Kategori arşivi: MAYIS 2008 SAYISI – MAY 2008 ISSUE

Adnan Polat : Metalik Seslenişler



“metalik seslenişler”



Gemiler kontrolsüz sökülüyor.


Asbest ve benzeri kansorejen maddeler sulara karıştı.


Fabrika artıkları, derelere bırakıldı. Binlerce balık aniden öldü.


Telekomünikasyon antenleri tehlike saçıyor.


Konservasyon işleri yanlış yapıldı, zehirlenmeler.


Organik tarım hormona yenik düştü ve benzerleri, binlerce duyum!



Metale yenik düşüyoruz. Metalleşiyoruz.


Yapay parıltılar yaşamımızı kolaylaştırır gibi gözüküyor,


oysa yaşam anlamsızlaşıyor.


Yapay yöntemler insanları da yapaylaştırıyor.


Renkler, biçimler, işlevler değişiyor, teknoloji adına, hız adına.


Doğada metalleşiyor, metalleştiriliyor.



Gün geçmiyor ki, metal veya plastik bir malzeme yaşamımıza girmesin,


Gün geçmiyor ki, yeni bir yasak levhası daha,


parlak metal direklerin tepesinde bizleri selamlamasın.



Ve metalleşmeyenler, henüz kendilerine sıra gelmeyenler. Sesleniyor !


Nereye kadar bu metalleşme ?


Görün, duyun. Cilalarımızın dökülüp de paslanacağımız günleri beklemeyin.


Paslanacağınız anda değil, çok geç olur.


Metalleştiğimiz de nasıl olacağımızı önceden görün.


Metalleştiğimizde, parlaklığımız gözlerinizi kamaştıracak,


ancak karanlıkların ortasında, renksiz ve ışıksız, yalancı parıltılar”¦



Ve ne kadar renklendirirseniz, renklendirin, dijital düzeltmeler,


süslemeler yapın bizim doğal çekiciliğimizi yakalayamazsınız,


ışıkla değişen canlı renklerimizi yansıtamazsınız !


Taklitlerimizle duygusallık yaratamazsınız !



“Metalik seslenişler”; panoramik çekim tekniği ile yaptığım, özel baskı teknikleri ile basılmış fotoğraflardan oluşuyor.



Adnan POLAT








Görmekten, duymaktan öte…





Çok geç kalmadan,





… renkler, biçimler, işlevler değişiyor.





yapay parıltılar yaşamımızı…





paslanacağımız ana kadar…




renksiz ve ışıksız, yalancı parıltılar !






…çok geç olur !




Teknoloji adına, hız adına, yaşam adına…




… doğada metalleşiyor, metalleştiriliyor.





Parlaklığımız gözlerinizi kamaştıracak !




Metaller de çeşitli; altın, gümüş ve teneke…



Nereye kadar bu metalleşme ?





metale yenik düşüyoruz…


Oysa yaşam anlamsızlaşıyor, sürekli ve…


Yapay yöntemler, sunuşlar…










Adnan POLAT Hakkında



1960 yılında doğdu.



Ankara Devlet Konservatuarı bale bölümünde sürdürdüğü eğitimini yarıda bırakarak, baba mesleği olan ve küçük yaşlardan beri ilgisini çeken fotoğrafçılık alanında çalışmaya başladı.Uzun yıllar, stüdyo fotoğrafçılığı, karanlık oda operatörlüğü yaparak zanaatta yetkinliğe ulaştı. 1982 yılında kendi fotoğraf stüdyosu ve marketini kurup profesyonelliğe ilk adımını attı.



Aynı yılda AFSAD’a (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) üye oldu ve fotoğraf sanatı ile ilgilenmeye başladı. Nü, doğa, turizm konulu kreatif çalışmalarıyla karma sergilere/sunuşlara katıldı. “Anadolu”, “Kapadokya”, “Safranbolu”, “Yedi Göller” isimli/konulu saydam gösteriler, gerçekleştirdi. “Kreatif Kapadokya” isimli çalışmasını, İstanbul İnter Kamera Fuarı, Sanfo standında, “Anımsatmalar” (retrospektif), “Panoramik öyküler” isimli çalışmalarını, Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi ve İstanbul 9. Fotoğraf ve Dijital Görüntüleme Fuarında, “… durağan hüzünler” isimli çalışmalarını, Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde, “onlar” isimli çalışmalarını Yakın Doğu Üniversitesi’nde sergiledi.




Adnan Polat



Ankara’nın ilk fotoğraf galerisi /sanat ortamı, “Lotus Fotoğraf Etkinlikleri Merkezi” kuruluşunda aktif olarak yer aldı. Fotoğraf sanatı alanında jüri üyelikleri, eğitmenlik, danışma kurulu üyelikleri yaptı, fotoğrafları, portfolyoları dergilerde yayınlandı.



Fotoğraf dergisi yayın kurulu üyeliği, kurucularından olduğu; FSK’da (Fotoğraf Sanatı Kurumu) yöneticilik, Fotoğraf Dernekleri Çalışma Kurulu Sekreterliği yaptı. Nü çalışmalarının yer aldığı “Arinn’in Güneş Tanrıçası”, panoramik çalışmalarının yer aldığı “Panoramik öyküler” isimli fotoğraf albümlerini yayınladı. Fotoğraftaki teknik gelişmeleri yakından izledi; dijital ortamda fotoğrafik gösteriler “Düşsel öyküler”, . “Sahnelerimizden”, “Başka Kapadokya”, “Anımsatmalar”, “metalik seslenişler” hazırladı ve sundu. Doğa sevgisi ve çevreye olan duyarlılığını yansıtan çalışmalar yaptı.



Ulusal, Uluslararası yarışmalarda ödüller, sergilemeleri olan, Ankara Sanat Kurumu tarafından 2003/2004 sezonunda “Yılın sanatçısı” seçilen Adnan Polat, Aturjet Uluslararası Turizm Yazarları ve Gazeteciler Birliği (Fijet) üyesidir. Çalışmalarını Ankara’da sürdürmektedir.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Adnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik SeslenişlerAdnan Polat : Metalik Seslenişler

Joachim Froese : Rhopography



Fotoğraflarıma başlık olarak kullandığım Rhopography kelimesi, natürmort türü için kullanılan eski moda bir terimdir. Şimdiye kadar iki ayrı evreden meydana gelmiştir. İlki ölmüş böcekleri tasvir eder, camera obscura kullanılmıştır ve 17. yüzyıl Hollanda natürmort tabloları görünümündedir. Juan Sanchez Cotan’ın çalışmalarından ilham almış olan ikinci evre, geometri kullanılarak ve İspanyol natürmort geleneğini yansıtarak çürüyen meyve ve yiyecekleri tasvir eder.



Rhopography, fotoğrafçılıkta gerçekçilik düşüncesini birkaç seviyede araştırır. Fotoğraflarım, dijital teknolojileri kullanmak yerine geleneksel analog süreçlerde manipule edilmişlerdir. Resimler gerçeklikte varolmayan bir senaryoyu göstermelerine rağmen onların lisanı kesinlikle, her baskının etrafındaki siyah sınır ve keskin odağı içererek gerçeği gösteren belgesel fotoğrafçılık geleneği içinde kalır Günümüzde izleyicilerin dijital görüntülerle kandırılması sıklıkla beklenen bir şeydir, bu görüntüler eski moda siyah beyaz bir fotoğraf şeklinde karşılarına çıktığında ise bu izleyiciler tamamen savunmasız kalabilmektedir. Fotoğrafçılığın başından beri gerçeklik üzerine kurulmuş olmasına rağmen, benim şekillerim, eğer bir bilgisayarın yardımı olmadan ‘Küçük puntolu baskı geleneğinde başarılı olmuşsa, çağdaş dijital bir bağlamda manipulasyonunun değişik olarak farkedilip edilmeyeceğini sorgular.



Tarihe göre 17. yüzyıl resim sanatı ile dijital çağ fotoğrafçılığının benzer yönleri bulunmakta. Flaman ve İspanyol natürmortlar önyargılı fikirlere meydan okuyan bir eğilim geliştirdi ve fotografik düşünüşün başlangıcı olarak kabul edildi. Tamamiyle ışık ve tonlamaya dayanan hareketin önlenmesi gibi görsel araçların ve geometrik perspektifin kullanımı da, son derece subjektif, toplum ve dinin yansıması olan, görünüşte gerçekçi tasvirlere yol açtı.



Gelenek aynı zamanda, 17. yüzyıldan beri yeni keşfedilmiş kıyıları, kültürleri, hayvan ve bitki türlerini kaydeden ilk Avrupa kaşiflerinin ardından giden sanatçıları da etkiledi. Bu kayıtlar, bilimsel ve objektif açıklamalar olarak kabul edildi fakat yine de bilinmeyen topraklara dair kişisel tepkiler oldu.



Aynı ikilem, 1992’de Almanya’dan Avustralya’ya göç ettiğimde benim sanatsal kariyerimi de kapsayabilirdi. Fotoğrafçılığı, yeni benimsediğim evimin objektif belgesel hikayelerini yaratmak için kullanmaya olan ilk tutkum, yalnızca, yerini değiştirmiş Avrupalı bakış açısından ortaya çıktı ve mekanik bir araç olarak kameranın güya gerçekçi kayıtları bir efsane olarak açığa çıktı.



Yıllar sonra bu sürecin sonucu, gerçeklik ve tiyatro arasında kasıtlı olarak ikiye bölünmüş bir işti. Rhopography, tasvir edilen yaratıkların gerçekte ölü mü yoksa canlı mı ya da Kafka’nın romanlarındakine benzeyen bunaltıcı ya da kabus dolu sahnelerin gerçek mi yoksa hayal ürünü mü oldukları konusunda tahminleri izleyicinin kendisine bırakır.



Joachim FROESE


Brisbane 2004






Rhopography is an old fashioned term for the still-life genre which is used as the title for my current body of photographs. Until now it consists of two distinct phases. The first depicts dead insects and looks at aspects of 17th century Dutch still life painting and its use of the camera obscura. The second phase depicts deteriorating fruit and food scraps and is inspired by the work of Juan Sanchez Cotán and the use of geometry and mirroring in the Spanish still life tradition.



On a number of levels, Rhopography examines the notion of truth in photography. Instead of using digital technology, my photographs are manipulated through traditional ‘analogue’ processes. Although the pictures show a scenario that does not exist in reality, their language stays strictly within the tradition of documentary photography that signifies truth, including sharp focus and the black border around each print. These days, viewers often expect to be fooled by digital images and can be taken off-guard when deception is precented in an ‘old fashioned’ black/white photograph. Although photography has from the very beginning constructed reality, my images examine whether in a contemporary digital context its manipulation is perceived differently if it is achieved in the tradition of the ‘fine print’ without the help of a computer.




Historically painting in the 17th Century was at a similar crossroads to photography in the digital age. Flemish and Spanish still lives developed a naturalism that challenged preconceived ideas about painting and marked a beginning of ‘photographic thinking’. The use of optical tools and geometric perspective, as well as the suppression of all painterly gesture, led to seemingly truthful depictions that were nevertheless highly subjective constructions of, and reflections on, society and religion.




This tradition also influenced artists who accompanied the early European explorers since the 17 Century to record the ‘newly found’ coastlines, cultures and species of fauna and flora. These records were regarded as scientific and objective accounts but were nevertheless subjective reactions to unknown territories.



The same dilemma can also be applied to my artistic career since migrating from Germany to Australia in 1992. My early ambition, to use photography in order to create objective documentary accounts of my newly adopted home, only revealed the viewpoint of a displaced European and the seemingly truthful recordings of the camera as a mechanical tool, were exposed as a myth.




Years later the result of this process is a body of work which has deliberately constructed a dichotomy between reality and theatre. Rhopography leaves the viewer guessing whether the depicted creatures are in fact dead or alive, whether the Kafkaesque scenery is real or imagined.



Joachim FROESE


Brisbane 2004




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN

































Joachim FROESE Hakkında


Joachim Froese Montreal Kanada’da doğmuş ve Almanya’da büyüyüp 1991’de Avustralya’ya göç etmiştir. Şu an Brisbane’de yaşayan ve çalışan bir sanatçıdır ve Queensland Sanat Üniversitesi’nde Fotoğrafçılık konusunda geçici bir öğretim görevlisidir.



10 yıldan fazla bir zamandır çalışmalarını fotografik still life (natürmort) üstünde yoğunlaştırdı ve türün eşsiz niteliklerini araştırdı. Başlangıçta, çalışmalarında fotografik ortamın tarih öncesinden ve Barok ve Rönesans tablolarındaki görsel araçların kullanımından esinlendi. Bu alandaki araştırmaları iki büyük seri ile sonuçlandı: Rhopography (Eski çağ sanatında natürmort tablolar) (1999-2003) ve Tür (2005). 2006’dan beri kişisel hafızaya ek olarak, still life ve portre arasındaki kesişmeleri araştırmakla ilgili çalışıyor.



Siyah-beyaz çalışarak şekillerini yaratmak için benzersiz bir yöntem geliştirdi. Zahmetli bir şekilde bir araya getirilmiş, görünüşte gerçeğe meydan okuyan, gerçeğin bir yansıması olarak fotografik imajın içsel doğasını sorgulayan fotografik tablolar üretiyor.



Froese’nin çalışmaları, Avustralya, Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’da kişisel ve karma sergilerde yer almıştır. Bir çok özel koleksiyonda ve Avustralya Ulusal Galerisi’ni de içeren bir kaç ulusal koleksiyonda temsil edilmiştir. Çalışmalarının daha fazlasını görmek için www.joachimfroese.com ’u ziyaret edin.



Joachim Froese, Brisbane’de Jan Manton Sanat tarafından temsil edilmektedir.




