Kategori arşivi: MAYIS 2009 SAYISI – MAY 2009 ISSUE

Erwin Olaf ile Röportaj


For interview with Erwin Olaf in English please scroll down the page.



Baybars Sağlamtimur: Sevgili Erwin, bize fotoğrafa olan tutkundan bahseder misin, ilk ne zaman keşfettin bunu?



Erwin Olaf: Fotoğrafa olan tutkumu ilk defa gazetecilik okurken keşfettim. Yazı işleri tam olarak bana göre bir şey değildi. Hikayeyi bir türlü bitiremeyeceğim duygusuna kapılıyordum. Yazdığım hikayeden bir türlü tatmin olamayınca da yazmaya devam ediyordum.



Fotoğraf hocalarımdan bir tanesi, Dirk van der Spek, fotoğraf çekmem için beni teşvik etti. Kısa bir süre içinde bu uğraşı hoşuma gitti.




Blacks – Esmeralda

Baybars Sağlamtimur: Şu an yapmakta olduğun işi bize açıklar mısın?



Erwin Olaf: Zaman içerisinde foto-röportajdan stüdyo fotoğrafçılığına geçiş yaptım. İşlerimde yinelenen içerik, fotoğrafları ürettiğim zaman diliminde bana dokunan ve sürekli düşünmemi sağlayan konu ile, yeni fotoğraf tekniklerini birleştirmem sonucu oluşuyor. Serilerimde görebileceğiniz tüm konular, beni fazlaca büyülemiştir. Bu konular: sıradışı olanın güzelliği, şiddete duyulan aşk, cinselliğe duyulan korku, tüm yönleriyle insan vücudu, insan teni ve yaşlanma şeklindedir.



Serilerimden bir tanesinde (Grief ‘Hüzün’ serisi), 60’ların başlarındaki Amerika’dan ilham alarak, gizli kalmış acı ve hüznü ifade etmek istedim.




Fall – Fall portrait – Nikola

Baybars Sağlamtimur: Nerede doğdun ve yaşamaktasın?



Erwin Olaf: 1959 yılında Hilversum’da (Hollanda) doğdum. 1980’den bu yana stüdyomun da bulunduğu şehir olan Amsterdam’da (Hollanda) yaşamaktayım.



Baybars Sağlamtimur: Bize eğitim geçmişinden bahseder misin?



Erwin Olaf: Aktör olmak istemiştim. Fakat bunu dekana söyleyecek cesaretim yoktu. O bir maçoydu bense değildim. Benim iyi kompozisyonlar yazdığımı söyledi ve gazetecilik alanında okumamı önerdi. Fakat bu alan, daha önceden de belirttiğim gibi bana göre değildi. Gazetecilik okurken son senemde fotoğrafla tanıştım.




Grief – Barbara

Baybars Sağlamtimur: Herhangi bir fotoğraf derneğine üyeliğin var mı?



Erwin Olaf: Evet, “Fotoğrafçılar Derneği” ne üyeyim.



Baybars Sağlamtimur: Fotoğraf dışında başka özel ilgi alanların var mı?



Erwin Olaf: Fotoğraf dışında film yapımcılığına merakım var. Bu, fotoğrafın yanı sıra yapmaktan hoşlandığım bir şey. Fotoğraf çekimi esnasında kullandığım sahaları film çekerken de sıklıkla kullanıyorum. Ara sıra ilgilendiğim diğer bir uğraşım ise VJ’liktir.




Hope – Hope 4

Baybars Sağlamtimur: Ne tür filmler çekersin? Bu projeler profesyonel işlermidir?



Erwin Olaf: Fotoğraflarımla paralel hikayeye sahip görünen filmler çekerim. Fotoğraflarımda rol alan modeller aynı zamanda filmlerimde rol alan aktörlerdir. Fotoğraf ve filmi birlikte sunduğunuzda kanımca birbirlerini desteklemektedirler. Film ile gösterdiğiniz fotoğraflara belirgin bir atmosferi ekleyebilirsiniz. Filmlerim dünyanın çeşitli yerlerinde festivallerde gösterilmektedir. Bu projeler, ciddi bir enerji kaynağı, zaman ve düzenlemeye gereksinim duyarlar. Bunlar kesinlikle profesyonel işlerdir.




Chessmen – V

Baybars Sağlamtimur: Bilgisayarda fotoğraflarını işlerken müzik dinler misin? Favori sanatçı ve/veya albümlerin hangileridir?



Erwin Olaf: Fotoğraflarımı başka insanlar işler. Fakat elbette bu esnada yanlarında oturup nasıl işlemeleri gerektiği konusunda bilgi veririm. Fakat normalde fotoğrafla ilgilenirken müzik dinlemem. Ortamda müzik yokken konsantrasyonum daha iyidir ve eğer ortam tamamen sessizse modellerime hangi duyguları yansıtmaları gerektiğini daha iyi anlatabilirim.




Hope – The Kitchen

Baybars Sağlamtimur: Seni etkileyen başka fotoğrafçılar var mı? Favori sanatçıların kimlerdir (tüm sanat dallarını dahil edebilirsin)?



Erwin Olaf: Beğendiğim çok sayıda sanatçı var, fakat tek birini yazarak kısa tutmak istemiyorum. Mesela, Robert Mapplethorpe, Paul Blanca, Joel-Peter Witkin, Diane Arbus, Rineke Dijkstra ve Gregory Crewdson’u beğenirim. Ressamlardan, Norman Rockwell, Rembrandt ve Vermeer’den fazlaca ilham almışımdır.




Paradise Portraits – Renee

Baybars Sağlamtimur: Rain (Yağmur), Hope (Umut) ve Grief (Hüzün) serilerinde yer alan tüm fotoğraflar çeşitli benzerliklere sahipler. Farklı mekanlardaki insanlara ait durağan ve duygusal portreler. Erwin Olaf ismini duyduğum anda aklıma gelen ilk seriler bunlar oluyor (Paradise Portraits (Cennet Portreleri)’in yanı sıra). Bunlar senin en popüler işlerin mi? Bu seriler hakkında ne düşünüyorsun?



Erwin Olaf: Bu seriler gerçekten de hem ulusal hem de uluslararası sahada çok popülerler. Fotoğrafların satışı o kadar hızlı gidiyordu ki bir süreliğine durdurulmak zorundaydı. Artık herkese satış yapmıyorum.



Ben de kişisel olarak bu serilerden gerçekten de tatmin oldum. Fakat aynı zamanda eski işlerimi de beğeniyorum. Zaman içerisinde kesin bir gelişim söz konusudur. Eğer herhangi bir ilerleme olmasaydı bu çok kötü olurdu! İşlerimi yaptığım dönemde memnun olsam da, bir kaç yıl sonra “şu daha iyi olabilirdi”, “bu daha iyi olabilirdi” diye düşünmeye başlıyorsunuz.




Hope – The Boxingschool

Baybars Sağlamtimur: İlk ne zaman Grief (Hüzün) ve Hope (Umut) serilerini çekme fikri aklına geldi ve çekime başladın?



Erwin Olaf: Bir fotoğraf çekimi için Hollanda’da iyi tanınan bir kişinin evinde idim. Büyük ve güzel olan bu yer yaşamak için o kadar muhteşemdi ki, o an aklımdan böyle güzel bir eve sahip olup da mutlu değil de üzgünseniz nasıl olurdu diye geçti. O insan mutsuz olduğundan falan değil, ben böyle düşünüyordum. Sanatta, elitin mutsuzluğu fakir insanların mutsuzluğundan çok ilgi çekicidir.



Baybars Sağlamtimur: Hangi yayında veya sergide Grief (Hüzün) ve Hope (Umut) serilerini sundun?



Erwin Olaf: Hollanda’da, Fotoğraf Müzesi’nde (Hague’da), Rain (Yağmur) ve Fall (Düşüş) serilerimin yanı sıra Grief (Hüzün) ve Hope (Umut) serilerini sundum. Dergilerdeki yayınlarım söylenemeyecek kadar çok, fakat bazı kitaplarda bu seriler yer almakta, mesela “Erwin Olaf” ta. Buna ilaveten Hope (Umut) ve Grief (Hüzün) serilerini içeren ikili bir kitap da mevcuttur.




Grief – Grace portrait

Baybars Sağlamtimur: Pek çok yayının var ve bunların sonuncusu Aperture Kuruluşu’ndan çıktı. Bu son çıkan yayının hakkında bize kısa bir açıklama sunabilir misin?



Erwin Olaf: Bu kitapta Rain (Yağmur), Hope (Umut) ve Grief (Hüzün) serilerini bulabilirsiniz. Bu bir tür üçlemedir. Bundan önce yaptığım çalışmalara nazaran bu serilerin tamamında sükunet ve kırılganlık işlenmiştir. Serilerde ilham kaynağım, 50’lerin sonu ile 60’ların başı arasındaki dönemin Amerika’sıdır.




Royal Blood – Julius Ceasar

Baybars Sağlamtimur: Royal Blood (Asil Kan) ve Chessman (Satranç Taşı) portfolyolarının arkasındaki fikir nedir?



Erwin Olaf: Satrançta öfkemi hafifletmek için bir vesile buldum. Benim için toplumdan uzak her insan satrançtan bir şah veya vezirdir. Toplumun adaletsiz rol oyununu ifade etmeye çalıştım. Saldırı, güç, öfke ve şefkat gerçek hayattaki satranç taşları olarak düşünülebilir.



Rolay Blood (Asil Kan) ile görselleştirmeye çalıştığım şey ise vahşi bir toplumda yaşamaktayız, fakat geçmişte, hayat muhtemelen daha vahşi idi. Soru şu olmalı: masum bir insanı kurban yapan şey nedir?




Rain – The Icecream Parlor

Baybars Sağlamtimur: Şu sıralar en fazla hangi fotoğrafçılık ekipmanlarını kullanmaktasın?



Erwin Olaf: Fotoğraf makinesi olarak Phase One P45+ dijital arkalık takılı Hasselblad 503 CW, objektif olarak da çoğunlukla 80 mm Carl Zeiss kullanmaktayım.



Baybars Sağlamtimur: Fotoğraf yarışmalarında büyük başarıların var. Bir çok sergi açtın. Fotoğrafların pek çok koleksiyonda bulunuyor. Tüm bu başarılardan sonra, seni en çok etkileyen anın nedir?



Erwin Olaf: Şu an için dünyanın her yerinden, bir çok insan Erwin Olaf Stüdyosu’nda staj yapmak için başvuruda bulunuyor. Bunun çok özel ve muhteşem olduğunu düşünüyorum!




Mature – Cindy C 78

Baybars Sağlamtimur: Son olarak, duyduğun, bildiğin, başarılı Türk fotoğrafçı var mı?



Erwin Olaf: Nazif Topçuoğlu’nu biliyorum. Benimle aynı galeride işlerini sergiliyor!



Baybars Sağlamtimur: Bu röportaj için çok teşekkür ederim Erwin. Seni ve işlerini biraz daha yakından tanımak gerçekten de güzeldi!




Röportaj ve Çeviri: Baybars SAĞLAMTİMUR



Paradise Portraits – Matt




Interview with Erwin OLAF


Baybars Sağlamtimur: Dear Erwin can you please tell us about your passion in photography when did you first discovered this?

Erwin Olaf: I first discovered my passion in photography when I was actually studying Journalism. The writing process wasn’t really something for me; I had the feeling that the story was never going to be finished. I kept going on with writing while I was never satisfied with the story that I wrote.



A photography teacher of mine, Dirk van der Spek, encouraged me to start making photographs. It immediately felt very good.




Fall – Fall Portrait – Kim

Baybars Sağlamtimur: Can you describe us your profession now?



Erwin Olaf: In the course of time I made a turn from report photography to studio photography. A recurring theme in my work is to combine new photographic techniques with a theme which touches me and keeps me thinking about at the time that I make the photograph. Themes that you can see in all series of mine, that fascinate me a lot, are: The beauty of the unusual, The adoration of violence, The fear for sexuality, The human body in all his aspects and The human skin and aging.



In one of my last series, Grief, I wanted to express hidden sorrow and sadness, which is inspired by the early 60s in America. It’s a time of chaste and very strict adequate behaviour. Your neighbours aren’t allowed to see your pain.




Chessmen – XXIV

Baybars Sağlamtimur: When and where did you born and currently live in?



Erwin Olaf: I was born in Hilversum in 1959. Since 1980 I live in Amsterdam, where I also have my studio.



Baybars Sağlamtimur: Can you tell us about your educational background?



Erwin Olaf: I wanted to become an actor. The problem is that I didn’t dare to say that to the dean, he was a macho and I really wasn’t. He said that I wrote nice essays and advised me to start doing a study on Journalism. So that’s what I did and like I said before, it wasn’t really something for me. In my last year I came into contact with photography.




Hope – Hope 1


Baybars Sağlamtimur: Do you have any membership to photographic societies?


Erwin Olaf: Yes, to the “Association of Photography”.



Baybars Sağlamtimur: Do you have any special interests other than photography?



Erwin Olaf: Other special interests than photography are making films. That’s a thing that I love to do besides making photographs. I often try to use the spaces that I use for photographs also for film stills. Another thing that I sometimes do is VJ-ing(?).




Hope – The Hallway

Baybars Sağlamtimur: What type of movies (or films) do you shoot? Are these projects professional or not?



Erwin Olaf: I make films which seem to be the parallel history of the photographs. The models from the photographs are the same persons as the actors in the movie. I think that if you show photographs AND a film it reinforces each other. With film you can add something to the photographs that you show, a certain atmosphere. My films are showed at film festivals all over the world. These projects demand a lot of energy, time and arranging. They are certainly professional.




Mature – Helena C 75

Baybars Sağlamtimur: Do you listen to music while you’re editing your photos in computer? What are your favourite artists and/or albumes?



Erwin Olaf: Other people are editing my photos, but of course I am sitting beside and say how I want the photos to be edited. But usual if I am making the photos I don’t listen to music. My concentration is better without any music and I can better express to the models which emotion I want if there is absolutely silence.



Baybars Sağlamtimur: Do some other photographers impress you? Who are your favourite artists (may include all the arts)?



Erwin Olaf: I like very much artists, and I don’t want someone too short to do. But I like for example Robert Mapplethorpe, Paul Blanca, Joel-Peter Witkin, Diane Arbus, Rineke Dijkstra and Gregory Crewdson. I get very inspired by the painters Norman Rockwell, Rembrandt and Vermeer.





Rain – The Dancingschool


Baybars Sağlamtimur: Rain, Hope and Grief, all the photos under these series have the similarities. Non motive, emotive portraits of people in different conditions. When I hear Erwin Olaf name these series came to my mind first as well as Paradise Portraits. Are these most popular works of you? What do you think about these series?

Erwin Olaf: They are indeed very popular, national but also international. The sale of the photographs is even going so fast that it has to be stopped for a little while. I no longer sell it to everyone.



I myself am very satisfied with the series. But I also still like my older work. In the course of time there is a certain development of course. It would be bad if there wasn’t any progress! At the time that I make the work I am happy with it, and a couple of years later you think; this could be better, that could be better.




Fall – Fall Portrait – Ruben

Baybars Sağlamtimur: When did the first idea appeared and you started to shoot the series Grief and Hope?



Erwin Olaf: I was at a well-knowed person’s house in the Netherlands to do a photoshoot. It was such a great place to live, very big and beautiful. I was thinking: how would it be if you had such a lovely house and if you are unhappy or sad? Not that he was unhappy or something, but I was thinking that. Sadness of the elite is more interesting in art than sadness of poor people.




Fall – Fall Portrait – Nomad

Baybars Sağlamtimur: In which publication or exhibition did you show Grief and Hope series?



Erwin Olaf: I just exhibited Grief and Hope for example in the museum of photography The Hague, The Netherlands, alongside the series Rain and my new series Fall. Publications in magazines are too many to tell, but there are some books with those series in it, like the new aperture publication “Erwin Olaf”. Also a “double” book with hope and grief series does exist.




Royal Blood – Sissi

Baybars Sağlamtimur: You have many publications and the latest one is from Aperture Foundation. Can you give us a short description of this latest publication of yours?



Erwin Olaf: In the book you can find the series Rain, Hope and Grief. It’s a sort of trilogy. All of them express more serenity and fragility than the work that I made before these series. They are Inspired by the America from the late 50s and early 60s.




Chessmen – II

Baybars Sağlamtimur: What are the ideas behind the portfolios: Royal Blood and Chessmen?



Erwin Olaf: In chess I see an opportunity to wear off my anger. For me, every man away from society, is a king or queen from chess. I want to express the unfair role play of the society. Aggression, power, anger and tenderness are imagined by real life chess pieces.




What I am trying to visualize with Royal Blood is that we live in a violent society, but in the past, life was probably even more vicious. The question is: what makes an innocent victim?



Baybars Sağlamtimur: Which equipment do you currently use the most?



Erwin Olaf: I currently use: Camera: Hasselblad 503 CW (mostly in combination with a 80 mm Carl Zeiss lens) with a Phase One P45+ digital back.




Mature – Isabella R 89

Baybars Sağlamtimur: You have great success in photographic competitions. You have made many exhibitions. Your photographs are in many collections. After all this success which memory made the most special impression on you?



Erwin Olaf: At present there are so many people who are asking for an internship by Studio Erwin Olaf, from countries all over the world. I think that is very special and I find it really great!




Hope – Hope 8

Baybars Sağlamtimur: And for the last, do you hear any successful Turkish photographers?



Erwin Olaf: I know Nazif Topçuoglu, exhibits in the same gallery as I do!



Baybars Sağlamtimur: Thank you very much for this interview Erwin. It is really good to know about you and your works a little bit closer!




Interview and Translation by Baybars SAĞLAMTİMUR





Erwin Olaf’ın Kitapları (Erwin Olaf’s Books)




Erwin OLAF Hakkında


Hilversum / Hollanda’da 1959 yılına doğan Erwin Olaf, 80’lerin başından bu yana Amsterdam’da çalışmakta ve yaşamaktadır. Şu anki stüdyosunun bulunduğu yer, daha evvel bir kilisenin holüdür.



Gazete fotoğrafçılığından, stüdyo fotoğrafçılığına geçiş yapan Olaf, uluslararası sanat sahnesinde ilk kez, 1988’de Chessman (Satranç Taşı) serisi ile, Avrupa Genç Fotoğrafçılar ödülünü alarak belirmiştir. Bu ödülü, Ludwig Müzesinde (Cologne, Almanya) açtığı bir sergi izlemiştir. O zamandan beri Olaf, ayrı ayrı serilerinde, cinsiyet, duygusallık, mizah, umutsuzluk ve zerafet konuları araştırmaya devam etmiştir.



İlk önceleri belgesel tarzdaki fotoğraflarını siyah-beyaz basmış, sonraları renkli fotoğrafa ve dijitale yönelmiştir. Serileri arasında ciddi bir kontrast vardır. Olgun (Mature, 1999): cilveli süpermodel pozu veren yaşlı kadınların altın renkte portreleri; Moda Kurbanları (Fashion Victims, 2000): cinselliğin ve bununla ilintili tasarımcı etiketlerinin tüketimde kullanımına çapkın bir yorum; Asil Kan (Royal Blood, 2000): Aristokrasi üyelerinin kinci doğalarını vurgulayan, çözümlenemeyen çirkin ölümlerin betimlendiği, minimalist, beyaz üstüne beyaz portreler; Cennet (Paradise, 2001): karanlık ve barok yer altı dünyasının, şen palyaçoluk ve çılgınlıkları; Ayrılık (Separation, 2003): steril bir oturma odasındaki buz gibi soğuk ve içe kapanık bir aile betimlemesi. En son dört serisi olan, Yağmur (Rain), Umut (Hope), Hüzün (Grief) ve Düşüş (Fall) serilerinde Erwin Olaf bilgisayar müdahalelerini en aza indirgeyerek yeniden klasik görüntüleme yöntemlerine döner.



Video ve film keşfetmek için yeni olanaklar sunar. İlk filmi Tadzio’yu (1991, ressam F. Franciscus ile yönettiği), çocuk televizyonu için yönettiği kısa belgeseller, müzik klipleri ve komik videolar ile Hollanda Ulusal Bale’si için yaptığı işler izledi. Son dönemde Olaf, Ayrılık (Separation), Yağmur (Rain) ve Hüzün (Grief), adını alan özerk video çalışmalarında, aynı ismi alan fotoğraf serilerindeki modelleri ile çalışır. Modeller, filmlerde farklı bir karakteri oynarlar ve sanki hareketli görüntüleri onların renkli fotoğraftakine paralel bir hikayeye sahip olmasını da sağlamaktadır. Bu kısa filmler, film festivalleri için tüm dünyada seçilmişlerdir.



Olaf’ın çalışmaları üzerine pek çok yayın yapılmıştır. Erken dönem siyah-beyaz çalışmalarının yer aldığı Joy (1993), Kunsthal Rotterdam’da açtığı büyük kişisel sergisine eşlik etti. 2003 yılında, Groninger Müzesinde sunduğu işlerine retrospektif bakış sunan 274 sayfalık kitabı Silver bu sergi için katalog işlevi gördü. Yağmur/Umut (2006) ve Yas (2007) gibi kitaplarından sonra prestijli Aperture Vakfı’ndan yayınlanan “Erwin Olaf” adını alan monografiyi The Hague Museum of Photography’nin (Eylül-Ocak 2008) açılışında açtığı kişisel sergisinde sundu.



Yıllar içerisinde Olaf’ın pek çok çalışması tartışmalara yol açtı. Bu dikkat çekebilme yeteneği reklam dünyası tarafından keşfedilmiş ve Lavazza, BMW, Microsoft, Nintendo ve daha birçok firma için reklam çekimleri yapmıştır. Son dönemde Erwin sıklıkla bazı dergiler için (New York Times Magazine, The Sunday Times Magazine, Elle ve Citizen K.) çekim yapmakta.



1999 yılında Dizel Jeans markası için dünya çapında yürüttüğü kampanya kendisine Cannes’daki Reklamcılık Festivalinde Gümüş Aslan ödülünü kazandırdı. İki yıl sonra aynı ödülü Heineken için ürettiği görüntüler nedeni ile aldı. Diğer pek çok uluslararası sanat ve medya ödüllerinin yanı sıra, 2006 yılında Uluslararası Renk Ödülleri seçiminde Yılın Fotoğrafçısı oldu. 2007 yılında Kunstbeeld dergisi onu Hollanda’da Yılın Sanatçısı seçti. Yakın bir zamanda da tüm çalışmalarından ötürü Lucie Ödülü’nü aldı.



Erwin Olaf’ın çalışmaları için lütfen kişisel internet sitesini ziyaret ediniz: http://www.erwinolaf.com





Erwin Olaf



About Erwin OLAF



Born in Hilversum in the Netherlands in 1959, Erwin Olaf lives and works in Amsterdam since the early 80′s. His current studio is situated in a former church hall.



Mixing photojournalism with studio photography, Olaf emerged in the international art scene in 1988 when his series ‘Chessmen’ was awarded the first prize in the Young European Photographer competition. This award was followed by an exhibition at the Ludwig Museum in Cologne, Germany. Since then Olaf has continued to explore issues of gender, sensuality, humor, despair and grace in each successive series.



Printing his early work in documentary style black-and-white, he first gradually introduced color and then digital manipulation. There is great contrast between each series. Mature (1999): golden-hued portraits of elderly women in the poses of kittenish supermodels; Fashion Victims (2000): a lewd commentary on the consumerism of sex and designer labels; Royal Blood (2000): minimalist white-on-white portraits, depicting the vengeful nature of members of the aristocracy who have suffered unsavory deaths; Paradise (2001): picturing a dark and baroque underworld of gleeful clowning and lunacy; Separation (2003) portraying an ice cold and introverted family in a sterile living room. In his four most recent series Rain, Hope, Grief and Fall, Erwin Olaf returns to classic imagery with minimal computer retouching.



Video and film offer new possibilities to explore. His first film Tadzio (1991, co-directed with painter F. Franciscus) was soon followed by comic videos for children’s television, short documentaries, music clips and commissions by the Dutch National Ballet. Recently Olaf has created autonomous video works like Separation, Rain and Grief, starring models who also appear in the accompanying photo series. In the films they play a different character, as though his moving images provide a parallel history to his color photographs. These short films have been selected for film festivals all over the world.



