Kategori arşivi: MART 2010 SAYISI – MARCH 2010 ISSUE

Eşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören Ressam


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓


Parmaklarının Ucuyla Gören Ressam


A Painter Who Sees With His Finger Tips


EŞREF ARMAĞAN





Işık yok, renk yok, sadece sesler ve dokunuşlarla algılanabilen bir dünya…


No light, no color, a world which can be perceived only by voices and touching”¦





Ancak o dünyada bizim görebildiğimizin de ötesinde bir şeyler var…


However, there are some things even beyond our sights, which we are able to see in that world”¦




“Ben bakıp da göremeyen insanlar bir yana, bakmadan da görülebileceğini ispatlamak istedim” E. A.



“I want to prove that, unlike looking but not seeing bodies, even it is possible to see without looking furthermore “ E. A.




Biz fotoğrafçılar ve görsel sanatlarla ilgilenenler için ne kadar da önemlidir görmek!



Gözümüzle görmediğimiz ve bu sayede algılayamadığımız anda ne anlam ifade edebilir görsel sanatlar bize?



Görsel algı insanlar için günlük hayatın yanında, öğrenme konusunda azımsanmayacak oranda önemlidir. Görebilen insanlarla yapılan araştırmalar görmenin, öğrenmede % 83 oranında etkili olduğunu işaret etmektedir (Kılıç, 1997).



Peki, bu dünyayı algılama konusunda doğuştan itibaren elinde hiç bir görsel veri bulunmayan bir insan nasıl olur da görebilen bir insan kadar doğru resim yapabilir?




How important for us, as photographers and visual art performers, to see!



What is the meaning of visual arts for us at the moment of not seeing or perceiving with our eyes?



Visual perception has great importance in education besides surviving daily life, without any underestimation. The researches done with sighted people, point out that seeing has %83 efficiency in learning.



Well, how it can be possible that a person who has no visual data for perceiving the world since his birth can create these much right paintings as sighted one does?




Doğuştan görme engeli bulunan, önemli bir değerimizden, Eşref Armağan’dan söz ediyoruz…



Yurt dışında ülkemizden daha çok tanınsa da, özellikle televizyonlardaki çeşitli programlarla, 2008 yılında Discovery Channel’da yayınlanan ‘The Real Super Humans’ ve ‘The Colors of Darkness’ isimli ödüllü belgesellere konu oldu. Volvo firmasının 2010 yılı ürünü olan S60 modelinin reklam filmi ile son dönemlerde ismini daha da çok duyurdu.




We are talking about our value, Eşref Armağan, who is handicapped of seeing since birth.



Although he is well known mostly in abroad, he was mentioned in awarded documentary TV shows such as ‘The Real Super Humans’ and ‘The Colors of Darkness’ on Discovery Channel. With the advertisement of the new product of Volvo, the new 2010 model S60, he becomes much more famous.




Harvard Üniversitesi nöroloji bilim dalından bilim adamları kendisinin beyin fonksiyonlarını incelemişler, bunun sonucunda da Eşref Armağan’ın bir nesneye dokunduğunda beyninde görme bölgesinin harekete geçtiğini bildirmişlerdir (Amedi ve ark., 2008). Fakat kendisi bize bu tür bir incelemeye girmeyi kesinlikle bir daha istemediğini bildirdi. New Scientist dergisinde Eşref bey hakkında yaptığı araştırmalar yayınlandı (Moltuk, 2005). Rachelle Burk, kendisi ile uzun süre görüşerek, hakkında bir kitap hazırlamıştır. Toronto Üniversitesi Profesörlerinden John M. Kennedy kendisinin görme engellilerin eğitimi konusunda bir mihenk taşı oluşturduğunu ve dünyada bu şekilde tek örnek olduğunu belirtmiştir (Anonim, 2005).



Eşref Armağan şu anda Ankara’da, yine görme engelli olan eşi Nilüfer hanımla beraber mütevazi bir hayat sürmektedir.




The neurology scientists of Harvard University had examined his brain functions and as a result, they declared that seeing part of his brain becomes activated as he touches an object (Amedi and friends., 2008). But he told us that, he never wants again taking place in such analysis. Some researchs about Mr. Armağan were published in New Scientist magazine (Moltuk, 2005). Rachelle Burk prepared a book about him after long conversations with him. John M. Kennedy, a professor from Toronto University claims that he is a touchstone of the education for seeing impaired people and unique example in the whole world.



Nowadays, Eşref Armağan is in Ankara, living a modest life with his wife Mrs. Nilüfer Armağan who is a seeing impaired person either.




Onu diğer ressamlardan ayrı kılan en önemli özellik “doğuştan görme engelli” olması. Buna rağmen perspektif, ışık, gölge, yansıma, renk, manzara, su altı gibi, doğuştan görme engelli birisi için başarılması imkansız gibi olan konularda büyük bir başarı ile resim yapabilmekte.



Bizi, eşiyle beraber konuk ettiği günü sanırım hiç bir zaman unutamayacağız. Son derece mütevazi, konuksever, sıcak ve esprili kişiliği ile bizlere gerçekten de çok güzel anlar yaşattı. Nazik eşi Nilüfer hanım hazırladığı Türk kahvesinin eşliğinde, muhteşem sesi ile kendi yazdığı şiirleri okudu bizlere. Eşref beyin kendi elleriyle hazırladığı nefis böreği, Nilüfer hanımın demlediği çay eşliğinde yerken sohbetimiz sürdü…




The most important characteristic which separates him from the other painters is “to be seeing impaired”. Despite of this, he can paint very successfully in such impossible topics as light, shadow, reflection, landscape, underwater, for a person with seeing impaired.



We will never forget the day in which he hosted us with his wife. He realy made us live so beautiful times with his modest, hospitable, warm and humorous personality. Mrs. Nilüfer, his graceful wife, read her own poems with her magnificent voice, as we were drinking the coffee she made for us. Our conversation went on in the company with the pie cooked by Mr. Eşref and the tea steeped by Mrs. Nilüfer.





Eşref Armağan ve eşi Nilüfer hanım


Eşref Armağan and his wife Mrs. Nilüfer



Babasının yanında çalıştığı dönemlerden bu yana hep çeşitli işlerle meşgul olmuş. İstanbul’da bir dönem büfe açmış ve çok farklı işlerde çalışmış. Mısır, simit, limon, gazoz, kartpostal ve plak satmış. Bir dönem uçurtma yapmış ve satmış. Onu dinledikçe, hayatında ne kadar farklı ve güç dönemler geçirdiğine tanık oluyoruz…



Eşref Armağan çoğunlukla klasik batı müziği, Beethoven ve Mozart dinliyor. Eşi ise Türk Sanat Müziği ve Barış Manço tercih ediyor. Konuk olduğumuz süre boyunca müzik setinde klasik müzik çalıyordu… Ayrıca eşi Nilüfer hanım çok iyi bir şair (150 kadar beyninde yazdığı şiir mevcutmuş).



“Ressam olmak için resme başlamadım” diye başlıyordu cümlelerine. Hatta doğuştan görme engelli olduğundan -belli bir bilinç düzeyine ulaşıncaya kadar- görme engelli olduğunu bile bilememiş, sanırım bu bir süre kendisine ifade edilmemiş…




He was busy with various jobs since the day he started to work with his father. He actuated a kiosk for a while in Istanbul and worked in different jobs. He sold corn, bagel, lemon, soda, postcard and record. He made kites and sold them for a while. We are witnessing the different and hard times in his life while listening to him.



Eşref Armağan listens mostly classical music, Beethoven and Mozart. His wife is prefering to listen Classical Turkish Musics and musics by Barış Manço. Classical music was playing during our visit. Furthermore Mrs. Nilüfer is a successful poet (She has approximately 150 poems of her own, in her memory)



He was starting his sentences with: “I didn’t start painting for becoming a painter”. Moreover being a visually-impaired since his birth, he didn’t even realize about his visual impairment till he comprehends to definite conscious level, and I think that he was not told during this period.




Günlük hayatta etrafındaki insanlar yürürken veya başka işlerle uğraşırken sadece kendisini sürekli uyardığı için kendisinde bir farklılık olduğunu hissetmiş. Bu dönemlerde babası kendisine görme engeli olduğundan söz etmiş. “İyi ki o dönemlerde söz etmiş” diye ekliyordu, çünkü daha az sarsıntıyla o dönemleri atlatmış. Bu defa, kendisinin farklı bir insan olduğunu ve çevresini yeterince algılamadığını fark edince, çevresini daha iyi algılamak için müthiş bir merak başlamış. Çevresindeki objeleri resmetmek için aşırı gayret göstermeye başlamış. İlk dönemlerde karton üzerine çivi ile çizerek, sonrasında da kuru boyalarla boyayarak resimler yapmış.




Because the others noticed him for the thing that he was the only one who is warned while he was walking or doing something in daily life, so that he felt his dissimilarity among them. His father told to him about his visual disability during that times. Mr. Eşref says it was the right time to be told so, to overcome the shocks of that period. As the time he realized that he is a different person and not apprehending his surroundings, his curiosity sprouted to percieve his context. With great motivation, he attempted to figure the objects arround him. In the early times, he was creating images by drawing with nails on the carton, and afterwards colouring with crayons.




Siyahı – beyazı, karanlığı -aydınlığı, ışığın geliş açısını, gölgeyi, gölgenin ne renkte olması gerektiğini, objelerin renklerini, ışığın geliş yönlerinin objelerin görünümüne etkisini, boya karışımlarının oluşturacağı etkileri hep sorarak öğrenmiş ve kendisini geliştirmiş. Bu soruları sordukları insanlar ressam değilmiş. Perspektif kavramını tam olarak oturtmak içinse Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dinçer Erimez’den bilgi almış. Sonuçta deneme-yanılma süreçleriyle bu seviyeye ulaşmış.




He learned and improved himself by asking questions each time such as white-black, darkness- light, the direction of the light, shadow, the color of the shadow, the color of the objects, the effect of the directions of the light on the apperance of the objects, the effect of mixing the colors. The people whom he asked those questions were not artists. To set up the perspective concept on a sound basis he got knowledges from Prof. Dinçer Erimez, The Univesity of Marmara. Finally, he reached this recent experience with trials and errors.




Yerlerini şaşırmamak ve doğru renkleri kullanabilmek için kullanacağı boyaları belli bir sırayla dizdirmiş ve hala aynı sıra ile diziliyormuş boyalar. Bu sayede, sırasına göre renklerini bildiği boyaları alarak, gereken şekillerde karıştırmasını öğrenmiş. Tüm kullandığı teknikleri kendisi geliştirmiş. Bir tabloyu bitirmesi kendi ifadesiyle ortalama 1 ila 3 ay alıyormuş. Fakat tüm bilgi ve deneyimlerden sonra bile çizdiği ve boyadığı resimleri çevresindeki insanlara göstererek onlardan aldığı geri dönüşlere göre başarılı olup olamadığını algılamış.




For not having trouble using the proper color and with places of them, he asked to be lined up all the paints in a certain places and they are still lined up in the same order. By this way, he gets the paints which he knows colors by turn, and prepares mixes as what is needed. He improved all the techniques he is using by himself. He says with his statement it takes 1 to 3 months to complete a painting. Even after all the knowledges and experiences, he was showing his drawings and paintings to the people around him and then he finally realized if he was successful or not according to their feedbacks.







Eserlerinden”¦


From his works…


Kendisi kabartma resimlere veya objelere dokunmak suretiyle resim yapabilmekte, “parmaklarımla dokunmadığım hiç bir şeyi göremem” diye de ilave etmekte… Şu anda akrilik boyalarla resimlerini boyamakta. Boyama esnasında hissiyat kaybına neden olduğundan fırça kullanmıyor, boyalı parmak uçlarıyla dokunarak resmi boyuyor. Çizim esnasında ise kalemin ucunu kağıda bastırarak çizgileri ilerletiyor ve diğer elinin parmaklarıyla da yaptığı çizimlerdeki girinti-çıkıntıları kontrol ederek çizimi algılayıp ilerliyor.




He can draw only by touching embossed images or objects, and adds “ I can’t see anything without touching”. Nowadays he is painting his drawings by acrilics. He doesn’t use brushes during painting because of the lacks of the feeling, he paints by touching painted finger tips. While he is drawing, he moves the lines using pen point by pressing the paper as he pushes the pen forward. And with the fingers of his other hand he percieves the contours of his drawing and goes on.





Eşref Armağan çizim öncesi fotoğraf makinesini incelerken


Eşref Armağan examines the camera before drawing


Kendi ifadesi ile 17 sene kadar önce Joan Eröncel ile tanışması hayatındaki dönüm noktalarından birisi olmuş. Joan hanım Türkiye’de bir “dahi”nin yaşadığı kanaatine varmış ve Eşref beyin bundan sonraki hayatını şekillendirmeye ve Eşref beyi tanıtmaya başlamış.




He declarates that it was a mile stone for him to meet Joan Eröncel, 17 years ago. Mrs. Joan has believed that a “genius” is living in Turkey, and then she started to arrange Mr. Eşref’s life and to advertise him.







Eserlerinden”¦


From his works…




Eşref bey özellikle Amerika’dan kendisine büyük ilgi olduğundan söz etti. 4 kere Amerika’da sergi açmış. Yabancı ülkelere davetli olarak gitmiş. İtalya, Çin, Hollanda, Kıbrıs ve ülkemizde birçok yerde sergiler açmış. Toplamda 25-30 civarında sergisi olmuş. Kendisi özellikle ülkemizde resim satışının çok zayıf olmasından yakınıyor…

Eşref bey, eline fotoğraf makinesini verdiğimizde ve çizmesini rica ettiğimizde bizi kırmadı. Canon EOS 50D çizimini tamamladıktan sonra eline Nikon D200′ümüzü verdik ve ikisi arasında ne gibi bir farklılık hissettiğini sorduk, kendisinden aldığımız cevap ilginçti, Nikon için sağlamlık hissi verdiğini söyledi J Nikon ve Canon konusunda esprili sohbet bittikten sonra Fotoritim yazısını da çizimin üzerine ekledi ve çizimi bizlere hediye etti.




