Kategori arşivi: MAYIS 2007 SAYISI

Erdal Yazıcı ile Siyah-Beyaz




İnsan’ın olduğu her yerde Erdal Yazıcı’yı görüyoruz. Yaşamın, hayatın içinde hep. Hayatla anlam bulan fotoğrafları soluyorsunuz adeta. Bu , gazetecilik yaşamınızdan gelen bir alışkanlık mı ? Fotografik estetiği yaşama dair anlatma çabalarınızın altında neler yatıyor ?



Fotoğraf çekimlerimde doğrudan yaşamın içinde buluyorum kendimi. Beni yaşamın merkezine çeken bir güç olmalı. Bir üretim anı, sokakta kendi dünyalarında oynaşan çocuklar, kahvehanede yarenlik eden yaşlılar, yaşamın ağır yükü altında eğilmeyen kadınlarımız”¦ Doğrudan onlara dahil olarak, onlardan birisi olarak çekimlerimi ya da röportajımı tamamlıyorum. Ben onlara nasıl bakıyorsam onlar da objektifime öyle bakıyorlar.İletişimde sevgi, güven ve içtenlik var”¦




Türkiye’de fotoğrafçıların organize oluşlarını, fotoğraf dernek ve gruplarını nasıl buluyorsunuz ? Uluslararası fotoğrafçı çıkarma konusunda çekilen zorluklar neler?



Fotoğrafçılar biraz da yalnız insanlar; kollektif olmada zorlanıyoruz; kollektif işler üretmede de”¦Sanıyorum popülist yaklaşımlar ağır basıyor. Fotoğraf çekmenin başlıca amacı yarışma ödülleri ya da çeşitli ünvanlar almak değildir. Fotoğraf amaç değil araç olduğu zaman anlam kazanıyor. Dernek ve topluluklarımızda projeler üretilip, bu projelere takım halinde sahip çıkarlarsa, ülkemiz adına da değerli, başarılı tanıtıcı fotoğraflar üretilir. Uluslararası alanda da yerimizi alabiliriz diye düşünüyorum.




Sergiler, dia gösterileri ve albümler ile devamlı bir üretim içindesiniz. Bu üretkenliğinizi neye borçlusunuz ?



Bunlar yılların ürünleri. Hayat gibi fotoğrafta bir kareye sığmaz. Tek tek fotoğraf üretmeyi, çalışmayı da bu yüzden sevmiyorum. Ama fotoğraf çekmek benim yaşam biçimim. Yazar, romanlar öyküler yazar yıllar boyu, ben de fotoğrafla anlatırım, anlamlandırırım, algılarım dünyayı .Bu kadar zahmete bunun için katlanırım. Mesajlarımın doğru yerlere ulaşması, iyiye güzele, değişime katkım olsun isterim. Gerçekleşirse de mutlu olurum.




Bizimle paylaştığınız siyah-beyaz fotoğraflarınız oldu bu sayımızda. Siyah-beyaz fotoğraf ve renkli fotoğraf karşılaştırması yapmak denince sizin bakışınızla neler söyleyebilirsiniz ?



Siyah beyaz fotoğraflar benim ilk göz ağrım. Onlarda da beyazdan siyaha pek çok renk tonu var. Anlatım gücü var. Çarpıcı yorumlar var. Düşündürücü ve etkisi daha fazla. Hayal gücünü zorluyor. Masalsı görsel bir anlatımı var. Renkli fotoğraflar da doğru ışık, doğru anda etkileyici yorumlar veriyor.




Çocuk fotoğraflarının sizin için önemi nedir ?



Çocuklar saflığın, bozulmamışlığın birer simgesi gibi. Bir sokağa, köye ya da dağ başında bir yaylaya ilk girdiğinizde sizi çocuklar karşılar. İlk objektifime takılan onlardır; çabucak arkadaş oluruz; oyunlarına, yaşamlarına, dünyalarına dahil olurum. Ben onları görüntülerim onlar da beni. Bir çok portremi, isimlerini anımsayamadığım bu küçük arkadaşlarım çekmiştir. Biraz da onlarla çocukluğumu yaşarım.




Çalışmalarınızda dijital fotoğrafçılıktan nasıl faydalanıyorsunuz ?



Dijital makine de kullanıyorum; bunun yanında analog makinelerimde hala diapozitif ve siyah beyaz filmlerim takılı ve onları da kullanıyorum. Kayıt şekli hızla değişiyor; görüntüyü artık filme değil de kameranın dijital kayıt aygıtına kaydediyoruz. Süreç çok hızlı gelişti ve daha da hızlanacak; çok yakında analog makinelerimize film bulamayacağız. Her iki kayıt şeklini keskin çizgilerle ayırmak da doğru değil .Bu sürecin korkulacak bir yanı yok; fotoğraf her iki kayıtta da yine fotoğraftır; ama fotokopi olmaması koşuluyla. Ne yazık ki günümüzde rahatça üretildiği sanılan binlerce dijital fotokopiler çekiliyor.




Bir “Erdal Yazıcı Fotoğrafı” nın özellikleri nelerdir? Seyircisi ile neler paylaşma kaygısı taşır ?



Paylaşmak istediğim yaşam sevincimiz; yaşamın içindeki umutlar, acılar, yıkımlar da var. Fotoğraflarım sadece o ana dair yaşadıklarımın birer görsel kanıtı. O fotoğraflar içinde ben de varım; bir sokak başında, bir deprem çadırında, seksenli kayıkçı İsmail Dedenin kayığında, bir çömlekçinin Kızılırmak boyundaki tezgahının başında, kalaycının dumanlı atölyesinde”¦




Yapmayı planladığınız ancak şu ana kadar gerçekleşmemiş projeleriniz var mı?



Yapmayı planladığım, başladığım ya da bitirdiğim bir çok projelerim var; umarım bunları paylaşacak kaynak ve zamanı bulabilirim.




Fotoğraf ve “belgeleme”, “belgesellik” bağlantısı konusunda düşünceleriniz nelerdir?



Üzerinde çalıştığım bir çok projem birer belgesel tabii ki. Ama kuru, içi boş teknik dökümanlar değil bunlar. Ülkemizin bir çok yerinde gerçekleştirdiğim kişisel ya da kollektif projelerimde ürettiğim foto röportajlarımda ya da yalnız bir fotoğrafta nice öyküler gizli.


Deprem yıkıntıları arasında bir çocuğun şaşkın bakışları ya da sokak başında kendi dünyalarını kurmuş çocukların mutluluğu”¦Bir çömlekçinin çamuru sevgiyle okşaması, sekseninde küreklere asılan kayıkçının şaşılası direnci”¦ Bir sergimde genç bir izleyicinin bir fotoğrafım üzerine söyledikleri beni çok etkilemişti: “ Yıkıldığımı sandığım anda bile bu fotoğrafa baktığımda tekrar hayat buluyorum”¦”




Pek çok dünya ülkesini dolaştınız? Sizi en çok etkileyen ve fotoğraf çalışması açısından en sevdiğiniz hangisi oldu?



Paris’ te bit pazarı”¦Neler yok ki? Hitler Almanya’ sından subay üniformaları, Hintli, Afrikalı satıcıların tezgahları”¦Fas’ın Fez şehrinde geleneksel yöntemlerle üretim yapan dericiler, İran’ın her şehrinde hala “turistikleşmemiş” çarşıları ve İsfahan’da çinilerine dünyasını resmeden çiniciler, Roma’da kilise önünde yıllar sora birbirine kavuşan kimsesiz yaşlıların buluşma anı”¦




Türkiye’de fotoğrafçı olmak bir avantaj mı dezavantaj mı? Genç fotoğrafçılara neler önerirsiniz?



Her ikisi de… Zorluklara sonuna kadar direnebilirseniz diyecek sözüm yok; ama küsüp, fotoğrafı bırakan arkadaşlarım da oldu. Hem yaşamınızı sürdürüp hem de projeler üretmek çok zor. Yaşamınızı adamanız gerekli. En kolayı da popülist, günübirlik işlerin peşinde koşmak; tek tek fotoğraflar üretmek yerine kalıcı projelere imza atmak gerek.


Fotoğrafçılar yaşadıkları şehrin ya da ülkenin ve de dünyanın görsel belleklerini oluşturan kişileridir bence; şehrimizdeki yaşanan bir olay, yıkım bizi doğrudan ilgilendirmez mi? Irak’ın talan edilmesi, yanıbaşımızda yaşanan bir deprem ya da küresel ısınmanın sonuçları”¦Yaşama dair, insan olarak ya da bu ülkede yaşayan bir fotoğrafçı olarak sorumluluklarımız var”¦



Röportaj : Levent YILDIZ





Erdal YAZICI Hakkında

1953 Yılı Ağın (Elazığ) doğumlu. Fotoğraf çalışmalarına 1983 yılında başladı. İlk foto-röportajları Günaydın Gazetesi’nde yayınlandı. Onu izleyen yıllarda Cumhuriyet Gazetesi, Atlas, Gezi, National Traveler gibi dergilerde çalışmalarını sürdürdü.




Günümüze değin 9 konulu fotoğraf sergisi açtı. Yurt içinde ve yurtdışında karma fotoğraf sergilerine katıldı. Belgeci tarzda birçok fotoğraf projesi gerçekleştirdi; bu çalışmaları kitap haline getirildi. Değişen üretim koşulları yüzünden yok olmaya yüz tutmuş zanaatlarla ilgili çalışmasını “Bir Yaprak Dökümü Öyküsü” isimli fotoğraf albümünde topladı.. İkinci albümü “Yarınımız Umudumuz Çocuklar”da sokakta, okulda, iş ortamında olumsuz koşullarda yaşayan “yarının umudu” çocukları anlattı fotoğraflarıyla. 1992-2000 yılları arasında Bursa’da İpekböceğiyle ilgili belgesel çalışma gerçekleştirdi. İlk iki albümünde siyah-beyaz fotoğraflarını yayınlayan Erdal Yazıcı, üçüncü albümünde ise zanaatkarların renkli fotoğraflarını “Son Yüzler” isimli fotoğraf albümünde topladı. Dördüncü Fotoğraf Albümü “Çocuk Dünyam” da ise çocukların renkli dünyaları yer aldı. 1999 yılında, Gölcük, Adapazarı, Düzce depreminin getirdiği yıkımı görüntüledi. Türkiye’nin doğası, arkeolojik yapısı ve anıt yapılarının da yer aldığı birçok çekim projesi gerçekleştirdi; bu çalışmaları kitaplaştırıldı. Tarımsal ve doğal yaşam alanlarının kirletilmesi ve yok edilmesini fotoğraflarıyla anlattı.


Günümüze değin yurt içi ve dışında birçok dia gösterisi gerçekleştirdi. Erdal Yazıcı şu an ‘Serbest Fotoğrafçı’ olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

www.erdalyazici.com

Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

Erdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-BeyazErdal Yazıcı ile Siyah-Beyaz

İbrahim Zaman ile Söyleşi ve Tarlalar Albümü



Fotoritim’e hoş geldiniz İbrahim Bey, öncelikle zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Yeni albümünüz ve serginiz “ Tarlalar “ ın hayırlı olmasını temenni ediyoruz. Nasıl oldu sergi? İzlenimler, tepkiler sizi tatmin etti mi ?




Çok iyiydi, ilgi çok güzeldi, çok olumlu tepkiler aldı, anlaşılan herkesin çocukluğundan bir tarlası varmış. Sergi esnasında başkaları ile ilgilenirken, baktım biri bekliyor ; “ Ah ! Sizden çok özür dilerim, tarlanızı dümdüz yaptım, o gelincikler yamyassı oldu, bana çocukluğumu tekrar yaşattınız, yattım yuvarlandım “ dedi , karşılıklı gülüştük. Bu ve benzeri tepkiler beni mutlu etti doğrusu ”¦ Herhalde salon dile gelmiş olsa idi, beğeni sesleri ile çınlayacaktı adeta, yine sergi defterindeki mesajlar da övgü doluydu”¦






Tarlalar çalışmanız kaç yıla yayılmış bir çalışma ?



20 yıldan bu yana süregelen bir çalışma, bu projenin yapılmasına karar verişim ise 5 yıl önce oldu. Bu 5 yıl içinde konuya daha çok yoğunlaştım tabii, hem bu karar öncesi hem de bu karar sonrası çalışmalarım ile Tarlalar’ı oluşturdum.



Albümünüzde benim gözüme çarpan ilk olarak, “ bir konu üzerinden fotoğrafın tüm türleri, tüm çeşitleri, fotoğrafın bilinen pek çok tekniğinin bir arada uygulanmış olması “ oldu. Portre’den Ters Işık’a, Renk Uygulamaları’ndan Kompozisyon’a, Makro’dan Leke Düzeni’ne kadar, Tarlalar konusu üzerinde uygulanmış, işlenmiş .



Cemil Ağacıkoğlu’da ; “her zamanki gibi bunlar yine fotoğraf üzerine birer lügat birer ansiklopedi, söyleyecek fazla şey bulamıyorum, içerisinde kim ne isterse bulacak” diye belirtmişti.



Türkiye’de Zaman projemde de aynı şekilde idi ama doğal olarak ülkeyi anlatırken bazı kısıtlamalar olabiliyor, daha başka disiplinler içinde çalışmak gerekiyor, o kadar hür davranamıyorsun, burada ise daha hürdüm. Yani fotoğrafı bulamadığın zaman, çekmeyerek devam ediyorsun yine başka yerlerdeki arayışlara. Bu da daha serbest bir çalışma imkanı sağladı bu projemde ”¦ Beni mutlu edecek karelerin peşine düştüm, paylaşmak dışında hiçbir kaygı taşımadan.




Albümün basımını siz mi gerçekleştirdiniz ?



Ülkemizde sponsorluk denilen müessese tam oturmadığı için, henüz gelişmiş olmadığı için, hatta çoğu kişi telaffuzunu bile bilmediği için albümümün çıkarılmasını kendim gerçekleştirdim. Oysa şirketlerin sanata ve kültüre yapacakları bu tür destekleri, harcamaları masraflarına ekleme imkanları var ama bizde, bu tüm aşamalar ile sanatçılar uğraşmak, koşturmak zorunda kalıyorlar. Ve bu koşuşturmada rahatsız edici yanıtlara bile maruz kalıyor sanatçılar. Aslında sanatçıların bu faaliyetlerle uğraşmamaları lazım, onların bu tür işlerini yine ülkemizde gelişmemiş bir müessese olan menajerlik, ajans kuruluşlarının halletmesi lazım. Yani işin bu yanını, bu konuda bilgili, deneyimli kadroları olan, ilişkileri sağlam ve profesyonel örgütlenmelerin halletmesi lazım.



Elbette bu tür sistemler olsa bile, bunun bir garantisi yok. Öyle bir şey olsa rahatlıkla pek çok albüm çıkartabilirim, elbette sanatsal üretimi arttıracak unsurlar bunlar.




Teknoloji, fotoğraf ve dijital fotoğraf üzerine neler düşünüyorsunuz ?



Teknoloji, sadece fotoğraf alanında değil her alanda insanı şaşkına çevirecek, baş döndürücü şekilde ilerliyor. Benim ise dijital ile aram kötü. 350d kullanıyorum ancak deneme mahiyetinde. Analog sistemden hiçbir şikayetim yoktu, derken böyle bir teknoloji geldi, buna geçişte eski sistem beni öbür tarafa kadar götürür diye düşünürken bu hızlı gelişimde, “keşke daha evvelden başlasaydım” diye düşünmeye başladım. Eksisi ve artısı ile bu süreç yaşanacak ve gelecekte tamamen bu sistem çalışacak, buna başlamak lazımdı aksi halde 2-3 yıl sonra film bulamayacaktım belki de.



Bu bir arz talep meselesi, talep bittiğinde binlerce kişi çalıştıran fabrika ne yapacak ? İnat için devam ediyorum demesi mümkün değil. Hem üretim politikasına aykırı hem ekonomi politikasına aykırı. Sen istediğin kadar eskisini kullanacağım de, bulamayınca yapabileceğin pek bir şey yok.



Bunlar zaten sadece şuanki döneme ait olaylar değil, fotoğrafçılığın eski zamanlarında da pek çok gelişmeler, yenilikler oldu, videoda da oldu, müzikte ise taş plaklardan bantlara; CD lere kadar da oldu. Bu gelişmeler çok kısa sürede eski teknolojiyi yok ediverdi. Geçen bir teknolojide ısrar etmenin bir faydası yoktur, çünkü onunla ilgili ne yedek parça, ne çalışan bir yer bulamazsınız. Getirisi götürüsü ile o devir artık kapandı, yeni teknolojiye aynı gözle baktığımız zaman ise henüz film ile elde edilen seviye yakalanamadı ama yakalanacak, belki de geçilecek.