Many publications have been made on Olafs’ works. Joy (1993) reviewed his early black-and-white photography and was accompanied by a major solo exhibition at the Kunsthal in Rotterdam. The 274-page book Silver functioned as the catalogue for his retrospective in 2003 at the Groninger Museum. After other books like Rain/Hope (2006) and Grief (2007), the prestigious Aperture Foundation published the monograph simply named Erwin Olaf, that was presented during the opening of his solo exhibition in The Hague Museum of Photography (Sept -Jan 2008).



Other solo shows have been staged in institutions like the Stedelijk Museum in Amsterdam, the Frankfurter Kunstverein, the MOCCA in Toronto, Galleria Arte Moderna in Bologna, the Montevideo Institute in Amsterdam, the Sztuki Museum in Lodz, Poland, the Chelsea Art Museum in New York, the Australian Centre for Photography in Sydney, the George Eastman House in New York, the Maison Européenne de la Photographie in Paris, the Southeastern Centre For Contemporary Art in North Carolina, the Museum of Modern Art in Moscow and Space E6 in Shenzhen, China.



Over the years many of Olaf’s works – from his unabashed nude portraiture and intense symbolism to the unflinching gaze in his blood-drenched images of staged violence – have provoked controversy. Not surprisingly, this ability to attract attention has seen his work embraced by the advertising world, resulting in commercials for Lavazza, BMW, Microsoft and Nintendo among many others. Lately Erwin is frequently shooting in commission for magazines such as The New York Times Magazine, The Sunday Times Magazine, Elle and Citizen K.



In 1999 his worldwide campaign for Diesel Jeans won him the coveted Silver Lion at the Festival for Advertising in Cannes. He was awarded the same prize two years later for his imagery produced for Heineken. Among numerous other international art and media prizes, in 2006 he was awarded Photographer of the Year in the International Color Awards. In 2007 Kunstbeeld magazine chose him Artist of the Year of the Netherlands. Recently he received a Lucie Award for his entire oeuvre.



Please visit http://www.erwinolaf.com for his works.










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.

Erwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile RöportajErwin Olaf ile Röportaj

Fatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili Yörükleri





Atakan DÜRÜST: Öncelikle fotoğraf ile hayatınızın kesişmesini sormak istiyorum. Atlas Dergisinden daha öncesinden biraz bahsedebilir miyiz?



Fatih PINAR: Profesyonel fotoğrafçılık hayatım Atlas Dergisin de başladı. Atlas Dergisinden önce Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat bölümünde öğrenciydim. Birinci sınıftan sonra okulun fotoğraf kulübünde başladım. İzmir de fotoğraf kursu ve gezileri yapan bir dernekte devam etti fotoğrafa olan ilgim. Fotoğrafa ilgi duyan birkaç arkadaşla Ege Köylerinde çekimler yapmaya başladık sonra. Bu gezilerde fotoğraftan çok fotoğrafın gezilerde getirdiği kültür çok hoşuma gitti. Daha sonra fotoğrafı hiç bırakmadım. Okulun ve derslerin üzerine çıkmıştı artık fotoğraf benim için. O yıllarda fotoğrafı hobi olarak devam ettirmek çok zordu. O zamanlar dijital makineler yoktu ve film kullanmak zorundaydık. Bunun getirdiği maddi zorluğu aşmak için hafta sonları şipşak fotoğrafçılık yapar buradan kazandığım para ile 2 makara dia parasını çıkartır ve diğer günlerde kendim için fotoğraflar çekerdim.




Fatih Pınar ve Atakan Dürüst


Atakan DÜRÜST: Türkiye de birçok dergide görev yaptınız. Özellikle fotoğraf ve gezi adına bilinen en iyi dergilerden birindeydiniz. Atlas Dergisi’ne katılışınız ve dergi hayatınızla alakalı neler anlatmak istersiniz?



Fatih PINAR: Öğrencilik yıllarım devam ederken bu işin böyle gitmeyeceğine karar verdim. Üniversiteyi, her şeyi bırakıp fotoğraf ile uğraşabilmek için İstanbul’a geldim. Amacım o zamanların bu kulvarda en bilinen ve kaliteli dergilerinden Atlas Dergisine girebilmekti. O zamana kadar köyde, bayırda çektiğim amatör fotoğraflardan bir portfolyö oluşturdum ve Atlas Dergisinin yolunu tuttum.




Atakan DÜRÜST: Bu hayatınız adına girdiğiniz en büyük risklerden biri olmalı.



Fatih PINAR: O riskin bedelini de çok fazla ödedim zaten. 97 yılının eylül ayında sonunda geldim İstanbul’a ve direk Atlas Dergisinin fotoğraf editörü ile görüştüm. Fotoğraflarımı gösterdiğimde beğendiler fakat onlara konu bütünlüğü olan foto röportaj mantığında çalışmaların lazım olduğunu ve benim gösterdiklerimin yetersiz olduğunu söylediler. O zamanlarda bir makara film çekmek öğrencilik dönemleri için çok kıymetli ve külfetliydi. Ben onlara bana birkaç makara film verdikleri taktirde istedikleri çalışmaları getirebileceğimi söyledim. Onlar ise böyle bir riske neden gireceklerini sordular ve sonuçta haklılık payları vardı. Hemen hemen en iyi fotoğrafçıları bünyelerinde barındırıyorlardı. Boynumu büktüm ve ayrıldım. O zamanlar gezi traveler dergisi yeni çıkmıştı. Bu dergide bir şeyler yapmaya başladım. Küçük hafta sonu konuları vb. çalışmalar yapıyordum. Bana bu dergi için lazım olan konu plajda güneşlenen mutlu insan fotoğraflarıydı. Bunu yaparken şunun farkına vardım. Ben asla bunun için her şeyi bırakıp İstanbul’a gelmemiştim. Ne yapıyorum ben dedim. Bunu yapacağıma babamın minibüsünde dolmuş şöförlüğü yapmaya hazırdım. Tekrar Atlas Dergisine geldim. Onlara birkaç konu önerdim ve birkaçını çalışıp ana konu olarak getirdim. Yine yetersiz buldular ama birkaç fotoğrafımı gördüler ve kafalarında acaba fikri oluşmuştu artık.


O sıralarda Akşehir de Nasrettin Hoca festivali vardı ve oraya gidip kendi imkanlarımla çalıştım. Akabinde derginin yazı işleri müdürlüğünden, dergi için uşağa gidip gidemeyeceğim soruldu ve bu benim için dönüm noktası oldu. Bu tarz bir dergi için sadece iyi fotoğrafçı olmanız yeterli değildi. Bunun yanı sıra konu üreten üretken bir kişi olmalıydınız ve dergiye sürekli yeni konular üretiyor ve sunuyordum. İlk defa Uşak işinden sonra harcırah almaya başladım. Verilen o harcırahlarla geçinmeye başladım artık. Artık dergiye yeni konular öneriyor, gidiyor, işi bitirip yeni konularla hayatıma devam ediyordum.




Atakan DÜRÜST: O dönemlerde daha çok önerdiğiniz ve çalıştığınız konular hangi şehirler ve bölgelerdi?



Fatih PINAR: Tabi ki daha çok bildiğim yerleri çalışıyor ve öneriyordum. Orta Anadolu, Konya’nın ilçeleri, Aksaray, Karaman ve orada ki coğrafyaları çalışıyordum. Ekim ayına kadar böyle devam etti. Bu tarihlerde dergi bana Diyarbakır’a gidip çalışmam için öneride bulundu.




Atakan DÜRÜST: Diyarbakır’ın sizin için özel bir yeri olduğunu bir yazınızdan hatırlıyorum.



Fatih PINAR: Evet Diyarbakır benim için çok önemli bir yer oldu. O döneme kadar doğru dürüst Ankara’nın doğusuna gitmemiş biriydim. Her fotoğrafçının bir tarzı ve bu tarz ile devam edeceği bir bölgesi, alanı ve konusu olmalıdır. İşte Diyarbakır bana bunu sağladı. Benim için büyüleyici bir deneyim oldu. Ankara’dan Diyarbakır’a 5 günde gittim ve giderken birçok şehirden geçtim ve kaldım. Kayseri, Malatya ve hala daha doğuya doğru ilerliyordum. 98 yılının Ekim ayında Diyarbakır’daydım ve Diyarbakır beni gerçekten çok ama çok etkiledi. İnsanlar, kentin kültürü ve dokusu her şey etkileyiciydi. O yıllarda da bu bölgenin güvenliği ile ilgili insanların kafasında soru işaretleri vardı ve oraya gittiğimde bu soru işaretinden eser kalmadı kafamda. O dönemden sonra 1998 ile 2003-04 arası çok yoğun çalıştım Atlas Dergisine.



Atakan DÜRÜST: 1998 – 2003-04 arası çok yoğun çalıştığınızı söylediniz. Bu yıllar arasında çalışmalarınız hangi coğrafyalarda geçti?



Fatih PINAR: Diyarbakır’dan sonra hep daha doğuya yol aldım. Siirt’in Pervari ilçesi, Şemdilli Beytülşebap ve daha donra bu sınırları da aştım. Kuzey Irak ve oradan savaş muhabirliğine kadar sıçradı o yıllarda çalışmalarım.




Atakan DÜRÜST: Bu tür dergilerde çalışabilmenin kolay olmayacağını biliyordum ama dergiyle tam manasıyla anlaşana ve çalışmaya başlayana kadar ki yaptığınız fedakarlıklar, riskler ve çalışmalardan sonra insanın bu konuda çok kararlı ve dirayetli olması gerekiyormuş.



Fatih PINAR: Kesinlikle kararlı olmak gerekiyordu. Üniversitenin vereceği diplomayı bir anlamda reddettim ve o diplomanın bana getireceği hayatı da engellemiş oldum bu bağlamda. Ya babamın minibüsünde şöför olacaktım ya da şu an yaptığım ve yapmak istediğim şeyi yapacaktım. Diğer türlüsü, yani diplomanın bana getireceği hayat (muhasebe vb. ) kesinlikle bana göre değildi ve benim için bir kabustu. Düşünsenize o dönemlerde saatlerce bir fotoğrafı konuşabiliyorduk ve artık fotoğraf bizim hayatımızdı. İnanılmaz bir tutkuyla bağlanmıştık fotoğrafa. O dönemlerde 1 ya da 2 konu için yirmi gün, otuz gün çalışıyor tüm yoğunluğumu fotoğrafa veriyordum.




Atakan DÜRÜST: Bahsettiğiniz 5-6 senelik dönemde inanılmaz yoğun çalışmışsınız ve bu tempoda bu kadar uzun süre çalışmak çok zor olmalı? Bu tempoya bu kadar uzun süre nasıl dayandınız ve hala bu tempoda mı yaşıyorsunuz?



Fatih PINAR: Kesinlikle şu anda bu tempoda yaşamıyorum. O bahsettiğiniz 6 senelik dönemde 110-120 tane ana konum yayınlandı Atlas Dergisinde. Yurtdışından 20 ayrı ülkeden de konular var ama diğer ana konuların hepsi Türkiye’dendir. Bu çalışmalarımın 20’ den fazlası kapak konusu oldu ve bu çalışmaların hepsi önemli çalışmalardı. Bizlerden önce bu kulvarda önemli isimler vardı ama bizim kuşak bu konuya yeni bir boyut kattı diyebilirim. Şebnem ERAŞ, Sinan ANADOL, Saner ŞEN, Cemal GÜLAT gibi isimler vardı bizden önce. O dönemlerde yapılan çalışmalar biraz daha o dönemin coğrafi güzellikleri vb. konular ağırlıklıydı ve sağlam o bölgelerin sosyal-ekonomik vb. konularda çalışmalar yoktu. Bizler o bölgelerde daha derinlemesine çalışmalar yaptık. O çalışmalarımız gerçek foto röportaj değeri taşıyan belge niteliğinde çalışmalardı ve o çalışmalar sayesinde o bölgelerin bilinmeyen birçok yönü de çalışılmış oldu. Pervari çalışması, Beytülşebap çalışması, Hizan çalışması hep 2 sayfa halinde yayınlandı ve önemli işlerdi. Kısacası bu çalışmalar bir coğrafya dergisi için harika belgeler niteliğindeydi.




Atakan DÜRÜST: Hala Atlas Dergisi için çalışıyor musunuz? Şu aralar neler yapıyorsunuz?



Fatih PINAR: Evet devam ediyor ama o zamanlar zaten serbestti çalışmalarım şimdi ise çok daha serbest çalışıyorum ve daha çok bireysel işler ve kendi projelerimi yapıyorum. Zaten o zaman ki ruhta kalmadı Atlasta. O zamanlar bende dahil tüm arkadaşlar dergide bir konum çıksın da nasıl çıkarsa çıksın diye değil de en ücra köylerde bile günlerce kalarak canla başla büyük fedakarlıklarla yapıyorduk bu işi.



Atakan DÜRÜST: Azınlık olan halklarla ilgili birçok çalışmanız var. Bu konuda özel bir hassasiyetiniz mi var? Bu konuları o dönemlerde ağırlıklı çalışma sebebinizi sormak istiyorum?



Fatih PINAR: Evet tabi ki o çalışmalarımın ayrı bir yeri var. Öncelikle şunu söylemeliyim ki fotoğraf benim için sadece bir imaj üretmek değil aynı zamanda bir fikir, ideoloji, birikim vb. bir anlam taşımaktır. İçi boş görsellikler üretmektense anlam taşıyan tarihsel ve belgesel değeri olan ve çalıştığınız yerleri gerçekten anlatan çalışmalar üretmekti amacım ve bunu da başardığımı düşünüyorum. Bu anlamda kaybolan ya da azınlıkta olan halkları da çalışmak bir sorumluluk oldu benim için artık. Halkların çeşitliliğine ve kültürlerin çokluğuna inanan biri olarak Anadolu’nun bu renklerinin yok olması ya da yeteri kadar bilinmemesi de itti beni bu çalışmalara. Hani o köylerde son kalan yaşlılarla canlı belgelerle o çalışmaları yapmak gerçekten gerekli ve değerliydi.




Atakan DÜRÜST: O ücra köşelerde, o halklarla günlerce kalırken, fotoğraflarını çekerken, onlarla nasıl bir iletişim içine girdiniz. Onlarla kurduğunuz ilişki, size onların fotoğraflarını çekebilecek imtiyazı nasıl sağladı. Sonuçta bu çok zor bir şey. Kapalı toplumlar, köye fotoğraf makineli bir yabancı geliyor ve onlarla günlerce kalıp onların fotoğraflarını çekebiliyor. Biraz bu kurulması bence zor olan bağlantıdan bahseder misiniz?



Fatih PINAR: Bu yerlere gidip, fotoğraflar çekip altlarına gerçekten farklı şeyler yazan o kadar çok çalışma olmuş ki. Bu ayıbı yapan insanlar kolay yoldan sansasyon peşine düşüp bu insanları kullanmaya çalışmışlar. Bunca yaşanmışlıktan sonra, ben oraya gidiyorum. Sizin sorunlarınızı, yaşamınızı, azınlık halinizi anlatmak için samimi olarak buradayım diyorum. Siz olsanız inanır mısınız? Medyayı yalancı olarak tanıyordu bu insanlar o dönemlerde ve ben Atlasta olduğum için çok mutluydum ve çok daha gururlu bir duruşumuz vardı bizim. Attığım taşın yerine gittiğinden emindim yani Atlasta. Atlas bu anlamda bizim için çok büyük bir şanstı. O halka, o kültüre, o inanca son derece saygılı bir iş yapıyorduk biz. O rasyonelliğimizi ve objektifliğimizi o halk kısa sürede anlardı samimiyetimizden. Çok sıcak ve yardımsever halklardı hepsi ve bence belge niteliğinde birçok çalışma çıktı.




Atakan DÜRÜST: Filistin de, Irakta savaş zamanı birçok çalışma yaptınız. Bu tehlikeli çalışmalar sırasında hem psikolojik olarak hem teknik yönden yaşadıklarınızı bizimle paylaşır mısınız? Savaş muhabirliği sizin için nasıl bir deneyimdi?



Fatih PINAR: Aslında benim fotoğrafçılığımda cesaret çok belirleyicidir. Cahil cesareti de diyebiliriz aslında buna. İlk sıcak savaş tecrübemi Filistin de yaşadım. 2002 yılının Nisan ayında oradaydım. Cenin işgalinde oradaydım ve ben oradayken İsrail tankları yeni çekiliyorlardı. Roketlerin, dozerlerin yıktığı enkazların altından hala cesetler çıkartılıyordu. O atmosfer, o yıkım, ceset kokusu, yanımda duran bir çocuğun elinde patlayan patlayıcı vb. inanamayacağınız birçok dram (o çocuğu fotoğrafladım) çok ağır bir tecrübe oldu benim için bu anlattıklarım. Aslında bu öyle bir risk ki, orada bir belge imzalıyorsunuz ve bu belgede İsrail’in işgali altında olan yerlerde başınıza gelecek herhangi bir olaydan İsrail’in sorumlu olmadığına dair bir anlaşma kağıdı bu. Hiçbir güvenceniz yok yani. Bazı haberleri yakalayabilmek için sınırdan kaçak girdik ve dönüşte İsrail askerlerine yakalandık. Yanımda başka gazetecilerde vardı ve eller yukarı komutuyla baş başaydık. Askerler imzalanan o belgeyi gösterdi çalışırken ve şu an olmamanız gereken bir yerde olduğumuzu ve ne yaptığımızı sordular. Anlayacağınız o an gözünüzü karartıyorsunuz ve işinizi yapıyorsunuz. Orada yaşanan sosyal haksızlığı belirlemekte benim için sosyal bir zorunluluktu aslında. Bu benim için tarihsel bir görevdi ve tarihsel misyonumu yerine getiriyordum. Sonuçta bu işi savaş muhabirliği deneyimim olsun diye yapmamıştım. 1 sene sonraki Irak İşgali sırasında da oradaydım. Bağdat’ta Saddam heykelinin devrildiği 4. gün oradaydım. Bundan daha önce iki defa gitmiştim zaten Irak’a. Bahsettiğimiz o işgal ve bombalama başladığı zaman ben burada normal değildim. Kesinlikle orada olmalıydım, kesinlikle. Gözünüz bazen hiçbir şeyi görmüyor ve her şeyi bırakıp orada olmak için her şeyi yapıyorsunuz. Yine birçok şey yaşadım orada. Şiddet vb. bu olaylar bana göre değildi. Yapmak istediğim o halkın orada uğradığı haksızlığı onlar adına orada belgeleyebilmek bir mecburiyet gibiydi benim için. Sonraları bunun bana göre olmadığını fark ettim. Hakikaten üzerinizde büyük bir yük olarak duruyordu bu deneyimlerde yaşadığınız ve gördüğünüz olaylar. Normal hayatımla irtibatımın bozulmaya başladığını fark ettim iyice. Bu iş için fazla duygusal olduğumu ve bende o soğukkanlılığın olmadığını fark ettim.




Atakan DÜRÜST: Bu bahsettiğiniz soğukkanlılık acaba zamanla mı kazanılır yoksa insanın içinde olan bir farklılık mıdır? Sonuçta diğer muhabirlerin sizin kadar etkilenmeyip fotoğraf çekmeye devam ettiğinden bahsettiniz?



Fatih PINAR: Zamanla mutlaka birazda olsa kazanılıyordur ama bence kişiden kişiye değişen başlı başına bir özellik bu. Günler sonra bile aklımdan çıkmayan görüntüler var ve bu kadar rahatsızlık duymayan birçok savaş muhabiri var sonuçta.




Atakan DÜRÜST: Tekrar ülkemize ve ülkemizde ki fotoğraf sanatına dönelim. Nasıl buluyorsunuz? Özellikle fotoğraf adına tüketimin inanılmaz arttığı bir çağda yaşıyoruz. Sizin dijital tahakküm adlı yazınızda da bu tüketime karşı haklı ve kızgın bir haykırış var.



Fatih PINAR: O yazılarımda aslında o düşüncelerimi net bir şekilde anlattım. Sonuçta benim için fotoğraf makinesi aslında sadece bir araç. Bu sanat tabi ki aslında o aracı nasıl kullandığınla ilgili. Mesela şu anda bazı ajanslarla çalışıyorum ve o ajanslarda mutlaka dijital makine kullanılarak yapılan çalışmalara ihtiyaç duyuluyor. Bu ihtiyacı karşılamak adına tabi ki bende dijital makine kullanıyorum. Tekrar söylüyorum aslında önemli olan o araçla neler ürettiğiniz ve o ürettiğiniz konuyu nasıl anlattığınız. Tabi ki fotoğrafın kendisi teknolojik bir şey ve bu dönüşüm kaçınılmazdı ama filmli döneme inanılmaz bir vefasızlık var. Yani Irak’ta falan fotoğraflar çekiyorsunuz ve gözünüz gibi bakıyorsunuz getirene kadar o filmleri. Zarar görmesin diye x-ray cihazından falan kaçırıyorsunuz. Uçakta falan kucağınızdan indirmiyorsunuz. Yani inanılmaz bir ilişkiydi bu ve insanlar bu ilişkiyi bir çırpıda sildiler resmen. Buna bir kızgınlık ve duygusal bir yazımdı benim dijital tahakküm. Bir de dedim ya o araçla ne anlattığınız da önemli. İnternetteki fotoğraf paylaşım siteleri bana bu anlamda inanılmaz acı ve içi boş geliyor. Sadece, estetize edilmiş ve süs olarak kurgulanmış fotoğraflar var çoğunlukla. Evet, insanlar hobi olarak bu fotoğrafları çekebilirler tabi ki ama sadece bunun olmasında büyük bir eksiklik bence. Günbatımı, deniz, yansıma, silüet vesaire çok içi boş geliyor bana. Asıl fotoğraf bir yerlerde olanları belgelemek, sosyal yönden ezilen ya da yardıma muhtaç olanları çekmek ne biliyim yani biraz içi dolu bir şeyler yapmak bence. Fotoğrafın belge değeri, dünyada tartışılmayacak tek şeydir. Ben bu konuda Türkiye’nin fotoğrafla olan ilişkisini çok eksik buluyorum. Tekrar ediyorum, evet insanların hobi olarak çektiği ve güzel şeyler görmekten hoşlandığı bir gerçek ama sadece böyle olmamalı. Diyarbakır da varoşlardan bir kare, ya da başka bir yerde ezilen ya da eşitsizliğe uğrayanları anlatan bir kare ya da bir foto röportaj. Ülke kritik bir dönemden geçerken bile bunu anlatan kareler yok ortalarda. İnsanlar politik duruştan ve politik fotoğraflardan hala bu kadar kaçınmasını anlayamıyorum ben.




Atakan DÜRÜST: Türkiye’de ki belgesel fotoğrafçılığına bakışınızı sormak istiyorum size. Bu konuya en iyi cevap verebilecek insanlardan birisiniz. Bu konuda ülkemizde ki belgesel ile uğraşan insanların sayısını yeterli buluyor musunuz?



Fatih PINAR: Bu işlerle uğraşan fotoğrafçı sayısını tabi ki yeterli bulmuyorum, çok az yani”¦ Nar Photos’u biliyorsanız eğer, bu konuda ki çalışmalar da onlarla tarzımız çok benzeşir. Hem arkadaşlarım hem de bu anlamda çok doğru işler yapan ve bu kulvarda örnek işler yapan insanlar var orada. Aslında bu eksiklik sadece fotoğraf alanında değil. Yeni nesilin biraz apolitize olmasıyla da ilgili. İnsanlar gençken bile bu kadar pasif olunca ileride hayatını idame ettirmek için hayat kavgasına düştüğünde zaten tamamen siliniyor. Bu da hayatın fotoğrafta dahil her alanını etkiliyor.




Atakan DÜRÜST: Çok etkilendiğim “Sarıkeçili Yörükleri” çalışmanızdan bahsedelim mi biraz? Çalışma nasıl başladı? Hangi yıllarda çalışıldı? Ne kadar zaman çalışıldı? Hangi şartlarda çalışıldı? Bu çalışmayla ilgili bizi aydınlatır mısınız?



