Kategori arşivi: MART 2011 SAYISI – MARCH 2011 ISSUE

Thomas Grabka : Afgan Kadınları



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓


AFGAN KADINLARI


FRAUEN


Thomas GRABKA




Stratejik konumu açısından Ortadoğu’ nun önemli bölgelerinden biri olan bu ülke ticaretin de merkez noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda tarih boyunca pek çok ulusun da istilasına uğramış. Tahminimce sizin bölgeye ilk gidişiniz Amerika ve Koalisyon güçlerinin 2001’ deki işgalinden bir yıl önceki sürece denk geliyor. Bölgenin işgal öncesi ve sonrasındaki genel durumu hakkındaki izlenimlerinizi öğrenebilir miyiz?



Bunun çelişkili bir durum olduğunu tahmin ediyorum. Komünist rejimin ardından farklı fraksiyonlara sahip mücahitler birbirleriyle çatışmaya başladıklarında Afganlar’ dan bir çoğu 1995 yılında güce eriştiklerinde Taliban’ ı küçük bir mesele olarak görüyordu. Kabül’ de yaşayan insanlar için Taliban rejimi çok daha kötüydü.



13 Kasım 2001’ de Kuzey Müttefikleri ile Kabul’ e geldiğimde ve çalkantının ilk günleri sona erdiğinde insanlar çok yüksek umutlara kapılmaya başladılar. Hep Afgan’ ların Amerikalılar’ a karşı büyük güven beslediklerini, sonrasında da Almanlar’ a karşı dostluk ve kardeşlik duyduklarını düşünürdüm. Ancak bu durum, takip eden yıllarda tamamen değişti. 2005 – 2006 yılları dışında oradaydım, her yıl aynı olan durum gittikçe kötüleşmişti. 2007’ de oraya yeniden gittim ve bu süre içinde oradaki insanların yabancılara karşı olan tutumlarındaki değişim beni şaşkınlığa uğrattı : yabancılara düşmanmış gibi davranıyorlardı. Sanırım, anlayacağınız en büyük değişim Almanlar’ ın rolündeydi. Almanlar ile Afganlar arasında on yıllarca sürmüş uzun bir geleneksel dostluk ilişkisi vardı fakat bugün bu ilişkiyi göremezsiniz.




Bölgede bağımsız bir muhabir olarak mı bulundunuz? Yoksa bir şirket personeli olarak mı? Projenizde amaçladığınız tam olarak neydi? Biraz söz edebilir misiniz?



1997 ve 2000 yılında Afganistan’ da bir görevlendirme olmadan bulundum. Bu seyahatlerden döndükten sonra Alman gazete ve dergileri hikayelerimle ilgilenmedi. Bu durum 9/11 olayları ile tersine döndü. Daha önce Hindikuş’ da sadece birkaç fotoğrafçı bulunmuştu. 2001 Ekim’ inde Amerikalılar ülkeyi bombalamaya başladıktan sonra SPIEGEL dergisinden iş aldım, ilki üç haftalığınaydı ama sonunda altı ay orada kaldım. Daha sonra bir çok kez bölgede bulundum, çoğunlukla da SPIEGEL dergisi içindi. 2003 sonunda Kabul ulusal galerisinde büyük bir sergim oldu. Maksadım uzun süre görüntü almanın yasak olduğu ülkeye fotoğraflarımın bazılarını geri getirebilmekti. Ayrıca izleyicilere batılı foto-muhabirlerin gözünden kendi yaşamlarını göstermek istemiştim. Benim açımdan pek çok ziyaretçinin galeriye gelmesi oldukça dokunaklı olmuştu. 90 fotoğrafımı sergiden sergiye dolaştırdım. Mayıs, 2010’ da Kabul ve Kunduz şehirlerinde son kez bulundum.




Kadın başına ortalama olarak 6,69 çocuğun düştüğü Afganistan gibi ülkelerde kaostan en fazla kadın ve çocuklar etkilenmekte. Sizin de bu tip durumlara tanık olduğunuzu tahmin ediyorum. Özellikle kadınların maruz kaldığı güçlüklerle ilgili neler söyleyebilirsiniz?



Afghanistan tıpkı diğer zor durumdaki bölgeler gibi kadınlar için yaşanması kolay olmayan bir yer. Kocanızı kaybettiğinizde ya da öldüğünde otomatik olarak kardeşinin eşi olursunuz. Tabi eğer yeterince gençseniz. Eğer yaşlı ve çok çocuklu iseniz aile tarafından uzaklaştırılırsınız. Size avuç açan pek çok dulla rastlaşabilirsiniz ya da gençseniz ve erkek kardeşiniz evlenmek istiyorsa, öncelikle sizi evlilik için para karşılığında başkalarına satarlar ve sonra da kardeşinizin evliliğini finanse etmek için kullanırlar.




Herat’ ta mahkeme salonunda 16 yaşında bir kız gördüm. O sırada dokuz aydan fazla süre tutuklu kalmış. İki erkek ona tecavüz etmeye kalkışmış. Kızın erkek kardeşi o anda aile şerefinin zarar gördüğünü düşünüyormuş ve onu bıçaklayarak bir çukura bırakmış. Fakat kız hayatta kalmış. Görevliler tüm bu olanlardan sonra kıza yardım etmemişler. Onlar, eğer erkek kardeş kızı öldürmek istemişse mutlaka bir tecavüz girişiminden daha fazlası olmalıdır diye düşünüyorlarmış. Onlara göre bu durumdan kız sorumlu olabilirmiş. Öyle ki sonunda onu hapse koydular. Benim mahkemede olduğum gün hakim onu yeniden hapse gönderdi. Çünkü hikayesine tanık olabilen bir şahidi yoktu.




Ve eğer bir kadınsanız, Afganistan’ da kimseyle görüşemezsiniz, haksızsınızdır ve hiçbir şeyiniz yoktur! Hatta Herat’ ın başsavcısı (bir kadındı) o sıra bize “ kız eğer dokuz ay hapis cezası aldıysa bir şekilde suçludur” diyordu.




Jodie Bieber’ in fotoğrafındaki (yılın Dünya Basın Ödülü alan fotoğraf)kızın hikayesine bakmanızı tavsiye ederim.



Sizce Taliban’ ın Afgan toplumu üzerindeki etkisi nedir?



Afganistan’ daki günümüz durumunun çok kararsız olduğunu tahmin ediyorum. Eminim ki şu andaki rejimin tüm kazananları Taliban’ ın geri geleceğinden korkuyor. Ancak kırsal kesimin büyük çoğunluğu Taliban’ ı küçük bir sorun olarak görüyor. Bu insanlar ülkede kanun olmadığını anlamış durumda, sürekli yolsuzluk ve baskı var. Onlar “batının bize gönderdiği para yardımları nerede?” diye soruyor. “Paraları kim aldı?” diyorlar. Bir çok Afganlı’ ya göre batılıların ülkelerine paraları geri almak için geldiklerini, yardım etmek için gelmediklerini düşünüyor. Peki ya Kabul’ de ne oluyor? Şehir adeta kale gibi. Her yer dikenli tel ve yüksek beton duvarlarla güvenlik altına alınmış. Bir çok sokak güvenlik nedeniyle kapatılmış. Sürekli denetim noktaları kurulmuş.



Sonunda batının standartlarını ülkeye sokmaya çalışan strateji başarısızlığa uğrar, ama bu Taliban yüzünden değil. Ben stratejinin yanlış olduğunu tahmin ediyorum. Afgan halkının çoğunluğu batı kültürü ve moral değerlerini istemiyor. Sadece Müslüman oldukları için değil, ülkeye gelen İslam’ dan daha uzun süreden beri devam eden muhafazakar durumun varlığı yüzünden. Öyle ki Taliban mücadele etmek için uygun şartlarda bir durum yakalamıştı.




Taliban tek başına homojen bir hareket değildir. Ülkede Taliban gibi pek çok çeşit yapılanmalar var. Bazıları daha öncede olan militarizm yanlısı gruplar – öyle ki tıpkı eskiden olduğu gibi rejim şimdi de suçlu durumda. Bir Alman hemşiresi Kabul’ ün 100 km ötesinde çoğunlukla Peştun’ ların yaşadığı bir bölgede 20 sene önce bir hastane açtı. Bana oradaki otoritelerle hiç sorun yaşamadığını söylemişti, hatta Taliban rejimi sırasında da sorun olmamış. Fakat son kez Kabul’ den hastanesine gitmek istediğinde yerel komutanlardan güvenlik temin etmelerini istemiş. Yetkililer, “çevrede çok fazla militarist grup olduğundan güvenliğinizi garanti edemeyiz” demişler. Bu grupları kendiliğinden-Taliban olarak adlandırıyorlar, ama öncelikle yasadışı ve kontrol edilemezler.



Bir bölgeye bağlı olmak veya etnik bağlılıktan dolayı insanlar çok fazla ya da daha az Taliban yanlısı olabiliyorlar. En azından bir çok Afgan “Taliban Afgan’ dır ve kültürümüzü batının etkisine karşı koruyor” diyor. Amerikalılar her zaman “Bu tip hareket ve davranışları” güven ve emniyet açısından uygun bulmadıklarını gösteriyorlar.




Görüntüleriniz cinsiyet ayrımının, dışlanmışlığın, çaresizliğin, umutsuzluğun ve özgür bir yaşam özleminin delilleri olarak izleyiciye pek çok anlamda mesaj veren anlatımlara sahipler. Afgan kadınlarının medeni hak ve demokrasi talepleri çok uzun bir süredir devam etmekte. Son dönemde özellikle Amerikan parlamentosunun kadın üyeleri de bu talepleri destekleyici hareketlere girişmiş durumda. Sizce bu mücadeleleri olumlu şekilde sonuçlanacak mı? Bunun için Amerika veya batının desteği zorunlu mudur?



Afganistan’ daki kadın hakları konusunda Amerikan girişimleri hakkında çok fazla bilgim yok. Ancak 1998 veya 1999 yılına kadar olan süreçteki Amerikan siyasetinin Taliban rejimini desteklemek olduğunu hatırlıyorum. Çünkü Türkmenistan’ dan Pakistan’ a kadar uzanacak bir boru hattı projesi planlıyorlardı ve ülkedeki kadın hakları hareketinin önemli bir rol oynadığını tahmin ediyorum. Öyle ki bu siyasette değişen bir şey vardı.



2001’ in sonu ve 2002 başlarında Kabul’ e gelen ve Burka’ yı kaldırmaya çalışan bazı Amerikan kadın “aktivistleri” ‘ ne rastladım. Ancak Afgan kadınları buna razı olmadı çünkü bazıları bu giysiyi kendi güvenliği için kullanıyordu. On yıllarca süren savaş ve kovmadan sonra geleneksel evlilik kuralları pek çok Afgan erkeği için geçerliliğini kaybetti. Çünkü aile geçmişlerini kaybetmelerine yol açmıştı. Örneğin kız kaçırma olayları artmıştı.




Korkarım ki bugün durum beş-altı sene öncesine göre kadınlar için çok daha kötü. Kabul ya da Mazar gibi büyük şehirlerin dışında durum kadınlar için her zaman daha zordu.



Afgan sivil toplum kuruluşlarının kadın sorunları konusundaki çalışmalarına tanık oldunuz mu? Bölgede muhabirlik yapan haberci ve fotoğrafçıların bu kuruluşlarla ortak hareket etmesi konusunda neler söyleyebilirsiniz? Projelerinizde bu örgütlerin de desteğini almayı düşündünüz mü?



Kadınlar için örgütlenen bazı STK projelerini hatırlıyorum ve ayrıca onların faydalı olduğunu da düşünüyorum. Bir ülkeye yardım etmenin (sadece ilk yardım götürmenin dışında) eğitimin çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. 2003’ de örneğin küçük bir Türk STK’ sı tarafından organize edilmiş, çoğunlukla Afgan personelleri tarafından yürütülen çok başarılı bir girişimi fotoğraflamıştım. Kızlara ve genç kadınlara eğitim veriyorlardı : İngilizce, bilgisayar, ticaret ve diğer pek çok konuda. Ayrıca Medica Mondial’ in kadınlar için düzenlediği sürücü kursunu hiç fena bulmadım. Kadınlara istediklerinde mahkemeye başvurmaları için destek bile oluyorlardı.




Okul ve hastane yaptırmanın kötü bir şey olmaması gerektiğini düşünüyorum. Kendi işim açısından bu bir kazanım. Onların çalışmasına ait bir belgesel yaptım ve bazen bir iki günlüğüne onların alt yapılarından faydalandım. Bazı alanlarda yerel durum hakkında onların bilgisinden faydalanmak yararlı olabilir.



Fotoğraflarınızdan birinde bir su birikintisinin etrafında toplaşmış, çamaşır yıkayan kadınların yansıttığı görüntü onların yaşam mücadelesinin bir yönünü sarsıcı bir şekilde aktarıyor. Bu fotoğraf hakkında biraz konuşabilir misiniz? Onlardan biriyle görüşme şansınız oldu mu?



Fotoğraf bir kış zamanı Kabul nehrinde çekilmiştir. Nehir şehrin ortasında yer alıyor. Kabul bazı tepelerle kuşatılmıştır. Tepelerin yüksek kesimlerinde yaşayan insanların pek çoğu yasa dışı işler yapıyor. Normalde su ve elektrikten yoksun yaşıyorlar. Öyle ki kadınlar küçük Kabul Nehri’ ne (o sıralar su seviyesi çok düşüktü) iner ve küçük ocaklarda suyu ısıtarak temizlenirlerdi.




Bu manzarayı birkaç gün önce oradan geçtiğim sırada görmüştüm. Öyle ki bir gün durdum ve onlarla “iletişim” kurmayı denedim. Fotoğraf çekmeden önce hep bir süre beklemeye çalışırım. Kendi deneyimim, eğer bir süre beklerseniz en iyi “görünmez” olursunuz. Çünkü bir süre sonra insanların üzerinizdeki ilgisi kaybolur.



Çoğunlukla Kabul nehrinin su seviyesi yüksek olduğundan daha sonra bu durumla bir daha karşılaşmadım. Hatta bu gün Afgan kadınlarının böyle bir fotoğrafı çekmenize izin vermeyeceklerini tahmin ediyorum.



Hasar görmüş bir tankın yanından geçen üç kadının görüntüsü aynı zamanda “The Shame Of War – Sexual Violence Against Women and Girls In Conflict” – Savaşın Ayıbı / Savaş Ortamındaki Kadın ve Kızlara Yönelik Cinsel Şiddet adlı kitapta da yer aldı. Bu kitaptan biraz söz eder misiniz? Siz bu projeye nasıl dahil oldunuz?




Fotoğrafım bana sorulmadan kullanılmış bu yüzden proje ile ilgili bir şey söyleyemem. Fotoğrafın BM arşivine nasıl girdiği konusunda bir fikrim yok.



İklim ve arazi yapısı oldukça zor olan bölgede üstelik kaosun ortasında olduğunuzu düşünerek bu zor şartlarda görüntü kaydetmenin güçlüklerinden bahsedebilir misiniz?



Ben politikaya ilgi duyan bir insanım. Böyle yerlere gittiğim zaman potansiyel çatışmalarla ilgili olarak elimden geldiğince bilgi edinme konusunda kendimi hazırlamaya çalışırım. Asla kendi güvenliğimle ilgili konuları düşünmeyi unutmam.




Yerel gelenek hakkında bilgi edinmekten ve batılı bir fotoğrafçı olarak nasıl hareket etmem gerektiğini bilmekten hoşlanırım. Seyahatin başlangıcında yerli bir kimseye kurallar ve doğru davranışlarla ilgili danışırım (örneğin, eğer bir görevle bulunuyorsam bir tercüman isterim) – eğer iletişim ortağınız güvenle görüştüğünüz bilinen bir kimse ise bu çok yararlı olabilir.



Son olarak bölgeye gitmek isteyen muhabirlere önerileriniz nelerdir?



Bir foto-muhabir kendi varlığından dolayı böyle yerlerdeki durumun değişebileceğine dikkat etmelidir. Bazen medyada yer almaktan hoşlanan silahlı kişiler orada bulunduğunuz için harekette bulunabilir. Medya yüzünden diğer insanların tehlikeye düştüğü durumlarla ilgili bir çok örnek var (bir fotoğraf yüzünden öldürülebilirler). Bazen genç foto-muhabirler bir fotoğraf ödülü ya da yarışma kazanabilmek için kriz bölgesinde gereğinden fazla düşünürler. Böylece yaptıkları işin samimiyetini unuturlar.



www.grabka-fotografie.de



Röportaj ve Çeviriler (interview and translations by) Hasan SÖNMEZ




This country which is the one of the major regions of middle-east is also being accepted as one of center locations in commerce. Beside it has been occupied by many nations for years. I guess your first journey might fall on a period before its occupation by US and coalition forces in 2001. Shall we know what your impression about common situations over Afghanistan is before and after the engagement?



