Kategori arşivi: MART 2012 SAYISI – MARCH 2012 ISSUE

Jacob Aue Sobol : Bangkok Karşılaşmaları



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



BANGKOK KARŞILAŞMALARI


BANGKOK ENCOUNTERS
Jacob Aue Sobol






Şule Tüzül




Hani deriz ya bazı insanlar doğuştan fotoğrafçıdır, pek çok Magnum fotoğrafçısı gibi Jacob Aue Sobol için de bunu rahatlıkla söyleyebiliriz bence. Üstelik onun gibi insanlar için fotoğraf hem yaşamlarının vazgeçilmez bir parçası hem de aslında hiçbir şey; fotoğraf, onlar için yaşamı somutlamak, ifade edebilmek, hissedebilmek, gördüklerinin varlığını kanıtlayabilmek, ‘evet, işte o vardı’ diyebilmek için kullandıkları bir araç sadece.



Sobol’un Sabine ile başlayıp bugüne kadar süren fotoğraf sürecine baktığınızda son derece tutarlı bir çizgi ile yürüdüğünü görüyoruz. Bu tutarlılık, fotoğrafa başladığı dönemde belirlediği kurallar ya da hedeflerden kaynaklanmıyor, aksine onun peşine düştüğü konulara, coğraflayalara, insanlara ve yaşamlara baktığınızda görüyoruz ki tüm bunlar hayranlık uyandıran bir doğallıkla fotoğrafçıyı peşinden sürükleyen olgular. Sobol’un dünyanın birçok farklı coğrafyasında yaptığı fotoğraf çalışmalarına ve bu konudaki tanıtım yazılarına baktığımızda diyebiliriz ki, Sobol o coğrafyalarda fotoğraf çekmek için bulunmuyor, orada olmak, orada yaşamak, orada yaşamla yüz yüze gelebilmek için bulunuyor. Fotoğraflar, bu yüzleşmenin sonuçları, bu yüzleşmelerin dile gelişi olarak ortaya çıkıyor.



Sobol’un Bangkok Karşılaşmaları üzerine bir şeyler yazmak amacıyla bu fotoğraflara baktığımda, kendimi sadece Bangkok Karşılaşmaları ile sınırlamak yeterli gelmedi. Çünkü Bangkok Karşılaşmaları fotoğraflarına baktığımda ilk fark ettiğim şey bu fotoğrafların bana aslında Bangkok’u anlatmadığı oldu. Bu fotoğraflar, sadece o coğrafyanın yaşamına, olaylarına, insanlarına dair, o coğrafyaya özel hikayeler anlatmıyordu. İsmini tam koyamadığım başka bir hikayeyi de barındırıyor olmalıydı. Bu fotoğraflar bana Jacob Aue Sobol’un Bangkok’unu, daha doğrusu fotoğrafçının yaşama bakışının Bangkok ile buluştuğu hikayeleri anlatıyordu, dolayısıyla bu fotoğrafları anlamak için sadece Bangkok Karşılaşmaları’nı incelemek yeterli olamazdı. Bu nedenle Sobol’un diğer çalışmalarına bakma ihtiyacı duydum. Zaten bir fotoğrafçının herhangi bir çalışmasını, fotoğrafla ilgili ya da fotoğraf dışı olsun, diğer çalışmalarından bağımsız tek başına değerlendirmenin, tek başına algılamaya çalışmanın da yeterli olduğunu hiçbir zaman düşünmedim.



Sobol’un fotoğraflarında gördüklerimiz sıradan insanlar, sıradan olaylar, sıradan görüntüler. Fotoğraflarda gördüklerimizi içinde yaşadığımız coğrafyalarda, her gün geçip gittiğimiz sokaklarda, bulunduğumuz mekanlarda da görebiliriz. Ya da onun gittiği coğraflayalara gittiğimizde aynı görüntülerle karşılaşmamız kaçınılmaz. Ama Sobol’un fotoğraflarına bakmaya başladığınızda, örneğin Bangkok Karşılaşmaları’na baktığınızda, karşınıza gelen her bir fotoğrafla birlikte, izleyiciyi biraz daha Sobol’un hikayesinin içine çeken, izleyicide biraz daha derine gitme isteği uyandıran bir şey oluyor ve fotoğraflar sıra dışı bir izlenim oluşturmaya başlıyor. Bizi içine çeken, benzer fotoğraf projelerinin de olmazsa olmazı şu: katıksız samimiyet. Fotoğrafçının katıksız içtenliği. Olduğu gibiliği”¦



Bangkok Karşılaşmaları, neredeyse birbiri ile hiçbir ilişkisi yok diyebileceğimiz fotoğraflarla dolu. Bir fotoğrafta bir çocuk, bir köpek, kabloları dışarı çıkmış (muhtemelen) bir elektrik direği bir kadrajda buluşmuş. Bir başkasında sade bir fon önünde elbisesini kaldırmış çıplak bir kadın bedeni. Başka bir fotoğrafta yine masum bir çocuk yüzü fotoğrafın sol alt köşesinden bakıyor. Bir diğerinde yüksek apartmanları, merdiven başında bekleyen şemsiyeli bir kadınla bir sokak görüntüsü. Bu fotoğraflar ne Bangkok’un yoksulluğunu anlatmaya çabalıyor, ne de zenginliğini. Ne çocukların masumiyetine odaklanmış, ne de Bangkok’un erkekleri baştan çıkaran gecelerine. Oysa hepsi birbirine kökten bağlı. Çünkü hepsi Bangkok. Çünkü hepsi Sobol’un Bangkok’u. Onun yaşamla ve insanlarla kurmaya çalıştığı aracısız iletişimin, aradığı içtenliğin bize ulaştığı, Sobol tarafından bize söylenen kısımları. Tüm büyük edebiyat eserlerinin anlatmaya çalıştığı insanlık durumlarının fotoğrafça anlatımı. Sobol’u etkileyen, onun peşine düşerek bulduğu, bu fotoğrafların ortaya çıkmasına neden olan içtenlik, bakın bizleri de etkiliyor. Çünkü Sobol aynı zamanda dünyanın farklı coğrafyalarından bu fotoğraflara bakan bizlerin de arayışlarına kendince cevap veriyor. Kim bilir ne zaman, yağmurlu bir akşam vakti çöplükte yiyecek arayan ıslak bir kedinin içimizi sızlatan çaresizliği, bir Sobol fotoğrafında birdenbire karşımıza çıkmış oluyor. Ne şaşırtıcı değil mi?



Sobol fotoğrafları, yaşamın sıradanlığı içinde akıp giden görüntülerin içinden, kendi ile buluştuğu anları dondurarak elbette sıra dışı bir işe imza atıyor. Çünkü hızla akıp giden yaşamın bu sıradanlığı içinde bir “an”la buluşabilmek, insanın koca bir hikayeyi barındıran bir “an”la karşılaşabilmesi aynı zamanda o kadar sıra dışı ki. Bu da ancak, yazının başında dediğim gibi, hani fotoğrafçı doğmuş diyebileceğim kişiler tarafından gerçekleştiriliyor. Hani sanki yaşam mucizevi anlarını bu fotoğrafçılara sunuyor.



Bir bacağı olmayan koltuk değnekleri ile bir insan bedeni, omuzları ve başı fotoğrafta görünmüyor. İki yapma kuşu bu bedenle aynı kadrajda buluşturan kim? Fotoğrafçı mı, yaşam mı? Peki ya bir işçinin yorgun ve bakımsız bacaklarını, oradan geçmekte olan bir kadının bakımlı ve güzel bacakları ile buluşturan, yere uzanmış tek bacaklı bir bedeni yürüyen bedenlerle buluşturan?”¦



1960’lardan sonra ismini duymaya başladığımız pek çok Magnum fotoğrafçısı gibi Sobol da otobiyografik bir bakış açısı ile fotoğraf üretiyor. Fotoğrafçının özgün bakışını her fotoğrafta görebileceğimiz çalışmalar bunlar. Bir önceki yazımda bahsettiğim Anders Petersen da, bu bakış açısına sahip fotoğrafçılardan biriydi.



Sobol fotoğrafları, bizi yaşama biraz daha yaklaştıran fotoğraflar. Çünkü bunların içinde kendimize yakın hissettiğimiz, aradığımız içtenliği bulduğumuz fotoğraflar kadar, yaşamın bakmak istemediğimiz, bakmaya katlanamadığımız, varlığını kabullenemediğimiz yanlarını gösteren fotoğraflar da var. Ama bu fotoğraflar bize bir şeyleri empoze etmiyor, anlatırken fotoğrafın nesnesi olan insanları ya da olayları yargılamıyor. İçimiz huzursuz değil; izleyici bu fotoğrafların anlattığı yaşamlara konuk olmuyor, ötekinin yaşamına izinsiz girmişiz hissine kapılmıyoruz bu fotoğraflara bakarken. Çünkü aslında Sobol en çok da kendi hikayesini anlatıyor, çünkü O kendisinin içinde olmadığı bir hikayenin anlatılamayacağını biliyor. “Bence yaşam”¦” diye başlayan noktasız bir cümlenin fotoğrafları bunlar”¦ Cümle hala devam ediyor”¦





Well we so say that some people are photographer since inborn, as to Jacob Aue Sobol like plenty of other Magnum photographers even we can say this readily for him. Furthermore for people like him the photography is both the part of their life and is nothing indeed; photography is the only instrument they used to embody the life, to connote, to feel, to prove the existence of their seeings, and to say ‘yes, here there it was.’



When I looked over Sobols photography experience started with Sabine through this day I should see him going on with his consistent line. This cosistency does not arise from the rules which he specified as starting photography periods or from his goals, conversely we can see it when looked at his subjects, geographics, people and lifes that these are all phenomenons which trail the photographer with admirable naturalness. When I looked over his works which he studied over the various geographies of the world and regarding statements I can say that Sobol does not stand in that geographies for taking photographs but for being, and living there, for encountering with the life. His images take place as the results of these encounterings, as starting to talk.



When I glanced to these images with the aim of writing a lot on Sobols Bangkok Encounters it did not enough for me to limit myself with Bangkok Encounters. Because when I saw them the first thing that I realized that they did not tell about Bangok indeed. Those images were not telling distinctive stories about only the life in that geography, events, people. It might have also included another story which I could not gave the name yet. These photographs telling me about Jacob Aue Sobols Bangkok, or rather the stories which the photographer’s viewing point to the life met with the Bangkok, accordingly it did not enough to examine only Bangkok Encounters to perceive these images. Thus, I needed to handle his other works. Anyway I have never thought that it was enough to perceive, to consider any work of a photographer by itself as being completely different from the other works regarding with photography or not.



Those we saw in his photography were real people, ordinary events, ordinary scenes. we should even see the things which we looked in images in our geographies, in streets that we go by, environments that we present. Or it is inevitable to encounter same scenes if we go to geographies where he gone. However if you began to have look his images, for example when you looked over Bangkok Encounters there is something happening that drawing the viewer inside the Sobols story more, building up passion inside them to go deeper by each frame that face with you and his photographs start to build up an extraordinary impression. What the sine qua non of same photographies that draw us inside is: absolute intimacy. An intimacy of photographer. His naturalness”¦



Bangkok Encounters is full of the images that are almost different from each other. A child in one photograph, a dog, a lamppost with its cables popped out -great possibility- came together in one frame. In the other frame there is a naked woman body lifted up her dress in front of a plain background. In another scene there is again another blameless child face looking out the left bottom of the frame. In one image there are high appartements, there is a street scene includes a woman with her umbrella standing over stairs. These images are nither trying to explain poverty of Bangkok nor its wealthiness. They are neither focused on blameless of children nor the Bangkok nights that debauched the men. Wheras all of them are connected each other radically. Because they are all Bangkok. Because they are all Sobols Bangkok. They are all the parts which Sobol told us that he tried to establish direct comunication with life and people, is the intimacy that he sought. It was the exposition of humanity aspects which whole great literary works dealed with by photography. The intimacy which affects Sobol, his finding by following it, causes these photographs to emerge, here also affects us. Because he answers to us who look these images from the various geographies of the world to our questions by his self style. Who knows when, the painful desperation of a wet cat which looking for a food in a rainy night appears in a flash. What an incredible, is not it?



Certainly Sobol photography signatures an extraordinary work by freezing the moments met with himself through the images slipped by in the ordinariness of life. Because meeting with a “moment” in a commonnes of life slipping by rapidly, the encountering with a “moment” contained a huge story is so extraordinary. This can be performed by only individuals who I should say as though borned as a photographer as I said in the beginning of my writing. As if the life presents its miraculous moments to these people.



A human body without one leg and with crutches, his head and shoulders do not appear in photograph. Who is the person who get two of artificial birds met with this body in the same frame? Does it photographer or does it life? What about person who get a worker’s tired and squalid legs met with the well groomed and beautiful legs of a woman who passed by there, a one leg body laid on the ground met with other walking bodies?..



As the most of Magnum photographers that we have begun to hear names after 1960s even Sobol has produced photographs with the viewpoint of autobiographic. These are the works that we can see the photographer’s genuine viewpoint in each images. Anders Petersen who I meant about in my previous write was also one of photographers who had this viewpoint.



Sobol photography gets us closer to life. Because among these photographs there are some images in which we feel close ourselves, we can find intimacy on the other hand there are also some others which we do not want to have look, we can not stand to overlook, we can not accept the ways of life as well. But all these photographs do not impose somethings, while telling they do not judge people or events that are being a subject of photograph. Our inside is not restless; the viewer does not be a guest to the lives that these photographs told about, we do not have feeling like as went in other’s life without permission looking over these photographs. Because Sobol also tells his story basically, because he knows that a story without himself can not being told. These are the photographs of a sentence so starts “According to me life is”¦” with an undotted letters”¦ The sentence still goes on”¦





Sanatçı Açıklaması


Artist Statement




İlk defa Bangkok’a 2008 baharında geldim. Asya’da ekonomisi hızla gelişen şehirlerden biridir. Oysa yoksulluk ve zenginlik arasındaki uçurumun hızla arttığı şehirlerden biridir.



İlgimi çeken şeyleri Klong Toey’in yoksul mahallerinden geçen eskimiş tren yolunun hemen yakınında ailelerin yaşadığı ve Sukhumvit’deki sokak çocuklarının dolaştığı Chao Phraya’nın çamurlu ırmağının çevresinde, dar sokaklarda, Soi’lerde (Tai dilinde kenar mahalle demek) buldum. Burası, insanlarının ilgimi çektiği – onlarla iletişim kurduğumu hissettiğim veya ilgimi yönelttiğim ve benimle iletişim kurmaya istekli ya da sadece yakın olmanın getirdiği kısa bir birlikteliği paylaşmak istediği, Siam Meydanı çevresindeki sevilen alış-veriş mekanının tam karşısında.



Buna rağmen aramızda sıklıkla bir mesafenin olduğunu hissedebildim ve öyle ki sık sık şehirde sürekli değişen senaryoları fotoğraflayan bir seyirci rolündeydim. Farklı dil, yaşam ve statü farklılığından ileri gelen, dengeli bir iletişim kurmanın sürekli bir zorluğuydu. Ancak bunu başardığımızda, sıklıkla bu karşılaşmalarda –bire bir karşılaşmalar- aradığım yakınlık ve samimiyet hissini yakaladım.




I came to Bangkok for the first time in the spring of 2008. It is a city that has one of the fastest growing economies in Asia, yet it is also a place where the gap between the poor and the rich is increasing rapidly.



I found my interest in the sois, the narrow streets, which surround the muddy River of Chao Phraya, the street kids in Sukhumvit and the families who live by the old train track that runs through the slum of Klong Toey. This, as opposed to the fancy shopping area around Siam Square, is where people caught my attention – people I felt a connection with or an attraction towards, and who were willing to communicate with me or just share a brief moment of closeness.



However, I could also often feel the distance between us, and so I often found myself in the role as the spectator photographing the constantly changing scenarios in the city. Underlined by the difference in language, race and social status, it was a continuous struggle to create an equal meeting. But when this succeeded, it was often in this encounter – on a one to one basis – that I got the feeling of the closeness and intimacy I was searching for.



Çeviri (translated by) : Hasan SÖNMEZ






































Jacob Aue SOBOL Hakkında



Jacob Magnum Fotoğraf’ın üyesidir. Ayrıca, New York’ da Yossi Milo Galeriyi ve Londra’ da Diemar/Noble Fotoğrafçılığı temsil etmektedir.



1976 Danimarka doğumludur ve Kopenag’ın Güneyi’ndeki “Brøndby Strand – Güzel Kasaba Plajı” varoşlarda büyümüştür. 1994 – 1995 yılları arasında Kanada, Strathroy’da öğrenci değişimi yoluyla bulunmuş ve 2000 – 2002 arasında Grönland, Tiniteqilaaq’da avcılık ve balıkçılık yapmıştır. 2006 baharında Tokyo’ya taşınmış ve burada, 2008 Ağustos’unda Danimarka’ya dönmeden önce 18 ay yaşamıştır. Şimdi Kopenag’ da yaşamakta ve çalışmaktadır.



Avrupa Film Kolejinde çalıştıktan sonra, 1998’de Danimarka Belgesel ve Sanat Fotoğrafçılığı tarafından Fatamorgana’ya kabul edildi. Burası onun eşsiz, güçlü ifadeye dayalı stilde siyah-beyaz fotoğrafçılık alanında kendini geliştirdiği yerdir.



1999 Sonbaharı’nda Grönland’ın Doğu Kıyısı’ndaki Tiniteqilaaq’a gitti. Üç yıl boyunca çoğunlukla bu kasabada Grönlandlı kız arkadaşı Sabine ve ailesiyle birlikte bir balıkçı ve avcı olarak ve ayrıca da fotoğraf çekerek yaşadı. Sabine adlı kitabı 2004 yılında yayımlandı ve bu çalışması 2005 Hollanda Börse Fotoğrafçılık tarafından ödüle aday gösterildi.



2005 senesinde genç Mayan kızlarının okyanusa ilk açılışları hakkında bir belgesel yapmak üzere bir film çalışanı ile birlikte Guetemala’ya seyahat etti. Takip eden senede yerli Gomez-Brito ailesiyle karşılaştığı Guetamala Dağları’na yalnız başına döndü. Onların gündelik yaşamına dair hikayesini anlatmak için bir ayını onlarla beraber geçirdi. Serisi İlk Mükafat Ödülü, Gündelik Yaşam Hikayeleri, Dünya Basın Fotoğrafçılığı 2006 ödüllerini aldı.



2006’da Tokyo’ya taşındı ve iki yıl süresince son kitabı “Ben, Tokyo” adlı kitabının fotoğraflarını çalıştı. Kitap 2008’ de Leica Avrupalı Yayımcılar ödülünü aldı ve Actes Sud (Fransa), Apeiron (Yunanistan), Dewi Lewis Yayımcılık (Büyük İngiltere), Edition Braus (Almanya), Lunwerg Editörleri(İspanya), Peliti Associati (İtalya) ve Mets & Schilt (Hollanda) tarafından yayımlandı.



2008’de Bangkok’ta ve 2009’da Kopenhag’da çalışmaya başladı. Bu çalışma hala devam etmektedir.




About Jacob Aue SOBOL



Jacob is a nominee at Magnum Photos. Yossi Milo Gallery in New York and Diemar/Noble Photography in London also represent him.



Jacob was born in Denmark, in 1976 and grew up in Brøndby Strand in the suburbs south of Copenhagen. He lived as an exchange student in Strathroy, Canada from 1994-95 and as a hunter and fisherman in Tiniteqilaaq, Greenland from 2000-2002. In Spring 2006 he moved to Tokyo, staying there 18 months before returning to Denmark in August 2008. He now lives and works in Copenhagen.



After studying at the European Film College, Jacob was admitted to Fatamorgana, the Danish School of Documentary and Art Photography in 1998. There he developed a unique, expressive style of black-and-white photography, which he has since refined and further developed.



In the autumn of 1999 he went to live in the settlement Tiniteqilaaq on the East Coast of Greenland. Over the next three years he lived mainly in this township with his Greenlandic girlfriend Sabine and her family, living the life of a fisherman and hunter but also photographing. The resultant book Sabine was published in 2004 and the work was nominated for the 2005 Deutsche Börse Photography Prize.



In the summer of 2005 Jacob traveled with a film crew to Guatemala to make a documentary about a young Mayan girl’s first journey to the ocean. The following year he returned by himself to the mountains of Guatemala where he met the indigenous family Gomez-Brito. He stayed with them for a month to tell the story of their everyday life. The series won the First Prize Award, Daily Life Stories, World Press Photo 2006.



In 2006 he moved to Tokyo and during the next two years he created the images from his resent book I, Tokyo. The book was awarded the Leica European Publishers Award 2008 and published by Actes Sud (France), Apeiron (Greece), Dewi Lewis Publishing (Great Britain), Edition Braus (Germany), Lunwerg Editores (Spain), Peliti Associati (Italy) and Mets & Schilt (The Netherlands)



In 2008 Jacob started working in Bangkok and in 2009 in Copenhagen. This work is now in progress.





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok KarşılaşmalarıJacob Aue Sobol : Bangkok Karşılaşmaları

Tomas Munita Philippi ile Söyleşi



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



TOMAS MUNITA PHILIPPI ile SÖYLEŞİ


INTERVİEW with TOMAS MUNITA PHILIPPI





Sevgili Tomas, Fotoritim’e hoş geldin”¦



Renk, ışık, insan ve konu anlatımında gördüğüm en başarılı basın fotoğrafçılarından birisin. Fotoğrafçılığı ve basın fotoğrafçılığını meslek olarak seçmenin öyküsünü anlatır mısın?



Basın fotoğrafçısı olmayı hiç ummuyordum. Fotoğraflı sadece bir sanat şekli olarak yapmayı istiyordum ama fotoğrafçılık okurken bir gazetede staj yapmam gerekmişti, inanılmaz bir deneyimdi, hiç bu kadar ilginç olabileceğini düşünmemiştim ve sonrasında da bırakmadım.




Dear Tomas wellcome to Fotoritim…



You are one the most successfull press photographer regarding colour, human and telling subject. Can you tell us the story of your choosing photography and press photographer as a profession ?



I never expected to become a press photographer. i just wanted to do photography, as an art form. but when i studied photography i had to do an intern in a newspaper, it was an amazing experience, never thought it was going to be so interesting, after that i never stopped.




Ülkende yaptığın mesleğin durumu, çalışma koşulları gibi konulardan bahseder misin?



Kolay değil, orada fotoğrafçılar için pek fazla pozisyon yok ve gazeteler, yayınları ve fotoğrafları kullanmaları açısından düş kırıklığına uğratıcı. Ama özellikle kendileri yaratan yeni nesilden pek çok fotoğrafçıyı görmek cesaret verici. Güney Amerika şu an haberler için çok önem taşımadığından Şili’de serbest çalışmak çok zor.




How is the statue of your profession in your country, tell us about working conditions etc.?



Is not easy, there are not many positions for photographers and the newspapers are most of the time very disappointing in terms of publications and the way the use photos. but there are many photographers, specially from the new generations creating by themselves, which is always encouraging to see. as a freelance been based in Chile is difficult too, since southamerica is not of big importance for the news right now.




2010 yılında ülkende büyük bir deprem oldu. Hem bir vatandaş olarak hem de bir basın mensubu olarak neler yaşadın?



Depremden hemen sonra ailemin iyi olduğundan, yeterince yiyecek ve suya sahip olduğundan emin olmak zorundaydım, ondan sonra merkez üssü civarındaki en çok etkilenen bölgelere fotoğraf çekmeye gittim. Depremlere alışkın olduğumdan neyle karşılaşacağımı ve bir afet bölgesinde ne çekileceğini biliyordum.




It happened a big earthquake in your country in 2010. What did you live both as a citizen and as a press member?



Right after the earthquake i had to make sure that my family was going to be ok and have enough food and water for days, only then i could leave to photograph in the most affected areas around the epicenter. since i am used to earthquakes i know what to expect so i know what to take for a coverage in a devastated area.




Konularını seçerken nelere önem verirsin yani hangi konular sana cazip gelir? Ve çalışma planın, programın, insanlarla iletişiminden bahseder misin?



Çevre konularındaki kişisel projelerime odaklanıyorum. Şu anda benim için önemli olan bu. Hikayeleri planlamak çoğu zaman kolay değildir, ideal olanı önce bölgede dolaşmak, insanlarla konuşmak, fotografik açıdan nasıl göründüğüne bakmak ve bu açıdan araştırmaya başlayıp etrafında hareket etmektir. Her konu farklıdır, bazen insanlarla konuşmak esastır bazen de o kadar gerekmez.




What do you give importance to when you are choosing your subjects? I mean which subjects captivate you? Can you tell your working plan, programme, communication with the people?



I am focusing my personal projects on environmental issues. this is what matters to me right now. most of the times the stories are not easy to plan, the ideal is to have a first trip to the area, talk to people, see how it looks photographically and from that point start researching and moving around. every subject is different, sometimes is essential to talk to people, sometimes other times not that much.




Sence başarılı bir belgesel fotoğraf projesi (veya serisi) nasıl olmalıdır? Ne gibi unsurlar içermelidir? Ve yine başarılı bir basın fotoğrafçısı ne gibi özellikler, yetenekler taşımalıdır?



Benim için en önemli şey konunun özüdür, altta yatan ve hemen her konuda varolan duygulardır. Çoğu zaman tek bir kelimeyle basite indirgenebilir: hüzün, umut, eşitsizlik, hoşnutsuzluk, korku vs. Görsel bir dünyadaki bir proje yüzeyde kalamaz, işlenmesi, yeniden bir atmosfer yaratması, insani durumlar hakkında doğruyu anlatması gerekir. Bir basın fotoğrafçısı duyarlı ve hızlı olmalı.




In your opinion how must be a documentary photograph project (or series)? What kind of element should it be included? And a press photographer must have what kind of features, capabilities?



For me the most important thing is to get to the core of the issue, the underlying feelings and emotion present in almost every subject. Most of the time it can be simplified to one word: sorrow, hope, inequality, discontent, fear, etc. A project cannot stay on the surface of the visual world, it has to penetrate, re-create an atmosphere, tell a truth about our human condition. A press photographer has to be sensitive.. and fast.




Yaptığın meslek aynı zamanda tehlikeler ve riskler de içeriyor. Hem bu konulara yaklaşımın hem de başından geçen bir anını aktarır mısın?



Evet, bazen tehlikeli ama makul riskleri almaya çalışıyoruz. Tehlikeli bir bölgeye gitmeden önce her zaman bir değerlendirme yapılır, çeşitli türde tehlikeleri bilmek ve doğru insanlarla çalışmak önemlidir. Ama beklenmeyen şeyler her zaman olabilir, Afganistan’da birden fazla kez dövüldüm, bir çete tarafından taşla saldırıya uğradım, kısa süreli olarak tutuklandım, diğer ülkelerdeki protestolarda polis dövdü, makinelerim kırıldı vs”¦




Your occupation has got some dangers and risks too. What is your approach to these issues and can you tell a memory you lived?



