Kategori arşivi: KASIM 2010 SAYISI – NOVEMBER 2010 ISSUE

Kanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu Söyleşi


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Kanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex PİLCHİN ile Amerikan yerlileri (Kızılderililer) Konulu Söyleşi


“Amazon’un Kalbinde Bir Kizilderili Günü’




“Amerikan yerlileri tehlikeli ve güvenilmez olduğunu düşünür birçok insan. Tanıştığım birçok insan bu nedenlerden ötürü onları ziyaret etmekten korkar. Gerçek ise bundan aslında çok uzak, ziyaret ettiğim göçmenler oldukça sıcak kanlı ve misafirperverdi ve paylaşmaktan ötürü oldukça huzurlu ve mutlulardı.”



Söyleşi: İmren DOĞAN

Çeviri & sözlük & redaksiyon: Pınar DAĞ





İmren DOĞAN: Merhaba! Öncelikle bu işleri yapmaya nasıl karar verdiğinizle başlamak istiyorum”¦



Alex PİLCHİN: Güney Amerika’ya yolculuk etmeye karar verdiğimde hedeflerimden birisi Amerikan yerlileri (Kızılderililer)* ile karşılaşmak ve onların kültürlerini öğrenmekti. Bu kültüre ilişkin bazı şeyleri Kolombiya’da öğrendim ama Kolombiya’da karşılaştığım Amerikan yerlilerinin çoğunluğu, çoktan modernize olmuşlardı. Ama iki ay sonra, Amazon ormanlarının derinliklerinde yaşayan Yerli Amerikan göçmenlerinin olduğunu öğrendim ve rüyamı gerçekleştirmeye, onlarla tanışmaya karar verdim. Benim öncelikli hedefim onların kültürlerini öğrenmek ve onların yaşam tarzlarına yönelik tecrübe edinmekti.



‘”¦İngilizce çeviri yapan birinin yardımı ile onlardan bir aileyi, çiftliklerine gidip kültürlerini öğrenmek için ikna etmiştim. Aynı günün öğlen saatlerinde, bir botla uzaktaki kasabaya doğru yol almıştık. Yolculuk iki gün sürmüştü”¦’



İmren DOĞAN: Anlıyorum”¦ Peki sizi kabul etmeleri zor oldu mu?



Alex PİLCHİN: Her şey çok çabuk gelişti ve mucize gibiydi tam olarak nasıl geliştiğini ve bunu nasıl açıklayabileceğimi bilemiyorum. Amazon’da, Yerli Amerikalıların yaşadığını öğrendiğim kasabaya varmıştım. Benim planım FUNAI devleti* ile konuşmaktı Brezilya’da ve bölgedeki yaşayan Yerli Amerikan halklarından birini ziyaret etmekti. Bir şekilde birkaç Yerli Amerikalı ile buluşmuş İngilizce çeviri yapan birinin yardımı ile onlardan bir aileyi, çiftliklerine gidip kültürlerini öğrenmek için ikna etmiştim. Aynı günün öğlen saatlerinde, bir botla uzaktaki kasabaya doğru yol almıştık. Yolculuk iki gün sürdü. Vardıktan sonra, meskenlerinde bir süre konaklamak için izin istedim. Kasabanın merkezine toplanan yaşlı bir grubun önünde konuşmam ve onlara açıklama yapmam gerekiyordu; kimdim ve ne istiyordum. Sonunda beni kabul ettiler. Ayrıldığımda ise ironik bir şekilde tekrar ne zaman geleceğimi sormuşlardı.





İmren DOĞAN:
Gözlemlediklerinizle , bildikleriniz arasında farklar var mıydı?



Alex PİLCHİN: Xikrin Kayapo göçmenleri* ile kalmaya gittiğimde onlar hakkında pek fazla şey bilmediğimi kabul edebilirim. Kültürleri, yaşamları ve tarihleri ile ilgili bir sürü şeyi aslında direk öğrenmiştim. Amerikan yerlilerin tehlikeli ve güvenilmez olduğunu düşünür birçok insan. Tanıştığım birçok insan bu nedenlerden ötürü onları ziyaret etmekten korkar. Gerçek ise bundan aslında çok uzak, ziyaret ettiğim göçmenler oldukça sıcakkanlı ve misafirperverdi ve paylaşmaktan ötürü oldukça huzurlu ve mutlulardı. İnançlarını kapsayan ve kültürlerine özgü öğrendiğim birkaç şey ise; kafalarının ortasını tıraş ederek gelecekte daha güzel olacaklarına olan inançları. Bir başka inanca göre ise; savaşçılar bedenlerini hayvan motifleri ile boyayarak, ( Yılan şekli mesela) o hayvanın özelliğini/niteliklerini almakta.



‘”¦Kasabanın merkezine toplanan yaşlı bir grubun önünde konuşmam gerekiyordu ve onlara açıklama yapmam gerekiyordu; kimdim ve ne istiyordum. Sonunda beni kabul ettiler.’





İmren DOĞAN: Birçok modern Amerikan yerlisi kabile/köy olduğundan ve sayılarının 70’e yakın olduğundan bahsetmişsiniz ve bunların Amerika & Kanada’da yerleşik olarak yaşadıklarına/tanındıklarına değinmişsiniz. Sizce, kültürünü sürdürmeyi başaramayan ve özgünlüğünü koruyamayan, modernleşmeye karşı koyamayıp, bu dönüşümü tam olarak nasıl yaşadığını fark edemeyen Yerli Amerikalılar da var mıdır?



Alex PİLCHİN: Amazonda da binlerce Amerikan yerlisi olduğundan eminim ve gözlemlediklerimden anlatabileceğim ise Güney Amerika’nın, Kızılderili gelenek ve göreneklerini, -Kuzey Amerika’ya kıyasla daha iyi korumayı başardıklarını belirtebilirim. 70 tane köyden bahsettiğimde, 70 köyün iki ya da üç kuşak bağını işaret etmiştim. Kayapo kabilesi* Brezilya’da ki en başarılı göçmenlerdir. Tarih boyunca birçok zafer kazanmışlardır.





‘”¦Genç Xikrin yerlilerinin hemen hemen hepsi mantar saç kesim yaparlar, kısadır ama birçok Kayapo yerlisinin saçları ise uzundur.’




İmren DOĞAN:
Bu kabilelerin arasında var olduğunu düşündüğünüz benzerlikler ve ayrılıklarla ilgili tartıştınız mı hiç?



Alex PİLCHİN: İki kuşağın aşiretlerini birçok kez ziyaret ettim ve Brezilya hükümeti tarafından hazırlanan etik eğitim sistemine yönelik bir toplantıya katılmıştım, bu nedenle farkları biraz biliyorum. Örneğin Genç Xikrin* yerlilerinin hemen hemen hepsi mantar saç kesim yaparlar, kısadır ama birçok Kayapo* yerlisinin saçları uzundur. Her iki grupta aynı yerel dili kullanırlar ve birçok benzer kültürel yanları vardır; bedenlerini boyamak, süs festivali düzenlemek ve dans gibi. Bazı farklar da var boyamalar ve giyimlere ilişkin. Mesela liderlerinin giysilerinde. Özellikle büyük toplantılarda; Kayapo lider karga tüyleri giyer. Diğer fark ise sosyal statülerine ilişkin; Kayapo yerlileri genelde tanınırlar, ünlüdürler, daha varlıklıdırlar ancak Xikrinliler daha çok geleneklerini sürdürmüşlerdir, örneğin geleneksel evlerde yaşamaktalar. Kayapo evlerinin bir kısmı çimentodur. Diğer taraftan Kayapo yerlisi hala Şamanizm* kültüründen ve doğal tedavi yöntemleri ile ilaç geleneklerini korumaktalar. Xikrin yerlisi Brezilya hükümetinin sağladığı batı meşgaleli ilaçları tercih etmekte.




İmren DOĞAN: Protestocu/aktivist ruhlu bir topluluk mu? Eğer öğleyse bu yapılarında, Kızılderili asimilasyonunun bir payı var mı sizce?



Alex PİLCHİN: Xingu nehri* boyunca birçok protestocu grup var. Tüm Amerikan yerlileri, belki de Belo Monte Hidroelektrik Barajı’nın* yapımı sürecinden de etkilenmiş olabilirler. Örneğin Matto Grosso şehrinde, bazı Kayapo yerlisi ana yolları kapatmış, setler koymuştu. Para şehrinde oldukça fazla protestolar var özellikle Amerikan yerlileri ve Altamira şehrinin yerleşik halkı tarafından yapılan; ve ayrıca düşünürsek bu durumdan sadece Amerikan yerlileri değil, orada yaşayan diğer halklarda etkilenecektir. Belo Monte barajında* taşmalar olmuş Altamira ve Victoria kasabaları etkilenmişti. Brezilya devleti bu projeye 1989 yılında başladığında, Kayapo lideri tarafından büyük bir protesto başlatılmış, ülkenin her yerinde yaşayan Amerikan yerlileri bir araya getirilmiş, binlerce kişi toplanmıştı ve Britanyalı müzisyen Sting*’de bu protestoya katılmış bu proje engellenmişti.




‘”¦kafalarının ortasını tıraş ederek gelecekte daha güzel olacaklarına olan inançları ve yine onların inançlarına göre; savaşçılar bedenlerini hayvan motifleri ile boyayarak, ( Yılan şekli mesela) o hayvanın özelliğini/niteliklerini alır.’





İmren DOĞAN: Kızılderili kendini doğadan ayrı değil, onun bir parçası olarak görür. “Doğa” diye bir sözcük de yok dağarcıklarında, sanki insanoğlu farklı bir şeyi anlatıyormuş gibi algılanıyor. Doğayı korumak yaşamlarını korumak anlamına mı geliyor?



Alex PİLCHİN: Aslında Kayapo ve Xikrin kabileleri için doğayı korumak, Belo Monte barajına karşı verdikleri yaşam mücadelesidir, doğa savaşı anlamına gelir bu. Hatırlayın, neredeyse tüm yemeklerini ormandan tüm içeceklerini nehirden sağlıyorlar. Nehir ve ormanın kuruması, su ve yiyeceğin tükenmesi anlamına gelir(Balık, vahşi havyalar gibi.). Çocuklarına bakmak zorundalar. Bu çevre şartlarında başka nasıl yaşayabilirler ki?



İmren DOĞAN: Bu olağanüstü ilişkiye tanık olmak nasıl bir duyguydu?



Alex PİLCHİN: Bu tarif edilmez bir durum. Doğa onlara enerji veriyor, onları güçlü kılıyor ve çevre konusunda bilinçli olmalarını sağlıyor. Böyle bir şeyi daha önce ömrümde görmemiştim. Terliklerle, ormanda ki patikalardan benden daha hızlı yürüyebiliyorlar, ben onları takip ediyorum, saatlerce durmaksızın koşabiliyorlar. Önsezileri çok güçlü ve bu olağanüstü. Ormanda seslerin ayrımına varabiliyorlar (örneğin ağaçta bir maymun olduğunu görmeden hissedebiliyorlar), tepede yavaşça sürünen yılanı algılayabiliyorlar ya da nehirdeki gemiyi benden çok önce fark edip duyabiliyorlar. Belirtmedim ancak sakinlik ve şiddetin olmadığı bir yerde büyümüş olmaları her şeyi tebessümle ifade etmelerini sağlıyor. Açıkçası biz 21.yüzyıl insanının onlardan öğreneceği çok şey var.



‘Brezilya devleti bu projeye 1989 yılında başladığında, Kayapo lideri tarafından büyük bir protesto başlatılmış, ülkenin her yerinde yaşayan Amerikan yerlileri bir araya getirilmiş, binlerce kişi toplanmıştı ve Britanyalı müzisyen Sting’de bu protestoya katılarak, – bu projenin engellenmesini sağlamıştı.‘





İmren DOĞAN: Vücutlarını boyama şekilleri oldukça ilginç. Ve genellikle doğadan motifler bunlar. Sanki doğadaki varlıklar kutsal sembollere dönüşmüş ve onları üzerlerinde taşımak istiyorlarmış gibi”¦ Biraz anlamlarından bahseder misin?



Alex PİLCHİN: Kayapo kabilesi, bedenlerini doğadaki motiflere boyuyor; yılan ya da kaplumbağa gibi hayvanlardan esinleniyorlar. Vücutlarına yaptıkları savaş boyası geleneksel olup yerli savaşçının, savaşa gitmeden önce yaptığı boyadır. Boyadıkları desendeki hayvana ait özelliklerle donatılacaklarına inanırlar, örneğin yılan gibi manidar bir cesarete ve sabra sahip olmak veya kaplumbağa’nın dingin beyni, gerilime direnci ve kızgınlığı gibi.