I guess it is contradictory. After the time of the communist regime, when the different fractions of the Mujahedins start to fight against each other, many of the Afghans considered the Taliban after they gained power in 1995 as a minor problem, besides of the people living in Kabul. For them the regime of the Taliban was surly worse.



I came to Kabul on 13th of November in 2001 together with the Northern Alliance when the first days of unrest where over. The people had high hopes than. I realized that the Afghans have a lot of respect for the Americans and later the feeling of friendship and brotherhood for the Germans. But this all changed completely over the next years. I have been there almost every year except 2005 and 2006 and the situation deteriorated. In 2007 I returned and was surprised how much the attitude of the Afghans towards foreigners had changed in the meantime: they treated them as enemies. The biggest change you can see today is the transition of the role of Germans. There was a long tradition of friendship between Afghans and Germans for decades. This friendship has vanished.




Did you exist there as an independent photo-journalist or a company staff? What was your purpose literally? Could you tell something, please?



I have been in Afghanistan in 1997 and in 2000 without assignments. After I returned from these journeys to Germany newspapers and magazines had no interest in publishing my stories. It changed completely after 9/11. Before only a few photographers had been working in that Hindukush. In October, 2001 after the Americans started bombing the country, I got an assignment from SPIEGEL magazine. First for 3 weeks but in the end I stayed there for six months. Later I returned to Afghanistan for many times, mostly for SPIEGEL magazine. At the end of 2003 I had a big exhibition in the national gallery of Kabul. My intention was to bring back my pictures to the country in which it was forbidden for a long time to photograph. I also wanted to show the audience, how a Western photojournalist is showing their daily life. For me it was very emotional to see so many visitors coming to the gallery. I showed 90 of my images. In May, 2010 I have been for the last time there (Kabul and Kunduz).



There are many places where mostly women and children suffer from the chaos such as Afghanistan, where average 6, 69 children per woman. I think that also you were witness such cases. What can you say regarding difficulties that especially women experience there?



In Afghanistan like in most trouble spots it is difficult for a woman to survive. If you lose your husband or he dies, you became automatically the wife of his brother. But only if you are young enough. Otherwise if you are old and have many children the family might chase you away. Thus many widows are forced to beg to make their living. Or if you are a young girl the family will sell you to finance the marriage of your brother.




In Herat I saw a 16 years old girl at the court. She had been arrested for more than 9 month. Two men had tried to rape her. The brother of the girl thought that the honor of the family was damaged so he stabbed her and threw her in a well. But she survived. The local authorities did not help her after all. They thought if the brother had done this, then there must have been something more serious than the attempt of a rape. They considered her as the one to blame. Thus they threw her in prison eventually. The day I visited her in court – the judge send her back to prison because she could not provide a witness who could testified her version. If you are a woman you have no lobby no right and nothing! In Afghanistan even the main prosecutor (she was a woman) of Herat was telling us at that time, “If she is 9 month in prison than she is guilty in a way”. Look at the story about the girl who is on the picture from Jodi Bieber (winner of world press award this year)



I would like to learn what is Taliban’s influence over Afghan people?



I guess the current situation in Afghanistan is very ambivalent. Sure that all the profiteers of the present regime are afraid that Taliban will return. But now most of the people in the country side are finding out that the Taliban might be the smaller problem. They see that there is no law in the country. There is a lot of corruption and repression. They ask “Where is all the money which the West promised us?” Who took the money? For many Afghans Western people who are coming to Afghanistan come for their own profit and not to help.




What is the situation in Kabul like? The city is a fortress. Every place is secured with barbed-wire and high concrete walls. Many streets are closed due to security situation. There are checkpoints everywhere.




Eventually the strategy of the West to bring Western standards to the Afghanistan has failed but not because of the Taliban. I guess the strategy was wrong. Most of the Afghans do not want to have Western culture and Western moral values. This is not only owed to the fact that they are Muslims but also due to a conservative culture in that country that existed for centuries even before Islam. So the Taliban found a situation with good conditions for their fight. The Taliban himself is not a homogeny movement. There are many different groups of Taliban in the country, some of them are former warlords – so it is a criminal regime as it was before.



A German nurse opened a hospital 20 years ago in 100 km far south of Kabul – an area where mostly Pashtons live in. She told me that she never had problems with the authorities even not during the time of Taliban regime. But last time when she try to go back to her hospital from Kabul and ask the local commanders for security – they told her: Sorry we can not guarantee your security because there are too many different militia groups around who call themselves Taliban but who are criminals and out of control. Depending on the area or the ethnic affiliation people are more or less for the Taliban. Many Afghans say “The Taliban are Afghans. They protect our culture against Western influence”. Especially the Americans always show that these “kind of movements and behaviors” are not suitable for getting their trust and confidence.



Your images have expressions that give messages to viewer by lots of meanings being proofs such as sexual discrimination, ostracization, desperation, hopelessness and a desire of free existence. The civil rights and democracy demanding of Afghan women have continued for long times. Recently woman-members of US parliament had supporting movements for these demands. As for you does their fight come to favorable result? Does it necessary to have their supports for Afghanistan?



I am not well informed about American movements for woman rights in Afghanistan. But I remember that until 1998 or 1999 the official US policy for Afghanistan was to support the Taliban because there was a plan to built a pipeline from Turkmenistan to Pakistan – and I guess that the women rights movement in the US had a big influence that this policy changed.



At the end of 2001 and beginning of 2002 I saw some female American “activists” in Kabul who tried to pull down Burkas whenever they found some. But some Afghan women did not want to get rid of the Burka because they used it for their own protection. After decades of war and expulsion the traditional rules of marriage did not work any longer. Many Afghan men lost their family background. Bride – kidnapping was increasing for example.




I am afraid that the situation of women today is much worse than 5 ore 6 years ago. Outside the bigger cities like Kabul or Mazar the situation for women was always the worst.



Have you ever been a witness of efforts performed by non-governmental organizations for the women problems? What can you say about combined actions of journalists and photographers with these institutions? Did you consider having their supports?



I remember some NGO projects for women and found them very helpful. I think to really help a country moving forward one has to improve its education and not to pour in relief goods. In 2003 for example I photographed a very successful initiative by a small Turkish NGO which was run mostly by Afghan staff. They taught girls and young women: English, computer science, trade and other topics. I found one idea of the NGO Medica Mondiale really good, to organize a driving school for women. They also tried to support woman at courts.




I think its good thing that NGO build schools and hospitals but it should be a help for the people that they can help themselves not that they become dependent on foreign aid.



For my work it can be beneficial to cooperate with an NGO because I can use their contacts and infrastructure for my work. They also can provide me with precise information about the area in which they are operating in.



In one of your photos there is a scene reflected by women who clustered around a pool and washing clothes transforms in a way of their surviving fight traumatically. Will you speak about that image a little? Did you have a chance to meet at least one of them?



The picture was taken in winter time at the Kabul River. The place is in the middle of the city. Kabul is surrounded by hills. Most its inhabitants are living illegally on higher hilltops. Normally they have no water and no electricity. So women came down to the small Kabul river (with low water at that time) and started to boil water with small ovens and than began to launder clothes. I saw the scenery already before so when I walked by the place for another time I stopped and tried to get in contact with the women. I always try to wait for some time before I start photographing. My own experience is that if I wait for a while I’m a kind of “invisible”. Because people are loosing their interests on me after a while. I have not seen this situation later again, mainly because of the bigger water level of Kabul River. And I guess that Afghan women should not let you take these kinds of pictures today.



The picture of three women passing the sideway of a damaged tank has also been included in a book “The Shame of War – Sexual Violence against Women and Girls in Conflict”. Would you tell something about that book and how did you contribute that Project?



I can not say a lot about this project because my photo was used without asking me. I do not know how the picture got into the UN archive. Considering you were in such area where the climate and the land structure were inconvenient, and in the middle of the chaos would you please tell something about recording images in those bad conditions? I am very interested in politics. When I go to a place like Afghanistan I try to prepare myself as good as I can to have a profound knowledge about the (potential) conflict. I try to have a good idea about the local traditions and how to blend in as a Western photographer as far as this is possible. From the beginning of a journey I ask local people about the rules and the correct behavior (Case I am on assignment I ask the translator for example). Some times it can be very helpful if your conversation partner is an approved person with whom you meet by respect. Also I never forget to think about my own security.




Finally what could you suggest photojournalists who want to go there?



A photojournalist in these regions should be aware of the situations he is in and that he alters them through his presence. Sometimes fighters might be motivated to use their weapons just to show up in the media. There are many examples where people got into danger (in the worst case people were killed for a picture) because of the presence of media. Especially young photojournalists think more about taking a picture in crisis areas to win a contest or a photo award and thus forget about the truthfulness of their work.



www.grabka-fotografie.de




1959 Doğumlu


1978 Lise Mezunu


Paketleme, Kitap Satıcılığı, Haber Ajansı gibi işlerde çalıştı


4 Sömestr boyunca Alman Tarihi üzerine çalıştı


Berlin Humboldt üniversitesinde kültür ve sanat bilimi üzerine çalıştı


1992’ den bu yana serbest fotoğrafçılık yapıyor


Mısır, Türkiye, Kürdistan (Irak), Filistin / İsrail, Suriye, Ürdün, Libya, Kuzey Kıbrıs, Grönland, Özbekistan, Tacikistan, Afganistan, Kırgızistan, Irak, Çad, Sudan, Yemen, Gürcistan, Ermenistan, Nijer, Fas, Kongo, Senegal ve burkina Faso’ da serbest fotoğrafçılık görevini sürdürdü.



Sergiler


Kabul Ulusal Müzesi 2003


Galerie – Freiraum, Glückstadt 2005


Landesvertr. Rheinl. Pf. In Berlin 2005


Friedrich Eber Stiftung Berlin 2005


Goethe Enstitüsü Tiblisi 2005


Yerevan Modern Sanat Merkezi 2005


Korbach Şehir Müzesi 2005


Berlin – Afganistan, Irak ve Darfur Sergileri 2010


Kaufbeuren, Bavaria – Haiti sergisi 2011





Born 1959


High School Diploma 1978


Various Jobs as packer, bookseller, orderly, newsagent, etc


Studied German and history for 4 semesters


Studied Cultural and Art Sciences until 1991 at Humboldt University Berlin


Freelance Photojournalist science 1992


Freelance Photo assignments in Egypt, Turkey, Kurdistan (Iraq), Palestine /Israel, Syria, Jordan, Libya, Northern Cyprus, Greenland, Uzbekistan, Tajikistan, Afghanistan, Kyrgyzstan, Iraq, Chad, Sudan, Yemen, Georgia, Nigeria, Morocco, Congo, Senegal, Burkina Faso.



Exhibitions



National Gallery Kabul 2003


Galerie – Freiraum, Glückstadt 2005


Landesvertr. Rheinl. Pf. In Berlin 2005


Friedrich Ebert Stiftung Berlin 2005


Goethe Institute Tbilisi 2005


Center for Contemporary Art Yerevan 2005


City Museum Korbach 2005


Afghanistan, Iraq / Darfur in Berlin 2010


Haiti in Kaufbeuren, Bavaria 2011








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Thomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan KadınlarıThomas Grabka : Afgan Kadınları

Peter Korniss : Konuk İşçi



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



KONUK İŞÇİ


THE GUEST WORKER


Peter Korniss




Andras Skarbit’ i kitabın ana karakteri olarak seçen ben değildim. Kulağa garip gelebilir ama onu seçen kameramdı.



Göçmen işçileri fotoğraflamaya 1978 senesinde başladım. İşçilerin kaldığı pansiyonu dolaştım, adı çıkmış “kara tren” ‘ le seyahatlere çıkıp insanlarla tanıştım. Tarlasından koparılıp şehirlerde çalışmak zorunda bırakılan ve köylerindeki aileleriyle sadece hafta sonlarında görüşebilen insanların yaşamı ilgimi çekmişti. 1970’ lerde çeyrek milyondan fazla insan Macaristan’ da böyle bir hayat sürdürmekteydi.



1978 Eylül’ ünde , Budapeşte’ den Nyíregyháza’ ya giden trende, Tiszaeszlár’ dan belediyeye ait gaz istasyonunda çalışan altı kişi ile tanıştım. Bu grup neredeyse basit bir biçimde işlerimi kolaylaştırmıştı: köylü geçmişi, şehirde çalışması, işçi pansiyonu, köyündeki aile yaşantısı, hafta sonları gelince trenle yaptığı yolculuklar. Ne aradığımı bulduğumu hissetmiştim.



Daha sonra bu grubu takip ettim ve fotoğraflarını çektim ancak iki sene sonra hoş bir şekilde sayısı artan fotoğrafların arasında onlardan biri olan András Skarbit’ i farkettim. İlk karşılaşmamızda elli ikisinde olmasına rağmen tüm yaşamı süresince sadece on dört fotoğrafı olan bu kişi kameranın önünde çok sakin ve doğal halinde duruyordu. Bana göre bu suskun işçi kamera sayesinde konuşmaya başlamıştı. Takip eden yıllarda onun yaşamı ve değerli kişiliği hakkında bilgi edinebildim. Onun geçmişinden gelen iç huzurunu keşfedebildim : evi, ailesi ve çevresi. Yaşamına anlam katan güçlü bağlar.



“The Guest Worker” fotoğrafları 1978 ve 1988 arasında çekilmiştir. András Skarbit emekliye ayrıldığında benim projem de sona erdi. 1999’ da 74 yaşındayken yaşamı son buldu.



O zamana kadar Macaristan’ daki politik değişimler ve göçmen işçilerin bu yaşam şekli geçmişin bir olgusu haline dönüştü



Peter Korniss


The Guest Worker (1978-1988)


www.korniss.com




Öncelikle bu söyleşiyi yapma imkanı verdiğiniz için size teşekkür etmek isterim. İzninizle sorularıma 1970’ li yıllarda Macaristan’ daki politik durumla başlamak istiyorum. Avrupa’ nın merkezinde yer alan bu ülkede zamanın koşullarının hiç de kolay olmadığını tahmin ediyorum. 1961 senesinde fotoğrafçılık sınavında başarılı olduktan sonra foto-muhabiri olarak meslek yaşamınıza devam ettiniz. Yetmişli yılların koşullarında bu mesleği sürdürmenin zorlukları nelerdi? Bu dönemin basın hayatı ne kadar özgürdü?



“The Guest Worker” projesine başladığım 1970’ lerin sonunda Macaristan komünizmin bütün sonuçlarını yaşayan Doğu-Blok komünist ülkesiydi. Basın özgür değildi ancak Macaristan medyası komşu Sovyet – bloğu ülkelerinkinden daha iyi bir durumdaydı.



1961-1991 tarihleri arasında “NOK LAPJA” isminde bir kadın dergisinde çalıştım. Mümkün olduğunca her mevzuda çeşitli aile fotoğraflarının yer aldığı bir dergiydi. Bir fotoğrafçı için ideal bir işti. Çünkü her alanda söyleşi yapma imkanı sunuyordu: sosyal yaşam, çocuklar, ekonomi, kasaba hayatı, kültür, moda”¦ Bütün bir medya komünist parti tarafından yönetildiği için çalıştığım derginin de bir takım kısıtlamaları vardı ama muhabir ve fotoğrafçılara önem veren şef editörümüzün humanist bir kimse olması bizim için büyük bir şanstı. Böylelikle bir çeşit imtiyazlı bir pozisyonumuzun olması bizi çok memnun ederdi. Mesela “The Guest Worker” ın bir fotoğraf-öyküsü olarak üç haftada üç bölüm ve ikişer sayfa halinde kendi dergimde yayımlanması bile buna iyi bir örnektir.



Göçmen işçilerin yaşantısını belgelediğiniz “Misafir İşçi” adlı çalışma nasıl başladı? Kafanızda bu konuyla ilgili olarak daha önceden bir fikir oluşmuş muydu?



“The Guest Worker” hikayesi bir görev değildi.



Tarımdan uzak, sadece endüstrileşmiş kentlerde çalışma imkanı bulabilen ve köylerde yaşayan aileleri ile sadece hafta sonlarında görüşme şansları olan göçmen işçilerin yaşantısı ilgimi çeken bir meseleydi. 1970’ lerde çeyrek milyondan fazla insan Macaristan’ da böyle bir hayat sürmekteydi. Bunun çok özel bir sosyal önemi olduğunu düşündüm ve başlamadan önce bir çok araştırma yaptım.