About Joachim FROESE


Joachim Froese was born in Montreal/Canada, grew up in Germany and migrated to Australia in 1991. He is an artist working in photography who currently lives and works in Brisbane and is a casual lecturer for photography at the Queensland College of Art.



Over the last 10 years his work has concentrated on the photographic still life and he has investigated the unique qualities of the genre. Initially his work was inspired by the pre-history of the photographic medium and the use of optical tools in painting during the Baroque and the Renaissance. His research into the field has resulted in two major series: Rhopography (1999 – 2003) and Species (2005). Since 2006, his work is investigating crossovers between still life and portraiture as well as personal memory.



Working in black & white as well as colour he has developed a unique way to create his images. He produces photographic tableaux, which are laboriously assembled constructs seemingly defying reality, which question the inherent nature of the photographic image as a reflection of the real.



Froese has exhibited widely in solo and group shows across Australia, Europe, Asia and North America. He is represented in numerous private collections as well as in a number of public collections including the National Gallery of Australia.



To see more of his work visit www.joachimfroese.com



Joachim Froese is represented by Jan Manton Art, Brisbane








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Joachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : RhopographyJoachim Froese : Rhopography

İbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatı



Farklı meslek gruplarında profesyonel yaşamlarını sürdüren 7 kişinin içlerindeki fotoğraf sevdasına yön verebilmek için İbrahim Demirel’in ustalığına ve teknik bilgisine sığınma isteği, onun hayata bakışını yansıttığı karelerin sırrını çözme hevesi ve bünyesine fotoğrafın nüfuz ettiği sanatçının soluduğu havadan, kullandığı ışıktan nasiplenmek niyeti ile yola çıkmaları An-Kare’nin öyküsünün başlangıcıdır.




Grubun, İbrahim Demirel’in kapısını aşındırmak, onun yoğun programından biraz zaman çalmak uğraşmak, zaman zaman yalvarıp zaman zaman baskı kurmak şeklinde tezahür eden ısrarlı çabaları 2007 yılının ilk aylarında sonuç verir ve Grup An-Kare “fotoğrafa tam itaat yemini” dışında başka hiçbir karşılık beklentisi olmayan ustaları İbrahim Demirel ile ışık ve renk peşinde macerasına atılır. O gün bugündür An-Kare istisnasız her Cuma akşamı Galeri Sanatyapım’da toplanmaktadır. Pazar günleri ilk ışıklarla birlikte yollara düşülür, günle birlikte ışık biterken fotoğraf da biter.




“Demirel Kriterleri” akılda, deklanşöre basarken düşünülen tek şey; göz önünde akıp giden An’ları karelerde dondurmak. Bir sevdada buluşan grup giderek kendi ortak fotoğraf hafızası ve fotoğraf karakterini oluşturuyor.



An-Kare Fotoğraf Grubu








Grubumuzu oluşturduğumuz arkadaşlar bana geldi ve bir öneride bulundular!!!



“Siz nereye gidiyorsanız gidin, siz ne çekiyorsanız, biz de sizinle gelelim birlikte çekelim “



Ben de dedim ki;



“Hay hay, birlikte çalışalım ancak bir şartım var”¦ Sizlerin farklı birer işi, mesleği var ama benim tek uğraşım fotoğraf. Bu nedenle benim kadar ciddiye almalı, sevmeli ve çalışmalısınız.”



Nihayetinde 2007 Ocak ayında başladık. İlk gezimizde yola çıtığımızda Kızılcahamam-Işık dağı’nda mangal kömürü üretimiyle uğraşan Mardinli bir aileyle karşılaşmış, tanışıp dost olmuştuk. Birçok kez gidip naylon çadırlarda yaşayan 48 kişilik 8 aileyi, yaşadıkları şartları, yaptıkları işi fotoğraflarımızla belgelemeye çalıştık. Bu seçki bu çalışmamızın ürünüdür.


İbrahim DEMİREL






Sabahın ilk ışıklarıyla çıktığımız fotoğraf gezilerimizden birinde hocanın “dur” emrini takiben yolun kıyısındaki mavi çadırlara gidene kadar torak nedir hiçbirimiz duymamıştık. Lila eşarbıyla bir amca geldi önce, kar altın dişlerinde parıl parıl yansırken bir şeyler anlatmaya başladı, adının Raşit olduğunu, efsunundan dolayı fotoğraflarda çıkmayacağını sandığını bilmiyorduk tabii biz o ilk gün. Sonra çocuklar yanaştı dağcı botlarımızın yanına, küçücük ayaklarındaki naylon terlikleri, termal montlarımızın eteklerine incecik hırkalarıyla. Eller yüzler simsiyah. Yanaklar soğuktan çatlamış. Karın, çamurun ortasında tavanı, tabanı, duvarları naylondan; kapısı kim bilir hangi seçimden kalma parti bayrağından yapılmış evine davet etti bizi İhsan. Emine çayları demledi odun kömüründe. Çadırların arasındaki ağaç dallarında çamaşırlar kururken tanıdık biz onları.



Bir yıl boyunca, fotoğraf bahane, gelip geçip uğradık çadır yerleşkeye. Sorduk “ne yaparsınız” diye, anlattılar. Odun kömürü üretimi için kurulan, üzeri toprakla örtülü ocağa “torak” dendiğini biz öyle öğrendik. Torak kurulurken, ortasında 30 cm mesafede olmak üzere üç-dört sırık dikilir ve toraktan daha yüksek olan sırıklar, yanma aşamasında baca görevi görebilmeleri için birbirleri ile birleştirilirmiş. Baca içerisine kolayca yanabilen çalı-çırpı doldurulur etrafına kömür haline getirilecek odunlar, huni şeklini alacak şekilde istif edilirmiş. Kömürleştirme esnasında hava ile doğrudan teması kesmek üzere istifin üzeri, meşe ağaçlarının dökülen yaprakları (gazel), saman vb. materyallerden oluşan “yeşil örtü”yle onun üzeri ise toprak, kömür kırıntı ve tozlarıyla hazırlanan “toprak örtü” ile kaplanır ve üzeri hafifçe ıslatılan torak yakmaya hazır hale getirilirmiş. Torağın yakma işlemine rüzgarsız bir havada başlanır, kömürleşme için gereken 240-280C derecelik sıcaklığı sağlayan ateş torak içerisinde yayılırken, ateşin ilerlemesini idare etmek için torağın üst kısmından başlayarak mazgal denen delikler açılırmış. Ondan sonrasında sıra artık tetikte beklemeye gelir işte, gece gündüz, bir bebek ihtimamıyla gözlenir torak. Eğer bir patlama olursa çoluk çocuk, kadın, erkek koşuşurlar kömürcüler kuyunun üstünü kapatmak için. O zaman ne sizi görür gözleri, ne kendilerini. Odunlar yanıp emekleri, hayalleri kül olmasın diye seferber olur tüm çadır kent. Kömürleşmenin sona erdiği beyaz dumandan anlaşılır. Yanma bittikten sonra torak soğutulmak üzere bekletilir. Kömür elde etme süresi, ağaç cinsi ve torak hacmine göre 76 -107 saat sürer ve yaklaşık 100 kg odundan 20 kg kömür elde edilir. Sönmeyi takiben üstteki marsıklar galberi ile çekilip bir kenarda toplanır. Daha sonra kömürler, gereğinden fazla kırılıp ufalanmaması için özen ve dikkatle toplanarak iriliğine göre tasnif edilir ve toptancıya teslim edilmek üzere çuvallara doldurulur.



Aslına bakarsanız, çok daha eskide, Ergenekon destanında dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizmekle başladı Türk’ün kömürle ilişkisi. Oğuz boylarının dağları eritmesinin üzerinden yıllar yıllar geçti. Genlerden gelen odun kömürü sevdası, geniş odalarda ortaya getirilen mangalla sohbetleri, az şekerli kahve kıvamında sardı sarmaladı, döndü dolaştı pikniklerin demirbaşı haline geldi. Türk deyince dünyada artık önce mangal, şiş, kebap bilinir oldu. Haliyle Anadolu’da mangalsız bagaj, balkon, bahçe kalmadı. Güneşin kendini azıcık gösterdiği her pazar bir ince dal altında, su kenarında ve gerekirse otoyol refujlerinde et, balık, çoban salata ve rakı eşliğinde muhabbete katık edildi.



Ancak ne var ki, Türkler için vazgeçilmez keyiflerden biri olan mangalda pişen etin nefis kokusunun arkasında bambaşka bir gerçek yatar. Türkiye’de yılda yaklaşık 250 bin ton mangal kömürü tüketilir. Kilosu 1-2 YTL arasında değişen mangal kömürü yaklaşık 250 milyon YTL’lik pazar oluşturur. Torağın hazırlanma zorluğu ve yanma sırasında yayılan sirke asidi kokusunun verdiği rahatsızlık nedeniyle, artık odun kömürü üretimi metal ocaklarda, retord adı verilen kapalı kaplarda yapılıyorsa da ülkemizde halen aileleriyle birlikte 1,5-2 milyon kişiyi besleyen mangal kömürü, ağırlıklı olarak Batı Trakya’da Istranca Ormanları, Çanakkale, Antalya, Malatya, İstanbul’da Çatalca ve Şile’nin köylerinde üretilir. Mangal kömürünün, pişirme ve ısınma amacıyla yaygın olarak kullanılması ve kükürt içermemesi nedeniyle, yanma sırasında havayı diğer kömür cinslerine göre daha az kirletmesinden dolayı tercih edilse de Türkiye’de, Ormanları Koruma Yasası kapsamında 20 yıldır mangal kömürü ihracatı yapılmıyor.



İşte torakçıların yanına gide gele bir yılda bunları öğrendik biz, ama aslında her çektiğimiz karede elektriksiz, televizyonsuz, bakkalsız, kasapsız beş-altı çadır nüfuslu hayatlarına ilişmeye çalıştık gizliden gizliye, ormandan odun çekmeye giderken traktörün altında kalıp da beş çocuğuyla Emine’yi bir başına bırakan, daha 40′ına varamamış İhsan’ı, kaynayan çorbayla boydan boya yanan minik Raşit’i, kömür karası ömründe bembeyaz bir oyuncak kedi hediye almanın mutluluğuyla aylarca gidip gelip soğuktan çatlamış ellerini usul usul yanaklarımıza süren Rojin’i, gülmeyi gösteremediğimiz Rosalin’i, gün yüzlü Sıdıka’yı tanıdık ya asıl anlamı budur bizim için fotoğraf çekmenin ve belki de daha yaşına varmadan kaybettiği babasını, tesadüfen yoldan geçerken durup da çeken bir grup yabancının bastırıp verdiği fotoğraflardan tanıyacak olan bir sabinin gönlündeki yerdir.



Canan DOĞANLAR






Can ÖZGÜN













Canan DOĞANLAR










Cem Hakan ÖZASLAN











Cengiz TOPBAŞ











Haluk GÜLDÜR










Teoman ALTINOK











Volkan GEVREK












Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatıİbrahim Demirel An-Kare Fotograf Grubu : Torakçıların Çorak Hayatı

Claudio Cambon : Gemi Parçalama



Gemi Parçalama: Çeliğin Biyolojisi


Amerikan bayraklı petrol tankeri SS Minole, Ocak 1998’de Bangladesh Chittagong’da bulunan parçalama sahasına çekildiği zaman, bu hem bir son hem de bir başlangıca işaret ediyordu. Karaya oturmuş geminin etrafında koşan Amerikalı denizciler için bu olay, dünyanın okyanuslarında dolaşarak geçirilmiş uzun, üretken bir yaşamın kapanışını ifade ediyordu. Sonraki 5 aydan fazla zamanı gemiyi hemen hemen elle söken Bangladeşli gemi parçalayıcılar için, bu daha çok bir başlangıçtı çünkü gemi, modern varlığını yaratmak için mücadele eden ülkeleri için gerekli olan materyalleri sağlayacaktı. Bir insanın rızkının ölümü bir diğerinin doğuşuydu. Bununla birlikte, bu süreç içerisinde değişen, bir gemiden daha fazlasıydı. Sadece bir kargo taşıyıcısı değil kendi başına bir yaşam simgesiydi. Yaşayan tüm canlılar gibi çürüdü ve yeniden kazanılmış ögeleri, yeni yapılara temel oluşturdu: bir omurga; inşaat demiri, bir pala, bir davul germe çubuğu,bir dini heykel haline geldi. Bu fotoğraflar bu dönüşümün kaydıdır.


Bu fotoğraflar bir dönüşümün kaydıdır; yaşamın bize dayattıkları üzerine bir meditasyon vazifesi görerek, nesnelerin güzel bir formdan diğerine nasıl esrarengiz bir dönüşüm gösterebildiklerini, bir ampülün telinden yayılan ışık gibi üzerimizden geçerek gösterirler.



Claudio CAMBON




Shipbreak: A Biology of Steel



When the American-flag oil tanker SS Minole beached in the breaking yards of Chittagong, Bangladesh, in January 1998, it signaled both an ending and a beginning. For the American sailors who ran the ship aground, this event meant the close of a long, productive life spent wandering the world’s oceans. For the Bangladeshi shipbreakers who over the course of the next five months dismantled the vessel, more or less by hand, it signified instead a point of commencement, because the ship provided many materials necessary to their country’s struggle to create a modern existence for itself. The death of one man’s livelihood became the birth of another’s.



However, more than a ship was exchanged in this process. To all of them she was not just a carrier of cargo, but an emblem of life itself; like all living things she decomposed, and her recycled elements formed the basis of new organisms: a hull became building rebar, a machete, a drum tensioning rod, a religious statue. These photographs give record of this transformation; they ultimately serve as a meditation on how life possesses us more than we do it, and how it mysteriously changes shape from one beautiful form to another, passing through us like light through the filament of a bulb.