Fatih PINAR: Benim Sarıkeçili Yörükleri ile ilk tanışmam 99 yılında oldu. Ben çoğunlukla konularımı kendim üretip dergiye öneriyordum ama bu konuyu çalışma fikri dergiden geldi. Böyle bir konu vardı. Bu konu insanlarla ilgiliydi ve benim tarzımı bildikleri için bu çalışmayı benim yapmamı istediler. Bende bayılarak kabul ettim. İlk gittiğimde Sarıkeçili Yörüklerine 99 yılının ağustos ayıydı ve yaylada birçok fotoğraflarını çekmiştim. Daha sonra, her yıl sonbaharda ekim, kasım gibi kışlaklarına dönüyorlardı. Mersin, Aydıncık, Silifke tarafına dönüyorlardı. O yayladan kışlaklarına dönüşlerini fotoğraflamak için başka bir zamanda tekrar yanlarındaydım. Her gün sabah 6 da tüm çadırlar, eşyalar toplanıp, develere yükleniyordu. Öğlene kadar, belli olan göç yollarından ilerleniyor, öğlen çadırlar oraya kuruluyor ve ertesi sabah tekrar aynı yolculuk yapılıyordu. Bu şekilde 10 gün onlarla birlikte yolculuk yaptım. Her gün sabah 6’ dan öğlene kadar 20 km. yol yürünüyordu. Bu konu 2000 yılında yayınlandı Atlas Dergisinde ve benim Atlas’a kapak olan ilk çalışmamdı bu. Bu yönden de önemli bir çalışmadır benim için. Ondan sonra geçen yıl, 2008’in nisan sonunda tekrar gittim. Bunun sebebi oradaki göç yollarının iyice daralmasıydı. Onların yüzlerce keçisi ve hayvanı vardı. Bütün hayatları hayvanları için otlak ve su bulmak üzerine kurulmuştu. Köylerin tarım alanları genişledikçe onların konakladıkları ya da hayvanları için elverişli yerler daraldı. Geçen yıl neredeyse Karaman Valiliği göç yollarını kapatıp, yaylalara çıkmalarını engelleyecekti. Bu da Yörük yaşamının bitmesi anlamına gelir. Atlas bu konuda çok duyarlıdır. Bir kültürün yok olmaması için ellerinden geleni yapar. Daha önceden de bu konuyu ben çalıştığım için, yeniden çalışmam önerildi. Bu benim için çalışmayı tam manası ile tamamlayabilmem için iyi bir vesile oldu. Yaylada ki tüm süreçleri, kış başında yayladan kışlaklarına göçleri ve kışlaklarından da yaylalarına göçlerini de fotoğraflamış oldum.




Atakan DÜRÜST: Son dönemlerinizde ki çalışmalarınız da sesli multimedya çalışmalarınıza rastlıyoruz. Gerçekten insanı konunun içine çeken, insana fotoğraflarda ki o atmosferi yaşatan çalışmalar bunlar. Öncelikle Sarıkeçili Yörükleri çalışmanızda ki sesi sormak istiyorum. Kim bu konuşan candan ve samimi amcamız ve nasıl oldu bu konuşmanın kaydı?



Fatih PINAR: Evet son 4-5 yıldır sesli fotoröportajlar yapıyorum. Bu çalışmada konuşan amcada Cemal amcaydı. Cemal amcayla tanıştığımda hakikaten muazzam bir insanla tanıştığımı anlamıştım. Onunla kesinlikle irtibatı koparmadık. Hala telefonlaşırız ve hala onun hikayelerini anlatırım. O çalışma da sizin dinlediğiniz 5 dakikalık ses kaydı benim seçmekte en zorlandığım kayıtlardan biridir. Yaklaşık 50 dakikalık bir ses kaydı vardı ve hepsi birbirinden güzel ve özeldi. O kaydı 5 dakikaya indirmek için kestiğim bölümler hala içimde uktedir. Doğayla ve o yaşamla bütünleşmiş, türküler söyleyen, hayvanlarıyla konuşan 70-72 yaşlarında tam bir gönül adamdır Cemal amca. 3 gün onunla aynı yerde kaldık. Farklı zamanlarda da yanına ziyaretlere gitmişimdir. Bana, gördüğü yaşlı bir ağacı göstermek için saatlerce yol yürüyen, benim kendime çok yakın hissettiğim bir insan Cemal amca.




Atakan DÜRÜST: Ses kayıtlarını yaptığınız teknik ve ortamlar neler?



Fatih PINAR: Çok çok iyi bir kayıt cihazım yok aslında. Hatta yenisini almayı düşünüyorum. Normal ses kayıt cihazı kullanıyor, çalıştığım konuya göre de sesler seçiyorum, kaydederken. Sonra belirli programlarla, fotoğraflarla sesleri birleştiriyorum.




Atakan DÜRÜST: Bu sesli multimedya çalışmaları Türkiye de sizden önce yapan, ya da sizden başka yapan biri var mı bildiğiniz? Bu çalışmalar ilk sizin aklınıza mı geldi, yoksa esinlendiğiniz bir çalışma ya da kişi oldu mu?



Fatih PINAR: İlk ben yaptım Türkiye de. İlk kez 2005 yılında yaptım böyle bir çalışmayı. NTVMSNBC haber portalı için yaptığım bir seriydi. Benim bir projemdi ve müdürlerine projemi, böyle foto röpörtajlar yapmak istediğimi ilettim. Bu fikir aslında şöyle gelişti. Bunun teknik olarak mümkün olduğunu gördüğüm anda, zaten foto röpörtajlar yapan her hikayeden bir çalışma çıkartabilen birisiydim. Daha başa dönersek, ben 2004 yılında 3,5 ay San Fransisco’da kaldım. Ed Kash isminde National Geopraphy’nin de fotoğrafçısı olan ayrıca birçok fotoğraf kitabı da yayınlanan eskiden Irak’tan tanıdığım bir fotoğrafçı davet etmişti beni San Fransisco’ya. Irak’ta sınırda 3 ay rehberlik yapmıştım kendisine. 2,5 ay onun evinde kaldım. Orada bile yeniydi bu tür çalışmalar. Sonra onun bir çalışmasını gördüm internette. Tıklayınca izlenebilen, savaşta yaralanmış bir Amerikan askerinin tedavi sürecini anlatan, sesli ve aynı anda fotoğraflarla birleştirilmiş çalışmayı görünce, bu işin teknik açıdan yapılabileceğini anlamış oldum. Türkiye’ye döndüğümde artık bu tür çalışmalar yapmak istiyordum ve bunun heyecanı vardı içimde. 2005 yılıydı ve ramazan ayıydı. O zamanlar iftar çadırları üzerine sürekli çeşitli konuşmalar ve tartışmalar yapılıyordu. Gerçekten ihtiyacı olan insanların mı yararlandığı vb. konular üzerine. Sosyolojik anlamda da çok konuşuluyordu bu konu. Açıkçası birçok insan oturduğu yerden ahkam kesiyordu. Derginin editörü hangi konu üzerinde sesli foto röportaj çalışma yapacağımı sorduğunda direk iftar çadırları dedim. Daha sonra da aynı teknikle bayram çalışmasını yaptım. Sonra yılbaşı çalışması, 1 mayıs, minibüsçüler ve diğer çalışmalar takip etti bunu. Sonra bu 10-11 hikaye kentin güncel bir tarihçesi gibi oldu. Sonra bu türde birçok çalışmam daha oldu. Bu işler bütçe nedeniyle durduruldu sonra. Binlerce tık aldı bu işlerim internet sitemde ve çok beğenildi insanlar tarafından ama basının umrunda olmadı bu çalışmalar. Bu iş durdurulunca sponsor bulup devam edebilmek için o kadar çok uğraştım ki inanın ve parayla alakası yoktu. Çok seviyordum bu işi ve görüşmediğim yayın organı kalmadı nerdeyse. CNN TÜRK’ün haber sitesinden, Hürriyet’e, Milliyet’e, Radikal’e ve daha birçok yere gittim bu işlerimle. İşi gösterdiğimde hepsi bayılıyordu işlerime ve para yönünden de sıkıştırmıyordum insanları, yani şu kadar para istiyorum falan diye bir şey de yoktu ortada. Neden olmadığını hala anlamıyorum. İnsanlar dedim o zaman benim çektiğim fotoğrafları ne görmek istiyorlar nede göstermek istiyorlar. Ancak bununla açıklanabilirdi yani. Hürriyet’in, Milliyet’in sitelerine girdiğinizde ne kadar kepaze bir düşüncede olduğumuzu anlayabiliyorsunuz. Çıplak, belden aşağı birçok görselle doldurulmuş hepsi. Düşünsenize haber okumak, gündemi takip etmek için bir yere giriyorsunuz ve her yer bikini vb. içi boş rezilliklerle dolu. Bunların hepsi insanlarla dalga geçen fotoğraf ve haberler. Egemen medya bir yalanı yaşıyor ve gösteriyor insanlara. Kendi gerçeklerimizi görmeden daha ne kadar yalanlarla yaşayabiliriz ki? Ayıp o kadar ayıp ki bu. Bir de düşünsenize en çok tıklanan haber sitesi Hürriyet’in sitesi falan yani Bu bile düzeyi çok açık gösteriyor aslında.




Atakan DÜRÜST: Şu aralar ne üzerine çalışmalar yapıyorsunuz? Hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?



Fatih PINAR: Şu aralar yeni olarak kentsel dönüşüm projesine başladım. Diyanette yayınlanan ve mimarlar odasının desteklediği bir proje bu. Bu işle de 1 yıl uğraştım, proje yazımı vs. Bu çalışma çatısı altında ilk Süleymaniye’yi yaptım. Şu an Tarlabaşı üzerinde çalışıyorum. Birkaç hafta sonra Tarlabaşı gelecek. Zaten her çalışmayı tamamlanınca web siteme de koyuyorum. 10 küsür tane semt belirledim Her ay bir tanesinin hikayesini yapıyorum. Yine en çok insan üzerinden anlatıyorum hikayemi tabi ki. Şu an henüz kentsel dönüşümden önce oranın nasıl bir yer olduğunu belgeliyorum. Mimarisi ile insanı ile insanların nasıl yaşadığı ile ekonomik durumu ile oranın nasıl bir yer olduğunu anlatıyorum. Bu proje 10 ay daha devam edecek ve bu çalışmama odaklanmış durumdayım. Şu an çok iyi hissediyorum ve bu multimedya çalışmaları yapabiliyorsam eğer iyiyim demektir.




Atakan DÜRÜST: Ben sitenizdeki yazılarınızı okudum ve çok beğendim. Bir yerlerde yazı yazmayı düşündünüz mü? Kalemle aranız nasıl?



Fatih PINAR: Sitemde az sayıda yazım var evet. Bu yazılar Radikal iki de yayınlandı. Yazı yazan biri olmak gibi bir iddaam yok benim. O yazılar benim duygusal ve kuramsal olarak yazdığım yazılardı. Bu arada bu anlamda da ülkemizde aklı başında yazılar göremezsiniz? Fotoğraf üzerine yazılmış eleştiri yazısı vb. konusunda da yetersiz buluyorum aslında ben ülkemizi.


Atakan DÜRÜST:
Son olarak foto muhabiri olmak isteyen bir genç düşünün. Sizin bu anlattıklarınızdan sonra bunu sormam lazım. Sizce hala bu yolda ilerlemeli mi? :) O kadar çok didinmiş ve güçlükler yaşamış biri olarak neler söylersiniz?



Fatih PINAR: Evet çok sancılı bir iş bu ama tabii ki olmalı. Nasıl geçinebilirim sorusu ise çok zor ile cevaplanabilir. Aslında bu soru beni o kadar mahçup duruma düşüren bir soru ki bazen genç, bu yolda ilerlemek isteyen insanlardan benzer soruların sorulduğu maillerde geliyor. Aslına bakarsanız o kadar çok iyi fotoğrafçı var ki. Alanlar gittikçe daralıyor. Özellikle basılı alan kriz vs. sonra iyice daraldı ve o alan daralınca bu yoldaki iş imkanları da daraldı haliyle. Ben yine de bu işe gönül koymuş ve içi dolu işler yapan insanların bu işi yapmasını isterim.



Röportaj: Atakan DÜRÜST


Portfolyo: Fatih PINAR “Sarıkeçili Yörükleri”








Fatih PINAR Hakkında


Fatih Pınar 1974 yılında Konya’da doğdu. 1992 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat fakültesine girdi. Fotojurnalizmle tanışması üniversite yıllarında oldu. 1997 yılında okulunu bırakıp fotomuhabiri olabilmek için İstanbul’a geldi. 1998 yılından bu yana aylık yayınlanan Coğrafya dergisi ATLAS için fotoröportajlar üretiyor. Sosyal, kültürel ve politik konular üzerine yoğunlaşan Pınar’ın 20 farklı ülke ve Türkiye’den 90’ın üzerinde ana konusu ATLAS dergisinde yayımlandı. Bu çalışmalarından yirmisi kapak konusu, dördü özel ek olarak yayımlandı.



Özellikle Anadolu’da ve Ortadoğu’da yaşayan halklar üzerine yoğunlaşan Pınar, modernleşme süreciyle kaybolmaya yüz tutan kültürleri belgelemeye ve egemen kültürün yaşamın dışına itip görmezden geldiği hayatları gösterebilmeye çalışıyor. Çaliştığı halk konuları: Nomadic People in Anatolia, Turkomans in Turkmenistan, Turkey and Iraq, Yezidi People in Turkey and Northern Iraq, Iraqi People before occupation, Circassian People in Caucasia and Turkey, Abkhasian People in Abkhazia and Turkey, Kazaks on Don River in Russia.



2002 yılı nisan ayında ikinci intifada’nın ilk günlerinde Filistin’e gitti. 2003 yılında Irak işgalini fotoğrafladı. 2005 yılında NTVMSNBC haber portalı için İstanbul üzerine 11 multimedya çalışması foto-röportaj üretti. Halen Bianet haber portalı için İstanbul’un yenilenecek olan semtlerini belgeleyen bir foto röportajlar serisi yapıyor. Bu çalışmalarını ses kayıtlarıyla eşleştirerek multimedia tarzında hazırlıyor.




Fatih Pınar

Alex Webb’in verdiği foto-roportaj atölyesine katıldı. Ed Kashi’nin Türkiye’de rehberliğini yaptı ve San Fransisko’da Ed Kashi’nin misafiri olarak üç ay kaldı ve ‘Homeless’lar üzerine bir foto röportaj hazırladı.



Birçok ünversite ve fotoğraf kurumunda dia gösterisi ve söyleşi etkinliklerine katılan Pınar, Fototrek fotoğraf eğitim merkezinde foto röportaj dersleri ve atölye çalışmaları vermiştir.



Atlas Degisinin yanısıra, Türkiye’de yayınlanan Skylife, The Gate, Türkish Geo ve İstanbul dergileriyle çalışan Pınar, Finlandiya’da yayınlanan Helsinki Sonamat Gazetesinin Türkiye fotomuhabirliğini yapıyor. 2002 yılından bu yana ANZENBERGER (Avusturya) ve CORBİS (Usa) ajanslarının sözleşmeli fotoğrafçısıdır. Radikal gazetesinin Pazar eki Radikal İki’de fotoğraf kuramı üzerine yazıları yayımlanmaktadır.



Sunday Telegraph, French Geo, Ny Times, Der Spiegel, Stern, Passport Magazine, Le Parisien, Le Point, Glamour ile birlikte özellikle Avrupa ve Amerika’da yayınlanan birçok gazete ve dergide fotoğrafları yayınlanmıştır.



www.fatihpinar.com










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Fatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili YörükleriFatih Pınar ile Röportaj : Sarıkeçili Yörükleri

Ali Öz : Ben Bir Foto Muhabiriyim


BEN BİR FOTO MUHABİRİYİM




Evet, ben foto muhabirliğini bir yaşam biçimi haline getirmiş, bu meslekte 25 yılını tüketmiş biriyim.



Çünkü foto muhabirliğini çok sevdim. Foto muhabirliğinin dünyadaki savaşlar karşısında bir işlevi olduğuna inandım. Foto muhabirliğinin kendimi en iyi ifade edebildiğim bir alan olduğuna inandım. Duygularımı, düşüncelerimi fotoğraf yoluyla anlatmayı ve insanlara iletmeyi seçtim. Foto muhabirliği gazeteciliğin olmazsa olmazı olan temel taşlarından biridir ve hatta bana göre çok daha önemli ve anlamlı bir alanıdır.




Üniversite olayları, İstanbul 1998



Fotoğraf 19.yüzyılın en sükse yapan buluşlarında biridir, bu buluşun ardında bilinmeyen birçok insan ve emek vardır. Bugüne kadar değişik amaçlarla kullanılan fotoğrafın, en çok, en anlamlı kullanıldığı yer haber fotoğrafçılığıdır ve işte bunu yapan kişiye de foto muhabiri denir.




Toplumsal olaylar, İstanbul 1996



Haber fotoğrafçılığında sadece biçim ve ışık yoktur, bunların yanında fotoğraf verilmek istenen mesajı da barındırır. Ama hepsinden önce iyi bir haber fotoğrafı için zamanlama çok önemlidir. “Kritik an” olarak nitelendirilen ve iyi bir haber fotoğrafçısında bulunması gereken en önemli özellik zamanlamadır ve zamanlama haber fotoğrafının değerini de belirler.




Toplumsal olaylar, İstanbul 1998



Şimdi size kısaca kendi yaşam öykümden söz edeceğim. Emek-insan çelişkisi içersinde liseyi okudum. O yıllar sömürüyü, toplumdaki adaletsizliği, haksızlıkları ilk öğrenmeye başladığım yıllardı. Köyde domates tarlasında çalıştığım süreçte algım ve bilincim gelişmeye başlamıştı. Köyde ilk tanık olduğum, tefeci tüccarın köylünün domateslerini nasıl ucuz fiyata kapattığı, çalışmalarımızın karşılığını vermeden nasıl kayıplara karıştığıdır.




TAYAD’lı Kadınlar, İstanbul 1987



Bütün köyün başına gelen bu olay bilinçaltıma öylesine yerleşmişti ki, lise yıllarında karar verdim. Ben gazeteci olacaktım ve bütün bu olanları herkese anlatacaktım, bu adaletsizliklere, haksızlıklara karşı çıkacaktım. Çünkü o yıllarda gazetecilerin toplumun gözü kulağı olduğuna inanıyordum.




Çocuk ve gecekondu yıkımı, İstanbul 1987



O dönemki adıyla Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın yayın Yüksek Okulu Radyo TV Bölümü’nü birinci tercihimle kazandım. Çok olaylı yıllardı. Yine ilginç öykülerle dolu 80’lerin başında fotoğrafla tanıştım ve çok sevdim. Fotoğraf, kendimi en iyi ifade edebildiğim alan olarak karşıma çıktı. İnsanın hayatında rastlantılar vardır, insan ne zaman ki o rastlantıları olumluluğa çevirir, o zaman hayatında güzel şeyler gelişir. Bunun tersi ise, yaşamda önümüze birçok fırsat çıkar, ama biz onun farkına varmayız.




Sinegog baskını, İstanbul 1986



Bir foto muhabirinde olması gereken karar anı, bir çeşit refleks, sanırım bende hep vardı. O nedenle okulda fotoğrafla tanışmamı iyi değerlendirdiğimi düşünüyorum, hem de sıfır ekonomi ile.




Seçim, Ankara 2002



En ucuzundan klasik bir fotoğraf makinesi, o dönemde karanlık oda, kart baskısı vs. derken okulda ilk fotoğraf çalışmalarına başladım. İlk yarışmalara katıldım, ödüller, okul tarihinde ilk kişisel fotoğraf sergisi, karma sergi vs. Fotoğraf, yavaş yavaş yaşam biçimim oldu.




Seçim, İstanbul 2002



1982 yılında İstanbul Nokta dergisinden aldığım bir davet ile kendimi bu mesleğin içersinde buldum. Nokta dergisine ilk yaptığım röportajlardan biri, tahmin edeceğiniz gibi “Domatesin Öyküsü” idi. Bu röportaj benim için tutarlılık ve anlam açısından çok önemlidir.




Cumartesi anneleri, İstanbul 1996



O yıllarda okul yıllığıma fotoğrafla ilgili şunları yazmışım: “Ali ÖZ, insan sever ve sevdikleri için savaşım verir. En çok insanları seviyorum ve en çok onlarla kavga ediyorum. Çünkü onların yabancılaşmışlıklarına, tutsaklıklarına katlanamıyorum. Yaşamı çoğu zaman çözümleyemiyorum, ama en azından çözümleyebilmek için kafa patlatıyorum. Yaşıyorum tüm boyutlarıyla yaşamı”¦ Bugün pek keyfim yok. Keyifsizliğe bile alışıyor insan, ama keyiflenmeyi unutmak berbat. Yalnızken, karanlık odadayken, agrandizörümden süzülen ışıkta insanı görüyorum. Aydınlanıyor gözüm gönlüm. Önümüz bahar, bin bir çiçek açacak”.




Serbest, 1997



1982 yılında Cumhuriyet Gazetesi’ne şöyle demişim: “Fotoğraf Sanatı: En dolaysız, en somut bir sesleniş aracı oldu. Fotoğraf sanatında tema toplumsal ve evrenseldir, görsel iletişim olgusu ile birlikte el ele birlikte yürür. Hiçbir yazı Vietnam savaşı yada dünyadaki bir açlık sorununu bir fotoğrafın dilindeki gibi belirleyici, insanların yüreklerinde ve bilinçlerinde yaptığı etkiyi yapmamıştır. Bugün fotoğrafın sınır tanımayan evrensel dili nesnelliğinden gelen inandırma gücü sayesinde dünya insanları Nazi toplama kamplarının vahşetini, Hiroşima’yı, Vietnam’ı, Tel Zaatar’ı ve daha nicelerini sonsuza dek bilinçlerinde yaşatacaklardır.”




Seçimler, İstanbul 1994



Fotoğrafa bakış açım o gün neyse 25 yıl boyunca hep öyle oldu. Bugün de aynı mantık ve bakış açımla işime devam ediyorum.



Daha sonraki yıllar deneyim ve kazanımlarımın hızla arttığı yıllar oldu. Sırasıyla; NOKTA, GÜNEŞ, MİLLİYET, AKTÜEL, CUMHURİYET, TEMPO, STAR ve NTV MAG’da çalıştım.




Cumhuriyet mitingleri, İzmir 2007



Nokta dergisi o dönemde bizim için güzel bir okuldu. Delicesine bir çalışma temposu. Bir gün Kırkpınar’a gitmek istedim göndermediler. Cumartesi Pazar kendi olanaklarımla gittim. Pazartesi günü fotoğrafları gördüler 3 sayfa kullandılar. Ve ben o fotoğraflarla Çağdaş Gazetecilerin ödülünü aldım.




Ecevit cenazesi, 2006



Yine bir başka gün acil servis haberi yaparken uygulamayı görmek için kendimi novalgin iğnesi yaptırırken buldum. Bu dönemde yoğun çalışma temposu içinde oldum. Gündüz haber fotoğrafçılığı, gece de defile çektiğim çok oldu. Meslekte yeni bir genç olarak öncelikle deneyim sahibi meslektaşlarımı çok iyi takip ediyordum. Ayrıca acaba ben farklı ne yapabilirim diye düşünüp farklı işler yapmaya çalışıyordum.




1 Mayıs, İstanbul 2007



Daha sonra Güneş gazetesinde başarılı bir dönem geçirdim, oradan Milliyet’e çağrıldım. Ve 3 yıl Milliyet’te çalıştım. İlgi alanım tamamen toplumsal olaylar ve öğrenci olaylarıydı. 1987’de İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük işgal edilmişti, orada olan tek gazeteci bendim.




Güneydoğu boşaltılan köyler, 1993



1989 yılında Güneş gazetesine transfer oldum. Yeni bir yönetim ve yeni bir anlayıştı. Milliyet’te 600 lira maaş alırken, Güneş’te 1.750 liraya başladım. Çünkü o dönemde gazeteciye, haberciye değer verilirdi. İyi paralarla transfer olunurdu.




Ölüm oruçları, İstanbul 1998


Güneş gazetesi o dönemde ikinci okulumuz oldu. Yayın yönetmenimiz Metin Münir İngiliz ekolünden yetişmişti, yöneticiliğinde de bu açıkça görülüyordu. Fotoğraf önemli olmuştu, farklılık yaratan fotoğraflar kullanılıyordu. Gerçekten heyecan verici bir gazetecilik dönemi yaşadım. Güneydoğu’da (Nusaybin’de) özel timden bir tokat yedim, Cizre’de çatışmanın ortasına düştük, arabaya beyaz bayrak çektik çaresiziz. Özel tim bizi kovdu.