András Skarbit, “Misafir İşçi” adlı kitabınızın başkahramanı ve çalışmanıza başladıktan iki sene sonra onu fark ediyorsunuz. Sizi ona yakınlaştıran nedenlerden bahsedebilir misiniz? Kendi gençlik döneminizin bir bölümünde siz de vasıfsız işçi olarak çalışmışsınız. Tanık olduğunuz yaşam zorluklarının sizi bay Skarbit ile buluşturmada bir etkisi olabilir mi?




Tren garında – At the station



Kitabımın önsözünde belirttiğim bir şey var :


“Andras Skarbit’ i kitabın ana karakteri olarak seçen ben değildim. Kulağa garip gelebilir ama onu seçen kameramdı.”



Göçmen işçilerin yaşamlarını 1978 senesinden itibaren fotoğraflamaya başladım. İki sene sonra işçilerden birinin fotoğrafının göze battığını fark ettim. Diğer taraftan yaşamının basit bir şekilde işimi kolaylaştırdığını anladım: köylü yaşantısı, Budapeşte’ deki işçiliği, işçi pansiyonu, köyündeki aile yaşantısı, hafta sonları trenle seyahati. Ne aradığımı bulduğumu hissetmiştim.




Vagonda – In the wagon



Kitap dramın yoğun bir duygu olarak yansıdığı görüntülere yer verirken András Skarbit bu karelerde son derece doğal, huzurlu ve sakin bir insan figürü olarak karşımıza çıkıyor. Bununla ilgi ne söyleyebilirsiniz?



Andras Skarbit kamera karşısındaki doğal ve sakin duruşu yüzünden seçilmişti. İlk karşılaştığımızda 52 yaşında olmasına rağmen tüm yaşamı boyunca çekilmiş sadece 14 fotoğrafı vardı. Bana göre bu az konuşan sessiz işçi kamera aracılığıyla konuşmaya başlamıştı.




Tren bekleyen kalabalık – Crowd waiting for the train



O bu işten emekli olduktan sonra sizin çalışmalarınız da son buluyor. Bu tarihten sonra bay Skarbit ile görüşmelerinizin onun öldüğü tarihe kadar devam ettiğini tahmin ediyorum. Bu doğru mu?



Kitap sona erdiğinde aramızdaki ilişki de güçlenmişti. Kitap yayıma çıktığında 1988 senesinde Budapeşte Sergi Sarayı’ nda çok önemli bir gösterimi oldu. Andras, karısı ve en iyi çalışma arkadaşlarından biri konuğum oldu ve açılışı birlikte kutladık. 1990 senesinde sergi nedeniyle Aspekte Galeri tarafından Almanya’ya davet edildim. Andras’ la birlikte bir arabayla Almanya’ ya seyahat ettik. Yaşamı süresince yabancı bir ülkeye gerçekleştirmiş olduğu ilk ve tek yolculuktu. Malesef 1999 senesindeki cenazesinde Amerika’ da olmam nedeniyle bulunamadım fakat döndüğümde hemen köyündeki mezarını ziyarete gittim. Hala dul eşi ve ailesi ile görüşüyorum.




Hendekte çalışırken – At work in the ditch



András Skarbit hakkındaki öykünüz bana göre olağan üstü. Çalışmanızı adeta sıradan bir insanın yaşantısını edebi bir üslupla ele alan görsel metinlere dönüştürmüşsünüz. Bay Skarbit’ le ilgili atladığınız ya da aktaramadığınızı düşündüğünüz anlar oldu mu?



Çalışmanın üçüncü senesinde böylesine sıradan bir adamın hikayesinin yeterince ilgi çekici olamayacağı konusunda bir panik süreci yaşadım. Ancak daha sonra hayatının önemli olmamasına rağmen bununla birlikte ilgi çekici olduğunu fark ettim ve bir fotoğraf hikayesi olarak onu nasıl ilginç kılacağım sadece bana bağlıydı.




Yoğun trafik saatlerinde çalışırken – Working at rush hour traffic



Sanırım çalışmalarınız Picture Post ve Life gibi sıradan insanların yaşamlarına dair belgesel konuların yer aldığı insan odaklı dergilerde de yayımlandı. Bu kadar popülerken bu dergilerin o dönemlerde kapanma sebebi neydi? “Misafir İşçiler” bu dergilerde yayınlanmış mıydı?



Bu arada “The Guest Worker” tamamlandığında Picture Post ya da Life gibi büyük dergiler kapanmıştı. Bu dergiler kapandı çünkü artık uzun fotoğraf öyküleri ilgi görmüyordu. Baskı medyasının durumu değişti, görsel iletişim alanını televizyona devretti. Ancak bu durumdan ötürü şikayetçi olmadım. Çalışmam bir kitapta yayımlandı, pek çok gazete ve dergide yer aldı, Dünya Basın Fotoğrafları (World Press Photos) dalında ödül aldı ve pek çok ülkede sergilendi.




Günlük yiyeceği – Daily food



Günümüz belgesel fotoğrafçılığı ile geçmişi kıyasladığınızda gelinen nokta hakkında neler anlatabilirsiniz?



Belgesel fotoğrafçılığın genel olarak hala önemini sürdürdüğüne ve ilgi çekici olduğuna inanıyorum ama foto muhabirleri için kişisel olarak durum eskiden olduğundan çok daha zor.




Sokakta öğle yemeği arası – Lunch break in the street



Yine de bugün belgesel projelerin farkına varmanın çok çeşitli olanakları var: pek çok burs, bir çok yayın yolu, kitaplar, dergiler, sergiler ve pek çok fotoğraf yarışması ve hepsinden çok sınırsız internet olanakları. Diğer taraftan bir basın fotoğrafçısı olarak yaşamak çok daha zor.




Oto galerisinin önünde – In front of a car saloon



Son olarak genç foto-muhabirlere önerileriniz nelerdir?



Önerim basılı medyaya daha az bağımlı olacak.



Her şeyden önce belgesel fotoğrafçı kendini konuya adamak ve bu işin önemine inanmak zorundadır. Günümüz fotoğrafçısı projesini gerçekleştirmede kendi bireysel olanaklarını saptayabilmek için yaratıcı ve esnek olmalıdır. Bu alanda tutunabilmenin ve kişisel başarı elde etmenin tek yolunun bunu sağlamak olduğunu düşünüyorum.



Röportaj ve Çeviriler (interview and translations by) Hasan SÖNMEZ




Duş alırken – Taking shower




It was not me who chose Andras Skarbit as the main character of the book entitled “The Guest Worker”. Strange as it may sound, it was the camera that chose him.



I started taking pictures of the lives of migrant workers in 1978. I went round the workers’ hostels, travelled on the notorious “black trains” and got to know the people. I was interested in the lives of the people who had broken away from agriculture, had been forced to take work in the cities and met their families who had stayed in the villages, only for the weekends. In the 1970s more than a quarter of a million people had this way of life in Hungary.



In September 1978, on the train from Budapest to Nyíregyháza, I met six people from Tiszaeszlár, who worked together at the Municipal Gas Works. This crew almost handed me the basic situation on a plate: peasant past, work in the city, workers’ hostel, family living in the village, taking the train at weekends. I felt I had found what I was looking for.



From then on I followed and photographed this crew, but after two years I noticed that among the pictures, which were multiplying quite nicely by then, the ones of András Skarbit stood out. He was relaxed and natural in front of the camera, although up to the age of fifty-two when we first met, there were only 14 photos taken of him all in his life. For me this quiet labourer of few words opened up through the camera.



In the years that followed, I was able to get to know his life and precious personality. I was able to learn about his inner harmony, based on András Skarbit’s background: his home, his family and his community. The strong ties that gave his life meaning.




The pictures of “The Guest Worker” were taken between 1978 and 1988. I finished the project when András Skarbit retired. He died at the age of 74 in 1999.



By that time, with the political changes in Hungary, this way of life of migrant workers also became a thing of the past.



Peter Korniss


The Guest Worker (1978-1988)


www.korniss.com




Firstly I would like to thank you for the opportunity to make this interview with you. Let me begin my questions with the situation that was happened in Hungary during 1970s. I guess that the conditions of that time were not ever smooth in the country where exists in the center of Europe. After passing the photography exam in 1961 you have continued your business life as a photojournalist. What were the difficulties of keeping this job going on and how much was the press life of that time free?



At the end of the 70s when I started “The Guest Worker” project Hungary was an East-block communist country with all its consequences. There was no freedom of press but the media in Hungary was in a better situation than in the neighboring Soviet-block countries.




İş sonrası saç yıkarken – Hair wash after work



I had worked on the staff of a women’s magazine called “NOK LAPJA” between 1961 and 1991. It was a sort of family picture magazine with all possible topics in it. It was ideal for a photographer because it offered all kind of fields for reportage: social life, children, economy, countryside life, culture, fashion, etc. As the whole media was controlled by the communist party so my magazine also had its limitations, but luckily the editor-in-chief was a humanist who cared for the journalists and photographers so we enjoyed a kind of privileged position.



It is a good example that even the “The Guest Worker” as a picture-story was published in my magazine – in three parts in three following weeks on double pages.




İşçi yurdunun saklama dolapları – Cupboards at the workers hostel



How did you start your study, “The Guest Worker”, which you documented life of migrant workers? Did you ever have an idea before regarding it?



“The Guest Worker” story was not an assignment.



I was interested in the life of migrant workers who had broken away from agriculture, could find work only in the industrial cities and met their families who had stayed in the villages, only for the weekends. In the 1970s more then a quarter of a million people had this way of life in Hungary. I thought it had a special social importance and I had made a lot of research before I started.




İşçi yurdunda akşam yemeği – Dinner at the worker’s hostel



András Skarbit who is the main character of your story, “The Guest Worker” and you recognized him after two years since you began your work. Would you tell about the reasons which made you close to him? Beside you worked as a common labor too. Does the severity of that time that you experienced has any role over the meeting with him?



As I wrote in the preface of the book:


It was not me who chose Andras Skarbit as the main character of the book entitled “The Guest Worker”. Strange as it may sound, it was the camera that chose him.



I started taking pictures of the lives of migrant workers in 1978. After two years I noticed that the pictures of one of the workers stood out. On the other hand I realized that his life handed me the basic situation: peasant life, work in Budapest, workers’ hostel, family living in the village, taking the train at weekend. I felt I had found what I was looking for.




Trende eve giderken – On the train going home



While your book is dealing with the scenes which includes the feeling of drama as an intensive emotion András Skarbit appears as a human figure with exceeding natural, peaceful and calm. What would you say about this?



Andras Skarbit was chosen because he was always natural and relaxed in front of the camera, although up to the age of fifty-two when we first met, there were only 14 photos taken of him all in his life. For me this quiet laborer of few words opened up through the camera.




Köye Varış – Arrival at the village



After he retired your works also came to end. I guess that you continued to see him until his death. Is it true?



Having finished the book our relationship became even stronger. When the book was published I had a major show in the Palace of Exhibitions, Budapest in 1988. Andras, his wife and one of his best colleagues were my guests and we celebrated the opening together. In 1990 the exhibition was invited by Aspekte Galerie, Munchen. Andras and me traveled together by car to Germany– it was his first and only trip abroad in his life.



Köyde doğum günü kutlaması – Birthday in the village



Unfortunately I couldn’t be present at his funeral in 1999 because I was in the US that time but having returned I went immediately to the cemetery in his village. I am still in touch with his widow and his family.




Paskalya kortejindeyken – At the Easter procession



Your story about him is extraordinary to me. You made over your work almost visual texts handling an ordinary man’s life by literary style. Was there any moments you thought that you skipped or failed to transfer regarding Mr. Skarbit?



In the third year I had a period when I panicked that the story of such an ordinary man wouldn’t be interesting enough. Then I realized that his life was not just important but interesting too and it depended only on me how interesting it would be in a picture story.




Monday at down



I think that your works published in the human focused magazines such as “Picture Post” and “Life”, which was concerning lives of ordinary people. What was the reason for those magazines to close during that period while they were most popular? Did “The Guest Worker” publish in those magazines?



By the time “The Guest Worker” was finished such great magazines as Picture Post or Life were gone. They disappeared because there was no need for long picture stories in the magazines anymore. The situation of the printed press has changed; television has taken over the field of visual information. But I have nothing to complain about. My work has been published in a book, it appeared in many papers and magazines, it got a prize on World Press Photo and it has been exhibited in many countries.




Evde Pazar öğle yemeği – Lunch at home on Sunday



When you compare the today’s documentary photography to the past what would you tell us about reaching point?



I think documentary photography in general is still strong and attractive but for photojournalists the situation is much more difficult personally than it used to be.



Nevertheless even nowadays there are many possibilities to realize a documentary project: there are many grants, many ways of publications, books, magazines, exhibitions and many photo-contests – and most of all there are endless possibilities on the internet. On the other hand it is more difficult to make a living for a press photographer.




Kendi bahçesinde - In his own garden



What are your advices to young photojournalists?



My advice is to be less dependent on the printed press.



First of all a documentary photographer has to be dedicated to the subject and convinced about the importance of his/her work.




Trende - In the train



A photographer of our time should be creative and flexible to find his individual possibilities to realize his projects. I think this is the only way to survive and achieve personal success.







Peter KORNISS Hakkında



Peter Korniss Kolozsvár’ da (Cluj, Romania) 1937 yılında doğmuştur fakat 1949’ da ailesiyle birlikte Budapeşte’ ye taşınmıştır. Politik nedenlerle üniversiteden atıldıktan sonra Nş‘k Lapja isimli popüler bir haftalık Macar kadın dergisinde fotoğrafçı olarak çalışıp geçimini sürdürür. Dergide otuz yıl boyunca Dünya Basın Fotograf Sergisi(The World Press Photo Exhibition)’ ni de kapsayan fotograf organizasyonlarında çeşitli görevler alır. Korniss, yıllar boyunca aralarında 2004 senesinde kendisine verilen Pulitzer Memorial’ in de olduğu çeşitli ulusal ve uluslararası ödüller kazanmıştır.



Transilvanyalı görüntülerinden oluşan çalışmasının çok geniş bir üne sahip olmasına rağmen, Korniss bir de tarlalarından kopup kentlere çalışmak için göç eden göçmen işçilerin yaşamlarını izlediği ‘ The Guest Worker’ isimli uzun soluklu projesini fotoğraflamıştır.



Nihayet 1978-1988 arasında fotoğrafladığı ve o emekli oluncaya dek projesine devam ettiği András Skarbit adındaki bir adamı bu süre içinde çektiği fotoğraflardan seçip çıkarmıştır. Fotoğraflar sadece bir adamın karmaşık hayatını yansıtmıyor, aynı zamanda ekonomik geçiş sürecinde olan bir insan, toplum ve ülke gerçeğine işaret ediyordu. 1980’ lerin sonuna doğru kırsal bölgelerden gelen göçmen işçilerin tamamı gitti. András Skarbit 1999’ da 74 yaşında iken hayatını kaybetti. Peter Korniss tarafından fotoğrafları çekilinceye kadar sadece 14 fotoğrafı vardı. Bazı sebeplerden ötürü sıradan bir insanın öyküsü (ya da András Skarbit konumundaki bir insan için sıra dışı olabilir mi?) bir ünlününkinden çok daha önemlidir (ve de ilgi çekici). Gerçek şu ki 10 yıl boyunca çekilen bu fotoğraflar dikkate değerdir ve bu süre esnasında András Skarbit’in yaşamına geniş bir perspektif kazandırmaktadır.




Peter Korniss


www.korniss.com




About Peter KORNISS



Peter Korniss was born in Kolozsvár, (Cluj, Romania) in 1937 but in 1949 his family moved to Budapest. After being expelled from university for political reasons, he managed to get a position as a photographer with a popular Hungarian women’s weekly magazine called Nş‘k Lapja. He worked at the magazine for thirty years but worked in various positions with photographic organizations including The World Press Photo Exhibition. Korniss has won various national and international awards for his work over the years among which the Pulitzer Memorial prize, awarded to him in2004.



Although the Transylvanian images are his most widely renowned piece of work, Korniss also photographed another long term project called ‘ The Guest Worker’ that followed the lives of migrant workers who had broken away from agriculture to work in the city.



