Kategori arşivi: KASIM 2012 SAYISI – NOVEMBER 2012 ISSUE

Deniz Kural : Bordeaux’da Bağbozumu




Bordeaux’da Bağbozumu


Deniz Kural




Geçtiğimiz senenin en akılda kalan gezilerinden bir tanesi sonbaharda yaptığımız Bordeaux turu oldu. Bordeaux dünyanın en büyük şarap üretim merkezlerinden bir tanesi ve aynı zamanda da doğası, mimarisi ve mutfağı ile çok keyifli bir kaçamak mekanı.



Chateau Margaux kapılarını açmış bizi bekliyor.




Bordeaux’yu keşfetmeye Mèdoc’dan başladık. Mèdoc Bordeaux’yu ortadan ikiye bölen Garonne nehrinin sol kıyısında yer alan ve dünyanın en iyi şaraplarından bir bölümünün yetiştiği bir bölge. Garonne geniş ve derin bir nehir, öyle ki eski çağlarda yörenin şaraplarını dünyanın tüm limanlarına taşıyan gemiler yükleme yapmak için nehri kullanır hatta şatoların önlerine kadar girerlermiş. Meşhur Şatolar Yolu – Route des Chateaux – adı üzerinde şatolar ve bağlar arasından kıvrılarak Haut-Mèdoc, Margaux, Saint-Julien, Saint Estèphe and Pauillac gibi isimleri şarapseverler arasında efsaneleşmiş köyleri birbirine bağlıyor.




Biz yöreye bağbozumundan hemen sonra geldik ve bunun şarap bağlarını ziyaret etmek için en ideal zamanlardan biri olduğunu fark ettik. Hava harika, sonbahar renkleri her yere hakim ve en önemlisi, iyi bir hasatın ardından yöre halkı keyifli ve misafirperver.



Ama ziyaret ettiğimiz şatolara ve içtiğimiz şaraplara gelmeden önce kısa bir Bordeaux kullanma kılavuzu:




8.yy’dan beri bölgede şarap yetişse de, Bordeaux asıl ününü 12. yy’dan itibaren İngiltere piyasasına girerek kazanıyor. Bordeaux yöresinin ilk ticari başarısı şu anda şarap konusunda burunlarından kıl aldırmayan Fransız üreticilerin o dönemlerin en değerli şarapları olan İspanyol şarapları arasında kendilerine yer bulabilmek için Londra’nın çeşitli yerlerinde açtıkları pub’larda kendi ürünlerini satmaları ile başlıyor. Bu strateji o kadar başarılı oluyor ki, Bordeaux şarapları birkaç yüzyıl içinde ülkenin en büyük ihracat kalemlerinden biri haline geliyor.



İngiliz’lerin Bordeaux kırmızısına olan düşkünlükleri Forsythe, Le Carrè ve Dahl gibi büyük yazarlarının kalemlerinden edebiyatta da kendini gösteriyor. Benim gibi kitap kurduysanız hatırlarsınız, hemen her Le Carrè romanında kurt ajan etkilemek istediği misafirini özel kulübüne yemeğe davet eder ve konuya girmeden önce mutlaka iyi bir Bordeaux ‘claret’ ikram eder. Dahl’ın ise Bordeaux şaraplarını konu alan iki kısa hikayesi Tat (Taste) ve Uşak (The Butler) kesinlikle okunmaya değer.



Chateau Margaux’yu çevreleyen bağlar.




17. yy’a gelindiğinde dünyada Bordeaux şaraplarına olan ilgi arttıkça şarap üreticileri, üretim ve tabii ki fiyatlar da kontrolsüz olarak artıyor. 1855’de Napoleon III duruma el koyarak bir sınıflandırma yapılmasını emrediyor. Bunun sonucunda da halen kullanılmakta olan Grand Cru sınıflandırılması doğuyor ve dönemin üreticileri 1. Hasattan (Premier Cru) 5.Hasata (5ème Cru) beş ayrı gruba ayrılan bu prestijli listede yer alıyor.



Problem bu listenin günümüze kadar pek güncellenmeden gelmesi. Dolayısı ile eğer büyük büyük büyükbabanızın dedesi 1855’de Mèdoc’da şarap üreticisi değilse o listeye girmeniz imkansız. Bu sorunu çözmek için Bordeaux üreticileri ile yıllar süren ateşli tartışma ve pazarlıkların ardından yaratıcı Fransızlar farklı sınıflandırmalar oluşturup (Cru Bourgeois, St Emillion Classification, AOC,VDP vs. vs.) dünyanın her yerindeki şarap severlerin kafasını karıştırmayı başarıyorlar.




Şarap bağlarını gezerken her asma sırasının önünde bir gül görüyorsunuz. Gül asmadan daha nazik bir bitki olduğundan herhangi bir problem önce gülde görünürmüş. Dolayısı ile bağlarda göreceğiniz sağlıklı bir gül iyi bir hasatın da habercisi.



Bordeaux şaraplarını rakiplerinden ayıran en önemli farklardan biri kullandıkları – daha doğrusu kullanamadıkları – teknikler. Güçlü bir gelenek duygusu ve daha da önemlisi katı kurallar nedeni ile üreticiler yüzyıllardır süregelen yöntemlerini çok az değiştirebiliyorlar. Örneğin kurak geçen yıllarda sulama yapmak veya kötü havalarda bağların üzerlerini kapatmak kesinlikle yasak. Kimse şarabına kimyasal koruyucular katmayı düşünmüyor bile. Dolayısı ile hasat ve şarap yapımı sırasında izin verilen en yeni teknolojiyi kullansalar da Bordeaux şarapları mesela Amerikalı rakiplerine göre son derece doğal.



Chateau Beychevelle ve simgesi olan ejderha ve yelkenli.



Bordeaux’da şarap tatmak hiç zor değil. Grand Cru üreticilerini gezmek için genellikle internetten ya da telefonla randevu almak gerekiyor. Daha küçük üreticilerin ise kapısını çalıp şarap tadımı yapmak istediğinizi söylemeniz yeterli. Büyük üreticilerde tipik bir tadım turu yaklaşık 1.5 saat sürüyor ve fiyatı da 7-15 EUR arasında değişiyor. Turlar farklı dillerde yapılabiliyor ama standartlar Fransızca – mais bien sûr ! – ve İngilizce. Kapıda rehberiniz sizi karşıladıktan sonra bir yandan Şato’nun tarihini ve şarap yapma tekniklerini anlatırken bir yandan da sizi bağlar, sepaj, mahzenler, saklama üniteleri ve hatta şarap fıçılarının geldiği üreticiler hakkında bilgilendiriyor. Ve en sonunda da tadım odasına alarak kadeh kadeh muhteşem şaraplar ikram ederken sizinle gevezelik ediyor.



Biz şatoları bağbozumu sonrası ziyaret ettiğimiz için pek çok yerde işçiler rehberimizin anlattığı işleri yapma halindeydiler. Daha önce öngörmediğimiz bir avantaj ise heryere sinmiş olan ve daha tadıma geçmeden başımızı döndüren taze şarap kokusu oldu.



Mèdoc yöresi Bordeaux’nun en iyi ve en ünlü şarap üreticileri ile dolu. Ch. Margaux, Ch. Latour, Ch.Lafite-Rothschild gibi üreticilerin şatolarını yakından görüp ziyaret edebilmek bu turun en ilginç anıları arasında.




Ziyaret ettiğimiz şatolar arasında en farklı olanlar ise Chateau Pontet Canet ve Chateau Pichon Longueville Baron oldu. Birincisi üretiminin tamamını organik ve bio-dinamik olarak gerçekleştiren tek lisanslı Grand Cru üreticisi; o kadar ki bağlarda sadece at arabaları kullanıyorlar.




Diğeri ise ise peri masallarından çıkmış şatosu ve modern mahzenleri ile çok etkileyiciydi. Cömert rehberimizin hiç sakınmadan kadehlerimize doldurduğu Ch.Pichon Longueville Baron 2004 şarabının tadı ise hala damağımda.



Chateau Pichon Longueville Baron – mahzenler havuzun altında.



Bordeaux’da güneş bağların ve şatoların üzerinden bir başka güzellikte batıyor. Güneş batışının tadını çıkarmanın bir diğer yolu da balon safari. Özellikle Saint Emillion’da güneş batarken onlarca balonu aynı anda havada görmek mümkün.



Bordeaux mutfağı Fransız ölçülerine göre basit, fazla sosa itibar etmeyen tipik bir köy mutfağı; etler, kümes hayvanları ve baklagiller hemen her menünün demirbaşı. Paulliac’daki Café Lavinal, Margaux’daki Le Savoi ve St. Jullien’in meydanındaki köyle aynı adı taşıyan restoranda çok lezzetli yemekler yedik. Ama benim için en keyiflisi güzel bir şişe şarap ve sandviçlerimizi alıp şarap bağları arasındaki minik bir derenin kenarında yaptığımız piknik oldu.




Bordeaux taraflarına gidince tadılması gereken bir tatlı var, adı ‘Canneles’. Eskiden şarap üreticileri şarabı temizlemek için yumurta beyazı kullanıp artan yumurta sarılarını da çevre pastanelere satarlarmış. Canneles tatlısı da öyle doğmuş. Taze yendiğinde tadı biraz bizim lokma tatlısını andırıyor.



Chateau Haut-Brion



Mèdoc’dan sonra Graves ve Sauternes’deki bağları ziyaret ettik. Doğa çok daha güzel olsa da Mèdoc’un bakımlı şatoları ve şirin köylerinden (özellikle Saint Jullien’e bayıldık) sonra bu yöre bize çok fazla keyif vermedi. Ama öğle yemeği için durduğumuz Le Luma isimli restoran sıcak atmosferi, bizimle bizzat ilgilenen patroniçesi ve en önemlisi inanılmaz lezzetli yemekleri ile günümüzü güzelleştirdi.



Yeri gelmişken Sauternes şarapları hakkında minik bir not: Bizim ülkemizde genel olarak tatlı şaraba ve beyazlara burun kıvrılır. Ama bir tabak kaz ciğerine eşlik etmek için buz gibi bir kadeh Sauternes’den daha lezzetli bir alternatif düşünemiyorum.



Bordeaux’da ziyaret edilmesi şart olan iki yer daha var. Bunlardan biri Bordeaux şehri, diğeri de yörenin belki de en güzel kasabası olan Saint Emillion.



Bordeaux’un Su Aynaları (Mirroir D’Eau)



Bordeaux çok eski ve güzel bir liman şehri. Yüzyıllardır artan şarap talebi şehri zenginleştirmiş ve Paris ile yarışabilecek bir mimariye sahip olmasını sağlamış. Öyle ki modern Paris’i inşa etmekle görevlendirilen Baron Haussmann, Bordeaux’nun büyük ölçekli planını baz olarak kullanmış. Biz Bordeaux’daki günlerimizi şehrin geniş bulvarlarında dolaşıp mimarisini içimize çekerek, eski çan kulesine çıkan 200 daracık merdiveni tırmanıp şehrin meşhur Ay Limanı’nı ve eski kiliselerini yukarıdan seyrederek, Rue Ste. Catherine’i dolduran vitrinlere bakarak ve meydanları dolduran kafelerinde buraya özgü bir aperatif olan Lilet’i yudumlayıp çevremizden akıp giden hayatı seyrederek geçirdik. Gecelerde ise şehrin tarihi Opera Binasında Carmina Burana’yı dinledik, Bistro Fernand’ın lezzetli yemekleriyle kendimizi şımartıp Borsa Meydanındaki ışıl ışıl Su Aynalarının keyfini çıkardık.



Çan kulesinden Bordeaux.



Saint Emillion ise başlı başına bir yazı konusu. Kasabanın içine sokulan bağları, dar sokakları, şehrin altına gömülmüş monolitik kilisesi, minik meydanlarını dolduran kafe, restoran ve mağazaları ile mutlaka görülmeye değer.



Eğer Bordeaux şaraplarını seviyorsanız 1995, 2000, 2005, 2009 ve 2010 rekolteleri şarap uzmanlarınca tavsiye edilen ‘Süper Yıllar’. Aklınızda olsun.




Deniz Kural






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Deniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da BağbozumuDeniz Kural : Bordeaux’da Bağbozumu

Orhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, Kayısı




GÜNEŞİN ALTIN YUMURTASI


Yazı ve Fotoğraflar : Orhan ALKAYA




‘YANAKLARI MİS GİBİ MALATYA KAYISISI KOKAN’



Yanağının gül rengi, kıvrımlarının yumuşak ve asilliği ile nadide bir meyvedir kayısı. Vatanı olan ta uzak Asya’dan Avrupa ve Amerika’ya yolculuk yaparken gelmiş Malatya’da karar kılmış. Bu toprak bu su bu hava ile en mükemmel tadıma bu yörede erişirim demiş. Öyleyse artık ben buralıyım demiş bütün dünya kayısıyı Malatya ile bilmiş, tanımış Avrupalılar ona “güneşin altın yumutası’’ demiş. Ninelerimiz yanağı güllü demiş, kimileri şekerpare, kimisi ise zerdali demiş. Ama kayısı insanlarda hep güzelliği, sağlığı çağrıştırmış. Afiyet ve sağlık olmuş.



