Kategori arşivi: HAZİRAN 2010 SAYISI – JUNE 2010 ISSUE

Jerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi Şaşırtmaktır


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



JERRY UELSMANN ile SÖYLEŞİ




Giriş:



Fotoğrafa yeni başlamış ve Jerry Uelsmann’ın işlerine henüz rastlamamış olanlar bu röportajı okuyunca şaşırabilirler, çünkü fotoğraf tarihinde bir isim dijital çağdan çok daha önce kusursuz bir biçimde kompozit ve manipüle edilmiş fotoğraflar üretmiştir.




J. Uelsmann bir çağdaş fotoğraf sanatçısıdır. O aynı zamanda sürrealist fotoğrafçı olarak da bilinir. Rochester Teknoloji Enstitüsü ve Indiana Universitesi’nde fotoğraf okumuştur. 1960’ların başlarından bu yana, karanlık odada en fazla 10 adet argandizörle çalışarak bir çok başarılı görsele imza atmıştır. Tek bir fotoğraf kağıdına birden fazla sayıda negatif kullanarak yaptığı baskılarla sanat işlerini üretmiştir. Bir çok kitabı arasında sayabileceğimiz bazı kitapları şunlardır: Jerry Uelsmann: Photo Synthesis (University Press of Florida, 1992), Uelsmann: Process and Perception (University Presses of Florida, 1985) ve Jerry N. Uelsmann (An Aperture Monograph New York, 1971). Çalışmaları dünyanın dört bir yanındaki büyük müzelerin koleksiyonundadır. Jerry Uelsmann 1960’dan bu yana eğitim verdiği Gainesville, Florida’da bulunan Florida Üniversitesi’ndeki görevinden emekli olmuştur. Çalışmaları hakkında eğitim vermekte ve fotoğraf çekmeye devam etmektedir. Jerry Uelsmann, 1981 yılında American Photographer tarafından yayınlanan bir rapora göre, Amerika’da yaşayan en başarılı 10 fotoğrafçı arasında gösterilmiştir (Kaynak: www.wikipedia.com).



Biz onu genel manada “usta fotoğrafçı” diye tanıyoruz.




Jerry Uelsmann


Söyleşi:



Baybars Sağlamtimur: Herşeyden önce Türk internet dergisi Fotoritim’den merhaba diyerek söze başlamak istiyorum. Röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için gerçekten de heyecanlıyım. 19 yıl kadar önce, üniversite öğrencisi olduğum zamanlarda, üniversite kütüphanesinde bir kitabınıza rastlamıştım. O günden bu yana kitapta gördüğüm görseller kesinlikle aklımdan gitmedi.



Dijital fotoğraf çağında, kompozit fotoğraf ve foto-manipülasyon teknikleri ile binlerce insan ilgilendiği halde Uelsmann’ın işleri hala bizi güçlü bir şekilde etkiliyor. Belki her zamankinden de fazla. Sanırım birçok insan Uelsmann’ın işlerinin ilham kaynağını merak ediyordur. Bu kaynaklar ve fotoğrafların üretimi esnasındaki işlem basamakları nelerdir?



Jerry Uelsmann: Görsel yönümün kaynaklarını ayrıntılarıyla belirtmem güç… Tüm bilgiler özyargılayıcıdır… Hayatınızdaki herhangi bir anda, o ana kadarki tüm yaşam deneyimlerinizin filtrelenmesi ile oluşur. Rochester Teknoloji Enstitüsü’nde öğrenciyken, fotoğraf dünyasını algılama konusunda büyük ölçüde ufkumu ve algımı açan hocalarla karşılaştım. Ünlü bir fotoğraf tarihçisi olan Beaumont Newhall tarafından verilen ilk fotoğraf tarihi kurslarından birine katıldım. Aynı zamanda, öğretmenim olan, şiirsel ve ruhsal yöne sahip fotoğraflar üreten Minor White’dan da etkilenmiştim. O, kendini ifade biçimi olarak fotoğrafçılık hakkında yenilikçi düşünme yollarını sunan, Zen gibi bir öğretmendi.



Indiana Üniversitesi’nde okurken ve güzel sanatlar yüksek lisans derecesi için çalışırken beni düşünme ve sorgulamaya, hem teknik hem de görsel olarak daha fazla risk almaya sevkeden Henry Holmes Smith adında muhteşem bir hocam olmuştu. Araştırma ödevim hem gözlere, hem de akla hitap eden görüntü yaratmaktı.




Diğer önemli bir faktör ise sanat tarihi hakkında aldığım pek çok kurstur. Özel ilgi alanım 19. ve 20. YY idi. Sürrealistlerle karşılaşmam sanki eski bir dostla karşılaşmam gibi oldu… Sanatçının doğrudan göze sunulanın dışında, kişisel olarak daha anlamlı bir görüntü yaratabileceği görüşüne sarılmıştım.




Benim yaratıcı sürecim gerçekten de “eklemeli” tiptedir. Bazı nedenlerden ötürü birlikte uyumlu olabileceğine inandığım 1, 2 veya 3 negatifle işe başlarım. Daha sonra karanlık odada deneme ve yanılma işlemleriyle imajı son haline getiririm. Bu işlem bir tam gün veya birkaç gün sürebilir ve epeyce fotoğraf kağıdı harcanır. Bitmiş görüntünün tam fikri ile çalışmalarıma başlamam. Kontakt baskılarıma bakmak ve görsel opsiyonlar düşünmek için bolca zaman harcarım.




B.S. : Biz Uelsmann’ın “Usta Fotoğrafçı”lardan birisi olarak kabul edildiğini biliyoruz. Peki, Uelsmann için ustalar kimlerdir veya sanatını kimler etkilemiştir?



J.U. : Belirtmem gereken o kadar çok isim var ki. Fotoğraf alanında: Stieglitz, Weston, Adams, Bullock, Bernhard, v.b. Diğer sanat alanlarında: Magritte, Ernst, Cornell, Dali, v.b. Ansel Adams gibi büyük boy siyah-beyaz fotoğraf baskıları yapan insanları beğenirim. İşlerimin o türden geniş ton dağılımına ve görsel etkiye sahip olmasını isterim.




B.S. : Wikipedia’da sizin bir sözünüze rastladım:



Şu anki dijital devrime karşı sempatim var ve bilgisayar yardımı ile ortaya çıkartılan seçenekler heyecan verici. Fakat, yaratıcı işlemlerimin halen özünde karanlık oda simyasına bağlı olduğunu düşünüyorum.”



Hala karanlık odayı dijital işleme yöntemlerine tercih ediyor musunuz? Zaman içerisinde Uelsmann’ın teknikleri konusunda neler değişti? Ve bir yılda kaç tane sanat işi üretiyorsunuz?



J.U. : Karanlık odada 60 yılımı geçirdim ve artık yaratıcı işlemlerimin temel parçası haline geldi bu ortam. Bilgisayarın karşısında oturmaktan keyif almıyorum. Karanlık odada ise hala simya duygusu var.



Az sayıdaki müzelerde açtığım sergilerde, bazı baskılarım tarandı ve bu sayede mürekkepli yazıcılarda büyük boy baskıları yapıldı. Son yıllarda dijital teknoloji gelişti ve bu yazıcıların kalitesi beni şaşırtıyor. Halen tüm fotoğraflarımı tamamen karanlık odada yaratıyorum (7 tane argandizörüm var).




Genel manada, yılda 75-100 fotoğraf yaratırım. Bunların bir çoğunda tam anlamı ile son karara varılmamıştır. Yılın sonunda en güçlü olduklarına inandığım görselleri seçer ve onlardan daha büyük boyutlarda baskılar yaparım. Dünyaya sunulmaya hazır olduğuna inandığım ancak 5-10 tane fotoğraf bulabilirim.




B.S. : Fotoğrafçılar için 2 yaygın söz vardır “fotoğraf çekenler” ve “fotoğraf yapanlar”. Sizi ve sanat işlerinizi en doğru tanımlayacak söz hangisidir?



J.U. : 1967 yılında, bir fotoğraf konferansında sunulan “Post-Visualization” başlıklı bir makale yazmıştım. Bu makale, diğer tüm sanat dallarında olduğu gibi “içsel sürece” fotoğrafçılar tarafından da başvurulması gerektiğini anlatıyordu. Fotoğraf makinemle dünyadan görseller toparladığım halde, sanatım bu negatifleri karanlık odada biraraya getirerek kompozit bir fotoğraf yapmama dayanır. Yani, sanırım ben her ikisiyim de, fakat öncelikle “fotoğraf yapanım”.




B.S. : Kompozit, sürreal fotoğraflarınızın bir çoğu aynı mekanı veya zamanı paylaşmaması gereken dramatik, imkansız anları içermekte.



Ben inanıyorum ki, eğer bir fotoğrafçı “fotoğraf yapan” ise, sanatına bunu yansıtmak için güçlü bir fikir veya problemi olmalıdır. Fakat bazı zamanlar, bazı koşullarda sihirli bir şey gerçekleşerek bir görüntüyü oluşturacak anahtar elemanlar karanlık odada veya Photoshop’ta çalışırken bir araya gelerek en sonunda başarılı bir sonuç ortaya çıkabilir (kazara demek istemiyorum ama manalı sonuçların bilinçdışı gelişimi ile). Sizin için hangi senaryo doğru olandır?



J.U. : Tüm süreç boyunca, görsel seçenekleri keşfetmek için aklımı açık tutarım… Yaratıcı işlemde bol miktarda kendinden kuşku duyma durumu vardır… Riskler almak ve duygularınıza güvenmek için istekli olmalısınız… Bu entellektüel bir süreç değildir… Yaratıcı bir oyun veya eğlenceli bir yaratma biçimidir…




B.S. : Sizce sanat öğretilebilir mi? Yaratıcılık sadece seçkin insanlara verilmiş bir hediye midir? Yaratıcı düşünceyi geliştirmenin bir yöntemi var mıdır?



J.U. : Yaratıcılığın az sayıdaki insana verilmiş bir hediye olduğunu düşünmüyorum. Ben çok sıkı çalışırım ve ortaya çıkarttığım fotoğrafların çok azı uzun süre kalıcı olacak kalitededir… Açıkçası hedefim kendimi şaşırtmaktır!



(Eğer kılı kırk yaran bir işkolikseniz bunun yardımı olur) Sanatı öğretilebilirmisiniz bilmiyorum, fakat yaratıcı düşünce için daha fazla “iletken” durumları kesinlikle oluşturabilirsiniz.




B.S. : Uelsmann’ın eğitmenlik geçmişi olduğunu biliyoruz. Öğrencilerinize yaratıcı düşüncelerini ve öğrenme başarılarını geliştirmeleri için ne gibi önerilerde bulunuyorsunuz? Uelsmann’dan fotoğraf hocası olarak herhangi bir ipucu alabilirmiyiz?



J.U. : Bir çok fikir çalışma esnasında ortaya çıkar… Ben her hafta sanat yapmak için çalışırım ve bu benim dünyayı kendimle ilişkilendirme yöntemim haline geldi…




B.S. : Sanat ve bilimin birbiriyle bağlantılı şeyler olduklarını düşünüyor musunuz? Eğer öyle ise tüm sanat işlerini matematik formüllerle açıklamak mümkün olur muydu?



J.U. : Hayır. Pek çok bilimsel keşif ortak araştırma içerirken, sanat çok daha fazla kişisel (bireysel) deneyim içerme eğilimindedir.




B.S. : Siz çağdaş fotoğraf sanatçısı olan Maggie Taylor ile evlisiniz. Bildiğim kadarı ile Maggie sanat işlerini yaratmada dijital teknolojiyi, siz ise geleneksel karanlık oda tekniklerini kullanıyorsunuz. Farklı tekniklerin etkisinde oluşan sonuç işlerinizi aranızda tartışıyor musunuz ve iki sanatçı arasındaki etkileşimi ben gerçekten de merak ediyorum?



J.U. : Biz birbirimizin işlerini görebilen ilk insanlarız. Biz görsel mit yapma konusundaki anlayışımız temelinde birbirimize destek olmaya çalışırız ve öneriler getiririz… Farklı yönlerde ve ayrı stüdyolarda çalıştığımız halde imgelerimiz birbirine karşı bir tür sempati hissi verir.




B.S. : Üniversiteden emekli olduktan sonra zamanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?



J.U. : Ben akademiden emekli oldum, ancak sanat yapmaktan asla! Artık karanlık odada daha fazla zaman geçiriyorum. Sergilerimizin olduğu yerlere seyahat ediyoruz ve aynı zamanda dersler veriyoruz. Tabii evde olmaktan da zevk alıyoruz. Üç tane köpeğimiz ve harika bir de bahçemiz var.



B.S. : Bu söyleşi için size çok teşekkür ederiz. Eminim ki Fotoritim okuyucuları büyük keyif alacaklardır.



Röportaj ve Çeviri : Baybars SAĞLAMTİMUR






INTERVIEW with JERRY UELSMANN




Introduction:



Someone who is new to photography and didn’t come across the works of Jerry Uelsmann may be surprised by this interview because they will meet and witness that a name in the history of photography flawlessly produced composite and manipulated images long before the digital age.



J. Uelsmann is a contemporary art photographer. He is also known as a surrealist photographer. He studied photography at the Rochester Institute of Technology and Indiana University. From the early 1960’s he created many successful images working in the darkroom with up to 10 projectors. He produced images on the single sheet of film using different images from different negatives. His numerous books include Jerry Uelsmann: Photo Synthesis (University Press of Florida, 1992), Uelsmann: Process and Perception (University Presses of Florida, 1985), and Jerry N. Uelsmann (An Aperture Monograph New York, 1971). His work is in major museum collections through the world. Jerry Uelsmann is retired from teaching at the University of Florida, where he had taught since 1960 and lives in Gainesville, Florida. He continues to photograph and lecture about his work. In 1981, a report by American Photographer ranked Uelsmann as being amongst the top ten photographers collected in America (Source: www.wikipedia.com).



In general we know him as a “master photographer”.





Interview:



Baybars Sağlamtimur: First of all I would like to say hi from a Turkish web-photo magazine “Fotoritim”. I am really excited that you accepted our interview inquiry. It was 19 years ago that I first came across a photo book of you in the universitys library when I was an undergraduate student. Since than these images newer went out of my mind.



In the digital photography age, since there are thousands of people involved in the composite photography and photo-manipulation techniques, Uelsmann’s images still have the strong power to influence us. May be more than ever. I beleive that everyone will be curious about the source of inspiration of Uelsmann. What can you say about these sources and what are the steps of creating these images ?



Jerry Uelsmann: It is difficult to specify the sources for my imagery… All knowledge is self-reflective… It is acquired through the filter of your total life experience at any given moment in your lifetime. As an undergraduate student at Rochester Institute of Technology I encountered teachers who greatly expanded my perception of the world of photography. I was in one of the very first history of photography courses that was taught by Beaumont Newhall, a leading photographic historian. I was also inspired by my teacher, Minor White who created images that were very poetic and spiritually oriented. He was a Zen-like teacher who presented innovative ways of thinking about photography as a form of self-expression.



When I was a graduate student at Indiana University working on my Master of Fine Arts degree I had a great teacher, Henry Holmes Smith who constantly challenged me to question accepted thinking and to take more risks both technically and visually. My quest was to create images that addressed both the eye and the mind.




Another very important factor was the many courses I had in art history. My special interest was the 19th & 20th century. When I encountered the Surrealists, it was like meeting an old friend… I embraced the idea that the artist could create an image that was personally more meaningful than the one that is literally given to the eye.



In terms of my creative process, it is really an additive one. I start with one or two or three negatives that, for some reason, I think might work together. Then it is a process of trial and error in the darkroom until I come to some sort of resolution of the image. This can take a long day or several days and a lot of photo paper. I do not start the process with a fully conceived idea of the finished image. I spend a lot of time looking at my contact sheets and considering visual options.




B.S. : We know that Uelsmann is regarded as one of the “Masters of Photography”. But who are the masters for Uelsmann or who effected/influenced his way of art?



J.U. : There are really too many to mention. In photography: Stieglitz, Weston, Adams, Bullock, Bernhard, etc… In the larger world of art: Magritte, Ernst, Cornell, Dali, etc…I have always loved great black and white photographic printers, such as Ansel Adams–I want my work to have that kind of full tonal range and visual impact.



B.S. : In wikipedia I came across a statement by you:



“I am sympathetic to the current digital revolution and excited by the visual options created by the computer. However, I feel my creative process remains intrinsically linked to the alchemy of the darkroom.”



Do you still prefer darkroom to digital editing processes? What has changed in terms of Uelsmann’s techniques through time? And how many works of art do you produce in a year ?



J.U. : I have spent 60 years in the darkroom and it has become an essential part of my creative process. I do not enjoy sitting in front of a computer. The darkroom still has a sense of alchemy.



For a few museum exhibitions, some of my prints have been scanned so that a few large ink-jet prints could be created. The digital technology has improved in recent years and the quality of these prints amazes me. All of my images are still being totally created in the darkroom. (I have seven enlargers.)



In general I produce between 75 and 100 images every year. Many of them are not totally resolved. At the end of every year I try to select the ones that I believe are the strongest and make larger prints of them. Usually I can only find a few, 5 to 10, that I feel are ready to be sent out into the world.




B.S. : There are two common words for photographers “image takers” and “image makers”. Which word or words best describes you and your works of art?



J.U. : Back in 1967 I wrote a paper titled “Post-Visualization” that was delivered at a photography conference. It was essentially an appeal for photographers to allow for the same kind of “in-process” discoveries that occur in most other areas of art. Although I collect images in the world with my camera, my art form relies on my assembling these negatives and coming up with a composite image in the darkroom. So I guess I am a little bit of both, but primarily an imagemaker.




B.S. : Most of your composite, surreal photographs are dramatic, impossible moments and includes elements that should not occupy the same space and/or the same time.



I believe that if a photographer is an imagemaker, he/she must have a strong idea or problem in the mind to reflect it to his/her artwork. But sometimes, under some circumstances the magic can happen and the key elements of an image may appear in the darkroom or while working on Photoshop and a successful image may appear (I am not trying to say by accident but by unconscious development of meaningfull results). Which scenario is true for you?



J.U. : I try to keep my mind open to exploring visual options during the entire process… There is a lot of self-doubt in the creative process… and you have to be willing to take risks and trust your feelings… It is not an intellectual process…It is a form of creative play or playful creativity.




B.S. : Do you beleive that making art can be taught ? Is the creativity a gift only given to the selected people ? Any ways to enhance the creative thinking?



J.U. : I don’t think creativity is a gift that only a few people possess. I work very hard at what I do and only a small percentage of my images have lasting qualities… My goal is truly to amaze myself! (It helps if you are an anal-retentive workaholic) I don’t know if you can teach art but you certainly can create conditions that are more conducive for creative thinking.




B.S. : We know Uelsmann had an educational background. What do you advise your students to enhance their creative thinking and to enhance their learning? Any tips from Uelsmann as a lecturer in photography?



J.U. : Most ideas come during the process of working… I work at making art every week, it has become my way of relating to the world and myself…



B.S. : Do you think that art and science can be correlated? If so will it be possible to explain all the art works by the mathematical formulas?



J.U. : No. Most science discoveries involves shared research while art tends to be a much more personal individual experience.




B.S. : You are married with a contemporary art photographer: Maggie Taylor. As far as I know Maggie uses digital technology to create her artworks and you still use traditional darkroom techniques. Do you discuss your final images in order to evaluate the effects of different techniques and I am really curious about the interaction between the two artists?



J.U. : We are the first people to see each other’s work. We try to be supportive and make suggestions based on our understanding of each other’s visual myth making…Even though we work in different ways and in separate studio spaces, our images have a kind of sympathetic feeling to them.




B.S. : After retiring from the university how do you spend your time?



J.U. : I retired from academia, but you never retire from making art! I get to spend more time in the darkroom. We also get to travel to places where we have exhibits and also give lectures. We also enjoy being home. We have three dogs and a wonderful garden.



B.S. : Thank you very much for this interview. I believe that the readers of Fotoritim web magazine will be delighted.




Interview and translation by Baybars SAĞLAMTİMUR









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi ŞaşırtmaktırJerry Uelsmann ile Söyleşi : Hedefim, Kendimi Şaşırtmaktır

İsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyım



İsa Çelik



Mehmet Uçkun : Çok yönlü bir sanatçısınız, insan ve çocuk yaşamınızda ve eserlerinde önemli bir yer tutuyor.


-Seramik


-Taş ve ağaç heykeller


-Çizgi film çalışmaları


-Sinema filmleri ve oyunculuk


-Birçok derneğin üyelikleri


-Resim ve fotoğraf albümleriniz


-Sokak tabelalarınız


-Öykü yazarlığı


ve dahası”¦



Bir sanatçının çok yönlü olmasının itici gücü nedir, avantajları nelerdir, bu kadar geniş bir alanda gösterdiğiniz faaliyetleri hangi potada eritiyorsunuz?



İsa Çelik : Ben çok yönlü müyüm bilmiyorum. Ben kendi kozamı örmeye çalışan bir adamım. Bir insanın yaşamı yaptıklarından ve yapmadıklarından ibarettir; hem yapabildiklerinden hem de yapamadıklarından da ibarettir. Herkes, ben şunları yaptım, bunları yaptım der. Ben de, hayır şunları şunları, bunları bunları yapamadım derim”¦ Yaptıklarım zaten var, benim asıl derdim neleri yapamadıklarımla ilgili. Şimdi habire hayıflanıyorum. Dünyada ne çok okunacak kitap var, ne çok gezilecek, görülecek yer var diye. Ülkemizi bitiremedim ki, başka ülkeleri gezmenin derdine düşeyim. Çok dil bilmeliydim, Türkçeyi bile zor kıvırırken şu dünyada keşke ben Kavabata’yla, Asturias’la karşılıklı geçip dünya ahvali ile ilgili karşılıklı konuşmayı ne çok isterdim. Yapacağım, yapmak istediğim çok şey var. Koca okyanusun içerisinde benim yaptıklarım damla bile değil. Başka birisi benim yaptıklarımın elli de birini yapsa gerinmesinden geçilmez ortalıkta”¦ Binlerce kitap kapağı yaptım, afişler, pankartlar, broşürler”¦ İran’dan, Amerika’dan, İngiltere’ye kadar kitap kapakları, longplay kapakları yaptım. Yaptım demek bana bir garip geliyor aslında; koca okyanusun içinde bir damlacık bir su yaptığımız ettiğimiz”¦




Yaşar Kemal, Ağacın Çürüğü, Kapak


M.U. : Şu anlamıyla da, bu yaptığınız etkinlikler ve sanatların bir başlangıç ve bitiş noktaları mı vardı, bir birini tamamlayan yönleri mi vardı?



İ.Ç. : Başlangıç bitiş değil, tam tersine. Bir sanat dalıyla uğraşmak, başka bir sanat dalıyla uğraşma isteğinizi tetikler ve besleyebilir. Tutalım ki yazı ile uğraşıyorsunuz, fotografla ilgilenmeniz sizin daha iyi yazı kompozisyonları yapmanızı sağlayabilir. Tutalım ki fotografla uğraşıyorsunuz, seramik ya da heykelle ilgilenirseniz, yapacağınız fotografın daha boyutlu olmasını sağlayabilirsiniz. Diyelim bir hikâyecisiniz, fotograf ya da film denemeleri yaparsınız, bu, hikâyenizin daha akışkan bir anlatıma kavuşmasını sağlayabilir.



Fotografçısınız. Akşam televizyonda bir film izliyorsunuz. Masanıza bir naylon örtü serin, bir taraftan film izlerken bir taraftan da seramik yapmaya çalışın. Bu fotografçılığınızı engellemez. Olmadı, bozar atarsınız. Hiç olmazsa, el becerisi kazanırsınız, çamurla uğraşmak enerjinizi alır. Fena mı?



“Ben bunu yapamam” diye bir şey yoktur benim dilimde. En azından bir kere beş kere denerim. Bir de şu var. Her şeyi gözlemlemeye çalışan bir adamım ben; mutlaka her şeyin altını deşerim, her şeyi sorarım. Karşımdaki insana güvenmediğimden değil ama, bildiğim şeyi bile sorarım. Bu karşımdaki insanı sınamak için yaptığım bir şey değil. Ola ki, bildiğimi zannettiğim bir konuda belki o kişi başka bir şey söyleyecektir. Bütün her şey benim bildiklerimden ibaret değil ki. Sözgelimi Karadeniz insanı ile doğu insanı ya da güney insanı veya başka bir yerin insanının bir duvarın dibine nasıl çömeldiğine bakarım.




Belgrad Ormanı, İsa Çelik


M.U. : Detay ama belirleyici.



İ.Ç. : Ama başarı ayrıntıdan geçer. Ayrıntı iyi olmazsa başarı olabilir mi?



Birgül Erken : Mustafa Aslıer’in de söylediğinize benzer gözlemlerinin olduğunu biliyorum. Özgün baskılar yapıyor ve sanat eserlerinde bahsettiğiniz çömelme konusunu ele almış ve bununla ilgili çok güzel bir tablosu da var.



İ.Ç. : Ben bunu bir örnek olarak söyledim, ben insanların sırf çömelmelerine dikkat etmiyorum, yani nasıl sümkürdüğünden tutun da”¦



B.E. : O insanların davranışları bir dönemin kısa tarihi gibi”¦



M.U. : İnsanların içinde bulundukları dönemlere göre davranışları da ona göre biçim alıyor.



İ.Ç. : Benim hikâyelerimde anlattığım, dinlettiğim şey aslında, fotoğraflarımda ne anlatıyorsam ne dillendiriyorsam odur. Kitap kapaklarımda ne anlatıyor ne dinletiyorsam kikâyelerimde de onları anlatıp dillendiriyorum.




Rıfat Ilgaz, Karartma Geceleri, Kapak, 1986


M.U. : Öykülerinizden ‘Naldöken’ ile ilgili bir yorumda ‘dili vizör gibi kullanarak öykü formunda fotoğraflar çektiğinizi’ okumuştum. Sanırım bu yaşamı algılama biçimi. Sanatlar arasında dahi olsa arayışınızın, yönteminizin uzantısı olarak gözüküyor bu yorumlayış ve bakış açası. Mevcut uğraşlarınız içinde temel çizgilerinizi, farklı dallarda bile olsa, o uğraşa uygun bir dil ile ifade ettiğinizi görüyoruz. Bir öykünün dilini bir fotoğraf makinesinin vizöründen bakarcasına yansıtabilmek, gerçi bu bir yazar için ayrı bir deneyim, ayrı bir yetenek, fotoğraf çekmek ise ayrı bir yetenek. İlk sorumda da çeşitli sanat dalları arasındaki ortak bir dil veya buna temel çizgilerinizin kullanımının olup olmadığını anlamaya çalışmıştım.



Bu noktada Naldöken den birkaç satır okuyabilirsek ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilecektir sanıyorum.



”¦



Hörü Nene, taş maş koydurtmadı, mezarın başına.



“Teze bedene daş maş yaraşmaz,”dedi,”mezer felan yaraşmaz, Gocaahlat yeter, edirafını çevirmeyin, üstünde çiçekler bitsin, guşlar civildesin, arılar kelebekler gonsun, çocuklar oynasın”¦ Mezar felan gerekmez”¦ Mezere neyim hacat yok”¦ Hacat yooook, hacat yok, hacat yok!..



Eline ne geçerse getirip getirip sokuyordu toprağa. Bir top fesleğen, gelincik, bobaçça, sümbül, nergis, kenger; ne bulursa”¦ Kocaahlatın etrafı fırdolayı bir çiçek tarlasına döndü. Koskocaman, binbir renkli bir çiçek harmanına döndü”¦



Kocaahlatın altına oturmuş, eteğindeki çiçekleri dikiyordu toprağa. Bahar yeliyle tülbenti hafif hafif savruluyordu; bembeyaz, seyrelmiş, cansızlaşmış saçları açığa çıktı. Ortalık bir bayram yeri gibiydi. Binbir türlü arı, binbir türlü kelebek, binbir türlü börtü böcek uçuşup duruyordu. Hörü nene’nin ellerine ayaklarına karıncalar ağırıyordu.



Gözel gözlü garınçalaaar, gözel gözlü garınçalaaar, ne ararsınız bir goca karının elinde, ayağında. Söylen bana ağzı var dili yok garınçalar. Gara gözlü garınçalar söylen bana”¦ Eviniz tüneğiniz yok mu sizin? Varın gedin evinize, ağşam olup batır, şaşıp durman buralarda”¦ Varın gedin nahal bulursunuz ağşam olunca, evinizi, tüneğinizi, varın gedin, anayınız bubayınız beklemesiiiin, beklemesin yavrılarım beklemesin”¦



Karıncalara söyledi. İnce belli karıncalara, her şeyi bir bir söyledi”¦ bir bir anlattı”¦



Ağzı var dili yok garınçalar bildiniz mi, Ali’mi döş enikleri ne etti bildiniz mi? Ağzı var dili yok garınçalar söylen bana, söyleeen söylen yal gödeleri ne etti Ali’me söylen”¦ Siz bilmezsiz eli böğründe, beklemeyi”¦ Siz bilmezsiniz yavrılarıım siz bilmezsiniz.



Aldı karıncaları birer birer toprağa bıraktı.



Haydi, varın gedin kendi evinize barkınıza”¦



Ahlâtın dalları bahar yeliyle hafif sallandı. Ahlat tepeden tırnağa, bir gelin gibi çiçek içindeydi. Ahlatın çiçekleri sallandı. Yaprakları hışır hışır sallandı.



Bir hoş üşüme duydu bedeninde.



“Aklına getir a benim aalat ağacım, en iyi sen bilirsin”¦ Anası doğururkana öldüğünü en eyi sen bilirsin Ali’min. Biriciklerimden sütler sıvkıtaraktan böyüttüğümü en eyi sen bilirsin”¦ Guşlar gibi çığırırdı. Gurumuş biciklerimden sütler sıvkıttım. Guşlar gibi çığırırdı. En iyi sen bilirsin”¦ Bilirsin tabii. Tabii canım, canıım canım benim bilirsin helbet”¦ Demek o zamandan belliymiş gaderi benim canımın. Gadersizim benim”¦ Gözelim benim”¦ Senin dallarına salıncaklar gurduğumu, onu kelebekler gibi, kuşlar gibi salladığımı sen en eyi sen bilirsin. Hani gıtlık gıyaaamet, gıtlık gırandı, elde yoook, avuçta yoğudu”¦ Zabanan dallarına her gün yağlığın içinde, bir yağlı bazlama bağardım senin unuttun mu, uyanıp da gelip yağlı ekmeği bulunca nahal sevinirdi, nahal el çırpardı unuttun mu? Aklına geldi mi? Heç aklından getmez, getmez guzuuum getmez, bilirim”¦ Bilirsin, en eyi sen bilirsin”¦ A benim gözel ağacım, en eyi sen bilirsin”¦ Benim hallarımı en eyi sen bilirsin”¦ Canım sevdiğim ağaç, gözel ağa甦 Ağacım, gözel ağacım benim”¦ Derdimin ortağı ağacım. Dermansız dertlerimin ortağı ağacım. Dalları yaprakları göğe değen ağacım”¦ Sen bilirsin”¦”



“Bir can neden alınır. Bir cana neden gıylır ey tarla guşu? Sen söyle bana, neden gıylır? Bilir misin ağnat bana? Ağzı da var, dili de var ababil guşu, sen bilmez misin, bilirsin, sen de söyle”¦ Ne ki bu iş, zulum mu, gıyım mı söyle?.. Ne ki?.. Söyle bana, susma söyle”¦ Ne ki? Söyle”¦ Söyle ağzının içini sevdiğim söyle”¦”



“Bahar yeliyle hafif hafif uçuşan tülbentinin ucunu gözlerine götürdü silmek için. Gözlerinin pınarlarında ne yaş vardııı ne bir şey”¦ Takır takır, kupkuru”¦



“O bi daha defter yazamayacak, o bi daha galem dutamayacak. Defterleri, galemleri, kitapları saçıldı galdı. Duydun mu ababil guşu, duydun mu sen beni, o bi daha defterleri yazamayacak. Galemleri dutamayacak, kitapları okuyamayacak. Duydun mu ababil guşum, gülleri göremeyecek, sümbülleri göremeyecek. Menevşeleri göremeyecek. Bobaççaları da, yediveren güllerini de göremeyecek. Andızları, tepsileri göremeyecek”¦ O öldü. Eti kemiği çürüdü. Dili damağı çürüdü. Gaşı gözü çürüdü. Yok oldu. O yok oldu. Onu yok ettiler”¦ Hayat yalanımış ay ababil guşu, hayat yalanımış. Ölüm essahımış”¦ Öteki dünya ha, öteki dünya ha!.. Yalan, yalan, yalan; öteki dünya felan yalan… Duyun beni ey bulutlar, ey gökyüzü, ey dağlar ovalar”¦ Ölümümüş sonsuz yaşamayımış, yalan hepiciği yalan”¦ Benim guzum gara toprak oldu. Yalan, her şey yalan”¦ Yalaaan, yalaaan, yalan!.. Ölüm, ölüm iki gözün kör olsun. İki gözün kör olsun da önüne aksın ölüm”¦ Başka bir şey demem”¦ Başka bir şeycikler demeeem, demem”¦



“Senin göremediğin dallarda baharlar çiçek açtı. Topraklar çiçek açtı. Vadesiz geden yiğidim. Defterlerin, galemlerin saçıldı galdı. Döşümde yaralarım açıldı galdı. Ben nerelere gedeyim a yavrım”¦ A biceciğim”¦ Gayaların yüzünde biten bir fidan gibiydin. Zombada devirdiler mi seni a guzum. Çatada çat oldun, eğilip bükülmedin de gırılıp döküldün a yavrım. A canını sevdiğim”¦ İler dutar tarafımız yoğudu. Halımız ipden guşağıdı”¦ İpden guşak guşandığımızın halı belliydi. Erezilliğimizin halı belliydi”¦ Bunu herkesler biliridi. Erezilliğimizin haddi hesabı yoğudu”¦


”¦





Çavuşin, İsa Çelik


İ.Ç. : Ben bir anlatıcıyım. Kimi zaman meramımı, çamur yoğurarak, kimi zaman ahşap yontarak, kimi zaman kitap kapağı, afiş pankart, broşür, CD, plak kapağı vb. gibi grafik tasarım yaparak, kimi zaman fotograf yaparak, kimi zaman çocuklara (aslında hem çocuklara, hem de büyüklere) masallar, ya da hikâye yazarak anlatıyorum.