İmren DOĞAN: Ev içi yaşamlarına dışarıdan tanıklık etme konusuna sıcak bakmıyorlar anladığım kadarıyla. Mahrem mi sayıyorlar bunu?


Alex PİLCHİN: Sanırım tüm insanoğlunda olduğu gibi her şey güvene dayalı. Bir kez sizi tanıyıp güvenirlerse, sizinle iç dünyalarını paylaşmaya ve sizi içlerine, yaşadıkları yere almaya, evlerine davet etmeye hazırlar. Örneğin; Xikrin kabilesini Kayapo kabilesinden daha sıcak ve misafirperver buldum başlangıçta. Açıkçası bu kabilelerin yabancılarla önceden yaşadıkları tecrübelere de bağlı.




‘”¦Geleneksel düğünleri var, çift bir hafta boyunca içerde bir evde kilitli kalır ve bunun ardından evlenmeye karar verilir; herhangi bir resmi tören yoktur. Bebek doğduğunda, bebek tüm halka tanınması/kabul edilmesi için gösterilir.’





İmren DOĞAN: Biraz onların günlük yaşamlarından bahseder misiniz? Sosyal yaşamları, mutfakları, kültürleri nasıl? Erkekler avlanmaya gittiklerinde kadınlar ve çocuklar ne yapıyor?


Alex PİLCHİN: Günlük işlerini kendi aralarında bölüyorlar. Sabahları erkekler bir araya gelerek neye ihtiyaçları olduğunu tartışıp yapılacak işleri belirlerler. Erkekler balık tutmak gibi genellikle yemek için ava giderler. Eğer ihtiyaç olursa eski evleri yenilerler ya da tekrar inşa edilmesi için bir araya gelip çalışırlar. İş paylaşılır. Bu sırada da, kadınlar çocuklara bakar. Ormandan ağaç toplar ve yemek pişirirler. Eğer erkeklerin ya da kadınların işlerden geri kalan zamanda vakitleri olursa; eldiven, süs eşyaları gibi şeyler yaparlar festival için. Mutfaklarında odun yakılan taştan ocaklar vardır. Kullanılan tencereler ise şehirlerden getirilmişlerdir ve mataldir.



Sosyal yaşama yönelik ise her şey ortada, kasabada evlerinin yerleşimi halka şeklinde, herkes birbirini görebilir ve birbiri ile iletişime geçmekte özgürdür. Köyün ortasında bir kulübe var, erkekler sabah ve akşamları burada bir araya gelirler, bazen kadınlar da buluşur. Çocuklar okul yoksa zaten sürekli köyün ortasında ya da nehrin kenarında oynarlar, Köyde iki televizyon var ve akşamları sadece iki saat elektrik oluyor; bu nedenle de birçok kişi bir araya gelerek film izliyorlar. Erkekler ayrıca futbol izliyor akşamları.



Çocuklar zamanlarının büyük bölümünü okulda, geri kalanını sokakta oynayarak geçirirler. Ergenler küçük kardeşlerine bakar; 10 yaşındaki bir kız ya da bir erkek çocuğunun küçük kardeşini kucağında taşırken görmeniz alışılmışın dışında bir durum değildir. Kültürlerine dair belirttiğim gibi, eldiven yaparlar. Savaş dansı yanında* ,festival sırasında yaptıkları yürüyüşler, şarkı performansları ve beden boyama da kültürlerinin bir kısmını teşkil eder. Geleneksel düğünleri var, çift bir hafta boyunca içerde bir evde kitli kalır ve bunun ardından evlenmeye karar verilir; herhangi bir resmi tören yoktur. Bebek doğduğunda, bebek tüm halka tanınması/kabul edilmesi için gösterilir. Kabileler hala evlerini topraktan ve palmiye yapraklarından yapıyorlar ve hasırlar da palmiye yapraklarından.



İmren DOĞAN: Ayaklarına taktıkları terlikler ilgimi çekti. Zorunluluktan mı yoksa kültürleri ile bağlantılı mı?



Alex PİLCHİN: 60 yıl önce, Xikrin kabilesi ormanda kıyafetsiz yaşarlarmış, modern hayata ilişkin hiçbir obje yokmuş hayatlarında. Geçen 60 yılda bir şekilde yabancı kültüre karışarak, kıyafet giyinmeye başlamışlar ve şehirleşme ile gelen diğer objeler girmiş hayatlarına. Ancak Brezilya’da da neredeyse herkes aynı tarz terlik kullanır, yani diğer halkında bu kültürden etkilendiği yanlar var. Hatta ava giderken bile terlik giymekteler.




‘Bizler bir şekilde dünya genelinde meydana gelen haksızlıklara ışık tutma görevi görüyoruz. Geçmişe yönelik birçok şey gizli kalabilirdi ama şimdi her şey ortada, videolar Youtube’da ya da telefon fotoğrafları online bloglarda.’






İmren DOĞAN: Çocuklarını nasıl eğitiyorlar?



Alex PİLCHİN: Brezilya devleti Amerikan yerlilerinin kasabalarında ücretsiz okul, eczane ve ilaç sağlıyor. Bunun yanında çocuklar çok çabuk sorumluluk almayı öğreniyorlar, küçük kardeşlerine sahip çıkabiliyor, avcılık yapabiliyorlar, geleneksel şarkıları söyleyebiliyor, dans edip, vücutları boyayabiliyorlar.




İmren DOĞAN: Fotoğrafçılığa yönelik bakış açınız nedir?



Alex PİLCHİN: Sanat fotoğrafçılığına yönelik pek bir şey diyemem ama belgesel fotoğrafçısı olarak fotoğrafın; gerçek kesitleri, o anı görmeyenler için müthiş bir şekilde yakalayıp sunduğunu düşünüyorum. Fotoğraf makinesi, günümüz dünyasında herkesin cebinde mevcut (en kötü ihtimal cep telefonu formunda var) yani dünyayı değiştiriyoruz. Bizler bir şekilde dünya genelinde meydana gelen haksızlıklara ışık tutma görevi görüyoruz. Geçmişe yönelik birçok şey gizli kalabilirdi ama şimdi her şey ortada, videolar Youtube’da ya da telefon fotoğrafları online bloglarda.




İmren DOĞAN: Fotoğrafçılığa yönelik hedefiniz nedir? Neyi planlıyorsunuz?



Alex PİLCHİN: Fotoğrafla hedeflediğim kültür ve hayatın çeşitliliğini; sanat ve güzel olan yanları ile göstermek. Birçok insanın cesaret edemediği yerlere gitmek, az bilinen kültürleri ortaya çıkarmak ve onların hikayelerini fotoğraf aracılığı ile paylaşmak. İnsanlara ulaşarak hayatın gerçeğini yığınlar halindeki medya dışında onlara sunmak.



Geleceğime yönelik bir planım yok ancak şu anda Güney Amerika’da daha fazla proje üretmeye odaklanıyor; kıtanın zengin kültürel çeşitlilikle biyo-çeşitliliğini ortaya çıkarmak istiyorum. Şu anda üzerinde çalıştığım projem, And dağlarında* Şamanizm kültürünü kapsıyor. Bu projenin ardından, daha fazla dünyayı gezmeyi yeni kültürleri ve geleneklerini ortaya çıkarıp; özellikle yok olmaya yüz tutmuş sınırdaki kültürler üzerinde çalışmak istiyorum.



Sözlük:





Amerikan yerlisi (Kızılderili): Kuzey Amerika yerlilerine verilen genel isimdir.İlk Amerikalılardır. Kuzey Amerika’ya ilk erişen insanlar, yeni bir kıtaya ayak bastıklarını muhtemelen tahmin bile edemezlerdi. Atalarının binlerce yıldır yaptığı gibi Sibirya kıyılarında av peşinde koşmaya devam etmişlerdir. http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1z%C4%B1lderili



Xikrin yerlisi: Amazonlarda yaşayan Kızılderili yerlisi olup Xingú nehrinin kıyısında yaşarlar ve geçimlerini taşımacılık , avlayıcılık ile sağlarlar. Kayapo dilini konuşurlar.



Kayapó yerlileri: (Portekizce: Caiapó), 2003 itibari ile nüfusları 7,096 olan, Brezilya’nın Mato Grosso ve Para arzilerinde yaşayan, Gê dilini konuşan yerlilerdir. http://en.wikipedia.org/wiki/Kayapo_people



FUNAI Devleti: Brezilya hükümetinin bir organı olan, Milli Hint Vakfı, yerli halklara ilişkin politikalarını yürütmektedir. http://www.survivalfrance.org/about/funai


Şamanizm: Şamanizm ya da Kamcılık (şamanlar tarafından “deneyim” olarak ifade edilir), varlığı tüm insanların tarihinde erken taş devrine ve daha da geriye kadar kanıtlanabilen, inisiyasyon içeren bir vecd ve trans tekniği. Günümüzde bazı batılıların ilgi duyup tekrar uygulamaya başladıkları şekline ise Neo-Şamanizm denir. http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eamanizm



Xingu Nehri: Xingu Nehri (telaffuzu shing GOO) , Brezilya’nın kuzeydoğusunda, 1230 mil uzunluğundadır (1979 km), Amazon Nehri’nin güneydoğu koludur. http://en.wikipedia.org/wiki/Xingu_River



Belo Monte Hidroelektrik Barajı: Brezilya hükümetinin, dünyanın en büyük üçüncü hidroelektrik barajının Amazon nehrinin bir kolu üzerinde inşa edilmesi için resmi izin verdiği proje. http://www.yakindunya.com/bilim-ve-teknoloji/vahsi-doga/amazonda-baraj-yapimina-brezilyadan-onay-cikti.html


Sting: Gordon Matthew Thomas Sumner, (d. 2 Ekim 1951) İngiliz müzisyendir. Genellikle sahne ismi olan, Sting ile tanınır. Sting ismi Phoenix Jazzmen ile beraberken takılmıştır. Bir performansta siyah ve sarı çizgili bir süveter ile çıktığı için grubun lideri Gordon Solomon kendisine bal arısı gibi göründüğünü söylemiştir. Bundan sonra da lakabı Sting (Arı İğnesi) olarak kalmıştır. http://tr.wikipedia.org/wiki/Sting



Savaş dansı: Kızılderililerin danslarının oluşturulduğu, ilk kayıtlı dans videosu.Vahşi Batıda yapılan dans gösterisi.Buffalo dansı, 1894



http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a4/Sioux_buffalo_dance,_1894.ogg



And dağları: Dünya’nın en uzun sıradağlar zinciridir. Güney Amerika’nın bütün batı kıyısı boyunca uzanır. Venezuela’dan başlayıp Kolombiya, Ekvator, Peru, Bolivya üzerinden devam ederek Arjantin ve Şili’nin Patagonya topraklarında sona erer. Bu yedi devlet aynı zamanda And Ülkeleri olarak ta bilinirler.





Interview with Canadian based documentary photographer Alex PİLCHİN

“One Indigenous day in the Heart of the Amazon”



‘ I think many people out there think that Native Americans are dangerous and unpredictable; I met many people who were affraid to go visit them for these exact reasons.


The truth is far from this; the tribes I visited were very open hearted and wellcoming; they were very relaxed and happy to share.’




Interview by
İmren DOGAN


Translation & Glossary & redaction by Pinar DAG




İmren DOĞAN: How did you decide to do this work?



Alex PİLCHİN: When I came to travel to South America, one of my main goals was to meet Native American tribes and learn about their culture for myself. I got exposed to some of that culture in Colombia, but for the most part the Native Americans I came accross in Colombia have already became modernised. So, it was not until I was already two months in the Amazon jungle that I heard of various Native American tribes living in reservations deep in the jungle and decided to persue my dream and meet them. My main goal was to learn about their culture and experience their way of life. The rest took some curage.




‘”¦I somehow ended up meeting a few Native Americans and with the help of an English speaking translator, I convinced them to let me visit one of their villages to learn about their culture. The same afternoon I was on a boat heading to a far away village.
The journey took two days.’






İmren DOĞAN: Was it difficult for them to accept you?