Claudio CAMBON

Çeviri (translated by) : Berna AKCAN























About Claudio CAMBON

Claudio Cambon has been a documentary photographer for almost 20 years, since obtaining his undergraduate degree from Yale University, where he studied with Richard Benson, Jo Ann Walters and Stephen B. Smith. He also studied briefly at the San Francisco Art Institute with Linda Connor. He has photographed all over the world: in Italy and Germany, where his parents are from, and where he has lived for various periods of his life, across the American West, where he worked as a hand on cattle ranches, and in Bangladesh, where he documented the last voyage, breaking and recycling of an American merchant ship, and currently in Mexico, where he is at work on a long term project about life in rural areas of the country.



Claudio has exhibited, lectured, and been published and collected internationally. He currently lives in Long Beach, California with his wife, Elsa Casillas.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Claudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi ParçalamaClaudio Cambon : Gemi Parçalama

Ayhan Duman : Bir Profesyonel



Fotoğraf maceranızı, eğitim/öğrenim ve profesyonelliğe geçişinizi anlatır mısınız?



Babamın fotoğrafa olan merakı nedeniyle ben de küçük yaşlarda babamın Zeiss Ikon/Contaflex makinası ile amatörce fotoğraf çekmeye başladım ancak gerçek anlamda fotoğrafla ilgilenmem 70’li yılların başına, akademik eğitimim öncesine rastlar.




Ayhan Duman

Tüm temel eğitimim ve bunun akabindeki mesleki eğitimimi İtalya, Almanya ve İngiltere’de edindim,Gesamthochschule Kassel/Almanya’dan Industrial Designer, Institute of British Designers/London İngiltere’den ise Photo-Designer olarak mezun oldum.



Bize akademide öğretilenler, fotoğrafın kimyasal veya fiziksel yapılanma gibi bildiğimiz klasik fotoğraf eğitiminden farklı olarak, fotoğrafta görsel tasarım ve renk psikolojisi üzerine verilen sanatsal yanı ağır basan ve sanat tarihini de içeren kapsamlı bir eğitim şekliydi ve bunun ne kadar önemli olduğunu daha sonra mesleki hayatımda bizzat yaşayarak gördüm. Zaten hocalarımız Prof.Ell, Prof.Neusüss ve Prof.Beuys, uluslararası sanat çevrelerinde çok iyi tanınan sanatçılardı.




Akademiden 1975 senesinde mezun olduktan sonra sinema sektörü ve reklam fotoğrafçılığının kalbi olan Münih şehrinde AMD Photo-Design adı altında çiçeği burnunda stüdyomu açtım, 1985 senesinde ise ailevi nedenlerle İstanbul’a yerleştim, burada bazı reklam film çekimlerinde yönetmen olarak görev aldım ancak kalabalık setler ve kargaşa bana göre olmadığı için bir süre sonra sadece tanıtım ve tasarım fotoğrafçısı olarak çalışmaya başladım. Uzmanlık alanım ise zamanla sinematik özel efektler üzerine gelişti, bundan kastettiğim klasik ürün tanıtım şeklinden uzak, içinde görsel bir hikayesi olan sinematik bir yaklaşımı içeren bir çekim tarzı.



Tabii bir de özel efekt çekimleri ilave etmem gerek, bilgisayar destekli tasarım henüz söz konusu değilken ben kamera içi çoklu pozlamalar, tek bir fotoğrafın çekimi için birden fazla kamera kullanımı, photo-composing uygulamaları ve sinema film çekim tekniklerinden motion-control ve slit-scan yöntemlerini uygulayarak, bunun yanısıra kendi geliştirdiğim ışıklandırma yöntemi ve ışık sistemleri ile de alışılagelmişin dışındaki görselleri gerçekleştiriyordum. Bugün bile bu fotoğrafları görenler, bunların bilgisayar desteği olmaksızın gerçekleşmiş olduğuna inanmakta zorlanıyorlar.




Fotoğrafın diğer alanlar ile birleşmesini (tasarım, grafik vs.) nasıl karşılıyorsunuz?



Tasarım ve grafik, fotoğrafın renk, zaman, mekan ve yapısal zemin gibi olmazsa olmaz ve ayrılmaz birer parçaları, yapı taşlarıdır. Bunlardan bir tanesini ihmal ederseniz o fotoğraf başarılı olmayabilir. Hele grafik ve yapısal tasarımı olmayan bir fotoğraf hiçbirşey ifade etmez. Gazeteye haber fotoğrafı çeken bir muhabir için bu önemli olmayabilir ama bunun aksini de ender olsa da görmekteyiz.




Nguyen’in çektiği, Amerika’nın Vietnam istilasında direnişçilerden birinin başına sokak ortasında kurşun sıkılarak infaz edilişini gösteren vahşet fotoğrafı bunun çok iyi bir örneği. Yani doğru yerde, doğru zamanda doğru kadrajda fotoğrafı yakalamak. Siyah beyaz ve dehşet örneği bile olsa”¦



Fotoğraftan hiç anlamayan bir kişi bile, örneğin çocuğunun fotoğrafını çeken bir anne veya babanın öylesine yaptığı bir kadrajlama çabası da, bilinçaltı bir tasarım gerçeğini ortaya çıkartmaktadır.




Burada amaç o fotoğraftaki çocuğun daha güzel bir açıdan görüntülenmesi. Bir adım ötesinde ise belki etrafındaki yeni oyuncakların da o fotoğrafa girmesini sağlama çabası. Amaç sadece bir belge, bir hatıra fotoğrafı niteliğinde ama bilinçaltı da olsa kesinlikle o anda grafik ve tasarım yapı taşlarının uygulanmasını, yani basit anlamda tasarımın gerçekleştiğini görüyoruz.



Mesleki çalışmalarda ise, ki bu sanatsal olabileceği gibi reklam fotoğrafı da olabilir, yukarıda belirttiğim yapı taşlarının doğru kullanılması, verilen emeğin boşa gitmemesinin garantisidir, bu ister sanat galerileri için olsun, ister reklamının yapılmasını isteyen işveren olsun, her ikisi için geçerlidir.




Planlı yapılan bir çalışma, doğru uygulandığında hedeflenen kesimin ilgisini kesinlikle yakalayacaktır.



Yani özetle, yukarıda belirttiğim ve ana yapı taşları grafik, zamanlama, yapısal doku, mekan ve renk olan olgularının doğru bir şekilde uygulanması, başarılı bir fotoğraf tasarımı için göz ardı edilmemesi gereken önemdedir. Belki zamanla teknoloji ilerlediğinde bunlara koku faktörünü de eklebileceğiz.




Fotoğrafın grafik tasarımı kadar kullanılan renkler ve rengin gri skalası da çok önemlidir, yanlış tonlamalar ile istenilmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Ticari bir çekim yapıyorsanız bu sizin sonunuz olabilir, sanatsal bir sonuç peşindeyseniz kimse fotoğraflarınızla ilgilenmeyebilir, yani sonuç aynı.



Çok yanlış bir söz vardır, “renkler ve zevkler üzerine tartışılmaz” diye, bunun kadar saçma bir söz duymadım, kesinlikle kabul edilemez bir yaklaşım. Fotoğraftaki kadraj tasarımı kadar kullanılan renkler ve bunların fotoğraf içindeki pozisyonları da vermek istediginiz mesaj açısından önemlidir.



Bununla curcuna renkler kullanın demiyorum, beyaz içindeki beyaz da bir renk tablosudur ve ışık doğru ise çok vurucu bir fotoğraf ortaya çıkabilir. Kar ile örtülü bir manzara düşünün, bembeyaz bir örtü üzerinden geçen tek bir martı görüntüsü bile, kadraj ve hareket doğruysa siyah/beyaz tonlardan oluşan ama harika bir renkli fotoğraf tasarımı olaşturacaktır.




Sinema filmi çekmek (belgesel, uzun metraj veya reklam filmi olsun) nisbeten kolaydır, filmin teknik yapısı hatayı kaldırır, çekim bittikten çok sonra bile başta yaptığınız bir çekim hatasını çoğu kez montaj esnasında, bu olmazsa hatalı metrajın farklı bir tekrarı ile kurtarırsınız, tabii kadraj tasarımı burada da önemlidir ama hareketli olması nedeniyle size daha çok esneklik kazandırır ve variasyona açıktır. Tabii yön, zaman, mekan ve temel sinema çekim kurallarına uymak şartıyla”¦



Fotoğraf ise öyle değil, hata yapma gibi bir lüksünüz yok, hareketli sinema karelerinden aktarılan tüm bilgi ve dokuyu siz çekeceğiniz tek bir fotoğraf karesinde doğru şekilde vermek zorundasınız.




Fotoğrafın da bir okunma şekil ve yöntemi olduğunu herkes bilmeyebilir. İnsanların %70’i fotoğrafları incelerken müzik nota yazılımında kullanılan solfej anahtarına benzer bir şekil doğrultusunda görselleri taramakta, bu şema çerçevesinde gerçekleşmemiş olan tasarımları ise olumsuz olarak algılamaktadır.



Bir başka deyişle, görsellerinizi bu stratejik olguya göre tasarlarsanız, tasarlayacağınız fotoğraflar büyük bir olasılıkla baştan olumlu algılanacak, böylece başarıya daha kolayca ulaşacaksınız.



Çok basit ama çok vurucu bir örnek vermeden geçmeyeyim; bazan bir fotoğrafa bakarken nedenini tam olarak bilmeden o fotoğrafı sevmediğinizi, bir tuhaflık olduğunu hissedebilirsiniz. Söz konusu fotoğraf diapozitif, yani transparan ise fotoğrafı kendi ekseninde çevirip bir de arkasından bakın, çoğu kez ilk başta sevmediğiniz o fotoğrafı tersine çevirince daha çok beğendiğinize şahit olacaksınız.



Büyük bir ihtimal ile o fotoğrafı tasarlayan veya çekimini yapan kişi solak olacaktır. Veya fotoğrafa bakan siz kendiniz solak olabilirsiniz ve bu nedenle sağlak olan insanlara göre doğru tasarlanmış bir fotoğraf bu nedenle size hitab etmiyor ve siz keyif almıyorsunuzdur. İlginç değil mi?




Profesyonel olarak reklam ve bilgilendirme amaçlı olarak çekilecek fotoğraf tasarımlarında ise renk ve yerleştirme çok daha büyük önem kazanıyor, objelerin kadraj içindeki pozisyonları, bunların birbiri ile orantıları o fotoğrafın beğeni ile izlenmesine ve neticede tanıtımı yapılan ürünün beğenilip satın alınmasını saglayacak en büyük etken. Ürünün güzel olup olmaması ikinci planda geliyor.



Bir başka etken ise tasarımın doğruluğuna bağlı olarak, o fotoğraf içeriği ne kadar kalabalık olursa olsun, eğer tanıtımını yaptığınız ürünün o fotoğraf içinde bulunduğu pozisyon doğru seçilmiş ise, ürün ufacık bile olsa o kalabalık kadraj içinde izleyenleri dikkati çekmek istediğiniz yere yönlendirebilirsiniz. Fotoğraf tasarımı doğru hazırlanmışsa o ürün satacaktır.




Sevdiğiniz fotoğraf sanatçıları kimlerdir?



Akla hemen Picasso ve Dali gibi ticari bir deha olan ve kısa bir süre önce yitirdiğimiz Helmut Newton geliyor tabii, ancak 1950- 1980 dönemine damgasını vuran ve 1988 senesinde vefat etmiş olmasına rağmen hala gündemini koruyan ve zamanında çok yönlü bir fotoğraf sanatçısı olan Reinhard Wolf en çok beğendiğim fotoğraf sanatçılarındandır. Daha çok Food ve Japon çiçek kompozisyon çekimleri ile tanınmasına rağmen, mimari çekimlerine kattığı erotizm günümüzde bile taklitçilerini bulmakta, ancak Wolf’un “Phallus” gökdelen fotoğraflarının görkemini bu taklitçiler yine de yakalamaktan çok uzaktalar.



Moda fotoğrafçısı Cheyko Leidmann ve tanıtım fotoğrafçısı olan Jacques Schumacher ise beğendiğim fotoğraf sanatçılarından bazıları. Cheyko Leidmann’ın agresif görsel tasarımları moda fotoğrafında bir ekol oluşturmuştu, fotoğrafın altında ismini görmeden bile o fotoğrafın Leidmann’a ait olduğunu kendine has tarzından, bir nevi görünmez imzasından tanıyabilirsiniz.



Tabii bir de o mistik pastel ışığı ve filtreleme tekniği ile unutulmaz David Hamilton var!




Fotoğrafın hem sanatsal hem de mesleki olarak ülkemizdeki ve dünyadaki yerini, durumunu, şartlarını karşılaştırır mısınız?



Bu nereden baktığınıza göre değişir. Amatör fotoğrafçıysanız ve yeni nesil dijital kameralarla çekim yapıyor ve bunları bilgisayarınız üzerinden izliyor, baskıları ise inkjet printerinizden alıyor ve sadece kendi kişisel keyfiniz için fotoğraf çekiyorsanız pembe bir dünyada yaşıyor olabilirsiniz. Film ile çekim yapmadığınız için film ve banyo masrafları olmayacaktır, önünüze çıkan herşeyin fotoğrafı çekilir, fotoğraf temel bilgisi gerekmez, ışık bilgisi hiç önemli değildir, çekim hatası sizi ilgilendirmez, kamera zaten otomatiktir, kötü çıkan resimler hemen silinir ve yeni çekimler için yer hazırlanır. Dedim ya, tam bir pembe dünya”¦




Olaya ticari veya sanatsal açıdan baktığınızda, yani çekim neticelerini değerlendirmeye kalktığınızda ise karşınıza çok farklı bir görüntü çıkacaktır. Sizin gibi binlerce, global bakıldığında milyonlarca kişi aynı amaçla fotoğraf çekmekte ve bunları değerlendirme çabasında olacaktır. Bu nedenle halen yerküre üzerinde müthiş bir görsel bombardımanı var. Bunların çoğunluğunun fotoğraf kalitesi veya herhangi bir özelliğinin olmamasına rağmen sırf miktarları nedeniyle görülmemiş bir görsel kirlenme yaratmaktadırlar. Bu durum sadece Türkiye’ye has bir durum değil, dünyanın her köşesinde bu böyle, çağdaş bir olgu.