Gazeteciler, Fotoğraf: Burhan Özbilici, 1992



Cizre Kadıoğlu çatısına çıktık oradan teleobjektifle çekim yapmaya başladık. Bir anda taranmaya başladık. Kiremitler kırılıyordu kendimi teras boşluğuna atarak kurtuldum. Parmağım kırılmıştı. Özel tim bizi bir süre esir aldı. Arkadaşım bu arada çektiğimiz filmi vücuduna gizledi. Sonra biz o filmi 250 km’lik yolu bütün arama noktalarını aşarak Diyarbakır’da uçağa yetiştirdik. Fotoğraflar ertesi gün gazetede yayınlandı. Fakat bu kadar risk ve özveriye karşı gazete merkezinde arkadaşlar korkup kaçtılar dedikodusu çıkmış. Çünkü olay bölgesinde Diyarbakır bölge şefi olayı atladığı için bize çamur atmaya kalkışmıştı. Gazetecilik mesleğinde her zaman olabilen adilikler karalamalardı. Yine aynı tarihte arabamız üç takla attı, ölümden döndük. Böylece sayısız olaylar yaşadık. Güneş gazetesi o tarihte güzel bir gazeteydi ama ekonomik koşullar nedeniyle kapatıldı.


Erdal İnönü, İstanbul 1996


1991’de yayın hayatına yeni başlayan Aktüel dergisine geçtim. Bugün çok tartışılan Fatih, Çarşamba bölgesini “Fatih-Çarşamba İslam Cumhuriyeti” adı altında fotoğrafladım. Gazeteciler Cemiyetinin ve Çağdaş Gazeteciler Derneğinin ödüllerini aldım. Aktüel’den kendi isteğimle ayrıldım.




Şehitler, Kars 1992



Aynı yıl içersinde Cumhuriyet Gazetesi dönemim başladı. Burada çalışırken Zonguldak Grizu faciası oldu. Benim ilk işim sabah erken kalkar ve hemen TV’de haber kanalı açarım ve bir taraftan da interneti açarım. O yıllarda henüz internet yoktu TV’yi açtım faciayı öğrenince İstihbarat servisinin şefine telefon açtım. Onlar bir ekibi geceden yola çıkartmışlar. Beni göndermek istemedi. Benim ısrarım karşısında peki git dedi. Zonguldak’a kadar 5 otobüs değiştirerek ulaştım. Günlerce çok önemli fotoğraflar gönderdim. Fotoğraflarıma Şair Refik Durbaş yazılar yazdı. Ardından 1992’de Güneydoğu’da gazeteci İzzet Kezer’in öldürüldüğü 21 Mart Nevruz olaylarını yaşadım. Nahçıvan’da, Ermenilerle Azeriler savaşıyordu oraya gitmek istedim göndermediler. Ben yine kendi olanaklarımla Nahçıvan’a gittim. Fotoğrafları çektim. Ancak Türkiye’ye döndüğümde Cumhuriyet gazetesinden istifa ettim.




İslam ve aczmendiler, İstanbul 1996



Ardından 8 yıl sürecek Tempo dönemim başladı. Başarılı ve keyifli bir dönem oldu.



Bir foto muhabirinin haberine, fotoğrafına sahip çıkmasıyla ilgili bir örnek olarak size şunu söyleyebilirim. Yayın yönetmeninin benden iş istemesine gerek kalmazdı, genellikle kendi konularımı kendim seçerdim. Örneğin “Cumartesi annelerini 3 yıl boyunca 50 tam sayfa kullandım. En son yazı işleri müdürü “yeter ulan bu çirkin kadınları kullanmayacağım” dediği hafta iki tam sayfa kullanmak mecburiyetinde kaldı. Çünkü önüne öyle ilginç bir fotoğraf koydum ki, o fotoğrafı kullanmak mecburiyetinde kaldı.




Metin Göktepe’nin annesi, 1998



Daha sonra Star Gazetesi dönemi başladı. Tempo’da 450 milyon maaş alırken Star gazetesinde maaşım bir milyar olmuştu. Çok kötü bir gazeteydi. Sonunda o parayı bırakıp NTV MAG dergisine geçtim. Yine güzel keyifli bir dönem yaşadım. Hepinizin yakından yaşadığı ekonomik kriz dönemi geldi. Basın sektöründe yaklaşık 5000 arkadaşımız işsiz kaldı. Ve basın çalışanları bugünkü korkunç duruma düşürüldüler. Bugün basındaki arkadaşları 1999’daki ücretleriyle ve hiçbir özlük haklarını vermeden çalıştırıyorlar. Dolayısıyla çok meslektaşımda gazetecilik hedefi yok oldu. NTV MAG kapatılınca çıkışımı istedim ve fiilen çalışmayı bıraktım.




Hrant Dink suikasti protestoları, İstanbul 2007



2001 krizinden bu yana serbest gazetecilik yapıyorum. Sonuçta 6 yıldır fiilen çalışmıyorum, ama çalışan arkadaşlarımdan daha çok çalışıyorum.



1 Mayıs, savaş karşıtı eylemler, toplumsal eylem, en büyüğünden en küçüğüne kadar her türlü olayı takip ediyorum.




Ekonomik kriz, Ankara 2001



2001 ekonomik krizinde gece saat 11.30’da haber dinleyip, on dakika içersinde değerlendirme yapıp, gece 12 trenine binip, sabahın köründe esnaf eylemini çekmeye gittim. Ya da Irak savaşı başlangıcında canlı kalkan” otobüsüne atlayıp Bağdat’a gittim. Yaşamımda bu tür örnekler çok fazla.




İslam ve seçim, İstanbul 1994



Bütün bu heyecanlar, koşturmacalar niye? Çünkü yaptığım işin kutsallığına inanıyorum. Ben yaptığım işe politik belgesel diyorum. Savaşa karşı olduğum için savaş fotoğrafı çekiyorum. Açlığa karşı durabilmek için açlığın fotoğrafını çekiyorum. Ezilmişlerin, haksızlığa uğramışların fotoğrafını çekiyorum.




Almanya işçileri, Kapıkule 1982



Sonuçta ülkemizin 25 yıllık sosyal, politik tarihini belgeledim. Bu ülkede ne yaşandıysa bire bir objektif olarak çekmeye çalıştım. Objektiflik, nesnellik içersinde insandan yana, iyiden yana taraf olarak işimi yapmaya çalıştım.



Bir foto muhabiri olarak bu kadar özveride neden bulundum? Çünkü yaptığım işin kutsallığına inandım, önemini kavradım ve mesleğimi çok sevdim. Bu iş ancak sevgiyle, özveriyle yapılacak bir iş.




Bergamalı köylüler, İstanbul 1998



Foto muhabirliğin incelikleri vardır. Bir kere yaptığınız işle yoğun bir hayat yaşıyorsunuz. Yoğun insan ilişkileri yaşıyorsunuz.



Bu mesleği yaparken önceliğim hiçbir zaman zengin olmak bol para kazanmak olmadı. Öyle olsaydı zaten başka meslek, başka alan seçerdim.




Canlı kalkan otobüsü, Bağdat 2003



Sonuçta işimi iyi yaptım. İşini iyi yaparsan vazgeçilmez adam oluyorsun ve yaşamını sürdürecek belirli bir para kazanabiliyorsun.



Bugünkü koşullarda şartlar biraz foto muhabirliğin aleyhine değişti. Dijital teknoloji, internet kolaylık sağlamış gibi görünse de, belgeselci yönünden biraz kuşkular doğurdu. Manipülasyonlara (çarpıtmalara ) neden oluyor. Dijital teknoloji sayesinde herkes fotoğraf çekiyor, ama işin niteliksel kalitesi, içerik kalitesi zayıfladı. Görüntü kirliliği yaşanıyor.




CHP kurultayı, Ankara 1998



Eskiden Robert Capa’nın bir fotoğrafı, Vietnam savaşının fotoğrafları beynimize, bilincimize kazınırdı, ama bugün yanı başımızdaki Irak savaşından binlerce vahşi savaş fotoğrafları yakın tarihimizde olmasına rağmen unutulup gidiyor. Bunda biraz da günümüz insanının duyarsızlığı var. Herkes gemisini kurtaran kaptanı oynuyor. İdealler değerler kalmadı, herkes iyi, daha iyi yaşamak peşinde, bunun karşılığı ise kölece bir çalışma temposu. İnsanların hayatlarını iyi yaşayabilmeleri için zaman kalmıyor. Bu kaos ve hesaplamalar içersinde ben kendimce yaşamın çözümlemesini yaptım.




Çocuk ve cop, Mardin 1997



Edebiyatın büyük ustalarından Gabriel Garcia Marquez’e Karamsar bir insan olduğunuzu söylüyorsunuz ama kitaplarınızda her şey ne kadar kötü olursa olsun hep bir umut var, bu nasıl oluyor?” diye sormuşlar. Usta da cevap vermiş; “Dünyanın güzel olacağına inanmıyorum, ama inanmak istiyorum” demiş.




Cumartesi anneleri, İstanbul 1997



Ben de bütün olumsuzluklara rağmen çekmeye, belgelemeye devam ediyorum, çünkü foto muhabiri gelecek kuşakların, insanlığın belleği olmak için, bugünü yarına taşımak için çalışmak zorundadır.



Ali ÖZ





FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Ali Öz : Moskova`lı Evsizler





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ali Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto MuhabiriyimAli Öz : Ben Bir Foto Muhabiriyim

Manel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde Görmek



“Çalışma sürecimin değişimine sebep olan bir olay vardı.. Dönüm noktası, kişisel yaşamım ve profesyonel aktivitelerimde radikal değişikliklere sebep olan, çok ciddi bir kaza geçirdiğim 1982 yılı idi.



Bu olayın öncesi, 1970’lerdeki İspanya, Amerika ve Çin portfolyolarımı gerçekleştirdiğim foto muhabirlik zamanlarıma denk geliyor. O zamanlarda İspanyol ve yabancı basın için çalışıyordum. 1982’den sonrası farklı bir bakış açısı ve fotoğrafçılık ile iç mekanlar, tasarımlanmış ve hayali yerleri aradığım bir dönemdi. Bu, bir balıkçı ile bir avcı arasındaki olabilecek farklılığa benzer şekilde, benim fotoğrafçılığa olan bakışımdaki bir değişimdi. Şimdi artık dışarda görüntü yakalamaya çalışmıyor ama ışık ve şeklin kameramın arkasındaki hassas malzemeye yerleşmesini bekliyorum. Gaudi’nin çalışmalarını içeren bu son koleksiyonlarımın hepsi (Savaşçıların bahçesi kitabı), Ateş hakkında, Fantastik Mimari hakkında ve en son elementler hakkında (Rüzgar, Su, Toprak vb) şiirsellikleri ve dalgınlığa meyilli oluşları ile dikkat çeker.



Son on yıldan fazla zamandır fotoğraflarım vasıtası ile fotoğrafçının, fotoğrafladığı nesneden daha çok, kendi varoluşunun daha derinlerine gittiğinde duyduğu sessizlik ile iletişim kurmaya çalışıyorum. Bu, seyircinin kendi görüşünü yönlendirebilecek ya da etkileyebilecek hiç bir şey söylemeksizin, onu paylaşmaya davet ettiğim bir durum. Konuya biçim verme kabiliyetinden dolayı ve izleyicinin, içinde, kendi içinden gelen yansımaların bilincine varabileceği bir görüntü-alanı sunmak yerine fotoğrafçılığın sahip olabileceği şaşırtıcı ve cüretkar etkilerden kaçınıyorum.”



Manel ARMENGOL


“There was an event which caused a change in the process of my work. The turning point was the year 1982, when I had a very serious accident, bringing about a radical change in my personal and professional activity.



Prior to that event lies my time of photojournalism, to which correspond my Portfolios on Spain, the USA and China in the 1970s. At that time I worked for the Spanish and foreign press. After 1982 came a period of searching for interior spaces, imagined and imaginary places, another way of seeing, and of photographing, This was a change in my attitude as a photographer similar to the difference that may exist between a hunter and a fisherman. Now I no longer hunt for images in the exterior, but wait and allow time for the light and the form to settle on the sensitive material at the back of my camera. These later collections include those on the works of Gaudí (the book The Garden of the Warriors); on Fire; on Fantastic Architecture; and more recently on The Elements (Wind, Water, Earth, etc.), all with a marked poetical and contemplative leaning.



Over the last ten years I have tried, via my photographs, to communicate the silence that the photographer hears when he goes more deeply into his own state of being than into the object being photographed. This is a state that I invite the onlooker to share in, without saying anything that might guide or influence that onlooker’s own vision. I try to avoid the surprising, audacious effects that photography can have, due to its ability to mold the subject, and instead try to offer an image-space in which the observer can become conscious of the echo that comes from within himself.”



Manel ARMENGOL



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN





Ateş (Fire)


Bu serinin başlangıç noktası, Ateş efsaneleri (Sir James Frazer), Bir mumun alevi (G. Bachelard) hakkındaki metinlerdir. Ülkemde meydana gelen büyük yangınlara kadar, bir Klasik Linhoff (kullanılmış olarak satın aldığım), tripod, küçük şişelerde alkol, benzin gibi yanıcı bazı şeylerle ve olası kazaları önlemek için su dolu şeyler gibi diğer ufak tefek araç gereçle değişik yerlere seyahat ediyordum. Daha sonra polis tarafından şüpheli bulunmamak için ateşle denemelere son vermeye karar verdim.



Gün ışığının son saatlerindeki sihirli zamanlarda Tungsten film kullanıyordum.



The readings about the Myths of fire (Sir James Frazer), The flame of a candle (G. Bachelard) where in the origin of these series. I was travelling to different places with a Classic Linhoff (wich I bought used), tripod, and some burning helps like alcohol and gasoline small bottles, and other gadgets like recipients with water, etc. to prevent possible accidents; just until big fires have occured in my country. Then I decided to finish my essays with fire to evite to get suspicious by police.

I was using Tungsten light film exposed at the lates daylights, in the magic hour.












Çin 1979 (China 1979)



Aylık bir dergi için bilinmeyen ülke Çin’i görüntülemek amacıyla seyahat etmekle görevlendirilmiştim. Çalışmamı renkli olarak gerçekleştirdim ama zaman zaman Leica ve Summicrom 50 mm ile siyah-beyaz fotograflar da çektim. Çin çok sessiz bir ülke idi, Beijing ve Shangai caddelerinde sessizce hareket eden motosikletlerin ve binlerce bisikletin hiç gürültüsü yoktu. Pek çok insan yabancı görmemişti ve Çinliler giysilerime merak ve büyük bir ilgiyle bakıyorlardı.



I was assigned to travel to photograph China for a monthly magazine, to show this unknown country. I had developed my work in color, but time to time I took some photographs with my Leica and Summicron 50mm. in b/w. China was a very silent country, no noise of motorcycles and thousands of bicycles where moving slowly by the streets in Beijing and Shangai. Many people didn’t saw foreigners, and chineese where very curious looking my clothes and regarding with a quite interest.













Gaudi, Gece ayini (Gaudi, Nocturn)



Bu görüntüler Barselona’daki Casa Mila evinin çatısından. Yaratıcı mimar Antoni Gaudi onu, 1907’de Passeig de Gracia’da inşa etmiş. 80’lerin başında bu sıra dışı evde yaşamaya gittim. Bir yıl normal bir yaşam sürdükten sonra ölüme çok yaklaştığım bir kaza oldu. Foto muhabirliğine dönemedim. Ama yaşamıma ve dış dünyaya dini açılardan bakmaya başladım. Bunlar, o zamanlar geceleri Olypmus kameram ve tripotumla çatıya çıkıp uzun gece pozlamaları yaparak çektiğim ilk fotoğraflar. Buzdolabımda duran modası geçmiş Tungsten ışıklı filmler kullanıyordum. Orada içsel duygularımın farkına varabildim ve din ve felsefe hakkındaki metinlerle (Gaston Bachelard, Shoravardi, Rumi, René Guénonve diğerleri. İlişkisini keşfettim. Görüntüler çatılardaki bacalarda çekilmiş ve evrene doğru uzayan şekillerdi. Onlar 1987’de Savaşçıların Bahçesi adlı kitapta yer aldılar (O basım artık bulunmuyor, sadece kullanılmış bir kaçı Amazon’da)



Those images are from the roof of the house Casa Milà in Barcelona. The imaginative architect Antoni Gaudí build it in 1907 in the Passeig de Gràcia. I went to live in this extraordinary house in the begginings of 80′s. A big accident gets me near the death staying for more than one year out of the normal life. I couldn’t return to photojournalism, but I have started a contemplative look to my life and to the outside. These were the first photographs I took at that time, going up to the roof at night with my Olympus camera and the tripod, making large night exposures. I have used out of date tungsten light films that were remaining in my refrigerator. There I could recognize my inner feelings, and finding relations with my readings about religions and philosophy (Gaston Bachelard, Shoravardi, Rumi, René Guénon, and others). The images are from the chymneis placed on the roof like giants and forms that are growing to the cosmos. They where appeared in 1987 in a book called “The garden of warriors” (no more available this edition, only remaining some used in Amazon).











Bitki koleksiyonu (Herbarium)



Manel Armengol: Dünyayı bir kum tanesinde görmek.(Bitki Koleksiyonu, Turner, Madrid 2007; A-R Basım, D.A.P, New York 2008) Bu monografi metin, öncelikle fotoğrafçılık ve heykel olmak üzere çok çeşitli medya dallarında çalışan Katalan sanatçı Manel Armengol’ün çalışmalarından söz etmektedir. “Armengol’un çalışmalarının çoğunda, sadece asıl gerekli olanı sergilemek için görüntüler sözlüğünden lüzumsuz olanları yontup çıkarışıyla Beckett’i hatırlatan unsurlar vardır. Çalışması aldatıcı bir şekilde yalın, yapaylıktan yoksun ve kullandığı materyaller aşırı derecede azdır. Çalışması taklitçi sanatı yasaklayan, göz ve kameranın mükemmel birleşimiyle görünmezi ışığa çıkaran, karmaşayı kolayca açıklayan, sadelikdeki asalet ve sıradanlığın içindeki büyü ile öne çıkmıştır.”



– Margaret Hooks



Manel Armengol: Seeing the World in a grain of sand (Herbarium, Turner, Madrid 2007; A-R Press, D.A.P., New York 2008). This monograph text discusses the oeuvre of Catalan artist Manel Armengol, who works in a variety of media, primarily photography and sculpture. “There are elements in much of Armengol’s work that echo Beckett in his paring away of the superfluous from his lexicon of images to expose only the essential. His work is deceptively simple, devoid of artifice and the materials he utilizes extremely sparse… His work is propelled by a force that prohibits a mimetic art, a force that is in constant pursuit of innovative forms that in a seamless melding of eye and camera brings to light the invisible, revealing the complex in the uncomplicated, the sublime in the simple and the magical in the mundane.”



– Margaret Hooks












İspanya 1976-79 (Spain 1976-79)



Barcelona’da çekilmiş özgürlük gösterileri fotoğrafları, fotoğrafçılık hayatımda çektiğim ilk önemli görüntülerdir. O zaman, gazeteci yazar olarak çalışıyordum ama bu fotoğraflar beni foto muhabirliğine götürdü. Tüm büyük gazete ve dergilerde yayınlandılar (The New York Times, Spiegel, Paris-Match gibi) İspanya’da geçiş sürecinde yayınlanma imkanı yoktu (diktatör Franco’nun demokrasi için ölümüne kadar) Diğer görüntüler, 1970’lerin sonlarındaki İspanya’ya ait gündelik yaşam görüntüleridir.




The photographs about Demonstrations for freedom where took in Barcelona, just the firsts important images I have took during my courses on photography. At that time I worked as a journalist writer but these photographs took me to the world of photojournalism. Them where published in all the largest newspapers and magazines (The New York Times, Spiegel, Paris-Match, among others) and was no possibility to publish in Spain during the Transition (from Franco’s -the Dictatorship- death to Democracy). Other images are representative about day life during the last seventies in Spain.













Amerika 1977-78 (USA 1977-78)



Bir yıl ABD’de, İspanyol dergisi İnterviu’da muhabir fotoğrafçı olarak yaşadım. Sokaklardaki insanlar arasında arkadaşça ilişkilerin yaşandığı ve hippi ruhunum halen sürdüğü 70’lerin sonlarında güzel bir deneyimdi.



I lived one year in usa as a photographer correspondent for a spanish magazine Interviu. It was a beautiful experience in the last seventies when still existing the hippy spirit and the friendly relation between people in the streets was usual.












İzlanda tarihi (Chronicle of Iceland)



Uzun yıllardır İzlanda’ya gitmeyi hayal ediyordum. Geçen yıl tekrarını yaptığım olağanüstü bir deneyimdi (2003). Doğanın gücü beni çok etkiledi. Temmuz ayında, gece hava kararmıyordu ve gölgesiz kuzey ışıkları gece de fotoğraf çekimine izin veriyordu. Dünyanın büyük bir çocuk gibi nefes aldığını duyabileceğiniz volkanik bir bölge olan Namarkard’da idim. Burada dünyanın nefes aldığını fark edebilirsiniz.



I’d been dreaming along many years to visit Iceland. Was a extreme experience (2003) which I repeat last year again. The force of the Nature impresses me absolutely. At night, in july, the dark didn’t come, and it remains a nordic light with no shadows wich permit keeping taking photographs at “night”. I was in the volcanic field “Namarkard” where you can here the Earth breathing like a big child. There you can realize the Earth is alive.













Manel ARMENGOL Hakkında



1949. Badalona, Barcelona, İspanya’da dünyaya geldi.


Barcelona İstihbarat Merkezi’nde gazetecilik çalışmaları


1971. Barcelona ve Madrid gündelik gazeteleri ve dergilerinin pek çoğu için serbest fotoğrafçılık


1975. Kendi haberlerini resimlemek amacıyla Joaquin Mutaner Center’da fotoğraf çalışmaları.


1976. Barcelona. Bir özgürlük gösterisinin fotoğrafları. Bunlar, İspanya’nın siyasi geçişinin sembolik referansları haline geldi ve bir çok kitap ve diğer basın medyasında son 28 yıldır yayınlanmasının yanısıra ; Paris Match, The NewYork Times, Newsweek, Time, Le Nouvel Observateur, New Reporter, Der Spiegel, Stern gibi pek çok yerde de yer aldı.


1976-80. Pek çok haftalık dergide özellikle sosyal olaylarda uzmanlaşmış profesyonel fotoğrafçılık (Interviú, Primera Plana, Ciudadano gibi)


1977-78. ABD. Haftalık dergi İnterviu için muhabirlik


1979. Çin’deki Play Boy İspanya için özel muhabirlik, çalışma konusu: Bugünün bilinmeyen Çin’i


1980. İlk fotoğraf sergisi. Spectrum-Canon Gallery, Barcelona


1982. Antonio Gaudi’nin mimari başyapıtı La Casa Mila, La Pedrera’ya taşınır


Fotomuhabirliği kariyerini sona erdiren şiddetli bir kaza sonrası iyileşmeye başlar.


1983. La Pedrera’nın çatı bacaları ve mimarisinin ilk gece fotoğrafları


1984. İyileşmeye devam. Aksiyon fotoğrafçılığı ile başladı şimdi ise sessiz yerler ve ışıkları gözlemleyerek çalışıyor.


1985-2000. Pek çok Alman, Japon, Fransız ve Amerikan mimari fotoğrafçılık ve resim yayınlarında çalışmalar yaptı. (Casa Vogue, Connaissance des Arts, db Architecture. Kitaplar: Artesanía de España, Separad-Sefarad, Barcelonas, Domus Isozaki, gibi.) Peru, Venezuela, Burma ve Çin’e seyahat.


1985.”Ateş” koleksiyonu üzerinde çalışmaya başladı.


1987. “Savaşçılar Bahçesi” Lunwerg yayıncılık tarafından 8 dilde yayınlandı. Kitap, Gaudi’nin La Pedrera’sına ait gece fotoğraflarından oluşan bir koleksiyon.


1989. Ortaçağ sanatı profesörü Viktoria Cirlot ile “Fantastik Sanat” konusunda, Barcelona’nın büyük renkli fotoğraflarından oluşan bir çalışmalar serisi.


1993.Siyah-beyaz serileri “elementler” in bir parçası olarak ”Rüzgar” ve “Su” üzerinde çalışmaya başladı ve 12 yıl karanlık odadan uzak kaldıktan sonra kendi film banyosunu yaptı.


1993. Barcelona Bellaterra üniversitesi Görsel Sanatlar Bilimi ve İletişim departmanında doçent.


2001. Tokyo’da Shiseido Word yayıncılık tarafından arkadaşı Ella Taniguchi’nin şiirlerini içeren “Suyun Sesleri” ve “Rüzgarların Anıları”nin yayınlanması.


2000-03. NewYork, Nepal, Dahramsala, Hindistan ve Tokyo’ya seyahatler, haberler ve sergiler.


