığı devam ettirmek ve izleyiciyi anlamlandırma sürecinde güdülendirmemek adına, fotoğrafların hangi kente ait olduğu bu çalışmada özellikle belirtilmedi.



Bugüne nereden ve nasıl bakarsak bakalım insan denen canlı türü doğuda da batıda da kuzeyde de güneyde de dayatılmış ve dikte ettirilmiş gerçekliklere mahkum bir hayata hapsedilmiş durumda. yasal veya meşru bir güce itaat ve bağlılık; tekrarlayan krizlerle güçlenen bir ekonomik yapı ve bu yapının doğasından gelen her şeyi metalaştırma süreçleri gündelik hayatın temel belirleyenleri olarak durmakta. Bu belirleyenlerle sınırlandırılmış bir hayatta fotoğraflar ne işe yarar sorusu biraz mutsuz cevaplara gebedir.



Pierre Bourdieu fotoğrafın toplumsal tanımını yaparken “görünür dünyadaki ani bir yarılma olarak fotoğraf, günlük algılamanın katı ve sıkıştırılmış gerçekliğini hayali imgeler gibi geçici profillerin sonsuzluğunda eritme işlevini görür” der. Yine de fotoğraf ölü zamanı kaydetmenin gizemi ve temsili olarak hafızayı var etmede zorunlu ve estetik bir araçtır. yanı sıra, hoşnut olmadığımız mevcut gerçekliği değiştirip dönüştürmek uğraşında, fotoğraf, olmazsa olmazlardan biridir.



Bu düşünceler çerçevesinde oluşan ‘gündelik hayat: doğu / batı’ adlı fotoğraf projesi insanlık durumu’nu araştırırken gündelik olanın sıradanlığı içinden yola çıkarak genel sonuçlar çıkarma çabasındadır. İki ayrı kentte çekilen fotoğraflar, doğu / batı ayrımının hiçbir zaman coğrafi bir klişeden ibaret olamamasına rağmen var olan aynılıklara işaret eder.



Suzan ORHAN


















“Din ve Çocuk”


Güzin Tezel



“Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,

Onlar, kendi yolunu izleyen Yaşam’ın oğulları ve kızları.


Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler,


Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.


Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi değil,


Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.


Bedenlerini tutabilirsiniz ama ruhlarını hayır,


Çünkü ruhları yarındadır, sizde yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.


Siz onlar gibi olabilirsiniz ama sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın,


Çünkü yaşam geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.


Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ileriye atılmış oklar.


”¦.



Ok’unuzun önünde kıvançla eğilin”¦ Halil CİBRAN”





















“Resimli Mülteci Atlası”


Nezaket Tekin





İzmir ve çevresi, deniz yoluyla Yunan adalarına geçişin kolaylığı (!) dolayısıyla mülteciler için hayati bir bölgedir (ya Avrupa’ya ulaşıyorlar ya da denizde boğuluyorlar). Mülteciler Irak, Afganistan, Filistin ve Afrika kıtası ülkelerinden gelmektedir. Bu ülkelerde iç savaş, etnik soykırım, siyasal baskı gibi sorunlar nedeniyle insanlar çaresiz kalmakta ve özgürlüklerini başka ülkelerde aramak zorunda bırakılmaktadırlar. Ancak yine de yerlerini yurtlarını terk etmelerindeki en önemli nedenler arasında, en basit yaşamsal hakları olan aç kalmamak, daha iyi bir ortamda yaşamak ve çocuklarına daha iyi bir hayat sağlamak yer almaktadır. Bu nedenle genellikle, önce ailenin babası bu zorlu yolculuğu denemekte, eğer Avrupa’ya ulaşabilmişse, ailenin diğer fertlerini yanına almak için çabalamaktadır. Bu projede “neden ülkenizden ayrıldınız ve neden Avrupa’ya gitmek istiyorsunuz” sorusuna çoğunlukla “daha iyi bir hayat için” cevabı verilmiştir.



Daha iyi bir hayatın bedeli:



belki de bir daha yurduna geri dönememektir;


yabancı bir kültüre adapte olmaya çalışmak ve giderek asimile olmaktır; dilini giderek unutmaktır;


üçüncü sınıf vatandaş -hatta vatandaş bile değil- sayılmaktır;


ağır koşullarda çalışmaktır.



Mültecilere karşı iki tür bakış açısı mevcuttur: İlki, onların mağdur olmuş insanlar olduklarını düşünenler; ikincisi, yeterince mücadele etmemiş ve kolaya kaçan insanlar olduklarını düşünenler. Türkiye’de ise genellikle mültecilere gelip geçici misafir gözüyle bakılmaktadır. İzmir’de yaşayanların birçoğunun mültecilerden haberi bile yoktur. Mülteciler yoğun olarak Basmane’de konaklar ve yaklaşık iki ay içerisinde de yollarına devam etmeye çalışırlar. Çünkü Türkiye’de mültecilere tanınan yasal oturma izni iki aydır.




Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine yasal mülteci olarak başvuranların neticesi iki seneden önce sonuçlanmadığından bu insanların çoğu illegal yoldan Avrupa’ya geçmeye çalışmaktadır. Üstelik BMMYK’ne yeterince mağdur olduğunuzu ispatlamanız durumunda olumlu bir sonuç alınabilmektedir. Bunun için ne yeterince zamanları ne de paraları vardır. Zaten ülkelerini terk eden insanların çoğu, uzunca bir süre kendilerini idare edebilecek parayı denkleştirebilmiş olanlardır. Sadece İzmir’den Yunanistan’a geçişin 1000-1500 Dolar arasında olduğu düşünülürse ve bu arada dolandırılma ihtimalleri göz önüne alındığında Avrupa’ya geçişin ucuz olmadığı anlaşılmaktadır. Bu süreçte paralarını kaybeden insanların, kaçak olduklarından karın tokluğuna çalıştıkları ya da organ mafyasına kurban oldukları duyulmuş ve görülmüştür. Ve ne yazık ki onlara sahip çıkacak birilerinden yoksundurlar. Ve ne yazık ki ölen akrabalarının cansız bedenini teşhis etmeye Avrupa’dan İzmir’e gelen insanların üzücü hikâyeleri de mevcuttur.