Her sanat dalının bir, kendi bir iç gerçekliği, bir de, iki, kendi bir dış gerçekliği vardır. Yürüyelim. Aynı biçimde söyleyelim. Her sanat yapıtının bir, kendi bir iç gerçekliği, bir de, iki, kendi bir dış gerçekliği vardır.



Sanatsal eylem böyle gerçekleştirilir.



Selâmünaleyküm iş olmaz.



Sanatsal eylem ciddî bir iştir.



Yumurta pişirmenin bile bir ‘usulü’ vardır. Ne bileyim, eşşeği yularından tutup götürmenin de bir ‘usulü’ vardır.



Karikatürdeki kuş ile resimdeki kuş aynı mıdır? Değildir. Karikatür dediysek, bir anlayışta çizilen karikatür mü vardır? Yoktur. Şu yöntemle, bu yöntemle karikatür yapabilirsiniz. Hepsi karikatür kuşudur ama hepsi aynı kuş değildir. Resimde de aynıdır, seramikte de, heykelde de”¦



Hatta şöyle de söyleyebiliriz, romandaki, hikâyedeki ve şiirdeki kuş da aynı değildir. Vs.Vs”¦




Eskişehir, İsa Çelik


M.U. : Öykü ve romanda (kimi zaman) olmayan bir şeyi, kurgulanmış bir şeyi tasvir ederek anlatmak için yapılan bir faaliyet var. Bura da siz aynı zamanda o yörenin ve bölgenin kullanılan, yaşayan belki de kaybolmaya yüz tutmuş deyim ve söylemlerini de dile getirmişiniz.



İ.Ç. : Dikkat edilirse öykünün girişinde de anlaşılabileceği gibi ben bir sinema ve fotograf atmosferi yaratmaya çalışıyorum. Bozkırda dümdüz bir yer. Bozkırın ortasında dinelen bir sürü adam. Gözleri ufukta ve bir şey bekliyorlar. Önce şimşekler çakıyor, sonra kar fırtınası başlıyor. Onlar bekliyorlar. Sigaralarını birbirlerinden yaka yaka bekliyorlar. Kar her yeri kaplıyor. İnsanlar bekliyorlar”¦



Edebiyatta, başka yerel dil kullanan yazarlardan farklı bir şey söyleyebilme endişem var.



Kelimelerin arkasında aslında mağaralar vardır. Kelimelerin arkasında dikenli çitler vardır.



Kelimelerin arkasında düğünler, dernekler vardır. Kelimeler, yaşarken pek çok anlam yüklenerek gelir günümüze. Bir kelime ne kadar anlamla donandıysa o kadar kucaklayıcı olur. ‘Şeytan’ ile ‘iblis’ aynı anlamlara gelir. Ama iblis daha başka şeyler anlatır. Ben hikayelerimde yerel dil kullanıyorum. Toroslar’ın dilini kullanıyorum. Kitapların sonunda, hikâyelerde geçen yerel dil sözlüğü veriyorum. Bu sözlüğü görenler, ‘sen ölü bir dili canlandırmak mı istiyorsun?’, diye soruyorlar. Hayır, ben ölü bir dili canlandırmıyorum. Toroslar’da yaşayan insanın her gün, günlük yaşamda kullandığı sözcükler bunlar. Bu gün büyük şehir insanları elli altmış, bilemediniz yüz kelime ile konuşma rahatlığına yaslanarak anlaşmaya çalışırlar. Temel sözcüklerin dışında başka sözcüklere ihtiyaç duymuyorlar. Diliniz zengin ama siz bu sözcükleri kullanım diline almadığınız zaman, sizin diliniz olabilir mi bu dil? Olmaz. Nenelerimizin, sandıklarda, sepetlerde sakladıkları beyaz eşyalar gibi, sözlüklerde saklanırsa, nasıl sizin diliniz olur o dil? Sonunda senin ‘yoğurt’ lâfın ‘yog-urt’ olur çıkar. Emperyalist ülkeler öncelikle bir ülkenin dilini, kültürünü bozarak, unutturarak o ülkeyi egemenlikleri altına alırlar. Diyorlar ki ‘sen ölü bir dili mi canlandırmak istiyorsun?’ Hayır, ölü değil, yaşayan bir dil!




İsa Çelik


B.E. : Halk arasında yaşayan bir dil.



İ.Ç. : Toroslar’da Taşeli Platosunda benim köylülerim bu dili kullanıyor.



Eşimin yurt dışına yapacağı bir gezinin iptal olması üzerine eşime, ‘hadi kalk bizim köye gidelim, bir iki gün köyde yaşayalım, bol yıldızlı damlarda yatalım’ dedim. Biz köye gidince, Durmuş Ali Amcam telaştan eşeğini bağlamayı unutmuş. İki gün sonra aklına geldi eşeğini bağlamadığı. Eşek kaçmış gitmiş. Aramaya gitti. İki saat sonra, eşeği bulup getirdi. ‘Durmuş Ali amca nerde buldun eşeğini’ diye sordum. ‘Ya, nereye gidecek zaten ‘ekenekte’ yayılıp dururmuş’ dedi. Buraya dikkat”¦



B.E. : Ekilen yer.



İ.Ç. : Benim Durmuş Ali Amcam 78 yaşındaydı, okuması yazması yok ama ekenek diyor”¦ Döndükten sonra derleme sözlüğüne baktım. Ekenek’in karşılığında ‘ekilecek, ekilmeye elverişli yer, tarla’ yazıyordu”¦ Bu nasıl ölü dil? Yaşıyor cap-canlı”¦




Yaşar Kemal, Kuşlar da Gitti, Kapak, 1978


B.E. : Ben şunu merak ediyorum, ne zaman dilin bu boyutuna, halkın diline dikkat geliştirdiniz? Bu öykü ile beraber İsa Çelik’in miladı mı oldu, önceden de var mı idi?



İ.Ç. : Bu benim için her zaman vardı. Ben doğup büyüdüğüm yerlerden on iki yaşımda ayrıldım. On iki yaşıma kadar Mersin, Gülnar’da idim. Bütün ne gördüysem, ne bildiysem halk dili ve deyimleriyle ilgili olarak bunların hepsi o dönemlere ait, yaşayan sözcük ve deyimlerdir. Benim doğup büyüdüğüm yerlerde konuşulan ve on iki yaşıma kadar duyup bildiğim, aklımda kalan sözcükleri derlediğim bir sözlüğüm de var.



M.U. : Dil ve Türkçe”¦



İ.Ç. : Üniversitelerde fotoğraf derslerine girdiğim ilk derste, ilk gün şunu söylüyorum ‘gelecek ders en az bir A4 boyutunda, on iki punto ile kendinizi anlatacaksınız, bunu da yaparken güzel bir Türkçeyle, noktası, virgülü, güzel sözcükler seçerek bir kompozisyon şeklide yazacaksınız’ diyorum. Neden? Şundan dolayı; fotoğraf bir tasarım, dil de bir tasarım. Dil belki de dünyanın en önemli tasarımı”¦




Galata Köprüsü, İsa Çelik


B.E. : Büyüsü var çünkü”¦



İ.Ç. : Tabii ki, ama o büyünün farkına varmıyorsak, kendi dilimizin büyüsüne varmıyorsak, başka şeylerin nasıl büyüsünün farkına varabiliriz ki”¦ Ben bildiğim sözcükler kadar düşünebilirim. Şimdi ben size İspanyol istiklal marşını söyleyebilir miyim? Söyleyemem, bilmiyorum İspanyolca. Ben ancak bildiğim sözcükler kadar konuşabilirim, tasarlayabilirim. Benin hep örnek verdiğim bir şey var. Bunu her yerde örnek olarak veriyorum, duymuş olabilirsiniz. William Shakespeare, İngiliz dilinin en yerlerde sürünen dört sözcüğü, ‘to be or not (to be)’ ile dünya üzerinde en geçilemeyen sözü söylüyor”¦ Bu sözden daha çok bilinen bir başka söz yok dünyada. Herkesin bildiği sözcükler ile bilinenin arkasında bilinmeyen başka bir şey söylüyor adam. Avucunun içinde saklı bir şey tutuyor, dille tarifi olmayan bir dil şaheseri yaratıyor. Şimdi geçen senelerin birinde Eurovizyona giden birisine ‘neden İngilizce söylediniz şarkınızı’ diye sorulduğunda, ‘bu banal Türkçe ile mi söyleseydim’ dedi”¦



Sevgili Arkadaşlar, bu ülkenin dili, Yunus Emre’leri, Karacaoğlan’ları, Aşık Veysel’leri, Pir Sultan’ları, Yaşar Kemal’leri, Orhan Kemal’leri, Nazım Hikmet’leri ve bir çoklarını çıkardı”¦



Ben fotoğraf derslerime başlarken dünya ve ülkemiz fotoğraf tarihini anlatıyor ve örnekler gösteriyorum. Daha sonra fotoğraf okumaları yapıyorum. Birçok arkadaşımız ‘ben fotoğraf tarihini biliyorum, tarih ile vakit kaybetmeyelim sokağa çıkıp fotoğraf çekelim’ diyorlar. Lakin insanlar Nef’i’yi, Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Nazım’ı vb bilmezse şiir yazabilir, evet doğru; James Joyce’u bilmezse, Kafka’yı, Dostoyevski’yi , Sabahattin Ali’yi, Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i bilmezse roman yazabilir, doğru. Nitekim, yazılıyor da. Romanları biliyoruz ve görüyoruz. Evet, bunların hepsi bu şekilde yapılabiliyor ama ne oluyor o zaman? İçi boş, haybeye işler çıkıyor ortaya”¦




Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, Kapak, 1981


M.U. : Cemal Süreya, ‘şair bana yağmuru anlatma, yağmur yağdır’ demiş.



İ.Ç. : Ben bu sözü Cemal Süreya’dan duymuştum. Yazıp atölyeme astım. Kafamın üstünde Demokles’in kılıcı gibi durur”¦ Konuşma sırasında, dip notunu göremiyorsun, meğer Victor Hügo’nun sözüymüş. Bana göre, bu söz Victor Hügo’dan daha çok, Cemal Süreya’ya yakışıyor.



M.U. : Cemal Süreya’yı sever misiniz?



İ.Ç. : Severim. Cemal Süreya’nın ‘Sizin hiç babanız öldü mü?’ adlı şiirinin hikâyesini biliyorsunuzdur. Benim için şiirlerin padişahıdır bu şiir. Herkes bu şiiri, Cemal Süreya’nın babası öldüğü zaman yazdığını zanneder, oysa değil. Yanlış hatırlamıyorsam bir kızla evlenmek için babasından ‘icazet’ almak için Eskişehir’e gidiyor Cemal Süreya. Babası, koca darphane müdürü Cemal Süreya’ya, yemek sırasında, “oğlum, sen yoksul, o yoksul nasıl olacak bu iş” diyor, iki çıplak bir hamama yakışır gibilerinden”¦ Elindeki çatalı gürültülü bir biçimde masaya bırakır. “Baba, biz yoksul değil miydik?’ der. Evden çıkıp gider. Okuyorum.



Sizin hiç babanız öldü mü?


Benim bir kere öldü kör oldum


Yıkadılar aldılar götürdüler


Babamdan ummazdım bunu kör oldum


Siz hiç hamama gittiniz mi?


Ben gittim lambanın biri söndü


Gözümün biri söndü kör oldum


Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak


Şöylelemesine maviydi kör oldum


Taşlarına gelince hamam taşlarına


Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi


Taşlarda yüzümün yarısını gördüm


Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü


Yüzümden ummazdım bunu kör oldum


Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?



Haydi, bir de, ‘Hür Hamamlar Denizi’ şiirini okuyayım size.



Kadınlar hamamında Güzin


Bacağının birini suya uzattı


Erkekler hamamında Süleyman


Uzandı bu bacağı bir güzel öptü


Öpsün bakalım



Kadın kısmı n’apar Güzin onu yapacak


Bacağını azıcık yukarı çekti


Süleyman yutar mı kaçın kurrası


Bu sefer biraz aşağıdan öptü


Hadi bakalım



Az daha biraz daha derken sonunda


O güzelim bacak sudan çıkacak


Bacakla beraber bir mesele önemli


Acep şimdi Süleyman nereden öpecek


Dur bakalım



Erkekler hamamında Süleyman


Az namussuz adam değilmiş hani


Kalkıp dosdoğru Eskişehir’e gitti


Geçirdiği gibi başına şapkasını


Enflasyon parasıyla otuz lira




İsa Çelik


M.U. : Şiirle de mi ilgileniyorsunuz?



İ.Ç. : Şiirle, dünyada yaşayan bir insan olarak ilgileniyorum. Okuyucuyum. Yazmıyorum. Her zaman tekrarlamaktan hazettiğim bir sözüm vardır benim. Şu: Şiiri olmayan hiçbir şey, hiçbir şeye yaramaz”¦



M.U. : Nasıl anılmak istersiniz?



İ.Ç. : Benim aslında birkaç tane şapkam var, şapkalarımdan bir tanesi fotoğrafçı kimliğim, ikincisi grafik tasarımcı kimliğim, üçüncüsü edebiyatçı kimliğim. Hikâye yazıyorum, biliyorsunuz. Bir sürü şapkam var da öteki şapkaları fazla ön palana çıkarmak istemiyorum. Ben öldüğün zaman, iyi bir fotoğrafçıydı, iyi bir grafik tasarımcıydı, iyi bir hikayeciydi denilsin istiyorum”¦



M.U. : Sizi anlatan, sizi ifade eden unsurlar olduğu için…



İ.Ç. : Tabii”¦




Nazım Hikmet, İsa Çelik


M.U. : Bilim, kültür ve sanat insanları fotoğraflarına başlamanızdan biraz söz eder misiniz?



İ.Ç. : Beyinsel gelişimimizi, bilim, kültür ve sanat insanlarının ürettiklerine borçluyuz. Portre çalışmalarına, bizim beyinsel beslenme kaynaklarımıza bir vefa borcu olsun diye yapmaya başladım, yalnızca bir vefa borcu. İlk fotoğrafını yaptığım kişi Aşık Veysel’di. Yanılmıyorsam 1965 ya da o yıllardaydı unuttum. Ziraat Bankası’nda dosya ve arşiv memuru adayı kadrosunda grafiker olarak çalışıyordum. Bir köy afişi kampanyasında, önerim ve tasarımımla Aşık Veysel’in şiirlerinden afiş yapıldı. Sami Güner’in fotograflarının üzerine Aşık Veysel’in şiirlerini bastık. Dört çeşit, iki yüzer olmak üzere, toplam 800.000 afiş basıldı. O zaman tanıştım Aşıkla ve fotografını çektim.




Aziz Nesin, Kapak, 1978


M.U. : Bugün için bile çok büyük bir rakam.



İ.Ç. : Evet öyle. Aşık Veysel ile başladığım bu sürece, o günden beri, bilim, kültür ve sanat insanlarının fotograflarını yaparak devam ediyorum. Alt alta tek satır olarak yazdım on onbeş A4 tutuyor bilim, kültür ve sanat insanları fotograflarım.



B.E. : Fotoğraf yapmak tanımlamasını kullanıyorsunuz özellikle.



İ.Ç. : ‘Fotograf yapmak’ tanımlamasını özellikle yeğliyorum. ‘Fotograf çekmek’ belge fotografı için kullanılmalıdır. Şimdi buranın hiçbir şey gözetmeden bir fotografını çektiğin zaman o bir belgedir. Bu bir fotograf çekme olayıdır. Oysa, çeşitli endişelerle, sanatsal bir eylem oluşturma peşindeyseniz, bu durumu, ‘fotograf yapmak’ tanımlamasıyla anlatmak gerekir.




Valide Bendi, İsa Çelik


Resim çizilmez, yapılır. Şiir yazılmaz, yapılır. Hikâye yazılmaz yapılır. Roman yazılmaz yapılır. Heykel de öyle, sinema da”¦



Fotograf da, resim gibi, şiir gibi, hikâye gibi, roman gibi, heykel gibi, sinema gibi, yapılan bir şeydir; saniyenin bilmem kaçta biri kadar bir zaman içinde çekilmiş bile olsa”¦



Tekrar portre fotografı konusuna dönelim. Che’nin yüzünü biz daha çok Alberto Diaz Korda’nın o ünlü fotografı ile hatırlıyoruz. Kimi kişiler, kimi yazarlar var ki, onların yüzlerini birilerinin fotografları ile hatırlıyorsunuz. Albert Einstein deyince insanların aklına dilini çıkarmış fotografı geliyor. Herkesin zannettiği gibi bilim-kültür-sanat insanları fotoğrafı yapmak o insanların ünlerinden ün çalmak değildir. Örneğin Lütfi Özkök Asturias’ın fotoğrafını çekmeseydi biz Asturias’ın beklide yüzünü bilemiyor olacaktık”¦ Önemli olan düzgün, doğru fotoğraflar ile hatırlanmak, aklımızın, beynimizin kimi noktalarındaki kodlar bilmem kim dediğin zaman çaresiz o noktalara gönderme yapılıyor ve harekete geçip gözümüzün önünde o fotoğraf ve kişi canlanıyor”¦




Sultanbeyli, İsa Çelik


M.U. : ‘Bana göre, ne anlattığım değil, ne anlattığım kadar neyi nasıl anlattığım önemlidir’ ve ‘yapacağım, yazacağım şeylerin, nasıl yapılacağına nasıl yazılacağına onlar karar verirler’, demişsiniz. Bunları biraz açar mısınız?



İ.Ç. : Kimi arkadaşlara bir şey söylerim. “Ben onu çektim”, ya da “ben onu yazdım”, derler. Tamam, yazdın, çektin; yazdın, çektin de, nasıl yazdın, nasıl çektin. Bir köprünün bir kare fotografını çektin. Bu elindeki suret, köprü kavramını anlatıyor mu? Ya da şöyle diyelim, bir atmosferi var mı o fotografın. Yoksa köprünün vesikalık bir fotografı mı, “ben bu köprünün fotografını çektim” dediğin fotograf? Şimdi sizinle Hitler’in fotografını, ya da Lenin’in fotografını çekelim. İkisini de bir yerlerde kıstırıp fotograflarını çektik diyelim. Şimdi elimizdeki Hitler ya da Lenin fotografları mı oluyor? Hayır. Hiçbir şey olmuyor. Hitler’i, Lenin’i anlatabiliyorsa o zaman benim anladığım anlamda fotograflardır o fotograflar. Selamün aleyküm iş olmaz, fotografımız, fotografını çektiğimiz, yaptığımız kişinin yüreğini, içini yüzünde gösterebilmeli. Bir fotografa, bir resme, bir heykele baktığımızda, bir şiiri, bir hikâyeyi, romanı okuduğumuzda içimizden trenler kalkmalı, içimizden çığlık çığlığa kuşlar uçuşmalı. Islatmalı sanat yapıtında yağan yağmur. Üşütmeli, terletmeli”¦ Sidik zoruyla iş olmaz. Sanatın sürgünü olmazsanız, olmaz. Sanata sürgün olmazsanız, olmaz. Hiç olmaz”¦ Nafile.



İkinci soruya gelelim: Şimdi size, iki kompozisyon ödevi veriyorum. Bir, sonsuz bir gelincik, papatya tarlasında, sevgilinizle yatmışsınız, gökyüzünü seyrediyorsunuz. Bunu anlatacaksınız. İki, bir genelev yaşamını anlatmalısınız. Tamam bu ikincisini, biriniz belki bilebilir, biriniz hiç bilemez, eger okumadıysa, filmini görmediyse. Tutalım ki, ikiniz de gördünüz biliyorsunuz. Anlatın bana. İster şiir, ister öykü, ister roman, resim, film, fotograf vs. vs.vs”¦ Genelev yaşamı ya da kırda sevgiliyle papatyalar üstünde yatmanın tadı aynı biçimde mi yazılır, anlatılır? Hayır. Sümme haşa”¦



Divan edebiyatında Leylâ İle Mecnun’un en az seksen kez yazıldığını duymuştum. Şimdi, sekseni de aynı mıdır bunların.



En başta şunu düşünmek gerek, dünkü sen değilsin bu günkü sen. Yarınki sen de, bu günkü sen olmayacaksın.



Seksen kişiyi alalım, aha size bir makine, masanın aha şu köşesine dayanıp şuranın yalnızca bir kare fotografını çekeceksiniz diyelim. Hiç kuşkunuz olmasın, o çekilen fotografların hiç birisi, hiç birisinin aynısı olmayacaktır. Seri olarak bir olayın fotografını da çekseniz aynısı değildir o çekilenler. Aynı olan fotograf, paraflaş ışığı altında çekilen elma armut fotograflarıdır.




Kuş pazarı, İsa Çelik


M. U. : Buna yorumunuzu katmak diyebilir miyiz?



İ.Ç. : Bilmem, her halde”¦



B.E. : Tamamlama, bütünlük dediniz ya, ben size baktığımda aslında yüzünüzü okuduğumda, benlik bütünlüğünüzü okuduğumda, sizin halâ aşkla yapmak istediğiniz birçok şey olduğunu görüyorum. Hayatta gözünüzün olduğunu görüyorum bir anlamda. Bir yandan da benlik bütünlüğünü tamamlamış bir insan görüyorum ben, çevreniz ile ‘dırbıdık’ etmediğinizi görüyorum, kendi işinize bakıyorsunuz. Fotoğraf camiası genellikle kavgalı ve egoları şişik vs. iken siz kendi kozanızı örüyorsunuz. Biraz bunu açarak ve ‘bütünlük’ten bahsederek bu soruya cevap verebilir misiniz?



İ.Ç. : Ne kadar naziksin, ne kadar incesin. Sağol. Benlik bütünlüğünü tamamlamış bir insan olduğumu söylüyorsun. Sağol. Benlik bütünlüğünün, her türlü acılı tatlı, olumlu ya da olumsuz yönleriyle tüm bir yaşamın olduğu gibi kabul edilişi olduğunu biliyorum ben.



Geçmiş gitmiş, yaşanmış bitmiş yaşamın, yeni baştan, tekrardan başka türlü yaşanabilmesi gibi bir özlemi yoktur benlik bütünlüğünü tamamlamış kişilerin.




Kuş pazarı, İsa Çelik


Doğru, ben yalnız kendimi değil, insanoğlunun alın terini, göz nurunu severim. İnsanın, insanlık onuru için savaşımını seviyorum. İnsanoğlunun, insan olma serüvenine katkısını seviyorum. Benim çok dostum var. Sayıları sayılamayacak kadar çok. Benim çok arkadaşım var, uzak Asya’da, uzak okyanus ülkelerinde, yedi iklim dört bucakta; dillerini, türkülerini, renklerini hiç bilmediğim. Bir kere bile onlarla hiç karşı karşıya gelemeyeceğim, oturup bir toprağın üstünde onlara bir türkü okuyamayacağım. Onların bir türküsünü dinleyemeyeceğim dostlarım arkadaşlarım var”¦ En kutsal bildiğim şey, emektir benim. Bir de çocuklarım”¦ Benim düşmanlarım da var. Hem de ne çok. Sayılarını, saymak mümkün değil. Saymakla bitmez. Hepsi benim can düşmanlarımdır. Emeğe karşı olanlardır. İnsana karşı insanlardır”¦ Onlar, insanın insan olma savaşımına karşı olan insanlardır. Hepsi benim kan düşmanlarımdır”¦



Nazım Ustanın dediği gibi”¦



Biraz uzattık, lâfı beri getirelim.



‘Benlik bütünlüğünü tamamlamış’ kişiler, ölümden korkmazlar. Ben korkuyorum. Daha hiçbir şey yapamadım ki. Her şeyim yarım yamalak. Siz benim kafamın üstünde bir hale ve iki küçücük kanatla uçtuğumu, sanıyorsunuz.



‘Benlik bütünlüğünü tamamlamış kişi’ tanımlaması, pek mükemmel kişileri anlatmak için kullanılıyor olsa gerek. Belki o sonsuz uykuya geçtiğim anda, belki mükemmel olmaya biraz yaklaşabilirim”¦



Sabahtan beri, şu kadar saat siz de ben de yaşlandık. Zaman geçiyor. Boşa harcayacak zaman yok. Bu dünyadan çekip gidince, “aferin ne güzel dalga geçmişsin” demeyecekler. Ama, bir taşın üstüne bir taş koyabilirsen, onunla anacaklar seni”¦



Midas ülkesini gördünüz mü? Commagene’yi gördünüz mü? Blaundus’u gördünüz mü? Termessos’u, Telmessos’u gördünüz mü? Alinda, Alabanda, Labrandayı, Sivas Divriği Ulucami ve Şifahanesi’ni gördünüz mü? Nekropol alanlarını, mezarlıkları gezer misiniz? Gezin. Sahte keyiflerden arınırsınız”¦ Bana ne fotograf dünyamızın yazın dünyamızın ıvır zıvırından. Benim yazacağım çok şey var. Yapacağım çok fotograf var. Okuyacağım çok kitap var”¦




Karadeniz Ereğlisi, İsa Çelik


B.E. : Kimden, neden, nelerden haz etmezsiniz”¦



İ.Ç. : Şu cep telefonu ile ben şimdi, Singapur’daki bir arkadaşımı arayıp konuşabilirim. İnternete girip Malezya’daki bir konferansı izleyebilirim. Bir DVD’ye koca bir kitaplığı kaydedebilirim. Fatih Sultan Mehmet şu kalksa şu benim telefonu görse hüüüp gene ölür. Biz insanoğlunun ceddi sayılırız. Daha ne gelişmeler olacak kim bilir. Ne çok isterdim bin yıl sonrasını görebilmeyi”¦



Bir kere en başta, toplumsal gelişime, insanın gelişimine karşı olan insanlardan nefret ederim, az önce de söyledim. 21. yy da insanlar uzaya giderken, sizin ve benim gözlerimizdeki, beyinlerimizdeki arızaları lazer ile tamir edebilirlerken, halâ, naftalinli bir dünya özlemi içinde olanlardan, böyle görüşleri savunanlardan nefret ederim.



Evet, doğru ben kendi kozamı örüyorum. İpek böceği de kendi kozasını örer ve kendi kozasının içinde ölür”¦ Ben kendi kozamı örüyorum ve kendimi arıyorum. Ben kendi doğru bildiğim yolda yürüyorum, şöyle ya da böyle, kim ne derse desin”¦




Riva, İsa Çelik


B.E. : Ben şunu gözlemliyorum, ben şunları yaptım deme gayretinizin olmadığını görüyorum, yeni şeyler üretmek adına sanırım ve bu da sizi dinamik kılıyor”¦



İ.Ç. : Ben şunu yaptım, bunu yaptım demeyi sevmiyorum zaten. Ama yaptığım değil yapamadığım şeyler önemli. Yaptığımız ne ki aslında, Tolstoy’un yanında, Leonardo’nun yanında, Cahit Arif’in yaptığının yanında benim yaptığım ne ki”¦ Bunu salak bir tevazu gösterisi olarak söylemiyorum”¦



B.E. : Şöyle değerlendiriyorum ben, estetiğe aşıksınız siz, her zaman iyiyi gözeli yüceltme tarafındasınız hal┦



İ.Ç. : Hala sözcüğünü kayıtlardan çıkaralım. Ben satır aralarına çok dikkat ederim. Halâ derken sanki, unumu elemişim, eleğimi duvara asmışım, gibi bir anlam çıkıyor. Hayır tam tersi her dakika fotograf, yazı, grafik tasarım derdindeyim”¦



Ünlü bir şair arkadaşım, ağabeyim, bir gün, “İsa’cım biliyorsun, şiir benimle bitti”, dedi. “Ne kadar şakacısın,” dedim. Ey iyi insanlar, ey aklı beyni olan insanlar, şiir biter mi? Şiir biterse hayatın ışıltısı biter. Şiir biterse insan biter. Dağlarca ne diyor, şiirin Erciyes Dağı Dağlarca ne diyor. “İnsan tükenmez”. İnsan tükenmeden, şiir bitmez. İnsanın şiiri de, bitmez. Güneşin feri sönerse, insanın da feri söner, şiirin de”¦



Bunlar salak lâflardır.



Dünyada her şey şiirli olmalıdır. Şu sözüme dikkat istiyorum: Şiiri olmayan hiçbir şey, hiçbir şeye yaramaz”¦



Aynı biçimde bir fotografçı arakadaşım da,‘ben fotoğrafı bitirdim’ dedi. Şaştım şaştım kaldım.




İznik, İsa Çelik


B.E. : Fotoğraf sanat mıdır?



İ.Ç. : 1826’da Niepce fotografı ilk kez kalıcı hale getirdi. Malûm. Sonra Daguerre, 19 Ağustos 1839’da fotografı Fransız Bilimler Akademisi’nde tescil ettirdi. Bir bilim adamı olan Arago fotografın tescil edilmesini şu sözlerle duyurdu dünyaya: “Sayın baylar, ışık aracılığı ile bir yüzeyin üzerine geçirildi.” Daha sonra Nadar’lar, Fox Talbot’lar geldi. Malûm. Niepce’nin derdi neydi, kayıt ve pratik çoğaltma. Fotografa, ilk başta şiddetle karşı çıkıldı. Fotografla sanat olmaz diye. Karşı çıkanlar ressamlar ve heykeltıraşlardı. Karşı çıkmanın görünür gerekçesi, fotografla sanat olamayacağı idi. Oysa arkasında, saklı olan gerekçe, ressam ve heykeltıraşların parasal endişeleri idi. Ölümsüzlük hakkı ve yetkisi zenginlerle soylulardaydı. Parayı bastırınca iki buçuk metrelik bir heykelini ya da resmini yaptırabilirdi parası olan. Fotograf en demokrat sanat olarak dünyaya gözlerini açmıştı. 25 cent veren baldırıçıplaklar bile bir düzine fotografa kavuşabiliyorlardı.



Fotograf eylemi kendi başına elbette sanat değildir. Elinize şu aptal makinesini (kompakt makineye halk arasında aptal makinesi derler) alın. Gözlerinizi kapatıp deklanşörüne basın. Bunu verin bir laboratuara iki buçuk metreye bastırın ve bir galeride sergileyin. Teknik olarak bu bir fotograf mıdır, bu fotograf? Evet. Peki, bizim anladığımız anlamda, bir sanatsal eylem midir? Hayır. Neden, şundan. Sanatsal eylem elin, yüreğin ve beynin ortak senkronu ile olur.




İsa Çelik


Fotograf eylemi kendi başına elbette sanat değildir. Doğru. Doğru da, fotografla da sanat olabilir. Bu da doğru. Asıl doğru olan da budur.