2003. İzlanda’ya seyahat: siyah-beyaz manzara sergisi.


2004. “Bitki Koleksiyonu” adlı büyük, siyah-beyaz format üzerinde çalışmalar. Barcelona Pompeu Fabra Üniversitesi’nde gazetecilik öğrencileri için fotoğrafçılık kursu.


MNAC (Katalonya Ulusal Sanat Müzesi) , Gösteriler ‘76 daimi koleksiyonu için fotoğraflarını satın aldı.


2005. Barcelona Botanik Enstitüsü’nde 88 fotoğraflık “Bitki portreleri” sergisi. “Paris defteri”adlı küçük seri.


2006. Yeni siyah-beyaz kristalleşmiş mineraller çalışması (devam etmekte). Bitki Koleksiyonu’nun düzenlemesi.


2007. Margaret Hooks’un yazısı ile Bitki Koleksiyonu kitabı , “Manel Armengol: Dünyayı bir kum tanesinde görmek” Madrid’de Turner Editors tarafından basıldı. Kitap Barcelona’da Colectania Vakfı’nda sunuldu. Girona Şehir Konseyi tarafından CRDI (Araştırma Merkezi ve görüntü difüzyonu)’nda görev verildi. Siyah-beyaz kristalleşmiş mineraller çalışması devam etmekte (“Gökyüzünden gelen taşlar”) ; (“ Özensiz ufuklar” ve “Hiçbir yerin bahçeleri” stenopeic kamera ile, siyah-beyaz.




http://www.manelarmengol.com


http://vrbanas.blogspot.com




EXHIBITIONS


SERGİLER



Solo Exhibitions/ Kişisel Sergiler:



2008


“Transiçoes” (Transitions) 70′s in Spain, China, United States. Arquivo Municipal de Fotografia. Lisboa. Portugal.


“Geçişler” İspanya, Çin, Birleşik Devletler’de ‘70ler. Arquivo Belediyesi Lizbon, Portekiz.


“Herbarium” Triangle Gallery. Barcelona.


“Bitki Koleksiyonu” Triangle Galeri. Barcelona


2007


“Voices of water” Sant Salvador Convent. Horta de Sant Joan. Tarragona.


“Suyun sesleri” Sant Salvador Manastırı. Horta de Sant Joan. Tarragona


Carmen Torrallardona Gallery. 2nd. Circuit d’art contemporani. Andorra.


Carmen Torrallardona Galeri. 2. Çağdaş Sanat Dönemi. Andorra.


2006


“The garden of warriors”. Museu Comarcal d’Olot. Girona.


“Savaşçıların Bahçesi”. Comarcal d’Olot. Girona.


2005


“Portraits of herbs”. Botanic Institute. Barcelona


“Bitki Portreleri”. Botanik Enstitüsü. Barcelona


“In the beggining”. Kunsthal. Rotterdam. Netherlands


“Başlangıçta” .Kunsthal. Rotterdam. Hollanda


2004


“Der Himmel über Gaudi” Sparkasse. Bremen. De


“Gaudi üzerinde gökyüzü” Banka. Bremen. Almanya


“Iceland Chronicle” 3 Punts Gallery. Barcelona


“İzlanda tarihi” 3 Punts Galerisi. Barcelona


“In the begining”. Generalitat House. Perpignan. Fr


“Başlangıçta” Generaller Evi.Perpignan. Fransa


LaFotoBcn. Contacta. Barcelona. Spain


2003


“In the begining”. Centre Culturel Le Moulin. Roches sur Garonne. Toulouse. France


“Başlangıçta” Le Moulin Kültür Merkezi. Rock Garonne.Toulouse. Fransa


« In the begining » Casa de España. Santo Domingo. Dominicana Republic


“Başlangıçta” İspanyol Evi. Santo Domingo. Dominik Cumhuriyeti.


2002


« Au Commencement » Maison de la Catalogne. París. France


“Başlangıçta” Katalonya Evi. Paris. Fransa


2001


Alejandro Sales Gallery. Barcelona. Spain


Palau Robert. Barcelona. Spain


1999


Railowsky Photo Gallery. Valencia. Spain


1999 EGAM Gallery. Madrid. Spain


ARCO’99. EGAM Gallery. Madrid. Spain


1992


Alejandro Otero Museum-Foundation for Visual Arts. Caracas. Venezuela


Alejandro Otero Müzesi – Görsel Sanatlar Vakfı. Karakas. Venezüela


1987


Eude Gallery. Barcelona. Spain


1981


Spectrum-Canon Gallery. Barcelona. Spain



GROUP Exhibitions/Grup Sergileri:


2007


12ª st-art. 3 Punts Gallery. Strasbourg.


“Strange couples”. (Colectania Found.) Art Space Caja Madrid. Catalog. Zaragoza.


“Garip Çiftler” (Colectania Vakfı) Caja Madrid Sanat Alanı. Katolog. Zaragoza


“Photojournalism in Catalonia 1976-2000″. La Virreina Exhibitions. Catalog. Barcelona.


“Katolonya’da Fotomuhabirliği 1976-2000”. La Virreina Sergileri. Katalog. Barcelona


A/34 Gallery. Barcelona.


“Catalonia Look” HERBARIUM. 3Punts Gallery, Raimon Llull Institute. Art Center Friedrichstrasse. Berlin.


“Katalonya Görünüşü” Bitki Koleksiyonu. 3Punts galeri, Raimon Llull Enstitüsü. Friedrichstrasse Sanat Merkezi. Berlin


Fotoencuentros 07. “Mirada animal”. Murcia.


“Private lives”. Astroc Foundation. Madrid.


“Özel Yaşamlar” Astroc Vakfı. Madrid


2006


“Photography history in Spain”. Círculo de Bellas Artes. Madrid.


“İspanya Fotoğrafçılık Tarihi” Círculo de Bellas Artes. Madrid.


“Strange couples”. Foto Colectania Foundation.Barcelona. Spain


“Garip çiftler”. Foto Colectania Vakfı. Barcelona. İspanya


2005


“Barcelona and Photography”. City History Museum. Barcelona. Spain


“Barcelona ve Fotoğrafçılık”. Şehir Tarih Müzesi. Barcelona. İspanya


“Twenty years” Railowsky Gallery. Valencia. Spain


“Yirmi yıl” Railowsky Galeri. Valencia. İspanya


“Where is Léger?” 3 Punts Gallery. Barcelona. Spain


“Leger Nerede?” 3 Punts Galeri. Barcelona. İspanya


“Time and Memory”. Foto-Colectania Foundation. Barcelona. Spain


“Zaman ve Hatıra” Foto Colectania Vakfı. Barcelona. İspanya


“In the cities”. Cathalog. Canal Isabel II Foundation. Madrid (Collection of Foto-Colectania Foundation)


“Şehirlerde” Katalog. Canal İsabel II.Vakfı. Madrid (Foto Colectania Vakfı Koleksiyonu)


Masart. Art Frankfurt


Permanent exhibition. City History Museum. Girona. Spain


Daimi Sergi. Şehir Tarih Müzesi.Girona. İspanya


Permanent exhibition MNAC (National Art Museum of Catalonia). Barcelona. Spain


Daimi sergi MNAC (Katolonya Ulusal Sanat Müzesi) Barcelona. İspanya


2004


50th. Tri-X Anniversary Kodak film. IDEP GALLERY School of Photography. Barcelona


50. Tri-X Kodak Film Yıldönümü. IDEP Galeri. Fotoğrafçılık Okulu. Barcelona


Hommage to M.Vázquez-Montalbán. Col.legi de Periodistes. Barcelona


Vázquez-Montalbán’a saygı. Col.legi de Periodistes. Barcelona


Private lives. Foto Colectania Foundation. Barcelona


“Özel Yaşamlar” Foto Colectania Vakfı. Barcelona


Essencies 8″ Col.lecció Olor Visual Ernesto Ventós. Sala Estudi, Universitat de Valencia.


“Gaudi, A multifaceted view” The University of Tel Aviv. Israel


“Gaudi, Çok yönlü bir bakış” Tel aviv Üniversitesi. İsrail


2003


“Freedom expression” Mediterranean Culture Center. Valencia. Spain


“Özgürlük ifadesi” Akdeniz Kültür Merkezi. Valencia. İspanya


Invited. “Transition 1976-79, China 1979, USA 1978-79”. Imagin-off. Perpignan. France


Davetli. Geçiş 1976-79, Çin 1979, ABD 1978-79” .Perpignan. Fransa


Antoni Gaudi: a multifaceted view” The Art Gallery of Graduate Center. The City University of New York. US.


Antoni Gaudi:çok yönlü bir bakış” Mezuniyet Merkezi Sanat Galerisi. New York Şehir Üniversitesi


2002


“Impacte Gaud픝 Art Center of Santa Mònica. Barcelona. Spain


“Gaudi Etkisi” Santa Monica Sanat Merkezi. Barcelona. İspanya


Fine Art Museum. Sevilla. Spain


Güzel Sanatlar Müzesi Sevilla. İspanya


“Gaudí. A multifaceted view. Gaudí’s works in the catalan photography” Copec (Catalog) itiner. Munich, Moscú, París, Madrid, New York.


“Gaudi. Çok yönlü bir bakış. Katalan Fotoğrafçılığında Gaudi’nin Çalışmaları.” Katalog. Münih,Moskova,Paris,Madrid,NewYork.


“Photography Works” Alejandro Sales Gallery. Barcelona. Spain


“Fotoğrafçılık çalışmaları” Alejandro Sales Gallery. Barcelona. Spain


“Spain in Roma” (cathalog)>itinerante. Sala dell’Istituto Cervantes. Roma, Vigo


“Roma’daki İspanya” Katalog. Sala dell’Istituto Cervantes. Roma, Vigo



2001


“La obra de Gaudí en la fotografía catalana” Copec-Instituto Cervantes (catalogo)> itinerante: Roma, Milano


“Gaudi’nin Fotoğraf Çalışmaları. Katalanca” Copec-Instituto Cervantes. Katalog. Roma, Milano


“Journalism and journalists”Museu d’Història de Catalunya. Bcn


“Habercilik ve Haberciler” Katalonya Tarih Müzesi. Barcelona


“Tiempo de Transición” Fundación Telefónica. Madrid


“Geçiş Süresi” Telefon Vakfı. Madrid


2000


“Introducció a la Història de la fotografia a Catalunya” Museu Nacional d’Art de Catalunya. MNAC>itinerante


“Katalonya fotoğrafçılık tarihine giriş” Katalonya Ulusal Sanat Müzesi.Gezici


“11 de september generation” Col.legi de Periodistes. Barcelona>itinerante


“11 Eylül Nesli” Col.legi de Periodistes. Barcelona. Gezici


“Books” Railowsky Photo-Gallery. Valencia. Spain


“Kitaplar” Railowsky Foto-Galeri. Valencia. İspanya


1999


“150 years of photography in Spain” Círculo de BB.AA.Madrid


“İspanya’da fotoğrafçılığın 150 yılı” Madrid


“Madera” Egam Gallery. Madrid


“Ağa甝 Egam Galeri. Madrid


1997


“Testimonis” Col.legi de Periodistes.Barcelona


“Deliller” Col.legi de Periodistes.Barcelona


1996


“Las fuentes de la Memoria” Fund. La Caixa. Barcelona,Madrid>itinerante


“Anı kaynakları” La Caxia Vakfı. Barcelona, Madrid. Gezici


1992


“Los derechos humanos”. Amnesty Int. M.A.M. Julio González. Valencia


“İnsan Hakları” Amnesty Enstitüsü. M.A.M. Julio González. Valencia


1991


“Cuatro direcciones” Fotografía Contemp. Española M.N.C.A.R.S – Madrid.


“Dört yöne” Çağdaş fotoğrafçılık. İspanya Madrid


1990


Serigrafías Nocturn. Daimaru Gallery. Tokio


Serigrafias Gece ayini Daimaru Galerisi. Tokyo


100 anys fotoperiodisme a Catalunya. Palau de la Virreina. Barcelona


Katalonya 100. Fotoğraf yıldönümü. Palau de la Virreina. Barcelona





COLLECTIONS -KOLEKSİYONLAR


Dlk collection (www.dlkcollection.com)


Colectania Private Foundation (www.colectania.es)


Key Itoh, collection


National Art Museum of Catalonia (MNAC) Permanent Collection


City Museum of Girona. Permanent Collection


Repsol Co., collection


Other private collections


Diğer özel koleksiyonlar



AUTHOR BOOKS


Yazarın kitapları


“THE GARDEN OF WARRIORS” Lunwerg Editorial, Barcelona 1987. Sold out. (Savaşçılar Bahçesi)


“MEMORIES OF WINDS” Shiseido Word, Tokio 2001. (Rüzgarların anıları)


“VOICES OF WATERS” Shiseido Word, Tokio 2001. (Suların Sesleri)


“HERBARIUM” Turner Editorial, Madrid 2007. (Bitki Koleksiyonu)




Manel Armengol



About Manel ARMENGOL



1949. Born in Badalona, Barcelona, SPAIN.


Studies journalism at Barcelona’s CIC.


1971. Free-lance journalist with several Barcelona and Madrid daily papers and magazines.


1975. Studies photography – to illustrate his reports – at the Joaquín Muntaner Center.


1976. Barcelona. Photos of a demonstration for freedom: These become the symbolic reference to Spain’s political transition; They have been published by Paris-Match, The New York Times, Newsweek, Time, Le Nouvel Observateur, New Reporter, Der Spiegel, Stern and more, as well as in several books and other press media during the past 28 years.


1976-80. Professional Photographer specializing in social reports for several weekly magazines (Interviú, Primera Plana, Ciudadano, etc.)


1977-78. U.S.A. Correspondent for Interviú, weekly magazine.


1979 Special Correspondent for Play Boy Spain in China, work theme: Today’s unknown China.


1980. First photo exhibition. Spectrum-Canon Gallery, Barcelona.


1982. Moves to La Casa Milá, La Pedrera, a masterpiece of Antonio Gaudi, the Architect.


Begins recovery from a severe accident that ends his photojournalism career.


1983. First night photographs of La Pedrera´s rooftop chimneys and architecture.


1984. Continues recovery. Initially doing action photography, now works focusing on observing quiet spaces and lights.


1985-2000. Works for several German, Japanese, French, and American Publishers of architecture photography and picture. (Casa Vogue, Connaissance des Arts, db Architecture. Books: Artesanía de España, Separad-Sefarad, Barcelonas, Domus Isozaki, etc.) Travels to Peru, Venezuela, Burma, China.


1985. Starts working on the “Fuego” (Fire) collection.


1987. “El Jardín de los Guerreros”, (The Garden of the Warriors), publisher by Lunwerg Publishers in 8 languages. The book is a collection of his night photographs of Gaudi´s La Pedrera.


1989. Works on a series of large color photos of Barcelona´s architecture, on the theme of “Fantastic Art”, with Victoria Cirlot, Professor of Medieval Art.


1993. Starts working on “Wind” and “Water”, as part of his black and white Series on “The Elements”, and does his own film development after twelve years away from the dark room…


1993. Associate Professor at Bellaterra´s University Department of Audio-visual Science and Communication in Barcelona.


2001. Publication of “Voices of Water” and “Memories of Winds”, featuring poems of friend Elia Taniguchi, by Shiseido Word Publishers in Tokyo.


2000-03. Travels to New York, Nepal, Dahramsala, India, and Tokyo: reports and exhibitions.


2003. Travels to Iceland: black and white exhibition of landscapes.


2004. Works on “Herbarium” a large black and white format.


Photography course for Journalism students at Pompeu Fabra University, Barcelona.


MNAC (Catalonia National Museum of Art) acquires photographs on Demonstrations ’76s for the Permanent Collection.


2005. “Portraits of herbs” exhibition of 88 photographs in the Botanical Institute of Barcelona. Small serie called “Paris notebook”.


2006. New b/w work whith cristallized minerals (in progress). Editing the book HERBARIUM.


2007. Issue of the book HERBARIUM, with Margaret Hooks text “Manel Armengol: Seeing the world in a grain of sand”, published by Turner Editors, Madrid. The book is presented at Colectania Foundation, Barcelona. Assignement for the CRDI (Research Center and Image Diffusion) from the City Council of Girona. Work in progress on cristallized minerals in b/w (“Stones from the sky”); (“Imprecise horizons” and “Gardens of No-Where” b/w with stenopeic camera.



http://www.manelarmengol.com

http://vrbanas.blogspot.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.

Manel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde GörmekManel Armengol : Dünyayı Bir Kum Tanesinde Görmek

Hengki Koentjoro : Dışavurum Yolculuğum



DIŞAVURUM YOLCULUĞUM



Hayat bana göre gerçekten bir yolculuktur,


Bir kaçış biçimi,


Yeni insanlar ve yerlere rast gelmek için yolculuk etmek,


Kültür ve doğayla kaynaşmak,


Onlarla bir olmak,


Tüm bunlar böyle adlandırmaktan hoşlandığım


Dışavurum yolculuğum.


Yolculuğum sırasında seçtiğim format siyah beyaz fotoğraf


Aslında bana göre,


Fotoğraf sadece bir çoğaltma biçimi değil,


Daha ziyade fotoğrafçı ve konu arasında,


Daima hayat ile içiçe,


Ve daima değişen


Yaşayan bir ilişkidir.


Çünkü,


Siyah beyaz fotoğraf renkli fotoğraf gibi kısıtlı olmadığı için,


Kendini ifade edebilmek için,


Aslında daha büyük özgürlük sağlar,


Aynı gerçekliği görebilmede,


Alternatif bir yol gösterdiği,


Ve kişisel yoruma esneklik sağladığı için,


Siyah beyaz fotoğraf daha hoşgörülüdür.


Kendimi ifade ettiğim yolculuğuma devam ederken,


Siyah beyaz fotoğraf benim için sadece bir gerçeklik değil,


Dünyadaki bir ayna,


Sanatsal dışavurumun güçlü bir ifadesi ,


Hayatın sırlarını daha açık bir biçimde görmeme izin veren gizemdir.


Sizi benim siyah beyaz fotoğraflarıma bakarak,


Benim yolculuğuma katılmaya için çağırıyorum,


Ancak uyarıyorum,


Benden biraz daha farklı görebilirsiniz,


Bu da her birimizin bireysel olarak sorumlu olduğu,


Kendimize ait bir dışavurum yolculuğumuz olmasından kaynaklanıyor.



















MY JOURNEY OF EXPRESSION



Life for me is actually a journey,


A form of escape,


Traveling to encounter new people and places,


Becoming one with


And merging with culture and nature,


During what I like to call


My journey of expression.


My chosen medium on my journey is B&W photography.


For me however,


Photography is not merely a form of duplication,


Rather a living relationship


Between the photographer and the subject,


A relationship that is always full of life


And always changing.


This is because


B&W photography is not restricted like color,


Rather it allows greater freedom


For self expression,


Offering an alternative way


Of seeing the same reality:


B&W photography is more tolerant


And pliable for personal interpretation,


A mirror on the world,


A powerful means of artistic expression;


B&W photography is not just reality for me,


It is mysterious


Allowing me to see the mysteries of life


Far more clearly,


As I continue along my journey of expression.


I invite you to join me on my journey,


Through viewing my B&W photographs,


But I warn you,


You might see things a little differently from me.


This is because we all have our own journey of expression,


And one which we are individually responsible for.

















Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL






Hengki KOENTJORO Hakkında



24 Mart 1963’te Semarang, Central Java, Endonezya’da doğdu. Hengki Koentjoro başarılı bir siyah beyaz fotoğraf sanatçısıdır.



Video prodüksiyonu üzerine uzmanlık ve güzel sanatların fotoğraf dalında dersler aldığı Brooks Fotoğraf Enstitüsü, Santa Barbara, Kalifornia, USA mezunudur.



Hengki, doğa belgeselleri ve kurum profilleri üzerine uzmanlaşmış kendi çok başarılı film ve video prodüksiyon evi, PT Indochroma Productions’ı kurmak için Endonezya’ya geri döndü, şu an eşi Lana ve iki çocuğu ile Jakarta’da yaşamaktadır.



PT Indochroma Productions’ının faaliyetleri dışında Hengki, hayatı ifade etme yolculuğunda, doğru yolda olduğuna inandığı siyah beyaz fotoğraf dalında tam zamanlı bir uygulamacıdır.



Hengki Koentjoro


About Hengki KOENTJORO



Born in Semarang, Central Java, Indonesia, on March 24, 1963, Hengki Koentjoro is an accomplished black and white photographer.



He is a graduate of the Brooks Institute of Photography, Santa Barbara, California, USA, where he majored in video production and minored in the fine art of photography.



Hengki returned to Indonesia to set up his own highly successful film and video production house, PT Indochroma Productions, specializing in nature documentaries and corporate profiles, and now lives in Jakarta with his with wife Lana and their two children.



In addition to running Indochroma Productions, Hengki is a full-time practitioner of the art of black and white photography, which he believes to be his true purpose in life’s journey of expression.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum YolculuğumHengki Koentjoro : Dışavurum Yolculuğum

Gerda Kochanska ve Luca Tronci : La Chureca



La Chureca, Managua kentinin ana katı atık çöplüğünün adıdır. Halen 1500 civarında kişi Managua, Nikarugua’da kent çöplüğünde yaşamaktadır. Burada yaşayan insanların % 53’ü 18 yaş altındadır. Genellikle aileler gündoğumundan gün batımına dek çöplükte çalışırlar. Çocuklar ve yetişkinler günlerini çöp yığınları içinde 2 ile 4 kordoba, bir pound (onaltı kordoba yaklaşık bir dolardır) edecek alüminyum, plastik ve cam gibi kıymetli obejeler aramakla geçirirler. Çoğu günler, bir aile birkaç pound toplayabilir. Çocukların yaklaşık 4 yaşında çalışmaya başlaması, her geçen sene içinde sorumluluklarının katlanarak artması ile nüfusun başka bir bölümü de bambaşka bir iş koluna, fuhuşa başlamaktadır.



Çöplüğün hemen yanı başındaki, hayvanların içine pisledikleri, bakteri kaynayan, gölde kadınlar, erkekler ve çocuklar çamaşır yıkayıp, yıkanır ve balık tutarlar. Bu suyla ilişkide olan tüm insanlar arasında ağır cilt mantarları, kulak enfeksiyonları, parazitler ve diğer hastalıklar yaygındır. La Chureca’daki besin kaynağı kötü beslenmeye davetiye çıkarmaktadır. Kötü beslenmeye bağlı olarak vücudun saç foliküllerinde melanozom üretimini devam ettirememesi nedeniyle çocukların çoğu açık renk saçlıdır. Çöplükte yaşayan insanlar arasında ağır sağlık problemlerine neden olan bakteri ve pislikten başka, havanın niteliği de, solunum sağlığına darbe vurmaktadır. Yıllar içinde, fazla çöplerin yakılması için uçaklar atık yakıt ve kimyasallarını çöplüğe boşalttılar. Bunun sonucunda oluşan küller ve duman inanılmaz bir toksik hava meydana getirdi.



Ayrıca Los Quinchos Projesi, La Chureca’da mevcuttur. Alfabe, sayılar, resim öğrenmek ve oyunlar oynamak gibi çocukların eğitimine yönelik aktivitelerin düzenlendiği, yemekhaneli bir merkez vardır. 1991 yılında İtalyan bir sosyal görevli olan Zelinda Roccia tarafından kurulmuş olan Los Quinchos Projesi, kötü davranılan ve terkedilmiş “sokak çocukları” için bir sığınak sağlamaktadır. Ağır yoksulluk ve ev içi şiddet baskısı ile, sokak çocukları sürekli açlık ve ilgisizlik ile yüzyüzedir. Nikaragua’nın her yanından başkente, Managua’ya onun sokak ve pazarlarında çalışmak ve yaşamak için gelirler. Nikaragua, yüksek doğum oranı ve 18 yaş altı yoğun nüfusu ile batı yarımkürede, en fakir ülkeler arasında sayılmaktadır.





La Chureca is the name of the major solid waste dump of the city of Managua. Around 1500 people currently live at the city dump in Managua, Nicaragua. 53% of the people who live there are under the age of 18. Families typically work in the dump from daybreak to dusk. Children and adults spend their days searching through the piles of trash, looking for objects of value: aluminum, plastic, and glass all yield about 2 to 4 cordobas a pound (sixteen cordobas is almost one dollar).