Bu projede mültecilerin hangi ülkelerden ve hangi sebeplerle geldikleri, onların söylemleri dolayısıyla ifade edilmeye çalışılmıştır. Portreleri ve onlara dair izlerin fotoğrafları eşliğinde sembolik bir göç yolu haritası inşa edilmiştir. Belki de gerçekten bir küresel dünya oluşmakta; görsel olarak canlandırmanın kolay olduğu ama yaşamanın ve anlamanın kolay olmadığı bir dünya!



Nezaket TEKİN




























“Kadınımsı”¦”


Erdal Kınacı
























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumuİnsanlık Durumu

Zanele Muholi ile Röportaj : Being


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓


Güney Afrikalı aktivist – fotoğrafçı Zanele Muholi ile ‘Being’ serisine dair söyleşi


‘İnsan haklarına yönelik çalışmalar ürettiğime inanıyorum ve sunduğum çalışmaların da bu konuyla benzerlik arz ettiğini düşünüyorum. Eğer insanlar yaptığım işleri öğrenmeye açık ve gönüllü değil ise, bu konuda yapabileceğim bir şey yok. Ancak sanırım onlarda anlamak zorundalar, cinsiyet bir tercih değil.’

***

Zanele Muholi, Güney Afrika’da Umlazi, Durban’da doğdu. 2004 yılında ilk kişisel sergisini Johannesburg Sanat Galerisinde gerçekleştiren fotoğrafçı Muholi, Newton’da Market Fotoğraf Atölyesinde Gelişmiş Fotoğrafçılık kursu aldı. Gauteng’de, Zenci Lezbiyenler topluluğu odaklı, Kadınların Güçlendirilmesi Forumu (FEW) adlı organizasyonda, toplumsal ilişkiler danışmanı olarak çalıştı. Ayrıca bir fotoğrafçı ve muhabir olarak, Eşçinsellik üzerine yayın yapan online dergi ‘Behin The Mask’ için çalıştı.


Söyleşi Pınar Dağ



Merhaba Zanele Muholi, Güney Afrikalı bir milletvekili, Newyork’ta ki serginizde, çıplak lezbiyen çiflerin fotoğraflarını “Ahlaksız” ve “İnsanın doğasına aykırı” olarak değerlendirip serginizden çıkmıştı. Batı medyası bu konuda oldukça kapsamlı yazılar yazdı ve sizinle de iletişime geçerek durumu değerlendirmeniz istendi. Sizin için bu durum zor olmalı!

Zanele Muholi: Birbirine sarılmış lezbiyen çiftin fotoğraflarınıAhlaksız” ve “İnsan doğasına aykırı” olarak değerlendirmek, bir ülkede gay ve lezbiyen olarak bilinen,tanınan insanlara yapılmış bir hakaret olduğunu öncelikle fark etmek gerekir bunu direk olarak benimle bağlantılamak yerine. Bana göre bu ifade açıkça; nefret, homofobi ve önyargı söylemidir. En önemlisi dikkatsizliktir. Böyle bir açıklama yapmak Güney Afrika’da ve Afrika kıtasında, zenci lezbiyenlerin maruz kaldığı nefret cinayetlerinin yayılmasına ön ayak olacağı gibi ayrıca bu cinayetlerin ilerlemesini de tetikleyebilir.



Fotoğraf sosyal değişim için bir enstrümandır. Bölgem için sakıncalı ve yasak olan diyalogları ve konuları gerçekleştirebilmek için fotoğrafı seçiyorum.’



Pınar Dağ: Haklısınız! Kadınların Güçlendirilmesi Forumu adlı organizasyonda, toplumsal ilişkiler danışmanı olarak çalışmaya devam ediyor musunuz?



Zanele Muholi: Ben organizasyonun kurucusu ve çal
ışanıydım 2007 yılına kadar. 2007 yılından sonra ki süreçte ise Kanada’ya Ryerson Üniversitesinde Belgesel Medya ve Güzel Sanatlar üzerine mastıra başlayınca dönmek zorunda kaldım. Eğitimimi 2009 yılı bahar anda bitirdim. Bundan dolayı tam zamanlı çalışamadım ancak hala destek vermek için çaba sarf ediyorum.



P
ınar Dağ: Şu anda ne yapıyorsunuz? Mobilizasyon odaklı yaptığınız işler nelerdir?”¦ Hala Lezbiyenlerin dayanışması ile ilgili farklı bölgelerde çalışıyor musunuz?



Zanele Muholi:
Kendi işimi yapıyorum şu anda ve serbest çalışıyorum. Güney Afrika’daki kadınların demokratik haklarına katkıda bulunmak adına fotoğraflar üretiyorum. Özellikle doğduğum bölge için ürettiğim birçok projem var. Ancak dayanışma kapmasında görsel eylem içerikli çalışmalarım var yakında sunmayı da planladığım.




Belki de en tehlikeli, aşağılayıcı ve vahşice yapılan tecavüz; Şifa edici / iyileştirici olarak bilinen tecavüz. Güvenlik güçleri ve polis ise bu duruma yönelik kılını kıpırdatmadığı gibi rapor tutmak gibi bir zahmete dahi katlanmıyor hatta farklı şeylerle ilgilenip, bakışlarını kaçırıyorlar! Yani bunun cinsel kimliğini karıştırmış kadını iyileştirmeye yönelik bir kür olduğunu söylüyorlar! ancak bu gerçekten lezbiyenleri silikleştirmeye yönelik bir şey.