Zaten, Türkiye’de dijital üzerinde büyük bir kavram kargaşası var; dijital kelimesi üzerinde. Dijital kameralardan önce yani sayısal kayıt yapan kameralara geçilmeden önce, reklam sektörüne, medya sektörüne Photoshop ve benzeri programlar geldi. Bunlar gelince dijital kameralar bile gelmeden evvel işin adı dijital oldu. Photoshop ile dijital ortam karıştırılıyor, bütün terimler dijital kelimesi içinde harman oldu. Hani bir marka ile tüm ürün cinsini adlandırırız ya, aynı o şekilde. Bunları birbirinden ayırmak lazım. Dijital kamera kullanılarak yapılan çekim ayrı şey, Photoshop benzeri programlar kullanılarak fotoğraf işleme işlemleri ayrı şey. Dijital kamera dediğimiz şey, bir görüntüyü film üzerine değil sayısala, elektronik ortama taşıma işlemidir. Fotoğraf çekiminde değişen bir şey yok.



Kaydedici işlevinde kimyasal ile elektronik temelde aynı yola çıkar. Fotoğrafçı kaydedici ile meşgul olmaz, onun işi bu değildir. Fotoğrafçı gez, göz, arpacık şeklinde beyni ve gözü ile vizörden bakacak, görmesini bilecek, tüm süreç fotoğrafçı ile başlatıp onunla bitecek. Artık photoshop’suz iş yapılamaz oldu. Ben çekimlerimi RAW modunda uyguluyorum, sonra onları işleyebilmek için TIFF’e çeviriyorum. Çünkü RAW çekimin doğrudan baskıya alınması da imkansız.



Ne yazık ki dijital ile ilk akla gelen Photoshop olunca, doğrudan fotoğraf çekimi akla getirilmiyor. Fotoğrafa bakıp, “dijital di mi? bunda müdahaleniz var di mi? Bununla oynadınız di mi?” deniyor.




Bu şüpheci yaklaşımda olanlar büsbütün de haksız değiller elbet. Photoshop gibi programlarla fotoğrafların içine yapılan her müdahale , “fotoğrafça” açısından doğru değil, ben etik bulmuyorum. Doğrudan fotoğrafı ne ile çektiğiniz önemli değil ancak fotoğrafın üzerinde yapılacak ve doğrudan fotoğrafın etiğine, tarzına, duruşuna, özüne aykırı işlemler, bunları doğru bulmuyorum açıkçası. Fotoğraf, yapılacak bir şey değildir, fotoğraf yapılmaz, fotoğraf çekilir. Masa başında üretilen şeye fotoğraf denmez. Fotoğrafı doğrudan fotoğraf olarak çekersiniz, yüklersiniz, el değmeden basamayacağınız için programlar vasıtası ile düzeltirsiniz, bu ayrı. Bugünkü yöntemlerin uygulanmasıdır bu, karanlık oda da yapılan işlemlerin, programlarda yapılmasıdır.



Örneğin, bir yerden Klemenjero Dağ’ını almışsınız, öbür taraftan Niagara Şelalesi’ni almışsınız, öte yerden de Pizza Kulesi’ni almışsınız ve harika bir kompozisyon oluşturmuşsunuz, ben de görsem beğenip duvarıma asmak için alırım belki, ancak bunun adı artık fotoğraf değildir. Bunun adı , sanal bir ürün olur, belki sanat eseri de olur ama fotoğraf değildir. Bunları alıp fotoğraf sergisi açamazsınız. Adını ne koyarsanız koyun, size kimse karışamaz aynı şekilde de “doğrudan fotoğraf artık bitti, masa başında yapılan bir iş oldu, siz şöyle bir yana durun” dediniz mi, yok öyle yağma derim. İnsanlık var olduğu müddetçe doğrudan fotoğraf yok olmaz.




Amatör fotoğrafçılar için özellikle az evvel bahsettiğiniz kavram kargaşalarının içine düşmüş fotoğrafçılığın başında olanlara neler önerirsiniz ?



Kültür, bilgi olmadan bana göre sanat olmaz, bunlar olmadan da temeli sağlam hiçbir şey olamaz. Önce o bilgiyi edinmek lazım, bilgi de su gibi içilecek bir şey değil. Bilgi, egzersiz gerektirir, çalışma gerektirir ve onun üzerine yoğunlaşma gerektirir. Ne kadar çok egzersiz yaparsanız o kadar görme özelliğiniz gelişir. Fotoğrafı kaydeden her ne olursa olsun, onun adı fotoğraf ise zaten kelimenin içinde “mana” hazır ; foto – ışık, graf – çizgi ”¦ Işıkla çizmek”¦ Dolayısı ile IŞIK OLMADAN FOTOĞRAF OLMAZ. Bir fotoğrafçı önce ışığı tanımak mecburiyetindedir. Ne kadar ışığıiyi tanır ve konuya göre, yerine göre kullanmayı bilirse, ürünü o kadar sıradanlıktan mükemmelliğe doğru yol alır. Fotoğrafı sanata taşıyacak olanlar bunlardır. Işık ve gölge oyunları.



Fotoğraf sadece eni boyu olan bir nesne. Onu üçüncü boyuta dönüştüren şey, ışık ve gölge oyunları ile perspektiftir. Eğer bunlar yoksa, nesneler yapışıp, kalır. Fotoğrafın yanal bir ışık ile çekilmesi gerektiği yerde dümdüz bir ışık ile fotoğraf çekerseniz, bir zemine yapışır, bir duvar kağıdı gibi kalır. Fotoğrafı arkasına elini sokabilecekmişsin gibi etkili kılan unsurların başında gelen ışıktır. Elbette grafik düzen, kadraj, renk ve leke dağılımı gibi unsurlar da ihmal edilmemelidir.




Benim tavsiyem; makineleri bir yana bırakıp, en azından bir hafta ışığı gözleyin. Mesela bir minareyi sabahtan akşama kadar değişik vakitlerde gözlemleyin. Bu her şey olabilir, 12 saat içinde aynı şeye baktığınız halde, ışık o şey üzerinde ne kadar değişkenlikler göstecektir, bunu yaşayıp anlayacaksınız. Denize bakıyor iseniz o mavi deniz öyle bir zaman gelir ki gri olur. Fotoğrafta kötü ışık olamayacağını, ışığın kötü kullanılmış olacağını öğreneceksiniz. Yani ışık kötü olamaz, bir fotoğraf için kötü olan ışık, başka bir yerdeki konu için en gerekli ışıktır. Siz neresi için hangi ışığın gerektiğini bu çalışmalar ile öğrenebilirsiniz ancak. Yola çıkan bir fotoğrafçı, ışığı tanıyarak yola çıkmalıdır. Fotoğrafta ; “ ben sanat yapıyorum, ben böyle olmasını istedim “ sözüne yer yoktur. Önce işi öğrenirsiniz, alt yapısı sağlam olur, onun üzerine bir takım şeyler bina edebilirsiniz. Fotoğrafça olan uygulamada, öncelikle fotoğrafın hususlarını dikkate almak lazımdır.



Nuri Bilge Ceylan’ın şu sıralar bir sergisi var, mutlaka gidin, görün. Ordaki çalışmalar için “figürleri nerelere nasıl yerleştireceği konusunda adeta bir ressam titizliği ile tüm kompozisyonların üçüncü boyut etkisine taşındığı , mekan duygusunun had safhada hissetirildiği , ders niteliğindeki fotoğraflar”, diyorum. Tabii ki fotoğrafta farklılık da önemli. Alıştığımız şeylerin dışındaki fotoğraflar insanı çekiyor. Mesela bana halen hava fotoğrafları çok ilginç gelir. Gündelik hayatımızda görmediğimiz bir bakış açısı.



Fotoğrafçı hiçbir zaman “ ben oldum” dememeli. Bakın ben 50 yıldan beri ışığın peşinde koşuyorum, hala daha iyi fotoğrafı yakalamanın derdindeyim. Fotoğrafta iyi olmak yeterli değildir, oldum diye düşündüğünüzde kaybolursunuz. Ciddiyetle yapılması gerekir, ciddiyet hiçbir zaman hafife alınmamalıdır. Egzersiz asla bırakılmamalıdır, fotoğrafta verilen aralar antrenman yapmamış bir futbolcu gibi form düşüklüğü demektir, sizi gerilere iter.



Fotoritim olarak, paylaşımlarınız ve güzel söyleşiniz için çok teşekkür ederiz”¦



Röportaj : Levent YILDIZ



İbrahim Zaman


1937’de Adapazarı’nda doğdu, 1959’da sanatsal nitelikli fotoğrafa ilgi duydu. Adapazarı’nda Grup 5 ve AFAK fotoğraf kulübü kurucu üyeliğini yaptı.


Güvercinler adıyla ilk kişisel sergisini 1967’de İstanbul’da açtı. Ulusal ve uluslar arası, sayısız sergi, saydam gösterisi ve yarışmalara katıldı. Çok sayıda ödül aldı. Zamanla 40 yıl, Türkiye’de Zaman, Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi ve Tarlalar gibi fotoğraf albümleri yayınlandı.


Uzun yıllar ulusal ve uluslar arası yarışma jürilerinde bulundu ve halen bu görevlerini sürdürmektedir. On yılı aşkın zamandır fotoğraf dergisinde eğitim yazıları yazmaktadır. Bir süre Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümünde portre dersleri de veren İbrahim Zaman İFSAK onur üyesidir.

www.ibrahimzaman.com












Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

İbrahim Zaman ile Söyleşi ve Tarlalar Albümüİbrahim Zaman ile Söyleşi ve Tarlalar Albümüİbrahim Zaman ile Söyleşi ve Tarlalar Albümüİbrahim Zaman ile Söyleşi ve Tarlalar Albümüİbrahim Zaman ile Söyleşi ve Tarlalar Albümüİbrahim Zaman ile Söyleşi ve Tarlalar Albümüİbrahim Zaman ile Söyleşi ve Tarlalar Albümü

anime.gen.tr












Bu ay, Japon Çizgi Kültürü Anime ve Manga üzerine, www.anime.gen.tr ile söyleşi yaptık.
Ülkemizde son dönemlerde giderek ilgi duyanların sayısının çoğaldığı bu tür ve siteleri hakkında sorularımızı Emre ELİKARA cevaplandırdı. Kendisi ile Manga kitaplarının ve Anime&Manga kahramanlarının figürlerinin bulunduğu Gerekli Şeyler mağazasını da gezdik.


Site sloganınızda Türkiye’nin En Eski ve En Büyük Anime-Manga Portalı yazıyor. “En Eski” olarak 2000 yılından beri kurulusunuz ? “En Büyük” olma ise üye sayınız mı yoksa site içeriği olarak mı bir değerlendirme ?…. Üye sayınız kaç kişi ?





En Büyük Genel Anime Portalı yazıyor tam olarak. AGT’den daha önceleri de anime siteleri vardı elbet. Hatta Agt’den önce bu sitede emeği geçen insanlar sailor moon sitesi de yapmıştı. Ama bunlar hep tek bir animeyi ya da 1-2 animeyi tanıtan sitelerdi. Bütün olarak animeyi ya da mangayı ele almamışlardı. En eski kavramı buradan gelmekte. Sailor Moon ya da Ghost in the Shell sitesi değil. Animenin ve manganın ne olduğunu, nasıl buralara geldiğini, ne gibi teknikler kullanıldığını ve bunlar gibi daha bir çok şeyi içinde barından bir site olması onu en eski genel anime-manga sitesi yapmakta. En büyük olmasına gelince bence bunun bir kaç nedeni var. Öncelikle içeriği. Hepsini katmasam da bir çok yabancı siteyi incelediğiniz de. Bir çoğundan içerik anlamında çok daha ileridedir. Açıkcası her veritabanı sitesini de içeriği var olarak görmüyorum. Çünkü anidb sağolsun istenildiğinde veritabanına kayıtlı tüm animeleri kullanıcılara kolayca export edebiliyor. Bir kaç modifiye ile de aradan bazı uyanıklar! veritabanı sitesi yaptım diyerek çıkabiliyor. Bu haliyle yani etraftan çalıp çırparak yapılmış siteleri de doğal olarak içerik hırsız olmak dışında bir kategoriye de sokamıyorum.




Türkiye’ye baktığımızda ise şüphesiz en büyük anime ve manga ile ilgili en büyük içeriğe sahip. Bugün Türkiye’de anime ve manga ile ilgili birçok yazı AGT’den alıntıdır. Yazılı basın ve internette AGT’den alıntı bir çok yazıyı bulabilirsiniz. Bazı yazıların altında AGT’den alındığı belirtilse de bir çoğunda belirtilmemek de hatta insanlar gariptirki bunu ben yazdım deme cesaretini bile gösterebilmektedir. Kaldıki biz siteden yazı alınmasına alıntı yeri belirtildiği sürece izin veriyoruz. Sanırım insanlar yazmadıkları yazılar ile övünüp taktir edilmeyi fazlasıyla seviyorlar.



İkinci olarak Türkiye’de anime ve mangaya verdiği yön diyebilirim. Bu lafın herkes tarafından bilinebilecek tarafı anime severleri birleştirme yönüdür herhalde. Bugün birçok anime sever AGT’de biraraya gelmiştir ve anime ile ilgili birçok şeyi bu platform üzerinde öğrenmiştir. AGT forumunu kapatınca da forumdaki insanlar bunu devam ettirmiştir.

Daha az bilinen tarafı ise Türkiye’de anime ve manganın yayılması için yaptığı çalışmalardır. İnsanlar anketleri ya da yardımcı olduğu organizyonları biliyordur. Bilmeyenler siteden bakabilir. Bunun yanı sıra birçok şirket ve kurumla görüşüp Türkiye’de anime ve manganın gelişmesi ve ülkemizde yayımlanması için bu kuruluşlara yardımcı olmuştur. Bilhakis kendim biliyorum çünkü aynı zamanda sitenin temsilcisi de benim. Şu ana kadar birçok firma ve yetkilisi ile bu çalışmalar hakkında görüştüm ve Türkiye’de anime ve manga ile ilgili birşeyler yapabilmek için baya uğraştık maalesef işin teknik ve maddi tarafı yüzünden bunların çoğu gerçekleşmedi. Hatta bir tane görüşmede sizin yanınızda gerçekleşti.

Üye sayısına gelince açıkcası tam olarak bilmiyorum ama yanlış hatırlamıyorsam 5000 civarında olması lazım. Kaldıki bu üyelerin bazılarının bir kaç niki vardır. Bence üye sayısı ile övünmek zaten sitenin değil site sahibinin egosunun büyüklüğünü gösterir.


Kuruluş öykünüzü anlatırmısınız ? Siz nasıl katıldınız ?



Açıkcası ben kurucu üye değilim. O yüzden kuruluşta ne yaşandığını tam olarak bilmiyorum ama bildiğim Alpin ve arkadaşlarına çevreden tek bir anime yerine genel bir anime sitesi yapması konusunda tavsiyeler geldiği ve AGT’nin açıldığıdır. Benim katılma tarihimi tam olarak bilmiyorum 2001 olması lazım. İlk katıldığımdaki nikim silindiği için bu bilgiye ulaşamıyacağım. Ben de birçok anime sever gibi anime ile yanıp tutuşan bir gençtim :) Siteye üye oldum. Sonrasında site için yazılar hazırlamaya ya da gelen yazıları html’e çevirip siteye koymaya başladım. Ardından forumda moderatör oldum ki bu kısa sürdü çünkü bu işin bana uygun olmadığını anladım. Sitedeki çoğu sayfada emeğim vardır. Sitenin tüm yöneticileri de böyledir. Site için birşeyler yapıp devam ettirirseniz. Bu sitede yönetici olmamanız için bir neden yok. Hatta katıldığım zamanlar aklımızdaki; bu siteyi yeni nesillere aktarmaktı. Elimizde tutmak değil bu siteyi yürütebileceğine inandığımız biri çıktığında ona devretmekti ancak bu maalesef gerçekleşmedi.





Anime ve manga nın tarifini yaparmısınız ? Bunları kimler yapar ? Kimler seyreder, okur ?



Genel olarak anime; Japon animasyonlarına, manga ise Japon çizgi romanlarına verilen addır. Elbette daha geniş ve spesifik tanımlamaları mevcut. Örneğin anime aslında fransızca bir kelime olan “animation”ın kısaltılmışıdır. Yanlış hatırlamıyorsam Japonca’da animasyon “doga” demekti. Ancak Japonlar’ın ingilizce yabancı kelimeleri dillerine katma hayranlığı ve bu esnada alınan animation kelimesinin (bazı Japon animatörlere göre) Japonlar’ın tembelliğinden dolayı anime olarak kısaltmaları, bugün kullandığımız anime kelimesinin doğuşudur. Yoksa kelimenin özellikle Japon animasyonu gibi bir anlamı yoktur. Ne de olsa kelimelere anlamları yükleyenler insanlar, batıdaki hayranlar da Japon animasyonlarını diğerlerinden ayırt etmek için anime kelimesini sadece Japonya’da ya da Japonlar’la ortak yapılan animasyonlar olarak almıştır.