On most days, a family will collect a few pounds. While children begin working around the age of 4, incrementally increasing their responsibilities each year, another sect of the population begins an entirely different work environment: prostitution. The nearby lake at the dump where animals defecate and bacteria-ridden runoff washes is where women, men and children wash their clothes, bathe, and fish. Severe skin funguses, ear infections,parasites, and other diseases spread amongthe people who encounter this water. The source of food in La Chureca also leads to malnutrition. Many of the children have light colored hair – a key attribute of malnutrition when the body cannot sustain the production of melanosomes in the hair follicles. In addition to the bacteria and filth that cause severe health problems among the people at the dump, the air quality also impacts respiratory health. Over the years, planes dumped fuel and chemicals over the waste to burn the excess trash. The ash and smoke that resulted created incredibly toxic air.

The Project Los Quinchos is also present in La Chureca. There is a center equiped with a canteen where are organised some educational activities for children (learning the alphabet, numbers, drawing and playing games). Founded in 1991 by Italian social worker Zelinda Roccia, Project Los QUnchos offers a refuge for abused and abandoned “street children”. Fleeing extreme poverty and domestic violence, the street children suffer constant hnger and neglect. They come form every part of Nicaragua to the capital, Managua, to work and live in its streets and markets. Nicaragua ranks among the poorest countries in the western hemisphere, with high birth rates and high inhabitants under 18 years of age.


Hazırlayan (creation by) : Aydan ÇINAR
Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL





































Gerda KOCHANSKA Hakkında


1974’te Polonya’da doğdu. Barselona Üniversitesi’nde İspanyol Dili ve Edebiyatı’ndan mezun oldu. İngiltere, İspanya, Polonya ve İtalya’da farklı sergilerde yer aldı. 2008 Görsel Kültürde En İyi Fotoğrafik Hikaye Ödülü’nü (2008 Award of Excellence Photographic Story in the Visual Culture Awards) kazandı. 2009 Rönesans Fotoğraf Ödülü’nü (2009 Renaissance Photography Award) kazandı. Barselona’da yaşamaktadır.




Gerda Kochanska



Luca TRONCI Hakkında



1966 yılında Caglieri, Sardunya’da doğdu. Yerel üniversite, 1992 yılında hukuk mezunudur. Çok sayıda reklam fotoğrafçısı ile birkaç yıllık ortak çalışmanın ardından 2000 yılında serbest fotoğrafçı olarak bağımsız çalışmaya başladı. O günden beri diğerlerinin yanısıra; Straight no Chaser, Famiglia Cristiana, Il Manifesto, l’Unione Sarda, il Giornale di Sardegna, E Polis, The New York Times, Foto8, Courier International gibi gazete ve dergilerde yayınlandı. Bunun yanısıra S, C, P, F… (İspanyol), Com.Unico (İtalya), Addv (İtalya), Yanko (İspanya), Anteprima (Japonya), Side Slope (Japonya), Alcoa (İtalya) gibi müşterilerin ürün tanıtımında çalıştı. “Barselona ve Fotoğraf” toplu gösterimine seçildi ve aynı isimli katalogda yer aldı. Çalışmaları İspanya, İngiltere, İtalya’da sergilendi. Barselona ve Cagliari’de yaşamaktadır.




Luca Tronci



About Gerda KOCHANSKA



Born in Poland in 1974. Gained a degree in Spanish Literatury and Language at the University of Barcelona. Exposed in different expositions in England, Spain, Poland and Italy. Awarded in 2008 Award of Excellence Photographic Story in the Visual Culture Awards and in 2009 Renaissance Photography Award. Based in Barcelona.



About Luca TRONCI



Born in Cagliari, Sardinia, in 1966. Gained a degree in law in the local university, 1992. After a few years of collaboration with several advertising photographers started his independent career as a freelance photographer in 2000. Published, since then, in newspapers and magazines, among the others: Straight no Chaser, Famiglia Cristiana, Il Manifesto, l’Unione Sarda, il Giornale di Sardegna, E Polis, The New York Times, Foto8, Courier International, etc. Worked as well in advertising productions with clients such as *S, C, P, F… (Spain), Com.Unico (italy), Addv (Italy), Yanko (Spain), Anteprima (Japan), Side Slope (Japan), Alcoa (Italy), etc. Selected for the collective exposition “Barcelona and photography” (Museu de la historia de la ciutat), and published in the catalogue with the same title. His work was exposed in Spain, England, Italy. Based in Barcelona and Cagliari.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La ChurecaGerda Kochanska ve Luca Tronci : La Chureca

Mehmet Kısmet ile Röportaj





Fotoğrafçıların sadece fotoğraf ile ilgilendikleri, böylelikle fotoğraf çalışmalarına daha çok yoğunlaştıkları, kaygı ve zaruret nedeniyle başka asıl mesleklerde çalışmadıkları, fotoğrafın başarılı fotoğrafçılar için yeterli olabileceği bir dünya düşünebiliyor musunuz? Sizin fotografik geçmiş ve tecrübelerinize paralel olarak düşünce ve önerilerinizi öğrenebilir miyiz?



Aslında bu soruyu her sanat dalı, hatta tüm meslekler için de sormuş olabiliriz. Hani daha somut örnekle, kıt kanaat geçinebilen doktor veya mühendis veya tabelacı olabileceğimiz gibi, çeşitli faktörlerin bileşimiyle, farklılık, yaratıcılık, vizyon, şans gibi birçok etkenin itmesiyle mesleğinde maddi manevi yeterliliğe ulaşmış sayısız insan var.



Hayatını fotoğrafla kazanan, geçiren birçok fotoğrafçı zaten ülkemizde de mevcut.



Ben bunun bir karar ve cesaret, daha doğrusu yapılacak hayat tarzı tercihlerine bağlı olduğunu düşünüyorum. Her tercih de zaten bir vazgeçiş değil midir?




Fotoğrafın gittikçe daha hızlı ve çok üretilebilir hale gelmesi sizce fotoğrafın sanatsal boyutuna nasıl etkiler yapıyor?



Fotoğrafın kendisi zaten çok ve çabuk üretilen bir ortam ki bu durum, göreceli olarak ilk başlarda da böyleydi. Hatırlatma olarak söyleyeyim, geçen yüzyılın ilk başlarında, Kodak’ın yaptığı kutu şeklinde “Brownie” makineler vardı. Bu makineler “snapshot” denilen çabuk çekim diyebileceğimiz türde bir patlama yaptı, ilki 1900 yılında yapıldı belki de toplam milyonlarca satıldı. Kodak’ın reklam sloganı şöyleydi;



“You press the buton ”” we do the rest.” Siz düğmeye basın, gerisini biz hallederiz. Bugünün dijital makineleri, veya cep telefonlarındaki megapiksel savaşı o günlerden çok mu farklı sizce?



Bütün bu gelişmeler, tabii ki fotoğraf dillerinin de daha geniş açılımlara yayılmasına yol açtı, sonraları Leica’nın da 35mm film ile başka bir çığır açması gibi.



Bugün yaşananlar pek farklı değil, ne var ki, iletişim, internet, televizyon, vs… üreticiler tarafından daha sık ve çok etkilenmemize sebep oluyor. Yoksa bana göre ” Garp cephesinde yeni bir şey yok.”




Hızlı tüketime paralel gelişmeler, fotoğrafı hayatımızda sanki ayrı bir yere oturtuyor”¦ Doğru yerde, doğru zamanda çekilmiş bir karenin gücü… Klasik ama karşı bir duruş… Her çabuk üretilen şey gibi fotoğrafın da çabuk tüketilen bir araç haline dönüşüyor olması çağımızın tüketim toplumu için de fotoğrafa kan kaybettirmiyor mu? Sanırım zoru başarmak günümüz için daha anlamlı gibi…



Bu sorunuzun içinde fotoğraf tarzlarında taraf olmak gibi bir yaklaşım varsa, doğru anladıysam, ben böyle bir ayırmayı doğru bulmuyorum.



Iyi fotoğraf iyi fotoğraftır, kaldı ki tek fotoğrafla da fotoğrafçı -iyi fotoğrafçı- olamazsınız. Yaptığınız işlerin arkasında nasıl durduğunuz önemli. Doğru yerde doğru zamanda fotoğraf denince akla HCB geliyorsa da, zaten her fotoğraf doğru yerde doğru zamanda çekilir. İçinde ne olduğu değil, anlatması oldukça zor fotoğraf duygusu önemlidir.




Fotoğraf doğduğu zaman bir sanat değildi. Fotoğrafın sanat olma yolundaki gelişmeleri sizce neler? Fotoğrafı bir yerlere koyma çabası ile acaba bizler mi hata yapıyoruz, zaten o hayatın akışı içinde olan ve ulaşmak istediği yerlere ulaşan bir olgu mu? Etiketlemek, sınıflamak, biçimlemek ne kadar doğru ve nasıl yapılmalı?



Fotoğraf Avrupa’da doğdu malum, fakat sanat olma yolundaki en önemli adımlar Amerika’da atıldı. O çağın diğer önemli kahramanlarına haksızlık etmekten çok çekinerek, en başlarda iki önemli ismi söylemem lazım; Alfred Stieglitz ve Edward Steichen.



Bilmeyenlerin bu isimleri ve diğer çağdaşlarını okuyup anlamalarını öneririm. Fotoğrafın o dönemlerini bilip anlayamazsak, diğer taşları üst üste koyup bugünü inşa edemez ve anlayamayız.



Fotoğrafın sanat ürünü olarak kabul görmesi çabalarının Amerika’da başlaması, bu ülkede fotoğrafın neredeyse milli sanat olacağının da ilk ipuçları olmuştur.



Alfred Stieglitz’in 1903-1917 yılları arasında yayımladığı “Camera Works” dergisi, ve 1905-1918 yılları arasında sürdürdüğü “The Little Galleries” (Gallery 291 olarak da bilinir) deki çabaları, belki de fotoğrafın sanat ortamına ilk sunuluş platformları olmuştur. Aslen Lüksemburg’lu olan Edward Steichen’in Stieglitz’e katkıları ise, Avrupa sanatı ile Amerika’yı buluşturmak olmuş ve fotoğraf her iki kıtada da sanat ortamının bir parçası olmaya başlamıştır.



Bu çabalar sonucunda, fotoğraf sanatı 1924 yılında Boston’da “The Museum of Fine Arts” da, Stieglitz’in bir seri fotoğrafının yer alması ile neredeyse tescil edilmiştir. Bu serüvenin arkası hızlı gelmiş ve kuruluşundan 10 yıl sonra “Museum of Modern Arts” MoMA da, 1940 yılında Beaumont Newhall ve Ansel Adams’ın çalışmaları ile ilk fotoğraf bölümü açılmıştır.



Bizim bugün anlamsızca tartıştığımız, kendi sınırlı bilgilerimize göre değerlendirip yargıladığımız bütün kavramlar geçmişte tartışıldı ve yerli yerine konuldu.



Bizde ise, müzede ilk fotoğraf bölümü, geçtiğimiz 5 yıl içinde açıldı. Sanırım bu bile kavramsal olarak ne noktada olduğumuzu gösteriyor.




Sizce bir fotoğrafçı kendini nasıl geliştirmelidir? İstisnaları göz ardı etmek şartı ile bir genç fotoğrafçı için yol haritası çıkartın desek; gidilmesi, bilinmesi, geçilmesi gereken ne gibi mihenk taşları belirlerdiniz?



Bir önceki sorunuzda sanırım bu sorunuza da cevap var.



Önce fotoğrafın dünya tarihindeki kilometre taşlarını bilecek, yoksa “ben yaptım oldu” zanneder ve tabii duvara çarpar.



Türkiye’deki fotoğrafın başından beri yol haritasını, kim kimdir, ne yapmıştır bunları bilecek.



Size acıklı bir örnek vereyim; İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde fotoğraf baskısı hizmetleri de veriyoruz. Geçenlerde, galiba bir fotoğraf yarışmasına katılmak üzere fotoğraf baskısı isteyen gençler geldi. Birisine ne yarışması olduğunu sordum, cevabına yarışmanın ödülüyle başladı. Sonra “jüride kimler var” diye sordum, cevabı “Ara isminde birisi var, diğerlerini bilmiyorum” oldu.



Başka söze gerek var mı?



Bir de tabii işin teknik yanı var ki bu başka bir konu, fotoğrafını doğru yorumlayıp seyredenlere aktaracak ise, tekniğine çok hakim olmalı.




Döneminizin ve günümüzün fotoğrafa bakış açıları arasında ne gibi farklar var? Köylerini şehre taşımış bir toplum, kültürüne, doğasına yabancılaşmış, geçmişini unutmuş bir toplum… Bu temel dinamikler fotoğrafta yansımasını buluyor mu? Batının hem teknoloji hem de fotoğraf alanındaki dominant etkileri ülkemizde fotoğrafçıların bir dil oluştururken önlerine engel olarak çıkıyor mu, yoksa yaşanması gereken bir evre mi sizce?



Bu sorularla 20 yıl evvel de karşılaşmış olduğumu düşünürseniz, tekrar ediyorum, değişen hiç birşey yok.



Türkiye’yi fotoğraflamak diye kavramlar olagelmiştir. Bu doğru bir kavramdır, ama konuya nasıl yaklaşıldığı önemlidir.



Genel olarak, önem sırası olmadan aklıma gelen yaklaşımlar hep şöyle oldu; bütün bu yaklaşımları hem çok kolaycı, hem de samimiyetsiz olarak değerlendiriyorum.



-Turistik, gezi fotoğrafları sırasında fotoğraflar çekildi, sadece “hoş” görseller elde edildi. Benim zamanımda bunlara “takvim fotoğrafları” deniliyordu. Bunlardan kitaplar yapıldı, fotoğraf sanatçısı olundu.



-Kültür Bakanlığı’na dia satmak amacıyla fotoğraflar çekildi.



-Ansiklopedilere dia satmak amacıyla fotoğraflar çekildi. Bunlar en azından dürüst ticari amaçlarla yapıldı.



-Her yıl belli konuda ajanda çıkaran bir holdinge dia satmak amacıyla Türkiye fotoğrafları çekildi.



-Yarışmalara katılmak amacıyla fotoğraf çekildi.



Ve bütün bu fotoğraflar birbirlerine benzedi. Burada “Batı” ne yapsın?



Bizim kendimize ait kültürümüzü, evrensel bir dil ile özgün bir biçimde yorumlayamazsak, sanırım 20 hatta 50 sene sonra da birileri bu soruları bir diğerlerine sormaya devam eder.




Yaklaşık 160 yıldır fotoğraf çeken bir toplum ile 50 yıldır fotoğraf çeken ve bunun üzerinde düşünen bir toplum arasındaki fotoğrafa ve yaşama dair farklar sizce nelerdir?



Sorularınız gerçekten de yerli yerinde. Ben galiba bazı konulara geniş bakıp bu soruyu da daha önce cevaplamış oldum.



Bu sorunun cevabını isterseniz sadece fotoğrafa yükleyerek haksızlık etmiş olmayalım.



Moda deyişlerle, “Bilgi toplumu” olmayı kusur sayarsak her konuda sonsuz farklar ortaya çıkar.



Sanat deyince zannediyoruz bilgiye gerek olmadan doğal yeteneklerle yapabileceğiz. Yetenek zaten olmazsa olmaz şart, onu saymayalım.



Bilgi ve çalışmayı küçümsersek, işte ancak bu konuları konuşur dururuz.




Fotoğraf malzemesi olarak çok çeşitliliğe sahip olmamıza rağmen, fotoğraf üretimi konusundaki yetersizliklerimize de biraz değinebilir misiniz?



Cevabı kendinden menkul bir soru.



Sirkeci fotoğraf makinası dolu, paranız varsa alırsınız.



Perşembe pazarında da torna, freze, vs… var.



Tünel civarı, Yüksek Kaldırımda da müzik aletleri.



Torna satın alınca tornacı olamıyorsunuz, epey bir süreç, eğitim, çıraklık, vs . gerekiyor.



Gitar veya piyano satın alınca piyanist olmuyorsunuz, sadece bir piyanoya sahip oluyorsunuz, yoksa bela bir süreçte eğitim, etütler..



fakat ne hikmetse fotoğraf makinesi alan fotoğrafçı oluveriyor.




İnsanlar yalan söyleyebildikleri için mi fotoğraf da yalan söyleyebiliyor? Sizin fotoğrafta gerçek ve olması gereken arasındaki kıstaslarınız nelerdir? Bunu şöyle de sorabilirim: Sanatın birçok dalındaki özgürlükler fotoğrafta ciddi tartışmalara neden oluyor. Fotoğrafı yaşamdan ayıklarken, renk tercihleri, sunum şekli, fotoğrafa yapılan müdahaleler v.b. Fotoğrafın belli bir tanımı var mı, yoksa bu alanı geniş bırakıp kendi kategorileri içinde mi değerlendirmek gerekir?



Fotoğrafa çok geniş bir alanda bakıyorum, sınırlamıyorum.



Yapılan işler zaten kendisini sınırlıyor. Bu sınır da, “Ne kadar dürüst olunduğu”.



Dürüstlükten amacım fotoğrafın müdahalesiz olması değil, zaten ilk müdahale fotoğrafı çektiğiniz anda başlıyor, dürüstlük veya samimiyet, fotoğrafçının bütün işlerinin arkasında nasıl durduğudur.



Bu samimiyet duygusu ise, inanın, bir bakışta anlaşılır.



Dürüstçe çok naif işler yaparsınız, bakarsınız bir yerlere varır, oradan buradan apartma kopartma iddialı işler yaparsınız, biraz parlar, sonra boyası dökülür, bilemezsiniz.



Yaptığımız işler zaten kendimiz kadardır; ne eksik, ne fazla, samimi olalım yeter. Birşey varsa zaten ortaya çıkar.




Türk fotoğraf yayıncılığı hakkındaki düşüncelerinizi sormak istiyorum. Kitaplar, albümler, dergiler, internet vb. İFM Yayınları olarak siz de özellikle genç fotoğrafçıların albümlerini çıkartıyorsunuz. Fotoğraf yayıncılığı ile ilgili olarak gözlemleriniz, hatalı bulduklarınız, neleri beğendiğiniz ve nelerin yapılması gerektiği konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?



Epey bir hareket var doğrusu, bu da tabii ki ümit verici.



Dergiler için bir şey söyleyemeyeceğim, netice olarak ticari kurumlar.



Ancak fotoğraf albümleri maalesef alıcı bulma konusunda çok yetersiz, tabii ki bu, albümün fotoğrafçılarının veya yayınlayanların eksikliği değil.



Türkiye’de kitap okuma oranı dünya sıralamasında kaçıncı sırada, biliyor musunuz?



Bu oran içinde acaba fotoğraf kitabının sırası nerede olabilir?



Internet tabii ki daha ulaşılabilir bir ortam, dolayısı ile daha çok insana ulaşılıyor. Ancak burada da bir tuzak söz konusu. Çokların arasından iyileri bulup çıkartabilmek maalesef yine bilgimizle orantılı.



Görüntü bombardımanının içerisinden fotoğraf dili iyi olan görüntülere ulaşabilmek için bilgi süzgecine ihtiyacımız var. Yineliyorum, öncelikli sorunumuz bilmeyi kusur saymamız. Bu çok doğal, çünkü bilgi sahibi olmamak için hiçbir gayret ve emek gerekmiyor.



Arada sırada yabancı kaynaklı fotoğraf forumlarına bakıyorum. Bazen soru soruyor, bazen de biliyorsam katkıda bulunuyorum.



Bizdeki fotoğraf forumlarına baktığım zaman, maalesef çok üzülüyorum.




Geçmişte FOG fotoğraf grubu içinde yer aldınız, 2003′de İstanbul Fotoğraf Merkezi’ni kurdunuz, çeşitli sergiler ve albüm çalışmalarında yer aldınız, bize biraz çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Ayrıca uzun süreler varlığını sürdürebilen baskı teknikleri üzerinde de çalıştığınızı biliyoruz.



Bu vesileyle FOG grubunu biraz hatırlatmak isterim.



1980’ li yılların başında, IFSAK’ ta tanışıp arkadaş olduğumuz 5 fotoğrafçı arkadaşımla birlikte kurduk. Bir grup çalışması yapmak fikri Nevzat Çakır’dan doğmuştu. Diğer arkadaşlarım Bülent Özgören, Ilyas Göçmen, Izzet Keribar ve Yusuf Tuvi ile birlikte birtakım projeler yaptık ki, en önemli saydığım Kazlıçeşme çalışmasıydı. Belgesel diyebileceğim nitelikte bir sergi olarak sonlandı.



Birlikte başka birkaç sergi daha yapmıştık, Istanbul Surları gibi.



Sonraları birlikte çalışmalarımız sönümlendi ve bireysel olarak, tabii ki dostluğumuz devam ederek, hepimiz ayrı ayrı yollarımıza devam ediyoruz.



2003 yılından beri, kurucusu olmaktan büyük bir mutluluk duymakla birlikte, İstanbul Fotoğraf Merkezi’ne yoğun olarak maddi manevi emek sarf ediyorum.



Kuruluşunun ilk yıllarında, İFM, İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümünün kurulmasını üstlendi, ben de kişisel olarak ayrıca ilk kurucu kurulda yer aldım.



Çok uzun yıllardır da, karanlık oda esaslı siyah beyaz fotoğraf çalışıyorum. Aslında kendime ilk karanlık oda yaptığımda 12 yaşındaydım, fakat bir dönem, 1982-1994 arasında ağırlıklı olarak renkli fotoğraf çalıştım.



Bu dönem sonrası yaptığım siyah beyaz çalışmaları, 2000 yılında Kanada Toronto’da önemli bir festivalde “Duality” ismiyle sergiledim, daha sonraki çalışmalarım da 2008 başında ilk olarak İFM Leica Galeride “Distilasyon” ismi ile sergilendi, bu sergi sonra Paris ve Frankfurt’ a gitti.



Karanlık oda dışında, bazı fotoğraflarımı, “Platin/Paladyum” denilen bir baskı tekniği ile de basıyorum. Bu baskı tekniğinde, çok eski bazı tekniklerle birlikte, dijital fotoğrafın imkanlarından da yararlanıyorum.




Karanlık oda ve baskı teknikleri konusunda Türkiye’de sayılı isimlerdensiniz. Dijital ile olan farkları, gelecekte karanlık odanın dijital karşısındaki yeri hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?



İstanbul Fotograf Merkezi bünyesinde, arkadaşım Hakan Filiztekin ile birlikte, Labonix baskı laboratuvarını hayata geçirdik ve fotoğrafçılara, ağırlıkla da dijital “Fine-Art” baskı hizmeti veriyoruz. Dolayısı ile karanlık oda olduğu kadar, dijital baskı sistemleri ile de içiçe yaşıyorum.



Uzun yıllar, karanlık odada renkli baskı da – renkli negatiften, Diadan, ve Cibachrome -yapmış bir fotoğrafçı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, renkli baskı olarak karanlık oda neredeyse kalmamaktadır.



Ancak siyah beyazda durum daha farklı. Hala, ben de dahil olmak üzere, pekçok fotoğrafçı, karanlık odada kağıt tabanlı bir kağıda yapılan baskının doku ve derinlik duygusunun, en iyi ve uygun kağıda da yapsanız, bugün için dijital baskıda olmadığı fikrinde. Ancak zaman ne gösterir bilemiyorum. Yine de, karanlık odada her baskının tek tek yapılması ileride de ayrı bir kıymet ifade edecek diye de düşünüyorum.



Burada, fotoğraf baskısına çok önem veren birisi olarak şunu söylemek istiyorum. Daha önceki sorularınızda, fotoğrafın sanat olma yolundaki gelişmeler vardı. Işte tam bu noktada, fotoğraf baskısının ne kadar önemli olduğunu anlamak için bu konuya tekrar dönmek gerekiyor.



Fotoğrafın geliştiği ülkelere baktığınız zaman, fotoğraf baskısına ne kadar önem verildiğini, arşiv-müze kalitesinde baskı gibi kavram ve kuralların oluştuğunu ve yerleştiğini görürsünüz. Maalesef yine bize dönüp baktığımızda, kişisel tecrübelerim ile de çok iyi bilerek, baskı kalitesi dediğim zaman garip, hatta küçümser tavırla karşılaşmışızdır.



Umarım yeni yeni bunun önemi bizde de anlaşılmaya başlanmıştır.