Eventually Korniss singled out one man, András Skarbit, who he photographed from 1978-1988, only finishing the project when András retired. The photographs not only reflect the complicated life of one man but also show a people, community and country in economic transition. By the late 1980′s the rural migrant worker had all but gone. András Skarbit died in 1999 at the age of 74. Up until he was photographed by Peter Korniss, he had only had his picture taken 14 times. For some reason, the story of the ordinary (or in the case of András Skarbit should that be extraordinary?) person is vastly more important (and interesting) than that of a celebrity. The fact that the images were taken over ten years is remarkable and offers a much broader perspective of András Skarbit’s life during that period.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Peter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçiPeter Korniss : Konuk İşçi

Ethem Onur Parlar ve Mete Okumuş : Kadın




“KADIN”


Ethem Onur Parlar ve Mete Okumuş





Çağlar boyunca kadının içinde yaşamış olduğu toplumsal sorunlar bir türlü aşılamadı ve uzuca bir sürede aşılacak gibi görünmüyor. Ataerkil yapıyla yetiştirilen toplumda kadın daima ikinci planda kalmış ve erkeğin feodal yapısı altında ezilmiştir. Günümüzde yapısal olarak değişmeye başlamış olsa bile direk gözle görülür bir değişim olduğunu söylemek için erken. Kadınlar hala birçok alanda tacize maruz kaldıkları görülüyor. Bunun birçok örneğini yazınsal basında olduğu gibi görsel basında da gözler önüne serilmekte. Bir kadın dışarıda, işte, toplu taşıma araçlarında, barda, aile içinde şiddete maruz kaldıklarını hepimiz biliyoruz.



Fotoğrafçı ve bir erkek olarak kadının içinde olduğu durumları en yalın en objektif şekilde yansıtmak istediğimiz bu projemizde, kadına bakış açımızı oluştururken çevremizden, ailemizden ve bildiğimiz duyduğumuz olaylardan yararlandık. Bir kadının gün içersinde yaşamış olduğu şiddet, taciz olaylarını birleştirerek sinematografik anlatım diliyle gözlerler önüne sermek istedik.



14 kare fotoğrafla oluşan bu hikayede şiddete, tacize maruz kalan bir kadının yanı sıra sosyal olarak yüklenilmiş ağır sorumlulukları da gözler önüne sermeyi ve her alanda olduğu kadının üzerindeki ağır yükü en iyi dille aktarmayı planlıyoruz.



Ethem Onur Parlar ve Mete Okumuş























Ethem Onur PARLAR Hakkında



14 Şubat 1981 de İzmir’de doğdu. Fotoğrafa ilkokul yıllarından beri ilgi duydu. Lise yıllarında ilk SLR makinesi ile tanıştı. 1998 yılında EFOT (Ege Üniversitesi Fotoğraf Topluluğu) çalışmalarına katıldı, 2000 yılında İFOD (İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği) üyesi oldu. Aldığı Elektronik eğitiminin ardından Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümüne girdi. Bir çok yerde fotoğraf eğitimleri ve seminerleri düzenledi. Çeşitli slayt gösterileri yaptı, karma sergilerde yer aldı, 2004 yılında ilk kişisel sergisi olan “III.Richard, IŞIK ve ŞİDDET”’i açarak soyut yaklaşımı ile ilgi çekti ve bir çok uluslararası festivale katıldı. Yurt içi ve yurt dışı yarışmalardan başarı ve mansiyon ödülleri aldı. Halen İFOD üyesi olan sanatçı fotoğraf çalışmalarını sürdürmektedir.


www.onurparlar.com




Mete OKUMUŞ Hakkında



1979 Berlin’de doğdu. İlk ve orta öğretimini Kütahya’nın Simav ilçesinde tamamladıktan sonra, Uludağ Üniversitesi Seracılık ve Süs Bitkilerinden mezun oldu. Anadolu Üniversitesi Çalışma Ekonomisini okurken tanıştığı fotoğrafla eğitimini yarıda bırakıp, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümünü kazandı. Franz Kafka’nın”Dönüşüm” hikayesinden yola çıkarak ”dönüşüm” adlı lisans tez projesiyle ilk kişisel sergisini açtı. Şuan Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümünde Yüksek Lisansa devam etmektedir.


www.meteokumus.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ethem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : KadınEthem Onur Parlar ve Mete Okumuş : Kadın

Vincenzo Floramo : Güreş



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




GÜREŞ


WRESTLING


Vincenzo Floramo



Khusti, kökeni milattan önce bin yıllarına dayanan geleneksel bir Hint güreşidir. Bugün Hintliler onu, Varanasi şehri de dahil, ülkenin pek çok yerinde uygularlar. Yakın geçmişte Hindistan’da büyük güreşçiler vardı ve 1962’de 7 güreşçinin hepsinin madalya listesinde yer aldığı, serbest ve Greko-Romen güreşte 12 madalya aldıkları 4.Asya Oyunları’nda (daha sonra Jakarta Oyunları olarak adlandırıldı) zirveye ulaştı.



Dövüş; kil, su ya da süt doldurulmuş 20×20 derinlikteki taş avlulardan oluşan bir güreş çukurunda yapılır. Eğitim süresince güreşçiler yoga yapar ve kaslarını geliştirmek için “vyayam” yapan (beden eğitimi) eski Hintli vücut geliştiricilerinin kullandığı antik araçlar kullanırlar. Vücut geliştirmenin köklerinin aslında Hindistan’da olduğunu herkes bilmez. 11.yüzyılda bile fiziksel egzersizler yapan atletler kulplu, büyük yuvarlak taşlar kaldırırlardı.



16.yüzyılda vücut geliştirme çok yaygınlaştı. Hintli ağırlık kaldırma teknikleri Avrupa’ya ihraç edildi. 19.yüzyılın ortasında Amerika’da, sirk ve festivallerde ağırlık kaldıran ve hayretler uyandıran ilk “çelik adamlar” ortaya çıktı. Bir çok modern vücut geliştirme tekniklerini keşfeden Eugene Sandow adında bir Almandı. 1899’da İngiltere’ye giderek Londra’da ilk “Fizik Kültür Stüdyosunu” açtı, daha sonra bunu diğerleri izledi. Hindistan’da ilk modern vücut geliştirme salonunun açılması 1930’da Prof. VK Iyer tarafından Banglore’da oldu. Bugün Hindistan’ın ulusal bir derneği var ve geçenlerde yapılan Aurangabad Asya Oyunları gibi uluslararası şampiyonalar düzenliyor.



Tarihsel bağları olan iki uzmanlık alanı da rekabet ediyor ve gelenek, yavaş yavaş modernlik yolunda kayboluyor. Varanasi’deki Khusti okulları modern jimnastikte çok popüler ama eğitmenler ilginin, bu eski geleneği korumaktan ziyade, kasları geliştirmekte olmasından şikayetçi.




Khusti is a traditional form of Indian wrestling, which has ancient roots, the origins of this


sport are dates back at thousand years before Christ. Today indians men practice it in many states of the country including the city of Varanasi. In the recent past India had great wrestlers and reached its peak of glory in the IV Asian Games (leater on called Jakarta Games) in 1962 when all the seven wrestlers were placed on the medal list and in between them won 12 medals in freestyle wrestling and Greco-Roman wrestling. The fighting take place in a “milked sand wrestling pit” (20×20 deep stone courtyards,filled with clay and water or milk.) During the training the wrestlers practice yoga and to develop the muscles they use archaic tools dating to the early history of the indian bodybuilders who practiced the vyayam (physical training). Not everyone knows infact that the “body building” has its roots in India. Already in the eleventh century the athletes who practiced physical exercises used to lift large circular stones with an handle.



In the sixteenth century body building was widely practiced. The techniques of Indian weightlifting are exported to Europe, In the mid of the19th century in America appears the first “men of steel”, forced phenomena which lift the weights in the circus and festivals. The man credited to inventing many of the modern techniques of the contemporary bodybuilding, was a German named Eugene Sandow. In 1899 he went to England to open its first “Physical Culture Studio” in London which was followed by many others. In India, the opening of the first modern body buidling was in Bangalore in 1930 by Prof. VK Iyer. Today India has a national association of building and organizie international championships such as the recently concluded Asian Games to Aurangabad.



The two specialties linked historically, are competing and the tradition is slowly losing road towards modernity. The schools Khusti in Varanasi are more popular of modern gyms but instructors complain that the interest i face more to the development of the muscles rather than preserve the tradition of this ancient sport.




Hazırlayan (created by) : İmren DOĞAN


Çeviren (translated by) : Berna AKCAN


























Vincenzo FLORAMO Hakkında



Vincenzo Floramo 1968’de İtalya Trieste’de doğdu. Teknik Endüstri Okulunu bitirdikten sonra 2 sene İspanya Madrid’deki Metropolis fotoğraf okuluna devam etti. Asya, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Avrupa arasında göçebe gibi yaşamaya başladı ve halen de o şekilde devam ediyor. İnsanların bu çeşitli kültürler içinde karşılaştıkları deneyimlerin farklı ifadelerini keşfetmeye, öğrenmeye, birleştirmeye ve fotoğraflamaya kendini adamıştır.



Son bir kaç yıldır zamanının çoğunu çeşitli gruplarla ilişkide olduğu Hindistan ve Tayland’da geçiriyor. Birmanyalıları tanımak ve fotoğraflamak amacıyla Tayland’da mülteci kamplarında uzun dönemler yaşadı. Bu proje sayesinde Danimarka’daki Uluslararası Amnesty Dergisi ve Rearviewmirror Dergisiyle birlikte çalıştı. Fotoğraflarını Barselona ve Madrid’de sergiledi. Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşlarıyla işbirliği yaptı ve çeşitli farkındalık fotoğraf projeleri geliştirdi.



Hindistan’dayken Varanasi halkının gelenekler, kutlamalar, kurumlar ve sokak yaşamlarıyla yakından ilgilendi. 2010’da “Paris Prix de la Photographie” ve Uluslararası Fotoğraf Yarışması’nda Onur Ödülü aldı. Vincenzo şu sıralar İspanya, Danimarka ve Güneydoğu Asya arasında yaşamaktadır.




About Vincenzo Floramo



Was born in Trieste, Italy in 1968. After completing his studies at the Technical Industrial Institute and attend the two year courses at Metropolis photography school in Madrid, Spain, Vincenzo began to live a nomadic life between Asia, South America, North America and Europe, which still continues. He has been committed to exploring, learning, connecting with and photographing the diverse expressions of human experiences that he encounters within these varied cultures.



For the last few years he has been spending most of his time in India and Thailand where he has become involved with several groups. In Thailand he has spent extended periods of time living in the refugee camps, getting to know and photographing the Burmese there. With this project he collaborated with Amnesty Internationalʼs magazine in Denmark, Rearviewmirror magazine, and exhibits his pictures in Barcelona and Madrid. He has collaboration with international NGO and develops different awareness photo projects. In India he has become intimately involved with the customs, celebrations, institutions, and street life people of Varanasi.



He got the Honorable mentions in 2010 by “Paris Prix de la Photographie” and by “International Photo Award”. Vincenzo presently lives between Spain, Denmark and South East Asia.






Vincenzo Floramo



“Profesyonel fotoğrafçılıkla ilk yakın temasım 20 yıl önce Meksika’daki seyahatim esnasında oldu. Kader benim tesadüfen 4 Meksikalı foto muhabiriyle aynı evde yaşamamı sağladı. O zamandan beri çok seyahat ettim ve pek çok sosyal ve siyasi problemden etkilenerek temas ettim. Fotoğraf makinesi her zaman vardı ve değişik dünyalara girmem için bana yoldaş ve sihirli bir araç olacaktır. Fotoğrafçılık bir silahtır, doğru yolda kullanmak çok zordur ve çoğu kez problemleri çözmede etkili değildir. Fotoğraf makinesi bir konuda farkındalık yaratma gücüne sahiptir ve bir değişimin başlangıcı olabilir.”




“My first close contact with professional photography arrives while I was traveling in Mexico 20 years ago. The fate made up certain coincidence that suddenly I was living in a house of 4 Mexicans photojournalists. Since then I have traveled more and more and I got in touch and I’ve been touched by many social and political problem. The camera was always and it will be my companion and a tool, a magic tool to enter in a different worlds. Photography is a weapon, it is very difficult to use on the right way and many time it is not effective to solve problems. Camera has the power to produce awareness around an issue and that can be the beginning of achange.”






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Vincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : GüreşVincenzo Floramo : Güreş

Onur Karaözbek ile Scream Üzerine




Onur Karaözbek ile Scream Üzerine”¦




Atakan Dürüst: Zannediyorum çocukluğunuz İstanbul da geçmiş fakat Sidney de yaşıyorsunuz. Öncelikle bir fotoğrafçı gözüyle bu iki kent arasında ki benzerlik ve farklılıkları ve bunun sizin fotoğraflarınıza etkisini bize anlatır mısınız?



Onur Karaözbek: Sydney doğumlu olamama nazaran ortaokul ve lise yıllarımı İstanbul sihri içerisinde yaşayarak geçirdim. Birçok büyük şehri görme imkânım oldu ve 2000 yılı sonlarından itibaren Sydney, Avustralya’da yaşamaya başladım.



Söyleyebileceğim tek bir söz var, oda dünya üzerinde hakikaten İstanbul gibi bir şehir bulunmamakta. Sosyal yaşantısından kültürel yapısına, insanından bürokratik düzenine eşsiz ve tek bir yaradılıştır İstanbul.



Benzerlik ve farklılık sorusuna geri dönersek liste o kadar uzun ki başlamasam daha iyi”¦



Türkiye de uzun bir süre önce yaşanan “fotoğrafçı ve fotoğraf sanatçısı” tartışmasına değinerek ortaya koymak istediğim farklılık düşüncesi buradaki birçok kesim tarafından bir sanatçı olarak tanıtılıp algılanmak. Bu kabullenişin getirdiği farklı çehre ve kafa yapısının fotoğraflara ve projelere daha çok etkisinin olduğunu düşünüyorum. Yani şehrin fiziksel farklılık veya benzerliklerinden öte, şehrin barındırdığı ruh uğraşınızı etkilemekte”¦



A.D: Sanırım daha çok konser, festival vb. organizasyonlarda fotoğraf çalışmaları yapıyorsunuz. Bu aslında bizim alıştığımız fotoğraf kategorilerinden sık rastlamadığımız bir alan. Bu alanda fotoğraf çekme fikrinizi ve bu kalabalık organizasyonların size getirdiği zorluklardan bahseder misiniz?



O.K: Bahsettiğiniz alan muhtemelen Türkiye dışında onlarca ülkede yağın olan ve de müziğin, tiyatronun, sinemanın doğuşundan beri var olan bir alan. Kimi zaman performans fotoğrafçılığı, kimi zaman sahne fotoğrafçılığı olarak geçmekte”¦ Bu alanda 2001 senesinden beri aktif olarak çalışmaktayım. Direkt olarak müzik grupları ile çalışmak esas odaklandığım nokta ama bunun yanı sıra dans ve tiyatro toplulukları ve son 5 senedir Burlesk ekipleri ile sahneden sahneye koşmaktayım.



İlk başladığımda haliyle yüzlerce sorun yaşadım ama üç beş grup derken otuz kırk oldu, yerli rock grupları derken yurtdışından gelen büyük gruplar oldu ve iyice tozlanmış duruma geldim. Komik olan şey ise bunca seneye rağmen bu alanda hala yeni sayılmam, çünkü benim bulunduğum şehirde dünyanın en iyi fotoğrafçılarından “TonyMott” gibi isimler var benden 30 sene yaşça büyük olan ve bu mesleği 70li yıllardan beri yapan ve hala devam eden”¦



Sınava çalışmak ve kalemi eline alıp göz kırpmadan yazmak gibi bir duygu, gösteriyi a dan z ye kalpten bilmek ve sahnedeki sanatçıların yaydığı duyguları, attığı her adımı önceden bilerek önemli saniyeleri çalıp sonsuza dek görselleştirmek.



”¦tabi birde Rammstein konserinde üzerinize düşen metalcilerin yüzünden kameranın kırılması gibi durumlarda olmuyor değil.



A.D: İFSAK’ın düzenlediği genç fotoğrafçılar festivali kapsamında bir serginiz oldu İstanbul da 2005 yılında. Bildiğim kadarı ile devam ediyor bu festival her yıl. Bu festival hakkında düşünceleriniz neler? Fotoğraf dalında genç yaşlı ayrımını doğru buluyor musunuz? Ya da gerekli mi sizce bu ayrım?