Yine de bütün bu kirlenmeye rağmen fotoğraf çekmenin kolaylaşmış olmasının olumlu yanları da yok değil, fotoğraf sanatına merakı olup, sadece kendine güvenemeyen, teknik bilgisinin eksik olması veya bütçesinin yeterli olmaması nedeniyle fotoğrafa uzak kalmış insanlar artık daha kolayca hobilerini uygulayabilir oldular. Hatta bazıları bunu semi profesyonel olarak uygulamayı da becerebilmişler.



İşin ilginç yanı, bu amatör veya yarı profesyonel kişilerin çoğu kez tam anlamıyla profesyonel çalışan bazı fotoğrafçılara şapka çıkartabilecek kalitede görsel üretebilmeleri. Bu da işin hoş yanı”¦




Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği’nin kuruluşu ve şu anki durumunu anlatır mısınız?



Türkiye’mizin reklam fotoğrafçılarının Avrupa’dakine benzer bir yapı içinde olmaması nedeniyle benim fikir babası olduğum, henüz ismi olmayan derneğin kurulması projesini hayata geçirmek için başlatılan çalışmaların, bu konu üzerinde 1 seneye varan ön hazırlıkların sonucunda, 6 tanıtım fotoğrafçısı arkadaşımla birlikte kurucu üyeler olarak PTFD’yi, yani sözünü ettiğiniz Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği’ni 1986 senesinde kurmuştuk.



Bizlerin, yani kurucu üyelerin iki senelik süresi ardından yönetime gelen arkadaşlarımızın tümü de, dernek ve üyelerin gelişmeleri ve haklarının korunmaları için müthiş bir özveri ile faaliyette bulundular.




Ne yazıktır ki son 10-15 yıl içerisinde dernek üyesi arkadaşlarımızın profesyonellikten uzak tutumları, kişisel çıkarlarını ön planda tutmaları ve alaturka kurnazlıkları (!) nedeniyle ileriyi görememeleri, öndeki birkaç ağaç nedeniyle arkadaki ormanı farkedememeleri veya günü kurtarma anlayışı nedeniyle dernek kurallarını kısmen veya tümünü tanımamaları, bu nedenle PTFD’nin faaliyetine son verme zorunda bırakıldığını, 8 senedir İstanbul’dan uzak olmam nedeniyle ben de yeni öğrendim. Yani profesyonellere destek amacıyla kurulan PTFD diye bir dernek yok artık! Hepimiz başarısız olduk, tüm PTFD üyelerine çok ayıp!




Fotoğrafın kitlelere ulaşan bir “sanat ürünü” haline gelmesi sizce nasıl gerçekleşir? Böyle bir işleyişte ne tür meziyetleri olan fotoğrafçılar başarılı olabilirler?



Öncelikle sanatın kazanç kapısı olarak algılanmasından vazgeçilmesi lazım. Yani, sanatımdan kaç para kazanırım, nasıl sanat yapayım ki bana daha fazla para getirsin, beni zengin etsin düşüncesinden uzak durmak lazım. Belki çok klasik, bildik bir söz olacak ama sanat hakikaten sadece sanat aşkı için yapılır, kalbinizin içinden geldiği gibi, belli bir duyguyu paylaşmak ya da sadece içinizi dışa vurmak gibi bir şey, anlatması oldukça zor, bunu sadece içinde sanatçı ruhu yaşayan bir kişi anlayabilir ancak.



Şöyle bir tarif belki daha kolay olacak; bir fotoğraf sanatçısını düşünün, bu kişi gerçekleştirmek istediği bir görüntü için saatleri, günleri hatta belki bıkmadan usanmadan haftalarını bunu gerçekleştirebilmek için harcıyor, geceleri uykusu kaçıyor, tüm bunları karşılığında herhangi bir getiri beklemeden yapıyor.



Bilmem anlatabiliyormuyum, bunu yaşamak, içinizde hissetmek lazım, sözlerle anlatmak imkansız.



Kısaca şoyle diyelim, yeni bir şeyi yaratmayı, bunları karşılıksız paylaşmaya hazır olmayı ve bundan büyük mutluluk duymasını bilenler, bu meziyetleri sonucunda yorgunluklarının karşılığını alabilecek gerçek sanatçılar olarak bilinecek ve umarım böylece tarihe geçeceklerdir.




Fotoğraflarınıza bakan insanlara neler aktarmaya çalışıyorsunuz?



Ben görsellerimi kendim için, içimden geldiği gibi hazırlıyorum, benim gördüğüm bir görseli bir başkası çok daha farklı algılayabilir, bambaşka bir anlam çıkarabilir. Ben tasarımlarımı hazırlarken tabii ki belli bir amaç ile hazırlıyorum ve çekimini yapıyorum ancak herkesin görmek veya algılamak isteyeceği görüntü farklı olabilir, bakanlar kendi karakter yapıları ve dünya görüşleri kapsamında ne görmek istiyorlarsa onu göreceklerdir.




Reklam fotoğrafçılığına ilgi duyan amatör fotoğrafçılara neler önerir ve nasıl bir yol izlemelerini, hangi özelliklerini geliştirmelerini salık verirsiniz?



Hocalarımı yeniden duyar gibi bir his var içimde, öneri değil ama bilinen bir gerçeği tekrarlamak olacak, yani araştırmak, başkalarının yapıtlarını incelemek, pozitif anlamda anlamaya çalışmak, çok bakmak, görmeye ve yeni bir yaklaşım ile yinelemeyi denemek. Ve kaçınılmaz olarak çok okumak ve okumak”¦



Ne yazıktır ki bizim ülkemizde okuma alışkanlığı sıfır gibi, ayrıca mesleki literatür çoğunlukla yabancı dilde, bunların çok azı Türkçe’ye çevriliyor. Her nedense yabancılara hayranlık duyan yeni nesil genç kuşak aynı hayranlığı yabancı dil konusunda göstermiyor, pek meraklı olmadığı gibi zaten bildiğimiz Türkçe’yi de konuşmuyor, internet ortamında konuşulan garip bir lisana sahipler, birsürü sessiz harfi biraraya getirip böyle yazışıyorlar, bana iletilenler de bu cinsten, karşılıklı konuşmalar da bir garip, acaba diyorum bu bir tür Slav lehçesi olabilir mi?




Fotoğrafı meslek haline dönüştürmek isteyenlerin edinmesi gereken prensip, kendilerine ve yaptıkları işe mutlaka saygı duymaları ve bu saygıyı da karşısındakilerden beklemeleri! İçine sinmeyen bir çalışmayı asla sırf başkası beğendi diye o şekilde bırakmamaları! Yine kendilerine saygı çerçevesinde “ne ka ekmek, o ka köfte” demeyerek işin hakkını verinceye kadar üzerinde çalışmaları! Tasarımcılığı iyi öğrenmeleri, tasarımcı olarak düşüncelerini karşısındakine aktarabilmeleri, inandıkları tasarımda israrcı olmaları, karşılarındakini ikna etmeyi öğrenmelerini, baskıları kesinlikle kabul etmemeyi ve en nihayet gerekiyorsa işveren’e kapıyı gösterebilme cesaretine sahip olmaları!



Bir diğer önemli konu da mutlaka telif haklarını korumaları. Amatör olsun, profesyonel olsun her fotoğrafçı gerçekleştirdiği yapıtın telif hakkına sahip çıkmalı! Bir mesleği icra ederken o mesleğin şartlarını yerine getirmek zorundasınız, yani sizin işverene karşı sorumluluk ve yükümlülüğünüz olduğu kadar, işveren’in de size karşi sorumlulukları var. Telif hakları ve tekrar kullanım ücretleri bunların içinde en önemlilerinden. Bu fotoğraf sanatçısının en doğal ve hukuki hakkı, sahip çıkın!




Bir insanın kendine ve işine saygısı çok önemlidir, kendisine saygı duymayan karşısından da beklediği saygıyı görmeyecektir. Ben mesleki hayatımda bu kuraldan hiç şaşmadım, kötü bir tarafını da asla görmedim. Ama tabii önce o saygıyı hakketmek gerekir!



Teknik açıdan söylemek isteyeceğim tek bir öneri veya uyarım olacak; malum dijital bu aralar çok moda ve çekim neticesini anında gösterebilmesi açısından bu faydalı bir özellik. Fotoğrafa meraklı olup bunu meslek haline dönüştürmek isteyenler reklamlara veya satıcıların bol keseden attıkları palavralara inanıp ellerindeki 35mm, 6x7cm veya 4×5” kameraları bedava fiyatına elden çıkarmadan önce çok iyi düşünmeleri lazım.




Ben elimdeki klasik film ile çalışan kameralar yanısıra, toplam maliyeti 80 bin EURO’yu geçen, yani paranın satın alabileceği en yüksek kalitede bir dijital sistemle çalışıyorum. Bu sistemin çekim kalitesi ise 35mm kaliteli bir kamera ve Velvia tipi bir filmin kalitesi ile eş düzeyde! Bu nedenle ellerindeki orta format veya diğer filmli makineleri yok pahasına elden çıkarmasınlar, dijital sistemlerin filmin kalitesine yaklaşması daha çok uzun bir süre alacak.




Şu an fotoğraf üzerine ne tür mesleki çalışmalar yapıyorsunuz? Fotoğraf ve mesleğiniz ile ilgili geleceğe dair projelerinizden bahseder misiniz?



2000 senesinde Amerika’da MoMa ve Brandera Corporation tarafından gerçekleştirilen bir proje kapsamında tüm dünyadan seçilen ve çalışmaları sergilenmeye değer görülen 12 profesyonel fotoğraf sanatçısı arasında yer aldım ve “Millennium Photographer” ödülüne sahip oldum. Türkiye’den seçilen tek Türk fotoğraf sanatçısı olmak ayrıca onur verici tabii.



Bu ödül mesleki anlamda da önüme farklı bir pencere açtı ve 2000 senesi itibarıyla sanatsal ve mesleki çalışmalarımı ağırlıklı olarak tekrar Türkiye dışında, Kuzey Amerika kıtası, İngiltere ve Ispanya üçgeni çerçevesinde gerçekleştirmeye başladım.



Türkiye’deki reklam çalışmalarını tabii izliyor, takip ediyorum edebildiğim kadarıyla. Ancak görebildiğim kadarıyla kalite bayağı düşük düzeyde, kreatif çok az görsel üretiliyor, bunun bence parayla ilgisi bir yere kadar, asıl problemin bu tür görselleri tasarlaması gereken kreatiflerin kapasitelerinin şimdilerde herhalde daha düşük olması, bundan 5-10 sene öncesinde tasarım kalitesi çok daha iyiydi, şimdilerde ise tasarımların hepsi birbirine benziyor, ışık aynı, açılar ve kadrajlar aynı, özellikle moda çekimlerinde mankenler ve pozlar aynı, sadece ürünler ve markalar farklı!




Bu nedenle sadece hoşuma giden, ilgimi çeken ve tasarımını yapmaktan keyif duyacağıma inandığım çekim tekliflerini kabul ediyorum. Türkiye dışında bu olanağı sıkça buluyorum, bizim ülkemizde ise en geçerli konu işin maliyeti, mümkünse bedavaya, mümkünse dün veya en geç hemen şimdi işin teslim edilmesi birinci konu, kalite ve tasarım olmazsa da olur!



Bu günlerde ağırlıklı olarak sanatsal çalışmalarıma, yani Fine-Art görsellere ağırlık veriyorum, bu beni daha mutlu ediyor, parasal hesaplamalar olmaksızın hakikaten istediğim fotoğrafları çalışabiliyorum.




Gerçekleşmesi üzerinde çalıştığım bir projem var, zaman bulup yoğunlaşabilirsem kreatif reklam ve Fine-Art çalışmaları, bunun kağıt üzerinde tasarımından görsele dönüştürülmesine kadar bir sürü aşamasını uygulamalı şekilde aktarabileceğim bir workshop hazırlığındayım. Henüz karar veremedim, bunu İstanbul’da mı yaparım veya yaz aylarında serin bir sahil kasabasında mı yoksa Karadeniz’in yaylalarında mı daha şekillenmedi ama 1 hafta veya 10 gün sürecek olan yoğun bir tasarım workshop projesi çok ilginç olacak gibi geliyor bana. Böylece aynı zamanda Türkiye’de eksikliği çekilen bir fotoğraf tasarım atölyesi de hayata geçirilmiş olur. Dedim ya, okumak zor geliyor bizim insanımıza.




Web sitesi ve İletişim bilgileri: http://www.amdphotodesign.com



Röportaj : Levent YILDIZ








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ayhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir ProfesyonelAyhan Duman : Bir Profesyonel

Walter Astrada : Foto-Röportajlar



Eylül 1999’da Bolivya’da daha sonra Arjantin’de Associated Press’e katıldı. 2000’den 2002’ye kadar, Latin Amerika’daki olayları ve 2002 Kore-Japonya Dünya Kupasını aktardığı yer olan Associated Press’in Paraguay merkezi için çalıştı.