Doğa’da yaprak açmadan çiçek açan ender bitkilerden olmuş. Kapkara ağaçlar, bir bahar gününde aniden tepeden tırnağa, bembeyaz çiçek olmuş. Bilmeyeneler acep kar mıdır? diye hayrete düşmüşler. Böylece HALİKARNAS BALIKÇISI’nın dediği gibi DOĞA’nın DÜĞÜNÜ başlamış, dağlar, ovalar gümbür gümbür beyaza kesmiş. Sonraları yeşil çağalalar güneşi soğura soğura yazın ortasında yiyeni mest eden ALTIN YEMİŞ, MİŞMİŞ olmuş.




Orhan Alkaya

Bu kez insanlar onları devşirip kurutmak için ayaklanmışlar. Bir telaş, bir heyacan, Adıyamanlardan, Urfalardan daha nice memleketlerden yatağı yorganı sırtlayan mevsimlik işçiler kayısı bahçelerine akmışlar.



Kayısı hasadı zor işmiş, ince işmiş beklemeyi bilmeyen bir işmiş. Bundandır ki; her sabah sırası gelen ağaç silkelenecek, toplanacak, sergenlere taşınıp sıra sıra serilecek, güneşi içenler suyunu özüne verip kuruyacak.



Kuruyanlar toplanacak, her bir kayısının çekirdeği tek tek çıkarılacak. üstelik bunlar her gün yeniden, yeniden tekrarlanacak.



Tan yeri ağarırken yaşlılar uyanacak Sultan nine koyu bir çay demleyecek, sabahın seher vaktinde uyku tutmayan birkaç yaşlı ağızlar buruşa buruşa yudumlarken fısıltılarla sohbet edecekler. Güneş ışığı uyuyanların yüzünü yaladığında, fısıltılıl konuşmalar “HAYDİN HA! HAYDİN HA! NİDALARI” ile bağırmaya dönüşecek. Gençler azıcık daha uyumanın çaresiz yollarını ararken, ortalığı saçda pişen sıcak ekmeğin kokusu saracak. Bu koku uyanmakta zorluk çekenlere güç olacak, moral olacak.



Her sabah kaç gün kaldı diye gün sayılacak, güneşin altında ağaçlardan olgun kayısılar toplanırken, terler silinecek, soğuk sular istenecek, yorgunluklar yapılan şakalarla, çağrılan türkülerle hafifleyecek.



Gölgede patik yapanlar (çekirdek çıkaranlar) birbirlerine masallar, anılar anlatacak, yorgun akşamlarda çaylar içilirken, yevmiye defterine bir çentik daha atmanın keyfi uykuya dönüşecek.



Yine sabah olacak. Analar, Bircan’larına, Nurcan’larına, Bahar’larına canlarına uyanın diye seslenecekler. Babalar Mahmut’lara, Abuzer’lere Hüseyin’lere haydi haydi diye bağıracaklar. Analar evvel zamanların verdiği alışkanlıkla hamuru yoğururken bir yandan ateşler yanacak, saclar ısınacak taze ekmeğin dayanılmaz kokusu ortalığı kaplarken, henüz beş yaşında ekmek kavgasına şimdilik zorunlu müdahil olan Ali Asgar, ekmeğin çılgın kokusuna dayanamayıp elini anasına uzatacak.



Bunlar yaşanırken birde bakmışız ki kayısılar dizi dizi serilmiş sıra sıra kurumuş. ellerde sabır olmuş, sonsuz çokluktaki çekirdeklerden ayıklanmış. Nihayet hasat olmuş, kuru kayısı olmuş, şekerpare olmuş. Yığın olmuş, paket olmuş yeryüzüne dağılmış. İşçisine çiftçisine kazanç olmuş, borçlulara bir nebze nefes olmuş, bir sonraki seneye umut olmuş.



“Sabırla koruk helva” olmuş, fotoğrafçılara konu olmuş, “Yanakları mis gibi Malatya kayısısı kokan” diye şiirlere dize olmuş.






































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Orhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, KayısıOrhan Alkaya : Güneşin Altın Yumurtası, Kayısı

Tülin Dizdaroğlu : Anadolu Kadını Güncesi 8 : Kağnı Peşinde




ANADOLU KADINI GÜNCESİ 9


KAĞNI PEŞİNDE





Kadınlar hangi işi ya da hangi mesleği yapamazlar? Bu soruyu bir kadına sorduğumuzda büyük çoğunlukla yanıtı “Hepsini yapabilir” olacaktır. Ama hangi kültürden olursa olsun erkeklere sorduğumuzda ise büyük çoğunluğu ”mutlaka yapamadıkları işler olmalı” diye düşünecekler ve birkaç işi ya da mesleği saymaya başlayacaklardır. Çünkü doğdukları günden beri bu şekilde koşullandırılmışlardır.




Kadınların pilot, astronot, bilim kadını, cerrah olması erkeklerce övünülesi bir durum değil, “ancak birkaç kişi” diye basitleştirilecek bir durumdur. Oysaki yurdumuzda uzun yıllar kız çocukları okula gönderilmemiş ya da 5. sınıfı bitirdiklerinde “artık okumasın, ne gereği var zaten evlenecek” diyerek okuldan alınmışlardır. Bu durum Avrupa’da da 18. Yüzyıla kadar bizden çok farklı değildi. Özellikle sanat alanında kız çocuklarına kısıtlamalar getirilmiş ve bazı ülkelerde kız öğrenciler sanat okullarına alınmamışlardır. Belki de bu ayrımcılık nedeniyle “büyük sanatçı”lar hep erkekler arasından çıkmıştır.




Yurdumuzda ise özellikle kırsal kesimde fiziksel gücü yetebilen her kadın erkeğin yaptığı tüm işleri yapar. Bazı ağır işler (çok ağır bir çuvalın kaldırılması gibi) ileride sağlığına zararlı olur endişesiyle kadınlara pek yaptırılmak istenmez ama bu durum eşinin anlayışına göre değişebilir. Birçok ağır işi kadınların yapabiliyor olması erkekler tarafından biraz kıskançlıkla izlense de, bu işleri yapmaktan kurtuluyor olması nedeniyle izin(!) verilebilir.


Kağnı fotoğrafları çekmek için köyleri dolaştığımda en zor olanının öküzlere boyunduruğun yerleştirilmesi, öküzlerin boynunun zelveye bağlanması ve sonra arabanın okunun yerden kaldırılıp boyunduruğa bağlanması olduğunu gördüm. En çok kuvvet ve beceri isteyen bu okun yerine yerleştirilip, sonra da kayışla bağlanması. Genellikle erkekler bu işi yaparken yanında bulunan kişilerden yardım alırlar, ya da bir sopayla destek yaparlar. Sinop’un bir köyünde ismini hatırlayamadığım bir kadın ben fotoğraf çekeyim diye tüm bu işleri tek başına yapıp beni hayrete düşürmüştü.


Yine kağnı giderken öküzlere kumanda edip doğru yoldan gitmelerini sağlamak da zaman zaman kuvvet ister, öküzlerin inadı tutumu bir adım dahi attıramazsınız. Özellikle yokuş yukarı çıkarken yorulmuş olan öküz ya da mandaları idare etmek hayli zordur. Bu işi de kadınların çok kolayca diyemesem de (tecrübe noksanlığından) yine de başardıklarını gördüm. Yine kendim görmesem de küçüklüğü köylerde geçmiş olan Ali abim tek başına sabanla çift süren güçlü kadınlar olduğunu söylerdi.




Tarlada buğday ya da samanların kağnıya doldurulmasında kadın her zaman erkeğine yardım eder. Doldurma işi bitip saman yığınının iple bağlanmasında yine kadın hiç korkmadan yığının en tepesine çıkıverir ve atılan iplerle samanların bağlanmasını sağlar. En çok güç ve beceri isteyeni ise arabanın alt kısmına takılan iki çubuk (gödel) yardımıyla bu iplerin gerilmesidir ki erkeklerin bu işi kadına yaptırmazlar ama eminim ki kadınlar mecbur kalsa bunu da başarabilirler.


Eve ya da ambara geldiklerinde arabanın boşaltılması ise kadınların çok rahatlıkla ve hiç üşenmeden yapacakları işler arasındadır. (Yazım bittikten sonra fotoğrafları seçerken gödel yardımıyla ipleri geren bir kadın fotoğrafı çekmiş olduğumu gördüm, yıllar evvel çekildiği için unutmuşum, hem böyle bir fotoğraf çektiğime hem de düşüncemin doğrulandığına sevindim.)




Tüm bu işleri gücü yeten kadınların yapmasına hiçbir şekilde karşı değilim. Yeter ki bazı yerlerde olduğu gibi kadın bu işleri yaparken erkek yan gelip yatmasın (!). Bence daha büyük haksızlık yalnızca bu ağır işlerde değil, sanat dahil hayatın tüm alanlarında kadınların başarılı olmalarının erkekler tarafından “ görmezlikten gelinmesi” bu başarılarının “yok” sayılmasıdır. Ne yazık ki halen dünyamızda “karar mevkilerinde” erkekler bulunmaktalar.



Tülin DİZDAROĞLU


Ekim 2012






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tülin Dizdaroğlu : Anadolu Kadını Güncesi 8 : Kağnı PeşindeTülin Dizdaroğlu : Anadolu Kadını Güncesi 8 : Kağnı PeşindeTülin Dizdaroğlu : Anadolu Kadını Güncesi 8 : Kağnı PeşindeTülin Dizdaroğlu : Anadolu Kadını Güncesi 8 : Kağnı PeşindeTülin Dizdaroğlu : Anadolu Kadını Güncesi 8 : Kağnı PeşindeTülin Dizdaroğlu : Anadolu Kadını Güncesi 8 : Kağnı PeşindeTülin Dizdaroğlu : Anadolu Kadını Güncesi 8 : Kağnı PeşindeTülin Dizdaroğlu : Anadolu Kadını Güncesi 8 : Kağnı Peşinde

Özkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım Üzerine




YENİ KİTAPLARIM ÜZERİNE




İnsan için en zor olanı kendi için bir şeyler kaleme almasıymış derler, fakat yaşamım boyunca öyle kolay kolay kimseden medet ummayı sevmediğim ve müdanasız yaşadığım için, bugün kendimi değil, ama yeni yayınlanan kitaplarım hakkında okuru bilgilendirmek açısından bazı açıklamalar yapmak istiyorum.



Öke Yayınları ile beraber bir yola çıktık. Onlar, ben ne yazarsam basmaya karar verdi. Böylece ilk on sekiz kitabımın belirli aralıklarla basılması kararını aldık ve bugünlerde ilk altı tanesi yayımlandı. Öncelikle beni anlayan ve destek olan editörüm Ali Tahir’e teşekkür ediyorum. Bu zamanda, Türkiye’nin içinde bulunduğu tatsız koşullarda sanat veya filozofi kitabı yayımlamak büyük bir cesaret ve yürek işi.



Yıllardır beni tanıyanlar sürekli ürettiğimi bilir. Bu üretime, daha ilk asistanlık yıllarımdan başlayarak, meseleyi bugünlere kadar getirdim. “Söz uçar yazı kalır” klasik ve haklı deyişine çok inanmamın ötesinde, sürekli okumayı seven biri olduğum için, doldukça yazmakla boşalan biriyim. Ayrıca yayın ve yayın yönetmenliği işlerini de severim. Neyse kendimi anlatarak bir ego yükseltmesine neden olmaktan vazgeçiyor ve yeni yayınlanan altı kitabımla ilgili kısa bilgiler vermek istiyorum. Fakat belirtmem gereken bir şey daha var ki, ilk altı kitap kanaatimce bir Plastik Sanatlar Külliyatı olarak düşünülmelidir. Çünkü bu altı kitabın aralarında sıkı bir organik bağ var; Sitematik sanat tarihi açısından.