Yes, sometimes is dangerous, but we try to take reasonable risks. There is always an assessment before going to a dangerous area, is important to know the different kind of dangers and to work with the right people. But always something unexpected can happen, I was beaten more than once in Afghanistan, attacked with stones by a mob, momentarily arrested, beaten by police in protests in other countries, cameras broken, etc..




Özgeçmişinde yazıyor ancak çalışmaların ile seni en çok mutlu eden başarın ne oldu?



Birkaç yıl para biriktirebilmekti. Sadece Himalayalar’a gidin, bir kaç ay bir grup göçebe ile yaşayın. Bu, fotoğrafçılığın bana verdiği en büyük başarıdır.




It is writing in your CV but which of your accomplishments make you more happy?



It was to be able to save money for a couple of years just to go to the Himalayas and live with a group of nomads for several months. This is the best accomplishment that photography has given to me.




Kabul, Kashmir, Kandahar gibi farklı yerlerde çalışmalar yaptın ve bulundun. Ekseri insanların zorluklar içinde yaşadığı bölgeler denebilir. Dünyaya ve insana bu pencereden baktığında düşünce ve duyguların nelerdir?



Bu kadar çok keder görmek acı verici. Fotoğraflarını gördüğümde bütün o yüzleri hatırlıyorum ve şimdi savaş ve tüm zorluklar arasında nasıl olduklarını merak ediyorum. Bazen orada olmak ve birkaç gün sonra tamamen farklı bir dünyada olmak gerçekten çok üzücü. Ama onların yaşamlarına tanık olup hikayelerini anlatabilmek şaşırtıcı bir ayrıcalık. Bunun için kendimi şanslı hissediyorum.




You worked different places such as Kabul, Kashmir, Kandahar. It can be said that they are the places people live in some difficulties. When you look at from this perspective what are your thoughts and emotions?



Is painful to see so much suffering. I remember all those faces when I see their photos and wonder how are they now, surrounded by war and all kind of hardships. It is really sad sometimes to get in there and get out to a completely different world few days later. But it is an amazing privilege to be able to witness their lives and to tell their stories. I feel myself lucky for that.




Kendine belirlediğin hedefler nelerdir? İleride neler yapmayı planlıyorsun?



Bunu bir hedeften daha çok bir rol olarak görüyorum, sorumlulukla yapılmalı. Röportajları yayınlayarak bir tartışma yaratma şansına sahibim, o halde dikkat isteyen yapılabilir konuları ve hangi konunun fotografik açıdan seyircinin üzerinde etkisi olabilecek bir potansiyele sahip olduğunu dikkatle seçmeliyim.




Atacama çölündeki madencilik faaliyetleri nedeniyle kirlenip kuruyan, ölmek üzere olan bir nehirle ilgili 2 yıllık projemi henüz tamamladım. Amazonlardaki bazı nehirlerle ilgili bir projeme en kısa zamanda başlayacağım.




What are your tasks about your carrier? What do you plan in the future?



More than a task I see it as a role, it has to be done with responsibility. I have the chance now to raise a discussion on certain issues by publishing reportages, so i have to choose carefully what doable subjects need attention, and from these subjects which ones have a photographic potential that can have an impact on the audience.




I recently finished a 2 years project in Atacama desert about a dying river, polluted and dried out by mining operations. I am going to start soon a project on some rivers in the Amazon.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna AKCAN




www.tomasmunita.com

Tomas Munita Philippi






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile SöyleşiTomas Munita Philippi ile Söyleşi

Michelle Bates : Plastik Kameralar



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



PLASTİK KAMERALAR


PLASTİC CAMERAS


Michelle Bates





Sevgili Michelle, Fotoritim’e hoş geldin,



Holga makine ile ilk karşılaşman nasıl oldu ve seni ne etkiledi?



Holga’yı ilk defa 1991’de Maine Fotoğrafçılık Atölyesi’nde keşfettim (şimdi Maine Medya Atölyeleri). Yaz sonunda sergisi yapılacak olan siyah-beyaz fotoğrafçılık kursuna katılmıştım. Daha önce siyah-beyaz çalışmamıştım ve konu bulmak ya da sevdiğim ve iyi olduğum çekim şekli için uğraştım. Bu Holga oldu. O zamanlar fotoğraf konusunda çok yeniydim, Holga ile kırdığım kuralları bilmiyordum.



Wellcome to the Fotoritim dear Michelle,



How did you first discover the Holga and how did it affect you?



I first discovered the Holga at the Maine Photographic Workshops (now Maine Media Workshops) in 1991. I was taking a black-and-white class that had an exhibition at the end of the summer. I hadn’t done B&W before and struggled to find a subject or type of shooting that I liked and was good at. It turned out to be the Holga. I was so new to photography at the time, that I didn’t know the rules that I was breaking with the Holga.




Ve plastik makinelerle çalışmaya başladın”¦ Fakat dünya onu ve benzeri analog makineleri unutmuştu”¦ Bu zor olmadı mı senin için?



Fotoğraflarımla ilgili hemen iyi geri dönüşler aldım ve bu hep iyi bir ilham oldu. New York’ta bir kitapçının içinde yer alan Uluslararası Fotoğraf Merkezi’ne gittim. Onlara bir Holga gösterisi yapmayı önerdim ve onlar da kabul ettiler! Böylece MPW dışındaki ilk gösterim, orada diğer ders verenlerle birlikte ICP’de gerçekleşti. Uzun süreden beri Holga kullandığım ve onu çok iyi bildiğim ve özellikle de onu çok sevdiğim için durmamı gerektiren bir sebep yok. Hatta hala karanlık odada baskı yapıyorum! Bu makineler aslında çok daha popülerler ve eskisinden daha iyi tanınıyorlar bu da insanlara ne yaptığımı açıklamamı kolaylaştırıyor.




And then you choose to work with plastic (analog) cameras”¦ But the world seems to have forgotten them and similar analogs”¦ Is it hard to stay with it?



I got good feedback on my images right away, and that’s always good inspiration! I went into the International Center of Photography in New York, which had a gallery in the bookstore. I suggested they do a show of Holga work and they said yes! So my first show outside of MPW was at ICP with several photographers who taught there. Since I have been using Holgas for so long, and am well-known for it, there is no reason for me to stop, especially since I still love it. I even still print in the darkroom! These cameras are actually far more popular and well-known now than ever before, so it makes it easier to explain to people what I do.




Plastik Kameralar adlı kitabından bahseder misin?



Her şey 2004’te, onunla ilgili seminerler verdiğim için Focal Press’teki bir editörün konu hakkında bir kitap yazmakla ilgilenip ilgilenmeyeceğimi soran epostası ile başladı. Yazmak ve makinelerle ilgili yıllarca öğrendiklerimi organize etmek çok eğlenceliydi. Birçok fotoğrafçının fotoğraflarını toplamak daha eğlenceliydi. Kitap, 1960’ların sonlarından günümüze kadar popüler hale gelmiş oyuncak makinelere kapsamlı bir bakış içeriyor. Geçmişe ve pek çok fotoğrafçının çalışmasına, Holgalar ve diğer makinelerle nasıl çekim yapılacağına, kitap listelerine, internet sitelerine ve diğer kaynaklara yer veriyor. 50 fotoğrafçıyı kapsayan ilk baskı 2006’da, ikincisi 2010’da yapıldı.




Could you tell about your book called Plastic Cameras?



It started in 2004 with an email from an editor at Focal Press asking if I was interested in writing a book on the topic, since I was teaching workshops about it. It was great fun to write down and organize all I had learned about the cameras over the years. And it was even more fun was collecting the images from so many great photographers. It is a comprehensive look at toy cameras, since they became popular in the late 1960s to today. It includes the history, work by many photographers, how-to info for shooting with Holgas and other cameras, and lists of books, websites and other resources. The first edition came out in 2006 and the second in 2010, which includes 50 photographers.




Holga, yaratıcılığı daha mı çok ortaya çıkartıyor?



Hem evet hem hayır. “Normal” makinelerle kıyaslanınca ki bugün bunun dijital olduğunu varsayıyorum, kameranın nasıl çalıştığını düşünmeye daha az zaman harcarsınız, kompozisyon ve konuya odaklanmak için daha fazla zamanınız olur. Öte yandan Holga ile herhangi bir eski fotoğraf çeken pek çok insan sadece makinenin verdiği efekt nedeniyle bunu ilginç buluyorlar. İdeal olan sizin kendi sanatsal görüşünüzü bulmanızdır, hangi aracı kullandığınız önemli değildir.




Do you think you can be more creative with Holgas?



Yes and no. As compared with “normal” cameras, which I suppose today are digital, I think you can spend less time figuring out how the camera works, and more time focusing on composition and subject. On the other hand, many people take any old picture with a Holga and think it’s interesting just because of the effects the camera gives it. The ideal is to find your own artistic vision no matter what tool you’re using.




Ve fotoğrafçılara kendi izlediğin yolda eğitim veriyorsun”¦ Onların izlenim ve tepkileri hakkında ne söylersin?



Oyuncak kameralarla ilgilenen kişilere olduğu kadar fotoğrafçılıkla veya bu makinelerle hiç tecrübesi olmamış kişilerin oluşturduğu karma kalabalıklara da seminerler veriyorum. Her iki tip insan grubu da bu kameraları kullanmak veya düşük teknolojili başka şeyler keşfetmek için ilham alıyorlar.



Tabii ki bu makinelerin kullanımında bazı sorunlar var. Filmi nereden alacaksınız, nerede banyo ettireceksiniz, nasıl bastırtacaksınız gibi… Şu an çoğu insan için dijitalden daha karmaşık, bu nedenle yapmanız gereken bir seçimdir.




You are teaching about these cameras to photographers -what can you say about their concerns and reactions?



I teach classes to people who are already interested in toy cameras, but I also give lectures to more mixed crowds, including people who have no experience with photography or these cameras. For both types of people, most people leave inspired, either to try these cameras, or to explore something else that it low-tech.



Of course, there are issues using these cameras. Where to buy film, where to get it developed, how to make prints, etc. It’s far more complicated than digital for most people now, so it’s a choice you have to make.




Fotoğraflarının çoğunda geniş açı görüntüsü var. Bu Holga’dan mı kaynaklanıyor yoksa senin stilin mi?



Benim Holga fotoğraflarım doğrudan makinede olduğu haliyledir, kesilmemişlerdir. Görüntüler biraz yuvarlak ve oldukça geniş açılı- Holga’nın çekimi böyle ve ilaveleri kaldırdığınızda fazladan genişlik ve vinyet alabilirsiniz. Kenarı takip eden ve şekli vurgulayan el yapımı karton negatif taşıyıcısı kullanıyorum. Bu taşıyıcıyı 1991’de yapmıştım ve hala fotoğraflarıma kendine özgün şekillerini vermek için kullanıyorum. Holga şimdi Holgalar için geniş açı ve tele adaptörleri yapıyor ama onları henüz ciddi olarak kullanmaya başlamadım. Pinhole Geniş Holga seviyorum ve yeni Panoramik Holga için sabırsızlanıyorum.




In most of your work you use wide-angle view.. Is it a feature of Holga or your style?…



My Holga images are all directly from the camera, not cropped. The images are a little bit round and quite wide-angle – this is how the Holga shoots, and when you remove the inserts, you get the extra wideness and vignetting. I use a hand-made cardboard negative carrier that follows the edge and accentuates the shape even more. I made this carrier in 1991 and still use to to give my images their unique shape. Holga now makes wide-angle and tele adapters for the Holgas, but I haven’t started using them seriously. I do love the Pinhole Wide Holga and am looking forward to the new Panoramic Holga.




Pek çok önemli fotoğrafçının oyuncak kameralar kullandığını söylüyorsun. Sence neden bunu seçmiş olabilirler?



Kitabımdaki tüm fotoğrafçılar çok güçlü ve sanatsal görüşe sahipler. En azından bazı çalışmalarında oyuncak makineler kullanmayı tercih etmişler ama onların fotoğraflarını gördüğünüzde fotoğrafların makineden daha çok kendi görüşleriyle alakalı olduğunu anlıyorsunuz. Bazen düşük teknoloji nitelikli görüntülerden hoşlanıyorlar (özellikle eski Diana makinelerle) ama diğer önemsiz görünen zamanlarda makine sadece bir araç haline geliyor. Bunlar kare format için çok hafif ve ucuz – ayrıca şimdi iPhone için kare yapabilen, düşük teknolojiymiş gibi görüntüler oluşturabilen pek çok uygulama olmasına rağmen insanlar onların yerine bunu tercih ediyor. Pek çok insan benzer nedenlerle Holga’yı tercih ediyor ama diğer araçları da seviyorlar, bazıları onu diğerlerinden daha değerli buluyor. Tüm bu makineler aynı zamanda eğlenceli de… Pek çok insan onları sadece bunun için seviyor.




You present important photopragraphers who use toy cameras. In your opinion, why do they choose them?



All of the photographers in my book have a very strong personal artistic vision. They have chosen to use toy cameras for at least some of their work, but when you see their photographs, it is more about the images and their vision than the camera. Sometimes they like the low-tech qualities of the images (especially with the old Diana cameras), but other times that is downplayed and the camera is just a tool. For a square format camera, these are very light and cheap – although now there are so many apps for the iPhone that also make square, low-tech looking images, many people are choosing those instead! Most people site similar reasons for using Holgas, but like any other tool, some people take it to a higher lever than others. All these cameras are also fun, and many people love them just for that.





Michelle in front of the Kodak House in Nepal. Photo by David Robbins




Polaroidler hakkında düşüncelerin nelerdir?



Polaroidler- artık onları anlık fotoğraflar olarak adlandırmamız lazım, değil mi? İnsanların dijitalle fotoğraflarını hemen göstermek istedikleri günümüzde bile anında baskıda büyüleyici birşeyler var. Bu eşsiz bir nesne- onları göstereceğiniz birileri olmalı. Hatta bir görüntünün taranmış hali gerçek bir baskıdan farklıdır. Bu, korumak ve saklamak, sevmek ve sergileme gibi bir şeydir ve baskı biraz pahalı olduğundan yavaşlamak ve gerçekten ne çekeceğinizi düşünmek zorundasınız. Holga’mda bir instant back kullanıyorum ve aynı zamanda tıpkı Holgalarım gibi insanları güldüren komik görünümlü FujiFilm Instax Mini’m de var. Bir diğer favorim de Rollei MiniDigi (dijital fakat çok sevimli).




What do you think about Polaroids?…



Polaroids – now we have to call it instant photography, right? – are wonderful! Even today, when people are used to immediate viewing of their images with digital, there is something magical about an instant print. It is an object that is unique – you have to be with someone to show it to them. Even a scan of the image is different than the actual print. It is something to keep and treasure, show off and love, and since they are somewhat expensive per print, you are forced to slow down and really consider what you want to shoot. I use an instant back on my Holga, and also have a FujiFilm Instax Mini, which is a funny-looking camera that makes people smile, just like my Holgas, and my other favorite, the Rollei MiniDigi (which is digital, but super-cute).




Ve son olarak sanatınla ilgili gelecekteki planların nedir?



Fotoğraf üretmekten, plastik makinelerle ilgili ders ve konferans vermekten zevk almaya devam ediyorum. Seyahat etmeyi seviyorum ve insanlar bu muhteşem eğlenceli makinelerle ilgilendiği müddetçe çekim için, dersler vermek için dünyanın değişik yerlerine gitmeyi sürdürmeyi umuyorum.



And finally what is your plan for the future on your art?



I continue to enjoy making images, and teaching and lecturing about plastic cameras. I love to travel, and hope to continue going to different parts of the world shooting and teaching, and long as people are interested in learning about these fabulous fun cameras.





Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translated by) : Berna AKCAN











TEDxRainier – Michelle Bates – Toying with Creativity







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Michelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik KameralarMichelle Bates : Plastik Kameralar

İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine




İLTERİŞ TEZER ile SÖYLEŞİ





Şebnem Aykol: Öncelikle bize zaman ayırdığınız ve evinizde ağırladığınız için size ve eşinize çok teşekkür ediyoruz İlteriş Bey.



İlteriş Tezer: Rica ederim.



Şebnem Aykol: Hocam bize biraz kendinizi tanıtabilir misiniz?



İlteriş Tezer: Elbette. Fotoğrafa Alman Lisesi’nde başladım. Yüksek Kaldırım’dan inerken, kaldırım üzerinde kitapçılar vardı. Kadıköy’e geçmek için bir gün yine Yüksek Kaldırım’dan inerken Almanca bir fotoğraf dergisi gördüm. Bir fotoğraf, fotoğrafı çekenin ayakları, deniz, çakıllar, ileride yelkenliler ve gökyüzünde bulutlar”¦ Aşağı yukarı 90 derecelik bir fotoğraf. Ve benim o dönemde bildiğim fotoğraf makinaları bu fotoğrafı çekemez, bu fotoğraf nasıl çekildi? Hemen dergiyi satın aldım ve okudum. İşte “field camera”, yani nasıl diyelim; hem objektifi hem de arkası hareket edebilen kamerayla fotoğrafçı bunu çekmiş, sonsuz alan derinliği var.



Okumaya başladıkça ilgi arttı, ben de böyle fotoğraf çekebileyim istedim. O sene sınıf birincisi olunca pederden hediye olarak bu kameradan bir tane aldık, bir Lubitel. Çektik, çektik; film satın al, banyo ettir, iki baskı, üç baskı derken para bitti. Sonra bütün yaz fotoğraf çekme hayallerimiz böylece yattı.




Aradan zaman geçti, ODTÜ’de üniversite okuyorum, ODTÜ Mimarlık. Orada çizimlerin, maketlerin fotoğraflarını çekmek gerekiyordu. O zaman bir Canonet 28 edindim. Onun da çekimi kısıtlı, objektifi tek ve 40 mm. Tabi her istediğimizi çekemiyoruz. O zaman öğrenci bütçesiyle de objektifi değişen makina bulamıyoruz, ama o heves devam ediyor. Üniversite bitti, mimarlığa devam, projeler vs. Ve sonunda 1984 yılında harika bir makina buldum ve aldım; Rus Malı Zenit J.



Şebnem Aykol: Tüm mimarların eline değmiş olan J.



İlteriş Tezer: Evet ya, dünyanın en iyi markası. Tabi ben bu hayaller ve mutlulukla uçarken, kızkardeşimin kocası bir Nikon F3 almış. Kaldı mı bizim Zenit aşağıda, bir gecede bizim kaşane gecekonduya döndü J.



Ondan sonra şöyle bir baktım, anlaşıldı İlteriş dedim. Bu kademeye ulaşmak için çalışmaya başla. Ondan sonra çok farklı fotoğraf makinalarım oldu; Nikon F2, Nikon F3, Nikon F4, Nikon F5 serisi ve tüm objektifleri tamamladık. 20 mm’ye kadar hepsini edindim ve sonra İFSAK’a devam, ayın yarışmaları filan”¦




Şebnem Aykol: Hocam, İFSAK dönemini ayrıca konuşalım. 1970’e dönelim mi? İlk karanlık odamı 1970’de kurdum demişsiniz.



İlteriş Tezer: Evet doğrudur. İlk karanlık odamı 1970’de kurdum. Bir İtalyan mimar, sehpasıyla beraber 60cm. lik bir agrandizörü İtalya’dan almış getirmiş, İtalya’ya geri dönüyordu, bana sattı. Hemen Canonet 28’im ve yeni agrandizörüm ile karanlık odamı kurdum ve çalışmaya başladım. Banyo, deneme yanılma derken, ufak ufak baskı almaya başladım. Tabi kökten bir bilgi yok, o zaman yapabileceğim şey okumak oldu, ne kadar fotoğraf dergisi varsa, onları edinip; nasıl banyo yapılır, nasıl baskı alınır. El yordamı ile birşeyler yapmaya başladım. İFSAK’ın bu anlamda büyük katkıları vardır; İFSAK’ta bütün deneyimli fotoğrafçılar gelir ve ayın yarışmasında kritik verir. Kritik duyunca insanın fotoğrafa bakış açısı değişiyor. Fotoğrafa bakış açısı değişince de farklı açılarda, farklı disiplinlerde fotoğraf çekilmeye başlanıyor. Ben manzara fotoğrafı seviyordum, sonra insan fotoğrafını sever olduk, ondan sonra kedi sever olduk, sonra bina sever olduk, sokak sever olduk, en son da sokaktaki sümüklü çocuklar bizim baş modellerimiz oldu J.



Şebnem Aykol: J



İlteriş Tezer: Her pazar nerede sümüklü sokak çocukları, biz oraya”¦ Tabi şakasına söylüyorum. Derken 1987 yılında atölyeyi kurduk.



Şebnem Aykol: Hocam yine bir duralım. Size öncelikle başka bir soru sormak istiyorum, onu cevapladıktan sonra atölyeye geçelim olur mu? Fotoğrafı ciddi ciddi hayatınıza aldıktan sonra, mimarlığı bırakıp sadece fotoğrafa mı yöneldiniz?



İlteriş Tezer: Yok hayır, mimarlığı bırakmadım, hayatımı mimarlıktan kazanıyordum. Halen de öyle, şu an danışmanlık yapıyorum ama bundan yaklaşık 3-4 ay once Azerbeycan’da çok büyük bir turizm kompleksi projesini A’dan Z’ye tamamladık, bitirdik. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim benim kadar çeşitli proje dalında çalışmış mimar yok. Golfünden başlayıp, hastanesine, hastaneden polikliniğine, üniversitesinden turizm kompleksine, bakarsanız bu kadar geniş bir yelpazede ve disiplinde çalışmış mimar yoktur.




Şebnem Aykol: Bu temponun içine fotoğrafa ve sonrasında da atölyenize zaman ayırdınız öyle mi?



İlteriş Tezer: Fotoğraf benim dinlendiğim alan. Mimarlıktan sıyrıldığım alan. Atölye ile mimarlığın, o katı, kötü, üçkağıtçı döngüsünden sıyrılıp fotoğrafa başlıyoruz. Herkes bana bunu soruyor, hocam ücret ne kadar? Ben ücret almıyorum, çünkü fotoğraf benim gönül işim. Gönül işi yapıldığı zaman bunun ücreti olmaz. Çünkü para alındığı zaman, paraya döndüğü, çıkara döndüğü anda tadı kalmaz. Ben canı gönülden bütün fotoğraf bilgimi aktarıyorum. Öğrencilerim de bunu bilirler.



O dönemlerde siyah beyazda, ben, Aclan Uraz, Sedat Tosunoğlu ayın yarışmalarında ilk ödülleri alıyoruz hep. Altışar fotoğraf seçiliyordu, 10 ay boyunca. Ayın fotoğrafı sergisinde altmış fotoğrafın 24 tanesi benim fotoğraflarımdı, bunu gayet iyi hatırlıyorum.



Hatta Nevzat Çakır’la bir tatlı hatıramız var. Ben tek seçiciyim, seçmeyeceğim senin fotoğraflarını dedi. Ben de Nevzat’ı nasıl kandırırım diye bir tane 18×24 bastım, bir tane 30×40 bastım, bir tane 20×30 bastım ve her birini farklı desende ve kontrastta kağıtlara bastım. Porteydi fotoğraflar, geliyor bakıyor bakıyor benimkileri bulmaya çalışıyo birbirine benzeyen 3 farklı fotoğrafı bulmaya çalışıyor. Derken 3 taneyi seçti ve bunlar finale kaldı dedi; benim üçü de finale kalmış oldu böylece. Son aşamada bu dedi birinci- benimki, bu ikinci- benimki ve bu üçüncü o da benim ki J. Ama arkasını görmüyor fotoğrafların hala kime ait olduğunu bilmiyor. Sonra hemen bakayım kiminmiş bunlar dedi ve bir de baktı ki İlteriş Tezer, tüh yahu, amma üçkağıtçıymışsın, farklı kağıtlarda basmışsın dedi, güldük epeyce.



O zamanlar İFSAK’ın çok bambaşka bir havası vardı. Fotoğrafçılarıyla, ustalarıyla, çok hoş bağları olan bir yapısı vardı. Şimdi İFSAK’da onlar kalmadı.



Şebnem Aykol: Daha önce Sevgili Oral Gönenç ile yaptığımız söyleşide kendisi de sizin anlattığınız o hoş, besleyici ve öğretici ortamdan söz etmişti.



İlteriş Tezer:
Evet o dönemler başkaydı. Şimdi İFSAK’da bilgi aktarımı para, gelin kursa size öğretelim efendim. Bilgi benim için bedavadır. Ben mimarlık mesleğindeki bilgilerimi de bedava aktarıyorum. Fotoğraf bilgilerimi de bedava veriyorum. Lisan bilgilerimi de bedava aktarıyorum. Ama mesleğimi uygulamak ile ilgili bir iş oldu mu parasını talep ediyorum elbette. O apayrı, karşılıklı bir ticari ilişki. Ama bir mimarlık öğrencisi veya yeni mezun bir mimar, gelip de yanımda çalışıyorsa bütün bildiklerimi ona yavaş yavaş, kapasitesi çerçevesinde enjekte ediyorum. Sonuçta onun yükselmesi benim işimi kolaylaştırıyor.




E fotoğrafta da aynı durum söz konusu, Cemil Ağacıkoğlu geldi, hiç bir şey bilmiyor. Eline almış bir tane Canon A1….. süper makina; Nikon F3 ve Canon A1 o zamanın en baba fotoğraf makinaları, kurban olmuş makinaya. Basamıyor, çıkaramıyor, yıkayamıyor, edemiyor. Baktım ki ilk başta bir A1 ile başa çıkamayacak; alan derinliğini, diyaframı, enstantaneyi bilmesi lazım, asa, yıkama hiç birine hakim değil, bilmiyor. Gittik hemen bir tane Canon EOS1000 aldık Cemil’e, bas karnına ötsün cik cik J. Ayarlarını optimum getirdiğim makinayı verdim eline, bas çek bas çek dedim. Yıkadık, bastık, e harika oldu, gördün mü bak kolaymış. Cemil uzun sure diyaframı soramadı, enstantaneyi soramadı; dedim günü gelecek. Cemil bu arada dünya birincisi oldu. Bir gün bir iş için Kars’a gitmiş, kar yağmış fotoğraf çekecek, Kars’ta kızak yarışları var. E ne yapacağım diye heyecanlanmış arıyor; Cemil’cim kara doğru doğrult makinanı oku ve üzerine 3 stop aç, kaç asa filmin, filmim 400 asa, makinanı 100 asa’ya kur ve sanki 100 asa çekiyormuş gibi fotoğrafları çek. Çekmiş geldi, bir banyo yaptı, bunların hepsi harika çıktı diyor; e tabi çıkar.



