Kategori arşivi: MART 2009 SAYISI – MARCH 2009 ISSUE

Merih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa Dair




Merih Akoğul ile edebiyata, sanata ve fotoğrafa dair”¦




“Bir fotoğraf ne kadar geç eskiyorsa, ne kadar uzun dolaşımda kalıyorsa, o fotoğraf o kadar iyidir.”




“Her sanatçı hayata gözlerini biraz buruk kapatır, biraz sancılı belki de. Sanat belki de böylesine bir yangındır yer yer, kim bilir! Ya da yarım bir öyküdür dilinize kadar gelip geri kaçan, tasviri, tabiri olmayan. Aşkküre’de, “mükemmel olanın” çatlaklarını, ‘Sanki’de “tarifsizliğin tarifini” dile getiren, üretenin ve sanatçının ancak ölünce anlaşılabildiğini, değerinin ancak o vakit verildiğini, sancılı bir umutla bilen ve bile bile yola devam edendir “O”




Söyleşi ve söyleşi fotoğrafları: Pınar DAĞ




İş, güç ve şehrin yükünden sıyrılıp, insanların arasına karışmak, Merih Bey’in de belirttiği gibi “ Aylak Adam” olmak, tutkulu olmayı hatırlatıyor, çürüyen, benzeşen ve yok olana karşı. Yağmurlu bir gün daha ve Fransız Kültür Merkezi girişinde karşılıyorum kendisini, gezilen sergi sonrası, sakin olacağına kanaat getirdiğimiz kafeteryaya iniyoruz. İlk 15 dakikadan sonra kayıt cihazı duruyor J ardından küçük Fransız çocuklar susmamacasına bize eşlik ediyor. Biz söyleşiyi bitiriyoruz ama onlar coşkularını saçmaya devam ediyor! Tabii olan bize oluyor, konuşulanlar ancak kayıt cihazında temize çıkıyor! J








Pınar Dağ: Merhaba Merih Bey! Uzun yazışmalardan sonra sizinle bir araya gelmiş olduğumuza gerçekten sevindim. Size dair konuşulacak birçok şey var. Onlar arasında önceliği vermek istediğim, engelli çocuklara yönelik olan projeniz “Ba-şar-mak”. Bu konuyu çalışma nedeninizi, “Gündemde tutmayı hedeflemek ve sosyal duyarlılığı artırmak“ olarak ifade etmiştiniz.



Merih Akoğul: Çocuklardan başlayayım. Ben mutsuz bir çocuktum ve kendi çocukluğumdan hiç keyif almıyordum. Onun da sebebini zaman geçtikçe şöyle anladım. Aslında bugün ne hislerim varsa çocukken de onlar vardı. Ama dile getiremiyordum. En büyük problem buydu benim için. Bir ifade sorunum vardı. Ve bu ifade sorunu bende bir sıkıntı yaratıyordu. Tüm çocukluğum boyunca bunu, bana sıkıntı veren bir pelerinin ağırlığıyla yaşadım ve kendimi hep mutsuz hissettim.



Pınar Dağ: Kendinizden mi sıkıldınız?



Merih Akoğul: Kendimden değil”¦ Anlatmak istediklerim ile dünyayı algılama biçimim ve hissettiklerim, dile getirmek istediklerim arasında büyük bir uçurum yaratıyordu. Bundan ötürü sıkılıyordum.



Pınar Dağ: Kaç yaşında bunu fark etmiştiniz?



Merih Akoğul: İlkokul dönemiydi ve 7 yaşındayım. O tarihten itibaren diyelim. Çünkü o yaşlarda kimse sizi dinlemez. Anneniz-babanız dinlemez, öğretmeniniz dinlemez. Ben de yazardım. Kendimce iyi de yazardım ancak kompozisyon derslerinden, yalnızca ilkokul da değil, ortaokul ve lise yıllarında da umduğum notları alamazdım. Ama ilginçtir ki, ilkokuldan ta üniversiteye kadar tanıdığım arkadaşlarımın arasından tek yazar ben oldum. Demek ki sistem ve sisteminin; özel öğrencilere bakışı çok sıradan. Çünkü ben kendimi özel bir öğrenci olarak görüyorum, yani yazmak konusunda özel buluyorum. Ama sistemler, genelde farklılığın asla altını çizmek istemez. İşte belki de sıkıntımın sebebi buydu. Kendimi ifade edemeyişimin sebebi hem malzememin yetersiz olmasıydı, hem de beni dinleyecek birisinin olmamasıydı. Yani bir platformum yoktu. Bir de 8 yaşında bir çocuk ne kadar yazar olabilir, ne kadar fotoğraf çekebilirdi ki… Şimdi ben 45 yaşındayım, 3 yıldır evliyim ve çocuğum yok. Eşim ile yaptığımız evlilikte de çocukla ilgili bir tasarımda bulunmadık. Yani hiç düşünmedik, belki de biz kendimizi hâlâ çocuk gibi görüyoruz. Ama bu çocuklarla ilgilenmiyorum anlamına da gelmemeli. Komşu çocuklarını, sokakta oynayanları, yeğenimi ve Anadolu’daki çocukları çok seviyorum. İnsanlar çocuk hayalini kurarken asla çok inatçı, çılgın, yaramaz, dahi çocuklar doğabileceğini düşünmüyorlar. Birde engelli çocuklar var. Ben onlara işaretli çocuklar diyorum ve benim hayatımdaki en önemli çocuklar onlardır.



Pınar Dağ: Neden?



Merih Akoğul: Onları, Tanrı’nın işaretlediği çocuklar olarak görüyorum. Daha değerliler. O çocukların hiçbirinin engeli kendilerinden kaynaklanmıyor. Doğum sırasında boyunlarına kordon dolanıyor oksijensiz kalıyorlar, annelerinin kullandığı ilaçlardan etkileniyorlar, akraba evlilikleri var, bazen Down Sendromunda olduğu gibi kromozom sayısı etken oluyor. Şimdi bu çocuklar benim için çok daha özeller. Projelerimi bitirdikten sonra bana “Neden engelli çocuklar?” ya da “Ailenizde engelli kimse var mı?” diye kaç kez soru geldi. İlle böyle bir şey mi beklemek zorundayız. Yani ülkeyle, vatanla ilgili düşünebilmek için bir çocuğunuzun şehit mi düşmesi mi gerekir? Engellilerle, Down Sendromlularla ya da Otizmle ilgilenmek ve bunlara yönelik projeler yapmak için mutlaka ailenizde bir engelli olması gerekmiyor. İnsanoğlunun başına bir şeyler gelmeden olayların farkında olması gerekiyor.



Pınar Dağ: Duygudaşlık (Empati) kurmak yani”¦



Merih Akoğul: Şöyle ki ben bunu başardım. Zaten projenin adı “Ba-şar-mak” idi ve ben kendi adıma bunu yaptığıma inanıyorum. İlkokul çağındaki engelli çocukların ayakta kalma, başarma, bir şeyleri gelişerek yapma serüvenlerini içeriyordu bu proje. Orada fizyoterapistler, hekimler, öğretmenler, uzmanlar var. Engelli olan çocuklar çevrelerindeki insanlarla ve arkadaşlarıyla ilgili olarak bizlerin asla bilemeyeceğimiz, hissedemeyeceğimiz kadar çok şeyi biliyorlar. Bu tabii ki çok önemli bir şey. İşte onların fotoğraflarını çekerken, belki de çocukların dış dünya ile ilgili olan bağlantılarını biraz daha ortaya çıkarmış oldum.



Pınar Dağ: Sizce nasıl bir etki yaratıyor, engelli çocukların dünyasında,“fotoğraf çekmek”?



Merih Akoğul: Ben fotoğrafları Adana’da, Fehmi Kaya Özel Eğitim Merkezi’nde çektim. En azından kitaba kadar olan kısmı için 2 sene boyunca 8 kez gittim. Daha sonra da devam ettim çalışmama. Ancak birazdan da belirteceğim şartlar izin verseydi, destekler biraz daha fazla olsaydı bu işlerin devamı projeleri de yapmış olacaktım. Şimdi şöyle bir düşünün; Adana’nın, Yüreğir ilçesine, çocukların yanına, üstünde yeleği, boynunda fotoğraf makinesi, ceplerinde filimleri olan bir adam gidiyor. Onlar için alışılmadık bir görüntü. Farklı bir şeyler olduğunu anlıyorlar. Sonra yavaş yavaş senin ne yaptığını görüyorlar, elinde makine bir takım fotoğraflar çekiyorsun. Sonra onlar baskılara, sergilere, kitaba dönüşüyor, çocuklar o zaman kendilerini gazetelerde ya da canlı olarak televizyonda, gazetelerde gördükleri zaman çok mutlu oluyorlar. Mesela açıyor gazeteyi çocuk, İbrahim Tatlıses var, Hülya Avşar var ve bir bakıyor kendisi de onların yanında. Bunların çocuklar üzerinde önemli pozitif etkileri olduğunu düşünüyorum. Düşünün televizyonda o tanıdığı, gördüğü insanlarla birlikte kendini görüyor. Bu muhteşem bir şey!



Pınar Dağ: İç dünyalarını etkileyip, özgüven mi sağlıyor?



Merih Akoğul: İç dünyasını etkilediği kesin. Daha sonra bu projenin sonunda da çocuklara, 5 – 6 tane makine verip, “İki dünya arasında” adlı sergiyi yaptık. İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde, Ara Güler’den sonra bu çocukların fotoğraflarından oluşan bir sergiydi. Onlar dünyalarını filmlerin üzerine çektiler, tam kadraj olarak bastık, müdahale etmedik. İlk proje olan “Ba-şar-mak” ve ardından “İki Dünya Arasında” çalışması çok olumlu tepkiler aldı. Uzun soluklu olması, belgeselliği ve sanatıyla Türkiye’de yapılan en kapsamlı ilk işlerden biriydi. Ve daha sonra bazı fotoğrafçı arkadaşlarım ve öğrencilerimden; yaşlılar, sağır ve dilsizler, Down Sendromlular, kanserli çocuklarla ilgili projeler gelmeye başladı. Eğitimciliğim kadar diğer sevindiğim noktalardan biri de, yaptığım çalışmalarla bu konuda öncülük etmiş olmamdır.



Pınar Dağ: Açıkçası sanat giderek sanatçı için, proje giderek proje takip edenler için yapılıyor hale geldi. Evet, proje harika, sosyal mesaj dolu ancak gerçekten bu çocuklarla ilgileniyor mu sanatçı, sanat yapan sizler. Yankısı ne oluyor”¦ Yarım yankı buluyor olması sizi yaralıyor olmalı”¦



Merih Akoğul: Tabii ki. Beni yaralayan en büyük şey, etrafımızda bir sürü hayırsever var. Parası olan insanlar var vs. Benim o kitabı çıkarmak ve sergiyi yapabilmek için ne kadar destekleyici peşinde koştuğumu yakın çevrem biliyor. Yani bir kolyeye, 20 kişiye verilen bir akşam yemeğine çok rahat bir kitap çıkıyor ve sergi yapılabiliyor. Yani işte iki tane harcamadan insanlar fedakârlık yapsa neler oluyor. O kadar komiktir ki, hocası olduğum Eyüboğlu Eğitim Kurumları, fotoğraf sergisine sahip çıktı, Bilgi Üniversitesinde, Bilgi Eğitim’de ders verirken de bir Turizmci Bey, öğrencim, orta ölçekli bir şirket sahibi, bu projeye inanarak yakın çevresini işe ortak etti. Kendisinin aracılığı ile o kitabı yapabildik. O büyük holdingler ve daha birçoğuna bu işi para karşılığında yapmadığımızı ifade etmeme rağmen destek verilmedi. O kadar duyarsızlar ki. Bugün o projenin 2. ve 3. ben çıkaramadıysam -ki 2001 de başladı 2003 kadar- sebebi ben değilim. Ben bir hocayım, sanatçıyım. Yani ben yazı yazarım, eğitim veririm, sergilerimden işler satarım ve buradan gelen para bellidir. Gelen para belki yani Adana’ya uçakla götürür ama getirmez. Ya da götürür-getirir ama oteli karşılamaz. Hadi onları da sağladığını düşünelim, ancak sergiye dönüşmesi için daha büyük bir bütçeye gereksinim vardır. Bugün ortalama bir sergiyle, kitap albüm yapmaya karar verdiğinizde, en az 15 bin ile 20 bin Euro’yu gözden çıkarmanız gerekir. Bu çok önemli bir şey, işte bunu sahiplenecek insanlar ne yazık ki yok.




“Bu ülkede karşılıksız hayır işlerinin olacağına asla inanmıyorum.”




Pınar Dağ: Ne öneriyorsunuz…?



Merih Akoğul: Ailelerinde bir engel durumu olmadan bunları fark etmelerini. Mesela bize,


bir araba çarptığında biz hemen heybenin öbür tarafına gidiyoruz. İşte ondan sonra sokakta ki küçük bir tümsek, dağ gibi geliyor insana. Ya da parmağınız kırıldığında, düğmenizi ilikleyemediğinizde, imzanızı atamadığınızda, fermuarınızı çekemediğinizde, saçınızı tarayamadığınızda, yıkanamadığınızda ya da tuvalete gidemediğinizde bunu daha iyi anlıyorsunuz. İşte gerçek duygudaşlık (Empati) denen şey, insanların başlarına bu tarz felaketler gelmeden, işin içinde bulunabilmesidir.



Pınar Dağ: Çok üzücü onca emeğe ve mücadeleye rağmen yapılan işlerin destek göremeyişi”¦



Merih Akoğul: İşte yaptıklarınızın yeterince karşılık görmemesi, yani hep böyle durumlarla karşı karşıya kalmanız, ülkenizi sevmenize rağmen çoğu kereler keşke başka ülkede olsaydım dedirtiyor. Sosyal yapılanmaları daha sağlam ülkelerde bununla karşılaşmayabiliyorsunuz. Görünüşte çok fazla merhametli bir yapımız var ülke olarak, ama bunu özele indirgediğinizde somutlaştırdığınızda karşılık görmüyor. İnsanlık için yaptığınız işte bile, size hırsız gibi bakıyorlar proje önerip para istediğinizde. O yüzden Türkiye’de sosyal bir kurumdan bir destek almanız (adamınız yoksa ya da oradaki kişiye maddi menfaat önermezseniz) imkânsızdır. Nereden mi biliyorum, bu kadar ortalarda bu işleri yaparken kimsenin oralı olmamasından. Osmanlı’dan gelen çıkarcı, menfaatçi, loncacı, ağalık ve sömürü düzeninin devamı, siyasal oluşumlar içinde bugün dahi aynı biçimde yaşanmaktadır. Bu ülkede karşılıksız hayır işlerinin olacağına asla inanmıyorum.



Pınar Dağ: Yalnızlaştırılıyorsunuz…



Merih Akoğul: Projelere verilen değer ve yaklaşımlara rağmen bu işleri yapmayı neden sürdürdüğünüzü sorguluyorsunuz. Oysa desteklendiğinde öyle çok geri dönüşümü var ki bu sponsorluk işlerinin. Bir gazeteye vereceğiniz tam sayfa ilanın parasıyla, 20 tane fotoğrafın çerçevesini, baskısını yaptırıp küçük ölçekli bir kitap çıkartabiliyorsunuz. Yani siz bunu yaparak hem sosyal bir iş yapmış, hem sanata ve sanatçıya destek vermiş oluyorsunuz, hem de masrafınızı isterseniz vergiden düşebiliyorsunuz. Herhalde birileri zamanında bu insanlardan büyük paralar alıp kötü işler yaptılar ki, onlar da acısını böyle alıyorlar.




Anadolu’nun Modernizm’den, Postmodernizm’e geçtiği, AKP’nin yeni siyasal iktidar olarak gelişiyle, nasıl muhafazakârlaştığının, ister /istemez, hafif bir kara mizah ile görüntülendiği bir iştir ‘Sanki’.”




Pınar Dağ: “Sanki ”projenizle neyi hedeflediniz?



Merih Akoğul: 20. Yüzyıl’da Anadolu’nun, İstanbul hariç, 20 ayrı yerinin, siyah beyaz fotoğraflarından oluşan bir seçkidir, bir panoramadır bu çalışma. Anadolu’nun Modernizm’den, Postmodernizm’e geçtiği, AKP’nin yeni siyasal iktidar olarak gelişiyle nasıl muhafazakârlaştığının, -ister istemez- hafif bir kara mizah ile görüntülendiği bir iştir. Tarihi giderek kaybolan, belleğini yitiren bir Anadolu’nun, derinde yatan bir hüznüyle harmanlanmış bir ağıt, bir çeşitlemedir diye açıklayabilirim. Ya da açıklayamadığım için “Sanki” dedim J



Pınar Dağ: Mizah derken?



Merih Akoğul: Yani çok komik şeyler var ortada. Kurbanlık satılan yerin çiziminin mükemmel oluşu, telefon trafosuna çizilmiş kolları olmayan bir derviş figürü, Erzurum’da bir vücut geliştirme merkezinin tanıtım posterinde zenci bir tipleme kullanılması. Ya da Bush’un bir fotoğrafı üzerine pislemiş güvercinler. O fotoğraf yurt dışında da çok tuttu. Taraf gazetesi bastı burada. Bu tarz şeylerin içersinde işte müthiş bir mizah var. Bakanı gülümsetiyor yani. Yeni oluşumlar, tezler anti-tezler ve değişim!




Pınar Dağ: Ülkelerin popüler yönde değişiminden bahsediyoruz”¦



Merih Akoğul: Vücuda da yeni bir mikrop girdiğinde, antikorlar hemen ne oluyor burada diyerek devreye giriyorlarsa! İşte her şeyin bir dengesi var. Yani giren madde ile onun vücutta yaptığı rahatsızlık, belirtiler, hastalanma ve iyileşme süreci var. İşte o akışın içinde, anlar üzerinden görüntüler bulmak istedim ve fotoğrafik dengeler kurmaya çalıştım.



Pınar Dağ: Çalışmalarınız hep belgesel odaklı oluyor değil mi?



Merih Akoğul: Genellikle ama başka bir ruhum, ikinci bir dünyam daha var, orada da düşünce ve kavram odaklı başka işler var. Evet, bu tip serilerim belgesel. ‘Sanki’, hepsi film olan 20 bin siyah beyaz fotoğrafın içinden seçildi, içinde belirli bir bütünlüğe bakıldı ve o ortak duyguyu verecekler bir araya getirildi. Böylece hem bir sergi, hem de bir kitap oldu ve Türkiye’de ve Avrupa’da sergilendi.



Pınar Dağ: Tam kitaplarınızdan söz ederken bir şey çok dikkatimi çekti sizinle ilgili. Çalışmalarınızı hiç internete saçmamışsınız. Sanatçı için internet, maliyetsiz reklâm aslında birçok yönüyle. Siz hep kitaplara yönlendiriyorsunuz bizleri. Gelin beni sayfa aralarında izleyin der gibisiniz.



Merih Akoğul: Şöyle belirteyim, sitelere röportaj vermem çok nadirdir. İşte böyle sizinki gibi kıramadığım durumlar olur. İnternet üzerinden web siteleri yol yordam bilmeyenlerin çiftliği gibi kullanılıyor. Bir sürü cahil adam atıp tutuyor, bu platformlar benim çok hoşuma gitmiyor. Gerçek yapıtlara böyle çok kısa sürede zahmetsiz yaklaşıldığında, ulaşan kişi değerini bilemiyor. 10 senede yazılmış şiir kitabı, emeksiz 10 dakikada okunuyor, üzerine ahkâm kesiliyor, canı sıkılan birileri de ona katılıyor ve başlıyor savaş. Gerçekten iyi şeylere zor ulaşılır ve bu kadar kolay tüketilemez. O kişilere sorun, bir kez hiç bir kitabın ardına düşüp kitapçı kitapçı gezmişler mi. Benim elimden, en az 5.000 kitap geçmiştir ve bu benim gururumdur; ama başkaları için külfet ya da enayiliktir. Bazı kitaplar -aynı bazı gizler gibi- asla internette dolaşıma çıkmayacaklar ve yemek ısmarlar gibi bilgileri internetten almaya alışmış insanlar tarafından görülemeyecektir. Şu anda yayımlanan kitap sayım 13 oldu. Sadece fotoğraf kitapları değil tabii ki, çocuk kitabım var, deneme, şiir kitaplarım var. 10 kadar yeni kitap üzerinde de yavaş yavaş çalışıyorum.




Pınar Dağ: Edebiyat ve fotoğraf birlikteliği ile ürünler veriyor gibisiniz?



Merih Akoğul: Bir de müzik var. Yani fonda her zaman müzik vardır. Bir müzik aleti çalmıyorum ancak müzik hayatımın her alanında var. Caz müziği ve klasik müzik daima yaşamımın içindedir. Müzik setim için ciddi yatırımlar yapmışımdır. Mesela telefonumun üzerinde ki görüntüm müzik setimdir. İki pikabım, 2500 tane cd’im ve plaklarım var. İstanbul Hi Fi Kulübü’nün genel sekreteriyim. Dünyada üretilen müzik sistemlerini çok yakından izler ve bilirim.



Pınar Dağ: Türk arşiviniz de var mı, Türk musikisi mesela?



Merih Akoğul: Elbette var… Bülent Ortaçgil de vardır Mercan Dede de. Süryani müziği de vardır, Tamburi Cemil Efendi de, Melihat Gülses de, Bizans müziği de… Ancak ana konum caz ve klasik müzik. Yıllarca bu müzik türleri, konserler ve cd’ler üzerine de hatırı sayılır miktarda yazılar yazdım. Eskiden konser fotoğrafları da çekerdim. Müziği kaçırdığımı görünce, oturup izlemek isterdim. Yine yapamadım, yazarlığa başladım bu kez. Stüdyo İmge, Çalıntı, Jazz gibi dergilerde sürekli müzik yazıları yazdım. Hâlâ haftada ortalama iki konsere giderim. Caz ve Klasik Müzik Festivali’nin müdavimiyimdir. İKSV çalışanları, neredeyse ilk gençliğimden bu yana tanır beni. Hepsi dostlarım, arkadaşlarım olmuşlardır.



Pınar Dağ: Sizde hangisi hangisini doğuruyor; fotoğraf edebiyatı mı, edebiyat fotoğrafı mı?



Merih Akoğul: Bir kitap okuduğumda, bende yarattığı etki ile fotoğraf çekmeyi isterim. Bir müzik dinlediğimde üzerimde yarattığı etkiyi kullanır şiir yazarım. Böyle oluyor. Birçok sanat çeşidinin en güzel yanı, birbirlerini tetiklemeleri ve birbirlerine dönüşüyor olabilmeleridir.




“O kendime ait saatlerim genelde yalnız, tıpkı Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı gibi önümden geçen insanların ardındaki trajedileri görmeye çalışıyorum. Ama belki de hayattan kopukluğumu gizlemek için yapıyorumdur tüm bunları; bilinmez.”




Pınar Dağ: O zaman her şeyden önce düşünce gücü var”¦



Merih Akoğul: Kesinlikle. Her şeyden önce düşünce gücü var, ardından da fikir, çalışma ve azim var. Her şey bunun ardından geliyor. Sanılanın aksine dünyanın en büyük gücü para değil, bilgidir.



Pınar Dağ: Merih Bey, siz 10 parmağında 10 hüneri olan sanatçılardansınız. Bu biraz zor olmalı?



Merih Akoğul: Bu doğal ve zaman içinde olan bir şey. Ben müzikten de anlıyorum, edebiyattan da anlıyorum, sanat tarihinden de anlıyorum. Yani bunların hepsi bana inanılmaz bir haz veriyor. Bilmenin (ve daha öğrenecek çok şey olmasının) hazzını seviyorum. Çünkü evrendeki her şey birbiriyle bağıntılı. Teknik Üniversite’de öğrendiğiniz, Entropi ya da Görecelilik Teorisi ya da Kuantum Fiziği, bir gün düşüncenin ya da sanatın açımlanmasında kullanılabiliyor. Bir kişi, Stefan Hawking’i kavrarsa, fotoğrafta zaman kavramını daha iyi anlayabilir. Newton’u ya da Barthes’ı da okursa fotoğrafa bakışını daha ileri noktalara götürebilir. Ben her şeyimi kitaplarıma borçluyum. Zengin bir kütüphanem var; eve ayda en az 50 kitap giriyor.



Pınar Dağ: Çok yönlülük bazen hayatla bağları koparabiliyor. Sizde nasıl bu?



Merih Akoğul: Yok aslında hayatla kopuk yaşamıyorum. Her ay en az 3 konferans (Yapı Kredi ve Aksanat’ta sürekli etkinliklerim), duruma göre en az üç okulda ders (ama artık azaltıyorum), Fototrek ya da bazı özel kurumlarda seminerlerim. Ortalama saat 3.00’te uyuyor, sabahları da erken kalkmaya çalışıyorum. Dört ila altı saat arası normalde uykum olur. Gündüz, deliler gibi sokaktayım. Bazen bir yazar, bazen bir fotoğrafçı gibi yaşamın önümden akıp geçişini izliyorum. Toplantılar, görüşmeler ve projelerden arta kalan zamanlarda kıyılarda dolaşıyorum, küçük kahvelerde oturuyorum kitaplarımı okuyorum, yağmurda geziniyorum, fotoğraflarımı çekiyorum, notlarımı alıyorum. O kendime ait saatlerim genelde yalnız, tıpkı Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı gibi önümden geçen insanların ardındaki trajedileri görmeye çalışıyorum. Ama belki de hayattan kopukluğumu gizlemek için yapıyorumdur tüm bunları; bilinmez. Genelde yalnız bir adamımdır ve bilirsiniz ki en büyük yalnızlıklar, kalabalıklar içinde yaşananıdır. Bir de Çehov’un söylediği var, benim çok sevdiğim; “Nasıl yalnız yatacaksam mezarımda, öyle yalnız yaşıyorum.” Ama bunları derken bana beş yıldır sabırla katlanan eşime de haksızlık yapmak istemiyorum.



Pınar Dağ: Sizi ne tetikliyor, çok mu tutkulusunuz yaşama ya da yaptıklarınıza dair?



Merih Akoğul: Üretme heyecanı demeliyim. Üretme heyecanını yapan da, yeryüzünde yapılmış olan güzel eserler ve o eserlerin kişiye verdiği coşkudur. Bana da “benzerlerini yapma isteği” veriyor olmasını söyleyebilirim.



Pınar Dağ: “Ben öleceğim, eserlerim kalacak” gibi bir üretme duygusu sanırım”¦



Merih Akoğul: Zaten ölünce kalacak, anlaşılacak bunlar; bugüne değil, yarına… Neden Doğu cenazelerinde çok ağlanır biliyor musunuz; çünkü Doğu’da, yaşayan insanlarının varlığına pek aldırılmaz. Yeterli değer verilmez. İşte bu yüzden ölümü kabul etmemeler, tabutlara sarılmalar, ağıtlar yakmalar ve “Beni de yanına al!” demeler, sürüp gider cenazelerde. Benim anlayamadığım, böylesine kaderci toplumların (yani genel olarak Müslümanlardan söz ediyorum Doğu derken), nasıl olup da ölümü kabul etmiyorlar. Bir İngiliz’in ya da bir Japon’un yakını öldüğünde neden bu krizler yaşanmıyor. Onlar daha mı az üzülüyorlar, sevdiklerinin yok oluşlarına… Bir de isyan var doğunun gönlünde.



Sanat yapıtını oluştururken, bugünle birlikte yarını da hedeflemek gerekiyor. Bugün için yapıyorsanız, sizle de onlar da kaybolup gider; ancak yarını unutmadan yapıyorsanız, siz gitseniz de onlar sizin adınıza yaşamaya devam eder. “Sen öldükten sonra eserlerin yaşıyor ise, sen de yaşıyorsun demektir.” Birçok insan var mesela, kendisini yaşıyor sanıyoruz ama ölü. İnsanları ürettiklerinizle coşturmanız, harekete geçirmeniz gerekiyor. Ondan sonra varlığınıza inanıyorlar ve kabul ediyorlar. Ben Orhan Veli’yi tanımadım, Nazım Hikmet’i, Behçet Necatigil’i de… Onların verdiği enerjiyle bir Türk insanı olarak ben, bir şeyler yapmışsam, gelecekte birilerinin de benim yazdıklarımı ve çektiklerimi bulup harekete geçme ihtimali vardır diye düşünüyorum. Bu benim en büyük tesellim. Yoksa gerçekten boşa çalışıyoruz.



Pınar Dağ: Kelebek etkisi aslında”¦



Melih Akoğul: Evet, bir çeşit… Viyana’yı bir proje olarak çalışmam gibi. Bir Türk Viyana’yı anlatmış; ilginç değil mi… Gelecek kuşaklarda kimbilir ne etki yapacak. Bekliyorum.









Pınar Dağ: Dikkatinizi mutlaka çekmiştir. İnsanlar hobilerini meslek olarak seçme mücadelesi verip, kurumsal işlere bulaşmak istemiyor. Özellikle müthiş bir patlama var gençler arasında güzel sanatlar, fotoğrafçılık, iletişim, sanat tarihi vb… meslek bölümlerine gitmek gibi. Piyasaya her yıl binlerce öğrenci pompalanıyor. Bir eğitimci olarak bunu nasıl görüyorsunuz?



Merih Akoğul: Şimdi size, yani Fotoritim’e yetiştirmeye çalıştığım bir yazı var. Heyecanla yazıyorum. Önce bir fotoğraf eleştirisiydi ancak daha sonra ister istemez bir fotoğrafçı eleştirisine döndü. Orada fazlasıyla detay verdim. Ama bakın dünyada üretimsiz tüketim (iyi anlamda söylüyorum, sanat konusunda muazzam bir şey) isterdim ki ben sadece konserlere gideyim, sadece sergileri izleyeyim, sadece kitaplar okuyayım, sadece filmler seyredeyim, başka bir şey üretmeyeyim. Yani başka işler yapıp, sanat konusunda daha çok keyif alabilmek için de pasif konumda kalıp sadece tüketici olmayı isterdim. Ama insan öyle ilginç ki, hani biraz önce belirttiniz ya “ne sizi ayakta tutuyor ya da ne tetikliyor, nereden geliyor bu coşku diye” bende bunu yapan şey sanat yapıtları. Ama öyle ilginç ki, iyi bir konsere gittiğinde, sonrasında da eve geldiğinde saksafonla aynı şeyi çalmak istersin; bir romanı okuyup bitirdiğinde, ben de öyle yazacağım dersin, bir filmi izlediğinde de yine aynı duyguyu yaşarsın. Bu insanın doğasındadır. Şimdi bunları neden belirtiyorum; bunları yapmanız için illa deha olmanız gerekmiyor. Yeniliklere açık olmanız ve çok çalışmanız gerekiyor. İnsanlar başkalarının fotoğraflarına bakarak üretiyor; o yüzden fotoğraflar birbirlerine benziyor. Özellikle, photoshop’un yaygınlaşması ve hayatların içine girmesi; fikirlerin hep geride kaldığı ve başkasından kopyalanmış işlerin yapılmasına neden oldu. Peki, bunları yapanlar kim? Çoğu amatörler ve bu işi hobi olarak yapanlar. Bakın dünyada ki en güzel şey amatörlüktür ve birçok şeyi ihtirassız biçimde, hobi adına yapmaktır. Ve amatörlerin içinde bilgi ve kültür bakımından o kadar zengin insanlar vardır ki, bunu konularında uzmanlaşmış kişilerde dahi göremezsiniz.



Pınar Dağ: Ancak herkes “amatörüm ben” diyerek sıyrılıyor gibi. Dünyada, amatörlüğe çok da övgüler yağdırılmıyor aslında.



Merih Akoğul: Yok öyle değil aslında. Bizim insanlar kopya işler yaparak amatörlüklerini hiçe sayıp, yetersiz 6 aylık bilgisiyle kendilerini fotoğraf sanatçısı olarak ortaya koyup, ustalarını hocalarını ezip, hiçbir sergiye gitmeyip, kitap okumayı enayilik sayarak, emek vermeden, pişmeyi beklemeden, az önce belirttiğim gibi internet ortamında kopya işlerle uğraşarak site ağabeylerinin gözetiminde, site babalarına, site ağalarına yalakalık yaparak ve kendi fotoğraflarının, ne kadar tıklandığına bakarak hayatlarını geçiriyorlar. Ben bunlara yokum. Gidin onlara Merih Akoğul’u tanıyor musun deyin, Ahmet Elhan’ı, Alp Sime’yi, Kerim Bora’yı, Ömer Orhun’u tanıyor musun deyin; isimlerini duymuş bile olsalar, çoğunun gözlerinin önüne hiçbir fotoğraf gelmeyecek. Ara Güler’i herkes tanıyor, herkes biliyor. Ama bu insanlar da fotoğraf üzerine kafa yoran, emek veren ve sıra dışı işler çıkaran kişiler. Ben bu cahiller ordusunu, (Kusura bakmayın öyle diyeceğim artık) fotoğrafçı olarak nasıl kabul edebilirim, söyler misiniz?




“UFO’ları şiddetle reddeden ama meleklere inanan, paraya tapan ama şiirden nefret eden, internetteki her şeyi koşulsuz kabul eden ama evine son kitabı iki üç yıl önce alan insanların efendileşti(rildi)ği totaliter bir rejime doğru gidiyoruz.”




Pınar Dağ: Serbest piyasa J Bu aslında iyi bir durumda teşkil etmeli… Bir yerde kırılma noktası gerçekleşiyordur aslında!



Merih Akoğul: Tamam iyi de, ortalık karışıyor. 5 yıl sonra vazgeçecektir. Adam günde 500 tane fotoğraf çekiyor, yine de istediği gibi olmuyor; çünkü ne istediğini bilmiyor. Biz eskiden 80’li yılların başında, 500 fotoğrafı bir yılda çekerdik. Yani daha iyi mi oldu şimdilerde. Fotoğraflarla oynuyorlar. Fotoğraf kalitesi mi arttı? Siz bir çocuğun eline renkli boyalar verin ve hiçbir şey yapmayın. Yani aynı şeyi yapıyorlar. Sistem yok, sanat tarihini bilmiyorlar, fotoğraf tarihini bilmiyorlar, hiçbir kimseyi usta olarak bellememişler, hiç bir şeyi beğenmiyorlar, burunları bir karış havada ve üstüne üstlük fotoğrafçıyım diye geçiniyorlar. Böyle bir şey olmaz. Bakın fotoğraf eğitimi de başka bir şey. Kişi sosyoloji okusa, psikoloji, antropoloji, edebiyat okusa, yine fotoğraflarına yansıyacaktır. Burada yanlış olan bir şeyler var; bu insanlar gerçekten üretmek ve geleceğe kalmak adına bir şeyler yapmak istiyorlarsa düzgün hareket etmek zorundalar. Bu arkadaşlarımız en azından kendi gelecekleri için okumalı, çalışmalı, araştırmalı ve bir yol haritası belirlemelidirler kendilerine.



Pınar Dağ: Eskiden az insan vardı, ancak şimdi çok insan var. Önemli insan azdı ama baskındı; şimdi ise çok insan var, temiz işlerin çıkıp çıkmadığını da tartışmalı.



Merih Akoğul: O kadar az insanın olması da belki kötü bir durumdu; yani makinesi olmaması ya da yeterli ekipmanı bulunmayışı da haksızlıktı belki de.



Şu anki durum neye benziyor biliyor musunuz, özel radyolara izin verilmesine. Çok büyük protestolar yapıldı, hatta antenlere siyah kurdeleler takıldı, çoksesliliğin izinde yeni radyolar açılması için. Ben radyo programcılığı ve yayın yönetmenliği de yaptım hayatımın bazı evrelerinde. Şu an felaket bir yayıncılık var. Saçma sapan konuşmaların döndüğü, konuşmayı bilmeyen kişilerin geyik muhabbetleri ile program yaptığı bir radyoculuk anlayışı.



Yani ben şu an ne diyorum biliyor musunuz keşke sadece TRT olsa, 5-6 kanal (Ama şimdiki gibi iktidara peşkeş çekmemesi koşuluyla). Ama giderek uyuşturulan ve zekâ seviyesi sistemli olarak düşürülen halkım ancak bunları anlıyor. Dizilerin, Recep İvedikler’in, mafyatik türkücülerin ve sokak ağzıyla seviyesiz programlar yapan sunucuların ve bazen para, bazen sevgi dilenen omurgasız, sadakaya alıştırılmış toplumun fertlerinin boy attığı televizyonlarda da durum aynı. UFO’ları şiddetle reddeden ama meleklere inanan, paraya tapan ama şiirden nefret eden, internetteki her şeyi koşulsuz kabul eden ama evine son kitabı iki üç yıl önce alan insanların efendileşti(rildi)ği totaliter bir rejime doğru gidiyoruz. Benim teorimdir, insanların birbirlerini yiyeceği “Mad Max” çağına çok yaklaşıyoruz. Herkesin kanallarda radyo programı yapmasından daha farklı bir şey mi sizce, herkesin fotoğrafa soyunmuş olması. “Her ölümlü bir gün fotoğrafı tadacaktır?” öyle değil miydi?




“Maymuna ver makineyi o da çeker; al “P” ayarına, hatta daha bile iyi çeker. Daha yapıcı işler çıkartır çünkü içgüdüsü bizimkinden hep daha ilerdedir. Taklidi de insandan daha iyi yapar.”




Pınar Dağ: Bu bir süre sonra kopup gidecektir öyle değil mi?



Merih Akoğul: Tabii ki öyle. Herkes fotoğrafçı olamaz ki. Şunu atlıyorlar; bu garip bilgisizlikleri ve nesneye yanlış yerden bağlılıkları nedeniyle fotoğraf endüstrisini zengin etmekteler. Cep telefonu değiştirir gibi yeni çıkan makinelerden medet umarak hayallerini kuruyorlar. İnanın bana, bir kamera obscura alıp yani sadece tek delikle, pinhole olarak fotoğraf çekseler; gelmesini bir peygamber gibi bekledikleri makinelerden çok daha fazla yarar görürler. Yine donmamış çocuğa don biçme sendromu!