2003 yılı boyunca, Buenos Aires ve Madrid’de serbest yazar olarak çalıştı. 2003’ün sonunda Caribbean ülkelerindeki olayları aktararak Associated Press Dominik Cumhuriyeti merkezine katıldı. Mart 2005’den Mart 2006’ya kadar Dominik Cumhuriyeti’nde Agence France Presse için serbest yazar olarak çalıştı ve World Picture News tarafından temsil edildi.



Mart 2006’dan beri serbest yazar olarak İspanya’da yaşamakta. Aslında, Uganda Kampala’da görevlere hazır vaziyettedir.




In September 1999 he joined Associated Press in Bolivia and later in Argentina. From 2000 to 2002 he worked for the Associated Press based in Paraguay, from where he covered events in Latin America and World Cup Korea-Japan 2002. During 2003 he worked as a freelancer in Buenos Aires and Madrid.




At the end of 2003 he rejoined the Associated Press based in the Dominican Republic, covering events in the Caribbean countries. From March 2005 until March 2006 he worked as a freelancer for Agence France Presse in the Dominican Republic and was represented and distributed by World Picture News.



From March 2006 he lives in Spain working as a freelancer. Actually he is in Kampala, Uganda available for assignments.





Awards



2008 – Special Prize by Jury of the 4th DAYS JAPAN International Photojournalism Awards.


2007 – 1st prize singles, Contemporary Issues – World Press Photo.


2007 – 2nd prize – International Photojournalism Award “Fundación Caixa Galicia-Juan Cancelo”


2006 – Honorable mention – International Photojournalism Award “Gjon Mili Kosovo”


2006 – Honorable mention – X International Photojournalism Award “Ciudad de Gijón”


2005 – Award of Excellence, Spot news – 62nd Picture of the year.


2005 – “Women and immigration” Award – IX Humanitarian Photography Award Luis Valtueña, Médicos del Mundo (Spain).


2004- Accessit Award – VIII Humanitarian Photography Award Luis Valtueña, Médicos del Mundo (Spain).


Contact Information



E-mail: walterastrada@yahoo.com.ar


walterastrada@gmail.com


AOL: wastrada


SKYPE: walter.astrada




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN







Living in the Bateys





Batey’lerde (şeker kamışı işçilerinin yaşadıkları yer) Yaşamak



Dominik ve Haiti Cumhuriyetleri, Hispaniola adasını paylaşırlar ve kuzeyden güneye 275 kilometrelik bir sınırla ayrılırlar. 90 yıldan uzun bir zamandır Haitililer , iş veya daha iyi yaşam koşulları aramak için sınırı geçerek Dominik Cumhuriyeti’ne göç ederler.



80’lere kadar göçebe Haiti nüfusun çoğu, şeker kamışı tarlalarına bitişik bateylere ve köylere giderler. Bu insanlar, cüz’i ücretlerle şeker kamışı keserek çalışır ve aşırı zor şartlarda kışla kulübelerinde yaşarlar.



Şeker sanayiinin düşüşüne rağmen , Dominik ekonomisinin gelişerek çeşitlenmesi ve Haiti’de devam eden politik ve ekonomik kriz sebebiyle bu göç artmaktadır.



Haitili ve Dominik-Haitili nüfusun bir kısmının ülkenin diğer yerlerine göç etmelerine rağmen, birçoğu çalışma ve yaşam koşullarının aşırı derecede zor olduğu bateylerde yaşamaya devam eder.




The Dominican Republic and the Republic of Haiti share the island of Hispaniola and are separated by a north to south border of 275 kilometers. For more than 90 years, Haitians have immigrated to the Dominican Republic crossing the border in search of work or better conditions of life.



Until the 80s, most of the migrant Haitian population went towards the bateys, villages attached to sugar cane plantations, where the men were employed as cane cutters, with miserable wages and living in extremely difficult conditions in barrack huts.



In spite of the fall of the sugar industry this migration increased, mainly due to the growth and diversification of the Dominican economy and to the prolonged political and economic crisis in Haiti.



Although part of the Haitian and Dominican-Haitian population has migrated to other parts of the country, many continue living in the bateys, where working and living conditions are extremely difficult.














The Eus


Paraguay’ın başkenti Asuncion’da 900 transseksüel veya travesti yaşamakta. “Geleneksel” işlerden yoksun bırakılmış ve sokaklarda fahişe olarak çalışmaya mecbur bırakılmışlardır.



Bu çalışma , onlardan dokuzunun gündelik yaşamıyla ilgili. Alicia, Alejandra, Macarena, Vicky, Florinda, Valeria, Perla, Lucia ve Lorena. Kendilerini “Eu” (Portekizcede tekil birinci şahıs) olarak adlandırmaktalar.




Around 900 transsexuals or transvestites live in Asuncion, capital of Paraguay. They are excluded from “traditional” jobs and forced to work in the streets as prostitutes.



This work is about the daily life of 9 of them, Alicia, Alejandra, Macarena, Vicky, Florinda, Valeria, Perla, Lucia and Lorena. They call themselves “Eu” (first person singular in Portuguese).












Violence against women in
Guatemala


Guatemala’da Kadınlara Karşı Şiddet



Guatemala’da kadına karşı şiddet, aile içi kötü muamelelerden tecavüze ve cinayete kadar çeşitli şekillerdedir. Kasten ve şiddet nedeniyle olan kadın ölümleri sürekli artmakta. Başsavcılık ofisinin raporuna gore; 2006’da 3000’den fazla aile içi şiddet ve yaklaşık 600 kadının öldürüldüğü ihbar edildi.



Guatemala, dünyada kadın cinayetlerinin en yüksek olduğu ikinci ülke. İnsan Hakları Savcılık Ofisine göre şiddete bağlı kadın ölümlerinin sayılmaya başladığı Ocak 2000’den Aralık 2006’ya kadar yaklaşık 3000 kadın öldürüldü.



Femicide olarak bilinen problemin yaygınlığı, kadınları kadın oldukları ya da “uygun bir şekilde” olmadıkları için öldürülmeleri sadece sayısal terimlerle tanımlamak demek değildir. Her sene çok daha fazla vakalar meydana gelmekte fakat kurbanların maruz kaldığı şiddetin ve vahşetin derecesi de artmaktadır.



Feminist ve İnsan Hakları Organizasyonları kadına karşı şiddetin devam eden artışında cezadan muaf olma, ihmal ve yozlaşmanın, kanunlarca tasarlanan kadın konularındaki -evlerinde gördükleri şiddet gibi-koruyucu tedbirlerin yetersizlik ya da yokluğu ile beraber başrolü oynadığını bildirmekteler. Bundan başka, pratikte Guatemala ‘da suistimal edilen kadınlara ait bir sığınak yok, resmi olarak tüm ülkede sadece bir tane var ve onun da ciddi finansal problemleri mevcut.




In Guatemala violence against women takes many forms, from domestic abuse to rape and assassination. The intentional and violent female deaths are on a continuous increase. In 2006 alone, the Public Prosecutor’s office reported over 3000 denounces of domestic violence and nearly 600 women were murdered.



Guatemala is the country with the second highest rate of women’s murders in the world. According to the Human Rights Prosecutor’s Office, from January 2000, when women’s deaths due to violence started to be counted, to December 2006, nearly 3000 women were murdered.



The prevalence of the problem known as femicide, the assassination of women because they are women or because they are not so “appropriately”, is not only characterized in numerical terms, with more and more cases every year, but by the degree of violence and brutality that the victims suffer.



Feminist and human rights organizations assure that impunity, negligence and corruption have played a leading role in the constant increase of violence against women, together with the inefficacy or shortage of protective measures contemplated by law for women subject to such violence in their homes. Furthermore, Guatemala has practically no shelters for abused women; officially, there is only one for the entire country and it has serious financial problems.



















Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Walter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-RöportajlarWalter Astrada : Foto-Röportajlar

Sami Türkay : Yazmacıların Yazgısı







Tokat’ta geleneksel el zanaatları arasında çok önemli yer tutan yazma üretiminin evlerde yapılıyor. Bu üretimin 700 yıllık bir tarihe dayandığını, önceleri yalnız başörtüsü olarak kullanıldığını bugün çeşitli örtüler, elbiseler, yatak takımları olarak üretiliyor. Fırınlanmış ıhlamur ağacından oyularak yapılmış kalıplar üzerindeki motiflerin bez üzerine kara kalem ve elvanlı olarak iki tipte baskısıyla desenler elde ediliyor. Şehir merkezinde asıl adı Gazioğlu Han olan halk arasında Yazmacılar Han olarak bilinen hana girdiğimiz anı unutmam mümkün değil; sanki belleğime kazındı. Burada yaklaşık 1 saat fotoğraf çekimi yaptık ve ben gördüklerime inanamadım. Bir şok içindeydim. 20.yüzyıl Türkiye’sinde ortaçağın sis bulutları içinde bir mekan.









Bambaşka bir dünya



Yaklaşık 250 – 300 yıllık bir geçmişi olan Osmanlı döneminde yapılmış ahşap bir yapı !.. bu han artık yıkılmaya yüz tutmuş her an bir yangına maruz kalabilecek korumasız bir durumda. Bu handa 7 imalatçı üretim yapıyor. Yaklaşık her atölyede 4 çocuk, 2 usta 6 kişi çalışıyor. Handa toplam 50 kişi çalışıyor. Günlük 15000 yazma üretiliyor. Burada çalışanların hemen hemen hepsi 10 yaş grubu çocuklar. Handa son derece ilkel yöntemlerle korumasız, sağlıksız koşullarda üretim yapılıyor. Üretim sırasında insan sağlığı için çok zararlı kimyasal maddeler kullanılıyor.








Sadece oradaki yaşamı yakından izlemek, öğrenmek ve fotoğraflamak için 6 kez gittim. Onlarla çalıştım, yemek yedim, çay içtim, sohbet ettim. Her gittiğimde yeni şeyler öğrendim ve yaklaşık 1 yılda bu çalışmayı hazırladım.



Örneğin 15 litrelik bir teneke siyah boya hazırlamak için 400gr potasyum klorür, 400gr bakır sülfat (göztaşı) 1500gr anilin (inorganik madde) ve su kullanılıyor. Bu karışımları çocuklar hazırlıyor. Renk dönüşümünü hızlandırmak amacıyla amonyak kullanılıyor. Çocuklar, vücutları bu maddelerle direkt korumasız temas halinde çalışıyorlar. Bakır sülfatın kanserojen etkisi olduğunu, Anilin’nin direkt beyin hücrelerine etki ettiğini, amonyağın solunum yollarını tahrip ettiğini tıp bilimi ortaya koymuştur. Ayrıca, yazma kurutmak için kullanılan üfleyici sobalarda tütün fabrikasının tütünü işlerken yarattığı artık (küsbe) yani tütünü rafine ederken oluşan katran, sıkıştırılıp kurutuluyor ve yakıt olarak kullanılıyor. Tam anlamıyla zehir. Kısmen odun yakıt olarak kullanılıyor. Aslında iyi çalışma koşulları sağlandığı taktirde oluşmayacak olan yukarıda belirtilen hastalıklara meslek hastalıkları deniyor. Çocuklar ise bunlardan habersiz çocuk bahçesinde oynarmışçasına haftalık karın tokluğuna çok az ücretle sigortasız, korumasız çalışıyorlar.








Yazmalara teker teker baktığınızda; gördüğünüz renk renk desenleri hiç bir şeyden habersiz çocukların ellerinde, yüzlerinde ve vücutlarında görebilirsiniz. Onlar bir canlı yazma gibidirler. Tezgahın üzerine serilmiş beyaz beze eller o kadar hızlı iniyor kalkıyor ki tutamağından sıkı sıkıya tuttukları tahta kalıplar gözükmüyor eller ilerledikçe çivit mavisi, bakır kırmızısı güller, goncalar beliriyor.Pencere ışığının aydınlattığı tahta teknelerdeki boya ölümsüzleşeceği bezin üzerine yolculuğa çıkmadan, parıltılarıyla izbe nemli ortama hafif bir esinti katıyor. İlk farklı desenlerle hanın yorgun merdivenlerinin yaslandığı duvarlarda karşılaşılır, çırakların binlerce rengarenk el izi, ustaların anıları, sarıdan turuncuya üretim hikayeleri tonların alfabe olduğu bir senaryo.








Bu senaryo bize kültürümüzü mü , geleneklerimizi mi?



Yoksa geleceğimiz olan çocuklarımızı mı korumamız gerektiğini acıyla düşündürüyor. İşte ‘YAZMACILARIN YAZGISI’ görmezden gelinen bu tabloyu belgelemek kamuoyuna sergilemek amacıyla gerçeklerin ışığında doğdu.



*** Gördüklerinizden hepimiz sorumluyuz. Bir fotoğrafçı olarak üzerime düşeni yapmaya çalıştım. Şu anda boşaltılmış kaderine terkedilmiş durumda. Yeni yazmacılar sitesinde üretim devam ediyor. Çocuklar için koşullar aynı mekan yenilenmiş sadece.



BİR GÜN BİR YAZMA ALACAK OLURSANIZ, O YAZMADA BU ÇOCUKLARIN SAF VE TEMİZ YÜREKLERİNİ BULABİLİRSİNİZ !



Sami TÜRKAY






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Sami Türkay : Himalaya







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların YazgısıSami Türkay : Yazmacıların Yazgısı

İbrahim Göğer : Telden Şeyler



Fotoğrafı çekmek yerine tasarlayarak yaptığımı biliyorsunuzdur. Fotoğraf çekmek için yapılan yolculukların içsel olarak da yapılabileceğini düşünüyorum. Belgesel ya da an fotografı yapıyorsanız, fiziksel olarak bir yolculuk yaparak, orada olmanız gerekir. Benim kast ettiğim yolculuk ise bundan öte bir durum. Çalışacağınız konu üzerine yaptığınız araştırmalar, gözlemler, o anı yaşarken edinebileceğiniz birikimler vs,. Bütün bunlar çalıştığınız konu hakkında bir fikir, bir yaklışım geliştirir. Fotograflarınız o konu hakkında ki yorumunuzdur. Yorumunuzu fotoğrafik bir dille aktarımış olursunuz. İşte sözünü ettiğim bu aşamalar, içsel olarak da yapılabilir. Bizzat orada olmadan, benzer yolculuğu içsel biçimde gerçekleştirerek, bir yoruma ulaşılabilir ve yorum fotoğrafik bir dille sunulabilir.