Bundan sonra merak etti ve sordu nasıl diye? Önüne beyazı koydum, siyahı koydum, griyi koydum. Ve çek bakalım bunları dedim. Çekti, banyo ettik hepsi aynı yoğunlukta. İkisi yanlış, birisi doğru. Gri doğru, beyazı çekersen onu da gri çekiyor, siyahı çekersen onu da gri çekiyor. E kardeşim makina gri okur, sen kendin makinaya onun beyaz mı, siyah mı, gri mi olduğunu söyliyeceksin. Yani makina ayarları ile oynayarak doğruyu çekeceksin. Bundan sonra Cemil yavaş yavaş enstantane, alan derinliği, flaş patlatma, ters ışık vs. öğrendi ve ustalığa kadar yükseldi. Kesinlikle hocalık kolay değil; öğrenci vardır, çok kabiliyetlidir ama teknik verilerde tıkanabilir, onu tıkama aç önünü gitsin, o sonradan geri döner ve toparlar o bilgileri. Cemil’de tam olarak böyle oldu. Cemil şimdi super, her türlü makinayı kullanıyor, her türlü işi yapıyor, ışığı okuyor, pozometreyi orada da, burada da kullanıyor, ve yapıyor bu işi. Sonuç, tüm öğrencilere aynı şeyi öğrettim. Karanlık odaya girdik, film yıkamayı öğrettik, zone sistemini (135’lik filmlerde yapılmaz) öğrettim. Yani 135’lik kamerayla, bir Leica ile bu sistemi Türkiye’de uygulayabilen bir ben vardım, başkası yok. Oturdum laboratuarda birbir testlerini yaptım. Ve bu testlerden sonra nasıl basıldığını, nasıl edildiğini, anlattım. O zaman da Zone sistemini soruyorum sağa sola; bilenler çok karışıktır da şöyledir de böyledir de. Yahu onu söyleyene kadar bir anlat nedir ne değildir, yok söylemiyor.



Bir mimarlık semineri için Amerika’ya gittik. Orlando’dayız. Bir taksi şoförü var, orada olduğumuz süre içinde bize mihmandarlık etmesini rica ettik. Ben de orada ağır grip oldum, dedim ki ne yapacağız eyvah. Şoför hemen bir yeri aradı ve bir bayan çıktı telefona, durumu sordu ve şoförü yönlendirdi ve filan alışveriş merkezine git ve oradaki sağdaki raflardan bilmem ne adlı ilacı al dedi. Gerçekten de elimizle koymuş gibi bulduk ve bir tane içtim, yarım saat sonra epeyce bir rahatladım, nefesim düzene girdi, burun akıntılarım filan durdu, kendime geldim. Birden aklıma geldi, bu kız bu kadar herşeyi detaylı biliyor, bir kitapçı bulmamıza da yardımcı olabilir, aradık dedim ben Ansel Adams’ın fotoğraf kitaplarını arıyorum. Tamam dedi, şoförümüze tarif etti. Gittik bir kitap mağazasına, bağ bahçe içinde, kırsal bir alanda. Sorduk bizi Ansel Adams’ın kitaplarına yönlendirdiler, 3 tane kitabı var; The Camera, The Negative ve The Print. Üçünü birden aldım ve yurda döndüğümde başladım çalışmaya.




Okudum, okudum. Zone sistemi neymiş meğerse, Ansel Adams yanlış bir yargıyla sistemi çözmüş. Ama hala yanlış yargıyla da ölüp gitti. Yanlış yargısı da şu; düşük ASA’lı filmler düşük kontrastlıdır, yüksek ASA’lı filmler yüksek kontrastlıdır, o bunun tersine inanmış; düşük ASA’lı filmler yüksek kontrastlıdır, yüksek ASA’lı filmler düşük kontrastlıdır diye düşünmüş. Ve bunu kanıtlamak için deneyler yapmış ve deney notlarını almış, deney üstüne deneye devam etmiş, baskılar yapmış. Ve derken zone sistemini bulmuş, bir filmi nasıl ışıklandıracağını, neye göre ışıklandıracağını çözmüş. Siyah beyaz çekiyor ve field kamera dediğimiz negatifinin büyüklüğü A3 ebatında. Kamyonetin üstüne monteli, kamyonet ayaktan sabitleniyor, titremez hale geliyor. Ansel Adams elinde spotmetreyle her noktadan ölçü alıyor. Işık ortalamasını alıyor, aldığı ışık ortalamasına göre, maksimum kontrastlığa göre bir çekim süresi belirliyor. Film hep aynı, ASA hep sabit. O ışıklandırdığı filminde kaç dakika yıkanacağını orada yazıyor. Ve bunları küvetlerde zemine değdirmeden yıkıyor ve çıkarıp kurutuyor. Ve kuruttuktan sonra, baskıya giriyor. E tabi bu kadar büyük bir negatifi aydınlatması için, arkasında çok şiddetli bir ışık olması lazım, e o şiddetli ışık bizim filmi buruş buruş yapıyor. Bunun olmaması için içinden soğuk su geçen bir agrandizör yapıyor. Neymiş, buradan kuvvetli ışığı veriyor, bu ışık agrandizörün içindeki soğuk sudan geçiyor filmin üstüne, filmin üstünden de ekrana vuruyor ve basıyor. Yosemite Parkı’nda kar fırtınasında çektiği meşhur fotoğraftır. Herkes Ansel Adams bunu bır defada bastı zanneder, ben de öyle zannediyordum. Sonra okuduk ki; 25 defa basmış bir defa tutturmuş. Niye bir defa tutturmuş? Çünkü sahnenin siyahını grisini beyazın detayını yakalamak için gece gündüz bunu basmış ve sonunda bir tane elde etmiş.



Sonuçta biz de aynı şekilde girdik ettik, denedik oldu. Çocuklara diyordum ki, kışın yağmurlu, çamur gibi havada İstanbul’da bana öyle bir fotoğraf getirin ki içinde beyazı da siyahı da olsun ve her ikisinin de detayı olsun. Normal 400 Asa filmi alıp gidin çekin, çekemezsiniz. Çektiğiniz zaman çamur gibi çıkar. Hele düşük Asa’lara giderseniz iyice gri bir fotoğrafla geri dönersiniz. Biz hep 400 Asa kullanıyorduk, biraz da işin kolayına kaçıyorduk. Tek standart fim olsun diye 400 Kodak kullanıyoruz. Ansel Adams’da okuduklarım ve kendi deneyimlerim sonucunda, ışığın şiddetini, havanın ışık miktarını ve sahnenin kontrastlıklarına gore film çekimini değiştiriyorum. 400 Asa, 200 Asa ve 100 Asa’ya iniyordu. Ya da 400 Asa, 800 Asa, 1600 Asa’ya kadar yüklüyorduk. Bunları yükleyip geri çekerek fotoğraf çekiyordum. Kışın 1600 Asa’ya yüklediğim zaman, o açık griler beyaz dönüşüyor, koyu griler siyaha dönüşüyor ve istediğimi elde ediyordum. Kışın böyle, yazın geliyorduk; pantolon gölgede siyah, güneş de beyaz gömleğe vurmuş. Beyaz gömleğin ve siyah gömleğin dikişini istiyorum diyordum. O zaman da 400 Asa filmi 200, 100 Asa çekiyordum. Işığı ona gore okuyup, banyoyu ona gore yapıyordum. Sonuç istediğim gibi oluyordu tabi.



Şimdi bunları denendik denendik, öğrendik ve çocuklara aktardık. Maalesef çocuklardan bunu alan olmadı. 100 küsur öğrenci geldi geçti, hiçbiri alamadı. Ancak şunu yapıyorlardı, hocam bu havada kaç çekelim, ne yapalım, nasıl yıkayalım. Ben hesabımı yapıp şöyle çekin, şöyle yapın böyle yıkayın diyordum. E söyleneni yapınca iyi sonuç elde ediyorlardı.



Derken dijital çıktı ve ilk aldığım makina 2 milyon pikselli bir Canon’du. O zaman onu bulduk, hızla çekiyoruz, bakıyoruz, basıyoruz. Photoshop’un düzenleme durumları derken, 2 milyon, 3 milyon oldu, 5 milyon 8 milyon oldu, 8 milyon 12 oldu ve geldik 18 milyon piksele kadar. 135’lik kameranın çektiği ile normal dijitalin çektiği 8 milyon eşit. 8 milyon pikseli aştığınızda analog kalitesini geçmiş oluyorsunuz. O noktaya gelindiğinde zaten iş bitiyor.




Ben dijital çekmeye başladığım zaman, portre sergisi açtık, atölye sürüyordu; ilk defa dijitalden baskı ile açtık bu sergiyi. Bazı usta fotografçılar (İbrahim Zaman) beni bu yüzden yerden yere vurdular. Bir tek Ömer Bakan: “Niye yerden yere vuruyorsunuz, gayet pırıl pırıl, analog filmle eşit kalitede fotoğraf basılmış. Türkiye’de ilk defa dijitale geçen İlteriş Hoca’dır, çığır açıyor” dedi. Ki o zaman printerlarımız, baskı kağıtlarımız tam da gelişmiş değildi. İbrahim Zaman: “Sen harika fotoğrafçıydın, ne yapıyorsun buna giriyorsun?” dedi. Sabit Kalfagil: “İlteriş’ciğim olur mu hiç, siyah beyazın padişahı oldun, bu saatten sonra bu hiç yapılır mı?” dedi



Geçenlerde İbrahim Zaman’ın elinde dijital makinayı görünce,….. gülümsedim. Gelişmeye ayak uyduramazsan arkada kalırsın, gelişmeye ayak uydurmak içinde çalışmak lazım, kendini yenilemen lazım. Benim yaptığım o. Dijitali aldık, bir yerlere kadar getirdik.



Şebnem Aykol: Peki Hocam, İFSAK ile bağınız hala devam ediyor mu?



İlteriş Tezer: Hayır, ben iki senedir İFSAK’a uğramıyorum ve aidat ödemiyorum.



Şebnem Aykol: Derneğin günümüzdeki işleyişi ile ilgili görüşleriniz öğrenebilir miyim?



İlteriş Tezer: Dernek herkesin kendi çıkarı için bir ticarethaneye dönüştürülen, eski dernek ruhu kalmayan bir ticarethane oldu. İFSAK’a kurslara gidip hiç birşey almayan birçok kişi bana geldi ve benle konuştuktan sonra İFSAK’a boşuna para vermişiz dediler.



Benim İFSAK ile ilişkilerimin bozulması da, karanlık oda kullanımıyla başlar. Atölye için İFSAK’ın karanlık odasını kullanıyorduk. Bana bedava veriliyordu. Fimlerimizi, banyolarımızı, kağıtlarımızı kendimiz alıp götürüyorduk, sadece agrandizör ve ışığı kullanıyorduk. Karanlık odanın tasarımını değiştirmiştim. Ben basıyordum, onlara dönük bir şekilde ve onlara yıkatıyordum. Orada herşeyi birebir yapıp, görüp öğreniyorlardı.




Önceki yönetim, İlteriş Bey siz burayı sürekli kullanıyorsunuz ve İFSAK’ın burada bir kârı olmuyor dedi. Nasıl bir kâr olsun istiyorsunuz dedim. Burada ben hiç bir maddi kazanç sağlamadan İFSAK çatısı altında fotoğrafçı yetiştiriyorum. E ama İFSAK’a bir çıkar yok ki dediler. Seans başına bir para ödeyin dediler. Orada ilk bir tadım kaçtı. Neyse çocuklar bir iki seans adam başı 2,5 lira topladılar bugünün parası ile 15-20 kişiyiz İFSAK’a bırakılıyor.



O arada karanlık odayı bırakamıyorum, çünkü en büyük derdimiz elde ettiğimiz negatiften aynı baskıyı bir daha kimse yapamıyor. Öyle bir negatif elde etmemiz lazım ki, o negatiften devamlı aynı baskıyı versin.



Bunu nasıl yapıyoruz, ben tre-filmi direkt olarak pozitif basıyorum. İdeal tre-film baskıyı pozitif olarak elde edince, kontakt baskı ile ondan negatif üretiyordum. Elinizde her zaman aynısını üretebileceğiniz bir negatif oluyor. Çocuklara da aynı kursu verdiğim için, tre-film ile çalışıyoruz. O kurs bitince ben de İFSAK ile bağımı kopardım. Bir iki kez gösteri filan istediler, seve seve İFSAK’a gönül borcumuz var diye tabi dedim. İFSAK’dan öğrenciler ile iletişimimiz oldu.



Derken yeni yönetim geldiği zaman, bana İlteriş Bey siz ne yapıyorsunuz dediler. Atölyemiz var, her Pazar biraraya geliyoruz dedim, biraraya geliyor fotoğraf bakıyor, fotoğraf konuşuyor ve fotoğraf çekiyoruz, fotoğraf öğretiyorum çocuklara dedim.



Öyle olmaz dediler. Peki, sizce nasıl olması gerekiyor dediğimde; ”Üyeleriniz öncelikle İFSAK’daki kursu bitirecek ki sizin atölyeye gelebilsin” dediler. Peki, başka? “Siz konuyu rastgele seçmeyeceksiniz, biz İFSAK olark size belli konu vereceğiz, siz o konuyu çalışacaksınız”. Peki başka? “Belli gruplar yapacağız ve siz o gruplara ders vereceksiniz”. Ekmeğimi mi veriyorsun, suyumu mu veriyorsun, paramı mı veriyorsun, karanlık odanı mı veriyorsun, ne veriyorsunuz bana dedim, cevapsız kaldı. E efendim İFSAK üyesi olmayanları da alıyormuşsunuz dendi, e alıyorum size ne, sizin bunu sorgulama hakkınız var mı? Orada başladı ve benim nevrim iyice döndü. Atölyeler açılır kapanırdı, sürekli açık kalan bir atölye, 1987’den beri emek veriyor ve devam ettiriyorum atölyeyi. Tüm açılıp kapanan kurslar, para tuzağı, üç kuruş için. İFSAK şu an ne yazık ki bu zihniyette. Benim işim olmaz bu zihniyetle. Sergi açmak istesem, otellerin birine gitsem, haber salsam, hepsi gel hocam der. O gönül, o birliktelik, o dernek havası İfsak’da kalmadı. Onun içinde İFSAK’dan geçen gün aradılar beni, İlteriş Bey sizin 2 senelik borcunuz var dediler, dedim borç morç yok, ödemiyorum. Bunca yıl atölyede hizmet verdik fotografçı yetiştirdik nedir bunun ödülü? E hocam onur kurulu üyeliği için müracat edecektiniz? Bir insan onur kurulu üyesi olmak için müracaat eder mi? Yönetimdekiler layık görür kurul kararı ile atar. E bunca yıl sana hizmet edeceğim, 30 küsur sene, her sene ödeyeceğim üzerime düşen aidatı. Onur kurulu üyeliği için de dilekçe verip müracaat edeceğim. Ne saçma bir istek!!! Sen yap onur kurulu üyesi, seneler boyu süren hizmetlerimden, fotoğrafa olan katkımdan dolayı. Neymiş beni yapın efendim diyecekmişim, niye diyeyim ki? Yapmayın ne farkeder. Yakında atılışım da gelir, bana ne.



Atölye olarak Erol Taş’ın kahvesinde toplanıyorduk, sonra çay fiyatları arttı biz de orayı terk ettik. Sonra bizim çocuklardan biri Haliç kıyısındaki Otel Daphni’s var, hocam orda buluşsak olur mu? Gidip konuşuldu fiyatlar, herşey gayet iyi. Pazarları açık büfe kahvaltı vs. Şimdi yaklaşık 3 haftadır orada toplanıyoruz.




Şebnem Aykol: 1987’ten beri kesintisiz devam ediyor mu atölyeniz?



İlteriş Tezer: Evet. Ben her Pazar günü gidiyorum. Yalnız öğrenciler bazen gelmemezlik yapıyorlar. Öğretmen her hafta gidiyor, öğrenciler istediği zaman J. Ama işin ilginci, bir hafta mail atmayayım, 10 tane mail birden; hocam mail atmadınız, hocam ne oldu mail atmadınız. Mail atmama gerek bile yok, ben her pazar oradayım, yerimiz yurdumuz belli.



Gelenler eskiden siyah beyaz döneminde 5er 6şar siyah beyaz fotoğraf getirirlerdi.10-15 kişilik bir gruptuk; 70-80 kadar fotoğraf Erol Taş’ın kahvesinde, duvarlara konur, tek tek bakılır ve üzerine konuşulurdu. Anlatırdım, bu böyle, şu şöyle olacak, bunu böyle bas filan diye. Bir anlamda sergiye hazırlık olurdu. Şimdi iş dijitale dönüşünce farklı oldu.



Şebnem Aykol: Herkes laptop ile mi geliyor?



İlteriş Tezer: O da iyi, laptop da getirmiyorlar, ellerinde USB bellek, e hocam”¦ E bir de virüslerle uğraş J. Koyduk barkovizyon perdesini, başladılar kaçmaya. Gelin size photoshop, ACDSee öğreteyim. Öğrenin yapın, kimisinin İngilizce ekisiği var, bir kısmının bilgisayar bilgisi kısıtlı. Analog da, siyah beyaz da canavar gibi olanların bazıları dijitalde sırf bu yüzden geride kaldı.



Şebnem Aykol: Siyah beyaz, analog dönem atölyesinden bugüne hala devam eden öğrencileriniz var öyle mi?



İlteriş Tezer: Tabi canım, elbette. Bırakmıyorlar. Kovalıyorum geliyorlar. Yeni katılanları ısırıp kaçırıyorlar J İFSAK ve Atölyemiz işte böyle”¦




İlteriş Tezer


Şebnem Aykol: Hocam İFSAK üzerine konuştuk, diğer fotoğraf eğitimi veren kurumlar üzerine ne söylersiniz? Önünüzden çok sayıda fotoğraf öğrencisi geçmiş, fotoğraf sevdalısı, yetenek vadeden gençlere ve amatörlere bu derneklerin faydası ne ölçüde oluyor, sizin fikriniz nedir? Derneklerden ziyade atölyeler daha mı önemli?



İlteriş Tezer: Eğer ucunda para varsa, ticari amaçla kurulduysa beş para etmez. Mütevazi olamayacağım, Türkiye’de bir tane İlteriş var parasız hizmet veren. Eğer derse gelen öğrencilerden seans başı 50 lira alsam, düşünün sabahın 9’undan akşamüstü 4’e, 5’e kadar ders veriyoruz. Herhangi biri matematik veya fizik dersi alsa ne ödeyecek?



E düşünün birebir anlatmışsın, yine de çekememiş, hocam iyi anlatamadın çekemedim derse, İlteriş o parayı yüzüne çat diye çarpar ve kovalar.



Mesela bir öğrencimiz var, katılıyor ama hiç fotoğraf getirmiyor. Ama başkasını eleştirirken, hiç de susmuyor. Dedim sonunda: “Sen kendin nasıl olması gerekiyorsa bas da getir. Hem katılmazsın, hem de yıllardır gelip gidiyorsun. Sonunda beni patlattın. Bak dedim, fotoğrafı makina çeker, insan gözü onu biraz daha iyi ayarlar, ama asla finali elde edemez. Eskiden analog zamanında ne yapıyorduk? Canlı renkler olsun diye kırmızıyı sarıyı istiyorsak Kodakchrome 64 kullanıyorduk, mavi yeşil istişyorsak velvia 50 kullanıyorduk. Eee bunlar doğal renkleri mi veriyordu, hayır. Abartılı, canlı renkleri veriyordu, onları kabul ediyoruz ve doğa çekeceksen şununla çek diyoruz da, şimdi pastel tonlarla çektiğimiz doğayı photoshopla canlandırmak mı problem oluyor? Fotoğraf fotoğrafçının yorumudur, ortaya konan son ürün, son eser, fotoğrafçının eseridir.



Sen benim yorumuma birşey söyleyebilirsin ama birşey söylerken sıradan bir insansan, hiç sesini çıkarmaz, çünkü güler geçerim. Ama fotoğrafçıysan ve benzer bir fotoğraf üretememişsen ve bu kritiği yapıyorsan, sakın yapma seni yerin dibine sokarım.”




Şunu demek istiyorum İlteriş Tezer atölyesinde bile çatlak sesler çıkar. Hele bir de paranın döndüğü yerde, çıkan sesler hep çatlaktır. Hikayenin özü şudur; üreten ve üretilen kıskanılır. Atölyelerde de bir yığın problem var ama şunu söyliyeyim atölyeler fotoğraf öğretir. 100 öğrenciden 10 tanesi birşey kaparsa kapar, o da kendi çabası ile açığını kapatır ve bir yerlere gelir. Çekim bir bölümü, karanlık oda ise diğer bölümüdür fotoğrafın. Biz karanlık odada negatifi tam istediğimiz gibi mi basıyorduk hayır; o fotoğrafı bulana kadar bir kısmını yakıyorduk, bir kısmını marke ediyorduk, başka bir sürü işlem yapıyorduk. Yani şimdi bilgisayarda oynadığımız herşeyi karanlık odada da yapıyorduk aslında. 9 tane multigrade filtremiz vardı. Kontrastını ona gore ayarlıyorduk, bir basıyorduk, yok olmadı, e ne yapalım şablon keselim. Şablon kesip fotoğrafın belli bir bölümünü pastel basıyordum, ana kısmını kontrastlı basıyordum. Bulutlar içinde uçan cillop gibi bir porter çıkıyordu mesela”¦ Eldeki verileri kullanarak bu noktaya getiriyorduk fotoğrafı, e bu benim çektiğim negatif mi? Hayır bu benim yarattığım pozitif.



Yani sen fotoğrafı yaratırsın, bu yüzden fotoğraf çekilmez, fotoğraf yapılır. İlteriş Tezer atölyesinin mottosu budur. Bunca yıl ben işi yapmışsam ve öğretiyorsam gel de öğren. Ve en önemlisi üret.



Bir de allahtan dijital fotoğraf var, eğitim aşamasında film parası, banyo parası, baskı parası açısından büyük kolaylık. Ben 18 sene Orman Fakültesi Peyzaj Bölümü’nde hocalık yaptım. Hocalar bilgisayardan korkuyor, oysa çocuklar AutoCad’e çoktan geçmişler. Çocuklar çarşaf çarşaf kağıtlara çiziyorlar, ben de deli misiniz bilgisayarda çizin ve her hafta bir çıktı alın. Haftada bir ağır kritik veriyoruz. Hocalar yooooook dedi, öyle bilgisayarda çizmek var mı diye itiraz ettiler. Bilgisayarın sadece bir kaleme olduğunu, onu kafasında birşeyler olan birisi kullanmadan hiçbirşey çizemeyeceğini izah ettim. Bilgisayar birşey bilmiyor, bilen birisinin elinde bir kaleme dönüşür dedim. Sonra 3-4 hocaya üye olduğum bir klüp aracılığıyla bilgisayar hediye ettirdim. Eğitim verdik. Ve baktılar ki, bu gerçekten de senin kullanımın için bekleyen bir gelişmiş kalem. 18 yılımı aldı ama değdi.




Şebnem Aykol: Atölye sürecinizi biraz açtınız ama herşey nasıl başlıyor? Nasıl geliyorlar size? İşleyiş nasıl?



İlteriş Tezer: Yeni başlayan biri geldi ve makinası da yok. Anlatıyorum makinaları ve internet açıp onun işine yarayacak makinayı tespit ediyoruz. Bununla başla hakkını ver makinanın ve daha sonra daha kapsamlısını al.



Makina alındıktan sonra ona makinasını anlatıyorum ve fotoğraf çek getir diyorum. Getirdiklerini bilgisayara yükleyip getiriyor, başlangıç bol bol fotoğraf çektirmek”¦ Ekranda çekilen fotoğraflar üzerinden konuşuyoruz, bu böyle olsaydı, şu şöyle olsaydı diye kritik veriyorum. Şimdi diyorum bir daha aynı sokağa git, aynı fotoğrafı bu kritikler ışığında bir kez daha çek. Ertesi hafta yine bu fotoğraflar üzerinden konuşuyoruz. Artık kritikler bir şablon haline gelmeye başlıyor, göz eğitilmiş oluyor.



Sonrasında ise yavaş yavaş teknik bilgiler, çekim sonrası müdehaleleri öğretiyorum.



Şebnem Aykol: Peki Hocam fotoğraf yarışmaları hakkındaki düşüncelerinizi öğrensek? Fotoğraf yarışmalarını fotoğrafta gelişimenin neresine koyuyorsunuz? Yapılan yarışmalar sizce yerini buluyor mu?



İlteriş Tezer: Ben fotoğraf yarışmlarının çok büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Ancak fotoğrafı seçen jüri iyi olmalı. Kültürlü, fotoğrafı hazmetmiş, herşeyini okumuş öğrenmiş birisi olmalı ki o seçtiği zaman, seçilen fotoğraflar örnek olup ortaya çıkmalı. Birçok yarışmada jüri oldum ve birçok yarışmaya katıldım. Jüri üyelerinin beklentisi doğrultusunda fotoğraf gönderiliyor. Bakılıyor jüri üyelerinin ismine, abi o jüri şöyle fotoğraf seviyor, e bitti o zaman etik. Haa ama bakıyorum jüride şu önemli isimler var ve konu doğa, doğa konulu fotoğrafın hakkını vermeliyim. Ne istiyorum; Ansel Adams’ın dediği gibi siyahta da beyaz da da detayın varsa, ışıkta da gölgede de herşeyi sırıtmadan görüyorsam, ne ala; ışığı kurgusu vs. hepsi biraradaysa o fotoğraf finale kalır. Ama çoğunlukla jüri üyeleri kendi beğenileri doğrultusunda fotoğrafçıları yanlış yönlendiriyorlar. Fotoğrafçılar da kazanma hırsı ile, onların doğrultusunda fotoğraf göndermeye çalışıyor. Oysa fotoğrafçı kendi doğrultusunda kendi bakış açısında fotoğraf göndermeli, kendisini anlatmalı.




Cemil’in (Ağacıkoğlu) bana bir lafı vardır; bir konu çalışıyordu, dedim çık ağaca, ver çantanı çık. Canon’u var onun, taktım 20mm’yi, bak dedim sandal diagonalden gelecek sazların içinde, adam altın kesite oturunca çek dedim, 5-6 kare. Gönderdik ki uluslarası birinci. Aradan zaman geçti, Cemil geldi abi o ödül içime hiç sinmedi, o fotoğraf benim fotoğrafım değil, beni ağaca çıkaran sensin, fotoğrafı elime veren sensin, şu açıyla çek diyen sensin, o benim fotoğrafım değil dedi. Ben de haklısın ama şimdi iyi fotoğrafı öğrendin, başka bir ağaca çıkınca ne çekeceğini biliyor musun? Başladı gülmeye. İşte mesele bu. Ben sana kendimi anlattım, sen orada kendini buldun, bulduğun için çektin. Gönderdin ve benden aldığın için içine sinmedi. Neden kendi kendine dürüstsün. Ama şu an çektiklerinin, kendi çektiklerinin basamağı o fotoğraf işte dedim, bunlar tümüyle senin fotoğrafın.



Şebnem Aykol: Siz bir kapı aralamış oldunuz değil mi?



İlteriş Tezer: Aynen. Bu arada da şunu üzerine basarak söylemem gerek ki; Cemil gibi bir öğrenci yeryüzüne bir daha gelemez. Gecenin 3’ü Cemil elinde baskılarla gelir, şimdi çıktı bir bak. Oturur kritik yaparız, gider, sabahın beşi atlar gelir, abi olmuş mu? Hah şimdi olmuş Cemil. Ertesi gün gönderir yarışmaya hop ödül gelir.



Şebnem Aykol: Anladığım kadarı ile Cemil Bey sizin bu gönüllülük durumunuzu motive eden, o duygu tatminini veren bir öğrenciniz olmuş.