Alex PİLCHİN: I cannot explain exactly how it all happened; it was all so quick, it was like magic. I arrived to a town in the Amazon where I knew there were some Native American living. My plan was to talk to the FUNAI government officials in Brazil and to apply for a visit to one of the tribes in the area. However, I somehow ended up meeting a few Native Americans and with the help of an English speaking translator, I convinced them to let me visit one of their villages to learn about their culture. The same afternoon I was on a boat heading to a far away village. The journey took two days. When I arrived, I asked for the permission to stay in their village for some time. A group of elders gathered in the center of the village and I had to speak in front of them and explain who I was and what I wanted to do. Finally they accepted me. Ironically when I was leaving, they were already inquiring about when I will return.



İmren DOĞAN: Was there any differencies between your knowledge and your observations about them?



Alex PİLCHİN: When I went to stay with the Xikrin Kayapo* tribes I admit that I did not know very much about them. I ended up learning a lot about their history, and their culture directly from them. I think many people out there think that Native Americans are dangerous and unpredictable; I met many people who were affraid to go visit them for these exact reasons. The truth is far from this; the tribes I visited were very open hearted and wellcoming; they were very relaxed and happy to share. Some of the things I learned about their culture include their belief that by shaving the middle of their head they will become more beautiful in the future; their belief that the warrior body paintings with patterns of animals (eg. Snake) will give them the qualities of these animals in battle, etc.



İmren DOĞAN: You are mentioning the number of modern clans is seventy whereas there are more then thousands of registered clans which US and Canada recognise survive in the land of America. Were there other clans which could not maintain culture and authentic conformations, and fail to stand against the modern life thus might have changed their life behaviour without notice?



Alex PİLCHİN: I am sure there are thousands of Native American clans in the Amazon as well, and from what I can tell it looks like the Native Americans of South America have managed to keep a lot more of their traditions and culture compared to those in North America. When I mentioned 70 villages, I was refering to 70 villages belonging to two or three sister clans. The Kayapo tribe is one of the most successful tribes in Brazil. Over the history they have survived many conquests and reconquered a lot of their land.




‘ A group of elders gathered in the center of the village and I had to speak in front of them and explain who I was and what I wanted to do. Finally they accepted me.
Ironically when I was leaving, they were already inquiring about when I will return.’







İmren DOĞAN: Did you have a chance to discuss with them about the issue regarding similarities and separations among them?



Alex PİLCHİN: I visited several villages of two sister clans and I happened to attend a big meeting relating to a new ethnic education system proposed by the Brazilian government, so I know a bit about the differences. For example the youngsters of Xikrin tribe all have short mushroom haircuts, whereas most of the people in Kayapo tribes have long hair. They both share the same native language, and have many cultural simularities like body painting, festival ornaments and dances. There are some differences in how the chiefs dress up for the big meetings; the Kayapo like to wear feather crowns. Other differences are in their social status; the Kayapo tribe in general are more known and more wealthy, whereas the Xikrin maintain more of their traditions like traditional houses vs. Cement houses of some of the Kayapo villages. On the other hand the Kayapo tribe have managed to maintain a lot of their knowledge of natural medicine and for the most part, they are still a shamanic culture, whereas the Xikrin tribes now mostly rely on western medicine provided by the Brazilian government.




İmren DOĞAN: Are there protest groups? İf so is there any share of an Indian assimilation in their nature?



Alex PİLCHİN :There are many protest along the Xingu river. All the Native American clans that may be effected by the construction of the Belo Monte Hydro-electric dam participate. For example in the state of Matto Grosso, some Kayapo tribes have blocked a key road. In Para state, there are a lot of protests both by Native Americans and local residents of Altamira city; remember it is not only Native Americans that will be effected: the Belo Monte dam will flood parts of Altamira and Victoria towns as well. When the Brazilian government tried to start this project in 1989, there was a huge rally that brought Native Americans from the entire country; thousands of people led by Kayapo chiefs and with participation of rock musician Sting. Together, they stopped the project at that time.




‘ ”¦youngsters of Xikrin tribe all have short mushroom haircuts, whereas most of the people in Kayapo tribes have long hair.
They both share the same native language, and have many cultural simularities like body painting, festival ornaments and dances. ‘




İmren DOĞAN: An indian does not see apart itself from the nature but as a part of it. As though there is not also a word such as “nature” in their languagge since it was being reminiscent of meaning telling a different thing from human beings according to me. Do saving it come to mean saving life?



Alex PİLCHİN: Basically for the Kayapo and Xikrin tribes saving nature by fighting against the Belo Monte dam means to fight for their survival. Remember, they rely almost entirely on food from the forest and water from the river. If the river is dry, there is no water and not much food (eg. Fish, wild animals) in the forest. They are concerned about their children; how will they survive in an environment like that?



İmren DOĞAN: What kind of a feeling was it being a witness to this preternatural relation?



Alex PİLCHİN: It was undescribable. Nature gives them energy, makes them strong and aware of their envrionment. I have not seen anything like it before. They can walk with slippers along jungle paths faster than I can follow, they can run nonstop for hours, and their senses are extraordinary: they can differentiate between sounds in the forest (e.g detecting a monkey on the tree), spot a slow moving snake on a trail or hear an incoming boat a long time before I would hear anything. Not to mention the relaxed and non violent state of being that they have grown accustomed to; everything is taken with a smile. Our society has much to learn from them.



‘ Some of the things I learned about their culture include their belief that by shaving the middle of their head they will become more beautiful in the future; their belief that the warrior body paintings with patterns of animals (eg. Snake) will give them the qualities of these animals in battle, etc.’





İmren DOĞAN:
What an interesting thing is their fashion of painting bodies, and usually the patterns come from the nature. As if existance in nature came to symbolize celestial symbols and it’s like like they want to carry them on themselves. Would you tell us something about their meanings?



Alex PİLCHİN: Indeed, the Kayapo tribes paint their bodies with patterns from nature; mostly animals like snakes and turtles. These are warrior body paintings that traditionally the tribe warriors used to paint with before going to battle. They believe that the patterns of the paint give the person some qualities of these animals, for example: snake signifies courage, patience, whereas a turtle signifies clarity of mind, resistance to tension and anger.



İmren DOĞAN: From what I know, they do not like a foreigner witnessing their home life. Do they consider it as private?



Alex PİLCHİN: I think just like with all human beings it is about trust. Once they get to know you and trust you, they are happy to share and to invite you to be in their village, home, eat with them, etc. I found the Xikrin tribe for example to be very open and wellcoming from the beginning; more so than the Kayapo tribe. Everything depends on the tribes past experiences with foreigners.



İmren DOĞAN: Would you tell something about their daily life? What about their culture, kitchen and the social lifes? When men went for hunting what was women and children doing?



Alex PİLCHİN: Their daily life is divided into collective work. In the morning the men gather to discuss what needs to be done for that day. The men usually go hunting or fishing to get food. When needed they get together to build a traditional house or make repairs to old ones. The work is shared. In the meantime, the women take care of children, collect wood from the forest and cook food. Women tend to have many children. When the women or men have some free time they work on making some hand crafts or ornaments for the festival. The kitchen is fire wood based with stones surrounding the fire. Nowdays they tend to use some metal pots from the cities to cook.



Regarding the social life everything is open as the village is built in a circular formation, everyone can see everyone else and is free to come socialize. There is a shack in the middle of the village where the men meet in mornings and evenings, and the women meet as well sometimes. Kids are always playing in the middle of the village or in the river when they are not in school. Nowdays there are two televisions in the village and two hours of electricity at night: so many people gather in the evenings to watch a movie. The men also play football in the afternoons.



The children spend their days in school and the rest of the time playing. Older kids take care of their young ones; it is not uncommon to see a girl of 10 years old carrying around her younger brother or sister.



About their culture; aside from the handcraft making, warrior dances, marches and songs which they perform during their festival days and body painting. They have a marriage tradition that the couple will spend one week locked inside a house and afterwards they are considered married; there is no formal ceremony. When a baby is born, it is presented to everyone in the village for recognition.



They still build their houses from earth and palm leaves; they also make mats from palm leaves as well.



İmren DOĞAN: The slippers that they wear is attracting my interest. Do they accept them due to necessity or is it related with their culture?



Alex PİLCHİN: About sixty years ago, the Xikrin tribe used to live in the jungle without any clothes, and any contact modern objects. In the past 60 years however, they have been introduced to foreign culture and now have clothes, and some other objects from the city. In Brazil nearly everyone walks around in slippers, so they have adopted this custom as well. They even wear them when they go hunting.




‘One way we are doing that is by shining spot lights over injustices going on around the world. Many things that in the past would have been easily hidden away are now poping up as videos on youtube or cellphone photographs in online blogs.’






İmren DOĞAN: How do they educate their children?



Alex PİLCHİN: Yes. The government of Brazil now has a practice to have a shool and a pharmacy in every Native American village to provide free education and medicine. Additionally the children learn quickly to do other tasks like take care of small kids, hunt, and traditional songs, dances and body painting.



İmren DOĞAN: Would you tell something about your view point of photography?



Alex PİLCHİN: I cannot say much about art photography, but as a documentary photographer for me photography is a great way to capture reality and present it to those who are not able to be there themselves. With a camera nearly in everybodies pocket today (at least in the form of a cell phone), we are changing the world. One way we are doing that is by shining spot lights over injustices going on around the world. Many things that in the past would have been easily hidden away are now poping up as videos on youtube or cellphone photographs in online blogs.




İmren DOĞAN: What is your point in photography? What do you plan for future?



Alex PİLCHİN: My point in photography is to show the art and beauty in the diversity of life and culture through photography. To go to places where most people don’t venture, to explore little known cultures, and share their stories through photography; to connect people to reality outside that presented by the mass media.



I don’t tend to plan my future too far in advance, but for the moment I will concentrate on doing more projects in South America: exploring the rich cultural diversity and biodiversity of that continent. One ongoing project I have is to explore the shamanistic culture in the Andes mountains. After that I see myself moving more around the world to explore other frindge cultures and traditions: especially those that are on the verge of disappearing.




Glossary:


Native American: The indigenous peoples of the Americas are the pre-Columbian inhabitants of North and South America, their descendants, and manyethnic groups who identify with those peoples. They are often also referred to as Native Americans,[15] Aboriginals,[16] First Nations [16], and (by Christopher Columbus‘ geographical and historical mistake) Indians,[15] now disambiguated as the American Indian race,American Indians, Amerindians, Amerinds, or Red Indians.
http://en.wikipedia.org/wiki/Indigenous_peoples_of_the_Americas


Xikrin tribes: In the oldest literature, these Indians are referred to as “Diore,” “Chicri,” or “Purukarôt.” Their self-denomination, however, is “Putkarôt.” “Xikrin” was a name given them by Whites, but nowadays they rarely identify themselves as such. The Xikrin are a subgroup of the Kayapó, the westernmost representatives of the Northern Gê. The name “Kayapó” comes from the Tupí kaia (monkey) and po (similar to), but the Gê to whom it is applied never called themselves by this name. All Kayapó call themselves “Mebengnôkre,” that is, “people of the big water.” Modern Kayapó give no explanation for this name, but originally it may have referred to the Rio Araguaia, whose course was apparently an important geographical boundary separating the ancestral Kayapó from the ancestors of the present-day Apinayé. Today, however, each of the fifteen Kayapó groups is autonomous and has its own name. http://www.everyculture.com/South-America/Xikrin-Orientation.html
Kayapo tribes: The Kayapo (Portuguese: Caiapó) people are the Gê-speaking native peoples of the plain lands of the Mato Grosso and Pará inBrazil, south of the Amazon Basin and along Rio Xingu and its tributaries. In 2003, their population was 7,096.[1] Subgroups of the Kayapo include the Xikrin, Gorotire, Menkragnoti and Metyktire.[2] Their villages typically consist of a dozen huts. A centrally located hut serves as a meeting place for village men to dicuss community issues.[3] They speak the Kayapo language. http://en.wikipedia.org/wiki/Kayapo_people


FUNAI Government : The National Indian Foundation, is the Brazilian government body that establishes and carries out policies relating to indigenous peoples. http://www.survivalfrance.org/about/funai


Shamanism: Shamanism is an anthropological term referencing a range of beliefs and practices regarding communication with the spiritual world. A practitioner of shamanism is known as a shaman (pronounced /ˈʃɑːmÉ™n/ “SHAH-men”or /ˈʃeɪmÉ™n/ “SHAY-men”). http://en.wikipedia.org/wiki/Shamanism


Xingu River: : (pronounced shing GOO) is a 1,230-mile long, (1979 km) river in northeast Brazil; it is a southeast tributary of the Amazon River. http://en.wikipedia.org/wiki/Xingu_River