Pınar Dağ: Öğrencilerinizle nasıl gidiyor?



Merih Akoğul: Vallahi ben anlatıyorum, onlar dinliyorlar; sonuçlarını ilerde göreceğiz. Ben, bu konularda “Adamlar da çıkıp konuşuyorlar!”, biçiminde yanlış anlaşılmalara neden olmamak için dikkatli konuşuyorum. Ancak bazen bu kadar sert ve keskin tepkiler vermemin nedeni, aslında niyetimin iyi olmasıyla ilgilidir. Ara ara hoca arkadaşlarımla konuşuyorum; genel olarak tüm öğrencilerdeki sorun aynı; sıkılıyorlar ve hayattan zevk almıyorlar. Ama defter kalem taşımıyorlar, not almıyorlar, kitap okumak azap veriyor onlara ve hep oldukları yerden farklı yerlerde olmak istiyorlar. Biz böyle değildik, öğrenciyken; en azından umutlarımız vardı. Ben öğrencilerin en fazla %20’sinden verim alabileceğimizi umuyorum, ama en fazla…



Pınar Dağ: Peki dünyada nasıl Avrupa da ya da ABD’de?



Merih Akoğul: Ekonomisi iyi olan ülkelerde bu daha iyi tabii ki, şu an kriz var ama”¦ Ancak beni dışarısı ilgilendirmiyor. Beni Türkiye ilgilendiriyor. Yani Türk fotoğrafçısı ve ilerisi ilgilendiriyor. Yarın öbür gün, Türk fotoğrafçılarının isimlerinin bilindiği bir konuma gelinmesi benim için önemli. İşte bunun için genç arkadaşların bunun peşine düşmesi gerekiyor. Geleneğinin oluşması için, senin bir öncünün, ağabeyinin, hocanın olması gerekiyor. Bunlar olmaz ise hiçbir şey olmaz. Batı’dan alacağımız çok şey var, ama önemli olan onlara neler verebileceğimizdir.



Sistemin çalışması için de birilerinden el almak, birilerine de el vermek gerekiyor. Böylece çark tamamlanacaktır. Hoca ya da öğrenci, usta ya da çırak, okullu ya da alaylı, herkesin bu dünyada bir rolü ve görevi vardır. Bunlar, niceliksel küçük ayrımlardır. Burnu öyle havada insanlar var ki, onların önce yere inmesi lazım, kültürel birikimlerini tamamlamaları lazım. Bir örnek vermek istiyorum, İFSAK benden bir seminer istedi, bu semineri tamamen fotoğraf kültürü üzerine vereceğim. Yani fotoğrafçının kültüre gereksinimi olduğunu, fotoğraflara nasıl bakması gerektiğini anlatacağım. Yoksa artık çekiyorsun, oluyor. Maymuna ver makineyi o da çeker; al “P” ayarına, hatta daha bile iyi çeker. Daha yapıcı işler çıkartır çünkü içgüdüsü bizimkinden hep daha ilerdedir. Taklidi de insandan daha iyi yapar. İşte bununla ilgili hazırlıyorum. Ses getireceğine inanıyorum.





“Fransız şair Paul Valery’nin bir sözü var, şöyle diyor; ‘İlk dize tanrı vergisidir sonrası çaba.’ Ben buna çok inanırım.”




Pınar Dağ: Siz, “Genişaçı, Fotoğraf dergisi ve daha birçok dergiye” ürün verdiniz. Fotoğraf dergileri eriyip gidiyor. Dergiler zor tutunuyorlar, ne diyorsunuz?



Merih Akoğul: Çünkü insanlar sigara alıyor, bira alıyor ama dergi almıyor. Bilmiyorum; belki seyahate, yeni objektiflere ve hafıza kartlarına para veriyorlar ama 6 – 7 liraya dergi almıyorlar. İşte o yüzden cahiller gelişemiyorlar. Genç arkadaşlarımıza da sorduğumuzda, “Ben okumayı sevmem, son okuduğum kitap şu, bilmem ne”¦” diyerek olayı hemen kapatıyorlar. İşte problem burada başlıyor. Tok insana yemek yediremezsiniz. Bir eleme olacağı kesin. Ancak bu kadar eleştirirken aynı zamanda da çok başarılı insanlar da var.



Yaşı 21 ile 35 arasında genç, başarılı, harika fotoğraflar çeken, röportajlar yapan ve projeler çıkartan gençler var. Yavaş yavaş bu işleri yürüten arkadaşların yakın bir gelecekte, yaşlanarak ya da vazgeçerek oyundan çıkanların yerine geçeceğine inanarak. Şimdiden önemli isimler var. Benim Yapı Kredi, Sermet Çifter Salonu’nda yaptığım programlarda en az iki-üç genç arkadaşı çıkartıp lanse ediyorum. Yaptıkları projeleri ve öznel hikâyelerini veriyorum. Ama gerisi umutsuz bir tablo. Bence onlar hiç boşuna zaman harcamasınlar. Yeni bir makine almasınlar ve gidip kitap alsınlar. Dergi alsınlar, zenginleştirsinler kendilerini.



Pınar Dağ: Fotoğrafta zaman kavramını nasıl ele alıyorsunuz? Zamanın içindeki eylemdir hep pozlanan. Aynı şey birçok kez çekilse de zaman hep aynı fotoğrafın ayrı zamanlarını haykırır durur değil mi?



Merih Akoğul: İnsan zaman içinde aynı noktada çakılı ise aynı noktanın üzerinde başka bir noktadan herhangi bir cisimle yan yana gelemez. Bu balistikte de öyledir. Ne hedefin ne de silahın değişmemesine rağmen hiçbir şey aynı anda, aynı delikten geçmez. Geçmemesi ise her şey aynı dahi olsa bile zamanın farklı olmasıyla ilgilidir. Bununla ilgili, Heraklitos’un da belirttiği gibi, “Aynı ırmakta iki kez yıkanamazsın” der. Herkesin fotoğraf adına aynı görüntüleri çekmelerine rağmen, ya da aynı yeri çekmelerine rağmen, bekledikleri/kullandıkları, ışık, açı, zaman fotoğrafta zamanın aslında hiçbir fotoğrafın aynı olmadığını baştan beri haykırmış olur.



Pınar Dağ: Sizde sezinlediğim bir duygu var, çalışmalarınızla resmen periyodik bir düzen içerisindesiniz. Yani insanın hayatı iniş-çıkışları kapsıyor ancak sizde durum biraz farklı sanki. Sistematik gibi!



Merih Akoğul: Fazıl Say dostumdur. Onunla yaptığımız bir sohbette şöyle sormuştum: “Hiç altından kalkamadığın bir eser var mı?” Yok dedi. Ben emindim bu yanıttan. Ama kendimle ilgili olarak emin değilim. O bir dahi. Ama çok çalışkan ve bedelini çok ağır ödemiş bir dahi. Ve inanılmaz özgün bir repertuarı var Şimdi ben şuna dikkat ediyorum. Düşünceye, gelen ilhamı yapıta çevirmeye, okuduklarınızla, izlediklerinizle, dinlediklerinizle ve yazdıklarınızla onların getirilerine hazır olmanız gerekir. Issız bir parktan geçerken her an bir saldırıya uğrama ihtimalini bilir ve hazır beklersiniz ya; imgeler ve ilham da böyle bir şeydir. Fransız şair Paul Valery’nin bir sözü var, şöyle diyor; “İlk dize tanrı vergisidir sonrası çaba.” Ben buna çok inanırım. İlk dizeyi yakaladığımda bir yerlere not alırım. Bu nedenle yanımda bir sürü kalem, not kâğıdı taşırım. İlk dizeyi yazdıktan sonra hemen arkasının gelmeyeceğini iyi bilirim. Belki bunun için 30 yıl gerekebilir. Yeterince yaşayıp, biriktirebildikten ve bunu yazıya dönüştürebildikten sonradır tümü. Hayatım boyunca gittiğim filmler, okuduğum kitaplar, bana gelecek ilhamın işe yarayacak bir şey olduğunun yardımcısıdır. Birer rampadır. Disiplin konusuna gelince; ben dahi değilim çalışarak buraya geldim. Yeteneğimden emin değilim ama inanılmaz çalıştığımı, çok çalıştığımı söyleyebilirim. Hiçbir zaman başarılı bir öğrenci olduğumu düşünmedim; ancak tanıdığım bir sürü insandan çok daha fazla çalıştığımı rahatlıkla söyleyebilirim.



Pınar Dağ: Bu nasıl bir mesaj veriyor”¦?



Merih Akoğul: Yani, eğer bir dahi olmadığını bilirsen çalışırsın. Etraf nasıl da kendinin deha olduğunu sanıp, hiçbir şey olmayan ve çalışmayan insanlarla dolu biliyor musunuz? İlham belirli süreden sonra size uğramaz. Çünkü onu, çalışmadığınız için, yeterince hak etmemişsinizdir. Yağan yağmuru biriktirmek istediğinizi düşünün, kovalarınız yoksa bir araya toplayamazsınız. İşte ben hep öyle bir kovayla dolaşırım. Bilgiyi toplayan görünmez çanaklarla dolaşırım. Sizin de gördüğünüz gibi hep sırtımda çantam, yanımda bir sürü kitap, sürekli fotoğraf makinesini taşırım, sabahlara kadar sürekli çalışırım; saat 3,00’te bana mail atsanız 10 dakika içersinde yanıtını alırsınız.




Pınar Dağ: Sürekli ayakta olma hali yani?



Merih Akoğul: Evet! Benim için hayat hep böyledir. Bakın elimdeki kâğıda. Burada yapacaklarımın listesi var (en az 15 madde). Belki birkaçını yapamayacağım. Ancak ben her gün böyle başlarım güne.



Pınar Dağ: Renkli yazılmış notlar, bir sürü kalemler; hep öğrenci halindesiniz”¦



Merih Akoğul: Tabii. Yıllardır hep böyleyim zaten. Bakın önemli bir şey size; bir şeyi söylüyor isem onu doğru söylemem lazım. Ya da doğruya en yakın olarak söylemem lazım. Deneme ve yanılma da iyi bir yöntemdir bunun için. Kalemlere gelince, bir kere, kalemsiz olan bütün sınıfı, çantamdaki kalemleri vererek sınav yapmıştım. Onlarda şaşırmıştı, çantamdan 20 kalem çıkmasına. J



Pınar Dağ: Merih Bey, sizin başarılarınız sessizce ama ne yöne estiğini gerçekten iyi bilen bir rüzgâr gibi. Fotoğraflarınızda gizli şeyleri barındırıyor gibi. Siz fotoğrafı hep ne için çektiniz?



Merih Akoğul: Yaşamın kendine has bir koreografisi var. O koreografiyi değiştirmeden ben elimdeki makineyle nasıl buna uyarım diye bakıyorum. Öyle bir şey ki yaşamda salsa da var, mambo da, samba da var, tango da, vals de var. Ben bunların hepsini yapamam ama diyelim benim fotoğraf sitilim tango ise ben o tango salonunda olan şeyleri çekerim. Benim yayımladığım kitaplarıma baktığınızda, hem kendi içlerinde hem de birbiri arasında kesinlikle ortak bir şey görürsünüz.



Pınar Dağ: Orhan Pamuk’un kitaplarında olduğu gibi…



Merih Akoğul: Yani işte bunu görürsünüz. Yani her yere gittiğimde başka ben olmam. Ben bana ait olmayanın fotoğrafı çekmem. O çok “ “ ve alışıldık bir söylemle “banko” dahi olsa çekmem. Benim bütün arkadaşlarım, dostlarım, öğrencilerim bunu iyi bilirler. İsmimi fısıldayan fotoğrafları çekerim. Yanı karşınızda önemli bir olay oluyordur ve tüm objektifler oraya döner ancak ben ona yönelmem. Fotoğraftaki başarı, dünya fotoğrafına baktığınızda, benim özellikle aldığım bir ölçü var. Bir fotoğraf ne kadar geç eskiyorsa, ne kadar uzun dolaşımda kalıyorsa o fotoğraf o kadar iyidir. Bakıyorsunuz, 100 yıl önce çekilmiş olmasına rağmen, ancak bugün çekilmiş kadar kıymetli ve değerlidir. Ancak bazı fotoğraflara bakıyorsunuz 3 yarışmadan ödülle dönmüş, herkes tarafından ilgi görüyor ancak bir bakıyorsunuz 3 ay sonrası size hiçbir şey vermiyor. İşte altını çizmek istediğim, bir fotoğrafın çabuk eskimesidir. Bir fotoğrafın; zamana ne kadar dayandığı, içerdiği özelliklerine bağlıdır.




Merih Akoğul (fotoğraf: Nesrin A.Akoğul)



Pınar Dağ:
Günbatımı fotoğrafları gibi… Oysa aslında her gün batımı farklı bir günü temsil eder, ben çok severim ama dediğiniz gibi tükeniyor çabucacık.



Merih Akoğul: Bu korkunç bir şey. Benim öğrencilerime yasak gün batımı fotoğrafları. Herkesin çektiği turistik fotoğraflar… Bakın yine bir ipucu; gerçek fotoğraf, turistik fotoğraflarla hatıra fotoğrafları arasında bir yerdedir. Ne ortada ne baştadır. Kesinlikle böyledir. Herkes Pizza kulesini çekiyor vs. Sen oraya bu bildik yerleri çekmek için mi gittin. Sen onları boş vereceksin, başka şeyleri çekeceksin. İşte o zaman fotoğrafçısın. Çektiğin fotoğraf, çektiğin yerlerin ve bize önemi fazlaca dayatılan mekânsal özelliklerin dışında aranmalıdır.



Pınar Dağ: Teyit etmek gibi galiba?



Merih Akoğul: Evet! Yoksa sana seyahat fotoğrafçısı derler. Bakın ben 2 kez Paris’e gittim ancak bir tane bile Eiffel Kulesi fotoğrafım yoktur. İşte bunu ben fotoğraftan değil edebiyat, müzik, şiir ile yola çıkarak yapıyorum. Bakın insan ancak kendini sosyal olarak besler ise gelişir, dolar ve ürün verir. Bu akşam da dâhil haftada bir sürü konsere, etkinliğe ve sergiye gidiyorum. Bunlar benim için önemli şeyler. Yani sen etrafına fotoğraf çalmak için bakıyorsun, insan nasıl başkalarından çalarak, benzer fotoğraflar yaparak ben fotoğraf ürettim, ben fotoğrafçıyım diyerek ortaya çıkar? Bunu anlayabilmiş değilim. Aç bir adamın ekmek çalması değil ki bu mesele.


Pınar Dağ: Var mı bir isim mesela?



Merih Akoğul: Hayır o anlamda değil! Yani bakın girin sitelere hemen hemen kurgu olarak yapılan, renkleriyle oynanan, Photoshoplarla kes biç yapılarak üzerinde oynanan fotoğrafları göreceksiniz. Onların babaları, ağabeyleri ABD’de bir yerlerdedir. Siz daha iyi olanını yapmış dahi olsanız, bir işi kimin önce yaptığı daha önemlidir. Bir kere senin geleneğinle ya da dışa vurumunla bağdaşmıyor bu işler.



Pınar Dağ: Türkiye’de fotoğraf eleştirmenliği ile ilgili yapılanları nasıl buluyorsunuz? Nasıl yararlar sağlar eleştirilen her fotoğraf?



Merih Akoğul: Ben de bir fotoğraf eleştirmeniyim. Ancak dünyada olanlarından farklıdır. Bir Alman galerici yaptığımız sohbet esnasında, ben hocayım, fotoğraf sanatçısıyım ve aynı zamanda yazarım, fotoğraf eleştirisi ve okuması üzerine yoğun bir biçimde çalışmaktayım diyerek kendimi tanıttığımda; “Siz Türkler, kimi tanıdıysam hepiniz en az iki ya da 3 şeyi aynı zamanda yapıyorsunuz.” demişti. Şimdi yurtdışında, hakikaten araba fotoğrafçısı araba çekiyor, still life fotoğrafçısı vardır, mimari fotoğrafçı vardır. Bizde ise bir şeyle doyamazsın, bu nedenle birçok şeyi çekersin. Çünkü paranın dönmesine ihtiyacın vardır. Türkiye’de fotoğraf ve fotoğraf sanatının makine pazarı dışında ki o da (kara piyasadır) % 90 öyle döner, bunun dışında Türkiye’de fotoğrafın endüstrisi yok. Endüstri, üretim demektir ve ülkemizde yoktur. Objektif mi üretiliyor, makine mi, yoksa hafıza kartı mı üretiliyor? Hiçbir şey yok. Görüşler ithal, yani çekilen fotoğrafın benzeri, makineler ithal. Yani yerli iş yapmamak için epey neden var. Ama Türk fotoğrafçılarının epey bir albümü oldu. Onları edinsinler, yeni model makinelerin peşine düşeceklerine…



Pınar Dağ: Bu konuda cidden çok haklısınız. Röportaj yaptığım birçok kişi Türkiye’nin bu anlamda ciddi ürünler verdiği konusunda hemfikirdi.



Merih Akoğul: Evet, kesinlikle. Ben de geçtiğimiz günlerde Magnum’un efsanevi fotoğrafçısı Bruno Barbey ile beraberdim. Bizlerin bilgi birikimleri, galerileri ve albümleri de onları şaşırtıyor. Ayrıca, bizim kendilerini bu kadar iyi bilmemize şaşırıyorlar. Geçenlerde Cristina García Rodero geldi. İspanyolların en önemli fotoğrafçısıdır ve önemli ödüller almış bir kadındır. Ben dedi, şaşırdım gerçekten beni tanıyor olmanıza. 2002 ve 2005 yıllarında kendisi ile ilgili bir yazı kaleme almıştım. Çok şaşırdı ve inanamadı. Bir tane albüm getirmişti ve onu imzalayıp verdi. Kaldığı otelin lobisinde görüştük ve ben de kendisine benim olan çalışmalarımdan verdim. Hatta baskıları görünce çok beğendini söyledi. A4 Ofset’i, tekniklerini, titizliklerini anlattım; hayretle dinledi. Gelin burada basalım kitaplarınızı dedim. Bruno Barbey ile de sergileri gezerken galerilerimiz ve albümler konusunda aynı şeyler konuşuldu.



Pınar Dağ: Merih Bey bu anlattıklarınız gerçekten çok hoş şeyler”¦ Yani sessizce giden anlamlı başarılar, diyaloglar ve anılar.



Merih Akoğul: Evet. Bakın 20–25 sene önce fotoğraflarına bakıp yararlandığımız insanlarla dost oluyoruz. Şimdi eleştirmenliğe gelirsek tekrar, endüstrisi olmadığı için bir yazı yazdığınız yer size 100 ya da 150 Türk Lirası’dan daha fazla para vermez. Şimdi siz oturup çok kapsamlı bir yazı yazdınız, hayatınızı riske edecek kadar kapsamlı diyelim, öncelikle bunun endüstrisinin, ekonomisinin -bu anlamda- olması gerekir. Örneğin kitabının önsözü için bir yazı istenecek ve buna ciddi bir bütçe ayırmak gerekir. Kitapta muhakkak ikinci bir dil olmak zorunda ki, dünya sizi anlasın.



Ben Mehmet Ergüven, Levent Çalıkoğlu gibi bu işin duayenlerinden albümlerim için yazılar rica ettim. Çok da iyi oldu. Bana gelince; ben genellikle beğendiğim işleri yazdığım için olumlu yazarım. Karalamam, saygı gösteririm ve nedenselliğini de açıklamaya yönelik bir yazı stilim vardır. İnsanları sanattan soğutmaya değil, fotoğraf üzerinden sanatı sevdirmeye çalışırım ve buna ciddi mesai harcarım. Bu yüzden özen gösterilmesini ve önyargısız okunmasını yeğlerim. Ciddi dergiler olup eleştirmene iyi paralar verilir ise, ciddi kitap ve sergiler olursa ciddi bir eleştiri mekanizması da olur Türkiye’de. Bakın vizyona yeni bir film giriyor ve insanlar güvendikleri yazarların kaleminden okudukları eleştirilerle filmlere gidiyorlar. Böyle bir mekanizma var işte. Çünkü bir insanın çıkan tüm filmlere gitme ihtimali yoktur; bu yüzden herkes görüşüne güvendiği yazarların eleştirilerine göre filmlerin seçerler.



Pınar Dağ: Siz aslında çözülmesi zor bir şairsiniz. Okurken sizi matematik çözer gibi hissediyor insan. Üzerinde yapboz oynamış gibisiniz mükemmeli arıyormuş gibi.



Merih Akoğul: Yani fena şair sayılmam ben de. Şiir konusunda antolojilere girmiş ve seçkilerde yer almışımdır. Şiir, fotoğraftan daha zevklidir benim için. 1992 yılında ilk şiir kitabım “Son Dokunuş” çıktı ve 29 yaşındaydım. Sonra 1995 yılında 2. şiir kitabım “Kuğunun Ölümü” de yayımlandı. Tam 14 yıl olmuş. İşte bu yıl, en geç sonbahar gibi yeni şiir kitabımı çıkartacağım. Kitap çalışmalarım var farklı konularda. Ama şimdi benim kadınlar üzerinde bir kitabım var yazdığım. Kadın- Erkek ilişkileri üzerine, biraz mizahi bir kitap. Ve tamamen kaynaklar ve olaylar üzerinden bir çalışma. Ressam arkadaşım Mustafa Horasan da şimdilerde benim şiir kitabımı resimliyor.









Pınar Dağ: Bronz Askerler adlı bir dosya konunuz var. Osmanlıyı mı anlatmak istediniz? Ne anlatmak istediniz? Gerçekten çok etkileyici bulduğumu belirtmeliyim.



Merih Akoğul: Şimdi bakın, bu seri güzel bir çalışmadır. Önce anlatayım, satranç takımını yapan sanatçı Rasim Konyar’dır. Bu 10–15 bin dolar değerinde bir sanat işidir. Cumhurbaşkanı alıp, yabancı ülkelerin yine cumhurbaşkanlarına ve başbakanlara hediye olarak bunu alıp götürüyordu. Bir sanat yapıtı ve belirli sayıda yapılmıştır. Figürleri bronz işte bu nedenle Bronz Askerler oldu serimin de adı. Bir tarafı Osmanlı, bir tarafı Bizans ve bütün figürler, Bizans askerleri ve yeniçeriler piyon örneğin. Kalyon Bizans’ta, kadırga Osmanlıda fil yerine. Kale mesela küçük bir mescit, öbüründe kale küçük bir şapel gibidir. Konstantin ve Fatih Sultan Mehmet gibi. Bunu bir iş için çekerken şunu fark ettim bunun Doğu ile Batı, Müslüman ile Hıristiyan, savaş ile oyun arasındaki metaforu içerdiğini gördüm. Hakikaten hâlâ Doğu ile Batı’nın stratejik bir biçimde bazı nedenlerden dolayı savaşı sürer. Dinler arasında büyük bir gerilim var. İşte ben bütün bunları satranç tahtası üzerinde görüntüleyerek tekrar göstermek istedim.



Pınar Dağ: Özellikle kullandığınız renkler bile önem gerektiriyor bence!


Merih Akoğul: Evet, bravo! Bizans mavidir, Osmanlı yeşildir. Toprakların rengi, savaşa hazırlanma, gemilerin sefere çıkması; bunların hepsi bir mantık yoluyla hazırlanmıştır. Ben bu çalışmayı yaparken bir şeyi test ettim. Satranç’ı pek sevmem, eskiden oynardım ama öyle çok fazla değil. Ama ben kime “Haydi oynayalım!” dediysem, herkes Osmanlı tarafına oturdu, bir kişi bile Bizanslı tarafına oturmadı. Onların içinde devrimciler, milliyetçiler, farklı insanlar vardı. Onlardan bir kişi dahi oturmadı. Bu da aslında bizim özümüzde olan Osmanlı torunları ya da Osmanlılık haliyle ilgiliydi. Bazen kızsak bile, bazen Osmanlı olmak güzel bir şey, bazı yerlerde ve zamanlarda da başa bela. İşte benim yaptığım psikolojik bir tahlil aslında. Oyunsa oynayın o zaman; kimse oturmuyor o tarafa. Herkes kovboy oluyor, kimse Kızılderili olmak istemiyor.









Pınar Dağ: Evet, evet iyi anlıyorum… Sizin bilyeleriniz, “Aşkküre” de çok ilginç. Sanırım izleyen herkesi geçmişe götürmüştür.



Merih Akoğul: Aşkküre. Orada bir uhreviyat var. Manevi şeyleri içinde taşımayı hedefleyen bir çalışmaydı. Benim adıma da gerçekten çok önemliydi. Küçücük bilyelerin içinde farklı dünyalar olduğunu ve hepsinin birbirinden farklı olduğunu, hiçbirinin birbirine benzemediğini ve hepsinin bir hatasının olduğunu anladım bu seriden sonra: Bir kabarcık, bir çatlak gibi”¦ Aynı insanlar gibi olduklarını, insanlar gibi çatlakları, delikleri ve kırıkları olduğunu anlıyorsunuz. Bunu görmek benim için bir buluştur aslında. Heyecanlandırır beni. Çünkü bunu, benzer görülenin aslında birbirinden ne kadar farklı olabileceğini göstermek için de yaptım.



Pınar Dağ: Sizinle telefonda konuşurken, “Ara Güler’in akademisyenlerle ilgili yapmış olduğu açıklama hakkında yorumlarınız vardı. Bununla ilgili söylemek istediğiniz bir şey var mı?



Merih Akoğul: Sözcükleriyle, akademisyenlere sıkı bir biçimde saldırmıştı. Hatta gazeteciler içinde benim de bulunduğum hocaları arayıp cevap vermemizi istemişlerdi. Aslında onun kızgınlığının kendine göre ciddi ve haklı nedenleri var. En azından ben kendimi farklı bir eğitmen gördüğüm için hiç alınmadım. Birazı haksızlıktı ama dediklerinin bir kısmında da çok haklıydı. Ama bazı hocalar belki de söylediklerini hak ediyordur. O zaman ben onları neden savunayım ki…



Ama Ara Güler’in esas sorunu sistemle ve dolayısıyla da devletledir. Şimdi onu birinci sınıf ağırlayan bu devlet, ona zamanında hak ettiği gerçek değeri doğru bir biçimde vermemiştir. Ben kızgınlığının sosyal nedenlerini de haklı buluyorum. Sanatçıyım diye ortada gezinen, yarım yamalak işler üreten fotoğrafçılara çok kızar. Kendisi de söyler, Ermeni diye devlet sanatçısı yapmamışlardır zamanında ama şimdi önünde eğilip, elini öpmektedir. Tartışmasız fotoğrafın kralı Ara Güler’dir. Türkiye’yi, yurtdışında en iyi temsil eden kişilerden biridir. Yapısı farklıdır. Oynadığı ve kendisine çok yakıştırdığı inatçı fotoğrafçı rolü vardır millet ondan bunu bekliyor zaten, o da onu söylüyor. Kızıyor, küfür ediyor. Ben kendim tanık oldum. Bir gün bir görüşme sırasında telefon çaldı, birisi hocam biz şuyuz dedi, sizi şurada şu saatte bekliyoruz tarzı bir emrivaki yaptı. Ara Güler küfür etti, kapattı. Düşünebiliyor musunuz 75 yaşında önemli bir adamı arıyorsun, sorup etmeden kendi ajandana göre hareket etmesini istiyorsun. Olacak şey değil.



Pınar Dağ: Üreten insanın, sanatçının aslında istediği en önemli şey, biraz olsun kadrinin bilinmesi, önemsendiğinin hissettirilmesi. Niceleri hep bunun için ömrünü sanata ve kültüre adamıştır öyle değil mi?



Merih Akoğul: Öncelikle insana davranmayı bilmedikleri için sanatçıya da davranmayı bilmiyorlar. Ve densizce hareket ediyorlar. Bu yanlış bir şey, kişi buna sevinemez ki buna üzülür! Bu kendini bilmez ülkede, dediklerinin çoğu hakkında haklı olduğuna inanıyorum.



Bir de Türkiye de en tescilli fotoğrafçıdır kendisi. Ben insanların Ara Güler dışında isim sayamamalarına da çok kızıyorum. Yanına koyabileceğimiz bir adam ne yazık ki yok. Ama yine de fotoğraf izleyicisinin bazı başka fotoğrafçıları da bilmesi ve görmesi gerekiyor.




“Mensubu olduğun disiplinin asgari bilgilerine sahip olacaksın. Senin doğru açıyı bulabilmen için hayatın koreografisini iyi bilmen lazım.”




Pınar Dağ: Yetişenler ve yetiştirdikleriniz ya?



Merih Akoğul: Daha onlara çok var. “Ara katların” dolması lazım.













Pınar Dağ: TRT için de çalışmalarınız olmuştu. Ondan bahseder misiniz biraz?



Merih Akoğul: Sevinç Yeşiltaş’ın yönetmenliğini yaptığı Güzergâh Edebiyat programıydı. 8 tane yazarımızı, kendi seçtikleri, sevdikleri ve yaşadıkları mekânlarda çektik. Şimdi bunun bir özelliği var; ben yalnızca fotoğraf çekmedim; orada sanat yönetmenliği de yaptım. Açıkçası yazarlarla birlikte olmak çok güzeldi. Mesela bir Adalet Ağaoğlu’yla Ankara’da çok güzel günler geçirdik. Selim İleri ile İstanbul Yedikule’de sevdiği mekânlarda ve Safa Meyhanesi’nde birlikteydik. Nedim Gürsel’i Paris’te çektik; Hilmi Yavuz benim hocamdır. Onu Bodrum’da, Enis Batur’u Eskişehir’de görüntüledik. Demir Özlü ile Stockholm eşsiz bir deneyimdi. Lale Müldür ve Latife Tekin ile de yine İstanbul’un farklı yerlerindeydik. Gerçekten çok güzeldi. İşte öyle 8 bölümlük bir program oldu. Daha önce de TRT’ye edebiyatçı olarak çalışmalar yaptım, örneğin “Okudukça” programı ve daha başka programlar için.



Pınar Dağ: Fotoğraf nasıl okunmalıdır, ya da okunur mu fotoğraf?



Merih Akoğul: Vallahi fotoğraf bilgi ile okunur. Yani bana göre “Kalemsiz kitap okunmaz.” Bu nedenle bilgisiz ve görgüsüz fotoğrafa bakılmaz. Fotoğraflara, yalnızca, tele objektifle mi çekildi, geniş açıyla mı çekildi, hangi makine, kaç mega pikselmiş, burası neresi, bu kim, kaç enstantanede, kaç diyaframda diyerek bakılmaz. Öğrencilerime bunu anlatırım. Birçok sınavım, aslında bir komposizyon, genelde belgesel bir an fotoğrafı ve bunun yazılı olarak yorumudur.



Şöyle bir meseleye gönülden inanırım: “Dilinle yani Türkçenle ifade edemediğim hiçbir şeyi gerçek anlamda kavrayamazsın.” Şimdi bakın çektiğiniz her fotoğraf, fotoğraf tarihinden, fotoğraf sanatından fotoğrafa bir gönderme yapmalıdır; yapar da. En azından bilgili insanlar için. Öncülleri ile ardılları arasında bir yere konuşlanır. Havada kalmamalıdır fotoğraf. Baktığınız zaman dünyaya mal olmuş kişilerden izler taşıyan, bilgi aktaran, mesaj veren bir fotoğraf olması çok önemlidir. Mesela Bruno Barbey’in 60’larda yaptığı İtalyanlar sergisi, İtalya’daki “yeni gerçekçilik” akımıyla paralel bakış açısındaki karelerdir. Bakın bu bir bilgi. Yeni gerçekçiliği bilmez iseniz, 60’lı yıllardaki İtalyan sanatını bilemezseniz ve dolayısıyla da anlayamazsınız. İşte bütün hikâye budur. Kültürlü olacaksın! Mensubu olduğun disiplinin asgari bilgilerine sahip olacaksın. Senin doğru açıyı bulabilmen için hayatın koreografisini iyi bilmen lazım. Yoksa neyin üstüne oturtacaksın her şeyi!









Pınar Dağ: “Fotoğraflar da artık sinemaskop” demişsiniz”¦



Merih Akoğul: Nerede demişim?



Pınar Dağ: Panoramik fotoğrafla ilgili çalışmalarınızda bunu belirtmişsiniz.



Merih Akoğul: Sinemaskop tekniğinin bulunmasıyla ve yine endüstriyel anlamda panoramik fotoğraflar çekilmesiyle insanlar panoramik görüntüye alıştılar. Artık insanları 2×3 gibi bir oran kesmemeye başladı. İşte o yüzden sinemaskop teknikle birlikte insanlar fotoğraftan da çok medet ummaya başladı. Kare formatı ne yapacağız peki? Onlarında kendi kurgu anlamını ve arka planını yabana atmamak gerekiyor. Fotoğraf tarihinde insanlar, çok uzun zamanlar 6×6 gibi kare bir formatı ve kareye yakın formatları kullandılar (4×5, 8×10 inch, 6×7 cm gibi). Şunu bilmek gerekiyor; fikir panoramik olmazsa yaptığınız iş hiçbir işe yaramaz, Bir manzarayı çekmişsiniz diyelim, sadece ilginç. Dijital programlar var, sıradan fotoğrafları panoramik yapıyor insanlar. Çevren 360 derece dönmüş dönmemiş ne fark eder ki. Böyle bir şey gerekseydi zaten, insanın kıçında gözleri var olarak yaratılırdı. Bu makineleri kullanmak ayrıca zordur, dozunda ve iyi kullanmak gerekiyor. 24×36’ya alışan bir adam için birden fotoğrafın daha fazla sağı-solu var ve daha az altı-üstü var. Bu korkunç zordur. Ona uygun kareleri her zaman bulamıyorsunuz ve saçmalıyorsunuz, panoramik çekeceğim diye. Fotoğrafın dikliğini ayarlamanız ayrıca çok zor. Zevkli ve çarpıcı olduğu gerçek ama konunuzun, tekniğinizden birkaç adım ileride olması koşuluyla.



Pınar Dağ: Hep projeleriniz ve çalışmalarınızla söyleşiyi sürdürüyoruz, ancak ben yaptığınız tüm çalışmaları inceleyince birbiriyle bir bütünlük içinde olduğunu gözlemledim. Bu nedenle kısa da olsa tüm çalışmalarınıza dair bilgi almayı umuyorum J “Şeyler” adlı çalışmanız, hayatlarımıza bulaşan ve onlar için yaşıyormuşuz duygusuna neden olan materyalleri çok farklı bir bilinçaltıyla gösteriyor.










Merih Akoğul: “Şeyler” benim hayatım içinde, ben onlara bakmasam dahi bana bakan nesnelerin bana göründükleri hallerinin fotoğraflarıdır.



Pınar Dağ: Yoklarsa”¦ Ben eşyasız yaşarım diyenlerdenim ama sadece diyorum tabii ki!



Merih Akoğul: Nasıl yoklarsa”¦ Varlar tabii ki. Kitabın sana bakıyor, ayakkabıların sana bakıyor, kirli tabakların sana bakıyor”¦ Yani olmamaları mümkün değil. Nesnenin bir ruhu olduğuna inandığım için değil, var oldukları için varlar. Birileri sizin için üretmiş. Bakın bir şey alırsınız ve onun sağına soluna bakar, onun için en güzel yeri arar bulursunuz. Oysa ben tam tersini yaptım. Bana göründükleri açıdan, görünmek istedikleri gibi. Şeylerin markası olmazsa alış veriş olmazdı. Kapıyı açıp eve gelmem ve sabah kapıdan çıkmam arasında ki zaman dilimini anlatıyor “Şeyler”. Yaptığım çalışmalar hep özgün olmuştur. Ama herkesin bunları gördükten sonra hayal etmiş olduklarını biliyorum; sonrasında benimle paylaşmışlardır.



Pınar Dağ: Renklere gelmek istiyorum biraz”¦ Hayat siyah beyaz değil hep. Kendinden siyah olan ile kendinden beyaz olanın dışında ki her şeyi kendi renkleriyle görüyorum(uz). Neden siyah beyaz illa en çarpıcı olanı ya da ironik olanı versin ki. Renkler varken? Siyah beyaz neden böylesine çok tutulur?



Merih Akoğul: Küçük bir anı. Yıllar önce 1977 yılı, 14 yaşındayım. Renkli film çekerken amcam bana şöyle demişti. Nasıl çekiyorsun fotoğraflarını, diye sormuştu. Ben de renkli demiştim. O da fotoğrafın özü siyah-beyazdır demişti. Bir sürü renk varken bunu inandırıcı bulmamıştım. Ama sonra şunu gördüm ve iki nedenle fark ettim. Bir, fotoğrafın çıkışı, insan başlangıçtan beri renkli görse bile, fotoğrafçının çıkışı siyah beyaz olduğu için ve sinema televizyonun ilkleri hep siyah beyaz başladığından dolayı bir gelenek olmuştur bu iki ton. Yaşamın rengi olmuştur nitekim. İki, renkler aradan sıyrıldıktan sonra, anlama daha fazla ulaşabiliyorsun. Mesela birçok dergiye kanın uyandırdığı vahşet duygusundan dolayı basamayacağın şeyler, siyah-beyaz fotoğraflarda daha bakılır hale gelir, konuları yumuşatır. Kanı kırmızı görmediğiniz zaman biraz daha rahatlayabilirsiniz ve olaya daha geniş bakma şansınız olur. Gerçekçiliği detaylardan kurtararak daha rahat bakmayı sağlar.