Şiir diye yazılan her şey, şiir midir? Şiir diye yan yana, alt alta yazılan sözcüklerin de şiirli olması gerekir. Resim diye yapılan her çiziktirme resim midir? Değildir. Paris’te yaşayan ressamımız Yüksel Aslan tuvalin üstüne bok sürüyor, tuvalin üstüne meni sürüyor”¦ Niye olmasın? Resim dediğin şey bir tek yağlı boya ile yapılmaz, fırça ile yapılmaz vs. Resim başka bir dalavere. ‘Sanatsal olan’ için a,b,c,d diye bir sıralama yok, ya da, bunların toplamından oluşur diye de bir dalavere yok”¦ Sanatsal eylem için illa şunun ile veya bununla yapılır diye bir şey yok. Fotograf niye sanat olmuyormuş? Tutalım ki fotograf ile sanat olamıyor olsun, sanatı da içeren çok güzel bir şeydir. Öyle fotoğraflar var ki, on ciltlik bir romanın anlatamadığı şeyi anlatıyor sana. Öyle şiir var ki yalnızca üç mısrada on ciltlik bir romandan veya on bölümlük bir sinema yapıtından daha güzel şeyler anlatabilir. Örneğin bir halk şiirindeki şu iki mısra: ”¦‘Yüzünde göz izi var, Sana kim baktı yarim’”¦



Söylediğimiz, yaptığımız şeyler, arkamızdan gelenlere açılım getiren şeyler olmalı. Bu gün, fotograf sanat değildir, opera sanat değildir, karikatür sanat değildir”¦ gibi sözler küt lâflardır. Mayalayıcı, çoğaltıcı değildir. Yanlış anımsamıyorsam, Pablo Picasso’nun “resim sağırların şarkısdır” gibi bir sözü vardı. Bu sözü duyan kimileri de, ‘hikmetli’ sözler söylemiş olmak için, fotograf sanat değildir gibilerden sözler söylediler günümüzde. Kör, sağır, topal lâlar bunlar. Gelişime katkı sağlayıcı lâflar değil. Gürültü. Genelde sanatın, özelde fotografın toplumsal yaşamla kucaklaşmasını öngörmeyen sözlerdir bu sözler”¦ Şimdi, bu söylediklerimi okuyanlar, ‘aksi, lânet adam, her şeye karşı çıkar zaten”¦ gibi şeyler söyleyebilirler. Ben körleşmeye, sağırlaşmaya, salaklığa elbette karşıyım”¦




Heykel ve kediler, İsa Çelik


M.U. : Yaşama tanıklık etme çabası için de değerlendirebiliriz söylediklerinizi. Sizi veya birilerinin lânet olarak görülmesinin temel nedeninin altında da kişiliğinizi ortaya koymanız ve temel çizgilerinizden ödün vermek istememeniz, doğrularınızı savunmanız ile ilgili bir sorun”¦ Bu günümüz de çok da geçekli bir akçe değil fakat bizleri ve bulunduğumuz şartları bir ileri aşamaya taşıyacak olanlar da bu insanlar.



İ.Ç. : Belki sizin böyle insanlara ihtiyacınız var ama kimi insanların böyle insanlara ihtiyacı yok. Senin Mina Urgan’lara, Nazım’lara, Çetin Altan’lara, Muazzez İlmiye Çığ’lara ihtiyacın var”¦



Sümer kraliçesini, o güzel insanı mahkemeye götürüyorsan eğer, aslında Muazzez hanıma ceza vermek değil derdin senin doğruları başka insanlara aktarmak isteyen insanlara gözdağı vermek dertleri”¦ Arkadan gelenlere engel olmak, tarihsel gelişimi engellemek dertleri”¦




Karamürsel, İsa Çelik


M.U. : İçinde bulunduğumuz dünya ve 21.yy iletişim araçları ve dijitalin çok geliştiği bir çağ. Bu çağda bir çok gerçeğin hem iktidarlar tarafından hem de hakim sınıflar tarafından çarptırılıp kullanıldığını biliyoruz. Fotoğraftaki dijital teknolojisi hem fotoğrafın rahat üretimini getirdiği gibi hem de rahat tüketimini de beraberinde getiriyor. Fotoğrafın bir belge olduğundan yola çıkarak hem de anlatım ve ifade biçimi olarak fotoğraf sanatının ve fotoğrafın bu noktalar tarafından çok rahatlıkla kullanıldığın görüyoruz”¦ Benim rahatsızlık duyduğum şey fotoğrafın çok olması ile beraber gelen süreç arasındaki paralellik. Bir kişi istediği gibi fotoğraf çeker, bunu istediği gibi değiştirir bunda biri sorun yok. Ama bu yaptığı çalışmayı yastığının altına koymak yerine yayınlamaya kalktığı zaman sorun orda başlıyor. Günümüzün aldatma-aldatılma sürecine paralel düşen bu davranış şekli fotoğrafı bu kirli oyunun bir parçası yapıyor.



İ.Ç. : Sümerlerde evlenmeler bir akitle yapılırdı. Her evlenme akti, iç içe geçmiş iki tabletten ibaretti. İçerdeki tablette ne yazıyorsa dışarıdaki tablette de aynı şeyler yazılırdı. Dünya kurulduğundan beri doğrularla eğriler hep var ola gelmişlerdir. Yanlış uygulamalar ve kullanımlar o şeyin, neyse o şey, yanlış olduğu anlamına gelmez. İnsanoğlu ateşi, ısınmak ve yiyeceklerini pişirmek için kullanıma soktu. Sivas’ta insanları diri diri yakmak için değil. İnsanoğlu ekmeği karnını doyurmak için yaptı. Ekmeği bile bayatlatıp taş gibi sertleştirirseniz öldürücü bir silah olabilir, eğer siz ekmeği öyle kullanmak isterseniz.



Dijital teknoloji bize olanaklar sağlıyor. Bunu iyi kullanmak da kötü kullanmak da bizim elimizde. Her şeyin artıları da, eksileri de vardır.



Dijital fotograf makineleri ile, analog teknolojiye göre daha çok iş üretiliyor olmasında değildir sorun. Analog zamanında her deklanşöre basışta para harcıyordunuz. Şimdi öyle değil. Çek, olmadı sil. Bu, hem iyi hem de kötü. İyi, çünkü, zamandan, emekten, paradan tasarruf ediyorsunuz. Hatanızı hemen görüyorsunuz. Ben hem Üniversite’de hem de özel fotograf dersleri veriyorum. Söylemek istediğimi hemen gösterebiliyorum. Analog zamanında filmi çek, laboratuara götür. Dön yerine. Developmanın bitiş saatinde tekrar laboratuara git filmini al gene yerine dön, öğrencilerini topla ve göster. Kuş uçmuş gitmiş, Singapura varmış. Konu kaybolmuş. Vs.vs.vs”¦ Ölüm.



Dijital fotograf makinesi ile çok fotograf çekilebiliyor omasının kötü yanı şu. Çok fotograf çekilmesi, daha iyi fotograflar elde edebileceğimiz anlamına gelmez. Para harcanmıyor diye, çok fotograf çekiliyor ve nasıl olsa birinden biri tutar deniliyor. Öyle şey yok. Fotograf, yukarıda da söyledik, tek karedir”¦




İznik, İsa Çelik


M.U. : fotoğrafı çekenin anlatmak istediği,


-fotoğrafa bakanın anladığı,


-fotoğrafı çekilenin vermek istediği duygu,


-fotoğrafı çekilenin verdiği duygu,


-makinenin çektiği,



Bir fotoğrafa bakmanın gerektirdiği donanım, sembolleri okuma, fotoğrafın doğusu, batısı vb”¦ Siz fotoğrafı nasıl okursunuz?



İ.Ç. : Bu soru bir doçentlik tezi konusu.



Lâf olsun diye bir şeyi yapmaktan haz etmiyorum. Fotografça bir durum gördüysem ve gıdalı bir şey ise o fotografın peşine düşüyorum, o konuyu gebertinceye kadar uğraşıyorum. Seksen kare fotograf çekeceğime sekiz kare çekerim benim için yeter. Kendimce fotografça gördüğüm şeyin derdine düşerim, onu kotarmaya çalışırım. Fotograf benim için her şeyden önce duygudur, düşüncedir, atmosferdir. Bir sanatsal yapıt, hemen kendini ele vermemeli, avucunun içinde, size göstermediği saklı bir şeyleri olmalı.




II. Mahmud Bendi, İsa Çelik


B.E. : İyi fotoğraf nedir sizce?



İ.Ç. : Bilsem”¦ Bir arkadaşımız bir zamanlar bir fotoğraf için efendi fotograf demişti de hır çıkmıştı. Efendi fotoğraf şu aslında; karmaşası olmayan, tekniği iyi olan, doğru bakış açısı olan fotograftır. İnsanlar bir şey yaparken her şeyi olsun isterler. Örneğin sinema yapıtı yaparken içine mümkün olduğu kadar çok şey koymaya çalışırlar. Oysa sanatsal eylem mümkün olduğu kadar kırpabilme becerisidir. İyi yazabilmenin sırrı, gereksiz sözcüklerden yazdığınız yazıyı arındırabilme becerisidir. Şöyle bir etrafınıza bakın, sonsuz bir görüntü evreni. Öyle dört nokta almalıyız ki, bakılırlığı olsun. İçimizde fırtınalar estirsin. Her şey, o dört noktayı nerden alacağımızdır. Yaşam da, aşk da, iş de öyle değimli? Yaşamın içinden yeğlenen dört nokta. Sanatsal eylem, neyi ne kadar kayırdığımızdır, sanatsal eylem neyi, neleri ne kadar yok sayacağımızdır da biraz”¦ Kem küm”¦




Çavuşin, İsa Çelik


M.U. : Fotoğraf ile ilgili bazı kavramlar; iticiliği, damgalaması, kışkırtması, kara kara düşündürmesi gibi kavramlarının size anlattıkları”¦



İ.Ç. : İtici fotoğraf, benim için şudur: artık çağını doldurmuş bir anlayışla ya da günümüz insanına artık bir şey söylemeyen bir takım imgeler ile yola çıkan işlerdir.



Kadınların sırf cinsel bir obje olarak, hiçbir estetik kaygı güdülmeden kullanılması iticidir benim için. Sanatsal bir eylem olarak nü fotografına hiçbir diyeceğim olamaz. Nü diye, ‘glamour photography’ ‘imrendirme’ fotografı yapılıyorsa kötüdür benim için. Nü, fotografça bir endişeyle, imrendirme fotografı ise adı üstünde iç gıcıklamak için yapılır. Nüde insan, ister kadın olsun, ister erkek olsun, sanatsal bir objedir. Glamour photographyde ise kadın, erkek ya da çocuk, cinsel bir obje olarak, kullanılır.



Kimi çevrelerce yükselen kimi değerler vardır. Habire köpürtülür durur. Bir cami, namaz kılan bir adam. Gık. Ben sevmiyorum, sizi bilmem”¦ Sevenler yapsın”¦



B.E. : Bir dergi için araştırma yazıları yazdığınızı duymuştum.



İ.Ç. : Bilim kültür ve sanat insanları yazıları yazıyorum. Aşık Veysel’den, Dağlarca’ya, Aziz Nesin’den ilk medeni yasayla evlenen kadın’a, ilk yolcu uçağına binen karikatüristten, karatahta başında Atatürk fotografını çeken öğretmene kadar. ‘Katlanamadığım bir acısın, sümbül ile nergis arasında’ adıyla yayımlanacak. İlginç şeyler var.




Birgül Erken, İsa Çelik, Mehmet Uçkun


M.U. : Son olarak sormak istediğim şey; fotoğrafta dünyadaki değişen bir algılayış var, alay konusu olan ve ‘diğer yarı nasıl yaşıyor’un, altın çağı bitti gibisinden alaycı bir ifadeyle dillendirilen bir yaklaşım var. Magnum da değişen bir fotoğraf algısı var. Magnum fotoğrafçılarından Kertesz’in en son çektiği birkaç fotoğrafını gördüm; su, suyun kullanımı, yansıması gibi fotoğraflardı. Kertesz toplumsal gerçekçi fotoğraflar çekerken bu insanlar şimdi daha farklı bir algılayış yöntemiyle fotoğrafı simgeler ile okumaya yönelik bir anlayış içine girmişler, bu anlamda da dillendirilen şey de şu, diğer yarı nasıl yaşıyor derken hakim sınıfların değil de ezilen sınıfların, yönetilen, dünyanın onlara biçtiği bir kaftan içinde yaşayan bir gurup var, yaşanan savaşlar var bu anlamda kışkırtıcı, bu anlamda köy-köylü fotoğrafının, toplumsal gerçekçi fotoğrafın bittiği yargısı var ve bu da alaycı bir şekilde sunuluyor günümüz çağdaş fotoğraf anlayışı tarafından”¦



İ.Ç. : Ben şu fotografı, bu fotografı diye bakmam. Hangi konu işlenmişse işlesin, hangi yöntem ve teknik kullanılmışsa kullanılmış olsun, nasıl kotarılmış ben ona bakarım. İyi fotograf mı, kötü fotograf mı?



Köy romanı, şehir romanı diye bir şey bilmiyorum. Roman mı, değil mi, benim için konu bu. Neyi ve nereyi ele alırsa alsın?



Gerçek arayışı bitmez. İnsan biterse, gerçek arayışı biter. Kulak asmayın öyle lâflara…




Röportaj ve Röportaj Fotoğrafları: Birgül ERKEN ve Mehmet UÇKUN






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

İsa Çelik ile Söyleşi
İsa Çelik : Fotograf Sanatçısı Sabahattin Ali







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyımİsa Çelik : Ben Bir Anlatıcıyım

Brian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su Serileri


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




Bireyler geçmişe göre bugün daha fazla birbirleriyle bağlantı içindeler. Bu etkileşim ve paylaşım ortamları sebebiyle, görüntüleri kimin yarattığından çok, kimin piyasaya önce sürdüğü daha çok önem kazanıyor. Bu açıdan bakıldığında ‘eşsiz bir tarz’ yaratmak gittikçe zorlaşıyor. Bu fikrime katılır mısınız? Ayrıca bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?



Dünyanın şu anda daha fazla etkileşmekte olduğu konusunda haklısınız yani bilgisayar, e-postalar ve internetimiz var. Bu durum insanların, artık çok daha hızlı biçimde görüntüleri izleyebilmelerini ve tabiki taklit etmeye çalışmalarını ya da kopyalamalarını da olanaklı kılıyor. Emin değilim ama bugün eşsiz bir stil yaratmak geçmişe göre daha zor. Bir kere teknolojik gelişmeler, özellikle sayısal imparatorlukta sanatçının kendi vizyonunu anlatabilmesi için çok daha fazla araç var. Bir sanatçı gerçekten eşsiz bir eser oluşturabilir – sanatçının içinden gelen bir şeydir, nadiren de olsa buna erişebilir- ama yine de eşsiz bir çalışma yaratışının sürekliliğinden şüphe duyuyorum.




Bize fotoğrafçılıktaki seyahatinizin hikayesini ve yaratmış olduğunuz eşsiz ‘tarz’ı anlatır mısınız?



Hemen hemen tüm sanatsal fotoğraf yaşantım 1974 senesinden beridir büyük formatlı kamera ve film kullanarak bir stüdyoda geçmekte. Bazan siyah-beyaz, bazan da renkli. 1970’ lerde farklı bir fotografik projesi keşfettim ve çok çeşitli baskı ortamlarında çalıştım. 1980’ lerde sadece 8×10 inch kameralarla, renkli negatif film kullanarak mekan-görüntüleri ve ölü-doğa kompozisyonları üreterek çalıştım. Daha sonra 1993’ de stüdyo ortamında suyla çalışmayı düşünmeye başladım. Farkettim ki optik açıdan önemli bir durumda iken gerçekten de suyu “göremiyoruz”. Su “aynaları” ve “lensler”, öyle ki biz gerçekten de sadece içine batırdığımız, yüzdürdüğümüz, onun tarafından saptırılan ya da yansıtılan şeyleri görüyoruz. Suya baktığımızda sıklıkla gördüğümüz şey, gökyüzünün su yüzeyinden optik olarak etkilendiği bir yansımadır. Doğada, su her zaman hareket halindedir ve bu hareket izleyiciye göre izafidir ve de ışık onun optik davranmasını sağlar. Yüzeyin biçimi rüzgar, yer çekimi ve mekanik müdahalelerle (yüzme veya sıçratma gibi) tarafından belirlenir. Bu nedenle, su yüzeyini etkileyen elemanları control eden, bir havuz ilüzyonu yaratan, bir akıntı ya da bir galaksi veya mikrokozmos meydana getiren bir düzenleme yapmaya karar verdim.



Şöyle ki stüdyomda su ile bir test mekanı kuruyorum ve ışıkla beyaz yüzey üzerinde suda yansıyan bir “gökyüzü” görüntüsü meydana getiriyorum. “Rüzgar” olsun diye bir fan düzeneği ekliyorum ve ayrıca “dalgalar” yaratmak için suyu sıçratıyorum. Sonucun, “Su Serileri 01” diye adlandırdığım, hoşa giden “doğal” bir görüntüsü olduğunu düşündüm ve sonunda daha büyük ve daha özenle hazırlanmış setler kurmaya başladım. Yol boyunca, tamamen bu dünyadan olmayan görsel ortamlarını dalga formlarını, sıçramaları ve mercek özelliği gösteren baloncuk öbeklerini yaratmayı olanaklı kılan setleri ve donanımları nasıl oluşturacağımı öğrendim.




İnsanoğlunun doğa ile uyum içinde yaşamasından bu yana uzun zaman geçti. Çalışmalarınıza bakınca insan olarak doğa ile uyum içinde olduğumuz vakit huzurlu ve mutlu olabileceğimizi gösteriyorlar. Bize fotoğraf serilerinin yaratılmasının ardındaki düşüncelerinizden bahseder misiniz?



Su ya da yaprak gibi elemanlarla insan figürünün bir kaynaşması olan görüntülerim, ruhsal olduğu kadar fiziksel varlığımızın doğası üzerindeki meditasyonlar olarak düşünülebilir. Görüntülerin bir tür kutlama olduğunu ve de insan yaşamının çift yönlü doğasının yansıması olduğunu kastediyorum. Su Serisi’ ndeki biri hariç tüm fotoğraflarımda kamera veya izleyici su yüzeyinin bir tarafında ve figür de diğer tarafında yer alır. Metaforik bir yüzey membran olarak gördüğüm, fiziksel ve ruhsal bileşenleri birbirinden ayırmak ya da birleştirme düşüncesiyle oluşturduğum su yüzeyine odaklanmışken kamera bazan yukarıda bazan da aşağıdadır.




Julie Taymor kendi filmi olan “THE TEMPEST” i hazırlarken çalışmalarınızdan çok fazla etkilendiğini söylüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?



Bence bu mükemmel! Julie Taymor, Broadway’ deki THE LION KING ve TITUS, FRIDA ve ACROSS THE UNIVERSE filmlerinde olduğu gibi yaratıcı üretimleriyle çok iyi bilinen bir yönetmendir. Öyleki gelecekte olan Shakespeare’ in “THE TEMPEST” (Aralık 2010) filminin görüntülerinde kendisine eşlik etmemi istediğinde çok memnun oldum.



Julie, “AQUATIQUE” adlı su serisi fotoğraf kitabımı aldığından ve tasvirlerden müthiş etkilendiğinden söz etti bana. Bana kitap hakkında söyledikleri şunlar :



Brian’ın Su Seriler’i THE TEMPEST filmimin konseptinde muhteşem bir esin kaynağıdır. O’ nun doğa ve insan formları ile olan bu gerçeküstü oyunu sadece görsel olarak zarif değil aynı zamanda oldukça gizemli ve kışkırtıcı nitelikte.



Şaşırtıcı bir şekilde, figürler ve elementler üzerindeki ışık oyunları büyüleyici bir etki yaratırken herhangi bir sayısal ya da görsel etkinin katkısı olmaksızın duygulara dayanan çok isabetli bir duyumsamaya sahipler.


-Julie Taymor




Fotoğraf tarihinde su pek çok fotoğrafçının çalışmasında çeşitli şekillerde gösterilmiştir ve Su Serileri‘nizde çok önemli bir eleman. Sanatsal çalışmalarınızda su kullanmayı sonlandıracak mısınız? Yeni serileriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?



Yeni Su Serisi görüntüleri yapmamış olsam da gelecek için zaman zaman daha fazla görüntü üretmenin planlarını yapıyorum. Buna ek olarak bir kaç sene once başladığım ve henüz bitirmediğim “Su-Renkler” isimli çalışmama yeniden dönmeyi planlıyorum. “Su-Renkler” çalışması suyu gösteriyor ancak burada figürler yer almıyor. Renk tek başına bu görüntülerin temel öznesi.




Su/Renkler Serisi – Water/Colors Serie


Şuanki serimi “Figür-Yaprak” diye isimlendirdim. Stüdyoma getirdiğim figürler, yapraklar, dallar, ağaçlar ve asmalar yer alıyor. Tabi yine doğadaki yerimiz üzerine yansıyan görüntülerle fiziksel ve ruhsal karakteristiklerimizin eşsiz bileşimi.




2007’de kitabınız “AQUATIQUE” yayımlandı. Bize kitap projenizin nasıl oluştuğunu anlatır mısınız?



2005’de Insight Editions (www.insighteditions.com) yayın evinden bir yönetici sergimi ziyaret ettiği sırada Volakis Galerisi’nde (www.volakisgallery.com) bir gösterimim vardı (şimdi Napa Kaliforniya’ da). Bu galeri ziyareti onlarla bir kitap yapıp yapamayacağımı sormalarına vesile oldu. Sonuç, “AQUATIQUE: Photographs by Brian Oglesbee”, insan ve su figürlerinin etkileşimini keşfeden Su Serimden fotografik görüntüleri içeren bir kitap. Burada memnuniyetle belirtirim ki AQUATIQUE Fore Word dergisinin Yılın Kitabı Ödülleri’ nden altın madalyalı iki ulusal ödül almıştır.




Çalışmalarınız bir çok genç fotoğrafçı için esin kaynağı. Onlara ne söylemek istersiniz?



Fotoğraf çok hayret verici birşey. Her zaman yeni ve muhteşem potansiyellerin fışkırdığı öylesine büyük, geniş-açık bir alan. Ipucu kendi sesinizi bulmakta yatıyor. Eğer öğrenmeyi yeterince sürdürebilirseniz ve özenle kavramaya çalışırsanız küçük bir farkla kazanabilirsiniz. Kendim şahsen sürekli öğrendiğimi düşünüyorum. Gerçekte tüm çalışmalarımda daha önce yapmadığım yeni şeyleri denemeye çok yatkınım. Bu anlamda, öncelikli olarak fotoğrafta kendi eşsiz sesinizi bulmanız gerek. Sorular sormak için bunu kullanmanın önemli olduğuna inanıyorum.




Su Serisi fotoğraflarını çekerken izlediğiniz yöntemlerden biraz bahsedebilir misiniz? Efektlerin yaratılması, modellerinizle çalışmalarınız”¦ Özellikle deneysel ve araştırmaya dayalı çevrede yeni efektleri nasıl keşfettiğiniz üzerinde durmanızı istiyorum.



Bir kere Su Serisi fotoğraflarım çok “düzgün” dür; bir başka deyişle kamera önünde ne görüyorsa onu kaydediyor. Tüm negatifler 4×5 inc, siyah-beyaz formattadır. Çoğunlukla Polaroid Tip 55 pozitif/negatif film (malesef çok uzun süreli üretilmedi). Işık elektronik bir flaş yardımıyla üretildi. Baskıda görülen şey kameranın gördükleridir; görüntülerde ilk pozlamadan sonra hiç bir manipülasyon yapılmamıştır. Geleneksel karanlık oda metotları kullanılarak gümüş baskı tekniği uygulanmıştır.



Fikirler sıklıkla çalıştığım esnada yeni yollar ararken oluştu. Sanki bir sonraki aşamada ne yapacağımı görüntüler söylüyor. Örneğin doğal-görünümlü su ortamındaki bir figürün görüntüsüne bakarken, baloncuklar dikkatimi çekti ve bu baloncukların içinde bütün bir figürün çok ufak görüntülerini görebildim. Baloncuklar tıpkı bir mercek gibi davranıyordu! Bu bana tüm baloncukların kapladığı bir alanı mercek gibi kullanarak yeni bir görüntü grubu oluşturmada fakir verdi. Çeşitli yollarla baloncuk üretme deneyleri yapmalıydım ve çok çeşitli balon-üretme stratejilerinden yararlanarak fotoğraflarını çekmeliydim.




Brian Oglesbee, Water Serisi, Detay


Gelecekteki yeni görüntüler için bir şeyler keşfetmeyi düşündüğümde kayıt defterime onun görsel bir notunu düşerim. Pek çok fikrim, “Öyleyse nasıl?” sorularından çıkıyor. Örneğin, “Kamera su yüzeyinin aşağısında ve figür suyun kenarında durursa nasıl olur?” ya da “Eğer ışık figürün altında ve figür de çoğunlukla gölgede kalmışsa nasıl olur?”. Zamanımın büyük bir bölümünü görüntü üzerinde çalışırken ne yapmaya çalıştığımı analiz etme ve üzerinde düşünmeye ayırıyorum. Tipik olarak su serisi fotoğrafları en az üç “tespit”e dayanır ve 10’ dan 60’ a kadar olan negatiflerin herhangi bir yerinde görüntünün bütün elemanları uygun dengeye ulaşmadan önce pozlanır. En zor olan şeyse oyundaki birbirinden farklı elemanları control etmek. En son uyumu yakalayabilmek için gerekli ışığı, figürü ve de suyu elde etmek oldukça zorlayıcı olabilir. Zamanın büyük bir bölümü hareket ya da modelin duruşunu ayarlama ile suyun hareket zamanlamasını tasarlamakla – bir koreografi diyebilirsiniz – geçiyor.



Nesneleri görsel anlamda nasıl algıladığımızı çok merak ediyorum ve onları algısal bulmacaya dönüştüren görüntüler elde etmeye çabalıyorum. Belki izleyici görüntüde yer alan suyun tuhaf optik özelliğiyle ya da perspektifle ilgili bir ipucunu farketmeyebilir. Bir merak seviyesi izleyici ve görüntü arasındaki mekanizmada bir diyalog oluşturabilir: bir enerji değiş-tokuşu.




Şu sıralar yeni bir proje üzerinde çalışıyor musunuz?



Şimdiye kadar 4×5 inc filmle gerçekleştirdiğim Figür/Yaprak serime sayısal kamera ile devam ediyorum. Bu çalışmada stüdyo kurgusu dışındaki ortamlarda çalışmalar yapıyorum. New York şehri’ ni ve yaşadığım yerleri fotoğraflıyorum. Karım Mandy ve ben önümüzdeki Haziran ve Ağustos aylarında sayısal kameramla çekimler yapacağım Paris’ te olacağız. Şuan bu çalışmanın nasıl gelişeceği konusunda konuşmak çok erken ancak uzun bir süre bu türde fotoğraflar çekmek istiyorum. Öyleki keşfedeceğim pek çok eğlenceli şey var.




Röportaj: Levent YILDIZ


Çeviri : Berna AKCAN, Hasan SÖNMEZ



Brian Oglesbee



Individuals are much more interconnected now than in the past. Because of this interaction and the ability to share images it seems that who markets their images first is more important than who creates them first. In this respect it is getting hard to create a unique style. Do you agree with me, and what are your thoughts on this issue?



You are right that the world has become more interactive now that we have computers, email and the internet. It makes it possible for people all over the world to see new images more quickly than ever – and to try to imitate, or copy them, too. I’m not sure, though, that creating a unique style is really more difficult now than it was in the past. For one thing because of technological developments, particularly in the digital realm, there are many more tools for the photographer or artist to use to illustrate their own vision. The part that is truly unique comes from within the artist — maybe it is rare for a person to find it but I suspect unique work will always continue to emerge.




Can you tell us the story of your journey in photography and this unique style you created?



Almost all my art photography since 1974 has been made in a studio using large-format view cameras and film. Sometimes black and white, and sometimes color. In the 1970′s I explored different photographic processes and worked in various printmaking media. In the 1980′s I worked exclusively in the studio with 8×10-inch cameras doing room-scenes and still-life compositions on color negative film. Then, in 1993, I first started thinking about working with water in the studio. I realized that in an optically important way we don’t really “see” water. Water “mirrors” and “lenses,” so that we only really see what is submerged in it, floating on it, refracted by it, or reflected in it. What we most often see when we look at a body of water is a reflection of the sky optically affected by the surface. In nature, water is always moving, and its motion relative to the viewer and the light dictates what it does optically. Surface shape is determined by wind, gravity, and mechanical disturbances (something swimming or splashing). Therefore, I decided the key is to control the elements which affect the surface of the water, to create the illusion of a pond, a stream””or a galaxy or a microcosm.



So I set up a test situation in my studio with water and I created a ‘sky’ with light on a white surface to reflect in the water. I added a fan to be the ‘wind’ and made a splash to generate ‘ripples’. I thought the result, which I called, “Water Series 01”, looked pleasingly ‘natural’ so I began constructing larger and more elaborate sets. Along the way, I learned how to build sets and devices that allowed the creation of entirely otherworldly visual environments with wave forms, splashes, and fields of lensing bubbles.




It has been a long time since human beings have lived in harmony with nature. Your work shows me that people can be peaceful and happy when we are a part of nature. Could you tell us the thoughts behind the creation of this series of photographs?



My images which combine elements like water or foliage with the human figure can be thought of as meditations on the nature of our existence as physical as well as spiritual beings. I mean the images to be celebratory, and reflect on the dual nature of human life. In all but one of the photographs in my Water Series, the camera, or viewer, is on one side of the surface of the water and the figure is on the other. Sometimes the camera is above and sometimes below, yet it is always focused on the surface of the water, which I see as a metaphorical membrane, intended to symbolize that which separates””and binds””the physical and the spiritual.




Julie Taymor says that she was greatly inspired by your work for her film, “THE TEMPEST”. What do you think about that?



I think it is great! Julie Taymor is highly regarded for her creative productions such as THE LION KING on Broadway, and the movies TITUS, FRIDA and ACROSS THE UNIVERSE, so I was pleased when she asked me to collaborate with her on scenes for her upcoming feature film, Shakespeare’s “THE TEMPEST” (December, 2010).



Julie told me she got the book of my Water Series photographs, “AQUATIQUE: Photographs by Brian Oglesbee”, and was strongly affected by the imagery. Here’s what she had to say about it:



“Brian’s Water Series was a tremendous inspiration in the conception of my film of THE TEMPEST.



His surreal play with nature and the human form is not only visually exquisite but quite mysterious and moving.



Amazingly, it is shot without any digital or visual effects enhancement, and thus it has a true visceral feel while the play of lighting on the figures and the elements is magical.”


-Julie Taymor




Water has been featured in different ways in so many photographer’s work during the history of photography and it is a major element in your Water Series. Are you finished using water in your artistic studies? Could you give us some information about your new series?



Although I haven’t done any new Water Series pictures in a while I do have plans to do more sometime in the future. In addition I plan to work again on my “Water-Colors” series which I began a few years ago but I haven’t finished yet. The “Water-Colors” work features water but without figures. Color itself is the subject in those pictures.



My current series is called “Figure/Foliage” and in it I combine figures with foliage – leaves, branches, trees and vines – that I bring into my studio. Again the images reflect on our place in nature and our unique combination of physical and spiritual characteristics.




In 2007 your book, “AQUATIQUE”, was published. Could you tell us how this book project came to be realized?



In 2005 I was having a show at the Volakis Gallery, now in Napa, California, (www.volakisgallery.com) when an executive from the publisher, Insight Editions (www.insighteditions.com), saw my work. That gallery visit led to them asking if I’d be interested in doing a book with them. The result, “AQUATIQUE: Photographs by Brian Oglesbee”, presents a collection of photographic images from my Water Series, exploring the visual interaction of water and the human figure. I’m happy to report that here in America AQUATIQUE has been awarded two national book awards including the Gold Medal in Photography from ForeWord Magazine’s Book of the Year Awards.




Your works are a source of inspiration for many young photographers. What you would say to them on photography?



Photography is so amazing. It is such a big, wide-open medium with new and awesome potentials sprouting up all the time. The trick is to find your own voice. It can be a lot of work but if you are interested enough to keep learning and diligent enough to pursue it, with a little bit of luck you can achieve it. I feel I am still learning all the time. In fact, in my own work I am most interested in trying new things, things I’ve never attempted to do before, and things that no one else has done before. In that regard, once you find your own unique voice in photography I believe it is important to use it to ask questions.




Could you tell us something about your process of shooting the Water Series? Creating effects, working with your models, etc. . . I especially want you to emphasize the discovery of new effects in the environment of being experimental and searching.



For one thing, my Water Series photographs are very “straight”; in other words, the camera simply records on film what was in front of it. All negatives are 4×5-inch b&w. Most were shot using Polaroid Type 55 Positive/Negative film (unfortunately no longer being made). The light is generated by electronic flash. What is seen in the print is what was presented to the camera; there is no manipulation of the image after the initial single exposure. Silver prints are made in the darkroom using traditional methods.



Ideas very often come from studying what I’ve already done to find new directions. It seems like the pictures tell me what to do next. For instance, looking at one picture of a figure in a natural-looking water environment, I noticed some bubbles – and in the bubbles I could see little images of the entire figure. The bubbles were acting as lenses! This led to a whole new group of pictures using fields of bubbles as lenses. I had to experiment with different ways of making bubbles and shot many pictures using several different bubble-making strategies.