Belo Monte Dam: The Belo Monte Dam is a proposed hydroelectric dam complex on the Xingu River in the state of Pará, Brazil. The planned installed capacity of the dam would be 11,233 Megawatts (MW), which would make it the second-largest hydroelectric dam complex in Brazil, and the world’s third-largest, behind Three Gorges Dam (China) and Itaipu Dam (Brazil-Paraguay). Electricity from the dam would presumably power the extraction and refinery of large mineral deposits in Pará, such as bauxite, the raw material for aluminum. However, there is some opposition to the dam’s construction regarding its impacts to the region.


http://en.wikipedia.org/wiki/Belo_Monte_Dam


Sting: Gordon Matthew Thomas Sumner, CBE (born 2 October 1951), better known by his professional name Sting, is an English musician, singer-songwriter, activist, actor and philanthropist. Prior to starting his solo career, he was the principal songwriter, lead singer and bassistof the rock band The Police. http://en.wikipedia.org/wiki/Sting_(musician)


Buffalo dance: Video clip of a dance performed by a Sioux tribe from Buffalo Bill’s Wild West show. This is part of a group of films constituting the first appearance of Native Americans in motion pictures http://en.wikipedia.org/wiki/Sting_(musician)
Andes mountain: The Andes are the world’s longest continental mountain range. It is a continual range of highlands along the western coast of South America. This range is about 7,000 km (4,300 mi) long, about 200 km (120 mi) to 700 km (430 mi) wide (widest between 18 degrees South and 20 degrees South latitude), and of an average height of about 4,000 m (13,000 ft).http://en.wikipedia.org/wiki/Andes





.Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Kanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu SöyleşiKanadalı Belgesel Fotoğrafçısı Alex Pilchin ile Amerikan Yerlileri Konulu Söyleşi

Murat Pulat : İnşaat




“Fotoğrafın kendi keyfine göre bedenimi yarattığını yada öldürdüğünü hissediyorum…”


Roland Barthes




Fotoğrafçı için en zoru bir konuya başlamak, hayır belki de konuya ait olmak. Fotoğrafın konu ettiği insanların fotoğraflarına bakarken hissettiğim fotoğraflanan insanların mı fotoğrafçının mı asıl konu olduğu. Tek bildiğim bu ikisinin birbirine mobius 1 şeridinin öncesizliğine ve sonrasızlığına benzer şekilde dolandığı zaman çok etkili oldukları.



Bu proje, sizlere bina olarak teslim edilmeden önce inşaat alanında yaşanan uyumlu kaosun, binaların sadece demir, kum ve çimentodan oluşmadığının hikayesi.



Fotoğraf hikaye anlatır, bazen tek bir kare ile bazen de belgesel fotoğrafta olduğu gibi birden fazla karenin yan yana gelmesiyle. Ama her ikisinde de bilinenin aksine “gerçeklik” fotoğrafçının hikayeyi nasıl anlatmak istediğiyle şekillenir. Fotoğrafçı, herhangi bir işe ait olan sarf malzemeleri, onların uzaydaki üç boyutlu bildik varlığını dahi, kendi kurduğu düzlemde -tıpkı inşaat sahasında çalışanların demiri, kumu, çimentoyu belirli bir düzen içinde kullanarak yeni bir form oluşturması gibi- sıraya sokar, dönüştürür, estetize eder ve bakan göze yeniden sunar. Oluşan bu yeni iki boyutlu düzlem gerçeğe ait bir şeyleri içinde barındırsa da orijinal yitirilmiştir ve yerini fotoğrafçının yarattığına bırakmıştır. Bu projedeki fotoğraflar, inşaat sahasının ve çalışanlarının, fotoğraf makinesi yardımıyla, mekanik süreç ile klonlanması olarak değil, Jean Baudrillard’ın alttaki söylemine denk bir “ikizliği” olarak görülmelidir.



“İkizlerde iki kişi olmanın sağladığı bir özgünlük, daha ilk andan itibaren bir değil iki kişi olmaktan kaynaklanan özel ve kutsal bir büyüleme gücü vardır.Oysa klonlaşmada aynının yinelenmesi yani: 1+1+1+1+1, vs. den başka bir şey yoktur. Ne çocuk ne ikiz ne de narsistik bir yansımaya benzeyebilen klon genetik yoldan nesneleştirilen bir ikiz, başka bir deyişle her türlü başkalaşma ve hayal gücünü ortadan kaldıran bir şeydir.” 2



Yaşadığımız, alışveriş yaptığımız, çalıştığımız bina duvarlarında, boya ve sıva katmanlarının altında kalan, çalışanlara ölçü almalarında kılavuz olması için çizilen ve bu sergiye ismini veren +1.00 kotu işareti ise klonlaşmaya inat, inşaat sahasına uzak kişiler için hayal gücünü tetikleyen bir isim olarak düşünüldü.



Bu proje, sadece bir fotoğraf projesi değil, hayatımın inşaat sahalarında geçen büyük parçasının hikayesi.



Murat PULAT


Temmuz 2010




1 Uzun bir dikdörtgensel kağıt parçasının AB ve CD kenarları A ile C, B ile D noktaları çakışacak biçimde yapıştırılmasıyla elde edilen yüzey. Normal bir şeridin iki yüzü vardır ancak möbius şeridinin bir yüzü vardır. Yani möbius şeridininin üzerindeki bir noktadan hareket etmeye başladığınızda tekrar aynı noktaya geri dönersiniz. Türk Dil Kurumu Sözlüğü



2 Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları, Eylül 2008, s.140



















































Murat PULAT Hakkında



1969 yılında Ankara’da doğdu. Eğitimini sırasıyla Çizmecioğlu İlköğretim Okulu, TED Ankara Koleji, İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Fakültesi Elekrik Bölümü’nde tamamladı. Halen Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nde Yüksek Lisans yapmakta ve Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde Mimari Fotoğraf dersi vermektedir. 1992 yılında fotoğrafa başladı; katıldığı karma sergiler, kişisel sergileri ve fotoğraf konusunda verdiği eğitimlerle bu alandaki çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıca İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi ve FotoRöportaj.org kurucu üyelerindendir.



SERGİLER



2005 Dünya Ticaret Örgütü, Cenevre İsviçre


2005 Engelsiz Yaşam – Engelsiz Yaşam Derneği, Ankara (Karma Sergi)


2006 Nefes – Nazım Hikmet Kültür Merkezi, İstanbul


2006 İstanbul 1. Fotoğraf Bienali Kapsamında; O (Bu, şu, öteki, beriki, şimdiki, önceki, sonraki) Ana Adanmış (Karma sergi), Darphane-i Amire, İstanbul



ÖDÜLLER



2008 Black & White Spider Awards Honorable Mention – People


2008 Black & White Spider Awards Honorable Mention – Photojournalism


2010 IPA International Photography Awards Honorable Mention – People


2010 IPA International Photography Awards Honorable Mention – Industry









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Murat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaatMurat Pulat : İnşaat

Matteo Bastianelli : Bosnalı Kimliği


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Bosnalı Kimliği


The Bosnian Identity


Matteo Bastianelli




Evlerin ve apartmanların dış cepheleri çok sayıda açık yarayı gözler önüne sermekte. Makinelilerce açılmış delikler ve bombaların açtığı oyukları doldurmak için kullanılan beyaz beton lekeler tüm Bosna’ya yayılmış hayali bir takımyıldızı gibi görünüyor. Acımasızca geçen zamana rağmen bellekler geçmişin izleriyle dolu. Ama bu, ne bize savaşın şiddetini hatırlatan bir yıkım ne de tamamıyla kayıpların acısı değil, herşeyden daha çok, binlerce gizli kimliği yeniden sağlığına kavuşturmak için gündelik bir çabadır.Eski Yugoslavya’daki çatışmadan 15 sene sonra ortadan kaybolan 30.000 insan hala kayıp. Saraybosna’daki Kayıp Şahıslar Uluslararası Komitesi 1996’dan beri silahlı çatışmalar sırasında kaybolan kişilerin belirlenmesi amacıyla aralıksız çalışıyor. Böylece onlara soykırım anısına isimlerini geri vererek ve ailelerine ölüleri için saygın bir mezarlıkta yas tutmalarını sağlayarak kurbanlar için münasip bir anma törenine katkıları olmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en büyük katliama sahne olan, bir grup köylünün Sırp havan ve füzelerine karşı kendilerini sadece tüfek ve palalarla savunmak zorunda kaldığı , Srebrenica’daki “korunmuş” yerleşim bölgesi Cerska’dan Drina Vadisi’ne kadar Müslüman din vatandaşlarına karşı Sırp-Boşnak güçlerince gerçekleştirilen katliam hala Müslümanların anılarında çok canlı.Solmuş fotoğraflar, kimlik kartları, buruşmuş kağıt paralar, hepsi zamana gömülen insanlığın parçaları.Şu anda, istem dışı yeniden gündeme gelmeleriyle varlıklarının kanıtı olan bu izler , kayıp kişilerin en yakınlarının çoğunun yaşamında kalan boşlukların altını çiziyor gibi görünüyor.Geçen yıl 775 insan cesedi tespit edilmiş ve Srebrenica’nın düşüşünden 15 sene sonra , 11 Temmuz 2010’da tüm bu cesetler yakınlarına geri verilmiştir. Hem sivil hem de profesyonel teslim etmeler sırasında bir grup insanla doğrudan temasım oldu ve benimki; çalmadan, anılar ve görüntülerin, gerçekten yaşanmış ve başkalarının yalnızca hayal edebileceği anların birlikte paylaşılmasından başka bir şey değildir. Donmuş duyguların, bir kucaklayışın zihnin anlaşılmaz kıvrımları ve arka planında yer alan umudu yeniden canlandırdığı, geçmiş ve gelecek arasında hala varolan değişimin siyah-beyaz fotoğraflandığı 2 yıldan bu yana devam eden uzun dönemli bir projedir.



The exteriors of the houses and apartment blocks display a multitude of open wounds. The holes made by machine-gun fire and the white blotches of concrete, used to fill up the gaping cavities created by the bombs, look like imaginary constellations scattered across the whole of Bosnia. Recollection, notwithstanding the implacable passing of time, is swathed with scars, but it is not the destruction that causes us to remember the horrors of war, neither is it purely the pain for those lost; more than anything it is the daily endeavor to recuperate thousands of hidden identities. Fifteen years after the end of the conflict in ex-Yugoslavia thirty thousand humans, who simply vanished into mid-air, are still missing. The International Commission on Missing Persons (ICMP) in Sarajevo has been working non-stop, ever since 1996, with the intent of identifying the missing persons who disappeared during the armed conflicts, thus contributing to the development of an appropriate commemoration of the victims: by giving them back their names in remembrance of the genocide and allowing their families to mourn their own dead at a decent graveside. From the “protected” enclave in Srebrenica, scene of the largest-ever massacre in Europe since the Second World War, at Cerska, where a populace of peasants was forced to defend itself with only rifles and machetes against Serbian mortars and missiles, down as far as the Drina Valley the carnage carried out by the Serb-Bosnian forces against citizens of Muslim religion, is still very vivid in collective Muslim memories. The discolored photos, identity cards, crumpled bank notes are all fragments of humanity buried in time. At present, these traces of proof of existence with their own involuntary resurfacing, seem to underline the gaps left in many other lives: those of the people closest to these missing persons. In the last year 775 human remains were identified and on july the 11th 2010, 15 years after the fall of Srebrenica, all these bodies were given back to their relatives. I came into direct contact with a number of people while conciliating both civilian and professional commitment and, without stealing images, mine was more than anything else a co-division of memories and visions, of moments truly experienced and others only imagined. A long term project by now ongoing from 2 years where I photographed black and white frozen emotions, a transition still present between past and future: where a hug rekindles hope, amid the obscure meanderings and backdrops of the mind.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN





















Matteo BASTIANELLI Hakkında


1985 doğumlu Matteo Bastianelli Roma’da yaşayan serbest bir fotoğrafçı ve gazetecidir. 2009’da “Roma Fotoğraf Okulu”ndan mezun olmuştur. 2007’de; Hırvatistan’daki sağlık sistemi, Avrupa Birliği’nce paraca desteklenen ve varoşlarda yaşayan Hırvat ve Bosnalı çingenelerin yaşam şartları gibi Roma’da izinsiz yaşayan evsizlerle ilgili uzun dönemli projeler üzerinde çalışmaya başladı. Şu sıralar, eski Yugoslavya’da Sırplar tarafından Bosnalı Müslümanlara uygulanan soykırımın sonuçlarını belgeliyor, savaştan 15 sene sonra hala 30.000 kişi resmi olarak kayıp. Proje, genç Bosnalıların gündelik yaşamlarından, savaş sonrası zehirli atıklarla kirletilmiş Bosna’nın bazı göllerine kadar bir hikayeler dizisinden oluşmakta. Yeni projeler İtalya ve Fransa’daki kadınların dünyasıyla ve şu anda Bronx’ta bir çiftlikte yaşayan ve çalışan bir grup eski evsizin New York’ta günlük yaşama geri dönüşleriyle ilgilidir ve Manhattan’nın Yukarı Batı Yakasındaki resim ve sanat terapisi kurslarında yer almaktadır.Matteo Bastianelli çalışmalarında kişisel deneyimleri ve bireysel sorumluluklarını gönüllü çalışmayla birleştiriyor. Bu ona, konularının içine girebilmesini ve insani ilişkiler kurmaktan hoşlandığı kişilerle basit bir fotografik hikayenin ötesinde yakınlaşmasını sağlamaktadır. Fotoğrafları Burn, Blur, Corriere della Sera, Drome, Foto8, Liberazione, Left, L’Espresso, Messaggero, Miro, Photo District News and Private gibi bazı önemli İtalyan dergileri ve uluslararası gazete ve dergilerde yayınlanmıştır.