İlk kitap “Plastik Sanatlar Sözlüğü” ismini taşıyor. Bu kitapla hedefleneni Sayın Oya Akşahin sunuş yazısında güzel bir şekilde ortaya koyuyor, şimdi ona kulak verelim: “Yaşamakta olduğumuz ülkemizde sanat kültürüne ilgi duymak, sanatı yorumlamak ve anlamak istediğinizde başvuracağımız kaynaklar çok kısıtlı ve sürekli kendini tekrar eder durumda oluyorlar. Bir sanat eserini, olayını ve felsefesini yorumlayabilmek için öncelikle literatüre hakim olmamız gerekiyor. İzleyici ve okurun bilgilendirilmesi amacıyla hazırlanmış yayınlarda kullanılan dilin genelde felsefi ağırlıklı olması halinde, aktarılması gereken temel konu-içerik tamamen ikinci plana itiliyor. Bu durum karşısında izleyici-okur bir bocalama evresine giriyor. Literatüre hakim olmayınca da, yorumlama olayında yazara bağımlı kalınması kaçınılmaz oluyor. Sanat olayını evrensel boyutuyla izlemeye çalıştığımızda ise, işimiz biraz daha zorlaşıyor. Üretme hızı ve sürekli yenilenen sanat kavramlarını algılamaya çabalamak gerekiyor. Literatüre hakim olunduğunda yayınlanan yabancı dergi-kitap vb. takip etmek, yorumlamak çok daha verimli olmakta. “Çağı yakalamak zorunda olduğumuz”, hergün yinelenen bir cümle oldu artık. Bunu oturduğumuz yerden, sürekli tekrarlanan, kendini yenilemeyen yayınlarla, yazarlarla nasıl yapacağımız da ayrı bir sorun. Var olan sanatsal kavramların-terimlerin dilimize birebir çevrilmesi, pratik bir biçimde izleyici ve okura sunulması gerçekten sağlam bir birikimi gerektirmekte. Hazırlanacak olan bir başvuru kitabının her kesimden izleyici-okuru da kavraması gerekiyor. Artık izleyici- okurun bilgi birikimi dahilinde gördüğünü, okuduğunu kavraması, yorumlaması ve eleştirmesi aşamasına gelmesi gerekiyor. Sizlere sunulan bu “Plastik Sanatlar Sözlüğü”nün, söz konusu başvuru kitapları bağlamında olumlu ve kapsamlı bir örnek olduğunu söyleyebilirim. Sözlük; “Terminoloji” ve “Sanatçılar” şeklinde iki bölümden oluşuyor. Terminoloji kısmında alfabetik olarak plastik sanatlar (resim, heykel ve mimari) alanının en çok kullanılan terim, tanım, kavramları ele alınmaya çalışılmış. Yanı sıra sanatın, tarihi, mitolojisi, ikonografisi, felsefesi, estetiği, kuramı, eleştirisine vb. dair bazı çok işlenen kavramlarına da yer verilmiş durumda. Sanatçılar kısmında ise, gene alfabetik olarak sanatçıların doğum ve ölüm yılları, nereli olduklarına dair bir liste sunuluyor. Bu liste de oldukça kapsamlı ve herhangi bir çalışma esnasında bir pratiklik sağlayacağı kesin. Özkan Eroğlu’nun bilgi ve eğitmenlik birikimini de aktararak birçok maddeyi kendisinin yazdığı düşünülürse, sözlüğün salt etkiler alınıp hazırlanmış bir yayın olmadığını da ifade etmemiz gerekiyor. Geriye de tek bir söz kalıyor: O da bu sözlüğün ihtiyacı olan herkese ulaşması.”




İkinci kitap “Çağdaş Sanat” ismini taşıyor. Bu kitabın amacı şöyle açıklanabilir: “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sanatın merkezi Amerika ve ağırlık noktası da New York olmuştur. Merkezin Avrupa’dan Amerika’ya göç edişindeki temel ve en büyük nedenlerden biri savaşın yarattığı huzursuzluk ve özellikle Almanya başta olmak üzere Avrupa’da savaşı da hazırlayan faşist uygulamalardır. Huzuru bulmayı amaçlayan Avrupalı isimlerin New York’a göç ederek, burayı güçlendirmesinin bir etkinlik olarak karşımıza çıkması; aynı zamanda New York’ta bir sanat ortamı ve borsasının oluşmasını sağlamıştır. Amerika’nın göz bebeği olmasındaki etkenlerden bir diğeri de orada kendi ikonlarını, daha doğru bir söyleyişle Amerika’daki ulusal sanatın güçlenmesini müthiş şekilde ve derecede destekleyen Amerika’nın gizli örgütleri olmuştur. Örneğin Avrupa’daki yaratıcı sanatın Amerika’ya taşınmasında Alman sanat eğitimcisi Hans Hofmann’ın büyük katkısı olmuş, önemli bazı eleştirmenlere göre Hofmann, savaş öncesinde rakipsiz olan Matisse renkçliğini, Matisse’den bile daha iyi aktarmıştır Amerika’da. Yanı sıra Duchamp da Dada’nın New York ayağında önemli işler yapmıştır. Saya saya bitiremeyiz bu gayretleri. Özellikle 1960’larda Amerika’da Pop Art, Op Art, Hiperrealizm, Minimalizm ve hemen peşinden tüm kavramsal sanat atakları adeta dünya üzerinde büyük bir sansasyon yaratarak bomba etkisi yapmışlardır. Bu arada Amerika’da sanatın ve sanatçının, adeta bir ikona dönüştüğünü de pek rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle 1940 sonrasında Action Painting mantığının Jackson Pollock’la Amerika’da dikkat çekmesi önemli bir gelişmedir. Mesela Action Painting’in önünü açan da, aslında Pollock değil, az önce zikrettiğimiz Avrupa’da büyük bir sanat eğitimcisi, Amerika’da ise etkili bir soyut’a eğilimli sanatçı olarak dikkat çeken Hofmann’dır. Fakat bazı başka siyasetlerin devreye girmesiyle ve mal etme yarışından ötürü bugün Action Painting’in yaratıcısı olarak Pollock bilinir; daha doğrusu bize bu böyle dayatılmıştır. Neyse söz konusu Amerika olunca, bu örneklerin ardı arkası kesilmez. Kıta Avrupa’sında da eller boş durmaz, yeni bir figür sorgulaması hiç durmadan devam eder. Bunların belki de en büyük temsilcilerinden biri olarak Francis Bacon ortaya çıkar. Modern sanat yükselirken Amerika’da gerçekçi bir dil kapsamında Johns, Rauschenberg, Hockney, Warhol gibi isimler Amerika’da, simgesel bir dil bağlamında ise Bacon, Dubuffet gibi isimler de Kıta Avrupası’nda boy gösterir. Yanı sıra birçok üslup ve eğilim de kısa aralıklarla gündeme gelir. Daha sonra bir ikinci temel aşama da postmodernist eğilimlerin ortaya çıkışıyla modernizmin sonunun gelmesidir. Artık özellikle heykel sanatı da 19. yüzyıldaki gibi ressamların elinden kurtularak, heykeltıraş kimliklerin eline geçer. Mimaride ilginç postmodernist tasarımlara başvurulur. Tabii çağdaş sanat açısından en önemlisi, sanatı etkileyen başka faktörlerin de gündeme gelmesidir. Örneğin sanat galerileri çoğalmakta ve bunların yönetimleri önem arz etmektedir artık. Sanatçı çok farklı bir konuma ulaşır. Küratör kavramı sanat ortamındaki yerini alır. Artık hemen her serginin küratörü olmaya başlar. Koleksiyoncuların sayısında müthiş bir artış gözlenir. Bu arada eleştirmenin durumu da sorgulanır hale gelir. Ve artık sanatın da yüzyılın ikinci yarısında büyük bir borsası vardır. Sanatın sonu geldi veya sanat öldü diyenlerin de sayısında artış gözlenir. Hatta eleştiri ve eleştirmen olguları da önemini yitirmiştir; ya da kapitale teslim olmuştur diyenler bile vardır. Sanat yayınlarında, internetin de desteğiyle büyük bir genişleme olmuştur. Fakat sonuç olarak sanatta bir iç boşalması, gittikçe kalitesinden ödün verdiğine dair sinayaller aldığımızı itiraf etmeliyiz. Evet, yakın zamanımızdaki çağdaş sanat bir dejenerasyona uğramıştır ve her zamankinden daha dikkatli bir seleksiyona gerçek, yaratıcı sanatı bulma adına bugün daha çok ihtiyaç olduğuna kuşku yoktur.”




Üçüncü kitap “Modern Sanat” ismini taşımakta ve bu kitapla da ilgili şunlar söylenebilir: “Bu kitabı, “Modern Sanat” başlığı altına almayı uygun buldum. Rönesans sonrasında sanat önce baroklaşıp, daha sonra da aşırı abartılı Rokoko üslubu ile karşı karşıya kalmıştı. Bütün bunların üstüne sanatın bir yenilik ve değişiklik aradığı her halinden belli olmaya başlıyordu; nitekim yeni klasikçi anlayış bu arayışa tam olarak cevap vermese de, bazı şeyleri görülmesini sağlamış ve ardından özellikle 19. yüzyılla birlikte sanat yeni bir uyanışa sevk olmuş; bu uyanışta öznel boyutun değer kazanmasının yanı sıra, söz konusu yüzyıldaki toplumsal değişimlerin de büyük payı vardır. Ortaçağ sanatının üstüne gelen Rönesans hem klasik, hem de modern bir uyanıştı. Nesnel dokümanlarla hareket söz konusuydu. 19. yüzyılda da bu kez öznel dokümanlar devreye girdi ve ortaya çıkan modern algıda romantizmin ciddi katkıları yer aldı. Aslında bu yüzyılda realizm tavrı da kendini belli etmiş, fakat buradaki realizm, öznellikle birlikte hareket eden bir realizm olmuştu ki, bu da hem romantizm, hem de realizmin birlikte senteze yönelmesi ve dolayısıyla naturalist bir bakış açısını ve onu en iyi temsil eden İzlenimcilik akımının körüklenmesi anlamına geliyordu. Sonra da bu akımın kendi içinde derinleşmesiyle birlikte, modern sanat çabalarındaki artış gözle görülür bir şekilde iyice artmıştır. Böylece sanatta yeniyi getiren konusundaki kilit noktasının naturalizm olduğu böylece anlaşılmıştır. 15. yüzyıldaki naturalizmden sonra, bu kez de 19. yüzyıl naturalizmi bir başka modernizme neden oluyordu. 19. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın ilk yarısını içine alan, sözünü ettiğimiz modern sanatı iki kısımlı ve iki kısmı da dört statik başlık dahilinde verilen örneklerle ele alacağız. İlk kısım “Modern Sanatın Ayak Sesleri”, ikinci kısımsa “Modern Sanatın Yaygın Estetikleri” başlığını taşıyacak. Her iki kısım da sırasıyla dört statik başlık olan “Gerçekçi”, “Yapısal”, “Romantik” ve “Simgesel” tanımlamaları altında bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Söz konusu değerlendirmelerde ise gerekli görülen sanatçı, akım vb. olguların açıklamaları yapılacaktır. Bu kitabın en başında söz konusu modern dönüşüme filozofik katkısı olan Hegel’in üzerinden bir yazıya rastlayacaksınız. Kanımca bu yazı, meydana gelen değişim ve dönüşümün özünü oldukça iyi aktarmaktadır. Hemen arkasından “Modern sanatın ayak sesleri” başlığı altındaki Goya ve Turner gibi sanatçıların bir çıkış sayılabilecek tavırları, ardından Cézanne’ın sanatı, geometriyle açıklama gayretleri, kişi psikolojisi ve sanata katkıları konusunda İzlenimcilik sonrası sanatçılarının verdiği destekler, Munch ve Ensor’ın dışavurumcu sanata kazandırdıklarına dikkat çekilecektir. İkinci kısım olan “Modern sanatın yaygın estetikleri” başlığı altında da Cézanne’ın geometri olgusuna bakışının ciddi bir uzantısı olan kübizm, ardından fütürizm süreçle beraber, romantik çıkış olan Alman dışavurumculuğu ve simgesel, düşünsel gayretler olarak dikkati çeken Dada hareketi ve bir başka gerçeklik boyutu olan Sürrealizm’e dikkat çekilecektir. 20. yüzyılın ilk çeyreğini meşgul eden bu gelişmelerin ışığında ve hazırladığı ortamla beraber ikinci çeyrekte başlangıcı ilk çeyrekte yapılmış olan soyutlamacı sanatın farklı dillerde irdeleniş şekillerine neden olanlar ele alınacaktır. Sonrasında, 19. yüzyılın mimari ve heykelini irdeleyen bir kısımla kitap sona erecektir.”