İlteriş Tezer: Evet, kesinlikle. Mesela ben grenli fotoğrafı kafama takmıyorum. Bir yerde grenli bir fotoğraf görmüş, abi nasıl çekicez. Hemen git 400 Asa Siyah Beyaz İlford film al gel dedim. Filme çok ışık vereceğiz, filmlerin hepsini 100 Asa’ya kur ve öylece çek. Çekti geldi, abi bunlar çamur gibi diye geri geldi. Tamam, güzel, şimdi koy agrandizöre dedim, altına da bir kağıt koy bas bakalım. Abi çıkmıyor, 16 saniye değil 3 dakika vereceksin dedim. 3 dakika sonra geldi uçuyor havalarda, bayılmış. O simsiyah şeyden ışık geçene kadar, grenlerin arasından geçiyor ve o da senin kağıdına olduğu gibi geçiyor. Anladım abi de benim ömrüm yetmez bu kadar beklemeye dedi J. E dedik tabii bu agrandizörle basamazsın, o zaman soba borusu gibi bir agrandizörümüz var. Eh o zaman halojen lambalı daha iyi bir agrandizör alacaksın dedim. Koştu gitti aldı o gece. Hemen baskı aldık, Cemil çok mutlu”¦ İşte kitap da orada duruyor; “Hüznün Grenleri”.




Şebnem Aykol: Atölye konularının dışında en çok hangi tür fotoğraf izliyorsunuz? Ve bunları nereden takip ediyorsunuz?



İlteriş Tezer: İnternetten izliyorum çoğunlukla. Ve her konuda fotoğrafa bakıyorum, tür ayırt etmiyorum.



Şebnem Aykol: Türkiye fotoğrafından sözedilebilir mi? Türkiye fotoğrafının genel özellikleri nedir? Eksiklikler için bir çözüm öneriniz, şöyle yapılsa iyi olur diyeceğiniz şeyler var mı?



İlteriş Tezer: Şöyle diyeyim, Almanya ve bir çok Kuzey Avrupa ülkelerinin yanında bizim av sahamız, yani fotoğraf sahamız onlardan daha büyük ve geniş, kültürümüz daha geniş ve köklü. Ve çeke çeke tüketemediğimiz o kadar çok değerimiz var ki. O nedenle konu olarak Avrupa’dan öndeyiz. Onlar herşeylerini tüketmişler, herşeyiyle mekanik ve grafik fotoğrafa takılı kalmışlar ve duygusallıkları yok. Oysa biz de duygusallık çok ön planda. Bizim doğayla, insanla haşır neşir oluşumuz Avrupa’da yok. Biz hala toprağa ve birbirine bağlı bir toplumuz, bu işin güzel tarafı. O nedenle de çok iyi fotoğrafçılar ve dünyada birçok yerde en üst düzeyde ödülleri biz alıyoruz. Ancak Türk fotoğrafçısı olduğu zaman eksi 2 puan ile başlıyor değerlendirme. Avrupa’nın Türkler’e özellikle de müslümanlar’a bakışını biliyoruz. O nedenle eksi puanla başlasak bile, yine de onları geçiyoruz. Avrupa’nın takım tutması gibi bir şey bu.



Şebnem Aykol: Haçlı ruhu mu diyorsunuz?



İlteriş Tezer: Evet. Yok Ermeni meselesiymiş, ya Cezair ne oldu? Neyse konuya döneyim, biz geri değiliz, konumuz daha fazla, ancak yeni nesillerin yetişmesi lazım. Fotoğraf okullarına baktım; çoğunda çocuklar orayı kazandıkları için gidiyorlar, fotoğraf öğrenmek için, fotoğrafçı olabilmek için değil. Bu nedenle aralarından az sayıda öğrenci sıyrılıp ilerleyebiliyor. E onlar ekmeğini nerede bulacak, fotoğrafta mı reklam piyasasında mı? Reklam piyasasında nasıl ödeniyor, ödenmiyor. Çocuklar çekiyor, işliyor, basıyor vs. ama paralarını alabilmek için günlerce, haftalarca ajansın kapısını aşındırıyorlar. Türkiye’de fotoğraf bu yüzden gelişemiyor, çünkü fotoğrafçı aç. Ben hiç bir zaman yabancı ülkelerden aşağıda olduğumuzu düşünmüyorum. Belki çok daha iyi makinalarla, çok daha iyi ekipmanla çok daha iyi reklam fotoğrafları çekebiliyor ama tek bir fotoğraf için de -yanlış hatırlamıyorsam bir havayolları fotoğrafıydı- 1,5 milyon dolar alıyor. Tek bir fotoğraf. Ben bir tek defa bir otelin tüm artwork’unu ben verdiğim için 7000$ aldım. Hepsi hepsi o.




Şebnem Aykol: Türkiye’de son dönemde fotoğrafa karşı artan aşırı talebi nasıl görüyorsunuz, bu durumun sanata katkıları ve götürüleri nelerdir? Gelecekte nasıl bir gelişme süreci bekliyorsunuz? Önümüzdeki yıllarda fotoğrafçılığın nasıl bir noktaya geleceğini tahmin ediyorsunuz?



İlteriş Tezer: Kesinlikle pozitif bakıyorum. Şöyle bir örnek vereyim; bir meyva bahçesine girdiğinizde hammış, çiğmiş demeden, olgundu, dolgundu demeden karnınız doyana kadar yersiniz. Ama sonra hızınız kesilir, sonra herdalda gördüğünüzü değil, elinizle yoklar, kokusuna bakar ve en olgununu yemeğe başlarsınız. O ilk açlık gider, tekrar acıktığınızda yine aynı meyva bahçesinde bu sefer ne yiyeceğinizi bilirsiniz.



Fotoğrafa gelirsek, tüm toplum eline geçirdiği kamerayla, telefonla çekelim allah çekelim. Sonra tesadüfen bir tane güzel fotoğraf çıkıyor, kendi de beğeniyor. Sonra çektiği fotoğraflarda hep dönüp o beğendiği fotoğraftakini arıyor. Çünkü bir kez meyvanın olgun ve dolgun olanını bulmuş oluyor. Ne yapıyor artık habire tetiğe basmıyor, tetiğe basarken iyisini aramaya başlıyor. İşte bu kendi kendine eğitim.



Bir de bu süreci hızlandırmak için ne lazım. İşi bilen ehil ustaya denk gelirse, usta onun önünü açar. Usta önünü açtıktan sonra ustayı taklit eder. Sonrasında bunun da bir doygunluk dönemi olur, sonra içinden bir dürtü gelir ve kendince çekmeye başlar. İşte sanatçının doğuş anı da budur. Kendi kafasına göre, kendi yorumuna göre ve abur cubur yemeden, her bulduğunu çekmeden seçerek ve çekerek ve basarak ulaştığı fotoğrafla da sanatçının ilk ürünlerini görmeye başlarız.



Yeter ki içte o ateş olsun.



Şebnem Aykol: Yani diyorsunuz ki içinde o ateşi taşımayanlar, belli bir süre sonra doğal seleksiyon ile zaten elenecek. O azmi gösteren de kalıcı olacak.



İlteriş Tezer: Kesinlikle. Aynen öyle.




Şebnem Aykol: Web sitenizdeki yazınızı keşke bir kitapla noktalayabilsek diyerek noktalamışsınız. Fotoğraflarınızın kitaplaşmasını istiyorsunuz herhalde, niye gerçekleşmiyor?



İlteriş Tezer: Tek kelimelik bir cevap para J Eğer bu tür sponsorluklar yapan yerlerde tanıdıklarınız, akrabalarınız varsa sizi lanse ederler ve albümünüz çıkar. Kitabınız kütüphanelere girer. Biz bir tane bastık ama ikincide ben geri çekildim. Demiryolu ve İnsan; Selçuk Kundakçı, İlteriş Tezer, Sedat Tosunoğlu, İFSAK’da olması lazım. Sis diye bir grubumuz vardı, sonra orada da ben sen sürtüşmeleri başlayınca dağıldık. O geldi geçti.



Aslında tabi ki kitap isteriz ama aslında o da fuzuli artık. Şimdi web siteleri var. Ben nasıl ki her yerdeki sanat eserlerini internetten görebiliyorsam, hatta çıktılarını bile alabiliyorsam demek ki tüm fotoğraflar artık benim elimde. Benim ertelediğim bir olay var, web sitemi daha tam istediğim gibi geliştiremedim.



Bir dönem web tasarımına başladım ama ilerleyemedim. Şu aralar biraz boşluğum var ona zaman ayırıp, öğrenmeye niyetliyim. Ve öğrenip, kendi sitemi kendim tasarlayacağım. Çünkü o siteyi 40 yıllığına satın aldım.



Ama yine de eline bir kitap almak başka bir şey, küçük bir kitabımız var aslında, hatta Türkiye’deki ilklerden biridir, 1987’de bastık.



Şebnem Aykol: Hocam bir de süreli yayın konusu var sormak istediğim. Yeterli ve açığı kapatacak süreli yayın var mı Türkiye’de, yeni pek çok dergi yayın hayatına bailayıp devam edemiyor, bunu neye bağlıyorsunuz?



İlteriş Tezer: E artık onlara da ihtiyacımız yok, kalmadı. Herşeye ama herşeye internetten ulaşabiliyorsunuz. Sayısız yayını takip etmek mümkünken, ayakta kalmaları mümkün değil.




Şebnem Aykol: Fotoğrafa yeni başlayanlara ve ileri seviyelere taşımak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir? Fotoğraf üretilirken ya da tüketilirken eğitmenlere ve yeni başlayanlara nasıl görevler düşüyor, hangi noktalara dikkat edilmeli ki fotoğraf sanatı adına bir şeyler üretilsin?



İlteriş Tezer: Orada da en büyük handikap şurada başlıyor. Bir toplumda bir sanatı ya da mesleği yüceltmek istiyorsak, o sanatçının karnı doyacak öncelikle, herşeyin altında finans yatıyor. Benimki gibi mimarlıktan kazanıp fotoğrafa harcayabiliyorsa tamam, tabi mimarlıktan da kazandığı sürece sorun yok.



Peki, bunu birincil meslek olarak yapmak isterse ne olacak, aç kalacak. O nedenle devletin bunu desteklemesi lazım. İdil Biret, Suna Kan, Güher-Süher Pekinel kardeşler gibi, bu sanatın da desteklenmesi lazım. Çok özel kabiliyetlerin tespit edilip, yetiştirilmeleri lazım.



Veya Ara Güler gibi, çıkacak dil bilmesi ile Magnum’a girebilecek. Yaşının elverdiği oranda ve o dönemin verdiği ortam bereketi ile –Türkiye tam bir plato- çekip bir yerlere gelecek.



Ama mesela İzzet Keribar, iplik ve kumaş ticaretinden kazandı fakat ticari aklı olduğu için de fotoğrafını paraya dönüştürdü. Nasıl oldu bu iş? Hahamı ile Fransız’ı, onunla bununla görüştü, ona çekti buna çekti ve bunları sefarete sattı. Onu para çarkına çevirebildi.



Ben bir iki defa denedim, otele basıldı verildi, paramı alana dek göbeğim çatladı. İş paraya geldi mi her taraf tıkanıyor. Niye bunu yapayım ki? Bir dönem defilelere gider çekerdim, aman İlteriş çeksin denirdi. E çeksin de parasını alamazdı ki.



Şebnem Aykol: Bu yüzden mi, tadınız kaçmasın diye mi tümüyle gönüllü olarak atölyesi yapıyorsunuz, dertsiz başım durumu?



İlteriş Tezer: Aynen. Ben insanımı tanıyorum çünkü. Hiç kimsenin peşinden koşamam ben.



Şebnem Aykol: Fotoğraf çeken kişi için de, izleyiciler için de eleştirinin eğitsel yanı nedir? Eleştiri nasıl olmalı? Eleştirilerin yapıcı olması gerektiği söylenir, eleştiri yaparken nelere dikkat etmek lazım? Gerçek anlamda eleştiriyi yapabilmek ne kadar zaman fotoğrafla uğraşan bir insanın elde edeceği bir yetenektir?



İlteriş Tezer: Bana göre yapamaz. Kişi eğitmen karakterine sahipse yapabilir. Bazı insan çok süratli öğrenir, hemen kapar ve yapar. Fakat bunu birine anlat dediğin anda karşısındakini kaçırır. Kendi zekidir ama bir aptala anlatır gibi karşısındakine anlatamaz.




Benim eğitmenlik yanıma gelince, benim yedi sülalem eğitmen. Onlardan hep görürdüm ve babam şunu derdi; sınıfını hep gerizekalılardan oluştuğunu varsay ve sınıfın en gerizekalısını ilk derste bul. Ve ona öğret gerisi öğrenir derdi. Bunu yapan var mı? Sabırla bunu yapan?



İmmanuel Kant derki ben eleştirmen olarak bir değirmenim; değirmen neyi öğütür? Bir şey öğütmesi için ona ham madde vermen lazım der, yani ne verirsen onu öğütür. Eğer değirmenin taşının ayarı arpaya, buğdaya, yulafa göreyse diğer eleştirileri ham çıkar der. Yani eleştirmenin eleştirmen olabilmesi için her seferinde değirmen taşını değiştirmesi lazım. Öğüteceği ürüne göre taş takılması lazım der. Bu neyi gerektirir, ürünü tanıyor olması lazım. Ürünü tanımadan onu öğütemezsin, ürünü tanımadan onu eleştiremezsin. Öncelikle eleştiri yapanın değirmen olabilmesi için ürünü tanıması lazım. Ürünü tanıdığını bize anlatabilmen lazım, salt kuru eleştiri ile bu iş yürümez.



Eleştiri ile ne elde edilmek isteniyor, önemli olan bu. Karşı tarafı yakıp yıkmak mı, yoksa yapıcı olup karşındakini gerçek bir sanatçıya döndürmek mi? Fotoğrafı yüceltmek istiyorsak amaç buysa daima yapıcı olmamız lazım.



Daha önce Cemil’in “Sazın Öyküsü” isimli sunumu ile katıldığı bir yarışmada, Cemil elendi. Jüri seyretti biz göremedik; “Sütün Öyküsü” birinci seçildi, gerisini görmedik. O zamanlar bir dergide yazdım. Dedim ki, çok ilginç fotoğraf günlerinde konulu dia yarışması yapılıyor ve bu yarışmada bir kişi ödüle layık görülüyor ve kalan 6 kişi eleniyor. Biz fotoğraf meraklısı ve sevdalısı olarak bu diğer sunumları niye görmeyelim? Cevap geldi, biz onları sunuma değer görmedik diye. E siz değer görmemiş olabilirsiniz ama müsade edin başkaları da değerlendirsin, değer mi değmez mi diye. Ben izleyiciyim ve izleyiciyi mahkum ve mahrum edemezsin ki. Seçersin seçmezsin, en çok beğendiğine ödül verirsin bu ayrı, ama bütün hepsini sergilersin.



Bu nedenle doğru eleştirmen ve eleştiri sayısı çok az. Dil ve üslup çok önemli.



Şebnem Aykol: Önümüzdeki günler için projeleriniz neler?



İlteriş Tezer: “Toplumun Yüzü” isimli bir çalışmamız var, başlamış olduğumuz “Sonbahar” isimli bir çalışmamız var, bir de “Karanlıkta Işıkla Portre” var bu çok yeni bir çalışma, henüz iki hafta oldu.



Şebnem Aykol: Kendinize sorulmasını istediğiniz benim sormayı başaramadığım bir soru var mı, ya da eklemek istediğiniz başka bir şey?



İlteriş Tezer: Fotoğraf bir gönül işi, gönlümüz varsa fotoğrafı çekeriz. Ve fotoğraf hiç kimsenin tekelinde değil. Ben kendimi çekmek, işlemek, basmak konusunda son derece özgür hissediyorum. Ama birikimimi paylaşmak isteyen varsa buyursun, gelsin. Yeter ki isteyerek gelsin.



Şebnem Aykol: Öncelikle samimi tavrınız ve bize verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ediyorum.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine İlteriş Tezer ile Fotoğraf Üzerine

Amit Sha’al ile Söyleşi



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



AMIT SHA’AL ile SÖYLEŞİ


INTERVİEW with AMIT SHA’AL





An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Foto-muhabiri olmaya nasıl karar verdin ve neler etkili oldu bu kararında?



Fotoğrafçılığa başladım ve bir coğrafya fotoğrafçısı ya da onun gibi bir şey olmayı istedim. Ancak çalışmalarım sırasında foto-muhabirleri tanır oldum ve belgesel fotoğrafçılık ve onun gücünü öğrenmeye başladım. Tek bir fotoğrafın anlatım gücü, bir seri içindeki tek karenin anlatım gücünden ve serinin sahip olduğu güçten daha güçlü gelmedi bana. Bir şeyler anlatan bir fotoğrafın güzel olandan daha önemli olduğunu öğrendim.



Mezun olduktan sonra özel ihtiyaçları olan insanlar için oluşturulmuş bir toplulukta gönüllü olduğum İrlanda’ ya taşındım. Bu aynı zamanda sonradan sergisini yaptığım benim ilk önemli belgesel projemdi. On beş ay sonra bir gazete için çalışmak istediğimi bilerek İsrail’ e döndüm ve dönüşümün ardından iki ay sonra bu gerçekleşti.




An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Seni daha çok ne tür olayları ve insanları çalışmak cezbediyor?



Toplum ya da yetkili kimselerin bilmek ya da uğraşmak istemediği, üzerinde çalışmayı seçtiğim pek çok konu var (gazetede görevli olarak çalıştıklarım değil). Foto-muhabirler olarak üzerini aydınlatmak ve aynı zamanda bu şeylerin ya da insanların da dünyada var olduğunu hatırlatmak bizlerin görevi.



Örneğin son kişisel projem Güney Tel Aviv’de yaşayan evsiz insanların çadır kenti hakkındaydı. Yaz ayında İsrail’ de sosyal adalet için dev bir protesto düzenlendi ve binlerce insan ülkedeki parklarda çadır kurdu. Bu protesto unutulmaya başlandığında tüm protestocular evlerine döndü ve geriye sadece gidecek yeri olmayan evsiz insanlar kaldı. Onlar Tel Aviv’in en fakir çevrelerinden biri olan Hatikva’da kendi çadır kentlerinde kaldılar ama “eskimiş bir hikaye” olduğundan çevredeki insanları engelleyen ve en nihayetinde onları oradan kovan belediyeler dışında kimsenin ilgisini çekmediler.



İsrail’de zengin ve fakir arasındaki uçurum giderek derinleşiyor ve nereye gitseniz evsiz insanlarla karşılaşıyorsunuz, özellikle de Tel Aviv’ de. Burası şimdi foto-muhabir olarak bulunmak istediğim yer.




An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Şimdiye kadar yaptığın çalışmalar (projeler) ile ne gibi başarılar kazandın?



Bilemiyorum bu konuda çok kötü ya da çok tembel olabilirim ama yoğun olarak fotoğraf yarışmalarına fotoğraf gönderdim.



İçinde Dünya Basın Fotoğrafçılığının da yer aldığı bir kaç yarışmayı kazandım ve ödüller aldım, ayrıca dünyanın her yerinde pek çok magazin dergisinde yayımlarım var ama ben başarıyı ayrıca fotoğraflarımla insanlara dokunmayı becerebilmem ya da onları bazı şeyler hakkında farklı düşünmeye yöneltebilmemle ele alıyorum. Yaklaşık 6 sene önce Tel Aviv’de bireysel bir sergim oldu ve bir an galeriden içeri giren bir kadın gördüm ve bir buçuk saat sonra onun hala dışarı çıkmadığını fark ettim. Öyle ki galerinin içine baktım ve onu döşeme üzerinde oturmuş çevresine bakıp düşünürken gördüm. Yaklaşık bir saat sonra dışarı çıktı. Benim için bu bir başarıydı. TV ve film yapımcısı Joss Whedon bir keresinde 1000 insanın görmek isteyeceği şeyden çok 100 insanın görmeye ihtiyaç duyduğu şeyleri tercih ettiğini söylemişti. Buna çoğunlukla katılıyorum.




An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Dünya foto-muhabirleri ve çalışma şekilleri hakkında neler düşünüyorsun? İsrail bu açıdan nasıl ve hedeflerin nelerdir?



Hepimizin bildiği gibi foto-muhabirlik bir takım değişimler geçirmekte. Sayısal devrim Photoshop ve çoklu – ortam gibi yenilikleri beraberinde getirdi ama ben biraz “eski okulluyum”. Klasik foto-muhabirlikle daha çok ilgileniyorum. Favori fotoğrafçılarımdan biri ışığı şaşırtıcı derecede kullanabilen Avustralyalı Trent Parke’dır. Onun kurgusal araçların yardımı ile gerçekliği göstermek için çabaladığını düşünüyorum.



Amacım fotoğrafçılığı arzuladığım şekilde yapabilmektir ve bu benim için önemli. Tüm rahat işler, görevler, para ve ödüller benim için sadece ödüldür. Ama tabii ki bu ödüllere hayır diyemem”¦




An American Trip – Bir Amerika Yolculuğu, Amit Sha’al




Sence belgesel fotoğraf çalışmaları basında yeterince yer buluyor mu?



Şu an değil. Fotoğraf öyküleri çok nadir ve yaşama dair dergiler artık yok. Ama diğer taraftan medya sayısal devrimden bu yana yeni bir süreç yaşıyor. İnternet çok daha fazla imkan sunuyor ve fotoğraf için çok daha fazla alan yaratıyor. Pek çok haber ve magazin sitesinin bugünlerde bu olanakları kavrayabildiğinden emin değilim ama belki bir gün öğreneceklerdir. Elbette bu alanı gösteren sizinki gibi web dergileri her zaman gelişiyor. Ayrıca sayısal devrimin dışında ortaya çıkan çoklu-ortam var.




Altneuland , Yerlerin Eskisi ve Yenisi, Amit Sha’al




Daha çok İsrail, Türkiye gibi ülkeler Afrika’dan mülteci akınlarına uğramaya başladı. Tabii işin arkasında hem milletler arası politikalar hem de mülteci tüccarları var. Senin bu konudaki gözlem ve düşüncelerin neler?



İsrail’de yaklaşık 50.000 Afrikalı sığınak arıyor ve bunlar Mısır sınırından gelmeye devam ediyorlar. İsrail otoriteleri Mısır sınırı boyunca yeni bir duvar ve 9,000 sığınmacıyı barındırabilecek dev bir hapishane inşa ediyor. Bu arada binlercesi evsiz ve işsiz durumda ve onları Tel Aviv’de birileri onlara iş verebilir diye ana yol kenarında oturup beklerken veya kışın park alanlarında donarken görebilirsiniz. Eğer şanslılarsa bir restoranda tabak yıkayabiliyorlar ve diğer 4 arkadaşlarıyla bir oda kiralayabiliyorlar. Hükümet onların buraya gelmesini engellemek amacıyla türlü çirkin kurallar icat ediyor ve her yerde ırkçılık oluşmaya başladı – bu kuralları koyan hükümetten fakir İsrailliye kadar tüm insanlar Afrikalıların işlerini ellerinden aldıklarını ve onların genel bir tehlike oluşturduklarını düşünüyor. Bu insanlar kendilerinin de bir zamanlar Yahudi mülteci olduklarını ve İsrail’ in II. Dünya Savaşı sırasında eğer imha edilmedilerse 1948’de bağımsızlıklarına kavuşamadıklarını unutuyorlar. Bu Afrikalılara ellerinden geldiğince yardım etmeye çalışan organizasyonlar ve özel şahıslar var ama bu yeterli değil.



Durum daha fazla merhamet göstermeyi ve bu durumda yaşamak ve çalışmak için buraya gelen insanları bir avantaj olarak görmeyi gerektiriyor. Maalesef bu olmuyor ve olmayacak.




Altneuland , Yerlerin Eskisi ve Yenisi, Amit Sha’al




Çalışmalarında renk olgusunu da kullandığını görüyoruz. Fotoğraf tekniği açısından düşünce ve tercihlerin nelerdir?



Renkli fotoğrafçılık benim geçerli alanımdır. Yaşamın kendisi renklidir ve fotoğrafçılığınızda farklı bir şeyler yapmak ve fotoğraf dilinizi göstermek istiyorsanız bu fotoğrafın kendisi ve gözün ne görebileceği ile mümkün olabilir. Göz nesneleri renkli görür ve siyah&beyaz fotoğraflar çekmek için bu iyi bir sebeptir. Gözümüzün perspektifi 50 mm lense eşdeğerdedir ve fotoğraf için en saf yöntemin 50 mm lens kullanılarak renkli fotoğraflar elde etmek olduğuna inanıyorum. Çok geniş ya da dar açılı lenslere bağımlı kalmadığınız ve fotoğrafınızı özel kılmak için siyah beyaz tekniğe bel bağlamadığınız yerdir. Çalışmanız gereken ve bu sınırlamaların sizi düşündürttüğü yerdir. Ancak her zaman durum böyle değildir. Son çalışmam olan evsizlerin çadır-kenti siyah beyaz formattaydı. Bu çadır kent çok renkli ve büyük bir olay olarak görünen Tel Aviv’in merkezindeki çadır kentin bir devamıydı. Ancak evsizlerin çadır kenti aynı zamanda çok farklıydı, insanlar çadırlardaydı çünkü sadece bir protestonun dışında gidecek evleri yoktu. Bu iki durum arasındaki farkı gösterme ihtiyacı hissettim, öyle ki bu çalışmayı siyah beyaz çektim.




Altneuland , Yerlerin Eskisi ve Yenisi, Amit Sha’al




Basın fotoğrafçıları çeşitli riskler altında çalışıyorlar ve bir şekilde insanlarla ilişki / etkileşim içinde olmaları gerekiyor. Bu konudaki deneyimlerini paylaşır mısın? Sen nasıl yollar izliyorsun?



Bir keresinde fotoğrafını çektiğim insanlarla ilgili olarak yaşadığım kötü bir deneyimimi anlatayım size:



Dokunaklı deneyimlerinden biri Sri Lanka’da idi ve Tsunami’den bir ay sonraydı. Mülteci kampları ve kıyı boyunca oluşmuş köy kalıntıları arasında gidip geliyordum. Bu başlangıçta benim için kararlı bir belgeseldi. Oradaki son günümde Galle şehrindeki üç mülteci kampını ziyaret ettim. Günün sonunda çok yorulmuştum ve bu kötü his ve duygu içindeydim. Gittiğim her yerde insanlar yardım ve para istiyor ve tabiiki hepsine yardım edemiyordum. Elbette onlara yardım etmek için fotoğraflarını çekmek istedim ama birden bunun onlara nasıl bir yardımı olacağından emin olamadım ve sanki onlara yalan söylüyormuş ve onları kullanıyormuş gibi hissettim. Kendimi ve foto muhabiri olarak ne yaptığımızı dışarıdan bir gözle gördüğüm bir an yaşadım.