Ancak ben renkli çekim de yapıyorum. Seviyorum da. Bir projeye siyah beyaz olarak karar verirsem öyle devam eder. Yarısı renkli yarısı siyah beyaz yapmam. Ancak şöyle olabilir 1960 yılları ile 1980’i siyah-beyaz, 80 sonrasını renkli yaparsınız bu bir geçişi bir tarihi ve bir olayı anlatmak için çok ince bir detaya vurgu yapmış olur.




Pınar Dağ: Fotoğraf için tekniğin önemine siz nasıl bakıyorsunuz?



Merih Akoğul: Vallahi teknik, teknik diyerek kafayı yediler. Ben öğrencilerime önce estetiği anlatıyorum. Yani her fotoğrafın kaldıracağı azami tekniği kullanmak gerekiyor. Bakın tekniğiniz 7 ise fikriniz en az 8 olacak, tekniğiniz 4 ise fikriniz en az 5 olacak. İşte bugün fotoğrafçıların içine düştüğü durum budur. En parlak, en çarpıcı, en iyi renkler benim olsun diyor ama yaptıkları belgesellerde bile, hayatınızda rastlamadığınız öyle bir yüz rengi ve ten rengi görüyorsunuz ki, fotoğrafın gerçekliği tuzla buz oluyor. Yani belgesel gibi çekilen birçok şey fantastik oluyor. Ben o fotoğraflardan tiksiniyorum. Ama şunu söyleyeceğim çağdaş işlere, uçuk işlere varım, adama kanat taksın uçurtsun, ben ona da varım. Ancak belgesel için yapılan işlere oradan kes, oradan biç, onu ekle, bunu çıkar gibi çalışılıyor ise bu neyin fotoğrafı olur? Ben ne yediğimi bilmek istiyorum. Tatlı mı, tuzlu mu, kek mi börek mi, gerekli ve doğru teknik olmadan iskelet çöker.



Pınar Dağ: Türkiye’de sizi mutsuz eden şeyler var mı?



Merih Akoğul: Olmaz mı? Üreten, vazgeçmeyen ve mücadele eden önemli insanlara, sanatçıya gereken değer verilmediği için ve başka katma değerler olduğu için buna bağlı mutsuzluğum var. Ama işte içimde var olan o tutkuyla bunu dengelemeye çalışıyorum. Dostlarımda yakından bilir, şimdi size de belirtmek isterim, hayatımda birçok kereler fotoğrafı bırakmayı istedim ve denedim de. Çünkü maddiyatı geçin, herhangi bir konuda manevi bir karşılık bulamadığınızda nasıl hissedebilirsiniz kendinizi. Düşünün 500 kilo domates almış bir manavsınız. Sadece 50 kilosunu satabildiniz. 450 kilo elinizde patladı! Nasıl bir ruh halinde olursunuz. Mutlu olmazsınız herhalde. Bakıyorsun iyi bir domates almışsın ancak daha kötü domatesler daha iyi paraya gitmiş! Ben 25 senedir bu işin içersindeyim. Sıklıkla hissettiğim bu. Bunlarla yaşamak da çok kolay değil.



Mesela, İstanbul 2010 var biliyorsunuz. İstanbul kitabım yok, Viyana kitabım var. Viyana Dışişleri Bakanlığı, Viyana’nın göbeğinde bana ev verdi atölye verdi. İstanbul’da yaptığımız çalışmalara bağlı olarak, bir adam gelip ya da bizi arayıp randevu alması ve İstanbul projesi için konuşması gerekiyor kanımca. Bunu yalnızca kendim için değil 15 – 20 fotoğrafçı için diyorum. Aptalca formlarla, garip formalitelerle bizi uğraştıracaklarına, gelip şöyle demelerini isterdim. İstanbul için bir şey yapıyoruz, 10 kişi seçtik sizde içindesiniz. Bizim için bir proje yapabilir misiniz? Ee, şimdi bu ülkeye 25 tertemiz yılınızı verip, İstanbullu olup, belli bir konumda olup iki sayfalık özgeçmişinize, onlarca sergiye 13 kitaba rağmen size hâlâ gelinmiyorsa, tabii ki yarın beni Londra’yı çekerken, Barselona’yı kitap yaparken görürsünüz. Hep başka insanları alırlar içlerine ve sizler kadar çalışkan insanları alarak gölgelendirmek istemezler kendilerini. Bir bakın bakalım bu işlerin başında kaç İstanbullu var. Bana sohbet sırasında berberim soruyor; abi diyor sen kitap yazdın, kaç para kazandın diyor. Parayı duyunca şaşırıyor. Kaç yılda yazdın diyor, 10 yılda diyorsun. Nasıl yani bin lira mı kazandın 10 senede diyor. Evet diyorsun. Ee, ne derler ondan sonra! Keriz derler. Şimdi işte buna ailen de, öğrencin de, bakkalın da üzülür, hem de şaşırır. Sanatla ilgili adam, doğrudan yaşam, toplum ve gelecekle ilgilidir. Sen toplum adına toplumsal olayları görür, onun peşine düşer bunu değiştirmeyi, çoğaltmayı ve üretmeyi denersin. Nasıl olsa çok az şey değişecek! Bunu bilmenin rahatlığıyla her yeni proje ve sergide, ölünce anlaşılacağımızın ve değerimizin verileceğine dair umutla yola devam…



Pınar Dağ: Nazım Hikmet’in bir şiirini bir kez daha anımsıyor insan”¦



Sen yanmazsan,


Ben yanmazsam,


Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa”¦



Merih Akoğul: Evet!


Pınar Dağ ve Merih Akoğul










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Merih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa DairMerih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa Dair

Serkan Güneş ile Doğayı Fotoğraflamak




Serkan Güneş, 1980 yılında İstanbul’da doğduktan sonra İsveç’e yerleşti. Yaklaşık 7 yıl evvel başlayan fotoğraf tutkusu onu profesyonel bir doğa fotoğrafçısı yaptı. Son yıllarda tüm dünyada kazandığı ödüller ve başarıları ile sıkça adını duyurmaya başladı. Yakın bir dönemde Türkiye’de de çalışmalar yapmayı planlayan Serkan Güneş bu ay dergimize konuk oluyor”¦ Serkan bey Fotoritim’e hoş geldiniz diyorum öncelikle.


En başta bana derginizde yer ayırdığınız için teşekkür ediyor ve bu başarılı ve kaliteli sayfaları Türkiye’deki fotoğraf severlere ilham kaynağı olması adına nice seneler devam ettirmenizi temenni ediyorum.




Serkan Güneş



Fotoğrafçılığınız hobi olarak başlayıp, oradan profesyonel doğa fotoğrafçılığına nasıl dönüştü? Bunun öyküsünü bizlerle paylaşır mısınız?



Fotoğrafçılığa eşimin bana 21. doğum günümde aldığı basit bir dijital fotoğraf makinesi ile başladım. Sonra bir arkadaşım aracılığı ile halen Stockholm’de yaşamakta olan ve benim iyi bir dostum, 30 senelik fotoğraf tecrübesi olan Ömer Yazıcıoğlu ile tanıştım. 1970’ten kalma 50 mm objektifli Miranda marka ilk SLR makinemi aldım ve onunla ciddi olarak çekimlere başladım. Ömer Bey ile bir çok kere fotoğraf çekmeye çıktık. Çektiklerimi ona gösterip ondan kritikler alarak bu konuda kendimi geliştirmeye çalıştım. Daha sonra İsveç’in doğasının harika oluşu ve ayrıca İsveç’te yaşayan doğa fotoğrafçılarının dünya klasmanında olması kendimi doğa fotoğrafçılığının içinde bulmamı sağladı”¦ 2003 yılında da kendi şirketimi kurup profesyonel çalışmalarıma başladım.




Şimdiye kadar açtığınız sergiler ve aldığınız başarılar nelerdir?



2006 yılında, Shell’in sponsorluğunu yaptığı, BBC Wildlife Magazine’nin, Natural History Museum ile ortaklaşa düzenlediği ’’Yılın Doğa Fotoğrafçısı’’ (Shell Wildlife Photographer of the Year) yarışmasının en iyi portfolyo kategorisini kazandım (Eric Hosking Award). Bu kategori 18 – 26 yaş grubunu kapsayan bir kategoridir ve diğer kategorilerin aksine fotoğrafçının portfolyosuna verilen bir ödüldür. Ödül benim 6 fotoğraftan oluşan portfolyoma verilmişti. Yarışma her sene düzenleniyor. Toplam 55 ülkeden 18,000 fotoğraf katıldı. Bu yarışma dünyada doğa fotoğrafçıları için düzenlenen en prestijli yarışmadır. Yarışmadan sonra İsveç basını da bana çok ilgi gösterdi. Çünkü kazandığım kategoriyi hem ilk Türk hem de ilk İsveçli fotoğrafçı olarak kazanmıştım. Ardından röportajlar, sergiler, seminer ve kurslar birbirini takip etti. Şimdi de aynı süratle devam ediyor.




İlk ciddi büyük sergimi kazandığım yarışma sayesinde Londra’daki Doğa Tarihleri Müzesinde açma şansım oldu. Daha sonra İsveç’te çeşitli fuar ve etkinliklerde küçüklü büyüklü birçok sergim oldu”¦




Fotoğraf tekniğiniz ve fotoğrafa bakış açınız hakkında neler söylemek istersiniz?



Maalesef genç fotoğrafçıların tekniği boş verip ben hislerimle veya duygularımla fotoğraf çekiyorum” söylemlerine çok karşıyım. Ben aksine fotoğrafçılığın teknik kısmına çok önem verip bu konudaki tüm engelleri okuyarak ve deneme yanılma yöntemiyle ortadan kaldırmış bulunmaktayım. Elbette ki her zaman öğrenecek çok şey var fakat sağlam temellere kurulu bilgileri tazelemek ve yenilemek çok daha kolay. Ama sakin yanlış anlaşılmasın fotoğraf sanatındaki duyguya da çok önem veriyorum. Teknik bilgilerimin yeterli olması sayesinde fotoğraflarımı çekerken kendimi sadece ışık ve kompozisyona verebiliyorum. Bu da bir karede duyguyu yakalamanın tek yolu diye düşünüyorum.




Hangi ülkelerde çalışmak ilginizi çekiyor? Türkiye’de doğa fotoğrafçılığı hakkında neler düşünüyorsunuz?



Kuzey ülkelerinin el değmemiş doğasına hayran olduğumdan bu ülkeleri tercih ediyorum. Dağlardan fiyortlara, buzullardan hayvanlara, detaylardan çiçeklere aradığım her şey kuzeyde bulabiliyorum. Ayrıca Afrika’ya bir fotoğraf gezisi yaptım ve oradaki ışığa ve vahşi hayata da hayran kaldım.




Türkiye’de bir kaç küçük çalışma yaptım ve daha da çok çalışmak istiyorum. Ülkemiz uzun senelerden günümüze farklı medeniyetlere ev sahipliği yaptığından el değmemiş doğayı bulmak biraz daha zor olabilir ama bu imkansız anlamına gelmiyor. El değmemiş doğayı bulmak ve fotoğraflamak yine biz doğa fotoğrafçılarına düşüyor. Eğer bir aksilik olmazsa Bizim kendi Grand Kanyonumuz olan Kapadokya’yı nisan ayının ortasında fotoğraflayıp burada kuzey Avrupa’ya göstermek istiyorum”¦




Teknik ekipmanlarınızdan; özellikle en çok tercih ettikleriniz konusunda bilgi alabilir miyiz?



Tekniğe ne kadar önem versem de teknik konusunda konuşmayı fazla sevmiyorum. En önemli ekipmanım sehpamdır. Ayaksız çektiğim ve yayınladığım karem olduğunu hatırlamıyorum. Herkesin düşündüğünün aksine ayak enstantane yerine diyafram özgürlüğü sağladığından ayak fotoğraf makinemin bir parçasıdır”¦




Dünya doğası hızla kaybolurken, bir doğa fotoğrafçısı olarak neler düşünüyorsunuz? Neler gözlemliyorsunuz bu konularda? Doğa fotoğrafçılarına bu konularda ne gibi görevler düşüyor sizce?



Tabii ki doğanın kayboluşu üzücü fakat dünyada çok ciddi çalışmalar var. Bu çalışmaları oturup izlemektense biz de bir şeyler yapmalıyız diyorum. ‘Çevre Dostu’ kavramını unutmadan her alışverişimizde doğayı bir kez daha düşünmeliyiz. Ayrıca doğa fotoğrafçısı olarak doğanın güzelliğini ne kadar çok gösterirsek insanları onu korumaya o kadar teşvik etmiş oluruz diye düşünüyorum.




Doğada yalnız çalışmayı mı seversiniz? Çekimlere nasıl hazırlanırsınız? Öncelikleriniz nelerdir?



Doğada yalnız çalışmayı tercih ederim. Ağaçlarla, çiçeklerle ve doğayla baş başa kalınca kendimi fotoğraflarıma daha iyi verebiliyorum ve bahsettiğim “duygu”yu fotoğraf karesine yansıtmak daha kolay oluyor”¦ Dışarıda geçireceğim her bir gün için evde de bir gün hazırlık yapmam gerekiyor. Eğer iki haftalığına bir seyahate çıkacaksam en az iki haftalık bir ön hazırlık yapmam gerekiyor. Bu hazırlıklar önbilgi araştırması ve ekipman hazırlığı şeklinde ikiye ayrılıyor. Ülke veyahut mekandaki bitki örtüsü, vahşi yasam ve coğrafik durumu iyice inceliyorum. Ayrıca hava durumu da çok ama çok önemli bir faktör”¦ Gideceğim mekanın hava koşullarına ve mevsime göre kıyafetler götürüyorum. Çoğunlukla kuzey ülkelerinde çekim yaptığım için nefes alan cinsten, kalın kışlık kıyafetleri sıkça kullanıyorum.




Siyah beyaz ve renkli çekim arasında yaptığınız tercihi neler etkiliyor?



Doğa fotoğrafçılığını seçmemin nedenlerinden bir tanesi de doğadaki harika renkler olduğundan renkli çekimleri tercih ediyorum. Fakat dijital ortamda renkli fotoğrafları siyah beyaza çevirme olanağını asla unutmuyorum. Form ve çizgi ağırlıklı fotoğrafları siyah beyaza çevirerek bir kaç deneme yaptığım oluyor.




Gelecek ile ilgili ne gibi planlarınız ve projeleriniz var? Kendinize hangi hedefleri belirlediniz?



Dünyada mümkün olduğu kadar çok el değmemiş mekanlar görüp fotograflamak istiyorum. Bu tip yerlerden mutlaka yani projelerde doğacaktır. Ayrıca dünyaca ünlü dergi National Geographic’te fotoğraflarımın yayınlanması hedeflerimden bir tanesi”¦ Bahsettiğim derginin İskandinav ülkelerinde çıkan aylık sayısında Norveç’le ilgili bir projem bu yaz yayınlanacak. Ayrıca daha öncede bahsettiğim gibi Türkiye’de daha çok fotoğraf çekip Avrupa’da güzel ülkemizi göstermek istiyorum.




Kitap ya da albümünüz var mı? Çıkartmayı düşünüyor musunuz? Bize bir doğa fotoğrafçısının okuması gereken bazı yayınlar önerir misiniz?



Yaşadığım şehir olan Stockholm’un doğasını yaklaşık 5-6 senedir fotoğrafladım ve fotoğraflarımı bir kitapta topluyorum. Eğer yayınevi ile anlaşmalarımız kısa sürede sonuçlanırsa ilk kitabim bu sene sonu veyahut önümüzdeki sene başı çıkacak.




Teknik kitaplar önermek istemiyorum çünkü bunlardan çok var. Ama ilham kaynağı olması anlamında bir kaç kitap önerebilirim.



Ansel Adams: Classic Images


Ernst Haas: Creation


Galen Rowell: Mountain Light


Jan Töve: Beyond Order


Frans Lanting: Life




Çekim gezileriniz sırasında yaşadığınız ilginç bir anınızı anlatır mısınız?



Genellikle fotoğraflarımda kompoziyona çok önem verdiğimden çok nadirdir ki eve geldikten sonra karenin içinde yeni bir şeyler keşfedeyim. Afrika’ya yaptığım ilk gezimde Tanzanya’da Serengeti adli çok meşhur milli parkta çekim yapıyordum. Serengeti’deki Büyük Savanna’nın çeşitli yerlerinde uzun seneler önce meydana gelen volkanik patlamadan sıçramış kayalar vardır. Bunlar çok devasa olmalarıyla birlikte üzerlerinde genellikle aslan veyahut çitaları gözetleme mekanı olarak kullanırlar.


İşte aslansız çitasız yakaladığım bu kayaların birinin fotoğrafını çekmeye karar vermiştim. Manzara fotoğraflarımda ön plana çok önem verdiğimden daha yakına gelmek istedim ve sonunda kendimi kayanın üzerinde buldum. Büyük kaya parçaları ön planda olmak üzere harika manzara ve yağmurlu bir gökyüzüyle fotoğraf karemi çektim. Eve geldiğimde şok olmuştum. Bu bahsettiğim büyük kaya parçası adeta bir file benziyordu. Fotoğrafın Afrika’da çekilmiş olması ve bu kaya parçasının adeta bir fil fosili gibi fotoğraf karemde görünmesi çok enteresandı.




Doğa fotoğrafçılığına gönül vermiş yeni fotoğrafçılara neler önerirsiniz?



En başta bir fotoğrafçı ekipmanını çok iyi tanıması lazım. Sonra görsel sanatların çoğunu mümkün olduğu kadar takip etmelerini tavsiye ederim. Çok sayıda fotoğraf ve resim (tablo) lere bakmalarını öneririm. Bol bol sergi gezmeleri iyi olur düşüncesindeyim. Ayrıca mümkün olduğu kadar tanınmış değişik doğa fotoğrafçılarını takip etmelerini ve onların stillerini ve tekniklerini anlamaya çalışmalarını tavsiye ediyorum.


İlk önceleri bu sanatçıların stillerini uygulamaya çalışmakta fayda var. Sonunda kendi stilleri oluşur. Fotoğrafçılık konusunda çok sayıda yayın takip etmelerini de öneririm. Ama her şeyden önce doğayı çok sevmeleri ve korumaları lazım.

Röportaj: Levent YILDIZ





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Serkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı FotoğraflamakSerkan Güneş ile Doğayı Fotoğraflamak

Alp Sime : Paralaks




Üçüncü kişisel serginiz “Paralaks” ile 22 Ocak – 14 Şubat 2009 tarihleri arasında fotoğraf severler ile İstanbul’da bir araya geldiniz. Eski sergileriniz ile kıyasladığınızda bu serginizde neler değişti ve gelişti sizin için? Gelen tepkileri ve izlenimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?



Sergi öncesi işlere baktığımda affedilmeye müsait bir İstanbul olduğunu gördüm. Paralaks “İstanbullu”ya nazaran etrafına gülüp geçiyor, biraz mahallenin büyüyünce akıllanmış delisi gibi. “İstanbullu” öbür taraftan küfür gibiydi, ağırdı, ağlamaklıydı, dayak yemiş gibiydi. 2001’de ve Türkiye’de sergilenmesi de uygun olurdu belki o görüntülerin, çünkü o zamanların ruhuna daha yakındı. Halbuki 2006 da ikinci bölümü tamamlandığında İstanbullunun istanbullulara söylediklerini dinleyecek insan yoktu. Atinalıların bu küskün hale yakın hissedebileceklerini düşünüyordum ve doğru çıktı.




Paralaks’ı biraz açmamız gerekirse, birbirinden bağımsız iki farklı olgunun fotoğrafçının gözünde aynı boyutta birleşerek yeni bir olguyu oluşturmaları olarak betimleyebilir miyiz? Bu bakış (yorumlama) sanatınıza ve anlatmak-aktarmak istediklerinize nasıl bir farkındalık katıyor sizce?



Fotografta benim seçtiğim yol karmaşık, birbiri ile başka bir uğraşta bir arada olmaları gerekmeyen, bazıları tek başlarına bir hayat boyu lazım olmayacak meziyetler gerektiriyor. Bu kendi başına bir tesadüf. Diğer bir tesadüf önüme çıkan şeyler. Başka bir tesadüf o sırada aklımı kurcalamakta olan bir düşünce ile önüme çıkan arasında bir benzerlik olması. İşte bu noktada bahsettiğiniz semboller önem kazanıyor çünkü sadece kendime ait olan, yani sadece benim anlayabileceğim, başkasına bir şey ifade etmeyecek semboller içeren görüntüler kaydedilse de gösterilmeyecekler arasına giriyor. Bana ve diğerlerine aynı şeyleri ifade edecekler ise kalıyor ve bazıları gösteriliyor, çünkü başka türlü iletişim kurmam mümkün değil. Sadece kendi içindekileri aktarma kaygısı doğduğunda fotograf diğer sanatlardan beslenmeye başlıyor ve çok hür ve özgün bir hal alabiliyor. Bu tür bir hürriyet benim şu ana kadar çalıştığım konuları boğardı, çünkü beslendikleri yer herkesle olan ortak noktam. Konu sadece benim varlığım değil, benim gibi düşünenleri ya da beni anlayabilenleri kucaklamak değil, herkese hitap etmek. Onlar da gördüler, onlar da farkındalar ama onların görevi orada olmak, benimki ise belgelemek, onları ve görmek zorunda bırakıldıkları şeyleri kaydetmek. Ortak görüntüler ortak sembolleri kullanarak, düşünmeye hazır olmalarını beklemeden göstermek, tekrar başka bir ruh halindeyken görmelerini sağlamak. Bu fotograf ile yapılabiliyor çünkü insan farkında olmadan fotograf okumayı öğreniyor.




Bu sonlarını görebileceğim bir çalışma şekli, benimle benzer takıntıları olan insanların fotograf çekmek için “orada olmak” zorunda hissetmeyebilirler gelecekte. Tam bir eşitlik olacak bu. Çünkü diğer meziyetlere sahip olmalarına gerek kalmayacak.



Tesadüfün, zamanın ve imkanın değerleri azalacak. Ama fotografçılıktaki her önemli adım gibi bu yöntemin de başlarda saygı göreceğini sanmıyorum.




“İstanbul’a Yabancı Olma” durumu size yakıştırılıyor. Sanki yabancı bir fotoğrafçının gelip burayı anlama çalışmaları gibi anlaşılıyor bu durum. İstanbullu olma kavramı ile bir derdiniz var mı gerçekten de? Yoksa bu sanılanın aksine yaşadığın ortamı anlama ve araştırma çabaları mı?



Yabancı olma durumu doğru bir yorum. Fakat yabancı fotografçı izlenimi bırakmış olmam garip. Gerçektende yabancı fotografçı, ya da yabancı fotografçı görüntüleri diye bir şey olabilir mi?



Eski istanbullu olmayı kastediyorsanız, ben o kültüre uzağım. Ailem değil, onlar hatırlıyorlar ama ben hatırlamıyorum. Şehrin karakter değişimini görmedim. O yüzdende nostaljik bakmıyorum. Benim kafamdaki istanbullu hep buradaydı, şehri ve içindeki insanları görüyorum, kendimi, onları ve beraber şahit olduklarımızı sorguluyorum.




Bir fotoğrafın “teknik başarısı” sizce ne anlama gelir? Çekim, karanlık-aydınlık oda, üstün bir teknik, kaliteli ekipman vs.? Sizin bu konulardaki ekipman, baskı, uygulama tercihleriniz nelerdir?…



İlkokulda yazmayı özellikle de düzgün yazmayı öğretirler, sonra yazınız kendinize benzemeye başlar. Eski hocalarınız hala peşinizde koşup kurdele takmaya çalışmıyorsa teknik başarıya ulaşılmış olabilir.



Hala küçük rangefinder makinelerle daha rahat çalışıyorum ayrıca refleks olmayan dijital makinelerin sessizliği hoşuma gidiyor, fakat hala iyi bir fotograf makinesi yapıldığını düşünmüyorum. Sadece bazıları diğerlerinden daha kullanışlı, bazıları da diğerlerinden daha kaliteli sonuç veriyor. Fotograf makinelerini tasarlayanların fotografçıları düşündüklerini sanmıyorum. Yaptıklarına bizim adapte olmamızı bekliyorlar.




Aydınlık odaya geçen birçok insan dönüp karanlık odaya lanet okuyor, bir bakıma haklılar karanlık odalar değişik ritüelleri olan garip yerler. Ben karanlık odada başlamış olmaktan memnunum ama aydınlık odanın gelişinden sonra baskılar üzerinde yavaş ve dönüşümlü çalışabilmenin başka bir öğretisi olduğunu görüyorum, daha da önemlisi ilk elden zehirlediğim balık sayısındaki ciddi düşüş beni mutlu ediyor.




Her ne kadar kendinizi basın fotoğrafçısı olarak tanımlamasınız da bir dönem basında yer alan fotoğraflarınız ile “basın fotoğrafçılığı ve basın fotoğrafçısının” ne olduğuna dair bir tartışmayı alevlendirdiniz. Ben bunlar üzerinde durmak istemiyorum ama şimdi değerlendirmenizi istesem; basın fotoğrafçılığı üzerinde görüşleriniz nelerdir?



Basın fotografçılığı ve editörlüğünün sorumluluğu çok ağır. Her gün insanları yaptıkları bir şeyden dolayı diğer insanlara tanıtmanız bekleniyor sizden. Hem hislerinizle hareket edip hem de hissiz olabilmeyi gerektiriyor. İçinde uzun süre sağlıklı düşünüp hareket edebilecek bir pozisyon olmaması lazım, devam edebilmek çok çaba gerektiriyor sanıyorum.




Sizden birkaç kitap tavsiyesi almak istiyorum, özellikle genç fotoğrafçılara bir öneri listesi yapmanızı istesem?



İçinde Erich Salomon’un işleri bulunan tüm kitaplar. Bu fotografçıdan yeterince bahsedilmediğini ve daha çok ilgiyi hak ettiğini düşünüyorum.




Yurt dışındaki tecrübeleriniz ışığında Türk fotoğrafçıları, galeriler, ajanslar, eğitim, sergiler, yayınlar, yarışmalar, dernekler özetle türk fotoğraf kültürü ve yaşamı üzerine neler söylemek istersiniz?



Fotografın Türkiye’de yol almasına katkısı bulunan birçok insan var ve hafife alınamayacak bir emek sarf ettiklerini görüyorum, onların katkıları, dijital fotograf makinelerinin ve internet kullanımının yaygınlaşması ile bugün köyünden dışarı adımını atmamış 11 yaşında bir kız çocuğu fotografçı olduğunun farkına varabilir.




Bundan sonra yapmak istedikleriniz nelerdir? Bir 5 yıl sonra kendinizi nerede ve neler yapmış olarak görmeyi düşünüyorsunuz?



5 yıl sonra kendimi geçen 5 yılı neden planlamadığımı düşünürken görüyorum.

Röportaj: Levent YILDIZ





Damardan Fotoğraflar!


Ali Sime’nin fotoğraf-larında tedirgin edici bir duygu var.



Fotoğrafta zoraki anlatı, sosyal misyon duygusu ve mesaj kaygısından hoşlanmayanlar, dijital müdahaleye inanmayanlar, renkten hazzetmeyenler; kısacası bildiğiniz o damardan fotoğraf anının büyüsünü arayanlar için bir sergi önereceğim: Alp Sime’nin X-İst’teki ‘Paralaks’ı. Paralaks en basit anlamıyla fotoğrafçının görüp çektiğiyle, vizörün görüp çektiğinin farklı olması demek; daha metaforik bir anlamda gördüğümüz nesnelerin farklı bakış açılarına göre değişmesi, ama gerçekte değişmemiş olması, bize öyle gelmesi demek. Felsefi açılımları için günümüzün ünlü filozofu Zizek’in ‘Paralaks Açısı’nda söylediklerine de bakabilirsiniz; Sime’nin fotoğraflarına gelince, zaten her biri başka bir açıdan bakabilmenin, her şeyi başka bir açıdan görebilmenin sonuçları. Kitabi fotoğraf bilgisini bazen alt üst edecek ilginç kadrajlarıyla son derecede sıradan olanın son derecede sıradışı görünebildiği çerçeveler kuran Alp Sime, ‘rüya günlüğü’ diye adlandırdığı bu görüntülerde gerçekten de rüyalardaki gibi kesik, kopuk, ama kendine özgü anlamlarla yüklü bir görsel birikim oluşturuyor.



Boston Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde eğitim gören Alp Sime, ‘Ramora’ başlıklı ilk sergisini 2002’de İstanbul’da, ‘İstanbullu’ başlıklı ikinci kişisel sergisini 2006’da Atina’da açtı. Bu iki sergi arasında, 2003’te Neve Şalom Sinagogu bombalanması olayındaki tek bir karesi nedeniyle, hem aniden tanındı, hem epey yargılandı: Fotoğraf muhabiri olmayan Sime’nin patlamayı duyduğunda evinden fırlayarak çektiği kare, kanlar içindeki bir adamı gösteriyordu; tartışma konusu, adama yardım etmeden önce fotoğrafını çekmiş olmasıydı. Savaş ve haber fotoğrafçılığının bu bitmez tartışması bir yana, ‘Paralaks’ta göreceğiniz her karede benzer bir rastlantısal an; sanki bir felaket anının öncesi ya da sonrası; gündelik hayatın akışı içinde herhangi bir anlık görüntünün hissettiriverdiği tedirgin edici bir karanlık duygu var.



Fotoğrafçının zaten yalnızca dışardan görerek ve göstererek müdahale edebileceği bu yer (ler), ne garip ki, İstanbul’un ortası. Sime’nin fotoğraflarındaki ‘uzak’ların hemen hepsi burnumuzun tam da dibinde; nerede yaşar bu insanlar dediklerimiz, belki de dün görmüşüz kadar yakınımızda. Diyebiliriz bu tanıdık, ama yabancı yer, İstanbul’un bilinçaltı. Alp Sime’nin fotoğraflarında, cilalı İstanbul’un, imajlanmamış, makyajlanmamış anları, insanları var; sınırda yaşayanların, ‘pis işler’ yapanların ve bunlara maruz kalanların hayatlarından koparılmış sayfalar var.




Tümüyle karanlık değil



Öte yandan, tümüyle karanlık bir dünya da değil Sime’ninki: İzleyici ile fotoğrafçı arasında sessiz bir etkileşim yaratan zengin bir espri duygusu da eksik değil fotoğraflarında, hepsinde değil belki, ama birçoğunda. Bu espriler bazen salt görsel ‘Bellek’, ‘Dikdörtgen’, ‘İktidar Büyüsü’, ‘İstanbul Modern’ gibi fotoğraflarda görebileceğiniz gibi. Bazen de Sime’nin her bir görüntü için seçtiği birbirinden ilginç başlıklarla bütünlenen esprili görüntüler var: ‘Refleks’, ‘Padişah Fidanı’, ‘Lütfen Annenizi de Alın ve Gidin’ gibi…



Bu arada, ‘Uzun’, ‘Çocuk’ ve ‘Derviş’ gibi şiirsel görüntüler de yok değil. Siyahın tüm simgesel çağrışımlarıyla gerçekten ‘siyah’ olduğu, ışığın bazen elle tutulur bir hal aldığı bu fotoğraflarda, hem biçim hem içerik açısından kendine özgü bir açı, özgün bir görme hali var. Bütün olarak bakıldığında da akla gelen bir soru: fotoğrafçı bir tekinsizlik duygusuyla baktığı için mi görmüş gördüklerini etrafında, yoksa etrafımız bu kadar tekinsiz mi gerçekten? Zizek’i yanlış anlamamışsam, buyrun size bir ‘paralaks açısı’ sorusu!



Ahu ANTMEN


Radikal Gazetesi








Büyüsel Anlam

Fotoğrafın vazgeçilmezliği izlediğimiz dünya ile kurduğumuz ilişkiyi her seferinde yeni baştan tanımlayabilme ayrıcalığından kaynaklanır. Dünyanın dokusuna bu denli yakın bir şeyin bizi tekrar tekrar hayrete düşürmesine öyle alıştık ki, onunla her karşılaştığımızda bize yeni bir deneyim tattırmasını arzuluyoruz.



Şüphesiz ışığı karanlık bir kutuya hapsettikten sonra gümüşten hayaletlerin doğmasına bu mekanik nesne tek başına karar vermiyor. Bizi anlamsal sarhoşluğa sürükleyen bilginin sahibi bu basit mekanik gereci kullanan kişinin ardında bıraktıkları…



Genç kuşaktan Alp Sime, fotoğrafın bilinçaltında çoğalan büyüsel anlamının farkında olan biri. Muhtemelen bizim de küçük kelimelerle dillendirme cesareti gösterdiğimiz anların içine sızan biliçaltı rotalarını ısrarla gözümüzün içine sokuyor Sime. Nesneler, kişiler, mekanlar anlamsal olarak tuhaf bir şekilde uzuyor onun karelerinde. Açık seçik olarak kendi görüşlerini olumladıkları halde görünen dünyanın içerisine sığmayan durumlara işaret ediyor sanatçının “ Paralaks” adlı sergisindeki fotoğrafları:



Bir kadın yabanıl bir hayvan gibi bir tepeye tırmanıyor, alçıpan tavanlı bir odada surround sistemli bir televizyonda bir porno dönüyor, kar tipisinin altında araç bekleyen şemsiyeli onca insanın arasında iki kişi birer tabut gibi ayakta dikiliyor, bir ışık koridoru niyeyse duvar kenarında yürüyen birisini karanlıktan dışarıya atıyor, sokak ortasında dikilen bir cüce, kanalizasyon kapağı ile aynı boyda olduğunu ispatlıyor… Tüm bu anlarda eşsiz bir şey olduğunu düşündürtüyor Alp Sime.




Netlik Duygusu



Eşsizliklerin bir değer olarak başka fotoğraflarla karşılaştırılarak bulunacak bir aritmatik olmadığını da hissettiriyor, bu fotoğrafları çeken kişi. Açık bir samimiyet, “ Ben bunu gördüm” diyen bir netlik duygusu zerk ediyor izleyicisine fotoğrafçı. Görünüş dünyası ile kurduğumuz mesafeyi daraltmaya çalışan bir çaba ile uğraştığını hatırlatıyor.



Her fotoğraf bir sonrakini doğuruyor, bir günlük gibi sayfalar birbirini aralıyor. İstanbul temel işaret noktası onun çalışmaları için. Görünüşte bilindik yerlerin bilinmezliği ile ilgileniyor. Bazen de geride bıraktığı izler ‘yer-olmayan-yerler’e işaret ediyor.



Levent ÇALIKOĞLU


Milliyet Sanat






Bilinçaltının İstanbul Fotoğrafları



Fotoğraf sanatçısı Alp Sime, “Paralaks” adını verdiği üçüncü kişisel sergisinde İstanbulluları keşfediyor. Sime, ‘kafasındaki İstanbul’u yansıttığını söylüyor.



Bir fotoğrafı anlatmak, fotoğraf üzerine yazmak, dahası o fotoğraftan size geçen ‘his’sin karşılığını yazı diline dökmek kaç kelimeyle konuşuyor olursanız olun, hayli zor. Fotoğraf karesinin içindeki dünya, aklınıza ve duygularınıza hakim olan ‘güzellik’, yazılmaya çalışıldığında yavanlaşıyor, ‘biricikliğini’ yitiriyor bir anlamda. Hele de söz konusu, karelerdeki büyülü bir dünyaya ait imgelerse…



Genç kuşağın ‘yaratıcı’ isimlerinden biri olan Alp Sime’nin fotoğrafları karşısında da bu duyguyu en keskin şekilde hissediyor insan yazmaya kalktığında. Sanatçının Galeri x-ist’te açılan “Paralaks” adlı sergisinde yer alan, her biri ‘rüyalar aleminden’ kopup gelmiş hissi uyandıran fotoğrafların gücü karşısında söz çaresiz kalıyor. Fotoğraf terimi olarak paralaks, bazı eski makinelerde vizörden görülen ile objektiften filmin üzerine yansıyan görüntü arasındaki açı farkı anlamına geliyor. Bir diğer anlamı ise değişim. Bu her iki anlam Sime’nin fotoğraflarını tamamlıyor adeta.




‘Derdim İstanbullu’



Sime, bu üçüncü kişisel sergisinde tıpkı 2002’de açtığı “Ramora”da olduğu gibi, bilinçaltının izlerini sürüyor fotoğraflar aracılığıyla. Bu kez İstanbul’da keşfediyor, bilinçaltında yatan imgeleri. Sime, 2003’ten bu yana yürüttüğü proje kapsamında sadece bu kenti fotoğraflayan sanatçı, “Herhalde evim gibi görebilmek için İstanbul’u çekmeye başladım” diyor.



Fakat fotoğraflara baktığınızda aşina olduğunuz İstanbul’u göreceğinizi düşünürseniz yanılırsınız. Çünkü bu fotoğraf karelerinin ev sahibi olan İstanbul, Sime’nin İstanbul’u. Kafasındaki İstanbul’u yansıttığını söylüyor sanatçı:



“İstanbul denildiğinde ilk akla gelecek görüntüler, Ayasofya, Boğaz vs.’dir. İstanbul’un öyle bir imajı var. Ama benim derdim İstanbul değil, İstanbullu. Ben her gün Ayasofya’yı görmüyorum; sokaktaki adamı, yollardaki tuhaf, ilginç durumları, anları görüyorum. Zaten elime fotoğraf makinesi alıp ben bugün fotoğraf çekeceğim diye hareket eden biri değilim. Makinem hep yanımda olur ve bir yerden diğerine giderken fotoğraf çekerim. Hep gittiğim yollar, karşılaştıklarım, onların bana etkisi fotoğraflara yansıyor. O gördüğüm anlar, insanlar ilgilendiriyor beni.”