Mr. Eşref told that he was shown great concern especially from USA. He had exhibitions for 4 times in USA. He visited various foerign countries being invited. He had exhibitions in Italy, China, Cyprus, Netherlands and in our country. He had 25-30 exhibitions at the total. He is complaining about the weak marketing of paintings in our country.



He didn’t put off us while we gave him a camera and wanted him to draw for us. As he completed the drawing of Canon EOS 50D, we gave him our Nikon D200 and asked him how he felt about the diffence, the answer was interesting; he said that Nikon gave a much more robust impression. After humorous conversation about Nikon and Canon, he added Fotoritim script on the drawing and gave it to us,, as a gift.






Fotoritim hatırasının çizim öyküsü


The story of Fotoritim trophy


Peki, Eşref Armağan, beyninde görselleri nasıl canlandırıyor? Ya da canlandırabiliyor mu? Bunun cevabını biz de merak ediyorduk ve aldığımız bilgi çizgiler şeklinde canlandırabildiği yönünde idi. Ama bu çizgiler ne renk diye sorduğumuzda buna net bir cevap alamadık, renkleri hiç görmediğinden buna cevap verememişti…




Well, Eşref Armağan, how can he figure the images in his mind? Or can he figure? We were wondering the answer and the knowledge was something about the realization of the lines. But as we ask about the color of the lines, we couldn’t receive any certain answer, as he hasn’t seen any colors.







Eşref Armağan’ın objektifinden Fotoritim ekibi (Funda Gönendik, Baybars Sağlamtimur ve İmren Doğan)


Fotoritim Team (Funda Gönendik, Baybars Sağlamtimur ve İmren Doğan) from Eşref Armağan’s camera


Bilebildiğimiz gerçek şudur ki Eşref bey algısal psikoloji alanında bir çok bilim adamına ışık tutmuş, 3 boyutlu dünyanın salt görme duyusuna dayalı olarak 2 boyutlu düzleme aktarılabileceği yanılgısını kırmış, bu konuları aydınlatacak bilgileri sunan yaşayan en önemli örnektir.



Bizler için üzücü olan deneyim şu olmuştur: birçok değerimizde olduğu gibi bu değerimiz de yurt dışında daha çok tanınmakta ve yine yabancılar bu değerlere bizlerden daha çok sahip çıkmaktadır.




The only reality we know is that, Eşref Armağan is an important case in perceptual psychology, in giving datas and showing the way to many scientists to break the preconception of seeing is the only way for transfering 3 dimensional world in to a 2 dimensional platform.



It was a heavy experince for us that; he is much more well known in foreign countries as same as many other values of our own and again the foreigners appreciate and take possesion of them more than us.





Eşref Armağan ve eşi Nilüfer hanım


Eşref Armağan and his wife Mrs. Nilüfer



Eşref Armağan’ın Evinde Söyleşiye Katılanlar: Funda Gönendik, İmren Doğan, Baybars SAĞLAMTİMUR



Yazı: Baybars SAĞLAMTİMUR



Fotoğraflar: Funda Gönendik, İmren Doğan, Baybars SAĞLAMTİMUR




The participants of the conversation in Eşref Armağan’s House:


Funda Gönendik, İmren Doğan, Baybars SAĞLAMTİMUR



Script:


Baybars SAĞLAMTİMUR



Photographes:


Funda Gönendik, İmren Doğan, Baybars SAĞLAMTİMUR



Çeviri (translation by) : Şebnem AYKOL



Kaynakça:



Amedi, A., Merabet, L. B., Camprodon, J., Bermpohl, F., Fox, S., Ronen, I., Kim, Dae-Shik, Pascual-Leone, A. 2008. Neural and Behavioral Correlates of Drawing in an Early Blind Painter: A Case Study. Brain Research, 1242: 252-262.
Anonim, 2005. Görmeyen Ressamın Sırrına Harvard El Attı. Sabah Gazetesi. http://arsiv.sabah.com.tr/2005/02/04/gnd113.html
Kılıç, R. 1997. Görsel Öğretim Materyalleri Tasarım İlkeleri. Millî Eğitim Dergisi, 136, s.74.

Moltuk, A. 2005. Seeing Without Sight. New Scientist, Vol: 185, Issue: 2484.


Reference:


Amedi, A., Merabet, L. B., Camprodon, J., Bermpohl, F., Fox, S.,


Ronen, I., Kim, Dae-Shik, Pascual-Leone, A. 2008. Neural and


Behavioral Correlates of Drawing in an Early Blind Painter: A Case


Study. Brain Research, 1242: 252-262.


Anonim, 2005. Görmeyen Ressamın Sırrına Harvard El Attı. Sabah


Gazetesi. http://arsiv.sabah.com.tr/2005/02/04/gnd113.html


Kılıç, R. 1997. Görsel Öğretim Materyalleri Tasarım İlkeleri. Millî


Eğitim Dergisi, 136, s.74.


Moltuk, A. 2005. Seeing Without Sight. New Scientist, Vol: 185, Issue:2484









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Eşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören RessamEşref Armağan : Parmaklarının Ucuyla Gören Ressam

Gökşin Varan : Cennetin Dibi




CENNETİN DİBİ


Gökşin Varan




Kentin kalbinde, kalbinde olduğu kadar da dışında kalmış bir semtin öyküsü bu.



Kaderi onlarca yıldır göçlerle çizilmiş, gözlerden ırak bir eski ” İstanbul Mirası”; daha karanlık ve daha aydınlığın kucağında kesişen yolların cilveli birlikteliği ile davetkar görünüyor.



Bir kenti hayal ederek göçenlerin, kent hayali peşinde koşanların, kentin hayalinde kaybolanların soluğu ilk aldıkları bir durak, bir “hayali kent” burası.



“Yaşam ve ölümün”, “hüznün ve coşkunun”, “güzel ve çirkinin” ince bir çizgideki içiçeliğinin izinden Tarlabaşı sokakları ve “Yolda olmak” üzerine bir deneme…



Tam da burada ama aynı zamanda hiçbir yerde…












































Gökşin VARAN Hakkında

İsviçre, 1978.

Fotoğrafa 1998’te başladı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümünü bitirdi (2001). Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı (MIHA)’da gazetecilik ve basın fotoğrafçılığı eğitimi aldı. Aynı ajansta basın fotoğrafçısı olarak çalıştı (1998-2001). Fotoğrafın gücünü o dönemde keşfetti ve bu yolda yürümeye karar verdi. Bir dönem İsveç’te Nordens Fotoskola’da fotoğraf eğitimi aldı (2004). Serbest fotoğrafçi olarak son dönemde kent odaklı kişisel projeler üzerinde çalışıyor.



Gökşin Varan




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin DibiGökşin Varan : Cennetin Dibi

Abdurrahman Antakyalı : Çocuk Boksörler




ÇOCUK BOKSÖRLER


Abdurrahman Antakyalı





Sokakta çalışırken boksa başlatılan çocuklardan bazıları: (Üst Sıra, soldan sağa) Nurettin, Ömer, Sedat, Orhan, Murat. (Alt sıra, soldan sağa) Mahsun, Adem, Yasin, Cengiz, Sakin.




Çocukluğumun tek kanallı siyah beyaz televizyonu”¦ Devasa regülatörler, üzerlerine örtülen dantellerin hakkını, düşük voltajlardan televizyonları koruyarak fazlasıyla verirdi. Gece yarıları uyanırdık 4 erkek kardeş. Çünkü televizyon Muhammed Ali’nin maçlarını canlı veriyordu. Ben 6 yaşındaydım, en büyüğümüz ise 13. Çocuksu bir merakla şehre hakim kenar mahallemizden diğer evlerin ışıklarına bakardık; kimler bizim gibi saatini kurup maçı seyretmeye gecenin en derin vakti uyanmış diye.



Evlerinde televizyon olmayanların üzerlerinde pijama, ayaklarında terlik ya da arkalarını ezerek bastıkları ayakkabılar, paytak adımlarla televizyon sahibi komşularının evine seğirtmesini görürdük. Yayını daha net alabilmek için çatıda telaşlı elleriyle antenlerle oynayanlara, “olmadııı, biraz daha çevir!” diyerek onları yönlendirenlerin seslerine uzak bir yerlerden havlayan köpeklerin sesleri eşlik ederdi.



Ve maç başlar, rauntlar rauntları kovalardı. Yumruklar havada uçuşur, gonglar çalar, oturduğu tabureden kalkan boksörler yaylanarak rakibine doğru hamle yapar, hakem sarılan terli vücutları ayırır, “boks!” der, yumruklar tedirgin birkaç yoklamadan sonra var güçleriyle karşısında duran iri cüsselere savrulurdu.



Genelde maç sonu kalkan el, yüzünde rakibine de dünyaya da alaycı bir ifade yapışan ve cümleleriyle sürekli meydan okuyan Muhammet Ali’nin eli olurdu. Sabahı iple çekerdik. Mahalledeki çocuklara ballandırarak anlatırdık geceki maçı, yumruklarımızı sıkıp –genelde kendimizden güçsüz gördüklerimize- Muhammed Ali’lik taslardık. Sene 1974 idi, hepimizin içinde bir boksör olma, Ali’nin dediği gibi “kelebek gibi uçup, arı gibi sokma” sevdası…



Ancak, annemiz “hakkını helal etmeme” kontenjanını kullandığından bu sevda kısa sürede küllendi.



Yıllar geçti, unutmuştum bile o anki duygularımı.



Ta ki 2005 yılında okuduğum küçük bir gazete haberine kadar: “Gençlik ve Spor Genel Müdürü çocuk boksörleri kabul edecek” idi haberin başlığı. Bir genel müdürün rutin bir programı olarak algılanabilecek bu haberin peşine takıldım. Çocuklar ve Mustafa Hoca ile ilk buluşmamız orada oldu. Öykülerini de orada öğrendim ve zorlu yolculuklarının bir parçası olmayı talep ettim.



Özel yanları ile sayfalar tutabilecek bu öyküyü kısaca özetlemeye çalışayım öncelikle:



Türkiye’nin boksta hiç olimpiyat şampiyonluğu olmaması boks antrenörü Mustafa Genç’i (Eski Dünya Gençler Boks Şampiyonu) bu hayalin peşine takmış. Genç, öncelikle boksta başarılı ülkeler ile ilgili bir çalışma yapmış. En önemli bulgu olarak, bu ülkelerde (Küba, Rusya, Ukrayna vb.), boksa başlama yaşının oldukça küçük olduğuna ulaşmış. Türkiye’de de kurulacak pilot bir takımla başarıya ulaşılabileceğine inanmış ve takım kurma çalışmalarına başlamış.



Asıl sorun burada kendini göstermiş. Hangi kapıyı çalsa, kimse çocuğunu boksa başlatmaya yanaşmamış.



“Rocky filmleri boksu bitirdi!” diyor Mustafa hoca. “Kanlı dövüş sahneleri, ringde ölümler… Boks bu değil ki.” diye ekliyor. Savunduklarını desteklemek için, boksun, dünyanın en tehlikeli sporları sırasında yüzme, futbol, basketbol hatta atletizmden sonra geldiğine vurgu yapan istatistiksel raporu gösteriyor.



Mustafa Hoca’nın aklına başka bir fikir gelmiş ve Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’na (SHÇEK) başvurarak, çocuk yetiştirme yurtlarında kalan çocukları boksa başlatma yönünde izin talep etmiş. SHÇEK, Mustafa Hoca’yı yurtlarda değilde, sokaklarda mendil satıp ayakkabı boyarken SHÇEK’in koruması altına alınmış çocuklara yönlendirmiş. Ailelerin de onayı alınınca çalışmalar başlamış.



Dört yıl boyunca bu çocuklarla birlikteydim. Projenin hayata geçirilişinden itibaren gerek antrenman salonunda, gerek turnuvalarında, gerekse tamamına yakınının yaşadığı, Ankara’nın suç oranı yüksek gecekondu mahallelerinden İsmetpaşa’da onlarla hayli zaman geçirdim. Gördüklerim, dinlediklerim bazen gülümsetse de çoğu kez hüzünlendirdi.



Çocuklar, bu süreçte sayısız il birincilikleri, 9 Türkiye Şampiyonluğu, 1 Avrupa ikinciliği ve 2 Avrupa üçüncülüğü elde ettiler. Bir kısmı Mustafa Hoca’nın tüm çabalarına rağmen bokstan koptu, çocuk yaşta “hayata” atıldı. Kalanlar var güçleri ile çalışmalarına devam ediyorlar, etmek zorundalar. Ellerine geçirdikleri eldiven değil, umut. “Tutunabilmek” için boksun dışındaki seçenekleri o kadar az ki…



Fotoğraf projemi 2009 yılının bitiminden sonlandırdım ama onların yolu hayli uzun ve çetin. Salonlarının girişinde, “Bu kapıdan nice şampiyonlar geçti” yazıyor ama o kapıdan hala hiç Olimpiyat Şampiyonu geçmedi. Peki geçecek mi? Hep birlikte bekleyip göreceğiz…



Abdurrahman ANTAKYALI



Çocuklar, boks antrenmanlarını yaptıkları Ankara 19 Mayıs Spor Kompleksi içinde yer alan Şefik Tetik Boks Eğitim Merkezi’ne erken gelmiş, salon önündeki bankta sohbet ediyorlar.





Koşu, her spor dalında olduğu gibi boks için de önemli bir egzersiz. Çocuklara, bu egzersiz oldukça sıkı bir şekilde uygulatılıyor.