Fotoğraflar izleyicinin algısı doğrultusunda çeşitlenerek yeni imajlara dönüşürler ve kendilerine yeni yaşam alanları bularak çoğalırlar. İzleyici kendi gerçekliği doğrultusunda var olan katmanları algılar. Fotoğraf üretenler olarak yapabileceğimiz, daha çok katman oluşturarak, izleyicinin algı sürecinde takip edeceği yol için ipuçları vermektir. İzleyici nasıl yaptığınızdan çok gördüğü ve algıladığıyla meşkuldür.



Fotoğraf, tek başına bir sanat objesi ya da bir sanat objesinin parçası olabilir. Zaten okuma kurallarına göre öz çıkarıldığında geriye bir estetik okunabilirliğin kalması gerekiyorsa, temel sanat kuramları kullanılıyor demektir. Nasıl yapıldığından çok bizde ne kadar ve hangi algıları oluşturduğu önemlidir. Dolayısıyla diğer disiplinlerden yararlanılabilir. Tekniğin bir amaç değil anlatımın bir parçası olması gerektiğini de bu arada söylemek isterim.



Portre fotografı en zor alanlardan birisidir. Vesikalıktan ya da o çekim yaptığınız kişinin o an ki görüntüsünden daha ileride gerçek bir portre fotografı daha da zordur. Ancak yorumunuz katılmış başarılı bir portre fotografı o kişiyi bize taşıyabilir. Bazen de tek bir portreyle bir grubu, sınıfı, çağdaşları, onun gibi kadınları, erkekleri ya da çocukları simgeleyebilirsiniz. Artık o tek kişilik portre, pek çok kimseyi içinde barındırır. Dışavurumcu bir ressamsanız, resim bu açıdan çok elverişli olabilir. Fotograf içinse iyi bir modeli o an da uygun ışık koşullarıyla görüntülemeniz gerekir ki böyle anlarda genellikle, makinanız yanınızda değildir. Yanınızda olsa belki de böyle bir an hiç oluşmayacaktı. Siz o fotografı gördünüz, sadece çekimini yapamadınız. Böyle portreleri fotografik bir dil kullanarak yapabilmek için ben de fotogram tekniğini kullandım. Form verebildiğim, yumuşak bir tel ile oluşturulan figürleri, fotogram tekniğiyle karta aktardım. Her figürden on adet baskı yaparak numaralandırdım. Artık teller yok yani bir tekrarı daha yapılamıyor.



Baskı boyutları 20×30 cm. olan fotogramlar, Eşber Karayalçın’ın tel ile yapılmış heykelleriyle birlikte Şekerbank galerisinde 2-22 Haziran 2006 tarihleri arasında sergilendi. Sergi Merter Oral anısına yapılmıştı.

İbrahim GÖĞER



















FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

İbrahim Göğer : CFC







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeylerİbrahim Göğer : Telden Şeyler

Fotoğraf Topluluklarından : “Anadolu’da Yaşam” Bilkent Üniversitesi Fotoğraf Kulübü



FOTOĞRAF TOPLULUKLARINDAN
Hazırlayan : Celal KILIÇ
celalklc@gmail.com



ANADOLU’DA YASAM I



Üniversitemiz bünyesindeki fotoğrafçılık kulübü çalışmalarımız 2004 yılında Celal KILIÇ hocamız, abimizle tanıştıktan sonra yeni bir nefes ve hız kazandı. Birlikte başladığımız “Anadolu’da Yaşam I” sergisi sürecinde temel, teknik fotoğrafçılık ve fotoğrafta kompozisyon konusunda, klüpteki arkadaşlarımızla bir takım olarak deneyimlerimizi paylaşma ve güzel bir sonuca dökebilme fırsatını tattık; değerli tecrübeler edindik. Takımca yaptığımız gezilerdeki çekimlerin atölye çalışmalarımızda değerlendirilmesinden bu fotoğrafların karanlık oda da basılmasına ve sergi için hazırlanmasına kadar olan tüm aşamalar hepimiz için keyifli ve benzersiz bir deneyim oluşturarak bize fotoğraf sanatını daha yakından tecrübe etme fırsatını sundu. Hemen hepimiz için bir ilk olan bu atölye çalışması, Celal KILIÇ ile birlikte ortaya konan etraflı bir işin, adım adım işlenen emeğin mutluluğa dönüşmüş halidir. İnanıyoruz ki çalışma boyunca masaya yatırılan her fotoğraf bize, Anadolu’ya birer fotoğrafçı gözüyle beraber, aynı zamanda bu coğrafyanın insanı olarak bakabilme şansı verdi.



Çaglar UGURLU


Seçil HASEGELİ





LIFE IN ANATOLIA I



Our studies as the Photography Club of Bilkent University, gained a new perspective by the participation of our dear advisor Celal KILIC in year 2004. During the “Life in Anatolia I” workshop, we as a team, had the opportunity to share our experinces and the pleasure of building a solid work. Starting from the photography trips we arranged through the election and development of the photographs, till the end of the exhibition, we experienced unique and pleasent moments which brought us the opportunity of getting know the photography art closer. This was a first workshop experience for almost all of us that is brought to our minds by Celal KILIC, got progressed by all of us as a team and concluded in a joyful exhibition. We believe that, through this process, we not only tasted to look at the scenes of Anatolia with the eyes of photographers, but also as the people of this geography.



Caglar UGURLU


Secil HASEGELI









Çağlar UĞURLU










Emre KIZILIRMAK













İrem YILDIZ











Kubilay DEMİR









Nazlı ÜSTÜNES

















Nilay KILIÇASLAN












BİLKENT ÜNİVERSİTESİ FOTOGRAF KLÜBÜ – ANKARA



Bilkent Üniversitesi Türkiye’nin dört bir yanından gelen öğrencilerin hayatının 4-5 senesine uğrak noktası olan etnik, kültürel, sanatsal ve bilimsel bir buluşma yeridir. Bu buluşmadan çıkan gönüllü öğrencilerin girişimleriyle kurulan Bilkent Fotoğraf Klubü faaliyetlerini aktif bir şekilde 2001′den beri sürdürmektedir. Klubün amacı kampüste bulunan fotoğraf severleri bir araya getirmek, onlara ışığı anlamlandırmaları yönünde yol göstermek, bu sayede oluşan kişisel çıktıları paylaşmaktır.



Organizasyon yapısını 2002′de sağlamlaştıran klüp, 2001′den itibaren her dönem “Temel Fotoğraf Teknikleri” ve “Karanlık Oda Teknikleri” olmak üzere iki aşamalı bir eğitim programı sunmaktadır. Bu eğitim tamamı gönüllü öğrencilerden oluşan eğitmenlerin verdiği dersler ve katılmak isteyen öğrenciler tarafından bugünlere kadar gelmiştir.



Klüp aktiviteleri arasında klüp üyelerinin faaliyetlerini sergileyebileceği sergiler, fotoğraf günleri, söyleşiler, fotoğraf gezileri ve çeşitli fotoğraf topluluklarıyla ortak çalışmalar yer almaktadır. Bu ortak çalışmalardan birkaçına değinmek gerekirse;


”¢ Klüp 2003 senesinde Uludağ Üniversitesi’nin ve Sabancı Üniversitesi’nin fotoğraf şenliklerine katılmıştır.


”¢ Yine 2004 de Fotograf Sanatı Kurumu Derneğinde (FSK)’nın iletişime geçmesiyle haftalık proje atölyeleri düzenlenmiştir.


”¢ 2004- 2005 arasında bir yıl boyunca Celal KILIÇ’ın eğitmenliğini yaptığı “Anadolu’da Yaşam I” Fotgoraf Atölyesi çalışmasını FSK da yaptı. Bu atölye çalışması sonrasında üretilen fotografların sergileri ilk olarak 24/12/2005 tarihinde FSK da, ve sonrasında Bilkent Üniversitesi’nde yapılmıştır.



Sergi, öğrencilerimizi Türkiye’nin birçok yerinden aktardıkları görüntüleri içeren bir portföydür ve devamı ileriki yıllarda fotoğraf bağımız kopmadıkça gelecektir …



Bilkent Fotoğraf Klübü her sene yeni giriş yapan öğrenciilerle büyümektedir. Mezunlarımızın halen faaliyet gösterdiği grup fotoğraf gezileriyle aktivitelerini sürdürmektedir.



Bilkent Üniversitesi Fotoğraf Klübü adına


Nilay YÜCE




BILKENT UNIVERSITY PHOTOGRAPHY CLUB – ANKARA



Bilkent University is a cultureal, ethnical and scientifical tryst where students from all over Turkey passes their 4-5 years as a passenger. Photography Club, settled by those voluntary students of this tryst, carries on its activities succesfully until 2001. The aim of the club is to gather photography lovers in the campus, to guide them how to utilize to light and to share the outcomes from those activities.



The organizational structure of the club was fortified in 2002 and the club offers a two step training program which includes “Essential Photography Techniques” and “Dark Room Techniques”. This program was maintained by voluntary trainers and by attending students.



Student exhibitions, photography days, photography talks, phototrips and collective works with other other photography grups are among the activities of Bilkent Photography Club. Some of these joint studies are as follows:


”¢ Bilkent Photography Club attended photography fests of Uludağ University and Sabancı University in 2003.


”¢ In 2004, with the attempt of Fotoğraf Sanat Kurumu Derneği (FSK) the Club starts weekly workshop program that takes place in FSK.


”¢ During 2004 – 2005 period the Club carried out “Life in Anatolia I” workshop in FSK with the instruction of Celal Kılıç. The outcomes firstly exhibited in FSK in 24.12.2005 and in Bilkent University in the instant.



This exhibition is a portfoy of our students’ experiences from various places around Turkey and it will continuously grow as soon as our bonds with photography exist.



Bilkent Photography Club grows stronger through our time as the new entrants join us. In addition to that it continues its activities with the attendance of our graduates.



In the behalf of Bilkent University Photography Club


Nilay YUCE





Onur KÜÇÜKTUNÇ









Seçil HASEGELİ










Zeynep AKGOC














Zeynep SAĞIM











BİR SİHİR VAR İÇİMİZDE…



Fotoğraf sabır ister her işte olduğu gibi… Fotoğraf emek ister her işin gerekliliği gibi ve fotoğraf eleştiriye açık olup yenilikleri kabullenmek ister farklı algılara açık olmak için…



Hayatımın en güzel zamanı olan üniversite yaşamımın tam ortasında fotoğraf sanatıyla buluşmam rastlantısal olmuştur. Hiç umulmadık bir zamanda, yeni bir sanat dalıyla, yeni bakış açılarıyla, yeni bir grupla düşünüp var olmaya çalışmak zor ve zahmet verici olmuştur. Bu hayat tarzını, grup olarak çalışma etiğini ve belli bir zamana kadar güzellikler ortaya koymak için çalışma temposunu hemen kabullenmek çoğumuza ağır ve zahmetli gelmiştir. Birey olmaktan çıkıp, grup olarak düşünüp, grup olarak çalışıp, grup olarak hareket etmek vardır işin sonunda. Çünkü bir kere verilmiş söz vardır bu amatör beyinlere ve ayrıca kahrmızı her daim çeken fotoğraf ustasına….



Her hafta sonu Ankara’nın keşmekeşli ve bir o kadar da soğuk ve yavaş havasını soluya soluya çalışmalara gidiş yolu ve daha iyisini çekmek, daha iyisini ortaya koymak için eve geri dönüş… Her yeni atölye çalışmasında; yeni bir bakış açısı öğrenmek, yeni hikâyeler tatmak, yeni teknikler keşfetmek ruhumuzun içine kadar hissetmek, grup olarak yaşamaya çalışmak ve kişiliklerimizi ortaya koyarak yola devam etmeye çalışmak bizlere hem haz vermiştir, hem de bir yandan zor gelmiştir. Haz vermiştir; mâlum sevdiğimiz işin içerisindeyizdir. Zor gelmiştir; çünkü bir yandan dersler, sınavlar başlamıştır. Bir yandan yaşamımız, ertesi gün yapılacak planlar, buluşulacak mekânlar, projeler beynimizi yerken; gün olur erteleriz en sevdiklerimizi bile… Fotoğrafın sona atılması, tüm yaşamda deprem etkisi yaratır. Fotoğraf son maddede durmaz, durdurulamaz. İçimizdeki fotoğraf ve sanat coşkusuyla birlikte ertelenen olağan yaşam parçalarıyla birlikte; çalışmalara katılım artar, okulda, evde ve hatta karanlık olan heryerde filmlerimizi banyo edecek yer ararız. Bu kadar emek, zaman, sorunlar, yenilikler ve güzellikler sonucunda “Anadolu’da Yaşam” adlı sergiyi ortaya koymak her birimize dayanılmaz bir heyecan katmıştır.