‘Kara mizah var’



Kuşkusuz Sime’nin bu fotoğrafları onun hayatının, yaşadıklarının da belgesi… Bu kişisel belgeler, kendilerine özgü bir muzipliği de içinde barındırıyor. Kimi yerde apaçık güldürüyor sizi, kimi yerde altında yatan mizahı keşfetmenizi istiyor. Sime, bunu şöyle açıklıyor:



“Bu fotoğrafların ilk ve orta bölümü 2006’da Atina’da sergilenmişti. Oradaki İstanbul çok karanlıktı. Çünkü karanlık bir dönemime denk gelmişti. Bu sergideki fotoğraflar ise projenin sonu. Ve burada kara mizah, komik bir durum var; ‘ne olacak işte boş ver gitsin’ gibisinden. Bütün o karanlık kısmı unutmak, çok ciddiye almamak… Artık o kadar kötü bakmaya gerek olmadığını görüyorum, bu da fotoğrafa yansıyor. Sonuçta İstanbul, dünyanın en pozitif yeri değil. Ben de onun içindeki mizahı görmeye çalışıyorum. Ve bazen ‘ciddiye almamak’ insanı rahatlatıyor.”



Alp Sime, “Paralaks”la İstanbul fotoğraflarını sonlandırıyor. Gerçi bu projenin bir de kitabı olacak ama tarihi henüz netleşmemiş. Sanatçı artık fotoğraf makinesini yanına alıp İstanbul’dan ayrılacak… Başka dünyaları keşfedebilmek için…



Yasemin BAY


Milliyet Sanat






Katkılarından ötürü, Galeri x-ist‘e, Ahu Antmen’e, Levent Çalıkoğlu’na ve Yasemin Bay’a teşekkür ederiz. Fotoritim.




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Alp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : ParalaksAlp Sime : Paralaks

Gökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, Fotoğrafçı



Gökşin Sipahioğlu’nun 5 Şubat 2009 tarihinde İstiklal Caddesi üzerindeki Fransız Kültür Merkezi’nde açılan sergisine kentin karmaşasına inat apar topar yetiştiğimizde; o elinde birinci ve ikinci baskı İstanbul Ekspres Gazetesi, etrafını sarmış basın mensuplarına ve sergisini ziyarete gelenlere;



burada bütün haberlerde bombalandı diye verdi haberi halbuki bombalandı diye değil hasara uğradı diye haberi verdik… Yunan hükümetinin tebliği var olay üzerine, diyor ki olay ile hiç bir ilgimiz yoktur… Ben olduğu gibi koydum buraya.


Gazetecilerden birisinin, olayı nereden duydunuz efendim? sorusuna radyodan diyor, İstanbul Radyosu. İstanbul Radyosu da Anadolu Ajansı’nın verdiği haberi veriyor… Orda ikinci baskı yapmaktan başka çaremiz yoktu, haber böyle verilir







Bir izleyen – Asılsız bir haber miydi?



G.S – Asılsız olan kısmı bombalanmış olmasıydı, hasara uğradı diyorum, camları falan parçalanmış…



Bir başka izleyen – Ses bombası?



G.S – Bombalandı demedim, hasara uğradı…





GS – Vali bir an evvel askeri, tankları çıkarsaydı hiç bir şey olmayacaktı…



Bir izleyen – Polis, asker seyrediyordu…



Bir başkası – Poliste insiyatif yoktu… Zaten böyle bir olay olunca… Polisler seyretti.



Bir diğeri: 6-7 Eylül olayları keşke olmasaydı!



GS – Gayet tabi, ama o vakit, bu haberleri vermemek de olmazdı…





Ve daha sonra sergiye gelen misafirlere fransızca ve türkçe tercümesi ile biyografisi ve sergi tanıtımı yapılıyor…



… Büyük bir sporcu ve fotograf meraklısı biri olarak İstanbul Expres gazetesinde spor üzerine fotograf röportajları yaparak kariyerinize 20 yaşında başladınız… Yazılı metinlerden çok daha güçlü olan fotografların ayrıcalıklı etkisinin çok daha etkin olduğunun çabuk farkına vardınız… Yani siz fotografları konuşturmayı öğrendiniz… sahneye koyarak, herhangi bir ayrıntıyı kullanarak, boyutlarını uyarlayarak onlara en yüksek derecede çığlık atmayı öğrettiniz…



Bu cümleden yola çıkarak başlıyor röportajımız…



Faika Berat Pehlivan - Fotograf yaşamınıza 20′li yaşlarda girmiş durumda…



Gökşin Sipahioğlu – Hayır, ilk fotografı İstanbul Ekspres Gazetesi’nde Yazı İşleri Müdürüyken, 1956′da Sinai savaşında çektim, demek ki ben o vakit…



FBP – 29 yaşındaymışsınız o zaman.



GS – Evet, evet.







FBP – Peki, fotograf ile ilk tanışmanız o şekilde.. Bir de ondan öncesinde spor yaşamınız var basketbolcuydunuz, hatta Efes Basketbol takımını kurdunuz…



GS – Yok, kendim bir kulüp kurdum o vakit Kadıköy Spor diye, sonra o kulübü Efes satın aldı. Kadıköy Spor Efes oldu yani”¦ O benim hayatımın, – yani mektebi bitirdikten sonra – ilk işi, sporculuktu. Hem basketbol oynuyor, hem atletizm yapıyor hem de voleybol oynuyordum ve bu arada da o kulübü kurdum”¦ O sırada da gazeteciliğe başladım, yani 52 senesinde de basketbol yazarı olarak…


FBP – Peki nerden aklınıza geldi gazete yani gazetecilik yaşamınıza nasıl girdi ne sebeple?



GS – Valla o vakit askerlik yaparken Ali Oraloğlu diye bir arkadaşla tanıştım onun en yakın arkadaşı Osman Karaca idi, sen gel dedi, İstanbul Ekspres ‘e götürdü beni, öylece İstanbul Ekspres de 250 lira maaşla basketbol yazarı olarak gazeteciliğe başladım… Ve İlk defa basketbol üzerine yazılar yazdım, o vakitte ilk yazılar oldu bunlar basketbola dair, eskiden sadece..



FBP – Neticeleri veriyorlardı?



GS – Sonuçlar veriliyordu evet ben bütün maçı anlatan yazılar ve tahminler falan yaptım… Hatta bir yazımda Kadıköy Spor maçı Gökşin yüzünden kaybetti diye de yazdım O vakit Sait Ceylan diye imza atıyordum… Sait benim göbek adımdı.



FBP – Evet, farklı bir açılım getirmişsiniz spor sayfalarına gazetelerin, hoş bir şey.



GS – Sonra Spor Sekreteri oldum ondan sonra da 54’de Yazı İşleri Müdürü…



FBP - İstanbul Ekspres maceranızın sonunda bir matbaa ve bir de yeni gazeteniz var…



GS – Evet, işte o macera, biliyorsunuz 6-7 eylül olayları, şansıma, o vakit benim ikinci baskıyı çıkartışım da gazetecilik açısından önemli bir olaydı, böyle bir haberi atlamak imkansızdı… Daha seneler sonra sanki o olayın sebebi İstanbul ekspres olduğu gibi yalan haberler yayıldı. 300 bin tane, 400 bin tane bastı diye ki, o gün biz en fazla 20 bin bile basamadık çünkü baskıya saat 5 de girdik… Zaten o günkü gazeteye bakarsanız bulabilirsiniz, saat 3.30 da Atina ile elçilikle görüştük diye yazı var, yani 3.30 da elçilikle konuşulursa gazete saat 5′ten önce çıkmaz. Hatta onların iddiasına göre gazete evvelden basıldı diye bile yazdılar bir gün 2 gün evvelden basıldı diye, tabi bunlar yalan şeyler Yunan hükümetinin tebliğini koyduk manşetin altında sonra Atatürk’ün evi bombalandı da değil Atatürk’ün evi bomba ile hasara uğradı diye başlık verdik… Bunu sonra çok istismar ettiler. O vakit tek haber kaynağı gazetelerin ikinci baskı yapmasıydı… Yani Akşam gazetesi vardı sabah gazetelerinin vermediği haberi verir sonra bir olay olursa saat gece on ikiden sonra en fazla sabaha karşı bire kadar… Çünkü birden sonra gazete yapmak ve yapıp o gazeteyi satmak mümkün değildi… Çünkü o vakitler Türkiye de gazeteler, akşam gazeteleri müvezziler (yani sokakta bağırarak gazete satan dağıtıcılar) tarafından satılıyordu… Böyle…



FBPİlginç bir seyir var gazetecilik yaşamınızda… Spor muhabirliğinden birden bire kendinizi sanki haber muhabirliğine hatta belgesele kadar varan çalışmalara koymuşsunuz. Bu bir tercih mi ya da özel bir sebebi var mı, yoksa gazete içindeki gelişme ve durumlar mı sizi bu noktaya getirdi?



GS - Valla gelişim ve bir de şans meselesi tabi… Ben Hürriyet’ de muhabirken, bir ara beni Genel Yayın Müdürü yapmak olasılığı çıktı, Allahtan Erol Simavi bir başkasını seçti beni seçmedi, böylelikle ben de seyahatlerime röportajlarıma devam edebildim ve dünyayı gezme imkanı buldum



FBP – 5 yılda 80 ülke gezmişsiniz… Gezdiğiniz ülkeler hep kriz içindeki ülkeler… Belgesel ile savaş muhabirliği arasında bir gel-git gibi… 1960 ihtilali sonrasında Vatan Gazetesi’nde çalıştınız… Arnavutluğu fotograflayan ilk yabancı / Türk gazetecisiniz, Küba krizinde Küba’ya girebilmeyi ve Çin de röportaj yapmayı başaran ilk Türk fotografçısınız… Hürriyet Gazetesi’ne haber yapıyor aynı zamanda da Fransa’da VIZO’ya fotograf veriyordunuz… Ve VIZO patronlarından biri sizin aklınızı çeldi, Fransa yolculuğunuza davet çıkardı…








GS – Evet böylelikle Fransa’ya kapağı atabildim, 1966’da. Ve basın hayatımı orada geliştirdim, hem muhabirliğimi hem de sonrasında SIPA’yı kurarak başka bir dalda ama yine röportajlara, bu sefer fotografçılarımla devam ettim yani bütün basın hayatıma…



SIPA PRESS zamanında 14 bin fotografçı ile çalıştık onlara iş verdik onların işlerini dağıttık yüz kırk kişi çalışıyordu SIPA PRESS de ve bunun kırkı Türk’tü. Bugün SIPA PRESS yine Fransa’nın hatta Avrupa’nın en büyük ajansı olarak çalışmalarına devam ediyor…



FBP – Orda da yine sadece haber ve belgesel fotograf çalışmaları ile sınırla kalmamış yine bu sefer de magazin dünyasına hitap eden fotograflarınız olmuş… Hatta tenis karşılaşmalarını izleyen ünlüleri fotograflıyormuşsunuz, yine sanki gazetecilik yaşamınızın ilk günlerine dönme var… Ya da daha sansasyonel haber yaratabilme isteği, ya da şöyle soruyum sorumu… Mutlaka çektiğiniz fotograf bir ajans kanalı ile devreye girdiğinde, hani ondan bir de gelir elde etme durumu var, belki o daha iyi para getirir düşüncesi ile mi?



GS – Yani SIPA PRESS’den mi bahsediyorsunuz?



FBP – Evet mesela SIPA’dayken normal ülkeleri gezip güncel olayları hatta daha çok siyasi politik savaş vs olayları fotograflarken…



GS – SIPA PRESS’ deyken biz, – yeni bir ajansın bir numaralı ajans olabilmesi için basının istediği tüm olayları çekebilmesi lazım -, tüm olayları takip ettik. Savaşı da magazin dünyasını da takip ettik, bunları yapmak zorundaydık ama sadece sansasyonel haber, resim aradık diye bir şey yok yani…



FBP – Yok… Zaten ben size dair okurken, başka bir şeyden de son derece duygulandım. Mesela Jacque Chirac ile olan, aranızdaki diyalog ki kendi kitabında da bahsetmiş bundan… Çektiğiniz –özel yaşamına dair- fotografını kendisine hediye etmeniz. Büyük bir davranış, gerçekten takdir edilecek bir davranış… Bundan kendinize bir rant sağlama şeklinde değildi söylemek istediğim, sadece genel olarak ajansın”¦




GS - Yok yok, Chirac söylemese bunu bugün dünyada kimse bilmeyecekti, Chirac kendisi söyledi, ondan sonra duyuldu yoksa 10 sene 15 sene bundan kimse bahsetmedi ne o ne ben… Fakat sonunda onun hayatını yazdı birisi ve orda bahsetti, kendisi söyledi zaten, ben bundan kimseye bahsetmedim…



FBP – Bu bence, tıpkı sizin serginiz basın bildirisinde bahsettiğiniz gibi, ‘basının mutlu günlerindeki büyük muhabirlerinin bir temsilcisi’ davranışı, çünkü ben aynı duyguyu babam ve o jenerasyona ait gazetecilerden çok iyi biliyorum, şimdiki bazı basın mensupları ile o zamankiler arasında dağlar kadar asalet farkını… Bunu yaşayan ve bilenim… Peki…




Fransa maceranız 1969 yılında 16 m2 lik bir odada başladı… Fotograflarınızı tuvalette banyoluyordunuz… 1970 yılında GAMMA Ajansında çalışmaya başladınız… Komünist ülkelerin toplandığı Bratislava’ya gidip foto-röportaj yapma isteğiniz ajansınızca kabul edilmediğinde kendi ajansınızı kurma fikri oluştu… Mesleğin tüm inceliklerini iyi biliyor, yazı yazabiliyor, fotograf çekebiliyor ve yeniden kadrajlayarak can alıcı kareler halinde sunabiliyordunuz tüm bu altyapı sizi SIPA macerasına taşıdı… Ve bir ermeni arkadaşınız desteği ile 1973 yılında SIPA yı kurdunuz ve aldığınız 20.000 frank borcu tam 4 yıl sonra geri ödeyebildiniz… 1965 yılında Cezayir de Ben Bella’nın tutuklanmasını protesto eden gençleri, 1967’de Fransız lejyonerlerince Djibouti’de yaralandınız… Amerika işgali altındaki Saygon’a gittiniz… 1968 yılın Mayıs ayında Fransa da yine yaralandınız, Sovyet işgali altındaki Prag’da Rus askerleri ile röportaj yaptınız ve bu röportajları DALMAS Ajansına sattınız (hatta daha sonra SIPA’yı kurduğunuzda DALMAS Ajansının tüm fotograflarını satın aldınız.)





1970’de Kamboçya’da, Phnom-Penh de savaş sırasında çocuk askerleri fotografladınız…






Sonrasında SIPA’nın kaydettiği muhteşem bir gelişme var… 1989 yılında yani 16 yıl sonra SIPA 8.000 m2 lik bir büroda, 150 maaşlı çalışanı, dünya çapında 2000 aktif muhabiri ve 47 ülkede günde 50 fotoröportajı yayınlayan, 20 milyon adetlik bir fotograf arşivi sahibi önemli bir ajans haline geliyor… Bu muazzam bir şey…





GS – Evet…



FBP – Ama tabi, dünyada birçok şirketin ya da kuruluşun etkilendiği gibi Körfez Savaşı ve o zamanki genel ekonomik sıkıntı ve krizler SIPA yı da bir şekilde etkilemiş durumda… Tabi bir de Fransa’ daki lokal kanun ve vergi sistemi…



GS – Oh!!



FBP – Tabi bu tarz şeyler mali olarak da sizi etkiliyor…



GS – İyi okumuşsunuz…



FBP – Okumuşum değil mi?



GS – Evet…



FBP – Çok doğal olarak o çıkmaza siz de giriyorsunuz”¦ Keşke başarabilseydiniz derdim hani o sıkıntıyı aşabilmeyi… Peki, siz kendinizce rekabetten çekilmişsiniz ama zaten bir yerde de açıklamışsınız ‘gazeteci hiç bir zaman emekli olmaz’, diye… Ajansı bir şekilde elinizden çıkardığınızda ki, orada da belli ki ‘katakulli’ demeyeceğim ama o anki sıkışık durumunuzdan faydalanarak tahmininizin çok altında bir bedelle elinizden çıkarmak zorunda kalmışsınız… Bu satış sonrası SIPA ile tüm ilişkiniz kesildi mi? Yine zaman zaman onlara destek veya danışmanlık gibi…



GS – Onlarla, yani orda çalışan kişilerle gayet tabi… Mesela, onlara en son Bush’a ayakkabı atıldığında imalatçısı ile röportaj yapılması fikrini ben verdim ve o röportaj yapıldı. Ve yayınlandı… Ancak SIPA’da çalışanlarla, onlara ilgim ilişkim devam ediyor, hepsi benim arkadaşlarım, çocuklarım gibi ama SIPA’ya, bir daha, ayrıldığımdan beri adımımı atmadım, içeri girmedim bir daha… Bazen birlikte yemek de yiyoruz vs, konuşuyorum… Ama ayrıldığımdan beri hiç haber almadığım görüşemediklerim de oldu tabii ki…



FBP – Siz sermayedarların, yani SIPA’yı alanlar olsun GAMMA’yı SYGMA’yı… Onların bu dünyanın içine, sektöre girmesi nasıl değerlendiriyorsunuz?



GS – Valla bunu alanlar hepsi… SYGMA battı mesela Bill Gates satın almıştı… SIPA’yı istiyordu ben satmadım, o gitti SYGMA’yı aldı… Fakat SYGMA’da yanıldı, çünkü SYGMA’nın hiç bir arşivi yoktu, bütün fotograflar fotografçıların malı idi. Bunun üzerine o fotografları almak için 20-30 milyon dolar para harcadılar, prodüksiyonu kaldırdılar, Fransa’da artık prodüksiyon yapmıyoruz… GAMMA’yı satın alanların ise ne yapacakları belli değil…



FBP – Hachette”¦



GS – Evet, Hachette de başkalarına devretti, onlar da ufak bir ajans olarak kaldılar, şimdi yine en büyük ajans maalesef SIPA.



FBP – Onlar tam anlamı ile hatalı bir fizibilite yapıp yanlış alış veriş yapmışlar…



GS – Hachette grubu çok para kaybediyordu GAMMA ile… Satın alanlar ile nasıl bir anlaşma yaptıkları belli değil… Ufak bir laboratuvar satın aldı GAMMA’yı…



FBP – Sizce, sizin mesleğinize, ajansınıza ve kişilere gösterdiği saygıyı, mesafeyi onlar da koyacaklar mı ellerindeki fotograflarla?



GS – Valla öyle bir şey yapabileceklerini zannetmiyorum çünkü -mesela- şimdi ikinci büyük ajans yine SIPA’da yetişen çocukların kurduğu ABACA adlı bir ajans oldu… 50 kişilik grubun 30 kişisi eski SIPA’da çalışanlar…



FBP - Gökşin Sipahioğlu kimdir desem kendinizi bana bir cümle ile nasıl anlatırdınız?



GS – Yapmayın… Bunu başkasına sormak lazım ama… Beni bu ara en çok sevindiren şey bilmem duydunuz mu? Ben bundan 46 sene önce Nazım Hikmet ile bir mülakat yapmıştım 63 senesinde Paris’te… Cumhuriyet Gazetesi’nde çıktı bir kaç gün evvel, geçen hafta… O zaman ben bu mülakatı kimseye veremedim, kimse kullanmadı o vakit yani, Milliyet falan… O mülakat; Nazım Hikmet’in vatandaşlığının iade edilmesinde ötürü aktüalite oldu ve ben bunu gazetelere; Vatan, Radikal, Cumhuriyet vs teklif ettiğimde, tüm gazeteler istedi… Cumhuriyet’e vermeyi tercih ettim çünkü benim ilk yazım da 1948’de Cumhuriyet’de çıkmıştı… Verem ile ilgili bir yazı yazmıştım, o vakit benim veremli bir sevgilim vardı Lütfiye isminde, onla ilgili, yani nasıl sanatoryum kurulması lazım, nasıl yapılabilir, nasıl yardım yapmak lazım gibi, bir yazı yazmıştım. Ondan ötürü ilk yazım da son yazım da Cumhuriyet’de çıktı… Okumanız iyi olur çünkü onun neredeyse bundan 50 sene önce söylediği şeyler bugün aynen güncel yaşadığımız konular…



FBP – 80 küsür yaşınızın eşiğinde yeni bir ajans kuracağınızı okudum… Ve bu ajansta daha çok amatör fotografçılar ile çalışacakmışsınız… Hangi aşamadasınız?



GS – O ilk ayrıldığım zamandı… Ayrılır ayrılmaz ilk yaptığım konuşmada, o vakit yaptığım konuşmada öyle demiştim… Bana madalya verdikleri zaman…



FBP – Vaz mı geçtiniz?



GS – E tabi ben vazgeçtim değil, o vakit biliyorsunuz, Tsunami, Londra metrosu gibi olaylar oldu.



FBP – Evet.




GS – O vakit kullanılan bütün resimler amatörlerin çektiği dijital şeyler oldu… Hemencecik ajanslar kuruldu büyük televizyonlar; BBC, NBC ve CNN, hepsi buna el attı. Her gün en az yarım saat yayın yapıyorlar. Amatörlere de fotograflarınızı filmlerini bize yollayın diye çağrı yaparak… Onlarla rekabete girmek artık çok zor güç bir şey



FBP - Dijital teknoloji sizce bildiğimiz klasik fotografçılığı öldürdü mü?



GS – Yok dijital teknoloji gazeteciliğe büyük kolaylık sağladı, eskiden biliyorsunuz bazen uçak bile tutuyorduk fotografı göndermek için



FBP – Biliyorum…



GS – Şimdi 20 saniye sonra fotografları mecmua ya da gazeteye yollayabiliyorsunuz… Malzeme ucuzladı laboratuarlar ortadan kalktı. Bir yandan kolaylaştı bir yandan da zorlaştı tabii… Eskiden 100 fotografcı çalışırken, şimdi yüz milyonlarca fotografçı var



FBP – Peki bu durumda ajans fikri tamamen silindi mi düşüncenizden?



GS – Evet tabii CNN ile BBC ile başa çıkmak imkansız bir şey.



FBP – Ama siz REUTEURS’ı bile alaşağı etmiştiniz…



GS – Bu şimdi imkansız bir şey”¦



FBP – Son bir kaç sorum size… Meslek yaşamınızın en komik, en kötü ve en unutulmaz anısı?



GS – En komik anım herhalde, ben Amerika’ya türk bilim adamları ile röportaj yapmaya gitmiştim, New York’taydım, o sırada Hürriyet’in o zamanki genel yayın müdürü Necati Zincirkıran İstanbul’dan beni aradı… Kısmet yelkenlisi, Atlantik Okyanusu’nu geçiyordu… ‘Kısmet denizde kayboldu!’ dedi… Ben Barbados’a gittim, orada 4-5 gün bekledikten sonra tekne geldi… O vakit Sadun Bora bana dedi ki ; ‘rüzgar yoktu denizin ortasında kaldık’ halbuki… O vakit… Hürriyet manşet atıyordu; 30- 40 metre dalga var diye… Oysa o rüzgarsızlıktan kalmıştı…



En üzücü şey Uganda’da teröristler Air France uçağını kaçırmışlardı onu takip için ben gittim fakat beni tekrar almadılar ülkeye… Kenya’ya gittim ve Kenya’dan döndüm Paris’e geldim, yalnız havadan fotografını çektim uçağın. 3-4 gün sonra israilliler hücum etti oradaki teröristleri öldürdüler, yolculardan da ölen oldu… O haberi Hürriyet Gökşin Sipahioğlu Uganda’dan bildiriyor diye manşetten verdi. Ben o vakit çok sinirlendim herkes beni, Paris’de olduğumu biliyor neden yalan haber yazıyorlar diye…



FBP – Bir anlamda asparagas haber yaptılar yani…



GS – Onun üzerine Erol Simavi’yi aradım. Ertesi gün Nezih Demirkent; dört sütuna bir başlıkla; ‘İdi Amin Gökşin Sipahioğlu’nu hasarlı bir uçağa bindirip Paris’e yolladı’ diye yalan bir haber daha yazdı… Tabi çok üzüldüm bu haberlere…



FBP – En unutulmaz anısı olan röportajınız?



GS – Her halde Küba röportajı, çünkü Küba’da yayınlandıktan sonra Amerikan basını 40 gazetede kullandı röportajımı, bu herkese kısmet olmaz…



FBP – En son fotografınızı ne zaman çektiniz?



GS – Geçen sene Fransa’daki nümayişlerde çekmiştim



FBP – En fazla ilgi gören, yayınlanan fotografınızın Carlos’un fotografı olduğunu biliyorum ama en fazla para kazandığınız fotografınız hangisi?



GS - Bunu söylemem çok zor, her sene, her vesile ile yayınlanıyor… Birçok olay oldu… büyük çok büyük paralar dönmedi ama, en çok para kazandığım röportajlar İran’ da Amerikalıları rehin aldıklarında çekilenlerdi… En fazla o vakit fotograf satmıştık… Sanırım o oldu…



FBP – Peki son sorum… Anılarınız… Biliyorum kitaplarınız var ama… Böyle kendinizi daha sakin bir zaman dilimine koyduğunuzda, o zaman yazamadıklarınızı, söyleyemediklerinizi, anılarınızı yazmayı düşünüyor musunuz?



GS – Valla Nazım Hikmet onlardan birisiydi ama bu fırsatı ve bunu yapacak kimseyi bulamadım… Fransa’da düşündük bunu ama gerçekleştiremedik. Bilmem yaşamım bunu gerçekleştirmeme izin verir mi? İsterdim bunu bir gün yapabilmeyi, ama bilmiyorum…



FBP – Dilerim yazarsınız… Gerçekleştirebilmenizi diliyorum. Sağlıklı mutlu ve huzurlu yaşam devamı diliyorum. Bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.



GS – Rica ederim…


Röportaj, çeviri ve sergi fotoğrafları (interview, translation and exhibition photos by): Faika Berat PEHLİVAN






Gökşin Sipahioğlu


“Mayıs ’68” Fotoğraf Sergisinden




Effeuiller la marguerite au lieu de crier “CRS SS!” ? Sous la pluie, ce policier devant la Sorbonne de nouveau ferme ne semble pas totalement convaincu des intentions de cette jeune etudiante. Paris, France – 6/05/1968.



Yağmur altında , yeniden kapanmış Sorbonne Üniversitesi önündeki bu polis kendisine bir genç kız öğrenci tarafından CRS SS mi diye bağırmak yerine bir papatya verişinden etkilenmiş görünmüyor mu? Paris, Fransa. 6/05/1968




La premiere intervention de la police disperse les manifestants avec des jets d’eau. Cette photo est l’une des deux photos prises a quelques secondes d’intervalle. Paris, Cluny, a l’intersection du boulevard Saint-Germain et de la rue de la Harpe,
Paris, France – 6/05/1968.



Protestoculara polisin su sıkarak ilk müdahelesi. Bu fotoğraf ile St Germain Bulvarı kavşağında ve La Harpe sokağında çekilen fotoğraf arasında sadece bir kaç saniye fark var.


Cluny ile St Germain Bulvarı kavşağında ve La Harpe sokağında.


Paris, Fransa. 6/05/1968




Un gendarme mobile relance un pave aux etudiants le defiant sur le boulevard Saint -Michel durant le premier jour des affrontements violents. En tout, 1.045 civils ont ete blesses pendant “le mois des Barricades”. Cluny, Boulevard Saint-Michel, a l’intersection du boulevard Saint-Germain. Boulevard Saint-Michel, Paris, FRANCE – 6/05/1968.



Çatışmaların en şiddetlisinin yaşandığı ilk günde gezgin bir jandarma St. Michel bulvarında yürüyen öğrencilere kaldırım taşı fırlatırken… Barikatlar ayında toplamında 1.045 sivil yaralandı. Cluny ile St Germain Bulvarı kavşağında ve La Harpe sokağında,


Saint-Michel Bulvarı, Paris, Fransa – 6/05/1968.




Premiers affrontements violents entre etudiants et forces de l’ordre au Quartier Latin. Cluny, a l’intersection du boulevard Saint-Germain et du boulevard Saint-Michel. Boulevard Saint-Germain, Paris, FRANCE – 6/05/1968.



Quartier Latin de polis kuvvetleri ile öğrenciler arasındaki ilk çatışmalar. Cluny ile St Germain Bulvarı kavşağında ve La Harpe sokağında, Paris, Fransa. Saint-Michel Bulvarı, Paris, Fransa – 6/05/1968.




Rue de l’Eperon, a l’intersection de la rue Serpente; passants et manifestants se dispersent pour echapper a une charge de police et aux gaz lacrymogenes.
Rue de l’Eperon, Paris, France – 6/05/1968.





Serpente Sokağı ile Eperon Sokağının köşesi, yoldan geçenler ve manifestocular polisten ve fırlattığı göz yaşartıcı bombadan kaçışırken Eperon Sokağı, Paris, Fransa – 6/05/1968.


Les CRS devants les bus de la RATP qui ont barre le Boulevard Saint-Germain au niveau de la rue de l’Ancienne Comedie. Boulevard Saint-Germain, Place Henri Mondor, Paris, France – 6/05/1968.


CRS polisleri St Germain Bulvarı Ancienne Comedi sokağı yakınında yol kesen RATP otobüslerinin önünde. Saint-Germain Bulvarı, Henri Mondor Meydanı, Paris, Fransa - 6/05/1968




Un etudiant blesse est aide par des secouristes benevoles. Les infirmiers et infirmieres, souvent des etudiants en medecine, evacuent les blesses les moins graves dans des endroits surs pour leur eviter les controles policiers, parfois muscles, dans les hopitaux. Square Terass-Chevtchenko, (Square a l’intersection de la rue des Saint Peres et le boulevard Saint-Germain), Paris, France -06/05/1968.



Gönüllü kurtarıcılar tarafından tedavi edilen yaralı bir öğrenci. Çok ağır olmayan yaralıları polisin gözünden ve kontrolünden uzak ve emnniyetli köşelere taşıyarak ilk müdaheleyi yapmaya çalışan, bazen de omuzlayarak hastanelere götüren hemşireler genelde tıp fakültesi öğrencileriydi. Paris, Fransa -06/05/1968.




Un etudiant blesse est aide par des secouristes benevoles. Les infirmiers et infirmieres, souvent des etudiants en medecine, evacuent les blesses les moins graves dans des endroits surs pour leur eviter les controles policiers, parfois muscles, dans les hopitaux. Square Terass-Chevtchenko, (Square a l’intersection de la rue des Saint Peres et le boulevard Saint-Germain), Paris, France -06/05/1968.

Gönüllü kurtarıcılar tarafından tedavi edilen yaralı bir öğrenci. Çok ağır olmayan yaralıları polisin gözünden ve kontrolünden uzak ve emnniyetli köşelere taşıyarak ilk müdaheleyi yapmaya çalışan, bazen de omuzlayarak hastanelere götüren hemşireler genelde tıp fakültesi öğrencileriydi.
Terass-Chevtchenko Meydanı, (Saint Peres sokağı ile Saint-Germain Bulvarı`nın kesiştiği yer), Paris, Fransa -06/05/1968.


Un secouriste benevole surveille de loin les affrontements avec des jumelles. Les infirmiers et infirmieres, souvent des etudiants en medecine, evacuent les blesses les moins graves dans des endroits surs pour leur eviter les controles policiers, parfois muscles, dans les hopitaux. Quartier Latin, Paris, France -06/05/1968.



Bir gönüllü kurtarıcı çatışma noktasının uzağında dürbünle olayları gözetlerken. Çok ağır olmayan yaralıları polisin gözünden ve kontrolünden uzak ve emnniyetli köşelere taşıyarak ilk müdaheleyi yapmaya çalışan, bazen de omuzlayarak hastanelere götüren hemşireler genelde tıp fakültesi öğrencileriydi. Quartier Latin, Paris, Fransa -06/05/1968.




Pres du carrefour Mabillon, dans un nuage de gaz lacrymogene, cette jeune femme defie les CRS. Abrites “a la romaine” sous leurs boucliers ils vont tenter de s’emparer de la manifestante, mais ils seront empeches par un deluge de paves et de projectiles divers lances par les etudiants. Boulevard Saint Germain, Paris, France – 06/05/1968.


Mabillon kavşağı yakınında göz yaşartıcı bombanın gaz bulutu altında, bu genç kadın, CRS lere karşımeydan okurken. CRSler kalkan ve kaskları ile kendilerini hem gazdan hem de göstericilerden korurken üzerilerine sağnak halinde gelen kaldırım taşları ve her çeşit nesneden nasiplerini alıyorlardı. St. Germain Bulvarı Paris Fransa -06/05/1968.


Affiches de Mai 68 sur les murs de l’Ecole des Langues Orientales. Rue de Lille, Paris, France – 7/05/1968.



Lile sokağı`nda Oryantal Diller Okulu duvarına asılı Mayıs 68 afişleri. Paris – Fransa 7/05/1968.




Face a face etudiants-forces de l’ordre sur le quai d’Orsay, devant le pont des Invalides ferme par la police, manifestation partie de Denfert-Rochereau en direction des Champs-Elysees. Quai d’Orsay, Paris, France -07/05/1968.


Quai d`Orsay üzerinde öğrenciler ve emniyet güçleri yüz yüze… Polis tarafından kapatılmış Invalide köprüsü önünde. Göstericiler daha sonra Denfert Rochereau tarafına, Champs Elysees ye doğru gidiyorlar… Quai d’Orsay, Paris, Fransa -07/05/1968.



“Police sur la ville”(*), Ce panneau de cinema arrache par les etudiants semble avoir ete concu pour cette nuit d’emeute! . (*) “Police sur la Ville”, un film de Don Siegel avec comme acteurs principaux Richard Widmark et Henry Fonda. Boulevard Saint-Michel, Paris, France – 10-11/05/1968.

Öğrenciler tarafından yerinden sökülen `polis şehirde` filminin panosu. Sanki bu geceki ayaklanmaya özel hazırlanmış gibi. (*) St Michel Bulvarı, Paris Fransa
(*) Police sur la ville : Yönetmen Don Siegel`in başrolde Richard Widmark ve Henry Fonda`nın oynadığı `polis şehirde` filmi .


Sant-Michel Bulvarı, Paris, Fransa – 10-11/05/1968




Deux etudiants parmis les derniers defenseurs des barricades sont interpelles et amenes devant les grilles du Jardin de Luxembourg.
Boulevard Saint-Michel, Paris, France 11/05/1968.



Polis barikatına kırmak için gösteri yaparken yakalanan iki öğrenci sorgulanmak üzere Luxembourg parkı demirleri önüne götürülüyor.
Saint-Michel Bulvarı, Paris, Fransa – 11/05/1968




Le peintre turc Abidin Dino fait des croquis pendant la manifestation unitaire, sur le pont Saint-MichelPont Saint-Michel, Paris, France 13/05/1968.

Ressam Abidin Dino St Michel köprüsü üzerindeki gösteriler sırasında göstericilerin krokisini çizerken.
St. Michel Köprüsü, Paris – Fransa – 13/05/1968.




Le journaliste turc Goksin Sipahioglu blesse par une grenade lacrymogene lance par les C.R.S. ici avec le photographe Hubert Le Campion a Paris, Boulevard Saint-Michel, La Nuit du 23-24 Mai 68, le soir de l’Ascencion, le boulevard Saint-Michel fut le theatre de bagarres violentes et sanglantes jusqu’a 3 h du matin. Paris, Boulevard Saint-Michel, France – 23/05/1968


St Michel Bulvarı`nda CRS ler tarafından atılan göz yaşartıcı bomba nedeniyle yaralanan türk gazeteci Gökşin Sipahioğlu, fotoğrafçı Hubert Le Campion ile. 23-24 Mayıs gecesi Ascension bayramında, St. Michel Bulvarı sabahın üçüne kadar son derece şiddetli ve kanlı çatışmalara sahne oluyor . St. Michel Bulvarı, Paris Fransa 23/05/1968




Au petit matin, rue des Saints-Peres, devant l’Ecole de Medecine. Les passants regardent avec curiosite les degats de la nuit et une etudiante qui a passe la nuit sur les barricades.
Rue des Saints-Peres, Paris, France -11/06/1968.


St. Peres sokağı sabaha karşı Tıp Fakültesi önü. Yoldan geçenler bir gece öncenin hasarına ve geceyi barikatların ardında geçiren bir öğrenciye merakla bakarken…


St. Peres Sokağı, Paris, Fransa 11/06/1968




Un etudiant qui a passe la nuit sur les barricades s’assoie sur son casque devant l’entree de l’Ecole de medecine.
Rue des Saints-Peres, Paris, France -11/06/1968.

St. Peres sokağı sabaha karşıi Tıp fakültesi önü. Geceyi barikatların ardında bir kask üzerinde geçiren bir Tıp Fakültesi öğrencisi..


St. Peres Sokağı, Paris, Fransa -11/06/1968.




Des etudiants nettoient la cour de la Sorbonne fermee pendant les manifestations. La banderolle suspendue entre deux colonnes a l’entree de l’Universite montre “CRAC – Comite Revolutionnaire pour l’Agitation Culturelle”. La Sorbonne, Paris, France – 13/06/1968.


Gösteriler sırasında kapatılan Sorbonne Üniversitesi avlusunu süpürge ile temizleyen öğrenciler. Kolonlar arasından sökülen yerdeki afişlerde CRAC yazısı (Devrimci Kültürel Kışkırtma Komitesi, CRAC kelimesinin bir başka anlamı da kırılma sesi…) Sorbonne, Paris, Fransa – 13/06/1968.




Fin de l’occupation du theatre de l’Odeon. Les photographes sont presents a l’evacuation. Place de l’Odeon, Paris, France – 14/06/1968.


Odeon Tiyatrosu işgali sonrası duvarları ve tiyatronun tahliyesi… Odeon Meydanı Paris, Fransa 14/06/1968.