Dördüncü kitap “Maniyerizm Barok Rokoko” ismini taşımakta, amacı hakkındaysa şunlar dile getirilebilir: “Bu kitapta konuya, sanatta Rönesans’ın içinde başka bir Rönesans olarak yorumlanabilecek, Rönesans sanatının bilinen çoğu kurallarını tersine çeviren ve 16. yüzyılda gerçekleşen Maniyerizm’le girip, 17. yüzyılı kaplayan Barok sanatla devam edip, 18. yüzyılın ilk yarısında dikkat çeken Rokoko ile çıkacağız. Burada Maniyerizm’in çıkışının yegâne sebeplerden birinin Rönesans olduğu, Maniyerizm’in de Barok sanatı doğurduğunu hissedeceğiz. Maniyerizm, ilginç bir tutum sergileyerek yapıtta tanımlanabilen mekân olgusunu ortadan kaldırmak istemiştir. Özellikle sanatta, mekânın neresi olduğunu anlayamadığımız şemaları kullanırken, bir anlamda daha sonra, Barok ressamın aydınlık-karanlık karşıtlığında, kısmen mekânı bir proporsiyonlama aracına çevireceği durumuna da işaret etmiştir. Aslında tiyatrallik konusunun, sahne duruşu diyebileceğimiz duruşuna ilk kez maniyerist yapıtlarda rastlarız. Örneğin Pontormo’nun “Çarmıhtan İndirilme” isimli resmi bir sahne ortaya koyar; figürlerin adeta birer oyuncu gibi poz vermelerinin yanında, inşacı birer öğe olarak da dikkat çekip, resmin biçimsel bir mesele olarak da her zaman bir varlık olduğu konusunun altını çizer. Barok sanata gelince, özellikle Caravaggio’nun tanımladığı ışık-gölge bağlamının tam bir kıvrım filozofisi oluşturarak, burada ele alınan aydınlık ve karanlık meselesinin daha sonra, özellikle Rembrandt tarafından değerlendirildiğine tanık oluruz. Benzer durumlar heykel ve mimari için de geçerlidir. Aydınlık ve karanlığı heykel ve mimaride yaratacak olan kıvrımlı formlara, girinti ve çıkıntılara vb. oldukça fazla yer verilmiştir. Rokoko ise derin düşünen Barok sanatın, sanki zıttı bir duruma çalışmış, hemen her şeyde abartıya (altın varaklı detaylar, aynalı salonlar, pırıltılı değerli kumaşlardan elbiseler, süslü öğeler vb.) yönelmiştir. Barok’ta saklanan herşey, sanki inadına Rokoko’da ortaya çıkmıştır. Burada Rokoko’nun toplumsal anlamda belli bir zümrenin temsilini üstlenmiş olmasından da, bu tavrın çok fazla sanatın filozofisini etkileyecek plastik boyutlarla ne yazık ki konuya yaklaşamadığı açıkça görülmüştür. Fakat bu doğrultuda Barok sanat, biraz önce de dile getirdiğimiz üzere aydınlık-karanlık karşıtlığını, karanlıktan yana kullanarak meseleye çok iyi odaklanmasını bilmiştir. Kuzey ülkelerinde “manzara”, “genre”, “grup portreciliği” konularının “tür ressamlığı” olarak irdelendiği dikkati çekmiştir. 17. yüzyılda gerçekleşen karşı reform hareketi de, Rönesans’taki reform hareketi kadar olmasa da, benzer nitelikli toplumsal ve sanatsal hareketlerin doğmasına neden olmuştur. Barok kültür, Rönesans kültürünün sistematikleşmiş, bir tür yöntem kazanmış halidir diyebiliriz. Bu kitap hakkındaki düşüncelerimizi Heinrich Wölfflin’in sanat yönteminde Barok sanat için dile getirdiği beş kavramla sonlandırmak uygun olacaktır düşüncesindeyim. Bunlar, “gölgesel”, “derinlik”, “belirsizlik”, “açık form” ve “birlik” kavramlarıdır.




Beşinci kitap “Rönesans Sanatı” ismini taşıyor ve içeriği ile ilgili şunlar vurgulanabilir: “Bu kitapta, hümanist Rönesans insanının sanat adına yaptıklarını, sıkı bir reform ortamında uygarlaşmanın ilerici merhaleleri ile beraber, çeşitli buluşlar ve özellikle filozofi bağlamında sanat meselelerini değerlendirdiği 14. ile 16. yüzyıllar arasındaki plastik sanatlara odaklanacağız. 14. yüzyıl Rönesans için bir hazırlık evresidir. Bu yüzyılda Rönesans sanatı, İtalya’nın Floransa şehrini kendine merkez seçmişti. Bu şehir, bugün tam anlamıyla bir sanat kültürü silsilesini içinde barındırır. Ortaçağdan gelen sanat kendini burada göstermiş, en önemli sanat devrimi de a-naturalizmden, naturalizme geçiş şeklinde burada kendini ortaya koymuştur. Bu şehirle rekabete girişen, başta Siena olmak üzere, Venedik, Urbino vb. şehirlerin de varlık gösterdiğini biliyoruz. Örneğin Floransa’nın çizgici sanatına karşı Venedik şehrindeki sanatın daha renkçi olduğunu görüyoruz. Siena ise daha İtalobizanten bir tarzı kendine kılavuz alırken, az zaman sonra o da değişime ayak uydurarak, söz konusu İtalobizanten üslubu bırakmıştır. İtalya dışında Hollanda, Belçika, Almanya olmak üzere hem 15. yüzyılda, hem de 16. yüzyılda sanat, kendini iyice gösterirken, özellikle 16. yüzyıl Yüksek Rönesans evresinde İtalya’da sanatın merkezi Roma olmuştur. Rönesans sanatta büyük değişim ve dönüşüm olduğunu 15. ve 16. yüzyılda gözler önüne serer. Sanatı sanat yapan değerlerin özellikle ışık, gölge, renk, kompozisyon anlamında sıkı bir şekilde değiştiğini de algılarız. Değişmekle kalmayan bu değerler, 16. yüzyılda kendi içinde kendi devrimi diyebileceğimiz bir sanat reformuna da imza atmıştır (Maniyerizm). Bu değişim Michelangelo’nun Sistine duvarlarında yaptığı fresklerde kendini en duyarlı şekilde ortaya koyar. Rönesans’ta sanat uyanışa geçmiş, Yunan sanatından sonra insan anatomisine tutarlı gerçekçi yaklaşımlarda bulunulmuş; bu noktada insan ve hayvan kadavraları üzerinde de çalışmalar yapılarak, canlı organizmalar iyice tanınmaya çalışılmıştır. Bilimin her türlüsünün, özellikle resim sanatı aracılığıyla ele alınmasının en tipik örneği Leonarda da Vinci olmuştur. Altın oran konusunun da ortaya konulması önemlidir. Figüratif sanatın gerçekçi bir duyarlıktan yola çıktığını, fakat sanatçı kişiliklerin, yer yer meseleye yaratıcı boyutlarını da kattığı görülüyor. Ne olursa olsun insan ve insanî değerlerin zirve yaptığı bir kültürdür Rönesans. Bunun yanında, özellikle dinde reforma gidilmesi, insan zihin yapısının skolastik bakış açısından kurtulmasının yegâne nedeni olmuştur. 16. yüzyılda Katolik olgusuna karşı ortaya çıkan Protestan olgu, bazı istenmeyen olaylara da neden olsa, insanoğlu hakkını arama savaşlarına bir yenisini daha ekleyerek, Rönesans’ın ne denli etkin, ilerici, hatta kabına sığamayan bir kültür olduğu konusunun da altını çizmiştir. Bu kitapta sadece Rönesans sanatı, resim, heykel ve mimari örneklerle ele alınıyor. Böylece Heinrich Wölfflin’in Rönesans-Barok karşılaştırmasına dayanan biçimsel sanat tarihi yönteminin Rönesans’a ait olan kavramlarını da burada vermek istiyoruz. Bunlar “çizgisel”, “düzlemsel”, “belirlilik”, “kapalı form” ve “çokluk”tur.




Altıncı kitapsa “Sembolik Klasik Romantik Sanat” başlıklı olup, içeriğiyle ilgili şunlar açıklanabilir: Bu kitap, Paleolitik çağdan Ortaçağ sonlarına kadarki dönemin öne çıkan resim, heykel ve mimari yapıtlarından bir seçkiyi ele alarak, kendine bir yol çizmeye çalışıyor. Fakat bu yolu çizerken bir istisna göze çarpacak: İslam sanatı ve Uzakdoğu’da sanat konularında tarihsellik boyutu 19. yüzyıla kadar getirilecek ve sadece bu iki sanat kültürü alanı, kendi içinde başı ve sonu belli bir çizgide ele alınıp, sonlandırılmış olacaktır. Zaten söz konusu iki kültürün de en ilgi çekici ürünlerini mimarlık alanında 19. yüzyıla kadar verdiklerini söyleyebiliriz. Resim sanatında ise küçük el sanatları bağlamı söz konusudur. Heykel konusu İslam sanatında çoğunlukla abidevi bina kapılarında (portal) rölyef şeklinde karşımıza çıkarken, Uzakdoğu’da gerek rölyefler, gerekse heykeller, sadece tapınma amacı güdülen nesneler olarak dikkati çekmektedir. Bu kitapta sanatı sanat yapan değerlere (çizgi, ışık, gölge, mekân, kompozisyon, renk vb.) yeni bir şey katmış, yani onları değiştirip dönüştürebilmiş sanat yapıtları öne çıkarılacaktır. Paleolitik sanatla beraber insanın kendini aramaya başlaması, ilk insanın ortaya çıkışı ve yaptığı her şey, ama sanat amacı ile ama değil, plastik sanatlar tarihinin “simgeci” bir bakış açısıyla başlangıç yaptığına bizi tanık etmekte, ayrıca bazı “gerçekçi” vurgulara da bizi sürüklemektedir. Tanrılarının nasıl bir şey olduğu tam olarak anlaşılamayan paleolitik insanın, bugün bizlerce yaratıcı sanat olarak yorumlanan ortaya koydukları, hayli etkileyici üretimlerdir. En yaratıcı sanat yapıtları paleolitik sanatçı, çocuk ve delilerin ortaya koydukları olarak görülüyorsa, o zaman bu kitabın birinci bölümünü oluşturan mağara sanatçıları, yayınımızın bir numaralı önem noktasını oluşturuyor demek de pek yanlış bir yargı olmayacaktır. Daha sonra çok Tanrılı kültürlere yönelen bölümde, “eski sanat”, “klasik sanat” ve “uzakdoğu’da sanat” başlıkları tarihsel bir sıra eşliğinde ele alınarak, seçilmiş yapıtlarla irdeleniyor. Arkasından tek Tanrı bağlamlı bakışa geçiliyor ve bu noktada “Erken Hıristiyanlık ve Bizans sanatı”, “İslam Sanatı” ve “Ortaçağ Batı Sanatı” konuları ele alınıyor. Çok tanrılı bakış açılarında alegori boyutu ve çeşitli mitolojik serüvenler göze çarpıyor. Tek tanrılı bakış açılarında ise, “tanrı” veya “allah” olgusu etrafında sanatın şekillendiği dikkati çekiyor. Simgecilik olayı gerek çok, gerekse tek Tanrı mantıkları içinde kendini gösteriyor. Özellikle figüratif bağlamda gerçekçi ve taklitçi (mimesis) bakış açısının yanında stilize edilmiş, kısaca dekoratif amaçlı figürün de çokça kullanıldığı görülüyor. Sanat doğaya tutulan bir aynanın yansıttıklarıdır düşüncesi, örneğin antik Yunan sanatının özünde yatan bir gerçeklik. Böyle bir gerçekliğin dışındaki hemen her şey bu bölümde simgeci bir dille ele alınıyor genellemesini bile rahatlıkla yapabiliriz. Bu kitapta ele alınan örnekler, simgesel olan paleolitik sanatla meseleyi başlatıyor, antik sanat aracılığıyla klasikten geçiyor ve dinsel romantik olan Ortaçağ batı sanatı konusuyla tamamlanıyor.



İşte söz konusu yayınlanan ilk altı kitabım ile açıklamalar böyle. Bu kitaplara, sanat ve filozofi kitaplarına gereken özeni göstermeyen dağıtım firmalarına güvenmediğim için www.ozkaneroglu.com ve toplu alımlar için 0536 558 03 02 No’lu telefondan satın alabilirsiniz.





Priv.-Doz.Dr. Özkan EROĞLU


Habilitation in Philosophie der Kunst






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım ÜzerineÖzkan Eroğlu : Yeni Kitaplarım Üzerine

Volkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane Misafir




“UYANMA SAKIN”




“Uyanma sakın.


Uyuduğun sürece benim sırrımsın.


Uyandığında gerçek ve herkesin olacaksın.”






Türk kökenli İtalyan Yönetmen Ferzan Özpetek’in 2012 yapımı dram-komedi filmi “Şahane Misafir” (Magnifica presenza), İtalyan basınından tam not aldı. Özpetek, 9’uncu filminde gene Akdeniz’in sımsıcak atmosferinde son derece içten ve sıcak bir film çekmiş. Özpetek’in bu filmi diğer filmlerinin aksine bambaşka bir tarz içeriyor… Özpetek bu filminde seyirciyi gerçek ve hayal arasında şüphede bırakan bir öykü anlatıyor.



Özpetek bu filmi için “Daha değişik bir film. Hayatın içinde olan her şey var. İnsanın güldüğü veya ağladığı durumların yanı sıra burada üçüncü bir durum var, o da korku. Bu film hayatı anlattığı için, hayatın içinde de sadece gülmek ya da sadece ağlamak olmadığı için, ikisinin karıştığı bir şey olması daha güzel oluyor. İzleyici bunlarla karşılaşacak” diyor.