Pınar Dağ: Özellikle zenci lezbiyenlere yönelik nefret cinayetlerinin arttığından bahsediyorsunuz söyleşilerinizde…



Zanele Muholi: Anayasal olarak,
Homoseksüel olmak suç değil ancak Güney Afrika’da nefret cinayetlerine yönelik bir mevzuat bulunmamakta. Bu nedenle gördüğünüz üzere bir milletvekili özgür bir şekilde eleştiri yapıp şiddeti kışkırtabiliyor. Ve hepimiz zenci lezbiyenlerin maruz kaldıklarına izleyici kalıyoruz. Mafya tarafından tecavüze uğramış, arkadaş dediklerinden tecavüze uğramış, komşularından, bazen aile üyelerinden! Belkide en tehlikeli, aşağılayıcı ve vahşice yapılan tecavüz; Şifa edici/iyileştirici olarak bilinen tecavüz. Güvenlik güçleri ve polis ise bu duruma yönelik kılını kıpırdatmadığı gibi rapor tutmak gibi bir zahmete dahi katlanmıyor hatta farklı şeylerle ilgilenip, bakışlarını kaçırıyorlar! Yani bunun cinsel kimliğini karıştırmış kadını iyileştirmeye yönelik bir kür olduğunu söylüyorlar ancak bu gerçekten lezbiyenleri silikleştirmeye yönelik bir şey.


2006 Sivil Sendikalar yasası* altında, Güney Afrika dünyada Eşcinsel Sendikalarını yasallaştıran beş ülkeden biri olmayı başarmasına rağmen,
işte size son üç yılda lezbiyen olduğu için vahşice öldürülen ve tecavüze uğrayan kadınların listesi:


2006: Zoliswa Nkonyana, yaşı 19, 20 genç erkek tarafından lezbiyen olduğu için taşlanarak öldürüldü, Cape Town’ın Kahayelitsha kasabasında.
2006: Madoe Mafubedu, yaş 16,
Soweto’da tecavüz edilip bıçaklanarak öldürüldü.
2007: Sizakele Sigasa,
aktivist partneri Salome Masooa, Temmuz ayında Soweto’da tecavüz edilip işkence çektirilerek öldürüldü.
2007: Thokozane Qwabe
, vahşice, duygusuzca öldürülmüş olarak bulundu Ezakheni-Ladysmith‘in Kwazulu Natal kasabasında.
2007:
HIV-Pozitif grubunun destekçisi ve üyesi Simangele Nhlapo ve onun 2 yaşındaki kızı, Haziran ayında tecavüze uğrayarak öldürüldü.
2008: Eudy Simelane, Banyana Banyana* futbol uyuncusu, Kwa-Thema’da bahar ay
ında öldürüldü.



‘Önyargı ve korku nedeniyle kendini ifade etmekte zorlanan LGBTT üyelerinin küçük odalarda boğulmaya terk edilmelerinin önünü açmak istedim.’



Pınar Dağ: İlk olarak
Güney Afrika’da cinsiyet konusu üzerine çalışmaya başladınız… Beklentileriniz nelerdi?



Zanele Muholi:
Ben daha çok bizim varlığımıza karşı gelen ya da inkar eden konulara yönelik diyaloglar oluşturmayı amaçladım. Ayrıca giderek artan homoseksüellik konularına yönelik de farkındalık yaratmayı istedim. Önyargı ve korku nedeniyle kendini ifade etmekte zorlanan LGBTT* üyelerinin küçük odalarda boğulmaya terk edilmelerinin önünü açmak istedim.Bu konudaki beklentilerim daha fazla eğitime yoğunlaşmak olduğunu belirtmek isterim ve diyebilirim ki 2004 yılında yaptığım ilk bireysel sergimden beri bana yönelik yapılan eleştirilerin, beni daha fazla teşvik ettiğini düşünüyorum.



P
ınar Dağ: Yaptığınız dayanışma çalışmaları ile bölgenizdeki insanları etkilediğinizi düşünüyor musunuz?



Zanele Muholi:
Afrika oldukça büyük bir kıta. Elli iki ülkeden oluşuyor. Farklı kültürlerin ve görüşlerin olduğu bir ülke. Güney Afrika, birçok bıçak sırtı konuları ile farklılık arz ediyor ve gerekli alanlarda birilerinin eylemci olması gerekiyor. Tüm Afrikayı bu konuya yönelik “seferber etmek” şeklinde bir ifade kullanmak istemiyorum. Çünkü bazı insanlar yaptığım işten haberdar bile değiller. Ancak belki şunu söyleyebilirim, benim çalışmalarım komşu ülkelere ulaştı ve Afrika’nın farklı bölgelerinde buna yönelik destek görmeye başladım yani yaptığım işin yankı bulduğunu anladım.



P
ınar Dağ: Harika! Peki sizin etkilendiğiniz isimler var mı? Birçok fotoğrafçı farklı isimlerden etkilenerek şekil alıyor..
.


Zanele Muholi: Özellikle tarihten günümüze kadar taşınmış birçok isimden etkilendiğimi belirtebilirim, ayrıca sınırlı kaynaklarla yaşamayı başarmış zenci Güney Afrikalı, güçlü ve yetenekli kadınların beni etkilediğini söyleyebilirim. Örneğin annem asla vazgeçmemem için çok etkilemiştir beni, kız kardeşlerim, Zenci Lezbiyen Topluluğu, nefret cinayetleri mağdurları, hatta biraz geriye gidersek Sara Baartman*, eski sevgililer, benim özel yaşamımı paylaştığım ve kendime yakın bulduğum isimlerin hepsi beni etkilemiştir.Bu tanınan ve tanınmayan isimler benim varolma sürecimde etkili oldukları gibi gelişme sürecimde de önemli rol oynamışlardır. Birçok kişiden bahsetmeme rağmen, aktardıklarımın dışında da olan isimler var.



Ben daha çok varlığımıza karşı gelen ya da inkar eden durumlara yönelik diyaloglar oluşturmayı amaçladım. Ayrıca giderek artan homoseksüellik konularına yönelikte farkındalık yaratmayı istedim.’


Pınar Dağ: Fotoğraflarınızı genellikrle nerede sergiliyorsunuz? Bu yıl içersinde hangi sergilere katılacaksınız, yeni çalışmalarınız var mı?