Awards-Ödüller


2010 Emerging Photographer Grant Finalist (Magnum)


2010 International Photo contest JFF – Blur magazine winner


2010 PDN’s Photo Annual contest in photo-journalism winner


2009 Festival Internazionale Foiano Fotografia: 1st prize for best portfolio


2009 Festival Internazionale della Fotografia di Roma: 2nd prize for best portfolio


2009 Festival Fotoleggendo: 3rd prize for best portfolio



About Matteo BASTIANELLI



Born in 1985, Matteo Bastianelli is a free-lance photographer and journalist based in Rome. He graduated at the “Scuola Romana di Fotografia”, 2009. In 2007 he started working on long-term projects about the homeless: squats in Rome, health system in Croatia, living-conditions of the Croatian and Bosnian Romany (Rom) population who live in ghettos financed by the European Community. He is currently documenting consequences of the genocide carried out by Serbs on the Bosnian Muslims in former Yugoslavia where, 15 years after the end of the war, 30.000 people are still officially missing. The project is articulated in a series of stories that go from the everyday life of young Bosnians to the contamination of some Bosnian lakes where toxic waste-matter was dumped after the war. New projects are under and away in Italy and in France regarding the female world and, in New York, about the return to daily life of a group of ex-homeless who now live and work on an urban farm in the Bronx and follow courses in art-therapy and painting on Upper West Side, Manhattan. In his work Matteo Bastianelli merges his personal experiences and civil commitment, through voluntary work, that allow him to come within close proximity of his subjects and with whom he loves to establish human relationships that go far beyond a simple photographic tale. His pictures have been published in some of the most important Italian and international newspapers and magazines, such as Burn, Blur, Corriere della Sera, Drome, Foto8, Liberazione, Left, L’Espresso, Messaggero, Miro, Photo District News and Private.








Matteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı KimliğiMatteo Bastianelli : Bosnalı Kimliği

Ilgın Erarslan Yanmaz : Emek Sineması ve Emektarları




EMEK SİNEMASI ve EMEKTARLARI


Ilgın Erarslan Yanmaz



Tarihi


Cumhuriyet döneminin en eski sinema salonu. 1924 yılında Beyoğlu Yeşilçam Sokak’ta Melek Sineması adıyla açıldı. İsmini perdenin iki yanında yer alan Art Nouveau (zarif dekoratif süslemelerin ön plana çıktığı, kıvrımların ve bitkisel desenlerin sıklıkla kullanıldığı bir sanat akımıdır) tarzı melek heykellerinden almıştı. Tarihi kimliği, Barok ve Rokoko bezeli yaldızlı tavan ve duvarları, 875 kişilik salonu ve tarihi geçmişi ile diğer sinema salonlarından farklılık göstermektedir.


Daha sonra geçersiz sayılacak olan Türkiye’deki ilk güzellik yarışması, 1926 yılında burada düzenlenmiş ve yarışmayı sinemanın yer göstericisi Araksi Çetinyan kazanmıştır.


Emek Sineması’nın bulunduğu bina, sinema olmadan önce başka amaçlarla kullanılmıştı. 1884′te mimar Alexandre Vallaury tarafından inşa edilen ve ilk kez “Club des Chasseurs de Constantinople” (İstanbul Avcılar Kulübü) olarak açılan bina daha sonra Strangali’nin Rum Atletik Jimnastikhanesi, ardından 1909]’da “Nouveau Cirque” (Yeni Sirk) ondan sonra da “Skating Palace” (Tekerlekli Paten Pisti ve eğlence merkezi)’a ev sahipliği yapmıştır. 1918 yılında ise “Yeni Tiyatro” olarak kapılarını yeniden açmış, 1924 yılının sonuna gelindiğinde de “Melek Sineması” olmuştur. Varlık vergisi yıllarında (1940′lar) bina ve külliyesi belediye tarafından satın alınmış 1957′de Emekli Sandığı’na ihale edilmiştir. Emek Film’in de sahibi olan Emekli sandığı yenilediği sinemanın adını “Emek Sineması” olarak değiştirmiştir. Sinemanın ilk sahipleri, o dönem İpek ve Sümer Sinemaları’nın da sahipleri olan, A. Saltiel ile H. Artidi’ydi. 1945 yılındaki iflasın ardından işletmeciliği alan İpekçi Kardeşler’den sonra, 1940′larda sinema İstanbul Belediyesi’ne oradan da Emekli Sandığı’na geçti. Bu tarihte Emekli Sandığı, sinemanın işletmeciliğini de alarak adını Emek olarak değiştirdi. 1969 yılında Turgut Demirağ’a geçen sinemanın işletmesini 1975 yılında İsmet Kurtuluş ve Süheyla Kurtuluş devraldı.


1993 yılında ciddi bir restorasyondan geçen sinema, son olarak 2000 yılında koltukları ve ses düzeni (Dolby Digital) yenilenerek, yeni açılan modern sinemalarla yarışacak bir teknolojiye kavuşmuştur.


2010 yılında bir alışveriş merkezine dönüştürülmesi planlanan Emek sinemasının yıkılmasını öngören projenin açıklanması üzerine, sinemaseverler Emek Sinemasını Yaşatalım başlıklı bir platform kurarak imza kampanyası başlattılar. Başvuru üzerine mahkeme, 12 Mayıs 2010 tarihinde yürütmeyi durdurma kararı verdi.


Kaynak Vikipedi





Biraz sinemayla olan bağınızdan söz eder misiniz?



1999 – 2007 yılları arasında İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda çalıştım. Emek Sineması, Film Festivali ve Filmekimi için kullanılan sinemalardan biriydi. Gerek izleyici olarak gerekse iş gereği sinemada defalarca bulundum. Kapıdan her girişimde Hikmet Abi’nin, Murat Abi’nin, Hayrettin Abi’nin ve diğer sinema emektarlarının güler yüzleriyle karşılaşır, kapıda bekleyen rahmetli ‘’Kızım’’la ilgilenirdim. Üst büfede mutlaka demleme çay içer, emektarlar ile sohbet ederdim. Artık öyle bir şey olmuştu ki sinemaya değil de sanki yakın bir akrabamın evine oturmaya ve film izlemeye geliyordum.




Sizi bu çalışmaya iten sebepler nelerdir?



Aslında en başlarda proje olarak düşünmedim hiç. Fotoğraf hayatıma girdikten sonra sevdiğim insanları/mekanları ve meslekleri belgeleme isteğiyle sinemayı ve çalışanlarını çekmeye başladım. Sonra Demirören Alışveriş Merkezi’nin temeli atıldı; bir gün sinemaya uğradığımda Hikmet Abi inşaat sebebi ile yerde oluşan çatlakları gösterdi. Sıkıntılardan bahsetti. O konuştukça anladım ki ters giden bir şeyler vardı. Uzun zamandır zaten izleyici sayısı düşmüştü, çare aranıyordu, burası satılır mı kapanır mı korkusu vardı. Bunların yanısıra bir de inşaatın yaratacağı sorunları farkedince sinema tehlikede diye düşündüm. Çalışanların günden güne yüzleri düşüyordu. Ben de tüm bunların üzerine çekimlere ve röportajlara hız verdim. Fotoğrafın gücü büyük, çabuk paylaşılıyor, kitleler üzerindeki etkisi fazla ve yazıya göre daha akılda kalıcı. O yüzden bu konuyla ilgili yapacağım çalışmanın farkındalık yaratacağını ve fayda sağlayabileceğini düşündüm. Proje fikri böyle gelişti…




Sizce sinemanın kapanmasında hangi sebepler rol oynuyor?



Emek Sinemasının kapanması ile ilgili iki sebep var bence.



Birincisi sinemanın bulunduğu Cercle d’Orient binasının cephesinin korunarak yıkılıp yerine bir alışveriş merkezi yapılacak olması, sinemanın da binanın en üst katlarına yerleştirileceği ‘’rant projesi’’. Proje yetkilileri sinemanın bu şekilde korunacağını söylediler ama inceleyince bunun aslında bir yıkım kararı olduğunu anlamak zor değil. Projenin ‘’ortaya çıkarılması’’ ile birlikte çeşitli platformlarda buluşan sinema ve İstanbulseverler imza kampanyaları, protesto yürüyüşleri, dilekçeler, açılan davalar ile bu girişime dur demeye çalıştılar. Mayıs ayının sonlarına doğru, hukuki süreç ilerken Emek’in de içinde bulunduğu adadaki rant projesiyle ilgili yargı ‘’Uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararlar doğurabileceği’’gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararını verdi. Şimdi artık keşif ve bilirkişi incelemesi yapılması ve sonrasında yeni bir karar verilmesi bekleniyor.



İkincisi sinema komplekslerinde yer almayan tüm ufak ölçekli sinemaları tehdit eden sorun. Tercih edilmemeleri sebebiyle izleyici sayısının gitgide düşmesi ve yaşanan mali krizle sinemanın kepenklerini kapatma olasılığı ki Emek Sineması yıkım projesinden önce bu tehdit ile karşı karşıyaydı zaten.




Sanatın diğer dallarında olduğu gibi sinemanın da endüstrileşmesi ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Bu durumun olumlu ve olumsuz sonuçları hakkında birkaç söz söyler misiniz?



Direkt sinema sektöründe hizmet veren ya da üreten biri olmadığım için eminim konuya ilişkin daha detaylı bilgiler verecek kişiler vardır. Benimkisi ancak bir izlenim ve amatörce fikir beyanı olur.



Sinemanın endüstrileşmesinin olumlu sayılacak sonuçlarından biri, farklı türlerde ve çok sayıda filmin üretilebiliyor ve dolayısıyla bu sektörde günden güne daha çok insanın ekmeğini kazanıyor olması… Hollywood sineması dünyanın en çok üreten sinema endüstrisidir ama en iyi filmler, en kaliteli filmler bu endüstrinin ürünüdür demek yanlış olur. Yani sanat filmleri, kaliteli film, iyi film kavramlarının endüstrileşme ile doğru oranda geliştiğini çok sanmıyorum. Pazarda yer bulma, uluslararası boyutta tanıtılıyor olmasında tabi ki çok olumlu etkileri vardır. Ancak yine de türlerin sayısı artsa da içerik ve anlatım tarzı açısından birbirine çok benzeyen, temposu yüksek, teknolojisi göz boyayan, aynı şekilde başlayıp aynı şekilde biten filmler çoğu da. İzleyici bunu istiyor, o yüzden bu filmler üretiliyor demekse bahane sanki. Bağımsız sinema, ya da dağıtımı limitli olan sinema bu endüstriden faydalanabilirse sanırım endüstrileşmenin olumlu yanlarından daha çok bahsedebiliriz.




Lüks alışveriş merkezlerinde bugün teknoloji ve konforla kuşatılmış daha küçük kapasiteli sinema salonlarının emek ve diğer kapanan salonlara nazaran daha çok ilgi görmesinin ardında ne gibi sebepler yatıyor? Benzer durumlar Beyoğlu ve Alkazar sinemalarının da başına geldi. İzleyici yönelimleri ve taleplerinin bu sinemalar üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir?