Başrollerinde Elio Germano (Pietro), Margeritha Buy ve Beppe Fiorello’nun yer aldığı filmde bir de Yusuf Antep rolünde Cem Yılmaz sürprizi var. Cem Yılmaz’ın oyunculuğunun çok övgü aldığını söyleyen Ferzan Özpetek, “Şimdiye kadar hiç karşılaşmadığımız bir Cem Yılmaz olacak filmde. Çok değişik bir rolü var” diyor.



“La Stampa” gazetesinde yayımlanan bir makalede, “Roma’ya aşık İstanbullu yönetmenin”, Akdeniz etkilerini kullanarak, belirsizliği, büyüyü, cinselliği, ölümü, hatıraları, nostaljiyi kullanarak, başarılı bir işe imza atmış deniliyor.1 Özpetek, bu filminde geçmişle gelecek arasında içinde tiyatro olan dramatik bir köprü kuruyor.




Aktör olma hevesiyle Roma’ya taşınan ve bir pastanede kruvasan yaparak geçimini sağlayan Sicilyalı Pietro’nun (Pietro Ponte) tek hayali ünlü bir aktör olmaktır. Gece pastanede çalışırken aynı zamanda da aktörlüğe giden yolları aşındırır. Bazı reklam filmlerine oyunculuk kapmak için görüşmelere gider ancak her defasında eli boş döner. Pietro oyunculuğu kafasına o kadar çok takmıştır ki amacına ulaşmak için bin türlü çılgın yolu denemekte sakınca görmez. Ona göre bir gün çok ünlü bir aktör olacaktır.



Önceleri kuzeni Maria ile birlikte yaşayan Pietro, bu arada 3 yıl evvel karşılaştığı ve aşık olduğu Massimo’nun da yolunu sadakatle gözlemektedir. Sürekli olarak bir gün Massimo’nun gelceğinden bahseder. Kuzeni Maria –ki biraz çapkındır- bir gün Pietro’ya sarılırken fazla yakınlaşır ve Pietro onu şöyle uyarır: “Maria… Yapma”¦ Ben daha gay olmayı beceremiyorum. Nasıl heteroseksüel olayım!” buradan anlaşılacağı üzere başkahramanımız aynı zamanda eşcinseldir. “Bir Ferzan Özpetek filmi” dedirten en belirgin olgu da kendisini göstermiştir. Gene de ana karakterin gay olmasına rağmen konu ile direk alakası görülmüyor. Özpetek, gay’lik mevzusunu aşmışa benziyor. Diğer filmlerine göre bu filminde ilk defa gay olgusunu sıradan bir mevzuymuş gibi işlediğini de görüyoruz.




Bir sahnede Pietro, metroda yolculuk ederken basit bir burun kanaması geçirip birden bayılıyor. İzleyicinin kafasında o kadar naif bir Pietro yaratılmıştır ki, izleyici Pietro’ya o an acır.




Pietro, büyük hayallerle geldiği Roma’da yerleştiği evi o kadar çok beğenmiştir. Ancak taşındığı bu yeni evinde bir takım garipliklerle karşılaşmaya başlar. Önce aynalara baktığında evin içinde başkalarını görmeye başlar, sonra tuhaf sesler duyar. Gece vakti garip fısıltılar gelmektedir. Ve nihayet hayaletler 2 ortaya çıkacaktır. Pietro sevimli dairesini kendisinden başka “7 buçuk” hayali sakin ile paylaştığını fark edecektir! Evde davetsiz misafirler vardır!




Pietro, hayali sesler ve hareketlerden sonra bir gün salonda onlarla konuşmaya başlar. Derhal Maria’yı çağırır ve –kendince- onları gösterir. Onlarla konuşmaya başlar. Bana göre Pietro bu sahnede en muhteşem oyunculuğunu, en gerçekçi rolünü sergiler!



Filmin en güzel repliklerinden birisini Pietro, evde bir oyuna hazırlanan hayaletleri izlerken duyar: “Yalan ikna edici olabilir. Neyse ki gerçek, çok daha ikna edicidir! Birileri bana inandı. Önemli olan bu”¦ Orada kapalıyken neyin gerçek, neyin hayal olduğunu ayırt etmek zor.”




Bu arada Pietro’yu elemelere hazırlayan hayaletler, oyunculukla ilgili müthiş tüyolar da verirler:



- “Kolunuzu asla böyle kavuşturmayacaksınız! Aşağı doğru da sarkıtmayın. Onları kullanmalısınız”



- “Karşınızdakine bakın. Gözlerini kısıyorsa, sizi duymakta zorlanıyor demektir. Demek ki sesiniz kısık.”



- “Siz konuşurken kirpiklerini kırpıştırıyorsa, sesiniz çok yüksek demektir.”



- “Konuşurken ellerinizi olur olmaz oynatmayın. Biraz daha erkesi olun.”



- “Onları etkilemek istiyorsanız, odadan çıktığınızda sesiniz orada kalmış olması gerek.”




Aşık olduğu adama gelince; bir gün o hep bahsettiği meşhur Massimo çıkagelir. Pietro beklediği sevgilisine, “Şahane misafir” ine kavuşacaktır. Ona muhteşem yemekler, pastalar ve mumla aydınlatılmış romantik bir akşam yemeği ortamı hazırlamıştır. Ancak büyük şaşkınlığa uğrar. Yıllarca beklediği ve aşık olduğu adam gelir, artık peşini bırakmasını ve başına bela olmamasını söyler, çıkıp gider.




Zaman geçip de bu hayali kahramanlarla tanışan ve onlarla sohbet etmeye, birlikte yaşamaya başlayan Pietro, onların 1940’ların İtalya’sında çok ünlü bir tiyatro grubunun oyuncuları olduğunu öğrenir. Hayali karakterlerimiz, bugünden sonra Pietro’yu katıldığı oyunculuk elemelerine de hazırlamaya başlarlar.



Bu arada bir gün ansızın hayali kahramanlarımız ortadan kaybolurlar. Ancak Pietro onlara öyle alışmıştır ki, onların geri gelmelerini ister. Evde onlar varmış gibi davranır. Bu durumu farkeden Maria, sonunda Pietro’yu bir psikiyatra götürür. İlerleyen dakikalarda kahramanlarımız gene ortaya çıkacaktır.



Kahramanlarımız, kendi kumpanyalarında bir kadın aktristen bahsederler ve onu nasıl bulacaklarını sorarlar. Pietro, adı Livia Morosini olan bu kadının peşine düşer. Araştırması, Pietro’yu, herkesi bulabilen bir adamın atölyesine götürür. Yer altında bir tekstil atölyesini andıran bu yerde travestiler! çalışmaktadır. -Bana göre Ferzan Özpetek, bu sahnede toplumun ‘kaybedenlerinin’ yer altına itildiğine ve günümüzün faşizmine vurgu yapmaktadır.- Pietro, Morotti’yi bulur. Tiyatro kumpanyasının acıklı öyküsünü ondan dinler:



“önceden odalarına küçük bir soba konmuştu. İnsanın aklı almıyor. 1943 yılında dışarda onca olan bitene rağmen soba zehirlenmesinden öldüler.”



Tiyatro ekibi, baskılardan saklanmak için Pietro’nun evindeki bir metre yüksekliğindeki kilere saklanmışlar, dışarıda yaşanan onca olaya rağmen bu ekip bu kapalı kilerde acı bir şekilde ölmüşlerdi.



Filmin konusuyla pek de alakası olmayan ama filme renk katan bir sahneden de söz etmeden geçmek hata olur. O da, sokakta dövülüp ağzı burnu kan içinde kalmış ve Pietro tarafından eve davet edildikten sonraki beş dakika boyunca nefis bir oyunculuk sergileyen, zekice döşenmiş espriler ve Greta Garbo’yla Blanche Dubois’dan yaptığı harika alıntılarla filme pırıltı katmış olan travestiydi”¦




Filmin sonlarında en ilginç iki sahne filme büyük renk katmış. Bunlardan birisinde hayali kahramanlarımız yavaş yavaş evden çıkarlar ve metroya binerler. Bu toplu taşıma aracına çok şaşırırlar! Pietro onları eski tiyatro binasına götürür. Sahneye çıkan hayali kahramanlarımız boş koltuklara karşı oyunlarını oynamaya başlarlar. Onları o an görebilen sadece Pietro’dur.



Bir başka sahnede ise Pietro, evde sehpanın üzerine açtığı laptop’ında onlara gelecekte kendi çocuklarını ve dünyanın nasıl şekillendiğini gösterir.



- Savaş sona erdi mi?



Pietro: Evet”¦



- Ya Hitler, Nazizim?



Pietro: O yok artık. Hitler intihar etti.



- Ya komünizm?



Pietro: O da kendini öldürdü.



- Çocuk: Peki okul? O da öldü mü?



Pietro: Okul da öldü. Hem de tam anlamıyla öldü.



- Peki ya İtalyanlar özgür mü?



Pietro: Özgür. Çok iyi durumda olduğumuz söylenemez ama özgürüz bir şekilde.



- Hala faşizm sürüyor demek. Yahudiler? Türkiye?



- Pietro: İşte bu da Barack Obama. Amerika’nın seçilmiş ilk Afrika kökenli Başkanı”¦ (Hayaletler


şaşkınlıkla bakarlar).



- Olacak şey değil. Vay canına!




Benim hafızamda yer eden ise şu: 70 sene evvel nasıl Mussolini ve Hitler ile faşizm gelmiş, bir tiyatro kumpanyası yer altına inmiştir. Aynen bugün de travestilerin yer altına indiği gibi!



Bugünkü İtalya’da, merdiven altı işleklerde çanta diken travestiler, gece yarısı fırınlarda çalışan eşcinseller (Pietro) ve göçmenler ne ise; kırklarda ihanete uğrayan kumpanyadır o. (Bu sahnede rengarenk travestilerden oluşan ve fonda Sezen Aksu’nun “sude” şarkısının çaldığı, gerçeküstü anlatıma yakın bir sekans var. Bu sahne ile bir anda şaşırıyorsunuz. Şaşırmak iyidir.



Birinin (kumpanyanın) hakikate kavuşması için ötekiler (günümüzün ezilenleri) her türlü fedakârlığı yaptı; kumpanya da Pietro için bir süreliğine de olsa aile oldu. Yönetmen burada, sosyal bunalım için tek çözüm yolunun dayanışma olduğunu vurguluyor. Gene de film, Ferzan Özpetek’in rengarenk, naif ve eğlenceli dünyasını yansıtıyor.




(Bu arada filmin müziklerinin büyük bölümünde İtalyan müzisyen Pasquale Catalano’nun imzası var ancak Sezen Aksu da, filme özel parçalar bestelemiş.)



Volkan DURMAZ




1 http://www3.lastampa.it/cinematv/sezioni/news/articolo/lstp/435908/


2 Ferzan Özpetek, filmdeki hayaletler için “kaybettiğimiz varlıklar” demeyi tercih ediyormuş.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Volkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane MisafirVolkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane MisafirVolkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane MisafirVolkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane MisafirVolkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane MisafirVolkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane MisafirVolkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane MisafirVolkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane MisafirVolkan Durmaz : SİNEFİL : Uyanma Sakın, Şahane Misafir

Ömer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem Keskin




BİR sualtI kaşİfİ


Alİ ETHEM KESKİN




Merhaba FR dostları,



Sizlerle yaklaşık 2 yıl boyunca hem genel olarak fotoğrafçılık üzerine konuştuk, hem sualtında hangi teçhizat ve eğitimle nasıl çekimler yapıldığını paylaştık. Tüm dünyadan ve ülkemizden çekilmiş sualtı kareleriyle renkli ve görsel bir şölen yaşadık. Genel olarak sualtı denince aklımıza deniz ve okyanuslar gelse de tatlı su, göller, ırmaklar ve suyun girebildiği her alan aslında sualtı fotoğrafçılarının atölyesidir.



Bu sayıda sizleri genelde işte bu keşfedilmemiş alanlara dalan, yüksek risk ve adrenalinle birlikte bir o kadar güzellikler keşfeden bir sualtı kaşifi ve duayeni ile tanıştırmak istiyorum: Derin dalış tecrübesi, kılı kırk yaran titizliği ve arkadaş sevgisi ile Ali Ethem Keskin bu sayıdaki konuğumuz.




Ö.Y. Sevgili Ali. Sanıyorum fazlası var, eksiği yoktur yukarıda senin hakkında yazdıklarımın. Yaklaşık 15 senedir arkadaşız ve sualtı camiasının en renkli ve aranılan kişilerinden birisin. Yoğun bir profesyonel iş hayatına rağmen başardın tüm bunları. Nereden geliyor bu enerji ve sualtı sevgisi, bize biraz kendini tanıtır mısın?