Bu sayfanın hazırlanmasındaki yardım ve katkılarından dolayı, Ferit Düzyol’a (Sipa Press) teşekkür ederiz. FOTORİTİM





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, FotoğrafçıGökşin Sipahioğlu : Monsieur SIPA, Fotoğrafçı

Hayrettin Karaca ile Ekosistem’e Dair : Bir, En Büyüktür



TEMA Vakfı Başkanı Hayrettin Karaca ile Ekosistem’e Dair



“Ahlak sahibi olmadan gelecek bir dünyayı yaratmak mümkün değil. Tüketerek değil paylaşarak yaşayacağınız bir dünyayı oluşturmalısınız. Çünkü siz uyutulmuş bir kitlesiniz.”




Söyleşi ve söyleşi fotoğrafları: Pınar Dağ



“87 yaşındasınız, daracık bir sokakta ışığı yılmadan arıyorsunuz, toprak ananın verimini yitirdiğini, bir Anadolu melezi olarak gün be gün izliyorsunuz. Bir ‘akımı’ değil bir ‘hayati olayı’ temsil ediyor varlığınız. 340 bin kilometre yol kat edip borcum var benim bu topraklara diyorsunuz. Derelerine, pınarlarına, ırmaklarına el uzatmak istiyorsunuz. El olmak istiyorsunuz, sen çok yaşa demek istiyorsunuz. Benim param var diyenlere ‘Hadi oradan!’ diyip, toprağa benim sözüm var, senin de olsun diyorsunuz! .”




Yağmurlu bir gün, parolası TOPRAK, TOPRAK, TOPRAK yazan bir zili çalıyorum. Parolayı bilmiyorsanız içeri girmeyi unutun J Kitap kokuları çarpıyor yüzüme. Köşesinde dizelere karışmış bir ‘Çınar’ buluyorum. Sandığım kadar uysal çıkmıyor bu çınar, kızıyor yılmadan, öfkeli bize, sizsiniz suçlu diyor, biziz suçlu diyor! Otur bakalım diyor, kimsin sen, ne istiyorsun diyor, başlıyor söyleşiye”¦ J



Pınar Dağ: Merhaba Hayrettin Bey. Siz başlattınız söyleşiyi nitekim J şöyle başlayayım o zaman “İnsan doğayı özlüyor mu, eksikliğini hissediyor mu?”



Hayrettin Karaca: Tabii bu insandan insana, duygudan duyguya değişik hislerle oluşur. Ama benim gibi betonların içinde değil de o kerpiç evleri de görmüş, onlarda yatma, kalma mutluluğunu duymuşlar için başka tabii ki. Ama bugün şehirlerde yaşayan çocuklar, acaba doğayla bütünleşme imkânları var mı, yok mu? Olanı var, olmayanı var. Olanın dahi özlemi olur mu? Olmayabilir! Yani yeşili özlemek daha ziyade ekosistemi özlemektir. Yalnız özlemekle değildir, biliyorsun yeşilin türleri var. Bir ottan tut da, efenim ağaca kadar.



Mesela 3 santim büyüdüğünde gelişen bir bitki var, ama öyle ağaçlar vardır ki bugün Sekoyalar (Sequoia) 95 metreden, zaman içinde 110 – 115 metreye kadar büyüyen yaşamlardır. İşte kimi onu özler kimi ötekini özler. Ama şimdi bu bizim Karacaoğlan, bu Sekoyaları (Sequoia) görmemiş ki onlarla ilgili bir şey yazsın. Yazamaz ki”¦ (Tatlı tatlı gülüyor Hayrettin Bey)



Pınar Dağ: Öğrenilerek yani?



Hayrettin Karaca: Evet. Yaşadığı dönem de görmemiş ki yazsın”¦



Ela gözlerini sevdiğim dilber,


Göster cemalini görmeye geldim”¦



demiş değil mi?



Pınar Dağ: Toprağa özlemimizi önce bilmek istedim.



Hayrettin Karaca: Ben çok özlüyorum. Şu güne kadar yaşadığım halde özlüyorum. Ben çocukluğumda köylerde gezerek değil, yaşayarak mutlu oldum. Her şeyi yaptım köylerde. Bostanlık bekledim, pekmez kaynattım…





“Toprağın değerini, belki son 20 senede anladım.”



Pınar Dağ: Reçel yaptınız?



Hayrettin Karaca: Yok reçel yapmadım J Buğday yıkadım derede, buğdayları bekledim, mısır kırdım, soydum, tütün dizdim, tütün kırdım. Yaptım işte. Elimden ne geliyorsa yaptım çocukluğumda. Toprağın değerini belki son 20 senede anladım.



Pınar Dağ: Siz?



Hayrettin Karaca: Yani ben de toprağın ne demek olduğunun farkında değildim. Ama Yalova’daki Karaca Arboretum’a 1974’de başladım oraya bitki örnekleri ve tohum toplamak üzere Türkiye’yi gezdim. Bugüne kadar 340 bin kilometre yol kat ettim. Az ama ziyanı yok. Bu kadar yapabildim. J Yatmadığım çadır yok. İşte yatmadığım her köyde ve kasabada evim var. Ben işte halkın içindeyim ve doğanın içindeyim. O gezileri yaptığım sırada bıraktığım bitkilerin orada olmadığını gördüm, kaybolduğunu gördüm. Erozyonla tanıştım. Örnekleyeyim; uzmanlarla, arkadaşlarla geziyoruz, peynirimizi, karpuzumuzu yiyeceğiz ya, başka gıdamız yok, almış başımızı gidiyoruz. Aramızda konuşuyoruz diyoruz ki hani orada bir pınar vardı ya, su akan işte oraya gider yeriz. Gidiyoruz orası kurumuş. Aa diyoruz ilerdeki köyde var oraya gidelim diyoruz, gidiyoruz o pınar da kurumuş. O vakit fark ediyorsun, çölleşmeye doğru gittiğini ve erozyonun Türkiye’ye nasıl bir dert olduğunu. Sonra başlıyorsun okumaya. Bir de bakıyorsun ki 1956’da Erozyonla Mücadele Derneği kurulmuş. Türkiye tabiatını koruma derneği ama esas faaliyetleri erozyon. Sene 1956. Daha TEMA falan yok, Hayrettin falan yok. Başarılı olamamışlar. Başarılı olamamasının sebebi, kendi görevimizi iyi yapamayışımız. Bilmiyoruz ve yapmıyoruz. Şimdi ben mesela seçim oluyor ve gidiyor oyumu kullanıyorum. Asilim değilim değil mi, ben kendime bir vekil seçiyorum değil mi? Şimdi geçenlerde gazetede okuyoruz, efendim bir ihtiyar 95 yaşındaymış, orada gelmiş protokolün önündeki bir sandalyeye oturmuş. Milletvekili gelmiş kaldırmışlar, milletvekilini oturtmuşlar genç biri. Ama ihtiyar ayakta durmuş, fotoğrafları var. İhtiyar biraz durmuş sonra çekmiş gitmiş. Ne yapacaktın sen orada? İhtiyarı alacaktın, o protokolün dışına oturtacaktın.



Pınar Dağ: Olur mu dışına, yanına oturtmalılardı bence”¦



Hayrettin Karaca: Olur mu efendim onlar vekil olunca büyük oluyorlar ya. Ben asilim ve vekâlet verdiklerim benden hemen büyük oluyorlar ya! Şimdi büyükler onlar olmuşlar. Ben şimdi pişman oluyorum. Elllllleriiiiiim kırılsaydııııdaaaa vermeseydim de, bilmem neydiii!



Ama yaramıyor işe. Ben verdim ama demedim ki vatan topraklarını yabancılara satın.




Pınar Dağ:Toprak yerinde duruyor ama bir yere gitmiyor”



Hayrettin Karaca: Ama bir yabacı kullanacak onu şimdi. Bugün varsıl ülkeler yoksul ülkelerden hızla toprak almaktadırlar. Çünkü kendi ülkeleri, toprak verim gücünü kaybetti.



Ne örnekler var. Ben yüzlerce örnek verebilirim. Zengin ülkelerin, fakir ülkelerden toprak alma mecburiyetinde kalıyorlar çünkü kendilerini besleyecek toprakları kalmadı. Topraklarının gücü yok.



Pınar Dağ: Bu konuda daha ilerde olmaları gerekmiyor mu? Daha fazla imkânları olmuyor mu varsıl dediğiniz ülkelerin? İnsan aksini bekliyor. Sonuçta hep onlar bağırıyor tarım reformu, ekolojik dengelerin düzelmesi vb şeyler için.



Hayrettin Karaca: Şu masanın üstündeki kitabı bana versene. Sana bir soru sorayım. Japonya zengin mi fakir mi?



Pınar Dağ: Fakir değil ancak çok zengin bir ülke değil diye biliyorum.



Hayretin Karaca: Gayrisafi hâsılası 38 dolar, nasıl zengin değil. Bak sen cahile. Neydi senin adın?



Pınar Dağ: Pınar”¦



Hayrettin Karaca: Pınar’ın cahilliğine bak. Senin dünyadan haberin yok. Benim sana toprağı anlatmam lazım. Anlatayım mı?



Pınar Dağ: Vaktiniz varsa J




Hayrettin Karaca: Dünya toprakları verim gücünü kaybetti. Bütün dünya ama kaybetti. Şimdi artık geleceğin en korkunç silahı ve stratejik silahı buğday ve pirinçtir. Bunlar olmazsa yaşayamayacağız. Peki, soruyorum yine Pınar’a. Birleşmiş Milletlerin verdiği bir bilgi var, bugün için ve 1930 için. Bugün iki dolar altında, eskiden bir dolar olarak ölçü biçiliyordu, şimdi yeni bir ölçü buldular 2 dolar ve altında geliri olan dünyada kaç insan var. Pınar şimdi araştırıyor, yazıyor, bunu biliyordur…



Pınar Dağ: (Fena sıkıştırıldım, artık bilsem de konuşamayacağım sanırım J) Rakam olarak net bilmiyorum. Ancak çok olduğunu, özellikle günlük geliri 1 dolar olan Afrika ülkelerini biliyorum.



Hayrettin Karaca: 2 Milyar 400 milyon insan. Ve 2030 yılında ne kadar olacak bu sayı biliyor musun, 5,5- 6 milyar insana çıkacak. Okumuyorsunuz. Ve gelecekten hiç haberiniz yok. Senin neslin hiç okumuyor. Ve haklarınızı kullanmıyorsunuz. Yaşam haklarınıza tecavüz ediliyor ama sen hiç sesini çıkarmıyorsun. Pınarların hiç sesi yok. Ve kendilerinin katili oluyor Hayrettinler ve Pınarlar… Biz kendi kendimizin katiliyiz. Neden katiliyiz söyle bakayım?



Pınar Dağ: (Söyleşi tersine dönüyor, soruları Hayrettin Bey soruyor J) Kesilen ağaçtan, satılan topraklara kadar birçok şeye duyarsız olduğumuzu belirtmek istiyorsunuz.




Hayrettin Karaca: Aman aman kesilen ağacın dalı deme bana!! Dünya gidiyor dünya”¦ Okumuyorsunuz! Bugün başka bir dünya var. Bak iki örnek verdim. Bugün 2 Milyar 400 Milyon insan 2 doların altında, 1 doları var bunun,10 cent’e, 5 cent’e kadar ineri var. Peki, kimler sebep oluyor buna?



Pınar Dağ: Hakim güçler, çıkar grupları, büyük şirketler vb”¦



Hayrettin Karaca: Demek ki dünya ikiye ayrılmış. Birinin gözü aç, birinin karnı aç. Gözü açların geldiği nokta, 1994 yılında okuduklarımdan bilgi vereyim, 42 şirketin gelirinin dünyadaki 48 ülkenin gelirine eşitti. Aradan 15–16 sene geçti. Bir ara 17’ye indi bu ve 7’ye indi. Dünyada 48 ülkenin gelirine eşit oldu, haberin var mı bundan? Peki, bunlarda vicdan yok mu? Bu açlara nasıl tahammül ediyorlar. ‘Yok mu? ‘ bu gözü açların! Yok işte! Şu kadar yok.



(Eliyle işaret ediyor.) Nereye kadar büyüyecek ekonomi, Sustainable development demiş sürdürülebilir kalkınma. 1992 ‘de böyle bir şey söyleniyordu. Ama bunun içinde sosyal kalkınma vardı. Onu unuttular! Peki, nerede duracaklar?1992’de gayrisafi hasılası 20 doları geçen ülke ya vardı ya yoktu. Bugün 54 dolara geldi. 40, 30’lu kaç ülke varsa 50,60’ı buldu. Demek ki 17 sene içinde 3 misline yakın bir büyüme var. Peki, nerede duracaklar bunlar Pınar, soruyorum sana evladım? Nerde duracaklar? Gayrisafisi 60’a, 120’e gelince mi? Durmaz bu. Bugünkü küresel ekonomi, kapitalizm diyelim, emperyalizm diyelim işte hepsi aynı şey, büyümek zorundadır. Durur ise hasta olur. İşte bak bugün durdu.



Pınar Dağ: Ne olacak peki”¦?



Hayrettin Karaca: Yaşamak istiyorsan evvela bir ahlak sahibi olman lazım. Ahlak sahibi olmadan gelecek bir dünyayı yaratmak mümkün değil. Tüketerek değil paylaşarak yaşayacağınız bir dünyayı oluşturmalısınız. Çünkü siz uyutulmuş bir kitlesiniz. 2005 yılında hepimiz dünya insanı olarak reklâma para ödedik. Ne kadar bu biliyorsun her halde!




Pınar Dağ: 600 milyar dolar diye biliyorum, daha da arttı tabii!



Hayrettin Karaca: 2005 yılında 460 milyar dolar, 2006 yılında 508 milyar dolar, 2007’de 600 diğerleri içinde 780, 890’a gelmiş diyorlar. Bunun %15’i kadar reklâm vermeseler, senden benden alınıyor. Hem ben kendi kendimin katili oluyorum hem yaşam koşullarının bu hale gelmesine bende ortak oluyorum. Ben tüketmesem ne yaparlar.



Pınar Dağ: Kalır orda”¦



Hayrettin Karaca: Evet, durur! Peki, ama yaşamak istiyorum. Tüketmeden yaşayamam. Ama bunun da bir hududu olması lazım. Şimdi ben Pınar’ın hakkından tüketiyorsam, ayıp bana, ben bir farenin hakkından tüketiyorsam olmaz. Ben bir mikroorganizmanın yaşamasını engelliyorsam olmaz, çünkü o yoksa ben yokum. Bir gram toprakta 600 milyon bakteri var.



Pınar Dağ: Capcanlı evet”¦ J



Hayrettin Karaca: Canlı toprak canımım. O bir gram toprakta, 400 bin mikroorganizma kökmantarları var. O olmazsa ben yokum. Onlara da pay ayırayım ki ben yaşayayım. Biliyor muyum bunu? Bilmiyorum. Hayrettin biliyor, Pınar bilmiyor işte şimdi. Bir de havyanlar var. Bir desimetrelik toprakta 1 milyar 555 milyon tek hücreli canlılar var, 60 bin çok hücreli canlılar var. Şimdi bu üst toprak gidip duruyor erozyonla. Türkiye’de bir dere kaldı mı bulanık akmayan? Ne diyor o dereler; Pınarrrr, Hayrettinnnn diye bağırıyor, diyor ki duy beni. Ama senin dilin milin yok be! Çamura kal dere, bana ne! Hadi! Diyor ki Hayrettin; “Pınar geleceğini götürüyor” haberin olsun. Üst toprağı götürüyorum, seni yaşatanı götürüyorum. Aç kalacaksın. Tamam, aç kaldın bugün. 500 milyondan, 450 milyondan, 2 milyar 400 milyona çıktı açlık. Nereye kadar onu da bilmiyoruz ama 2030’da 5,5 – 6 milyar insan 2 doların altında gelire sahip olacak. O vakit görürsünüz siz işte. Ben yokum. Birbirinizi yiyeceksiniz. Sahici gelmiyor değil mi?




Pınar Dağ: İnsanın karnı tok olunca, evet. Ancak eskiden açlıktan böyle şeyler olduğunu biliyorum. Hatta ailelerin çocuklarını komşunun ki ile takaslayarak bunu yaptığını…



Hayrettin Karaca: 1930 yıllarda Çin’de Çin’de! İşte 1930’lar da Mao zamanında, tarım faaliyetleri başka bir sistemle yürütülmeye başlayınca kayıtlı 20 milyon kişi öldü açlıktan ama kayıt dışı olan ise 43 milyon insan. İşte orada aileler evvela delikanlılarını, çocuklarını, baldızını, dedesini, anasını sen bana, ben sana, ben sana, sen bana vere vere öyle yaşama şansını buldular! Amerika’da 1776’da bir kıtlık oldu. Dün gömdüğü kendi akrabasını, ertesi gün çıkartıp yedi. Senin de az evvel dediğin gibi çocukları hasta bekliyorlar ölüyor, yiyorlar.



Ana yiyor ana, ana!



Pınar Dağ: İnsanoğlu böyle bir şeyi yapamaz gibi düşünüyor insan!



Hayrettin Karaca: Biz, Nataşa olayı diye bir şey yaşadık değil mi Türkiye de? Kimdi bu kişiler. Öğretmenlerdi, kimyagerlerdi, balerinlerdi. Ama onlar buraya o iş için gelmemişlerdi. Ne için geldiler? Açtılar. Yavruları açtı. Şimdi neden gelmiyor Moldova’dan, Ukrayna’dan, Rusya’dan”¦ Şimdi artık gelmiyorlar. Ha olanlar var, onlar meslek sahibi artık!



Pınar Dağ: Aç değiller artık tabii ki”¦



Hayrettin Karaca: Haaa işte, aç değiller. Açlık insanı ne hale, nerelere getiriyor gördün mü? İşte onları ben aç bırakıyorum yani varsıllar aç bırakıyor! Bugün ben ekonomi hasta olmuş onu kurtarmaya çalışıyorum. Türkiye’de de böyle. TÜSİAD, Borsalar Birliği şu bu işte”¦ Hükümetten yardım istiyorlar. Tedbir al, IMF ile anlaşma yap, ne yaparsan yap ama beni kurtar. Hani liberal ekonomiydi bu ya? Amerika’dakine de soruyorum, bizimkine de soruyorum. Sürekli özelleştiriyoruz ama Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da, İtalya’da bu düzeyde özelleştirme yok.




Pınar Dağ: Biz ne yaptık?



Hayrettin Karaca: Bir ülkeyi istila etmek istiyorsan, o ülkenin kitlesel iletişim araçlarını ele geçirmelisin. Türkçe yazılı levha kalmadı. Sen de gidip oradan alış-veriş yapıyorsun. Ben yapmıyorum ama! Süpermarket yazmış! Örnek vereyim; 340 bin kilometre Türkiye’yi geziyorum ya, tabii TEMA Temsilcileriyle geziyorum, gönüllüleriyle geziyorum, bir kasabada oluyorum, bir köyde oluyorum. Bakıyorum orada Süpermarket yazıyor. Kaldırıııınnn şunu diyorum! Nasıl kaldıracağız oradan, dükkân sahibi değiliz! Onu kaldıracak oradan, pis! (gülüyor katıla katıla Hayrettin Bey J) Bir daha görmeyeceğim onu geldiğimde J Bu zor bir şey değil ki. Mahalleyi dolaşırsın, evleri dolaşırsın, sokakları dolaşırsın, dersin arkadaşım süpermarket yazmışsın, dil giderse ulus gider. Bunu oradan kaldır.



Pınar Dağ: O zaman Akdeniz Bölgesi, özellikle turistik bölgeler elden gitmiş durumda!



Hayrettin Karaca: İşte demin sordun nasıl oldu, ne yaptık dedin ya işte, böyle oldu! Okumak ibadettir, okumamak Cumhuriyete ihanettir.” diyorum! Onu yorumlayayım da sonra o bıraktığım yere geçeyim.



Pınar Dağ: Peki”¦



Hayrettin Karaca: Ben bu ülkenin varlıklarıyla, imkânlarıyla onları kullanaraktan buraya kadar geldim. O halde bu ülkeye borçluyum ben. Varlığımdan pay alarak gelmedim ben buraya. Ben borçlu hissediyorum, başkası ne hissederse hissetsin hiç ilgim yok. Ben borçluyum. Ahmet borçlu, Ayşe borçlu ama Pınar’ı bilmiyorum. Kendi bilir. Varlığın varsa bir çeşme yaparım, bir çocuk okuturum, okul yaparım, devlet’e vergimi tam veririm, bu kayıt dışı ekonomiye katılmam. E, biter paran! Yaptın bitti! E, sonra daha yaşıyorsun. 60 yaşında bu hisleri duymuşsun, o hislerle ülkene olan borcunu ödemişsin. Bizim gençliğimizde “olanın olmayana borcu var” diyorlardı. Aşımızı paylaşıyorduk. Fakirdik ama açımız yoktu. 1922 benim doğum yılım 87 yaşındayım. Hayatımın o yıllarını iyi hatırlarım. Onlar kalıyor hatırında. Şimdi ben borçluyum. Paraları ödedim ödemesine ama hala yaşıyorsun. Borcunu ödeyecek başka bir şey olmalı.




Pınar Dağ: “ Ama şimdi öyle bir şey var ki”¦” (demeye niyetleniyorum ki”¦)



Hayrettin Karaca: Dur, dur, dur! Kaç aylık doğdun sen!!!



Pınar Dağ: Mecaz değil ancak prematüre doğmuşum.7 aylık, hatta bu hanım hanımcık olmuş halim J



Hayrettin Karaca: Daha saldırgandın yani? J



Pınar Dağ: Evet, evet daha tez canlı J



Hayrettin Karaca: Sus kız azcık, bana unutturuyorsun söyleyeceklerimi J Kaldığım yerden devam edeyim. O halde olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var demektir. Peki, sen nasıl bileceksin. Televizyon yok vermiyor, gazeteler de vermiyor. Neden çünkü onlar ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER (ÇÜŞ) artık. Onlar kendi menfaatlerini göz önüne alarak sürdürürler faaliyetlerini. Onların derdi paradır. Onların derdi bütçeye hizmet değildir. Köşe yazarları, bakarsın bugün Davos çıkar onu yazarlar, yarın başka bir şey çıkar herkes onu yazar. Niye? Çünkü kafada bir şey yok. Köşe yazarları şikâyetname yazıyorlar ben biliyorum onu. Her gün her gün mecbur musun yazmaya? İşte bir şey uyduracaksın. 365 gün değil 40 senedir yazıyorsa, bitti artık! Torbada bir şey kalmadı. Güncele yazıyorsun. Ama benim önüme bir hedef koymuyorsun. Ne yapacağımı söylemiyorsun bana. Ben onu bekliyorum basından. Bana onu söylesin. Siyasi Partilerden onu bekliyorum. Bugün MHP, AKP, CHP ve diğer tüm partilerin yol göstermesini bekliyorum. Ne yapacaklarını söylediler mi? Bak seçime giriyoruz söylüyorlar mı? Yok, ben daha iyi yaparım, yok sen daha iyi yaparsın diyerek geçiştiriyorlar çünkü kafasında bir şey yok adamın! Niyeti de yok Türkiye’ye hizmet etmeye.



Pınar Dağ: Bu ülkenin “aydınları” da bulaşmıyor politikaya, konuşmuyorlar pek ama! Bir de öyle bir durum var!



Hayrettin Karaca: Var ama gazeteler vermiyor. Televizyonlar vermiyor. Nadiren tabii bazı televizyonlar Türkiye’nin sorunları üzerinde daha ağırlıklı program yapıyorlar. Şimdi geldik sona. Hedef yok. Peki, büyürken kimi kullanıyor? Pınar ile Hayrettin’i kullanıyor. Gördün mü? İşte suçlu biziz. Hayrettin’in, Pınar’ın ihtiyacı olmadığı kadar tükettiriyor bize. Bizler sembolüz ancak işte topluma ihtiyacı olmayanı tükettiriyor. 680 milyar dolara gelmişiz reklâm giderlerinde. Bunun yüzde 5’ini, 10’unu ayırsan, aç insan kalmıyor. Eğitimsiz insan kalmıyor. Kimin haklarından da alıyorlar, o açların da haklarından alıyorlar. Mikroorganizmaların da haklarından aldılar. Aslanın, kaplanın, filin efendim denizdeki planktonların gözümüzle göremediğimiz milyarlarca planktonlar var onların haklarından alıyorlar. İşte bunları yaşatmıyorsun, geleceğini yaşatmıyorsun küresel ısınmayla denizdeki akımlar değişmiş, balıklar şaşırdılar şimdi nerede yaşayacaklarını bilmiyorlar, nerede yuva yapacaklarını bilmiyorlar, 3000 bin metrede yaşıyordu balık, şimdi mecbur 4000 bin metreye inmeye. Yok, çünkü soğukta yaşıyor balık. Yani dünyanın ekosistemi bozuluyor. Kim buna sebep oluyor Hayretinle, Pınar! Eğer Pınar vicdan sahibi olursa, o gözü açlar olmayacak. Onlar da hala beni kurtar, beni kurtar diyorlar! Demin sana dediğim gibi, Türkiye’de TÜSİAD bilmem diğerleri beni kurtar beni kurtar diyorlar. Hani liberal ekonomiydi ya? Hani güzeldi özelleştirme? Şimdi de devlete muhtaçlar. Peki devlet sana ne verecek, halktan topladığı ile kurtaracak seni! Öyle şey olur mu? Bu dünyanın eline geçmiş olan en büyük fırsattır. Biz açları doyururuz, doyururuz! Çünkü onlar da bir yolunu bulurlar. Bir kültür meselesidir bu. Fakirdik ama açımız yoktu bizim zamanımızda. Bunu ben yaşadım. O açıdan işte, “yeni bir paylaşma düzeni” kuracağız. Hayrettin ile Pınar bu kararı verecekler ve başlayacaklar. Ne diyor paylaşma düzeni, kendi ihtiyacın üzerinden fazla tüketmeyeceksin. Benim ihtiyacım doymaktır bundan Hayrettin’i mahrum etmem, barınmaktır. Üzerimdeki kazağı bu kırmızı kazağı ben 20 yıldır giyiniyorum. Beni hala ısıtıyor.




Pınar Dağ: Tüketmek var olmakla eşit anlama geldi. Ne kadar tüketiyorsam o kadar varım oldu. Yani biz buna mecbur bırakılıyoruz bir bakıma!



Hayrettin Karaca: Sizi kandırıyorlar işte, kanıyorsunuz. İhtiyaçlarımızı sayıyordum. Benim ondan sonra ihtiyacım olan eğitimdir ve sağlıktır. Bak burada kütüphanem var, diğer tarafta da kütüphanem var. Yalova’da 4bin 500 tane kitabım var. Türkiye’den 56 bin diam var. Sizlere verebilirim oradan. 4 yaşında çocuğun sırtından odun taşıdığı çalışmalarım var. Olumlu var olumsuz var.



Pınar Dağ: Size bunu sormayı da istiyordum. Fotoğrafla ilgilendiniz mi diye?



Hayrettin Karaca: Evet 56 bin diam var. Ancak dijital makineler bu tadı vermiyor. O kalite yok. Ama işte elinde, yanında taşıyorsun. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyorum yine; Pınar ile Hayrettin başkalarının hakkından almamaya karar verdiği gün, yeni bir paylaşma düzeni gelmiş olacak. O halde bu ekonominin benim ihtiyacımı karşılaması lazım. Benim bir de ekonomiye ihtiyacım var tabii ki. Ekonominin kendi ürettiği kadar ben tüketmeyeceğim, benim ihtiyacım olan kadar tüketeceğim. Bu kadar!



Pınar Dağ: Charlie Chaplin’in manidar cevabı gibi, “ E, bir yerden başlamak lazım” J



Hayrettin Karaca: J Evet. Bir! Bir en büyüktür. Yeter ki inansın kişi. Bak şurada bir kitap var en üstte. Onu bir ver. Rachel Carson*’u tanıyor musun?



http://tr.wikipedia.org/wiki/Rachel_Carson



Pınar Dağ: Hayır.




Hayrettin Karaca


Hayrettin Karaca: Bu elimdeki kitap 1950’lerde yazıldı. Peki, nedir bunun noktası? Kendisi kimyager. DTT (Böcek ilacı)’nin yaptığı zararları, insan vücuduna dönerek girdiğini ispat ediyor. 40–50 yıl doğadan kaybolmayacağını söylüyor. Doğadaki ürün almayı, şimdi bu DTT’yi zararlılar için kullanıyorsam, diğer faydalıları da öldürüyorum. Toprağın içindeki bütün canlıları öldürüyorum. Bu kadın uğraştı ve bir kişiydi. Kimle uğraştı biliyor musun; ABD senatosundaki milyarderlerle uğraştı. Ve kimya sanayisiyle uğraştı. ABD’deki büyük ağır sanayi ile uğraştı. Bununla 7–8 sene uğraştı ve sonunda yasaklattı. Ama ihracatını yasaklattıramadı. Sonra 1964 yılında kanserden öldü. Atatürk ile hiç kimseyi örneklemem, Atatürk de bir kişiydi. Nesi vardı bu adamın; İnancı vardı! 19 Mayıs tarihinde çıkıyor Samsun’a, Amasya’da başlıyor toplantılar. İngilizler, İtalyanlar gelmiş dayanmış. Ve orada ilk kez ulusal egemenlikten bahsetmiştir tek bir kişi. Para yok diyorlar; bulunur diyor, ordu yok diyorlar; kurulur diyor. Bu nasıl olacak diyorlar; milletin kendisinin azim kararı ile diyor. Hayatında bir defa ben demiş, “Benim naçiz vücudum bir gün toprak olacaktır, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır.”



İşte o dönemde de İzmir yanmış daha soğumamış İzmir’de bir İktisat kongresi kuruluyor 1923, 17 Şubat. Cumhuriyet daha yok. Lozan’da durmuş ancak araya mesafe vermiş ve İktisat kongresi oluyor. Orda söylediği şey şu; bugün çektiğimiz sıkıntıların, mahrumiyetlerin, yoksulluğun temelinde ekonomide bağımsızlığa yoksun oluşumuz yatıyor. İşte bugün ekonomide bağımlı hale geldik. Dilimizle bağımlıyız, kültürümüzle bağımlıyız”¦ Böyle şey olur mu? Gençlere bir bakıyorsun arabada kulağına takmış Dan!! Dan!! Dan!! müzik, ya bu çocuk nasıl büyüyor? Dil ve Kültür giderse ulus gider. Toprak giderse vatan gider. Ama ben bugün büyük bir mirasın sahibiyim. Ülkelerin sahip olacağı tek mirası dil ve kültürdür. Ben şimdi 12 bin yıl evvelki Orta Asya’da yaşayan kültürden bazılarını taşıdığımı anladım, var bende düşünebiliyor musun? O halde ben onunla bağ kurmuşum. 12 bin yıl sonra o kültür hala kullanılıyor. Ben bu kültürü Anadolu geleneğinde yaşıyorum. Demek ki o miras çok önemli. Kapıyı dışarıda bulabilir misin?



Yok, böyle bir şey yok yani. Şimdi bizim ülkemiz açları doyurur ama gözü açları doyuramaz. Geleceğin en korkunç silahları Buğday ve Pirinçtir. Korkunç bir stratejik silahtır. Dünya uluslararası bir açlığa gidiyor. Aşağı yukarı 1979-80’den itibaren, dünyada sürmeden tarım yapılıyor. Sıfır sürüm yani sıfır. Amerika’da bugün yüzde 32 ile tarım yapılıyor. Örnekleyeyim; Türkiye’de iki kişi, Hamit Genç bir de Osman Özdemir. Bunlar Samsun, Bafra’da biri Orman Tarım Bakanlığında çalışıyor araştırmada, bir tanesi de Tema’nın gönüllüsü. Bunlar orada bir köyde kırsal kalkınma programını uyguluyorlar. Kimseden de 5 kuruş para almıyorlar. Ancak bilgi, bilgi bilgi için oradalar! Çok başarılılar. Meralar ıslah ediliyor, işe başlıyorlar falan ama diyorlar ki siz büyük bir hata yapıyorsunuz. Her sene aynı gübreyi veriyorsunuz. Buğday’a da, Arpa’ya da aynı, Ayçiçeğine de aynı gübreyi veriyorsunuz.



Bu doğru değil. Niye? Bu toprakta ne kaldıysa bilmeniz lazım, diğer yıl ekin zamanı ayçiçeğinin neye ihtiyacı varsa onu vereceksiniz. Toprakta kalanı bilin. Öyle mi? Öyle.



Nasıl olacak bu? Toprak analiz olacak. Toprak analiz oluyor, her tarlanın nüfus kâğıdı çıkıyor, onu cebine koyuyor köylü, ekin zamanı geliyor, ne ekeceksin patates, ne ekeceksin buğday, ne ekeceksin ayçiçeği. Karnede ne yazıyor, ayrı ayrı şeyler yazıyor. Ayçiçeğin aldığı derinlikle, havucun derinliği aynı değil. Birinin kökü 30 santimetreye giriyor, birinin kökü başka, biri de üstten alıyor. Demek ki toprağın kümülatif olarak ne olduğu, içinde neler olduğunu bileceksin ve onun eksiğini vereceksin. Bakıyorlar, biz bunu yapamayız diyorlar. Niye diyorlar. E, bu tuz biber gibi. Biz bunu yapamayız, mahsul de alamayız. Bizim Hamit biraz deli doludur. Peki diyor, bölün tarlanızı ortadan ikiye. Burada yazdığı gibi ver. O kadar! Eğer eksik alırsan gidelim noter’e, ben sana varlığım olduğunu ispat edeceğim, bunu ödeyecek gücüm de olduğunu ispat ederim, giderim noter’e ben senin ektiğinin daha fazlasını vereceğim. Akşam kahvede oturuyorlar, ayıp yaff bunlar bize çok yardım etti diye konuşurken, hepsi bölüşüp yapmaya karar veriyorlar. 4 kişi razı oluyor ve o sene az verilen yerde çok mahsul, çok verilen yerde az mahsul elde ediliyor. Türkiye Cumhuriyeti’inde tahlil laboratuarları vardı ama çalışmıyorlardı ama şimdi çalışıyorlar. Ve yetiştiremiyorlar. Özel laboratuarlar kuruldu. İşte bak görüyorsun bak, soruyorsun bana! Türkiye’nin tarihi değişecek böyle. Bütün dünyada 30 yılı geçti, sürmeden tarım yapılıyor. Kurumasını engelliyor. Kurutmuyorlar. Açıyorsun üstteki toprağı, verimli humus’u aşağı döndürüyorsun, kaldırdığının göbeğini açıyorsun, hem de kurutmaya bırakıyorsun!!! Ben açtım senin bağrını, hadi bakalım çabuk kuru da, biz orada buğday ekelim. Olur mu öyle saçma şey! Bunu bilmiyordu köylü. Biz bunu öğretmeye başladık. Ama sen de bu bilgileri okursan, bunları vermeye başlayacaksın onlara. Çünkü senin hedefin Türk toplumuna hizmet etmektir. Bu fırsatı okuyarak bulacaksın. Benim okuduğum gibi. O vakit sen de bambaşka bir Pınar olacaksın. Akşam yattığın zaman huzur içinde uyuyacaksın. Çünkü içinde hiç endişen olmayacak. Bir en büyüktür. Bir yoksa iki olamaz. İki yoksa üç, üç yoksa dört olamaz. O halde bir en güçlü ve en büyüktür yeter ki inansın. Mahatma Gandhi’nin nesi var idi? Koskoca imparatoru kovdu. Nesi vardı; İplen bağladığı bir gözlüğü, sandaleti, hasırı, beyaz bir bezi, bir de değneği, bir de yanından ayırmadığı keçisi. Neyi vardı; İnancı. Bir tek silah patlatmadan, güneş batmayan imparatorluğun kıçına vurdu tekmeyi gönderdi. Bir tek kişi. O halde bir en büyüktür. Daha ne örnekler vardır. Okursan! Bak, Rachel Carson da bir kişiydi.




Hayrettin Karaca ve Pınar Dağ


Pınar Dağ: Tek olmak çaresizlik değil yani”¦



Hayretin Karaca: Evvela yapacağına inanacaksın. Ben seni dinledim Pınar evladım. Sen yardım etmek istiyorsun ulusuna. Bir şahsi menfaatin yok. Öyle dedin bana. O zaman sen çok potansiyel sahibisin. Sen neler yaparsın neler. Okursan yaparsın. Bilmiyorsun işte evladım bilsen yaparsın. Çünkü sen kendini adamışsın. Şahsi menfaatin yok. Daha ne ister Türkiye senin gibiler varken. Bulmuş işte bir kere. Çok bir şey yapmayacaksın oku! Oku, oku, oku! Sana şimdi bir kitap vereceğim. Bak şimdi, Japonya ihraç ettiği pirincin yüzde 70’ini ithal etmek zorunda kalmış. Seneler gelmiş ve dünyadaki pirinç sıkıntısı, ürün azlığı dolayısıyla ithalatını yapamamış. Parası olmuş ama ithal eden olmamış. Sonra Japonya kendi çiftçisine destek vermeye karar vermiş. Bütün dünyada böyledir bu. Kimi sene yüzde 3’e kadar, kimi sene yüzde 40’a kadar mahsule destek veriliyor. O seneye mahsus veriliyor. Bir daha verilmiyor çünkü o sene kıtlık olmuş. Devlet destek vermiş. İşte Japonya’da da böyle olunca tarıma destek veriliyor. Yüzde kaç pirince destek veriyorlar 10 senedir Pınar evladım, hadi bir tahmin et?



Pınar Dağ: Bilmiyorum ki. % 70? % 80?