When I think of something to explore in a future picture I make a visual note of it in a sketchbook. Many of my ideas come to me in the form of ‘what if?’ questions. For example, What If the camera is below the surface of the water and the figure is standing at the edge? Or, What If there is light under the figure and the figure is mostly in shadow? Most of the time spent working on an image is spent analyzing and thinking about what I’m attempting to do. Typically, a Water Series picture requires at least three “sittings”, and anywhere from 10 to 60 negatives might be exposed before all the elements of the picture find their proper balances. The most difficult thing is controlling all the disparate elements at play. Getting the light, the figure and the water to a final harmony can be quite challenging. A lot of time is spent working out the timing of gesture, or pose of the model, with the movement of the water — a “choreography” I guess you could call it.



I’m very interested in how we perceive things visually, and I strive to make pictures that may have some perceptual puzzlement to them. Perhaps the viewer is not even aware that a trick of perspective or the strange optical properties of water might be at work in an image. A degree of wonder sets a dialog in motion between the viewer and the picture: an energy exchange.




Are you working on a new project currently?



Along with my Figure/Foliage series which up until now has been shot on 4×5-inch film, I’ve begun shooting with a digital camera. With it I am starting to do some work outside of the studio setting.


Figure/Foliage Serie – Figür/Yaprak Serisi






I’ve been shooting in New York City and around the rural area where I live. My wife, Mandy, and I will be in Paris for the months of July and August where I will be photographing with this digital camera. It’s too early to tell how this new work will evolve but I’ve wanted to do pictures like these for a long time – so I’m having a lot of fun exploring.


Interview by Levent YILDIZ


Translation by Berna AKCAN, Hasan SÖNMEZ








Brian OGLESBEE Hakkında



Brian Oglesbee 1951’de Şikago’da doğdu. 1970’lerin başlarında Şikago Enstitüsü Sanat Okulu’na yazıldı. 1976’da Şikago’da reklam fotoğrafçısı olarak çalıştıktan sonra oda görüntülerinde uzmanlaşarak Alfred Üniversitesi’nde fotoğrafçılık ve baskı resim dersleri vereceği NewYork merkezi dışına taşındı. 1980’ler süresince, geniş format oda görüntüleri ve still life renkli fotoğraflardan oluşan bir sergisi ile tanınır hale geldi.



Oglesbee; ABD,Avrupa ve Japonya’da tek kişilik ve grup sunumları ile bir çok sergide yer aldı. George Eastman House (Rochester, NY), Uluslararası Fotoğrafçılık Merkezi (New York, NY), l’Elysée Müzesi (Lausanne, Switzerland), Brooklyn Müzesi (Brooklyn, NY), Güzel Sanatlar Müzesi (St. Petersburg, FL), Güzel Sanatlar Müzesi (Houston, TX) gibi çeşitli kuruluşların koleksiyonlarında ve Sir Elton John Koleksiyonu (Atlanta, GA)’nun da içinde bulunduğu pek çok özel koleksiyonda temsil edildi. New York Sanat Vakfı tarafından iki defa bursla ödüllendirildi.



Oglesbee’nin monografı “Aquatique (Suda yaşayan)”: Fotoğraflar Brian Oglesbee tarafından çekilmiş, 11×14 inçlik geniş formatta, 120’nin üstünde quadtone röprodüksiyon fotoğraftan oluşan ve İnsight Editions tarafından Ekim 2007’de yayınlanmış bir sehpa kitabı. Eleştirel beğeni toplayan Aquatique, 2008’de Fore Word Dergisi’nin Yılın Kitabı Ödülleri’nde Fotoğrafçılıkta Altın Madalya ve Independent Publisher Kitap Ödülleri’nde Fotoğrafçılıkta Gümüş Madalya dahil iki ulusal ödül kazandı .



Oglesbee 1987’den bugüne, karısı Mandy ile birlikte yaşadığı Wellsville NewYork’ta bir stüdyoyu işletmektedir. Son oniki yıldır neredeyse yalnızca Su Serileri (Aquatique) için çalıştı.



Brian yakın zamanda , Broadway’de Aslan Kral ve Titus, Frida ve Evrenin Öte Tarafında filmleri gibi yaratıcı prodüksiyonları ile saygınlık kazanan yönetmen Julie Taymor ile beraber çalışmıştır. Fotoğrafları Brian Oglesbee tarafından çekilen Aquatique’deki Su Serileri görüntülerinden etkilenen Taymor, yakında yayınlanacak filmi Sheakspeare’in “Tapınak’ında, tekniklerini kullanmak için Brian’a işbirliği önerdi. (Gösterime girme tarihi: Aralık 2010)



Çalışmalarını ve diğer bilgileri içeren galerileri görmek için Brian’ın internet sitesini ziyaret edin.


http://www.oglesbee.com



About Brian OGLESBEE




Brian Oglesbee was born in Chicago in 1951. In the early 1970′s he attended the School of the Art Institute of Chicago. In 1976, after working as a commercial photographer in Chicago specializing in room scenes, he moved to upstate New York, where he taught photography and printmaking at Alfred University. During the 1980s he became known for a series of large-format color photographs of room-scenes and still-lifes.



Oglesbee has been widely exhibited in one-person and group shows throughout the United States, Europe, and Japan, and is represented in collections in such institutions as the George Eastman House (Rochester, NY), the International Center of Photography (New York, NY), the Musée de l’Elysée (Lausanne, Switzerland), the Brooklyn Museum (Brooklyn, NY), the Museum of Fine Arts (St. Petersburg, FL), the Museum of Fine Arts (Houston, TX) and many private collections, including the Sir Elton John Collection (Atlanta, GA). He has twice been granted fellowships by the New York Foundation for the Arts.



Oglesbee’s monograph, AQUATIQUE: Photographs by Brian Oglesbee, an 11 x 14- inch coffee table book with over 120 quadtone reproductions of large-format photographs was published by Insight Edtitions, Oct. 2007. Critically acclaimed, Aquatique won two national book awards in 2008 including the Gold Medal in Photography from ForeWord Magazine’s Book of the Year Awards, and the Independent Publisher Book Awards Silver Medal in Photography.



From 1987 to the present, Oglesbee has maintained a studio in Wellsville, New York, where he lives with his wife, Mandy. For the past twelve years, he has worked almost exclusively on the Water Series (Aquatique).



Recently, Brian has worked with director Julie Taymor, who is highly regarded for her creative productions such as THE LION KING on Broadway and the movies, TITUS, FRIDA and ACROSS THE UNIVERSE. Inspired by Water Series images in “AQUATIQUE: Photographs by Brian Oglesbee”, Ms. Taymor asked him to collaborate with her using his techniques on scenes for her upcoming feature film, Shakespeare’s “The Tempest” (Release date: December, 2010).



See Brian’s website for galleries that show his work and other information:
http://www.oglesbee.com












Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Brian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su SerileriBrian Oglesbee : Eşsiz Bir Tarzın Peşinde : Su Serileri

Hakan Denker : Savaş Çocukları




GÖZ TANIĞI OLMAK



Binlerce yıl önce Anadolu bozkırlarında, tanık olduğu savaşları yazan tarihin ilk savaş muhabiri Ksenefos, eseri Anabasis’te yaşadıklarını ifade ederken kelimelerin yetersiz olduğundan şikayet ediyordu. İnsanlık, kendisi kadar eski olan savaş gerçeğini binlerce yıl boyunca kuşaktan kuşağa şiirlerle, ağıtlarla, destanlarla aktardı. Bununla da yetinmedi; desenleri, tabletlere, seramiklere, soğuk mermer kabartmalara işledi. Bütün bunlar savaşların dehşetini bilmeyenlere, tanımayanlara aktarmak için yapıldı. Sonraki yüzyılda Rönesansın dahi ressamları kanın, gözyaşının ve vahşetin yorumunu tablolara taşıdılar. Ancak sanatçıların yorumlarıyla sınıslı kalan bu yansıtmalar, fotoğraf makinesinin keşfiyle bulundukları dar çevreden çıkıp geniş halk kitlelerine ulaştı. Ve geçtiğimiz yüzyılda yaşanan dünya savaşlarına, katliamlara kameralarıyla tanıklık edenler, bunların insanlığa duyururken bu kez kelimelerin yetersizliğinden şikayet etmiyorlardı. Artık onlar birer “göz tanığı”ydı…



Anadolu topraklarının binlerce yıl boyunca Dünya’ya kazandırdığı evrensel değerler her ne kadar son dönemde ucuz politikalarla darbe alsa da, insanlığı yaşanan acılardan haberdar eden bir ‘göz tanığı’ Filistin’de, Afganistan’da yaşanan savaşların korkunç yüzünü objektifiyle tarihin sayfalarına bıraktı. İntifanın doruğunda özgürlük bayrağı altında vurulan Filistinli genç, savaşın korkunç izlerini gözbebeklerinde saklayan Afgan kızı, Hakan DENKER’in deklanşörüyle dünya kamuoyunun gözlerine taşındı.



Bütün mesleklerde olduğu gibi haberciliğin de evrensel etiğinden koparıldığı bir dönemde bir meslektaşı olarak göz tanığı Hakan DENKER’i özverili çalışmalarının ürünü olan bu eseri bizlere kazandırmasından dolayı yürekten kutluyorum.



-Coşkun Aral (Savaş Çocukları kitabı sunum yazısı)






Hakan Bey, öncelikle yoğun temponuzun içinde bize zaman ayırdığınız, hemen insanı kuşatan dost tavrınız için, işimi olabildiğince kolaylaştırdığınız için çok teşekkür ederim. Kısaca bize kendinizden bahseder misiniz?



Aslında kocaman (benim için) ve uzun geçen yılları bir kaç satıra dizmek ve anlatmak zor. İnsan kendini anlatırken çok dürüst ve objektif olmaz. Sanırım ben bunun aksine olabildiğince sade bir dille kendimi tanıtmayı deneyeceğim. Çünkü benim için sıradanlaşmış bu yaşam süreci içinde beni ben yapan ne varsa, bir başka insanın yaşamında belki çok seyrek tecrübe edilebilecek belki de hiç karşılaşılmayacak türden olduğu için, tüm yalınlığıyla dile getirmek bile okuyanı zaman zaman nefessiz bırakabilir. Dolayısıyla süslemeye gerek yok.




Hakan Denker, Filistin Genel Kurmay Başkanı


Kesinlikle dayanma gücünü zorlayan görüntüleri izledim. Siz bu süreci yaşamış biri olarak neler hissettiniz kim bilir? Her insanın bir öyküsü vardır. Şimdi en başından öykünüzü anlatır mısınız bizlere.



HD: Sıradan, herkes gibi vasat bir çocukluk dönemi geçirdim, İstanbul’da ve 70′li yılların içinde. Eski İstanbul’un son haşarı sokak çocuklarından biriydim. Aklımda çocukluğuma dair hep yaz günleri var. Kışın kasvetinde minicik yüreğim ve beynim o yılları sanırım pek kayda değer bulmamış. Hafızamda çocukluğumun kışları ve güzleri tatsız acıların barındığı küçük anılardan ibaret. Bir kaç taneyi geçmez. Babamın ölümü, yoklukla zar zor geçinebilmek arasında, dikiş makinesinin başında iki büklüm olmuş anamın üç kuruş ekmek derdiyle çalışıp ağabeyime ve bana bakma çabası, bir süreliğine de olsa yarı haylazlık, yarı zorunlulukla okulu bırakmam ve iş hayatına atılmam gibi tatsız anılar.



Ama yazları, sıcak güneşin altında geçen anılar bambaşka. Neredeyse hepsi tek tek hafızamda… Arnavut kaldırımı sokağımızın bir ucunda diğerine koşuşturma ve mahalle kavgaları, misket yarışmaları, gazoz kapağına girilen iddialar, Bakkal Süleyman’ın kırık camında gazoz aşırmalarımız, sokağımızın köşesindeki yarım kalmış virane inşaatın içinde oynanan saklambaçlar”¦ Yavaş yavaş ergen olduğumuz günlerde, kız meslek okulunun önünde bakışmalar, ilk sevgilim, elini tutamadan biten aşkım ve yine iş hayatına dönüş; ama yaşamımın çizgisini belirleyen tarihin adını taşıyan Cağaloğlu…




Hakan Denker, Hindistanlı çocuklar


80′ler geldiğinde genç bir delikanlıyken yine çocukluğumun mirası haşarılıkla harmanlanmış bazen zehir gibi çalışkan, zaman zamansa matbaadan sıvışıp sahil beldelerine kaçıp çapkınlık yapan bir genç adam. Gelecekteki yolumun izleri, meslek hayatımın çizgileriyle yavaş yavaş örtüşürken-fotoğraf sanatçılığının belki de ilk aşaması olan- matbaacılığı doğal rastlantılarla meslek edinmem, bugünün derin tecrübelerini tuğla tuğla dizmişti. Usta bir fotoğrafçı, deklanşörüne bastığında, çektiği kompozisyonun sonrasındaki aşamaları bilmelidir ki kompozisyonunu oluştururken içgüdüsel bir tasarım ortaya çıkarabilsin. Tıpkı usta bir şoförün, yolda giderken sürekli arabasının motor sesini dinlediği ve gerektiğinde arabasının tamir edebilecek birikime sahip olması gibi. Cağaloğlu’nda başlayan profesyonel iş hayatım, beni hızlı bir süreçte yazılı basına doğru itmişti. O yıllar bu yatay geçişi, değişimi fark edebilecek dinginlikte olmadığımdan, bu ilahi sürecin sihrini yıllar sonra algıladım. Usta bir matbaacı ve çiçeği burnunda bir gazeteciydim. Matbaacılıkta adının Cağaloğlu olduğu; ama gazetecilikte asıl tanımlamanın Bab-ı Ali olduğunu çalışmaya başladığım Video&Magazin dergisinde öğrendim. Osmanlı döneminde Cağaloğlu’na verilen isimmiş, Bab-ı Ali”¦ Garip bir ironi… Bu isim yönetim mekanizmasının merkezi olması itibarıyla verilmiş Cağaloğlu’na, ‘Yüce Kapı’ anlamına geliyor Bab-ı Ali…




Hakan Denker


O halde çiçeği burnunda bir gazeteci iken bu ilahi sürecin sihriyle başlayan Bab-ı Ali (Yüce Kapı) sizin temelinizi oluşturmuş. Sonrasında sizi nasıl bir macera bekliyor farkında değilsiniz; ama başarılı bir meslek yaşamının kilometre taşları döşeniyor. Nasıl gelişti foto muhabirliği serüveni. Hangi kurumlarda, kimlerle çalıştınız?



Sıkı bir magazin ve Yeşilçam muhabiri olarak gazetecilik hayatıma başladığım Video&Magazin dergisinde çok durmadım. Kısa zamanda sevilen, haşarı ve başarılı bir foto muhabiri olmanın getirdiği sabırsızlıkla kapağı haftalık magazin gazetesi ŞEY’e attım. Yeşilçam’ın yanı sıra yeni bir alanda daha tecrübe edinmeye başlamıştım. Magazin dünyası… Orada da çok durmadım. Sırasıyla TAN gazetesi, Günaydın, SABAH ve yayın hayatı kısa süren GAZETE Gazetesi. Ama içim içime sığmadığı için bazı engelleri bir an önce çözüme ulaştırmam gerekiyordu. Gazete daha yayınlanmaya başlamadan şefim rahmetli Kamil Başaran’ın karşısına geçip, ‘Ben Amerika’ya gidiyorum abi, önümü kesme geleceğim orada.‘ demiştim. Oysa bu beyaz yalanın ardında askere gitme zorunluluğu vardı. Zira doğruyu söyleseydim, Başaran bu isteğime mani olup çalışmama devam ettirecek ve askerlik görevini belki de uzun bir süre erteletecekti. Meslek hayatımın bekaası için bu görevi bir an önce bitirip usta bir gazeteci olmak için daha özgür hareket olanağı yakalamam gerekiyordu. Nitekim kısa dönem askerliğimin ardından tekrar SABAH gazetesine dönüş yaptım. Profesyonel meslek hayatım 90 yılının ilkbaharında bu gazetede başlamıştı. Bugünün birçok ünlü medya ismiyle birlikte SABAH gazetesinin Haber Merkezi’nde sıkı bir serüven başladı. Mesai arkadaşlarım, kimi benim gibi çiçeği burnunda gazetecilikten yeni çıkmış, kimiyse yavaş yavaş ustalaşmış isimlerdi, Ramazan Öztürk, Bengüç Özerdem, Kenan Erçetingöz, Korcan Karar, Ahmet Utlu, Fuat Kozluklu, Merdan Yanardağ, Aykut Işıklar ve daha birçok bugünün usta gazetecisi.




Hakan Denker, Kuzey Irak


Hayatınızın önemli dönemeçlerindesiniz mesleki anlamda. Diğer yandan hayat nasıl akıyor?



Sabah Gazetesi meslek ve özel hayatımda önemli dönüm noktalarını yaşadığım bir yuvaydı. O tarihlerde yine aynı gazetedeki meslektaşımla ilk evliliğimi yaşadım. Magazin dünyasının altını üstüne getirdiğimiz yıllardı. Ama o yıllar aynı zamanda meslek hayatımda arayışlara başladığım yıllardı. Magazin haberciliği, meslek aşkımı doyurmuyor, özellikle fotoğraf alanında beni ben yapabilecek doygunluğu hissettirmiyordu. Tam o sırada bir başlangıç yaşadım. Süleyman Demirel’in yasaklı olduğu dönemde Tuzla’daki yazlığında referandum öncesi günlerce kaya kovuğunda bekleyerek çektiğim fotoğraf meslek hayatımın ilk dönüm noktasıydı. Elleriyle göğsünü kapatarak denizden çıkıp, evine doğru merdivenlerden çıkan ve deklanşöre bastığımda utangaç bir şöhret edasıyla yakaladığım enstantane, SABAH gazetesine 9 sütuna manşet olmuştu.




Gürcistan


J Utangaç bir başarı; ancak durmaya niyetiniz yok, arayışlar sürüyor. Burada belki biraz bu arayışlar ve savaş fotoğrafçısı Hakan DENKER’e getirmeliyiz lafı.



Evet, artık magazin haberciliğinden sıyrılıp, aktüel ve yaşamın içinden kareler çekmeye başladım. Sabah gazetesinin ardından Tempo Dergisi, Akşam gazetesi, kısa bir TV deneyimi Show TV, ardından tekrar Sabah gazetesi ve son olarak Hürriyet Gazetesinde haber fotoğrafçılığı mesleğime nokta koydum. Demirel’in o unutulmaz fotoğrafının ardından, Ağca röportajım da önemli dönüm noktalarından biriydi. Toplumsal olayları izlediğim dönemde, gerçekten gazetecilik aşkımı tatmin ettiğimi anladım ve dünyanın bir çok bölgesindeki iç savaş, çatışmalar ve toplumsal trajedilere tanıklık ettim.



Yakın geçmiş tarihte yaşanan hemen hemen tüm savaşlarda sevgili Çoşkun Aral’ın anlatımındaki gibi ‘Göz tanıklığı’ yaptım. Afganistan, Kosova, Makedonya, Gürcistan, Hindistan, Pakistan, Irak, İran, Arap yarım adası, Mısır, Afrika, Rusya, Azerbaycan, İsrail, Filistin, Çin, Ürdün, Amerika ve daha aklıma gelmeyen birçok ülke ve bölge. İnsanlık tarihindeki acımasızlıklara tanıklık yaptığım coğrafyalardı buralar.




İsrail


Toplumsal olayları izlediğim dönem dediğiniz yeni bir sayfa açılıyor yaşamınızda. Sizi savaş muhabirliğine yönelten neydi? Tam olarak neyin derdindeydiniz? Amacınıza ulaştığınızı düşünüyor musunuz?



Hayatı, insan olabilmeyi, acıyı, mutsuzluğu, çocukluğun masumiyetini, kanla ıslattığımız toprağı ve dahi savaş gerçeğini anlatmaya çalıştım çektiğim her kare fotoğrafta. 2000 yılında İsrail-Filistin savaşını takip ederken çektiğim fotoğraf, Time dergisine kapak olarak basıldığında bu bireysel çabamın boşa gitmediğini, anlatmak istediklerimi az da olsa bir kaç insana ulaştırabildiğimi gördüm. Ardından ‘Savaş Çocukları‘ kitabımla bu gayretin devamlılığına çabaladım. Umarım, milyarlarca insan güruhunun içinde, tek başıma kaç kişiye bu bilinci kazandırabildiysem ne mutlu bana.



İşte bana, beni sorarsanız, size kısaca anlatabileceğim BEN buyum…




Kosova


Doğrusu çok etkileyici bir öykü. “Savaş Çocukları” projesi gerek fotoğrafik anlamda gerekse insani misyonuyla tarihe düşülmüş bir şer olarak çok değerli. Bu projede “İsrail, savaşın içine atılmış çocukların, çocuk savaşlarının yaşandığı bir ülke” diye tarif ettiğiniz savaşın ortasına düşüş öykünüzü anlatır mısınız?



Kendimden bahsederken bu yolun beni oraya götürdüğünü hissettirmeye çalıştım. Sahip olduğum doğal yeteneğin, tecrübelerle pekişerek bir fayda sağlaması kaçınılmazdı aslında. Yani (bu konuda mütevazi olmayacağım) iyi bir fotoğrafçı olarak, çiçek, böcek yerine objektifimi toplumsal trajedilere yönlendirmem gerektiğini iç güdülerimle hissediyordum. Tanıklık ettiğim savaşların kesintisiz belki de en uzun olanıdır İsrail-Filistin savaşı. Sanıldığı gibi 1950′li yıllarda başlamamıştır bu çatışma. 2000 yılı aşkın bir süre öncedir İsrailliler ve Filistinlilerin savaşı. Böylesi derinliği olan bir tarihe tanıklık etmek galiba benim meslek tarihime düşülmüş önemli bir nottu. Hiçbir savaşa bilinçli olarak, seçerek ve programlı gitmedim. Bulunduğum her coğrafyada çektiğim her fotoğraf, sanki beni ben yapacak tuğlalardan biriydi. Ve her mecra sanki beni bekliyormuşçasına, bulunduğum anda acılarını tüm yalınlığıyla sergiledi objektifime. İsrail işte böyle bir yerdi. Hep sıradan başlayan iş seyahatlerim, bir anda dünyanın gözlerini çevirdiği bir merkez oluveriyordu. Yıllardır süren çatışma, ben gittiğimde alevleniyor ve globalleşip insanlığın dikkatini çekiyordu.



Bu biraz işimi kolaylaştırmıyor değildi açıkçası. İnsanlara duyurmaya çalıştığım, göstermeye gayret ettiğim gerçeğe, ilgiyi yoğunlaştırıyordu.





İsrail


2000 Yılında İsrail-Filistin iç çatışmalarında, Ramallah’ta Filistinli bir gencin, İsrailli askerler tarafından vurulduğu anda çektiği fotoğraf, dünyaca tanınmış haber dergisi Time kapağında yayınlandı. Bu süreci başından sonuna anlatır mısınız?



Özellikle o fotoğrafın coğrafyasını, o anın hikâyesini tasvir eder misiniz?



İlk intifada bulunurken, o sıcak güneşin altında buram buram barut kokusu teneffüs ettiğim dakikalarda, Batı Şeria’da tanımadığım yüzlerce insanın birbirini öldürmek için arenaya çıktığı bir sabahtı. Küçücük çocuklar, ellerinde taşlarla, İsrail askerine kocaman bir duvar örmüştü sanki. Aklıma Don Kişot ve Yel değirmenleri geldi bir an. Sonra karmaşanın ve yüzlerce gazetecinin ortasında kendiliğinden, sanki görünmeyen bir elle itelenerek o fotoğrafı çektiğim mevziye geldim. Doğal bir refleksle objektifimi kaldırdım, yerden taş alıp atmaya yeltenen o gencin fotoğraflarını çekmeye başladım.




Sanki filmin sonunu bilen ve eksiği tamamlamak için senaryoya bir kaç kalem sallayan senarist gibi. Ve tam üçüncü kez deklanşöre basarken duyulan tüm gürültülerin arasından bir el silah sesi kendini yalıtmış olarak kulağımda çınladı. İrkilmeyle karışık ve o askerin tetiğe dokunuşuyla senkronize deklanşöre bastım. ‘UMUT ve NEFRET’ başlığıyla anlatılan hikâyenin fotoğrafını çekmiştim. Tek silahı taştan ibaret Filistinli gencin, atmaya hazırlandığı taşı fırlatamadan vücuduna giren mermiyle aynı andı, deklanşöre bastığım saniye.’Vurulduğu An’ dediler gazetemin manşetinde bu fotoğrafın üzerine yazılan yazıda. Aslında hepimiz vurulmuştuk. Ve ben bu anı dondurdum insanlık tarihi için.



Robert Cappa’nın 1936 yılında çektiği ‘Düşen Asker’ isimli fotoğrafından, tam 64 yıl sonra, benzer bir fotoğraf çekmiştim. Bir askerdi Cappa’nın objektifini yönelttiği vurulan kişi. Bense bir çocuğu tarihe taşımıştım çektiğim fotoğrafla. Biri resmi, diğeri sivil bir askerdi. 2000 yıllık bir savaşın milenyumunda orada olmak, insanlık tarihinin en uzun süren savaşının ortasında olmak, İsrail’de olmak, acıyı yaşamak, hissetmek… İşte ‘Çocuk savaşlarının’ yaşandığı o coğrafyanın hikayesi kısaca böyle.




Pakistan



Tozlu, taşlı, barut kokan, kanların oluk oluk aktığı sokaklardaki savaş çocuklarını görüntülediğiniz günlerden bugünlere fotoğrafçı kimliğinizdeki değişimi anlatır mısınız?



Bir anlamda metamorfoz yaşadım. İdealist kimliğimden bir kayıp söz konusu değil. Ama yaşımın ve yaşadıklarımın getirdiği bir yorgunluk var üzerimde. Kolay kabullenilebilir deneyimler değildi tecrübelerim. Son dönemlerde her gittiğim bölgeden sonra eve dönüşümdeki adaptasyon süreci uzamaya başlamıştı. Her seferinde bir öncekinden daha uzun sürede kabullenebiliyordum normal yaşamı. Oralardan gelip de, buradaki yaşamı acımasızca sorgulamaya ve yakınımdaki insanlara yaşadıkları lükslerden dolayı neredeyse düşman olmaya başlamıştım. Hak etmedikleri bir hayatın, lüksün ve bolluğun içinde olduklarını düşünmeye başladım. Ve bu travmayı atlatma süreci gittikçe uzayınca, geleceğin ve yeni deneyimlerin beni çaresizliğe iteleyeceğini fark ettim. İsrail savaşındaki çocuklar, evimdeki huzurlu ortamı hak etmediğime inandırmaya başlatmıştı beni. Taliban’ın elinde tutuklu kaldığımda ölümü kabullenmiş ruh halim, eve döndüğümde yaşama tutunma çabasını öteliyordu. Körfez savaşında mermilerin, bombaların sağnak yağışında bilinçsizce, sessizliğe boğularak yürüdüğüm mayınlı yolda kendime geldiğimde bu kararı verdim. Tek başıma böyle bir mücadeleyi devam ettiremeyeceğime inandım. İğrenç suratıyla yüzleştiğim, her seferinde pis nefesini teneffüs ettiğim, defalarca ellerimi yıkasam, sıçrayan kanın lekesini temizleyemediğim o savaş gerçeğini, yaşadıklarımı, kabuslarımı anlatmaktan yorulmuştum. Belki iş hayatımdaki ve çalıştığım gazetedeki motivasyon düşmeseydi, bu gayreti biraz daha devam ettirecek gücü bulabilirdim. Ama ‘Ne için?’ sorusunu sık sormaya başladığımı fark ettim.



İçimde kalan tek tetikleyici duygu idealist inadımdı. Ama bunu sürdürebilecek ekonomik motivasyon artık beni ayakta tutacak niteliği kaybedince, bir gün sessizlikten uyandığım körfez savaşındaki o yolda duramayacağımı ve daha da ileri gideceğimi biliyordum. Tıpkı fotoğraf makinesine sımsıkı tutunmuş cesediyle tarihe geçen meslektaşlarım gibi olmaktan korktum. Ölme korkusu değildi bu ürperti ve tedirginlik. Bir şey yapamadan yitip gitmekti. Sorumluluklarımı fazlasıyla idealist duygularımı tatmin etmek için boşlamıştım. Artık biraz kendime ve kalan zamanımı kızıma, eşime, hayatıma ayırmam gerektiğine inandım. Bu harekete ivme kazandıran gelişmeler de olunca, kan kokusu, barut kokusu sokaklardan uzaklaştım. Şimdi yıllar önce burun kıvırdığım çiçek, böcek fotoğraflarını çekiyorum. Reklam ve tanıtım filmi ve fotoğrafları çekiyorum. Zaman zaman içimdeki idealist kimliğimi tatmin etmek içinde, arşivimdeki çocuk fotoğraflarını bazı sosyal içerikli organizasyonlarda farklı bir yöntemle o bilinci oluşturmak için kullanıyorum.




Türkiye


Hem fotoğrafçı olarak hem de fotoğraf dışındaki yaşamınız açısından geldiğiniz noktadan memnun musunuz? Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı?



Bunun cevabını vermek için aslında henüz erken. Çünkü hem fotoğrafçılık hem de bunun dışındaki hayatımda daha yapacağım çok şey olduğunu düşünüyorum. Yapabileceklerimin tükendiğini hissettiğimde sanırım bu soruyu daha objektif cevaplayabilirim. Ama kısa dönemdeki gelişmeleri göz önünde bulundurursam, mesleğimin farklı boyutunda, yeni bir dünyada üstelik gelişime son derece açık ve teknolojinin dur durak bilmediği bir mecrada vizyonumu geliştirerek, sıradanlıktan uzak çalışmalarla bu sektörde de başarılı işlere imza atmaya devam ettiğimi söyleyebilirim. Sorunun ikinci paragrafını ise şöyle yanıtlayabilirim. Yapmak isteyip de yapamadığım en önemli çalışmam, Usame Bin Ladin’le röportaj fırsatını kaçırmış olmam. Bu girişimin sonucu yukarıda da küçük olarak bahsettiğim Taliban’ın elinde tutuklulukla sonuçlanmıştı. Daha önceden yaptığım bir kaç röportajla elde ettiğim istihbarat ve bağlantılar aracılığı ile (henüz Afganistan savaşı çıkmamıştı) Afganistan’a giderek Usame Bin Ladin ile röportaj yapabilme olanağı bulmuştum. Ne yazık ki tatsız bir gecikme yüzünden, beni o röportaja götürecek zincirin halkalarından biriyle irtibatı kaybettim. Ama inatla o bölgeye girmem yanlış bir hareketti. Dolayısıyla belki de son yılların en çarpıcı röportajını yapmaya giderken, 15 günlük bir esaret ve tutuklulukla karşı karşıya kaldım. Çok isterdim ikiz kuleler saldırısından önce dünyanın en önemli teröristlerinden biri olan Ladin’le karşılıklı konuşabilmeyi.




Türkiye


Dünyanın gündeminde, ateş hattında, sürekli aktif bir yapınız var. İnanılmaz bir enerji. Sizi besleyen nedir?



Ben çocukluğumdan bu yana uç noktada olmasa da hiperaktif bir yapıya sahibim. En azından istediğim şeyin hemen olması için önünü, ardını çok tartmadan girişirim. Doğal olarak bu iş hayatıma da yansıdı. Ve tez canlı olmanın, aceleci olmanın çoğu zaman ağır yükünü ve zararlarını da yaşamadım değil. Ama tüm bu karmaşa ve hareketliliği mutlak besleyen bir enerji elbette ki vardı. Meslek aşkı. Bulunduğum her lokasyonda ensemde adrenalin patlamalarını hissetmemek içten değildi. O adrenalin bombaları bazen günlerce uykusuz ve yarı aç beni yaptığım işe bağlı tuttu. Ama artık eskisi gibi değil. Sanırım fiziksel olarak bunu göstermesem de, ruhsal olarak fazlasıyla yaşlandım. Biraz sakinleştim, ruhuma, benliğime ve kişiliğime ekilen sabır tohumları filizlenmeye başladı. Tek hayalim, bir gün elim ayağım halen tutar haldeyken, son bir rövaşata yapmak, Altın vuruş misali hala insanların sonsuz acılar yaşadığı bir coğrafyada, elimde yine bir fotoğraf makinesi ve vizörden dünyayı izleyerek savaştan uzak, savaş gerçeğine kayıtsız insanlar için, onların yüzüne tokat gibi vurmak için, ölümün tanıklığını yapmak. Son bir kez, bir kere daha. Sonra eğer ayakta kalabilirsem evime dönüp, büyümüş çocuklarımın çocuklarıyla ilgilenmek. Bahçemde çiçeklerle rehabilitasyonuma devam etmek. Akşam güneşinin batışını huzur içinde izleyebilmenin minnettarlığıyla, o huzuru yaşayamayanlar ve yaşamamışlar için gülümseyip, bir kadeh rakıyı yudumlamak. Son görevini bir kez daha son kez yerine getirmenin huzuruyla…



Çalışmalarınızda karşılaştığınız zorluklar, sizi bekleyen tehlikeler nelerdi? Bu mesleği gençlere tavsiye eder misiniz?