Zanele Muholi:
Çalışmalarımı sergi salonlarında; kadın, cinsiyet ve cinsellik temalı konu başlıkları altında konferanslarda sergiledim. Ayrıca galerilerde, müzelerde ve yerel mekanlarda sergiledim. Bunun yanında ders veriyorum, özellikle çalışmalarımın sergilendiği dönemlerde üniversitelerde sanatçı konuşmaları’ yapıyorum. 2009 yılında, hayatımı anlatan bir sunum gerçekleştirdim Boston – Massachusetts Teknik Enstitüsünde(MIT). 2010 yılı başında Allegheny Kolejinde Meadville‘de - Amerika’da sunumum oldu. Mart ayında, Sara Baartman konferans serisine yönelik konuşma gerçekleştirdim Amerika’da Penn State Üniversitesinde. Şu an itibari ile Nisan sonuna kadar Melbourne’de Monash Üniversitesinde olacağım. Aslında çalışmalarımı Güney Afrika’da, Homeseksüelite politikalarından haberdar olmayan bölgelerde sergilemeyi daha isabetli buluyorum. Çünkü bunun birçok insan için birşeyler öğrenmek adına bir fırsat oluşturacağına inanıyorum. 22 Nisan 2010 tarihinde Cape Town’da Güney Afrika’da Michael Stevenson galerisinde bir solo sergi gerçekleştireceğim. Mayıs ayında Almanya, Amerika ve Fransa’daki bir sergi grubuna katılacağım. 2010 Haziran ayında Londra’da bir sunumum olacak. Güvenli cinsel ilişki konulu bir proje üzerinde çalışıyorum şu anda. Ancak hala olgunlaşma sürecinde ve yeni konular olacak, HIV konusunu da kapsayacak bu proje. Zaman ayırmaya çalışıyorum. Çünkü kendimi hazır hissetiğimde ancak gerçekleştirebileceğim bunu!



P
ınar Dağ: Çalışmalarınızı izleyen birçok kişi gördüklerinden rahatsız oluyor! İşinize yönelik karşı tepkiler de oldukça fazla…



Zanele Muholi: Bu tarz tepkileri önemsemiyorum
, bu beni daha fazla motive ederek daha fazla fotoğraf çekmeye yöneltiyor ve tabii ki tarihi bir belgesel oluşturmayı da içeriyor bu durum. Hoşlanmaları ya da hoşlanmamaları kendi tercihleri ancak bu mevcut gerçeği değiştirmiyor. İnsan haklarına yönelik çalışmalar ürettiğime inanıyorum ve sunduğum çalışmaların da bu konuyla benzerlik arz ettiğini düşünüyorum. Eğer onlar yaptığım işleri öğrenmeye açık ve gönüllü değil ise, bu konuda yapabileceğim bir şey yok. Ancak sanırım onlarda anlamak zorundalar, cinsiyet bir seçim değil. Sadece kim olduğumuzla ilgili bu! Bu bizim ‘Tuhaf hayatlarımız / ‘Queer life!* Belki onlarında benzer durumda çocukları olabilir, normal olduklarını, garip olmadıklarını anlamaya yönelik yardıma ve bilgiye ihtiyaç duyabilecekleri durumlar gerekebilir ileride! Bu bağlamda benim işim gerçekten insanlara kendilerini dışlanmış gibi hissettirmekten öte, sosyal içermeyi amaçlıyor.



“Güney Afrika’da Lezbiyen olmak acı verir, silinmez izler bırakır ve ruhu sakatlar.”



Pınar Dağ: Fotoğrafçılığınızı aktivizmin bir parçası olarak kullanıyorsunuz”¦ Buna biraz değinir misiniz?



Zanele Muholi: Foto
ğraf sosyal değişim için bir enstrümandır. Bölgem için sakıncalı ve yasak olan diyalogları ve konuları gerçekleştirebilmek için ben görsel yolu, fotoğrafı seçiyorum. Bu nedenle Lezbiyen Topluluğun’da özellikle cinsellik ve cinsiyetciliğe dair sohbetler ve tartışma konuşmaları ile başladım. Çünkü aldığımız şeyin, buna dair konuşmayla aynı olmadığını aynı etkide olmadığını düşündüm. Aklımızı harekete geçirmek için her iki yol da mevcut. Bu tabuları yıkar!



P
ınar Dağ: Bilerek mi kışkırtıcı oluyorsunuz?



Zanele Muholi: Hay
ır! Sinsice, belirttiğiniz, ‘Gotcha!(I got you!)’* şeklinde bir algıyla değil. Daha önceden de belirttiğim gibi benim işimin hedefi sonuç olarak bir tartışma yaratarak, bu tartışmayı herşeye açık olabilecek hale getirmek. Bir anlamı olması için uğraşıyor, çevreme ve etrafıma yansıtıyorum. Benim gerekçem şu; bizim gibi birçok insan var ve birçoğu da hergün doğuyor. Siz bizlerin varlığının olmadığını mı aktarmak istiyorsunuz yoksa biz bu tartışmayı sürdürecek miyiz sizinle?



Pınar Dağ:
Tabii ki hayır! Devam edin lütfen..Projelerinizden konuşalım o zaman, hangi proje üzerinde çalışıyorsunuz şu anda?



Zanele Muholi:
Tamam. Benim şu anda üzerinde çalışmalar yaptığım konu lezbiyenler için güvenli cinsellik. Bu benim bir sonraki büyük sunumum olacak.



“….Ancak evet, benim neden homoseksüel insanlara okullarda cinsellik eğitimi verilmediğine yönelik bir saplantım olduğunu söyleyebiliriz. İşte benim en önemli hedeflerimden biri bunu değiştirmek, ortada bir görüşte toplamak.




Pınar Dağ: Anladım. Siz çok farklı konular üzerinde çalışıyorsunuz. Lezbiyenlarin cinsel hayatı, kadınlar ve cinsiyet, bekaret kontrolü, portreler ve daha birçok konu! Bu hikayeleri neden anlatmak istiyorsunuz. Bu konuda takıntılı mısınız? Neden cinsellik etrafında dönmek zorunda?



Zanele Muholi: Cins
ellik herkesin tartışabileceği bir konu. Heteroseksüeller cinsiyet hakkında tartışırlar hatta onlara okullarda cinsellik eğitimi verilir. Bu onların cinsellik konusunda saplantılı oldukları anlamına mı gelir? Hayır! Bunun anlamı insalara vücutlarının nasıl çalıştığını ve vücutlarını nasıl daha iyi anlayacaklarını anlatmaktır. Ancak evet, benim neden homoseksüel insanlara okullarda cinsellik eğitimi verilmediğine yönelik bir saplantım olduğunu söyleyebiliriz. İşte benim en önemli hedeflerimden biri bunu değiştirmek, ortada bir görüşte toplamak. Ancak şu anda biz ortak görüşte değiliz.