Tarihten bu yana zengin kültürüyleriyle gelmiş Anadolu’da insan, mekan, ışık ve daha bir çok konuyu fotoğraf sayesinde geleceğe taşımak ve daha sonrasında bunları sergilemek, bizim için heyecanlı bir serüvendi. Bir vizör-bir hayat misali çıkılmış bu yolda; atölye çalışmaları, fotoğraf sanatını sevmemizi ve bu sanatı gelecekte de hiç bırakmamamızı sağlamıştır. Bu çalışmalar, sadece fotoğrafı öğrenmemizi değil, bu sayede Anadolu’daki yaşamı görmemizi, bu yaşamın zorluklarını ve güzelliklerini sanat sayesinde insanlara aktarabilmeyi, grup etiği çerçevesinde bizlere öğretmiştir. Çünkü, bir insanın ve bir yaşamın izlerini bir fotoğrafta görmek, geçmişle birleşerek geleceği hissetmek, bu yeni başlayan yüreklerde çok anlamlı etkiler bırakmıştır. Önceden de vurguladığım gibi, fotoğraf emek ve sabır ister. Peki, bizim bütün bunlara rağmen, fotoğrafla halen neden kopmaz bir bağımız var? İşte orada saklanan bu sihir, keşfedilerek ortaya çıkan bir başka yaşam parçasıdır; kopmaz, kopartılamaz ve her daim sürer…



Bekliyoruz, gelin, siz de bu sihrin içinde kaybolun!



İrem YILDIZ


http://tech.groups.yahoo.com/group/bilkentfotograf/






A MAGIC, INSIDE US



Like everything in life, photography needs patience.. Like everything else, photography needs effort and photography should be open to new criticisms in order to see it from different perceptions…



My university years were of the best years in my life. I became acquainted with the art of photography coincidentally. It was hard and exhausting to meet with this new branch of art and new views; it was so though to think and act as a part of a new group out of a sudden. For most of us, it was difficult to accept such kind of a new life style, ethics of a group-work and deadlines for creating good work. There was no more individuality. You had to think, work and act as a group because there was a promise, given to these amateur brains and to the photography expert leading us, who has always accepted us with all our problems.



Every weekend; going to the photography workshops while breathing chaotic, cold and slow air of Ankara; then going back home with the ambition of taking better photos”¦ These workshops were both a pleasure and a challenge for us, in order to learn new views, to taste new stories, to discover new techniques, to feel through inside of our souls, to work as the group while behaving as ourselves. It was a great pleasure as we were doing what we would like to do. At the same time, it was a challenge for us as we also had to keep studying for the lessons and exams. We had lives going on and plans to be finished the next day, the places to go, friends to meet. Therefore, we delayed the photography. Putting photography to a later rank down the list of priorities could not be easily accepted. This actually created an earthquake effect. Our enthusiasm to the photography and our passion of art grew more inside each one of us with. Then, we started to participate to the workshops much more regularly; looked for dark places anywhere in the school or at home to develop our films. At the end of such kind of problems, challenges, and hard-work ‘The Life in Anatolia’ exhibition gave a great pleasure to all of us.



It was a great adventure for us to carry the people, space, and light of Anatolia to the future by photography, and then exhibiting them. The photography workshops provided us the new path of “one viewfinder-one life” kind of understanding and working as a team. On the one hand, this mission gave us a passion for taking better photos, which would never let us give up photography in the future. On the other hand, these workshops taught us that we had discovered a new branch of art and had understood the life in Anatolia. Seeing the traces of people and lives in these photos, made us feel the future, tied to past and they were impressed us significantly. As I emphasized before, photography needs patience and effort. Well, despite all these difficulties, why are we still attached to photography? There is a hidden magic, which is waiting to be discovered as a precious piece of life, which can not be ignored and it will continue forever…



We are waiting for you, join us, and get lost inside this magic!



İrem YILDIZ


http://tech.groups.yahoo.com/group/bilkentfotograf/









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından : Fotoğraf Topluluklarından :

Zeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının Objektifinden



Fotoğrafa nasıl başladınız?



1963 Yılında, babam bana Kodak marka bir kutu fotograf makinası almıştı. Kara bir kutu. Üstünde çengeli var çevirince açılıp makina ikiye ayrılıyor. İçine 6×6 formatında filmi takıp kapatıyorsunuz. Fotograf çekimine hazır hale geliyor. Üstünde bir bakaç var birde ön tarafta objektif. Tek enstantaneli basit bir kara kutu.




Ben fotograf çekmeye bu küçük makinayla başladım. O zamanlar Pazar günleri piknik yapılırdı. Ankara’da birkaç akarsu vardı ve temizdi. Onlardan birisinin kenarında yapılırdı o piknikler. Bende o arada, o çok kıymetli makinamla çiçek, böcek, dere, ağaç, annem, babam, kardeşlerimi çekerdim. Çok büyük mutluluktu benim için. Ortaokula başladığımda arkadaşlarımın fotograflarını çekmeye başladım. O zaman Rol film (6x6cm) 25 kuruştu. 15 kuruşa da fotograf baskısı yapılırdı. Ben arkadaşlarıma çektiğim fotografları 25 kuruşa satardım. 25 kuruşa bir sandwich ile bir düz gazoz gelirdi. Epeyi para kazandım bundan.




Amcam benim fotografa karşı ilgimi görünce kendisinde bulunan körüklü bir makinayı bana hediye etti. Bu kutu makinaya nazaran çok daha mükemmel bir makina idi. Diyafram ayarı enstantanesi, flaş yeri, kapanınca ince açılınca körüğü ile değişik görünümlü bir makina idi.




Ortaokul ve lise yıllarımda bu makinalarla çalıştım. Lisede, bütün lise hayatım boyunca, Öğrenci Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptım. Fotografçılık kolu vardı en sevdiğim faaliyette bu kolun çalışmaları idi. Çünkü bir karanlık odamız vardı. Kendi fotograflarımızı kendimiz basardık.




1963-1970 Yılları arası fotografçılık hayatım bu şekilde devam etti diyebilirim.



1970 Yılında Turizm ve Tanıtma Bakanlığına girdim. 1971 yılında görevle Ankara Gemisiyle Yurtdışına çıktım. O zaman kafama bir fotograf makinası almak fikri girdi. Romanya, Yunanistan, İtalya, Lübnan, İsrail, Rodos adası dolaştığımız yerlerdi ve bir ay süreli bu gezi boyunca, ben hep fotograf makinası peşinde koştum. Venedikte 94 bin lirete bir Canon gördüm. Ama 75 bin Liret ayırmıştım. Pazarlık yaptım alamadım.




Beyrut’ta nihayet 70 dolara bir Minolta 7S idi sanırım bir makina aldım. O fotograf makinasıyla çok fotograf çektim. Daha sonar bir Miranda aldım. İlk refleks makinamdı bu ve değişik objektifleride vardı.




Bakanlıkta Foto Film şubesinde görev yapıyordum. Fransızca bildiğim ve fotograf çekmeyi sevdiğim için Bakanlığın yabancı fotografçı ve film çekmeye gelen ekiplerine beni mihmandar olarak verirlerdi. Böylece hem Türkiye’yi rahat ve imkanlı dolaşır hemde fotograf çekerdim. Bakanlıkta bir Rolleiflex (6x6cm) vardı onuda kullanıyordum.




İk Nikonumu 1976 yılında elde ettim. 20 mm, 105mm, 200mm, 50mm objektifleriyle tam bir takımdı. Artık daha güzel fotograflar çekiyordum. O tarihlerde Kodachrome 25 ve 64 slayt filmleri vardı genelde onları kullanırdım.



Bakanlığa bir Zenza bronica alındı onu da kullanmaya başlamıştım. Artık fotograflarım tanınıyor, broşür, kitap, depliyan, afiş ve hatta posta pulu olarak kullanılıyordu”¦ En önemli afişim İshakpaşa Fotografıdır. 70×100 cm ebadında ki bu afiş o zaman büyük bir ilgi uyandırmış ve Doğubayazıta turist gelmesi sağlanmıştı.




1976 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştu. Beni davet ettiler görevli olarak gidip bir ay kaldım. Çektiğim fotograflardan İlk afiş ve broşürler hazırlandı. Kıbrıs’ta, o dönem bana mihmandarlık eden ve kendisi de kıbrısın ileri gelen ilk fotografçılarından olan Olgun Özer dostumdan çok şey öğrendim.




Resme karşı büyük bir kabiliyetim vardı. Orta ve lisede hep en yüksek puan alırdım. Perspektif çalışmalarını çok iyi yapardım ve hep ben tahtaya çizerdim. Bu nedenle güzel sanatlara gitmek istedim. Devlet Güzel Sanatlar Akademisini kazandım, İstanbul’a gitmem gerekiyordu. O zamanlar üniversitelerde bolca olaylar vardı ve ayrıca Ankara’dan istanbul’a taşınmam lazımdı İşim falan darken Sıkıntı olacağını düşünerek Gazi Üniversitenin Fransızca Bölümüne kaydoldum.




Resime karşı duyduğum eğilim, merakım ve kabiliyetim kendisini fotografta buldu. Bu yüzden fotografı çok seviyorum. Ve başarılı çalışmaları gerçekletirdiğime inanıyorum. Onbinlerce fotograf çektim. Türkiye’nin önemli Fotograf Sanatçılarıyla tanıştım, birlikte çekim yaptık. Bunlar beni çok mutlu eden olaylardır. Sami Güner, Haydar Volkan, Gültekin Çizgen, Sıtkı Fırat, Ozan Sağdıç, Şemsi Güner, Olgun Özer, Kortan Tümerdem, Roland Michaud, Sabrina Michaud, Marc Mopty, gibi onlarca fotograf sanatçısı tanıdım. Herkesten bir şey öğrendim.



Fotograf hayatım böyle başladı ve devam ediyor




İlk kullandığınız ekipmanlardan ve şimdikilerden bahseder misiniz?



1970, 1980 ve 1990’lı yıllarda film kullanıyorduk. Diapozitifte; Kodachrome 25, 64, Kodak Ektachrome 64, 125, 200, 400, negatifde; Kodak Extacolor negatif filmler ve siyah beyaz Tri-xpan, plus x-pan filmleri kullanmayı tercih ediyordum.



Fotograf makinası olarak, Miranda refleks, Nikon F refleks, Zenza bronica, Hasselblad 500CM idi kullandıklarım. Bütün bu ekipman bugünde var belki ama yaygın olarak kullanılmıyor artık aradaki fark bu.




Digital sistem çıkınca tabi bu filmleri kullanılmaz oldu neredeyse. Ben digital kullanmamak için çok direndim ama kolaylığı yüzünden digitale geçtim.



Kıbrıs’ta görevli olduğum 2002-2007 yılları arasında, Nikonlarımı götürmüş ve bolca diapoitif almıştım yanıma. Amacım çekeceğim fotograflardan bir kitap çıkarmaktı. Fakat dia banyosunu yaptırmak çok zordu. Olgun beyin laboratuvarında yapılıyordu ama çok dia kullanılmadığı için banyolar bozuluyordu. Buda benim dia çekmemi zorluyordu. Her Ankara’ya geldiğimde çektiklerimi Fıratcolor’a getirip banyo ettiriyordum ki buda zaman kaybına neden oluyor çektiğim dialar günlerce öylesine buzdolabında bekliyordu. Halbuki çekilen filmin en geç 24 saat içinde banyo edilmesi gerekmekteydi.




İşte tam bu sıkıntılı dönemde, bir gazete ilanında Sony f 707 fotograf makinasını gördüm. İlgimi çekti ve satın aldım. Beş milyon piksellik güzel bir makinaydı. Sonra Sony F 828, Sony N1, Fuji S3 derken Nikonları kullanmaz oldum.



Çok kolaylık getirmişti. Yüz bin fotograf çekmiştim. Mültivizyonlar hazırlamıştım. Ve bu fotograflardan seçtiklerimle sergi hazırladım. En önemlisi Sonsuz bir şiir Kuzey Kıbrıs isimli prestij kitabımı hazırladım.




İş hayatınız ile fotoğraf çalışmalarınızı nasıl birleştirdiniz?



Benim iş hayatım bürokrat olarak başladı ve devam ediyor. 1970 yılında Turizm Bakanlığına girdim. Bürokrat olarak çalışırken aynı zamanda fotograf da çekmeye devam ettim. Hatta Başbakan rahmetli Bülent Ecevit’in Özel Kalem Müdürü olarak çalıştığım zamanda bile bu böyle devam etti. Sergide açtım ve Kültür Bakanlığınca büyük bir kitabım basıldı. Onu nerede hazırladım biliyor musunuz? Başbakanlıktaki masamda. Hergün yüzlerce diapozitifi seçiyordum. Ve orada hazırladım sonra Kültür Bakanığına teslim ettim ve kitap basılınca da bana getirdiler.



Rahmetli Ecevit kimsenin kitabına prensip olarak ön söz yazmıyordu. Bana yazdı ve çok güzel anlamlı bir ön söz idi bunu burada yazmadan geçemeyeceğim.



“ Olağanüstü doğa güzellikleri, engin tarihsel zenginlikleri ve arkeolojik hazineleriyle, Türkiye çok fotojenik bir ülkedir.



Bir fotoğraf sanatçısı olarak Zeynel Yeşilay Türkiye topraklarının bu niteliklerini yapıtlarında başarıyla yansıtmıştır.



Aynı zamanda onun sosyal bilinci Türk toplumunun insancıl yönünü de büyük bir duyarlılıkla portrelerine aktarabilmesini sağlamıştır.



Başarılı çalışmaları dolayısıyla kendisini kutluyorum.



Bülent Ecevit Başbakan”



Yukarda yazılan bu güzel yorum benim hayatım boyunca kazandığım en büyük ödüldür. Nur içinde yatsın.



Kıbrıs’ta olduğum sure içinde Türkiye fotograf sergisini ve Kıbrıs fotograf sergileri açtım. Mültivizyonlar yaptım. Televizyonlarda bu eserlerim yıllarca yayınlandı.