Bugün anime dendiğinde insanların kafasındaki şablon bellidir. Maalesef bu şablona uymayan animasyonları Japonlar yapsa dahi anime olarak kategorize etmezler. Ancak Japonlar tarafından yapılan bir kil ya da kukla animasyonu da bir animedir. Bunu değiştiremezsiniz. Hatta Japonya’da yetişkinler hala çocukluklarındaki o kil animasyonlarını çok severler.



Manga tanımı, animeden daha farklı, kimileri genel olarak mangayı çizgi roman kabul eder bazısı Japon çizgi romanlarının tanımı olarak kabul eder. Bunlar için bir çok tanım ve terim de mevcut ama benim için Japonlar tarafından yapılmış çizgi romanlardır. Bugün Avrupa ve Amerika’da da manga severler kendi mangalarını yapmaktadırlar. Bunlara türlü tanımlamalar yapılmıştır. Amerimanga, OEL ya da Global manga gibi. Fakat hiçbirisi manga değildir. Bunların en bilineni ise Megatokyo’dur.

Kimler yapar sorunun cevabını verdim. Kimler izler ya da okurun cevabı herkes izleyebilir. Şu okur diyerek belli bir kitleyi işaret etmek istemiyorum. Ancak herkese göre bir manga ya da anime mevcuttur. Mühim olan doğru seçimle başlamak ardından zaten gerisi gelecektir.



Anime ve Manga sektörmüdür dünyada ? Kimlerin elinde bu sektör ? Üretim hızı yüksek mi ?



Evet bir sektördür. Hem de gün geçtikçe daha da büyüyen dev bir sektördür. . Japonya’da manga ya da animeleri; bilgisayar, kart ya da atari oyunlarından veya sinema, müzik, oyuncak, modeller ya da eğlence sektörünün diğer elementlerinden ayrı tutamazsınız. Çünkü manga ya da anime sevilirse bilgisayar ve kart oyunu çıkar. Soundtrackleri piyasaya sürülür. Televizyona gerçek insanların oynadığı dizleri aktarılır. Garaj kitleri ya da modelleri olur. Romanları, oyuncakları çıkar. Kısacası aklınıza ne gelirse.



Japonya dışındaki insanların giderek büyüyen talebi dünyadaki bir çok ülkenin animeye daha çok yönelmesine neden olmuştur. Japonya’nın anime konusundaki en büyük pazarı elbette Amerika. Bugün Japonya’nın Amerika’ya sadece anime ve manga satışı milyar dolarla ifade edilmekte. Bunun 1-2 milyar dolar olmadığını da söyleyebilirim. Amerika’da artık bazı mangalar Amerikan çizgi romanlarıyla başedebilir hale gelmiştir ve Amerika, çıkan bir çok animeyi lisanlayıp kendi ülkesinde satışa sunmaktadır. Bugün ADV, Tokyopop, Viz ve benzeri firmalar bu pazarı daha da büyütmek için çalışmalar yapmaktadır. Diğer ülkelere bakacak olursak Avrupa’da da oldukça büyük bir sektördür. Özellikle Fransa başta olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde Anime ve manga satışı yaygın olarak yapılmaktadır. Hatta sadece anime yayımlayan kanallar da mevcuttur. Dünyanın belli başlı ülkelerinde anime ve manga ile ilgili fuarlar da düzenlenmektedir. Gerçekten baktığınız da inanılmaz büyük bir pazardır. Bir filme ya da diziye bilmiyorum 10 tanenin üstünde soundtrack satışa sunulmuştur ama böyle animeler mevcuttur. Ülkemizde, anime ve manga bir sektör olamasa da bazı animelerden bir çok kişi rant sağlamıştır. Bunun en bilinen örneğisi ise şüphesiz pokemondur

.



Üretim hızı olarak Japonya’da anime için bir rakam söyleyebilseniz dahi manga için bu iş gerçekten çok zordur. Çünkü bir çok dergide bir çok manga yayımlanıp bitmekte ve yenisi başlamakta… Ancak bir o kadar kısa hikayelerin olduğu tek sayılık mangalar da mevcuttur.. Fanlar tarafından yazılıp çizilen yine bir çok hikaye de mevcuttur. Fanlar ne kadar manga yapabilir diyebilirsiniz elbette ama 1976 yılında başlayan Comiketler (Comicet; Comic market in kısaltılmıştır, Comike diyenler de vardır) o yıllar da çok sınırlı sayıda sanatçı ve konuğun ilgisini çekse de geçen senelerde aşırı büyümüştür. Her yıl Ağustos ve Aralık aylarında düzenlenen bu etkinliğe artık 40.000 civarında insan eserlerini sergilerken günlük 400-500.000 insan bu etkinliğe gelmektedir. Zaten Japonya’yı saymazsak dünyada tüm mangaları listeleyebilen bir veritabanı mevcut değildir. Varolanların bir çoğu, şimdiye kadar çıkan mangaların ancak yarısını verebilmiştir.




Animeler için yılda 150’ün üstünde yeni anime yayımlanıyor diyebilirim. Bunun çoğu da Nisan ayında yeni dönemin başlamasıyla yayımlanır. Bilmiyorum bazılarına az, bazılarına çok gelebilirim ama Japonya’da 5000 civarında animatör, 300’e yakın da animasyon şirketi var. Bunların çoğu da faaldir. Kaldı ki 25 dakikalık bir animenin bölüm maliyeti iyi birşey isterseniz 1.5 miyon dolara kadar çıkmakta. Eğer ortalama birşey isterseniz bölüm başına yapım maliyeti 250.000 dolardan başlamaktadır.



Sitenize ilgi nasıl ? Editörlük sistemi ile veritabanı oluşturma durumu var. Bunları nasıl organize ediyorsunuz ? ”¦



Siteye olan ilgi bence gayet iyi. Günde ortalama 2000 kişi ziyaret ediyor ve bu sayı giderek artıyor. Genelde insanlar alexa ratinglerine ya da google ranklarına baksa da bunları birçok kişi programlarla manüple ettikleri için çok inandırıcı gelmiyor.



Veritabanı düşüncesi 2002 yılından beri zaten aklımızda olan birşeydi. Ben o sıra yeni çıkan animeleri tanıtan yan bir site ile uğraşırken bu işi kolaylaştırmak için php kullanalım diye düşündük. Ardından da bunu sadece bir bölüme değil tüm siteye uygulayalım dedik. Veritabanı aslında 2004 yılında ben askere, Alpin’ de Japonya’ya gitmeden önce hazırdı. Ancak hiçbirimizin o dönem bununla uğraşabilecek durumu yoktu. Hepimiz tekrar müsait olduktan sonra veritabanını açtık.


Şu anda belli bir sayıda tanıtım, haber ya da yazı gönderen kişiler editör olabiliyor. İlk başta herkes tanırım girebilsin diye düşünsek de sonradan bu fikrin çok da iyi olmadığını anladık çünkü internet ortamında her türlü insan var ve anime ile alakasız insanların bu ortamı kirletmesini istemedik. Şu anda mevcut editörler yazılarını giriyor ve bu yazılar adminler tarafından kontrol edilip onaylanıyor. Hatta editör olmayıp da maille tanıtım gönderen üyelerimiz de mevcut. Bunlar da adminler tarafından veritabanına girilip onaylanıyor. Admin olarak da insanları alıyoruz ama bu editörlük kadar kolay değil elbette. Bir çok husus olsa da en önemli etkenler site ile sürekli ilgilenmesi ve düzgün Türkçe kullanması.



Php sayesinde sitenin güncellenmesi kolaylaştığından beri site nerdeyse hergün güncelleniyor. Sürekli güncel haberler veriliyor. Türkiye’den ve site ile alakalı haberleri saymazsak haberlerin çoğu yabancı sitelerden çevrilmekte. Çok nadir de olsa yabancı sitelerden önce haber girmişliğimiz de vardır. Haberin alındığı kaynağın da belirtilmesine özen gösteriyoruz. Bu tanıtımlar için de geçerli. Ben çoğu kez kendim izleyip tanıtım yazıyorum. Eğer bir yerden çeviri yapmışsam çevrildiği yeri belirtiyorum. Diğer editör arkadaşlardan da buna özen göstemelerini istiyoruz.


Mesleğiniz nedir ? Site ve anime/manga tüm boş vaktinizi dolduruyor mu ?…



Ben özel sektörde finansman ve muhasebe işiyle meşgulüm. Doğal olarak işin çok fazla zamanımı aldığını söyleyebilirim. Site, eskiden çoğu zamanımı alıyordu ancak şu anda eskisi gibi ilgilendiğimi söylersem yalan söylemiş olurum. Şimdi temennim işimi rayını koyup yine sitede eskisi gibi faal olmak.



Aynı şey anime izlemek ve manga okumak için de geçerli. Şu an akşamları bazen birkaç bölüm izliyorum. Genelde filmleri izlemeyi tercih ediyorum. En azından daha düzgün yapımlar karşıma çıkıyor filmlerin içinde. Şu an çok izliyemememi açıkcası kusur olarak da görmüyorum. Çünkü bugüne kadar 1500 civarında anime izledim.



2004’ün sonuna yani askere gidene kadar sürekli manga okurdum. Döndükten sonra bu alışkanlığımı yitirdim. Askerden sonra tamamen bitmiş serileri okudum. Şu anda ise bu daha da nadir hale geldi. Ama yine de haftada bir gün mutlaka manga okurum.




Sinema sektöründe anime ve manganın yeri nedir ? Öncülük ettiği oluyor mu ?



Hollywood bildiğiniz gibi uzak doğu eserlerini uyarlamakta bir süredir. Elbette animeler ve mangalar da bundan nasibini almış durumda. En bilinen uyarlama sanırım halka. Gerçi halka ilk önce roman olarak piyasaya sürülmüştü neyse şuanda da birçok manga ve animenin adı sürekli uyarlanacak filmler arasında geçmekte. En son biliyorsunuzdur Transformers yapıldı ve onun da son olmayacağı açık. Japon sinemasını saymıyacağım çünkü bir çok anime ve manga sürekli adepte edilmekte.



Öncülük ettiği de oluyor. En bilinen örnekleri vereyim. Birisi Ghost in the Shell diğeri Kimba the White Lion. Birisi Matrix’e diğeri Aslan Kral’a ilham vermiştir. Emin olun çok daha fazlası da var ama bir o kadar da rivayet var. Örneğin Star Wars’un animelerden esinlenildiği gibi… Açıkcası bilmiyorum doğru mudur. Fanlar en ufak şeyden bile nem kaptığından emin olamıyorsunuz. Fakat bence anime ve sinema birbirine karşılıklı ilham vermekte ve etkilenmekteler. Kaldı ki modern anime ve manganın atası kabul edilen Tezuka’nın Disney animasyonlarından etkilendiği bilinmektedir. Fakat bence sinema sektörü animeden daha fazla ilham almlı çünkü Japonlar’ın gerçekten dehşet bir hayal gücü var. En azından düşünce bazında…


Çizgi roman ile manga arasındaki farklar nelerdir ? Neden manga ?



Bu soruya cevap genelde “çizgi romanlar çocuklar içindir manga büyükler için” şeklinde olur. Tamamen olmasa da ben bu cevabı çok doğru bulmam. Çünkü mangalar sadece büyükler için değildir. Her cinsiyete ve kesime yönelik mangalar vardır. Kaldıki bugün daha ciddi bir şey okumak isteyenler için de çizgi roman yapılmaktadır. Dediğim gibi asıl fark manganın her kesime ve yaşa hitap edebilmesidir. Bugün kızlar için bir Amerikan çizgi romanı bulabilmeniz zordur. Ama mangada bu vardır. Manga tarihine de baktığınızda zaten Meiji döneminde çocuk dergilerinin çıktığını Taisho döneminde ise mangaların bu çocuk dergilerinde yer aldığınız görebilirsiniz.



Eh biraz kültürel fark da var. Bugün izleyip bunu bir çocuk izleyemez dediğiniz yapımları Japonlar ilginçtir çocuklar için yapıyor. Shounen Jump ya da Nakayoshi gibi 9-15 yaş arası manga dergileri genelde popüler olmakla beraber çok daha küçük yaş gruplarına hitap eden popüler mangalar da vardır. Eh bu olur da yetişkinlere göre olmaz mı? Elbette var.


Bence en önemli farklardan biri de Amerka’nın ve Japonya’nın çizgi romanı ele almasıdır. Bugün Amerika ihtiyacı olan kahramanları, çizgi romanları sayesinde yarattı. Gençleri sistem içinde tutmak için kullandı çizgi romanlarını. Hani herkes biliyordur. Captain Amerika, Nazilere karşı Temel Reis Japonlara karşı olması amacıyla yapılmış karakterlerdir. Daha böyle çok var. Hep bir dış tehdite karşı o milleti savunacak bir kahraman yarattılar. Süpermen bile eskiden şimdi bilgimiz gibi değildi. Perry White’ın çizgi roman içinde ilginç politik açıklamaları mevcuttur. Ya da ilginç olarak Süpermen, gerçek hayattan popüler karakterlerle birlikte dünyayı, uzaylıların saldırılarından korumuştur. En bilinen örneği Muhammed Ali ile olan macerasıdır mesela ya da Orson Welles ile birlikte dünyayı Marslılardan korumuştur.



Kısaca demek istediğim insandan ve insani duygulardan hep uzak olmuştur Amerikan çizgi romanları. Şimdi bu yüzden bunu yoketmek için artık süper kahramanlara sosyal bir yaşamda vermişlerdir.


Amerika’nın dış tehditlere karşı geliştirdiği çizgi romanların aksine Japonlar daha çok kendi içlerinden mangalar yapmışlardır. Bu yüzden daha insancıl ve duygu yüklüdür. 50’lili ya da 60’lı yıllarda mesela kendi içlerindeki politik olayları yansıtmışlardır mangalarında. O dönemki öğrenci olayları mangalarda yer almıştır ya da yakuza temalı mangalar veya 2. dünya savaşı dönemini anlatan mangalar mevcuttu. Hatta bir çok mangaya sansür uygulanmış ve manga sanatçıları tutuklanmıştır. Tüm bunların yanında ailenin, arkadaşlığın önemini ya da sevginin önemini anlatan bir çok manga da vardır. Kısacası bir mangayı okurken Amerikan çizgi romanlarının aksine kendinizden birşeylerden bulabilirsiniz. Amerikan çizgi romanlarındaki süper kahramanlarının aksine mangalardaki kahramanlar okuyucu ile daha kolay iletişim kurabilir. Şunu da belirteyim ben karşılaştırmayı Comicslerle yaptım her ülkenin farklı bir çizgi roman anlayışı vardır genelde.



Ülkemizde anime/manga ürünleri nelerden temin edilir ?



Maalesef çok fazla yer yok. Gerekli şeylerde mangalara ve birkaç animeye rastlamanız mümkün ayrıca çeşitli figürleri yine burada bulabilirsiniz. Bunun dışında Türkiye’ye getirilen birkaç animeyi de çeşitli DVD satan dükkanlarda bulabilirsiniz. Kadıköy’ de Tılsım’ dan ve Orta Dünya’ dan animeye ulaşma imkanı var. Ama çoğunlukla anime severler birbiriyle takas yapıyor. Ek olarak gittigidiyor.com da ucuz hong kong dvdlerine de rastlamak mümkünmüş.


Sitenizin gelecek hedefleri nelerdir ? Destek sağlayabildiniz mi sitenize ?



Sitenin en büyük amacı dev bir Türkçe bilgi arşivi oluşturmak. Türkiye’de anime ile ilgili insanların kafasındaki her türlü anime ile ilgili sorunun cevabını bulabileceği Türkçe bir kaynak oluşturmak. Gelecekteki tek hedefi de bu bilgi arşivini genişletmektir.



Sitenin tüm masrafları tarafımızdan karşılanıyor. Hiç öyle destek de aramadık. Google, firefox ya da benzeri reklamlar sitede mevcut değil. Aslında bir ara alsak mı diye düşündük ama sonrasında bir daha gündeme gelmedi. Şimdiye kadarki tek destek http://www.anime.gen.tr/ adresinde linkini görebileceğiniz web hostingin bize kullandığımız alanın bir kısmını ücretsiz sağlaması olmuştur. Bunun dışında herşey yine bizim tarafımızdan karşılanmakta.