Boksta Antrenman, bir başka boksörle yapılan çalışmanın yanı sıra, gölge boksu, kum torbasıyla çalışma, Orhan ve Serkan’ın fotoğrafta yaptığı ip atlama egzersizini de içeriyor.





Antrenörünün, “daha seri!” talimatını duyan Nurettin, kum torbasını hızla yumrukluyor.





Yasin, güneşin süzüldüğü boks salonunun kum torbasında çalışıyor.





Çocuklar, boks salonlarında başka bir turnuva olduğu için geçici bir süre güreş salonunda çalıştılar.





Muharrem ile Serkan serbest eldiven çalışması yapıyorlar. Serbest eldiven çalışmasında sporcular durdurularak hataları söylenebiliyor, sonra raunt kaldığı yerden devam ettiriliyor.





Çocuklardan Orhan ve Sakin, yumruk kombinelerinin öğrenildiği model çalışması yapıyor.





Mahsun ve Ömer sağlık topu ile çalışıyorlar. Sağlık topunu elinden fırlatan boksör, top kendine tekrar gelene kadar hızlı bir şekilde gölge boksu yapıyor. Bu sayede çocukların çabuk ve kuvvetli olması amaçlanıyor.





Projenin de fikir babası olan Mustafa Hoca, barfiks esnasında diğer çocuklara hatalarını söylüyor. Mahsun, atılan fırçadan kurtulmak için, hareketi nizami yapmaya özen gösteriyor.





Yasin, yüksek tempoda geçen bir antrenmanın ardından ter içinde kalmış.





Çocuklar, Mustafa Hoca’nın azar da içeren talimatlarını dikkatle dinliyor.





Çocuklar uzunca bir süre ringde rakiplerine değil, zayıflıklarına yenildiler. Dengeli beslenemedikleri için kilo alamayan çocukların büyük kısmının en önemli sorunu, müsabık olabilmeleri için gerekli olan 31 kg‘ya bir türlü ulaşamamalarıydı.





Yasin ve Cengiz, kombine yumrukların öğrenildiği model çalışması yapıyorlar.





Disiplinli çalışması ve öğrendiklerini uygulamadaki başarısı ile sivrilen Yasin, Mustafa Hoca’nın en fazla güvendiği isimlerden.





Adem, Şefik Tetik Boks Salonu’nun soyunma odasından çıkarken kaskını düzeltiyor. Mustafa Hoca, salonun ana girişinde Yasin’i çalıştırıyor.





Yasin (ön planda) ve Murat, müsabakaları öncesi son hazırlıklarını Mustafa Hoca gözetiminde yapıyor.





Ankara İl Birinciliği Müsabakalarına katılmak isteyen küçük boksörler, ellerinde iştirak belgeleri, lisans ve nüfus cüzdanları ile sağlık kontrolü için sırada bekliyorlar.





Sırası gelen minik boksörler tartıya çıkıyor.





Orhan (Kırmızı formalı) Cumhuriyet Kupası Boks Turnuvası’nda rakibi ile zorlu bir mücadelede.





Orhan, raunt arasında hocasının taktiklerini dinlerken dişliğini de ağzına yerleştirmeye çalışıyor.





Çocuklar, müsabaka deneyimlerini arttırmaları için sıklıkla turnuvalarda dövüştürülüyor. Mustafa Hoca, raunt arasında taktik verdiği Cengiz’in yüzüne ferahlaması için su serpiyor.





Nevşehir’deki Türkiye Büyük Minikler Boks Şampiyonası’nın 50 kg final maçı… Hocası, sıktığı su ile Nurettin’i serinletiyor.





Nevşehir’deki Türkiye Büyük Minikler Boks Şampiyonası’nda görevli hakemler müsabakaları dikkatle izleyip elektronik puanlama yapıyorlar.





Nevşehir’deki Türkiye Büyük Minikler Boks Şampiyonası’nda şampiyon olan Nurettin (Kırmızı) çeyrek final maçında.(14 Ağustos 2009).





Aldığı darbe ile burnu kanayan Ömer, hakem tarafından mağlup ilan ediyor.





Orta hakem, Nevşehir’deki Türkiye Büyük Minikler Boks Şampiyonası 41,5 kg çeyrek final maçının son gongu ile Adem (Kırmızı) ve rakibini köşelerine gönderiyor. (14 Ağustos 2009)



Nevşehir’deki Türkiye Büyük Minikler Boks Şampiyonası’nda 38,5 kg‘da birinciliği kazanan Orhan Onat, sevinçten havalara uçtu. (16 Ağustos 2009)




Sedat, kazandığı madalyayı soyunma odasının askısına asmış, düzgün durup durmadığını kontrol ediyor.




Mustafa Hoca, imza karşılığında çocuklara antrenmanlara gelebilmeleri için “dolmuş paralarını” veriyor.




Çocuklara devam ettikleri antrenman başına cep harçlığı veriliyor. Mustafa Hoca, ellerindeki kısıtlı bütçeyi performanslarına göre çocuklara dağıtırken, ödemeleri bir tablo halinde tutuyor.




Türkiye Şampiyonluklarının yanına Avrupa üçüncülüğünü de ekleyen çocuklar, kazandıkları madalyaları ile oturdukları İsmetpaşa Mahallesinde toplu fotoğraf çektirdiler.




Adem, yaşadığı ortamı sevmiyor, kurtuluşun şampiyon olmaktan geçtiğini söylüyor.




Adem’in ailesi ile yaşadığı gecekondu kısa bir süre sonra yıkılacak. Kardeşi ile 10 m2‘lik bir odacıkta yaşayan Adem’in de hedefi Olimpiyat şampiyonluğu. İlk kez katıldığı Türkiye Şampiyonasında 2. olması hem onu hem de hocasını umutlandırıyor.




Katıldığı tüm turnuvalardan birincilikle ayrılan Yasin, toplamış yer yataklarının olduğu bu odada yaşıyor. Yasin, otoritelerce geleceğin en büyük şampiyon adaylarından gösteriliyor.




Nurettin, çocuklar arasında en başarılı olanlardan. Türkiye Şampiyonluğu’nun yanısıra Avrupa Okullar Arası Boks Şampiyonası’nda 2. olan Nurettin, anne-babası ve kızkardeşi ile birlikte aynı odada uyuyordu. Nurettinlerin gecekondusu, bu fotoğrafın çekilmesinden kısa bir süre sonra belediye ekiplerince yıkıldı.




Antrenmana gitmek üzere bodrum katındaki evinden çıkan Nurettin’i kız kardeşi uğurluyor.




Mahsun, kardeşleri ile birlikte yattığı yer yatağından az önce kalkmış, elinde eldivenleri ile poz veriyor.




Yasin’in mahallesi, Ankara’nın diğer bir gecekondu mahallesi olan Hıdırlıktepe ile karşı karşıya.




Bir antrenman daha bitmiş, çocuklar, girişinde “Bu kapıdan nice şampiyonlar geçti” motivasyon yazısı olan salonu terk ediyor. Çocukların en büyük hayali, bu kapıdan “Türkiye’nin boksta ilk Olimpiyat şampiyonu” olma ünvanıyla gururla geçmek.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Abdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk BoksörlerAbdurrahman Antakyalı : Çocuk Boksörler

Ahmet Sel : Demir Atanlar



DEMİR ATANLAR


Ahmet SEL




Fransa’ya 70’li yıllarda gittiler. Bazıları yasal yollardan, bazıları da sahte turist, kaçak olarak…



Yeni ve daha iyi bir yaşam için boydan boya Avrupa’yı aştılar. Biraz para biriktirelim, döneriz, dediler. Eninde sonunda bir ev, bir traktör, bir otomobil parası… Sonra yine memleket toprağı.



Ama iş o kadar kolay değildi. Ne göçmenler, ne de onları ağırlayan ülke için. Yıllar geçti, göçmenler işçi yurtlarındaki tek göz evlerine, varoşlara, gönüllü sürgüne alıştılar. Sevdiler, evlendiler, çocukları büyüdü, yeni işlere girdiler, işten çıkarıldılar. İş kurdular, ev aldılar, delikanlılar, genç kızlar evlendi, onların da çocukları oldu. İlk gidenler emekli kahvelerinde buluşmaya başladılar, ölenlerin cenazeleri döndü memlekete.



Gençler, bu beklenmedik serüveni Fransa’da sürdürüyorlar. Kendilerini hem Fransız hem Türk hissediyorlar. Ana babalarının dilini zorlanarak konuşanlar da var, eşlerini yalnızca memleketteki köylerinden seçenler de…



Ama hepsinin de ortak noktası ayni, ilk göçenlerin hayatını, ayni zorlukları, ötekileştirilmeyi yaşamak istemiyorlar. Sokak aralarında ürkek adımlarla ilerleyen, göze çarpmaktan kaçınan, saydam, anonim birer gölge değiller. Yeni kuşak, kamu alanında, toplumun içinde ve her kesiminde yerini almak için mücadele veriyor. Fransa, bugün onların da ülkesi. Göçmenler yeni ülkelerine çoktan demir attılar!




Ahmet Sel’in gerçekleştirdiği ve Fransa’daki Türkiyeli göçmenleri anlatan «Demir atanlar» fotoğraf serisi, Fransa’da Ulusal Göçler Tarihi Kurumu’nun ve Elele Derneği’nin ortak çalışmasının bir ürünü olarak sunulmaktadır.



İmdat (58), eşi Aysel Hanım, oğulları ve gelinleri. Kırşehir’li İmdat Aydın, Fransa’ya 1983te, Almanya ve Hollanda üzerinden geçerek geldi, konfeksiyon sektöründe ve tarımda çalıştıktan sonra Reims bölgesinde kendi inşaat şirketini kurdu. Bugün, varlıklı bir iş adamı olan İmdat Bey, Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyor; oğullarının her birini memleketlerinden getirttikleri genç kızlarla evlendiren İmdat Aydın ve Aysel Hanım, çocuklarının aileleri ile birlikte, yeni yaptırdıkları altı daireli, villa tipi büyük bir evde oturuyorlar.


Mussy (Aube), 2007.





Talip (26) ve eşi Atike. İnşaat işçisi olan Talip, babasının şirketinde çalışıyor. İki çocuk sahibi olan genç çift, anne, baba ve hepsi de evli olan kardeşlerin aileleriyle, ayni binadaki dairelerden birinde oturuyor.


Mussy (Aube), 2007.





Osman (45) ve Arife (40). İnşaatlarda çatı işleri yapan Osman, 1980 yıllarının başında Fransa’ya, babasının yanına geldi. Tatil için gittiği memleketi Bolvadin’de, Arife Hanım ile evlendi.


Saint-Jean-de-la-Ruelle (Loiret), 2007.





İstanbullu Şükrü (61) Fransa’ya 1976 da yerleşti ve hep konfeksiyonda çalıştı. Gurbette edindiği gelirle İstanbul’da hatırı sayılır sayıda mülk sahibi olan Şükrü Bey beş çocuk ve onbir torun sahibi. Paris’in yoksul varoşlarından Montfermeil’de oturan terzi, yaşamının sonuna kadar göçmen kalacağının bilincinde. Şükrü Bey, Tekstil sektörünün yaşadığı krizden bu yana, boş kalmamak için küçük bir dükkanda rötüş ve tamirat işleri yapmaya devam ediyor.


Paris, 2007.





Muhafız taburunda astsubay olan Sevda’nın görev yeri Cumhurbaşkanlığı Sarayı Elysée’deki koruma birimi. Çorumlu bir işçi ailesinin kızı olan Sevda, kendisini hem Türk hem de Fransız olarak kabul ediyor.


Paris, 2007.





Fadime (57), Kırimini köyünden Fransa’da Cholet ‘ye 20 Ağustos 1980de saat tam 12.10 da vardı. Eşi Hasan Hüseyin 1996 da öldü. Yedi çocuk annesi Fadime Nantes’a 30 km. mesafedeki Montaigu’de yaşıyor. Fadime’nin günleri sabah saat 5.30 da başlıyor. Bir çiftlikte tam gün mesaiden sonra mevsimine gore bir yaşlılar yurduna temizliğe, oradan da meyve sebze yetiştirdiği bahçesinde çalışmaya gidiyor.


Montaigu (Vendée), 2007.





Yılmaz (25) Siirt’ten 2003’te gelip Paris’e yerleşti. Bir Türk lokantasında çalışırken rap söylemeye başladı ve başarıyı yakaladı. Gazeteciler ve televizyoncular ¨Lil maaz¨ la röportaj yapmak için sıraya giriyor.


Paris, 2007.





Cafer (56) ve Çağlayan Özkül. Cafer Özkül, 2007 yılından bu yana, Rouen Üniversitesi’nin rektörü. Malatya’nın çevre köylerinden bir çiftçi ailesinin oğlu olan Cafer, 1970 yılında Fransa’ya burslu öğrenci olarak geldi. Başarılı bir bilim adamı olan Cafer Özkül, tüm kariyerini Rouen Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. Çağlayan Hanım, mühendis ve ayni zamanda bir lisede ders veriyor. Özkül ailesi Rouen yakınlarında, Canteleu’de yaşıyor.


Canteleu (Seine-Maritime), 2007.





Ahmet (64) ve Kete (Kete bibi). Ahmet Bey 1943 Sivas doğumlu. Fiyaskoyla sonuçlanan bir kaç denemeden sonra 1973’te kaçak işçi olarak Fransa’ya geldi. Elektrik-gaz idaresi işletmelerinde ve Ligier otomobil fabrikasında çalıştı. Eşi Kete’yi 1974’te Fransa’ya aldırdı. Bir kelime bile Fransızca konuşmayan Kete bibi, Fransa’nın başkenti Paris’i hiç görmedi.


Vichy (Allier), 2007.