Rauf Denktaş, sergi ziyaretinde

Cumhurbaşkanı Sayın R.Rauf Denktaş, 2003 yılında Türkiye fotograf sergimi açtığında çok güzel şeyler söyledi. ”Ne zaman çektiniz bu fotografları?” diye sorunca ben “Cumartesi ve Pazar günlerimi değerlendirdim dediğimde”, “Ben geçen Cumartesi ve Pazar günlerime yanıyorum” diye cevap verdi. Doğru dedim bende Başbakanlıkta çalışırken cumartesi pazarımız yoktu.



2006 yılında Kıbrıs fotograf sergimi ise Cumhurbaşkanı sayın Mehmet Ali Talat açtılar ve “ Kıbrıs’ı sizin fotograflarınızda tanıdık” dediler.



Bunlar bir sanatçı için çok muhteşem ifadeler ve değerli bir anılardır.




Hangi tür fotoğraflar çekmeyi seversiniz? Sizi neler etkiler?



Ben kendimi turizm fotografçısı olarak tanımlıyorum. Herhalde Turizm Bakanlığında çalışmış olmamdandır. Çünkü 1970’li yıllarda Türkiye bakirdi. Elli bin civarında turistik yatağımız vardı. Doğa fazla yıpranmamış, kıyılar bu kadar yağma edilmemiş, her şey çok güzeldi. Ben doğamızı, tarihsel zenginliğimizi, sosyal yaşantımızı, gelenek ve göreneklerimizi, mutfağımızı, insanlarımızı çekmeye başladım. Beni çok mutlu ediyordu. Bugün de aynı şeyleri çekiyorum. Benim için bir ağacın görünümü, denizdeki bir yelkenli, bir anıtmezar, bir çocuğun gülen yüzü, gibi her şey benim fotograf çekim alanıma girer.



Genelde doğal ve tarihi konularda fotograf çekmeyi seviyorum,




Fotoğraf ile ilgili sergi, gösteri ve tanıtım çalışmalarınızı anlatır mısınız?



1975 yılında ilk sergimi Kocaeli’nde kurulan fuarda açtım. Kocaeli’nde yerden ve havadan çektiğim fotograflar fuar süresince sergilendi. Sonra bu sergiyi Bakanlık Mısıra gönderdi orada da kaldı.



1979 yılında dünya çocuk yılı nedeniyle Ankara’da bir karma fotograf sergisine katıldım.



Böyle karma sergilerde pek çok fotograflarım sergilendi. İstanbul’da AKM’de bir sergi açtım. Rahmetli dostum, arkadaşım Selçuk Kızılkayak’ın çektiği filmin galasında Türkiye fotograflarından oluşan bir sergiydi.




İstanbul’da bir yerlerde benim 1981 yılında çekilen Atatürk filminin çekimleri esnasında çektiğim fotograflardan bir sergi açıldı ve sanırım bir müze gibi bir yerde ama hatırlamıyorum.



Almanya Frankfurt’ta, Berlin’de iki sergi açtım multivizyon gösterisi yaptım.



Çorum ve Bartın’da iki sergi açtım ama bürokraside işlerimin yoğunluğundan katılamadım.




İzmir Fuarında, Turizm fuarı sırasında sergi açtım. 1980 yılında Kuşadası ve Foça Fransız tatil köylerinde sergi açtım. Antalya’da Eyilik Vakfının organizesinde sergi açtım.



Kıbrıs’ta 2003 yılında “Sonsuz bir şiir Türkiye” sergisini açtım. 2006 yılında “Sonsuz bir şiir Kuzey Kıbrıs “ sergisini açtım. Kıbrıs Fotograf Derneği FODER ile birlikte birkaç sergi açtım. Rum ve Türk taraflarında Amerikalıların organize ettiği bir karma segiye katıldım. Tabi Rum tarafındaki sergilemeye beni davet etmediler. O tarafa Türkiyeli’lerin geçmesi yasak olduğu için gidemedim. FODER’den arkadaşlar beni bir şekilde o tarafa geçirmeyi teklif ettiler ama diplomat olduğum için geçmem mümkün değildi. Türk tarafında ki sergiye katıldım.




ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsünde, Yakın Doğu Üniversitesinde bu sergim tekrarlandı. 2007 yılında Ankara Sheraton otelinde 20 Temmuz Barış Hareketi nedeniyle bu Kıbrıs sergimin küçültülmüşünü açtım. Sonsuz bir şiir Kuzey Kıbrıs sergisi 160 adet 50×70 cm fotograftan oluşmaktadır.



En son sergimi Eylül 2007 de Pakistan’ın Karachi kentinde açtım.




Kuzey Kıbrıs için hazırladığım Sonsuz bir şiir Kuzey Kıbrıs sergisinin Ankara’da 2006 ve 2007 yılında iki defa açılması planlandı ama Kıbrıs tarafından kaynaklanan bazı nedenlerle iptal edildi. Bu sergim, Kasım 2008 de Ankara’da Dışişleri Bakanlığında sergilenmesi planlanıyor.



Sergilerimde mültivizyon da gösteriyorum. Bu daha etkili bir sergileme şekli.




Fotoğrafa yeni başlayanlar için neler önerirsiniz?



Fotograf çekmekten kaçınmasınlar. Özellikle fotograf çekmek bu kadar kolay bir hale gelmişken daha çok insanın fotograf çekmesi lazım. Yalnız cep telefonlarına çok para veriyorlar ve kameralı telefon alıyorlar. Ben buna karşıyım. Eğer fotograf çekeceklerse daha basit ve ucuza sadece alo demek için bir telefon alsınlar ona verecekleri parayla da doğru dürüst bir fotograf makinası alsınlar. Benim gençlere öğüdüm budur.




Fotograf çekmeyi sevsinler. Konu olarak ya kendilerinin hoşlanacağı bir konu seçsinler ve o dalda başarılı olsunlar, ya da benim gibi ülkemizin bütün değerlerini çekmeye çalışsınlar. Çekmekle kalmayıp paylaşsınlar. Şimdilerde çok güzel fotograf siteleri var. Oralara fotograflarını göndersinler, eleştirsinler ama olumlu eleştiri, başkalarının fotograflarını beğensinler onlardan ilham alsınlar. Kıskanma olayı maalesef bütün mesleklerde olduğu gibi fotografta da var. Bunu yenen insanlar başarılı olurlar. Benim yukarda saydığım fotograf sanatçılarını ben çok sever ve onlara değer veririm. Ama onların içinde birbirini çekemeyen çok fotografçı bilirim.




Kendine, çektiğin fotografına güven ve sev, ama diğer sanatçılara da değer ver onların fotograflarınıda sev. Böyle olursa insan başarılı olur.



Birde üşenmesinler. Kar yağdığı zaman doğayı çekmeye çıksınlar. Yağmuru çeksinler, dalgaları çeksinler, sonbaharı, yazı ne bileyim herşeyi zamanında çeksinler.




Önemli bir öğüdüm de fotograflarını arşivlesinler. Kendilerine en uygun arşivlemeyi seçip bütün fotograflarını ona göre arşivlesinler. Fotograflarına muhakkak bir ad versinler çekilme tarihini ve yerini belirtsinler. Zamanla bunlar hep belgesel birer fotograf olacağını düşünerek çalışmalarını bu disiplin altında yapsınlar.




Beğendiğiniz fotoğrafçılar kimlerdir?



Rahmetli Sami Güner, Ozan Sağdıç, Sıtkı Fırat, Haydar Volkan, Gültekin Çizgen, Şemsi Güner, Kortan Tümerdem, Yusuf Tuvi, Dursun Ali Sarıkoç, Yusuf Ziya Ademhan (rahmetli), Adnan Ataç gibi fotograf sanatçılarını severim. Gerçi ayırt etmem hepsi benim için değerlidir. Onların yücelmeleri, başarılar kazanmalarından da bir Türk fotografçısı olarak onur duyarım.




Rahmetli Yusuf Ziya Ademhan, Anadolu’nun tam bağrından çıkan değerli bir sanatçımızdı. Kendisi hep dağları dolaşır, Anadolu’nun yaylalarını, Anadolu yaşantısını çekerdi. Turizm Bakanlığı yılda bir kez sanatçılardan diapozitif satın alırdı.



Benim bulunduğum Foto Film Şubesi yapardı bu işi. Bu nedenle tüm sanatçıları tanırdım ve onlarla çok güzel sohbetlerde bulunurdum. İşte Yusuf Ziya Ademhan’a da “Ya abi biraz da Akdeniz, Ege gibi sahilleri dolaş bize biraz deniz, güneş, kum tatil fotografları getir dediğimde, her seferinde tamam Zeynel beyciğim söz bir daha getiriririm” derdi. Ama hiç bir zaman getirmedi, getiremedi. Çünkü o Anadolunun havasına doğasına aşıktı.




Nitekim sanırım Erzincan civarlarında bir dağda fotograf çekmek için gittiğinde kayboldu. Bugüne kadar kendisinden bir ses alınamadı. Bu da fotograf sanatının bir şehididir. Allah rahmet etsin kendisine. Nur içinde yatsın.



Fotoğrafla ilgili olarak sizi heyecanlandıran, düşündüren, duygulandıran değişik anılarınız var mıdır? Paylaşır mısınız?



Bir gün Sümela Manastırının fotografı çekmek için Maçka’ya gitmiştim. Sümela bir vadide bilirsiniz. Ben karşı yamaca tırmanıp tam karşısından manastırı görüntülemek istedim. Epeyi zorlukla üstümde taşıdığım sehpa fotograf çantam objektifler, Nikon ve zenza bronica ile kendimi zorlukla düz bir kayanın üstüne atmaya çalışırken, iki kolumla kendimi yukarı çekerken, kayanın üstünde sabah güneşinde uyuyan bir yılan ile karşılaşmam beni epeyi heyecanlandırdı. İki kolum meşgul kendimi yukarı çekiyorum yılan burnumun dibinde çöreklenmiş uyuyor. Ne yapacaktım? Ya yılan uyanıp üstüme atlayacaktı ben kendimi aşağıya bırakacaktım, ya da yılan müsaade edecek ben yukarı çıkıp istediğim fotografı çekecektim.




Yılan uyandı beni gördü dilini çıkardı baktı ve geriye dönüp aşağıya doğru kaydı. Bana bırakmıştı kayanın üstünü hemen üstüne çıktım. Bu arada bir elimle makinamı alıp bir kare çektim. Çektim ama netlik ayarını yapmak için öbür elimi kullanmam lazımdı onu yapamadığım için karışık bir şey ot falan çıktı. Yılan çıkmamış tabi.



En önemli anılarımdan biride İshakpaşa Sarayı Fotografım 1978 yılında 70×100 cm ebadında poster oldu ve bütün dünyaya dağıtıldı. 1987 yılında Berlin’de açtığım sergime gelen bir Alman, Türkiye’ye çok gittiğini anlatıp, bana ilk gidişinin nasıl olduğunu söyledi. Eşiyle beraber cadde de yürürlerken, bir seyahat acentesinin vitrininde gördükleri bir afişten çok etkilenip içeri girerek oranın neresi olduğu öğrenip yer ayırtarak o yeri görmeye gittikleri anlattı. Bunu merak ettim ve neresi olduğunu sordum. Doğubayazıt’taki İshakpaşa Sarayı demez mi!? Ben hemen fotografı tarif ettim benim fotografımdan bahsediyordu. Dedim ki size bir sürpriz yapayım mı?




“Nedir o?” dedi, o fotograf çeken benim deyince, öylesine sevindiki boynuma sarıldı. Benim sizin güzel ülkenize gitmeme neden olan bu fotografı çektiğiniz için sizi kutluyorum dedi ve ilave etti, o fotograftan elde etmeyi çok arzuladım ama maalesef elde edemedim. Ben size gönderirim dedim. Ve ona bir fotograf gönderdim.



Çok anlatılacak hatıra var ama bu iki anıyla yetineyim.




Fotoğraflamak istediğiniz ancak bugüne kadar fotoğraflayamadığınız yer/yerler nereleri oldular?



67 Vilayetimiz varken, Zonguldak, Bingöl, Muş, Hakkari, Ordu, Sinop ve Edirne illerimizi görememiştim. Diğerlerini birkaç kez gezmiştim. Sonraları Zonguldak’ı gördüm.



Özellikle Edirne’yi çok görmek istiyordum. Kaç kere gitmek için davrandımsa bir nedenden dolayı gidemedim. Tekirdağ, Kırklareli oraları gördüm. Ama Edirne’yi göremedim. Selimiye Camisinin fotografını çok çekmek istiyorum. Mimar Sinan, Selimiye Camisini yaparken o yaşlı kadından lale bahçesine karşılık bir iz olsun diye sütuna işlediği ters laleyi merak ediyorum. Hatta 1994 tarihinde Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Necmettin Cevheri’nin Özel Kalem Müdürü iken Yağlı güreşe davet edildik.. Ben seviniyordum gidip göreceğim diye. Uçak biletim okeyli cebimde havaalanına giderken. Sayın Bakan telefonla aradı benim Ankara’da kalmamı istedi (O günlerde önemli birşeyler vardı.) Ve ben Bakanı yolcu ettim, biletim cebimde geri döndüm. Bakalım ne zaman kısmet olacak?




Kapadokya üzerinde balonla uçup fotograflamayı çok istiyorum. Hakkari, Cilo dağları üzerinde kayalarda ilk insanlara ait ilkel resimler var. Bunları yıllar önce Ersin Alok fotograflamıştı. Bende bir gün imkanım olursa fotograflamak isterim.




Zeynel Yeşilay, Özel Kalem Müdürü olarak çalışma yıllarında…


İmkanım olsa Mısır, Paris, Hollanda, Türki Devletlerde fotograf çalışmaları yapmak isterim.



Teşekkür ediyorum”¦




Röportaj : Levent YILDIZ


www.zeynelyesilay.net




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Zeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının ObjektifindenZeynel Yeşilay : Bürokrat Bir Fotoğrafçının Objektifinden