Hayrettin Karaca: O kadar da atma canım J



Hadi Pınar evladım şurayı oku. Atladık, atladık, kitaba dönelim. İstersen sen oku istersen ben okuyayım, bakalım okuman yazman var mı birde onu öğreneyim? Şuradan şuraya oku.




Hayrettin Karaca ve Pınar Dağ


Pınar Dağ: Peki J



“Bu fiyat hipotezini sınamanın belki de en iyi yolu Japonya’ da olanlara bir göz atmaktır. Japonya Hükümetinin pirinç fiyatlarına uyguladığı süspansiyon dünya pazarı üretimlerinin 6 katıdır. (Hayrettin Bey burada, büyük bir şaşkınlıkla neee!! Yüzde 600’mü, hani yüzde 70 idi. Okumaya devam ediyorum) Bu ülkede pirinç yatırımını üretmek çok karlı bir yatırımdır. Gelgelelim bütün çabalara rağmen, Japon çiftçiler bilimsel açıdan bilgili, çalışkan ve ucuz kredi imkânlarına sahip olmalarına rağmen, son 10 yıldır pirinç üretimini başaramamışlardır. Sürekli verim arttırıcı yeni teknikler arayışı içindedirler. Ama ne tarımsal araştırma merkezlerini nede tohum sağlayan şirketlerle birlikte nede gübre üreten şirketlerin bir yardımı dokunmaktadır. Son yıllarda tahıl üretimlerini iki katı ya da üç katı arttırabilen çok az ülke gelecekte, mevcut tehlikeleri kullanarak bir artış sağlayabilecektir. Bu ülkelerin çoğu ya mümkün olan en çabuk ve kolay verim artışını zaten elde etmiştir. Ya da böyle bir artışa olanak tanıyacak doğal koşullarına sahip değildir.”



Hayrettin Karaca: Değildir!!! Şimdi sen öğrendin açlığa doğru hızla gittiğimizi. Japonya’nın parası var evladım. Yüzde 70 değil yüzde 600 destek veriyor. Ama 10 senede bir şey alamıyor. İşte okuyunca daha iyi göreceksin ki varsıl ülkeler yoksul ülkelerden toprak satın almaya başladı. Çünkü kendi ülkelerinde toprak güç kaybetti. Bugünkü aşırı sulama, aşırı gübrelemeyle, aşırı ilaçlamayla da o toprağın canını alacak. Ama işte 10 sene sürebiliyor işte. Daha fazla sürdüremezler. Çünkü para için orayı tutuyor. İşte çok alayım diye basacak gübreyi, basacak suyu, basacak ilacı”¦



Pınar Dağ: Toprak ölecek”¦



Hayrettin Karaca: Evet, toprak ölecek. Ama onun umurunda değil. Çünkü diyor; “PARAM VAR BENİM PARAM, DÜNYAYA NE OLURSA OLSUN BENİ İLGİLENDİRMEZ” senin paran var ama Pınar ile Hayrettin var haberin olsun! Sana ben, yılda 1 trilyon 344 milyar dolar silah için para harcatmam. Ne yapacakmışsın! Ben ihtiyacım kadar tüketirim, bugün eğitim ve sağlık vergimi devlete veririm, silaha param yetmez. O halde Pınar ile Hayrettin dünya barışını kurar. Silah yoksa ne yapacak adam, razı olacak. İşte bunu biz yaparız. Yaparız biz.




Şurada üstte bir kitap var, onu bir ver. Beyaz kitap. Şimdi biliyorsun Porto Alegre’de (12. yıla girdi) Dünya Sosyal Forumu yapılıyor, orada “Başka Bir Dünya Mümkün” aranıyor. (Elindeki kitap bunu anlatıyor.) Ama ben bununla aynı fikirde değilim. Üye değilim, gitmiyorum da ancak yazılanları anlıyorum. Bilgi almak için üye olmak şart değil. Öyle bir şey yok. Bu sene Güney Amerika ülkelerinin hemen hemen hepsi, bu işte yeni bir yaşam tarzı hedefiyle katıldılar. Devlet liderleri katıldı. Şimdi bunu okumadan sana bir şey daha söyleyeceğim. Küba, 80 yıldır (öyle hatırlıyorum) bir ambargo altında. Ambargo koymuş Amerika. Niye? Senin kafan, benim kafama uymuyor. Sen komünistsin, sosyalistsin dünyada yaşama şansın yoktur diyor. Böyle bir şey olabilir mi? Hürriyet var mı, demokrasi var mı VAR öyle düşünmüş adam! Sana düşman olabilir mi? Bir silahı var mı? YOK. Bugün Küba’da aç insan yok. Yüzde 99, 99,99 herkes okuma yazma biliyor. Ve doktor ihraç ediyor dünyaya.



E, sağlığı yerinde, doyuyor, eğleniyor, şusu var busu var ama zengin değil. Ama aç değil. Hangisini tercih edersin. Hem de gelecekten de kaygın yok. Aman ne olacak benim iki apartmanımın yerine dört olsunda, torunuma, şuna buna bırakayım diye bir şey yok. Emniyeti var, huzuru var ama Rusya’da ki sosyalizm tabii ki çok kötü örnekler verdi dünyaya. Burada Mihail Gorbaçov’un kitabı var. 1930’lu yıllardaki çekilen sıkıntıları toprağın yanlış kullanılmasını anlatır. Şimdi toprağın da canlı olduğunu da biliyoruz, içindeki elementleri de biliyoruz. Bunların arasında denge bozulursa iyi şeyler olmaz. Mesela bugün Kuzey Hollanda’da ve Kuzey Almanya’da fazla gübreden toprak nitrat bağlamış.110 metre suyun içinde nitrat var. Azot var. Hayvan fazlalığından geliyor. Şimdi Hollanda domuz adedini yüzde 25 kıstı. Ama kalan domuz üretiminden de gübrenin çaresine bakıyor. Et yiyor musun et? Pınar’a soruyorum Pınar’a!



Pınar Dağ: Ah bana mı? Evet, evet yiyorum!



Hayrettin Karaca: İyi! Afiyet olsun! Bak orada bir kitap var daha sonra onunla ilgili bilgi vereceğim. Bak 1 kilo et için 7 kilo tahıla ihtiyaç var. 1 kilo et 7 kilo ile denklersen bir kişiyi 2 ay besleyebiliyor. 1 kilo et için 3 ton suya ihtiyacımız var. 30 bin kalori enerjiye ihtiyacımız var. Afiyet olsun! Ve dünyadaki küresel ısınmaya da dış tetkikleri metan gazıyla da katkıda bulunuyor. Tabii ki genç çocuklarımıza et vereceğiz!



Pınar Dağ: Ne yiyelim? J



Hayrettin Karaca: Yiyin efendim ama 110 kilo yiyor Amerikalı. Ama Hindistan 3 kilo yiyor. Çin 26 kilo yiyordu o da 50 kiloya çıkaracak. 1 milyar 300 milyon; 56 kiloya çıkartacak. 280 milyonluk Amerika 112 kiloya çıkartacak. Şimdi gelelim bu kitaba. Diyorsundur niye bunları bu kadar anlatıyor Hayrettin bana. O kadar zamanını bana ayıracağını umut etmiyordum. Bak, Hayrettin ispat etti ihtiyarların çenesi düşük oluyor derler ya onu ispat etti şimdi J



Pınar Dağ: Rica ederim J




Hayrettin Karaca: Şimdi Dünya Sosyal Forumu üyesi Susan George’un kitabı bu. “Başka bir dünya mümkün, eğer” Ben bunu okuyorum. Bana verdiği görevler bana çok ağır geldi. Ben bunu vallahi yapamam. Ne yazmış buraya. Ama hakikaten mümkün mü? Bana göre cevap evet, eğer” Dur bakalım eğer, eğer, eğer! Bu kitap her şeyi değiştirecek olan eğer’e adanmıştır. Peki, ne istiyor benden. Şu son kısmı bir okuyayım ben. İstersen sen oku. Okuman da varmış zaten J



Pınar Dağ: J Peki



Artık başka türlü dünya yaratmak için, bilgi sahibi yurttaşlar gerek. (Hayrettin Bey bölüyor; Rezalet! Ve devam ediyor bu kadarını da yapamam ben kardeşim, üzerimde bu kadar baskı kurmaJ


(Bir daha oku şunu.)


Artık başka türlü dünya yaratmak için, bilgi sahibi yurttaşlar gerek.( Hayrettin Karaca: Sen uyduruyorsun, uyduruyorsun, uyduruyorsun! Anladın mı şimdi niçin okumak lazım!)



Hayrettin Karaca: Bir de diyor ki, “Şiddet kullanmazsak eğer”¦” Bu da çok zor, ne yapacağım ben! İşte okuyun çocuklar, karar verin. Ama başkasının yaşam haklarından, imkânlarından alıp götürüyorsun o vakit. Ahlaksızsın. İşte bir de böyle bak. O ne kadar ilan yaparsa yapsın, reklâm verirse versin kanmayacaksın. Ama ben bu kitapla aynı görüşte değilim. Çünkü bu kurumlardan istiyor. Ben kurumlardan bir şey olacağına inanmıyorum. Ben bireye inmek istiyorum. Ben en güçlüğüm ben, ben! Bir varsıl, bir yoksul ikili olamaz, o halde ben en büyüğüm. Yeter ki karar vereyim. Sana söyledim inandırdım mı bunu? Tamam, o zaman. Sen de diğerine inandıracaksın ve gidecek böyle. Bak ben burada bir not almışım. Bu kitabın üzerine, demişim ki bence bu konu ahlak konusu olarak algılandığında başarıya ulaşabilir. Tüketim ahlakı. Bir yerden başlamak lazımdır. İddialı olup, yola çıkıp, maşası olmak sorunu olumsuz etkiler. Kişi kimseye bağlı olmadan karar verirse mücadelenin sonu gelir. Benim felsefem bu işte Pınar. İşte ben böyle kitapların üzerine not yazıyorum. Şimdi Hayrettin sana bir örnek verecek. Bunun görevi beni ısıtmaktır değil mi? (Hayrettin Bey, ortası yırtılmış ancak ilk gün ki gibi pamuksu dokusunu yitirmemiş ekose atkısını gösteriyor bana.) Hala sıcak tutuyor beni. Umurumda değil! Ama niçin yapıyorum bunu, başkalarının hakkını tüketmeye hakkım yok benim. Şimdi sana batı medeniyeti hakkında bilgi vereceğim. Bana göre batı canavardır. Bosna’da harb oluyor, açlık yoksulluk, sefalet, ona karşı, varsıl ülkeler ilaç yardımı yapıyorlar. Bunu sana hediye olarak veriyorum. Ama önceden bir doktora git asabına baktır, sonra oku.




Pınar Dağ: Tamam J İçimden okuyorum.



“BOSNA’YA YARDIM OLARAK GÖNDERİLEN ZEHİRLİ, ATIK MADDELER”


İlaç ve kimyasal madde üreten şirketler, kullanılamayan ilaçları ve tehlikeli atıkları, savaşta zarar gören bölgelere insani yardım adı altında göndermek suretiyle, bu maddeden kurtulmanın yollarını buldular. Devam ediyor”¦”



Hayrettin Karaca: Şaşırma işte! Almanlar ilaç diye yollamış bunu. Üzerine de “hediye” diye yazmışlar paketlerin. Şu satırları da oku, rahat rahat oku. Okumak günah değil.



Pınar Dağ:



“IMF ve OECD verilerine göre, devletin ekonomideki payı 1937 -1997 yılları arasında; ABD’nde % 8,6 dan % 32,3’e, İngiltere’de % 30’dan %41’e, Almanya’da %42,4’den %49’a, Fransa’da % 29’dan %54,3’e, Japonya’da ise % 25,4’den %35’e çıkmıştır. Oysa Türkiye’de devletin ekonomideki payı, 1937 yılında % 80’ler düzeyinde iken 1997 yılında %26,6’ya düşmüştür.”



Hayrettin Karaca: Kaynak nedir kaynak?



Pınar Dağ: Kaynak: IMF Economic Outlook, June 1998, OECD Analytical Databank.ak ”Bildiren” Nisan 2001,Sayı 33



Hayrettin Karaca: IMF, bak kendisi yazmış bunu. Bak evladım okumuyorsunuz, okuyun ve ülkenizin kıymetini bilin. Senin gibi kendini adamış amatör birinin buna çok ihtiyacı var. Sen bir canavar olursun, hem de daha gençsin. Ama bilgi sahibi olursan bir Rachel Carson olursun sen. Senin abideni dikerler bilmem ne ancak ülken için var olursun. Zaten varsın ama enerjini arttır. Oku bak daha neler göreceksin. Bir de, “ülkeyi kim yönetiyor, kimlere biz oy vermişiz.” Sene 1985 Veli Göçer, hapse attılar, 18 yıl içerde kaldı. Çıktı mı çıkmadı mı bilmiyorum!! Al şunu oku.




Pınar Dağ:



“Veli Göçer 18 yıl hapse mahkûm olmuş. TBMM tutanaklarından”¦ Tarih 2 Mayıs 1985. Tek başına ANAP iktidarı dönemi. Mecliste bir yasa tasarısı görüşülüyor.



‘İmar Yasası’



Halkçı Parti Kayseri Milletvekili,1948 doğumlu, inşaat mühendisi, Mehmet Uner ve arkadaşları tarafından verilen önerge:


“Yapı ruhsatı almak için dilekçeye zemin etüdü projesi (arazinin deprem yapısına göre yapı uygunluğu belirten bilimsel rapor) eklenmesi zorunludur.



Başkan: ‘ Komisyon üyeleri ve hükümeti bu önergeye katılıyor mu efendim?



Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Başkanı İbrahim Özdemir( İstanbul)


‘Katılmıyoruz efendim.’



Devlet Bakanı Kazım Oksay(Bolu):


‘Katılmıyoruz efendim.’



Bunun üzerine önerge sahibi Mehmet Uner yine söz alır”¦



‘Her yerleşim yeri doğal çevrenin bir parçasıdır. Düzenli, dengeli ve sağlıklı yerleşimin baş koşulu, yer seçiminin uygun yapılmasına bağlıdır. Yasa tasarısında jeolojik özelliklerin göz önüne alınmadığı görülmektedir. Oysa ülkemiz doğal afetler açısından böylesine bir ihmalin sonuçlarına katlanır gibi olmadığını yaşayarak öğrenen ve bunu en iyi bilen ülkelerden biridir. Ülkemiz doğal afetler ve jeolojik nedenlerden kaynaklanan ve yarattığı sonuçlar açısından da doğal afetlerin en acımasızı olan depremlerin yoğun olarak yaşandığı ülkelerden biridir.



Yüzde 92’si deprem bölgesi olan ülkemizde, nüfusun yüzde 95’i deprem tehlikesi altında yaşamaktadır. Sanayimizin yoğun olduğu kentlerimizin yüzde 75’i, barajlarımızın yüzde 41’i birinci ve ikinci derecede tehlikeli deprem bölgelerinde yer almaktadır. Bu verilere ülkemizde bir yılda 1,1 yıkıcı deprem olduğunu da eklersek, bu konuda ciddi kuralların konulmasının ne kadar zorunlu olduğu kendiliğinden anlaşılır.



Ülkemizde sadece son 45 yılda depremlerden 60.000 kişi hayatını kaybetmiş,400.000 konut yıkılmıştır. Yalnızca depremlerin yol açtığı ekonomik değer kaybının en az 15 Atatürk Barajı’nı yapabilecek boyutta olduğu anlaşılır. Depremin ülkemizde yol açtığı zararlar Japonya’ya oranla 30 kat daha fazladır. Bu bize, çevre planlamasında jeolojik bilgilerden yararlandığımız takdirde zararımızın 30 kat azaltılabileceğini gösteren somut bir örnektir.



”¦Bu durumu yaratan en önemli neden, jeolojik incelemeler sonucu sakıncalı görülen yerlerin yerleşime açılmasıyla, jeolojik inceleme yapılmaksızın iskâna izin verilmesi olgularıdır”¦’



Başkan: ‘Sayın Uner, toparlayınız lütfen!’



Mehmet Uner:


Devamla


‘İl ve ilçe imar işleri kurallarında jeoloji mühendisliği disiplininin temsil edilmesi yanında, belediyelerde jeoloji mühendislerinin istihdamına geçilmesi sağlanmalıdır. Bu hizmetlerin İmar Yasası kapsamına alınması önemlidir”¦’



Başkan:


‘Sayın Uner lütfen tamamlayınız. Zamanınız üç dakikayı geçiyor. Müsamahamızı kötüye kullanmayın.’



Mehmet Uner:


Devamla


‘Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.’



Başkan:


‘Teşekkür ederim. Önergeyi oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler? Kabul etmeyenler?



Önerge kabul edilmemiştir!



”¦



Ölende mi, öldürende mi, öldürtende mi kabahat?


Veli Gökçek’e 18 yıl, ya bunlara?


Dolgun bir maaşla, cilalı ceylan derisi koltuk!



Hayrettin Karaca: 1985 bu tarih. 1992, 1999 depremden bu adamlar sorumlu değil mi? İşte imkân bulursanız, o bilgisayarlarınızdan bunlara ulaşabilirsiniz. Mümkün olduğu kadar TBMM’nin bilgilerini basıp koy bir yere. Dosyala. A Grubu, B Grubu, C grubu diye ayır. İşte o vakit canavar olursun canavar. Senden korkarlar. O kız var ya o kız Pınar, çekeceğimiz var bu kızdan derler. Bak burada “ State of the world” var, dünyanın durumu adlı kitap. Biz bunu her sene yayımlıyoruz, kaynak da yazdım buraya bak o kaynakta Amerika’da yazılan State of Word’ün Türkçesi. Deprem ile ilgili. Ama ben sana yavaş yavaş kitaplar vereceğim. Hadi sen sor ne soracaksan?




Pınar Dağ: Sorularımın hepsini sormadan yanıtladınız hatta ziyadesiyle zaman ayırdınız”¦ Teşekkürler gerçekten…



Hayrettin Karaca: Rica ederim. Biliyorsun Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ile Kanal B’de ‘Giderayak’ adlı bir programımız var. Onunla biraz şaka maka derken topluma bir görev veriyoruz. Mesela bugün ben Pınar’ın yerinde olsam Başbakan’a topraklarımızı sat diye seçmedim. Vekil olarak vekâlet verdim sana ama ben o cesareti vermedim sana, bunu nerden buluyorsun? Devlet toprak satar mı hem de yabancılara. Yazıklar olsun sana. Altında vatandaşlık numaranı da yazıp, imzanı yazar gönderirim. İşte yarın komşuna, apartmanda bulduğun yakınına yazdırırsın ama aynısını yazdırmazsın, ablana, teyzene, akrabana, sevdiklerine bütün herkese bunu anlatırsın. Başlarsın bir yerden. Çalıştığın yerdekilere herkese yazdır. Bak biz TEMA olarak 1 milyon küsur imza topladık 2/B’ye karşı bir imza topladık. Ama hiç faydası yok hiç hiç! Ama eğer biz topluma inseydik, toplumun 500 bin kişisi etki gösterseydi o daha etkili olurdu. Sen bir vatandaş olarak görevini yapıyorsun, benim beklediğim bu. Suçluyuz, suçlusun, suçluyum, suçlular! Çünkü ben ülkenin varlığına ortağım ama ben ülkemin sorunlarına ortak değilim.



Pınar Dağ: Bence gerçek bir mühendislik çalışması yapılıyor üzerimizde, uyuşturuluyoruz galiba!



Hayrettin Karaca: Hayır, hayır, hayır! Ben 9 senedir televizyon seyretmiyorum. Bazı zamanlar arkadaşlarım beni seyret, şu programı bir seyret diyor, o da 3 kere ya da 5 kere oluyor. Televizyon açmasını bilmiyorum hatta açtırıyorum. İzleyemiyorum.



Pınar Dağ: “Ben de televizyon izlemiyorum” (diyerek atıldıysam da yine gözüne girdiğimi sanmıyorum J Oku oku ve oku diyor da başka bir şey demiyor”¦)



Hayrettin Karaca: Okuyun evladım okuyun!



Pınar Dağ: Zamanınızı çok aldım ancak bir iki soruyu da siz beni yollamadan sorayım J Geçen yılın başında gündeme gelen ve imzalanması için çevrecilerin, STK’ların seferber olduğu Kyoto Protokolü sonunda imzalandı. Ancak bu sadece bir imzayla biten değil, bilakis başlayan bir protokol. Dünyada imzalamayan bir ABD kaldı sanırım. Şimdi biz bu duruma ağlayalım mı gülelim mi? Büyük paralar lazım, büyük tedbirler ve önemli politikalar”¦




Hayrettin Karaca: Dünyanın sorunlarından etkilenmeyen hiçbir şey yoktur. Bugün yaşam koşulları açısından karşılıklı bağımlı bir dünyada, hiçbir ülke kendini dünyanın kaderinden ayrı tutamaz. Bunlardan biri de küresel ısınma. Yalnız ben Türkiye olarak, yalnız ben Almanya, yalnız ben Cezayir olarak yapsam bir faydası yok. Ama bunu en çok kirleten Amerika’nın bunu rahat rahat imzalamayacağım demesinin arkasında ne güç var? İşte bugün o güç yok artık. Amerika ekonomisi çökecektir. Bugün değil yarın çökecektir. Muhtaç olacaktır ve sermayesi bitecektir. Nedir bu sermayeler? Doğal kaynaklar. Yani iflas edecektir. Bugün Atlantik Okyanusu’nun 100 bin 200 bin ötesinde balık avlıyorsun, içinde cıva var. Cıvasız balık yok şimdi. Yiyorlar, başka şansı yok şimdi. Yok! İşte buzlar eriyor, şurası şöyle oluyorlar şaka geliyor! 12 metreye çıkacak diyenler var şimdi. Önce 50 santim deniyordu. Şimdi 12 metreye çıkacak diyenler var. Artık düşünün bu suların bu kadar suretle yükseleceğini hiç kimse tahmin etmiyordu. İşte kuzey, bütün Sibirya’nın kuzeyi işte bütün buzlar eriyecek.



Pınar Dağ: Kuzeyde yaşayan bir iki arkadaşımla konuşuyorum. Dediğinizi söylüyorlar. Son 5-6 yıldır kış mevsiminde yaz çiçekleri açıyor diyor. İklimin dengesizliğini çok keskin bir şekilde yaşadıklarını ifade etmişlerdi!



Hayrettin Karaca: İşte şaka gibi geliyor bu insanlara. İnsanları buna alıştıra alıştıra gidiyoruz. Şimdi barajlar dolmuş ama bunun bir de 2025 yılı var. IPCC diye Uluslararası Bitki Koruma Birliği paneli var. O panelin verdiği bilgilere göre, 85′de kuruldu, 93 yılında yayınlarında kuzey Akdeniz ülkeleri ve Anadolu 2025 yılına kadar kurak ve çöl iklimine gelecektir. Şimdi 5 sene sonra 98 yayınlarda koskoca kitap), oradan aldığım bilgiler, mutlak gelecek diyor hiç şüphe yok. Bu çocuk oyuncağı değil ki. 1970’de söylenenler, 80’de söylenenler bugün çıktı mı? Çıktı. Bugün söylenenler de çıkacak. Ozon tabakası deliniyor dendi. Millet olmaz öyle şey, herkes ayağa kalktı. Bugün aksini yazdıranlar da var. Veriyor parayı yazdırıyor sana. Ama sen öyle kaynaklardan alıp bunu yazmalısın ki işe yarasın. Şu üstteki 4 tane kitapçığı versene bana. Ne yazıyor burada?



Pınar Dağ: Toprağın 7 bin yıllık öyküsü.



Hayrettin Karaca: Bu Amerika Tarım Bakanı tarafından yazılmış, 1938’de bitmiş bu araştırma. Türkiye, Rusya sadece kalmış çünkü o dönem harb çıkmış. Ama onun dışında her ülkeyi gezmişler. Ve 1953’de yayımlandı. Burada öğrendiğimize göre Sümerlerden, Roma’ya kadar bütün medeniyetlerin çöküş sebebi toprağın verim gücünü kaybetmesi. Bu kadar! Yazmıyor işte tarih bunu. Padişah- savaş, padişah-savaş başka bir şey okumadık! Mesela Hunlar gelmiş, karılarını getirmemişler mi? Tarihte bunlar yok. Çocuklarını getirmemişler mi? Nasıl yaşamışlar? Tarihte bunlar yok. Taa nerden nereye kalkıp gelmişler, o vakit yol yok, iz yok falan filan! Yani onlar gittikleri yerde, yerli kadınlarla mı evlendiler? Peki, haclı seferleri oldu, bıraktılar efendim 4 ay sonra, 5 ay sonra vardılar. Karıları ne oldu kaldılar orada. Dünya savaşları olmuş o yıllarda ancak sosyal tarafı yok tarihin. Şimdi yavaş yavaş onlar çıkıyor işte. Ben şuna inanıyorum, gördüm ve okudum. Ben 12 bin yıl evvelki kültürün mirasçılarından biriyim. İşte okuyunca öğreniyorum ben bunu. O günkü yaşam tarzlarından bir bölümü 12 bin yıldan ondan ona ondan ona buraya kadar gelmiş. Demek ki ben bir bağ kurmuşum. Ama ben Anadolu meleziyim. Kimler gelmiş geçmemiş ki. Ben bir melezim, sen de bir melezsin. Bilemiyorum ninemi ama dedemi biliyorum. Onların babalarını, analarını bilmiyorum. Ama Kırım’dan gelmişler. Evvela, Roma’ya gelmişler oradan Osmanlı’ya Türkiye’ye gelmişler. Hirsova’ya gelmişler, orda bir müddet ne olmuş ise ondan sonra Bulgaristan’a, Hacıosman’a gelmişler ondan sonra Türkiye’ye gelmişler. Ninem bunu bana anlatıyor. 3 yaşındaymış, yolda mı doğmuş bilmiyorum ama büyüdükçe ona anlatmışlar. Oradan hatırında kalmış bana anlatıyor. Belki bir Rus kızıyla evlenmişti benim dedemin babası, bilmiyorum ki.




“Ben 12 bin yıl evvelki kültürün mirasçılarından biriyim. İşte okuyunca öğreniyorum bunu!”




Pınar Dağ: Büyük bir ihtimal J Bir ‘Mara Despina’ daha neden olmasın? J J



Hayrettin Karaca: Bilemem J J, olmamış diye farz ediyorum ben. Çok zor çünkü. Orada kapalı bir sistem içinde büyümüşler. Kendileri Müslüman, diğerleri Hıristiyan falan, o arada kızını vermek gibi bir olay yok.



Pınar Dağ: İsteğince her şey olur diyen siz değil miydiniz? J Bence dedenizin babası da istediğini yapmıştı J J Bir sorum daha var size. Mart ayında yani bu ay 5. Dünya Su Forumu var biliyorsunuz. Bununla paralel olarak alternatif Su Platformu yapılacak. “Suyuma dokunma, su bir insanlık hakkıdır” tepkileri gelmeye başladı. Nitekim Türkiye’de Diyarbakır Belediyesi “Suyun bir insanlık hakkı olduğunu” savunuyor. Bu tabii ki “tek” örnektir. Dünyada ise bir tek Uruguay suyun bir insanlık hakkı olduğunu kazandı ve dağ ne ise su da odur dedi. Yıllardır süren bu platform hakkında siz ne düşünüyorsunuz?



Hayrettin Karaca: 1972, Stockholm’den beri bu konuşuluyor. Hep bunları konuşuyoruz. Hiçbir faydası yok. Para kadar güçlü bir şey yok. Hep istediklerini yapacaklar. Fırat’ı, Dicle’yi özelleştirecekler. İsrail’in de dahil olduğu bir konsorsiyum oluyor, açık açık söylediler zaten.



Ya bizimkiler ne uyuyorsun sen, ağzının payını versene, Hamas’a mamas’a ne çatıyorsun sen. Adam diyor ki, Fırat ile Dicle Türklere bırakılmaz. İsrail’in dahil olduğu bir konsorsiyum var. Sen de, Avrupa Birliğine girmeye çalışıyorsun. Kim alacak seni daha ya! Bugün gümrük birliğinden, her sene 10 milyar 20 milyar içeri giriyoruz. Senin okuma yazman var, ben anladım bunu. Hadi ne yazıyor burada. Oku bakayım!



Pınar Dağ: ‘Dünya ekonomisinde sessiz kriz, toprak erozyonu.’



Hayrettin Karaca: Al bunu şuradan şuraya oku.



Pınar Dağ: Sesli mi okuyayım? Hepsini mi okuyayım?



Hayrettin Karaca: Benim okuma yazmam yok evladım, o nedenle sesli oku! J




Pınar Dağ:



’Küresel denge, Yüzyılımızın ortalarından bu yana, dünya gıda gereksinimi iki katına katlanınca, toprak üzerinde ki baskı öylesine çok artmıştır ki, bugünkü tarım alanlarının yaklaşık yarısı, uzun dönem verimliliklerini tüketecek bir hızla üst düzey bir toprağa gidilmektedir.’



Hayrettin Karaca: Bu 1987’de yazılmış, 94’de biz tercüme ettik bunu. 1982’den bahsediyor. Demek ki 1950 ile 1980 arasında yarısı kadar toprak bu hale gelmiştir.



Pınar Dağ:



Dünya temelini tarım oluşturduğuna göre.(Hayrettin Karaca bölüyor; Dur, dur, dur diyor, uydurdun diyor sen yine! Öyle yazmıyor orada, uydurdun uydurdun! Şimdi dünya ekonomisinin temelini tarım mı oluşturuyormuş? Turizm, sanayi, otomotiv, iletişim değil mi? Ya sen uydurdun evladım Pınar ya orada yanlış yazıyor!) Bu üst düzey toprak kaybına önlem alınmaz ise ekonomi tümden çökecektir. (Neden biliyor musun Pınar evladım; çünkü ekonominin endüstriyel ham maddesini % 93’ünü toprak sağlıyor. Kalanı petrol ve madendir. Onun içindir.) Bununla birlikte endüstrileşmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin bir kaçı ekonomik sürdürülebilirliği bu tehdit karşısında etkili önlemler alabilmiştir.



Hayrettin Karaca: Ama 80’li yıllar bunlar. Şimdi 2009’dayız. Ben sana bunların hepsini vereceğim. Sonra bilgiçlik taslayacaksın böyle. Bak burada ormanları parayla devletleştiriyorlar, özelleştirme değil haa! Biz de satmak için, kanunlaştırmak için yasa çıkartıyoruz, özelleştirmek için. Şu elimde ki 1990 yıllarında yapılmış kuraklıkla savaşmak için yapılmış bir anlaşma. Bu 1995 yılında Paris’te imzalandı. Biz bunu tercüme ettik. 8. bölümde bize diyor ki, ‘Uğraşmayın, uğraşmayın, ben sana ne dedim yapacaklar!’ Ama burada bize de bir şey söylüyor bak 8. bölüm;



Toprağın kaybının artması, otlakların kaldırabileceğinden fazla hayvan yetiştirilmesi, ormanların tahribi ve yanlış sulamalarına doğrudan mücadele edilmiş, fakat bunları yaratan sosyal ve ekonomik baskılar göz ardı edilmiştir. Bunun bir sonucu olarak da çölleşmenin kurbanları, çölleşmeyi meydana getirmekle suçlanmışlar ve toprağın kaldırabileceğinden çok daha fazla seviyede kullanılmasına yol açan sebepleri araştırmanın peşine düşmemiştir.



Bütün taraflar çölleşmenin ve kuraklığının fiziksel, biyolojik ve sosyo-ekonomik yönlerini engellemişlerdir. Daha açık olarak taraflar; çölleşmeyle mücadele ve kuraklık etkilerini azaltma çabaları ile yoksuluğun ortadan kaldırılması stratejisini birbirleri ile paralel yürüteceklerdir.



(İşte alacak o elinden toprağı. Ne olursa olsun alacak. Basacak gübreyi, basacak ilacı, basacak suyu alacak. Yoksul edecek seni, toprağın yaşaması, onun için hiç önemli değil.)



Kısa vadede yaşam mücadelesinin katılığı, uzun vadeli çıkarların düşürülmesine mani olmaktadır. Etkili olacak strateji, yoksullukla mücadelede başarılı olmak zorundadır.



(Türkiye yoksulluktan kurtulamazsa hiçbir şey olamaz. Bak bir de böyle bir çizelge var! Göç hakkında bir şey vereyim, ondan sonra seni kovalayayım, git artık.)




Hayrettin Karaca


Pınar Dağ: Tamam J Çok teşekkür ederim. Fotoğrafınızı çekebilir miyim?



Hayrettin Karaca: Çek bakalım. (5. kareden sonra kızıyor! O kadar fotoğrafı ne yapacaksın! Kem küm ettiysem de, daha fazla şansımı zorlamıyorum”¦ J)






Katkılarından dolayı TEMA Vakfına teşekkür ederiz.
www.tema.org.tr






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En BüyüktürHayrettin Karaca ile Ekosistem'e Dair : Bir, En Büyüktür

Zeynep Orhon Targaç : Sikkelerin Işığında Anadolu



SİKKELERİN IŞIĞINDA ANADOLU



Sikkelerin ön ve arka yüzlerinde yer alan çeşitli sembollerin, mitoloji kahramanlarının, kişilerin, yer isimlerinin ve tarihlerin ustalıkla süslenişlerine duyduğum hayranlık, beni onlara daha da yakından bakmaya yöneltti. Kullanılan metallerin cazibesinde imparatorların gücünü gördüm ve bu paraların kalıplarını hazırlayarak işleyen sanatkârların becerilerini, hem fotoğraf severlere hem de numismatik (madeni para) bilimiyle ilgilenenlere objektifimle detaylarına inerek yansıtmak istedim.



Birçok medeniyetin doğduğu, Anadolu’nun doğusundan batısına yaklaşık 2500 yılı kapsayan bir süreçte, sultanların ve güç sahibi beylerin güçlerinin bir göstergesi olarak, fethettikleri yerlerde kurdukları darphanelerde, temsil ettikleri veya bağlı oldukları devlet adına bastıkları sikkelerden seçtiklerimle yola çıkacağız.



Fotoğrafları çekilen sikkeler; İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne kayıtlı, Anadolu Baskılı Sikkeler – “Collectus Nummus” adlı sikke koleksiyonundan seçilmiştir.







Efes’in çalışkanı!



Bizi diğer arıları düşünmeye çağırıyor. İşçi arılar, kraliçe arı ve arılar topluluğu… Sizce bu muhteşem görev bölümü antik Efes’e örnek mi olmuştu?



GREK


Ephesos (İÖ 480-450)


Gümüş drahmi, 14 mm, 2.84 gr.



Öy.: Yuvarlak kanatları açık arı; solda E; sağda Ø


Ay.: Incusum



Env. No.: ITK – CN-GIo62-00478


Ref. No.: BMC 14.48, 7-9







Zeugma


“ Bir Roma kalıntısı için sulu mezar”.


New York Times, Mayıs 2000



Sikkenin üzerindeki Kader Tanrıçası Tykhe Tapınağı’nın kalıntıları, Belkıs Tepe’si olarak adlandırılan akropolden 300m aşağıdaki Fırat’a kadar asırların birikimini taşımakta.




ROMA ŞEHİR


KOMMAGENE


Otacilia Severa (I. Philippus’un karısı) (İS 244-249)


Zeugma (Belkıs)


Bronz, 29 mm, 16.69 gr



Öy. MAP (WT) AKIL CEOVHPAN CEB


İmparatoriçenin büstü, sağa.


Ay. ZEVGMATEWN


Yüksek bir kaide üzerinde (Peribolos’lu), dört sütunlu (tetrastyle) tapınak, içinde giyimli bir figür. Altta capricornus, sola.



Env. No.: ITK – CN-RPCo5-00469


Ref. No.: BMC 20. 128, 33








Niksar’ın amforası


Niksar’da basılan paranın arka yüzünde gördüğüm bu törensel tabloda canlandırılan sahne, şarap bağlarını hatırlattı. Şarap, Pontus şarapları adı ile mi anılıyordu ve ticareti amforalarla Karadeniz’den mi yapılıyordu? Bu sikke beni, üzümlerinin adı ve rengi neydi diye düşündürdü, ya sizi?






ROMA (Şehir Sikkesi)

PONTOS

III. Gordianus (İS 238-244)

Neocaesarea (Niksar)241-242

Bronz/bakır, 26 mm, 15.96 gr.


Öy.: AU K M ANT G(OR)DIANOC CEB

İmparatorun defne çelenkli büstü, sağa.

Ay.: KOIPONTMH(NE)OKAICAPIAC

Kesimde ETPOH

Agonistik masa üzerinde içinde palmiye olan kupa, altında amfora.


Env. No.: ITK – CN-GRPo8-00472

Ref. No.: BMC 13.14,12









Artukoğulları’nın Kentavros’u



Yarısı at yarısı insan figürü. Mardin’de o yıllarda güneş sistemi ile ilgileniliyor! Yıldız haritasında bu figür oğlak burcunun simgesi. Kentavros’un başı ikizlerin ve ejderin kuyruğu ise oğlak burcunun simgesi. İnanılmaz değil mi?



ARTUKOĞULLARI


Nasır el-Din (Nasreddin) Artuk Arslan (1200-1239, H. 597-637)


Mardin


1202, H. 5(99)


Bakır . 25-27 mm, 11.98 gr.



Öy.: Kentavros, sağa, geriye doğru ok atıyor


Çevrede; bi-Mardin seneti / (tis’a ve) / (tis’in) ve / hamse mie /[sene beşyüz (doksan dokuz)]



Ay.: El-Nasır lidinillah / Emir ül-müminin / El-Melik ül-Adil / Ebu Bekr /(Melik-i Diyarbekr)/ (Allah’ın ve dinin yardımcısı, inananların emiri, adil melik, Diyarbakır Meliki Ebu Bekir)



Env. No.: ITK – CN-10-k1f-00064


Ref. No.: BMC III, 429 (var.); Butak 41







Edessa-Ruha-Şanlıurfa…



“Urfalıyam ezelden gönlüm geçmez güzelden”… Urfa’nın büyüsü, tılsımı bu türküden belli. Urfalı olmanın ayrıcalığının farkında olanlar, ezelden ebede yaşadıkları topraklarda tarihsel zenginliklerine sahip çıkarken, yaşamlarındaki yöresel motiflerin silinmesine de izin vermeyecekler.