O.K: Uzun bir araştırma ve biraz da şans eseri İFSAK’ın o dönemki başvuru formuna ulaşıp festival katılımcılarından biri olma şansını bulmuştum”¦ Şu güne dek serginin tam olarak nerede olduğunu ve nasıl olduğunu ne duydum ne de bilirim. Bunun gibi gösteri, sergi ve festivallerin sadece ülke içinde değil dünya çapında büyük önemi var. 2005’ten bu yana birçok şey değişti ve İFSAK sanatsal gücüne güç katarak yola devam etmekte.



Son iki senedir Sydney’de “Gallery Burlesque” adı altında her ay görsel ve sahne sanatlarını kapsayan bir gece düzenlemekteyim ve bu sene Avustralya’nın en önemli portre fotoğraf festivali olan HEAD ON altında karma bir sergi düzenliyorum. Elimden geldiğince, gencinden yaşlısına birçok sanatçının eserlerini halkın geneline gösterme ve sunma şansını yaratmaya çalışıyorum. İFSAK ve bunun gibi kurumların amacı da bu.



Yaşlı festivali, genç festivali, kırmızı saçlı sanatçılar festivali veya peynirli ekmek sevmeyen fotoğrafçılar festivali olsun her oluşumun kendi değeri ve amacı var. Önemli olan bu etkinliklerin daha da büyümesi ve ya çoğalması”¦



A.D: Scream-Çığlık projesi genel anlamda nelere karşı ya da kızgın? Çığlık attığımız zamanlar genel anlamda çaresiz olduğumuz ya da kızgın olduğumuz zamanlarda son çare olarak kullandığımız tepkilerdir aslında. Projenin isminden başlamak en doğrusu bence.



O.K: Öncelikle proje ne negatif ne de pozitif bir duyum sağlamak peşinde, projenin amacı var olanı ve her an içimizde olanı ortaya koymak”¦



Kesenlikle çığlık hiç bir zaman son başvurulan bir tepki değildir. Şöyle açıklayayım: Scream (çığlık) özünde her karakterin ruhsal çıplaklığını kullanarak, duygular ister kötü ister iyi olsun, görsel bir yolculuk yaratmakta.



Kızgın olduğumuzda, ağladığımızda, nefret kustuğumuzda, mutlu olduğumuz zaman, deliler gibi sevindiğimizde ve inişli çıkışlı duygularımızın hepsinde farklı bir şekilde çığlık atarız. Ani tepkiler de bulunmak ve düşünmeden duygularımızı ortaya koymak insanlığın en büyük özelliklerinden.İstediğimiz kadar insan olduğumuzu ve hayvanlardan yüz yıllar ötesinde olduğumuzu söylesek te hâkim olamadığımız içgüdüsel duyguların yani “id”imizin esiriyiz.



Belki soruya aslında şu şekilde de kısaca cevap verebilirim; çığlık hem her şeye kızgın hem de hiçbir şeye kızgın değil.



A.D: Scream projesinin Avustralya ve Amerika da sergilendiğini ve sadece bir fotoğraf projesi olmadığından bahsetmiştiniz. Bu özel projeyi bize detaylı olarak anlatmanızı isteyeceğim.



O.K: 2006 sonunda başladığım ve 2007 ortalarına kadar devam eden uzun bir sürede çekimlerini tamamladığım görsel bir hikâyedir Scream. Bu süre içerisinde 600’ü aşkın kişiyi kamera karşısında aldım ve sonucunda büyük bir fotoğraf serisi yaratmış oldum.



Herkesin yaşadığı, hissettiği ve paylaştığı birçok duygunun ortak dışa vuruluşunu gösteren, bu tepkinin sakınılacak bir ileti olmadığını ve hepimizin içerisinde bulunduğunu ve bu bağlamda herkesin id aracılığı ile bir olduğunu görselleştirmektedir Scream projesi.



Bu fotoğrafların yanı sıra projenin içerisinde büyük önem taşıyan bir yazı var. Şiir formunda yazdığım bu eklenti benim içimde var olan ve çevremde gördüğüm, algıladığım birçok yaşantının ve olgunun hicve alınarak sayfalara geçmesi ile oluştu. Sadece bir sergi olmaktan çıkıp bir fotoğraf makalesine dönüştü. Sydney’de 2, Melbourne’da ve New York’da 1 olmak üzere galerilerde gösterildi. Bu sergilerin yanı sıra Sydney de her sene düzenlenen “İmagineFestival”inde fotoğraflara ek olarak ses kayıtları ve doğaçlama monolog/şiir olarak sahneye konuldu.



Sydney görsel sanat yazarlarından Rowena Grant Frost’un bir yazısında dediği gibi “SpencerTunick yüzlerce insanı çıplak, PhilippeHalsman yüzlerce insanı zıplarken ve bizim Onur Karaözbek’de bir o kadarını çığlık atarken hafızalara kazıyarak insanların esas doğallığını gösteren fotoğraf sanatçılarından”¦”



Röportaj: Atakan DÜRÜST


































Onur KARAÖZBEK Hakkında



1982 Sydney doğumlu bir fotoğrafçı, çocukluğu İstanbul’da geçmiş olmasına rağmen fotoğrafçılık kariyerine Sydney’de devam ediyor. Konser ve festival fotoğrafçılığı üzerine yoğunlaşan Karaözbek, 2005 senesinde düzenlen İFSAK Genç Fotoğrafçılar Festivali kapsamında bir sergi açmıştı. Ayrıca 2006 yılında düzenlenen Radar Live festivalinin ana festival fotoğrafçısı idi.




Onur Karaözbek


Avustralya da yaşarken eğitim hayatını edebiyat, sinema, medya ve sanat dallarında uzun bir süre geçirdikten sonra Eğitim ve Öğretim alanında Master görüp öğretmen olsa da uzun yıllardır görsel ve sahne sanatlarından uzak kalamamıştır.



Aktif fotoğraf yaşantısının yanı sıra kendi galeri ve sanat gecelerini düzenleyerek her yastaki yeni sanatçılara yarattıklarını izleyici bir kitleye sunma şansı vermektedir. Fotoğrafçılık ve organize işleri dışında kendi de aktif olarak sahne sanatları ile de meşgul olmakta. Her sene gerçekleştirilen Sydney Fringe Festival ve İmagine Festival lerinde kendi yazdığı kısa oyun veya çektiği video sunumlarıyla sahne almakta.



Scream (çığlık) hakkında daha fazla bilgi ve görsel için ekteki web adreslerine girebilirsiniz:



http://scream.dsvision.net (proje ana sayfası)


http://portal.vibewire.org/2010/05/scream/


http://www.sydneypoetry.com/video/scream-1?xg_source=activity(imagine festival video)


http://www.dsvision.net/ (Onur Karaözbek web sitesi)






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Onur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream ÜzerineOnur Karaözbek ile Scream Üzerine

Guido Gazzilli : Bayan Trans İtalya



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




BAYAN TRANS İTALYA


“MISS TRANS ITALIA”


Guido Gazzilli




Serginin tarihi, 1992’de bir transseksüelin Miss Italy yarışmasına katılımının engellenmesini protesto biçimine dayanır. Bu olaydan sonra “sebepsiz ayrımcılığı” önlemek amacıyla yarışma kurallarında “biyolojik olarak” kadın doğmak şart olarak açıkça belirtildi.



Bu girişim trasseksüellere güzellik yarışmasına katılma imkanı tanıdı ve transseksüellerin genellikle şaşırtan ve yanlış anlaşılan insani durumlarının gerçekliği hakkında bilgi edinmemizi sağladı.



Bu projenin amacı; insanların çoğunun tarihi gerçekler ve fuhuşla ilişkilendirdiği bu dünyaya ait pozitif ve asil bir görüntü sunmaktır.




The history of the demonstration was born in 1992 from a form of protest for the negation to a transsexual to participate in the contest of Miss Italy.



After that episode to avoid “groundless discrimination”was expressly introduced in the rule of the contest of Miss Italy the necessity to be “biologically” born women.



This initiative give the opportunity to the transexxuals to be able to compete in a contest of beauty and contextually to bring our knowledge of this reality too often mystified and misunderstood about the human condition of the transgender people.



The objective of this project just want to show a positive and dignified image of a world that, it is exclusively for most of the people associated to facts of chronicle and prostitution.




Çeviri (translation by) : Berna AKCAN


















Guido GAZZILLI Hakkında



Guidos Gazzilli 1983’te, şu an yaşadığı ve çalıştığı Roma’da dünyaya geldi.



2006’da Roma’daki IED’den mezun oldu ve altkültürler ve bağımsız müzik sahneleri hakında hikayeler üzerinde çalışmak için Avrupa’ya seyahat etmeye başladı. 2007’den beri serbest fotoğrafçıdır ve pek çok İtalyan dergi için çalışmıştır. Bu süre boyunca, özellikle sosyal konulara odaklı belgesel tarzda hikayelere yoğunlaşmıştır.



Fotoğrafları; Ventiquattro Magazine, Rolling Stone, BURN, Foto8, Vice International, Nero, PRIVATE, Fantom Editions, Pig, NYLON, Vision gibi pek çok dergi ve internet sitesinde yayınlandı.



Şu anda Magnum Fotoğraf’dan Paolo Pellegrin’in asistanı olarak çalışıyor. İtalya’da 7dk. Projeleri Ajansı tarafından temsil edilmektedir. Avrupa’da pek çok karma ve kişisel sergide de yer almıştır:



İnsanlık, New York Photofestival 2010
Galleria 2palle, Nike Sportswear “GsPolo”, Roma 2010
Açık Hava, Palladium Roma, 2010
3.32 Röportaj Atri Festival ,2009
Luce Dentro, Aşk ve Çekişme, Roma 2009
RAM_09 Palladium, Roma 2009


Bir Fotoğraf İçin, Officine Fotografiche 2009


Galleria S.T, Aynı Kalmış Toprak, Roma 2008
Yapmaya Geldiğim Şey, Jaguar Ayakkabıları,Londra,2008
Ruhende Winkel, Vinesso, Frankfurt 2008
Down Click, Scuderie Rispoli, Roma 2007



Kitaplar: 2009 Röportaj Atri Festival Kataloğu, Peliti Associati



Bağış ve Ödüller:


Birincilik Ödülü – Fotoleggendo 2010


Orijinaliteyi Kutlamak” Adidas’ın Yarışması


- Finalist


Fotovisura Grant 2010- Finalist




About Guido GAZZILLI



Guidos Gazzilli was born in 1983 in Rome where he currently lives and works.



He graduated from IED of Rome in 2006 and started traveling through Europe, working on stories about subcultures and the independent music scene. He has been a freelance photographer since 2007 and has worked with several Italian magazines. During this time he has concentrated on documentary style stories focusing mainly on social issues.



His pictures have been published in many magazines and websites such as: Ventiquattro Magazine, Rolling Stone, BURN, Foto8, Vice International, Nero, PRIVATE, Fantom Editions, Pig, NYLON, Vision.



He’s now working as an assistant for Paolo Pellegrin (Magnum Photos).


In Italy he’s represented by 7min projects Agency.


He has also taken part in many group and solo exhibitions in Europe:



Human Kind, New York Photofestival 2010
Galleria 2palle, Nike Sportswear “GsPolo”, Rome 2010
Outdoor, Palladium Rome, 2010
3.32 Reportage Atri Festival ,2009
Luce Dentro, Love and Dissent, Rome 2009
RAM_09 Palladium, Rome 2009


Una Foto Per, Officine Fotografiche 2009


Galleria S.T, Land Is Unchanged Rome 2008
This Is All I Came To Do, Jaguar Shoes, London 2008
Ruhende Winkel, Vinesso, Frankfurt 2008
Down Click, Scuderie Rispoli, Rome 2007



Books: 2009 Reportage Atri Festival catalogue, Peliti Associati



Grants and Awards:


First Prize – Fotoleggendo 2010


Celebrate Originality” Contest by Adidas – Finalist


Fotovisura Grant 2010- Finalist






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Guido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalyaGuido Gazzilli : Bayan Trans İtalya

Sami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, Erzurum




25. DÜNYA ÜNİVERSİTELER KIŞ OYUNLARI





Erzurum’a ilk olarak 1995 tarihinde Atatürk Üniversitesi tarafından düzenlenen “Fotograf Günleri” nde gitmiştim. O günden bu yana Kaçkar Dağlarında zirve yapmak için 1998 ve 2000 yıllarında, yırtıcı kuşların göçlerini izlemek için de 2010 yılında bir kez daha gittim. Bu kısa aralıklarda bile Erzurum’un sürekli değiştiğine ve geliştiğine tanık oldum.




Tartışılmaz bir gerçek var ki, ülkemiz için bu çapta bir organizasyon çok büyük önem taşımakla birlikte sonraki organizasyonlar için de büyük bir deneyimdir. Kış oyunları nedeni ile Erzurum’a yapılan spor kompleksleri, bu spor branşlarının ülkemizde gelişmesini temin edecektir. Daha da önemlisi bu nevi spor yatırımlarının Erzurum’da gerçekleşmesi, yöreyi daha da ileriye taşıyacak ve Erzurum’un kış sporlarıyla ilgili bir turizm merkezine dönüşmesine yol açacak ve böylece Erzurum’un sosyo-ekonomik yapısına katkı verecektİr. İşin aslı, Erzurum bu günden itibaren, Türkiye’nin kış turizmi merkezi olmuştur zaten.




25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları nedeniyle 2011 de fotograf amaçlı olarak kadim dostum Fikret Özkaplan’ la birlikte yine Erzurum’ da idik.



Giderken kafamızda canlandırdığımız kış oyunları içerisinde yer alan değişik branşların ve bugüne kadar televizyon kanallarından hayranlıkla izlediğimiz yarışmaların ülkemizde gerçekleştirecek olmasının haklı gururu ile yola çıktık, gördüklerimiz de bizi gerçekten çok mutlu etti. Etkinliğin yüksek heyecan barındıran yanı ise, oyunları canlı izliyor olmamız ve fotograflayabilmemizdi tabiî ki.




Organizasyondaki ufak tefek aksaklıklar ve Erzurum’un bu mevsimde doğal koşullarının getirdiği güçlükler bu coğrafyanın dışından gelen insanları zorlamış olsa da organizasyon ekibi tüm dünyadan tam not almayı başarmıştır.



Fotograf anlamında, spor fotografları konusu, çok ciddi bilgi birikimini ve sıradışı fotograf ekipmanını gerektirir.




Spor fotograflarının etkili olabilmesi için, özel anlarda sporcunun aldığı zorlu konumla birlikte yapılan hareketin doğru zamanlama ile fotograflanması gerekecektir. Ancak bu başarılabilirse, bu spor etkinliğinin anlatımı güçlü şekilde vurgulanabilir, ifade edilebilir.




Program sıkışıklığı ve çakışmalar nedeniyle, bütün branşlardaki yarışmaları izlemek konusunda hayli zorlandığımızı belirtmeliyim. Bu güçlüklere rağmen bütün branşları izlemeye çalıştık. Salonlarda fotograf anlamında doğru konum ve açılar bulunabilme şansımız pek yoktu. Ama bütün olumsuz koşulları sonuna kadar zorlayarak fotograf çalışmamızı sürdürdük.




Organizasyon fotografı sadece medya anlamında algılanarak spor muhabirleri derneği üzerinden katılıma yol açmış. Spor muhabirlerinin de mensup oldukları medya kuruluşlarının kullanacağı fotografları üretme çabası içerisinde olduğu bir gerçektir.




Birbirinden zorlu branşları içeren ve “Anadolu’nun zirvesinde buluşalım” sloganıyla dünyanın dört bir yanından üniversiteli sporcuları davet eden 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunlarının stadyumdaki açılışı bütünüyle folklorik motiflerimizin işlendiği modern danslarla bir görsel şölene dönüştü. Yerli ve yabancı izleyicileri büyüleyen bu şölen, ileri teknoloji ve profosyonel bir yayıncılık anlayışı ile dünyaya aktarıldı ve hiç şüphesiz büyük beğeni kazandı.




I – ERZURUMDAN…














II – ALP DİSİPLİNİ



Birbirinden zorlu branşları içeren 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunlarının temel branşlarından biri Alp Disiplinidir. Belli bir yükseklik (eğim) den kayakla yapılan, özel aralıklarla yerleştirilmiş kapılardan geçerek en hızlı aşağıya inmenin temel olduğu bir yarışmadır bu. Olimpiyat sporları arasına katılan alp disiplini, slalom (SL), büyük slalom (GS), süper büyük slalom (super-G) ve iniş yarışları olmak üzere 5 kategoriden oluşur. Slalom en teknik ve yavaş kategoridir. Hız saatte 55 km’ye ulaşır. İniş (Downhill) bu disiplinin en hızlı yarışıdır. Hız saatte ortalama 100 km‘yi bulur. Büyük slalom yarışması teknik, süper büyük slalom ise hız yarışması olarak kabul edilir ve iniş yarışlarına yakın hızlar elde edilir.