Bir şeyleri olduklarından daha iyi yapmaya çalışmıyorum: fotoğrafçılar kendi nesnelerini kullanırlar ama nesneler veya fotoğrafını çektiğimiz insanlar da bizi kullanır aynı zamanda, aksi halde fotoğraflarının çekilmesini istemezler. Bu adeta yazılmamış bir anlaşma gibidir ve o gün Galle’de bu durumla ilgili kötü bir his yaşamıştım. Bunun görevimiz olduğunu biliyordum ve hikaye anlatmak için oradaydık ama o gün bu düşünce beni rahatlatmamıştı.




Altneuland , Yerlerin Eskisi ve Yenisi, Amit Sha’al




Üzerinde devam ettiğin bir projen var mı? Bahseder misin?



Bir ay önce Tel Aviv’deki evsizlerin çadır projesini tamamladım. Bu günlerde Tel Aviv’deki diğer bir sosyal-belgesel projenin anlaşmalarıyla ilgileniyorum ve onaylanıp onaylanmadığını görmek için bekliyorum. Bu projem hakkında konuşmam için henüz çok erken ama sanırım gelecek hafta bazı cevaplar alacağım.




Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ


Çeviri (translation by) : Hasan SÖNMEZ





Hatikva Tent City, Amit Sha’al




How did you decide to be a photojournalist and what did affect you in your decision?



I started to study photography and thought I’d like to be a geographic photographer, work for the National Geographic or something similar. But during my studies, I become to know photojournalists and started to learn about documentary photography and its power. The power of a single photo seemed suddenly not as strong as the power of one single photo in a series and the power of a series itself. I learned that it’s more important for a photo to say something rather than just be beautiful one.



After graduating I moved to Ireland, where I volunteered in a community for people with special needs. That was also my first major documentary project, which turned into an exhibition later on. I came back to Israel 15 months later knowing I want to work for a newspaper, and 2 months afterwards it happened.




Hatikva Tent City, Amit Sha’al




What kind of people and events do attract your interest mostly you work on?



Most of the topics I choose to work on (not the ones I’m assigned by the newspaper), would deal with those the society or the authorities doesn’t want to know about or deal with. This is our mission as photojournalists to put a light on it and to remind these things or people exist in the world, too.



For example, my last personal project was about a tent city of homeless people in the south of Tel Aviv. In the summer there was a huge protest for social justice in Israel and thousands of people pitched a tent in parks all over the country. When it faded away, all the protesters went back to their apartments, and only the homeless people had nowhere to go. They had their own tent city in Hatikva, which is one of the poorest neighborhoods in Tel Aviv, but since it’s an “old story” – no one was interested in them, except the municipality, that said they are interrupting the people of the neighborhood, and eventually evacuated them.



The gaps between reach and poor are increasing dramatically in Israel and you see the homeless and poor people wherever you go, especially in Tel Aviv. This is where I want to be right now, as a photojournalist.




Hatikva Tent City, Amit Sha’al




What success did you get with your work (projects) up today?



I don’t know if I am very bad at this or just too lazy, but I hardly send my photos to photo contests.



I’ve won few contests and prizes including the World Press Photo, and I had also publications in many magazines all over the world, but I consider success also if I managed to touch people with my work or make them think about something in a different way. About 6 years ago I had a solo exhibition in Tel Aviv, and once I saw a woman entering the gallery and after half an hour I didn’t see her coming out. So I looked inside the gallery and saw her sitting on the floor looking around and thinking. She came out after about an hour. For me, that’s a success. TV and filmmaker Joss Whedon once said he prefers to create something a 100 people need to see, rather than 1000 people who want to see it. I pretty much agree.




Hatikva Tent City, Amit Sha’al




What do you think about the world’s photojournalists and their style of work? What about İsrael in this issue and what are your goals?



Photojournalism is going through many changes as we all know. The digital revolution brought things like Photoshop and multimedia, but I’m a little bit “old school”. I’m more into classic photojournalism. One of my favorite photographers is Trent Parke, a Magnum photographer from Australia, who has a unique and astonishing use of light. I think he described what he tries to do as showing reality with tools of fiction.



My goals are just to be able to make the photography I want and important for me. All the rest – jobs, assignments, money and prizes – are just bonus. But of course, I wouldn’t say no to these bonuses…




Hatikva Tent City, Amit Sha’al




Do you think that documentary photographs find place in media enough?



Not at the moment. Photo essays are very rare and there is no magazine as Life anymore. But on the other hand, the media is going through a process since the digital revolution. The internet offers much more possibilities and it has more space for photography. I’m not sure that most of the news and magazines websites understands the possibilities they have with photography these days, but maybe they’ll learn someday. There are of course web magazines such as yours, which shows that this area is developing all the time. There is also the multimedia, which is the main thing that came out of the digital revolution.




African Refugees in Israel – İsrail’deki Afrikali Mülteciler, Amit Sha’al




Countries like Israel, Turkey etc. began to be rushed by refugees from Africa. Of course there are both international policies and refugee traders behind. What are your observation and thoughts on this subject?



There are almost 50,000 African asylum seekers in Israel and they keep on coming from the Egyptian border. Israel authorities are building a new fence along the border with Egypt and building a huge prison that can hold a 9,000 asylum seekers. In the meantime, thousands of them are homeless and unemployed, and you can see them in Tel Aviv, sitting by the side of the main roads and waiting for someone that might need them to take them to work, or freezing in public parks in the winter. If they are lucky they have a job as dish washers in a restaurant and they rent a small room with 4 other friends. The government inventing all kind of awful rules to prevent them coming here and racism is appearing all over – from the government that makes this rules, down to the poor Israeli people who think the Africans taking their jobs and are generally dangerous. They all forget that the Jews were refugees themselves, and Israel might not have its independence in 1948 if there was no Jewish Holocaust during the WWII. There are organizations and private people who help them as much as they can, but that’s not enough.



The state should show more compassion and see the advantages there are in this situation and the people who come to live and work here. Unfortunately, it doesn’t happen and wouldn’t happen.




African Refugees in Israel – İsrail’deki Afrikali Mülteciler, Amit Sha’al




We see you use phonemenon of colour. What are your thoughts and preferences in terms of photography technique?



My default is color photography. Life itself is in colors and I believe that if you want to make something different out of your photography and show your photographic language, it should be through the photo itself and what the eye can see. The eye see things in colors and you need a good reason to take photos in black & white. The perspectives our eyes have are equivalent to 50mm lens, and I think the purest way to photograph is using 50mm lens in colors. That’s where you don’t rely on lenses which are too wide or narrow and you don’t count on the black & white to make your photo special. That’s where you have to work and these limitations make you think. But of course, it’s not always the situation. My last project about the tent city of the homeless was in black & white. This tent city was a continuance of the tent city in the center of Tel Aviv which, was very colorful and looked like a big happening. But the tent city of the homeless was also very different, and the people there were in tents because they had no home to go to, not just out of a protest. I felt I need to show the differences between these too cases, so I took it in black & white.




African Refugees in Israel – İsrail’deki Afrikali Mülteciler, Amit Sha’al




Press photographers work under various risks and need to be interaction / relationship with people. Can you share your experiences on this subject, what way you follow?



I’ll tell you a bad experience I once had, regarding people I’m taking photos of: One of the moving experiences I had was in Sri Lanka, about a month after the Tsunami there. I was going between refugee camp and ruins of the villages and towns along the coast line, and at the beginning it was like any hard core documentary for me. On my last day there I visited some refugee camps in the city of Galle. By the end of the day, I was so exhausted and I had this bad feeling and strange mood. Wherever I went people asked for help and some money and of course I couldn’t help them all. For sure, I wanted the photos I was taking to help them, but suddenly I wasn’t sure how will it help them and I felt like I’m lying and using them. I had a moment of an external observation over myself and over what we, as photojournalists, do.



I’m not trying to make things nicer than they are: photographers use their objects, but the objects, or the people that we’re taking their photos, use us as well, otherwise they don’t want to be photographed. It’s like an unwritten contract, and on that day in Galle I felt bad with it. I know that this is our mission and we have to be there in order to tell the story, but on that day, it didn’t comfort me.




African Refugees in Israel – İsrail’deki Afrikali Mülteciler, Amit Sha’al




Do you have any project going on? Can you tell us about please?



About a month ago I’ve finished my last project about the homeless’ tent city in Tel Aviv. These days I’m making the arrangements for another social-documentary project in Tel Aviv and waiting for a meeting to see if that’s ok. It’s too early to talk about this project, but I guess I’ll have some answers during the next week.



Amit Sha’al


www.amitshaal.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Amit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile SöyleşiAmit Sha'al ile Söyleşi

Cemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat Vermek




CEMRE ÖZKURT ile SÖYLEŞİ









Cemre merhaba, Fotoritim’e hoş geldin, aslında senin tarzında bir sanatçıyı dergimizde ilk defa sunuyoruz”¦ Yaptığın işler oldukça farklı bir alanda ve takip ettikçe hayal gücü mekanizmamdan dumanlar çıktığını itiraf etmeliyim. Umarım sorularımla seni okurlarımıza hakkıyla aktarmayı başarabilirim.



Hemen hemen ülkemize ilk giren bilgisayar olan Amiga 500 (Commodore 64 sonrası) ile tanıştığın bilgisayar, oyun, piksel dünyasından günümüzün teknolojisine kadar, bizzat bu işin içine olan ve çalışan birisin. Nerden nereye geldik’i kendi hayatına paralel olarak anlatır mısın?



Aslında Commodore 64’den öncesi de var; Sinclair 128. Sinclair 64bit de kullanmıştım. Ağabeyim, Sinclair’de joystick ile kullanılan bir çizim programı yapmıştı, orada çizimler yapıyordum ama kayıt edemiyorduk. O yüzden hüzünlü bitiyordu hep resimlerim. Daha sonra mouse’u görünce ve disket ile kayıt edilebildiğini öğrenince çok sevinmiştim. Disket kutuları dolusu çizim yapmıştım, içlerinden bu zamana kadar taşıdığım bir kaç cengaver hala HD’ de duruyor.



Oralardan işte buralara geldik, neredeyiz ben de bilmiyorum. Activision / Toys for Bob’ın Skylanders oyunu için high poligon dijital heykellerden üç boyutlu oyuncak print’i yapıyorum şu anda. Oyuncakları alıyorsun, ışıklı bir portala koyuyorsun, oyunda çıkıyorlar. Böylece oyun dünyası ile fiziksel koleksiyon yapılabilen oyuncak dünyasını birleştirmiş oluyoruz. İş dünyası olarak çok iyi fikir, 20 milyon oyuncak satıldı şu ana kadar, sanatsal açıdan da gayet yaratıcı.




Grafiker olmaya nasıl karar verdin? Ardından bir yön olarak modelleme ve animasyonu seçtin. Bu hayalin miydi? Eğitimin sana nasıl katkıları oldu?



Animasyon ve karakter tasarımcılığı ve sanatçı olma isteği her türlü hayalimin bağlantı noktası, ana demiri, çapası, temel taşı, dursun taşı, ya da işte bir demir düşün, soğuk bir demir, son anda ona tutunuyorsun gibi bir şey. Hepsi olabilir.



İlköğretimin yanında aldığım karikatür eğitimi özellikle hayatımın yönünü erkenden çizmemde çok yardımcı oldu. Raşit Yakalı’nın Karikatür Okulu’ndan eğitim alma fırsatını yakaladım. Daha sonra sanat eğitimim Ali Murat Erkorkmaz’ın stüdyosu, Birleşik Sanat Evleri ve Mimar Sinan Üniversitesi şeklinde tamamlandı.




Ve ardından başarın ile bu işin merkezi ve en büyük üreticisi konumundaki ABD’de, sektörün tam içinde iş buldun. Bu dışarıdan bakıldığında büyük bir başarı ve sıçrama. Nasıl gerçekleşti?



Okuldan sonra Amerika’ya ağabeyimin yanına tatile geldim, çalışmalarımı New York’daki stüdyolara yolladım. FDG Film Stüdyosu’ndan cevap geldi, vize işlemlerim halledildi. Daha sonra Kaliforniya’daki Checksix, Blur Studio, Disney, Electronic Art’s, Telltale Games, Activision / Blizzard / Toys for Bob şeklinde ilerledim. Sonuçta yaptığım her modelin prodüksiyon değeri olduğundan ve kalitesinin de ilerlemesinden dolayı iş değiştirmem çok zor olmadı. Ama her zaman da kolay değildi tabii.




İsteyenlerin evden bağlanarak senden on-line karakter modelleme dersleri alabileceği, uygulamalar, örnekler seninle birlikte yapabilecekleri kısaca tecrübe ve bilgini aktarabileceğin karakter modelleme dersleri üzerinde çalışıyorsun. Bunun işleyişini ve hedeflerini / planlarını aktarır mısın?



2010 yılında İstanbul 3d Akademi Görüntü Efekt ve Animasyon Okulu’nda hafta sonları evimden ders veriyorum. Öğrenciler ekranımı görüp adım adım izliyorlar ve sorular soruyorlar. Ayrıca dersin dışında video tutoriallar ve örnekler de yolluyorum. Bu ders şekli gayet güzel oldu, iyi bir eğitim verdiğimi düşünüyorum”¦



Bu derslerin yanında yine aynı şekilde evimden 5-6 kişilik başka bir on-line öğrenci grubu kurmayı düşünüyorum. Karakter modelleme ve prodüksiyon tekniklerini öğrettiğim video tutorial ve forum destekli olarak. Haftada bir de canlı on-line derslerle ilerleyecek.

Şu anda araştırma aşamasındayım. Fiyat ve zaman belirlemeye çalışıyorum, yakında başlayacak. Buradan görüp de konuya ilgisi olanlar bana
contact@deluxepaint.net den ulaşabilirler. Daha tam bitirmediğim reklam sayfası da burada;


http://www.deluxepaint.net/ders/




Bir karaktere hayat vermek nasıl bir duygu?



Hayatta gördüğünüz parçaları birleştirmek gibi bir şey. Birinin burnu, birinin kulağı, başkasının bakışı, duruşu”¦ Duvardaki kaplama, yerdeki materyal, derken aslında kolaj gibi bir şeyleri birleştiriyorsun. Sonunda derme çatma acayip bir şey çıkıyor aslında. Ama bir noktada doğru hissi yakalayabilirsen ruh oluşturabiliyorsun. Benim için her karakter çocuğum gibi bir şey, bazen de özürlü çocuklar çıkabiliyor. Onları da seviyorum ama kimseye gösteremiyorum, hard diskimde saklıyorum.




Hayalini kurduğun bir oyun, bir film var mı?



Pixar’ı hep istemişimdir, ileride bir gün orada çalışmak isterim. Çok da kafama taktığım bir şey değil ama olursa güzel olur, olmasa da olur. Onun dışında başka bir stüdyo çok fazla ilgimi çekmiyor, bulunduğum stüdyodan şu anda memnunum. En çok istediğim kendi filmlerimi, karakterlerimi yapmak, bu hangi stüdyoda olursa olsun fark etmez. Kendi stüdyom olursa güzel olur ama asıl önemli olan kendi karakterlerimi kendi istediğim gibi yapabildiğim, kontrolü bana ait bir yapım olması.






Yaptığın işlerin tüketicisi ağırlıklı olarak çocuklar ve gençler”¦ Etik olarak bir yargılama değil ama gününü bunların peşinde bilgisayar başında, internet başında geçiren, asosyal bir gençlik yetişiyor şikayetleri oluyor ailelerde”¦ Sen neler düşünüyorsun?



Doğru, ben de öyle düşünüyorum, anti sosyal oluyorlar benim gibi
J Ama sonucunda bir şeyler üretebiliyorlarsa anti sosyal olmaya değer bence. Sonuçta oyun oynamak, bir şeyler izlemek, görmek ve esinlemek gerekiyor ama gerçekçi olup düşünmek gerek. Hayatın ne kadarında izliyorsun, ne kadarında üretiyorsun? Yüzde 80 izleyip, yüzde 10 araştırıp, yüzde 10 mu üretiyorsun? Yoksa daha dengeli mi? Ne yazık ki endüstri devriminin şokunu yaşayan bir dünyadayız şu anda, tüketim ve reklam dünyası, üretmekten çok tüketmeye yöneltiyor. Bir şey çizmek ya da yapmak yerine yapılanlarla oynamak en kolay tercih. Ama ruhunuz için ve aklınız için bu çok kötü.

Üretmek zorundasınız, tarzınız olmalı, bu tarzı da yaptıklarınızla yerleştirmeli, kabul ettirmelisiniz. Yoksa yapıcı değil yıkıcı olmaya başlarsınız. Çünkü bir şey üretemeyen tıkanmış kafalar yok edici olurlar.



Hayatınıza dair bir tarz oluşturamazsanız Star Wars’daki Jaba gibi bir şeye dönüşürsünüz. Poponuz yere yapışır, ağzınızdan salyalar akar. Önünüze geleni yersiniz, sadece izlersiniz, bakarsınız, biri gider diğeri gelir. Zamanla iyi olanı da ayırt edemezsiniz, neyi sevdiğinizi bile bilemezsiniz. En iyi bildiğiniz şey, bir şeyler oynamak, bakmak ve tüketmek olur, üretmediğiniz için anlayamazsınız çünkü baktığınız kadar üretmek zorundasınız da. Üretmeseniz izledikleriniz ve hayalleriniz kafanızdan akıp gider.



Ben şu anda çiziyorsam buna zorunda olduğum için çiziyorum, çizmek ve üretmek zorundayım çünkü bu şekilde kendimi iyi hissediyorum. Çizmek, üretmek, modellemek benim meditasyonum, çok küçük yaşımdan beri böyle idi, hala daha böyle”¦






Bir çizgi film karakterin var. Keyifli bir tipleme: Karate Kamil”¦ fistik.com’dan maceralarını hazırlayıp sunuyorsun. Nasıl doğdu ve devam etmeyi düşünüyor musun? Başka bir kahraman yaratımı var mı aklında?


Karate Kamil, Moda’daki Ali Murat Erkorkmaz stüdyosunda çalışırken eğlence olsun diye yaptığım bir flash animasyon serisi idi. O dönemler Japon çizgi filmleri ilgimi çekiyordu ve Japon çizgi filmlerini çok seven bir arkadaşım vardı. Ondan esinlenerek böyle bir karakter ortaya çıktı. Şu an dönüp bakınca hala daha hoşuma gidiyor ama teknik açıdan komik düzeyde bir karakter.



Geçenlerde filmdeki horozun 3d modeline başladım, bir ara vaktim olunca küçük bir pilot yapmak istiyorum. Pilotu elime alırsam yapımcı bulabileceğimi düşünüyorum. Ama Kamil’e buradaki işlerden bir türlü sıra gelemiyor”¦




Fotoğrafa olan ilgi ve düşüncelerini öğrenebilir miyim?



Fotoğraf çekmeyi seviyorum, web sitemde fotoğraf bölümüm var. Mimar Sinan Üniversitesi’nde iken fotoğraf dersimiz vardı, orada teknik ve sanatsal açıdan ilerledim. Ama şu anda hobi düzeyindeyim, daha çok gezi fotoğrafları çekiyorum. Yaptığım 3d modellerde kendi çektiğim fotoğrafları kullanamıyorum, genellikle var olan fotoğraflar yeterli oluyor ve bir 3d model için özellikle fotoğraf çekmek için vakit olmuyor, google’dan fotoğraf arayıp, bulabildiklerimi referans olarak kullanıp modele başlıyorum.



Fotoğraftaki gerçeklik, konu seçimi, ışık, gölge, kompozisyon, texture ve renk gibi konular neredeyse yaptığım işe paralel. O yüzden fotoğraf çekmek zaten doğal olan bir şey benim için.



İlk kullandığım makinem Rus malı Zenit 50mm SLR idi. Çok seviyordum onu, çok güzel fotoğraflar çektim onunla. Hatta geçenlerde ebay’dan aynısını bulup, satın aldım.



Sonra Nikon filmli kameram oldu, şimdi ise dijital Canon SLR’im var ve bir kaç lensim ile yardımcı ekipmanlarım var.



Bu aralar yanımda taşımak için küçük bir makine bakıyorum. Her fotoğraf tutkunu gibi ben de önce sağlam bir SLR sahibi olmayı istedim, şimdi ise taşıması kolay dijital full manual bir makine sahibi olup, her zaman yanımda olmasını istiyorum.




Yaptığın işi bölümlere (kategorilere) veya süreç sıralamasına ayırmamız gerekir ise neler diyebiliriz?



Düşünce, esinleme, konsept, karar verme, 3d model, texture, test ışık, yüz ifadeleri, kemikler, seslendirme, animasyon, ışıklandırma, rendering, compositing”¦ şeklinde gidiyor diyebilirim.



Dönüp baktığında çalıştığın projelerden sana en çok haz / mutluluk vermiş olanı hangisi? Gününün çoğunu bilgisayar başında geçirdiğin düşünülebilir. Bunun dışında neler yapıyorsun? ABD’de deki yaşamını anlatır mısın bu bağlamda”¦?



Şu anda calıştığım Skylanders projesi bana en çok haz veren proje oldu. Ondan önce ise Blur’daki birçok proje keyifli çalışmalardı.



Evet, günümün 10 saati bilgisayar başında geçiyor, bazen daha da fazlası. Son 4 aydır çok oturmamak adına ayakta çalışmaya başladım, çok faydası oluyor. Bilgisayar başında olmanın en zor kısmı oturmak. Oturdukça konsantre olmak da zorlaşıyor. Oturmanın nesi zor diyebilirsiniz ama her gün ve devamlı oturunca sakat gibi oluyorsun. O açıdan günün 4-5 saatini ayakta çalışmanızı tavsiye ederim.




Amerika’daki yaşamım ise hımmmm”¦ Sabah bikinili kızlarla paten kayarak başlıyor, sonra kumsalda şöyle bir yüzüp, kaykayla evime dönüp, portakal suyu içiyorum, sonra da arkadaşıma “Hey Maykıl! Ne kadar güzel bir gün değil mi?” diyorum ve rock müzik eşliğinde işe başlıyorum… Şaka tabii ki, hem de kötü bir şaka J. Hayatım burada genelde harıl hurul çalışarak geçiyor. Anti sosyal bir şekilde bilgisayar başında modellerimi yapıyorum, öğle yemeklerinde ve kahve aralarında geyik espriler yapmaya fırsat oluyor. Yeni çalıştığım stüdyoda radyo kontrollü araçlara ilgi duyan arkadaşlarım var, onlarla ara verip oyuncaklarla oynuyoruz. Akşamları eşimle beraber evde vakit geçiriyor ve hafta sonları olabildiğince farklı insanlarla görüşmeye çalışıyoruz. Müzik ve son yıllarda özellikle elektronik müzik ilgimi çekiyor, kendim de yapmaya çalışıyorum, zaman zaman da müzisyenlerin şovlarını izliyoruz. San Francisco’ya gidip arkadaşlarla görüşmek zaten bir aktivite oluyor.




Skylanders içinde olduğun bir proje”¦ Sanırım dünyayı da etkisi altına almak üzere”¦ Nasıl gidiyor çalışmaları?



Müthiş gidiyor! Amerika’daki çocukların en çok sevdiği oyuncak haline geldi bile. Ben oyunun daha yapım aşamasında olan “2. bölümünde” çalışıyorum. Bu bölümde oyun çok daha detaylı ve kapsamlı hale geliyor. Karakterlere devler ekleniyor ve oyun Wii dışında Xbox 360 ve PS3 için de yapılıyor.





Oyunun satışları ve Dünyaca ünlü hale gelmesi benim çalışmalarımı göstermem açısından çok önemli. Ayrıca Zbrush’da milyon poligon 3 boyutlu heykeller yapıp bunları bir gün sonra 3 boyutlu printer ile basıp, elimde tutuyor olabilmem benim için büyük mutluluk.

Bu teknolojiye en başından girmiş olmak da beni heyecanlandırıyor. Hem sanatsal tarzı, hem teknik hem de marketing başarısı açısından beni sevindiren bir proje.




Kalem kağıt ile çizim yapıyor musun? Yoksa her şey bilgisayarda başlayıp oradan mı devam ediyor? (Hem iş anlamında hem de kişisel üretim anlamında)



Skylanders’da konseptler bana ait değil, o yüzden kalem kağıda çok fazla dokunmuyorum, yüzde 80 Zrbush, yüzde 20 Maya’da bitiyor işler. Kendi işlerimde, her zaman, her şeye kalem ve kağıt ile taslaklar çizerek başlıyorum. Kalemle çizmek sonucu erkenden ve hızlı görmek için çok iyi. Bazen kafanızdakini çizince fiziksel dünya ile kafanızdaki taslak uyuşmayabiliyor. Kağıda kaleme hakim olmak zaman kaybetmeden hemen çizimi değiştirmeniz açısından önemli.



Ayrıca çizmeyi de çok seviyorum. Artık profesyonel düzeyde model yapan biri olmama rağmen kalemle çizmeyi bırakmamın imkanı yok. Küçük bir çizim defterim var ve onu hep yanımda taşıyorum, fırsat buldukça çiziyorum. Arada bloguma ve facebook’daki sketch book’uma yaptıklarımı koyuyorum.




Hayalini kurduğun ve imkan bulduğunda hayata geçirmeyi düşündüğün bir fikrin, projen var mı? Mesela farklı bir oyun yaratımı, bir animasyon filmi veya işlerine yön veren kullandığın programların daha kullanışlı bir türü gibi”¦



Çok fazla projem var, neredeyse probleme dönüşecek düzeyde çok projem var. Bazılarına başlıyorum, bitiremiyorum. Ama bu süreci araştırma – geliştirme olarak düşünüyorum. Umarım zamanı gelince bir kaçını hayata geçireceğim. Bunun için sürekli uğraşıyorum. Kafamdakilerin pilot animasyonlarını oluşturabilirsem, ileride kaynak bulup hayata geçebileceklerini düşünüyorum.



Bunlardan Karate Kamil’in oyunu ya da filmi de fikirlerimden biri ama çok daha yaratıcı ve deli fikirlerim de var. Umarım bir gün onlara da sıra gelecek”¦



Çok teşekkürler. Sevgiler!




Röportaj: Levent YILDIZ










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Cemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat VermekCemre Özkurt ile Söyleşi : Bir Karaktere Hayat Vermek

Saiful Huq : Kahramanlar Asla Ölmez



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Kahramanlar Asla Ölmez


Bangladeş’teki Politik Şiddetin Hikayesi, 1989-2005


Heroes Never Die


Tales of Political Violence in Bangladesh, 1989-2005


Saiful Huq




Amacım, Bangladeş’deki politik şiddetin ardından hayatta kalanların yaşamlarını belgelemekti. Ve niyetim her çeşit politik şiddete, başka bir deyişle yerel himaye şiddetine bir grup, bir parti ya da bireyden kaynaklanan şiddete maruz kalan bu insanların yaşamlarını belgelemekti. Ancak tüm planlarım bir olaydan sonra değişti. 64 Bölgenin 63’ünde aynı tarihte ve hemen hemen aynı zamanda bir dizi bombalı yıkım gerçekleşti. Son bir kaç yıldır artan bombalı saldırılar bu yılla birlikte pik noktasına ulaştı. Bu patlamalardan bir kaç ay sonra tamamen yeni bir hadise devreye girdi. Bangladeş ilk etapta intiharlı bombalama girişimleri ile karşı karşıya kaldı.