A.E.K. Sualtı sevgim bence genetik bir özellik. Sanıyorum dedemden bana miras kalmış. Zira o da benim gibi bir deniz aşığı imiş ve her fırsatta denize koşarmış. Ben kendimi bildim bileli deniz ile hep iç içe oldum, hiç kopmadım. Üniversiteyi denize kıyısı olmayan bir şehirde okudum. Her fırsatta şehir dışındaki göletlere gidip denize olan hasretimi gidermeye çalışıyordum.



Sualtı sevgim ise çocukluğumda Kaptan Cousteau’nun Sessiz Dünya adlı filmini seyrettikten sonra başladı. Ömer Duru isimli bir arkadaşım bana dalarken nasıl kulakların eşitlendiğini gösterdi. Böylece derinlere serbest olarak dalış yapmaya başladım. Üniversiteyi bitirdikten sonra da tüplü dalış hayatım başladı. O günden beri de artan bir ivme ile sürüp gitmekte. Bana hep şu soruyu soruyorlar. “Bunları yapmaya nasıl zaman buluyorsun?” diye. Ben de bu soruya şaşırıyorum. Onlar nasıl zaman bulamıyor diye.



Aslında sanırım yanıt planlamadan geçiyor. Öncelikle kendinize bir hedef belirlemelisiniz.



Ardından bu hedefi ne zaman gerçekleştireceğinize karar vermelisiniz. Son olarak da planladığınız tarihte hedeflediğiniz çalışmayı gerçekleştirmelisiniz.



Ö.Y. Önceleri katıldığım yarışmalarda aldığın ödüllerle tanıdım seni. Sonraları jüri üyelikleri, özel projeler, keşifler… Nasıl gelişti fotoğrafçılık ve dalış yaşamın?



A.E.K. Doğrusunu söylemek gerekirse dalışa başladığım ilk yıllarda iş hayatının gerginliğinden uzaklaşmak için dalış yapıyordum. O zamanlar aktif olarak tenis, rüzgar sörfü gibi sporları da yaptığım içi dalışın fazla bir önceliği yok idi. Bu durum ta ki sevgili arkadaşım Fehmi Şenok’un beni teşvik ederek bir sualtı fotoğraf makinası aldırmasına kadar sürdü. 1992 yılı bu açıdan benim için bir milat sayılabilir. Fehmi’nin katkısı bununla da kalmadı. Beni teşvik etmeye devam ederek Deniz Magazin dergisinde makale ve fotoğraf çalışmalarımın yayınlanmasını sağladı. Böylece yavaş yavaş profesyonel fotoğrafçılık ve belgesel yapımcılığı çalışmalarının ilk adımları atılmış oldu. Geçen zaman içinde Skylife, Sualtı Dünyası gibi dergilerde de yazı ve fotoğraflarım yayınlandı. Sualtı yaşamımda bir başka mihenk taşı da 2001 yılında Atlas Dergisi için çalışmalar yapmaya başlamam olmuştur.



Geçen on bir yıllık süre içinde onlarca heyecanlı projeye imza attım. Hala da bu projeler son hız sürüyor.



Ö.Y. Sualtı fotoğrafçıları arasında tatlı suyu en çok seven sanatçılardan birisin. Denizlerden çok farklı mı göl ve nehirler?



A.E.K. Beni çok meraklı bir kişi olarak tanımlayabilirsiniz. On beş yıl önce başladı tatlı suya olan merakım. İlk olarak Abant Gölü’nde daldım. Gölün dibinden gökyüzüne doğru bakıldığında nilüferlerin olağanüstü görüntüsü beni büyülemişti. Ardından Gökova’da Azmak Deresi’nin berraklığı ve gizemli florası takip etti bunu.



Tatlı sular elbette denizlerden çok farklı. Suyun tatlı olması onu oldukça kırılgan yapıyor.



Tatlı suyu tanımak doğaya daha fazla saygı ve özen göstermenizi sağlıyor. Flora ve faunası da denizlerden çok farklı. Bir defa renk zenginliği açısından denizler daha zengin.



Mercanlar tatlı sularda yaşamıyor. Bunun yanında nilüferler ve diğer tatlı su bitkileri arasında olağanüstü bir yaşam hüküm sürüyor.



Ö.Y. Sanıyorum son dönemde özel ilgi alanın mağaralar. Bize biraz bu farklı projelerinden söz eder misin?



A.E.K. On yıl kadar önce mağaralar ile ilgilenmeye başladım. Üniversite yıllarında mağaracılık yapmış olan arkadaşım Aslan Mutaf’ın desteği ile mağaracılığı öğrendim. ODTÜ-SAT MADAG, Aspeg, Bümad ve Obruk gibi mağara araştırma gruplarında yer aldım. Halen Obruk Mağara Araştırma Grubu ve Bümad derneği bünyesinde mağara araştırma çalışmalarını sürdürüyorum. Genellikle mağara araştırma grupları Türkiye’nin belirli bir bölgesine veya spesifik bir konuya odaklanıp projeler geliştiriyorlar, tek başına dalış yapılamıyor.



Ö.Y. Tatlı su ve mağaralarda dalmak isteyen arkadaşlara tavsiyelerin var mı?



A.E.K. Türkiye’de bulunan tatlı sulara dalış yapmak için öncelikle o bölgenin SIT alanı olup olmadığının araştırılması gerekir. Ne olursa olsun mutlaka yerel otoritelerin yazılı olarak bilgilendirilmesi gerekir. Zira yerel halkın inandığı rivayetlere göre her gölün dibinde en az on ton altın saklıdır. Bu durumda da siz dalış yaptığınızda otomatikman defineci damgasını yersiniz. Bu nedenle dalış öncesi bölgenin kolluk kuvvetleri ile ilişki içinde olmanız gerekir. Denizlere oranla tatlı sular daha bulanıktır. Bu nedenle görüntüleme yapabilmek için öncelikle su kaynaklarının bulunduğu bölgeler seçilmelidir. Bir de genellikle tatlı sular soğuktur. Su yüzeyi ne kadar sıcak olursa olsun birkaç metre derine indiğinizde su sıcaklığı kısa bir süre içinde on derecenin altına düşebilir. Bu nedenle en az 5mm kalınlığında başlıklı dalış elbisesi giyilmesi gerekir.



Mağaralara gelince, öncelikle bir mağara araştırma derneği veya kuruluşuna üye olup mağaracılığı öğrenmek gerekir. Belirli bir seviyeye gelindiğinde de mağara dalış eğitimi almak gerekir. Formal bir mağara dalış eğitimi almadan mağaralarda dalış yapmak ölüme davetiye çıkartmak demektir. Zira mağara dalışları açık deniz dalış ekipmanları ile yapılmaz. Mağara dalışının kendine özgü kuralları ve uygulamaları vardır. Maalesef bazı mağara araştırma grupları bile bunu hiçe sayarak temel mağara dalış eğitimi almadan mağaralarda dalış yaparak hayatlarını riske atıyorlar.



Ö.Y. Filmli kameralardan sonu belli olmayan dijitale geçiş. Nereye gidiyor fotoğrafçılık sanatı, daha mı zevkli?



A.E.K. Fotoğraf çekmeye kimsayal film döneminde başlamış olmam içinde bulunduğumuz sayısal fotoğraf makineleri döneminde benim daha verimli ve etkin fotoğraf çekmemi sağlıyor. Sayısal sistemlere geçiş çıtayı yükseltti. Eskiden yapamadıklarınız bugün nerede ise çocuk oyuncağı gibi oldu. Yüksek asa ile karanlık derinlerdeki batıklar günümüzde artık kolayca görüntülenmeye başladı. Yüksek çözünürlük ise objelerin mikro ayrıntılarını daha yakından çekmemizi sağladı.



Teknolojinin yakında neler sunacağını bilemiyorum. Ancak sanırım beş sene içinde üç boyutlu çekimler yaygın bir hale gelebilir. Bu da bakış açımızı yeni bir boyuta taşıyacaktır. Benim jenerasyonum oldukça durağan bir görüntüleme dönemi yaşadı.



Oysa günümüzde bir fotoğraf çok kısa süre içinde tüketilip unutuluyor. Eskiden ayda iki kez sinemaya gidilirken şimdi günde bir dvd seyrediliyor. Bu daha ne kadar hızlanacak?



Doğa ile ilgili belgeselleri artık altı yaşındaki çocuklar seyrediyor. Onları yetişkin olduklarında neyi seyretmek tatmin edecek? Bilemiyorum ve ben de çok merak ediyorum.



Ö.Y. Yeni projeler var mı, hedeflerin neler?



A.E.K. Yeni projelerim elbette var. En büyük hedefim Türkiye’nin tatlı sularının tamamını görüntüleyebilmek. Kendi bakış açımı yansıtarak ortaya güzel eserler çıkartmak.




Yıllar önce çok zevkli bir geziye ve birçok yarışmaya birlikte katıldığımız Ali Ethem ile umarım yine birlikte bir dalış turuna katılırız. Yurtiçi ve yurtdışında kazandığı ödüller, birbirinden özel projeleri, sualtı camiasına kazandırdığı renkler ve bitmez tükenmez enerjisi için hocamızı kutluyor, başarılarının devamını diliyor ve birbirinden güzel fotoğraflarıyla sizleri baş başa bırakıyorum. Sağlıcakla kalın…



Ömer YOLAÇ





















Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ömer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem KeskinÖmer Yolaç ; Sualtına Yolculuk : Bir Sualtı Kaşifi, Ali Ethem Keskin

Amer Kapetanovic : Türkiye’den Portreler


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



TÜRKİYE’DEN PORTRELER


PORTRAITS of TURKEY


Amer Kapetanovic




“Türkiye’ den Portreler”, 2009 yılında Türkiye’ ye doğru batıda İstanbul’dan, doğuda Doğubeyazıt ve oradan da güneyde Nevşehir’e yapmış olduğum bir aylık seyahatin sonunda oluşturulmuş bir kolleksiyondan ibarettir. Sıradan insanları kendi doğal yaşantıları içinde gösterir; işçiler, emekliler, okul-çocukları ve günümüz Türk toplumunu oluşturan diğer bireyler. Hayatı, çeşitli küresel trendlerin ikazlarından ve alışkanlıklarından hala bağımsız ama gerçek insan duygusuyla dolu ve insanlar arası iletişimin olduğu bir hayatı anlatır. Benzer iletişim uzun zaman önce “modern” batı toplumlarında vardı.



Şimdiye kadar Türkiye’ yi tam sekiz kez ziyaret ettim. İlki on yıl önceydi. Gözle görülür değişimler var ama Türkiye’nin büyüsü hiç bir zaman kaybolmadı ve hala orada, keşfedilmeyi bekliyor. Yinede beni İstanbul’ a bağlayan şey bundan daha kişisel bir şeydir. 2003’ deki ziyaretim sırasında ilk sayısal kameramı aldım ve sadece gece çekimlerini de içeren şehir fotoğrafları çektim. Maksimum pozlaması iki saniyeydi ve bu bana çok sınırlı geldi. Sarejevo’ya döndüğümde kameramı sattım ve fotoğrafçılığın teknik kurallarını öğrenmek üzere tüm manuel kontrollerin yapılabildiği daha profesyonel bir kamera aldım. Boş zamanımın her dakikasını keşfetmeye ve öğrenmeye harcadığım fotoğrafçılığa karşı çok ilgim vardı. Ona tutkuyla bağlanacağım ve onun bir gün mesleğim olabileceği hiç aklıma gelmemişti.



Türkiye’de Bosnalı olmak bir ödül. İnsanlar basitçe nereli olduğunuzdan hoşlanıyor. Şaşırtıcı! En azından fotoğraflarını çektiğim insanlarla iletişim kurabilmek için bazı Türkçe sözcükler öğrendim. Uygun bir diyalog kuramasaydık daha fazla sözcüğe ihtiyacımız olmazdı. Bu insanlar bana yaşamlarının çok küçük bir anını verdi ve ben o anı çok samimi bir şekilde yakalamaya çalıştım. Bu seride ağırlıklı olan çevresel portreleri tercih etmeme rağmen bazı çok ilgi çekici insanların yakın-çekim görüntülerini aldım.



İki kez FSK ve AFSAD üyesi arkadaşlarımın daveti üzerine Ankara’da bulundum ve beşinci Ankara Fotoğraf Günleri’ nde yer aldım.