P
ınar Dağ: İlerleyen süreçteki projeleriniz arasında lezbiyenler için güvenli cinsellik konusu var sanırım. Frengi ve Hepatit‘e yönelik mi yoğunlaşmayı düşünüyorsunuz? Neyi kapsayacak çalışmanız?



Zanele Muholi: Belirttiğiniz hastalıklar güvenli cinsellik ile en iyi şekilde korunabilecek yöntemdir. İsteğim lezbiyenleri güvenli cinsellik konusunda daha fazla bilinçlendirmek çünkü bir arkadaşımı AIDS gibi önlenebilir ölümcül bir hastalıktan dolayı kaybettim. Diğerlerine uygulanan tedavinin aynısı onlara uygulanmadı çünkü onlar lezbiyendi. Onlara hastalıklıymış gibi davranıldı, küçümsenildi ve belki de ölüme terk edildiler. Ben sadece HIV virüsü taşıyanların pozitif yaşamalarını, taşımayanların ise güçlenmesini istiyorum. Ayrıca dışarıda bir sürü Cinsel Yolla Bulaşan Hastalık (CYBH) ve Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyon (CYBE) taşıyıcısı insan var. Bu bağlamda koruyucu metodlar hakkında bir farkındalık geliştirmeyi eğitim planımın bir parçası olarak görüyorum.



P
ınar Dağ: Anlıyorum.Biraz çalışma şeklinize gidersek çekim tekniğiniz nedir? Zaman veriyor musunuz modellerinize ya da konuşuyor musunuz çekim öncesi? Biraz anlatabilir misiniz?



Zanele Muholi:
Yaptığım işin içeriğinin ne olduğunu birçok insanın bildiğinin farkındayım. Yani yabancı değiller yaklaşımıma. Bu nedenle bu durum daha rahat bir ortamın oluşmasını sağlıyor. Modeliniz olarak size kendilerini sunmaları oldukça büyük bir saygıyı beraberinde getiriyor ve bu yüzden özellikle iki tarafında rahat olabileceği güvenli bir ortamda çekim yapmaya özen gösteriyorum.




P
ınar Dağ: Kadınları fotoğrafladığınızda hangi kimliğinizle oradasınız? Bir fotoğrafçı, bir aktivist ya da onlardan biri olarak mı oradasınız?



Zanele Muholi:
Zenci Lezbiyenler Cemiyetinin içinden biriyim. Benim rolüm bir aktivist ve bir çalışan olarak; Güney Afrika’daki kadınların tarihine destek vermeyi hedeflemek ve projeler üreterek bu konudaki çalışmaları geliştirmek. Nitekim çekim yaparken asla bir obje gibi görmüyorum onları. Bizler parçası olduğumuz şeyler uğruna riskler alırız ve bunun bir hiyerarşisi yoktur! Emin olduğum şu ki hepimiz inandıklarımız için ayaktayız. Bunu yaşıyoruz, bu yüzden çabamız aynı şekilde hissediliyor. Bir kişi için zafer herkes için zaferdir.



Cinsellik herkesin tartışabileceği bir konu. Heteroseksüeller cinsiyet hakkında tartışırlar hatta cinsellik eğitimi verilir okullarda. Bu onların cinsellik konusunda saplantılı oldukları anlamına mı gelir? Hayır bunun anlamı; insanlara vücutlarının nasıl çalıştığını ve vücutlarını nasıl daha iyi anlayacaklarını anlatmaktır!’




Pınar Dağ: Güney Afrika’da lezbiyen olmak ne demek bunu aktarabilir misiniz?



Zanele Muholi: Birço
ğu nefret cinayetleri ile yaşamak zorunda ve açıkcası çok kolay bir yol olmadığını söyleyebilirim. Acı verir, silinmez izler bırakır, ruhu sakatlar. Bu yüzden bunun bizim seçtiğimiz bir hayat tarzı olduğunu ima eden insanlar moral bozucudur.



Pınar Dağ: Yaptığınız çekimlere yönelik b
ir risk görüyor musunuz? Geleceğe dair neler planlıyorsunuz?



Zanele Muholi:
Risk olarak değerlendirilecek fazlasıyla şey var. Sansür, şiddet ve reddedilmek bunlardan birkaçı. Ancak bu yinede hedefine ulaşmak isteyeni durdurmaz. Hayat risk almaktır bu sanat aracılığı ile olur başka şeylerle olur. Bu bağlamda sesimiz duyuluncaya kadar hayatımı feda etmeye gönüllüyüm. Planım, edindiğim bazı tecrübeleri kitaplaştırıp yayımlamak. Ayrıca bir arşiv oluşturmak istiyorum gelecek nesillere nereden nereye geldiklerini gösteren ve aktaran bir arşiv. Hayat için kimin omuzları üzerinde durduğunuzu bilmek her zaman önemli olmuştur.Tarihinizi tam olarak bilmeden kesinlikle tam olamazsınız. Yarımsınızdır!



P
ınar Dağ: Değerli Zanele teşekkür ediyorum ayırdığınız zaman için!



Zanele Muholi:
Ben teşekkür ederim!