Yaşar, eşi Hüsniye, kızları Ceylan (19), Elvan (14) ve Reyhan (12). Yaşar Bey Fransa’ya 1977 de İzmir Fransız Kültür Merkezi’nin hazırladığı bir geziyle geldi ve burada kalmaya karar verdi. Bir müddet kaçak olarak çalıştıktan sonra 1980 de oturma ve çalışma izni aldı. Bir malzeme deposunda bölüm şefi olarak çalışıyor.


Sarcelles (Val d’Oise), 2007.





Mahmut (55), Kırşehirli. 1974’te, Fransa’ya turist olarak geldi, 1979′da oturma ve çalışma izni aldı. Uzun yıllar konfeksiyonda çalıştıktan sonra inşaat ustası olarak şantiyelerde iş buldu. 1984 yılından bu yana Goussainville’deki bir göçmen yurdunda tek başına kalıyor. Üç çocuk babası Mahmut’un iki oğlu Türkiye’nin en gözde üniversitelerinden mezun oldular. Mahmut, senede bir kere eşini ve çocuklarını görmek için memleketine dönüyor.


Goussainville (Val-d’Oise), 2007.





Kırşehirli Sıtkı (41) İslami cenaze şirketi Mizan’ın patronu. Fransa’ya 14 yaşında geldi, girdiği meslek lisesinde kaynakçılığı öğrendi. Bir süre işçilik ve ticaret yaptıktan sonra Paris’te, bugün başında olduğu cenaze şirketini kurdu. Her sene ortalama 170 cenaze, Sıtkı Bey’in son model tabutlarıyla Türkiye’ye gidiyor.


Paris, 2007.





Dr. Ahmet (35), Fransız asıllı eşi Meryem, oğulları Muhammet, Ahmet’in Kayserili anne ve babası. Ahmet, Reims’teki dişçilik fakültesinde okuyabilmek için bir sıra işte çalıştı. Diplomasını aldıktan sonra Strasbourg’ta büyük bir muayenehane açan Ahmet’in hastalarının önemli bir bölümü Alsace bölgesindeki Türkiye kökenli göçmenler.


Strasbourg (Alsace), 2007.





İsa ve Asiye, Mersin’den 1971 yılında Fransa’ya geldiler. İkisi de Paris’in en ünlü konfeksiyon şirketlerinde çalıştılar. Artık, atölye olarak ta kullandıkları evlerinde dikiş dikiyor ve dışarıya parça başı iş yetiştiriyorlar.


Pierrefitte (Seine-Saint-Denis), 2007.





Hüseyin (62) ve Hanife, oğulları Ahmet ve gelinleri Tuban. Hüseyin Bey ve eşi Fransa’ya 1973’te İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla resmi yollardan geldiler. Hüseyin Bey, bir ev ve traktör alacak kadar para kazandıktan sonra, memleketi Afyon’a dönmeyi planlamıştı. İnşaat işlerine girdi ve sonunda Fransa’da kalmaya karar verdi.


Canteleu (Seine-Maritime), 2007








Ahmet SEL Hakkında


1975’ten 2008’e kadar Fransa ve Rusya’da yaşayan Ahmet Sel, 1990-2000 yılları arasında Moskova’da La Cinque ve Arte televizyon kanallarının muhabiri olarak çalıştı, Sipa Press fotoğraf ajansının Moskova bürosunu yönetti. Sel, Fransa’ya döndükten sonra Sipa Press’in genel yayın yönetmeni olarak görev yaptı. Belgesel fotoğrafçılık ve portre alanında çalışmaya devam eden Ahmet Sel’in fotoğrafları Le Monde, Paris Match, VSD, Corriera della Serra, The New York Times, Walrus, Télérama, L’Express, Geniş Açı vb. dergi ve gazetelerde yayınlandı.





Ahmet Sel




Ahmet Sel’in yayımlanmış kitapları:


Gens de Moscou (Catleya Editions, Paris 2000)


Kaboul, portraits posés (Editions Horizon illimité, Paris 2003)


Galop (Editions Horizon illimité, Paris 2003)


Moskova insanları (Yapı-Kredi Yayınları, İstanbul 2003)



Ödülleri :



2004 The Gold Award of National Magazine Awards


Foundation, category «Words&pictures»


2003 “Fujifilm Press Photo Award France” (portre).








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ahmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir AtanlarAhmet Sel : Demir Atanlar

Davin Ellicson : Maramures


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



MARAMURES Doğu Avrupa Sınırındaki Halk Kültürü


MARAMURES Folk Culture on Europe’s Eastern Fringe


Davin Ellicson




Son sekiz yıldır, Avrupa’daki en geleneksel kırsal yaşamının var olduğu Kuzey Romanya’nın Maramures bölgesinin fotoğraflarını çektim. 2003’de Valeni adlı küçük bir köyde bir aile ile birlikte 10 ay yaşadım ve çiftçilik yaptım. Ve yıllarca köylüler arasında edindiğim tecrübeler, yaşamımın en önemli noktalarını oluşturmaktadır. 2007 Ocak ayında Romanya Avrupa Birliği’ne katıldı ve katı AB tarım standartları şimdi yüzlerce yıllık eski yaşam şartlarını tehdit ediyor. Ben şahsen, sonsuza dek yok olmadan evvel bu büyülü ve huzur dolu yerin ve onu fotoğraflamanın tadını çıkarmak istiyorum.



Ukrayna sınırı yakınındaki cennet gibi dört vadiye yayılmış 30 kusür köyde yaşam hala mevsimler etrafında dönmektedir. Tarım makineleşmemiştir ve tırpanla ve tahta saman tırmıkları ile koni gibi şekillendirilmiş saman yığınları erik ve elma ağaçlarıyla kaplı tepelerden yuvarlanır. Pek çok evde hala su akmıyor. Gelenekler ve köy yaşamının baskın olduğu Roman Ortodoks törenlerinin detayları ile halk kostümleri, Avrupa’nın hiç bir yerinde bu kadar güçlü şekilde sürdürülmemektedir.



Gittiğim her yerde erik konyağı içmeye davet ediliyordum, saman yığını taşıyan at arabaları üstünde giderken elleri ile işaret ederek düğünler ve halk festivallerine çağrılıyordum. Bana eski bir dostları gibi davranılıyordu ve Maramures insanlarının Batı standartlarına göre fakir olmalarına rağmen fakirlikten uzak olduklarını anladım. Onlar basit şeylerle yaşamdan zevk alıyorlar ve güçlü toplumsal bağları var.



21.yüzyıl dünyası onların tarımsal geçmişlerinden kat be kat ileriye gidiyor. Gelecek yıllarda toprağa derinden bağlı muhteşem yaşam şeklinde AB üyeliğinin etkileri ile dönüşüm olacak ve ben küreselleşme yolunda devam eden bu yürüyüşün hepimiz için ne ifade edeceğini merak ediyorum.




I have photographed in the Maramures region of northern Romania, home to the most traditional rural life in Europe, for the past eight years. In 2003, I lived and farmed with a family for 10 months in the small village of Valeni and my experiences amongst the peasants over the years, have been the high points of my life. In January 2007, Romania joined the European Union and strict EU agricultural standards now threaten the centuries-old way of life. I want to personally savor this magical, peaceful place before it vanishes forever and the act of photographing has offered me a way to do so.



Life in the thirty-odd villages that lie scattered along four idyllic valleys near the Ukraine border still revolves around the seasons. Farming is non-mechanized and cone shaped haystacks made with scythes and wooden pitchforks dot rolling hills lined with plum and apple trees. Most houses are still without running water. Nowhere else in Europe do folk costumes persist so strongly with elaborate traditions and Romanian Orthodox ceremonies dominating village life.



Welcomed into homes wherever I went for toasts of plum brandy, onto horse carts fetching haystacks, and beckoned to weddings and folk festivals, I was treated as an old friend and realized that the peasants of Maramures, though poor by Western standards, are far from impoverished; they enjoy a life full of simple pleasures and a strong communal bond.



The 21st century world is moving further and further away from its agrarian past. In the coming years a spectacular way of life that is intimately connected to the land will be transformed by the effects of EU membership and I wonder what this continued march towards globalization will mean for all of us?



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN






















Davin ELLICSON Hakkında

Fotoğrafçı Davin Ellicson, Romanya’nın Maramures bölgesine bir yıl için köylülerle yaşamaya ve çiftçilik yapmaya gitmeden evvel Minnesota’da Carleton Üniversitesi’nde Modern Avrupa Tarihi okudu. 2006’da Londra İletişim Fakültesi’nde Foto muhabirliği ve Belgesel Fotoğrafçılık dalında master yaptı ve Balkanların her tarafındaki hikayelerin peşine düşmek için harekete geçti.



Davin, The International Herald Tribune, The Chronicle of Higher Education, Courrier Japon, Bloomberg News ve Intermediair Magazine gibi pek çok yayın için iş yaptı ve çalışmaları The New York Times, Der Spiegel, TAZ, Die Presse’de, “Doğu” ve geçtiğimiz günlerde Lucie Ödülü’ne aday olan “Değişimin Bugünü” adlı kitaplarda yer aldı. Davin, okuldaki yoksul Roman çocuklarına yardım etmek için Leslie Hawks’ın Ovidiu Rom gibi çeşitli sivil toplum kuruluşları ile çalışmaktadır.



Bulgaristan’daki The Phodar Fotoğrafçılık Bienali 2009 Portfolyo Ödülü’nü kazanmıştır. Aynı zamanda Jen Bekman’ın Hey! Hot Shot Yarışması’nda hem 2008 hem de 2009’da mansiyon ve Amerikan Photography 23’de onur nişanı ve Carleton Üniversitesi’nden İsviçre’de fotoğraf için Larson Bursunu kazanmıştır. 2008’de PDN’s 30 ve Dünya Basın Fotoğrafı Joop Swart Masterclass için aday gösterilmiştir.



Çalışmaları son olarak, dünyadan 132 fotoğrafçının 20 Ocak 2009’da “umut”u yakalamak için organize ettiği Courrier Japon projesi “Değişimin Bugünü”nün yayınlanması vesilesiyle Tokyo’da ve Bulgaristan Plevne’de Photar Fotoğrafçılık Bienali’nde sergilenmektedir




Davin Ellicson


About Davin ELLICSON



Photographer Davin Ellicson studied Modern European History at Carleton College in Minnesota before moving to live and farm in a small village with peasants for a year in the Maramures region of northern Romania, home to the most traditional rural life left in Europe. In 2006, he completed an MA in Photojournalism and Documentary Photography at The London College of Communication and then moved to Bucharest to pursue stories throughout the Balkans.



Davin has completed assignments for such publications as The International Herald Tribune, The Chronicle of Higher Education, Courrier Japon, Bloomberg News and Intermediair Magazine and his work has appeared in The New York Times, Der Spiegel, TAZ, Die Presse, and the books ‘East’ and ‘This Day of Change’ which was recently nominated for a Lucie Award. Davin also works with various NGOs in Romania including Leslie Hawke’s Ovidiu Rom which seeks to help put impoverished Roma children in school.



The recipient of the 2009 Portfolio Award at The Phodar Photography Biennial in Bulgaria, he has also won an honorable mention in Jen Bekman’s Hey! Hot Shot Contest in both 2008 and 2009, honors in American Photography 23 and a Larson Fellowship to photograph in Sweden from Carleton College. In 2008, Davin was nominated for PDN’s 30 and World Press Photo’s Joop Swart Masterclass.



His work has recently been exhibited in Tokyo on the occasion of the publication of the Courrier Japon project ‘This Day of Change’ which organized 132 photographers from around the world to capture ‘hope’ on 20 January 2009, and also in Pleven, Bulgaria at The Phodar Photography Biennial.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Davin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : MaramuresDavin Ellicson : Maramures

Saner Şen : Kot Taşlama İşçileri




KOT TAŞLAMA İŞÇİLERİ


Saner ŞEN




Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Taşlıçay Köyü’nde 300 hanede yaklaşık 3.000 kişi yaşıyor. Köyün nüfusunu altı aşiret oluşturuyor. Hepsi uzaktan yada yakından birbiriyle akraba. 90’lı yıllarda bölgede başlayan koruculuk sistemi nedeniyle hayvancılığı bırakmak zorunda kalan köylüler çareyi büyük şehire çalışmaya gitmekte buluyor. Köyün gençlerinden birinin, ağırlıklı olarak Romen ve Azeri kaçak işçilerin çalıştığı kot taşlama atölyelerin birinde iş bulması tüm köyün kaderini değiştiriyor. Birbiri ardına İstanbul’a gelen Taşlıçay’lı gençler, sayıları her gün artan yasa dışı merdiven altı atölyelerde kot taşlama işinde çalışmaya başlıyor. 2004 yılında köylülerinden biri Slikosis hastalığından ölene kadar yaptıkları işin ölümcül bir hastalığa neden olduğundan habersiz çalışmaya devam ediyorlar.



Aslında madenci hastalığı olarak bilinen Slikosis, kapalı bir alanda slika adı verilen madenin tozuna yoğun olarak maruz kalınmasıyla ortaya çıkıyor. Bir dönem maden işçilerinde sıkça rastlanan slikosis hastalığı sağlıksız çalışma koşullarına sahip maden ocaklarında 20-25 yıllık bir çalışma sürecinin sonunda oluşabiliyorken, kot taşlama (Rodyo) atölyelerinde çalışan işçiler bir kaç ay gibi çok kısa bir sürede dahi Slikosis hastalığına yakalanabiliyor.



Bugün Taşlıçay Köyü’nde 300’den fazla Slikosis hastası var. Ölümcül olan slikosis hastalığın bilinen bir tedavisi yok. Çoğu artık çalışamayacak kadar hasta olan Taşlıçay’lı gençler köylerinde çaresizce ölümü bekliyor. Biraz daha uzun yaşayabilmek için tek yapabilecekleri sağlıklı beslenmek ve mümkün olduğunca toz ve pislikten uzak yaşamak.