Alışveriş merkezi sinemalarında gösterimde olan çoğu filmin tarzı bellidir. Popüler, yüksek teknolojili, yüksek bütçeli, ticari filmler. Bu filmlere olan ilgi Alkazar, Beyoğlu gibi sinemalarda gösterime giren sanat filmlerine, festival filmlerine olan ilgiden daha fazla. Çabuk tüketilen, üzerinde düşünmeye gerek olmayan filmler bunlar.. ‘’Sanata’’ yönelik talep zaten dünyada var olan, genel bir sorun bence. Şimdi Mecidiyeköy’de dört beş adet alışveriş merkezi var, içinde de ufak perdeli ama yüksek teknolojik donanıma sahip, sinemaları. Bu semtte oturan işinden evine ‘’7’de gelip bugün işte çok yoruldum, gidip şu alışveriş merkezinde akşam seansında bir film izleyip kafa dağıtayım, üst katında bir yerde de yemek yerim, gitmişken de alt katta alışveriş yaparım, arabayı da otoparkta yıkatırım’’ diye düşünüyor. Topu topu üç saatte herşeyi halledecek. Tüketim dünyası, rant dünyası artık bize böyle paketler sunuyor. Burdan kalkıp Beyoğlu’nda bir sinemaya gidiyorsak çoğunlukla film tercihinden dolayıdır, yıllardır aynı sinemaya gitme alışkanlığı edinip mekanla bir bağ kurduğumuzdandır, sinemanın bulunduğu pasajı gezmek istediğimizden ya da Beyoğlu’nda olmaktan hoşlandığımızdandır. Kaç kişi var böyle? Ayrıca ufak işletmeler yüksek kiraların ve vergilerin altında eziliyor, bir de seyirci sayısı az nasıl başa çıkacak? Salonu yenilemek istiyor, koltukları, ses sistemini. Peki hangi kaynakla? Ticari, popüler film oynatmak istese dağıtım firması daha az talep edilen bir sinemayı tercih eder mi? Sinemaların sadece kendi başlarına çözebileceklerinden fazla sorun var bence. Bu sinemalar iyi filmlerin, hem de destek almadan gösterildiği yerler olacaksa uzun süre ayakta kalmaları mümkün değil. Kişisel girişimlerin, sinema dünyası insanlarının, bu konuya ilgi gösteren, bilgi sahibi insanların, seyircilerin bir araya gelip fikirler üretmeleri şart. Şimdiye kadar destekten çok köstek olan yerel yönetimlerin ise başlarını önlerine koyup düşünmeleri gerekiyor. Kaybettiğimiz şey kadifeden sinema perdesi değil sadece… Nitekim Emek Sineması’nın kapanmasından sonra bu konulara kafa yormak, çare aramak isteyenlerin biraraya geldiği platformlar oluştu.
www.emeksinemasi.blogspot.com
www.emeksinemasi.org
www.emeksinemasiniyasatalim.org





Kültürel tarih açısından öneme sahip böylesine köklü mekanların ayakta kalması sizce mümkün mü? Mümkünse eğer bu nasıl sağlanabilir?



Neden mümkün olmasın ki? Mimarlar Odası’nın dikkat çektiği gibi İstanbul’da başta Tarlabaşı olmak üzere kentsel dönüşüm adı altında şirketlerin rant yaratma ve sağlama amacıyla kültürel ve tarihi mirasları yok eden projelerin olduğunun bir kanıtı ve simgesi haline geldi Emek Sineması. Yerel yönetimler, devlet politikaları bu rantçı anlayışta ısrarcı olmaya devam ederlerse yakında Istanbul (aslında tüm şehirlerde aynı problem var) sadece kocaman bir alışveriş merkezine, işlevsiz beton yığınlarına, estetik, mimari ve ekolojik kaygıların uzağındaki TOKİ’lere dönüşecek. Yaşamın dört duvar arasında barınmak, yemek gibi temel ihtiyaçların giderilmesinden ibaret olmadığının herkesin farkına varması gerek. Ekonomik, kültürel, siyasal reformların buna göre düzenlenmesi gerekiyor. Emek Sineması yıkım projesinde sinemanın deprem, yangın güvenliği sebebiyle yeni yapılacak alışveriş merkezinde en üst kata taşınacağı söylendi. Akıllara durgunluk bir bahane. Restorasyon akla bile gelmiyor, gelse bile alçıpandan tarih yapılıyor binalara. Adayı sat birine, ver ruhsatı, artık kaç kat çıkarsa, koy cebe parayı, seçim öncesi git kaldırım taşı düzenle. Sistem bu şekilde dönüyor benim gözümde. Bence yerel yönetimlerin politikalarını değiştirmekteki en büyük güç sivil insiyatif ve girişimlerdir. Yıkılmasını istemiyorsan sorgula, araştır, izin verme, birlik ol. Tabi bunun için de bir bilinçlenme gerekiyor. Konuyu dert edeceksin kendine, bir şey yapmadığın zaman huzursuz olacaksın. Tabi bir taraftan dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının 2.600 TL, asgari ücretin 544 TL olarak açıklandığı bir ülkede pirince yapılan zamla mı ilgilenir insan yoksa hiç gidemediği, tanıyamadığı, yaşayamadığı değerlerle mi?



Bu projeniz sizin açınızdan amacına ulaştı mı? Varsa eğer eksik gördüğünüz yanlarından bahseder misiniz?



Emek Sineması’nda çalışan her kişi, oraya ait her ayrıntı benim için bir değerdir. Ve belgelenmeliydi ama ne yazık ki sinemanın kapıları kapatılana kadar konuşamadığım ve fotoğraflayamadığım emektarları ve anları oldu. Ben ‘aman sinema elden gidiyor, elimde bari fotoğrafları kalsın’ gibi bir yaklaşım içinde olmadım. Amacım, fotograflar aracılığıyla konu ile ilgili bir farkındalık yaratmaktı, çorbada bir tutam tuzum olduysa ne mutlu bana. Proje benim için henüz bitmiş sayılmaz. Sinema kapandığından beri yapılan protesto gösterileri var, elimden geldiğince onları fotoğraflamaya çalışıyorum. Proje ancak Emek Sineması şu anki yerinde ve hiç hasar görmemiş şekilde, yani güçlendirilmiş bir bina ve daha iyi teknolojik bir donanım ve zengin bir programla perdelerini yeniden açarsa mutlu olacağım. İşte o zaman, tüm dünyada yapıldığı gibi bu kentin tarihi gelecek kuşaklara aktarılmış, İstanbul’un sıradışılığı ve özgünlüğü korunmuş olacak. Tabii ki eğer bunlar olursa, ki olması gerekiyor, gönül ister ki eski emektarları da sinemada yerlerini alırlar.



Bu çalışmadan sonra çevrenizden aldığınız tepkiler nelerdir?



Fotoğraftakilere tanıdık olanlar için duygusal bir paylaşım oldu. Umarım konuyu bilmeyenler için de fotoğraflar anlatımı güçlendirici bir etki yaratmıştır.




Gerçekleştirmeyi düşündüğünüz ya da şuan için üzerinde çalışmış olduğunuz belgesel nitelikli başka projeleriniz var mı?



‘’Çocuklar ve Oyuncakları’’ adlı bir belgeselde çeşitli ekonomik gruplardan çocukları ve oyuncakları ile olan ilişkilerini fotoğraflayıp röportajlar yapmaya başlamıştım. Ancak projeyi çocuklar için felsefe üzerine çalışan Ezgi Yurdagül ile birlikte yürütmeye karar verdik. Projenin içeriğini biraz değiştirmeye karar verdik. Genel anlatımıyla dezavantajlı çocuklar ve oyuncakları olacak.









































Ilgın Erarslan YANMAZ Hakkında



Uzun yıllar İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda çalışıp fotoğrafa yakınlaşınca, geç olsun ama güç olmasın umuduyla 2006 yılında yoluma serbest fotoğrafçı olarak devam etmeye karar verdim. Nasıl olduğunu anlamadan peşinden sürüklendiğim ve “iyi ki de” dediğim bir fotoğrafçılık hikâyem var. Hikâyesi olan fotoğraflara düşkünüm ve de hikâyelerin peşinden gitmeyi…










Ilgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve EmektarlarıIlgın Erarslan Yanmaz :  Emek Sineması ve Emektarları

Jason Larkin : Doğanın Yanlışı


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




DOĞANIN YANLIŞI


MİSTAKE OF NATURE


Jason Larkin




Cetvelle çizilmişcesine düzgün çizgilerin ve gözalıcı doğa kıvrımlarının tuhaf birlikteliğinin oluşturduğu Orta Asya haritasının derinlerinde, Özbekistan’ın kuşatma altındaki yarı özerk bölgesi, eski bir Sovyet Cumhuriyeti olan Karakalpakstan yer alır. Bu uçsuz bucaksız uzayıp giden toprak parçası, yirminci yılın en ürkütücü doğal felaketlerinden biri sayılan, -bir zamanlar dünyanın denizden uzak en büyük su kaynaklarından dördüncüsü olan, yok olmuş Aral Gölü bölgesindedir. Karakalpakstan Aral felaketinin yaraları ile her kolda mücadele etmektedir; eski deniz yatağı günümüzün en genç çölüne dönüşmüş, çökmüş balıkçılık sanayi yerel ekonomiyi harap hale getirmiş, çiftçiler ekinlerinin sararıp kuruduğunu görmüş, kuşatılmış toplumdaki solunum yolları hastalıklarında artış görülmüştür.



Aslında burada olanlar tipik bir ekolojik kargaşa değildir. Karakalpakstan hakkında etkileyici olan şey politik devingenliğidir; Özbek diktatör İslam Kerimov’un yıpratıcı boyunduruğu nedeniyle; Taşkent’ten ayrılıp bağımsızlık istemeye başlayan bir grup Karakalpak nüfusu arasında, yeşeren milliyetçilik akımı yavaş yavaş yayılmaya başladı. Karakalpakstan’daki Kerimov’un rejimine direniş göstermeyi tercih etmeyenler ve yandaşları, Türkmenistan ve Kazakistan sınırından topluca kaçıyorlar. Tedbirli tahminlere göre, geçtiğimiz 10 yıl içinde nüfusun %10’u bölgedeki Etnik kökenlerin karmaşasından faydalanarak, vatandaşı olabilecekleri herhangi bir yerde kayıplara karıştı.



Deep within the bizarre confluence of ruler-straight lines and flamboyant squiggles that make up the map of Central Asia lies a former Soviet republic called Karakalpakstan, a semi-autonomous enclave of Uzbekistan. This vast stretch of land was the site of one of the twentieth century’s most horrific environmental disasters – the disappearance of the Aral Sea, once the world’s fourth-largest inland body of water. Karakalpakstan bears the scars of the Aral catastrophe everywhere; the old seabed has turned into the world’s youngest desert, the fishing industry collapsed devastating the local economy, farmers have seen their crops wither away, and the rate of respiratory diseases amongst the beleaguered population has spiralled.


But this isn’t your typical tale of ecological mayhem. What’s fascinating about Karakalpakstan is its political dynamic; long under the thumb of Uzbek dictator Islam Karimov, a nascent current of nationalism is slowly beginning to creep through the Karakalpak people, some of whom are beginning to demand outright independence from Tashkent. Those in Karakalpakstan that aren’t choosing to resist the Karimov regime are by and large leaving en masse, escaping across the border to Turkmenistan and Kazakhstan. Conservative estimates suggest 10% of the population has melted away in the past decade, with people exploiting the complex tangle of ethnic backgrounds in the region to gain citizenship elsewhere.


























Jason LARKIN Hakkında


Jason, Kahire’de yaşarken Orta Asya ve Afrika’da belgesel fotoğrafçısı olarak başarıyla ilerlemiş, Avrupa ve Kuzey Amerika’da pek çok periyodik yayında çalışmaları yayınlanmıştır. Aslen Londra’da fotoğraf eğitimi almış, sonrasında haber peşinde pek çok yere taşınmıştır ve şimdi, bölgede dikkatten kaçan diğer bir haberi kovalamaktadır.