Sizin favori animeleriniz ? Tür, Yönetmen, Film/Dizi ?



Açıkcası eskiden çok yoğun olarak izlerdim. Ama şu sıralar size bir favori söylemem kolay değil. Eskiden bana sevdiğin animeleri söyle dediklerinde sevmediklerimi söyliyeyim daha kolay olur derken bugün bunu diyemez oldum. Çünkü sevmediklerim çok fazla. Bu konuda anime sektörüne çok da suçlama yapamam sanırım çünkü kendime aşırı yüklemeyi yapan bendim Ama yine de eskiden tat aldığım animeler gibi birşeyler çok nadir çıkar oldu. Genelde yönetmen olarak Miyazaki adı verilse de ben Miyazaki tüm eserlerini çok sevmem sadece Nausicaa favorilerim arasındadır. Rurouni Kenshin: Tsuioku Hen halen severek izleyebildiğim bir animedir. Eğlendiri olması açısından da One Piece’ i favorilerim arasında sayabilirim. Yazar olarak Yoshiki Tanaka, çizer olarak da Yoshitaka Amano sanırım her zaman saygı duyduğum insanlar olacaklar ancak Yoshiki Tanaka’nın animelerinden çok romanlarını daha çok sevdiğimi belirtmem gerekir. Tür olarak da mecha hariç her türü güzel olduktan sonra izlerim. Ancak mechalarda bu geçerli değil çünkü mecha benzeri birşeyler görmem o animeyi anında kapatmam için yeterli sebep. Bu yüzden o animenin iyi olup olmadığını maalesef bilemem J



Seyrederken orijinal dili mi tercih edersiniz ?



Kesinlikle evet. Animelerden kazandığım bir özellik sanırım ama izlediğim herşeyi orjinal dilinde arar oldum. Çocukken Türkçe izlemek hiç rahatsız etmezdi ama şimdi çok rahatsız ediyor. Bilmiyorum ya sorun ben de ya da seslendirme sanatçılarında.


Sitenizin aynı zamanda bir kulüp olma özelliği var mı ? Üyelerle beraber yaptığınız organizasyonlar, buluşmalar oluyor mu ? Sitenize üye nasıl olunur ? Üyelik ile neler yapılabilir ?



Var ya da vardı. Forum kapandıktan sonra bu işlevini oldukça yitirdi. Eskiden çeşitli illerde anime severler kendi aralarında anlaşıp buluşmalar düzenliyordu. Ya da beraber festivallerdeki animelere gidilirdi. Ben de bugün bir çok en iyi arkadaşımı bu sitede tanıdım. Hala da bu site sayesinde insanlarla tanışıyorum. Ama eskisi gibi hadi toplanalım diyip de bir buluşma olmuyor. En son beraber İstanbul Film Festivali’ nde Paprika ve gedo senkiye gittik beraberce.



Siteye üyelik çok basit. http://anime.gen.tr/bb_memberlist.php adresinden üye ol bölümünden üye olabiliyorsunuz. Üye olunca yorum yazma, düzenlenen anketlere katılma, favori animelerinizi düzenleme, izleme listesi gibi haklarınız artı editör hatta admin olma hakkınız olur. En önemlisi bu sitenin bir parçası olursunuz.


Sizin gibi başarılı başka yerli siteler var mı ? Aranızda bir işbirliği sözkonusu mu ?



Şu anki haliyle var. Ancak başarıyı popüleriteden ayıran önemli özellik bunun sürekli olmasıdır. Bugün çok popüler bir site yarın kimsenin bakmadığı bir site haline gelebilir. Şu anda Türkiye’de diğer anime siteleri içinde kendi topluluklarını oluşturmuş ve bunu başarıyla götürenler var. Her ne varki ne kadar başarılı olduklarını zaman gösterecek.



İşbirliği derken ne kastettiğinize bağlı. Ortaklaşa yapılmasını gerektirecek pek bir şey yok maalesef. Bazı siteler çeviri yapmak için biraraya geliyor bildiğim kadarıyla. Tam bir işbirliği olmasa da mevcut anime sitelerinin sahipleri diğer sitelere kişisel bazda destek verebiliyor. Sanırım anime sitelerinin ortak yaptıkları tek çalışma anime-mangaların Türkçe’ye çevrilmesi. Ayrıca Türkiye’deki bir çok anime sitesinin yöneticisi de AGT’de, editörler arasında yeralıp çalışmalara yardımcı oluyorlar.





Gerekli Şeyler



1995 yılında kurulmuştur.Sideshow Collectibles, Yamato, Wizards of the Coast, McFarlane Toys, Wizkids, Yomega gibi hobi sektöründe dünya çapında tanınan firmaların Türkiye Distribütörlüğünü yapmakta, her ay Diamond Comics Distribution kanalıyla yüzlerce orijinal çizgi romanı, mağazası ve vitrini niteliğindeki Gerekli Şeyler’de, belirtilmiş olan diğer firmaların ürünleriyle birlikte satışa sunmaktadır. Bayileriyle, Yay-Sat aracılığı ve kitabevi dağıtımıyla yurt içinde yüzlerce noktaya ulaşmaktadır. En son Yu-Gi-Oh! Çıkartma kitabı’nı çıkartmış, masa üstü aile oyunları konusunda hazırlıklara başlamıştır.


Hacı Emin Efendi Sok. no: 22-4, (Topağacı Migros’un yanındaki eski mağazamızın 2 arka sokağına denk düşüyor)
Teşvikiye – İstanbul

Tel: 0 212 2910692


gerekliseyler@gerekliseyler.com.tr


Gerekli Şeyler’de, mangaların yanısıra hem yabancı hem de yerli baskı pek çok çizgi-romanı da birarada bulabiliyorsunuz.


Kolleksiyon, seri yapma gibi tutkunuz var ise, sanırım tüm bölümleri tamamlamak sizi mutlu edecektir.


Anime & Manga kahramanlarının figürleri canlılıkları ile dikkat çekiyor.


Tv ve internet karşısında gerileyen çizgi-roman sektörü için, market tarzı bir mağaza görmek, beni hem şaşırttı hem de ümitlendirdi.


Bu mağazadan, anime.gen.tr üyeleri % 15 indirimle alışveriş yapabiliyorlar.





Röportaj ve Gerekli Şeyler Fotoğrafları : Levent YILDIZ




Anime DVD Hediyeleri


Bu bölüme yazılan yorumlardan FR Yönetimince seçilecek, 3 yorum sahibi okurumuz, 3 Anime DVD’sinden birini kazanacak. İşte DVD Hediyelerimiz :

- Metropolis
- Princess Mononoke (Prenses Mononoke)
- Steamboy (Buhar Çocuk)

Kazananlar Haziran sayımızda duyurulacaktır.

Sevgilerimizle,
FOTORİTİM






anime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tranime.gen.tr

Rolfe Horn : Nesnelerin Enerjisi



Rolfe Horn : Energy of the Things

-Öncelikle kısaca seni tanımak isteriz.

First of all we want to know you, can you give us some brief information about yourself?



San Francisco’ da doğdum ve büyüdüm. İlk kameramı 7 yada 8 yaşında aldım, fakat o zaman fotoğrafçılığı hobi olarak yapacak maddi gücüm yoktu. 15 yaşımda yeniden fotoğrafçılığı keşfettim, gazete dağıtıcılığı yaparak, kamera, film ve fotoğraf banyosu için gerekli maddi güce eriştim. Üç ay içinde , babamın atölyesinin köşesinde kendime karanlık oda yaptım. O zamandan beri fotoğrafçılık benim en büyük tutkum oldu. Sonunda bir fotoğraf makinesi dükkanında iş buldum, sonra bir yıl ticari bir fotoğrafçının yardımcısı olarak çalıştım ve ticari fotoğrafçılığın değişik yönlerini daha ileri düzeyde öğrenmek için fotoğrafçılık okuluna gittim.


I was born and raised in the San Francisco Bay area. I bought my first camera at age 7 or 8, but could not afford the hobby then. At age 15, I rediscovered photography, having a job delivering newspapers, I could afford a camera, film and developing. Within three months, I had built a darkroom in a corner of my father’s workshop. It has been one of my greatest passions since then. Eventually, I got a job at a camera store, then worked as an assistant to a commercial photographer for a year, then off to photography school to further learn aspects of commercial photography.




-Fotoğraf yolculuğun konusunda bilgi verebilir misin?



Can you inform with us about your journey of photograph?


Ben gerçekte manzaraların ıssızlığından hoşlanıyorum, beni en çok o bakış açısı (ıssızlık) çekti. Tabii ki teknik bakış açılarından hoşlanıyorum örneğin Ansel’s Zone sistemi , film/banyo edici kimse kombinasyonu ve bunun gibi. Ben oldukça içine dönük biriyim,dolayısıyla ülkeleri dolaşmak ve sonrasında karanlık odada oldukça zaman geçirmek benim için mükemmel derecede uygun. Kolejden sonra, iyi gitmeyen bir ticari fotoğrafçılık işine başladım. Çünkü ben iyi bir girişimci değilim. Bu bir şansdı, çünkü Michael Kenna ile tanıştım ve ticari işleri takip etmekten ziyade ona yardım etmeye başladım. Bu sayede, 2 yıl sonra ayrıldım ve kendi fotoğraflarımla yaşamaya başlayabildim.



I really enjoyed the solitude of the landscape, so I was drawn to that aspect the most. Of course, I liked the technical aspects, such as Ansel’s zone system, film/developer combinations, etc. I am somewhat introverted, so travelling the lands and then the quiet hours in the darkroom fit me perfectly. After college, I began a commercial photography business which did not go too well becasue I am not a good self promoter. That is fortunate, as I met Michael Kenna and began to assist him, rather than pursue commercial work. After two years or so, I went out on my own, and have been able to make a living with my photos.




-Fotoğraflarının ağırlıklı S&B olması yönündeki tercihini belirlerken hangi unsurlar sana yol gösterdi?



We know that your photographs are mostly B&W. Which items led you while you set about choise this way?

Klasik fotoğraf gerçeği yakalıyor ben de bundan hoşlanıyorum. Siyah ve beyaz önceden renklerde gördüğümüz gerçekliği ortadan kaldırıyor. Fotoğraf çekerken manzarada aradığım şeylerden biri sahne ve onu bir hayal gibi hissetmek, sanki hayal gücünün yansıması olması, ama bu bir fotoğraf , bir çeşit gerçeklik de varolmalı. S&B buna mükemmel uyar.



I like the way that a traditional photograph capures reality. Black and White is once removed from our reality, as we see in color. One of the things I seek in the landscape is to photograph a scene and make it feel like a dream, make it feel as if it is of the imagination, but because it is a photograph it had to exist in some form of reality. Black and white suits this perfectly.



-Kendine ait bir tekniğinin oluştuğu bir gerçek Kısaca tekniğinden bahsedebilir misin?

In fact.you have got own technique .Can you give us some information about your technique shortly.



Yıllarca Ansel’s Zone sistemini kullandım, poz almada, film banyosunda ve baskı konusunda çok heyecan vericiydi.Bu sistem çok iyi teknik baskı verir. Sahnenin bize verdiği ve bizim sahneye karşı verdiğimiz duygusal tepkiye izin vermediğini farkettim. Her görüntü kendi ışık derecesine, kendi gerçeklik tonuna ve kendi ruhsal durumuna sahiptir. Zone sistemi buna izin vermez. Ben tipik olarak mevcut sahne için tonları yerleştirmede duygularımın bana emir vermesine izin veririm. Bazen gece fotoğrafları gündüz gibi ya da gündüz sahnesi akşam karanlığı gibi görünür. Her şeyin siyahtan beyaza tam bir aralıkta olması gerekmez.


For years I had used Ansel’s Zone System, being very exacting about exposure, development, and printing. This give a very good technical print. I began to realize that it did not allow for an emotional response to the scene, the feeling that the scene gives off. Every image has its’ own luminousity scale, its’ own tonal realtions, its’ own mood. The Zone System doesn’t allow for this. I typically let my feelings dictate where I place tones for a given scene. Sometimes make night photo appear as daytime, or a daytime scene look like dusk. Not everything has to have a full range from white to black.




-Doğayı S&B fotoğraflamak genelde zor iştir. Ancak görülüyor ki bu anlamda başarın tartışılmaz. Hazır teknikten bahsetmişken bu konuda da birkaç bilgi verebilir misin?



Taking nature’s B&W photographs generally hard work But, we see that, you have indisputable performance this way .So whilst we talk about technique can you give us some information about your technique also.


Gözlerimin yakaladığı şeylere bakıyorum sadece. Basit şeylerden hoşlanırım; çayırlıktaki ağaç, suyun içindeki taş ve bunun gibi. Benim yaşamım rahatsızlıklarla doludur dolayısıyla, bu yüzden birçok rahatsızlık vermeyen şeyleri aramaya yöneldim. Bu basitçe yaklaşım enerjilerini ortaya çıkarmada nesnelere güç verir.

I just look for things that catch my eye. I like simple things; a tree in a meadow, a rock in the water, and such. My life is full of distractions, so I tend to look for things without a lot of distractions. This simplistic approach gives a strength to the subject, a certain abstract energy to it.





-Dijital fotoğrafçılığın bu anlamda getirileri ve götürüleri neler olmuştur sence?

According to you, are there any advantages and disadvantages with digital photography’s? What do you think about this subject?



Çok sayıda avantajlar ve dezavantajlar var



Dijital makinenin avantajları ; işlem masrafı daha azalıyor, büyük zaman tasarrufu, sonuçları hemen alabilme imkanı, oynama yapmak kolaylaşıyor, iyi sonuç alabilmek için daha az yeteneğe ihtiyaç oluyor, çok büyük boyutlarda kolayca baskı alınabiliyor ve havaalanlarındaki x-ray cihazlarını çok dert etmiyorsun




Dijital makinenin dezavantajları ; artık fotoğrafın(pikselgrafın) olmaması, geleneksel fotoğrafın gerçekliğinin artık geçerli olmaması, baskıların el yapımı olmaması( dijital baskılar temelde yüksek kaliteli posterlerdir), kameraların yağmurda ya da dondurucu şartlarda iyi çalışmaması.




Many, many advantages and disadvantages.



Advantages of digital: less ongoing costs, greater time savings, able to see immediate results, easier to manipulate, less skill needed to get good results, able to make very large prints easily, no more worrys about airport xray machines.

Disadvantages of digital: No longer a photograph (pixelgraph), the reality aspect of traditional photography is no longer valid, prints are not handcrafted (digital prints are basically high quality posters), cameras may not work well in rain or freezing conditions.




-Çalışmalarını belli başlıklarda topladığını görüyoruz. Genelde proje bazında işler. Fotoğrafa yeni gönül veren arkadaşlarımız için proje çalışmanın ne gibi farklılıklar yarattığı konusunda neler söylersin bize?

We see that you have collected your works certain titles. Usually these works are project bases. For new photographer, what do you say to us in what kind of differences made about working on a Project




Projelerin belirlenmiş nesnelerin keşfinde en iyi yol olduğunu düşüyorum. Proje çalışmalarında yeni fotoğraflar yaratmak için aynı yerlere tekrar tekrar gitmek zor olabilir. Projeler vizyonunda fayda sağlayacak yaratıcılık konusunda seni zorlar.



I think projects are a good way to explore a given subject. It can be difficult to go to the same place over and over again to make fresh images. It forces you to be creative, which will benefit your vision.




Çalışmalarında Japonya’ yı iki kere görüyoruz internet sitende. Bu ülkenin seni çeken yanı ne oldu?.



We saw Japan in your works two times at your web site . Which side of this country arouse you or your interest

Asya kültüründen, onların sanatlarından ve felsefelerinden daima hoşlandım. Dillerini konuşamadığım ya da okuyamadığım yerlere gitme fikrinden hoşlanıyorum, böylece kameram iletişim için kullandığım bir araç oluyor. Üstelik Japonya ve Asya’da insanlar bu izinsiz girişlerimden rahatsız olmuyorlar. Amerika’da, diğer insanların mülkünde fotoğraf çekerken tutuklanmıştım ve üzerime silah doğrultulmuştu. Dolayısıyla, başka bir ülkede yabancıyken, insanlar daha yardımsever, daha hevesli ve daha bağışlayıcılar.



I have always liked the Asian culture, both in their arts and philosophy. I like the idea of going to a place where I do not speak or read the language, my camera being the tool I use for communication. Also, in Japan and Asia, people do not worry about tresspassing. In the US, I have had been arrested and had guns pointed at me for taking photos on other peoples land. So as a foriegner in another country, people are much more friendly, more curious and forgiving.