III – SNOWBOARD



1960′larda Amerika’da geliştirilen snowboard sörf, kaykay ve kayak için gerekli becerilerin bir araya gelmiş halidir. Ayakların bağlı olduğu geniş, kayağa göre daha kısa ama kayağa benzer bir tahta üzerinde yarışan snowboardcular, hızları ve eğimlerdeki cesaretleriyle tanınır. Snowboard iniş yarışları, mogul teknikleri, yarım ve çeyrek rampalarda sergilenen riski çok yüksek numaralar, powder riding (toz haline gelmiş kar üzerindeki yarış) gibi çeşitli tekniklerden oluşur. Alp snowboardu olarak bilinen teknik, iniş yarışlarında kullanılan yeteneklere benzer yetenekler gerektirir. Dev slalom adı verilen parkur geçitlerden oluşur. Yarışın amacı, mümkün olduğu kadar hızlı gitmektir. Bir geçidi unutmak, diskalifiye ile sonuçlanır. Paralel dev slalomda, birbirine paralel iki parkurda yarışan iki yarışçı vardır.











IV – CURLING (Erzurum’ lular “karling” diyor)



“Buz üstünde satranç” olarak da adlandırılan curling; yetenek, dikkat ve strateji gerektiren bir oyundur. Curling, dörder oyuncudan oluşan iki takımla bir buz pisti ya da ‘ring’i üzerinde oynanır. Takımların amacı taşlarını halka hedefin merkezine yani T’ ye, diğer takımın en yakın taşından daha yakına gelmek üzere kaydırmaktır. Bir maç 10 raunddan ya da oyundan oluşur ve her oyuncunun iki taş atış hakkı vardır. Bu da her oyunda toplam 16 taşa eşittir. Skip’ in yönlendirmesiyle takım, taşın önünü silerek T’ ye doğru giden her taşın hızını ve yönünü ayarlamaya çalışır.










V – KISA MESAFE SÜRAT PATENi



Kısa kulvar pateni henüz genç bir spor dalıdır. Güney Kore ve Avustralya gibi geleneksel olarak paten yapmayan uluslardan gelen birçok sporcuyu etkilemiştir. Kısa kulvar yarışlarında şerit işaretleri olmayan bir daire içinde yarışan altı patenci vardır. Çarpışmalara sık rastlanır. Ayrıca kısa parkurlarda düzenlenen dört kişilik takımların katıldığı bayrak yarışları da vardır.
















VI – KAYAKLA ATLAMA



Kayakla atlama, dik bir rampadan aşağı kaymayı, havalanmayı, mümkün olduğunca yükseğe atlamayı ve ardından düşmeden yumuşak bir biçimde inmeyi içeren gösterişli bir spordur. Bu sporda en iyi olanlar, havada süzülürken yatay duruşlarına –ve sinirlerine-, kayakları yere değene kadar hâkim olabilenlerdir. Bu popüler ve genellikle erkek egemenliğindeki sporda yarışçılar sadece uzun atlayışlar için değil, kalkış, uçuş ve inişler için de rekabet eder.















VII – BUZ HOKEYi



Buz hokeyi buz üstünde oynanan hızlı ve aksiyon dolu bir oyundur. 20 dakikalık üç periyoddan oluşan, 60 dakika boyunca vücutlarının çeşitli yerleri korumalarla dolu altışar oyuncu, pişirilmiş kauçuk pakları ellerindeki çubukları kullanarak rakip kaleye göndermeye çalışır. Buz hokeyi dinamik ve hem izlemesi hem de oynaması çok heyecanlı bir oyundur.










VIII – SERBEST STiL KAYAK



Serbest stil kayak, kayağın en dinamik formlarından biridir. 1930′larda Norveç’te, alp disiplini ve düz yarışların antrenmanlarında yarışçıların akrobatik hareketler sergilemeleriyle ortaya çıkmıştır. Serbest stil kayağın iki ana türü mogul ve aerial’dır. Mogul stili “mogul” adı verilen küçük çıkıntılarla dolu yüksek bir tepeden aşağı doğru kayarken iki rampanın üzerinden atlama kuralına dayalıdır. Aerial stili ise bir rampa üzerinden atlayıp havada dönüşler ve spinler yapmayı içerir. Üçüncü tür acro ise daha sınırlı şekilde uygulanmaktadır. Olimpiyat sporu olarak kabul edilmeyen acro, bir tepe üzerinde yapılan jimnastik hareketleri ve dansın bir araya gelmiş biçimidir.







IX – ARTiSTiK PATEN



Teknik ve estetiği bir araya getiren artistik patinaj; atlayış, dönüş ve spirallerin bir karışımıdır. Bireysel patenciler, belirlenen hareketleri teknik, yetenek ve estetik sunumu değerlendiren jürinin önünde uygular. Artistik patinajcılar, zorluk dereceleri farklı olan ve kendilerinden yapılması beklenen hareketlere dair teknik becerilerini sınayan ve sanatsal ifadelerini de ortaya koyabilecekleri kısa bir program hazırlarlar. Artistik I. Patinaj, 1924 Kış Olimpiyatları’ nda resmi bir spor dalı haline gelmiştir.















Sami TÜRKAY


turkaysami@gmail.com








FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :



Sami Türkay : Himalaya


Sami Türkay : Yazmacıların Yazgısı


Sami Türkay : Özgün Bir Asya Festivalinden (Sabantuy Bayramı) İzlenimler






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, ErzurumSami Türkay : 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları, Erzurum

Enver Şengül Uzun Poz Atölyesi



EFOD Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği


Enver Şengül Uzun Poz Atölyesi





Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği çatısı altında 2 tür eğitim çalışması yürütmekteyiz.



Bunların biri fotoğraf temel eğitim kurslarıdır. Bu kursları bitirenler hem ileri düzey eğitimi almak ve hem de bir proje kapsamında çalışmak için fotoğraf hocalarının açtığı atölyelerde görev alırlar. Bu atölyeler eğitimin ikinci aşamasıdır.



Uzun Poz Atölyesi, Ocak 2010 tarihinde hayata geçirilen ve tam bir yıl süren bir proje çalışmasıdır. Artık günümüzde fotoğrafçılık tek karelik başarılardan, uzun soluklu projelere kaymıştır. Atölye çalışmaları hem böylesine uzun soluklu bir çalışmayı ortaya koymak ve hem de ekip ruhu ile bir görevi paylaşabilme imkânı yaratmaktadır.



Fotoğrafın hem çok zor, hem de çok zevkli alanlarından biri “uzun poz” çalışmalarıdır.



Az ışık koşullarında fotoğrafımızın çekim süresini normalden çok fazla uzatarak elde edilmiş fotoğraflar bu sınıfa girerler.



Gece kent ve sokak fotoğrafları, hareketin kaydırılması ile elde edilen sahne fotoğrafları, ışıkla boyamalar, yıldız kaymaları, bulut ve sulardaki tül etkisi, şimşek fotoğrafları, ışıklarla elde edilen şekiller, pan, zoom in, zoom out ve yaratıcılığın sınırlarını zorlayan onlarca konu uzun pozlandırma çalışmalarının sınırları arasına girer.



Atölyemiz istisnalar hariç her hafta toplandı. Kurgusal çalışmalar yapıldı, geziler gerçekleştirildi ve hiç fire verilmeden çalışmalar tamamlandı. Bu çalışmada Aygün Aykul Dığın, Emel Sezer, Ferda Özdemir, Funda Ağaoğulları, Halil Karabacak, M.Müsebbih Ergin, Özden Balcıoğlu ve Taner Çetin görev aldılar.



Tüm bu çalışmalarımız boyunca çektiğimiz onlarca kare fotoğraf, titiz bir seçimle güzel bir sergiye ve gösteriye dönüştü. Sergimiz önce Edirne’de ve ardından Ankara’da fotoğraf severlerin beğenisine sunuldu. 50 fotoğraflık serginin bir bölümünü de www. fotoritim.com’daki dostlarla paylaşıyoruz.



Beğeneceğiniz ümidiyle”¦



Enver ŞENGÜL





Aygün Aykul Dığın



Aygün Aykul Dığın



Aygün Aykul Dığın



Emel Sezer



Emel Sezer



Enver Şengül



Enver Şengül



Ferda Özdemir



Ferda Özdemir



Funda Ağaoğulları



Funda Ağaoğulları



Halil Karabacak



Halil Karabacak



M.Müsebbih Ergin



M.Müsebbih Ergin



M.Müsebbih Ergin



Özden Balcıoğlu



Özden Balcıoğlu



Taner Çetin



Taner Çetin








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Enver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz AtölyesiEnver Şengül Uzun Poz Atölyesi

Kazım Çapacı : Endemik Bitkiler




TÜRKİYE’NİN ENDEMİK ÇİÇEKLERİ


Kazım Çapacı




Endemik bitkiler, bulundukları habitatın ekolojik özellikleri nedeniyle sadece o ülkede ya da bölgede yetişen, dünyanın başka bölgesinde yetişme olasılığı olmayan bitkilerdir. Canlılar doğal engellerle karşılaştıklarında yayılışları kesintiye uğrar, topluluklar parçalanıp farklılaşır. Türlerin gen yapıları değişir ve yeni türler ortaya çıkar. Bir alandaki endemizm oranı o alanın jeolojik olarak eskiliğine, izolasyon derecesi ve süresine, topografik özelliklerine bağlı olarak değişir.


Ülkemizde doğal yaşam son yüzyılda değişik tehditlerin etkisi altında kalmıştır. Yine de öylesine zengin bir doğal yaşamımız var ki, hangi köşesine baksam hayranlığım giderek artıyor. Kuşlar, böcekler, örümcekler derken son zamanlarda bitkiler ilgi alanıma girmeye başladı. Ülkemiz sayıları yaklaşık 10.000 olan bitki türleriyle bu konuda da tam bir cennet. Hele bunlardan 3000’den fazlasının endemik olduğunu düşünürsek”¦


Bitkiler âleminde yaklaşık 350.000 tür vardır. Ülkemiz, sahip olduğu bitkisel çeşitlilik açısından çok önemli bir hazinedir. Bütün Avrupa’daki toplam bitki türü 12.000 iken, ülkemizde yaklaşık 10.000 tür yer alır (İtalya 5600, İspanya 5000, Yunanistan 5000, Fransa 4500, Almanya 2500, İngiltere 2000). Son yıllarda eklenenlerle alt tür ve varyeteler de eklendiğinde ülkemizde 12.000 civarında takson bulunmaktadır. Türkiye’deki bu çeşitliliğin nedeni bitkilerin yetişme ortamlarının çeşitliliğinden kaynaklanır. İklim ve toprak özelliklerindeki değişiklikler bitkilerin türce çeşitlenmesine neden olmaktadır.


Ülkemizde çok sayıda bitki için endemizm geçerlidir. Hele bazıları vardır ki, sadece bir bölgede yetişirler (nokta endemikleri). Toros dağlarının batı ve orta kesimleri, İç Anadolu ile Doğu Anadolu arasındaki geçiş alanları endemizm açısından en zengin yerlerdir. Bolkar dağları 305, Erciyes dağı 190, Amanos dağları 250, Kaz dağları 70 endemik takson barındırır.


Cins düzeyinde endemik olan bitkilerin bulunması çeşitlilik açısından önemli bir göstergedir. Türkiye’de cins düzeyinde endemik olan 15 bitki grubu bulunmaktadır.


Avrupa’daki endemik bitki sayısı 2500 iken, ülkemizdeki endemik bitki sayısı 3500’ dür (İtalya 700, İspanya 500, Japonya 2000, ABD 4000 – Antalya 578, Konya 478, İçel 366).


Sadece Antalya’da bile İspanya’dan fazla, tüm Avrupa’nın beşte biri endemik bitki var. Endemik bitki fotoğrafı için Antalya’yı ziyaret etmek kaçınılmaz görünüyor J


Dile kolay, ülkemizde gördüğünüz üç bitkiden biri endemik (endemizm oranı %34.4). Ve ne yazık ki, üzerlerindeki baskı giderek artıyor. Yok olma tehlikesiyle burun buruna olan pek çok harika bitkimiz var. Türkiye’de tehdit altındaki bitkilerden, yaklaşık 1500 tür, yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Pek çoğunun zaten çok dar olan yayılış alanları koruma statüsüne sahip değildir. Hele bunların bazıları öyle dar yayılışlıdır ki, küçücük bir ya da birkaç alanda bulunan bitkilerimiz bulunmaktadır. Düşünsenize, o minicik alan yok edilirse, o güzel çiçeğin de dünyadaki varlığı sonsuza dek ortadan kalkacak.


Korumak için sevmek, sevmek için tanımak gerekir”¦


Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez.


Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şey anlamaz”¦


Hiçbir şey anlamayan, değersizdir…


Oysa anlayan kişi aynı zamanda sever, farkına varır ve görür…


Bir şeyin aslında ne kadar bilgi varsa o kadar sevgi vardır…


Tüm yemişlerin böğürtlenlerle aynı zamanda olgunlaştığını düşleyen kişi üzümlere ilişkin hiçbir şey bilmiyordur demektir.


Paracelsus (1493-1541)



Campanula ekimiana – Kızılcahamam çançiçeği – Kızılcahamam çıngırakotu (Campanulaceae – Çançiçegiller)



Çançiçeğigiller, dünyada 90 cins ve 2500 türle temsil edilir. Türkiye’de bu aileden 6 cins ve 147 tür vardır. Çançiçeği (Campanula), bu ailenin en büyük cinsidir. Türkiye’de 112 türü vardır, bunların 60’ı endemiktir (endemizm oranı %53.6).


Kızılcahamam çançiçeği, çok yıllık bir bitkidir. Temmuz ayında çiçek açar. Kızılcahamam – Işıkdağ arasındaki volkanik kaya çatlaklarında yetişen bir nokta endemiğidir. Toplam iki kilometrekareden daha dar bir alanda, 250-300 bireyle temsil edilmektedir. Bitkinin doğal olarak yetiştiği alanlar, günümüzde koruma alanı niteliğinde değildir. Tohumları gen bankasına aktarılan tür, NGBB de yetiştirilerek koruma altına alınmıştır. İlk kez 1983 yılında Prof. Dr. Adil Güner tarafından keşfedilmiş, 1985 yılında bilim dünyasına tanıtılarak Prof.Dr. Tuna Ekim şerefine adı verilmiştir.


IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: EN – Endangered – Tehlikede



Campanula betonicifolia


(Campanulaceae – Çançiçegiller)


İki yıllık bir bitkidir. 600-1800 metre yükseklikteki gölgeli yerlerde yetişir. Haziran-temmuz aylarında çiçek açar. Bursa, İzmir ve Muğla’da bulunur.



Campanula lyrata – Lir Biçimli Çançiçeği


(Campanulaceae – Çançiçegiller)


İki yıllık ya da çok yıllık bir bitkidir. Taşlı yerler, uçurumlar, nehir kıyılarında yetişir. Nisan-temmuz aylarında çiçek açar. 35. derece doğu boylamının batısında bulunur.



Campanula teucrioides


(Campanulaceae – Çançiçegiller)


Çok yıllık bir bitkidir. Tabakalı kayalar ve çalılıklarda yetişir. Mayıs-haziran aylarında çiçek açar. Sadece İzmir’de bulunur.



Centaurea tchihatcheffii – Yanardöner – Sevgi çiçeği


(Asteraceae – Papatyagiller)



Tek yıllık bir bitkidir. 900-1000 metre yükseklikte, bozkır ve tarlalarda yetişir. Mayıs-haziran aylarında çiçek açar. Ankara ve Afyonkarahisar’da bulunur.



Türkiye’de 100’den fazla endemikle temsil edilen peygamber çiçeklerinden biri olan yanardönerin yayışış alanı sadece Ankara-Mogan gölü çevresindeki çok sınırlı bir alandır.