Şimdilerde zamanını, az gelişmiş ülkelerdeki güncel olaylar ile bağlantılı ve onları yansıtan, yanlış anlaşılan ve gözardı edilen gerçekliğe başka bir bakış açısı olabilecek daha kapsamlı çalışmalar oluşturabilmeye adamıştır. Çalışmalarının çoğu, çevrenin ve toplumsal şartların sürekli değişim ve dönüşüm hareketliliği gözetilerek, kimi zaman toplumun tek bir bireyi ya da kolektif bir grubunun gözünden “kimlik” ve “nasıl” sorusu üzerine odaklanmıştır




Whilst living in Cairo Jason forged a successful career working as a documentary photographer in the Middle East & Africa, publishing work in various periodicals throughout Europe and North America. Originally trained as a photojournalist in London he’s since moved away from the day-to-day of journalism and is now focusing on other, less reported aspects of life in the region.


He now dedicates his time to developing larger bodies of work that engage and reflect on current affairs which play out more in the periphery, seeking another more comprehensive viewpoint of an often misunderstood and ignored reality. Much of his work focuses on identity and how, whether viewed from an individual or collective group within society, it fluctuates as the environment and social situations constantly shift and evolve.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın YanlışıJason Larkin : Doğanın Yanlışı

Stefan Bladh : Aile


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓


AİLE


THE FAMILY


Stefan Bladh




“Ayaklar yüzlerin yanında tesbih gibi yanyana uzanıyoruz. Ben ve yanımdaki büyük kardeş Ali. Öteki yanda baba Hüseyin horluyor. Küçükler ortada iştahla yemek yiyor. Tepemizde gümbürdeyen bir trafik sesi. Yazın sonları ve hava soğuk ve rutubetli. Otelden çaldığım battaniyeyi burnuma kadar çekiştiriyorum ama acı soğuk ve keskin ekşi çöp , idrar ve yağlı yemek kokusu üstünden geçiyor. Bunlardan başka, ana yol da kokuyor: egzos dumanları, asfalt, yanık lastik”¦ Gelişigüzel sökük halılar ve battaniyeler üzerinde uyuyoruz, sırtımız viyadüğün beton temeline dayalı. Gece abanoz siyahı. Çöp tenekelerinin içinde ve dışındaki fareleri kovalayan başıboş köpeklerin ve onlara eşlik eden yanımızdan geçen insanların çakılın içinde hışırdayan ayak seslerini dinleyerek uyanık halde uzanıyorum.”



Fotoğrafçı Stefan Bladh yedi yıldır bir Türk göçebe ailesini izliyor. Arkadaşları olarak davet edildi ve zaman zaman onlarla yakın mesafede yaşıyor. Onları cep telefonları vasıtasıyla ülkenin değişik yerlerinde , terkedilmiş evlerde ve otoban köprüleri altında ısıtmasız, elektriksiz, temiz su ya da düzenli kanalizasyon sistemi olmayan sıkışık şartlarda yasarken buluyor. Para, sağlık himetleri ve sosyal yardım zorlukları onların yaşamında dönüşümlü olarak yer alıyor ve her gün, tüm büyük aileyi ayakta tutmak için bir mücadele.



Aile adlı kitap Nouvel Yayıncılık tarafından basılmıştır.


“We lay beside each other like a rosary, feet next to faces. Me at the end next to big brother Ali. On the other side is dad Hüseyin, snoring. The little ones are tucked into the middle. Above us is the booming noise of traffic. It’s late summer and the air is raw and damp. I tug the blanket I stole from the hotel further up over my nose but the bitter cold and the acrid stench of garbage, urine, and greasy food still gets through. Also, beyond that, the highway smell: exhaust fumes, asphalt, burned rubber. We sleep on randomly dug-up carpets and blankets, our rest provided by the viaduct’s concrete foundation. The night is jet black. I lay awake listening to the sound of stray dogs chasing rats in and out of refuse bins, accompanied by the whispering of people’s feet sneaking past us in the gravel.”



Photographer Stefan Bladh has been following a Turkish nomadic family for seven years. He was invited as their friend and lives in close quarters with them from time to time. He finds them through their mobile phone, in various places throughout the country: living in cramped conditions without heat, electricity, clean water or proper sewage systems, in abandoned house skeletons and under motorway bridges. Difficulties with money, health care and welfare rights take turns playing havoc on their lives, and every day is a struggle to keep the whole of the large family alive.



The book, The Family, is published by Nouvel Publishing.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN






















Stefan BLADH Hakkında



www.stefanbladh.se


www.nouvelpublishing.com



EDUCATION-EĞİTİM


Nordens Fotoskola/Nordens Photoschool


Hola Folkhögskola



ASSISTANT WORK-YARDIMCI İŞ


Anders Petersen, exhibition “Séte” and “From back home” 2008-2009




GROUP EXHIBITIONS-GRUP SERGİLER


Galleri Optimon, Istanbul, Turkey


Deutsch-Türkisches Forum, Stuttgart, Germany


Galleri Kontrast, Stockholm, Sweden


Bildens Hus, Sundsvall, Sweden


Bursa University, Bursa, Turkey


Yildiz University, Istanbul, Turkey


Silver agency, Stockholm, Sweden



SOLO EXHIBITIONS-KİŞİSEL SERGİLER


Romskt kulturcentrum, Stockholm, Sweden 2006


Arbetets Museum, Norrköping, Sweden 2007


Galleri London, Uppsala, Sweden 2007


Marmara Otel, Istanbul, Turkey 2007


Marie Laveau, Stockholm, Sweden 2008


Galleri Neun Plus, Berlin, Germany 2008


Galleri Format, Malmö, Sweden 2010



GRANTS-ÖDÜLLER


Helge Axson Johnson foundation 2005


Längmanska foundation 2006 and 2007


Swedish Art Council 2008


Swedish Art Council 2009



RESIDENCES-İKAMETLER


Atelier de Visu, Marseille, France


L.A.F, Prauge, Czech Republic


CONTACT-İLETİŞİM


Stefan Bladh


Sveavägen 115


113 49 Stockholm


Sweden







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Stefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : AileStefan Bladh : Aile

Erdoğan Köseoğlu



Bir kişi hakkında yazı yazmak için onu tanımak gerekir mi? Bence gerekir.



Ama bu kişi fotoğrafçı ise ve arkasında onu ifade eden yüzlerce iz bırakmış ise işte o zaman onun hakkında yazı yazabilirsiniz.



Dergimize konuk ettiğimiz ve şu günlerde hasta döşeğinde yatan Erdoğan ağabeyin (diyeceğim) yaşamda kapısının önünü süpürenlerden olduğunu çok rahatlıkla fotoğraflarına bakarak söyleyebiliriz.






Erdoğan Köseoğlu




Nasıl ki insan insan doğmaz sonradan insan olursa işte yaşamına, berisine ve ötesine tanıklık yapan bir insan için de insan olmanın ötesinde yaşama sesiz sedasız bir taş koymak, bu günden yarına yanında bir kibrit çöpü(çöpleri) götürmek demektir. Erdoğan ağabeyin fotoğrafları arasında dolanıyorum, birileri geçmişten devraldığı problemlerin bugünlerdeki kavgasını verirken, yarınlara bırakacakları bir mirasın mücadele oyununa bir çocuk dahil oluyor ve Erdoğan ağabeyin objetifine takılıyor, bu fotoğraf artık sıradan bir fotoğraf değil, var olan, var olacak olan, bir sözü olan bir fotoğraf, tıpkı objektifin ardındaki iki çift göz gibi… Sadri Alışığın hasta yatağında çekilmiş fotoğarfında gözlerindeki anlamı görebiliyor musunuz? Sayfalar yazsan bunu yakalayamazsın… Ya peşmergeler fotoğarafı, siz hiç peşmergenin bir kadın olabileceğini düşündünüz mü? Hemen ilk akla gelen bir erkek, sistemin kafalarımıza kazıdığı, yakışıksız bir kazık. Çocukluk yıllarımdan televizyonda gördüğüm, dağlardaki ölü erkek fotoğrafları geliyor aklıma… Deklanşöre basıldığı an ise sanki geçmişte yaşananların ve gelecekte yaşanacakların bir özeti gibi…



İnsana dair yapılan bir yolculukta insan olmanın koşulları tanıklık etmektir.


Tanıklık seni var etmemiştir sen varsan tanık olmuşundur. Toplumların belleğini oluşturan bu tanıklarımıza sahip çıkmak ise görev değildir, bizlerin varlık nedenlerinin yarınlar için yüklediği bir sorumluluktur.



Kendisine şifa diliyoruz.




Dostlukla,



Mehmet UÇKUN



Haliç, 1979




1 Mayıs, 1980




ANAP İstanbul İl Kongresi




Armutlu’da gecekondu, 1990




Barış Derneği, 1986


Bülent Ecevit, teyzesinin cenazesinde, 1991




Bülent Ersoy’un basın toplantısı, 22.07.1984




Süleyman Demirel, 1987




DİSK davası, 1981




DİSK davası, 1981



DİSK toplantısı, 1977




İstanbul’da kış, 1985




İstanbul’da kış, 1987




Kadın, 1976




Kuran kursu öğrencileri derste




Lodos, 1994




Okula yeni başlayan çocuk, 11.09.1987




Peşmergeler, 1988




Peşmergeler, 1988




Ramazan ayının son cuma namazı




Sadri Alışık, 01.12.1994





Tutuklu aileleri Metris Cezaevi önünde, 29.03.1988









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Erdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan KöseoğluErdoğan Köseoğlu

Michael Christopher Brown : Çin Sirki


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



ÇİN SİRKİ
CHINESE CIRCUS


Michael Christopher Brown





Xuzhou Şehri Xiong Ying Xun Shou Tuan gezgin sirkinin üyeleri, zor koşullarda çalışıp az para alarak basit bir göçebe yaşamı sürdürüyorlar. Seyahat ve performans kaynakları çok az olmasına rağmen performansları yüksek enerjilidir, renkli ve iyi koordine edilmiş gösteriler sunarlar.



Çin’de sayıca diğer ülkelerden üstün olarak en az 15.000 performansçısıyla 250′den fazla sirk grubu vardır . Çağdaş Çin gezici sirklerinin, akrobatik performansların en yüksek teknolojiye ulaştığı ve popüler bir eğlence haline geldiği Qin Hanedanı’na kadar uzanan 2000 yıllık kökleri vardır.



Bu fotoğraflar, sirkle birlikte Anhui Eyaleti’nde seyahat ederken 2005 Mart’ında bir hafta süresince çekilmiştir.




Members of the Xuzhou City Xiong Ying Xun Shou Tuan traveling circus live simple, nomadic lives of hard work and little pay. Though they have few resources for performance and travel, their performances are high energy, colorful and well coordinated displays.



China has over 250 circus troupes with at least 15,000 performers; surpassing the count from any other country. Contemporary Chinese traveling circuses are rooted over two thousand years to the Qin Dynasty, when acrobatic performances achieved new technical heights and became a popular form of entertainment.



These photographs are from one week in March in 2005, traveling with the circus through Anhui Province.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN



















Michael Cristopher Brown, Washington’da Skagit Valley’de büyüdü. 2006′da New York’a taşındı ve serbest fotoğrafçı olarak çalışmaya başladı.



Müşterileri arasında; GEO, Time, National Geographic magazine, Smithsonian, Fortune, The Atlantic , ESPN The Magazine ve diğerleri yer alıyor.



Çalışmadığı zamanlarda modifiye edilmiş karavanıyla Çin’e seyahat eder , iPhone’u ve Kodak filmleri ile fotoğraflar çeker.




Michael Cristopher Brown was raised in the Skagit Valley, Washington. He moved to New York and began working as a freelance photographer in 2006.



His clients include GEO, Time, National Geographic magazine, Smithsonian, Fortune, The Atlantic and ESPN The Magazine, among others.



When not on assignment he can be found driving around China in his modified bread van, taking pictures with the iPhone and Kodak films.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Michael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin SirkiMichael Christopher Brown : Çin Sirki

İsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisi



HİKÂYE



Senin dudakların pembe


Ellerin beyaz,


Al tut ellerimi bebek


Tut biraz!



Benim doğduğum köylerde


Ceviz ağaçları yoktu,


Ben bu yüzden serinliğe hasretim


Okşa biraz!



Benim doğduğum köylerde


Buğday tarlaları yoktu,


Dağıt saçlarını bebek


Savur biraz!



Benim doğduğum köyleri


Akşamları eşkıyalar basardı.


Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem


Konuş biraz!



Benim doğduğum köylerde


Kuzey rüzgârları eserdi,


Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır


Öp biraz!



Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!


Benim doğduğum köyler de güzeldi,


Sen de anlat doğduğun yerleri,


Anlat biraz!



Cahit KÜLEBİ





Benim doğduğum köyler, kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerdi.



Elektriğin adını bilen bile yoktu.