-Türkiye’ de bir çalışma düşündün mü hiç? Ya da aslında farklı sormak lazım galiba bunu sana, Türkiye’ yi tanıyor musun? Mesela bir Kapadokya’ yı biliyor musun? Ya da Türk fotoğrafçılarından tanıdığın ya da iletişimde bulunduğun kimse var mı?

Have you thought working a project about Türkiye? Or firstly we ask another question, do you know about Türkiye? For instance, have u got any information about Cappadocia. Or have you known any Türkish photographer or an acquaintance in Türkiye who will give you any information?



Henüz Türkiye hakkında bir fikre sahip değilim.Yer olarak Karadeniz Akdeniz ve Ege denizi arasında keşfetmek için çok güzel bir yer.



I have not thought about Turkey yet. It’s location between the Black Sea, the Mediterranean Sea and the Aegean Sea would make it a nice place to explore.




-Fotoğraf ile ilgili basılmış yayınların, açtığın/katıldığın sergiler konusunda bilgi verebilir misin?.


Have u got any publication printed about photograph . Can you give us some information about exhibitions you opened/joined

Şu anda 3 tane kitabım var 2 tanesi de önümüzdeki 3 yıl içinde gelecek. Şimdilik sergi kısmı yok sadece galeri sergileri ve diğerleri.



I have three books right now, with two more in the next three years. Nothing on the exhibition side for the moment, just galleries exhibits and such.



-Gelecekte Rolfe’ u nerede göreceğiz? Fotoğrafçılığın gittiğini öngördüğün noktada Rolfe nerede bir duruş bulacak?



In the future, where we will see Rolfe. How do you evaluate the development process of photograph? In this process, how the rolfe will show a stance?


Emin değilim. El yapımı Japon kağıtları üzerine baskı denemeleri yapmaktan ve büyük ölçekte baskı yapmaktan hoşlanıyorum . Benim için henüz dijital baskı anladığım veya kabul ettiğim bir şey değil. Dünya üzerindeki manzaraların olağanüstü güzelliğini fotoğraflamaya devam etmek istiyorum.



I am not sure. I would like to experiment printing on handmade Japanese papers and making larger scale prints. I do not see digital printing for me yet. I want to continue to make photographs of exceptional beauty of landscapes around the globe.

Röportaj : Ali Emre ÇETİNER, Ayşegül KANBAK




Rolfe Horn web sitesi : www.f45.com


Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.


Warning : All images are copyrighted and can’t be downloaded and/or published by any means without the author permission.

Rolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin EnerjisiRolfe Horn : Nesnelerin Enerjisi

Sadık Demiröz : Fotoğraf Bir Malzemedir


Fotoğrafı tamamen bir malzeme olarak kabul eden ve kullanan bir sanatçıyım. Fotoğrafın sınırlılıklarına bağlı kalarak sanatın sınırsızlığında üretim yapmaya çalışmanın yerine, birincil olarak düşünceyi ön plana alıp, teknik olarak bazen geleneksel bazen gelenekselin tam karşısında bazen de diğer malzemelerle iş birliği yaparak üretimimi yapmaktayım. Diyalektik anlamda, kullandığım malzemeyi sürekli sorgulayarak, bir anlamda “mix media” olarak oluşturduğum çalışmalarımı fotoğraf emisyonunu kullanarak görselleştiririm.



Platon’dan bugüne kadar hiç kimse sanatı malzeme olarak tanımlamadı. Boya, fırça, keman, fotoğraf bunarın hepsi birer malzemedir. Sanat bilginin başka bir biçimi, gerçeğin yalan yoluyla söylenmesidir. Fotoğraf sanat değil bir teknolojidir. Fotoğrafı kimin çektiği ve onunla ne anlattığı önemlidir. Elimizde ki malzeme bir tahta da olabilir, kumaşta bir fotoğrafta. İşin sanat boyutu onu yapan kişiyle ilgilidir.



Bir sanatçının yaşam tarzı ve felsefesi yaptığı şeye bir enerji yükler. Örneğin çıplak bir beyin fotoğrafını ele alalım. Bu fotoğrafı herkes çekebilir. Bunun sanat olabilmesi için kimin çektiğine bakılır. O beyin fotoğrafını Aziz Nesin çekerse birikimini, kültürünü koyarak çeker ve artık o sadece beyin fotoğrafı olmaktan çıkarak başka anlamlar taşır.



Türkiye fotoğrafçılık tarihinin güncesini tutan, bunun araştırmasını yapan kimse olmamış. Bu yüzden bu konuda eğitim alan genç arkadaşlarda bilinçsiz yetişiyor. Tarih Vakfının çıkardığı bir kaç kitap var. Türkiye’de ki fotoğrafçıları buluyorlar onları bir dizin yaparak kitaplaştırıyorlar. Yaşayan fotoğrafçılardan istedikleri özgeçmişle fotoğraf tarihi kitabı yayınlanıyor ancak ölen fotoğrafçılar örneğin rahmetli Gökhan Yalta gibi fotoğrafçıların özgeçmişlerini gönderemiyor. Onlarca kitabı olan fotoğrafçı Çerkez Karadağ, bu yönteme itiraz edip özgeçmişini göndermediğinden hazırlanan kitapta yer almıyor. Bu yöntemle Türk fotoğrafçıları tarihi araştırılırsa kimse bu sanat ve sanatçılar hakkında bilgi sahibi olamaz, durum budur.




Bugün emekli olan, cebinde parası olan kişiler Afrika’ya giderek aslan fotoğrafları çekerek burada sergilenir, televizyonlarda röportaj verirler. Bunları izleyenlerse fotoğrafçılığın, aslan fotoğrafı çekmek, manzara çekmekle sınırlı olduğunu zannediyor. Güzel bir görüntü yakala, deklanşöre bas ve bitsin.



Herkesin içinde bir yaratıcılık duygusu vardır. Birey olduğunu fark edip, kendini tanıdığında içindeki duyguları çok güzel ifade edebilecek şeyler çıkartabilir. İnançların, korkuların, ailen, nerede büyüdüğün, ilk aşkın, ilk öğretmenin tümü seni sen yapar ve ortaya farklı seçicilikler çıkartır. Özgünlük ortaya çıkar. Bunun farkına varan insanlar, sorgulayarak konulara herkesten farklı yaklaşırlar. Burada sanat adına belirleyici olan devamlılıktır.




Dijital işi kolaylaştırdı ve hızlandırdı. Yöntem farklı ulaşılan sonuç aynı. Eskiden fotoğraf çekerken makaralarca film çeker, onun banyo sürecini bekler heyecan duyardım. Ayrıca çok iyi bir kare yakalayıp çektiysem banyo etmeden de onun iyi olacağını bilirdim. Dijital makinelerde eskisi kadar emek harcamıyoruz.



Sanatçının geçmiş yaşamı, hayata bakışını bilirseniz belki anlayabilirsiniz ama bunu anlayabilmek zor. Önemli olan siz o esere baktığınızda içine alabilecek duyguları yakalayıp yakalamadığı. Bir yerde sanatçıyla kesişiyor aynı duyguları hissedebiliyor olabilirsiniz, çıkış noktaları farklı olsa bile… Ayrıca sanatçı bunu size sözle ifade edebiliyor olsa resim yapmaz, fotoğraf çekmez ya da her ne yaptıysa … Çıkar ve konuşur.




Çığlık-öz portre


Bir fotoğrafa bakan kişi onun neden çekildiğini değil, ondan neden hoşlandığını araştırmalıdır. Benim fotoğrafıma bakan birisi, onda kendinden bir parça bulmuşsa, benimle benzer şeyleri yaşamış ve hissetmiş demektir. Özportre adlı çalışmam, adı da üzerinde, beni anlatır. Ancak ben fotoğrafımı anlatmam, o bir aynadır, baktığında birşeyler görürsün. İnsan yaşamı boyunca pek çok kişi ile bir arada olmuştur ve birey bu her kişiden bir parça taşır içinde. İnsan tek başına ayrı bir varlık değildir, ben ilkokul öğretmeniyim, arkadaşlarımım, annem, babamım, sevgililerimim vs. Bir bütün olarak ben bunların toplamıyım. Eğer sen de benimle aynı duyguları taşıyorsan, bu fotoğrafa baktığında onu hissedersin ve fotoğraf kendi kendini böylece anlatmış olur. Zaten benim kullandığım araçlar, fotoğraf, grafik, renkler vs. önemli değil, senin bakınca ne hissettiğindir önemli olan, sanatın da gayesi budur.




Kaslı kadın

Çağdaş denge

Üç gözlü kedi ve kaslı adamın portresi “gelecek nesil”

Platon’un mağarası-”öz portre”

İsimsiz-5

İsimsiz-9

Çağdaş bir insan portresi

İsimsiz-8

Bir gün evvel

Gerçeğin yansımaları ile zaman geçirmek-”özportre”

Savannah’tan hediyelik

Van Gogh adam arazide

Hata

İsimsiz-6





Röportaj Fotoğrafları : Levent YILDIZ


Röportaj Alıntısı : Zeynep BAKIR (Sanatçının izni ile alıntı yapılmıştır)

Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.
Sadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir MalzemedirSadık Demiröz : Fotoğraf Bir Malzemedir

Roumen Koynov : Amazon Yerlileri



-
Fotoritim dergisine hoş geldin Roumen. Fotoğrafa ne zaman başladın? Bu faaliyete başlamanda seni etkileyen şeyler nelerdi?



Davetin için teşekkür ederim Levent, bu projenin bir parçası olmak benim için bir zevk olacak. Fotoğrafla ilgili ilk çalışmalarım, Sofya’da teknik üniversitedeki öğrencilik zamanına kadar gider. Ilk kameramı Doğu Almanya’da stajerliğim esnasında, 20 yıldan daha uzun bir süre önce aldım.Bence bütün sanatçılar kendini ifade etmek için kendi yollarını bulurlar, benim için de bu yol fotoğraftı.




-Fotoğraflarını ilk defa Photonet’de gördüm ve beni etkilediler.Özellikle “ S&B Brezilya Ruhu””¦ Amazon yerlileri hakkında belgesel bir seriydi. Bu insanları nasıl keşfettin ve nasıl başladın?



Oraya vardığım zaman bütün bu tecrübeleri ve beni nasıl etkilediklerini fotoğraflarım yoluyla ifade etmenin en iyi yolunu bulmak biraz zaman aldı.




Başlangıçta renkli fotoğraf çektim ama bir sure sonra istediğimin bu olmadığının farkına vardım. Fotoğraflarımın nasıl sınıflandırılabileceği konusunda gerçekten düşünmedim. Bunu izleyicilere bırakıyorum. Kızılderili(yerli) kabilelerini fotoğraflamak gibi bir niyetim yoktu, göstermek istediğim şey bu değildi. Amazonun bu bölgesinin farklı manzaralarının farklı portrelerinin bir resmini, bir izlenimini yaratmak istedim.




-Gerçek modelleriniz çocuklar, gençler, balıkçılar, kabile üyeleri, yaşlı ve bilge adamlar vs. gibi çok farklı insanlardan oluşuyor.Onlar hakkında neler öğrendiniz ve bu insanlarla tanıştığınızda ne hissettiniz? Ve sizi nasıl karşıladılar?



Sıcak, konuksever, açık insanlar.Kendi basit ve huzur dolu yaşam biçimleriyle mutlu görünüyorlar. Başlangıçta niçin, nasıl ve ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ama şimdi onları sadece oldukları gibi kabul ediyorum ve sahip oldukları hakkında gizlice kıskançlık bile duyuyorum”¦




-Lütfen kameraların ve teçhizatın hakkında bize bilgi verir misin? ve fotoğraf tekniğin ? Mamiya 6 kullandığını biliyorum?..



Dijital de kullanmama rağmen kişisel projelerim için S&B negatif kullanmayı seviyorum. Benim için film ve kaliteli dijital baskı bileşimi en iyi çalışmalardır. Portreler için Mamiya 6 ve manzara için eski bir Mamiya 6×9 kullanırım(yakınlarda Toyo field 4×5 alabilmek için sattım).




-Bu insanların içinde yaşarken edindiğin tecrübeleri öğrenmek isterim? En ilginç anın hangisiydi? Lütfen bizimle paylaşır mısın?



Anlatacak çok şey var.Nereden başlayacağımı bilmiyorum ya da en iyisi hiç başlamamak böylece “Anakonda” filminden hoşlananlar hüsrana uğramaz J




Amazonia
olarak adlandırılan bu engin toprakları her ziyaret ettiğimde hissettiklerimi kelimelerle tarif edecek kadar yetenekli değilim. Bu yüzden onu anlatmayı fotoğraflarıma bırakıyorum. Oh, ziyaret etmeyi planlıyorsanız, çok miktarda böcek kovucu aldığınızdan emin olun!




-Bulgaristan ve Brezilya. Çalışma ve sanat yapma hakkında bu ülkeleri karşılaştırır mısın?. Türkiye’yi biliyor musun? Hiç bulundun mu? Hakkında ne düşünüyorsun?



Iki ülke çok farklı, bu karşılaştırma yapmayı zorlaştırıyor. Muhtemelen farkında olduğunuz gibi Bulgaristan şu anda bir geçiş dönemi içerisinde ve bu işleri oldukça zorlaştırıyor, özellikle sanat için fon bulmaya gelince. Diğer taraftan Brezilya şu anda kültür ve sanatın öncelikli olduğu çok büyük bir ülke. Sanat projelerine fon bulmayı cesaretlendiren bir çok finansal olanak var.


Ne yazık ki Türkiye’yi hiç ziyaret etmedim. Ilginç ülkenizle ilgili kitaplardan, filmlerden, fotoğraflardan öğrendiğim çok az bilgim var. Yıllar once, fotoğraflarınızın kalitesinden gerçekten etkilendim. Çok yüksek profesyonellik düzeyinde harika fotoğrafçılarınız var. Bundan gerçekten hoşlandım.




-Aklınızdaki bir sonraki proje nedir?



Büyük hayalim Brezilya’nın okyanus kıyılarını fotoğraflamak. Oralarda inanılmaz yerler var. Bir kaç yıl once kuzey bölgesini ziyaret ettim ve o hayata aşık oldum. Bakir kumsallar, harika sıcak insanlar, kültürlerin inanılmaz bir karışımı.




-Photoshop ve dijital fotoğrafçılık hakkındaki düşünceleriniz nasıl?



Bana göre bu şüphesiz geleceğin kendisidir. Fotoğraflarımı baskıya hazırlamak için kişisel olarak Photoshop kullanırım. Süreç uzerinde ellerimi ıslatmaksızın kontrolden hoşlanırım J Ne yazık ki dijital fotoğraftaki gelişmeyle, gerçek, dürüst fotoğraf ve fotoğraf teknikleri Frankenstein benzeri yaratıklara yol açıyor.




-Brezilya portföyünüzle ilgili bir fotoğraf albümü yayınlamayı ya da sergi açmayı düşünüyor musunuz?



2008 yılında burada Brezilya’da Amazonia’dan seçilmiş şeylerle lüks bir Portekizce-İngilizce fotoğraf albümü yayınlamayı umuyorum. Bu çalışmanın bazı parçalarını çoktan Paris’te sergiledim ve bu sonbahar için Bulgaristan’dan ve gelecek yıl için Berlin’den davet aldım.




Sevgili Roumen, Fotoritim dergisine katıldığın için “içten teşekkürlerimi” bildirmeyi ve çalışmalarınla bizi desteklemeni isterim”¦ hayatında başarılar ve iyi şanslar diliyoruz”¦



Size ve harika derginize de iyi şanslar!

Röportaj : Levent YILDIZ
Çeviri : Ayşegül KANBAK


Roumen Koynov : Natives of the Amazon




Welcome to Fotoritim Magazine, Roumen”¦. When did you started to photograph? What were the things that drove you to start this activity?



Thank you for your invitation, Levent, it will be a pleasure for me to take part in this project.


My first attempts at photography date back from the time I was a student at the technical university in Sofia. I bought my first camera during an internship in East Germany, more than 20 years ago…


I think all artists find their own way of expression, for me this was photography.



I watched your photos in photonet, first”¦ And they effected me”¦ Specially “Brazil B&W Spirit ” ”¦ it’s an documentary serie about Amazon indian people… How did you discover these people and how did you start ?



When I arrived here it took some time to find the best way to convey through my photos all these new experiences and how they affected me. At first I did colour photography but after a while I realized this wasn’t what I wanted. At the moment I do black and white and it feels much better…


I haven’t really thought about how my photography can be categorised. I will leave that to the viewers. I didn’t have the intention to photograph Indian tribes, this is not what I want to show. I would like to create a picture, an impression, of this part of Amazonia – different sceneries, portraits…



Your reel models are very different people, children, youngs, fishermen, tribe’s members, old and wise men, etc. … What did you learn about these and what do you feel when you meet these people… And how did they welcome to you ? ..