İlk defa Rus doğa bilimcisi P. A. Tchihatcheff tarafından 1848 yılında keşfedilmiş; 1854 yılında, türü bulanın adına izafeten “Centaurea tchihatcheffii” adıyla yayınlanarak tanıtılmıştır. Ankara’da Gölbaşı, Mogan Gölü çevresi ve Gölbek’te, özellikle ekin tarlalarında yetişir. Son yıllarda Kulu çevresinde bir populasyonu daha bulunmuştur. Tekyıllık, bozkır bitkisi olan yanardöner, parlak kırmızı renkli çiçekleriyle dikkat çeker. Tarlalarda yetiştiği için yapılan arsız ot mücadeleleri sırasında populasyonu ciddi zarar görmektedir. BERN Sözleşmesi’nde yer alan bitkiler arasında yer alan gösterişli çiçeklere sanhip bu bitki, süs bitkisi olarak sokak satıcıları tarafından satılmaktadır.



Astragalus beypazaricus – Beypazarı geveni


(Fabaceae – Baklagiller)



Çok yıllık bir bitkidir. 600 metre yükseklikte, bozkırda yetişir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Ankara’da bulunur.


Adını Ankara’nın Beypazarı ilçesinden alır. Dünyada sadece Beypazarı’nda yetişir. 1998 yılında Türk ve Alman araştırmacılar tarafından keşfedilmiştir. Ülkemizdeki 425 geven türünden biridir. Populasyon çok zayıftır ve Beypazarındaki alanda yaklaşık 100 bireyle temsil edilmektedir.


IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: CR - Critically endangered – Çok tehlikede



Astragalus tmoleus var tmoleus


(Fabaceae – Baklagiller)


Çok yıllık çalı formunda bir bitkidir. 800-2000 metre yükseklikte, çağıllıklarda yetişir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Antalya, Burdur, İzmir, Manisa’da bulunur.



Thermopsis tursica – Piyan, Eber Sarısı


(Fabaceae – Baklagiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 950-1050 metre yükseklikte, bataklık göl yanında yetişir. Mayıs ayında çiçek açar. Konya’da bulunur.



İlk kez 1982 yılının mayıs ayında Akşehir Gölü, Yasıyan’da (Güzelçayır) keşfedilmiş, daha sonra, Eber Gölü kıyılarında da saptanmış ve son zamanlarda “Eber sarısı” adıyla anılmaya başlanmıştır. Türkiye’den tür adını almıştır.


IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: CR - Critically endangered – Çok tehlikede



Crocus asumaniae – Asuman çiğdemi


(Iridaceae – İrisgiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 900-1250 metre yükseklikte, dağınık quercus ormanlarında yetişir. Ekim-aralık aylarında çiçek açar. Antalya da bulunur. Bu güzel çiğdem türü, adını Türk botanikçi Prof. Dr. Asuman Baytop’tan almaktadır.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: EN - Endangered – Tehlikede



Crocus cancellatus ssp cancellatus - Dantelli çiğdem


(Iridaceae – İrisgiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 50-2400 metre yükseklikte, kayalı yamaçlar, dağınık korular, makilerde yetişir. Eylül-aralık aylarında çiçek açar. Adana, Hatay, İçel, Konya’da bulunur.



Crocus fleischeri – Taşlık çiğdemi


(Iridaceae – İrisgiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 750-1300 metre yükseklikte, kayalı tepe kenarları, quercus-pinus makiliklerinde yetişir. Ocak-mart aylarında çiçek açar. Güney ve Batı Anadolu’da bulunur.



Iris sprengeri


(Iridaceae – İrisgiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 1000-1980 metre yükseklikte, kayalı bozkırlar ve yamaçlarda yetişir. Nisan-mayıs aylarında çiçek açar. Konya, Niğde, Aksaray’da bulunur.



Iris taochia


(Iridaceae – İrisgiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 1600-2000 metre yükseklikte, açıklıklar, kalkersiz kayalı yamaçlarda yetişir. Mayıs-haziran aylarında çiçek açar. Erzurum’da bulunur.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: VU - Vulnerable – Zarar görebilir



Cyclamen trochopteranthum – Siklamen


(Primulaceae – Çuhaçiçeğigiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 350-1100 metre yükseklikte, taşlı toprak çağıllığı altında, pinus brutia ormanı, kireçtaşı ya da serpantinde yetişir. Şubat-nisan aylarında çiçek açar. Denizli ve Muğla’da bulunur.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: LR - Lower risk – Az tehdit altında



Yumrulu bir bitki olan ve kültür bitkisi olarak da üretilen siklamenler, batıda Balear adalarından doğuda İran’a, kuzeyde Alp dağları ve Karpat dağlarından güneyde Cezayir ve Tunus’a kadar yayılım gösteren siklamenler, dünyada 21 türle temsil edilir. Bunlardan 10 tür Türkiye’de bulunur ve bu 10 türün 6 tanesi endemiktir. Bu nedenle Türkiye, siklamenlerin gen merkezlerinden biri kabul edilir.



Verbascum lydium ssp lydium


(Scrophulariaceae – Sıracaotugiller)


İki yıllık bir bitkidir. 0-1400 metre yükseklikte, otlaklar, yol kenarları, pinus ormanı ve makiliklerde yetişir. Mayıs-haziran aylarında çiçek açar. Bursa, İzmir, Manisa ve Muğla’da bulunur.



Verbascum cinsinde endemizm oranı %85’tir. Anadolu, bu bitki cinsi için gen havuzudur. (ülkemizde görülen 253 verbascum taksonundan 215’inin sadece bizim ülkemizde olduğunu unutmayın !).



Verbascum phrygium


(Scrophulariaceae – Sıracaotugiller)


İki yıllık bir bitkidir. 1400-1800 metre yükseklikte, nehir kenarları, dağlık yamaçlar ve otlaklarda yetişir. Temmuz-ağustos aylarında çiçek açar. İzmir ve Konya’da bulunur.



Achillea ketenoglui – Ankara civanperçemi


(Asteraceae – Papatyagiller)


İki yıllık bir bitkidir. 1400-1800 metre yükseklikte, nehir kenarları, dağlık yamaçlar ve otlaklarda yetişir. Temmuz-ağustos aylarında çiçek açar. İzmir ve Konya’da bulunur.



Civanperçemi, “Achillea” türlerinin genel adıdır. Mitolojiye göre, bitkiyi ilk kez Akhilleus kullandığı için bu adla anılmıştır. Akhilleus’un, Troya savaşında askerlerin burun kanamasını durdurmak için bitkiden yararlandığı belirtilir.



Ankara civanperçemi (Achillea ketenoglui H.Duman), ülkemizde yetişen 43 civanperçeminden biridir. Türkiye civanperçemlerinin 24′ü (%56) endemiktir. “CR” kategorisinde ve tek nokta endemiği olan “Achillea ketenoglui H. Duman”, 2000 yılında keşfedilerek AÜ. Fen Fakültesi öğretim üyesi, Fitososyolog Prof. Dr. Osman Ketenoğlu onuruna adlandırılmıştır. Polatlı ve Beypazarı civarındaki jipsli tepelerde yayılış gösteren dar yayılışlı bu endemik bitki, yol yapım, genişletme, tarla açma ve aşırı otlatma tehdidi altındadır.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: CR - Critically endangered – Çok tehlikede



Aethionema turcicum – Türk kayagülü


(Brassicacea – Turpgiller)


Aethionema cinsi Türkiye’de 41 türle temsil edilir. Bunlardan 19’u endemiktir (endemizm oranı %46). 40 cm ye dek boylanabilen A.tursicum’un çiçekleri koyu pembeden leylak rengine kadar değişir. Cüce çalı formunda, çok yıllık bir bitkidir. Bozkırda yetişir. Mayıs-haziran aylarında çiçeklenir. Ankara’ya özgüdür (Ayaş ve Polatlı çevresi). Ağaçlandırma, aşırı otlatma, tarla açma ve yol genişletme çalışmaları başlıca tehdit oluşturan faktörlerdir.



Çok yıllık cüce çalı formunda bir bitkidir. 840-1200 metre yükseklikte, bozkırda yetişir. Mayıs-haziran aylarında çiçek açar. Ankara’da bulunur.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: CR - Critically endangered – Çok tehlikede



Fritillaria carica – Karya ters lalesi, Ağlayan gelin


(Lilaceae – Zambakgiller)


F.carica, ülkemizde ikisi de endemik olan iki alt türle temsil edilir. Çok yıllık bir bitkidir. 200-1500 metre yükseklikte, Pinus brutia ve Pinus nigra ormanı, kayalı yerler, kalkerli bölgelerde yetişir. Mart-mayıs ayları arasında çiçeklenir. İzmir, Muğla ve Antalya’da bulunur.



Geceleri biriken su, gündüzleri yapraklarından aşağı süzülür ve bu görünümüyle “Ağlayan Gelin” adıyla da bilinir.



Asyneuma limonifolium ssp pestalozzae


(Campanulaceae – Çançiçegiller)


A.limonifolium, ülkemizde ikisi de endemik olan iki alt türle temsil edilir. Çok yıllık bir bitkidir. 400-2400 metre yükseklikte, bozkır, kayalık yamaçlar ve çayırlarda bulunur. yetişir. Haziran-temmuz aylarında çiçek açar. Güney, batı ve orta Anadolu’da bulunur.



Sedum lydium


(Crassulaceae – Damkoruğugiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 1200 metre yükseklikte, dağların yaş, yosunlu bölümlerinde bulunur. Haziran-temmuz aylarında çiçek açar. Batı, Güneybatı ve Orta Anadolu’da yayılım gösterir.



Heracleum platytaenium – Tavşancıl otu, Baldırgan, Kamşam, Öğrek otu


(Apiaceae-Maydanozgiller)


Yaşamı boyunca bir kez meyve veren (monokarpik) bir bitkidir. Karışık ormanlar, kayalık yamaçlar, dere kenarları, kıyılarında bulunan bir bitkidir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Kuzey, Batı ve Orta Anadolu’da dağılım gösterir. 2 metreye kadar boylanabilir.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: lc - Least concern – En az endişe verici



Anthemis dipsacea


(Asteraceae – Papatyagiller)


Tek yıllık bir bitkidir. Ka800-1500 metre yükseklikte, dağ otlakları ve bodur çalılıklar arasında yetişir. Haziran -temmuz aylarında çiçek açar. Sadece İzmir’de bulunur.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: CR - Critically endangered – Çok tehlikede



Taraxacum farinosum


(Asteraceae – Papatyagiller)


Çok yıllık, otsu bir bitkidir. 800-1200 metre yükseklikte, tuzlu bataklık ve tuzlu bozkırlarda yetişir. Orta Anadolu’da dağılım gösterir. Haziran, eylül ayları arasında çiçek açar.



Onosma bracteosum – Emzikotu, Yalancı havaciva


(Boraginaceae – Hodangiller)


Çok yıllık, otsu bir bitkidir. 300-1200 metre yükseklikte, nadas tarlaları, dağlardaki bozkırlar, kireçtaşı kayalıklar ve bozkırda yetişir. Kuzey Türkiye ve karasal Anadolu’da dağılım gösterir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar.



Jasione supina ssp tmolea


(Campanulaceae – Çançiçegiller)


Çok yıllık, otsu bir bitkidir. 2000-2100 metre yükseklikte, kayalık yamaçlar, hareketli kayalıklarda yetişir. Temmuz-ağustos aylarında çiçek açar. Sadece İzmir’de bulunur.



Dianthus anatolicus – Anadolu karanfili


(Caryophllaceae – Karanfilgiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 500-2200 metre yükseklikte, kayalık yerler, taşlık çayırlar, çalılık ve makiliklerde yetişir. Haziran-temmuz arasında çiçek açar. Batı ve Orta Anadolu’da dağılım gösterir.



Minuartia anatolica var anatolica


(Caryophllaceae – Karanfilgiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 900-2000 metre yükseklikte, dağlardaki kayalarda yetişir. Haziran-temmuz aylarında çiçek açar. Batı Anadolu ve Akdeniz bölgesinde bulunur.



Minuartia saxifraga ssp tmolea


(Caryophllaceae – Karanfilgiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 1900-2150 metre yükseklikteki taşlı yerlerde yetişir. Haziran-ağustos aylarında çiçek açar. Sadece İzmir’de bulunur.



Euphorbia anacampseros var tmolea


(Euphorbiaceae – Sütleğengiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 1200 metrenin üzerindeki kayalık yamaçlar ve friganada yetişir. Haziran ayında çiçek açar. Sadece İzmir’de bulunur.



Lathyrus undulatus – İstanbul Nazendesi


(Fabaceae – Baklagiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 0-900 metre yükseklikte, yaprak döken ormanlar ve yol kenarlarında yetişir. Nisan-haziran arasında çiçek açar. Kuzeybatı Anadolu’da bulunur. İstanbul’un Asya yakasındaki fundalıklarda zengin populasyonları bulunur.



Paronychia anatolica ssp balansae


(Illecebraceae)


Çok yıllık, otsu bir bitkidir. Kayalık kireçtaşı yamaçlarda yetişir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Sadece İzmir’de bulunur.



Dorystoechas hastata – Çalba çayı, Dağçayı


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık, çalı formunda bir bitkidir. 650-2000 metre yükseklikte, kserofitik karakterli maki elemanların arasında, Akdeniz tipi iklime sahip alanlarda, kalker anakaya üzerinde, Kum, balçıklı kum toprak tipinin hakim oldugu alanlarda yayılıs gösterir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Sadece Antalya’da bulunur.



Marrubium rotundifolium


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 700-2000 metre yükseklikte, kalkerli bayırlarda yetişir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Batı Anadolu’da (Denizli, İzmir, Manisa) bulunur.



Salvia cryptantha – Kara ot, Anadolu halısı


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Salvia’lar (adaçayları), genel olarka çay olarak tüketilen, ekonomik ve tıbbi değeri olan bitkilerdir. Dünyada 700-900, ülkemizde 92 türü vardır ve bunların yarısı endemiktir.



S.cryptantha, çok yıllık bir bitkidir. 700-2500 metre yükseklikte, kayalık kireçtaşı yamaçlar, kuru bozkır, nadas tarlaları, yol kenarlarında yetişir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Karasal Anadolu’da bulunur.



Salvia divaricata


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 1500-1800 metre yükseklikte, dağ yamaçlarında yetişir. Haziran-temmuz aylarında çiçek açar. Artvin ve Erzincan’da bulunur.



Salvia halophila – Tuzcul adaçayı


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 950-1000 metre yükseklikte, uzlu bozkırlarda yetişir. Ağustos, ekim aylarında çiçek açar. Konya ve Niğde’de bulunur.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: VU – Vulnerable – Zarar görebilir



Salvia hypargeia


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. 800-2000 metre yükseklikte, kireçtaşı yamaçlar ve kıyılar, Pinus brutia ve nadas tarlalarında yetişir. Haziran-temmuz aylarında çiçek açar. Orta, güney ve batı Anadolu’da bulunur.



Salvia wiedemannii


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık odunsu ot formunda bir bitkidir. 500-1400 metre yükseklikte, kireçtaşı yamaçlar Pinus nigra içeren artemisya bozkırları, yol kenarları ve yakın tarlalarda yetişir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Orta Anadolu (Ankara, Eskişehir, Konya, Kütahya)’da bulunur.



Sideritis akmanii


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık bir bitkidir. 1520-1550 metre yükseklikte, bozkırda yetişir. Temmuz-ağustos aylarında çiçek açar. Afyonkarahisar ve İzmir’de bulunur. Tip örneği Kumalar Dağı’ndan bilinmekte olup, ikinci kayıt olarak Alaşehir Bozdağ’dan toplanmıştır. Populasyonu aşırı otlatma ve bitkisel çay toplama nedeniyle tehdit altındadır.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: EN – Endangered – Tehlikede



Sideritis tmolea – Balbaşı, Sivri çayı


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. 1900 metre yükseklikteki kayalık yamaçlarda yetişir. Temmuz-ağustos aylarında çiçek açar. Sadece İzmir’de bulunur.



Sideritis trojana – Kazdağı çayı


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. 1500-1770 metre yükseklikteki kayalık dağ yamaçlarında yetişir. Temmuz-ağustos aylarında çiçek açar. Balıkesir ve Çanakkale’de bulunur.



Stachys cretica ssp smyrnaea


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. Pinus brutia ormanlarında kireçtaşı tepe kenarlarında yetişir. Nisan-ağustos aylarında çiçek açar. Kuzeybatı, batı ve Güney Anadolu’da bulunur. Alttür adını İzmir’den almaktadır.



Stachys tmolea


(Lamiaceae – Ballıbabagiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. 200-1900 metre yükseklikte, kireçtaşı geçitler ve hareketli kayalıklar, aşınmış taşlı kıyılarda yetişir. Mayıs-ağustos aylarında çiçek açar. Batı, kuzeybatı ve bitişiği Orta Anadolu’da bulunur.