Sözlük & Referanslar


*2006 Sivil Sendikalar Kanunu: Avustralya’da oluşturulmuş olan bu yasa, eşcinsel ya da karşı cinslerin evliliklerinin yasalar karşısında yasal ve eşit olduğuna yönelik bir kanundur. http://en.wikipedia.org/wiki/Civil_Unions_Act_2006


*Banyana Banyana: Güney Afrika’da kızlar tarafından geleneksel olarak oynanan futbol. ‘Kızlar’ anlamına gelmektedir. http://en.wikipedia.org/wiki/South_Africa_women’s_national_football_team

*Lgbtt
: Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Travesti, Transseksüel olanlar için kullanılan toplu başlıktır. http://en.wikipedia.org/wiki/LGBT

*
Sara Baartman: 19. yüzyıl, tuhaf gösteri permormansçısı. http://en.wikipedia.org/wiki/Saartjie_Baartman

*Queer life: Tuhaf/Bozuk hayat anlamında kullanılıyor. LGBTT topluluğu, g
ay ya da lezbiyen kavramları ile özdeşen “Queer Life” tanımını kullanmaktadır. http://en.wikipedia.org/wiki/Queer_Nation

*
Gotcha(I got you) gazetecilik: Gazetecinin söyleşi gerçekleştirdiği kişiyi soruları ile zor durumda bırakması.http://en.wikipedia.org/wiki/Gotcha_journalism





Zanele Muholi


Interview with a South African based activist -photographer Zanele Muholi and about her ‘Being’ series




‘I believe that I’m exercising my human rights to produce and present images of my likenesses. If they are not open or willing to learn about the content of my work I really cannot force them to like it. I think, they also have to understand that sexuality is not chosen, says Muholi.’



***



Zanele Muholi was born in Umlazi, Durban, South Africa. Muholi completed an Advanced Photography course at the Market Photo Workshop in Newtown and held her first solo exhibition at the Johannesburg Art Gallery in 2004. She has worked as a community relations officer for the Forum for the Empowerment of Women (FEW), a black lesbian organisation based in Gauteng, and as a photographer and reporter for Behind the Mask, an online magazine on lesbian and gay issues in Africa.




By Pınar Dağ



Hello Zanele Muholi, A South African government minister walked out of your exhibition because it featured photographs of nude lesbian couples that she found “immoral” and “against to nation-building”. Western media wrote quite extensively about the situation and also asked your commentd in this respect! This must be hard for you!



Zanele Muholi: Calling decent photographs of lesbians embracing in an intimate position, “immoral” and “against nation-building”, was rather paralyzing for me, and an insult as well as a black lesbian woman who lives in a country where gays and lesbians are recognized as equal citizens. To me, that statement was nothing but a hate speech/queerphobia/prejudice. Most of all, it was careless. Such statements perpetuate rampant hate crimes which most black lesbians are exposed to in South Africa and in the continent and such statements may perpetuate further attacks.



Pınar Dağ: You are correct! Are you still working in Forum for the Empowerment of Women (FEW) as a community relations officer?



Zanele Muholi: I co-founded the organization and worked for it until 2007. In the fall of 2007 I went back to school to study Masters in Fine Arts (MFA): Documentary Media at Ryerson University in Canada. I completed my studies in the spring of 2009. Even though I do not work for FEW full time, I still support its endevours.



‘Photography is a tool for social change. I use visual activism to start a conversation about topics that are hardly spoken about or even forbidden in our societies.’




Pınar Dağ: What are you doing right now? Are you still involved in community work and in mobilizing lesbians in different Townships?



Zanele Muholi: I’m currently self-employed. I am producing photographs that will contribute towards a women’s canon in our democratic South Africa. Most of my projects are produced in the townships. It is where I come from. I, however am also doing different kinds of mobilizing and visual activism and I will reveal it soon.



Pınar Dağ: Can you give some information to us how hate crimes are affecting the black lesbians?



Zanele Muholi: Although constitutionally, it is not a crime to be homosexual in South Africa, there is currently no anti-hate crime legislation in South Africa. That is why you see the Minister free to make statements that can incite violence. We have all been witness to what black lesbians have been subject to. They have been subjected to rapes from gangs, from so called friends, neighbours, even sometimes family members. Perhaps the most demeaning, dangerous and savage rapes known as ‘curative rape.’ The police look away when they make reports and others do not bother to report. They say that it is to cure a sexually confused woman, but it really is used to make lesbians invisible.



Here is a list of a few women who have been brutally raped or murdered for being lesbians, in the last 3 years, despite the success of South Africa being one of only 5 countries in the world to pass the legalization of same-sex unions under the Civil Union Act of 2006*.


2006: Zoliswa Nkonyana, aged 19, was stoned to death for being openly lesbian by 20 young men in the Cape Town township of Khayelitsha;


2006: Madoe Mafubedu, aged 16, was raped and stabbed to death in Soweto;


2007: Sizakele Sigasa, a lesbian activist living in Soweto, and her partner Salome /Masooa were raped, tortured, and murdered in July;


2007: Thokozane Qwabe was found callously murdered in Ezakheni, Ladysmith,KwaZulu Natal;


2007: Simangele Nhlapo, member of an HIV-positive support group, as well as her two-year-old daughter were raped and murdered in June;


2008: Eudy Simelane, a Banyana Banyana soccer player, was murdered in Kwa-Thema,Springs.



“Perhaps the most demeaning, dangerous and savage rapes known as ‘curative rape.’ They say that it is to cure a sexually confused woman, but it really is used to make lesbians invisible.’




Pınar Dağ: What were your expectations when you worked on sexuality in South Africa?



Zanele Muholi: I intended to create dialogue at spaces that mostly defiant or denied our existence. I also wanted to create awareness and raise queer issues that are perceived as taboo by many which led to members of the LGBTI communities to live on the down low and suffocate in their closets because they are unable to express themselves due to fear and prejudice. I expected to educate and I can say that judging by the number of responses I have received since my first solo show in 2004, I am making traction.



Pınar Dağ: Do you believe that you mobilized many people in Africa by your work already?



Zanele Muholi: Africa is a huge continent with about 52 countries that hold different cultures and views. South Africa is different in that it is cutting edge in many ways and one has the needed spaces to be an activist. I wouldn’t like to claim that I have mobilized Africa as a whole though because some people do not even have access to my work. I can however say that my work has reached neighboring countries and other places in Africa that I had not anticipated and so I would say that those that have embraced my visual activism have used it for educating others.



Pınar Dağ: Most of photographers has been influenced by some people. Whom are you influenced by?