Çalışmamın iskeletinde kültürel, politik alandaki şiddet konularını ele aldım ve Bangladeş’in kurulmasından itibaren başlayan sessiz etnik temizliğin, insanların politik liderlerine destek vermek için ya da Bengali Yeni Yılını kutlamak için toplandıkları meydanlarda karşılaştıkları şiddetin, konuşma özgürlüğü için mücadele eden cesur muhabirlerin yaşamlarını ve radikal hükümetin güce kavuşup her türlü baskıda bulunduğu sefil azınlığın hikayesini anlatmaya çalıştım.



Lider ya da ad ve üne sahip kişiler olarak iyi tanınmayan insanlara ne olur? Politik şiddet oluşur oluşmaz hemen her durumda isimleri gazetede veya elektronik medyada yer alır. Daha sonra unutturulmaya zorlanırlar. Saldırıdan hemen sonra kurbanlar istatistiklerde sığ öğeler olarak yer alırlar. Ölülerin yakınlarına ne olur? Peki, ailelerinin geçimini sağlayan ve şimdi yüke dönüşmüş yaralılarınkine? Kötü bir şekilde tüm durumlarda domino etkisi benzerdir – hemen hepsi toplumun en alt tabakası haline gelir, halk yaşantısından kopup küçük bir sınıf haline gelirler ve kendi yakınları ve komşuları dahi onların yaşamını olumlu bir yönde değiştiremez.



Bu kayıp bireyleri daracık alanlarında izlemeye ve acı, gözyaşı ve şiddetli ızdırap ve gülüşleri içindeki o anlarını fotoğraflamaya çalıştım. Onları mücadele ederken gördüm, onları geçmişle savaşırken gördüm ve onları yeniden gülümserken gördüm.




Çeviri (translated by) : Hasan SÖNMEZ






The plan was to document the lives of the survivors of political violence in Bangladesh. And my plan was to document the lives of those who have been the survivors of all sort of political violence i.e. state patronized violence, violence of a group or party or individual. But all my plans did change after one incident. There was a cluster bomb blast in sixty-three districts of all the sixty-four and it happened on the same date and almost in the same time. The recurrent bomb attacks in last few years reached the peak with this event. After few months of these blasts, a completely new phenomenon set in. Bangladesh starts facing the suicidal bombing for the first time.



In my body of work, I covered the issues of violence in cultural space, political space, and tried to tell the story of silent ethnic cleansing that had been happening since the birth of Bangladesh, violence in the public space where people just gathered to support their political idol or to celebrate the first day of the Bengali New Year, lives of those brave journalists who has become disabled fighting for the freedom of the speech, and the lives of those wretched minorities who has lost almost everything after the fundamentalist government came to power and started all sort of oppression against them.



What do happen to those who are not very well known as leaders, or persons of name and fame? In almost all cases, their names appear in the newspaper or in the electronic media just after the political violence occurred. They then used to sink in the oblivion. Soon after the attack, the victims become just mere element of statistics. What happens to the families of the dead? What happens to those injured, who were the earning members of their families and now has turned into burdens? Indifferently in all cases the domino effect are the same – almost all of them come from the lower depth of the society, they shrink from a public life to a private sphere, and their near and dear ones even cannot change their lives in positive way.



I tried to follow these forgotten people individuals in private sphere and capture the moments of those excluded people in their pain and tears and in their agony and laughter. I saw them struggling, I saw them fighting back and I saw them smiling again.





‘Sukanta Das’, Bangladeş’te kültürel aktiviteleri hedef alan bombalı saldırılardan kurtuldu. Gitarda altın madalyası vardı ve ‘Udichi’ olarak adlandırılan kültürel grubun aktif bir üyesiydi. Jessore’deki Udichi zirvelerinden birinde düzenlenen bombalı saldırıdan sonra sağ bacağını ve sağ elindeki hisleri kaybetti. Artık gitar çalamıyor.




‘Sukanta Das’, a survivor of the first bomb attack in Bangladesh targeting cultural activities. He was a gold medal winner in guitar and was an active member of a cultural group called ‘Udichi.’ After the attack in one of Udichi’s summit in Jessore, he lost his right leg and lost senses in his right hand. He cannot play his guitar anymore.




Morgda otopsinin sonuçlanmasını beklerken geçen uzun bir süre. İntihar saldırısı çoğunlukla halka ait alanları ve istisnasız sıradan insanları hedef almıştı. Abul Kashem Sarkar o sırada aylığını almak için bankada bulunmaktaydı.




It was a long wait at the morgue waiting for postmortem to be over. The suicidal attack targeted mostly the public places and the target was invariably the ordinary people. Abul Kashem Sarkar happened to be at the bank withdrawing his monthly salary at that time.




“Bazen acıdan inliyorum. Bazen ateşlendiğimde çok canım acıyor. Dolunaydan sonraki zamanlarda acım yeniden başlıyor.” Sağ bacağı neredeyse etkisiz”¦ Hala bacaklarında, ellerinde, karnında, sırtında ve başında birçok şarapnel parçası var. Bedeni sıklıkla şarapnel parçaları yüzünden ağrılar çekiyor. Hala ilaç kullanması gerekiyor. Amarnath Mondol- Bangladeş komunist Partisi Üyesi. Parti toplantısı sırasındaki bombalı saldırıda yaralanmıştı.




“Sometimes I groan. Sometimes it pains so much that I get a fever. The time after the full moon is approaching, the pain will start again.” His right leg is almost inactive”¦there are still many splinters left in legs, hands, belly, back, and head. The body always pains for the splinters. He still has to take medicine. Amarnath Mondol- member of Communist Party of Bangladesh . He got injured in the bomb attack in their party meeting.




“Hastanede olmanın en azından olumlu bir tarafı var, günde üç öğün beslenebiliyorsunuz” dedi Amarnath Mondal. Dört aylık tedavisinden sonra evine dönüyordu. Amarnath dilediğince yedi son anı güçlükle hatırlıyor.


“There is at least one positive side of being in a hospital, you can eat three times a day” said Amarnath Mondal. He was going back to his home after being treated for four months. Amarnath hardly remembers the last time he ate to his heart’s content. He knows there is hardly anything good waiting for him at home.


Ruma, el bombalı saldırıya uğradıkları sırada Sheik Hasina’ nın (eski Bangladeş Başbakanlığı) hemen yanında duruyordu. Hala vücudunda yüzden fazla şarapnel parçası taşıyor. Doktorlar tamamen iyileşmesi yolundaki tüm umutlarını yitirdi. Ara sıra hala acıları oluyor ve o acıdan ağlamak ya da bağırmak dışında başka bir şey yapamıyor.


Ruma was just beside Sheik Hasina (the former prime minister of Bangladesh) when they all fall victim of the grenade attack. Ruma still carries more than hundred splinters in her body. Doctors have lost all hopes of her full recovery. Sometimes it still pains a lot, and then she has nothing to do but cry or shout in pain.



Anondomohon Chakma ordu askerleri tarafından vurulduğunda sağ bacağını kaybetti. Bir öğretmendi ama ordu onun 15 yıldan fazla bir süredir özgürlük mücadelesi veren gerillalarla bağlantısı olabileceğini düşündü. Ordu Anonmohon’un evine geldi ve onu yakın mesafeden vurdu.



Anondomohon Chakma lost his right leg when he was shot by the army. He was a regular school teacher, but the army thought he might have a connection with the guerrillas who were fighting for their freedom for more than fifteen years. Army came to Anonmohon’s house and shot him in the point blank range.



‘Ajanta’ sinema salonunda film göstericisi olan ‘Shahin,’ Bangladeş’ teki kültürel aktiviteleri hedef alan bombalı saldırıların bir kurbanı. Saldırıdan sonra, Shahin bacaklarını ve mesleğini kaybetti; boyu projeksiyonist olmak için gerekli olan minimum yüksekliğin altındaydı.



‘Shahin,’ a projectionist of a cinema hall named ‘Ajanta,’ is a victim of the series of bomb attacks targetting cultural activities in Bangladesh. After the attack, Shahin lost legs and his job; He no longer met the minimum height requirement for being a projectionist.



Pro-sağcı ve pro-islamik koalisyon hükümeti güçlendikten sonra Bangladeş’ te binlerce azınlık baskısı meydana geldi. Rhadharani bir kaç güçlü Müslüman erkek tarafından köyünde tecavüze uğradığında onların kim olduğunu biliyordu. Tecavüzcü mahkemeden önce asla açığa vuramasın diye onun iki gözünü kaşıkla çıkardı.



After the coalition of pro-right and pro-Islamic government came to power, there were thousands of cases of minority oppression in Bangladesh. When Rhadharani was gang raped by few of the Muslim strong men in her village, she could easily recognize them. The rapist spooned out both of her eyes so that she can never testify before the court.



Rajib’in yaşadığı yer mutfakla birlikte 3X7 metre karelik bir yatak odası. Ne zaman yağmur yağsa çatı su taşkınına karşı korunaksız kalıyor.



A ten feet by seven feet kitchen-cum-bed room, the place where ‘Rajib’ lives. Whenever it rains, the old roof refuses to protect the room from flooding.



Sheik Abdul Wadud 1999 yılında el bombalı saldırı, sağ bacağını ve sağ elinin bir kısmını alıp götürdüğünde camide ibadet ediyordu. Dokuz adam öldü ve önemli sayıda insan saldırı esnasında yaralandı. Çok sayıda köktenci beş yıldır Ahmediyyas’ı protesto ediyordu. Onlar Müslüman değildi – yani tek dertleri hükümetti.



Sheik Abdul Wadud was praying in a mosque when a grenade attack took his right leg and a portion of his right hand back in 1999. Nine men died and numerous no of people were injured in the attack.


A large no of fundamentalist have been protesting against the Ahmediyyas for half a decade in Bangladesh. They have to be called non Muslims – that is their only argument to the government.



“Biz on fertten oluşan bir aileyiz- annem, babam ve sekiz erkek ve kız kardeşim var. Saldırıdan önce babamla birlikte mezarlıkta çalışıyorduk. Babam hükümet mezarlığının kapıcısıdır. Saldırıdan önce babam ve ben yeterince kazanmıyor olsak bile en azından açlıktan ölmeyeceğimizi biliyorduk. Şimdi, para kazanan bir aile ferdi olarak bensizken, bazen günde üç öğün yiyecek kadar yeterli paramız olmuyor” diyor Rajib.



“We are a family of ten members- my parents and eight of our brothers and sisters. Before the attack, I used to work at the graveyard with my father. My father is a caretaker of a government owned graveyard. Though even before the attack, me and my father didn’t earn decent enough, we knew at least we won’t starve to death. Now, without me as an earning member, sometimes we do not have enough money to eat three times a day” says Rajib.



Robin, üçüncü sınıf öğrencisiydi. Bombalı saldırı sırasında tapınaktaydı. İslam temelli olarak tapınak kültürü Sufi İslam’ ın bir devamıdır, öyle ki Bangladeşte’ki radikal İslamcılar onlardan nefret ederler. Dört yıl süreli olaydan sonra Robin hala o günleri hatırlarken hüzünlenir. Söylediği, “orada sadece oyun oynuyordum, neden beni bombaladılar? Ben sadece bir çocuktum.”



Robin was a student of class three. He was in a shrine when the bomb blast. As the Islam based on shrine culture is the continuation of Sufi Islam, so it is hated by the fundamentalist groups in Bangladesh.


After four years of the incident Robin still feels sad when he remembers those days. As he said – “I was just playing there, why did they bomb me? I was just a kid.”


“Toplumumuz birçok gönüllü işle uğraşır. Yüzlerce insan, Homeopati tedavisi için bize gelir. Ben ayrıca eğitim görüyordum. İnsanlara kötü zamanlarında yardım etmek en nihai ibadettir. Bundan daha iyi ibadet biçimi olabilir mi?” diyor Wadud.


“Our community does a lot of voluntary work. Hundreds of people come to us for homeopathy treatment. I also had training :I sometimes sit in the dispensary .Helping people in their bad times is the ultimate religion . Is there any better religion than that ?” -says Wadud.



“Bir gün yine yürüyeceğim” – Utpal her zaman bunu aklına getiriyor. Ancak gerçek, bedeninin orta kısmından ayakucuna kadar hiç bir şey hissetmiyor olması. Bu dünyanın toprağında bir daha hiç yürüyemeyecek.



“Some day I will walk again” – Utpal always reminds himself. But the fact is he does not have any sense from the mid of his body to the toe of his leg. He will never be able to walk on the soil of this earth again.



‘İki bacağım da varken bu nehri bir yakadan diğer yakaya geçerdim”¦’ dedi Rajib. Rajib Brahmaputra nehrinde yürüyüş yaparken çok hüzünlendi. Yalnız yürürmüş. Kendi dünyasında yalnızmış ve öyle kalmayı severmiş. Hepimizden hep daha ileri gidermiş.



‘When I had both of my legs I used to cross this river ”¦..’ said Rajib. Rajib became very sad when having a walk beside the river Brahmaputra. He takes a walk alone. In his own world he is alone and he loves to remain so. He goes further and further away from all of us.



Hala omuriliğinde sorun var. Çiş yaparken ve sonrasında yanma hissediyor. Amar Nath “Bazan inliyorum. Ateşlendiğimde çok fazla acı hissediyorum. Dolunay yaklaştığında, acım yeniden başlıyor.” Diyor. Sağ bacağı neredeyse hiç hareket etmiyor”¦ Bacaklarında, ellerinde, karnında ve başında hala şarapnel parçaları var. Bedeni her zaman şarapnel parçaları yüzünden acı çekiyor. Hala ilaç alması gerekli.



He still has problems in his spinal cord. During and after urination it burns. Amar Nath says, “Sometimes I groan. Sometimes it pains so much that I get a fever. The time after the full moon is approaching, the pain will start again.” His right leg is almost inactive”¦there are still many splinters left in legs, hands, belly, back, and head. The body always pains for the splinters. He still has to take medicine.



“Bir kaç yıl önce doktora gittim. Doktor apandisit ve tümör buldu. Khulna’ da iki operasyon geçirdim.” Bu, Amar Nath’ ın geçirdiği kazadan önceydi. Şimdi problem, mide ağrısı ve yanması. “Yemek yediğimde midem yanıyor. Şimdi ne doktora gidebiliyorum ne de ilaç alabiliyorum.”



I went to the doctor many years ago. The doctor found appendicitis and tumor. I had two operations in Khulna. It was before Amar Nath’s accident. Now, the problem is, the stomach aches and burns. It burns every time I eat. Now, neither do I go to a doctor, nor do I take medicine.



Amar’ın şimdi her şeyi beklemesi gerekiyor. Ona birileri yardım etmedikçe normal hayatını sürdürmesi zor. Güçlü nehrin kıyısında son botu bekliyor. Bu bot onu evine götürecek.



Amar has to wait for everything now. Unless someone helps him, it is difficult for him to carry a regular life. He is waiting for the last boat by the side of mighty river. This would take him home.



“Mahrum insanlarla çalışmak, yaşlılar için sığınak yapmak”¦ Çok fazla dileğim var. Bir bacağımı kaybettiğimden beri yaşamın acısının, şimdi öncekinden daha şiddetli olduğunu hissediyorum. Gerçeği kabul etmek çok önemli. Öyle ki bir şekilde bacağını ve ellerini kaybetmişler için bir organizasyon düzenlemeyi umuyorum. Bugün veya yarın olsun, bir veya iki kişiyle olsun.”



Working with the deprived people”¦making a shelter for the old, so many wishes I have. Since I have lost one leg, I have been feeling life’s pain more intensely than ever before. Understanding the reality is very important. So I wish to form an organization for those who have lost legs or hands in some ways. Be it today or tomorrow, be it with one person or two.



Başka ne yapmalı? Geri dönecek yolum yok. Hindistan’a mı gideceğim? Oraya nasıl giderim? Birileri beni öldürse de kabul etmem gerekecek. Gidemeyeceğim. Başkana şikayet edersiniz; sizi asla dinlemez. Bu başıma geldikten sonra üç gün boyunca bir şey yiyemedim. Yiyecek bir şey yoktu. O sırada köy idare meclisi hükümetten pirinç aldı. Başkana gittim ve dedim ki “Başkan efendi, son üç gündür hiç bir şey yemedim, hiç olmazsa bana beş kilo pirinç ver.” Dedi ki, “Pirinç Hindular için değil.” O bunu söylerken birçok kişi de dinliyordu.


- Malin Chandra Shaha (Radharani Shaha’ nın kocası)



What else to do? Then I had no way back. Will I go to India? How will I go there? Even if somebody kills me I will have to accept. I won’t be able to go. You complain to the chairman; he will never listen to you. I didn’t eat anything for next three days after this had happened to me. There was nothing to eat. At that time, the village board office got allotted rice as grant from the government. I went to the chairman and said, “Chairman Sir, I haven’t eaten anything for last three days, give me five kilo rice at least.” He said, “The rice is not for Hindus.” A lot of people were listening when he said that.


-Malin Chandra Shaha (Husband of Radharani Shaha)



Anondo 5 yaşındaki oğlunun önünde silahla vuruldu. Genç çocuk artık normal olamayacağı bir şoka girdi. Şimdi kafesteki kuşuyla oynayan engelli bir çocuk.



Anondo was gunned down by the Army in front of his 5-year-old boy. The young boy was way too shocked to remain normal anymore. Now he is disable child who plays with his caged bird.



Saldırıdan yıllar sonra bile, Anondo’nun ailesi hala acılar içinde. Evlerine gelen her yeni kişinin şu soruyu yanıtlaması gerekiyor: “O hiç bir şey yapmadı, hatta isyancı grubun bir üyesi bile değildi. Neden ama neden ordu bunu benim babama yaptı?”



Even after so many years of the attack, Anondo’s family is still in pain. Every newcomer that goes to their house has to answer to this question- “ He did nothing, he was never part of the rebel group even, why and why the Army did this to my father?”



“Tuba” henüz doğmamıştı. Teşekkürler Tanrıma ki o günlerin koşullarına tanık olmadı. Tuba’ ya baktığımda kendime şunu söylüyorum: “Allah insanları öylece kaba bir şekilde bombalayan ve öldüren insanlara kalp vermedi mi! Onların da çocuğu yok mu!”



“Tuba” was not born then. Thanks god she did not have to see my condition in those days. When I look at Tuba I utter to myself””didn’t Allah give heart to those people who bomb and kill people so brutally! Don’t they have any children!



Bir ceket ve beni sıcak tutan bazı elbiseler giyiniyordum – bir palto ve bir süeter. İçimde başka bir yünlü süeter daha vardı. Henüz hava çok soğuktu”¦ Mermi tüm sıcak giysilerimi delip kemiği bir inç kadar parçalamıştı. Eğer o kadar kalın giyinmeseydim şarapnel parçaları bir taraftan girip diğer taraftan çıkacaktı… Tüm etim buradan yok oldu. Sadece elimin kemiği bir şekilde vücuduma bağlı kalmıştı. O anda doktorlar elimi kesmeyi düşündü. Şimdi elimle yazı yazabiliyorum. Ve şimdi başka bir yerimdekine kıyasla bu kemiğimde daha fazla sorun yaşıyorum.


-Robin’in öğretmeni, Mohammad Shahjahan.



I was wearing a jacket and some warm clothes – a coat and a sweater. I had another full woolen sweater inside. It was very cold then”¦the bullet torn all the warm clothes and broke an inch into the bone. If I had not wore all those warm clothes the splinter would have entered from one side and got out from the other side. ..All my fleshes disappeared from here. Only the bone of my hand was attached to the body somehow. At that time doctors thought they would have to cut my hand. I can write with my hand now. And now, I have more problems in this bone than anywhere else.


-Robin’s Teacher, Mohammad Shahjahan.



İnsanlar Ruma’nın etrafında dolaşıyor. Ruma, hemen hemen durağan bir dünya içinde yaşamını sürdürüyor. Bu hayat telaşsızdır, neredeyse kıpırtısız ve yıpratıcıdır. Ruma diğerleri gibi yeniden yürüyebileceğini düşlüyor.



People walk around Ruma. Ruma lives in an almost stagnant world. This life is unhurried, almost inert, and wearing. Ruma dreams that she will be able to walk like others again.



Çalışacağımı umdum”¦ Notre Dame Koleji’ ne kabul edilebilirdim”¦ İyi sonuçlar alabilirdim. Şimdi”¦ Tüm bunlar”¦ Bir hatırlasam, kendimi sefil hissederim”¦ Öyle olmamaya çalışıyorum”¦ Neden ben olmalıyım?



I hoped I would study could get admitted to Notre Dame College”¦could have good results. Now”¦these all are. If I remember, I feel miserable”¦ I try not to ”¦why should I?



İnsanlar, “Bir turna fırtınada öldüğü vakit, insanlar bunun dervişin sözüyle gerçekleştiğine inanır.” 2001 hayatımın yılıydı. Şimdi çok ünlü biriyim. Sana bakıyorum; benim fotoğrafımı çekmeye geldin. Kederli değilim; bir zamanlar yaptığım şeyi yaptığımı hissediyorum. Muhabirlikten vazgeçmeyeceğim”¦



People say, “When the crane dies in storm, people think dervish’s spell made it happen.” 2001 is the year of my life. I am a famous man now. Look at you; you have come to take my picture. I have no grief; I feel that I am doing what I used to do. I haven’t given up journalism”¦



Binlerce insan kalabalığı içinde bir kız ağlıyor – “Ah! Ölü adam benim kardeşim.”


In the crowd of thousand people a sister cries out – “Ah! The dead man is my brother.”







Saiful HUQ Hakkında



Saiful Huq Omi (1980, Bangladeş doğumlu) Telekomünikasyon Mühendisliği master programını bitirdikten sonra Pathshala’dan diplomasını aldı ve 2005’ de fotoğrafçı olmaya karar verdi.



Polaris Images tarafından temsil edilmektedir ve New York Times’ın kontakt fotoğrafçısıdır.



Çalışmaları Newsweek, Foto File USA, New York Times, New Internationalist, Time Magazine, The Guardian, The Economists, Days Japan ve Asya Fotoğrafçılık, Arab News ve BBC’ de yayınlanmıştır.



Londra Ekonomi Okulu’nda, Rochester Teknoloji Enstitüsü’ nde, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ nde, Stanford Üniversitesi’nde, Pakistan Beacon House Ulusal Üniversitesi’nde, Danimarka Foto-muhabirlik Okulu’nda, Kolombiya Üniversitesi ve diğer üniversitelerde çalışmasıyla ilgili konferans ve sunumları olmuştur.



Belgesel Fotoğrafçılık kursları hocası olarak Güney Asya Fotoğrafçılık Enstitüsü Pathsala’ya katılmıştır.



Zimbabwe, Beyrut, Kabul, Nairobi, İngiltere, Rusya, Hindistan, Nepal, Bangladeş, Almanya, Pakistan, Japonya, Amerika ve Hollanda’daki galerilerde çalışmaları sergilenmiştir.



Bangladeş’teki politik şiddet çalışması 2006’da All Roads National Geographic Ödülü’nü kazandı. 2008’ de mükemmeliyet ödülü ve 2009 Çin Uluslararası Basın Fotoğrafçılığı yarışmasından gümüş madalya kazandı. Myanmar Rohingya Mültecileri çalışması Aftermath Projesi 2009 Bursu ve Alexia Bursu’nun birbirini takip eden 2009 ve 2010 yıllarındaki finalistlerinden biridir. 2009’ da Rusya’daki ‘Avrupa ve Asya’ sergisi ile Amerika’daki LOOK3 sergilerine seçilmiştir. Devam eden Myanmar Mültecileri çalışması Moving Walls 17 sergisinde yer almıştır. 2010’ da Open Society Enstitüsü’nden (OSI) yükselen fotoğrafçılar bursu almaya hak kazanmıştır. Rohingya Mültecileri DAYS JAPAN Uluslararası Foto muhabirlik Ödülleri’nden jüri özel ödülüne layık görülmüştür. Rohingya projesi için Magnum Fonu’ndan Acil Fon desteği almıştır. Devam eden projesi Gemi Parçalama Endüstrisi Genç Foto muhabirler Lumix Festivali’nde yer almıştır. Son olarak 2010’ da 17. Joop Swart Ustalar Sınıfı’na seçilmiştir.



İlk kitabını “Kahramanlar Asla Ölmez- Bangladeş’teki Politik Şiddetin Hikayeleri – Heroes Never Die – Tales of Political Violence in Bangladesh, 1989-2005” yayımlamıştır.



Ayrıca kesintisiz güç malzemesine ihtiyaç duyan 2006’ daki yoğun bir eylemin olduğu Bangladeş’ in uzak bir köyü olan Kansat insanlarının eylemi üzerine 56 dakikalık uzun bir belgesel filmi olan ‘Kükreyen Kansat (2006) – Roaring Kansat’ filmini müşterek olarak yönetmiştir. Film tarımsal kitlenin, çiftçi olarak var olmak için temel hakları talep ederken nasıl politik olarak bilinçlendiğini ve aktif hale geldiğini tahlil etmeye çalışmıştır.




Saiful Huq


About Saiful HUQ



Soon after Saiful Huq Omi (Born 1980, Bangladesh) finishes his masters from the Tele Communication Engineering Department, he received his diploma from Pathshala, and decided to become a photographer in 2005.



He is represented by Polaris Images and He is the contact photographer of New York Times.



His works have been published in Newsweek, Foto File USA, New York Times, New Internationalist, Time Magazine, The Guardian, The Economists, Days Japan and Asian Photography and in the Arab News and in BBC.



He has lectured and presented his works and took photography workshops at The London School of Economics, Rochester Institute of Technology, Massachusetts Institute of Technology, Stanford University, Beacon house National University in Pakistan, Danish School of Photojournalism and Columbia University and in many other universities.



He has joined Pathshala, the South Asian Institute of Photography as a teacher of documentary photography courses.



He has been exhibited in galleries in Zimbabwe, Beirut, Kabul, Nairobi, England, Russia, India, Nepal, Bangladesh, Germany, Pakistan, Japan and USA and in the Netherlands.



He has won the All Roads National Geographic Award for his works on political violence in Bangladesh in 2006. He has won award of excellence in 2008 and Silver Medal in 2009 from the China International Press Photography Contest. He is one of the finalists for the Aftermath Project Grant-2009 and Alexia Grant for two consecutive years 2009 and 2010 for his project on the Rohingya refuges of Myanmar. He is selected for ‘Europe And Asia’ exhibition in Russia and LOOK3 in USA in 2009. His on going work on the Rohingya refugees of Myanmar has been selected for the Moving Walls 17 Exhibition. He has won the emerging photographers grant from Open Society Institute (OSI) in 2010. He has been selected for the special jury prize of DAYS JAPAN International Photojournalism Awards in 2010 for his work on the Rohingya refugees. He has won the Magnum Foundation Emergency Fund for his Rohingya project. His on going work on the ship breaking industry is selected in Lumix Festival for Young Photojournalism. And he has been selected in the 17th Joop Swart Masterclass in 2010.



He has published his first book named –“Heroes Never Die- Tales of Political Violence in Bangladesh, 1989-2005”.