Bir gazeteci olarak öncelikle çalışma ortamınız, şartlarınız ve donanımınız doğrultusundadır zorluklar veya olanaklar. Kamuoyunun adına tanıklık yapmak için gittiğiniz her alanda mutlak bir tatsızlık ve risk mevcuttur. Sonuçta toplumdan saklanan ya da duyulması istenilmeyen gerçeklerin içine giriyorsunuz. Eğer bu uğraşı bir de savaş bölgesinde yapıyorsanız, olası riskler katlanarak sizi ciddi anlamda engeller. Bizi bekleyen tehlikeler nedir sorusunun bence en yalın cevabı ÖLÜM olabilir. Zira bundan daha büyük bir tehlike ve risk var mıdır? Ama gazeteciler arasında önemli bir deyiş vardır, “Dünyanın en önemli haberi, yayınlanmış olanıdır” yani yüzyılın fotoğrafını veya haberini bulsanız da, onu sağ salim gazetenize getirirseniz haberdir, fotoğraftır. Benim en önemli prensiplerimden biridir bu, girilecek risk vardır, girilmeyecek risk vardır. Sonunda toplumsal anlamda tüm kamuoyunu bilgilendirecek, aydınlatacak ve belki yüzlerce insanın hayatını değiştirecek bir haberse, ya da fotoğrafsa o riski göze alırım. Aksi durumda bir başka önemli olayı takip etme fırsatını yitirmemek için biraz daha temkinli davranırım. Genç meslektaşlarıma tavsiye edebileceğim bir alan değil. Çünkü bu kolayca tarif edilip algılanabilecek cinsten bir iş değil yıllarca yaptığım iş. Bu gazetecilik mesleğini içinde yaşayıp, kabına sığmayan ve her türlü riskle karşı karşıya kaldığında soğukkanlı olabilecek ve en önemlisi sevebilecek kişilerin yapabileceği bir meslek.




Kosova


Sizce iyi fotoğraf nasıl olmalıdır?



Ölümsüzleştirdiğiniz o anı, yarınlara taşıyacak içerikte ve her daim, her dönem görenlere bir şeyler katacak nitelikte olmalıdır. Teknik olarak herhangi bir yorum yapmak doğru olmaz; çünkü kimi fotoğraflar vardır ki, örneğin Cappa’nın ölümsüz fotoğrafı, teknik olarak eksikler ve olanaksızlıklarla dolu bir karedir. Ama içeriği o kadar geniş, kusursuz ve ölümsüzdür ki, alt açısını değerlendirmek küstahlık ve terbiyesizlik olur. Enstantane dediğimiz anın fotoğrafında teknik kalite aranmaz. Tercih elbette eksiksizliktir ama iyi fotoğraf yarınlara taşınabilen fotoğraftır.




Hakan Denker, Kashmeer Cemaati İslam Örgütü temsilcisi


Mesleğinizde varmak istediğiniz hedefler nelerdir? Kendinize örnek aldığınız isimler kimlerdir? Beğendiğiniz fotoğrafçıları sayar mısınız?



Mesleğimde sanıyorum varmak istediğim noktaya yaklaştım. Mesleki vizyonumu her zaman geliştirdim ve yeniledim. Devam da ediyorum. Bu beni hem gençleştiriyor, hem de amatör ruhumdan uzaklaştırmıyor. Dolayısıyla hata oranı dikkatimle paralel azalıyor. Meslek hayatım boyunca hiç bir fotoğrafçıyı örnek almadım. Çünkü örnek almak demek, esinlenmektir ve zamanla taklit etmeye iteler sizi. Oysa ben iyi bir fotoğrafçının bir tarzı olmasından yanayım, stili olması gerekir. Kendine has kadrajı, ışığı ve bakış açısı olmalı. Fotoğrafa imza atmak amatör bir böbürlenmedir. Bugün Sebastia Salgado’nun her bir karesi, bu işe ilgilisi olan herkesin imzasını görmeden tanımlayacağı bir tarza ulaşmıştır. Steve McCury’nin Afgan kızı fotoğrafıyla stili artık kendini kanıtlamıştır. Henri Cartier – Bresson’un perspektifleri adıyla anılan bir efsanedir. Yani sözün özü yukarıdaki cümlemde soru içindeki tüm sorularınızın yanıtını vermeye çalıştım.




Kosova


Meslek yaşamınız boyunca aldığınız ödüller, sizin için anlamlı anlar ve manevi anlamda değerli anılarınızı bizimle paylaşır mısınız?



Hmmm, ödüller konusunda sorun yok, ama sorunun açılımındaki konu biraz uzun. Gazetecilik alanında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden birincilik ödülüm, Magazin Gazetecileri Derneği’nden mebzul miktarda haber ve fotoğraf ödülü, Pamukbank özel ödülü, yine mebzul miktarda mansiyon-plaket, New York moda haftasından renkli fotoğraf ödülü, Çağdaş Gazeteciler derneğinden Süleyman Demirel’in çıplak fotoğrafıyla alınmış bir ödül vs. vs. Anılara gelince Kosova savaşı dönemiydi, Henüz BM askerleri Kosova’ya girmemiş, Sırplar katliamlarına devam etmekteydi. Belki diyerek Arnavutluk’un sınırından Kosova’ya kaçak girme ve sıcak noktalara daha yakın olma düşüncesiyle önce Tiran, ardından UÇK askerlerinin ve BM askerlerinin karargâh kurdukları Tropoje’ye geçtik. Ülkenin en tehlikeli kenti. Çünkü Arnavut mafyası çok acımasızca eylemler yapıyor, hatta BM bağlı Alman zırhlı bir müfrezeyi, Kukes yolunda donlarına kadar soyup, karargâha çıplak gönderdiklerini duyuyorduk. Yalan olmadığına eminim, çünkü CNN’nin canlı yayın arabasına el koyarak, şoförü öldürüp muhabirleri de aynen iç çamaşırlarıyla Tropoje’ye göndermişlerdi.



Hareketli günlerin yaşandığı, savaştan kısmen uzak olmamıza rağmen bölgenin risklerinden başımıza belanın nereden geleceği belli olmayan bir coğrafyada ve günlerdeydik. UÇK’nın bürolarından birinden fısıltı bir bilgi yakaladık. O dönem Sabah gazetesinde görev yapıyorum. Bengüç arkadaşımla birlikteyiz. Rehberimizi ve kiralık silahlı polisimizi alarak, Kukes’in dağlık bölgelerine doğru yol almaya başladık. Peşinden gittiğimiz haber, Kosova’da savaşmak için UÇK’ya katılmak amacıyla, dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen Müslüman-Hıristiyan birçok gönüllü sivilin askeri eğitim aldıkları kampların hikâyesi ve fotoğraflarıydı. Saatler sonra oldukça çetin şartları aşıp, şansımızın yaver gittiğine şükrederek, kampa çok yakın bir tepecikte konuşlandık. Yeni çıkan ilk dijital fotoğraf makinelerinden Nikon bayonetli Kodak DCS620 model makineye 300′lük teleyi takmış, 1.2 megapixellik o dönem bizim için teknoloji harikası makineyle dikkat çekmeden sessizce fotoğrafları çekmeye başlamıştık. Dakikalar sonra kampta eğitim alan gönüllü askerlerden bazıları bizi fark etti ve üzerimize otomatik silahlarla ateş etmeye başladılar. Nefes nefese araca koşup, uzaklaşmak ve bir an önce Tiran’a dönmek için yola koyulduk. Ölümün kıyısından dönmüştük. Adeta uçurum kenarında kayan toprağın üzerinden ayağınızı zor kurtarır da düşmekten kıl payı yırtarsınız ya, aynı duyguyu yaşamıştık.




Kosova


Saatler sonra Tiran’a döndüğümüzde heyecanla telefona sarıldım. Önce dijital makineyle çektiğim fotoğrafları laptoptan geçeceğimi, sonra analog makineyle çekilen negatifleri yıkayıp leafax’la ayrıntılı fotoğrafları göndereceğimi ve olayın önemini anlatmaya, birçok uluslararası gazete ve TV’nin bu olayın peşinde olduğunu vurgulayarak soluk soluğa habercilik heyecanımın son noktasına geliyordum ki, o dönem Sabah gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapan, şimdilerin işsiz köşe yazarı Ergun Babahan, sözümü kesip aynen şöyle bir cümle patlatmıştı; “Hakan’cığım yahu şu dijital makineyi kargoya verseniz de, hafta sonu Fener maçı var, çocuklar o makineyle çalışacaklar...” Bu, meslek hayatımda duyduğum en komik, duyarsız ve pervazsız bir cümleydi. Bu konuşmayı yapan kişi ulusal bir gazetenin genel yayın yönetmeniydi. Ve biz Arnavutluktaydık. Yapılan haberciliğin içeriğini ve değerini anlayamayacak kadar duyarsız ve meslekten uzak olmasına mı yanayım, yurt dışından, özellikle Arnavutluk gibi ne yazık ki iç düzeni, sosyal düzeni anlatılamayacak kadar bozulmuş bir ülkeden, o dönem değeri 23 bin dolar olan bir makineyi kargoyla kıçı kırık bir futbol maçı için istemesine mi yanayım şaşırmıştım.



Yılmaz Erdoğan’ın Çok Güzel Hareketlerindeki söylemi gibi, bu olaydan çıkaracağımız önerme aynen şöyledir, İşte Türkiye’deki gazeteciliğin bulunduğu nokta. Gazeteleri ve habercileri yönetenlerin derinliğini ve mesleki birikimlerini görün. Buna benzer daha o kadar çok anı var ki, savaştan kaçanların toplandığı kampta başlayan salgın haberini ilk bizden duyduğunda, ‘Ama Reuters ayada AP böyle bir şey geçmedi ki‘ diyerek inanmayan Haber müdürleri mi olmadı hayatımda, Taliban’ın elinde 20 gün tutuklu kalıp, serbest bırakıldıktan sonra, Taliban tarafından yapılan sorguda fotoğraf çektirip çektirmediğimi merak eden Genel Yayın Yönetmenlerine kadar, basiretsiz birçok yöneticiyle çalıştım. Ölümlerden dönüp, kelle koltukta bu işi yaptığınıza mı yanarsınız, yoksa zaman zaman yabancı meslektaşlarınızı bile imrendirecek, kıskandıracak haberlerinize karşı haberi anlamayan yöneticilere mahkum olduğunuza mı yanarsınız. Bu ülke de gazetecilik böyle bir şey arkadaşlar. Ve en acı tarafı, bu ciddiyetsizlik hala devam etmekte…




Röportaj: Birgül ERKEN




SAVAŞ ÇOCUKLARI


Hakan Denker











































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş ÇocuklarıHakan Denker : Savaş Çocukları

Pera Müzesi, Botero’nun Resimleri ile Renklendi




“Bir ressamın resim yapmasının tek nedeni kendi dünyasını yaratmaktır. Gerçeklik zaten orada duruyor – onun resmini yapmanın bir gereği yok. Buna paralel bir şeyin, zihinsel bir gerçekliğin resmini yapmanız gerekir. Şiir, müzik ve edebiyat gibi, sanatçının kafasında var olan ve insanların tadına varabileceği bir şey.”


-Fernando Botero






2010 Baharını Fernando Botero’nun Resimleriyle Renklendirmenin Mutluluğu



Pera Müzesi, 2010 baharını ve yazını, dünyanın yaşayan en büyük sanatçılarından Fernando Botero’nun resimleriyle karşılıyor. Botero, Latin ve Kolombiyalı kimliğini özenle korurken, folklorik öğelerden öte, dünya sanatının büyük ustalarının çalışmalarından beslenerek özgün tarzını oluşturan; zengin iç dünyasını, incelikli, esprili ve bilge bir yaklaşımla yapıtlarına yansıtan büyük bir sanatçı.



İlkelerimiz ve vakfı kurarken aldığımız karar gereği, vakfın ve kuruluşlarının etkinliklerine müdahale etmeyiz; bu nedenle Pera Müzesi sergilerinin seçiminde de kişisel beğenilerimizin etkin olmadığı muhakkaktır. Bu konuda yöneticilerimizin ve danışma kurullarımızın kararları bizler için de temel ölçüttür. Bununla birlikte, yöneticilerimiz Pera Müzesi’nde bir Botero sergisi açmayı plânladıklarını söylediklerinde çok sevindiğimizi de ifade etmek isteriz. Zira, Fernando Botero Suna Kıraç’ın çok sevdiği sanatçılardan biridir.




İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti ilân edildiği ve Pera Müzesi’nin de 5. yaşını idrak etmekte olduğu 2010 yılında, Chagall, Picasso-Suite Vollard ve Hippodrom/Atmeydanı sergilerinden sonra Botero sergisini Pera Müzesi’nde açmaktan ve sanatseverleri dünya sanatının bir başka büyük ustasıyla buluşturmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.



Fernando Botero’ya “İstanbul’a ve Pera Müzesi’ne hoş geldiniz” diyor; Botero sergisinin ülkemizde ilk kez ve Pera Müzesi’nde açılmasındaki değerli katkılarından ötürü, Kolombiya Fahri Konsolosluğu’na, İspanya Büyükelçiliği’ne, Cervantes Enstitüsü’ne, Pera Müzesi yönetimine ve çalışanlarına, serginin gerçekleşmesine emeği geçen diğer tüm kişi ve kuruluşlara içten teşekkürlerimizi sunuyoruz.



Suna, İnan ve İpek Kıraç







Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi Galeri Etkinlikleri Yöneticisi Begüm Akkoyunlu Ersöz ile Fernando Botero Sergisi Üzerine Röportaj







Merhaba, öncelikle sizi ve nezdinizde Suna İnanç ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’ni “yaşayan bir efsane” olarak tabir edilen Fernando Botero’nun sergisini ülkemize getirdiğiniz için kutluyorum…



Serginin gerçekleşme süreci nasıl oldu? İzleyici ile buluştuğu ilk güne kadar olan akışı ve gelişmeleri anlatabilir misiniz?



Pera Müzesi’nin kuruluşu olan 2005 yılından itibaren ilgiyle takip ettiğimiz Kolombiyalı sanatçı Fernando Botero’nun sergisini Türk sanatseverlerle paylaşma isteğimiz uzun zamandır vardı. Sanatçıyla birlikte yürüttüğümüz yaklaşık bir buçuk yıllık bir hazırlık sürecinin ardından sergiyi gerçekleştirebildik. Daha önce çeşitli müzelerde ve özellikle son olarak 2009 yılında Kore Ulusal Modern Müzesi’nde sergilenerek yoğun ilgi gören bir grup yapıt arasından, 6 tema altında topladığımız 64 eserlik bir seçim gerçekleştirdik. Bu yapıtlar Fernando Botero’nun Latin Amerikalı kökenine ilişkin izler taşırken bir yandan da sanatçının Avrupa sanatıyla olan ilişkilerini yansıtan ve geçmiş büyük ustalara saygı niteliğindeki yorumlamalarını içeriyor. Bunun yanı sıra sanat tarihinin vazgeçilmez konularından biri olan ölüdoğalar da yine Botero’nun sanat anlayışının temelini oluşturan hacim ve renk sorunsalını araştırdığı konulardan biri olarak karşımıza çıkıyor.




Pera Müzesi, sergi sunumlarında karma veya dar kapsamlı sergilemelerden ziyade sanatçının tüm dönemlerini anlatan sergileri tercih ediyor ve uyguluyor. Yapı olarak bunun artıları ve eksileri neler oluyor sizin için uygulamada?



Pera Müzesi düzenlediği sergileriyle, kültürel mirasımıza ilişkin projelerden, 20. yüzyıl sanatına ve çağdaş sanata uzanan geniş bir yelpazede ulaşmayı hedefliyor sanatseverlere. Bunun için de düzenlediğimiz sergilerde ele alınan konu ya da sanatçıyı, etraflıca, sergi konsepti çerçevesinde mümkün olduğunca detaylı ve yan malzemelerle destekleyerek yansıtmaya çalışıyoruz. Fernando Botero sergisinde ise sanatçının özellikle son on yılda ele aldığı konuları, beslendiği kaynakları ve güncel temalarını ortaya koyan 64 yapıttan oluşan geniş bir seçkiyle ele almak istedik. Bütün bunlar uzun soluklu çalışma ve yoğun emek gerektiren araştırmalarla gerçekleşebiliyor.






Botero sergisi; Ölüdoğa, Uyarlamalar, Boğa Güreşi, Sirk, Latin Amerika Yaşamı ve Latin Amerika Halkı olarak 6 bölüm ile sanatseverlere sunuluyor. En ilgi çekici bölümler hangileri oldular şu ana dek?



Botero, sanat anlayışı ve üslubu konularıyla çok yakın düşen bir sanatçı. Sanatının temelini oluşturan forma ve renge odaklı üslup arayışını, ele aldığı tüm temalarda izlemek mümkün. Bu anlayışın özellikle de Latin Amerika kültürüyle birleştiği yapıtlarında ortaya çok renkli ve dikkat çekici kompozisyonlar çıkıyor. Bahsettiğimiz gibi bu konu ve üslup birlikteliği genellikle eğlenceli ve ilgi çekici tablolarla sonuçlanıyor. Bunun yanı sıra sanat tarihinin başyapıtlarını Botero’nun yorumuyla görmek de ziyaretçilerimizin bakışlarında genellikle süprizli şaşkınlıklar ve gülümsemeyle ifade buluyor.





Fernando Botero ve eşi, kalabalık bir kafile eşliğinde açılışa katıldı. Kendisinin ve çevresinin sergiye dair düşünceleri neler oldu?



Fernando Botero, eşi, ailesinin pek çok üyesi, dostları, eleştirmen ve bazı temsilcileriyle ziyaret etti İstanbul’u. Çok aktif ve çalışkan bir sanatçı olarak tüm detaylara hakimdi ancak ilk kez sergi kurulumuna sonradan katılabildiği bir sergisi gerçekleşti. Bununla birlikte hem kendisi hem de yakın çevresinden, sergiyi ve müzeyi çok çok beğendiğini ve her fırsatta memnuniyetini duymak bizim için büyük mutluluk kaynağı oldu.



Sergiye dair bir katalog hazırlandı mı? Sanatseverler bunu nasıl temin edebilirler?



Sergiye ilişkin hazırlanan Türkçe ve İngilizce kataloğu sanatseverler Pera Müzesi Artshop’undan ve çeşitli kitapçılardan edinebilirler. Bu bağlamda sergi kataloğu Türkçe’de yayımlanmış ilk Botero yayını olarak da ilgililerine sunuluyor.



Sergi ile birlikte çocuklara yönelik bir atölye çalışması da gerçekleştiriliyor bildiğim kadarı ile. Bu konudan bahsedebilir misiniz?



Evet, sergiyle birlikte Pera Müzesi’nin açık olduğu Pazartesi hariç diğer günlerde farklı yaş gruplarına yönelik eğitim programları ve rehberli turlar gerçekleştiriliyor. Okul grupları ve bireysel katılımcılar rezervasyonla bu aktivitelerden yararlanabiliyorlar.




Son yıllarda ülkemizde çok önemli sanatçılar ve onlara ait koleksiyonlar sergilenmeye başladı. Pera Müzesi de bunun öncülerinden biri. Hem bu sergilerin artmasının önemini hem de gelecek dönemlerde Pera Müzesi’nde sanatseverleri ne gibi sanat ziyafetlerinin beklediğini öğrenebilir miyiz?



Pera Müzesi düzenlediği sergi ve etkinliklerle sözünü ettiğimiz gibi kültürel ve sanatsal alandaki birçok projeyi sanatseverlerle paylaşmayı hedefliyor. Kültürel mirasımızdan seçilmiş konuları, sanat tarihinin usta sanatçılarını Türk izleyicisiyle buluşturma çabasının yanı sıra bir anlamda çeşitli kültürlerin buluşma noktası olarak da hizmet veriyor. Bu bağlamda Botero sergisinin ardından, Ağustos ayından itibaren “2010 Türkiye’de Japonya Yılı” etkinlikleri kapsamında Japon nihonga sanatının büyük ustası İkuo Hirayama ile özellikle son yıllarda yoğun ilgi gören manga, animasyon ve interaktif yerleştirmelerden oluşan bir seçkiyle Japon Medya Sanatları Festivalini ağırlamaya hazırlanıyoruz.







İncelikli ve İronik Yeni Bir Klasisizm


Rudy Chiappini




Fernando Botero sanatının bütün şiirsel gücü, gösterişsiz bir şekilde ve çok küçük değiniler yoluyla da olsa, her resminde ve her heykelinde eksiksiz olarak kendini gösterir. Bu yapıtlarda imgenin çarpıcı ve dolaysız gücü aracılığıyla, doğuştan gelen yeteneğin, şiirin ve başka bir dünya yaratmadaki olağanüstü yetinin alanında buluruz kendimizi. İmgenin bu gücü gerçekliğin yansısı ve düşüncenin metaforudur. Önemli olan, yaratının eksiksizliği, çok değerli özerkliğidir. Gündelik yaşamın karmaşık gerçekliği kadar kavranması zor olan somut gerçeklik ile kurulan bağ bu özerkliği daha da belirgin kılar.




Botero’nun sanatı, yalnızca anlatı ya da temsil olmayıp, içsel bir kavrayışın gücünü, bu gücün kesintisiz olarak yaşamın kapısını çalışını taşır içinde. Yapıtı, sanatçının, varoluşun çoğulluğunu keşfederken bile başvurduğu ve var gücüyle koruduğu bir arketipin, bir ilk örneğin varlığını açığa vurur. Sanatçı zaman zaman bu arketipi öyle somut biçimlere dönüştürür ki, o biçimlerde onun edimsel amacını ve bu biçimleri belirleyen kavrayışının karmaşık biricikliğini görürüz. Sırf bundan ötürü, yineleme fikri Botero’nun çalışmasını baştan sona kuşatır; ne var ki, bu yineleme asla kendi içinde bir amaç olmayıp, stilistik bir kalıp görüntüsü ardında sürekli bir araştırma niteliği taşır.




Gerçekten de, ilk bakışta bize çarpıcı gelen öğe kalıp olsa da; her zaman, ölçülü bir dilin kusursuzluğunun ve zarifliğinin ardında akıp giden bir yaşamın huzursuzluğunun bulunduğunu, asla yüksek sesle dile getirilmemiş, ama bundan ötürü daha az yoğun olmayan bir duygusal katılımın kendini gösterdiğini hayal etmemiz gerekir. Bu yaratıcı süreç harekete geçip biçimin yetkinliği ile içsel zorunluluk bir bütün haline geldiğinde, başka nitelemelere ya da göndermelere gerek kalmaksızın sonuca ulaşılır ve karşımıza sanat yapıtı çıkar.




Fernando Botero

Botero’nun işleri, bu sihirli simya bilincini içlerinde barındırırlar; o bilinci kavramanın tek yolu, yapıtın kendisiyle karşılaşma olup, bu karşılaşmada hiçbir şeyi veri olarak alamayız. “Resim yapmak, tedirgin edici bir uğraştır. Sanatçı, uğraşının ustası olmadığı ve dile getirmek istediği şeyi tam olarak bilmediği sürece, sürekli bir kaygı içinde yaşar. Kimi zaman fikirleri vardır, ama bunları tuvale yansıtmak için gerekli teknik kapasiteden yoksundur. Ya da, daha basit olarak, fikirleri başkalarından ödünç alındığı için öyle karmakarışıktır ki, sanatçıda derin bir düş kırıklığı yaratır. Sonra, ressamın tekniğe egemen olduğu an gelir ve bununla eşzamanlı olarak bütün fikirleri açıklık kazanır; o zaman bu fikirleri olduğu gibi tuvale aktarma arzusu öyle kesin ve zorlayıcı bir niteliğe bürünür ki, resim yapmak sevince dönüşür.”



Böylece, Botero’nun yapıtlarının tâbi olduğu “içsel ide” kavramı açıklık kazanmış ve sanatçının evreni içinde daha net bir çerçeveye kavuşmuş oluyor: Belli ki, bu kavramın işlevi, duyulur (duyularla algılanabilir) gerçekliği temsil etmek değildir; öte yandan, “içsel ide”nin, mutlak olarak öznel imgeler yaratmak ya da geçici duyguları yansıtmak gibi bir amacı da yoktur. İde, temel biçimdir, özgür yaratıyı biçime kavuşturan ilksel ilkedir; idenin bileşimine, biçimsel ilkeyi gerçekleştirmedeki yetkinlik ile içsel sezginin ışıltılı birlikteliği yön verir.




Botero’nun sanatı, ilk ve yüzeysel bir bakışta görünebileceğinden daha karmaşık bir evreni gözler önüne serer. Teknik ustalık ile anlatımsal değerler arasındaki kararsız ve hassas bir dengenin sonucu olarak kavranmış bir evrendir bu. Dolayısıyla, seyircinin dikkatini çekmeye yönelik bir üslup kalıbını –bu üslubun ayırt edici özellikleri, kişilerinin taşkın bedenleri, kadınlarının iri gövdeleri, sanatçının yarattığı dünyanın dolu doluluğudur– mutlu bir rastlantı sonucu keşfetmekten çok daha fazlası söz konusudur.


Kişiler, günlük yaşamdan kesitler ve ruh halleri; Kolomb öncesi sanatının, halk sanatlarının, Hıristiyan ikonografisi etkisindeki sömürgeci dildeki Kreol katkısının izlerini taşır. Botero, Latin Amerika uygarlıklarının altın çağındaki işli büyük kapları, pişmiş toprak heykelciklerindeki biçimsel özlülüğü, takıların incelikli zerafetini derinden özümseyip içselleştirmiş; ana yurdunun kültürüyle arasında sahici ve hemen ayırt edilebilen bir süreklilik kurmuştur. Ama aynı zamanda, İspanyol sömürge yönetimi döneminde kiliseler ve saraylar yoluyla yaygınlık kazanan ve yerli sanatçıların da benimsediği barok resmi üzerine –hem dil, hem içerik açısından bir tür çarpıtma yoluyla– uzun uzun düşünmüştür.





Bununla birlikte, ülkesiyle vazgeçilmez ilişkisi –ki biçimsel verimlilik ve arılık bunun bir kanıtıdır-, Botero’yu etnik kimliği, folkloru temel alan bir sanatçı haline getirmez; bir geçişin, bir derin düşünmenin, yaratabilme ve Latin Amerika mizacına derinden bağlı, bağımsız ve sahici bir sanata can verebilme bilincine ulaşmanın zorunlu temelini oluşturur.





Avrupa kültürü Botero’ya merak duygusu aşılamış, entelektüel huzursuzluğun itici bir güç olabileceğini öğretmiş, gerçek sanatın ana yolunu göstermiştir; bu yol, gerçekliği her zaman, kişiyi üslup bilincine ulaştıran zekâ ve duyarlılık aracılığıyla yorumlamaktır.





Botero’nun tonu, bağımsız bir anlatıcının, özgürleştirici bir vurguyla konuşan öykücünün tonu olup; gücü, sanatçının sakin, ama geniş bilgi birikiminden, gülümseme ve tatlı bir ironi ile dengelenmiş bilgeliğinden ileri gelir. Ne var ki bu, sanatçının çalışmasının basitçe bir üslup kalıbına hapsedilebileceği ve şık bir formüle indirgenebileceği anlamına gelmez; çünkü kendi içinde bulduklarının bilincinde olan Botero, en küçük duyumsal ve kavramsal nüanslarıyla sanatına ustaca yön verebildiğini gösterir.





Botero’nun Vallecas Çocuğu, Velázquez’in Ardından gibi resimlerindeki anlatısal yoğunluk, malzeme kullanımı ve renk seçimleri savaş sonrası dönem üslubuyla Bacon’ı çağrıştırır, belli ki ondan esinlenmiştir. Ama Ramón Hoyos’un İlahlaştırılması gibi bir resimde, anlatısal ve kâhince gücü açısından, toplum ve halk temelli Meksika resminin eğilimlerine yakındır. Her durumda, bu ilk dönemde dahi Botero’nun figürleri, sanatçının bakış açısıyla derinden bağlantılı belirgin bir anıtsallığı ve yapısal çarpıtmayı bünyelerinde barındırıyorlardı.





Botero’nun yapıtları, gizemli, tedirgin edici bir yön barındırırlar içlerinde; bu resimleri bir gerilim atmosferi kuşatır. Kendilerine özgü bir biçimde, tatlı, incelikli bir alay ortaya koyar, meraklı bakışı ele geçirirler. Sanatçının dünyasının derinlerine inildiğinde –dünyadan söz etmek durumundayız, çünkü sanatçının bakışı, yaşamı bütün nüanslarıyla kucaklayarak, yalnızca yapıtlarındaki kişileri değil, hayvanları, ölü doğayı, manzarayı da bir araya getirir ve tek bir birleştirici görü içinde dönüştürür–, başlangıçta büyük bir etkisi olan karikatür öğesi, sanatçının yapıtına ilişkin son derece sınırlayıcı ve kısmi bir yorum anahtarı sunduğu için kendiliğinden yok olur.





Botero’daki deformasyon, elbette dışavurumcu eleştirinin tahrik edici ve yürek burkucu deformasyonu değildir. Onun sanatında dışavurumculuktaki varoluşsal katılımı ve birey-sanatçının toplum karşısındaki isyan dürtüsünü görmeyiz. Botero’nun seçtiği yol, modernitede Rousseau’nun açtığı yoldur: Yeni, incelikli ve ironik bir klasisizm arayışı içinde yaşamı farklı bir alana taşıma – kesin bir gerçekdışılık ve katı biçim haline gelmiş düşgücü atmosferine, olağanüstü yoğunluktaki bir sanatsal dönüştürme gücüyle yaratılan büyülü bir değişmezliğe doğru.



Sanatçının bu sergide yer alan ve büyük bölümü son on yılda yapılmış yapıtlarında da karşılaştığımız bir tutarlılık bu. Her zaman olduğu gibi, Botero’nun kişilerinde aşırı, çelişik ruh halleri yoktur; sevinç ya da hüzün duygusu barındırmazlar içlerinde; dile getirilmemiş bir şeyleri saklayan gizemli figürlerdir. Zaten Botero bu figürleri çizerken, onlarla ilgili herhangi bir konum almaz; ne piskoposlar ile müzisyenler, ne kumarbazlar ile dansçılar, ne sıradan insanlar ile güçlüler karşısında değer yargıları dile getirmez. Botero’nunki uzak bir yansızlık tutumudur. Bu figürlerin ortaya koyduğu ve onları sanatçının şiirselliği içinde birleştiren şey, gündelik yaşam ve halk unsurudur; bu unsur, Botero’nun dünyasına girmemizi sağlayan anahtarı temsil eder.





Botero’daki deformasyon, olasılıkdışı olana, tutarlılık ve mantığı aşmaya özgü deformasyondur: Kişiler ve nesneler, yapısal bir dönüşüme uğrarlar; aynı zamanda, görünürdeki apaçıklıkları içinde norm dışı durumların kahramanları haline gelirler.


Sanatçı, belirgin bir doğallık ve keyfini çıkardığı bir ustalıkla yalnızca iz ve işaretler koymakla yetinir, bunları izleyip yeniden kurma görevini seyirciye bırakır; onun dünyasına bütün duygu ve heyecenlarımızla katılmamız, o dünyada duygusal olarak yer almamız için, bizden yalın bir gözlemi aşan ek bir dikkat ister.



Fernando Botero Katalog Yazısı’ndan Alıntı.









Velázquez’in Ardından


2006, tuval üstüne yağlıboya, 205x176cm



Botero, Velázquez’in yapıtlarıyla ilk kez, 1952’de Madrid’deki Museo del Prado’da karşılaşır. Bu yapıtlar onun için bir esin kaynağı olur, buradaki resim de Velázquez’in yapıtlarından birinin, 1656 tarihli İspanyalı Infanta Margarita Teresa Beyaz Elbisesiyle adlı resminin yeniden yorumlanmasıdır. İspanya kralı IV. Philip 1644’te karısını yitirir, tek oğlu Baltasar Carlos da 1646’da aniden ölünce kral yeniden evlenmeye karar verir. Yeni kraliçesi olarak yeğeni Avusturyalı Grandüşes Maria-Anna’yı seçer, ilk çocukları Infanta Margarita Teresa 1651’de doğar. Margarita daha çocukken, 1658’de Kutsal Roma İmparatoru olacak amcası ve kuzeni I. Leopold’la nişanlandırılır. IV.Philip’in Velázquez’e güveni tamdır, sanatçının yaptığı üç Margarita portresi Viyana’ya yollanacaktır. Bu yapıtlar 1654 tarihli Infanta Margarita Teresa Pembe Elbisesiyle, 1656 tarihli İspanyalı Margarita Teresa Beyaz Elbisesiyle ve 1659’da başlanan ama tamamlanmayan bir resimdir. Velázquez küçük yaşına rağmen prensesi soylu, etkileyici ve kararlı bir kişi olarak gösterirken, Botero’nun Margarita’sı alışılmadık oranlara sahiptir, tuhaf şekilde ufak bir yüzü ve iri bir bedeni vardır. Ortaya çıkan gerçekçi olmaktan uzak figür, Botero’nun özgün tarzıyla tanımlanmıştır. Botero bu değişimi, sanatı bir dönüştürme süreci olarak, kendi yapıtını da bu yaklaşımın bir parçası olarak tanımlayarak açıklar.