They are warm, hospitable, open… They seem happy with their simple and peaceful way of living. At the beginning I was trying to understand why and how and what but now I just accept them as they are and I even envy them secretely about what they have…




Please tell us information about your cameras, equipments ? … And your photo-technics ?… i know that you use a Mamiya 6 ? ..



I like using B&W negative for my personal projects though I use digital too. For me what works best is the combination between film and quality digital printing. I use Mamiya 6 for portraits and an old Mamiya 6×9 for landscape (which I recently traded for Toyo field 4×5)



i want t learn about your experiments that you lived inside these people ? which did you live interesting memories ? Do you share us it please ? …


There are so many things to tell… I don’t know where to begin… Or maybe it is best not to begin at all so those who like the movie Anakonda are not disappointed :-)


I don’t have enough talent to describe in words what I feel every time I come in contact with this vastness called Amazonia. So I leave my photos to talk about it.


Oh, and if you are planning to visit, make sure you pack a lot of REPELLENT!



Bulgaria and Brazil …. Do you compare these countries about workin’ and making art ? … Do you know Turkey ? Have you been here ? What do yo think about ? …



The two countries are so different that it is hard to compare. As you are probably aware Bulgaria is undergoing transition at the moment and this makes things quite difficult, especially when it comes to funding the arts. On the other hand Brazil is a huge country where at the moment the making of culture and art is a priority. There are plenty of financial measures which encourage the funding of art projects.


Unfortunately I have never visited Turkey. The little I know about your interesting country comes from books, films, photographs. Years ago I was really impressed with the quality of your photography. You have wonderful photographers at very high professional level. I do liked it.



What are your next projects in your mind ? …



My big dream is to photograph the Brazil ocean coastline. There are amazing places there. A few years ago I visited the Northern part and I fell in love with it for life… Virgin beaches, wonderful warm people, an incredible mix of cultures.



How’s your opinions Photoshop and dijital photography ?



In my opinion this is undoubtedly the future. I personally use Photoshop to prepare my photos for printing. I like the control it gives me over the process without having to wet my hands :-) Unfortunately with the development of digital photography the true, honest photography and photo techniques are giving way to something like Frankenstein-like creatures…



Do you think that publish an photo-album or exhibition about your Brazil portfolios ? …



I hope that in 2008 I will publish here in Brazil a luxury Portuguese-English photo album with selected stuff from Amazonia. I have already shown some of this work in Paris and I have an invitation for Bulgaria this autumn and for Berlin next year.



Dear Roumen, i want to say you ” my deep thanks” for enter Fotoritim magazine and support with your works to us… We wish you goood luck and succesfull in your life….



Good luck to you and your wonderful magazine!





Roumen Koynov Hakkında


Roumen Koynov, 15 yıldan beri serbest fotoğrafçı olarak çalışan optik mühendisidir. 1964 yılında Bulgaristan’da doğmuş, “komünist fikirlerin” çöküşünün yarattığı sevinçler ve ” kapitalizme mutlu geçişler” Roumen’ in geçmiş yirmi yılındaki deneyimleri oldu.



Roumen sanatın bütün şekillerini seviyor, en iyi Bulgar ressamlarından biriyle film prodüksiyonlarında çalışıyor. Kişisel ve grup olarak fotoğraf sergileri açmış, bu yıl ve önümüzdeki yıl için Bulgaristan ve Almanya’da iki sergi açmayı planlıyor.



2000 yılından beri, Brezilya’ da yaşıyor. Amazon içlerine yaptığı büyük çaplı seyahatler onun için inanılmaz bir deneyim oluşturdu. Bu seyahatlerde Amazon’ un o inanılmaz uzantılarını hissetmek ve tatmak için fırsat sahibi oldu. Yakında kitapçılarda satılacak olan, “ Brezilya Amazonu ” hakkındaki kitabına, tecrübelerini en iyi ifade eden deneyimlerini koydu.




About Roumen Koynov

Roumen Koynov is an optical engineer that woks as a freelance photographer since 15 years ago. Born in 1964 in Bulgaria, he experienced the joys of the collapse of “comunist ideals” and the “happy transition to capitalism” in his late twenties.



Roumen loves art in all its forms, having worked for one of the best Bulgarian painters, for film productions, etc. He has made group and personal exhibitions and his plans involve two exhibitions in Bulgaria and Germany this and next year.



Since 2000 he lives in Brazil. Travelling extensivelly through the Amazonia has been an amazing experience for him, having the opportunity to taste and feel that incredible extension of space. He has put his best trying to express his experiences in a book about the Brazilian Amazonia that soon will be at the bookstores.








Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.


Warning : All images are copyrighted and can’t be downloaded and/or published by any means without the author permission.

Roumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon YerlileriRoumen Koynov : Amazon Yerlileri

Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)


5 – KİMLİK DUYGUSUNA KARŞI KİMLİK BOCALAMASI: SADAKAT (12 -17 YAŞ)

Gelişmesi olgunlaşması beklenen dirimsel güç “sadakat” duygusudur. Çocuğun evreni kendi yakın çevresidir. Oysa gençlik çağında bu evren hızla genişler ve giderek bütün bir toplumu kucaklar. Bu gelişmeyle birlikte gençler, kendilerini yalnızca yakın aile, okul ve arkadaş çevrelerinin değil, içinde yaşadıkları toplumun bir parçası olarak görmeye başlarlar. Böylece, kendi geleceklerinin, içinde yaşadıkları toplumun geleceğinden soyutlanamayacağının bilincine varırlar. Gencin toplum içinde ve toplumun benimsenen bir üyesi olarak varolma uğraşı, çocuklukta verilen yakın çevrede kendisi olarak kabul edilme ve varolma savaşımının bir uzantısı olarak görülebilir. Gençlik çağında, güven duyulan toplumsal ilişkiler kurma yoluyla kimlik duygusu edinme uğraşı verilir. Bu uğraşın bir yüzünü, inanılan insanlar, umutla peşinden gidilen önderler ve ülküler bulmak, diğer yüzünü de bu insanlara bağlılığını ve güvenilirliğini kanıtlamak oluşturur. Bunun yoluysa, sözlerine ve yükümlülüklerine sadık olmaktan geçer. Böylece sadakat, yalnızca ilişkilerdeki karşılıklı güven duygusunu pekiştirmekle kalmaz, kişinin gelecekten umutlu olmasını da güvence altına alır.



Bu süreç boyunca gelişen sadakat, hem çocukluk evrelerinin kazanımı olan dirimsel güçlere dayanır, hem de onları pekiştirir. Gençlik çağı, yaşama atılmadan önce çocukluk döneminden kalan zayıflıkların onarılması için yakalanmış son bir şans gibi görülebilir. Bir anlamda, üstü bir ölçüde kapanmış ama iyileşmemiş çocukluk yaraları gençlikte yeniden deşilirler. Bu süreç çok zaman olumlu sonuç verir. Ama koşulların elverişsiz olduğu durumlarda yaraların giderek kötüleşip iyileşmez bir görünüm alma tehlikesi de söz konusudur.


İpucu: Yeni yeni rolleri araştırmasına izin ver, bu tür yeni rollerin sağlıklı bir biçimde araştırılması ile yaşamlarında daha olumlu yönelimlerle daha olumlu bir kimliğin başarılabileceğini unutma.



6 – YAKINLIĞA KARŞI YALNIZ KALMA: SEVGİ (18 – 25 YAŞ)




Edinilen dirimsel güç “sevgi”. Bu evre, gençlik dönemimden çıkarılan kimlik duygusunun yoğun bir sevgi ilişkisi içinde eritilmesiyle gerçek yakınlığın yaşanacağı evredir. Yakınlık evresine sağlam bir kimlik duygusuyla ulaşmamış birey, böylesi yakınlıklar içinde kimliğini tümden yitirebileceği korkusuna kapıldığı için, kendini yakın ilişkilerin dışına çekip yalnız kalmaya yönelecektir. Bu aynı zamanda gizli kalmış kimlik zayıflığının da açığa çıkması demektir. Genci karşı cinsten biriyle gelecekte kuracağı gerçek yakınlığa hazırlayan yaşantı, cinsel kutuplaşma yani, gencin kafasında iki cinsin farklılıklarının belirginleşmesi, denediği rollerin cinsel yanını görüp benimsemesi ve kendi cinsinin üyesi olduğunu derinden duyumsamasıdır. Cinsel bocalama bu duyumsamanın olamaması, kendini bir cinsin ya da öbürünün üyesi olarak yaşamakta gencin zorlanması durumunu anlatır. Her gençte hafif ve geçici biçimlerde görülebilecek bu yaşantının ezici yoğunlukta ve sürekli gündemde olması kimlik bocalamasını düşündürür.




Bu dönemden çıkarılan kimlik duygusunun en kısa ve özlü anlatımı: Neye sevdalıysak biz oyuz (We are what we love).





7 –
ÜRETİCİLİĞE KARŞI DURAGANLIK: BAKIM VERME (26 – 45 YAŞ)



Erişkinlik evresinden çıkartılan dirimsel güç “bakım verme”dir. Bakım verme öncelikle erişkin insanın çocuklarına yönelik fedakarca ilgisini, onları elinden geldiğince iyi ve sağlıklı biçimde yetiştirme kaygısını anlatır. Bu evrede üreticilik ve duraganlık arasında çatışma yaşanır. Üreticilik terimi hem en genel anlamıyla üreticiliği hem de yaratıcılığı içerir. Ürün vermeye yönelik güçlü bir tutkunun ve ortaya çıkan ürünlere yönelik akıtılacak derin bir sevginin olmadığı yerde, duraganlık duygusu öne geçecektir.


Yani bir yerlere akmıyor olmanın, bir şeylerin peşinden tutkuyla koşmamanın, pineklercesine bir yaşam sürmenin verdiği hüzünlü ve yalnız bir can sıkıntısı, boşluk duygusu. Bunun kaçınılmaz sonucu, kişinin tüm ilgi ve kaygısının kendi üzerine dönmesidir.
Kişi evi dışında da topluma yararlı işler yapabildiği, kendinden sonraki kuşaklara rehberlik edebildiği sürece üretkendir. Aksi durumda bir işe yaramama duygusuna kapılabilir ve durgunluk dönemine girebilir. Etrafa karşı kayıtsız tavırlar geliştirir, sahte, köksüz ilişkiler kurar, kendi doyumunu ve çıkarını öncelikle gözetebilir.




Bu dönemden çıkarılan kimlik duygusunun en kısa ve özlü anlatımı: Neyi üretmeye tutkunsam, ben oyum (I am what I passion to produce).




8 –
BÜTÜNLÜĞE KARŞI YILGINLIK: BİLGELİK (45 YAŞ ÜSTÜ)

Yaşlılık çağında gelişmesi beklenen dirimsel öge “bütünlük” duygusudur. Yaşlı kişide bu duygunun varlığı, kendi yaşam sürecinin olması gerektiği gibi gerçekleşmiş ve amacına ulaşmış olduğunu derinden duyumsamasıyla belli olur. Sürdüğü yaşamdan temelde kendisinin sorumlu olduğunun bilincindedir. Yaşam çizgisini belirleyen önemli kararların ve yaşamındaki önemli insanların hiç birini değiştirme isteği yoktur. Kısacası, bütünlük duygusu yaşlı insanın kendi seçtiği yoldan yürüdüğünü fark etmesi, bu yolu sevmesi ve anlamlı bulmasıdır. Buna genel bir insan sevgisi, insanlık onuruna inanç ve kendi yaşamının da bu zincirin bir halkası olarak anlamlı olduğu düşüncesi eşlik eder.


Öte yandan bütünlük duygusunun yokluğu, sürdürülen yaşama ilişkin yoğun pişmanlıklar ve doyumsuzluklarla dolu olmak demektir. Yaşamının amacına ulaşmadığını düşünmek ama yapılan yanlışları düzeltmek ve işe yeniden başlamak için artık çok geç olduğunu bilmek, bu evredeki olumsuz ögeyi, yani yılgınlık duygusunu anlatır. Buna ölümü kabullenememe ve ölüme giderek yaklaşıyor olma gerçeği karşısında dehşete kapılma eşlik eder. İnsanlığı sevmeme, insanlardan bezme ve giderek tiksinme söz konusudur.


Bu dönemden çıkarılan kimlik duygusunun en kısa ve özlü anlatımı: Benden geriye ne kalacaksa, ben oyum ( I am what survives of me).



Kaynak :
Dereboy İ. F. (1993) Kimlik Bocalaması: Anlamak Tanımak Ele Elmak. Özmert Ofset, Malatya.


Yazı ve Fotoğraflar : Feryal ULUDAĞ

İlk Bölüm :
http://www.fotoritim.com/yazi/feryal-uludag–fotograflarla-yasamin-8-evresi





Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)

Kıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler Kenya





İlk kez, çocukluğumda izlediğim belgesellerde ve Barış Manço’nun sunduğu 7’den 77’ye programında görmüştüm Kenya’yı. Uçağımız Nairobi havaalanına inerken, hep hayalini kurduğum bir şeyi gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyordum içimde. Kısıtlı bir zamanım ve çekmem gereken bir reklam filmi vardı. Bu yüzden de fotoğraf için zaman ayırmamın çok zor olacağını biliyordum.




Nairobi içindeyken her boş anımda fotoğraf makinemi alıp sokaklarda dolaşmaya başladım. Başlarda oldukça ürkek ve huzursuzdum. Aklımda, bana yapılan uyarılar vardı. Şehir içinde fazla dolaşmamam gerektiği, hırsızlık ve suç oranının yüksek olduğu gibi”¦ Ancak bir süre sonra içimdeki tedirginlik azaldı. İstanbul’da fotoğraf çekerken yaşadığım şeylerden pek farklı değildi başıma gelen olaylar. En zor kısmı ise “Hey mister”¦. Safari safari” diye peşime takılan rehberlerden uzaklaşmaktı. Bir tanesi o kadar uzun süre peşimde dolaştı ki yarım yamalak ingilizcem ve Türk vatandaşlarına özgü vücut dilimi kullanarak Safari istemediğimi kesin olarak açıkladım. Rehber şaşkınlık içinde bana baktı ve “Why?” dedi.


Bir turistin safari istememesi olacak şey miydi canım”¦


Vahşi yaşamı ( En azından ondan geriye kalanları ) elbette görmek isterdim fakat objektifimi çevirmek istediğim ilk canlı insandı. Beni heyecanlandıran şey: O insanın kültüründen ve hayatından bir parçaya tanık olmak, ona konuştuğu dilde merhaba diyip yanına yaklaşmaktı.






No safari, yes people



Peki nasıl insanlardı benim aradıklarım, neredeydiler? Otelin içinde para karşılığı zıplama gösterisi yapan Masailer değildi. Etrafı tamamen çevrilmiş timsah parkında cesaret şovu yapan adam da değil.. Bir yandan eskiden doğal olanların, bugün özel gösterilere dönüştüğünü görüp üzüldüm, bir yandan da aradığım insanlara ulaşmak için turistlik alanlardan uzaklaşmam gerektiğini anladım.





Kibera’ya gitmek istediğimi ilk söylediğimde, orada bana yardımcı olmaya çalışan Türk dostumun itirazı ile karşılaştım. Çok tehlikeli olduğunu, başımıza bir çok şey gelebileceğini anlattı. Başkent Nairobi’nin içinde yer alan Kibera yaklaşık 800.000 nüfusu ile dünyanın en büyük varoşuydu ve bir turist için pek de güvenli olmaması normaldi.



Küçük bir çocukken istediğimiz bir şey için ısrar etmek çok daha kolay olurdu.


“Bana ne”¦. İsterim de isterim” nidalarını, etkili bir ağlamayla birleştirip sonuca gidebiliyorduk. Belki çocuk fotoğraflarını çekmeyi sevmemdeki unsurlardan birisi de, hissettiklerini en net ve doğal şekilde yansıtmalarıdır.






Ben Kibera’ya gitmek için mesleki bilgilerimi kullandım ve Oscar a aday olamasam da iyi bir küskün misafir oyunculuğu sergiledim.



Ertesi gün, benimle ilgilenen Türk dostumuz ve Kibera’nın içinde saygı duyulan Kenyalı rehberimiz ile buluşup arabaya bindik. Kibera’ya gidiyorduk.





Yol aldıkça, çok büyük bir alana yayılmış olan teneke damlı evleri görmeye başladım.Sanki zaman geriye doğru akıyordu.


Arabadan inip Kibera’nın ortasından geçen demiryoluna vardığımızda ise zaman tümüyle durmuştu. .






İleride küçük çocuklar koşturuyordu, fotoğraf çekmek için yaklaştığım zaman orasının bir ilkokul olduğunu fark ettim.