He also jointly directed a 56 minute long documentary film called ‘Roaring Kansat’ (2006) on the people’s movement of Kansat- a remote village of Bangladesh where in 2006 a mass movement demanding the uninterrupted power supplies got momentum. The film tried to dissect the process of how an agrarian mass became politically conscious and active while asking for a basic right to be existed as farmer.




www.saifulhuq.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Saiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla ÖlmezSaiful Huq : Kahramanlar Asla Ölmez

Keisuke Nagoshi : Dumanlı Dağ



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



DUMANLI DAĞ


SMOKEY MOUNTAIN


Keisuke NAGOSHI




Filipinler’de Manila’nın Tondo bölgesindeki Smokey Mountains (Dumanlı Dağlar) olarak bilinen çöplük, Doğu Asya’nın en büyük gecekondu mahallesidir.



Filipinler, Asya’da milliyetçi hareketin başladığı ilk ülkelerden biri olmasına rağmen İspanya, ABD ve Japonya tarafından değişik zamanlarda işgal edilmiştir. Bu işgaller sırasında yabancı dinler ve politikalar Filipinliler üzerinde zorla uygulanmaya çalışıldı. Kendi dil ve kültürlerinden de mahrum edildiler. Ama etnik miraslarındaki gururlarını hiç kaybetmediler ve her zaman kimliklerini korumak için gayret ettiler.


Filipinler, Asya’daki tek Katolik ulustur.



Filipinler’in devrimci kurtarıcısı olarak tanınan Andres Bonifacio, Smokey Mountain’in yer aldığı Tondo’da fakir bir aileden geliyordu. Bugün hala ona Filipinliler tarafından ulusal kahraman olarak saygı duyulur.



Bu fotoğraflar 2002-2010 yılları arasında Tondo ve Smokey Mountains bölgesi civarında çekildi.



Bölgedeki insanlar çöp dağından bakır tel, demir parçaları, tahta, plastik şişeler ve alüminyum tenekeler toplayarak yaşamaya çalışıyorlar. Bir günde topladıkları, 100-150 peso (yaklaşık 3 dolar) getirebiliyor. Çok nadiren şanslı bir toplayıcı altın yahut bir saat bulabiliyor. Ama çöplüğün ortasında silah ve hatta kol gibi insan vücudu parçaları da bulabiliyorlar.



2006 Noel’inde, Smokey Mountain civarında, çocuklarının birinin cenazesinde Nonoi ve ailesi ile tanıştım. Nonoi ailesi nesillerdir çöpçülük yapıyor ve çocukları da çöpçü. Noel boyunca Nonoi’nin yerinde kalırken çocuklarından birini kaybetti ve eşi diğer çocuğuna hamileydi. Bir hafta sonra eşi doğum yaptı. Hemen aynı gün Smokey Mountains’de sahipsiz ölü bir bebek bulundu.



Smokey Mountain kapitalizmin mezarlığı gibi. Orada yaşam ve ölüm döngüsü çok hızlı. Bir zamanlar devrim doğuran bir yer, çorak bir bölgedir, kimine göre de dünyanın sonunu temsil eder. Buranın ve Nonoi’nin ailesinin fotoğrafları ile yeni şafaklar ve yeni doğmakta olan dünyaları yakaladım.




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN




A trash dump called Smokey Mountain in Manila’s Tondo district in the Philippines is known as the largest slum in East Asia.



Even though the Philippines was one of the first countries in Asia to develop a nationalist movement, the country was occupied at different times by Spain, the United States and Japan. During these occupations, foreign religions and politics were forced upon Filipinos. They were also deprived of their own language and culture. But they never lost pride in their ethnic heritage and have always strived to maintain their identity.


The Philippines is the only Catholic nation in Asia.



Andres Bonifacio, a revolutionary known as the savior of the Philippines, came from a poor family in Tondo where the Smokey Mountain lies. To this day, he is revered by Filipinos as a national hero.



These photographs were taken between 2002 and 2010 in and around the Tondo and Smokey Mountain area.



People who live in the area survive by scavenging copper wire, bits of iron, wood, plastic bottles and aluminum cans from the mountains of trash. A day’s worth of pickings can bring 100 to 150 peso (about 3 US dollars). Very infrequently, a lucky scavenger will find gold or a watch. But they also find guns and even human body parts like arms amidst the trash.



I met Nonoi and his family at Smokey Mountain around Christmas in 2006 while they were having a funeral for one of their children. Generations of Nonoi’s family have been scavengers and he and his children are also scavengers. While I was staying at Nonoi’s place over Christmas, he lost one of his children and his wife was pregnant with another child. A week later, his wife gave birth. On the very same day, an unknown baby was found dead in the trash in Smokey Mountain.



Smokey Mountain is like the graveyard of capitalism. There, the cycle of life and death is very fast. It is a place that once gave birth to a revolutionary, a wasteland, and to some, represents the end of the world. Through photographs of the place and Nonoi’s family, I capture new dawns and new worlds being born.























Keisuke NAGOSHI Hakkında


Keisuke, Osaka Sanat Üniversitesi’nde okumuş bir Japon fotoğrafçıdır. 1977’de doğan Keisuke 19 yaşında ABD’ye taşındı. Los Angeles, Seattle, San Francisco, Kanada ve Meksika’ya seyahat ederek Kuzey Amerika kıtasındaki gecekonducuları fotoğrafladı. Bunun yanı sıra, Smoky Mountain’da yaşayan insanlara yanaşarak onların fotoğraflarını da çekmeye başladı.



Başta Asya civarı olmak üzere dünyadaki 20’den fazla ülkenin gecekondu bölgelerini çekmeye devam etti.



2007’de Meksika sınır hattını ziyaret ettiğinde tanıştığı Meksika asıllı Amerikalılar ve Şikago çeteleri kendi gerçek benliklerinin içine girmesine izin verdiler.



Geçen sene Akaaka tarafından Filipinler’deki Smokey Mountains’ı sunan üçüncü fotoğraf kitabını (Smokey Mountains)’i yayınladı (2002-2010) ve Paris Photo2011’de sergiledi.



Şu sıralar 11 Mart’ta tsunaminin vurduğu Tohoku bölgesinde çekim yapıyor.




About Keisuke NAGOSHI



Keisuke is a Japanese photographer who studied at the Osaka University of the Arts. Born in 1977, Keisuke moved to the United States at the age of nineteen. He travelled around L.A., Seattle, San Francisco, Canada, and Mexico, photographing squatters from the North American continent. Alongside this, he was drawn into people living in smoky mountain in Philippines and started taking photographs.



He continued shooting more than 20 countries slum area across the world mainly around Asia.



While he visit borderline of Mexico in 2007, meeting with Mexican American, Chicano gangs, let him get inside of their real self.



Last year, he released his third photography book (SMOKEY MOUNTAIN) by akaaka publishing featuring smoky mountain in Philippine (2002-2010) and exhibited at PARIS PHOTO 2011.



Currently, he is shooting Tohoku area where tsunami hit on March 11th.




www.keisukenagoshi.com





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Keisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı DağKeisuke Nagoshi : Dumanlı Dağ

Sinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye’den İstanbul’a




SİNAN GENİM ile SÖYLEŞİ


KONSTANTİNİYYE’DEN İSTANBUL’A




“Gök kubbenin gözlerinle gördüğün,


aklınla kavradığın gibi olduğunu sana kim söyledi?


Gördüklerin sadece bir resim, bir benzetmedir.”


Feridüddin Attâr, 1142-1221






Şebnem Aykol: Merhaba Sinan Bey, öncelikle bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Bize, daha önce 2006 yılında da “Konstantiniyye’den İstanbul’a, XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi’nin Rumeli Yakası Fotoğrafları” Sergisi’nin devamı olan “Konstantiniyye’den İstanbul’a, XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi’nin Anadolu Yakası Fotoğrafları” Sergisi hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Bu sergi konsepti nasıl doğdu ve nasıl gelişti?



Sinan Genim: Aslında bu işin başlangıcı Antalya’da oldu. Suna İnan Kıraç Vakfı’nın Istanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün bir benzeri olan, Antalya Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü bünyesinde İzmir’in eski fotoğraflarını içeren bir yayın yapıldı. Yanılmıyorsam 1997’de “19. Yüzyılda İzmir Fotoğrafları” isimli daha mütevazı boyda bir kitap yayımlanmıştı. Daha sonra, Neslihan Türkün Dostoğlu tarafından metinleri yazılan “Osmanlı Döneminde Bursa” fotoğrafları yayımlandı, iki ciltlik bu kitapta bir öncesine nazaran daha çok açıklayıcı metin vardı.



Bir İstanbullu olarak, İstanbul’un yazımına da ben talip oldum. Yaşadığım çevrenin oldukça farkındayımdır ve doktora tez konum da İstanbul’un İskanı idi zaten. İstanbul fotoğraflarını da ben yazayım istedim, 2001 yılında çalışmaya başladık. Enstitü’nün arşivinde oldukça önemli bir fotoğraf koleksiyonu var, benim arşivimde de bazı fotoğraf bulunuyordu. Kitapta da görebilirsiniz bazı arkadaşlarımız bize destek olup arşivlerindeki fotoğrafları yayımlanmak üzere bize verdiler. Bu yayım sırasında elimizden geçen fotoğraf sayısı 2-3000 civarındadır. Birinci ve ikinci ciltte daha çok dönemin James Robertson, Pascal Sebah, Caranza, Abdullah Kardeşler, Berggren, Gülmez Biraderler, Sebah&Joaillier, gibi fotoğrafçılarının imzalı fotoğraflarını kullandık. Biliyorsunuz bu dönem fotoğraflarının orijinal camları değil baskıları önemli. Ancak bu kişiler profesyonel fotoğrafçı oldukları için aynı karenin pek çok baskısını, çoğaltmasını yapmışlar. Aslında ilk iki ciltte bu olayın o kadar da farkında değildik, -belki de ben değildim; bu nedenle çok az sayıda amatörler tarafından çekilen kare var. Ancak, bu karelerin bazıları 4×4 cm. gibi küçük ebatlarda; biz onları oldukça büyük ebatlarda bastık. Bugünkü teknoloji de bu işe müsait, sağolsun o konuda Lokman Şahin’in büyük bir özverisi vardır. Anadolu yakasında daha çok amatör kareler kullandık, çünkü amatör fotoğraflar tek kopya. Bilmediğimiz, hatırlamadığımız yapılar, hatta hakkında daha önce bu yapının hiç fotoğrafı yok dediğimiz yapılara ait fotoğraflar çıktı karşımıza.



19. yüzyılda hemen her elçiliğin istasyon gemileri var. Örneğin Fransız Eliçiliği’nin istasyon gemisi Petrel’in kaptanı; Orient diye bir albüm hazırlamış. Geminin kaptanı kimdir bilmiyoruz, adını yazmamış. Ama fotoğrafların bazılarının altında çekim tarihleri var. Serra – Ömer Türel’in koleksiyonundaki bir albümde ise hemen her fotoğrafın altına çekim tarihi yazılmış.




Şebnem Aykol: Böyle eşleşen fotoğraflar da çıktı öyle mi?



Sinan Genim: Eşleşen fotoğraflar çıktı tabii, özellikle profesyonel fotoğrafçıların çektiği karelerin pek çok benzerine rastladık, bazı kareler daha flu, bazıları ise daha net. Bazı fotoğraflar çok az farkla aynı görüntüleri kapsıyor. Buna karşı amatör fotoğrafçıların çektikleri karelerin bir benzerine rastlamak ise nerede ise mümkün değildi.



Bu kitaplarla geçen yüzyıla ait bir İstanbul gezisi yapmaktayız bence… Bu çalışmayı gelecek kuşaklar değerlendirecektir, çünkü gerçekten fotoğraflardaki yapıların çoğu bugün yok, o görüntüler de yok. Fotoğraflarda görünen bir imparatorluk şehri, imparatorluk başkenti. Halbuki şu an içinde yaşadığımız İstanbul, bir ulus devletinin başkenti Ankara olan bir taşra kenti.



Şimdilerde ülkemizin ulaştığı ekonomik zenginlikle birlikte, özelikle de 1980-1990’lardan itibaren İstanbul tekrar canlanmakta. Tarihte de zaman zaman olmuş bu düşüş, geriye çekiliş ve tekrar canlanışlar.




Şebnem Aykol: Ben de size bunu soracaktım. Birinci kitabın önsözünde; geçmişte seyrek de olsa İstanbul’un eskidiği ve eski cazibesini yitirdiği dönemlerden bahsetmişsiniz. Bunu biraz dönemsel olarak açar mısınız?



Sinan Genim: Örneğin MS 196’da Roma İmparatoru Septimus Severus, Bizantion’u uzun bir kuşatmadan sonra zapt eder, nerede ise taş taş üstünde bırakmaz, hatta şehir statüsünü kaldırarak Perintos’a bağlar. Ancak bu şehrin vazgeçilemez jeopolitik konumu kısa süre sonra onun tekrar yapılanmasına yol açar bu kere adı ANTONEİNİA olaka yenilenir. Sultanahmed Meydanı’ndaki hipodrom bu dönem inşa edilir, eski surlar genişletilir. Şehir büyür ve zenginleşir. Daha sonra Roma İmparatoru Constantin ilgisini çeker ve Roma İmparatorluğu’nun başkenti olur.



Daha sonra Latin İstilası Konstantinopolis’i küçültür ve içine çekilmesine yol açar. Bu önemli bir dönemdir. Ondan sonra 1453’e kadar biraz Mora üzerindeki hakimiyet sürer, ancak şehrin çeperi Silivri’ye kadar çekilmiş, fakirleşmiş, ekonomik hinterlandını kaybetmiş, nüfusu azalmış. Bir ülkenin yeteri büyüklükte ticari faaliyeti olmaz ise nüfus azalır, önemli olan ticarettir ve onu destekleyecek büyük bir ticaret alanıdır.



Sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde, tekrar geniş bir coğrafyada ticaret imkan bulunca, Adalar’dan, Kefe’den, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden, Rumeli’den, Kırım’dan pek çok insan gelip bu şehre yerleşiyor ve Kanuni Dönemi’nden 20.yüzyılın başına dek zaman zaman hızlı, zaman zaman yavaş bir gelişim ve büyüme var. Ancak, I. Dünya Savaşı’ndan itibaren tekrar bir gerileme dönemine giriyor şehir ve bunu fotoğraflarda görebiliyorsunuz. Bir dönem Tarabya Koyu’nda inanılmaz büyüklükte tekneler demirli; Savarona benzeri büyük tekneler. Sonra Cumhuriyet Dönemi’ne gelince bir bakıyorsunuz bir sandal, adamın biri kürek çekiyor. Nüfus azalmış, koy boşalmış. Hayat böyle bir şey…



Lale Devri’nde birden sivil yapılarla donanmaya başlar şehir. Sonra Patrona Halil isyanı olur ve şehir yine bir miktar daralır ve içine kapanır. I. Mahmut Dönemi’nde şehre çeşitli kaynaklardan sular getirilir; Taksim’deki Maksim bu dönemde inşa edilir. Tophane’de büyük bir çeşme yapılır. Bölgeye su gelince evler yapılmaya başlanır, yeni mahalleler oluşur. Her şehrin tarihinde vardır böyle gelgitler.




Şebnem Aykol: Bu söylediğiniz gerçekler ve kriterler dahilinde günümüz İstanbul’unu nasıl değerlendiriyorsunuz? Düşüşte mi yükselişte mi?



Sinan Genim: İstanbul gelişme döneminde; gökdelenler zaten ne olduğunu gösteriyor. 1980’ler ve 1990’lar sonrası yeniden bir yükseliş dönemi var. Zamanında yeteri kadar yerleşim alanı açamadığımız için, bu defa mevcut alan içinde büyümeye çalışıyoruz, bu da ister istemez yapıların yükselmesine neden oluyor.




Şebnem Aykol: Peki, yine İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’ne dönecek olursak, bu organizasyonda aktif olarak görevli misiniz? Yoksa proje bazında mı ilişkiniz var? Ve bu enstitüde neler yapılıyor, vizyonu nedir?



Sinan Genim: Evet, ben de bu enstitünün içindeyim, ama bir amatör olarak. Burada İstanbul ile ilgili araştırmalar yapıyoruz, 3 bölümden oluşan büyük bir kütüphanemiz var.




Şebnem Aykol: Halka açık bir kütüphane mi?



Sinan Genim: Her tür insana değil, daha çok araştırmacılara açık, bir ihtisas kütüphanesi. Araştırma yapanlar her türlü hizmeti her hangi bir bedel ödemeksizin karşılıksız alabiliyorlar. Kamuoyunda pek bilinmez ama gerçekte Pera Müzesi’nin patronu İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’dür. Müze onun uzantısı, vitrini. Geniş bir kitaplığımız var; araştırmalar için; el yazmalarımız var, Şevket Rado, Semavi Eyice Kitaplığı’nı satın aldık. Bu birikimden araştırmacılar faydalanıyor. Enstitü’nün şimdilik periyodik bir yayını yok ama Antalya’da, Adalya isimli bir periyodik yayınımız var, bir arkeoloji dergisi. Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü’nün de geniş bir kitaplığı ve arşivi var.



Suna İnan Kıraç Vakfı dışında özel sektör tarafından kurulmuş, bilimsel araştırmalara destek veren bir enstitümüz ne yazık ki yok. Bu konudaki tek örnek biziz.




Şebnem Aykol: Bu fotoğrafların, kentlerin yüzyıllardaki fiziksel ve sosyokültürel yapısı hakkında fikir verdikleri, birer belge niteliği taşıdıklarını biliyoruz. Siz de bu İstanbul serisi için; “Şehrin bugün çoğu şekil değiştirmiş ya da kaybolmuş güzelliklerini gözler önüne seriyor” demişsiniz. Size göre geçmişle bugün arasında İstanbul’daki en büyük görsel değişim nedir, ya da şöyle sorayım sizi en çok etkileyen en somut farklılık nedir?



Sinan Genim: “Fotoğraflar yalan söylemez ama yalancılar fotoğraf çekebilir” der Lewis Hine. Örneğin yıllardır İstanbul yeşildi, hem de yemyeşildi, biz bu yeşili yok ettik, yapılar yaptık, doğayı katlettik. Böyle bir şey yok, İstanbul gerçekte çıplak bir şehirdi, bugün daha yeşil. Ben bunu gençliğimden de gayet iyi biliyorum. Ama bunu söyleyince karşınızdaki inanılmaz dezenformasyona karşı tek başınıza kalıyorsunuz. 3-5 tane mezarlık, 3-5 tane koru, koruların nasıl yeşillendiğini görüyorsunuz, yıllar boyu oluşan erozyona karşı, bugün yasaklanan set bahçeler yapılıyor.



Bir başka yanlış inanç ise, her yer mükemmel, estetik yapılarla doluydu; hayır, çoğu yerde derme çatma, bugünkü gibi gecekondu tipi yapılar da vardı. Özellikle 1876-1877 Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında bütün Kafkasya’dan ve Balkanlar’dan çok sayıda insan İstanbul’a göçmüştür. Mesela Kandilli’de Atiye Sultan Sarayı’nın bir kısım bahçeleri bu göçmenlere açılıyor. Oralara yerleşiyorlar. Bugün hala Kandilli’den yokuşunu çıkarken sağ taraf Muhacir Mahallesi diye anılır. Oradaki sokaklar da birinin adı ise “Muhacir Sokağı” dır. Çok az insan bu oluşumun farkında ne yazık ki.



Mesela, Anadolukavağı’nda benzer bir şey var. Macar Tabyası olarak bilinen bir alan, çocukluğumdan beri çok merak ederdim. Macarların burada ne işi var diye? İkiyüz yılı aşkın süredir Macar Tabya olarak bilinen alanın gerçek adının Ma-i Cari (Akarsu) olduğunu öğrendik.



Yine bir bilgi; Göksu’da Hagia Paraskevi Ayazması vardır. Lourdes’deki bir mağarada Meryem Ana’nın görünmesi ile oranın haç yeri ilan edildiğini ve büyük bir rağbet doğurduğunu gören Ortodokslar diyorlar ki biz de burada böyle birşey yapsak; iki tane papaz bir gece Meryem Ana ikonası toprağa gömüyor, daha sonra Meryem Ana’nın doğum gününde bir kazı yapıp buluyorlar, ondan sonra müthiş bir haç yeri oluyor bu ayazma ve günde 20.000 kişi filan geziyor orayı da. Eğlenceli şeyler var bu kitapların içinde…





Şebnem Aykol: Bu sergiyi basılı yayın dışında, seminerler şeklinde de sundunuz değil mi?



Sinan Genim: Bir konuşma gibi aslında, 4 Şubat’ta ben bir konferans verdim. Mart ayında yine yapacağız. 25 Şubat’ta İlber Ortaylı, Engin Özendes, Baha Tanman ile birlikte 4 kişi Boğaziçi’ni konuştuk. Mesela o dönemlerde yapılmış fotomontajlar var; Pascal Sebah’ın fotoğrafında gördüğümüz bir tekneyi kısa süre sonra bu kere Berggren’in bir karesinde görüyoruz, içindeki hanımlarla birlikte.




Şebnem Aykol: O dönemde de Photoshop varmış desenize…



Sinan Genim: Sanırım. Nasıl yapılmış acaba? Bütün bunlara baktığınızda eğlenceli bir iş. Zaten İstanbul eğlenceli bir şehirdir. Çok önemli bir şehirdir. Dünyada böyle bir şehir daha yok. Hem coğrafyası hem de topoğrafik oluşumu açısından… Bir de İstanbul’daki ilk iskan izlerine bakmak gerek, İstanbul’daki ilk iskan Yarımburgaz Mağarası’nda oluşuyor günümüzden 1.000.000 yıl öncesinde. Bildiğim kadarıyla dünyada geçmişi bu kadar eskiye giden bir şehir daha yok.



Halbuki bu şehirde yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu Megara’lı Grekler 660’da İstanbul’u kurdu sözleri ile büyüdüler. 1980’de tamamladığım doktoramda bunun doğru olmadığını söylemiştim, gerçek bu değil, araştırmamız gerek dediğimde, bir dövülmediğim kaldı. O tarihlerde bir sürü insan buna itiraz etmişti; 2007 yılında Yenikapı’daki kazılarda bu şehrin geçmişi 8500 seneye gitti, orada yaşanların ayak izlerini görebiliyoruz. Şimdi orada bir müze kuruluyor.




Şebnem Aykol: Söyleşimizin başında fotoğraflardan bahsederken, o dönemlerde kullanılan tekniklerin çeşitliliğinden ve zorluklarından söz etmiştiniz. Bu konuda biraz bilgi verebilir msiniz? Bu tasnif ve tanımlama işlemi sırasında hangi isimlerden yardım aldınız?



Sinan Genim: Bahattin Öztuncay, Engin Özendes gibi dostlarım bana her aşamada yardımcı oldular. Zaten bir süre sonra öğrenmeye başlıyorsunuz; hangisi asitli kağıt, hangisi albümin kağıda basılmış; hangisi jelatin, hangisi bromit kağıt. Bu kitabımda hiç rastlamadım, ama ikinci ciltte bir dagotype da var; Kireçburnu’nda bir askeri tesisteki kule görülüyor. Tek kullandığımız dagoteyp de o. Bir diğer dagoteyp karesi ise Bebek’teki Çelebi Evi’ne ait bir kareydi ama çok kötüydü ve küçüktü, kullanamadık. Bütün dünyada ilk fotoğraflar 1848-1849, İstanbul’da da 1850’den itibaren fotoğraflar görüyoruz.




Şebnem Aykol: Başlarken elimizde 2000-3000 fotoğraf var dediniz. Peki bunca fotoğrafa nasıl ulaşıldı?



Sinan Genim: Özel koleksiyonların yanı sıra dünyanın her yerinden alındı.



Şebnem Aykol: Pratikte nasıl oldu bu iş, ilan mı verildi?



Sinan Genim: Çok uzun bir süreç, Ahmet Abut Paris’te büyükçe bir koleksiyon toplamıştı, İnan Kıraç bu koleksiyonu satın aldı. Hala oradaki müzayedelerden ve burada yapılan açık artırmalardan çok sayıda fotoğraf alıyoruz. Sürekli takip ediyoruz. Tabii yalnız fotoğraflardan bu kadar bilgi toplamak mümkün değil, bazı fotoğrafları çözmemize dönemine ait haritalar da yardımcı oluyorlar. Bir karenin nereden çekildiğini ve nereye ait olduğunu saptamaya yarıyor. Çünkü, arkasında deniz görünmeyen, herhangi bir anıtsal yapı olmayan bazı kareler de var, haritalar bu konuda bana çok yardımcı oldu. Eski anılarımın da çok faydası gördüm. Bu arada mimar olmanın avantajını da kullandığımı söylemem gerek, harita okuyabilmenin faydası çok oldu. Ben fotoğraf tarihini bilmem, fotoğrafı bilenler Bahattin’dir, Engin’dir, Gültekin’dir, Ersin’dir. Fotoğrafın içindekileri tanımak benim uzmanlığım. Mesela, bak Engin bu fotomontaj hayretle karşıladı; bir tanesi 5 yıl önce elime geçmiş, yayınlanmış, diğeri de biraz mimar olmanın getirdiği görsel hafıza ile yakaladığım bir başka kare. 5 sene nerede ise her gecemi bu işe adadım…




Şebnem Aykol: Uzun soluklu çalışılan tez sonrası, bittikten sonra da insan o konuda algıda artık seçici hale geliyor değil mi? Hep aklınızda olan bir proje miydi bu sergi ve kitap serisi?



Sinan Genim: Evet dediğiniz gibi algıda seçici hale geliyorsunuz. Algım hep İstanbul üstüne, yazdığım yazılar vs. hep İstanbul ile ilgilidir. Bu çabam daha ziyade geçmiş dönemlere ait haritaları değerlendirmeye odaklıydı; Piri Reis’in 16. veya 17. Yüzyılın başlarında yapılmış bir İstanbul haritası var, hep bunu çözümlemeye çalışırım. Matrakçı Nasuh’un İstanbul minyatürünü Walter B. Denny çözümler, Arts Orientalis’in 1970 tarihli baskısında yayımlanır, minyatürde görülen yapıları tek tek tanımlar. Benim de böyle bir çalışmam devam ediyor. 1845 tarihli Mühendishane-i Hümayun Haritası’nı aynı şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. 1924 tarihli Necib Bey Haritaları’nın bir eski Türkçe nüshası var, bir de Fransızcası. Ben eski Türkçeyi iyi bilmediğim için Fransızca nüshasını kullanıyorum. Kendi dilimi harfleri değiştiği için okuyamıyorum. Kelimeleri çözmek çok zor geliyor, Fransızcasını daha iyi anlıyorum. Bu haritaları bugüne, konuştuğumuz dile çevirmek lazım. Alfabe değişikliği çok önemli ve doğru birşeydi, batı ile entegrasyonda kaçınılmazdı. Bugün kimse alamaz öyle bir radikal kararı ama kültür de orada kaldı. Biz bazı şeyleri yalan yanlış biliyoruz, hikaye ve efsaneye meylimiz var… Fotoğrafları, haritaları değerlendirince gerçek karşımıza çıkıyor. Bence çok önemli, çünkü geleceği başka türlü oluşturma imkanımız yok. Geleceğin ancak gerçek bilgilerle oluşturulabileceğine inanıyorum.