İskambil Oynayanlar


1999, tuval üstüne yağlıboya, 107x136cm



Latin Amerikalılar hafta sonu akşamlarında ve tatillerde sık sık misafir çağırır, birlikte iskambil oynar, müzik dinler ve yemek yerler. Dolayısıyla iskambil, Latin dünyasında çok yaygın bir eğlence biçimidir. Bu resimde de, iki adam, küçük bir ampulün altında iskambil oynamaktadır. Biri şapkalı kravatlı bir beyefendidir, karşısındakiyse bıyıklıdır ve ağzında bir sigara vardır. Kompozisyon ve beyefendinin giysileri açısından Botero’nun bu yapıtıyla, Cézanne’ın iskambilli resimleri arasında bazı benzerlikler bulunabilir. Ancak Botero buradaki karakterlere, kartlara ve arkaplana, hacme dayalı kendi formatif unsurunu katmıştır, monoton atmosferi dönüştürmek için de yere atılmış sigara izmaritleri gibi görsel unsurlar eklemiştir. Sigaralı adam kalçasının altında bir kart saklamaktadır; sanatçı böyle hicivsel bir unsuru, komik bir sahne yaratmak için kullanmıştır.





Parkta


2004, tuval üstüne yağlıboya, 163x206cm



Bu resim günlük yaşamdan bir sahneyi gösterir gibidir, bir adamla bir kadın rahat pozisyonlarda dinlenmektedir, ancak giysileri rahatsız görünmektedir. Kravatlı ve fazlasıyla resmi giyimli adam, çenesini sol eline dayamış bir şekilde yatmaktadır. Sarı bir elbise ve külotlu çorap giymiş kadınsa kolunu sol dizine dayamıştır, bu da Edouard Manet’nin Kırda Piknik adlı tablosundaki kadının pozuna benzer. Ancak Manet’nin resminde çıplak bir kadın erkekler arasında oturmuş, doğrudan izleyiciye bakarken, Botero’nun kadını giyiniktir ve figürlerin izleyiciyle herhangi bir göz teması yoktur. 19. yüzyıl Fransız burjuvazisinin ikiyüzlülüğünü hicveden Manet’den farklı olarak Botero, Latin Amerikan toplumunun katı atmosferini ele almaktadır.





Kız Kardeşler


2005, tuval üstüne yağlıboya, 173x204cm



Botero, Latin Amerika’da ve özellikle kendi ülkesi Kolombiya’da günlük yaşamdan alınmış görüntüleri işleyen çok sayıda yapıt üretmiştir. Çocukluk anılarını temel alan resimlerinde sanatçı, doğum yeri Medellín’deki sıradan insanların yaşamlarından sahneler gösterir. Bu resimdeki figürler sıradan bir ailenin üyesi beş kız kardeştir, ileriye bakmaktadırlar ve giysilerinden anlaşıldığı kadarıyla resmi ve düzgün biçimde giyinmişlerdir. Hacimli olarak gösterilmektedirler, sanatçının kendine özgü canlı renk tonlarını ve gölgeden kaçınışını görmek mümkündür. Genel bir yumuşaklık ve sıcaklık duygusu, kız kardeşlerin bulunduğu odanın gök mavisi duvarlarıyla, kızların saç renkleriyle ve giysilerinin yumuşak pastel tonlarıyla uyumludur, sanatçı bunlar sayesinde narin ve parlak bir atmosfer çizer. Karakterlerin yerleşimi ve renkleri bir parça karmaşık görünse de, inanılmaz bir dengeyi korur ve dingin bir atmosfer ortaya koyar.





Baş


2006, tuval üstüne yağlıboya, 203x170cm



Bu genç kadın portresinde Botero, konusunu hem yapıtlarını tutarlı bir biçimde belirleyen çok düzgün ve düz bir yüzle ve bu yüzün genel boyutlarıyla karşılaştırıldığında saçma derecede küçük kalan burun, ağız ve gözlerle sunar. Burada genç kadının bireyselliğinden bir iz bulmak neredeyse olanaksızdır. Cinsiyetini ve yaşını belirsiz bırakarak tanımladığı bu figür aracılığıyla sanatçı, bireysellik yoksunluğu üzerine düşünür. Resimdeki figürün genç bir kadın olduğu yalnızca saç stilinden, başına taktığı banttan ve giysisinden anlaşılır. Sıkı sıkı kapalı ağız, ciddi bir atmosfer yaratır. Yana çevrili bakışlar komiklik katar. Ayrıca küçük gözler, yüzün hacmini vurgular.





Duştaki Kadın


2005, tuval üstüne yağlıboya, 200x122cm



Bu resim, duş almak üzere olan bir kadını arkadan göstermektedir. Bir elinde havlu tutmakta, diğer eliyle de duş perdesini açmaktadır. Botero’dan önce, aralarında Gustave Courbet, Edgar Degas ve Henri Toulouse-Lautrec’in de bulunduğu çok sayıda sanatçı, yıkanan kadınların çeşitli görüntülerini tuvale aktarmıştır. Botero’nun Duş Alan Kadınlar serisi, özellikle Pierre Bonnard’ın Yıkanan Kadın’ından etkilenmiş gibidir. Ne var ki, Bonnard, izlenimcilerden etkilenmiş ve formdan çok renk üzerine odaklanmıştır, oysa Botero, klasik “yıkanan kadın” temasına yeni bir yaklaşım getirir. Onun Duştaki Kadın’ı, duş aksamı olan modern bir banyoda yeniden doğmuş modern çıplak kadını gösterir. Böylece resimdeki kadın duyusal ya da ideal bir atmosfer yaratmaz, yalnızca sıradan bir figür gibi görünür.





Otoportre


1992, tuval üstüne yağlıboya, 193x190cm



Bu otoportre Botero’yu bir boğa güreşçisi kıyafeti içinde göstermektedir. Sanatçı başka otoportrelerini de yapmıştır, ama kendisini bir boğa güreşçisi gibi giyinmiş olarak göstereni enderdir. Botero’nun boğa güreşine dair anıları, çocukken amcasıyla Medellín’de izlediği güreşlerle başlar. Amcası bu gösterinin büyük bir hayranıydı ve küçük Botero’yu boğa güreşi izlemeye sık sık arenaya götürürdü. Yeğeninin de bir gün ünlü bir boğa güreşçisi olacağını uman amca, Botero’yu on iki yaşına bastığı yıl bir boğa güreşçisi eğitim akademisine yollar. Bu deneyim sonucunda boğa güreşi, Botero için tuhaf bir bağlılık ve anı haline gelir. Dolayısıyla Botero’nun boğa güreşi konulu yapıtlarında hem özyaşamsal unsurlar, hem de sanatsal ifade vardır. Sanatçı bu konudaki literatür, tarih ve dedikodu hakkında geniş bilgiye sahiptir ve bugün bile yakından ilgilenmektedir.



Sırık Üstündeki Palyaçolar


2007, tuval üstüne yağlıboya, 186x119cm



Sirk imgeleri, 19. yüzyılda popüler sanatın ana yönelimlerden biri olarak ortaya çıkmaya başlar ve ticari sanatta da medya illüstrasyonları, renkli baskılar ve posterler aracılığıyla yaygın bir şekilde dolaşıma girer. Georges Seurat, Henri Toulouse-Lautrec, Edgar Degas, ablo Picasso ve Marc Chagall gibi önde gelen modern ve çağdaş sanatçılar, palyaçolu resimler yapar. Botero ise 2000’li yıllarda yapmaya başladığı sirk resimlerinde, kendi üslubunu kusursuzlaştırmaya yönelmiş, sirk insanlarının görünümlerini diğer sanatçılardan çok daha cilasız bir tarzda resmetmiştir. Botero, sirki bir tema olarak benimsemiştir, çünkü palyaçoların ana renklerdeki kostümleri ve ilginç makyajlarına, sirk sahnesinin göz alıcı güzellikteki renklerine derin bir hayranlık duyduğunu fark etmiştir. Bu resim erkek ve kadın iki palyaçoyu sırıklar üstünde gösterir. Tuvalin baskın tonlarını oluşturan parlak kırmızılar ve sarılar, sirkin hafif ve neşeli havasını yansıtır. Bu parlak tonlar özellikle iki palyaçonun kostümlerinde ve arkalarında asılı kırmızı perdede ortaya çıkmaktadır. Bu parlak renkleri daha da belirgin kılmak isteyen Botero, palyaçoların bedenlerini şişkin olarak resmetmiştir, böylece renk kullanılacak yüzey miktarı artmıştır. Bu arada imgelerin parlaklığını, bu parlaklıkla kontrast oluşturacak gölgeleri en az oranda kullanarak korumaktadır.





Sirk İnsanları


2007, tuval üstüne yağlıboya, 139x153cm



Botero 2000’li yıllarda sirk sahnelerine yoğunlaşmaya başladıktan sonra, aralarında akrobatlar, palyaçolar, aslan ve yılan terbiyecileri gibi çeşitli rolleri olan insanların yanı sıra egzotik maymunlar, develer ve filleri de resmetmiştir. Sanatçı bu yapıtta sirkin fantastik ortamını gösterir ve bir cüceyi, palyaçoyu, maymunu ve trupun bir kadın üyesini tuvalde bir arada göstererek alaycı bir mizah ve enerji üretir. Botero’nun, bedenleri belirgin bir duyusallık ve dokunsallıkla temsil edişi burada da öne çıkmaktadır, resmin merkezinde ayakta duran kırmızı giysili kadın bunun özellikle iyi bir örneğini sunmaktadır. Sirk çadırı geleneksel olarak gösterinin ihtişamını ve ardındaki karanlık ve yalnızlığı simgelemiştir. Botero da yalnızca eğlenceli olan bir sirk yaratmaktansa, sirk gösterisinin ve çalışanlarının günlük yaşam ortamında karamsar hallerini yansıtmayı tercih eder.







Fernando BOTERO Hakkında



1932


Fernando Botero 19 Nisan 1932’de, Medellín, Kolombiya’da doğar. Babası David Botero (1895-1936) ve annesi Flora Angulo de Botero (1898-1972), Andes bölgesindendir. Gezgin satıcı olan babası öldüğünde Fernando Botero dört yaşındadır.



1944


Boğa güreşi tutkunu olan dayısı onu on iki yaşındayken boğa güreşi okuluna yollar. Ancak o matador çizimleri yapmayı tercih eder. Botero’nun ilk çizimlerinde arena ana konudur; kayıtlı ilk resmi de bir matadoru gösteren suluboyadır.



1948


Botero ilk kez, Antioquiá ilinden sanatçıların bir sergisine katılır. El Colombiano gazetesi için illüstrasyonlar çizmeye başlar.



1949


Başlıca sanatçıları Diego Rivera ve José Clemente Orozco olan Meksika duvar resmi okulu, bu dönemde Botero’nun sanatının biçimlenmesinde önemli rol oynar. Küçük yaşlarından itibaren “Kolonyal Barok” olarak bilinen Latin Amerikan tarzı kiliselerin içindeki zengin süslemeler büyük ilgisini çeker. Botero Avrupa’da sanat hakkında daha fazla şey öğrenmek ister. “Pablo Picasso ve Sanatta Ayrıksılık” adlı bir yazı yazınca okuldan atılır.



1951-1952


Botero, Kolombiya’nın başkenti Bogotá’ya taşınır. Burada, Leo Matíz Galerisi’nde ilk kişisel sergisini açar. Aynı galeride açılan ikinci sergisinde, Karayip sahillerinde yaptığı işleri sergilenir. Bu döneme ait yapıtlarında Gauguin’in ve Picasso’nun mavi ve pembe dönemlerinin etkisi görülür.



Botero, Bogotá’daki Kolombiyalı Sanatçılar Salonu’nda ikincilik ödülüne layık bulunur. Buradan kazandığı parayla Avrupa’yı gezer.



Botero Madrid’e taşınır ve Academia de Bellas Artes San Fernando’ya kaydolur. Museo del Prado’da Velázquez ve Goya gibi eski İspanyol ustalarını inceler.



1953-1954


Botero Avrupa’daki gezisini sürdürür, Floransa ve İtalya’ya gider. Burada Pierro della Francesca, Ucello ve Andrea del Castagna gibi İtalyan Rönesansı sanatçılarının fresklerine büyük ilgi duyar.



1955-1956


Bogotáya döner. Floransa’da, Biblioteca Nazionale’deki sergisi başarılı olmaz. Botero’nun çalışmaları eleştirmenler tarafından yerilir. Bunun üzerine ilk karısı Gloria Zea’yla Mexico City’ye taşınır.



1957


Botero Mandolinli Ölüdoğa’yla kendi tarzını yakalar. Amerika’daki ilk sergisini Washington, DC’de düzenler.




Fernando Botero


1958


Botero, Bogotá’daki Academia de Bellas Artes’te resim hocası olur. Gabriel García Márquez’in bir öyküsüne illüstrasyonlar yapar. O güne kadarki en büyük resmi olan ve Mantegna’nın Mantova’daki Palazzo Ducale’deki fresklerini yorumladığı Camera delgi Sposi’yi tamamlar.



1959-1961


Botero, Ramón Hoyos’un İlahlaştırılması’nı sergiler ve Diego Velázquez’den esinlenerek yaptığı Vallecas Çocuğu’nu tamamlar. New York’a taşınır. New York Modern Sanat Müzesi, Botero’nun 12 Yaşındaki Mona Lisa’sını satın alır.



1962-1967


Flaman barok ressam Pieter Paul Rubens’in sanatını inceler ve onun Hélène Fourment portrelerinden etkilenerek resimler yapar. Almanya’ya yaptığı gezilerden sonra Alman Rönesans sanatçısı Albrecht Dürer’e büyük ilgi duyar. Aynı dönemde Fransız izlenimcisi Edouard Manet’yi ve Kırda Piknik adlı resmini inceler.



1973


Botero New York’tan ayrılıp Paris’e yerleşir ve ilk heykellerini yapar.



1974-1975


Dört yaşındayken bir trafik kazasında ölen oğlu Pedro’nun ardından imgesini pek çok çiziminde, resminde ve heykelinde kullanır. İkinci karısı Cecilia Zambrano’dan boşanır.



1976


Botero tüm enerjisini heykele adar. Çeşitli temalardan yola çıkan yirmi beş heykel yapar. Yunanlı sanatçı Sophia Vari’yle evlenir.



1983


New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi, sanatçının bir yapıtını satın alır.



1984-1988


Botero, İspanyol tarzı boğa güreşi olan corrida temasına yoğunlaşır. Resimleri Almanya, İspanya, Japonya ve İtalya’da sergilenir.



1989-1994


Heykelleri New York’taki Marlborough Gallery’de sergilenir. İtalya ve Paris’te büyük bir açık hava heykel sergisi düzenlenir, daha sonra New York ve Chicago’da yinelenir.



1995


Doğum yeri Medellín’de, kendisine ait Kuş adlı bronz heykel bir terörist saldırı sonucunda parçalanır. Sanatçı, bir barış mesajı olarak, parçalanmış heykelin kalıntılarının yanına yerleştirilmek üzere yeni bir heykelini bağışlar.



2000


Sanatçı, 19. ve 20. yüzyıl resim koleksiyonunu Medellín ve Bogotá kentlerine bağışlar.



2001-2003


Meksiko’da bir retrospektifi, Lahey’de geniş ölçekli bir sergisi açılır. Venedik’te kanal boyunca büyük bir açık hava heykel sergisi düzenlenir.



2004-2005


Botero, Irak’taki Ebu Garib Hapishanesi tutuklularına yapılanlarla ilgili haberlere duyduğu tepkiden yola çıkarak yeni bir dizi yapıta başlar. Dizinin ilk yapıtları Roma’daki Palazzo Venezia’da sergilenir.



2006-2009


Almanya, ABD, Yunanistan, İtalya, Kanada, İspanya ve Kore’de retrospektif sergileri açılır.



2010


Botero Paris, New York, Monte Carlo ve Pietrasanta’da yaşamakta ve çalışmalarını sürdürmektedir.



Röportaj ve Sergi Çekimleri: Aydan Çınar, Berna Akcan, Şebnem Aykol, Levent Yıldız

“Yardım ve desteklerinden ötürü Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’ne teşekkür ederiz.”








www.peramuzesi.org.tr






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Pera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile RenklendiPera Müzesi, Botero'nun Resimleri ile Renklendi

Noel Kerns ile Söyleşi : Işıkla Boyama


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Noel Kerns ile “Industrial Decay / Urbex By Night” serisine yönelik söyleşi ve “Işıkla Boyama” tekniği




“San Francisco’da nereleri çekebilirim diye araştırma yaparken, çıkmaz sokaklar ve terk edilmiş yerlere ait ilginç fotoğraflar gördüm. Fotoğraflar yöredeki yerel fotoğrafçılar tarafından çekilmiş, özellikle onların arasında Troy Paiva adlı bir fotoğrafçının çalışmaları dikkat çekiciydi. 1980’li yıllarda başlamış bu tekniğe ‘Işıkla Boyama’ adını vermiş, terk edilmiş binaları fotoğraflama sanatı.”




Söyleşi: Pınar DAĞ





Pınar Dağ: Merhaba Noel! Nasıl karar verdiniz bu teknikle çekim yapmaya? Yani gece, karanlık, terk edilmiş mekanlar, ürkütücü! Sizi ne etkiledi?



Noel Kerns: Fotoğrafa, 13 yaşında lise öğretmenimin okuldan sonra, Siyah & Beyaz fotoğrafçılık ve karanlık oda derslerine katılmamı önermesi ile başladım ve böylece bu derslere kaydoldum. Babam kullanmam için bana Argus C3 telemetre fotoğraf makinesi vermişti. Biraz uğraşmam sonunda babamı kafalamış, bana karanlık oda kurması için gereken tüm malzemeleri aldırmıştım ve artık bir karanlık odam olmuştu.



Okulda olduğum dönemde ise Vivitar SLR marka fotoğraf makinem vardı ve okulda yılın öğrencisi seçilmiştim. İşte bunun akabinde Nikon makinelerle çevrili olan bir fotoğrafçıda bu alandaki ilk işime başladım, hatta bazı Nikon makineler hala mevcuttur elimde!



Lise sonrası, Amerikalı fotoğrafçı Ansel Adams’ın çalışmalarına adeta aşık oldum, özellikle Zone sistemi, Siyah beyaz fotoğraflarından çok etkilendim. 4×5 fotoğraf makinesi ve karanlık oda satın aldım ve 1980 yılına ait çekimlerimi, 1990 yılında Dallas’a yani Teksas’a yerleşinceye kadar bu fotoğraf makinesi ile yaptım. Bir manzara fotoğrafçısıydım ve Teksas’ın kuzeyindeki bu boş sıradışı arazilerden o dönemde hiç etkilenmemiştim ve 1992 yılında tüm büyük makinelerimi sattım bir bakıma fotoğrafçılığı bırakmıştım!




2007 yılında San Francisco’ya gitmek üzere bir tatil planlamıştım ve Amerika’nın bu en güzel ve oldukça fotojenik bulduğum bölgesini güzel bir fotoğraf makinesi alarak görüntülemek istedim.Dijital SLR teknolojili bir fotoğraf makinenin isabetli ve avantajlı olacağına karar verdim ve sonunda bir iki lensle birlikte Nikon D80 aldım. Planım geleneksel manzara fotoğrafçılığını sürdürmekti ancak internette, San Francisco’da nereleri çekebilirim diye araştırma yaparken, çıkmaz sokaklar ve terk edilmiş yerlere ait ilginç fotoğraflar gördüm. Fotoğraflar yöredeki yerel fotoğrafçılar tarafından çekilmişti ve özellikle onların arasında Troy Paiva adlı bir fotoğrafçının çalışmaları dikkat bayağı çekiciydi. 1980’li yıllarda başlamış bu tekniğe ‘Işıkla Boyama’ adını vermiş, terk edilmiş binaları fotoğraflama sanatı yani.



Gece çekimleri, dolunay ışığında gerçekleştirilmiş olan çekimler ve hüzünlü bir etki yaratan ek ışıklar ve bunların yarattığı etkiyle ortaya çıkan bu fotoğrafları görmek beni fazlasıyla etkilemişti. Bu teknikle yapılmış olan çalışmaları, birçok fotoğrafçı tarafından, farklı açılar ve zenginlikte görmek, belki de fotoğrafçılık hayatımda, fotoğraf adına beni derinden etkileyen ilham veren, çalışmalar olduğunu ifade edebilirim. İşte bu nedenden ötürü bu tekniği uygulmaya karar verdim ve çok etkilendim. Böylece ben de etrafımda ki, özellikle terk edilmiş bölgelerden başladım. Ancak çektiğim yerler 20 ya da 30 yıl önce filmli fotoğraf makinemle çektiğim aynı bölgelerdi aslında ama bu kez farklı ve yeni bir bakış açısıyla çekiyordum. Fotoğrafa döndüğüm 2007 yılından itibaren artık ışıkla boyama ve gece fotoğrafçılığı çekimlerine odaklanmıştım ve hala bu çekimleri elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum.





‘Aslında bir misyonum yok. Bir fotoğrafçı arkadaşım, Amerikalı fotoğrafçı Lewis Hine’e ait bir alıntıyı kullanmayı çok sever, “Eğer sözcüklerle ifade edebilseydim, fotoğrafa ihtiyacım olmazdı.” Biraz klişe bir ifade ancak gerçek. Görsel sanat; diğer sanatlarda eksik olan tarafı yakalamaya çalışır.’




Pınar Dağ: Neye dikkat çekmek istiyorsunuz… Mesajınız ya da misyonunuz var mı gerçekten?



Noel Kerns: Neden bu tarz fotoğraflar çekiyorum ya da neden bu tarzla ilgiliyim açıkçası tam bilemiyorum. Ancak insanların neden bu çalışmalarla ilgilendiğini ya da neden izlediklerini anlayabiliyorum. Kesinlikle gizemli olan bir tarafı var ve her an köşeden garip bir şeyin, ya da bir ürpertinin olabileceği hissi yaratıyor. Sanırım sıradışı ve sürreal duguların oluşmasına neden olan bu unsurlar, dünyevi olaylarla da bağlantılı. Yani bir bakıma kendi dünyevi tarafımızla oluşturduğumuz şeyler. Uzun pozlamayla araba ışığının fotoğrafa yansıması, mavi gökyünden beyaz bulutların üstünde belirmesi ve ölüm sessizliğinde olan dingin su birikintisinin görüntüsü fotoğrafla ürkütücü olabiliyor. Bir dakikalık bir pozlama sonucu meydana geliyor bu çekimler, saniyelik çekimler değil. İşte tüm bunlar aslında bizim gerçek dünyada gördüğümüz şekli ile belirmiyor ve sanırım bu fotoğraf tarzının izleyenlerin ilgisini çekmesinin nedeni de bu, aşina olduğumuz şeyleri farklı bir açıdan görüyoruz!



Aslında bir misyonum yok. Ancak bir fotoğrafçı arkadaşım, Amerikalı fotoğrafçı Lewis Hine’e ait bir alıntıyı kullanmayı çok sever, “Eğer sözcüklerle ifade edebilseydim, fotoğrafa ihtiyacım olmazdı.” Biraz klişe bir ifade ancak gerçek. Görsel sanat; diğer sanatlarda eksik olan tarafı yakalamaya çalışır.




Pınar Dağ : Hiç sorun yaşadınız mı bu terk edilmiş alanlarda çekim yaparken? Bir hayalatle karşılaşmak gibi! :)



Noel Kerns: Bu belki de bana sorulan en yaygın sorulardan biri. Tabii ki fazlasıyla tehlike ve risk var fotoğraf çekmek için gittiğim bu yerlerde; mesela delikler, eskimiş yumuşak noktalar, çürümüş merdivenler, çökmüş tavanlar, paslanmadan ötürü bozulmuş boru hatları, çıngıraklı yılanlar, örümcekler, köpekler, evsiz insanlar… Bu terk edilmiş yerlerde ya da hayalet kasabalarda aslında herşeyi bekliyorsunuz. Bu belirttiğim riskleri çoğu zaman geçerek girilmez bölgelere ulaşıyorsunuz, ve bunu bütün gece zifiri karanlıkta terk edilmiş mekanlarda yapıyorsunuz ve tabii ki saydığım tüm bu risklere rağmen. Şöyle diyelim bu herkese göre değil!



Hayalet olayına gelince, özellikle hayaletlerin olması beklenen mekanlarda fazlasıyla çekimler yaptım. Teksas’ın Mineral Wells kasabasındaki Baker Oteli’nde mesela. Bu kasaba Amerika’da hayalatlerin en fazla olduğu düşünülen bölgedir.



Ancak şahsen, birçok şeyin doğal olarak geliştiği böylesi mekanlarda, bu tarz toplu hayalet / perili ev gibi, benim asla karşılaşmadığım ve açıklamasının da zor olduğu şeylere pek pirim vermiyorum. İnsanlar görmek ve duymak istediklerini görmek ve duymak ister.





‘Genelde izin almamayı daha isabetli buluyorum artık aflarına sığınacağım ancak özellikle bu durum için bir formülüm “fotoğrafını çek, sadece ayak izlerini bırak”. Fotoğraf çektiğim mekanlarda hiçbir şeyi kırmıyorum, hiçbir şeye zarar vermiyor, yerini değiştirmiyorum. Bulduğum gibi bırakıyorum.’




Pınar Dağ: Ne sıklıkla bu tarz mekanlarda çekimler yapıyorsunuz?



Noel Kerns: Genellikle dolunay olduğu dönemlerde çekim yapıyorum. Her ay dışarı çıkıp çekimleri gerçekleştirmek istiyorum ancak bazen zamanın uygun olmayışı ya da yolculuğa çıkmam, yapmak istediklerime engel oluşturabiliyor. Havanın durumu da bunda etkin olabiliyor, eğer dolunayın olduğu akşamlar yağışlı ise hava plan bozuluyor tabii ki!




Pınar Dağ: Işıklandırma işlemine yönelik detay aktarır mısınız, ne zaman yerleştiriyorsunuz ışıkları, ne tür lambalar kullanıyorsunuz, yalnız mı yerleştiriyorsunuz?



Noel Kerns: Öncelikli olarak şu noktanın üzerinde durmak önemli olacak, çekilen fotoğrafların hepsi gerçek, renk ya da ışık müdahalesi yok ya da Photoshop! Keza tüm çekimlerimi gece yapıyorum ya da erkenden, bu tamamen duruma göre değişiyor akşam üstü de olabiliyor.



Işıkla boyama” sürecine değinirsek, sitemde de bahsettiğim gibi her şey ön-görü’, manzara için hayal gücü, karanlıkta oluşturmak istediğiniz ışıkla birlikte eşleşecek ya da hayal dünyasını aşacak bir süreci kapsıyor. Bu süreç kendi içinde sabır ve kontrollü olmayı sağlar. Yani önceden düşündüğünüz tablonun üzerinde çekiminizi deneyerek geliştirmeniz ve tüm sürece yeni bir vizyon katmanızı sağlar. Çekmek istediğiniz fotoğrafın tasarımını da yaptıktan sonra, bu kez ışıklandırmaya yönelik hazırlıklara başlıyorsunuz. Mesela lambalar için güç düzey ayarları, odak ayarlı el feneri, gerekli olması durumunda uygulanacak jeller vb… Ve geriye denklanşöre basmadan önce ışığın hangi fotoğraf üzerinde uygulanacağı ve hangi tekniğin yürütüleceğini tespit etmek kalıyor yani işiniz kolaylaşmış oluyor. Bazı durumlarda çekilecek bölgeyi dışardan görüntülersiniz ancak birçok durumda çekimi yapabilemek için içeriğe girip ışığın gerekli olduğu yere gidersiniz.




Örneğin, RGB 5.0 numaralı fotoğrafı çekerken, karanlık oda da çekim yapmaya başladım, mankeni ortaya çıkarmayı yani mankeni boyamayı planladım. O bölgeden aşağıya doğru olan kısmı yani basamakları mavi ve yeşil ışıklarla ışıklandırdım, sonra basamaklara geri dönüp sağ köşe duvarı kırmızı yaptım. Sonunda sol tarafa basamakların olduğu bölgeye dışardan flaş lamba koyarak modeli boyamış oldum. Bütün bunları zifiri karanlıkta yapmak ise bir başka muamma tabii ki ve tabii ki en büyük tehlike bu arada yaşanıyor. Yani bu hazırlık sürecinde.



Malzeme olarak, Nikon D300 ile çekim yapıyorum ve gerçekte tüm çekimlerim için Tokina 12-24 zoom kullanıyorum. Çekim için kullandığım ışıklandırma, flaşlar, jeller vb… Malzemelere yönelik daha fazla detay için ve nereden temin edilebileceğini öğrenmek için web sitemin sık sorulan sorular (FAQ) kısmına girebilirsiniz.



Aslında gerekmedikçe tüm ışıklandırmalarımı kendi başıma yapıyorum yani bir yardımcım. Nitekim ilk yıllarda bunu yapmıştım ancak daha sonra yalnız yapmaya başladım ve uzun yolculuklarımda da böyle olmuştur. Samimi olmam gerekirse, grup halinde fotoğrafçılarla gitmek yerine, yalnız olarak çekim yapmayı daha yaratıcı ve üretken buluyorum ve bu nedenle tek başıma çekimlere gidiyorum.





‘Tabii ki fazlasıyla tehlike ve risk var fotoğraf çekmek için gittiğim bu yerlerde; mesela delikler, eskimiş yumuşak noktalar, çürümüş merdivenler, çökmüş tavanlar, paslanmadan ötürü bozulmuş boru hatları, çıngıraklı yılanlar, örümcekler, köpekler, evsiz insanlar…’




Pınar Dağ: Yerlerin sahiblerinden izin alıyor musunuz ya da belediyeden?



Noel Kerns: Çekim yaptığım yerler için genellikle izin almıyorum. Tabii ki bunun bir kaç nedeni var. Öncelikli olarak bazı durumlarda bunun uygun olmayışı ya da imkansız olması buna neden!



Bu terk edilmiş yerlerin sahiplerini araştırmak, tespit etmek ve nerede yaşadıklarını bulmak uzun sürüyor! Bazı durumlar oluyor bu yerler ciddi anlamda sahipsiz çıkıyor! Mesela yerleri sahiplenen kimsenin çıkmaması gibi ya da yaşamadığı yer için vergi ödemekten kaçınanlar gibi, satamadığı ya da yıkamadığı için bu yerlerden vazgeçenler gibi. Ancak sahiplerine ulaştığım diğer yerlerde ise, aramalarınıza dönmeyebiliyorlar ya da konuşmak istediğinizde gecenin bir yarısı onların terk edilmiş binalarını fotoğraflamak için gittiğinizi açıklamanız zor olabiliyor. Birçok insan açıkçası anlamıyor yapmak istediğinizi!



Genelde izin almamayı daha isabetli buluyorum artık aflarına sığınacağım ancak özellikle bu durum için bir formülüm var. ‘Fotoğrafını çek, sadece ayak izlerini bırak’. Fotoğraf çektiğim mekanlarda hiçbir şeyi kırmıyorum, hiçbir şeye zarar vermiyor ve yerini değiştirmiyorum. Bulduğum gibi bırakıyorum.



Yasalara yönelik ise bir iki olay oldu evet. Birinde neredeyse tutuklanıyordum, Teksas’ın kuzey batısında Louisiana kasabasında terk edilmiş bir okula girmiştim bir Askeri Hastaneye! Bir grup fotoğrafçının terk edilmiş mekanlarda fotoğraf çektiğini duyan bir polis, gizli bir operasyonla, bizleri takibe almıştı. Çok sık bu durumu yaşamasam da olabiliyor bazen!





‘1950 yılında harebe halde olup sonra lise ve toplantı salonuna dönüştürülen okula girmeyi başarmıştım. İçeri girer girmez yukardan korkunç bir gürültü duymaya başladım. Işığımı yaktım ve liseye giriş tavanında yüzlerce ama yüzlerce güvercin uçuşarak, birbirine karışmış bir şekilde benim bir anda orada bulunmamdan dolayı rahatsız olmuş, gerilmiş bir şekilde uçuyordu.’




Pınar Dağ: Bu projenize yönelik aktarabileceğiniz bir anınız var mı?