Zanele Muholi: I’m influenced by so many people in history especially black South African women with strength and capabilities of doing anything without resources but have managed to make it in life. My mother inspired me to no end, my sisters, the black lesbian community, survivors of hate crimes even going back as far as Sara Baartman*, former lovers and those that I shared my personal life and space with. It is those many beings, sung and unsung, who have influenced my career and sustained it in the past few years. They are so numerous that I know I may be leaving some out even as I mention so many.



Pınar Dağ: Where do you normally exhibit your works? What exhibitions will you participated in for the remainder of this year ? What are you working on at the moment?



Zanele Muholi: I have exhibited my work at conferences where the underlying themes were women, gender and sexualities. I have also exhibited at galleries, museums and public spaces. I also give lectures/ artist talks at universities where my work can also be seen. In 2009 I did a presentation at the Massachusetts Institute of Technology (MIT), Boston which was the highlight of my life. In 2010 I presented at Allegheny College, Meadville, US. In March I spoke at the Sara Baartman colloquium held at Penn State University, US. I am currently at Monash University, Melbourne until mid April. I especially enjoy exhibiting in places where some might not be aware of the queer politics in South Africa and beyond, and they get the opportunity to learn something. I have a solo exhibition opening on the 22nd April 2010 at Michael Stevenson gallery in Cape Town, South Africa. In May, I will be part of group exhibiting in Germany, Amsterdam and France. In June 2010, I will deliver an artist lecture at Autograph, London. (see previous newsletter with my work published). It’s a project on safe sex, but it is definitely a work in progress that will be shaped by various outcomes as well, eg, HIV legislation etc. Keep watching the space because I will be revealing it as soon as I am comfortable with strides taken.




“I also wanted to create awareness and raise queer issues that are perceived as taboo by many which led to members of the LGBTI communities to live on the down low and suffocate in their closets because they are unable to express themselves due to fear and prejudice.”




Pınar Dağ: What do you think about the rejection for your work? How much people are sensitive about your work? There are people who won’t like what they’ll see when they visit your art. What do you think about it?



Zanele Muholi: I’m not bothered by it that much instead rejection motivates me to produce more photos that would be included in historical documents. It is their prerogative to like it or not to like it, but that does not change the fact that it exists. I believe that I’m exercising my human right to produce and present images of my likenesses. If they are not open or willing to learn about the content of my work I really cannot force them to like it. I think that they also have to understand that sexuality is not chosen. It is about who WE ARE! It is about our queer lives. They may have a child in a similar position, who may need some information, or even need to know that they are ok, they are not a freak. My work really aims at social inclusion, without making people feel like others.



Pınar Dağ: How do you use your art as a part of your activism?



Zanele Muholi: Photography is a tool for social change. I use visual activism to start a conversation about topics that are hardly spoken about or even forbidden in our societies. I start a conversation, e.g., about sex and sexuality amongst the lesbian community because I believe that speaking about it, is not the same as seeing it and taking away what you may from it. Either way, it is there and it provokes your mind. It breaks down the taboos.



Pınar Dağ: Do you try to be provocative on purpose?



Zanele Muholi: No, not in that sneaky, gotcha! sense. Like I said earlier my work really aims at inclusion and provokes a conversation, a conversation that should be openly had. I try to make sense and reflect on my surroundings and my environment. My reasoning is, there are so many of us and many more are being born everyday. Are you really going to pretend we do not exist, or are we going to have this conversation?




“It hurts, it leaves indelible scars, it maims one’s soul..”



Pınar Dağ: Of course not! Please continue… Lets talk about your new project then! What projects are you working on?



Zanele Muholi: My focus as of now is on lesbian safe sex practice. That will be my next big reveal.



Pınar Dağ: I see. You are working on many different things. Lesbian sexuality, Women and Sexuality, Virginity Inspections and self and other Women’s Portraits and bodies. Why do you want to tell of stories? Are you obsessed to this subjects?



Zanele Muholi: Sexuality is a conversation that everyone discusses. Heterosexuals discuss sexuality and even have sex education classes. Does that mean they are obsessed with sexuality. No, it means that they are teaching people how their bodies work and how best to understand them. You could say that I am obsessed with the fact that there are no sex education classes pertaining to homosexual people. One of my aims is to change that, and bring understanding to the mainstream. Right now we are not in the mainstream.



“I just want to empower those that are HIV free to be careful and those that have it, to live positively. “




Pınar Dağ: You are also stressing about lesbian safer sex! Are you going to work on syphilis and hepatitis?



Zanele Muholi: The diseases you have mentioned would be best served by safe sex. I want to encourage lesbians to engage in safe sex practices because I have witnessed friends of mine pass away because of preventable deaths like AIDS related deaths. They did not get similar treatment as others simply because they were lesbians. They were ill treated, spoken down to and possibly left to die.I just want to empower those that are HIV free to be careful and those that have it, to live positively. There are also numerous other sexually transmitted disease (STDs)/ sexually transmitted infections (STIs)floating around out there and I feel it is part of my educational plan to bring awareness of protective methods out there.



Pınar Dağ: What is your method when you work with them? Are you giving them space? Are you talking with them before taking picture?



Zanele Muholi: I know most of the people who feature in my work. They are not strangers whom I approach. It therefore makes for a comfortable situation. It is of utmost importance to respect the being that has given so much of themselves to be your muse and therefore I make sure that we work in places that are both comfortable and safe for all of us.



Pınar Dağ: When you take pictures of these women what position do you take? Do you look at the person as a photographer, or do you look at her as a person, being involved as a woman?



Zanele Muholi: I am an insider within the black lesbians community. My position is that of an activist/ worker and those photographed are participants in the project, which is why I don’t look them as ‘subjects’ but contributors towards a history of women in South Africa. There are no hierarchies; we are all taking risks for our participation. What I do know for sure is that we all believe in what we stand for. We live it so our struggle is similarly felt. A victory for one is a victory for all.



Pınar Dağ: Can you tell us how they feel as lesbians in Africa?



Zanele Muholi: Many have survived hate crimes and I cannot say that it has been an easy road for anyone. It hurts, it leaves indelible scars, it maims one’s soul. It humiliates and that is why it is frustrating to think about how some may insinuate that we choose this lifestyle.