Köyün gençlerinin çoğu artık çalışamayacak kadar hasta durumda. Hala kendilerini iyi hissedenler, İstanbul’da çöpten plastik ve kağıt toplayarak ailelerin geçimini sağlamaya çalışıyorlar. Er yada geç Silikosis hastalığından öleceklerini bilseler de ailelerine bakmak zorundalar. Yani bedenlerinin daha fazla çalışmayı kaldıramayacağı ana kadar çalışmaya devam etmekten başka çareleri yok.































Saner ŞEN Hakkında


1974 yılında Sivas’ta doğdu. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun. Gazetecilik mesleğine 1996 yılında Bursa Olay Gazetesi’nde başladı. 1997 yılında İstanbul’a döndü ve aylık dergilerde serbest fotomuhabiri olarak çalışmaya başladı. Kısa bir süre Gezi Traveler Dergisi’nde fotoğraf editörlüğü görevini üstlendi.1997 yılından bu yana 20 farklı ülkede genellikle sosyolojik, kültürel ve politik konular üzerine belgesel çalışmalar yaptı. Fotoğrafları ve makaleleri National Geographic, Der Spiegel, Masa Acher, Atlas gibi pek çok dergide yayınlandı. 2003 Irak savaşında sırasında hazırladığı “Irak’ta Yağma” konulu çalışma 9. Uluslararası İstanbul Bienali’nde segilendi. 2004 yılından bu yana National Geographic Dergisi’nin Türkiye edisyonu için fotoröportajlar üretiyor. 2007 yılında Narphotos Ajansı’na katıldı. İstanbul’da yaşıyor ve halen serbest fotomuhabiri olarak çalışıyor.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.

Saner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileriSaner Şen : Kot Taşlama İşçileri

F.Muhteşem Pullu : Pinhole Çekerken




Pinhole Fotoğraf Çekerken Uyguladığım Yöntemler



1. Kadraj için makinenin dışında belirlediğim ve filmin konumunu bana gösteren noktalardan yararlanıyorum. Bu işlemi yaparken belirlediğim iki noktadan geçen doğru benim kadrajımın kılavuz çizgileri oluyor.


2. Kaliteli bir görüntü doygun renkler için illaki yumuşak ışık olmak zorunda. Sert, güçlü ışıkta uygun pozlamayı yapabilmek ve kadrajdaki tüm alanların yeteri kadar ışıkla doyurulması oldukça zor.




F.Muhteşem Pullu



Fizik kuralları gereği filme yakın objelerden yansıyan ışınlar daha yoğun, uzak objelerden yansıyan ışınların yoğunluğu ise daha azdır.

Bir başka fizik kuralı ise makinenin önündeki objektif görevi gören deliğin tam karşısındaki film bölgesi en fazla ışık alan bölgedir. Yanlara doğru ışığın etkisi tedricen azalır.

Bu bilgileri kullanarak önümdeki doğa parçasındaki ışık düzey farklarını ortadan kaldırmak için kadrajımda objelerin yerlerini belirliyorum.

3. Makinemin boyutları (film alanı) 60 X 180 mm film delik arası mesafe 40 mm delik çapı ise 0,25 mm.dir. Film delik arası mesafe ve delik çapı birtakım fizik formülleri ile hesaplanmıştır. Örneğin bunlardan biri:


Ayrıca bazı web sayfalarında bu hesapları tüm detayıyla yapan hazır programlar mevcut (http://www.mrpinhole.com/index.php). Görüş açısı bu ölçüler için yaklaşık 120 derecedir.


Bu bilgilerin ışığında tabi ki pozlama süresi de her makineye özel olmak zorunda. Pozlama süreleri de aşağıdaki şemada belirtilmiştir.





Eeee bundan sonrası da klasik fotoğrafçılık eziyetlerini içermekte yerlerde sürünmek çamura, bataklık sularına bulanmak, Manfrotto sehpa üzerine karton kutu konulduğunda etraftakilerin bakışları gibi”¦



























Pozometre değeri


Deliğin açık kalma süresi (sn)


15


90


30


60


60


45


125


30


250


15


500


8




Makine şeması ve ölçüleri





F.Muhteşem PULLU


























FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

F.Muhteşem Pullu : Pinhole







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

F.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole ÇekerkenF.Muhteşem Pullu : Pinhole Çekerken

Mehmet Günyeli : Dervişler




İnancın Dansı






Mehmet Günyeli, Dervişler serisinde bir “inanç hiyerarşisi”ni ön plana çıkarıyor. İnançların insanları eşitleme hedefini ve bir ve bütün olma amacını benimseyen ruhunu fotoğraflarında estetik bir yücelişe doğru taşımayı ihmal etmiyor. Bu da onun fotoğraflarının, dinsel mistisizmi törensel bir disiplin ve uyumlu bir görsellik içinde bütünlenmesine kaynaklık ediyor. Mevlevi dervişler, bulundukları mekana inanç dolu bir atmosfer yayıyor, bu bütünleşmenin ritmini sanki tüm evrene mal eder gibi bize solutuyor.



Mehmet Günyeli’nin fotoğrafları, alışılagelmiş Mevlevi görüntülerinin çok ötesinde, yani dönmek suretiyle bir devinim oluşturan derviş imgesinin hayli dışında, özellikle etkili bir geometriyi öne çıkaran bir bakış açısını sergilemekte. Baş’ların sıra halinde dizildiği bir anlatıma odaklanan Günyeli, dervişleri çevreden soyutlanmış birer figür olarak bu geometriye katkı yapan bir boyuta taşıyor. Mistik bir duygu dinamizmini alabildiğine güçlendirmeye çalışırken, geleneksel kültürümüzde bir “realite” olarak kabul gören “Alevi semahları” ve “Muharrem törenleri”ndeki kitlesel inanç ritüellerini çağrıştıran bir yığınsallığı sergilemekten de uzak kalmıyor.



Kanımca Mehmet Günyeli; din, mistisizm ve inanç okyanusunda, dansı hem tanrısal bir yakarış, hem de dünyevi bir eylem haline getirmekten kaçınmamış. Hepimizi transa geçmiş bir derviş misali fotoğraflarını gerçeküstücü atmosferine hapsediyor. Günyeli, evrenin renkli yüzüne sığınmak yerine, buna koşut bir tercihi öne çıkarıyor, çalışmalarını siyah beyazın düşsel boyutlarından yararlanarak bize sunuyor. Kamerasını “inancın dansı”na tanık yapan, onu dervişlerle eylem birliği içinde olan bir işbirlikçi gibi kullanmaktan haz alıyor.



Çerkes Karadağ




















Mehmet GÜNYELİ Hakkında



İstanbul Kadıköy’de doğdu



Saint Joseph Lisesi’nden mezun olduktan sonra Siyasal Bilimler Fakültesi’nde eğitimini tamamladı.



1980’li yıllarda fotoğrafa başladı, yurtiçinde ve yurtdışında sergilere katıldı, saydam gösterileri yaptı ve ödüller kazandı.



Fotoğraf çekmek için çok sayıda ülkeye seyahat etti. Fotoğrafları yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli gazete ve dergilerde yayınlandı.



2000 yılından sonraki kişisel sergileri:



2003 Fotoğraf evi – İstanbul


2004 AHK – Antalya


2005 Fotoğraf evi – İstanbul


2006 Modern Sanat – İstanbul


2006 Art Forum – Ankara


2006 Darphane – İstanbul


2006 Ege Art – İzmir


2007 Contemporary Art – İstanbul


2007 Kent Müzesi – Bursa


2007 Art Show – İstanbul


2008 Agora – İzmir


2008 Contemporary Art – İstanbul


2008 Art Asia - Miami


2009 C.A.M. Gallery – İstanbul


2009 Villa Oppenheim – Berlin


2009 Modern Sanat- İstanbul



Fotoğrafları, İstanbul Modern, Elgiz Modern Sanatlar Müzesi ve Dağhan Özil Müze Koleksiyonu’nda da yer almaktadır.



2008 yılında, uluslararası fotoğraf projesi Prix Pictet’e aday gösterildi.



“Viva Cuba Libre” ve “Hindistan” isimli iki kitabı ve “Dünya’nın Renkleri” isimli DVD’si ve “Dervişler” isimli kataloğu vardır.




Mehmet Günyeli




About Mehmet GÜNYELİ

He was born in Kadıköy, İstanbul.



After graduating from Saint Joseph High School, he made his B.A. in Political Sciences.



He started photography in the 80s, and participated exhibitions both in the country and abroad, made tranparent shows and won awards.



He travelled to several countries to take a photographs. His photographs has been published in various newspapers and magazines at home and abroad.



Personal exhibitions after the year 2000



2003 Fotoğraf evi – İstanbul


2004 AHK – Antalya


2005 Fotoğraf evi – İstanbul


2006 Contemporary İstanbul


2006 Art Forum – Ankara


2006 Darphane – İstanbul


2006 Ege Art – İzmir


2007 Contemporary Art – İstanbul


2007 Kent Müzesi – Bursa


2007 Art Show – İstanbul


2008 Agora – İzmir


2008 Contemporary İstanbul


2008 Art Asia – Miami


2009 C.A.M. Gallery – İstanbul


2009 Villa Oppenheim – Berlin


2009 Contemporary – İstanbul



His photographs are also available in İstanbul Modern Museum, Elgiz Museum of Contemporary Art and Daghan Ozil Museum Collection.



In 2008, he has nominated to international photography project Prix Pictet.



He has two photography books: “ Viva Cuba Libre” and “ India”, a DVD called “The Colors of Earth” and Dervishes cataloges




www.mehmetgunyeli.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mehmet Günyeli : DervişlerMehmet Günyeli : DervişlerMehmet Günyeli : DervişlerMehmet Günyeli : DervişlerMehmet Günyeli : DervişlerMehmet Günyeli : DervişlerMehmet Günyeli : DervişlerMehmet Günyeli : DervişlerMehmet Günyeli : DervişlerMehmet Günyeli : Dervişler

Cuma Boynukara ile “Yoksun” Oyunu Üzerine




Sen Örtünmezsen Ben Üşürüm…




Üşüdüm Kevin. Afrika’nın sıcağında üşüdüm. Sudan’da, Afganistan’da, Irak’ta, Hindistan’da, Diyarbakır’da… Üşüdüm. Mevsim yaz mı, kış mı bilmem. Tüm sıcaklarda insanlar çıplakken… Açlık üşütür. Beni ne Gandi’nin ateş altındaki ölüm orucu ne de cezaevleri ısıtıyor… Örtünmezsen yüreğim üşüyor.



Megan, çocukluğumda varlıklı aileler okula, bizlere ayakkabı(kara lastik) dağıtmaya gelirlerdi… Ben yarım gün çalışıyordum, yarım gün okulda… Çağırdılar beni. Bir çift kara lastik vereceklerdi. Kara lastiği veren o hanımın eliyle başım bir türlü buluşmadı. Okuldan çıkar çıkmaz fırlattım lastikleri. O tarihlerde baban da ben de daha ilkokuldaydık…



Değil mi Kevin? Kilisede Pazar günleri ayinlerde, kilisenin kumbarasına bağış yapan aile çocuklarıyla rahiplerin eli çabuk buluşurdu… Bağış yapamayan aile çocuklarının başlarıyla, onları sıvazlamaya gelen papazın eli arasında kilometrelerce yol oluşurdu. Bir türlü elle baş buluşmazdı… Al sana binlerce soru…



İnan Kevin, yeryüzü hâlâ senin bir fotoğrafın karesine sığdıracağın ıstıraplarla ve sevinçlerle seni hep arıyor. Öyle ki, insanı vicdanıyla baş başa bırakıyor… Kevin… Senin New York’ta Pulitzer Ödülü’nü aldığın andaki sevincinin bir felaketin başlangıcı olduğunu o gün ikimiz de bilmiyorduk…



Bir oyunda fotoğrafınla buluşmak… Kevin, buluştuğum fotoğrafla yapmaya çalıştığım iş, karamsarlığı onaylamak adına değil, karamsarlığı umuda döndürmek adınadır. Son replik ne olur, bilmem. Bilinmez de… Afrika’nın ıstırap ikonu… Yeryüzünde yaygınlaşan bu karenin, kendi ıstırabımızı ifade edişine baktığımızda, aynı mahallede oturuyoruz. O mahalleyle oldu hayat. Diyarbakır’ın Bağlar semti, Johennesburg, Sudan’ın Ayod köyü… Turneye çıktığım Bitlis, Mardin, Batman, Van, Erciş, Ağrı. Daha nereler… Kevin, sabahları bir bardak çay içtiğim kahvehanelerde, bin bir telaş okula yetişmeye çalışan çocukların kareleri hâlâ gözümün önünde… Bilirsin çocuklar hayatın sevincidir, yeryüzü, gökyüzü gibi masumdurlar.



Evet, Megan, gün geçtikçe üşüyenler çoğalıyor. Bir intihar hayatımızı ısıtacaksa; hangi intihar hayatı ısıtmıştır ki? Yaşanabilir bir dünyada ölüm her ne kadar kendi başına bir olguysa, ki öyledir; bütün dikkatleri üzerine çeker. Eminim baban da buna katılırdı. Bir intihar hayat ısıtmaz yavrum. Yaptığımız işler hayatı ısıtıyorsa, yapılan işler için var olmalıyız. Hayatı ısıtmak için var olmalıyız. Üşüyen hayatı azıcık ısıtabiliyorsak… Onlar için yavrum…



Megan, sana daha neler anlatmam gerekir bilmem… Düşünüyorum… Hadi gel şimdi, seninle saklambaç oynayalım, oyunun içindeki yoksunluğu bulalım ki, yoksulluk azalsın…



İyi seyirler.