Noel Kerns: Kesinlikle! Teksas’ın batı yakasında hayalet kasaba’da sabahın ikisinde dolanırken beklenmedik bir olay yaşadım. Bu mekanlarda olunca geceleyin, duyularınız ve hisleriniz en üst seviyede tetikte oluyor ve hatta tüm gece araba kullanıp ve fotoğraf çekiyor oluşunuz, gereğinden fazla ayık kılıyor sizi, bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Bu tabii ki bu işi bazen yapmayı istemeyişinizin gizli tarafı, gecenin bir yarısı izbe ve terk edilmiş bir mekanda yapayalnızsınız ve bu ıssızlık duygusu garip oluyor! Bunun yanında bazı yerler ise inanılmaz ürkütücü olabiliyor.



Bu çekimlere başladığımdan beri bu durumdan ya da bu şartlardan artık fazla etkilenmiyorum ancak gittiğim bir kaç yerde kendimi asla güvende hissetmediğim oluyor. Her an omzunuzun üzerinden birinin size doğru geldiğini ya da baktığını hissettiğiniz yerler oluyor. Onlardan bir kaçı mesela: Detroit’in Michigan bölgesindeki Lee Plaza otelinin giriş holü, Teksas’da yangın sonrası terk edilmiş olan şiir evi, yine Teksas’ın, Mineral Wells kasabasının Beach Army hastanesinin mork girişi, Teksas’ın Fort Worth kasabasının Elmwood Sanatoryumu gibi. Tüm bu yerler her an birilerinin etrafta volta attığını, köşeden birinin çıkacağını hissettiren yerler.




Muhtemelen yaşadığım en ilginç tecrübe, Teksas’ın batısındaki hayalet kasabayı çekerken meydana gelendi.Tohay’daki terk edilmiş bir lise idi burası. Bu okul binasını uzun zamandır biliyordum ve oraya gidip çekim yapmak için çok heyecanlıydım. Sonunda gitmeye karar vermiştim! Bu binanın gördüğüm hemen hemen tüm fotoğrafları mühürlü ve kapısı kilitli olarak çekilmiş fotoğraflardı ve açıkçası içerde fotoğraf çekebileceğimi tam kestiremiyordum. Ancak güzel bir sürprizle karşılaşmış, bir açık nokta bulmuştum içeriye girmek için. 1950 yılında harebe halde olup sonra lise ve toplantı salonuna dönüştürülen bu okula girmeyi başarmıştım. İçeri girer girmez yukardan korkunç bir gürültü duymaya başladım. Işığımı yaktım ve liseye giriş tavanında yüzlerce ama yüzlerce güvercin uçuşarak, birbirine karışmış bir şekilde benim bir anda orada bulunmamdan dolayı rahatsız olmuş, gerilmiş bir şekilde uçuyordu. Sakinleşmelerini bekleyerek çıkış yolu aradım. Gürültünün dinmesinden sonra, lise katında dışarı çıkabilmiştim ancak çıkamasaydım, aksi taktirde bazı bölgelerde iki metreyi aşan güvercin pisliğinin kapladığı salonun içinde bulacaktım kendimi. Kesinlikle sürreal bir manzaraydı gecenin bir yarısı Tohay’da yaşadığım bu olay!




Pınar Dağ: Gerçekten etkileyeci! Çalışmalarınızı nerede sergiliyorsunuz? Şu anda ne üzerinde çalışıyorsunuz?



Noel Kerns: Çalışmalarımı galerilerde ve buna benzer mekanlarda sergiliyorum. Ancak şöyle ki, birçok çalışmam Flickr ve web adresimde yer almakta. Belli zamanlarda da kullandığım tekniği anlatmak üzere ders veriyorum atölyelerde. Bu yaz eğitim vermek üzere bir iki atölye çalışması önerildi nitekim bu tarz önerilerin daha farklı yerlerden ya da ülkelerden gelmesini de isterim, eğer yeterince ilgi oluşur ise bu Türkiye’de olabilir!



Çalışmalarımı online olarak buradan görebilirsiniz:


Websitesi: www.noelkernsphotography.com


Flickr sayfası: http://www.flickr.com/photos/nkerns/



Pınar Dağ : Umarım! Ayırdığınız zaman için size tekrar teşekkür ediyorum!



Noel Kerns: Ben teşekkür ederim!





Sözlük:


Ansel Adams: Amerikalı fotoğraf sanatçısı.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ansel_Adams


Zone System: Fotoğraf filmi üzerinde, resmi çekilen nesne(ler)in açıklık koyuluk oranlarının nasıl görüleceği, ve bunun nasıl değişikliğe uğratılabileceğini anlatan bir sistem. Pozlandırma ve karanlık oda çalışması bütünüdür.


Lewis Hine: Sanayi işçileri ve göçmenlerle ilgili fotoğraflarıyla tanınan Amerikalı ünlü bir fotoğraf sanatçısıdır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Lewis_Hine





Noel Kerns



Interview with Noel Kerns about his “Industrial Decay / Urbex By Night” series




“..Honestly, I find it difficult to put into words why I am compelled to shoot these places in this style. I think I understand why many people enjoy looking at them; there’s definitely a mystierious quality to the images… often a creepy vibe or a sense or forboding about what might lie around the next corner in the shot.”




Interview by Pınar DAĞ






Pınar Dağ: I would like to know that how did you decide to work in this style? What were your inspirations, influences?



Noel Kerns: Initially, I got into photography at about 13 years old; my junior high school English teacher was offering B&W photography and darkroom classes after school. I signed up. My dad gave me his old Argus C3 range finder camera to use. I got hooked on it, and eventually my dad bought me a small darkroom of my own.



By the time I was in high school, I had gotten a Vivitar SLR camera, and ultimately wound up on the school’s yearbook staff. I then got a job then at a camera store and began a massing a bunch of Nikon gear, most of which I still have today.



After high school, I fell in love with Ansel Adams’s work, and the Zone System for B&W photography. I bought a 4×5 camera and darkroom, and shot that through most of the 1980′s, until I moved to Dallas, Texas in 1990. As a landscape photographer, I was completely uninspired by the extraordinary flatness of the north Texas terrain, so by 1992, I had sold all of my large format gear, and basically got out of photography all together.




In the summer of 2007, I had planned a vacation to San Francisco, California and decided that I wanted a good camera to take with me out to that most photogenic part of the country. I also decided that digital SLR technology had advanced sufficiently to warrant finally buying one, so I went out and bought a Nikon D80 and a couple lenses for it. My plan had been to pursue conventional landscape photography again, but while researching locations to shoot around San Francisco shortly before I left for the Bay Area, I came across some night photographs of interesting old abandoned buildings in the area, shot by several local photographers, most notable among them, a guy named Troy Paiva. Back in the late 1980’s, he began to apply a technique called “light-painting” to the art of photographing old abandoned buildings and the like. The look of these images captivated me; taken at night, usually under full moonlight, with supplemental light added for dramatic effect. Seeing this work, and similar work from several other photographers shooting this same genre, was the first real photographic inspiration I’d felt in decades. I was inspired to apply these techniques to photographing places around me that were similarly abandoned”¦places just like many I had often shot with my film cameras 20 or 30 years before, but now with this new, different look. Since getting back into photography in 2007, I’ve focused exclusively on night photography & light-painting, and still try to get out and shoot as often as I can.




Pınar Dağ: What do you want to point out with your work? Do you have a message or mission?



Noel Kerns : Honestly, I find it difficult to put into words why I am compelled to shoot these places in this style. I think I understand why many people enjoy looking at them; there’s definitely a mystierious quality to the images… often a creepy vibe or a sense or forboding about what might lie around the next corner in the shot. Likewise, I think there’s an element of tension created by the juxtapositoning of mundane, familiar elements alongside unusual and surreal ones. The laser beams created by the lights of a car passing through the shot, a sky streaked white & blue as clouds race overhead through a long exposure, the eerie, placid calmness of a body of water, made velvet smooth by a shutter speed measured in minutes rather than in fractions of a second. These things don’t appear in my photographs as we see them in the real world, and I think that’s a big part of the attraction for fans of this style of photography.



As for a mission or message… I don’t have one. But I have a photographer friend who likes to paraphrase the Lewis Hine quote, “If I could say it in words, I wouldn’t need to photograph”. It’s sounds a bit trite, but it’s really true. It’s a visual art; to try to capture it in any other medium would fall short.





‘Likewise, I think there’s an element of tension created by the juxtapositoning of mundane, familiar elements alongside unusual and surreal ones.’



Pınar Dağ: Have you ever had any problems when you were shooting in these abandoned places? Like encountering a ghost J



Noel Kerns : That’s probably one of the most common questions I get asked…there are certainly a lot of risks and dangers involved in visiting some of the places I’ve photographed; holes and soft spots in old, decaying floors, collapsing ceilings, pipes lined in deteriorating asbestos, rattlensnakes, spiders, dogs, homeless people…all the things you would expect to find in an abandoned building or ghost town. Add to that the legal risks involved with the trespassing that is required to access most of these places, and top it off with the fact that I do all of this at night, often in pitch blackness inside an abandoned building… let’s just say, it’s not for everyone.



As for ghosts, I’ve shot a number of places that are supposed to be haunted; the Baker Hotel in Mineral Wells, Texas is supposed to be the most haunted place in the state. But personally, I don’t buy into the whole ghost / haunted house thing, as I’ve never encountered anything that couldn’t easily be explained by all the typical things that go on naturally in places like this. It seems to me that how haunted a place is is directly proportional to how badly the person in question WANTS it to be haunted… people see and hear what they want to see and hear!




Pınar Dağ: How often do you photograph these types of abandoned places?



Noel Kerns : I generally only shoot during the days around the full moon. I would like to get out and photograph every month if I could, but the time and travel involved sometimes prevents me from making as many trips as I would like. Also, weather can play a big role; if the nights of the full moon are overcast or rainy, that can sometimes ruin your shooting plans.





“As for a mission or message… I don’t have one. But I have a photographer friend who likes to paraphrase the Lewis Hine quote, “If I could say it in words, I wouldn’t need to photograph.”




Pınar Dağ: Can you tell us about the light-painting process? For example, where do you place the lights, do you shoot in day time or night? What kind of lighting equipment do you use? Are you doing this alone or do you have any assistant?



Noel Kerns : First of all, I think it’s important to point out that these images are faithful to what the camera saw when the shutter was open; there’s no adding color or light, etc after the fact in Photoshop. Likewise, I do all my shooting at night, or at the earliest, depending upon the shot and situation, sometimes at dusk.




As for the light-painting process, as I mention on my website www.noelkernsphotography.com it’s all about “pre-vision”, the ability to imagine the scene and lighting you want to create in the darkness, and to execute it in such a way as to match or surpass that imagination. The execution itself is an exercise in patience and control, imagination and experimentation, all the while drawing on your experience from previous shots to recreate your vision.



So after you’ve designed in your head the image you plan to create, you then have to prepare your different light sources for the job; setting power levels on strobes, adjusting flashlight focus, applying gels as needed, etc. Then, once the shutter is open, you simply move to the spots from which the light will be applied to the image and execute the techniques required. In some cases you will remain outside the area of the image, but in many cases, you actually walk into the shot to reach the place where the lighting is required.



For example, in the image “RGB 5.0”, after opening the shutter in the pitch black room, I had to feel my way past the mannequin and down the stairs to fire the blue and green strobe shots that color the stairwell walls, then back up the stairs and around the corner to the right to strobe that wall red. Finally, I painted the mannequin and the floor area with a flashlight from outside the shot, on the left. Doing all of this in total darkness is a big part of the challenge, and also where a big part of the danger comes into play.



As for equipment, I shoot a Nikon D300 camera, and for virutally all my images I use a Tokina 12-24 zoom. For a more detailed listing of all the gear I use, including strobes, flashlights, gels and where to get them, visit the FAQ page of my website:
www.noelkernsphotography.com



I basically do all my own lighting; only on a very few occasions have I had any actual assistance with anything. In fact, for the first year or so that I did this, I did this completely alone, with no one else even along on the trips. Truth is, I find that I’m much more creative and productive when I go alone than with other photographers, and I still often go out by myself.





‘I really do find it a lot easier to ask forgiveness rather than permission, especially since I operate on the credo “Take only pictures, leave only footprints”. I don’t break into any place, nor do I damage or remove anything from the places I shoot. I leave it just as I found it.’




Pınar Dağ: Do you get permission from the municipality or the owners of the places you photograph? Have you had any legal problems because of your photography?



Noel Kerns: Generally no, I do not get permission to access the places I shoot. There are several reasons why that’s usually not practical, or even possible in many cases.



First, it’s often very difficult to locate or even identify the owners of many places, especially in out-of-the-way rural areas. In many cases, buildings are truly abandoned, with no one claiming ownership anymore to avoid having to pay taxes on a place they can’t use, sell, or afford to demolish. With other places, even when you CAN determine ownership, they often don’t return calls, and if you do actually get to speak with someone, it can be very difficult to explain why you want to visit their old, abandoned property in the middle of the night. Many folks just don’t understand the point of what I do.




In general, I really do find it a lot easier to ask forgiveness rather than permission, especially since I operate on the credo “Take only pictures, leave only footprints”. I don’t break into any place, nor do I damage or remove anything from the places I shoot. I leave it just as I found it.



That said, I have had a couple brushes with the law…once I was nearly arrested for having been inside an abandoned high school in a remote little town in northwestern Louisiana. And wound up playing a game of hide and seek one night with a policeman and his searchlight as I and a couple other photographers were exiting an old military hospital. More often than not though, once the authorities see the expensive camera gear, and that I’m somewhat older than your typical vandals or taggers, they usually couldn’t careless.




Pınar Dağ: Do you have any interesting memories associated with this series? Any unusual experiences?



Noel Kerns: Absolutely… poking around a west Texas ghost town at 2 o’clock in the morning is a very unusual experience; your senses tend to be on high alert, and even after you’ve been driving and shooting all night, you’re wide awake, soaking it all in. That’s part of the hidden appeal of doing this type of thing; the stillness of an abandoned place in the middle of the night, and the feeling of solitude one gets in a place like that.





‘Perhaps the strangest experience I’ve had was when I was shooting an abandoned high school in a little ghost town called Toyah out in far west Texas. I had known about this schoolhouse for some time, and was excited to finally be out there to shoot it.’



On the other hand though, some really places do give off a creepy vibe. After doing this for a while now, I’m not easily bothered in most situations, but there have been a few places that I never really felt comfortable in… places where you’re always kinda looking back over your shoulder. The 1st floor hallway of the Lee Plaza hotel in Detroit, Michigan; the abandoned house in Poetry, Texas, which has since burned down; The basement morgue and hallway of the Beach Army Hospital in Mineral Wells, Texas; The Elmwood Sanitorum in Fort Worth, Texas… all places where you always feel like there’s something lurking around the next corner.



Perhaps the strangest experience I’ve had was when I was shooting an abandoned high school in a little ghost town called Toyah out in far west Texas. I had known about this schoolhouse for some time, and was excited to finally be out there to shoot it. Every picture I’d ever seen of it made it appear to be sealed up tight, so I hadn’t planned on being able to shoot inside at all, so I was somewhat surprised when I discovered an open access point. I made my way into the school, which had been gutted in the 1950’s and turned into a gym / auditorium. As I entered the room, I began to hear a tremendous racket from above me. I shined my light up, and saw the entire ceiling of the gym…moving, covered with hundreds and hundreds of pigeons flying around, disturbed and frightened by my sudden appearance in the room. I ducked as they all flew about, trying to find hiding spots and exit points. After the excitrement died down, I walked out on to the gym floor, or rather onto what covered the gym floor, which was an amazing layer of pigeon droppings, literally two feet deep in some places. It was definitely a surreal scene in that little pitch black gymnasium, at midnight in the little ghost town of Toyah.




Pınar Dağ: Where do you normally exhibit your work? What are you working on at the moment?



Noel Kerns: I do show my work in galleries and other such places now and then. Actually though, most of my image sales are generated by my website or via my Flickr page. I occasionally lecture or host workshops where I teach the teachniques I use. I will be offering a couple more workshops here in Texas this summer, and would consider offering them in more distant places as well; even in Turkey if there’s enough interest!



You can see my work online at:


Website: www.noelkernsphotography.com


Flickr Page: http://www.flickr.com/photos/nkerns/



Thank you very much for your time!




Glossary


Ansel Adams: An American photographer and environmentalist, best known for hisblack-and-white photographs of the American West, especially in Yosemite National Park. One of his most famous photographs wasMoon and Half Dome, Yosemite National Park, California.


Zone System: The Zone System is a photographic technique for determining optimal film exposure and development, formulated by Ansel Adams and Fred Archer in 1939–1940. [1] The Zone System provides photographers with a systematic method of precisely defining the relationship between the way they visualize the photographic subject and the final results.


Lewis Hine: An American sociologist and photographer. Hine used his camera as a tool for social reform. His photographs were instrumental in changing the child labor laws in the United States.


Troy Paiva: An American photographer, he has explored the abandoned underbelly of America since the 1970s. Since 1989 he’s been taking pictures of it . . . at night, by the light of the full moon.


http://troypaiva.com










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Noel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla BoyamaNoel Kerns ile Söyleşi : Işıkla Boyama

Yusuf Sevinçli : Good Dog











Yusuf bey merhaba, inSitu Galeri’de açtığınız ve aynı zamanda ilk kişisel serginiz olan “Good Dog”un sürecini ve içinde yer alan çalışmalarınızdan bahseder misiniz?



Sergideki işler 2004-2009 yılları arasında 4-5 yıla yayılmış bir zaman diliminde çekilmiş fotoğraflardan oluşuyor. Çoğunluğu İstanbul’da çekilmiş olmakla beraber farklı yerlerden fotoğraflar da var serinin içinde. Yaklaşık 400 adet fotoğrafın içinden seçerek oluşturduğum 25 fotoğraflık bir sergi. Aslında ben proje yapmak için fotoğraf çeken bir fotoğrafçıdan çok günlük hayatımda sürekli fotoğraf çeken birisiyim, bu yüzden de işlerimde her zaman kişisel otobiyografik unsurlar bulmak mümkün ve bunun da önemli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bir süre sonra elimde biriken fotoğrafları belirli bir mantığa, duyguya, konuya göre düzenleyip seriler oluşturuyorum. “Good Dog” serisi de güçlü otobiyografik öğeler barındırmasına rağmen daha çok günümüzde kent ve birey, izolasyon ve toplum gibi kavramlarla ilgili kafamdaki sorulara cevap aradığım bir seri.




Bir dönem pek çok Türk fotoğrafçısının eğitim aldığı Fotoskola’da siz de fotoğraf eğitiminizi gerçekleştirdiniz. Burası hakkında bize bilgi verir misiniz, neler yaşadınız, nasıl etkileşimlerde bulundunuz vs.?



Nordens Foto Skola’da 2004 yılında üç aylık yoğun bir eğitim programına katıldım. Çok uzun yıllardır İsveç’de yaşayan fotoğrafçı Halil Koyutürk’ün liderliğinde gerçekleşen bir eğitim programıydı bu. İsveç ve İskandinav fotoğrafı dünya çapında güçlü fotoğraf ekollerine sahip ülkeler. Maalesef Türkiye’de hala dünyadan kopuk, izole edilmiş bir fotoğraf anlayışı var veya dünyadaki yenilikler Türkiye’ye çok sonra geliyor, ne olduğu belli olmayan gereksiz birtakım tartışmalar gündemi işgal ediyor, üniversitelerde fotoğraf bölümlerinde reklam / stüdyo fotoğrafı eğitimi veriliyor. Ciddi bir eksiklik ise iyi fotoğrafı değerlendirebilecek kurumların olmaması. İsveç’deki eğitimin benim için en değerli yanı çağdaş fotoğrafı daha iyi tanımamı sağlaması ve bir projenin baştan sona nasıl ele alınacağını öğrenmem oldu diyebilirim.



Türk fotoğrafında artık yeni bir akım var diye düşünüyorum. Klasik fotoğrafın biraz dışına çıkmış bir akım veya tavır. Daha sert ve vurucu bir dil, daha çıplak, daha karamsar ve daha sorgulayıcı, zaman zaman da ironik ve mizahi. Sizin çalışmalarınızda da kendi özgünlüğü içinde bu ‘duruş”tan ortak paydalar görüyorum. Sözün özü ile; “Neden yol (!) dan çıktınız?”



Öncelikle Türk fotoğrafında öyle bir akım olduğunu düşünmüyorum; akım olabilmesi için üretim miktarının şu andakinden çok daha fazla olması gerekiyor, ama Türkiye’de üretilen nitelikli proje sayısı hala yılda üçü beşi geçmiyor. Yine de bir değişiklik olduğundan bahsedebiliriz ki bu da çok normal, sanat da değişiyor sinema ve moda da, fotoğraf neden aynı kalsın ki? Belki aynı elden / zihniyetten çıkan fotoğraflar görmeye fazlaca alıştığımız için farklılıklar dikkat çekiyordur ama bu da aşılması gereken bir şey bence. Farklı ifade biçimlerine açık olmamız lazım, fotoğraf da sanat da ancak böyle zenginleşebilir, çeşitlenebilir. Binlerce defa yapılmış basmakalıp formülleri tekrar edip durmaktansa yeni ifade biçimleri araştırmak cesaretlendirmek, fikir üretmek çok olumlu gelişmeler bana kalırsa.



Ama saydığınız sertlik, vuruculuk, karamsarlık gibi kavramlar farklı şekillerde ifade edilse bile bence bunları Türkiye gibi bir ülkede, İstanbul gibi bir şehirde yaşayan / üreten sanatçıların işlerinde görmek gayet normal bence!




Çalışmalarınızda daha kollektifsiniz. İlk kişisel serginizi bu yıl açtığınızı düşünürsek ve hemen yakın zamanlarda İstanbul Modern’de -geçmiş dönemlerinizde olduğu gibi- yine bir karma sergi olan “İçimizdeki Zaman”a katıldığınızı da görüyoruz. Bu fotoğraf sanatçıları açısından bir değişim mi? bir açılım mı? Özellikle fotoğrafın bireysel boyutunun altını çizerek sormak istiyorum yaklaşımınızı”



Bence daha da fazla olması gereken bir şey kollektif çalışmalar, grup sergileri!



Fotoğrafın daha gelişmiş olduğu ülkelere göre hala çok az bu tür kolektif çalışmalar. Çünkü kollektif çalışmalar, sipariş verilen işler fotoğrafçıların üretimini de destekleyen, kendilerini geliştirmelerine yardımcı olan çalışmalar. Bir fotoğrafçının kişisel sergi açana kadar başka yollardan geçmesi deneyim kazanması gerekiyor Tabi bu tip kollektif işleri üretebilmek için insiyatif alacak kurumların olması gerekiyor. Çağdaş sanat alanında çok sayıda buna benzer kollektif, bağımsız insiyatif olmasına rağmen bunun fotoğraf alanında yansımaları henüz çok az.




Yusuf Sevinçli, İstanbul Modern Sanat Galerisi Karma Sergi (Ev-Home)


Bence iyi bir fotoğraf kurumu Türkiye’den veya yurtdışından hazır bir sergiyi alıp kendi mekanının duvarına astığı zaman iyi bir kurum olmuyor, iyi bir kurum olması için yerel üretimi desteklemesi, fikir üretmesi, özgün bir politika gütmesi gerekir, bu kuratöryel çalışmalarla da olabilir, fotoğrafçılara iş siparişi yoluyla da olur, ayda bir kere temalı bir toplantı-seminer yoluyla da olur ama gelin görün ki bu ülkede bir tane doğru düzgün fotoğraf kütüphanesi bile yok. Öğrenciler 4 sene okuyup fotoğraf mezunu oluyorlar ama 2 tane fotoğraf albümü görmemişler hayatlarında. Çok üzücü bence…




İçinde yer aldığınız kollektif çalışmalardan bahsedebilir misiniz?



Geniş Açı Proje Ofisinin(GAPO) küratörlüğünde İstanbul 2010 Kültür Başkenti’nin Taşımalı Sanat programı için 5 fotoğrafçı “Mahalle” temalı bir sergi gerçekleştirdik. Her fotoğrafçı kendi yaşadığı mahalleyi fotoğrafladı proje için. Ve ortaya çıkan sergi Tuzla, Kartal, Eyüp’de sergilendi proje için. Yine GAPO’yla beraber “Panorama of Young Turkish Photography” başlığında altında hazırlanan bir sunum İtalya’da Regio Emilia fotoğraf festivalinde gösterildi. Benim dahil olmadığım ama kolektif işlere iyi örnekler olduğunu düşündüğüm şu anda aklıma gelen İstanbul Modern’deki “Köprüaltı” sergisini söyleyebilirim.




Söylediklerinizden anladığım kadarı ile “fotoğraf” sizin için bir yaşam biçimi. Hem kendinizi ifade etmeniz hem de yaşamı perspektifinizden sorgulamanz manalarında özellikle. ‘Neden fotoğraf çekiyorsunuz’ diye sormayacağım J ‘fotoğraf” sizin için ne anlam ifade ediyor ve çalışmalarınız ile topluma aktarmak istediğiniz şeyler nelerdir yani nelerin peşine düşüyorsunuz?



Neden fotoğraf çekiyorsunuz sorusunun cevabını çok kolay değil ama bunun bir ihtiyaçtan kaynaklandığını söyleyebilirim, daha güdüsel / yaşamsal bir ihtiyaç. Kendini ifade etmeye dönük bir zorunluluk belki ama bu sanırım sanatla veya yaratıcı işlerle uğraşan herkes için geçerli.



Ben ise kendi üretimimi daha çok bir “iletişim” olarak görüyorum. İletişim derken diğer insanlarla iletişim kurabilmek gibi değil ama daha çok kendimle ve etrafımla iletişim kurmak, daha diyalektik bir şekilde bana verilen hayatla etkileşime geçebilmek, aklımdaki soru işaretlerine yanıt aramak.



Topluma vermek istediğim şeyi tam olarak bilmiyorum ama o toplumdan aldığım şeyin ne olduğunu göstermek istiyorum.




Çalışmalarınız arasında bazen bir jaluzi perde bazen de bir bardak içindeki çiçekler yer alıyor… Yani gündelik yaşam içerisinde herkesin önünde olan ve tabiri caiz ise ‘basit” olbjeler. Siz ise bu objelerden ve görünümlerden kendi ifadenize giden fotoğraflar çıkartıyorsunuz. O zaman fotoğraf aslında çok karmaşık veya Kaf dağının ardında olan bir şey değil, değil mi?



Bir tarafıyla fotoğraf kesinlikle karmaşık veya zor bir şey değil, olmamalı da, imgeyi komplike hale getirmek fotoğrafı daha iyi yapmıyor. İyi fotoğrafçı kavramına da inanmıyorum, ışık / kompozisyon bir noktaya kadar önemli, önemli olan anlatmak istediğiniz şeye ne kadar ulaşabiliyorsunuz, ne kadar çarpıcı olabiliyorsunuz. Ancak bu şekilde görsel bir hikaye anlatabilirsiniz, işleriniz “ne kadar iyi fotoğraf çekmiş demekten öteye gidebilir.” O yüzden de belki iyi fotoğraftan çok işin düşünsel / fikri kısmı daha önemli.




Fotoğraf çalışmalarınızın teknik unsurlarından ve aşamalarından biraz söz etmenizi istiyorum. Makine, ekipman, aydınlık oda, baskı vs.



Teknik mükemmelliğe inanmıyorum, iyi teknik anlatmak istediğiniz şeye uygun, içerikle örtüşen herhangi bir teknik olabilir.



Farklı makineler kullanmama rağmen benim için çoğunlukla küçük/hızlı bir makineyle 35mm lens yeterli oluyor. Siyah beyaz filmlerin karanlık oda bölümünü kendim yaptıktan sonra, kontak baskılardan seçtiğim fotoğrafların scan ve Photoshop’unu yapıp edit için küçük çalışma baskıları alıyorum. Bi süreçte biriken işleri zamanla bir araya getirip seriler oluşturmaya çalışıyorum. Final / sergi baskıları içinse fine art baskı tekniğiyle istediğim güzel sonuçlar alabiliyorum.




Bilgi Çağı’nda olduğumuz ifade ediliyor. Az evvel üniversite öğrencilerinin dahi kitap okumadıklarından dem vurdunuz. Kütüphaneler yok dediniz. Bilgi’ye ulaşmak mı zor yoksa bilgiye ulaşmak için çaba mı yok? Sanat eğitimi bir fotoğrafçı için ne kadar önemli ve şart sizce? Genç fotoğrafçılar kendilerini nasıl donatmalı?



Günümüzde bilgiye ulaşmanın zor olduğunu düşünmüyorum açıkçası ama doğru ve işe yarar bilgiye ulaşmak ciddi bir sorun hala, çaba isteyen bir şey. Ve bilgiye ulaşmak da işin bir kısmı sadece. Üreten bir insanın bilgiyi yorumlayabilmesi gerekli. Onun için de bilgiden çok metodoloji gerekli bence.



Sanat eğitimi de olması zorunlu bir şey değil, kendi kendini yetiştirmiş birçok iyi sanatçı da var, bazı insanlarda üretim süreci sadece güdüsel de olabiliyor.




Yusuf Sevinçli inSitu Galeri Fotoğraf Sergisi (Good Dog)


Fakat bence gerekli olan donanımlı olmak, görsel kültürünü geliştirmek, sadece fotoğrafla değil sanatın her yönüyle ilgilenmek ve işlerinizi besleyecek arka planı oluşturabilmek. Genç ve yaşlı fotoğrafçılara ve kendime tavsiyem ise bunları sağlarken aynı zamanda bol bol iş üretmeleri olabilir!




Kendinizle ilgili olarak bir fotografik öz-eleştiri anlamında “iyi” ve “eksik” gördüğünüz yanlarınız nelerdir? Geriye dönebilme imkanı olsa fotoğraf geçmişinizde keşke şu şekilde şu yoldan gitseydim dediğiniz oldu mu?



Geçmişi bu şekilde değerlendirmenin doğru olduğunu düşünmüyorum, bulunduğunuz yerden hareket etmek her zaman en iyisi bence.



Ama keşke imgeyi daha çıplak, sade ve çiğ hale getirebilsem diye düşünüyorum. Uzun vadede çalışacağım şey bu olacak. Kendimde gördüğüm diğer bir eksiklik ise fotoğraf çekmek tüm süreçte işin en kolay kısmı, zor olan ise hikayeyi kurmakta ve edit etmekte yaşadığım zorluklar, çalışarak üstesinden gelebilirim umarım.




Ülkemizde fotoğrafın örgütlenmesi (dernekler, ajanslar, galeriler, gruplar vs.) konusunda neler söylemek istersiniz?



Türkiye’de fotoğrafın örgütlenmesi uzun yıllar amatör fotoğraf derneklerinin elinde oyuncak oldu ve bence Türkiye’de fotoğrafçılığın bugünkü durumunda büyük oranda sorumlulukları var bu derneklerin, bu yüzden fotoğraf uzun zaman boyunca gezi ve yarışma fotoğrafçılığı alanlarına sıkıştı kaldı. Tek tük istisnalar dışında bir disiplin olarak ortaya çıkamadı, ciddiye alınmadı.




Yusuf Sevinçli inSitu Galeri Fotoğraf Sergisi (Good Dog)


Son zamanlarda galerilerle ve çağdaş sanattaki gelişmelere paralel olarak amatör zihniyetin dışına çıkıldığını söyleyebilirim. Ben gelecekten umutluyum, daha iyi de olacağına inanıyorum ama belki hali hazırda olan kurumları kullanmak yerine bireylerin de insiyatif alarak bazı şeyleri değiştirmesi gerekiyor diye düşünüyorum, Geniş Açı Proje Ofisi ve RecCollective bunun için çok güzel örnekler bence.




Ve son olarak, bundan sonra ilermek, varmak istediğiniz yer neresidir? Bununla ilgili nasıl planlamalar ve projeler içindesiniz?



Bundan sonra “Good Dog” serisini kitap haline getirmek istiyorum ve üzerinde çalıştığım yeni serimin çekimleriyle meşgulüm ama daha uzun vadede bence ciddi düşünen bütün fotoğrafçıların düşünmesi gereken tek şey iyi işler üretip sergi açıp, kitap yapmak olmalı. Kimse de tek başına bundan daha fazlasını yapamaz ama bunu yapan 20 kişi olursa hep beraber bir yere ulaşabiliriz. Niye Hollanda’dan Japonya’dan daha fazla sanatçı çıkıyor da Türkiye’den çıkmıyor sorusunun mantıklı bir cevabı olamaz, tabi ki ekonomik – sosyal bazı şartlar var ve hiçbir şey çok kolay değil ama yapınca oluyor yapmayınca da olmuyor, bu kadar basit.