ROMA ŞEHİR


MESOPOTAMIA


X. Abgaros (İS 242-44)


Edessa (Şanlıurfa)


Bronz, 24 mm, 8.62 gr



Öy.: AVTO(K) ( K M ANT OP) DIANOC CEB


III. Gordianus’un defne çelenkli büstü,sağa. Önde yıldız.



Ay.: (ABG)AROC BACILEVC


X.Abgaros’un büstü, sağa. Başında tiara, arkada yıldız.



Env. No.: ITK – CN-RPMe25-00479


Ref. No.: SNGCopPalestine, 225; BMCArabia, s. 114, 144 vd







Işık Saçan Pyramos’un gizemi



Bir zamanlar karadut ağacının meyveleri kar gibi beyazdı. “O beyaz dutlar ansızın nasıl karadut oldu?” sorusunun cevabı, Ovidius’un Pyramos – Thisbe aşk öyküsünde.


GREK ROMA


KILIKIA


Hierapolis-Kastabala (Bedrum) (İÖ. 1. yüzyıl)


Bronz, 19-22 mm, 7.72 gr



Öy.: Şehir tanrıçasının büstü, sağa.


Ay.: (IEROPOV) ITWN


(TWNP) ROSTWI P(U)RAMW(I)


Nehir tanrısı Pyramos; sağa doğru yüzüyor, sağ elinde meşale tutuyor.



Env. No.: ITK – CN-GRCi134-00296


Ref. No.: BMC 21. 83







Lidya’nın Zeus’u



“”¦Zeus buyruklarını, insanlara iletirken kuşların en şaşmazı kartalı kullanırdı. Uçuşuna göre, iyiye veya kötüye yorulur buyruk..”



GREK ROMA


LYDIA


Sardes (Sart) (İÖ 2.-1. yüzyıl)


Bronz, 21 mm, 7.32 gr



Öy.: Tykhe’nin büstü, sağa.


Ay.: Zeus Lydios, ayakta, sola; sağ elinde kartal, sol elinde asa tutuyor.Arkada; SARDINWN


Ön boşlukta; monogram



Env. No.: ITK – CN-GRLy150-00485







Hedefini bulan ok



“Yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece, gündüz gece heyy…” Aşık Veysel



Göksel sembolleri tercih etmiş Kılıçarslan’ın hakkakı. Bilgiye, eğitime verilen önemi ay sembolüyle anlatmak istemiş. İnsanlık tarihimize bakarsak çok yol aldık mı sizce?



ANADOLU SELÇUKLULARI


Rükneddin Kılıçarslan [I.Saltanatı – 1248-1249, (H. 646-647)


Sivas


1248, H. 646


Gümüş dirhem, 23 mm, 2.80 gr.


.


Öy.: Ortada; yürüyen at üzerinde, sağa ok atan Sultan; sağ omuz hizasında ay figürü.


Çevrede; El Sultan el azam Rükn el dünya veldin Kılıçarslan bin Keyhüsrev kasim emir el müminin/Büyük Sultan, dinin ve dünyanın temel direği, Keyhüsrev’in oğlu Kılıçarslan,inananların emirinin ortağı).



Ay.: Ortada; El imam el Mustasim billah, emir el müminin/(İmam Mustasim billah, inananların emiri. Çevrede; Sene site ve arbain ve sittemiye, durube haza el dirhem bi Sivas/(bu dirhem altıyüz kırkaltı senesinde Sivas’ta darb edildi).



Env. No.: ITK – CN-10-h21-00117


Ref. No.: BMC III, 245, Artuk I, 1129







Güneş aslan burcunda doğarken… UYANIŞ!



Aydınlanışın, uyanışın ve sevginin simgelerini taşıyan bu sikkede, eşi Gürcü prenses Tamar’a aşık olan Sultan II. Keyhüsrev, sikkelerinin üzerine onun portresini koymak ister. İnsan resmi yasak olduğundan eşinin burcu olan aslanı sembol olarak kullanır.



ANADOLU SELÇUKLULARI


II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1245, H. 634-643)


Konya


1241, H. 639


Gümüş dirhem, 22 mm, 2.91 gr.



Öy.: Arslan üzerinde güneş, (Şir-i Hurşit); üzerinde El imam el Mustansır billah Emir ül müminin / ( İnananların Emiri, imam Mustansır billah) Alt sırada; Durube haza el dirhem Konya / (bu dirhem Konya’da darp edilmiştir)



Ay.: Es Sultan el azam / Gıyased Dünya ved-din / Keyhüsrev bin Keykubad / (Büyük Sultan Keykubad’ın oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev)


Çevrede; Sene tis’a selasin/ve sittema’e / (sene 639



Env. No.: ITK – CN-10-h19-00494


Ref. No.: Hinrichs 423-428







Başı dumanlı Erciyes



Gökle toprağın birleşmesi ve ışık saçan dağ. Doruktaki yıldızıyla Erciyes’ın bir volkan olduğunun bilgisini saklamıyor mu?



ROMA (Şehir Sikkesi)


KAPPADOKIA


Marcus Aurelius (161-180)


Kaisareia (Kayseri)


Gümüş didrahmi., 20 mm, 6.80 gr.



Öy.: AYTOCP ANTWN(E)INOC CEB


İmparatorun defne çelenkli büstü, sağa.


Ay.: YPAT OC G


Erciyes (Argaeus) Dağı



Env. No.: ITK – CN-GRCa162-00497


Ref. No.: BMC 169







Kartalların gücü Hasan Keyf’e yetmedi!



Geç ortaçağ döneminde simya çalışmalarında transmutasyonun aktif ve pasif prensiplerinin sembolü çift başlı kartal Hititlerce de kullanılmış”¦ ”Diğer hayvanlar gibi kartalların da uzuvlarından bazıları ikincil oluşur. Mars’ın, İkizler ve Başak burcunda olduğu sırada tekrarlanan olay sonrası çift başlı kartal doğar…”



ARTUKOĞULLARI


Nasır el-Din (Nasreddin) Mahmud (1200-1222, H. 597-619)


Hısn (Hasankeyf)


1213, H. 610


Bakır, 28-30 mm, 15.38 gr.



Öy.: Yüksek kabartmalı stilize edilmiş kanatları açık olan çift başlı kartal figürü; göğsünde Artukluları simgeleyen boy damgası, çevresinde; durube el Hısn sene 610 (610 yılında Hısn’da darbedilmiştir).



Ay.: Ortada; el melik el Salih, Mahmud bin Artuk, el melik el adil, Ebu(Bekir)/(Faziletli hükümdar Artukoğlu Mahmud, adil hükümdar Ebu(Bekir).


Çevrede; el İmam el Nasır emir el müminin/(İnananların Emirinin yardımcısı, imam).



Env. No.: ITK – CN-10-k2g-00051


Ref. No.: BMC III, 349; Artuk I, 1212.







Bitlis’li Şemseddin’in darp ettiği gümüş



“”¦Emir Şeref, Bitlis vilayetinde, koyunlardan ve Müslüman ve kafir aşiret ve kabilelerin gelip gittiği otlaklardan alınan vergilerden toplanan paraların beşte birini, Şah Tahmasp’ın makamına ve onun ödül almaya hak kazanan devlet adamlarına sunulacak olan hediye ve armağanlara tahsis etti”¦”



ŞEREF HANLAR (13.-17. yüzyıl)


Şems el-Din (Şemseddin) bin Ziya el-Din (? – ?)


Bitlis


Gümüş, 28 mm, 4.20 gr..



Öy.: Lailahe illallah / Muhammed / resulullah / duribe Bidlis / (Allah’tan başka tanrı yoktur. Muhammed onun elçisidir. Bitlis’te darp edildi)



Ay.: Altıgen içinde; Halledallahu / Şems el-Din bin Ziya el-Din / Mulkehu /(Ziyaeddin’in oğlu Şemseddin / Allah mülkünü devamlı kılsın)



Env. No.: ITK – CN-11-c11b-00278


Ref. No.: Artuk II, 2516







Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanından yüzlerce yıl sonra”¦



Karamanoğlu Mehmet Bey,günümüzden tam 729 yıl once,“Bu günden sonra Divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır” diyen bir ferman yayınladı. Mehmet Bey, o dönemde edebiyat dili olarak Farsça, ilim dili olarak arapçayı kullanan Selçuklulara karşı halkı etrafında toplayarak Türkçeyi devlet dili ilan etmişti.



KARAMANOĞLU BEYLİĞİ



Mehmet II (bin Alaeddin), H. 805-822 (M.1402-1419)


H.811


KONYA


Gümüş, 19-22 mm, 1,66 gr



Öy.: Ortada kare şeklinde kufi yazı ile;


La-ilahe-il-lallah Sellal-ü-aleyh


Çevrede:Ebubekir, Ömer, Osman, Ali



Ay.: Çevrede, sene H.811 (M.1408), duribe Konya


Ortada: Es-Sultan-ül Azam


Mehmet bin Ala-ed-din


Halladallah-ü Memlekete




Env. No.:İTK- CN-11-c1t-01086


Ref. C.Ö. Cilt 8, No.: Krmn 70







Bereketin bol olsun, Tanrı Gallos!



Nümismatiğin belge ve delil olma özelliklerinden birini daha bu sikkede görüyoruz. Ölü gömme geleneği ve çömlek-kremasyon uygulaması karşımıza çıkıyor.



ROMA (Şehir Sikkesi)


PHRYGIA


Trajan Decius (İS 249-251)


Philomelion (Akşehir)


Bronz/bakır, 23-24 mm, 7.85 gr.



Öy.: AVT K G MEC K TRAI DEKIO CE


İmparatorun büstü, sağa.


Ay.: FILOMHLEON EP EVTVOC(VC) Sol boşlukta B


Nehir tanrısı, Gallos; sola doğru uzanmış; sağ elinde bereket boynuzu(cornucopiae) tutuyor, içinden su akan, ölü küllerinin saklandığı kap üzerinde dinleniyor.



Env. No.: ITK - CN-RPPh39-00473


Ref.No.: BMC 25. 360, 42.







Marmara Denizi’nde balık kaynadığının resmidir!



Eğer zıt yönde yüzen balıklar balık burcunu simgeliyorsa ve Şubat, Mart bu burcun başlangıcıysa, toriklerin, palamutların Marmara’ya girişi bu aylarda olmaz mıydı?



ROMA ŞEHİR


THRAKIA


Annia Galeria Faustina (Junior) (Marcus Aurelius’un karısı) (İS 145-176)


Byzantion (İstanbul)


Bronz, 26 mm, 9.60 gr



Öy. ANNIA FAVCTEINA CEBAC(T)H


İmparatoriçenin büstü, sağa.


Ay. BVZIANTIWN EPITYXHCPO(V)EWC


İki ton balığının (sağa ve sola) arasında yunus, sola.



Env. No.: ITK – CN-RPTh38-00471


Ref. No.: BMC 3.100, 66







Selçuklu sikkelerindeki yıldız süslemeleri



Anadolu Selçukluları dönemindeki tasavvufi literatürde, özellikle Mevlana’nın Mesnevisi’nde ve Divan-ı Kebir’inde burçlar birer metafor kaynağı olmuştur. Yıldızların en parlaklarından biri kuşkusuz Venüs’tür. Selçuklular Venüs’ü kendi yıldızları olarak kabul etmiş ve sikkelerinde süsleme olarak sekiz köşeli yıldızları kullanmışlardır.



Sikkegen işaretlerinin en önemlilerinden biri olan bu yıldızlar; satır aralarına, fotoğraftaki sikkenin arka yüzünde yer alan Gıyaseddin Keykavus örneğinde olduğu gibi, özellikle sultan ve halife isimlerinin üzerlerine, kutsal ve onur işareti olarak konmuştur.



ANADOLU SELÇUKLU



İkinci Gıyaseddin Keykavus (H.655-664, M.1257-1265)


Konya


H. 658


Gümüş dirhem, 21-22 mm, 3.01 gr



Öy.: Ortada, El izzete lillah


Çevrede: duribe bi medinete Konya, fi sene seman hamsin sittema’e



Ay.: Es Sultan el azam İzzeddünya ved-din ebu el feth Keykavus bin Keyhüsrev




İTK No.: CN- 10-h20-01100


Ref.: Artuk 1142







Şehr-i muazzam’ın (Tire) derya kuzuları!



Ünlü gezgin Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, Tire’yi anlatırken; “taht-ı kadim şehr-i muazzam Tire” tanımını kullanır. 14. yüzyılın ilk yarısında yine ünlü gezgin İbn-i Batuta’yı da Tire’ye çeken gizemler Aydınoğulları tarihinin sayfaları arasında, bizlerin ulaşmamızı bekliyor.



AYDINOĞULLARI BEYLİĞİ


Anonim (1300-1424, H. 700-829)


Tire


Bakır mangır, 10-12 mm / 11 mm, 1.02 gr / 1.03 gr



Öy.: Balık figürü, sağa.


Ay.: Hullede Mülkehu / durube Tire / (Mülkü ebedi olsun / Tire’de darp edildi).



Env.: No.: ITK – CN-11-c4h-00498 / 00499


Ref.: No.: Ölçer 5, 0 371







İkizler-Gemini!



Paranın kalıbını hazırlayan sanatçı, iki benzer erkek yüzüyle ve arasında belki de bir yıldızı sembolize eden noktayla biri ölümlü, biri ölümsüz iki insanı, yansıtırken, vurulan tarih 549 yılı muharrem ayının ilk çarşambası..



ARTUKOĞULLARI


Necm el-Din (Necmeddin) Alpi (1152-1176, H. 547-572)


Bakır, 33-34 mm, 14.14 gr.



Öy.: Profilden yüzyüze bakan, iki insan büstü;


Üstte; Necm el-Din (Necmeddin),


Altta; Melik-i Diyar Bakr (Diyarbakır Meliki)


Kesimde; Artukoğulları boy damgası


Ay.: Sağda, başı haleli Meryem, soldaki İmparatoru taçlıyor, her ikisi de ayakta.


Çevrede; Ebu-ül Muzaffer Alpi / bin / Timurtaş bin İlgazi bin / Artuk /


(Artukoğlu İlgazi oğlu Timurtaş oğlu zafer kazananların babası Alpi)



Env. No.: ITK – CN-10-k1c-00056


Ref. No.: BMC III, 368; Butak 23







Çakır gözlü yaman Athena



”¦”Serifos kralı, Danae’yi elde etmek ister. Bu amaçla Perseus’u Medusa’nın kafasını kesmeğe gönderir, eline keskin çelikten bir orak (harpa)verir.Perseus kanatlı sandallarıyla havaya uçar ve Athena’nın üç gorgo’dan biri olan Medusa’nın üstünde kalkanını ayna gibi tutmasından yararlanarak kafasını uçurur””¦



GREK


PONTOS


VI. Mithridates Euphator Dönemi (İÖ 120 – 63)


Amisos (Eski Samsun)


Bronz, 30 mm,19.08 gr



Öy.: Athena’nın başı sağa; miğferi pegasos, dört at protomu ve aplustre ile süslü.


Ay.: AMISOY


Perseus ayakta, cepheden; sağ elinde harpa, sol elinde medusa’nın başı kesik bedeni, sağa. Sol boşlukta A/E, sağ boşlukta S.



Env. No.: ITK – CN-GPo7-00495


Ref. No.: BMCPontus, s.16, 30; SNGvAulPontus, 63; SNGvAulPontus, Nachtrage I,


6722; BMC 13.16, 32-3







Justinian’ın küresi, PAX



“...Justinian sol elinde tuttuğu küreyle, elinde kılıç, mızrak ya da başka bir silah olmasa da bütün yeryüzünün ve denizlerin ona bağlı olduğunu belirtmek istemiş. Elindeki kürenin üzerinde bir haç var. İmparatorluğunu ve savaşlardaki zaferi, bu haç sayesinde kazanmış”¦” (Rocopius’un betimlemesinden)



BİZANS


II. Justinian (669- 10 Temmuz 685; 705 – 4 Kasım 711)


Constantinople (İstanbul)


Altın semissis, 16 mm, 2.11 gr.



Öy.: D. N. Ihs. Chs. ReX REGNANTIUM


İsa’nın büstü, önden; başının arkasında haç; saçları kıvırcık, çember sakallı, pallium ve colobium giyiyor; sol elinde İncil tutuyor.



Ay.: D. N. IUSTINIANUS MULTUS AN’


II. Justinian’ın büstü, önden; kısa sakallı; taç ve loros giyiyor; sağ elinde 3 basamak üzerinde potent haç; sol elinde küre üzerinde PAX yazan patrik haçı tutuyor.



Env.: No.: ITK – CN-Bc13,16-00457


Ref.: No.: DO, – .






Zeynep Orhon TARGAÇ Hakkında



1997 “Dünden Bugüne Fotoğrafhaneler”


Belgesel, Araştırma



1920–1960 yılları arasında var olmuş ve bugün yaşamayan fotoğraf stüdyolarını gün ışığına çıkartıp, arşivlerine ulaşarak, fotoğraflardan bir bölümünü belgelerle birlikte Fotoğraf Dergisi’nde “Dünden Bugüne Stüdyolar” başlığıyla 1997–2005 arasında 9 yıl süreyle yayımladı. Ulaştığı bu belge ve bilgiler, hızla kaybolan fotoğraflarla cam negatifler; dönemlerinin ve yörelerinin tarihi ve sosyal tanıklarıdır. Bu çalışma birçok üniversitede, sempozyum ve panel ile fotoğraf etkinliklerinde dijital ortamda sunulmuştur.



2003 “Sikkelerin Işığında Anadolu”


Belgesel, Fotoğraf Sergisi



Sergi İstanbul Arkeoloji Müzelerine kayıtlı “Collectus Nummus–Anadolu Baskılı Sikkeler” koleksiyondaki antik sikkelerden seçilerek, sikkelerin darb edildiği şehirlere göre modüler yapıda hazırlandı. Bu antik sikkelerin Türkçe/İngilizce yorum ve teknik bilgilerinin de yer aldığı Sergi, iki bin yılı kapsayan bir dönemde, Anadolu’da darp edilen sikkelerin üzerindeki semboller ve resimlerden alınan makro detaylara ve bu değerli belgelere dikkat çekmektedir.



Dijital ortamda, CD olarak da hazırlanan bu sergi, 2005–2008 yıllarında da başta Kayseri TC Erciyes Üniversitesi’nin Avrupa Üniversiteler Birliği’ne girişi nedeni ile yapılan etkinlikler, Mardin Arkeoloji Müzesi, Konya Vergi Dairesi Başkanlığı, Fotoğraf Atölyesi, Reproset Sanat Galerisi ve Koç Aliianz Fotografevi olmak üzere, davet aldığı birçok üniversite, müze ve fotoğraf etkinliğinde sunuldu.




Zeynep Orhon Targaç (Fotoğraf: Süveyd Orhon)


2005 “Anadolu Medeniyetlerinden Kültür Yansımaları”


Kitap Fotoğrafları



Yavuz Tatış’a ait İzmir Arkeoloji Müzesi’ne kayıtlı arkeolojik eserler koleksiyonunu tanıtım amaçlı hazırlanan bu kitabın profesyonel fotoğraf çekimleri yapıldı ve 2005’de yayımlandı.



2005 “Türkiye’den Görüntüler”


Fotoğraf Sergisi



Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) Brüksel’deki sergi salonunda ve yine Brüksel’deki Uluslararası NATO Karargâhı’nda (International Military Staff – IMS) açılan “Türkiye’den Görüntüler” adlı karma sergiye, çektiği 7 fotoğrafla katıldı.



2005 “Taşın Ustaları”


Fotoğraf Çalışması



Türkiye’deki heykeltıraşları ve tematik olarak mermeri ele alan bu Sergi, “Taşın Ustaları” adıyla birçok fotoğraf etkinliğinde yer aldı.



2005 Fas “ahlan wa sahlan”


Fotoğraf Sergisi



Bu Sergi; Zeynep Orhon Targaç’ın, Ocak-Şubat 2005 tarihleri arasında Marakeş, Atlas Dağları ve Sahra’ya yaptığı fotoğraf gezisi sırasında çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Kendisi “ahlan wa sahlan” olarak isimlendirdiği bu sergi ile ilgili olarak şunları söylüyor: “Yüzlerce fotoğrafın arasından seçtiğim bu karelerle, dünyanın uzak bir köşesinden öyküler anlatmaya çalıştım.”



2007 ‘’O an bir daha geri gelmeyecek”


Fotoğraf Sergisi



Bu Sergi; Zeynep Orhon Targaç’ın cam negatif koleksiyonundaki “Dünden Bugüne Fotoğrafhaneler–1” bölümünden seçtiği ve 1924–1960 zaman kesitine ait 70 adet cam negatifin baskısından oluşan fotoğrafları kapsıyor.



Kendisi bu Sergisi hakkında özetle; ‘’Benzerlerinin müzelerce korunarak önemli sponsorlar tarafından yayınlandığını bildiğim, koleksiyonumun önemli örneklerini, fotoğraf araştırmacılarının ve fotoğraf severlerin böylesi önemli materyale ve onların içerdiği bilgilere ulaşabilmelerini amaçlayarak sergiledim’’ diyor.


www.ztargac.com




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep”Zeynep

Ricardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleri



1982’den beri foto muhabiri, Rosario ve Clarin gibi gazetelerde ve Diarios y Noticias, Telam gibi çeşitli ajanslarda çalıştı, haftalık Viva (Clarin’in Pazar Dergisi), Noticias (Perfil Yayın Grubu) ve Atlantida Yayın Grubu’nun Gente’sinin yanısıra, AFP ve Reuters için de özel kapaklar hazırladı.



Bugünlerde bağımsız bir foto muhabiri olarak çalışıyor. Kendi fotoğraf görüşmelerini ortaya çıkartıyor ve üretiyor, onları El País, İspanya ve the Deutsche Presse Agentur DPA gibi önemli yöresel ve uluslararası medya için araştırıp inceliyor.



Ricardo Ceppi, Arjantin Buenos Aires’te oturuyor ve Latin Amerika’da geniş bir bölgeyi kapsayan foto-röportajlar yapabiliyor.



Noticias’ın fotoğraf editörüydü ve Rosario Gazetesi La Capital’in fotoğraf departmanını dijital sistemlerini güncelleyerek ve fotoğraf elemanlarını eğiterek modernize etti.



Fotoğraflarının çoğu Los Ángeles Times (ABD), El País ve El Mundo (Madrid, İsppanya), Svenska Dagalbladt (İsviçre), Kyrkpressen (Finlandiya) gazetelerinde görülebilir. Bazı fotoğrafları El País Semanal [EPs] (İspanya), Newsweek (ABD), Luna Cornea (Meksika) News (Avusturya), Humboldt (Almanya) Pays Basque (Toulouse, Fransa) gibi dergilerde yayınlandı ve Dünya Sağlık Örgütü için hazırladığı bazı özel belgesel görüntüleri Cenevre’deki Dünya Sağlık Örgütü’nde görülebilir. Ayrıca Reuters, AFP, Associated Press gibi ajanslar tarafından da yayınlanmıştır.



Bazı fotoğrafları şu kitaplarda yer aldı: “Arjantin, Milenyum portrelerinin sonu” (Arjantin 1999) ve “Demokrasiyi Gözlemlemek, Arjantin Fotoğrafçıları “ (1988)



Birleşik Devletler, Avrupa, Mısır, Ruanda, Mozambik ve Güney Amerika’nın yanısıra Latin Amerikan, Antartik kapaklar da yaptı.



2006 ve 2007 yılları boyunca Buenos Aires’in valisi Jorge Telerman’ın imaj fotoğrafçısı ve onun seçim kampanyasının ekip üyelerinden biriydi.



Ayrıca, bir sokak ismi olan “Lupanar: Atjantin Genelevi Fotoğrafları (yaklaşık 1940)”ında yer alan tarihi belgeselin küratörü, fotografik derleyicisi olarak görev aldı ve yoğun bir şekilde araştırmalar yaptı. Bu belgesel, Buenos Aires Üniversitesi Cinsiyet Araştırmaları Bölümü’nce tamamıyla incelendi.



Bağımsız bir fotoğraf editörü olarak; Planeta Yayın Grubu’nun Arjantin turistik kitaplarının yanısıra Boca Jrs, yüzüncü yıl kitabı (1905-2005) için fotoğrafları seçti ve derledi. “Concencia” NGO için Demokrasinin 20 yılı (1983-2003) ve yazarı Alejandra Niedermaier olan La Mujer la Fotografía kitapları için fotoğrafların seçimini yaptı.



Buenos Aires’teki Motivarte Okulu’nda ve The Swarthmore Programında Foto muhabirliği ve profesyonel fotoğrafçının kariyerinin bir parçası olarak etik ve ahlak bilgisi dersleri verdi. Bugünlerde özel atölyeler düzenlemekle meşgul.



Buenos Aires, Ocak 2009

Çeviri (translation by) : Berna AKCAN





Ricardo Ceppi


Photojournalist since 1982, has worked for newspapers as Rosario and Clarín; at several Agencies as Diarios y Noticias (DyN), Télam and on special covers for AFP and Reuter’s as well as for the weekly Viva (Sunday’s magazine of Clarín), Noticias (Perfil Publishing Group) and Gente of the Atlántida’s Publishing Group.



Nowadays he’s an independent photojournalist. He conceives and produces his own photo interviews and investigative theme articles for important local and international media like El País, Spain and for the Deutsche Presse Agentur DPA.



Ricardo Ceppi is settled in Buenos Aires, Argentina and is available to produce photo interviews covering a wide area in Latin America.



He was the photo-editor of the magazine Noticias and revamped the photography department of the Rosario newspaper La Capital updating their digital systems and training their photographic staff.



Many of his images can be seen at the newspapers Los Ángeles Times (USA), El País and El Mundo (Madrid, Spain), Svenska Dagalbladt (Sweden), Kyrkpressen (Finland) Some photographies were published at the magazines El País Semanal [EPs] (Spain), Newsweek (USA), Luna Cornea (México) News (Austria), Humboldt (Germany) Pays Basque (Toulouse, France) and special document images about health for WHO – World Health Organization (Geneva). Also issued at agencies like Reuter’s, AFP y Associated Press, AP.



Some photographies were published at the following books: Argentines, end of the millennium portraits, Bs. As, Argentina, 1999, and The Watched over Democracy, Argentine photographers. Rio de Luz Collection. Mexico DF, 1988, between others.



He did photojournalistic covers at Latin-American, Antarctic as well as at the United States, Europe, Egypt, Rwanda, Mozambique and South Africa.



During 2006 and 2007 he was the image photographer of Jorge Telerman, Buenos Aires city’s mayor and was one of the team members of his election campaign.



As independent photographic editor he selected and compiled images for the book: Boca Jrs, the centennial book”, (1905-2005), as well as for the Touristic Installments about Argentina for the Planeta Publishing Group. He edited the images of the book 20 years of democracy, (1983-2003) for the “Conciencia” NGO and La Mujer la Fotografía whose author is Alejandra Niedermaier (Leviatán).



He also researched extensively and acted as photographic compiler and curator of a historical document found at the street named “Lupanar: Photographies of an Argentine brothel” (circa 1940). This document was fully analyzed with the Gender Studies Department from the Buenos Aires University.



He thought courses in Photojournalism and in Ethics and Deontology as part of the career of Professional Photographer at the Motivarte School of Buenos Aires and at The Swarthmore Program in Buenos Aires (SPBA). Nowadays he gives private workshops.



Buenos Aires, January 2009


www.ricardoceppi.com



Grandmother Sacha, Matilde Artés at the moment she was noticed of the detention of the kidnapper of her granddaughter. Graciela, her daughter was murdered by the ditactors. Grandmother Sacha found her granddaughter at august 1985. photo: Ricardo Ceppi ©1985


Büyükanne Sacha, Matilde Artes’e torununun kaçıranın gözaltına alındığı bildirilirken. Kızı Graciela diktatörler tarafından öldürülmüştü. Büyükanne Sacha torununu Ağustos 1985’te buldu.


The dictator Jorge Rafael Videla at the moment of his arrival at the Public Administration Attorney. photo: Ricardo Ceppi ©1985


Diktatör Jorge Rafael Videla, Kamu Yönetimi Avukatına varışı sırasında.


One of the leaders of Mothers the Plaza de Mayo, Nora Cortiñas shouts “killer” to the oppresor Alfredo Astiz during the jury of Dagmar Hagelin, a swedish citizen kidnapped during the military government. photo: Ricardo Ceppi ©1986


Dragmar Hagelin davası sırasında Plaza de Mayo anneleri liderlerinden biri olan Nora Cortiñas , askeri hükümet sırasında çocuk kaçıran ve İsviçre vatandaşı olan zalim Alfredo Astiz’e “katil” diye bağırırken.


During the militar parade of July 9th., 1985 (commemoration of the Indepence Day) Mothers of Plaza de Mayo claim for their disappeared sons during the dictatorship. photo: Ricardo Ceppi ©1985


9 Temmuz 1995’deki askeri geçit töreni sırasında (bağımsızlık günü anma töreni). Plaza de Mayo anneleri diktatörlük süresince kaybolan oğullarını talep ederken.


Mothers of Plaza de Mayo and Human Right’s Organizations during the demonstration from the Congress to the Government Building.
photo: Ricardo Ceppi ©1985


Plaza de Mayo Anneleri ve İnsan Hakları Organizasyonu hükümet kongre binasındaki gösteri sırasında.


Mothers at a demostration in front of the Cathedral of Bragado, who’s priest Christian von Wernich was a collaborator of the dictatorship and was accomplice of kidnaps, tortures and murders.
photo: Ricardo Ceppi ©1988


Papazı, diktatörlüğün işbirlikçisi ve çocuk kaçırma, işkence ve cinayetlerin suç ortağı Christian von Wernich olan Bragado Katedrali önündeki gösteride anneler.



Wax sculptures made by the artist Roberto Fernández exhibited at Corrientes Avenue – November 1986.
photo: Ricardo Ceppi ©1986


Corrientes Bulvarı’nda sergilenen Roberto Fernández tarafından yapılan balmumu heykeller. Kasım 1986


People demonstrate by themselves when a group of militaries took the Villa Martelli regiment – December 1988
photo: Ricardo Ceppi ©1988


Bir grup militan, Villa Martelli alayını aldığında insanlar kendi kendilerine gösteri yapıyorlar. Aralık 1988


On January 18th. 1988 the leal army sectors disembark from an Hercules C 130 in order to restore the democracy ideals at the 4th. regiment of Monte Caseros. photo: Ricardo Ceppi © 1988


18 Ocak 1988’de sadık ordu birimleri demokrasi ülkülerini yeniden yerleştirmek için bir Herkül C 130’dan Monte Caseros 4. alayına ayak basarken.


On January 18th. 1988 the leal army sectors disembark in order to restore the democracy ideals at the 4th. regiment of Monte Caseros. photo: Ricardo Ceppi © 1988


18 Ocak 1988. Sadık ordu birimleri demokrasi ideallerini yeniden yerleştirmek için Monte Caresos 4. alayına ayak basıyorlar.


President Raul Alfonsin gave a message at the National Congress to the citizen informing of the militar rebelion at Córdoba – April 17th., 1987. photo: Ricardo Ceppi ©1987

Demonstration of Malvina’s soldiers afer 4 years of the conflict – April 2nd. 1986. photo: Ricardo Ceppi ©1986


2 Nisan 1986 – Çatışmadan 4 yıl sonra Malyina askerlerinin gösterisi.


A woman of one of the families who came to the country from Laos during Videla’s dictatorship. At the moment of the photography, she was vacate from her home. photo: Ricardo Ceppi ©1985


Videla’nın diktatörlüğünde Laos’tan gelen ailelerin kadınlarından biri. Fotoğraf esnasında evini terk ediyordu.


after the coup d’état… photo: Ricardo Ceppi ©1985


Hükümet darbesinden sonra


after the coup d’état… photo: Ricardo Ceppi ©1986


Hükümet darbesinden sonra


The Officer Guillermo Daniel Verdes demand that the journalists leave the area of the Libertador Building during the new quartering of December 1990. photo: Ricardo Ceppi ©1990


Memur Guillermo Daniel Verdes, Aralık 1990’daki yeni yerleşme esnasında gazetecilerden Libertador binası etrafındaki bölgeyi terk etmelerini istiyor.


after de coup d’ état… photo: Ricardo Ceppi ©1989


Hükümet darbesinden sonra


Tens of thousands of Argentines massed in Buenos Aires in angry remembrance of a military coup 30 years ago, jamming the main square and plastering the city with grainy photographs of people who disappeared under the dictatorship. photo: Ricardo Ceppi ©2006


On binlerce öfkeli Arjantinli 30 yıl önceki askeri darbeyi anmak için Buenos Aires meydanında sıkışarak toplanmış ve şehri, diktatörlük süresince kaybolan insanların grenli fotoğrafları ile kaplamışlardı.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ricardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleriRicardo Ceppi : Diktatörlüğün İzleri

Mehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı Üzerine




Şimdiye dek gazeteciliğin hangi alanlarında çalıştınız? Fotoğrafı ne zaman ve nasıl öğrendiniz? Foto muhabirlik alanına geçişiniz nasıl oldu? Bunun hikayesini bize anlatır mısınız?



Muhabir ve foto muhabiri olarak çalıştım. Çok klasik olacak ama fotoğrafı hala öğreniyorum. İlk kez elime bir fotoğraf makinesi aldığımda ortaokul ikinci sınıftaydım ve yeni doğan kardeşimin fotoğraflarını çekmiştim. Profesyonel olarak bir kamerayı ise lise birinci sınıftayken kullandım. Ege Üniversitesi Gazetecilik bölümüne girmem ile fotoğrafla tam anlamıyla tanıştım denilebilir; çünkü daha önceleri film kutularının içindeki değerlere bakıp havanın durumunu kontrol edip öyle fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Güneşli havada 125/11 gibi. Foto muhabirliğine geçişim ise sigortalı bir iş sahibi olma isteğim etkili oldu. O dönemde çalıştığım dergide telif usulü ile haber yapıyordum. Foto muhabiri arayan başka bir kurumda sigortalı olarak işe başladım. Fotoğraf konusundaki heyecanım kısa sürede bu yeni işe adapte olmamı sağladı.




Basın fotoğrafçısının hayatı nasıldır? Ne gibi güzel ve zor yanları vardır? Ruh hali ve iş çerçevesi nasıldır?



Foto muhabirleri için hayat; kimi zaman çok heyecanlı, kimi zaman ise çok sakindir. Aslında bu durum; sizin işten ne beklediğinize ve hayata bakış açınıza bağlıdır desem çok daha doğru olacak. Kimisi vardır gündemi hiç takip etmez; fotoğrafının çektiği kişinin ve olayın onun için hiçbir önemi yoktur; kimisi için ise fotoğrafı çekilecek olay ya da kişinin ne olduğunu öğrenmek ve bu şekilde çalışmak temel prensiptir. İşte bu noktada hayata bakışınız önemlidir diye düşünüyorum. Gazetelerin, fotoğrafa bakış açısı da foto muhabirlerinin hayatını etkileyen en temel unsurlar arasında yer alıyor. Türkiye’deki gazetelerin büyük bir çoğunluğunda foto muhabirliğine bakış açısı şu şekildedir; muhabir işe giderken şefine nereye gittiğini söyler, şefte muhabire ‘yanına bir de fotoğrafçı al’ diye talimat verir.


Foto muhabirleri, kazandıkları küçük paralarla büyük yatırım yapan insanlardır. Çoğunun beli, boynu ağrır ve erken yaşta kamburu çıkar. 5-10 bin dolarlık yatırım yaparlar fakat yıllarca fotoğraf makinesi borcu ödemek için uğraşırlar. Makinenin borcu bittiğinde ise; ‘10 milyon pikselli, bilmem neyi ne olan yeni bir kamera çıktı’ diye yenisi almaya çalışırlar. Her birinin ruh hali bir diğerinden farklıdır. Bu insan gurubun; kimisi benim gibi; sabah Müslüm Gürses dinleyerek güne başlar, öğlen Kırşehirli Çekiç Ali, akşam Ella Fitzgerald, yatarken de Kani Karaca dinler. Türkiye’de pek kıymetleri yoktur ama Amerika’da değerli insanlardır. Geçtiğimiz ay, Aperture Vakfı’nda katıldığım bir toplantıda ünlü Magnumcu Elliot Erwitt’ten imzalı fotoğraf isteyenleri görmem ve kitaplarını imzalatmak isteyen insanların uzun kuyruklar oluşturmasını bu duruma örnek gösterebilirim.




Şimdiye kadar ülkelere çalıştınız?



Irak, İran, Pakistan, Hindistan, Kıbrıs, Sudan, İsrail, Suriye, Bosna-Hersek, Yunanistan, Filistin’de çalıştım; Amerika’da yaşıyorum.



Kamera, fotoğrafçı ile dış dünya arasında bir set mi çekiyor, hem orada hem de orada değilmişçesine çalışıyor basın fotoğrafçıları?



Kamera, fotoğrafçı ile dış dünya diye tanımladığınız olguların arasına kesinlikle bir set çekmiyor. Eğer böyle bir set olsaydı, insanları içine çeken sıra dışı fotoğraflar üretilemezdi. Kimi zaman öyle fotoğraflar görürüz ki; ‘böyle bir an nasıl çekilebilir’ diye düşünürsünüz. İşte, bize bunu şekilde düşündürten fotoğrafların üretilme aşaması hiç de öyle ‘gittim çektim geldim’ şeklinde yaşanmıyor. Sebastião Salgado’un; Etopya’daki fotoğrafları ya da Brezilya’daki maden işçileri çalışmalarına bakmak bu konuda yeterli olacaktır.