Okulun tek öğretmeni ve aynı zamanda müdürüyle bir süre sohbet ettik. AIDS Afrika’nın bir gerçeğiydi. Tüm üzüntüsüne rağmen o kadar doğal ve kanıksamış bir şekilde anlatıyordu ki, bir sağlık programındaki verileri dinliyordum sanki”¦ Binler, yüzbinler diye yükseliyordu rakamlar. Bu konudaki tüm duyarlılığıma ve bilgime rağmen çok fazla etkilenmedim anlattıklarından. Sayılar ve rakamlar….


Ufak ve sevimli bir çocuk koştura koştura yanımıza gelip konuşmayı böldü bir anda. Para ya da şeker isteyecekti fakat öğretmeni görüp birden ciddileşti. Tokalaşmak için elini uzatıp “hello” dedi. Gülümseyerek elini sıkarken “jambo” diye karşılık verdim.Bu sırada, öğretmen bana gözleriyle işaret etti O işaretin ne anlama geldiğini bilmemeyi çok isterdim.HIV virüsü taşıyan yüzbinleri dinlemek, bir tanesinin karşısında olmaktan çok daha kolaydı. Hayatımdaki en zor anlardan birisiydi. Ağlamamaya çalışarak kendimi toparladım ve geldiği gibi koşa koşa giden çocuğun ardından baktım.




Belki de hiç çıkmayacak bir okul yıllığı için fotoğraf çekip oradan ayrılırken, Kibera ‘da olumlu gelişmelerin de olduğunu, sağlık ve eğitim koşullarının düzeltilmeye çalışıldığını dinledik. Davet edildiğimiz Mısır Medresesi karşıma farklı bir görüntü çıkartmıştı.






Mısır Hükümetinin desteğiyle faliyet gösteren bu okul, müslüman öğrencilere hem dini hem de oldukça kapsamlı bir ders programı ile eğitim veriyordu. Okulun içeriği ve eğitimi ne olursa olsun gördüğüm en önemli nokta, öğrenme aşkıyla yanan çocuklardı.






Kenya artık bir sömürge olmamasına rağmen Afrika’daki bir çok ülke ile aynı anıları ve aynı sorunları paylaşıyor. Günümüzde bile İngiltere’nin büyük bir siyasal ve kültürel etkisi var. Farklı dinlerden ve farklı kabilelerden gelen insanların oluşturduğu nüfus için kenetlenmiş bir toplum demek pek mümkün değil. Yine de bazı Afrika ülkelerinde olduğu gibi dinsel ya da kabile kökenine dayalı çatışmaların yaşanmaması sevindirici.




İnsanlar, gülümseyerek yaklaştığınız zaman genelde size gülümsüyor ve fotoğraf çekmenize izin veriyorlar. Çekinerek yaklaştığınız birinin bile, size içten bir şekilde gülümsediğini görmek sevindirici. Özellikle Nairobi’de yaptığım çekimler sırasında, kendimi Sultanahmet Meydanı’nda dolaşan Japon turistlere benzettim. Artık niye sürekli gülümsediklerini ve sağa sola koşturduklarını anlayabiliyorum.




Karşılaştığım ya da tanıştığım insanlar için gözlemlediğim öncelik “Yaşadıkları an” oluyordu..Geçmişe takılmış ya da geleceğini çok fazla düşünüp programlayan insanlar değiller. Yaşadıkları zor koşullar, hayatı güzellikleri ve acılarıyla beraber kabullenmeyi zorunlu kılıyor. Yağmur yağarsa ıslanıyorlar, güneş açınca terliyorlar ama bunun için bizler gibi söylenip durmuyorlar. Islanmak da, terlemek de hayatın bir parçası.Açlık ve parasızlık da öyle. .


Belki de bu yüzden çok duyduğum ve öğrendiğim ilk Suavice cümle “Hakuna Matata” oldu.


Anlamı: Takma Kafana.



Kenya hayata dair çok şey öğretiyor insana.


Unuttuklarımı yeniden hatırlatıyor.


Bana her rengi yansıtan bu siyah ülkeye ve insanlarına teşekkür ederim..



Yazı ve Fotoğraflar : Kıvanç KALABA




Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

Kıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler KenyaKıvanç Kalaba : Siyahtan Yansıyan Renkler Kenya

Sadık Üçok : Eski Galata Köprüsü



Eski Galata köprüsü altında bir yaşam vardı. Simdiki köprünün turistik cafelerine benzemezdi o zamanın Köprü altındaki mekanları. Neredeyse herkes birbirini tanırdı. Kim hangi köşede oturur belliydi. Aksamları işinden çıkıp bir iki kadeh içmek isteyenler, dost sohbetlerinde birseyler paylaşmak isteyenler köprü altına gelirdi. Gıcırdayan ve sallanan köprüde sohbetler, yenilenler, içilenler daha da keyifli gelirdi insanlara.



Birçok dostluklara vesile olan, birçok yazarın, çizerin ortak mekanı bu mekan maalesef artık yok. Ne yazık ki yerini tutacak başka bir yer de yok.



Mekanı anılarında yaşatanlar fotograflara baktıkça hatırlayacaklar gözleri geçmişe dalarak hüzünle…



Eski Galata köprüsü çalışmalarımı – zaman içinde belgesel nitelik kazanmış fotograflarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.



O zamanı yaşamışlarınız fotograflara “Ahhh ahh ne günlerdi” diye bakarken, birçok genç arkadaş “vay be kaçırmışız” diye hayıflanacak belki de.

Sadık ÜÇOK







Galata Köprüsü

Eminönü ile Karaköy arasında uzanan bugünkü köprü, burada yapılmış olan dördüncü köprüdür. Köprü kendisi böyle değişmekle birlikte, adı her zaman “Galata Köprüsü” diye bilindi. Bu ad köprünün birleştirdiği iki yakadan birine bir öncelik vermektedir. İster köprünün varlığından öncelikle Galata sorumlu olsun, ister köprü öncelikle “Galata`ya geçmek” için önemli olsun, sonuçta Galata`nın bir ayrıcalığı var.



Bu ayrıcalık gerçekten vardı; Osmanlı toplumu Batılılaşmaya çalışıyor, değişiyordu. Dünyadaki, “Batı”, İstanbul`da, “Kuzey” deydi; yani, Haliç`in kuzey yakasında. Saray, 19. yüzyılda Batılaşmaya karar verince, Topkapı`dan Dolmabahçe`ye taşındı ve bu birkaç kilometrelik yer değişimi, ülkeyi ve başkenti bir uygarlık yörüngesinden bir başkasına taşıdı.




Haliç`te köprü yapma fikri çok eskiden beri vardı ve bunu yapmak teknik olarak mümkündü. Leonardo da Vinci`nin bile Haliç Köprüsü için eskizler yaptığı bilinir. Ne var ki, şehrin can damarı olan liman, köprüyle kapanmak durumunda kalacaktı. Bu nedenle, İstanbullular, yüzyıllarca, sandalla yetindiler. Ama, 19. yüzyılda, ortasından açılabilen, böylece, gemilerin Haliç içine girmelerini engellemeyen köprü yapmak mümkün olunca, İstanbul`un “iki yakasını bir araya getirme” işi somutlaştı.



İlk yapılan köprü Galata değil, Unkapanı`dır; 1836`da, II. Mahmut zamanında buraya ahşap bir köprü yapıldı ve adı Hayratiye kondu. Unkapanı, Haliç`te ticari limanın bittiği yerdir. Karaköy-Eminönü arasındaki ilk köprü, gene ahşap olarak, 1845`te yapıldı. Yenilenen, değişen bu köprüler arasında, İstanbul halkının en fazla yakınlık duyduğu, hayatının parçası saydığı köprü, 1912`den 1992`deki yangına kadar çalışan Galata Köprüsü`dür. Balık lokantaları, kahveleri, balık tutanları ve başka birçok özellikleriyle bu köprü bir kişilik olarak varolmuştu.



Modern çağın ulaşım koşullarında, köprü gibi araçlar, öncelikle işlevsellikleriyle varolur. Örneğin, son yapılan köprü, en azından şimdilik, yerine getirdiği işlevin ötesinde herhangi bir karaktere sahip değil. Oysa yanan Galata Köprüsü yalnız üstünden geçilen değil, üstünde yaşanan bir mekandı ve şehir folklorunun parçası haline gelmişti.




Köprülerin yapılması, 19. yüzyılın ikinci yarısında, İstanbul`un organik bütünlüğünü güçlendirdi. Avrupa kapitalizmini daha doğrudan temsil eden Galata ile prekapitalist özellikleri daha belirgin olan Eminönü bölgesini birleştirdi. Galata`da işyeri çalıştıran yabancılar, Levantenler ve gayrimüslüm azınlıkların çoğu Beyoğlu bölgesinde yaşıyordu. Dünyanın en eski ve -en kısa- metrolarından olan Tünel (1875`te, Londra`dan bir iki yıl sonra açıldı) iş merkezi ile yaşama alanı arasında gidiş gelişi kolaylaştırdı. Bundan sonra Beyoğlu kısa sürede Avrupa tarzı apartmanlarla dolarken Taksim ötesindeki alanlar, Şişli, Nişantaşı ve Tatavla, yani Kurtuluş da yoğun yerleşime açıldı. Böylece, ana ulaşım yönleri değişti. Köprüler yapılmadan önce ana yollar doğu-batı ekseninde uzanırken, köprü sonrasında kuzey-güney aksları belirleyici oldu. Aynı yıllarda (1870`ler) başlayan tramvay ulaşımda ciddi bir devrim yarattı.



Gene aynı tarihlerde, Galata Köprüsü, kenarına kurulan iskelelerle, deniz trafiğinin de merkezi haline geldi. Kadıköy`e, Adalar`a, Boğaz`a ve Haliç`in içlerine gidip gelmeye başlayan yeni buharlı vapurların hareket noktası burasıydı. Zamanla bu iskeleler çoğalınca, köprüden ayrılarak Eminönü ve Kadıköy`ün rıhtımlarına yayıldılar. Abdülaziz zamanında yapılan demiryolu da Sirkeci`ye kadar geldiği için, Eminönü, modernleşen İstanbul`un büyük ulaşım merkezi haline geldi. (Yakın zamana kadar büyük İstanbul Hali de tarihi yarımadada, iki köprü arasındaki alanı kaplıyor ve bölgeye taşınması zor bir yük oluyordu). Dolayısıyla bugün gördüğümüz haliyle Eminönü, geçen yüzyıl ortasında başlayan kentsel modernleşme sürecinin durmadan değişim geçiren ürünüdür. Doğrusu, insan Eminönü`nün şöyle yüz elli yıllık tarihini gözünde canlandırmaya çalışınca, başı dönüyor. 1950`lerden sonraki yeni süreçte ise şehri desantralize etmek, bu arada Eminönü`nün yükünü hafifletmek için uğraşıyoruz.




Bu baş dönmesinden kurtulmak için çok eski, asude zamanlara dönelim. Bizans döneminde bu bölgede ve karşısındaki Karaköy`de Yahudiler yerleşmişti. Bizans Yahudileri, Karaim kolundan geliyorlardı. Bu kolun Türk kökenli olduğu genellikle kabul görür. “Karaköy” adının aslının “Karai Köy” olduğu söylenir ki, akla yakın bir tezdir.



Fetihten sonra İstanbul`un ilk “apartman”larının Eminönü`nde Yahudiler tarafından inşa edildiğini biliyoruz. Yerleşim yoğunlaşıp ev yapacak arsa bulunamayınca, normal olarak en fazla üç ya da dört katlı olan klasik binalar yerine; yedi katlı ahşap evler yapılmış. Bu bina tipine “Yahudihane” adı verilmiş. 17. yüzyılda bu bölgede şimdiki Yeni Cami`nin yapılmasına karar verilince, semt halkını oluşturan Yahudiler de Hasköy`e gönderildi. Yörede, Arpa Emini Sokağı`nda eski bir havra, üzerine lokanta olarak (Ege Lokantası) kullanılmıştı. Sonra bu havra, üzerine yapılan Denizcilik Bankası binasının içinde kalarak kayboldu (şimdi de başka bir bankanın şubesi).



Murat BELGE


Kaynak : İstanbul Gezi Rehberi / Tarih Vakfı Yurt Yayınları ISBN 975-333-002-2





Slayt şovun yüklenmesi bağlantı hızınıza göre zaman alabilir, lütfen bekleyiniz…








Sadık Üçok Hakkında




1963 Adapazarı doğumluyum. Hürriyet grubunda profesyonel karikatürist olarak çalışırken fotografa merak saldım. 1985 yılında Hürriyet gazetesinin efsane muhabiri Hüsnü Savaş’ tan satın aldığım 1973 model bir Pentax makine ile ilk fotograflarımı çekmeye başladım. Dergi çıkışı mutlaka uğradığım eski Galata Köprüsünde fotograf çekmekten büyük bir haz alıyordum. İnsan, mekan ve dokunun bir arada olduğu muhteşem bir ortamı vardı eski Galata köprüsünün. Yaşayan bir köprüydü ve fotograflanması gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. 1990 yılına dek benim için bir platoydu orası. Fotograflarımda insan ve mekan kavramını birlikte işlemeyi tercih ediyorum. Fotografın tarihe mal olacağı bilinciyle fotograf çekmeye çalışıyorum. Grafikerlik ve Fotografçılığı aynı anda sürdürmenin zorlukları olsa da, her iki işimi de severek yapıyorum.





Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

Sadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata KöprüsüSadık Üçok : Eski Galata Köprüsü

J. Antoni Collado : İstanbul’a Seyahat


Josep Antoni Collado : İstanbul’a Seyahat



Josep Antoni Collado : Journey to İstanbul




Mükemmel turistler




İstanbul’a ilk seyahatimizden çıkardığımız sonuç, bütün yolculuk boyunca mükemmel turistler olarak davrandığımızdır. Şurası kesin ki farklı bir şeyler yapmakla ilgili bütün iyi niyetimize rağmen, gerçekte İstanbul’a ilk defa gelen bir kişinin yaptığı şeyleri yaparak ziyaretimizi sonuçlandırdık. Prensipte, birisi daima orjinal olmaya heves ederse, kendi yolunu izlemek ve herşeyi bağımsızca keşfetmek için kalabalıkların tekliflerine uymamalıdır.



Ama gerçek şu ki; sonunda karım Teresa’ yla şakalaştık ve dönüş uçağında ona dedim ki mükemmel “guiri” sertifikası almayı hak ettik (“guiri” argoda turiste verdiğimiz isim). Sanırım ilk defa ve zamansızlık yüzünden bu şekilde olması kaçınılmazdı.




Exemplary tourists



The first conclusion that we can draw from our first journey in Istanbul is that we behaved at all time as some perfect tourists. That is, it is certainly right that in spite of all our good intentions of doing something different we ended up visiting and doing practically all that is waited for one who reaches Istanbul for the first time to do. In principle, one always aspires to be original, not to fall in the proposals of the masses, to look for your own route, to discover everything independently. But what is true is that at the end I joked with Teresa, my wife, and when we got on the return’s airplane I told her that we deserved to get a certificate of perfect “guiri” (“guiri” is as we call to the tourists in jargon), because we had behave in an exemplary way. I suppose that for a first time and with not much time, it was unavoidable to do it like this.





Nerde, Nasıl, Ne zaman….




Eminönü’ nde hemen tren istasyonunun yanında misafir edildik. Böylece herşeye oldukça yakın olabildik. ( herşey derken, eski İstanbul’da hiç bir turistin kaçırmaması gereken her şey): Aya Sofya, Sultan Ahmet Camii, Yerebatan Sarayı, Süleymaniye Camii, Mısır Çarşısı, Yeni Cami, Kapalı Çarşı vs vs”¦



Ben Valencia’dan ayrılmadan önce, zaten bütün bu yerleri zihnimde canlandırmıştım, böylece daha ziyaret etmeden önce oraları tanıdık buldum.



İstanbul için öncelikle şunu söylemek zorundayım, bu zevkli yerlerin hepsinden hoşlandım. Her biri kendi açısından:



Çoşkun kutlama törenleri ile büyük camiler, biz turistlerin kimsenin henüz çekmeyi denemediği -ya da en azından buna inanmak istediği- fotoğrafı çekmeyi denerken arasıra dua eden bazı insanların inzivası, aynı zamanda mümkün olduğunca farkedilmemek (ne gülünç bi şey”¦ bu imkansızdı).








Binlerce tadı ve kokusuyla Baharatçılar Çarşısı yada koşuşturması ve labirent gibi dar yolları ile Büyük Çarşı, duygulara otantik sarhoşluk hissi vermesi.