Dijital baskılara bakıldığında, dijital fotoğraf dosyalarının teknik yapıları iyi kavranmamış olsa gerek, genel olarak baskıların iyi olmadığını, hatta kötü olduğunu söyleyebilirim. Bir fikir vermesi açısından, eski yıllarda da epey baskı görürdüm, sergilerde olsun, yarışma jürilerinde olsun. Baskı çok iyi olmasa da, bir noktaya kadar kötü olurdu, çünkü neticede ana kaynak filimdi ve doğal gren yapısının dışında bozulma ancak baskı tonlarında olabiliyordu. Şimdi ise, baskının kalitesi, doğrudan doğruya fotoğraf dosyasının ne boyutta olduğuna, nasıl bir dosya olduğuna ve bilgisayarda nasıl işlendiğine bağlı. Bu öğelerden herhangi biri kötüyse ki bu iyimser bir durum çünki genellikle hepsi bozuk oluyor, ortaya çıkan baskı pek kötü oluyor.



Bu konuda da bilgisayar ekranı ve eksik bilgi bir tuzak, çünkü fotoğrafçılar bir fotoğraf ekranda güzel görünüyorsa, baskıya yeterli sanıyorlar.



Çok sık rastladığımız bir durum, 1MB lık jpeg dosyadan 30x40cm iyi baskı olabileceği zannediliyor.



Bu sohbeti okuyanları bıktırmak pahasına, bilginin önemini tekrar etmek istiyorum.




Geçtiğimiz günlerde İspanyol fotoğraf sanatçılarının Milli Reasürans Sanat Galerisinde ‘Kuşaklar Arası Geçişler’ adlı sergisinde yakından görme fırsatını bulduğumuz fotoğraf baskı tekniklerini fotoğraf sanatının bir parçası olarak izledik. Alüminyum üzerine renkli serigrafi, elyaflı kağıt üzerine siyah beyaz baskı, arşiv kalitesinde selenyum tonerli siyah beyaz baskı, elyaflı kağıt üzerine kükürt tonerli siyah beyaz baskı, pleksi üzerine silikon laklı fotoğraf, pleksi alüminyum üzerine selenyum baskı gibi. Sizlerin üzerinde çalıştığınız teknikler ve neyi hedeflediğiniz ile ilgili genel bir bilgi verebilir misiniz?



Değişik taşıyıcılar üzerine ve değişik tekniklerle baskılar hep olageldi, şimdi de var, ve teknolojik imkanlarla da çeşitlendirilebiliyor.



Bir sergi neticede bir sunum olduğundan, fotoğrafçıların bu konuda da bir arayış, bir yorum getirme arzusu içinde olmaları tabii ki çok anlaşılır.



Ben bu konuda biraz daha klasik yöntemlerde kalıyorum, tabii herkesinki de saygıdeğer bir tercih.



Bir de, fotoğraf tarzının da sunum şekliyle bağlantılı olabileceğini kabul ediyorum, sonunda bütün bir sunumun tutarlılığı önemli.



Ne olursa olsun, kesinlikle yapılmaması gereken, bir fotoğrafın önüne mat cam koyarak sergilenmesi.



Baskı tekniği olarak, çalışmalarımda genel ağırlık siyah beyaz karanlık oda baskısı.



Konuyla bağdaştırırsam, Platin Paladyum olarak bastığım fotoğraflar da var.




Okuyucularımıza İstanbul Fotoğraf Merkezi’ni hem biraz tanıtıp hem de amaçladığınız hedeflere ulaşıp ulaşmadığınız konusundaki düşüncelerinizi aktarabilir misiniz?



Daha önce biraz bahsettim, İstanbul Fotoğraf Merkezi -IFM- yi 2003 yılında kurdum.



Sorularınızın içeriğinde ve cevaplarımda zaten İFM’nin kuruluş amaçları da arka planda gözüküyor.



Fotoğraf baskısının da bir sanat ürünü olarak kabul görmesi, yayılması ve fotoğraf koleksiyonu fikrinin yaygınlaşması birincil amaçlardan birisiydi.



Bu konuda yoğun çalışmalarımız oldu ve devam ediyor. Türkiye’den 28 fotoğrafçının, müze kalitesinde baskılarından oluşan çeşitli fotoğraflarıyla bir koleksiyon oluşturduk, özel çekmecelerde ve özel kılıf ve kutular içinde saklayarak fotoğraf koleksiyonerlerine sunuyoruz.



Bu amaçla özel sergiler açtık ve bu bilincin yayılmasına çalıştık.



Zaman ve fotoğraf tarihi buna karar verecekse de, fotoğraf satışı ve koleksiyonu fikrinin, bugün biraz daha fazla konuşulduğunu, başka kurumların da bu konunun peşine gittiğini görerek, bu oluşumda bir biçimde öncülük ederek önemli bir katkımızın olduğunu düşünüyorum.



İFM’nin bir diğer amacı, fotoğraf sergilerinin hazırlanış şekliyle, ışıklandırmasıyla, çerçeveleme ve sunum biçimiyle de iyi bir örnek teşkil etmesi idi, bugün önemli bir Leica Galeri olan IFM galerisi ile bu amaca ulaşmış olduğumuza inanıyorum.



Bir diğer hedef fotoğrafın daha da çağdaş bilgilerle atölyeler yoluyla yaygınlaştırılması idi ki değişik konular ve seviyelerde yoğun olarak devam etmektedir, geçtiğimiz 6 yıl süresince eğitim yolu ile de önemli bilgi paylaşımları gerçekleştirdik.



Siyah beyaz fotoğrafa ayrı önem vermemden dolayı ile de, çok geniş ve profesyonel donanımlı bağımsız 8 agrandisör ve iki ayrı karanlık oda ile karanlık oda eğitimi veriyoruz, ve fotoğrafçılar çok makul ücretlerle bu imkanlardan faydalanabiliyorlar.



Dijital fotoğraf alanında ise, eğitimlerin yanı sıra, İFM bünyesi içindeki Labonix Laboratuvarında, standart veya Fine-Art fotoğraf baskısı hizmeti veriyoruz.




“Damıtma” adlı serginizin Paris ve İstanbul macerasından bize biraz bahsedebilir misiniz? Her iki şehirdeki yankıları, duruşu, size hissettirdikleri ve bu iki şehrin serginize verdiği tepkiler nasıldı?



“Damıtma” ile eşanlamlı, fakat daha çok dilde anlaşılır ve Türkçede de kullandığımız bir kelime olan “Distilasyon” adını verdiğim sergi, geçen yıl Ocak ayında IFM Leica Galeri’de açıldı.



Uzun yıllar içinde “damıtarak” oluşturduğum, siyah beyaz fotoğraflar bütünü olan sergi 30 fotoğraftan oluşuyordu. Sergide, 3 fotoğraf dışındakiler karanlık oda baskısı, diğerleri Platin Paladyum tekniği ile basılmışlardı.



Istanbul’daki sergi beni mutlu etti, genel olarak anlaşıldığını sanıyorum.



Bir diğer yanı da sergimin neredeyse tamamının değişik fotoğrafsever ve koleksiyonerin duvarlarında veya koleksiyonlarında yeni yerlerini alması idi.



Kendi çevrenizle paylaştığınız bir sergi aslında değişik açılardan daha heyecan verici. Doğru insanlarla konuşursanız, gerçek eleştiri alabiliyorsunuz, ama yine de kendi çevreniz genellikle sizin yüzünüze alkışlar, ama sonradan eleştirileri size söylemeden kendi aralarında yaparlar.



Benim haberim olmadan sergiyi gezmiş, sonradan Cumhuriyet Gazetesinde Kaya Özsezgin’in sergi hakkında uzun uzadıya görüşlerini okuyunca benim anlatmak istediklerimle çakıştığını görüp mutlu olmuştum.



Tabii burada Türkiye’de fotoğraf eleştirmenliği, ayrıca konuşulması gereken önemli bir meseledir.



Bu sergi, birkaç değişik fotoğrafın ilavesi veya çıkartılması ile daha sonra Paris’te sergilendi.



Hiç tanımadığınız bir kitle ile karşılaşmak tabii ki daha farklı. Burada da çok ilgi gördüğünü söyleyebilirim.



Daha sonra, geçen yıl Ekim ayında Frankfurt kitap fuarı dönemine rastlatılarak, fuarda Türkiye’nin onur konuğu olması vesilesi ile de, sergi Frankfurt Leica Galeri tarafından istendi ve orada sergilendi.



Bu sergide değişik olarak, sergi açılışı ile birlikte bu serginin bir kitabının da tanıtımı yapıldı. Bu kitap, sınırlı sayıda, 50 adet olarak Labonix’te, bizim tarafımızdan çok özel şekilde pamuk elyaflı Fine-Art kağıda basıldı, ciltlendi ve özel kutuya kondu. Sergi kadar kitabın yaptığı etki de çok büyük oldu, beni çok mutlu etti.



Geçen yıl, 3 yorucu sergiden sonra şimdilik kendimi nadasa bıraktım, bekliyorum.




Sizin aynı zamanda caz tutkunu olduğunuzu biliyoruz.’ Quarted Biz’ topluluğu ile ilişkiniz devam ediyor mu? Fotoğraf ve cazın hayatınızda önemli bir yer tutuyor olması size göre ortak bir çıkarımdan mı kaynaklanıyor? Bir de fotoğrafın diğer sanat dalları ile etkileşimini nasıl değerlendiriyorsunuz?



Quartet Biz – Biz Band- i kurduğumuzda ben grubun ilk davulcusuydum.



Epeyce birlikte çaldık, sonra benim biraz başka yoğunluklarımdan, gruptan ayrıldım, fakat tabii ki onlar değişik elemanlarla çok güzel devam ediyorlar. İlk grubun basçısı ve piyanisti de değişti bu arada.



Şimdilerde müzisyen arkadaşlarımla yeni bir grup kurma arzusundayım, yoğun olarak da çalışıyorum.



Oldum olası caz ile siyah beyaz fotoğrafı hep yanyana koydum, ikisini de belli kurallar içinde kişisel ” yorum” olarak görüyorum. Tabii caz çalarken parça içinde yorumda özgürsünüz, diğer elemanların özgürlük alanına girmedikçe. Yani demokrasinin tarifi gibi.



Siyah beyaz fotoğraf tabii daha da bir bireysel özgürlük.



Müziğin ve tabii diğer sanat dallarının da, farkına varsanız da varmasanız da sizi biçimlendirdiğini, dolayısı ile fotoğrafınızı da bir anlamda etkilediğinden eminim.




Sanatınızda bayrağı sizden sonra taşıyabilecek kadrolar yetişiyor mu? Usta-çırak ilişkisi içinde olduğunuz fotoğrafçılar var mı?



İFM’nin atölyelerinde zaten yapmaya çalıştığımız da bu. Büyük bir şeffaflıkla, fotoğrafla ilgili ne kadar bilgi ve tecrübeye sahipsem, hepsini gelen arkadaşlara aktarmaya çalışıyorum.



Bu bir paylaşımdır, gelenler ne kadar almak isterlerse tabii ancak o kadarını verebiliyoruz.



Birebir doğrudan isim vererek usta-çırak ilişkisi içinde olduğum fotoğrafçıları sayamam, ancak kesin söyleyebileceğim, geçmiş yıllar içinde bizimle birlikte İFM’de bulunarak, kendi yollarını çizmiş fotoğrafçılar olduğunu biliyorum.



Bu konuyla ilgili, güncel olarak da bir çalışmamız var.



“5 usta 5 atölye” başlığı altında başladığımız programda, Ekim ayında İFM Leica Galeri’de açılacak bir sergi hazırlıyoruz. Bu konu ile ilgili detaylı bilgiler İFM’ nin web sayfasında görülebilir. (www.istanbulfotografmerkezi.com)



Röportaj: Mehmet UÇKUN




Mehmet KISMET Hakkında




İlk orta ve lise öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladı. 1975 yılında İ.T.Ü Makina Fakültesi’nden mezun oldu. Fotoğrafla 30 yılı aşkın süredir uğraşmaktadır. Katıldığı Ulusal ve uluslararası yarışmalardan ve etkinliklerden bazıları:



1982 IFSAK Ulusal ödülü.


1984 Uluslararası Renkli Baskı Bienali Cumhuriyet Gazetesi ödülü.


1984 Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu FIAP tarafından, AFIAP ünvanı ile onurlandırılmıştır.


1984 Ispanya EUROPA 85 FIAP Madalyası.


1985 Uluslararası yarışma Kültür ve Turizm Bakanlığı ödülü.


1986 Kazlıçeşme Sergisi: Atatürk Kültür Merkezi.


1987 Istanbul Surları Sergisi: Taksim Sanat Galerisi.


1989 Birikimler Fotoğraf Albümü Yayınlandı.


2001 Kanada Toronto Contact 2001 Fotoğraf Festivali ” DUALITY” sergisi.


Çeşitli dergi, gazete ve kitaplarda fotoğrafları basıldı, kuramsal yazıları yayınlandı.


1996 yılından beri Tanıtım Fotoğrafçılığı’nın yanısıra özgün Fotoğraf çalışmalarını sürdürmektedir.










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile RöportajMehmet Kısmet ile Röportaj

Daniel Hayduk : Uganda : İlerleme


Uganda: İlerleme


Uganda: Progress



Gençler ve yaşlılar var. Onlar hayatta oldukları için şanslı olduklarını düşünüyorlar.


Savaş var.


Kuraklık.


Kıtlık.


Sıtma.


Ebola.


Aids.


Uganda’da nüfusun yüzde 50’den fazlası 15 yaşın altında. Savaş, tabiat ya da hastalık vurduğunda sonuç genellikle dehşet verici. Uganda yine de denemeye devam ediyor.





There are the young and the old. Both consider themselves blessed to be alive.


There is war.


Drought.


Famine.


Malaria.


Ebola.


Aids.


In Uganda, over 50 percent of the population is under the age of 15. When war, nature or disease strike, the outcome is often horrifying. And yet Uganda keeps on trying.




KASUBI, UGANDA – MAYIS 18/2007


Kanadalılar, Amerikalılar ve Almanlar tarafından desteklenen çocuklar, kilometrelerce uzaktaki destekçilerine sembolik bir teşekkür için helyum dolu balonlar uçuruyorlar. Kinderhilfswerk ve Kilise tarafından yürütülen programlarla desteklenen çocuklar.




KASUBI, UGANDA – MAY 18/2007


Children sponsored by Canadians, Americans and Germans release helium filled balloons as a symbolic thanks to their sponsors thousands of kilometres away. The children are sponsored through programs run by the Church of God and Kinderhilfswerk.





BUSIRO, UGANDA – MAYIS 19/2008
Uganda, Busiro’da arkadaşlarıyla konuşurken gülen bir çocuk.


BUSIRO, UGANDA – MAY 19/2008


A child laughs as she talks with friends in Busiro, Uganda.




KABWANGASI, UGANDA – MAYIS 08/2007


Uganda, Kabwangasi’de okul binasında oturan köylü çocuklar.



KABWANGASI, UGANDA – MAY 08/2007


Village children sit in a school house in Kabwangasi, Uganda on May 8.




AGAROKATO, UGANDA – MAYIS 12/2007


Uganda’nın Lira bölgesinde Agaroka yakınındaki çimlerin üzerindeki bir UN aracının çizili olduğu bir çocuğun okul kitabı.



AGAROKATO, UGANDA – MAY 12/2007


A childs school book depicting a UN vehicle rests in the grass near Agarokato, in the Lira district of Uganda on May 12.




NAMPUNGE, UGANDA – MAYIS 22/2008


Nampunge, Tanrının Kilisesi’nin, Medikal Kliniğinde yağmurdan kaçan bir genç kız.



NAMPUNGE, UGANDA – MAY 22/2008


A young girl escapes the rain in Nampunge, at the Church of God Medical Clinic.




NAMPUNGE, UGANDA – MAYIS 21/2008


Nampunge İlkokulu’nda savaş oyunu oynarken saklanan bir okul çocuğu.



NAMPUNGE, UGANDA – MAY 21/2008


A school boy hides while playing a battle game at the Nampunge Primary School.




UGANDA – MAYIS 27/2007


Uganda’da Lira yakınındaki IDP kampında UN tarafından sağlanan çadırlardan birinin yırtığından görünen bir mülteci. Kamp, insanların eski evlerine dönmelerini sağlamak için ilaç ve yiyecek yardımını kesen hükümet, tarafından resmi olarak kapatılmış. Bununla birlikte, pek çokları yiyecek olmamasına ve LRA bölgedeki saldırılarına devam etmesine rağmen orda kalmayı seçmiş.



UGANDA – MAY 27/2007


An Internally Displaced Person lying on a cot is seen trough a torn UN provided tent in an IDP camp near Lira, Uganda. The camp was officially shut down by the government, who ceased flow of food and aid to the camp in an attempt to encourage the displaced persons to move to their former homes. However, many chose to stay in the camps with no food – as the LRA continue to attack in the region.





UGANDA – MAYIS 29/2007


Uganda’nın kuzeyinde yol kenarındaki küçük IDP kampından kalan harabeler.



UGANDA – MAY 29/2007


The remains of a small roadside IDP camp in Northern Uganda, on May 29, 2007.




NEAR MBALE-SOROTI HWY, UGANDA – MAYIS 08/2007


Uganda’nın doğusundaki kırsalda ailesinin evinin önünde koşan çocuk.



NEAR MBALE-SOROTI HWY, UGANDA – MAY 08/2007


A boy runs in his family’s compound in rural eastern-Uganda.




NAMPUNGE, UGANDA- MAYIS 23/2008


Nampunge’de yerel cassava bitkisi satan bir dükkan. Cassava ince şeritler halinde kesilir, tuzlanır ve yağda kızartılır, gazeteye sarılarak 200 Uganda Şilini’ne satılır.



NAMPUNGE, UGANDA - MAY 23/2008


Business at the local cassava chip shop in Nampunge. Cassava is sliced into thin strips, salted and pan fried in oil, wrapped in newspaper and sold for 200 Ugandan Shillings.




KASUBI, UGANDA – MAYIS 06/2008


Kampala-Hoima’da meyve pazarında ananasları kontrol eden kadınlar.



KASUBI, UGANDA – MAY 06/2008


Women inspect pineapples at a fruit market along the Kampala-Hoima HWY.




KASUBI, UGANDA – MAYIS 06/2008


Hioma HWY– Kampala’da taksinin (matatu) içinden görünen yürüyen bir adam.



KASUBI, UGANDA – MAY 06/2008


A man walking is seen from inside a matatu (taxi) on the Kampala – Hoima HWY.




KASUBI, UGANDA – MAYIS 18/2007


Kasubi’de Tanrı’nın Kilisesi’den vaftiz töreni. Indiana, Anderson’dan Tanrı’nın Kilisesi’nden bir papaz vaftize yardım ediyor.



KASUBI, UGANDA – MAY 18/2007


A baptism at the Church of God in Kasubi. A pastor from the Church of God in Anderson, Indiana is assisting with the baptism.




MWANGA, UGANDA – MAYIS 18/2008


Bir büyükanne (jaajaa) Mwanga’da oğlunun evinde.



MWANGA, UGANDA – MAY 18/2008


A jaajaa (grandmother) in her son’s home in Mwanga on May 18.




NAMPUNGE, UGANDA – MAYIS 2007


Yakalama oynayan kız topu yakalamak için bekliyor.



NAMPUNGE, UGANDA – MAY 2007


A girl playing catch waits to catch the ball.




MWANGA, UGANDA – MAYIS 18/2008


Mwanga’da Tanrının Kilisesinde Pazar ayinine katılan inananlar.



MWANGA, UGANDA – MAY 18/2008


Worshippers at the Mwanga Church of God at the Sunday morning service.




NAMPUNGE, UGANDA – MAYIS 06/2008


Yörenin rahibine (Pastor Patrick) ait köpek, rahibin köy evinin yakınında su içiyor.



NAMPUNGE, UGANDA – MAY 06/2008


A dog, belonging to a local pastor (Pastor Patrick), drinks water near the pastor’s rural home.




NAMPUNGE, UGANDA – MAYIS 07/2008


Uganda, Nampunge’de Akşam yemeği –taze tavuk- odun kömürü üzerinde hazırlanıyor.



NAMPUNGE, UGANDA – MAY 07/2008


Dinner – fresh chicken – is prepared over a charcoal stove in Nampunge Uganda.




NAMPUNGE, UGANDA – MAYIS 06/2008


Çocuklar babalarıyla inatçı bir inekten süt sağıyor.



NAMPUNGE, UGANDA- MAY 06/2008


Children milk a stubborn cow with their father.




BUSIRO, UGANDA


Çocuklar, kanalizasyon, kimyasal atık, ve bilharziya gibi bakterilerle zehirlenmiş olan Victoria Gölü’nden su alıyorlar.



BUSIRO, UGANDA


Children gather drinking water from Lake Victoria, which is tainted with sewer, chemical run-off and bacteria such as belharzia.




AGAROKATO, UGANDA – MAYIS 12/2007


Çocuklar, Uganda’daki Lira Bölgesi’ndeki bir sondaj çukurundan su pompalıyor. Lira Bölgesi ve Uganda’nın kuzeyindeki diğer bölgelerdeki kırsal alanlardaki kuyular temiz su sağlama konusunda yetersiz ve sondaj çukurları da köylerdeki isyanlar sebebiyle son 20 yıldır bakımsızlıktan harap durumdalar.



AGAROKATO, UGANDA – MAY 12/2007


Children pump water from a bore hole in Agarokato, Lira District in Uganda. Rural areas in Lira district and other districts in northern Uganda are lacking a supply of clean water as most wells and bore holes have been in a state of disrepair for the past 20 years due to rebel activity in the villages.




UGANDA – MAYIS 08/2007 Uganda’nın doğusundaki bir köyde çimenlerin üzerinde dinlenen iki çocuk.



UGANDA – MAY 08/2007


Two boys relax in the grass in a village in eastern Uganda on May 8.




BUSIRO, UGANDA – MAYIS 19/2008


Victoria Gölü’nün bakteri dolu sularında oynayan bir çocuk.



BUSIRO, UGANDA – MAY 19/2008


A boy plays in the murcky bacteria-laden waters of Lake Victoria.




KAMPALA, UGANDA – MAYIS 06/2008


Tanrının Kilisesi İlk Okulu’nun bahçesinde futbol oynayan çocuklar.



KAMPALA, UG – MAY 06/2008


Boys play football in the schoolyard of the Church of God Primary School.




NAMPUNGE, UGANDA- MAYIS 21/2008


Nampunge İlk Okulunun dışında sohbet eden genç kızlar. Okul, ayrıca medikal kliniğin, kilisenin ve kuyunun da yönetildiği Tanrının Kilisesi tarafından yönetiliyor. Kuyunun önündeki patika kuyuya gidişe rehberlik ediyor. Pek çokları temiz su için bu kuyuya gidiyor.



NAMPUNGE, UGANDA – MAY 21/2008


Young girls chat outside the Nampunge Primary School on May 21. The school is run by the Church of God, which also operates a medical clinic, church and well. The well traveled path in the foreground leads to the well. Many locals travel to the well for clean water.




NAMPUNGE, UGANDA – MAYIS 13/2008


Nampunge’de ters bir haç takmış çocuk, taze cassava bitkisi almak için yerel satıcıyı bekliyor.



NAMPUNGE, UGANDA – MAY 13/2008


A boy wears a crucifix backwards in Nampunge, on May 13, as he waits for a local vendor to serve up some fresh cassava chips.




KAMPALA, UGANDA – MAYIS 14/2007


97 yaşındaki büyük anne kızının evindeki yatağında yatıyor. Henüz test olmamış çocuklarına ek olarak kızı HIV-AIDS. Büyük anne yaşadıkları ve tecrübeleri sebebiyle “sözlük” takma ismini almış.



KAMPALA, UGANDA – MAY 14/2007


A 97 year old grandmother in her bed, at her daughter’s home. Her daughter has HIV-AIDS, as well as several un-tested children. The grandmother is nIck-named “dictionary” because of all the things she has lived through and has experienced.




KIROGERO, UGANDA – MAYIS 19/2008


Kirogero’daki Tanrının Kilisesi’nin Medikal Kliniği’nde, sıtmanın acısını hafifletmek için serin beton zemini tercih eden çocuk.



KIROGERO, UGANDA – MAY 19/2008


A boy with malaria prefers the cool concrete floor to ease the pain of malaria at the Kirogero Church of God Medical Clinic on May 19.




KIROGERO, UGANDA – MAYIS 20/2008


Kirogero’daki Tanrının Kilisesi’nin Medikal Kliniği’nde ölü bir çocuk. Sabahın erken saatlerinde yakındaki bir köyde yaşayan ailesinin çılgınca diriltmeye çalıştığı çocuğu gören bir yabancı çocuğu medikal kliniğe getirmiş. Çocuk kliniğe getirildiğinde, hayatını kaybetmiş.