Cuma Boynukara


Yoksun oyununun tanıtım kitapçığı yazısıdır.





Söyleşiden, Cuma Boynukara


Şebnem Aykol & Şebnem Evren: Merhaba Cuma Boynukara, başlayalım mı söyleşimize?



Cuma Boynukara: Merhaba arkadaşlar. Görüşmemiz soru cevap şeklinde olmasın da, sohbet şeklinde olsun isterseniz. Siz onlar üzerinden çıkarırsınız. Bazı sorular gereksizdir. Bu oyunu neden yazdınız gibi… İnsan neden yazar? İnsan, yüreği kabardığı için yazar.



Şebnem Evren: Peki o zaman. Bu oyunu kaleme alırken yüreğinizi kabartan şey neydi?



Cuma Boynukara: Gördüğünüz bir iç hesaplaşma. Vicdani bir şey var burada. Bu sizin içinizi kanatıyor. Bunu da kalkıp nasıl bir tiyatro eserine dönüştürürsünüz? Onu kendi aklınıza koyarsınız, kendinizden de bir şeyler koyar, seyirlik kılmaya çalışırsınız. Zaten orada birebir olan şey gerçek hayatta var. Ama orada olan şey senin ülkendeki ile özdeşleşiyor mu? Onun durumu ne? Nasıl bağ kurarsınız? Dünyanın her tarafında açlık, sefalet aynı… İnsan da her yerde aynı, vicdan da her yerde aynı”¦ Böyle olduğu zaman ülkenin değişik olması, renginin değişik olması birşey belirlemiyor, sonuçta insana çıkıyor. Böyle bir şey işte.



Şebnem Evren: Yine oyuna dönecek olursak, oyundaki karakterler, özellikle siyahi karakter öne çıkıyor değil mi?



Cuma Boynukara: Angel, Tanrı’nın bir elçisi, Tanrı’nın sözcüsü.



Şebnem Evren: Onu bu şekilde mi Kevin’ın karşısına koydunuz?



Cuma Boynukara: Aslında tabii Angel diye birisi yok. Mona aslında Monika – bir arkadaşının eşi, gerçek hayatta Kevin’ın arkadaşı ve hala yaşıyor. Angel dışındakilerin hepsi gerçek karakterler ve Kevin Carter dışında hepsi şu an yaşıyor. Ama bizim için orada gerçekçi olan tek bir şey; çekilen ve var olan bir fotoğraf var. Diğer her şey kurgu. Oyunu okuduğunuz zaman altı çok çizilmiş olan bir şey vardır, görürsünüz, dönüşümlü olarak oradaki karakterlerden kimisi seyirci, kimisi akbaba olur, hepsi yerlerini alır ve hepsi Kevin Carter’ı didikler. Yoksun’da Kevin Carter’ın intihardan önceki son 7 saati vardır. Bu 7 saat, ölümcül 7 günah ve 7 erdem ile bütünleşir. Bu 7 ölümcül günah ve 7 erdem, yer yer oyundaki kahramanlardan Bethy ve Mona tarafından dile getirilir ve sorgulanır. Kevin sorgulanır. Bu arada da Angel orada Tanrısal bir güç, Tanrı’nın elçisi olarak görev görür. Ve bu hesaplaşma yavaş yavaş, adım adım Kevin’ı sona hazırlar…



Şebnem Evren: Oyunu seyirciye geçirmek açısından – mesela kutsal kitaptan örnekler var. Seyircinin bunları algılayabilmesi açısından nelere dikkat ettiniz yazarken?



Cuma Boynukara: Temelde, seyirci kuşkusuz göz ardı edilecek bir şey değildir. Ama seyircinin algılayabilmesi, artık sahnede işi ete kemiğe büründüren, sahneye taşıyan rejisörün yorumuna ait birşeydir. İş rejisörde biter arkadaşlar. Rejisör bunu nasıl yorumlamıştır, metindeki gibi mi yorumlar, başka mı bilinmez… Bu rejisörün algılayışı ile ilintili bir şey, oyunu yazan kişi olarak şahsımla ilintili değil.



Şebnem Aykol: Ama siz temelleri bunun üzerine kurarak oluşturdunuz, değil mi?



Cuma Boynukara: Evet.



Şebnem Aykol: Okuduğumuzda görüyoruz ki Angel yer yer sertleşiyor. Bizim Tanrı imajımız yol gösteren, affeden değil midir?



Cuma Boynukara: Ama Tanrı bazen bize sinirlenir; gök gürültüsü, kasırgalar, depremler olur. Olmaz mı?





Akbaba ve Çocuk, Kevin Carter


Şebnem Evren: Bu soru benim için önemli. Oyununuzdaki en önemli sorgulardan biri, Carter’ın akbaba ve çocuk fotoğrafını çekerken ne yapması gerektiği. Profesyonel anlamda baktığınızda müdahale etmek veya etmemek. Bu zaten fotoğraf dünyasında ilk andan beri tartışıla gelen bir konu. Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?



Cuma Boynukara: Bu fotoğraf üzerinden konuşacak olursak; 1994’ten beri, Carter bu fotoğrafı çektiğinden beri süregelen bir tartışma. Kurtarmalı mıydı, kurtarmamalı mıydı? Burada Kevin Carter’ın yaptığı işin ahlaki tarafını masaya yatırırsak; her şeyden önce Kevin orada tek başına. Deseler ki “kurtarmadı”, biz bundan emin miyiz? Kevin “ben hem işimi yaptım, hem kurtardım” dediği zaman biz buna ne kadar ikna olacağız? Bir şahidi yok ki”¦ Kevin, evet işini yapıyor, fotoğrafı çekiyor, fotoğrafı çektikten sonra akbabanın oradan uzaklaşmasını sağlıyor. Ama gel gör ki bunu böyle de, öbür türlü de yorumlayabiliriz. Bununla ilgili oyunda da bir şeyler söyleniyor, dikkat ederseniz; o afet bölgesinde, o gıda dağıtım merkezinin önünde görevliler insanları uyarıyor “kimseyle temas etmeyiniz, salgın var, hastalık var, bulaşıcıdır” diye. Bir yanda cesetler var, bir yanda kazanlar kaynıyor, yemekler pişiyor, bir yanda insanlar tedavi ediliyor, bir yanda açlık var. Böyle rezalet bir ortam içerisinde bu adam bir iş yapıyor işte. Bu işi yaparken de kimisi “kurtardın mı yoksa kurtarmadın mı?” sorusuna yöneliyor. Bir de ayrıca o kareyi yakalayıp, gittikten sonra biz işi onun üzerine kuruyoruz; eve dönüyor, filmleri develop ederken, teknede kart üzerinde görüntü oluşmaya başlıyor. Sonunda bu vahşet ortaya çıkıyor işte. O da Afrika’daki ırkçılığı, Sudan’daki kıtlığı tüm dünyaya duyurabilecek tek bir kare olarak aklımıza kazınıyor.



Şebnem Aykol: Susan Sontag, “Fotoğraf Sanatı” üzerine isimli kitabında; fotoğraflar vasıtasıyla bilinen bir olayın, hiç fotoğrafı çekilmeyen olaylara kıyasla kesinlikle daha gerçek bir hal alırken, benzer fotoğrafların durmadan basılıp çoğaltılmasının da o olayı bir noktadan sonra daha az gerçek haline getirdiğini ileri sürmüş. Kanıksamadan söz etmiş, sizin bu konuda görüşünüz nedir?



Cuma Boynukara: Tekrar, neye göre tekrar? Bir şeyi 500 defa tekrar edersiniz ama, yerine oturur mu, oturmaz mı? İnsanlar ilk anda bunu önemser, ama sonrasında.. Savaş vardır, oturur onun karşısında insanlar ölürken, bombalar patlarken onu seyreder. Geldiğimiz çağın bir açmazı”¦ Burada vicdani bir şey var arkadaşlar; artık insanlar şunu söylüyor; “biri benim yerime üzülür, ben niye üzüleyim? Nasılsa ben günü kurtardım ya, ne olursa olsun” düşüncesi. Yemek yapar, yaptığı yemeğe az bir yağ koyar veya kıvamında yapmaz, der ki “yiyen bunu anlamaz”; halbuki yiyecek olan kendisi. Buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Zaten bizim gibi toplumlarda, bizi de bırakın -dünyanın şu an geldiği yerde- her şey çok çabuk kanıksanıyor, çok çabuk alışılıyor ve medya, görsel iletişimler bu yönde çok kötü kullanılıyor. Bize savaşı sevdirebiliyorlar, bir vahşeti sevdirebiliyorlar, bir pornografiyi sevdirebiliyorlar. Hiç bilmediğimiz, damak tadımızla hiç uyuşmayacak bir yemeği bize televizyonla, gazetelerle, dergilerle bir hafta boyunca pompalayarak ertesi gün yememizi sağlayabilirler. Çünkü aklımız artık bu konularda çok edilgen olmuş. Bize düşen ne olmalıdır; tüm bunların farkında olup, daha yaşanabilir bir dünya için, üstümüze nasıl bir vazife düşer, ne yapılabilinir, nasıl müdahale edilir bakmak lazım. Küçük küçük olur, ama olur”¦




“Yoksun” oyunundan…


Şebnem Aykol: Herkes kendi ifade biçimi ile ortaya koyarsa değil mi?



Cuma Boynukara: Evet arkadaşlar, ancak böyle olur”¦



Şebnem Evren: Ben tiyatro ile ilgili bir şey sormak istiyorum. Günümüz tiyatro izleyicisini nasıl buluyorsunuz?



Cuma Boynukara: Bir dönüşüm içerisinde. Bundan 3-5 yıl öncesine nazaran daha çok kıpırdanma var. 1980’ler sonrası hatırlarsanız, bir video furyası başlamıştı. Bu furya çok sayıda sinemanın kapanmasına sebep oldu ve o dönem içerisinde bir bir kapanan bu sinemaları büyük Amerikan film şirketleri satın aldılar. Arkasından tekrar sinema atağa geçti. Şimdi tiyatro 3-4 sene öncesine göre daha iyi. Türkiye’deki tiyatro seyircisi çok nazlı, çok çok nazlı. Aslında Türk insanı çok nazlı. Bu akşam maç varsa, tiyatro maçtan insanı kendine çekemiyor. Akşam televizyonda bir dizi varsa, tercih o dizi oluyor. Tiyatro dediğimiz zaman kaç bin yıllık geçmişi olan bir sanat. Çok çok sonraları tercih edilen bir ilgi alanına dönüştü. Ama bu son 3-4 yılda, gördüğüm kadarıyla iyiye gidiyor. Seyirciyle oyunun buluşması, seyircinin ilgisi, alakası gittikçe iyiye gidiyor.



Şebnem Evren: Tekrar oyuna dönelim isterseniz. Fotoğrafla tiyatro bir şekilde benzer, ikisi de görsel”¦ Siz fotoğrafla tiyatroyu nasıl birleştirebiliyorsunuz? Zihninizde oluşan fotoğraflarla mı yazıyorsunuz yoksa yazdıktan sonra mı fotoğraflar oluşuyor?



Cuma Boynukara: Tiyatro zaten bütün disiplinlerin bileşkesidir. O zaten vardır onun içerisinde. Bir şeyi kafanızda kurmaya başladığınızda o görsel bir biçim alıyor zaten. O bir görsele dönüşüyor. Sonra dile geliyor, konuşuyor, yürüyor, yanınızda oturan arkadaşınız oluyor ve bir dönem sonra sizden ayrılıp gidiyor.



Şebnem Evren: Sizin birebir fotoğrafla ilişkiniz nasıl? Fotoğraf hiç hayatınızın bir noktasında var mı?



Cuma Boynukara: Yok, hayır”¦



Şebnem Aykol: Yine “Yoksun”a dönecek olursak, neden özellikle bu fotoğraf? Bu fotoğraf sizi ne noktada dürttü?



Cuma Boynukara: Çooook eski bir şey. Sadece o kişi değil, bu benim de hayatımla ilgili bir şey. Zaten oyunda da bunun izleri var. Ben size şunu söylesem; bundan bir hafta filan kadar önce, bir muhalif partinin milletvekilleri toplanmışlar, Bitlis’e çocuklara ayakkabı dağıtmaya gitmişler, şov yapıyorlar. Birisi ağlıyor, birisi başka bir şey yapıyor, saçı başı düzgün yapılmış, makyajlı bir milletvekilimiz filan. Türkiye’de bir şey değişmiyor, ben 46 yaşındayım; bundan 38 yıl önce de böyleydi. O zaman da varlıklı ailelerin hanımları toplanıp gelirlerdi. Ben o zaman yarım gün çalışırdım. İlkokuldakilere sormuşlar, mahalledeki öksüz çocuklar kimler diye. Beni de çağırdılar, geldim oraya. Bu “İstanbul Hatıraları” çeken körüklü fotoğraf makineleri vardır ya; kadın benim elime bir çift lastik ayakkabı tutuşturdu, eli başımla bir türlü buluşmadı. Öyle resim çektiler, kapıdan çıktığım anda lastik ayakkabıyı fırlattım.



Aynı şey kiliseler için, camiler için geçerli; cami yaptırma derneğine bağış yapan bir ailenin çocuğunu caminin hocası gördüğü zaman başka davranır, hiç bir şey yapamayanın çocuğunu gördüğü zaman başka davranır. Bu bütün dinlerde, dünyanın tüm yerlerinde aynıdır.




“Yoksun” oyunundan…


Şebnem Aykol: İnsan faktörü, öyle mi?



Cuma Boynukara: Öyledir. Afrika’da, Türkiye’de, şurada, burada, her yerde – hani diyoruz ya, oyunda hep Angel Tanrı’nın evinden bahseder, Tanrı’ya sığınma filan – O zaman Carter da der ki “madem kainat Tanrı’nın, Tanrı kainatta neden kendine ev yapma gereği duyuyor?” Böyle bir şey işte”¦



Şebnem Evren: Oyun içinde geçen fotoğraf ile ilgili teknik terimler var, bununla ilgili bir destek aldınız mı?