“Türkiye’den Portreler” serisine ek olarak Türkiye’ de gerçekleştirdiğim üç proje daha var: «İstanbul: Zamansız Şehir», «Yitik Komşular» ve «İstanbul 2012». Tümü kişisel web sitemden izlenebilir. – www.amerka.ba



Türkiye’ ye gelecekte birçok kez daha geleceğime inanıyorum çünkü onun yüzeyine sadece bir çizik atmış gibi hissediyorum. Her zaman – güzel insanlar, şaşırtıcı ve coşku dolu yaşam ve bilhassa Bosnalı bir fotoğrafçının tutkusu – gibi sunacağı birçok şeye sahip”¦




“Portraits of Turkey” is a collection which is a result of one-month travel through Turkey in 2009, from Istanbul on the west, Dogubeyazit on the east to Nevsehir on the south. It shows ordinary people in their environments; workers, pensioners, schoolchildren and all others that make today’s Turkish society. It shows life, still free of habits and caveats of various globalization trends, but life full of true human emotions and contact between people. The same contact that has been lost long time ago was in “modern” west societies.



I have visited Turkey eight times so far, first time a decade ago. The changes are visible but I believe that Turkey’s charm has never changed and it is still there, waiting to be explored. Yet, what connects me to Istanbul is way more personal than that. In 2003 while visiting it, I have bought my first digital camera and just photographed the city, including some night shots. Maximum exposure was two seconds so I found it very limited. Upon my return to Sarajevo I sold the camera and bought a prosumer grade camera which had all the manual controls I needed to learn technical aspects of photography. I was so interested in photography that I spent every minute of my free time exploring and learning. I had no idea that I will fall in love with it so much and that one day it will be my profession.



Being Bosnian in Turkey is always a reward. People simply like you for where you come from. Amazing! I have learned some expressions in Turkish so I could have at least very basic communication with people I photograph. Even we couldn’t get into a proper conversation we didn’t need much words. Those people have given me a tiny moment of their lives and I tried to capture it in the most honest way. Although I prefer environmental portraits which make majority of this series, I have photographed close-ups of some most interesting people.



Twice I was in Ankara, invited by my friends from FSK and AFSAD and took part in joint photographic exhibition during 5th of Ankara Photography Days.



Besides “Portraits of Turkey” series, I have another three projects I did in Turkey: «Istanbul: The Timeless City», «Forgotten Neighborhoods» and «Istanbul 2012». All of them can be seen at my web site – www.amerka.ba



I believe I would keep returning to Turkey many times in future because I feel like just scratching the surface of it. It has always a lot to offer – great people, amazing and vibrant life and most of all – love for Bosnian photographer”¦

Sunum ve Çeviri (presentation and translation) : Hasan SÖNMEZ



































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Amer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den PortrelerAmer Kapetanovic : Türkiye'den Portreler

Hülya Yeltepe Ercan : Toplumsal Belgeci Fotoğraf ve Fikret Otyam Örneği




Toplumsal Belgeci Fotoğraf ve Fikret Otyam Örneği



Dr. Merter Oral




2005 yılında ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Dr. Merter Oral usta fotoğrafçımız Fikret Otyam’ın hayatından yola çıkarak yazdığı “Toplumsal Belgeci Fotoğraf ve Fikret Otyam Örneği” adlı yüksek lisans tezi, öğrencisi Uğur Günay’ın vesilesi ile Espas Yayınları tarafından herkesin ulaşabilmesi için kitap haline getirilmiş.



Yüksek lisans tezi olma özelliği taşıyan kitap, amacına uygun olarak belgeci fotoğraf, toplumsal belgeci fotoğraf, fotoğraf ve gerçeklik gibi temel kavramları tanımlamakla işe başlıyor.



“Amacı önemli bir şeyi iletmek olan bir fotoğrafçının, izleyici tarafından anlaşılacak şekilde, gerçek dünyayı belgelemesi (s.24)” olarak tanımlanan belgeci fotoğraf ve kısa tarihi ile başlayan ilk bölümde asıl mesleği avukatlık olan dört asistanla 1855 yılında Kırım Savaşını belgelemek için yola çıkan Roger Fenton’un savaşı belgeleyen ilk fotoğrafçı olduğunu öğreniyoruz. Fenton’un dikkatlice sansürlenmiş Kırım Savaşı fotoğraflarının aksine 1861’de yirmi asistanla çalışan ve Amerikan İç Savaşı’nı belgeleyen Mathew Brady’nin fotoğraflarının savaşın tüm dehşetini taşıdığını görüyoruz. Fotoğrafın tarih sahnesini belgelemek için kullanıldığı ilginç örneklerden bir diğeri de 1871 Paris Komün örneği olarak çıkıyor karşımıza. Barikatlarda yüzlerce fotoğrafın çekilmesine izin veren komüncüler ne yazık ki komün düştükten sonra bu fotoğrafların polis tarafından kendilerinin tespit edilmesine engel olamıyorlar.



Bu kısa tarihçeden sonra mimari fotoğrafçılık, aile fotoğrafçılığı, fotojurnalizm, doğa belgeselleri ve toplumsal belgeci fotoğraf gibi geniş bir yelpazede ele alınabilecek olan belgesel fotoğrafçılık yaklaşımları arasından toplumsal belgeci fotoğrafın tanımlanmasıyla devam ediyor kitap.



Toplumsal belgeci fotoğraf, toplumsal belgeci fotoğrafın ne olmadığından ve belgeci fotoğrafla aralarındaki farklılıklardan yola çıkılarak tanımlanmaya çalışılıyor. Ana konusu insan olan toplumsal belgeci fotoğraf, sadece ele aldığı konular itibari ile değil ayrıca bu konuları ele alış yöntemleriyle de belgeci fotoğraftan ayrılıyor.



“Kimi zaman haber fotoğrafı niteliği taşımakla birlikte toplumsal belgeci fotoğraf, haber fotoğrafı değildir. (s.32)” ifadesi haber fotoğrafı ve toplumsal belgeci fotoğraf arasındaki ince ayrıma vurgu yapıyor. Eugene Smith’in, onları anlamak ve tanımak için uzun süre köylülerle birlikte yaşarak ortaya çıkardığı “İspanyol Köyü” çalışması, sanırım bu ayrımı anlatmak için verilebilecek en güzel bir örnek. Çalışmayı oluşturan fotoğrafların bir iletiye sahip olmaları sebebiyle haber fotoğrafı olma niteliği taşımalarına rağmen hem teknik hem de içerik ve amacı sebebiyle haber fotoğraflarından farklı değerler taşıyor olması bu ince ayrımı çok güzel açıklıyor.



Toplumsal belgeci fotoğraf, çoğu kez herhangi bir alt yazıya ihtiyaç duymadan işlevini yerine getiren şok fotoğraflarından ayrılıyor. Her şok fotoğrafı da toplumsal belgeci fotoğraf olarak görülmüyor çünkü konusu trafik kazasında parçalanmış bir insan bedeni olan fotoğraflar toplumsal belgeci fotoğraf anlayışından farklı mesajlar taşımaktadır.



“Toplumsal belgeci fotoğrafın temel işlevi, mevcut toplumsal sorunların aktarılması, bu sorunlar konusunda bilinç yaratılması ve en nihayet bu sorunların ortadan kaldırılması yolunda toplumun harekete geçirilmesi olduğuna göre, bu fotoğrafların harekete geçirilmesi amaçlanan geniş yığınlara aktarılması yani çok sayıda üretilmesi gerekir. (s38)” Bu üretim ve dağıtım işlevinin support olarak, önemli mesajları büyük kitlelere taşıma özelliğine sahip gazete ve dergiler olarak görülüyor. Ayrıca bunlara ek olarak sergiler ve saydam gösterileri de sayılabilir. Toplumsal belgeci fotoğraf, yayınlanış tarzı ve yayınlandığı support sayesinde istenen etkinliğe kavuşur.



Toplumsal belgeci fotoğrafta support’un önemi ve gelişimini anlatan bu bölümde oldukça enteresan bir dipnot çarpıyor göze: “Yüzyılın başında fotoğrafçı olabilmek için güçlü bir vücut yeterliydi. Fotoğrafçılardan tek istenen net bir görüntü olduğundan hiçbir entelektüel birikime sahip olmayan, anca hantal ve ağır kameraları taşıyabilecek kişiler arasından seçilirdi fotoğrafçılar. Bu yüzden de gazete fotoğrafçıları saygın bir meslek grubu olarak görülmezdi.(s.41)”



Belgesel fotoğrafın tarihi gelişimin örneklerle verildiği ikinci bölüm, ilk toplumsal belgeci Jacobs A. Riis ile başlıyor. Pittsburg kentinde işçilerin yaşamlarının, konut, çalışma koşulları, eğitim ve sağlık gibi boyutlarının portresini çıkardığı “Pittsburg Araştırması” olarak bilinen üç aylık araştırması ile tanınan Lewis W. Hine toplumsal belgeci fotoğrafçılığın önemli örnek figürlerinden birisi. Hine, bu çalışmadan üç yıl sonra çektiği, ABD’de çok kötü şartlar altında yaşları 14-15’i geçmeyen okulda olması gerekirken bir kömür madeninde çalışan çocuk işçi fotoğrafları, belli yaşlardaki çocuk işçileri korumaya yönelik bir çocuk-emeği kanunu çıkarılmasında etkili olur.



17 yaşında Hine’nin götürdüğü bir fotoğraf sergisinden etkilenerek, fotoğraf çalışmaya karar veren yüzyılın tartışmasız en büyük toplumsal belgeci fotoğrafçılardan Paul Strand, sanatçı olarak salt dünyayı yansıtmanın yetersiz olduğunu düşünerek, dünyayı daha iyi bir dünya yapma anlayışına sahip çıkanlardandır. Bir diğer ünlü toplumsal belgeci olan Eugene Smith, fotoğrafı olayları saptamak için kullanırken, saptadığı olayların özünü de kavramaya çalışmıştır. Ünlü “İspanyol Köyü” adlı çalışması Life dergisinin 9 Nisan 1951 tarihli sayısında 17 fotoğrafla yayınlanan Smith, ünlü bir dergi için İkinci Dünya Savaşı’nı da görüntülemiştir. Smith, savaş fotoğraflarına ilişkin olarak şöyle der: “Fotoğraflarım salt bir olgunun saptanması değil, fakat bir savaş suçlamasıdır. Ve fotoğraflarım bu kötü ve caniyane aptallığın yeniden başlamasını önleyecek sağduyuya güçlü bir duygusal ayraç olabilir. (s.81)”



Üçüncü ve son bölümde fotoğrafın toplumsal amaçlar doğrultusunda kullanımı konusunda en yetkin örnekleri veren fotoğrafçılarımızdan olan Fikret Otyam’ın hayat hikayesi, gazetecilik, öyküsü, fotoğrafa bakışı ve toplumsal ortam konularını ele alıyor.



Dünya, Ulus ve Cumhuriyet gibi gazetelerde foto muhabirliği yapan Fikret Otyam, yaptığı röportajlarla ve açtığı sergilerle 50’li yıllara damgasını vurmuş toplumsal belgeci fotoğrafçılarımızdan birisidir. Kendisi gibi sanatçı olan eşi Filiz Otyam’la birlikte yurtiçi ve yurtdışında birçok sergiye imza atan Otyam 1953 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Yüksek Resim bölümü, Bedri Rahmi Eyüpoğlu Atölyesi’nden mezun olur.



1950 yılında aldığı Ferrania marka bir fotoğraf makinesi ile foto muhabirliğe başlayan Otyam, mezun olduktan sonra Dünya gazetesine girer ve Anadolu’ya gider. Anadolu’da çektiği fotoğraflar ve hazırladığı röportajlar gazetede yayınlandığında büyük ses getirir. 1956 yılında Ulus, sekiz yıl sonrada Cumhuriyet gazetesine girer.



Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki yaşam koşulları ve insanların içinde bulunduğu ortamı belgeleyen fotoğrafları çığır açar. 1966’da Gide Gide adlı foto röportajları yayınlanır ve sergileri açılır. Daha sonra bu röportaj serileri Topraksızlar, Gide Gide, Ha Bu Diyar, Harran ve Irıp, Ey Samandağ Samandağ adlı kitaplar olarak yayınlanır, Anadolu insanının yaşamını belgelediği fotoğrafları da “Gide Gide” başlığı altında, “Memleketimden İnsan Manzaraları” ve “Anadolu 63” adlı sergilemelerle tanıtılır.



Fotoğrafı toplumsal sorunları belgeleme ve bu sorunlara dikkat çekme amaçlı kullanan Otyam, fotoğrafın faydalı olması ve işe yaraması gerektiğini savunmuş, kendi çalışmalarıyla da bunu en iyi şekilde başarmıştır. Beritan Aşireti’nin göçebelikten kurtulup yerleşik yaşama geçmesi onun yazıları ve fotoğrafları ile bıkıp usanmadan bu konuyu gündemde tutma çabası sonucunda olmuştur. Onu tanıklığıyla belgelenmiş pek çok konu çözüme kavuşmuştur. Güneydoğu Anadolu Projesi’nin temelinde de yine Otyam’ın yıllarca bölgeye yaptığı ziyaretlerinde belgelediği sorunları, fotoğraf ve röportajlarında anlatmasının etkisi çok büyüktür.