Posta arabası, Mersin’den kalkar, dolana dolana, haftada bir gelirdi Gülnar’a, yollar açıksa.



Benim doğduğum köyler, yolsuz yolaksızdı.



Benim doğduğum köylerde, Taşeli Plâtosu’nda, kayaların aralarında mendil kadar, avuç içi kadar tarlalar kafam kadar taşlarla doludur. Başka bir toprakta, toprağa atılan tohum, hemen gökyüzüne, ışığa, güneşe kavuşur. Taşeli Plâtosunda tohumun filizi ışığı, güneşi görebilmek için taşı dolanmak zorundadır.



Okuyabilmek; ışığı, aydınlığı, güneşi görebilmek öyle zor, öyle çetrefilli bir işti.



Benim doğduğum köyleri, akşamları eşkıyalar basmazdı.



Benim doğduğum köyleri, akşamları eşkıyalar basmazdı, ama; benim doğduğum köylerde yoksulluk ve yoksunluk diz boyuydu.



Ben bu yüzden yoksulluğu ve yoksunluğu hiç sevmem”¦



*


İlkokul öğretmenim, Köy Enstitü’lü bir öğretmendi, bize, “çamurlar içinde bile olsa bir kâğıt parçası bulsanız, yıkayıp okuyun” derdi.



*



Daha evvel, Aziz Nesin’in kurduğu ‘Çocuk Cenneti’nin temel atımından Aziz Nesin’in ölümünden on beş gün öncesine kadar ayda bir onbeş günde bir hep fotograflarını çektim. Üç çocuk daha okusun diye, karınca kararınca bir katkı olsun diye… Sırf o yüzden”¦



İki sene önce, Malatya’nın Arguvan ilçesi’nde fotograf çekmek için köyleri dolaşırken ilginç bir şey oldu. Kömürlük Köyü’nün sınırında, arabayı kullanan arkadaşımız arabayı durdurdu. “Hocam, sigara içeceksen burada iç, köyde sigara içmak yasak”, dedi. Nedenini sordum. Köy sınırları içinde sigara içenler, içtikleri sigara ücreti kadar bir parayı köy sandığına atmak zorundaymışlar. Toplanan paralar da yaptıracakları okulun yapımında kullanılacakmış. Dehşetli ilgimi çekti. “Ben de fotograflar çekip Arguvan’da sergi açayım gelirini de okula verelim” dedim. Böylece Arguvan’ın köylerinde, köylerin mezralarında çektiğimiz fotograflardan oluşan bir sergi açtık”¦ Geçen yıl açıldı bu okul. Atmalılar İlköğretim Okulu, ilk yıl Arguvan birincisi, Malatya ikincisi seçildi.



*


Bu yıl, bir grup üniversite öğrencisi, Diyarbakır’ın Bismil ilçesi’nin Aslanoğlu Köyü’nde, içinde oturulamayan, ‘metruk’ bir okulu tamir etti.



Aslanoğlu köylülerinin kapılarının hemen önünden başlayan buğday tarlaları üç saat, beş saat mesafeye kadar göz alamadığınca uzanır. Hiç sınır yok. Bilmem dediğim anlaşılıyor mu?



Aslanoğlu köylülerinin hiç birinin bir avuç buğday ekecek toprağı yok.



Aslanoğlu köylülerinin ve çocuklarının umutları var ama”¦


Aslanoğlu köylülerinin çocukları okumak istiyorlar.


Aslanoğlu köylülerinin çocukları, okuyacakları okulu gençlerle birlikte kendileri yaptılar.



Aslanoğlu Köyü İlköğretim Okulu, 20 Eylül 2010’da öğretime başladı.




Tohumlar filizlendi. Tohumlar, güneşi, ışığı, aydınlığı gördü.



Ekinler başağa durdu”¦



İsa ÇELİK
















































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisiİsa Çelik : Diyarbakır Aslanoğlu Köyü Fotoğraf Sergisi

Angela Bacon : Kidwell


For English and Spanish : Please Scroll Down and Read the Page ↓


KIDWELL


Angela Bacon




Daima “Gerçeği buldum” değil; “Bir gerçeği buldum.” Deyin. Halil Cibran’ın bu sözleri bana yardım etti ve beni araştırmaya itti. Çalışmam bilinen ve açıklanamayan duygulara bir yolculuk ve teslimiyettir. Kişisel ve çok katmanlı çelişkili semboller kullanılmış bir görüntü, aynı zamanda sorguladığım ve cevapladığım şeyi temsil eder. Gün içinde hareket ederken karşılaştığım insanlar,yerler ve şeylerin şiddetle farkındayım. Bu durumları ve onların çağrıştırdığı fiziksel ya da duygusal tepkileri zihnime kaydediyorum. Bu kısa sureli ilişkiler rüyalarımda kendilerini yeniden oynarlar.Rastgele anlar, zengin öyküler ve sembolizmle olgunlaşmış uyku hikayelerini oluşturmak için kaynaşırlar. Sahneler kurar, aksesuarlar kullanır, kendimi ve modellerimi doğal ve sezgisel bir yolla davranmaya davet ederim. İşin esası, uyanık bir rüya yaratmaya çalışıyorum.



1994’de iş endüstrisinde kariyerime başladım. Aşırı istikrarlılığımla emek isteyen bir yöneticilik pozisyonunu elde ettim. Hırsım arttıkça başarı da çabuk geldi ama ruhum rahatsızdı. Geçmiş yaşamımda şeytanların olduğu küçük sessiz yerler dikkatli olmam için bağırıyorlardı. Saplantılı biçimde kariyer oluşturma ve çözümlenmemiş çocukluk sıkıntılarının birlikteliği beni hayal edilemez bir iççel kargaşaya sürükledi. Bu karışıklık için çıkış aramaya başladım ve bu acı veren anıları vurgulamanın bir yolu olarak resim yapmaya ve fotoğraf çekmeye heveslendim. İlk kez bir tuvalin önünde ve bir fotoğraf makinesinin arkasında durmak garip bir şekilde güç vericiydi. Sonunda kendimi kontrol altında ve yanlış yapmayacak olduğumu hissetmiştim. Ardımda duran bir savaşçıyı, bir şampiyonu hissettim. Bu kahraman beni tüm zorluklara karşı savunabilirdi.



İlk resimlerim ve fotoğraflarım gerçeküstü rüyalar ve anılardan esinlenmişti. Bu ilk denemelerimde ruhsal acılarıma karşı bir savunma buldum. Geçmişteki travmatik saldırılara karşı artık çaresiz hissetmiyordum. Yol açıktı. İşi oluşturmak, geçmişimin gizli korkularını günün parlaklığında sergilemekti. Bir kaç çalışma sonra bunu geçmişimi, şu anımı ve geleceğimi iyileştirici bir yol olduğunu anladım. İş dünyasından ayrılmaya ve Midwestern State University’de sanat okumaya karar verdim.



Fotoğraflarım kimlik, sükunet ve dayanıklılık için mücadelemi belgeler. Kişisel ve çok katmanlı çelişkili semboller kullanılmış bir görüntü, ayn zamanda benim sorguladığım ve cevabını verdiğim şeyleri temsil eder. Seyahatim ve mücadelem beni, duygusal bir göçebeden kendinden emin bir yaşam maceraperestine dönüştürdü. Fotoğrafçılık sayesinde en derin duygularımı bir amaç içinde, kalıcı bir şekilde ifade edebilme yeteneğini buldum. Kendim için bulduğum yol devam edecek.





“Say not, I have found the truth, but rather I have found a truth” These words of Kahlil Gibran reach out to me and compel my search. My work is a journey and surrender with known and unexplained emotions. Using contradictory symbols that are personal and multilayered, an image can simultaneously represent what I am questioning and what I have answered. As I move through my day, I am keenly aware of my encounters with people, places and things. I mentally record the details of these situations, and the physical or emotional responses that they evoke. These fleeting associations replay themselves in my dreams. The random moments combine to form sleep stories that are rich narratives, ripe with symbolism. With that as my model, I construct sets, use props and invite myself and models to perform in a natural, intuitive way. In essence, I attempt to create a waking dream.



In 1994, I began a career in the employment industry. I acquired through extreme persistence a demanding management position. Success came quickly as ambition grew, but my psyche was disturbed. The small quiet places where demons of my past lived were screaming for attention. The duality of obsessive career building and unresolved childhood distress left me with unimaginable internal turmoil. I began to search for outlets for this confusion and was inspired to paint and photograph as a means of expressing these painful memories. Standing before a canvas and behind the camera for the first time was strangely empowering. At last, I felt I was in control and could do no wrong. I sensed a warrior was standing behind me, a champion. This hero would defend me against all challengers.



My first paintings and photographs were motivated by surreal dreams and memories. In these early attempts I found a defense for my mental anguish, I no longer felt helpless against the traumatic onslaught of the past. The path was clear. To create work was to expose, in the brightness of the day, the hidden horrors of my past. The exposure would cleanse trouble and confused places in my mind. Several works later I realized that this was a healing path for my past, present and future. I made the decision to leave the business world and study art at Midwestern State University.



My photographs document my struggle for identity, serenity, and strength. Using contradictory symbols that are personal and multilayered, an image can simultaneously represent what I am questioning and what I have answered. My journey and struggle have transformed me for an emotional nomad to a confident adventurer of life. Through photography I have found the ability to express my innermost feelings in a purposeful, enduring way. The path I found for myself will continue.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN



“No digas: he encontrado la verdad, sino, mas bien di: he encontrado una verdad”. Estas palabras de Kahlil Gibran me llegan y fuerzan mi búsqueda. Mi trabajo es un viaje y una entrega a emociones conocidas e inexplicables. Usando símbolos contradictorios que son personales y tienen múltiples niveles, una imagen puede simultáneamente representar lo que me estoy cuestionando y lo que he respondido. Mientras me muevo durante el día, soy profundamente consciente de mis encuentros con la gente, los lugares y las cosas. Mentalmente grabo los detalles de esas situaciones y las respuestas físicas o emocionales que me evocan. Estas fugaces asociaciones se repiten por si mismas en mis sueños. Los momentos aleatorios se combinan creando cuentos para dormir y ricos relatos cargados de simbolismo. Tomando esto como mi modelo, construyo decorados y uso atrezzo e invito a los modelos y a mí misma a actuar de una forma natural e intuitiva. En esencia, intento crear un sueño despierta.


En 1994, comencé una carrera en el sector laboral. Gracias a una enorme perseverancia conseguí un exigente puesto directivo. El éxito llegó rápidamente al igual que la ambición creció, pero mi psique estaba trastornada. Los pequeños y tranquilos lugares donde los demonios de mi pasado vivían estaban pidiendo a gritos mi atención. La dualidad de la obsesión por hacer carrera y las angustias infantiles no resueltas me dejaron con una inimaginable confusión interna. Empecé a buscar salidas para esta confusión y me sentí inspirada para pintar y fotografiar como medio para expresar estos recuerdos dolorosos. Estar de pie ante un lienzo y detrás de una cámara por primera vez fue extrañamente estimulante. Al fin, me sentí que tenía todo bajo control y que no podía equivocarme. Sentí que un guerrero estaba de pie detrás de mí, un campeón. El héroe que me defendería frente a todos los rivales.


Mis primeras pinturas y fotografías fueron motivadas por sueños surrealistas y recuerdos. En estas primeras tentativas encontré una defensa para mi angustia mental, nunca más me sentí indefensa ante las traumáticas arremetidas del pasado. El camino estaba claro. Crear obras fue exponer a la luz del día los horrores ocultos de mi pasado. La exposición limpiaría problemas y lugares confusos en mi mente. Varias obras después me di cuenta de que se trataba de un camino de sanación de mi pasado, presente y futuro. Tomé la decisión de dejar el mundo de los negocios y estudiar arte en la Midwester State University (Universidad estatal del Medio Oeste).


Mis fotografías documentan mi lucha por la identidad, la serenidad y la fuerza. Al usar símbolos contradictorios que son personales y tienen múltiples niveles, una imagen puede representar simultáneamente lo que me estoy preguntando y lo que he respondido. Mi viaje y mi lucha me han transformado pasando de ser una nómada sensible a una aventurera de la vida segura de sí misma. A través de la fotografía he encontrado la habilidad de expresar mis sentimientos más íntimos de una forma decidida y perdurable. El camino que encontré para mí continuará.


Çeviri (interpretacion) : Maite Alvite Buigues

























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Angela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : KidwellAngela Bacon : Kidwell