Sizce “iyi bir basın fotoğrafı” nedir?



Yaşananları en açık şekliyle anlatan fotoğraftır.



En başarılı çalışmam diyeceğiniz çalışmanız hangisidir?



Ne yazık ki henüz böyle bir çalışmam yok.




Dışarıdan bakınca iç ve dış medya kuruluşları, çalışanları ve fotoğraf üzerinden ne gibi değerlendirmeler yapabilirsiniz?



Fotoğrafa ve foto muhabirine bakışla alakalı bir şeyler demek gerekirse; ABD ve Türkiye farklı dünyadalar. Buna en iyi örnek www.nytimes.com/pages/multimedia sayfası gösterilebilir. Türkiye’deki hiçbir gazetenin, fotoğrafa eklediğim linkteki gibi bir bakış açısı yok; ne yazık ki! Türkiye’nin iyi fotoğrafları seçecek editörlere, iyi fotoğrafları yayınlayacak gazetelere ihtiyacı var. Ve en önemlisi Türkiye’de gazetelerin insan yetiştirmeye ihtiyacı var; yeni fikirleri ortaya koyacak yeni yüzlere ihtiyacı var. Birbirinin kopyası gazetelerden kurtulmaya; kendi gündemi oluşturmaya ihtiyacı var. Köşe başlarını tutmuş statükocu yapılardan kurtulmaya ihtiyacı var.




Bir olayı fotoğraflamak elbette haber olan olayın sürecine göre değişse de bazen çok kısa anlar ve zor koşullar fotoğrafçıyı bağlar… Bu gibi durumlara nasıl hazırlanıyorsunuz veya hazır oluyorsunuz?



Başta da dediğim gibi anlık olmadığı sürece gidilen her olayın yapısı ve neyin olup biteceğini az da olsa tahmin etmek mümkündür çünkü gazetelerde bir gündem vardır ve kimin neyi nasıl takip edeceği bilinir. Mesela 1 Mayıs gösterileri, neyin nerede olacağı hep bellidir. Anlık bir olayın olacağını bekliyorsanız zaten hep uyanıksınızdır, hep tetiktesinizdir. Ama asıl sorun böyle ortamlarda herkes aşağı yukarı birbirine benzer kareler çeker. Bunun sebebi de foto muhabirleri değildir; her gazete, ‘diğer gazete olayı böyle görecektir’ biz de bunu atlamayalım psikolojisini taşıdığı içindir. İster istemez bu mantalitenin sokaktaki temsilcisi foto muhabiri de; akıllıysa bir kendi özeli için çeker; bir de gazetesinin istediği fotoğrafı çeker.




Bize bir basın fotoğrafçısı adayının mutlaka okuması gereken kitaplar tavsiye eder misiniz?



Susan Sontag: Regarding The Pain of Others


Between The Eyes: Essays On Photography And Politics Jonh Berger, David Levi Strauss


David Hurn / Magnum Bill Jay Fotografçı Olmak Üzerine



Kitaplarının faydalı olacağına inanıyorum.




Yanıtlarınızdan medyamızda fotoğraf muhabirlerine daha doğrusu haber sunma şekillerinde çok tutucu ve kuralcı olunduğu izlenimini edindim… Aşılamayan bazı konular ve insanlar olduğu şeklinde… Siz bir medya genel müdürü olsa idiniz yapacağınız değişiklikler neler olurdu?



Fotoğraf açısından soruyorsanız, bir editörlük sisteminin olması şart yani fotoğrafı seçecek iyi yetişmiş biri, en azından birkaç kişi çünkü farklı sayfaların farklı hassasiyetleri var. İnsan yetiştirmek çok önemli, bu anlamda belki de freelance sisteminin daha da geliştirilmesi lazım Türkiye’de serbest olarak gazetecilik yapan foto muhabirlerinin çok güzel işleri var fakat yayınlanacak bir mecraları yok. Yönetici olsaydım multi medya işine çok ciddi yatırımlar yapardım çünkü gazetelerin geleceğinin buna bağlı olduğunu düşünüyorum




Benim dikkatimi çeken bir husus da şu; foto muhabirleri “haberin öyküsü” olarak çalışmalar yapıyorlar (konuyu etraflıca ve hikayesi ile anlatan çalışmalar) ancak günlük gazeteler tek fotoğraf üzerine kurulu”¦



Evet, bu doğru, bazen tek fotoğrafla hikayeyi anlatmak zorundasınız, olayı en iyi ve en vurucu olarak aktaran fotoğrafın peşinde olmak. Bakin New York Times bu işe nasıl bir çare buldu; ana gazetede olayı anlatan tek kareye rağmen web sayfasında daha çok fotoğraf ve hikayenin devamı diyerek okuyucuyu internet sayfasına yöneltiyor. Eğer siz bu konu ile alakadar iseniz hikayenin fotografik kısmına da devam ediyorsunuz. Bunun yanı sıra ana gazete dışında eklerde bir şey çalışıyor ise bunu zaten gazeteye yansıtıyor hatta 10-12 karelik hikayeleri 2 sayfaya yayarak geniş geniş kullanıyor, buna rağmen çekilen hikayenin sesini duymak isteyenlere bile fotoğraflar ve röportaj yine internette diyerek okuyucuyu yönlendiriyor. Siz, Türkiye’deki gazetelerin web anlayışını Çemişkezek’teki korkunç trafik kazasından fotoğraflar şeklinde devam ettirirseniz ve bunu da okuyucu bunu istiyor mazereti ile yaparsanız tek bir adım atamazsınız. Başta da dediğim freelance çalışanlara fırsat vermek gerekiyor.



Bu hafta NYT Dergisinde Paulo Plegrinin 15 sayfalık bir foto röportajı vardı. Paulo NYT’de çalışmayan, dışarıdan bir fotoğrafçı. NYT herhangi kadrolu bir elemanını da gönderip yaptırabilirdi ama yaptırmadı. Bedelini ödeyerek dışarından gelen bir çalışmayı yayınladı. İyi şeylerin gün yüzüne çıkması için ülkemizde de gazetelerin dışarıdan çalışan serbest gazetecilere haklarını vererek destek olması şart.




Foto-röportaj denen olgunun medya araçlarında daha öne çıkarılması, tabii bunların konu olarak içerikli işler için yapılması ve de bunlara yapacak fotoğrafçılara imkan tanınması…, olarak anladım sözlerinizi?



Evet, gazetelerin daha cesur davranması gerekiyor ve mutlaka fotoğrafı seçecek iyi yetişmiş editörlere ihtiyaç var. Freelance çalışanlara daha fazla şans tanınması gerekiyor




Ülkemizde serbest muhabir olgusunun oturması için daha çok zamana ihtiyaç var sanırım? Hem sosyal güvenlik hem de işverenlerin yaklaşımları açısından… ve tabi okurların seçiciliği de önemli? Şu an baktığımızda okur magazin haberi istiyor ve medya da magazin haberi sunuyor. Herkes memnun izlenimi var?



Gazeteler ‘ben yaptım oldu’ mantığıyla çalışıyor. Okur, magazin istiyor fikrine katılmıyorum. Gazeteler okurun ne istediği ile alakadar değil gibi geliyor bana. Kocaman binalardan aşağıya inmeyen vatandaşın derdini dinlemeyen, olanı biteni kendi istediği gibi yazan gazeteler var. Ben bir okur olarak bilmem ne gazetesindeki ‘Alman Helga Türk erkeklerine bayıldı’ haberini okumak istemiyorum. Ben gerçek haber okumak istiyorum. Yaşanmış anların fotoğrafını genişçe görmek istiyorum.




Medya bağımsız, cesur ve bazı hesaplaşmaların peşine düşmemiş halde değilken fotoğraf muhabirleri ne kadar cesur ve bağımsız kalabilir?



Çok cesur davrananlar kendilerine başka ifade yolları arıyor. Gazetesinde kendini ifade edemeyen, derdini anlatamayan workshoplara katılıyor, internet sitesi kuruyor, yurt dışındaki yayınlar için projeler gerçekleştiriyor. Örnek vermek gerekirse bildiğim o kadar çok insan var ki. Kaliteli foto röportajlar üretiyorlar fakat bunu yayın organında yayınlamak yerine WordPress yarışmasına gönderiyorlar. Sebebi de çalıştığı yerde kıymet verilmemesi.



Bu arada Fotoritim olarak sizin yaptığınız buna iyi bir örnek. Ben inanıyorum ki kısa bir süre sonra medyada çalışan insanlardan pek çok proje teklifi alacaksınız. Çünkü çalışan, üreten, arşivinde dünyalar saklı pek çok insan var fakat bunların hiç biri gün yüzüne çıkamamış durumda.


Kalın hatları olan çıkarlar arasına çalışıyor basın mensupları, bunları aşması zor. Örneğin savaşa giren ülkelerin basını, oradan kahramanlık öyküleri çıkarma peşindedir. Kansız savaşlar izledik medyadan ama bir süre sonra rüzgar değişince bu kez askerlerin yaptıkları işkence fotoğrafları gezmeye başladı ortalıkta. Bu benim aklımda şöyle bir düşünce oluşturdu; her olay her yönden aktarılabilir, siz ne anlatmak isterseniz. Gerçek nedir o zaman?



Herkesin kendi doğruları var ama bir de ortada inandığımız vicdan diye bir kavram var. Fotoğraf ile ciddi şekilde uğraşanlar için ben bu kavramın geçerli olduğunu düşünüyorum. Ortadaki gerçeklik dışında başka bir şey anlatmaya çalışmıyor vicdanı olan fotoğrafla gerçek anlamda ilgilenen insanlar ama dediğiniz gibi herkes görmek istediği gibi görüyor hatta çekilen fotoğraftan bile sizin çekerken düşündüğünüz anlam dışında başka anlamlar bile yükleniyor ama buna engel olma şansınız ne yazık ki yok”¦

Röportaj: Levent YILDIZ

www.mdemirci.com





ABD’nin ilk siyahi lideri olarak dünya tarihine adını yazdıran Barack Obama’nın elde ettiği başarıda; fotoğrafın ne kadar katkısı olduğunu hiç düşündünüz mü? Kampanya süresince çekilen yüz binlerce fotoğrafın, milyonlarca insana; milyarlarca kelime anlattığını fark ettiniz mi? Yağmur altında, deri mont giymiş bir başkan adayının attığı gururlu bir bakışı, fotoğraf karesine dönüştüren ve bu sembol fotoğrafı üreten fotoğrafçının; bu başarıda ki katkısı; artık tartışılmaz bir gerçektir. Vizörün arkasından bakan profesyonel bir gözün; iyi bir kare çekmek için gösterdiği gayreti ve bu gayretin olumlu etkisini; Obama’nın seçim kampanyası boyunca defalarca fark ettim. Dünyanın dört bir tarafından gelmiş binlerce fotoğrafçının, Obama’ın kampanyasını farklı tarzlarıyla belgeye dönüştürdüğünü ve dünyaya bir şeyler anlatmaya çalıştığını hissettim. Japonya’dan Fransa’ya, Güney Afrika’dan Norveç’e; fotoğrafçılar, Obama’nın yemin törenine kadar bu sıra dışı zaman dilimini belgeye dönüştürdü.



Mehmet DEMİRCİ






























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı ÜzerineMehmet Demirci ile Basın Fotoğrafçılığı Üzerine

Özgür Çakır : Hünkar Çayırı



HAYDA BRE!


Günlerden Pazar, Haziran’ın 15’i ve biz üç kafadar aldığımız istihbaratı değerlendirmek üzere yollara düşüyoruz. İstihbarat Gebze’de bir yağlı güreş festivali olacağı yönünde. Ve tabi ülke sınırları içinde fotoğrafla ilgilenen herkesin olduğu üzere yağlı güreş fotoğrafı çekmeye niyetli olan, Kırkpınar fotoğraflarını görerek iç geçiren, ancak bir türlü bu fırsatı yaratamamış olan bizleri pazar sabahı yollara düşüren de bu. İstikamet Gebze, Hünkar Çayırı mevkii.



Bostancı tren istasyonu buluşma noktamız. Önce buluşuyoruz, sonra karnımızı doyurmak için bir şeyler almaya dağılınca önce birbirimizi sonra da çok değerli vaktimizin bir kısmını kaybederek yola çıkıyoruz.



İstihbarat şefimiz Ağça öncelikle güzel bir pazar geçirmek niyetinde.






Fotojournalist dostum Engin ise etkinlikten umutlu fotoğraf adına.






Yol boyunca sürekli vagon değiştiriyor, koca koca adamlar ve bir adet madam çocuk neşemizle daha o koşuşturmada güzel bir gün geçireceğimizi anlıyoruz adeta. Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü seven büyük şair ne güzel demiş: “çocuklar gibi şendik, bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik”. Biz de tam fetih havasındayız doğrusu. Yolda sürekli vagon değiştirirken Haydarpaşa-Gebze Hattında fetihle de bizim neşemizle de ilgisi olmayan onlarca yaşama kısa anlarda tanıklık ediyor, fotoğraflar çekiyoruz elbette!





Gebze’de trenden indiğimizde ise tam da ruh halimize yakışır şekilde, yaramaz çocuklar misali makinistten fırçayı yiyoruz kalkışları geciktirdiğimiz için.



Öyküsü biraz acıklı olsa da ismini fetheden hünkardan alan çayıra gidiyoruz. Hünkar Çayırı (bakmayın siz Tekfur Çayırı diyenlere) ismini Fatih Sultan Mehmet’ten alıyor. Fatih’in Anadolu’ya sefere giderken otağını kurduğu ve 1481 Mayıs’ında zehirlenerek öldürüldüğü yer Hünkar Çayırı.





Mekana vardığımızda seyirciler de seyyar satıcılar da çoktan yerini almış durumda.






Saatler12’ye doğru yaklaşınca hava da yavaş yavaş ısınıyor. O gün güreşçilerle birlikte bayağı terleyeceğimizi anlıyoruz.






Yapılan anonslardan sırayı takip ediyorum: minikler, teşvik, deste, küçük orta, büyük orta, başaltı ve en son olarak da tabi başpehlivanlık müsabakaları olacak anlaşılan. Sponsorların isimleri, dağıtılacak cumhuriyet altınları vs. cazgırlarca anons edildikçe basbayağı ciddi bir güreş festivalinin göbeğinde olduğumu yavaş yavaş kavrıyorum. Nitekim 14.sü düzenlenen Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri büyük şampiyona Kırkpınar öncesi son büyük prova kabul edilirmiş ve bu yüzden de her sene artan bir katılım ve coşkuyla sürmekteymiş. Sporcu katılımı kadar –bir kısmının dağıtılacak pilav döner ikilisi için gelmiş ihtimali de olsa – halkın da sahiplenmiş olduğunu düşündüren binlerce kişilik kalabalık da bunu ispatlayacak ve herhangi bir derbi maç kalabalığını aratmayacak türden.



Organizasyonu Gebze Belediyesi düzenliyor. Hemen belediye logolu şapkalarımız kafalarımıza geçiriliyor ve alana davet ediliyoruz.





Şanslıyız çünkü belediyenin fotoğrafçısı ve birkaç tane daha amatörün dışında fotoğrafçı yok. Bu yoklukta biz de Abdurrahman Çelebi muamelesi görüyoruz. Böylece hiç bilmediğimiz ama kendine özgü gelenekleri şaşırtıcı hoşgörü ortamıyla “Er Meydanı”nda yerimizi alıyoruz. Önce fazla ayakaltında dolaşmamak adına sıralarını bekleyen güreşçilerle birlikte takılıyor, tanışıyor, sohbetlerine müdahil oluyoruz.






Yanı başımızda birkaç metrekareye bir düşen miniklerin müsabakalarının başladığını görüyoruz.





Bu esnada tabi piknik alanı muamelesi ile oturduğumuz çimlerde fotoğraf çekmeye daldığımızdan olsa gerek farketmeden yağa bulanıyor ve artık kendimizi biraz da bu sayede mekana ait hissetmeye başlıyoruz.






Artık yağlandığımıza ve yavaş yavaş sikletler de büyüdüğüne göre biz de yavaş yavaş güreş alanına girebiliriz.



Geleceğin başpehlivan adayları – özellikle çimde henüz sırtı yere gelmemiş olanlar – gururla poz veriyorlar objektiflerimize.






Kıspetler henüz deri değil minikler, teşvik, deste gibi tüy sıkletlerde. Bu sizi yanıltmasın sakın. Küçüklerde de hiç de öyle fasulyeden bir müsabaka havası yok.






Kalabalığın ve ailelerin yanında okul arkadaşlarına da kendini ispatın telaşı da var elbette.






Ve tabi kaybetmenin karşılığı tüm çocuklarda olduğu gibi gözyaşı”¦






“Pehlivan ensesi gibi maşallah” lafı aklıma geliyor bazı enseleri gördükçe ve söyleyenlere de hak veriyorum doğrusu.





Bu tabiri biliyordum evet ama belki bildiğim, duymuş olduğum ama üzerinde hiç durmamış olduğum bir şey fark ediyorum: yamulmuş ve normal formunu yitirmiş kulakları!







Biraz çekinerek soracak oluyorum ve aslında hiç de çekinerek sorulması gerekmeyen bir şey olmadığını kavrıyorum hemen. Burada “güreşçi kulağı” sahibi olmak – ecnebiler karnıbahar kulak diyor – bir ayrıcalık, bir tür nişane vazifesi görüyor anlaşılan. Sık ve ağır idman yapanlarda kaçınılmaz olduğunu özellikle el-ense çekilirken ya da kündeye gelirken kulakların hasar gördüğünü öğreniyorum. Ve fotoğrafını çekmek için izin istediklerimin hepsi kulaklarıyla çok mutlu görünüyor. Ya da en azından er meydanında keyfini sürüyor “güreşçi kulağı”nın.






Yavaş yavaş aslında çok yakınımızda ve bir o kadar da uzağımızda olduğunu fark ettiğim, köklü gelenekleri olan bir kültürün içine çekiliyoruz adeta. Zurnacı ve davulcular ile sırasını çok güzel ayarlayarak anonslarını yapan cazgırların en muhtereminin ve Cem Yılmaz’a kafa tutabilecek kadar nüktedanının paraya kıyılarak Kırkpınar öncesi son provanın marka değerini arttırmak üzere özellikle getirilmiş olduğunu öğreniyorum.






Maniler birbirini kovalıyor ve tam bu sırada eski bir pehlivan olduğunu kulaklarından kolayca anlayabileceğiniz Ömer amca bastonunu fırlatıp meydana çıkıyor ve kendinden hiç beklenmeyecek bir çeviklikle günün en coşkulu, en güzel peşrevini çekiyor.






Isınma hareketi olarak da tanımlanabilecek olan peşrev, veteran pehlivan Ömer amcaya olan tezahürattan da anlaşılacağı üzere zamanla bir tür selamlama ve folklorik bir dans özelliği de kazanmış olan bir tür yağlı güreş ritüeli.



Zaman geçiyor ve beklemekten sıkılmış olan büyük orta ve baş altı kategorileri yavaş yavaş meydana çıkıyor.





Paçabentler sıkılıyor,






İbriklerden yağ su gibi akıyor.






Sikletler büyüdükçe heyecan da orantılı olarak artıyor güreş alanında.



Karşılıklı sıralara dizilen pehlivanlar hem yeri hem de rakiplerini selamlıyorlar.






Yüzyıllardır süregelen geleneksel yapının olduğu gibi korunduğu çok açık. Zamandan bağımsız bir haldeyiz elimizdeki dijital makineleri saymazsak. Güreşleri izlerken müthiş bir temkinlilik, rakibe saygı ve fair play olduğunu anlamamak imkansız.







Kah hal hatır sormalar, kah gözlere kaçan yağı silmek için verilen molalar derken müsabakalar hiç bitmeyecek gibi aheste, sakin ve heyecansız gibi geliyor ilk başta ama birden yanıldığınızı anlıyorsunuz. Ard arda gelen oyunlarla rakibinin yorulduğunu ya da konsantrasyonunu yitirdiğini anlayan pehlivan hamlesini yapıyor ve rakibinin sırtını yere getiriveriyor kısa sürede.






Ve baş-altının galibi her kazanan gibi mağrur ve gururla ayrılıyor çimden.



Fark ediyorum ki bir süredir tüm kıspetler deriden. Üzerlerine işli yazılar ise pehlivan yetiştirmenin ve formunu korumanın oldukça maliyetli bir iş olduğunu kanıtlar şekilde sponsorların isimleri.




Yavaş yavaş başpehlivanlar toplanıyor alanda ve sırayla anons ediliyorlar. Toplu fotoğrafı selamlama ve müsabakalar takip ediyor.







Müsabakaların tümü çok dengeli güçler arasında başlıyor.






Boyunduruk, künde, paça kasnak gibi oyunlara artık daha aşina kulaklarımız da gözlerimiz de






Yenilen pehlivanlardan biriyle sohbete koyuluyorum. Zaten artık yaşı gereği iddiası olmadığını ama olayın sadece kazanıp kazanmamak değil güreşe bağlılık ve bu kültürü yaşamak olduğunu anlatıyor. Dinlenmek, kazanmak ya da kazanmamak için yapılan türlü oyun olduğunu da: Çift sarma, tek sarma, iç kazık, dış kazık, çoban bağı, paça kasnak, ters kepçe, oturak kündesi, diz kündesi, şak kündesi, ters sarma iç kazın ters paça dış kazıkta gerdanlama, paça kasnak, sarmada dolu paça kasnak, sarmadan dönme, yan kılçık, şakta bilek kapma şakta bilek kapıp kol bastı, yerde kol bastıya karşılık sarmayı bozmak…







Bu sıklette işler daha ciddi ve saha kenarındaki antrenöründen taktik alan pehlivan manzarası da olağan, sakatlıklar da.







Kıyasıya geçen ve gerçekten heyecan dolu müsabakalarla güreşlerin sonu da yaklaşıyor. Artık meydandaki süregelen maç sayısı da azalıyor yavaş yavaş. İlgi artık yarı finalistlerin üzerinde ve onlar da bunun farkında. Zaten artık varlığımız da benimsenmiş olacak ki deyim yerindeyse sadece bizler, hakemler ve güreşçiler kalmış durumda arenada. Tüm heyecanına ve zorluğuna rağmen güreşçiler de bunun farkında olacak ki sıklıkla karelerde göz göze gelmiş olduğumuzu görüyorum sonrasında dosyayı incelerken.






En nihayetinde final müsabakası da sonlanıyor. Her yarışmada olduğu gibi bir kazanan var Hünkar Çayırı’nda da.






Ama bizim aklımızda kalan kimlerin kazandığından çok daha fazlası oluyor güreşlerin ardından. Yağa bulanmış olan meydan boşaldıktan sonra sıcak çaylarımızı yudumlayıp birer hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmiyoruz.






Dönüş yolculuğunda tüm gün biz de güreşmişiz gibi yorulduğumuzu fark etsek de buna değdiği aşikar.



Özgür ÇAKIR





Özgür ÇAKIR Hakkında


Rizeli bir ailenin 1976 Ankara doğumlu ortanca çocuğu… Hayatının ilk beş senesini öğretmen bir annenin çocuğu olarak başkentin anaokullarında geçirdi. İlkokul hayatı, babasının mesleği gereği Mardin ve Tunceli’de geçti. Ortaöğrenimini Bursa’da tamamladı. Tıp eğitimi için Ankara’ya, çocukluğunun artık sadece fotoğraflarda kaldığı şehre geri döndü. Üniversitede öğrenci kulüplerinde tiyatro, klasik dans ve fotoğrafla ilgilendi. Radyoloji ihtisasını yaptığı Bursa’da dört yıl geçirip soluğu İstanbul’da aldı.


Özgür Çakır



Çocukluğunun ve ilk gençliğinin Anadolu’yu harmanlayarak geçmesinin fotoğraf anlamında da şimdilerde bilinçaltında olmak üzere kendisine çok şey kattığına inanıyor. İstanbul’da yaşıyor ve manyetik rezonans ile insanları görüntülüyor. Fotoğrafa ilgisi kendini bildiğinden beri var ama 1994 yılında HÜFK (Hacettepe Üniversitesi Fotoğraf Kulübü) ve eğitmen Mehmet Gökağaç ile tanıştığından beri ne yaptığını bilerek fotoğraf çekiyor. Üniversiteden sonra bir süre ara verdiği fotoğrafla, dijitale direncinin kırıldığı ve internette fotoğraf paylaşım siteleriyle tanıştığı 2004 yılından itibaren daha yoğun ilgileniyor. Özellikle yoğunlaştığı bir konu olmamakla birlikte İstanbul’da şehir ve insan manzaralarını fotoğraflamayı çok seviyor. İşi ve hobisi gereği hayatı ve insanları görüntülemeye devam edecek…






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar ÇayırıÖzgür Çakır : Hünkar Çayırı

Ernesto Bazan : BazanCuba







BAZANCUBA



Ernesto Bazan’ın Küba adlı yeni kitabı, Küba’daki hayatı ve fotoğrafçılığı ile sonrasındaki iki yıllık yoğun bir düzenleme, mizanpaj, ön baskı ve baskı çalışmaları ile 14 yıl aldı. 14 yıl süren bir aşk hikayesinin başladığı adaya ilk gelişi, 1992 sonbaharında tamamen tesadüfen olmuştu. Bazen, Havana sokaklarında, dünyada daha önceki gezilerinde bilinçsizce ve boşuna aradığı kaybolmuş çocukluğunu yeniden bulmuştu. ”Yıllarca, bir kez karşılaşıp da aklınızdan çıkaramadığınız bir kadının özlemini çektiğiniz gibi Küba’yı çok istemiştim. Orada başka bir yaşamım olacağına neredeyse emindim.” diye günlüğünün sayfalarına yazmıştı. Ve Küba’da ruh eşi Sissy’i buldu, ilişkilerinden Pietro ve Stefano adlı ikizleri dünyaya geldi.



Adadaki amansız gezilerinde çektiği fotoğraflar sayesinde Bazan, aralarında W. Eugene Smith Fonu’ndan (belgesel fotoğrafçılığın en büyük ödülü olarak kabul edilen) bir ödül, Dünya Basın Fotoğrafı gündelik yaşam kategorisi birincilik ödülü ve Guggenheim Vakfı üyeliğinin de olduğu çok seçkin uluslar arası fotoğraf ödülleri kazanmıştır. Bazan, 2001’den itibaren Latin Amerika, New York ve memleketi Sicilya’da kendi atölyelerinde dersler vermektedir.



Bu kitabın en olağanüstü yanlarından biri; düzeltme, sıralama ve kitap düzenlemesinde 40’dan fazla öğrencinin birlikte çalışmasıdır. Aslında Bazan, yazar tarafından imzalanmış ve numaralı olan orijinal baskıyı içeren kitabın sınırlı sayıda baskısını hayranlarına teşekkür için yayınladı. Öğrencilerinin desteği Bazan’a, hikayesini kişisel ve samimi bir yolla anlatmasına imkan vererek onun yüksek fotografik standartlarına bağlı kalan kitabını oluşturmasının her aşamasını denetleyerek içerik üstünde tamamen hakimiyet kurmasına yardımcı oldu.



Kitap hem, içinde Bazan’ın sokaklardaki birkaç saniyeliğine karşılaşan tamamen yabancı kişileri fotoğraflayarak günlük yaşamın özünü yakaladığı, hem de içinde, ona ana vatanını hatırlatan Küba kırsallarında uzun bir zamanıı paylaştığı ve çok sevdiği eski çiftçi arkadaşlarının yaşamlarının yanısıra kendi ailesinin yaşamından çeşitli anları da resmettiği daha samimi ve kişisel bir yaklaşımı ustaca nakleder. Yazar Vicki Goldberg’in son sözde işaret ettiği gibi “Ernesto mizacı, aile ilişkileri ve uzun yıllar orada yaşamış oluşundan dolayı bir Kübalı gibi görünüyor. Onun alışılmamış hatta dolambaçlı bir dilde sunulmuş açıklamaları, bir gözlemcinin değil, içinde yaşamış birinin açıklamalarıdır.”



Bazan, sınırlı bir zaman dilimi için adaya paraşütle atlamış dışardan gelen bir seyirciden farklı olarak; Kübalılara karışarak, onlardan biri haline gelerek, onların acılarını ve mutluluklarını paylaşarak bir daha tekrarlanamayacak bu yaşam deneyimini yaşamayı seçmiştir. Onun Küba’ya ait çalışması hakkında konuşursak, Bazan her zaman onun ilham kaynaklarından biri olan Rainer Maria Rilke’den alıntı yapmayı sevmiştir. ”Bunun içinde zamanın ölçütü yoktur, bir yıl önemli değildir ve on yıl hiç bir şeydir. Sanatçı olmak numaralama ve sayma değil, bir ağaç gibi olgunlaşmak, bahar fırtınalarında güvenle ayakta durmak ve daha sonra yazın gelmeyebileceğinden korkmamaktır. Gelecektir. Ama sadece sabırlı olanlara gelecektir. Bunu yaşamımın her gününde acı ile öğreniyorum. “Sabır her şeydir” cümlesine minnettarım.” Küba tarihinin en zor dönemlerinden birindeki derin ve kişisel katılımı her fotografı daha çarpıcı ve şaşırtıcı hale getirir. Görüntüler bulaşıcıdır ve insan doğasındaki en derin duygulara dokunur.



280 sayfalık kitap, Bazan’ın yaşamını ve fotografik felsefesini özetleyen çeşitli yazarların gözlemlerinden, iletişim sayfalarından ve onun günlüğünün dışında 8 bölüme ayrılmış 118 fotoğraf içermektedir.



Sınırlı baskı satın almak için veya kitabın kopyasının ticareti için lütfen direkt olarak Bazen Fotoğraf Yayıncılık ile şu e posta adresi vasıtasıyla iletişim kurun:
ernesto_bazan@hotmail.com
contact@bazanphotos.com



First Edition English ISBN # 978-0-9798303-0-3



BazanPhotos Publishing


www.bazanphotos.com




Çeviri (translation by) : Berna AKCAN















BAZANCUBA



It only took 14 years of life and photography in Cuba, and afterwards two intense years of editing, layout, pre-press, and printing to bring to light the new book by Ernesto Bazan simply titled Cuba. He arrived almost by chance to the island for the first time in the fall of 1992, where he started up a love story that lasted for 14 years. On the streets of Havana, Bazan found again his lost Sicilian childhood, unconsciously sought in vain during his previous trips around the globe. “For many years I had strongly desired Cuba as you long for a woman that you meet once and are unable to get off your mind. I’m almost certain to have lived there in another life,” he wrote in the pages of his journal. And in Cuba he found his soul mate Sissy and from their relation their twin boys Pietro and Stefano were born.



Thanks to the photos taken in his unrelenting perambulations on the island, Bazan has garnered some of the most prestigious international photographic awards including a grant from the W. Eugene Smith Fund (considered documentary photography’s greatest award), World Press Photo first prize in the daily life category, and a fellowship from the Guggenheim Foundation. Since 2001 Bazan has been teaching his own workshops in Latin America, New York and his native Sicily.



One of the most extraordinary aspects of this book has been the collaborative participation of over 40 students in the editing, sequencing and layout of the book. In fact Bazan managed to self-publish the book thanks to the willingness of his followers to pre-purchase limited edition copies of the book that include an original print signed and numbered by the author. The support from his students gave Bazan complete sovereignty over content, allowing him to tell his story in a personal and intimate way while supervising every phase of production to produce a book that adheres to his highest photographic standards.



The book masterfully conveys both a reportage-type approach in which Bazan captures the quintessence of daily living, photographing total strangers met for a few seconds on the streets, and a more intimate and personal approach in which he portrays various moments in the life of his own family as well as the lives of his beloved farmer friends with whom he shared long periods of time in the Cuban countryside reminiscent of his native land. As writer Vicki Goldberg points out in her afterword: “Ernesto seems to have been born Cuban by temperament and to have become more Cuban through family ties and long years of residence. His account is not an observer’s but an insider’s, presented in an uncommon, even a labyrinthine, language.”



Bazan, far from being an external spectator parachuted on the island for a limited time period, chose to live this unrepeatable life experience from within, mingling with the Cubans, becoming one of them, sharing their pains and pleasures. Talking about his Cuban work Bazan always likes to quote one of his sources of inspiration [mentor implies more direct contact which may not be appropriate], Rainer Maria Rilke: “In this there is no measuring with time, a year doesn’t matter, and ten years are nothing. Being an artist means: not numbering and counting, but ripening like a tree, which doesn’t force its sap, and stands confidently in the storms of spring, not afraid that afterward summer may not come. It does come. But it only comes to those who are patient, who are there as if eternity lies before them, so unconcernedly silent and vast. I learn it every day of my life, learn it with pain. I’m grateful for: patience is everything.” His profound and personal participation in one of the most difficult periods in Cuban history, euphemistically called El Periodo Especial by Fidel Castro, makes each image more throbbing and surprising. The images are contagious and touch the most profound chords of human’s nature.



The 280 page book contains 118 photographs divided into six chapters, excerpts from his journal, contact sheets, and observations by various authors that sum up Bazan’s life and photographic philosophy.



To purchase a limited edition or a trade copy of the book please contact BazanPhotos Publishing directly at the following e-mail addresses:


ernesto_bazan@hotmail.com


contact@bazanphotos.com



First Edition English ISBN # 978-0-9798303-0-3



BazanPhotos Publishing


www.bazanphotos.com





Ernesto BAZAN Hakkında


Ernesto Bazan 1959’da İtalya’nın Sicilya adasında dünyaya geldi.



İlk kamerasını 14 yaşındayken aldı ve doğduğu şehrin ve onun kırsal bölgelerine ait gündelik yaşamı çekerek fotoğrafçılığa başladı. Fotoğrafçılık onun yaşamında bir meslek olmaktan daha fazlası idi; gerçek bir tutku, bir amaçtı.



19 yaşında fotoğrafçılık okumak üzere New York’a, Görsel Sanatlar Okulu’na gitti ve 1982’de mezun oldu.



Bazan, Ölümsüz Geçmiş, Geçerken, İlk Yirmi Yıl, Ada, Molo Nord gibi pek çok kitap yayınladı. 2008’de onun yeni yayın evi Bazen Fotoğraf Yayıncılık, son kitabı olan ve adadaki 14 yıllık yaşamı ve fotoğrafçılığı hakkındaki “BazanCuba”yı yayınladı.



Avrupa, Latin Amerika ve Birleşik Devletlerinde sergiler açtı. Fotoğrafları, New York’ta MOMA ve ICP, San Francisco’da SFMOMA, Houston Güzel Sanatlar Müzesi, Durham Üniversitesi Belgesel Çalışmalar Merkezi, Daytona Güneydoğu Müzesi, Turin’de the Fondazione Italiana della Fotografia, Paris’te the Biblioteque Nationale ve Arles’de the MuseeRattau gibi koleksiyonerler ve müzeler tarafından toplandı.



1992’den 2006’ya kadar, Küba tarihinde Özel Dönem olarak adlandırılan eşsiz zamanı fotoğraflayarak orada yaşadı. Bu eser, aralarında W. Eugene Smith, Mother Jones Fotoğraf Muhabirliği Vakfı, World Press Photo ve Allicia Patterson ve Guggenheim Vakıflarının iki üyesinin ödülleri de olan dünyanın en prestijli ödüllerini kazandırdı.



Ernesto Bazan 2002’de, ona Latin Amerika’da özel bir önem kazandıran kendi fotograf atölyelerini açtı. Öğretmek onun başlıca tutkusu haline geldi. Son altı yıldır ondan ders alan yüzlerce öğrencisi olmuştur.



Karısı Sissy, ikiz çocukları Pietro ve Stefano, köpekleri Diva, Ono ve Charlotte ile birlikte Meksika Veracruz’da yaşamaktadır.




Ernesto Barzan (Fotoğraf: Salvatore Ferrara)



About Ernesto BAZAN


Ernesto Bazan was born in Palermo, on the island of Sicily in Italy in 1959.

He received his first camera when he was 14 years old and began photographing daily life in his native city and in the rural areas of Sicily. Photography has been more than a profession: a true passion, a mission in his life.



At the age of 19, he went to to New York to study photography at the School of Visual Arts from where he graduated in 1982.



Bazan has published several books: The Perpetual Past, Passing Through, The First Twenty Years, Island, Molo Nord.



In 2008, his new publishing house BazanPhotos Publishing recently released his new book BazanCuba on 14 years of life and photography on the island.



He has had exhibitions in Europe, Latin America and the United States. His photographs have been collected by collectors and museums among which MOMA and ICP in New York, SFMOMA in San Francisco, the Museum of Fine Arts in Houston, the Center for Documentary Studies at Duke University, Durham, the South East Museum of Photography in Daytona, the Fondazione Italiana della Fotografia in Turin, the Biblioteque Nationale in Paris and the MuseeRattau in Arles.



From 1992 to 2006, he lived and photographed the island of Cuba documenting the unique time in Cuban history called The Special Period. This body of work has given him the privilege to win some of the world most prestigious photographic awards among them The W. Eugene Smith grant; the Mother Jones Foundation for Photojournalism, the World Press Photo and two fellowships from the Alicia Patterson Foundation and the Guggenheim Foundation.



In 2002, Ernesto Bazan created his own photographic workshops providing special emphasis in Latin America. Teaching has become his ruling passion. Several hundred students have studied with him in the last six years.



He lives with his wife Sissy, his twin boys Pietro and Stefano and their three dogs Diva, Ono and Charlotte in Veracruz, Mexico.





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ernesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCubaErnesto Bazan : BazanCuba