“GAP Projesi’nin mimarı Süleyman Demirel ile 1950’li yıllarda karşılaştıklarında Demirel, Otyam’ın bu sorunlara dikkat çektiği kitaplarının başucu kitapları olduğunu kaydeder. (s.128)”



Kitabın sonunda Dr. Merter Oral’ın usta fotoğrafçı ile 1996 yılında Gazipaşa’da gerçekleştirdiği bir söyleşi yer almaktadır. Usta fotoğrafçımızın kendi ağzından hayat hikayesini merak eden okurların, çok önemli bir kaynak olma özelliği taşıyan bu söyleşiyi keyifle okuyacağına eminim. İtiraf edeyim ben kitaba önce bu söyleşiyi okuyarak başladım.



Hülya Yeltepe ERCAN






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hülya Yeltepe Ercan : Toplumsal Belgeci Fotoğraf ve Fikret Otyam ÖrneğiHülya Yeltepe Ercan : Toplumsal Belgeci Fotoğraf ve Fikret Otyam Örneği

Michel Lagarde : Dramagrafiler




DRAMAGRAFİLER


Michel Lagarde





İlk fotoğraf makinem bir Ricoh idi. Yirmi yaşıma basmak üzereydim. Her ne kadar basit bir fotoğraf makinesiyse de hiç de öyle değildi, ufak bir karanlık odam, Durst marka agrandizörün, kaplarım vs”¦ vardı. 2-3 sene fotoğraf çektim ve sonra bıraktım. Bilgisayar ile tanıştıktan sonra yeniden başladım. O arada bir sürü şey yaptım; resim, heykel, mobilya”¦ Bugün yaptığım iş o gün yaptıklarımın devamıdır. Dramografi resim, çizim, komedi, dekor gibi tüm yaptıklarımın bileşkesidir.




Artık resim yapmasam da çocukluğumda çok çizdim ve resmettim. Klasik resmi olağanüstü buluyorum; kompozisyonlarına ışık vermek için bir bilgisayar ekranının ışığına ihtiyaçları yoktu. Nasıl yaptıklarını izah edemiyorum ama sonuçlar olağanüstüydü. Flaman ressamların manzara resimlerini, Georges de La Tour ya da Rembrandt’ın o aydınlık – karanlığını gördüğümde yapışıp kalıyorum. Nihayetinde şimdi yaptığım bu fotoğraflar, benim için resim. Aynı ruh hali ve iş aşamaları”¦




Tam net bir fotoğraf elde etmek ve bunu makete yerleştirebilmek için tüm öğelerin farklı alan derinlikleri ile yüzlerce fotoğrafını çekmek zorundayım. Farklı noktalarda mukayese ederek ve birbiri ile karşılaştırarak nihayetinde kusursuz net bir nesne elde ediyorum. Final fotoğraf üstünde kalan kilişe sayısı rahatlıkla yüzden fazla oluyor”¦ Ama bir fotoğraf için kullandığım toplam kilişe sayısı yaklaşık 300-400 adet.




Yoktan bir görüntü yaratıyorum, dekoru hazır ve gözünün önünde olan ve sadece onu fotoğrafladığın klasik fotoğraf ile ilgisi yok. Yaptığım tam anlamıyla tam tersi. Dekoru yeniden türeterek inşa etmek. Haliyle her fotoğrafım yaklaşık 20-30 günlük bir çalışma gerektiriyor.




Yapıyorum, bozuyorum, pek çok kez”¦ Bazen başlangıç projemden saparsam 10-12 günlük çalışmayı çöpe atabiliyorum. Nihayetinde elbette büyük bir kayıp değil ama, bir fikri hissedebilmek için derinlemesine çalışmak, bunu görüntü haline getirmek ve şekillendirmek zorundayım.




Yarım bıraktıklarım da çok”¦ Bu kitabı hazırlarken yarım bıraktıklarımın sayısının neredeyse ürettiklerimin dörtte biri (çeyreği) kadar olduğunu görünce çok şaşırdım.




Aslında benim görüntü çalışmalarım genelde dekor ile başlar. Bir bütün tabii, ama, hala her karakterin bir dekoru var… Karakter tek başına değil. Sonuçta, söylemek istediğim şeye göre sahneyi doğaçlıyorum, benim için, tıpkı tiyatro gibi, dekor sonsuz üssü bir karakter. Bu bir dekorasyon değil, ben bir dekor yaratıyorum, aynı şey değil. Dekor burada “elimizdeki nesnelerle sahnede belli bir zamanın hikayesini anlatıyoruz” demek için burada değil… Yapmaya çalıştığım dekorun anlattığı hikayenin karakteri güçlendirmesi. Fikir budur. Bazen daha fazla veya daha az belirgindir, ancak her zaman aklımda mevcuttur.




Dekoratörlük mesleğini, 35 yaşına kadar -on yıldan fazla- birlikte olduğum bir tiyatro grubunda öğrendim. Tiyatro dekoratörlüğünü ve komedyenliği orada öğrendim… Ben süslemeler yapmak ve bir komedyen olduğunu öğrendiğim yerdir. Grup dağılınca bir daha komedyenlik yapmadım ama hayatımı dekoratörlük yaparak idame ettirdim.




Her hal ve durumda, yaşlanmış, yaşamış nesneleri severim. Yakın çağ nesnelerini de, yeni nesnelere asla tahammülüm yok. Mesela ayağıma yeni bir çift pabuç giymekten nefret ederim. Bu yüzden ben büyük bir eskiciyim. Tüm hafta sonlarım ikinci el eşya satan dükkanlarda geçer, Zaten kullandığım tüm nesneleri de oralardan aldım. Şanslıyım ki mekanım çok büyük.




Çok uysalım, dört gün boyunca fotoğraf çekebilir, yeniden başlamam gerekirse, yine yeniden başlayabilirim. Ama birini fotoğrafıma alıyorsam ve bu yürümezse bundan utanç duyuyorum. Çok da yorucu oluyor. Birçok parça halinde alıyorum ve bu zaman olarak bazen çok uzun sürebiliyor. Neyse ki zamanla pek çok ufak tefek hile öğrendim.


Michel Lagarde



Makinemin önünde, elimde deklanşör kablosu, doğru pozisyonu bir defada yakalamayı başarıyorum, bir kez bunu yakaladığımda, bu fotoğrafı referans olarak saklıyorum. Bu arayış yaklaşık bir günlük bir çalışmayı oluşturuyor. Bazı karakterler için 4-5 güne kadar uzadığı oluyor. Sonunda seçtiğim pozisyona konsantre oluyor, önce bedeni ve sonra da en iyi ifadeyi yakalayabilmek için kafayı çalışıyorum.


Komedyen tarafım burada devreye giriyor, resmen kendime gülümseyebilmek için şiddet uyguluyorum, Gerçekmiş gibi görünmesi için fazlası ile çaba gösteriyorum. Oyunu içselleştirmemek gerekir. Bu tiyatro, sinema –ki çok sevdiğim- bazen sonuçları traji komik bir hale getirebiliyor. Bu yüzden karakterlerle çoğu zaman dalga geçiyorum, onlara şefkatli davranmıyorum. İnsanlar bana, fotoğraf için yardımcı olmak istediklerini ifade ettiklerinde, “yok, yok aman, etmeyin daha iyi” diyorum… Triplerimde yapayalnız olmalıyım ve olabildiğince de




Bana bu görüntüler nereden geliyor bilmiyorum… Bu daha çok çocuklukla bağlantılı. Örneğin sirk ya da karnaval dünyası, tüm bunlar çocukluğuma kadar geri gider. Köy meydanına çok yakın bir yerde otururduk ve ben sirke sırf kuruluşunu görmek için gitmeyi severdim, gösterileri izlemek için değil. Bunu hiç bir zaman canım çekmedi. Ama buna karşın otağın kuruluşunu izlemeye bayılırdım. Bu, daha o zamanlardaki dekoratör ve tasarımcı yanımın göstergesiydi. Kulislere bayılırdım. Direklerin, tuvallerin süslenişini izlemeye bayılırdım, en iyisi kamyonlar gelmeden önce orada olmaktı. Bütün günümü çadır sirkinin kuruluşunu izlemek için kasabanın meydanında geçirirdim.




Küçükken, aslında tüm çocuklar gibi, hikayeler uydurur ve sirk yapardım, annemin verdiği bir çarşaf çadırım, marangoz olan babamın verdiği tahta parçaları da direklerim olurdu. Çadırı avlumuza kurar, sonra da söker kamyonlara eşyaları doldurur, avluda tur attırır yine aynı yere gelir yeniden kurardım. Burası avlunun beton olmayan benim de çadırı kurmak için çivileri batırabileceğim tek toprak alandı… Ben burada günlerimi geçirirdim. Sirk gerçekten tek başına oynanan bir oyundu, arkadaşlarımla sirk oynamazdım. Onlarla futbol oynardım. Sirk sadece benim oyunumdu.





Düşündüğümde trajikomediye olan ilgim de çocukluğuma kadar geri gidiyor… Güçlü karakterleri seviyorum, bu kez Chaplin ve Buster Keaton’ u düşünüyorum. Ben çocukken TV’de çizgi filmler vardı. İlk Walt Disney, ilk Mickey ve Şarlo ile Keaton’ un sessiz filmleri, kısa hikayeler. Bunlarla beslendim. Ben büyüdüm ve onlar kesinlikle, benimle kaldı… Sonra, bazı tercihler yaptık, bir kısmı süngerle silinir gibi gitti. Nedenini bilmiyoruz, tercihlerimiz oldu… Herkesin ayrı bir dünyası var!



Hazırlayan : Berna GÜNERİ


Çeviri : Faika Berat TAŞKIRAN




Not: ANKAMA Yayınevince 2011 yılında yayınlanan « Dramagrafi » kitabı üzerine Laurent Bramardi röportajından alıntılardır.








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Michel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : DramagrafilerMichel Lagarde : Dramagrafiler

Hasan Yaşar : İçimizdeki Renkler




İÇİMİZDEKİ RENKLER


Hasan Yaşar




Neden ben bu kadar yalnızım? Neden etrafımda kimse yok? Neden herkes üzerime üzerime geliyor? Her gün kendimiz veya etrafımızdaki onlarca kişinin sorduğu bu sorular aslında ruhsal bir problemin habercisi. Bu durumun daha ileri evresi ise derin ruhsal çöküntüler ve her gün yazılı ve görsel medyada çarşaf çarşaf haberi yapılan acı olaylar”¦






Etrafımızdakiler bu tip problemlerle boğuşup gitgide çevresinden uzaklaşırken, kendi başlarına bu girdabın içinde kaybolurken bizler onlar için ne yapıyoruz? Onların kopuşunu görmemezlikten gelip, onlar yokmuş gibi davranmak ne kadar doğru? Başka bir ifade ile bilgisayarımızda karşılaştığımız bir sorunda yaptığımız gibi YOKSAY tuşuna tıklamak kadar basit bir durum mu bu? İşin gerçeği yok saydığımız bu toplumsal problemin asla yok olmadığı, günümüz toplumunda bu problemlerin çığ gibi büyüyerek çözümü daha da zorlaşan bir hal aldığıdır.














İşte bu toplumsal yaraya bir derece deva olması amacıyla Toplum Ruh Sağlığı Merkezlerinde çözüm yolunda önemli adımlar atılıyor.




Ruhsal problemleri nedeniyle toplumdan kopuş yaşayan insanlarımızı yeniden topluma kazandırmak amacıyla, bir yanda tedavileri konusunda uzman kişiler tarafından yapılırken, bir yandan da yeteneklerine uygun uğraşlar edinmelerine yardımcı olmaya çalışılıyor.







Bu merkezlerde hem toplumla kaynaşan, hem de yeni bir şeyler üretmenin verdiği güven ve mutlulukla, başlangıçta ürkek ve kuşkulu bakışlarla çevresini süzen bu insanların gözlerindeki ışığı görmek ve sevinçlerini paylaşmanın hazzını yaşamanızı tavsiye ederim.









Hasan YAŞAR Hakkında



Tıbbi Sekreter,



Kütahya/Domaniç doğumlu, Konya Atatürk Sağlık Meslek Lisesi mezunu, Selçuk Üniversitesi Radyoloji bölümü ve Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimini bitirdi. 3 yıldır fotoğraf çekiyor. Fotoğraf Gösterileri ve Söyleşilerde bulundu, biri şahsi olmak üzere karma sergilerde yer aldı.



Sille Sanat Sarayı (SSS) ve UFSD (Uluslar Arası Fotoğraf Sanatı Derneği) üyesi.



Sergi ve Gösteriler



“Akşam Üstü Çoban Hikayesi”


KONFAD – 2010


“Kömürün Çocukları”


KONFAD – 2011


“Yıkıldık”


Sille Sanat Sarayı – Aralık 2011


“İçimizdeki Renkler”


Konya İl Halk Kütüphanesi - Mart 2012






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki RenklerHasan Yaşar : İçimizdeki Renkler