Burada yemek yedik, nerede olduğumuzu tam olarak bilmeden buradan oraya giderek vakit geçirdik (ama fazla umursamadık”¦), herşeyi dikkatlice izledik, denedik”¦ Pazarlık ettik (İspanyolca, Katalanca, İngilizce”¦ Bu satıcıların yabancı dillerdeki rahatlığı inanılmazdı, bir şeyler satın aldık ve özellikle çok sayıda fotoğraf çektim. … Mümkün olduğunca farkedilmemeye niyetlenerek, çünkü tripod ve flaş kullanmam yasaklanmıştı (bütün gün yanımızda taşımamıza rağmen). Böylece seçeneğim kalmamıştı: hassasiyeti arttırmak ve fotoğrafların çok fazla bulanık çıkmamalarına güvenmekten başka (kaçınılmaz fotoğraf gürültüsünü çoktan kabul etmiştim).






Where, how, when….



We were lodged in Eminönü, just near the Old Train Station. So, we were very well connected and quite a lot near everything (all that, probably, any tourist must not miss in the Old Istanbul): Aya Sophia, Sultan Ahmet Camii, Yerebatan Sarayi, Süleymaniye Camii, Misir Çarsisi, Yeni Camii, Kapali Çarsi, etc, etc…


I already had all these places in my mind before going out of València, therefore I found them familiar still before visiting them. And I have to say that once in Istanbul, I enjoyed a lot all these delightful spots, each one its way:


The Great mosques with their exuberant solemnity, the seclusion of the people that occasionally prayed while we, the tourists, tried to obtain that photo which nobody have done yet -or at least that is what we want to believe- trying, at the same time, to go as unnoticed as possible (what a silly thing… that was impossible).




The Bazaar of the Spices with its thousand colors and aromas or the Grand Bazaar with its bustle and its labyrinthine alleys, an authentic drunkenness for the senses.



There we ate, we spent the time going from here to there, without knowing very well where we were (but it did not care much…), we watched all carefully, we tried…, we bargained (in Spanish, in Catalan, in English…. is incredible the easiness of these sellers for languages), we buyed and, especially, I took photographs. I took so many photographs!….. The problem was, one more time, that I intended to go as unnoticed as possible, so I had forbidden the flash and the tripod (although we took them on practically all the day). Therefore, I had no option: to increase the sensitivity and trust the images were not very blurred (the unavoidable noise already I accepted it ).




Cadde(veya sokak): tükenmez ilham kaynağı




Ama sürpriz bir şekilde özel bir amaç gütmediğim zaman en çok eğlendiğim yer sokaktı. Zavallı Teresa benimleyken ne kadar sabırlı olması gerektiğini bilir!… Her adımda, her köşenin arkasında, her sokak tezgahında, her zaman beliren durumu, anı, karakteri yakalamak için karşı konulmaz bir duygum olduğunu.







Bir şekilde kendi stresimin, her şeyi yakalama isteğimin kurbanı oldum. Bazen bu davranışı azıcık abartıp abartmadığımı kendime sorma ihtiyacı hissettim. Valencia’da da aynı mıyım yoksa sadece burasının “egzotizm” inden mi oluyor?, merak ettim.



Şükürler olsun ki cevap beni sakinleştirdi: Valencia’da da aynısını yapacaktım . Tek fark İstanbul’da zaman sadece hızla aktı. Yalnızca 5 günüm vardı. Valencia’da ise tüm zamana sahiptim. Acele etmeye gerek yoktu.




Her neyse, hiç bir manzarayı kaçırmama isteğim daima çevreyle mükemmel bir uyum içindeydi: İstanbul’da dikkatimi daha çok çeken şeylerden biri daimi telaş, gelen ve giden insanlar, kalabalık caddeler”¦






”¦.Dükkanlar, caddede içeride olduğundan daha fazla alışveriş”¦ Hergün herşeyi yerleştirmek ve geri toplamak ne kadar zaman alıyor ve caddelere yayılan bu kadar malın nereye konduğunu doğrusu merak ettim”¦ Bu benim için bir sürprizdi”¦







”¦ Ve sonra yiyecek. Galata köprüsünün yanında kızartmış veya ızgara balığın kalıcı kokusu.. O her yerde hazır ve nazır döner kebap … Şu ekmek, o susamlı simitler… O tarifsiz güzellikteki tatlılar…







The street: an inexhaustible source of inspiration



But surprisingly it was in the street where I more enjoyed, when I did not look for any specific goal. The poor Teresa knows how much patience she had with me!. To every step, behind every corner, in every stand of street sale, the irresistible need to caught the situation, the moment, the character, always appeared….




Somehow, I was victim of my own stress, of my eagerness to capture everything….


Sometimes I felt the need to ask myself if that attitude was not a little exaggerated. I wondered whether I would also do the same in the streets of València, or if I only did it for the “exoticism” of the place.


Fortunately the answer calmed me down: in València I would have do exactly the same. The only difference was that in Istanbul every second just flew. I only had 5 days. In València I always have all the time of the world. There is not need to rush.


Anyway, my eagerness for not let to escape anything was always in perfect harmony with the environment: in Istanbul one of the things that more has caught my attention is the constant bustle, that coming and going of people, that crowded streets”¦.




”¦.Shops with more merchandise in the street than in the interior. I wondered how long does it take, every day, to place everything and how long to dismantle everything, and where they put away as much merchandise as they expose in the street…, this simply seemed to me surprising.




”¦And then, the food. That permanent smell of fried or grilled fish beside the Galata bridge…., those omnipresent kebab döner…., that bread, those rolls covered with sesame…, those indescribable sweets



Deniz, herzaman deniz




Devamlı olarak arka planda etraftan geçen gemilerle İstanbul. Boğazın diğer yakası olan Asya’da ; Üsküdar’dan diğer taraftaki en uç nokta Haliç’ e, Eyüp’ teki en son gidilebilecek rıhtım, İSTANBUL





Belki de İstanbul’ da bulduğum en büyük sürpriz: deniz. Diğer yerleri daha etkili gösteren, manzaraya değer katan ve burda şaşırtıcı bir doğallıkla yaşanan deniz. İstanbul ve deniz ayrılamaz. Benim için süpriz, neredeyse inanılmaz olan herhangi büyük bir Avrupa şehrinin en iyi metrolarının dakikliği ve düzenliliğiyle her birkaç dakikada bir rıhtıma yanaşan ve ayrılan, oradan oraya seyreden o büyük gemileri görebilmekti.



Diğer taraftan Galata Köprüsü



Gece ya da gündüz nerdeyse her zaman köprünün her iki yanında yüzlerce balıkçı kamış oltalarını sabırla atıyorlar ve bazen küçük balıklar yakalıyorlardı. Aynı zamanda aynı balıkçılar herhangi bir saatte Eminönü rıhtımlarının yanında size kızarmış ya da ızgara balık teklif ederler. Daha tazesi mi ? İmkansız.







The sea, always the sea



…. Istanbul, with the backdrop of the boats crossing around continuously. Boats from the other side of the Bosphorus in the Asian Üsküdar, going from one extreme to the other along the Gold Horn, as far as the last navigable dock in Eyüp.




This was, perhaps, the greater surprise I found in Istanbul: the sea. The sea that in other places is seen as a picturesque, bucolic element, an added value for the landscape, is lived here with an astonishing naturalness. Istanbul and the sea are inseparable. For me was surprising, almost incredible, to be able to get on any of those big boats that every few minutes berthed and left, sailing from here to there, with the punctuality and regularity of the best subway of any great European city.



On the other hand, is the Galata bridge.


Practically at any time of the day or of the night, by the two bridge railings, hundreds of fishermen throw patiently their canes once and again with a rosary of fish hooks in each, where sometimes get hooked small fishes. I think that they are the same ones that, also at any hour, offer you fried or grilled fish beside the docks of Eminönü. Fresher, impossible.







”Guiris”in şeyleri (argoda turist)




Denize gelince, bir merak: turistlerin kayalarda özgürce yaşayan yüzlerce maymunun resmini çekebildiği Cebelitarık’ ta olduğu gibi (İspanya’nın en güneyinde, Fas’a bakan taraftaki İngiliz kolonisi) İstanbul’da da Avrupa ile Asya arasında syahat eden yolcu gemileriyyle birlikte giden martı gruplarında objektiflerinizi kullanmak için bir sebep daha bulabilirsiniz. Neredeyse onlara dokunabilirsiniz. Sebebi: onlara küçük ekmek parçaları atanlar var ve martılar onları havada kapmak için dalış yapıyorlar. Böylece sürpriz ve beklenmedik bir gösteri garanti.( bu olayın bazı turistler(guiri ler) tarafından mı ortaya atıldığını yoksa bazı zeki yerel insanlar tarafından turistik amaçlarla mı yapıldığını kesinlike öğrenemedim.).






Things of “Guiris”



With regard to the sea, a curiosity: in the same way that in Gibraltar (the British colony in the extreme south of Spain, facing the Morocco) the tourists can photograph hundreds of monkeys that live freely in the Rock, in Istanbul you can find one more reason for your objectifs in the groups of seagulls that go along with the boats in their cruiser between Europe and Asia. Practically you can touch them. The reason: it seems that there are those who throws simple bits of bread, and seagulls throw theirselves to pick them up in the middle of their flight. So the surprising and unexpected show is guaranteed. (I did not know with certainty if this practice was arised from “one’s own accord” by some “guiri” or it was introduced with touristic purposes by some sharp local people).




İstiklal Caddesi: En Avrupalı Türkiye




En sonunda bizim etkilerimiz.



Kablolu demiryolu hattından (tünel olarak biliniyor) çıkıp küçük ve eski model tramvayın yanında caddenin yukarısına doğru yürümeye başlayınca, zamanda gelenekselden moderniteye, çarşaftan mini eteğe ve moda butiklerine doğru bir sıçrama oldu.



rekli ve hızla ileri geri yürüyen insanlar tarafından doldurulan Istiklal caddesi, daimi hareket halindeki insan kalabalığı, dükkanları, sinemaları, elçilikleri ve restoranlarıyla modern istanbulun büyük can damarı gibidir.



Ve güzel insanlarıyla”¦




Istiklal Caddesi: the most European Turkey



At least that was our impression.


Going out of the funicular (the Tunnel, as it is known) and starting to walk street up, beside the little and romantically “démodé” tramway, it was as giving a jump in the space-time from the tradition to the modernity, from the burka and the street sale to the miniskirt and the fashion boutique.


Istiklal Caddesi, crowded by people that continuously runs back and forth, it is like the great artery of the modern Istanbul, with its human flow in constant movement, with its shops, cinemas, embassies and restaurants.


”¦”¦.And its beautiful people.





Dua’ya çağrı(ezan): en iyi sürpriz




Valenciya’ dan ayrılmadan once resmen dile getirilmeyen bir durum olmasına rağmen Türkiye nüfusunun % 90 ının müslüman olduğu bildiğim bir şeydi. Sonuçta günde birçok defa insanları ibadete çağıran inanılmaz müzikal zenginlikteki güçlü erkeksi seslerin şehri kaplamasını farketmem benim için sürpriz olmamalıydı. ( bir şekilde “estil” ve “batre” gibi bizim geleneksel valensiya şarkılarımızı hatırlattı).  Fakat gene de oldu. Bunun olduğu her zaman Agnostic Josep, suskun kaldı-ama daha az saygılı ve gelenek ve kültür dostu olduğu için değil- dört ana yönden gelen sovu (lütfen ifademi hoşgörün) sessizce dinlediği için. Bizim ölçümüzün müzikal katılığını kullanan batılı kulaklara bu sesler tuhaf biçimde (ama aynı zamanda da harika) uyumsuz gelebilir. O sesin yükselip alçalmaları, o zekice yapılan hassas dalgalanmalar, dindar olmayan birine (ve dili de bilmeyen), duyguların en büyük hazzı için şehrin düzenli olarak sunduğu beklenmedik mükemmel bir müzikal hediyedir.







Üsküdar’a ayak basıldığı zaman iskelenin yanındaki iki camiden gelen, dönüşümlü olarak birbirini takip eden, mükemmel uyumlu, 20 ya da 30 saniyelik küçük kesintiler içinde çeşitli duaları gözlemleyen biri gerçek bir hikayenin merkezi gibi olur. Bizim için, sırf bir şans olup olmadığı (bütün şehirde her camiden gelen bu çağrılar sırasında gözlemlediğimiz topyekün bir özerklik gerçek olmasına rağmen sanmıyorum) ya da müezzinler arasında herhangi bir karşılıklı anlaşmanın sonucu, bu yakınlıklarında bir çeşit ”saldırmazlık paktı”, olup olmadığını bilmemek gerçekten acınacak şeydir.öyle olduğunu düşünsek bile, belki de yalnızca bir paylaşılan duaydı.  Eğer öyleyse bu agnostic turistler tezimi güçlendirir.: aktörlerin rollerinin mükemmel tanımlandığı harika bir hikaye.




İstanbul’a ilk yolculuğum belki de saklayacağım en sevgili hatıram olacak. Kolay kolay unutmayacağım”¦ En azından çılgınca aşık olduğum bu şehre dönene kadar.


The call to the prayer: the best surprise



Before the departure from València, one already knows that in Turkey 90% of the population is Muslim although officially it is an non confessional state. Therefore it should not have been a surprise to find that several times at the day, some powerful masculine voices with an incredible musical wealth (somehow they remind me our traditional Valencians songs of “Estil” and “Batre”) flooded the city with their call to the prayer.


However it was. Every time that happened, the agnostic Josep – but not because of that less respectful and lover of the tradition and the culture -, stayed speechless, hearing silently the “show” (please, allow me the expression) coming from the four cardinal points. Those voices that to the occidental hearings, used to the musical rigidity of our scale, seem strangely (but also marvelously) out of tune. Those inflections of voice, those delicate fluctuations wisely executed, for the not religious one (and who are unacquainted with the language), perfectly passed for being an unexpected musical gift that the city offered regularly for greater enjoyment of the senses.




It seems to be in the center of an authentic recital when, setting foot in Üsküdar, one observes that these sort of litanies follows one after another alternately, perfectly synchronized, in small interventions of 20 or 30 seconds, coming from the two mosques near to the jetty.


For us, it was really a pity not to get to know whether it was mere chance (I don’t think that, although the truth is that through all the city we observed a total autonomy at the time of these calls from every mosque, with the consequent overlapping of the singing), or if it answered to any mutual agreement between muezzin, a kind of “pact of non aggression”, given their nearness . Even we thought, perharps it was only one shared prayer. They are opened questions for the next time …


If it was like this, this would reinforce my thesis of agnostic tourists: a marvelous recital, where the roles of the actors were perfectly defined.


Maybe it is the dearest memory that I keep of my first journey to Istanbul. I will not forget it easily… at least until my return to this city I am deeply in love with.







Josep Antoni Collado Hakkında








1959 yılında La Manxa, İspanya’ nın bir köyünde doğdum. Hayatımın büyük bir bölümünü Akdeniz’ in batı kıyısı olan Valencia’ da geçirdim. Burda hayatı anlamayı, keşfetmeyi ve benim Catalan kültürümün dışında dünyanın farklı kültürlerini ve farklı insanlarını sevmeyi öğrendim.


10 ya da 11 yaşımda, ilk fotoğraf makinamı aldım ve fotoğraf benim tutkum oldu. Benim için dünyaya bakmanın özel bir yoludur.


Hayatımın 47 yılında, amatör olarak kendi kendimi eğitimekten asla vazgeçmedim fakat bunu kendimi iyi hissediriyor.



Ülkemde bazı gazetelerle (Catalonia, Pais Valencia…) iş birliği yaptım ve 15 yılda beri çalıştığım Valencia üniversitesi tarafından düzenlenen ortak sergilere katıldım.


Son üç yıldır dijital fotoğrafçılık benim temel mücadele alanım oldu.



josep.collado@uv.es



http://www.fotocommunity.com/pc/account/myprofile/516892



About Josep Antoni Collado



I was born in 1959 in a village of La Manxa (the land of Don Quixot), Spain. I have spent most of my life in Valencia, in the occidental shore of Mediterranean. Here I learned to understand the life and discover and love the different people and cultures of the world, from my Catalan culture.


 Since, when I was 10 or 11 years old, I had my first camera (a kodak instamatic) photography has became a passion, a special way to look at the world for me


At my 47 years, I never passed from amateur self-taught, but I feel well like this.


I collaborated with some publications of my Country (Catalonia, País Valencià…) and I participated in several collective exhibitions organized by the University of Valencia, the place have been working for 15 years.


In the last trhee years digital photography became my basic “field of battle” ……








Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.


Warning : All images are copyrighted and can’t be downloaded and/or published by any means without the author permission.

J. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a SeyahatJ. Antoni Collado : İstanbul'a Seyahat