Cuma Boynukara: Kimseden yardım almadım. Bu şöyle bir şey. Bir “enstantane”, “agrandizör” terimleri kullanıldı, o kadar”¦ Şu çok önemliydi arkadaşlar; bir şeyi görsel olarak tasarlamak -ki yazılı bu- bir şey bulmalı, bir şey yaratmalıydım. Yağan bir yağmur damlasının yaprağa çarptığı anı, iki sevgilinin kavuşması gibi kurmalıyım kafamda”¦ Yağmur damlasının yaprağa vurup dağılmasını, bir terk ediliş hikayesi gibi görüntülemeliyim. Zaten fotoğrafa baktığınızda nereden baktığınız, fotoğrafı nerden gördüğünüz önemli. Fotoğrafa bir bakma yöntemi mi var diyeceksiniz. Hayır birebir gözünüze hitap ediyor zaten. Gözünüze, yüreğinize, kalbinize, aklınıza giden bir şey var karşınızda, bu sizin zaten şahsınızda, algınızda koşan bir” şey” çıkartıyor.



Şebnem Evren: Görünen değil, ne gördüğünüz önemli demişsiniz “Yoksun”da.



Cuma Boynukara: Yani var olan bir şeyin arkasını da görmek ve onu görünebilir kılmak”¦ Zaten bizim işimiz o noktada, o zaman başlıyor.



Şebnem Aykol: Aslında bu fotoğraf ve bu fotoğraf üzerine olan tartışmanın altında bir sürü şey var. Aslında sizin düşünülmesini istediğiniz bu görünen üst taraf ve kurgu değil, altında yatan kurgunun temelleri değil mi?



Cuma Boynukara: Üst tarafta görünen görüntü benimle örtüşen bir şeydi. Dip metin ise özlediğim ama azlığına rağmen çoğalan dünyayla ilgiliydi. Oradan da ilerledim. Oradan hareketle bir oyun çıktı ortaya, beş yıl oldu bu oyun çıkalı.



Şebnem Evren: Daha önce sahnelendi mi “Yoksun”?



Cuma Boynukara: Hayır.



Şebnem Evren: İlk defa şimdi İzmir’de oynanacak öyle mi?



Cuma Boynukara: Ahmet Hoca (Levendoğlu) Tiyatro Stüdyosu’nda yapmak istedi. Ama her zamanki gibi aşılması zor engellerle karşılaşıldı. Sahnelenmesi gerçekleşmedi. Yayını da çok yenidir, iki yıl oldu basılalı.



Şebnem Aykol: Peki bunun gibi ikilemleri olan, üzerine tartışılan pek çok fotoğraf var. Neden özellikle bu fotoğraf?



Cuma Boynukara: Bu adamın hayatı biraz trajedi.



Şebnem Aykol: Yani özel bir seçim. Sadece fotoğrafın kendisiyle ilgili değil, bileşenleri ile de ilgili?



Cuma Boynukara: Edindiğim bilgilere göre Kevin İngiliz göçmeni ve çingenesi aynı zamanda. Bir de bir şey daha var arkadaşlar; önce siyahları vuruyorlardı, sonra siyahlar beyazları vurdu. Şimdi de böyle değil mi? Her ülkenin kendi siyahı, kendi beyazı vardır.




“Yoksun” oyunundan…



Şebnem Aykol: Tek tek anlatıyorsunuz, zor oluyor ama almak istediğimiz cevapları alacağız inşallah.



Cuma Boynukara: Bir şey söyleyeyim mi, bu oyunla ilgili şimdiye kadar hiç röportaj yok. Ben hiç bir oyunumla ilgili röportaj yapmam. Bunun için tamam dedik, arkasından oyunun sahnelenmesi söz konusu oldu.



Şebnem Evren: Bir yazar gözünden dinlemek bizim için zenginlik olacaktır”¦



Cuma Boynukara: Bu oyunla ilgili gazeteci ve eleştirmen arkadaşlarımız hep kendileri yorumlayıp, kendileri yazdılar. Benim dışımda, oyun metnini okuyarak yapılan yorumlar oldu hep.



Şebnem Evren: Bizim ilgimizi çeken ve önemsediğimiz şey, fotoğrafın, fotoğraf tarihine geçmiş bir fotoğrafın alınıp üzerine bir kurgu oluşturulması. Fotoğrafın açtığı başka bir kapı.



Cuma Boynukara: Bilebildiğim kadarı ile dünyada bir fotoğraf karesinden hareketle oluşturulmuş bir oyun yok, ulaşamadım. Bildiğim kadarı ile bir ilk. Ben fotoğrafı gördükten, tanıdıktan sonra ancak fotoğrafçı ile tanıştım.



Şebnem Aykol: Peki, o görünen fotoğraf içinde sizin altını beslerken kullandığınız, kurgusunun temelleri diye konuştuğumuz şeylerin göründüğü söylenemez. Nasıl bir farkındalık oldu?



Cuma Boynukara: Bir arkadaşım söyledi; “bunu çeken fotoğrafçı, çektikten sonra, vicdani rahatsızlıklar yaşayıp intihar etti” dedi. “Allah Allah!” deyip, araştırmaya başladım.



Bizde bir şey çok belirgindir arkadaşlar; bilgiye yorumsuz ulaşamıyorsunuz. Mesela şöyle anlatayım; bu oyun yayınlandıktan sonra, ağır yazılar, büyük yankılar oldu. Bir fotoğrafçı olarak sadece Tekin Ertuğ, bu oyunla ilintili bir şey yazmıştı. Ben çok arzulardım, Türkiye’de yaşayan fotoğrafçılar da ilgilensin – tanıdığım iyi fotoğrafçılar da vardır ki sonradan Kevin Carter ismini bile hatırlamadılar.



Bunu insanları yermek adına söylemiyorum. Bu oyunun haberi yayınlandıktan sonra ve öncesinde bu fotoğrafın görselleri kullanılmış olmasına rağmen fotoğrafçılarımızın ya da fotoğraf dergilerinin dikkatini çekecek bir şey olmadı nedense”¦ Bu da disiplinler arası iletişimin henüz sağlanamadığını gösterir.



Şebnem Aykol: Zaten internet üzerinde arama yaparken de, önümüze gelen bilgi üç aşağı beş yukarı aynı yorumlar, aynı metinler. Ayrıca üzerine yapılmış bir belgesele rastlıyoruz.



Cuma Boynukara: Evet 15 dakikalık bir belgesel yapılmış. Bunlar dört kişilik bir fotoğrafçı grubu zaten. Bang Bang Club. Sanırım bu sene Hollywood filmini yapacak. Böyle bir işin içine gömüldükten sonra, yoğunlaşınca bunlarla ilgili neler yapılmış çıkıyor elbette. Bu belgeselde Güney Afrika’daki bu fotoğrafçıların hayatlarından kesitler ve Güney Afrika’nın durumu var. Fotoğrafçıların biri yaralanıyor, birisi öldürülüyor, Kevin intihar ediyor. Belgesele bunların hayatlarından kesitleri koymuşlar. Ancak film gösterime girmiş değil zaten. Bang Bang Club da bunların günlük notlarının kitabı, ancak baskısı tükenmiş. Kitaba ulaştım, ancak çevirisini yaptıramadım. Aslında birinin bu işi yapması isabetli olur çünkü yeni yetişen kuşaklar için çok önemli. Benim yaptırmamamın nedeni biraz da bana o an için gerekmediğiydi. Birebir hayatı yazmıyorum ki, belgesel değil ki”¦ Birebir olan o hayat, zaten orada duruyor, bu bana bir şey katmıyor.



Bildiğim kadarı ile bir kızı var, Megan. Hayatta halen. Mesela kızın annesi ile ilgili bir bilgi de yok. Yerli bir kadın mı, kim ?



Şebnem Evren: Peki son gecesini gerçekte nasıl geçirdiğine dair bir bilgiye ulaşabildiniz mi?



Cuma Boynukara: Bir arabanın içerisinde egsoz gazı ile intihar ediyor. “Ne dinliyor olurdu o anda?” diye bana sorsanız; Eric Clapton, Pink Floyd”¦ Ben bu olayı beş sene önce yazdım bitti. O çalışma dönemi bir sene kadar sürmüştü, şu an o yoğunlukta değilim tabii ki.



Geçenlerde bu oyunla ilgili sorular sordular, bir gün istedim. Şu an yazdığım kadar ki kadar içine giremiyorum ne yazık ki. Şimdi başka bir oyun çalışıyorum, ondan da kopup gidemiyorum ve kopmayı da istemiyorum.




“Yoksun” oyunundan…


Şebnem Aykol: “Yoksun” oyunundan bağımsız olarak, bir insan olarak sormak istiyorum. Sizce fotoğrafçı, fotoğrafçı olarak olayın dışında mı kalmalı yoksa olaya dahil mi olmalı?



Cuma Boynukara: Dahil olur be arkadaşlar”¦ İnsandır, dahil olur. Tek bir kare ile değerlendirmemek lazım. Bunların ruh halini düşünün; savaş, açlık, sokak infazcıları var, şu var, bu var”¦ Yanındaki adam, yanındaki arkadaşı öldürülüyor. Bir can korkusu var; insanda yavaş yavaş panik atak, şizofreni oluşmaya başlar, devamlı görüntülerle boğuşur. Uykuları kaçar insanın, haplar, ilaçlar”¦ Ben Diyarbakır doğumluyum. Diyarbakır’da faili meçhuller kol gezdiği zaman, o döneme ait korkularım vardı; birisi arkamdan geçer, birisi bakar, korkarsın, sağlığın bozulur. Ama sağlığın bozulunca vicdanın bozulmaz ki, aksine vicdanı hassaslaşır insanın. Zaten Kevin’ı da intihara sürükleyen kendi vicdanı değil midir? Onu kurtarıp kurtarmamak değildir; gördüğü parça parça bütün karelerin bir akılda, bir yürekte toplanmasıdır. Artık açmazıdır, Tanrı’ya isyanıdır. Dün siyahları öldürüyorlardı, bugün siyahlar beyazları… Tanrı diyoruz ya, Tanrı siyahların da Tanrısı, beyazların da Tanrısı ise bu neyin kavgası o zaman, binlerce soru o zaman”¦



Şebnem Aykol: Susan Sontag: “Fotoğraf Sanatı Üzerine” isimli eserinde; “Fotoğraf çekmek özünde bir karışmama, yani müdahil olmama eylemidir. Bir resim çekmek, şeylere oldukları haliyle, statükolarını değiştirmeden ilgi duymak, ayrıca ilginç bulunan, fotoğrafını çekmeye değer sayılan şeyle, suç ortaklığına girmek, bir fotoğraf çekmek, başka bir insanın (ya da şeyin, durumunun vb.) ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve dönüşebilir haline dahil olmaktır. Bu eylem fotoğrafçıyı, fotoğrafını çektiği insanlara karşı duyabileceği her türlü sorumluluktan kurtararak, ahlaki sınırları kaldıran ve toplumsal engelleri yok eden bir tür pasaporttur. İnsanların fotoğrafını çekmenin önemli olan tarafı, sizin onların hayatlarına bir şekilde müdahale etmeyişiniz, sadece onlara misafirliğe gitmiş olmanızdır” diyor. Aynı yazarın “Başkalarının Acılarına Bakmak” kitabında da aynı konunun üzerine metinler var. Siz bu konuda ne diyorsunuz?



Cuma Boynukara: Bu kitapları okumadım ancak isimleri ve içerikleri hakkında biraz bilgim var. Bildiğim, Kevin Carter yok içlerinde.



Şebnem Aykol: Evet, ancak başka fotoğraflar üzerinden benzer tartışmaların konusu geçiyor.



Cuma Boynukara: Burada bazı şeyleri karıştırmamak lazım. Bir savaş varsa ve sen savaş foto muhabiri isen; biri birine kurşun sıkıyorken, “dur sıkmasın, onu kurtarayım” diyemezsin. Bununla bu kız çocuğunun durumu aynı değil. Güney Afrika’da bir kadını yakalıyorlar, ellerini ayaklarını bağlayıp, omuzlarından otomobil lastiği geçiriyorlar, lastiği ateşe veriyorlar, üzerinden araba ile geçiyorlar. Hırslarını alamayıp kafasını bıçaklıyorlar, bunu yapan yirmi kişi. Sen de orada fotoğrafçısın, kendi kendimize soralım, ne yaparız diye?



Bir şey de çok belirgin arkadaşlar, ülkelerin kavgaları, savaşları birebir yüz yüze kaldıkları zaman kendi üretim ilişkileri ile besleniyor. Kabileden gelmişse bakıyorsunuz tamtam dansları yaparak karşısındakine saldırıyor, silahı bittiyse “Allah Allah” deyip atlıyor üstüne; şimdi böyle bir şeyler oluyor. Nasıl kurtaracaksın, kimi kurtaracaksın?



Alaska’da Exxon-Valdez isimli bir tankerin yaptığı kaza sonucu denize dökülen ham petrolün görüntüleri”¦ Çevrede yaratılan harabiyetin görüntüleri”¦ Onlardan binlerce mil uzaklıktaki Körfez Savaşı’nda denize dökülen ham petrolün canlılara ve tabiata verdiği harabiyetin kareleri ne kadar da özdeş. Karabatakların, martıların ham petrole bulanmış kostümlü halleri hala gözlerimizin önünde. Bu kareleri yeryüzüne ulaştıranlar hangi birini kurtarabilir? Onlar ancak çektikleri kareleri bizlere ulaştırarak vicdanlarımıza sunarlar.



Böyle bakmak lazım diyorum.