Bellevalia rixii - Mor sümbül


(Lilaceae – Zambakgiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. Kalkerli ve şistli çağıllıklarda yetişir. Mayıs ayında çiçek açar. Sadece Van’da, 2800-3000 m yükseklikte bulunur. İlk defa 1972’de Çuh Geçidi’nde Rix tarafından keşfedilmiştir.



Chionodoxa luciliae


(Lilaceae – Zambakgiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. Dağ kenarlarında yetişir. Mayıs-haziran aylarında çiçek açar. Sadece Manisa’da, 1600-2000 m yükseklikte bulunur.



Chionodoxa sardensis


(Lilaceae – Zambakgiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. 0-550 metre yükseklikte, pinus korulukları, kuzeye bakan yaş dağ yamaşlarında yetişir. Mart-nisan aylarında çiçek açar. Sadece İzmir’ de bulunur.



Hyacinthella glabrescens


(Lilaceae – Zambakgiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. 600-1300 metre yükseklikte, pinusların altındaki kuru yamaçlar, kalkerli çağıllık, kil ve eriyen karlarda yetişir. Mart-nisan aylarında çiçek açar. Adana, İçel ve Niğde’de bulunur.



Muscari azureum - Keşişbaşı


(Lilaceae – Zambakgiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. 1500–2600 metre yüksekliklerdeki kayalı yamaçlar, subalpin otlar, alpin göllerin yanında yetişir. Mart-nisan aylarında çiçek açar. Adana, Amasya, Erzincan, İçel ve Niğde’de bulunur.



Muscari muscarimi – Misksümbülü, Müşkülüm, Misk soğanı, Dağ misgisi, Dedegülü


(Lilaceae – Zambakgiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. 800-1920 metre yüksekliklerdeki çağıllıklar, stepler ve yamaçlarda yetişir. Mayıs-haziran aylarında çiçek açar. Antalya ve Denizli’de bulunur. Hoş kokusu nedeniyle toplanıp süs bitkisi olarak kullanılır.


Papaver apokrinomenon


(Papaveraceae – Gelincikgiller)


Çok yıllık otsu bir bitkidir. 1100-2250 metre yüksekliklerdeki kayalık, taşlı, çakıllı kuru yamaçlarda yetişir. Haziran-eylül aylarında çiçek açar. Türkiye yayılışlı olup, 34 Derece Doğu’nun Batısı, Trakya, Kuzeybatı, Batı, Güney ve OrtaBatı Anadolu’da görülür.



IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: Az tehdit altında (LR-Lower Risk)



Acantholimon acerosum var brachystachyum


(Plumbaginaceae – Dişotugiller)


Çok yıllık çalı formunda bir bitkidir. 20-2000 metre yükseklikteki volkanik yamaç kayalıkları, kalkerli ve kumlu topraklar, bozkırda yetişir. Haziran-ağustos aylarında çiçek açar. Batı ve Orta Anadolu’da bulunur.



Asperula lilaciflora ssp phyrigia


(Rubiaceae – Kökboyasıgiller)


Çok yıllık yarı çalı formunda bir bitkidir. 300-1400 metre yükseklikteki tepe bozkırları, quercus ve pinus ormanlarında yetişir. Haziran-temmuz aylarında çiçek açar. Batı ve Orta Anadolu’da bulunur.





Buradaki türlerde gördüğümüz gibi pek çok bitkinin Türkçe adı yok ya da birden fazla türü kapsayan adlarla adlandırılmaktadır. Kimi zaman da değişik yörelerde değişik adlar alırlar. Bu sıkıntıyı bilimsel adlarını kullanarak aşıyoruz. En azından ulusal bir komite tüm bitkilerimize ortak kullanacağımız adlar verene dek. Yöresel adları çok sevdiğimi, yaşamaları gerektiğine inandığımı belirtmeden geçmeyeyim elbette.



Bir dip not olarak da, bilimsel adlandırmanın nereden geldiğini anımsayalım: Taksonominin kurucusu, İsveçli Carolous Linnaeus (1707-1778)’dir. 1753’te derlediği “Species plantarum” adlı kitabıyla bitkilerin cins ve türlerinin tanımlanmasına ilişkin temel ilkeleri ortaya koymuştur. Bu kitapta 6000’e yakın bitli türüne ikili adlandırma sistemini uygulamıştır. İlk adın bitkinin cinsini, ikinci adın ise türünü belirlediği bu adlandırma sistemi kullanıma da büyük kolaylık sağlamıştır.



Sonsöz



Nadir ve dar yayılış gösteren endemik bitkilerimiz başta olmak üzere pek çok bitki türümüz tehdit altında. Bu tehdidin adı: insan. Çeşitli insan faaliyetlerinin önüne geçip koruma altına alamazsak bu tehdit sürekli katlanarak büyüyor, endemik birtkilerimiz yok oluyor.



Bu insan faaliyetlerinden en önemlilerini sıralamakta yarar var :



-Sanayileşme çalışmaları



-Barajlar



-Yoğun otlatma



-Tarla açma, yol genişletme çalışmaları



-Doğadan bilinçsiz ve aşırı toplamalar



-Ağaçlandırma



-Yapılaşma



-Yastık şekilli geven (Astragalus), çoban yastığı (Acantholimon) gibi step türlerinin yakacak olarak kullanılması


Objektifime takılan endemik çiçeklerimizden bir seçkiyle, bu konuda farkındalığın artmasına minicik bir katkım olmasını diliyorum”¦



Doğaya karşı olan hiç bir şey uzun zaman yaşayamaz.


Charles Darwin (1809-1882)



Kaynakça


1-Avcı M. Çeşitlilik ve endemizm açısından Türkiye’nin bitki örtüsü. İÜ Coğrafya Derg, 2005; 13: 27-55.


2-Aytaç Z. Türkiye’nin tehdit altındaki bitkileri: Beypazarı geveni. Bağbahçe 26, Kasım-Aralık 2009, s.14


3-Çapacı, K. www.kazimcapaci.com/cicek.htm


4-Ekim T. Nadir çiçekler. National Geographic Türkiye Ed, mart 2010; s. 34


5-Ekim, Tuna., Endemik Miras. Yeşil Atlas, Sayı:1, Kasım-1998.


6-Gözcelioğlu B. Endemik salvialar. Bilim ve Teknik Dergisi, 2011; 44: 518 : 90.


7-Nazlıcan AN. Türkiye Bitkiler. www.agaclar.net


8-Türkiye Bitkileri Veri Servisi – TUBIVES : http://turkherb.ibu.edu.tr


9-Vural M, Aslan S. Türkiye’nin tehdit altındaki bitkileri: Ankara civanperçemi. Bağbahçe 27, Ocak-Şubat 2010, s.12


10-Vural M, Aslan S. Türkiye’nin tehdit altındaki bitkileri: Kızılcahamam çançiçeği. Bağbahçe 30, Temmuz-Ağustos 2010, s.22


11-Vural M. Türkiye’nin tehdit altındaki bitkileri: Piyan. Bağbahçe 25, Eylül-Ekim 2009, s.14.


12-Vural M. Türkiye’nin tehdit altındaki bitkileri: Yanardöner. Bağbahçe 24, Temmuz-Ağustos 2009, s.10



IUCN-Kırmızı Liste kategorileri


CR Critically endangered Çok tehlikede


EN Endangered Tehlikede


VU Vulnerable Zarar görebilir


LR Lower Risk Az tehdit altında


(cd) Conservation dependent Koruma önlemi gerektiren


(nt) Near thretened Tehdit altına girebilir


(lc) Least cocern En az endişe verici






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Kazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik BitkilerKazım Çapacı : Endemik Bitkiler

Neşet Kutluğ : Dar Açı : Günlük Yaşamın İçinde Fotoğraf




Günlük Yaşamın İçinde Fotoğraf




Sanırım fotoğraf çekmek veya fotoğraf ile uğraşanların pek de hazetmediği günlük dildeki daha yaygın adı ile “resim çekmek” bugün yaşamımızın, hadi ayrılmaz demesek bile, oldukça içinde bir eylem. Bu eylem tabii ki uzun süredir sıklıkla dile getirildiği gibi “dijital fotoğraf teknolojisi” ile daha da bir parçamız oldu. Görüntü kaydetmeye yarayan teknolojinin giderek gelişmesi, buna paralel olarak boyutlarının küçülmesi, neredeyse hepimizi her an erişilebilir olmaya karşı savunmasız bırakan taşınabilir telefon cihazlarının “aynı zamanda” birer fotoğraf makinesi ve video kamera haline dönüşmesi sonucunu doğurarak bu eylemi yaşamımızın her anında yapılabilir duruma taşıyıverdi.



Yukarıda sözünü ettiğim teknolojik süreç bugün hepimizi görüntü yakalar ve onu tekrar üretir bir konuma sokarken, aslında fotoğraf denen “görüntü üreticisi / tekrarlayıcısı” ile günlük yaşamda tanışıklığımız pasif anlamda çok daha eskilere dayanır. Üstelik bu tanışıklık günümüzde de – neredeyse – aynı formatta sürmektedir.



Vesikalık Fotoğraf



Adı kendini açıklar türde bir fotoğraf formatıdır. Vesikanın Arapça karşılığı “güvenilir şey”dir. Aslında bizim biz olduğumuzu tanımlamak, ispat etmek, karşımızdakini buna ikna etmek için icat edilmiş bir fotoğraf türüdür. Yani, bizim biz olduğumuz aslında bizim dışımızda, ancak bizim bir görüntümüz üzerinden (ki bu görüntü “aslı”na uygun olarak çoğaltılabilmesi için fotoğraf stüdyosu tarafından itina ile bir referans numarası ile ulaşılabilir ve yeniden yeniden üretilebilir hale getirilmiştir) güvenilir bir şekilde tanımlanabilmektedir. Bu fotoğrafa sözünü ettiğim bağlamda adını veren (neredeyse) hepimizin sahip olduğu nüfus kağıdıdır başta. Bu belge bir coğrafi sınır içinde yaşamayı ve o coğrafi sınır içindeki devletin hükümranlığını kabul edene (belli diğer koşulları da sağlamak şartı ile) o devlet tarafından verilen “bu insan benim hükümranlığımı kabul etti” kağıdıdır. Ve bu kağıt – artık yirminci yüzyılın başlarından bu yana – fotoğrafsız olmaz.



Devletlerin fotoğrafı kendi hükümranlıklarını sağlamlaştırmak ve sürdürmek için kullanmalarının ilk örneği 1870’lerde suçluların ve suç mahallerinin fotoğraflanması ile başlar. Bugün pasaportlar için talep edilen biometrik fotoğraflara kadar gider.



Vesikalık fotoğraf, insanın – temel işlevi bu olsa bile – sadece devlet tarafından talep edilen bir dizi belgede yer alması için çektirdiği bir görüntü değildir elbette. Kiminin tek suretidir yaşamda. Arkasına “selam kelam” ve tarih yazılıp, bir mektuba iliştirilerek uzaktaki “yakınlara” yollanır. Duvarda tek asılı şey olan çevçevelenmiş ama gene de solmuş bir duanın köşesine sıkıştırılır. Sevdiklerinin vesikalık suretlerini cüzdanda taşımak, bunlara ara sıra çıkarıp bakmak, hatta başkalarına göstermek insanın ilişkileri üzerinden kendi varlığını tanımlamak için kullandığı önemli araçlardan biridir.



Gene de vesikalık fotoğrafa bir anlamda “zorunlu suret” diyebiliriz. Vesikalık kadar yaygın olmamakla birlikte, görece oldukça geniş bir kitlenin günlük yaşamına, başta da belirttiğim nedenlerle hergün artan bir oranda girmekte olan bir diğer fotoğraf türü de vardır ki, burada fotoğraf ile daha “aktif” bir ilişki sözkonusudur.



Anı Fotoğrafı



İnsanların öncelikle yaşamlarındaki özellikle evlilik gibi önemli günleri, daha sonraları ise fotoğraf makinelerinin evlere girmesi ile doğum, doğum günü, tatilde çıkılan yolculuklar, okul günleri ve erkeklerin askerlik dönemleri gibi daha “sıradan” olayları görüntülemeleri oldukça sık rastlanan bir eylemdir. Bunların tamamını anı fotoğrafı kategorisinde toplanmak mümkündür. Bu fotoğrafların vesikalık fotoğraftan ayrılan bir dizi özelliği vardır.



Anı fotoğrafları, bireylerin bir zorunluluk sonucu değil de, kendi istemleri ile kaydettikleri veya kendi istemleri ile içinde varoldukları görüntülerdir. Bunlar tek bir kişiyi olduğu kadar bir grup insanı da konu edinirler. Bu fotoğrafların amacı, birincil olarak yukarıda vesikalık fotoğrafın “yan işlevi” olarak tanımlamaya çalıştığım “kişisel bellek” oluşturmaktır.



Bu fotoğraflar da arkalarına zaman zaman dokunaklı bir kaç satır eklenerek bir mektuba eklenip gene uzaktaki yakınlara yollanır. Kendini hatırlatmak ve öyle varolmaktır belki bundaki amaç. Örneğin şöyle bir nottur bu; “Bilmem ki bakınca bu sönük hayal sana neler hatırlatacak. Kardeşin ……… Edirne’de 20-12-39”(Bu fotoğrafın gönderilen kardeş için bir nedenle işlevini tamamlanmış olduğunu bana bir sahafın benzer fotoğraflarla dolu kutusundan seçilerek ulaştığı için söyleyebilirim). Gönderilen fotoğrafın “sönük hayal”, “suret” ve benzeri şekillerde nitelenmesi bu dönemin mektuba iliştirilerek gönderilmiş fotoğraflarında sık rastlanır. Gönderen çektiği / çektirdiği ve kağıt üzerine aktarılan görüntüsüne uzaktır bu anlamda; ona yabancılaşmıştır ve onun kendisinin sadece bir görüntüsü olduğunun farkındadır.



Anı fotoğrafları baştan geçen iyi ve mutlu olaylar üzerinden yaşamın kurgulanması olan “aile albümleri”nde muhafaza edilir ve zaman zaman da konuklarla paylaşılırdı. Albümler yaşamın anımsanmak istendiği bir biçimde kurgulanması ve bu kurgunun başkalarına sunulması; bu sunum sırasında da aile bireyleri için tekrar tekrar üretilmesiydi. Kurgunun yaşamı anımsanmak istendiği şekli ile yeniden yaratıyor olması, bu albümlerde hastalanmış bir yakını hastahane yatağında gösteren veya bir yakının ölümünü belgeleyen fotoğraflara rastlanmaması ile daha bir belirginleşir. Günümüzde bu işlev Facebook, Twitter, Flickr, Linkdn ve benzeri sosyal medya ağları aracılığı ile sürmekte. Yani, ortam tamamen değişmiş olmakla birlikte işlev çok da farklı değil sanki.



Bu iki temel fotoğraf formatı olan “vesikalık” ile “anı” fotoğrafı, herhangi bir ayrım yapmadan hepimizin yaşamımız ile fotoğraf arasında kurduğumuz temel bağdır. İnsan için fotoğraf temelde bu iki tür fotoğraftır. İşlevleri gereği her insanın kendi vesikalık ve anı fotoğrafları öznel olarak son derece değerlidir.



Sanat ve Fotoğraf



Hiçbir sanat dalında, o sanat dalının teknikleri ile üretilmiş olan nesneler bu kadar yaşamımızın içinde değildir. Tüm sanat dallarında, bir üreten ve bir de görerek, izleyerek, dinleyerek tüketen vardır. Resim yapmak, tiyatro oynamak, viyolonsel çalmak, bale yapmak, heykel yontmak ve bunlardan üretilenleri de evlerimizde bir yerlere koyup birileri ile paylaşmak ve bunlar üzerinde var olmak pek rastlanan bir olgu değildir günlük yaşamımızda. Video çekme eylemini, fotoğrafa benzer bir süreç içinde evrildiği için yukarıdaki sanatsal tekniklerden ayrı tutmak doğru olacaktır.



Fotoğrafın bir sanat olarak farklı bir şekilde algılanma nedenlerinin başında acaba, bu gündelik hayatın tam da göbeğine yer alarak hepimizin yaşamına bu denli karışmış olması mı yatmaktadır? Sözünü ettiğim şey salt teknik olarak yapılabilirlik ve üretilebilirlik değil; fotoğrafın yaşamın içine yukarıda söz ettiğim nedenlerle tam olarak girmiş olması…



Neşet KUTLUĞ


www.kutlug.org







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.