Şebnem Aykol: Kitabın önsözünde: “Şehirler tıpkı yaşayan bir organizma gibi hangi izleri koruyacağına, hangilerini tarihe karıştıracağına kendisi karar verir. Eğer üstün bir irade, radikal kararlarla şehre yön veremiyorsa, şehrin yaşam iradesi ona yön verir.” demişsiniz. Şu an İstanbul’a dair bir takım radikal projeler söz konusu, bu konuda düşüncelerinizi alabilir miyim?



Sinan Genim: Bence değişim kaçınılmazdır. Ya bunu radikal kararlar alıp siz yönlendireceksiniz, bu kararlarla şehri oluşturacaksınız veya şehir başını alıp gidecek, şehir yaşamı durmaz, sizi beklemez. Bir dönem gecekondular vardı, o dönemde kimse de akılcı ve mantıklı çözüm, alternatif yerleşim alanları oluşturmadığı için gecekondu yapımının ardı arkası kesilmedi. Daha sonra TOKİ ve KİPTAŞ gibi kuruluşlar ortaya çıktı, gecekondu yapımını ekonomik olarak değersiz kılan yapılar yaptılar; 100.000 liraya uzun vadeli daire satıldı. Kim gidip gecekondu için uğraşır ki şimdi. Bugün kimsenin gecekondu yapayım diye bir talebi yok. Ama buna mukabil şimdi gökdelenler ortaya çıktı, artık onlara bağırıyoruz, zamanında gökdelenler orada değil, şurada yapılırsa uygun olur diyemedik. Hemen her şeye karşıyız, halbuki bir dönem Sheraton Oteli, The Marmara yapılırken; herkes ne güzel, buralar şenleniyor dediler. Ne zaman ki bunların sayıları artmaya başladı, dikkat çekti, sesler yükselmeye başladı. Gecekondu döneminde de biz bu filmi gördük, gökdelenlerde tekrar seyrediyoruz. Zamanında planlamayı doğru yapsaydık, bugün şikayet ettiğimiz görüntüler ortaya çıkmazdı, biz de bunları konuşuyor olmazdık. Üstelik kötümser gözle baktığınız zaman, evet bu görüntü şehrin arkasında fon teşkil ediyor ama biz İstanbul’un sur içinde farkına varmadan bu hatayı tekrarlamadık. Suriçi’nde gökdelen yok, bazı yüksek yapılar var. O yapıların da büyük bir çoğunluğu kamu yapısı, İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, tam Valens Kemeri’nin olduğu yüksek noktaya yapılmış İstanbul Büyükşehir Belediye Sarayı, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Cerrahpaşa’daki Sosyal Sigortalar Hastanesi. Oralardaki ufacık binaların içine, kamunun öncülük yapıp bunları yapmaması gerekirdi. Şimdi aynı olay Anadolu yakasında oluşuyor. Kadıköy yakasında yükselen iki gökdelenin bir tanesi Siyami Ersek Hastanesi, öteki de Acıbadem’deki Telekom Binası ve ikisi de kamu yapısı. Uzun müddet farkına varmadan bu görüntüyü hep birlikte seyrettik, kısa süre önce o bölgede de gökdelenler yükselmeye başladı, ancak daha toplumun büyük bir bölümü farkında değil, çok yakında, neler oluyor, bu yapılar nereden çıktı diye bağırmaya başlarız.




Şebnem Aykol: Kültürler de tıpkı insanlar gibi ömürlerini tamamlayıp tarihe karışır, ancak onların birikiminden faydalanıp yeni bir kültür üretilerek geleceğe güvenle bakmak mümkündür dediğinizde bunu İstanbul için biraz açar mısınız?



Sinan Genim: Yepyeni bir kültür, İstanbul altıncı defa inşa ediliyor. 15 Şubat 2012 günkü Vatan Gazetesi’nin Kitap Eki’nde de böyle bir yazım var. Dilini bugün konuşmuyoruz, alfabesini kullanmıyoruz, kılık kıyafetimizi değiştirmişiz; bunlarla beraber düşünce tarzımızı da değişmiş. Şimdi pek çok parçasını reddettiğimiz bir kültürün şehir siluetini muhafaza etmek mümkün mü? Ya hep ya hiçtir, yarısını aldım yarısını almadım dedin mi, böyle olur işte.



Demin de dediğim gibi, zamanında akıllıca planlanarak şehrin ihtiyaçlarına uygun gelişimine izin verilseydi sorun yoktu. Tümüyle yasaklarsanız şehir kendi iradesi ile biçimlenir. Bu tür gelişimi önlemeye dönük yasaklamalar daima yanlışları büyütür.




Şebnem Aykol: Yine sergi kitabının önsözünde; görsel belgelerin bizim doğrudan gerçeklerle yüz yüze gelmemizi sağladığı halde, yine de doğanın arasına sıkışmış, hayal dünyamızda kurguladığımız şehirlerin varlığından, hem herkese ait hem de kimseye ait olmayan şehirlerden bahsetmişsiniz. Calvino’nun kitabındaki gibi… O zaman İstanbul hem görünür, hem görünmez, hem de ölümsüz mü diyorsunuz?



Sinan Genim: Evet. Kitabın girişi için bu metni çok aradım. 12.yy’dan kalma: “Gök kubbenin gözlerinle gördüğün, aklınla kavradığın gibi olduğunu sana kim söyledi? Gördüklerin sadece bir resim, bir benzetmedir.” diyor Feridüddin Attâr. Bütün bunlar birer benzetmedir. İstanbul’da her şey var, her şey… İstanbul’da bir insan gerçekten, İstanbul’un farkına varırsa İstanbul’u yaşar. Eyüp’e gidersiniz, şehre yukarıdan bakarsınız. İnsanı farklı bir yere götürür. Kitabı Yahya Kemal ile bitirdim. Gerçekten de bu şehirde o şiirsellik vardır. Bazı şehirlerde vardır, bazılarında yoktur, olamaz. “Kandilli yüzerken uykularda, mehtabı sürükledik sularda”, İstanbul için söylenebilir. Andolu yakasında gurub köşkü adıyla anılan bazı yapılar vardır… Dünyanın hiçbir yerinde herhalde güneş batarken olan o kızıllığı, o renkleri seyretmek için bina yapılmaz. Bütün bu yapılar bir İmparatorluk kültürünün yansımasıdır. Ben hep Roma İmparatorluğu’nun 1923’te son bulduğunu söylerim. Osmanlı İmparatorluğu gerçekte Müslüman Roma İmparatorluğu’dur. Roma İmparatorluğu pagan bir imparatorluk olarak kurulur. Sonra Konstantin onu Hristiyanlığa dönüştürür, Fatih de Müslümanlığa… Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman hepsi Roma imparatorlarıdır; çünkü imparatorluğun ulus devlet handikapları yoktur. Bu imparatorlukta dinin, dilin, ırkın, rengin önemi olmaz, olamaz, kim devlete hizmet ediyorsa onu yüceltir…



O muhteşem İmparatorluk şehri ile bugünün ulus devletinin şehrinin yaşantısının bir arada olması mümkün değil. Bugün çoğu kimsenin gurup seyredecek kültürü yok, kültürü olsa bile vakti yok.




Şebnem Aykol: Bu aslında daha önce sizin söylediğiniz, şehirde var olan herşeyin, şehir yaşantısının oluşturduğu ortak yaşam sonucu olması yüzünden değil mi?



Sinan Genim: Aynen, çünkü bugünkü ortak yaşamı 12-13 milyonluk büyük bir nüfus sürdürüyor. Geçen gün televizyonda izledim, 18-19 yaşlarında bir genç kız Anadolu yakasında oturuyormuş, İstanbul’a ilk defa geçtiğini söylüyordu. Toplumumuz da merak sıkıntısı da var, merak insan yaşantısını zenginleştiren bir şey olmuyor, dayak yemesine neden oluyor. Bizler yeni yeni Himalaya’lara tırmanmaya başladık, daha yeni yeni okyanusları tekne ile geçen denizcilerimiz var, kazara bir tane insanımız Dakar Rallisi’ne katıldı, hala Antarktika’ya, Kuzey Kutbu’na giden insan yok bizde. Biz tarım toplumunun ve pasifize edilmiş bir kültürün insanlarıyız.



Hızla değişiyoruz, haberleşme imkanları arttıkça, merak duygumuz körükleniyor. Fert başına düşen gayrisafi hasıla arttıkça yaşama duyduğumuz ilgi yükseliyor.



Geçen gün Lionslar’a Moda Klubü’nde bir konferans veriyordum; Atatürk 1923’lerde “yurtta sulh cihanda sulh” diyor. O dönem nüfusumuz 13 milyon. Peki, yurtta sulh cihanda sulh derken, 1938’de niye Hatay’ı ülkemize kazandırıyor, 1936’da Boğazlar askerden arındırılmış ve tarafsız bölgeyken, bunu yok sayıyor ve bütün Boğaz ve Çanakkale kıyılarına Türk askeri giriyor ve sonra Montreux Anlaşması yapılıyor. Hani yurtta sulh cihanda sulh? Çünkü nüfus 25 milyon oluyor. Çünkü, artık farklı şeyler söylemek, farklı uygulamalar yapmak dönemi gelmiştir.



Her sözün kendi zamanı için bir gerçeği vardır. Bunu başka bir zaman taşırsanız, anlamsız kalır. Onun için şimdi böyle bir karmaşa var; kimse bunun farkında değil. Değişim gündeme geldiği zaman insanlar kendi statülerinin tartışılacağını, yeniden çaba, efor sarf etmek mecburiyetinde olduklarını, o güne kadarki bilgilerinin üstüne yeni bir bilgi koymadıklarını, kısaca çalışmak gerektiğini farkına varınca rahatsız oluyorlar.




Şebnem Aykol: Peki Sinan Bey, yine sergiye ve yayınlara dönecek olursak, Boğaziçi Rumeli Yakası bitti, Anadolu Yakası bitti, sırada ne var? Bu bir seri olarak devam edip tüm İstanbul’u tamamlamak gibi bir misyonunuz var mı?



Sinan Genim: Sıra Üsküdar’da, onu yazacağım. Elbette niçin diye soracaksınız? I.Abdülhamit Dönemi’nin sonuna doğru Bostancıbaşı Defterleri adıyla anılan bir dizi kayıt tutulur. Padişah Boğaz’da saltanat kayığı ile gezerken o dönemin bir nevi İçişleri Bakanı ya da güvenlik ile ilgili en büyük yöneticisi olan Bostancıbaşı da sandaldadır ve o bir defter tutmaya başlar. Ondan evvel var mıdır yok mudur bilmiyoruz. Ama Bostancıbaşı defterlerinin ilki, I.Abdülhamid döneminde başlar ve III.Selim dönemi boyunca devam eder. II.Mahmut’tan da bugüne kalan 1814-1815 tarihli bir defter var. Ben bu konuyla ilgili olarak -Kuzguncukluyuz ya biz-, rahmetli Sedat Hakkı Bey’in notları ile karşılaştırmalı olarak üç adet (1799-1802 ve 1814-15 tarihli) Bostancıbaşı Defteri’ndeki Kuzguncuk sahili yer alan yapılarla ilgili bir makale de yayımladım. Konstantiniyye’den İstanbul’a kitapları için de Bostancıbaşı Defterlerini örnek almaya çalıştım; bu defterlerdeki kayıtlar Topkapı Sarayı’ndaki Yalı Köşkü’nden, Eyüp’e, oradan karşı yakadaki Karaağaç Sahil Sarayı, sonra oradan Rumeli Kavağı’na kadar uzanır. Anadolu Kavağı’ndan başlayıp Fenerbahçe Burnu’na kadar sahil boyundaki yapıları belirtir. Benim için şimdilik Suriçi’ni yazmak çok zor, anıtsal yapılar, mezarlıklar, ara sokaklardan çok hoş fotoğraflar var, ancak çok yoğun çalışmak lazım.




Şebnem Aykol: Orada katmanlar da çok fazla değil mi?



Sinan Genim: Suriçi’nde değişim de çok fazla, çok da küçük sokaklar var, bir yandan da yoğun proje işimiz var bizim. Ben yalnız kitap yazmıyorum ki, kitaba ancak geceleri ve hafta sonlarında, çocuklarımın ve eşimin en güzel günlerini de kullanarak zaman ayırabiliyorum.



Ben de böyle bir tur atayım dedim, çünkü özellikle denizden çekilmiş çok hoş fotoğraflar vardı. Şimdi Üsküdar’ı yazacağım, Üsküdar tek başına; Karacaahmet var vs. Üsküdar’ı bir cilt yapacağım, sonra Haydarpaşa’dan başlayıp Pendik’e kadar bir cilt düşünüyorum, sonra Adalar ve ondan sonra Tanrı bana ömür verirse Haliç ve Suriçi’ne döneceğim.




Şebnem Aykol: İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul Mimarlık Rehberi ve benzeri yayınların yanı sıra, bir de bu görsel rehber olunca İstanbul katman katman gözler önüne serilecek.



Sinan Genim: Bundan sonra araştırmacılar bir fotoğraf alıp üstüne bir kitap yazacaklar belki. Görsel bir arşiv. Bugüne kadar hiç bir fotoğrafçının aklına gelmemiş bir proje bu, hepsi benim arkadaşım, hepsini çok sever ve değer veririm, çoğu hiç aklımıza gelmedi diyorlar.




Şebnem Aykol: Biraz bunun imkanlarla da ilgisi olsa gerek.



Sinan Genim: Olabilir ama fotoğraf sanatçılarının yapacağı iş değil. Mesela Beşir Ayvazoğlu’nun bir kitabı vardır; “1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi”; Cenap Şehabeddin, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Mehmet Akif, Sami Paşazade Sezai ve Midhat Cemal bir yemek yerler ve bu sırada çektirdikleri bir fotoğraf üzerinedir bu kitap. Hepsiyle ilgili geri dönüşler içerir, bir fotoğrafın düşündürdükleri ya da bir fotoğrafın öyküsü anlatan bir kitap. Dünyada da böyle şeyler çok oluyor. Ben, doğduğum büyüdüğüm, uzun dönemdir de ailemin yaşadığı bir şehre karşı kendimi sorumlu hissettim ve bu bilginin benimle birlikte yok olmasını istemedim. Herkesin bilgisini topluma sunmasının gerektiğine inanırım. İçinde mutlaka hatalarım da olmuştur, tarihlendirme konusunda bazı yanlışlarım olabilir; bundan sonra bu konu üzerinde çalışanlar da benim yanlışlarımı düzeltecekler.




Şebnem Aykol: Bilginin üstüne bilgi inşa edilsin diyorsunuz?



Sinan Genim: Evet dedikodu veya eleştiri yapmak, onu bunu karalamak yerine… Bu sergi kapsamında Mart ayında Rumeli Sahili’ni, Nisan ayında Anadolu Sahili’ni yukarıdan aşağıya anlatacağız seminerlerimizle. Mayıs ayında da “1840’lardan İtibaren İstanbul İçin Ütopyalar”, tarihte İstanbul için yapılan imar planlarını ve uygulamalarını anlatacağım.



Bazı belgelerde görüyorsunuz bir Batı şehri gibi bir şehir düşünüyorlar, mesela Karaköy’den başlayıp Galata Kulesi’nin yanından geçen bir ana cadde yapmışlar taaa Şişli’ye kadar dümdüz gidiyor. Halbuki Galata Kulesi yüksekliği 65 metreye varan bir tepe üzerinde. Paris gibi, Berlin gibi, Barselona gibi, Madrid gibi düşünüyorlar bu şehri, dümdüz bir yermiş gibi. İstanbul öyle değil ki, düşünün ki; oldukça dar bir banta yerleşmişiz, altı deniz, üstü deniz, ortasından deniz geçiyor ve kimi yerde Haliç gibi deniz şehrin içine giriyor. Bu oluşumu Batı’nın şehircilik metotları ile çözmek mümkün değil. Uzun yıllardan beri süregelen emir komuta zincirlerinin isteklerine göre bu şehir biçimlenmiyor; birileri düşünüyor bazı ilkeler koyuyor, bazıları ise başka şey istiyor. Ama bitti bu devir artık, bu tümdengelimden vazgeçilip, tümevarım şeklinde yapmamız lazım planlama işini. Yapılan sistemde kimse işinin sahibi değil, hiç araziye çıkmadan pafta üstünde planlamalar yapılıyor. Sırf bu kitap için benim elimden 3000-4000 fotoğraf geçtiyse, ben de en az 10.000 kare çektim dağlardan tepelerden. Birbirleriyle karşılaştırdım sürekli, öyle bir açıdan çekilmiş ki, yok böyle bir bina, bir bakıyorsunuz bazı yapılar üst üste binmişler, tek bir yapı gibi görünüyorlar.




Şebnem Aykol: Adım adım kim bilir kaç kez gezdiniz değil mi? Peki Sinan Bey, bu devam eden bir proje, bugüne kadar olan kısmında ve sonrası için sabit bir çalışma grubu var mı?



Sinan Genim: Hayır, ben tek başınayım. Kimi zaman tereddüte düşersem ya da yardıma ihtiyaç duyarsam, bazı dostlarımla konuşuyorum. İnsanlar çok fazla kafa yormadıkları için, çok da yayınlanmış bilgi yok. Çok fotoğraf var, çok yayın var ama yayınların çoğunda hatalar var, okurken, üstlerini çizip düzeltiyorum, altına paraf atıyorum. Olur da bu kitaplar geleceğe kalır, başkalarının eline geçerse doğrusunu öğrensinler diye. Ezber bu, önüne konanı olduğu gibi kabul etmek ve gerçeği araştırmamak çok yaygın bir zaafımız. İşte böyle hikaye…



Şebnem Aykol: Bu söyleşi için, Fotoritim ve kendi adıma çok teşekkür ediyorum.




Söyleşi: Şebnem AYKOL



Sergi üzerine gerçekleştirilen konferans (Fotoğraf: Şebnem Aykol)







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'aSinan Genim ile Söyleşi : Konstantiniyye'den İstanbul'a

Patrick Gonzalès : Düşler ve Çocukluk



Pour le français: S’il vous plaît défiler vers le bas et lisez la page ↓
For French: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Düşler ve Çocukluk


Le rêve et l’enfance


Patrick Gonzalès




Öncelikle ressam sonra fotoğrafçı, Patrick Gonzalès günümüzde değerli bir sayısal/dijital sanatçı. Fotomontaj ile dijital resim arasında gidip gelirken, çocukluğundan beri hayran olduğu resim sanatının ustalarından etkilenen gerçeküstü evrenini ifade edebileceği ses ve gerekli araç ve gereci buldu. Sanatçı sizi; çocukluğu ve düşlerinin rehberlik ettiği, muhteşem siyah beyaz ve yakın zamanda renkli görüntüler arasında yapacağınız bir yolculuğa davet ediyor.



Bir ifade aracı arayışında”¦



15 yaşında sanat ve resim tutkunu, Patrick Gonzalès, öncelikle resimlerine hayran olduğu ressamların eserlerini yeniden üretiyor, Kısa sürede tekniği öğreniyor ve kendi sesini, bakış ve görüş açısını, hissettiklerini ifade etmenin yollarını arıyor. Teknik olarak resimde kendini geliştirdiği alanın yanı sıra düzenli olarak da fotoğraf çekiyor. Zamanla, bilahare kompozisyonlarında kullanacağı harika ve çok çeşitli bir klişe koleksiyonu oluşturuyor. 1998 de, aldığı grafik tasarımı eğitimi sayesinde dijital araç gereçleri keşfediyor. Bu sanatçının; gerek teknik ve gerekse tematik bakışını ve yaratıcılığını ifade edebileceği yeni bir atak oluyor.



Bilişim araç ve gereçlerinin kullanımındaki ustalığı, sanatçıya evrenini tam da istediği gibi ifade etmesine yeni imkanlar sunacaktır. 10 küsur yıl boyunca siyah beyaz fotoğrafa öncelik vererek ustalaşır. Zaman içinde depoladığı binlerce detay ve manzara fotoğrafının montajı ile Patrick Gonzalès düşüncelerini grafik olarak da tercüme edecek yeterli bir sanat unsuru kullanmıştır.



Çalışmalarımdaki tüm gökyüzü görüntüleri terasımdan çekilmiştir. Terasa çıktığımda, gökyüzü hoşuma giderse, makinemi alır fotoğraflar ve o fotoğrafı bir kenarda tutrarım.



Muhteşem keşif; dijital



Bütününde, düzeltmeler son derece ustaca ve iyi yapılmıştır, unsurlarda aşırıya kaçmadan ve mümkün oldukça gerçekçi bir görüntü. Yaratılan görüntüler şüphesiz orjinal ve yaratıcı, aynı zamanda teknik olarak da oldukça başarılıdır. Eğer bilişim yazılımları ustaca kullanılırsa kompozisyon sanatı ve fotoğraftaki yetenek de o derece bariz olur. Derin bir siyah ve verilen gümüş tonlama ile siyah ve beyaz çok güzeldir.



Bir kaç aydır Patrick Gonzalès dijital resim aracılığıyla renkli ve dijital resme doğru dönüş yapmıştır. Her zamanki gibi fotoğrafı temel alarak, özellikle de fon olarak kullanarak, tanınmış tablolardan esinlenerek karakterler yaratıyor ve onları güzelleştirerek farklı bağlamlara yerleştiriyor. Photoshop ve dijital fırça tabanlı, bir çok yazılım ve efekt ile geliştirdiği kişisel bir teknik oluşturmuştur. Bu teknik sırrın tarifini vermemeyi tercih etmekte bu yüzden de kendisine sitem edilmemesini istemektedir.



Düşler ve çocukluk”¦



Sanatçının evreni iki temel teması vardır. Çocukluk ve ayakta uyuma / uyanıkken hayal görme (obirisme)



Hayal dünyası çalışmalarının değişmezi, onu daha az bir gerçeküstü tarz sahibi yapan. Salvador Dali gibi gerçeküstü ressamların öncüsü İtalyan doğaüstü ressam Giorgio de Chirico’ dan fazlaca etkilenmiş Patrick Gonzalès şahsına münhasır, geçici düşüncelerin yansıması, hatıralar ile uyanıkken gördüğü hayalleri tasavvur etmiş. Büyük ressamlara hürmet, bireysel bir parkuru hatırlatan sanat ve çocukluk anıları, bazen bilinçdışı olduğuna inandığımız tek ve esrarlı bir görüntüyü oluşturan unsurlar.



Yaptığı son kreasyonların çerçevesinde sanatçı, eserini, bir bakıma Marcel Duchamp’vari bir kontrpiyesi / ayakoyunu günübirlik bir galeride yerleştirmek için imkan aramaktadır. Patrick Gonzalès, burada, tanınmış bir tablodan çıkardığı figürü dışarı götürmek için -sanatı çıkartmaktadır- sıkça da Bourgogne’ a doğayı fotoğrafladığı yere.



Patrick Gonzalès 46 yaşında, Fransa Dijon’ da yaşıyor ve çalışıyor.



Çeviri (translated by, traduction) : Faika Berat TAŞKIRAN





Patrick Gonzalès


D’abord peintre puis photographe, Patrick Gonzalès est aujourd’hui un artiste numérique polyvalent. Oscillant entre peinture numérique et photomontage, il a trouvé sa voie et les outils nécessaires à l’expression de son univers surréaliste, marqué par les grands maîtres de la peinture dont il était admiratif dès l’adolescence. Au travers de magnifiques images en noir et blanc, et plus récemment par la couleur, l’artiste vous invite à un voyage guidé par le rêve et le monde de l’enfance…



À la recherche d’un moyen d’expression…



Passionné d’art et de peinture dès l’age de quinze ans, Patrick Gonzalès tente, dans un premier temps, de reproduire les travaux des grands maîtres de la peinture qu’il admire tant. Rapidement, la technique en poche, il cherche sa propre voie et le moyen d’exprimer sa vision, son point de vue, son ressenti. Parallèlement à la peinture, dont il aborde un vaste champ technique, il pratique régulièrement la photographie. Au fil du temps, il se constitue un impressionnant stock de clichés divers et variés, dont il se servira ensuite dans ses compositions. En 1998, il découvre l’outil numérique par l’intermédiaire d’une formation de graphiste. Un nouveau départ pour l’artiste, tant technique que thématique, qui lui permet enfin d’exprimer sa vision et sa créativité…



Avec la maîtrise des outils informatiques, s’ouvrent des possibilités nouvelles permettant à l’artiste d’exprimer plus justement son univers. Pendant une dizaine d’années, il privilégie et perfectionne la photographie noir et blanc. Par le montage de l’énorme quantité de photos de détails et de paysages qu’il a emmagasinée au fil du temps, Patrick Gonzalès dispose enfin d’une matière suffisante pour traduire graphiquement sa pensée. “Les ciels de mes images sont tous pris depuis ma terrasse. Quand je sors et que le ciel me plaît, je prend l’appareil et je garde la photo de côté”.



La découverte merveilleuse du numérique



Dans l’ensemble, les retouches sont subtiles et bien réalisées, sans excès d’éléments, et gardent un aspect relativement réaliste. Les images réalisées sont sans conteste originales et créatives, mais elles sont aussi techniquement très réussies. Si la maîtrise des logiciels informatique est évidente, l’art de la composition et la compétence photographique le sont tout autant. Les noirs et blancs sont très beaux, notamment en raison d’un rendu “argentique” et de superbes noirs profonds.



Depuis quelques mois déjà, Patrick Gonzalès opère un retour à la couleur et à la peinture par le moyen de la peinture numérique. Toujours sur une base de photo, notamment pour les fonds, il recrée des personnages inspirés de tableaux connus qu’il replace dans un autre contexte, leur donnant au passage un petit “coup de jeune”. Il a développé une technique personnelle, au carrefour de plusieurs logiciels et effets, sur la base de photoshop et du pinceau numérique probablement. Il préfère garder le secret de sa recette et on ne lui en voudra pas !



Le rêve et l’enfance



L’univers de l’artiste explore deux thématiques majeures: l’enfance et l’onirisme. Le domaine du rêve est une constante de son travail ; c’est elle qui lui confère un style pour le moins surréaliste. Fortement inspiré par le peintre métaphysique italien Giorgio de Chirico, précurseur des surréalistes tels que Salvador Dali, Patrick Gonzalès créé sa propre vision onirique, reflet d’une pensée fugace, d’un souvenir. Hommage aux grands peintres, réminiscence d’un parcours personnel avec l’art et souvenirs d’enfance sont autant d’éléments qui concourent à une image mystérieuse et unique, que l’on croirait parfois subliminale.



Dans le cadre de ses créations récentes, l’artiste prend d’une certaine manière le contre-pied d’un Marcel Duchamp, qui va chercher le quotidien pour l’installer dans une galerie. Patrick Gonzalès, lui, sort l’art – ici une figure connue d’un tableau – pour l’emmener à l’extérieur, souvent dans la nature qu’il a photographiée en Bourgogne.



Patrick Gonzalès 46 ans, vit et travail à Dijon, France.
























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Patrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve ÇocuklukPatrick Gonzalès : Düşler ve Çocukluk