Şebnem Aykol & Şebnem Evren: Cuma Boynukara, size bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.



Cuma Boynukara: Ben de size teşekkür ederim.






“Belçikalı araştırmacı Joseph-Antoine Ferdinand Plateau’nun 1832′de gerçekleştirdiği fenakistiskop’dan yola çıkılarak tasarlanan enstalasyon Remziye Altıntaş işidir. İçinde 16 civarı fotograf barındırır. Fuaye düzenlemesinde kullanıyoruz. “

-Alev Kerimoğlu



YOKSUN



Yazan: Cuma Boynukara


Yöneten: Alev Kerimoğlu


Dekor Tasarım: Hakan Dündar


Giysi Tasarım: Hakan Dündar


Işık Tasarım: Kemal Gürgün


Müzik: Alper Maral


Heykel Tasarım: Remziye Altıntaş


Görsel Tasarım ve Uygulama: Abdullah Uyan, Atakan Şatıroğlu


Yönetmen Yardımcısı: Filiz Övün



Sahne Amiri: Evinç Seçiç Atasoy


Kondüvit: Fatih Ok


Işık Kumanda: Mehmet Alacı


Suflöz: Dilek Can


Projeksiyon: Buğra Han Gürsu


Dekor Sorumlusu: Akın Çakır


Aksesuar Sorumlusu: Önder Ünver




Rol Dağılımı:


Hakan Özgömeç, Süreyya Kilimci İdiz, Şenay Ünsal Dikmen, Hacer Sınadım



http://www.devtiyatro.gov.tr/web/bolgeler/izmir.html









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Cuma Boynukara ile Cuma Boynukara ile Cuma Boynukara ile Cuma Boynukara ile Cuma Boynukara ile Cuma Boynukara ile Cuma Boynukara ile Cuma Boynukara ile Cuma Boynukara ile Cuma Boynukara ile

Behiç Günalan : Göç’ün Orta Yeri Hüzün




GÖÇ’ÜN ORTA YERİ HÜZÜN


Behiç Günalan





Öncelikle Behiç Günalan kimdir? Kısaca bize kendinizden bahseder misiniz?



Asli mesleğim gazetecilik. Uzun yıllar Hürriyet Gazetesi ve bağlı kuruluşlarında haber alanında gazetecilik yaptım. Emekli olduktan sonra aktif gazetecilik hayatından çekildim. Halen Edirne’de yaşıyorum. Bu kentte bulunmamın nedeni de Trakya’da bölgesel ve profesyonel bir haber ağını örgütlemem için 1989 yılında Edirne’ye görevli gelmemdir. İstanbul Üsküdar doğumluyum. Nesli tükenmekte olan bir İstanbulluyum. 1952 doğumluyum. İstanbul üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı mezunuyum. Biri kız iki çocuğum var. Çiçeği burnumda bir dedeyim. Trakya Üniversitesi ve Kırklareli Üniversiteleri’nde gazetecilik üstüne mesleki ve fotoğrafçılık dersleri verdim ve vermeye devam ediyorum. Emekli olduktan sonra sanat fotoğrafçılığına yoğunlaştım.



“Göç’ün Orta Yeri Hüzün” projesi hangi tarihte, nasıl ortaya çıktı? Bu projenin öyküsünden bahseder misiniz?



Edirne, Kapıkule’de 1989 yılında mesleğim nedeni ile bulundum. Bulgaristan’dan 1989 yılında zorunlu göçe tabi tutulan soydaşlarımızın dramını bir gazeteci kimliği, duyarlılığı ve elbette ki sorumluluğuyla başta sona yaşadım. Proje böyle şekillendi.




Bu proje ortaya çıkarken Bulgaristan Türklerinin doğdukları ve büyüdükleri ülkede gördükleri zulümden kaçıp anavatana sığındıklarına tanıklık ettiniz. Onların sizlerle paylaştıkları hikâyeleri bize de anlatır mısınız?



Her insan başlı başına bir hikaye”¦ Her biri bir roman ya da film senaryosunun konusu. Bu göç bir zorunluluktu. Hani iradeniz ve isteğinizle daha iyi koşullarda yaşamayı umut ederek bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya göç edersiniz. Tarihin sayfaları bu göç serüvenleriyle doludur. Zorunluluktu derken, bu tanıdık bildik, hele de bizim toplumumuza hiç de yabancı olmayan toplumsal hareketi kastetmiyorum. 1989’da yaşanan zorunlu göç, bir kovulmadır, doğup büyüdüğünüz yaşayıp gömüldüğünüz topraklardan köklerinizin sökülüp atılmasıdır. Bir gecede yaka paça sınır dışı edilmedir. 1989 göçünde bu zorunluluk tanımlamasını ıskalarsak, göçün dramını, trajedisini, dehşetini doğru anlayıp algılayamayız. Tarlada çalışıyorsunuz, bir devlet görevlisi geliyor, ertesi gün ülkeyi terk etmenizi istiyor. Evinizde, fabrikanızda da aynı durum. Üç çocuğun varsa ikisini yanına alıp birini bırakıyorsun. Ailenin annesi trenle, babası karayoluyla gönderiliyor. Her aile parçalanmış bir biçimde göçe zorlanıyor. Annenizi, babanızı, eşinizi, dostunuzu, kardeşinizi, yakın akrabanızı, sevgilinizi, yavuklunuzu geride bırakıp yeni bir dünyaya sonu bilinmeyen yeni bir hayata gönderiliyorsunuz. Bütün maddi ve manevi birikimlerinizi kaybediyorsunuz. Böyle bir psikolojiyi, böyle bir umutsuzluğu, böyle bir çaresizliği, teslimiyet ve karamsarlığı düşünsenize”¦ Her birinin ruhlarını devasa tsunamiler teslim almış, her birinin gelecekleri tuz buz olmuş”¦



O günlerden günümüze fotoğrafladığınız göçmen vatandaşlarımızın yaşayışlarına dair neler anlatabilirsiniz bizlere? Göçün yaraları sarıldı mı? Gelenler mutlu ve uyumlu bir ömür sürdüler mi?



Eğer ilerleyen yıllarda yaralar sarılmasaydı göçün kayıplarını anlatmak ciltlere sığmazdı. Bulgaristan’ın bu zorunlu göç politikasından Jivkov döneminin kapanmasından sonra vazgeçmesi soydaşlarımızın istedikleri zaman doğup büyüdükleri topraklara geri dönebilme yolunu açtı. Görüldü ki temelli geri dönenlerin yanı sıra büyük bir çoğunluk Türkiye’de kalmayı çifte yurttaş olmayı, çifte pasaport taşımayı kabul etti. Bulgaristan’ın AB ülkesi olması, taşıdıkları Bulgaristan pasaportunu daha da değerli kıldı. Mutlaka ağır bedeller ödendi; ama zorunlu göç soydaşlarımız için alternatifli bir kimlik fırsatı da yaratmış oldu. Türkiye’dekilerin büyük bir bölümünün iş ve konut sorunu da çözümlendi. Bence o ağır ve acılı günlerin ardından artık mutlular.




Bu insanlık dramını görüntülerken çarpıcı görüntülerini ve sizi derinden etkileyen bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?



Zorunlu göçe tabi tutulanlar arasında Türk azınlığın yaşlıları, iş görmezleri, hastaları öncelikliydi. Jivkov yönetimi bir nüfus yenilemesi, arındırması yapıyordu. Bu tam bir kafatasçılıktı. Tabi bu arada çocuklar da zorunlu göçten nasibini almışlardı. Yaşlarına göre olaya ve yaşadıklarına ilgileri de değişiyordu. Bazıları yaşadıkları dramın farkındayken bazılarına oyun gibi geliyordu. Kapıkule’nin gümrük sahası gerek karayolu gerekse demiryoluyla gelenler tarafından tam bir insan seline dönmüştü. Hiç abartısız çoğu zaman uyuyan insanların üstünden atlayarak yürüyorduk. Bu insanların üstüne çoğu zaman sağnak yağmurlar iniyordu. İnanılmaz dramatik görüntüler vardı. Bu arada bazı çocuklar kendi masum dünyalarının hayallerini kurup oyunlar oynuyorlardı. Oyuncak bebeğinin saçlarını tarayan bir kız çocuğu beni çok etkilemişti. İtiraf edeyim ki o kareyi çekmek için vizörümün arkasından bakarken gözyaşlarımı tutamadım. Şimdi o kız çocuğunun akibetini, nerede ne durumda olduğunu National Geographic’ın Afgan kızı gibi merak ediyorum. Umarım hayatında her şey yolunda gidiyordur. Umarım anne olmuş, şimdi kendi bebeğinin saçlarını tarıyordur.



Göçün ardından Türkiye’de ve dünyada neler değişti? Globalleşen mavi küre soydaşlarımıza ne getirdi ne götürdü bu süre zarfında?



Şimdi geriye dönüp baktığımda rüya gibi geliyor. O günden bu yana çok şey değişti. Birincisi ve en önemlisi Bulgaristan’da rejim değişti. 1989 göçüyle birlikte Bulgaristan sınırı Türkiye’nin yumuşak karnı olmuştu. Bugünkü Kuzey Irak sınırı kadar risk teşkil etmese bile oldukça hassastı. İkincisi Bulgaristan AB ülkesi oldu. Demokratik Bulgaristan kendi siyasal hatalarıyla cesaretle yüzleşti. İlk demokratik Cumhurbaşkanı Jelyu Jelev, Türk kökenli yurttaşlara uygulanan asimilasyon politikasını ve sonuçlarını Bulgaristan tarihinin en karanlık dönemi ilan etti. Geçip giden zaman içinde Bulgaristan sınırı Türkiye’nin en güvenli sınırı oldu. AB’ye katılım süreci içinde Türkiye, Bulgaristan’dan büyük destek gördü. Zorunlu göçe tabi tutulan soydaşlarımıza yeniden Bulgaristan yurttaşı olma hakkı tanındı.




Göç’ün yolunun hikayesini gözler önüne seren fotoğraflarınızın hangi koşullarda ortaya çıktığını etraflıca anlatır mısınız?



Göçün Orta Yeri Hüzün sergisinde yer alan fotoğraflarım, 1989 yılında Bulgaristan’dan zorunlu göçe tabi tutulan soydaşlarımızın o dönemde yaşadıkları drama aittir. Bu göç dalgasının Türkiye, Bulgaristan’la sınırı olan Edirne ve Kırklareli illerinde karşıladı. Tabi kapıkule kara ve demir yolu, bu göç hareketliliğinin en yoğun yaşandığı mekânlardı. Fotoğraflar da bu mekânlarda çekilmişlerdir. Zorunlu göç, 1989 yılının mayıs ayı ortalarında başladı. Bulgaristan’dan gönderilen birkaç aile ile ilk işaretini vermişti. Edinilen bilgiler bu göçün birkaç aile ile sınırlı kalmayacağı, arkasının geleceği yönündeydi. Bu ilk bilgiler bize abartılı geliyor, ciddiye almakta zorlanıyorduk doğrusu”¦ Mayıs ayı sonlarında içi göç insanlarıyla dolu tren, çığlığını atıp Kapıkule’ye perona yanaşınca, durumun ciddiyeti anlaşılmaya başlandı. Bu ilk trenden sonra göç hızını temmuz ayı sonlarına kadar kesmedi. Bu süre içinde yaklaşık 350 bin soydaşımız Türkiye’ye göç etti.



Size göre “gö甝olgusunun toplumsal anlamda yarattığı değişim ve gelişim ne yönde oldu. Bu durumu gözlemlerinize dayanarak irdeler misiniz?



Bulgaristan’da Jivkov yönetiminin yarattığı 1989 zorunlu göçünü sahiplenmek, göç mağdurlarını savunmak Türkiye’de milliyetçilik akımını güçlendirdi mi? Güçlendirdiğini söyleyebilirim. Bu yaklaşıma Bulgaristan ve Türkiye taraflarından bakmak istiyorum. Bulgaristan tarafından bakınca, bu ırkçı politikayı sosyalist yönetimin uygulamasıdır. Marksist Leninist öğretinin önerdiği halkların kardeşliği ilkesine göre bu olanı biteni nasıl açıklamakta zorlanınız? Çünkü Marksist Leninist öğreti tersini öngörüyor. Türkiye tarafına gelince; yakın tarihin yaşanmış en büyük göç olaylarından biri olmasına karşın, olayın öylesine büyük bir milliyetçilik aksiyonu yarattığını söyleyemem. Bu durum; Türkiye’nin ideolojik reflekslerinden çok, toplumun gelenekleriyle beslenen ortak değerlerini yükseltti. Yine yakın tarihte Kuzey Irak sınırında peşmerge göçüne, Yugoslavya’daki kanlı katliamlarla sürdürülen etnik temizlikten sonra Bosna Hersek ve Koskova göçlerine de Türkiye ev sahipliği yaptı. Bütün bu olaylarda bu insanlara kucaklarımızı açtık, imkânlarımızı seferber ettik. İşimizi, aşımızı paylaştık. Bu refleksimizi sadece milliyetçilik ideolojisi ile temellendirirsek, yanlış iz sürmüş oluruz. Bu 1490’larda başlayan İspanya’dan kovulan Yahudileri kabul etmemize kadar uzanan bir gelenektir. Bana göre de övünülecek toplumsal bir erdemdir.



Belgesel fotoğrafçılık adına bu çok değerli fotoğraflarınızla ölümsüzleştirdiğiniz bu proje için sizi kutluyorum. Bizi kırmayıp röportajımıza zaman ayırdığınız için de çok teşekkür ederim.




Röportaj: Birgül ERKEN




























FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Behiç Günalan : Çeltik Tarlaları
Kırk Yiğidin Efsanesi Kırkpınar : Behiç Günalan





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Behiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri HüzünBehiç Günalan : Göç'ün Orta Yeri Hüzün