KIROGERO, UGANDA – MAY 20/2008


A dead child in the Kirogero Church of God Medical Clinic. A stranger brought the child to the medical clinic, after he witnessed the parents, who live in a village nearby trying frantically to revive their child earlier that morning. By the time the child was brought to the clinic, it had passed away.




BUSIRO, UGANDA- MAYIS 19/2008


Busiro yakınından geçen taksiyi (matatu) bekleyen bir köylü.



BUSIRO, UGANDA- MAY 19/2008


A villager waits for a matatu (taxi) to pass by on May 19, near Busiro.




LIRA DISTRICT, near no-mans land – MAYIS 29/2007


IDP yakınındaki Lira-Kitgum otoyolunda bir işaret, gören herkesin AIDS’in sonuçlarını anlamasını sağlıyor.



LIRA DISTRICT, near no-mans land – MAY 29/2007


A sign in an IDP camp along the Lira-Kitgum highway, makes sure that whoever sees the sign, knows the consequences of AIDS.




KASUBI (KAMPALA), UGANDA – MAYIS 14/2007 Safina Nakannagi ve dört yaşındaki kızı Patricia Nakintu Kampala banliyösünde Kasubi’de evlerinde görünüyorlar. Her ikisi de HIV/ AIDS pozitif. Pozitif olduğunu açık bir şekilde itiraf eden Safina, bu durumu kabul etmesini istemeyen eski kocası tarafından öldüresiye dövülmüş.



KASUBI (KAMPALA), UGANDA – MAY 14/2007


Safina Nakannagi and her four year old daughter Patricia Nakintu are seen in their home in the Kasubi suburb of Kampala on May 14. Both are HIV/ AIDS positive. Safina, who openly admits her positive status, was beaten to near death by her ex-husband who did not want her to admit her status.




NAMPUNGE, UGANDA – MAYIS 25/2007


Nampunge Medikal Kliniği’nin dışında bekleyen hastalar. Klinik, Kanada’nın batısından bir grup çalışan tarafından 2008’de yenilenmiş ve büyütülmüş.



NAMPUNGE, UGANDA – MAY 25/2007


Patients wait outside the Nampunge Medical Clinic. The clinic was renovated and expanded in 2008 by a work group from western Canada.




NAMPUNGE, UGANDA – MAYIS 06/2008


Kanada’nın batısından bir grup tarafından yenilendiği sırada Nampunge Medikal Kliniği’n yanında duran bir adam.



NAMPUNGE, UGANDA – MAY 06/2008


A man stands at the Nampunge Medical Clinic while it is under renovation by a group from Western Canada.




NAMPUNGE, UGANDA – NİSAN 20/2006


Nampunge’de Tanrının Kilisesi Kliniği’nde sağlığını yeniden kazanan yaşlı bir adam.



NAMPUNGE, UGANDA – APR 20/2006


An elderly man recuperates in the Nampunge Church of God Clinic in Nampunge on April 20, 2006.




KIROGERO, UGANDA – MAYIS 20/08


Bir yaşlı (mzee) Uganda’nın doğusunda Kirogere’da yeşilliklerle kaplı ana yoldan aşağıya yürüyor.



KIREGORE, UGANDA – MAY 20/2008


A mzee (elder) walks down the richly vegetated main road in Kirogero, eastern Uganda on May 20.




PORT BELL, UGANDA - MAYIS 10/2008


Kanada’daki destek ailesi tarafından gönderilen güneş gözlüklerini denerken gözlerinin içi gülen çocuk (Sponsor Child Immaculate). Ona sağlanan bu destek sayesinde, terzilik kariyerine devam edebilecek.




PORT BELL, UGANDA - MAY 10/2008


Sponsor Child Immaculate beams as she tries on a pair of sunglasses sent by her sponsor family from Canada on May 10. With her sponsorship, Immaculate is able to pursue a career in tailoring.




Çeviri (translation by) : Hülya YELTEPE






Daniel HAYDUK Hakkında



Kanada doğumlu foto muhabiri Daniel Hayduk, dünyanın pek çok köşesini belgelemiş ve gezmiştir. Son zamanlarda eşi Natalie ile birlikte Kanada’da British Columbia, Kelowna’yada ikamet etmektedir. Daniel, Kanada, Ontario’da Loyalist College in Belleville’de foto muhabirliği eğitimi almış ve 2008’de Dekanlık Listesi’ne kabul edilerek mezun olmuştur. Fotoğrafları Kanada’daki pek çok büyük gazetede yayınlanmış. Çalışmalarının devamı ve daha fazlası sitesinde ziyaret edilebilir. www.danielhayduk.com.




Daniel Hayduk


About Daniel HAYDUK



Canadian born photojournalist Daniel Hayduk has documented and traveled to many corners of the world. He currently resides in Kelowna, British Columbia, Canada with his wife Natalie. Daniel studied Photojournalism at Loyalist College in Belleville, Ontario, Canada and graduated with Dean’s List recognition in 2008. His images have appeared in many major Canadian newspapers; and more of his work can be seen at www.danielhayduk.com.










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Daniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerlemeDaniel Hayduk : Uganda : İlerleme

Mehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye Göçmenleri



Çocukluk ve gençlik dönemlerinizde fotoğraf ve fotoğraf çektirmek size neyi ifade ediyordu?



Hiçbir şeyi. Çocukluğumdan sadece üç adet fotografım var. Fotograf, dünyama girmemişti.




Zuhause bei der arbeitslosen. Mainz-Kostheim 1983




Tiyatro okudunuz ve sanatın içerisindeydiniz, fotoğrafa yönelmenizdeki en büyük sebep neydi? Federal Almanya’ya gidişinizin ardından kendinizi ifade etme isteğiniz mi bunu tetikledi?



F.Almanya’da fotografa başlamam, çalışmak zorunluluğundan doğdu. Gerek öğrenmiş olduğum meslekte, gerekse vasıfsız çalışmayı göze aldığım firmalarda iş bulamadım. Sadece günlük Türkçe yayımlanan bir gazete, muhabirlik yapabileceğime inandı. Haber yaparken aynı zamanda fotograf çekmek zorunluluğu nedeniyle, fotografla temasım başlamış oldu.




Das Brot. Rüsselsheim 1977




İlk fotoğraf makineniz eşinizin hediyesiydi (yanılıyorsam lütfen düzeltin), bunun hayatınızda bir dönüm noktası olduğunu söyleyebilir misiniz? O yıllardaki duygularınızdan bize biraz bahseder misiniz?



Evet. ‘Ev erkekliği’ yaptığım aylarda, boş zamanlarımı böyle değerlendirmemi uygun gördü. Boş zamanlarımda, önüme çıkan her şeyi fotograflamaya başladım. Bu dönemde biriken içerik ve teknik bilgiler, daha sonra para kazanmama bile neden oldu. Demek ki öngörülü bir birey. Fotograf yalnız başına yapılabilen bir uğraş… Tiyatroda, tek kişilik oyunlar olsa bile, yalnız olmak güç.




Fremd zu sein. Rüsselsheim 1977




Fotoğrafla ilgili herhangi bir eğitim almadınız, fakat öğrenmekten bakmaktan, görmeye çalışmaktan da vazgeçmediniz, bu süreci anlatır mısınız?



Evet. Bakmak, bakmasını öğrenmek, sadece fotografa özgü değildir, diye düşünürüm. Her bireyin bakmasını öğrenmesi gerekir. Fotografçı da aygıtı aracılığı ile bakmasını öğrenmeli, kendisini bu yönde eğitmelidir. Bakmak ile çekmek hep ayrı şeyler olmuştur. Bu konuda, fotografın ustaları gerekeni söylemişlerdir. Bana gelince, ben de kendi öğrendiklerimden yola çıkarak çevremi, insanları gözlemliyorum. Tavır alıyorum. Bu tavrı fotograflarıma bakanlar anlayabiliyorsa kendimi mutlu hissetmem gerekir. Ancak, kendi fotograflarım konusunda konuşmaktan da çekinirim.




Türkei kenen. Rüsselsheim 1977




Almanya’da “Misafir Türk İşçisi Olmak” deyiminizden yola çıkarsak, Almanya’da Türk Fotoğrafçı olmak nasıl bir duygu? Ne gibi zorluklar yaşadınız?



‘Misafir işçi’ tanımlasını kim buldu? Almanlar mı, Türkler mi? Hâlâ açıklığa kavuşamadı… ama hem misafir hem de işçi olmak bana pek garip gelmiştir… Ben, anamdan misafirin çalıştırılmamasını öğrenmişimdir. Ayrıca Almanca dili pek gelişkin bir dil. Söylenen söz geçerlidir; söylenmek istenilen değil. Bu nedenle de somut bir dil olduğu savunulur. Neyse ki, ‘konuk işçi’ neredeyse kullanılmaz oldu. Buradaki yabancılara Almanların ‘Sen bizden değilsin!’ duygusunu aktüel tutmak için, bilimciler sürekli yeni kavramlar buluyorlar. ‘Konuk işçiler’ ile başlayan serüven, ‘Yabancı işçiler’; ‘göçmen’ ve başka tanımlamalardan sonra, günümüzde ‘göçmen geçmişi olan insanlar’ ya da bu ülkenin vatandaşlığını seçenler ‘göçmen geçmişi olan Almanlar’ deniliyor.




Wo ist mein Zuhause. Mainz 1977




Uzun bir konu. Sıkıcı bir konu. ‘Türk Fotografçı’ ülkemizde de kullanılmakta… ne kadar doğru? Dijital zamanımızda ne kadar bilinir… Fotografta fizik ve kimya vardı. Kimya gitti, fizik kaldı. Bu bilimler herhangi bir dile göre farklı ise, Türk ya da Alman fotografçılar olabilir… Bilim tek olduğuna göre geriye fotografı çeken insan kalıyor. Benim karşılaştığım sorunları anlatmak istemiyorum. Geçmişi kurcalamanın bir faydası yoktur.




Das Erlebnis der Dinge. Mainz 1978




1979 yılında UNICEF’ in bürosunda çocuk fotoğraflarından oluşan ilk serginizi gerçekleştirdiniz. Ardından “Her Yerde Yabancı Olmanın, Ne demek olduğunu, Sen Bilemezsin” adlı ilk kişisel serginiz oldu. Bu serginin adı ve içeriğinden bahsedebilir miyiz? Bir sitem miydi? Yoksa memleketinize olan bir özlem miydi?



Bunlar hakkında yorum yapmak bana düşmez. Fotografları izleyenler değerlendirmeli. Bu çıkışlar benim için politik bir tavırdı. ‘En Alttakilere’ dikkat edilmesi için bir ‘çığlıktı.’



Fotoğrafı bırakmayı hiç düşündünüz mü?



Evet! Ama beceremedim.




Das Fest – Domplatz. Mainz 1978




Hayatınızda fotoğraf olmasaydı, kendinizi ifade şekliniz tiyatro alanında mı olurdu yoksa müzik ile de uğraşmayı düşündünüz mü?



Göç olmasaydı tiyatroda kalırdım. Tiyatro sevgisi farklıdır. Sahne büyülüdür. Bu nedenle beş yıl önce, gene benim gibi LCC-Tiyatro Mektebi çıkışlı bir arkadaşımla, bir oyun yazdık-sahneledik ve sadece Almanya’da 30 kez kadar oynadık. Müzik ise dinlemeyi sevdiğim bir türdür.




Getrennte Welten. Mainz 1978




Çekilen her fotoğraf tarihe düşülen bir notsa, yıllar içerisinde çektiğiniz fotoğraflarınız ve anılarınızı birleştirmeyi düşündünüz mü? Kendi fotoğraf tarihinizi nasıl ifade edersiniz?



Fotografın tarihe düşülen bir not olduğunu hep düşünmüşümdür. Bu nedenle şimdiye dek yayımlanan kitaplarım oldu. Hala da yayımlamaktan yanayım. Benim çektiklerim, özellikle buradaki ‘Türkiye Göçmenlerini’ çekmekle, bu ülkenin tarihine, şöyle gelip-geçerken katkım oluyor, diye de patavatsızca düşünüyorum. Düşüncelerimi paylaşan bazı müze yöneticileri de, bunları alıp, arşivlerinde saklıyor; bazen sergiler açıyorlar… Tarih olması, olabilmesi için henüz erken… August Sander bile, bir torununun çabaları ile yeni yeni anlaşılmaya başlandı…




Das Parfüm. Worms 1982




Portre çekimleri yapıyorsunuz, bu insanlara yakın olmanızı gerektiriyor. Fotoğrafladığınız insanlarla iletişiminizi nasıl tanımlarsınız?



Ben ‘saldırgan bir fotografçı’ değilimdir. Habersiz çektiklerim aşırı derecede azdır. Sohbet, konuşmak benim için önceliklidir. Bazen kilometrelerce, bir insanı portrelemek için giderim, sohbet ağırlık kazanırsa, fotograf çekmem. Yani fotograf hep ikinci plana atılır. İnsanlarla birlikte olmak ana amaçtır.




Einsam. Mainz 1982




“İyi fotoğraf çekmenin yolunun iyi bir makineye sahip olmaktan geçmediğini, makinenin iyi olmasının sadece az bozulmasından ve uzun süreli kullanımından ibaret olduğunu” savunuyorsunuz. Teknolojinin sürekli devinimlerini nasıl gözlemliyorsunuz, bunun fotoğrafa ve fotoğraf sanatına etkisini nasıl değerlendirirsiniz?



Kendini bilen her birey gibi, tekniğe esir olmamayı amaçladım, amaçlıyorum.


http://www.ahmetozyurt.com/photography/KONUKLAR1.html



Fotograf aygıtlarına yaklaşımım konusunu, bahsettiğiniz alıntıda da belirttiğim gibi hala savunuyorum. Bu, teknik gelişmelere karşı bir tavır değildir. Tam tersine! Bu konuya en doğru yanıtı değerli Ersin Alok, İsa Çelik verebilir.




Zukunft wartet. Mainz 1982




Makinelerin sanata bir etkisi olabileceğini düşünmem. Kullanan önemlidir. Aygıtın arkasında duran, vizörden bakan önemlidir. Vizörden bakanın kafa yapısı, kültürü önemlidir. Ben, insanın dünyaya olan tavrının, bakmasına, görmesine etkisi olduğunu düşünür ve savunurum.




Osman mit Regenschirm. Mörfelden 1983




Üzerinde çalıştığınız ya da gerçekleştirmeyi düşündüğünüz bir projeniz var mı?



2007 yılından bu yana, gene burada yaşayan Türkler -Türkiyeliler- in 400 kadarını portreledim. Almanya’ya göç uzadı… Ne gibi farklılıklar var? Sorusu ile yola çıktım… Bir şeyler çıktı mı? Göreceğiz!




Yeni nesil fotoğrafçılara söylemek istedikleriniz var mı?



İyilik, sağlık, özveri. Fotograf dahil, ne yaparlarsa yapsınlar iyilik için, insanlık için yapsınlar.



Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.



Ben teşekkür ederim!



Röportaj: Aydan ÇINAR


Portfolyo: Mehmet ÜNAL “Turkish Migrants in Germany”
www.foto-memo.com




Mehmet ÜNAL Hakkında



Mehmet Ünal, 1951 yılında Çanakkale’de doğdu. Bakırköy Halk Evi’nde tiyatroya amatör olarak başladı. LCC Tiyatro Okulu’nda eğitim aldıktan sonra, LLC’den ayrılan grupla birlikte tiyatro eğitimini geliştirmeye çalıştı.



1970-1971 Halkevleri Deneme Tiyatrosu ana kadrosu üyeliğinde bulundu. Daha sonra (1975) Halk Sahnesi oyuncular´ının kurucu ve aktiv üyesidir. 1976 sonbaharında, kendi deyimiyle: ”Aşkının peşinden” Federal Almanya’ya gitmiş ve oraya yerleşmiştir. Orada tiyatro yapma olanağının kısıtlı olduğunu saptadığında, fotografa olan ilgisini yoğunlaştırmış, Türkçe ve Almanca yayınlanan günlük, haftalık veya aylık dergi ve gazeteler için serbest olarak çalışmaya başlamıştır. Özellikle portre fotografçılık dalında gerek ülkemizde gerekse Federal Almanya’da saygın bir yer edinmiştir.




Mehmet Ünal

Sergileri:



“Çocuklar”


1979 yılı ”Dünya Çocuklar Yılı” ilan edilmiştir.


UNICEF-Almanya için hazırladığı bu sergi


Stuttgart’ta sergilenmiştir.



”Her Yerde Yabancı Olmanın,


Ne demek Olduğunu, Sen Bilmezsin!”


1980-1985 yılları arasında


F. Almanya’nın 35 kentinde sergilenmiştir.



”İki Yabancı Göz, Bir Anlık Bakış”


1985-1988 yılları arasında Berlin, Istanbul, Balıkesir,


Mainz, Moskova, Esslingen, Würzburg, Lübeck,


Urbino/Italya ve F. Almanya’nın daha bir çok


kentinde sergilenmiştir.



”Yedinci Şafak’’ – Bu kitabın yazarı


Anna Seghers’in 80inci Yaşgününe armağan


edilen bu sergi, Mainz’lı fotografçılarla ortak


hazırlanmıştır.



“Beyaz Üstüne Siyah”


Günümüz gençliği konusunu içeren bu sergiyi


Mainz Beldiyesi ve Sparkasse Bankası için


hazırlamıştır.



“Türkiye, Seni Seviyorum!”


Ara Güler, Ersin Alok, Gültekin Çizgen ve diğer


39 Türk fotografçısının fotograflarından oluşan


bu sergiyi, Rheinland-Pfalz Eyalet Hükümeti için


organize etmiştir. Bu sergi Mainz kentinde başlayarak,


1991 yılına dek F. Almanya’nın bir çok kentinde


sergilenmiştir.



”Fotograf-Şimdi!”


Mainz Sanat Derneğinin, fotografın bulunuşunun


150. Yılı için düzenlediği sergiye, M.Ünal‘ın fotografları


da kabul edilmiştir. (1989)



”Geçersiz-Kayıp Nesil”


(Türk Misafir İşçilerinin F. Almanya’da 30 Yılı)


1991-1993 yılları arasında, Marburg, Essen, Rüsselsheim,


Hamburg, Königswinter/Bonn, Ingelheim, Lübeck, Kiel,


Metz/Fransa, Kaiserslautern, Bottropp v.d. kentlerde


sergilenmiştir.



”Yağmur Sıcağı”


Eylül 1996‘dan beri F. Almanya’nın Mainz, München,


Bonn, Lorsch, Rüsselsheim, Ravensburg v.d. kentlerinde


sergilenmektedir.



“Der Blick ist die Neige des Menschen”


(Walter Benjamin)


Almanya’da Türkler – Türkıye’de Türkler Candida Hofer


ile birlikte Rotterdam (Kasım 1996 – Ocak 1997)



Ateş Hattı: BİZ ! Gençlerle bir Fotograf projesi.


Fürth/Odenwald



˝Fotografie 2000˝ Mainz’da Rheinland-Pfalz’da


Sanat ve Sanatçılar Sergisi.


(Yarışmalı sergiye kabul)



“Almanya Oteli” – Dönüşü olmayan Yolculuk


Ağustos 2001;den itibaren Mainz, Berlin, etc.



“Suskunluğun Durakları”


Weltkulturerbe Völklingen Hütte Saarland


Mart – Kasım 2005 ve Mart – Kasım 2006


Mart – Kasım 2007 ve Mart – Kasım 2008



Kitapları:


“Du weisst nicht, wıe es ist,


überall ein Fremder zu sein! ”


(Sen Bilmezsin, Her yerde, Yabancı olmanın,


ne demek olduğunu!)


AstA – Universität Mainz, 1982



“Zwei fremde Augen, ein kurzer Blick”


(“İki Yabancı Göz, Bir Anlık Bakış”)


Fakir Baykurt’un Önsözüyle)


Kaynar Verlag, Duisburg 1985,


Hrsg. Kunstamt Berlin-Neukölln.



“24 Stunden Ruhrgebiet”


(“Ruhr Havzasında 24 Saat”)


RV-Verlag München 1985, dünyanın hemen hemen


tüm ülkelerinden davet edilen gazete fotografçıları ile


birlikte bu projede çalışmıştır.


Bu kitap “Kodakphotobuchpreis”


(Kodak Fotograf Kitabı ödülünü) almıştır.


“UNGÜLTIG” – Die verlorene Generation


(“İptal” – Kayıp Nesil)


Kyrill & Method Verlag, München 1991



“Regenhitze”


Und der Mond geht auf, wohin auch die Vögel ziehn…


(“Yağmur Sıcağı”- Ve ay gelir, kuşlar nereye giderse…


Güneş doğar yağmurun üstüne).


Önel Verlag, Köln, 1996.



’’Suskunluğun Durakları’’ (Türkçe-Almanca)


Önel Verlag, Köln, 2001.



Kartpostallar:



Ararat Verlag, Berlin 1985


Verlag Inkognito, Berlin, ab 2005



Posterler:


Edition Diyapress, Mainz, 1986



Ödüller:


1979 “Politika” gazetesinin özel ödülü.


1981 5.cilik “Gestatten wir sind die Jugend”


Arbeiterfotografie Deutschland.


1983 Alman Genç Basın Örgütünün Ödülü.


1985 Internationale Presse Photo, Moskau, Diplom.


1985 Uluslararası Gençlik, Warschau, 2.cilik ve Diploma.


1985 Siegen Kent Beldiyesinin Onur Ödülü.


1987 Interpress-Photo, Bagdad-Iraq, Diploma


1994 Kodak Almanya, Gümüş Madalya (2.cilik)


KODAK PANTHER WORK -BOOK


1997 3. cülük Ren-Falz Eyaleti ve İnsanları



Özel kolleksiyonlar ve müzeler, Haus der Geschichte


Deutschland’da M.Ünal fotografarı bulunmaktadır.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye GöçmenleriMehmet Ünal ile Röportaj : Türkiye Göçmenleri

Christine Amat : Doğada Soyutlamalar



1968 Bordeaux doğumlu, bar ve restorantlarda garsonken, hayatımı değiştirme hayalini kuruyordum. Yaratıcı, renkli hayal gücümle, hizmet sektörünü bırakarak, fotoğraf çekmeye karar verdim, bana bir şeyler ifade edip, konuşan insanlar ve peyzajlar üzerine odaklanarak, dünyayı başka bir biçimde keşfettim.



2005, Şubat ayında Nikon D70’imi aldıktan sonra, internette fotoğraf forumlarına katıldım, baktım, okudum”¦ Eleştirileri, bazen acımasızca olsa da göğüsledim. Birçok hatadan sonra, ne istediğimi bildiğim ya da o kadarını yapabildiğim için kendi stilimi buldum, renklerin işleyişi ve yoğunlukları hoşuma gidiyordu. Altyapımda eksikler vardı, ancak neyi yapmak istediğimi biliyordum ve ilerlemeye devam ettim. Aralık, 2006’da birçok başarılı konferans ve çok çalışma sonrası, profesyonel fotoğrafçılık hayatıma başladım. Çocukluğumdaki fotoğrafçı olma hayalimi gerçekleştirdim ve beni daha mutlu etmesi için devam ediyorum.



Hayatımın 38. yılında, tutkumu yaşamak için kendime meydan okudum. Bugün 4 yıl sonrasında, hala tutkuluyum ve fotoğraf çekmeden öncesinde nasıl yaşıyormuşum şaşırıyorum.



Christine AMAT





Christine Amat



Born in Bordeaux in 1968, waitress in bars and restaurants, I dream to change lives. Creative, full-color head, I decide to stop hotellerie to make the photo, I discovered the world through a goal, stopping on the people and landscapes that me speak.



After purchasing my Nikon D70 in February 2005, I join the forums photos on Web, I look, I read… I’ll take the criticism, sometimes poorly”¦ After many mistakes, having too determined, or not enough, I find my style, I like how the colors work, the densities”¦ I realize that I lack of bases, but I love what I do, and I continue to move forward. December 2006, I decided to start my professional photographer life after beautiful meetings, after much work, I realize my childhood dream to become a photographer, and I continue to give me pleasure.



In my 38 th year of life, I challenge myself to live my passion. Now 4 years later, still passionate, I wonder how I was doing before when I did not Picture.



Christine AMAT



Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL



































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Christine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada SoyutlamalarChristine Amat : Doğada Soyutlamalar