“Sexuality is a conversation that everyone discusses. Heterosexuals discuss sexuality and even have sex education classes. Does that mean they are obsessed with sexuality. No, it means that they are teaching people how their bodies work and how best to understand them…”




Pınar Dağ: Can you see any risk in front of your art? What is the future of your work?



Zanele Muholi: There are many risk factors. Censorship, violence and being rejected are some of them. However, that does not stop one from pursuing their goals. Life is about taking risks whether through art or other mediums. So I’m willing to put my life on line until our voices are heard. I plan to turn some of my experiences into books and get published. I also want to create an archive that will inform future generations of how they got to be where they are. It is always important in life, to understand whose shoulders you are standing on. You can never be complete without knowing your history.



Pınar Dağ: Thank you very much for your time dear Zanele!



Zanele Muholi: Thank you!





Glossary&References


*Civil Union Act 2006: The Civil Unions Act 2006 was an of the Hata! Köprü başvurusu geçerli değil. which established for same-sex or opposite-sex couples that allowed for equal legal recognition with marriage under territory law.


http://en.wikipedia.org/wiki/Civil_Unions_Act_2006


*Banyana Banyana: The South Africa national women’s football team, nicknamed Banyana Banyana (The Girls), is the national team of and is controlled by the.


http://en.wikipedia.org/wiki/South_Africa_women’s_national_football_team


Lgbt: It is is an referring collectively to and people.


http://en.wikipedia.org/wiki/LGBT


*Sara Baartman: She is a freak show performer in 19th century.


http://en.wikipedia.org/wiki/Saartjie_Baartman


*Queer life: http://www.sterneck.net/gender/queer-manifesto/index.php


*Gotcha gazetecelik: It is a term used to describe methods of interviewing which are designed to entrap the interviewee into making statements which are damaging or discreditable to their cause, character, integrity, or reputation. http://en.wikipedia.org/wiki/Gotcha_journalism








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Zanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : BeingZanele Muholi ile Röportaj : Being

Arjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile Albümü



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓


KAMUSAL BİR AİLE ALBÜMÜ


A PUBLIC FAMILY ALBUM


Arjen J. Zwart




Aile albümleri genellikle aile bireyleri tarafından oluşturulur ve ve ancak ilgili aile için heyecan vericidir.



2001 ilkbaharında İstanbul’a yaptığım bir seyahat sırasında, burada çok sayıda Roman’ın yaşayıp, çalıştığını farkettim. Roman çiçekçiler, ayakkabı boyayan çocuklar, müzisyenler, sepet örenler, çöp toplayıcılar gibi. Bazıları çok başarılı, çoğu ise fakir.



İlk önceleri, Roman ailelerin kendi kimlikleri ve yaşam biçimleri ile kentsel çevrede nasıl tutunduklarını merak ettim. Cevapları bulabilmek için 2001 sonbaharında bu projeye başladım.



10-15 yıla yayılan bir zaman içinde onların yaşamlarını izleyerek, yaşamlarındaki değişimleri yakalayabilmeyi umut ediyordum.



Bu fotoğraf serisinin merkezindeki aile Vurgun Ailesi. İstanbul’un yakınlarında, Roman varoş mahallerinde yaşıyorlar. Aile bireyleri sokaklarda müzik yaparak para kazanıyor. İçinde bulundukları zor koşullara rağmen, kendimi “sıcak” bir Roman camiası içinde buldum ve yakın dostları oldum.




Family albums usually are made by family members and are thus only interresting for the concerning family. But developments in a family can be interesting as it comes to a special family.



During a visit in Istanbul springtime 2001 I noticed a great number of Roman living and working here . I saw Roman flower sellers, shoe-boys, musicians, basket-weavers, garbage collectors a.s.o. Some of them are very successful, many of them are poor.



In the beginning I was interested how the roman in an urban environment sustain their lifestyle and identity. To find answers I started this project in autum 2001.



By following their lives through a time span of 10-15 years I wish to capture the changes in their lives.



Central in this photo-serie is the family Vurgun. They live in a Roman neighbourhood located in the suburbs of Istanbul. They earn money by making music on the streets. Despite the hard conditions they are dealing with, I found myself in a “warm” roman community and I became a close friend.



Çeviri (translated by) : Şebnem AYKOL






































Arjen J. ZWART Hakkında

Hollanda 1957.


1986/1987’de Hindistan’a yaptığım bir seyahat sırasında fotoğrafın sunduğu olanaklar ilgimi çekmeye başladı. Sınırların ötesinden bakmak, bana köklerimin ve etrafımda olup bitenin farkına varmamı sağladı. Toplumsal belgeselle ilgilenmeye de yine aynı dönemde başladım. Yaşadığım köydeki köylüleri görüntülemeye başladım. Sonuçta, Hollanda’daki Egmond aan Zee kıyı köyü hakkında olan ilk kitabım oluştu (Achter de eerste paal). Hindistan’dayken Kalküta’daki iki tekerlekli binek arabası çekicilerinin günlük yaşamlarını belgeledim. Şu sıralar gazete ve sokak fotoğrafçılığı atölyelerinde görev yaptığım İstanbul’da yaşıyorum. YENİ: “Diğer İstanbul’u keşfedin”; özellikle göçmen, turist ve diğer ziyaretçiler için sokak fotoğrafçılığı atölyesi: 15 Ocak 2010.



About Arjen J. ZWART



Netherlands 1957


It was in 1986/87 on a journey to India that I became interested in the posibilities photography has to offer. Looking over borders made me aware of my roots and surroundings. It was at the same time that I became interested in social documentary. I started to make photographs of the villagers in the village where I live. The result is my first photobook ( Achter de eerste paal) about the seavillage landscape at Egmond aan Zee in the Netherlands, published in 1999. Abroad in India I have covered the daily life of the rickshaw pullers in Calcutta. At this moment I am living in Istanbul where I work for newspapers and give workshops streetphotography. NEW :”Discover the other Istanbul” workshop streetphotography especially for expats,toerists and other kind of visitors. Next workshop : 15 january 2010



www.arjenzwart.com


www.arjenzwart.nl







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Arjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile AlbümüArjen J. Zwart : Kamusal Bir Aile Albümü