Röportaj: Levent YILDIZ




www.yusufsevincli.com



Yusuf Sevinçli Fotoğraf Sergisi “Good Dog” 15 Haziran 2010 tarihine kadar inSitu Galeri’de izlenebilir.

www.insituphoto.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Yusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good DogYusuf Sevinçli : Good Dog

What The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle Söyleşi



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓


What The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle Söyleşi




Röportaj ve Çeviri: Baybars SAĞLAMTİMUR





Aaron Johnson


Baybars Sağlamtimur: Sevgili Aaron Johnson, öncelikle söyleşi talebimizi olumlu yanıtladığın için teşekkürler. Seni ve “What The Duck” (Ne Ördek) karikatürlerini Fotoritim okurlarına tanıtmak istiyorum. Okuyucularımızın WTD karakteriyle ve onun yaratıcısıyla tanışmaktan memnun olacaklarına eminim!



“What The Duck” karakterinin arkasındaki isimle başlayalım, Aaron Johnson kimdir?



Aaron Johnson: 34 yaşında, karikatürist, Oak Creek(WI-ABD)’de yaşıyor. Evli, 4 ve 6 yaşlarında iki çocuğu var.




- Yeni başlayan birine tavsiyen ne olur?


- Fotoğrafçılık güzel bir kadınla sevişmeye benzer.


- Pahalıdır, herkes yapabileceğini zanneder ve çoğunlukla yeniden dokunmayı (rötüş) gerektirir.


B.S. : Kısaca “What The Duck” kimdir ve nasıl doğmuştur ? Bu karakteri yaratırken esinlendiğin bir insan veya bir grup olay var mıdır?



A.J. : “What The Duck” 2006 Haziran’ında aklıma geliverdi ve bu şekilde yaratıldı. İlham kaynağım, bağ kurabileceğim bir karikatür yaratma isteğimdir. Yaratıldığı günden bu yana dünyanın her yerinde, yaratıcı profesyonellerin (ve tabii ki fotoğrafçıların) “sesi” haline geldi.




- Ben arzu edilen bir oyuncuyum ve çekici bir fotoğraf istiyorum.


- Ben de arzu edilen bir fotoğrafçıyım ve sihirbaz değilim.


- Wow, göz yaşları, gayet iyisin.





B.S. : WTD karakterini 2006 yılında yarattın. Onun dünya genelinde tanınan ve sevilen bir karakter olabileceğini hayal edebilir miydin?



A.J. : Bu karikatürün kendi başına bir hayata sahip olabileceğini kesinlikle düşünemezdim. Esasen 5 tane çizip bırakacaktım. Hayranların tepkileri beni şaşırttı, gururumu okşadı ve enerji verdi.



B.S. : Dünya genelinde WTD karakterini kaç kişinin tanıdığı hakkında bir tahminde bulunabilir misin?



A.J. : Net bir rakam bilmek vaya takip edebilmek mümkün değil, ama kolayca diyebilirim ki onbinlercedir.



B.S. : Peki dünya genelindeki izleyicilerin WTD karakterine tepkileri hakkında ne söyleyebilirsin?



A.J. : Bu karikatür serisi hakkında benim için en muhteşem şey hayranlarından aldığım tepkilerdir. Uluslararası düzeydeki tepkiler benim için fantastik ve şaşırtıcı olmuştur. Bu aslında dünyanın –internet sayesinde- ne kadar küçüldüğünü gösteren açık bir kanıttır.




- Fotoğraf makinen gerçekten de iyi fotoğraflar çekiyor.


- Ağzın gerçekten de iyi yağ çekiyor.




B.S. : WTD’yi nasıl yaratıyorsun? Kullandığın araçlar nelerdir?



A.J. : Çizgi serisi %100 dijital ortamda yaratılıyor. Yazılar ise bir yazı düzenleme programında yazılıyor. Tüm çizimler Adobe Illustrator’de yapılıyor. Ben geleneksel, elle çizim yapan bir animatör olarak yetiştim ve hala çizimlerimle dolu dolaplarım var. Sanırım yıllar içerisinde bunca kağıdı harcamış olmamın verdiği suçluluk duygusu bu karikatürü yaratırken beni tamamen dijital tabanlı bir üretime yöneltti.



B.S. : Neden bir ördeği ana karakter olarak seçtin ve karikatürlerinde insanların kafalarını neden çizime dahil etmiyorsun?



A.J. : Ördek bana bir sabah geliverdi. Bunun için gerçekten de iyi bir açıklamam yok. İnsan karakterlerini özellikle yüzleri tanımlanamayacak biçimde çiziyorum. Okuyucuların kendi kafalarında canlandırdıkları yüz karakterlerini bu karakterlere oturtmalarını istiyorum. Bu sayede “ben bu adamı tanıyorum… v.b.” diyebilecekler. Bence yüzleri eklemek ilgiyi çizimden başka tarafa kaydırır ve karikatürü bir ördeğin perspektifinden sunmak için de bunu böyle yapıyorum.



B.S. : Diğer insanlardan karikatürlerin hakkında herhangi bir fikir alıyor musun?



A.J. : Fikir işlemi konusunda yapabileceğim en iyi açıklama filtre benzetmesini kullanmamdır. Fikirlere açık olmaya çalışırım ve diğer insanların deneyimlerini dinlerim (ve okurum). Tüm bu bilgiler beynimde filtrelenirler ve sonunda benim kıvrak zekamla bir kurgu ortaya çıkar.




- Ne kadar zamandır çekim yapıyorsun?


- Görelim…


- Oldukça uzun.




B.S. : Bunun sıkı bir soru olacağını biliyorum ancak gerçek hayatta da komik bir kişi misin? Arkadaşların seni bu açıdan nasıl değerlendirirler?



A.J. : Ooooo, bu çok sıkı oldu. Tüm söyleyebileceğim ukala bir beynimin olduğu. Komik olup olmadığım ise kişilere göre değişir.



B.S. : Aaron Johnson’ın hobileri nelerdir ve genellikle ne tür müzik dinler?



A.J. : Ben bir bas gitaristim. Caz müzik çalmayı severim (ve düz bası). Çocuklarımla bolca zaman geçirmeyi severim. İster inanın ister inanmayın ama fotoğraf benim için sadece bir hobidir. Çok fazla ilgi alanım var ancak yeterince zamanım yok…



B.S. : Dijital teknoloji tüm dünyada fotoğrafın popülaritesini yaydığı için artık daha fazla sayıda insan fotoğraf hakkında konuşmaya başladı. Profesyonellerin yanısıra, bu yaygın popülarite, dünya genelinde fotoğrafçılar için bir alt-kültür de yarattı. Ben bu insanların fotoğraf çekimi, fotoğrafik işlemler veya fotoğraf makineleri hakkında benzer duygu ve düşünceleri paylaştığını ve bu nedenle de ortak bir hissin yer almaya başladığını düşünüyorum. Sen yetenekli bir karikatürist olarak tanınıyorsun ve ben WTD karikatürlerinin kabul edilebilirliği ve başarısının kaynağında, yaratmış olduğun basit, düşünmeye sevkeden, sempatik ve eğlenceli karakterin ve dünya genelinde fotoğrafın popülerliğinin olduğunu düşünüyorum. Sen ne düşünüyorsun?



A.J. : Eğer neye sahip olduğumu açıklamaya çalışsaydım hata yapardım. Geriye dönüp baktığımda neden bir çok insanın karikatür serisine ve karakterlere tepki verdiğini görebiliyorum (yukarıda belirttiğin nedenlerden dolayı). Ben çok geniş ve online bir topluluk içerisinde dönen muhabbetlerden (fotoğrafçılar) tesadüfen bir konu seçerim.




- Zor bir gün geçiriyorsun gibi görünüyor.


- “Sana yardım etmek için yapabileceğim bir şey var mı?”


- Bunları nihayet işi bitenler yığınına koyabilirsin.


- “İşi bitenler mi yoksa gübre yığınına mı?”


- Ne farkeder.




B.S. : WTD’yi araştırırken bir sözüne rastladım: “Satışı olabilecek birşeyler yaratma çabasında olmayın. Yaratmaktan hoşlandığınız şeyi yaratın. İlk yaklaşımı denerseniz, başarı bulabilirsiniz ancak yıllarca turuncu bir kedi çizmenin maliyetine katlanarak”. Şimdi, anladığım kadarıyla WTD karikatürlerini herhangi bir kazanç düşünmeden çizmeye başladınız, ancak popüler olmasından sonra bundan bir kazancınız olmaya başladı. Bu aşamadan sonra değişen bir şey oldu mu?



A.J. : Benim başarım, okumaktan keyif duyacağım bir karikatür serisi yaratmamdır. Bir şeyi para için yapmaya başlarsanız, o bir “iş (meslek)” haline gelir. Ben karikatürlerimi zevk için yapmaya devam etmek istiyorum.



B.S. : Fotoritim okurları, “What The Duck” ı internetten veya basılı kaynaklardan nasıl takip edebilirler?



A.J. :


http://www.whattheduck.net/


http://www.facebook.com/whattheduck


http://www.youtube.com/user/wtdcomics


http://twitter.com/wtdcomics


http://www.gocomics.com/wtduck




- “Anneciğim, benim bir babam var mı?” Elbette.


- Neden onun hiç fotoğrafı yok?


- Çünkü o bir süredir kadrajın dışında.




B.S. : WTD için ileriye yönelik projelerin nelerdir?



A.J. : Ben bu soruyu günü geldiğinde cevaplamak isterim. En yeni projem ise bağlantıda bulabileceğiniz WTD fotoğraf makinesi kayışlarıdır:


http://www.highkeycamera.com/What_the_Duck_Camera_Strap_p/wtd.htm



B.S. : Bu söyleşi için çok teşekkür ederim. What The Duck’ı ve Aaron Johnson’ı biraz daha yakından tanıdığım için çok mutluyum. Bence WTD sadce bir ördekten ibaret değil, o dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan, farklı kültürlerden fotoğrafçıların duyulmayan seslerini, fotoğrafçılığın eğlenceli yönünü sunan, bir fotoğrafçının karşılaşabileceği en olumsuz koşullarda bile tebessüm edebilmemizi sağlayan, dolayısı ile bizden olan ve global bir kişilik!



A.J. : Beni ağırladığınız için teşekkür ederim! Karikatürü desteklediğiniz için de teşekkürler.






Interview With the Creator of What the Duck, Aaron Johnson




Interview and Translation by Baybars SAĞLAMTİMUR




Baybars Sağlamtimur: Dear Aaron Johnson thank you very much for accepting our interview request.



We want to demonstrate you and What The Duck comics for the Fotoritim readers. I am sure that the readers will be happy to meet the WTD character and its creator!



Lets first talk about the name behind the creator of What The Duck, who is Aaron Johnson?




Aaron Johnson: 34, Cartoonist, Oak Creek, WI married with two kids (ages 6 and 4)


B.S. : In short, who is “What The Duck” and how was it born? Are there any ispirational persons or events for the character or is it just a synopsis of events that you have experinced?

A.J. : What the Duck was created on a whim back in July of 2006. The inspiration was me wanting to create a comic strip that I could relate to. The duck has since become a “voice” for creative professionals (and of course photographers) worldwide.




- Nasıl gitti?


- William Claude Dukenfield’ı dinlemeliydim.


- “Asla bir çocukla veya hayvanla çalışma.”


- Oğlunuz 2’de 2 yaptı.




B.S. : You have created What the Duck in 2006. Could you imagine the character will going to be an internationally recognised and loved one?



A.J. : I had absolutely no idea the strip would take on a life of its own. I originally intended to only make five strips and then be done. I’m surprised, flattered and energized by the fan response.



B.S. : Can you estimate the number of persons that recognizes WTD around the world?



A.J. : It’s become impossible to track or know a specific number, but it’s easily in the tens of thousands.



B.S. : How about the audience responses about the WTD character around the world?



A.J. : The greatest part of the strip for me is hearing from the fans. The international response has been fantastic and surprising for me. It’s a clear indication how “small” the world has become – thanks to the internet.




- Ucuz bir koltuk ve jumbo bir içecek lütfen.




B.S. : How do you create WTD? What are the tools of trade for Aaron Johnson?



A.J. : The strip is 100% digitally created. The “scripts” are typed in a text edit program. The art is all drawn in Adobe Illustrator. I studied as a traditional, hand-drawn animator and still have filing cabinets full of drawings. I think the guilt of all the paper I’ve wasted over the years is what pushed me towards an all digital based production of the comic.



B.S. : Why do you choose a duck as the main character and why don’t you include the heads of the persons in your comics?



A.J. : The duck just came to me one morning. I don’t really have a good explanation for that. The human characters ARE intentionally left faceless on purpose, I want readers to envision their own faces on those characters and say to themselves “I know that guy… that’s so and so”. I think adding the human faces what distract from the strip and I want to keep the comic from the duck’s perspective.



B.S. : Do you acquire any ideas for the theme of the comics from other people?



A.J. : The best way I can describe the idea process is by using a filter analogy. I try to keep an open mind and I’m always listening to (and reading) other’s experiences. All that stuff eventually filters through my brain and in the end – my twisted ‘take’ emerges.




- “Fotoğrafçılık sadece resim çekmekten ibarettir.“


- Sadece?!


- Şarap sadece kokuşmuş meyve suyu mudur?! Şiir sadece sözcükler midir?! Seks sadece sürtüşmemidir?!


- Evet, evet ve benim hiç bir fikrim yok.




B.S. : I know this is going to be a tough one but are you a funny person in the real life? How do your friends evaluate you in this respect?



A.J. : Ooooo, that is tough. All I can say is that my brain is wired to be a smart-ass. Whether, I’m funny or not is subjective.



B.S. : What are the hobbies of Aaron Johnson and in general what types of music do you listen to?



A.J. : I’m a bassist. I love to play jazz (and the upright bass). I love to spend lots of time with my kids. Believe it or not, photography is a hobby. Too many interests and not enough time…



B.S. : As digital technology spreaded the popularity of photography around the globe, more and more people are starting to talk about photography worldwide. Besides the professionals, this widespread popularity created a sub-culture for photographers worldwide. I beleive that a common sense araised between these people and they nearly share the similar feelings or thoughts about taking pitcures, photographic processes or just cameras. You are regarded as a talented cartoonist and I feel that the source for the common acceptability and success of your WTD comics are popularity of photography worldwide and the simple, thought provoking, symphatetic and funny character that you have created. What do you think about this?



A.J. : If I would have TRIED to accomplish what I have, I would have failed. In hindsight, I can see why so many people have responded to the strip and characters (for the reasons you have stated). I serendipitously happen to pick a topic that has resinated with a very large and active online community – photographers.




- Gerçekten de daha iyi bir fotoğraf makinesi istiyorum fakat destek olmam gereken bir ailem varken buna gücüm yetmiyor.


- e-bay’i denedin mi?


- Az kullanılmış hanım ve çocuklar, Mükemmel durumda –Başlangıç Fiyatı Yok_




B.S. : I came across to a word on the web while searching for WTD: “Don’t worry about creating something that might sell. Create something that you love to create. If you try the first approach, you might find success but at the cost of drawing an orange cat for many years”. So as far as I can understand that you have started drawing the What The Duck comics without thinking of any cash, but after the popularity of the character I beleive that you have started to earn from WTD. Did anything changed thereafter?



A.J. : My goal has always been to create the comic strip that I wanted to read AND have fun. As soon as you do something for the money, it becomes a job. I want to keep the strip fun.



B.S. : Where can Fotoritim readers follow “What The Duck” on the web and published media?



A.J. :


http://www.whattheduck.net/


http://www.facebook.com/whattheduck


http://www.youtube.com/user/wtdcomics


http://twitter.com/wtdcomics


http://www.gocomics.com/wtduck





- Onun bir kopyasını alabilirmiyim?




B.S. : What are your future projects for WTD?



A.J. : I like to take it one day at a time. The newest “project” is the WTD camera strap and is now available:



http://www.highkeycamera.com/What_the_Duck_Camera_Strap_p/wtd.htm



B.S. : Thank you very much for this interview. I am really happy to meet What The Duck and Aaron Johnson a little bit closer. I beleive that it is more than a duck, it is the unheard voices of the photographers from different cultures around the world, it shows the funny side of the photography, it makes us to smile even the worst events that a photographer can face and therefore it is us and it is a global person!



A.J. : Thanks for having me! Thanks for supporting the strip.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

What The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle SöyleşiWhat The Duck’ın Yaratıcısı Aaron Johnson İle Söyleşi

Michael Lloyd Young : Blues, İçki ve Barbekü



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




”¦For the past 10 years I have worked on several projects traveling to all corners of the earth. My primary focus is documenting cultural symbols and what impact they have on daily life. I prefer color and I attempt to photograph people going about their daily life in a positive way.



My first book was published by powerHouse Books. BLUES, BOOZE, & BBQ is availible at bookstores and Amazon.com. I am currently working on my second book project documenting the hunting and fishing culture of the U.S. coast.


I donate all the proceeds from Maverick Images the Gallery to the Alzheimer’s Association.


- Michael Lloyd Young


Michael Lloyd Young


”¦son 10 yıldır dünyanın her köşesine seyahat ederek pek çok proje üzerinde çalıştım. Esas hedefim; kültürel sembolleri ve onların günlük yaşamdaki etkilerini belgelemek. Renkli tercih ediyorum ve insanların gündelik yaşamlarını olumlu bir bakış açısıyla fotoğraflamaya çalışıyorum.



İlk kitabım powerHouse Books tarafından yayınlandı. Blues, İçki ve Barbekü kitapçılardan ve Amazon.com’dan edinilebilir. Şu sıralar, Birleşik Devletler sahillerinde avlanma ve balıkçılık kültürünü belgeleyen ikinci kitap projem üzerinde çalışıyorum .


Maverick İmages Galerisi’nden elde ettiğim tüm geliri Alzheimer Derneği’ne bağışlıyorum.


-Michael Lloyd Young




Blues, İçkİ ve Barbekü
Blues, Booze & BBQ
Michael Lloyd Young





Bu senenin kazananı olarak seçimim; Michael Lloyd’un, bölgenin yiyecek, müzik ve içkisi olarak görülen güzel zamanlarına ait canlı mirasının geçmişi ile bugününü biraya getiren bir kitap örneği olan Blues, İçki ve Barbekü’dür. Young’un kitabı; yaş ve ırk sınırlarına karşı olan meyhanelerde, motellerde ve festivallerde hala yaşayan bir müzik kültürünün çok boyutlu niteliklerini ve aynı zamanda Blues’un Missisipi’de süregelen bir yaşam geleneğini temsil ettiğini gösterir. Onun renkli fotoğrafları; hem sahne arkası anlarının sessizliğini hem de Blues‘u Missisipi topraklarına daima derinden kök salacak, zamanı olmayan modern bir Amerikan müziği haline getirmek için bir araya gelmiş dinleyicilerin ve müziğin hayat dolu, bulaşıcı canlılığını yakalar.


David Houston
Yardımcı Yönetici ve Baş Kuratör
Güney Sanat Ogden Müzesi
New Orleans Üniversitesi



My selection as this years winner, BLUES, BOOZE AND BBQ, by Michael Lloyd Young, is an example of a book that combines the past and present of the lively heritage of good times as seen the food, music and drink of the region. Young’s book shows the multi-dimensional quality of a music culture that survives in juke joints, roadhouses and festivals that cuts across the lines of age and race, all- the -while demonstrating that the blues represents an ongoing living tradition in Mississippi. His color photographs capture both quiet behind -the- scenes moments and the lively infectious vitality of the music and audiences that have come to make the blues a modern timeless American music, one that will forever be deeply rooted in the soil of Mississippi.


David Houston
Co-Director and Chief Curator
Ogden Museum of Southern Art
University of New Orleans


“Missipi Nehri Deltası düz bir ülkedir. Görünürde hiç tepe yoktur. Bu da sıklıkla çok soğuğa ve çok sıcağa yol açar. Yine de orada gizli bir güzellik vardır. Büyük tarla sahipleri bu delta ülkesini yönetiyorlardı ve ben bunun 100 yıl önceki halini gözümde canlandırıyorum. Yeşil, fırtınalı bir denizi andıran buğday tarlalarında, gürültülü ve karanlık bir gök gürültüsü dalgalar yaratarak geçerken, şu an oturduğum verandadan neredeyse tarihin kokusunu alabiliyorum.”


Bu eski pamuk tarlalarından yeni bir sanat formu ortaya çıktı. Blues; ticaretten, kölelikten, açgözlülükten, gereksinimden, Afrika’dan dolayı ortaya çıktı. Evet, müzik; blues, caz, rock’n roll ve rap bu pamuk tarlalarından geldi. Bu kan ve ter tarlaları ve bu küçük tek odalı kiliselerden çıkarak esir halkın sesi oldu. Bu tarlalarda ırgat gibi çalışan erkek ve kadınların sesi Blues’tur. Ve o, tüm dünyaca duyulan bir sestir.“



David Alan Harvey



“The Mississippi River Delta is flat country. Not a hill in sight. It is often way too cold or way too hot. Yet there is a subtle beauty to it. Large plantation owners used to rule this delta country and I imagine what it may have been like 100 years ago. I can almost smell the history from the front porch where I sit now, as a thunder storm rolls loud and black across the flats, creating waves in the wheat fields resembling a green tumultuous sea.”



“From these former cotton fields came a new art form. Out of commerce, out of slavery, out of greed, out of necessity, out of Africa, came the BLUES. Yes, the music; blues, jazz, rock n’ roll and rap came from these cotton fields. Out of these blood and sweat fields and out of these little one room churches came the voice of an enslaved people. The voice of the men and women that toiled in these fields is the BLUES, and it is a voice heard around the world”



David Alan Harvey




www.michaelloydyoung.com



Çeviri (translated by) : Berna AKCAN



























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Michael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve BarbeküMichael Lloyd Young : Blues, İçki ve Barbekü

Edwin Giesbers : Madagaskar


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



MADAGASKAR


Yok olma noktasındaki eşşiz doğa


MADAGASCAR


Unique nature at the point of disappearance


Edwin Giesbers






Genel



Madagaskar Afrika kıtasının 4. büyük adasıdır ve kıtanın 400 km doğusunda yer alır. En uzun mesafe kuzeyden güneye 1580 km ve doğudan batıya 579 km.dir. En yüksek nokta olan Maromokotro 2876 metredir. Adanın merkezinden geçen tepe çok farklı bir manzaraya sahip. Güneye doğru mağaraları, oyukları ve kalkerli oluşumlarla Ankarantra volkanik dağları uzanır. Doğu kıyısında tropik yağmur ormanları ile eğrelti otları ve palmiyeleriyle Montagne d’Ambre dağları var. Güney batısının simgesi çok kurak çölüdür. Madagaskar’a; kızıl gezegene atıfta bulunarak kırmızı ada da denir.



Bu ada doğa severler ve biyolojik hazine için bir cennettir. 165 milyon yıl evvel süper kıta Gondwanaland’dan ayrılınca Madagaskar, dünyanın hiç bir yerinde bulamayacağınız eşsiz bir flora ve fauna geliştirdi. Diğer kıtalarda hayvan ve bitkilerin nesli tükenirken burada eşsiz bir doğa oluştu. Danseden sifakalar, tuhaf yakalı bukalemunlar ve mükemmel kamuflaj yapan yaprak kuyruklu geckolar…




Common



Madagascar is the fourth largest island and is located 400 kilometers east of the continent of Africa. From north to south the greatest distance of 1580 kilometers and 579 kilometers east to west. The highest point is the Maromokotro to 2876 meters. The central ridge that runs through the island has a varied landscape. To the south lies the Ankarantra largely volcanic mountains with caves, caverns and limestone formations. The east coast has tropical rainforests and mountains Montagne d’Ambre has forests with ferns and palms. And the southwest is characterized by very dry desert. Madagascar is also called the red island, a reference to the red planet.



This is the promised land for nature lovers and biologic treasury. After Madagascar is 165 million years ago separated from the super continent Gondwanaland a unique flora and fauna has developed that you can’t find nowhere else on earth. While on other continents animal and plant species has extinct, here they developed into a unique nature. Dancing sifaka’s, bizarre collared chameleons, and perfectly camouflaged leaf tail gecko’s … ..




Tehdit



Maalesef bu eşsiz doğa ve onun harika insanları büyük sorunlar içerisinde. Madagaskar dünyanın en fakir ülkelerinden biri, insanlar yaşamak için gündelik mücadeleler veriyorlar. Doğal kaynaklara bağımlılar. Doğanın son parçaları ve tarihi ormanlar aşırı yoksulluk nedeniyle tehdit altında. Adanın eski ormanlarının %90’ı zaten yok oldu. Bunlar ne yazık ki dramatik zor gerçekler. Ormanların yok olma oranını durdurmak neredeyse imkansız. Hayvanların Madagaskar’daki doğal yaşam alanları minimuma indi. Bazı lemur türleri için yalnızca bir avuç yer kaldı.



Yoğun biçimde ormanların yok edilmesinin sebepleri; sınırla ve yak tarımının etkileri, kereste ve mangal kömürü üretimi için orman açmadır. Bu sınırla ve yak tarımı, tropik yağmur ormanlarının 2 senelik bir dönem için kesilmesidir. Bu yüklemeden sonra toprak yeniden pirinç üretimi için yaklaşık 6 yıl nadasa bırakılmıştır. Sonuç olarak toprak harap hale gelmiş ve yabani otlar bürümüştür.



Pek çok bölge tarıma elverişli değildir. Örneğin; insanlar bir sene kaldıktan sonra yeni yerler arıyor.



Bu büyük ölçekli ormansızlaşma şiddetli erozyon sorunlarından biridir. Orijinal bitki örtüsü yokolmuş ve yerini çayırlar almıştır. Burada dipte çok kötü sorunlar yok. Şiddetli bir yağmurdan sonra bereketli kırmızı toprağın nasıl denize aktığını uzaydan görebilirsiniz Astronotların Madagaskar’a verdikleri ad “kanayan ada”.



Ve yeni bir tehdit meydana çıkmış oldu. Büyük bir nikel madeni ortaya çıkacak ve seyrek ormanların üstünü örtecek. Drenaj için tercihen 220 km ve 25 metre genişliğinde bir alana ihtiyaç olacak.



İki bölge arasındaki bağlantıyı sağlayan özel lemur köprüleri telafi etmek isteniyor. Maalesef bilim adamları lemurların bu köprüyü kullanıp kullanmayacaklarını henüz bilmiyorlar. Ayrıca nikel madeni üretimi atıkları nedeniyle su kirliliği riski de epey yüksek.



Bir yandan, Madagaskar’daki halkın yoksulluk sorunu, diğer yandan da daima kötüye giden ekonomik doğanın korunması için savaş var. Doğa, eğer doğa rezervleri etrafında yaşayan insanlar aşırı yoksulluk içinde yaşıyorlarsa ayakta kalmaya devam edemez. Bazı Afrika ülkelerinde, Doğal Parklar ekoturizm için iyi bir gelişme sağlar. En son örnekler Uganda ve Ruanda’da görülebilir.



Belki, sakinleriyle birlikte Madagaskar’ın özel doğasını korumak ve güvenilir bir gelecek sunmak için çözümün bir parçası da buradadır.




Threat



Unfortunately, that unique nature with its wonderful people is in big problems Madagascar is one of the poorest countries on earth, the people has a daily struggle to survive. There they are dependent on natural resources. Due to extreme poverty, the last pieces of nature and ancient forests threatened. Around 90% of the primeval forests on the island have already disappeared. These are unfortunately the dramatic hard facts. The rate of forest disappearance is almost impossible to contain. The habitat for the animals from Madagascar is reduced to a minimum. For some lemur species there are only a hand full left.




The main causes of the extensive deforestation in Madagascar, the influences of



Cap-and-burn agriculture, forest clearing for timber and charcoal production. This cap-and-burn agriculture is a piece of tropical rainforest cut down and for a period of 2 years. After this load, the ground about 6 years fallow to rice again for use. Eventually it becomes the ground exhausted and do noxious weeds.



Many areas are not suitable for agriculture and for example, left after a year and then the people looking for new territory.



This large-scale deforestation is one of the severe erosion problems. The original vegetation has disappeared and been replaced by pastures. Here is the bottom not on set with very bad consequences. From the universe you can see how after a heavy rainfall the fertile red earth, flows in the sea and astronauts named Madagascar: the island that is bleeding.



And a new threat has been presented. A large nickel mine will arise and has ensured hood of scarce forests. It also needs space for one but preferably 220 kilometres and 25 meters wide drain.



Want to compensate with special lemur bridges make a connection between the two area’s. Unfortunately scientist do not yet know whether the Lemurs will use this bridges.




There is also a high risk of water pollution because of the waste that produces a nickel mine.



On the one hand there is the problem of poverty of people in Madagascar and on the other hand, the battle for preservation of the ever deteriorating economical nature. Nature can not stand if the people who lives in the surrounding of the Nature reserves lives in extreme poverty. In some African countries, the National Parks maintain a good development of ecotourism. The money that the tourist flow is also within the local population as well. Many have found work within the tourism sector or benefit in another way of ecotourism. Recent examples can be found in Uganda and Rwanda.



Perhaps here is also a part of the solution to retain the special nature of Madagascar with its special residents and offer the a secure future.





Vahşi Yaşam


Wild Life




Lemurlar



Madagaskar’da yaşayan 51 farklı türde lemur vardır. Adada insanlarlar ortaya çıkana kadar daha çoklardı. O zamandan beri 16 türün soyu tükendi. En çok soyu tükenen lemur, bir gorilden bile daha büyük ve 90 kg.nun üzerinde ağırlıkta. Lemurlar, doğal yaşam alanlarını kaybetme tehdidi altındadır. Pek çok yerdeki lemur yeme tabusu ya da hayvanları koruma nedeniyle bu tehdit henüz çok fazla değil.



Lemurlar içindeki 5 değişik ailedeki büyük farklılık biyolojistlerin ilgisini çekmektedir ve turistler memnuniyet verici kucaklamalar ve muzip hareketlerinden etkilenmektedir. En küçük lemur sadece 25 gramdır. Indri 90 cm.lik bacakları ve 4.5 kg’a kadar olan ağırlığıyla en büyük lemurdur ve yalnızca Madagascar’ın kuzetbatısında yaşar. Andasibe Ulusal Park’ta sıkça ziyaret ettiğim bir grup Indri yaşıyor ve bir rehber eşliğinde ziyaret edilebiliyor. Indri grubunun üyeleri birbirleri ile 2 kilometreye kadar ulaşabilen melodik bir sesleniş vasıtasıyla haberleşiyorlar.



Lemur ailesinin diğer göze çarpan üyesi, Verreaux sifaka’sıdır (Ç.N.Ağaçtan ağaca dik bir şekilde sıçrayabilen lemur türü). Ağaçtan ağaca büyük bir dikkatle hareket ederler. Yerdeyken özel bir hareket etme tarzları vardır. Berenty rezervinin kırmızı toprağı üstünde arka ayakları üzerinde yan yan sekerek hareket ederler ve bu bir dans gibi görünür. Baskın bir dişinin liderliğindeki 2’den 12′ye kadar hayvandan oluşan gruplar halinde yaşarlar.



En iyi bilinen lemur, yuvarlak kuyruklu lemurlardır. Gruplar halinde yaşarlar. Bu gri-kahverengi lemurlar büyüleyici kıvrık kuyruğuyla, daha çok meyve yiyerek ağaçlarda yaşarlar. Sabah erken saatlerde güneşin tadını çıkaran lemur gruplarını izleyebilirsiniz.





Lemurs



In Madagascar there are living 51 different types of lemur. There were more to men made his appearance on the island. Since that time, there are at least 16 species become extinct. The biggest extinct lemur was even larger than a gorilla and weighed over 200 pounds. The lemur is mainly threatened by loss of habitat. Because the fady (taboo) in many areas to lemur food or pet keeping this threat is still not very large.



The great diversity in 5 different families within the Lemur fascinates biologists and tourists are affected by the high content hug and prankish cups. The smallest lemur weighs only 25 grams. The Indri is the largest lemur with a length of 90 centimetres and a weight of up to 10 pounds and he lives only in the northeast of Madagascar. In the Andasibe National Park lives a group of I habituated Indri that with a guide can be visited. Members of the Indi group keep in touch with each other by a melodious call that a reach a distance of 2 kilometres.



Another prominent member of the lemur family, the Verreaux’s sifaka. With great care the moves from tree to tree. On the ground the have a special way of moving. Al sideways hop on his hind legs, his arms in the air, he moves on the red earth of the Berenty private reserve and that it looks like a dance. They live in groups of 2 to 12 animals in which a dominant female leads the group.



The best-known lemur, Ring tailed lemurs, live in groups. This grey-brown lemur with its magnificent ring tail has a diet of mostly fruits and live in the trees. In the early morning you can watch group lemurs enyoing the sun.




Misk kedisi



Adanın en büyük yırtıcı hayvanı misk kedisidir. Bir kediye benzer ama Madagascar palmiye misk kedisine mensuptur. En fazla 6 kg ağırlığı ve 90 cm.lik uzunluğuyla çok heybetlidir ve kuşlar, yılanlar ve lemurlar gibi hırsızları kovalar. Gizli saklı yaşamaları nedeniyle misk kedisini gören çok fazla insan yoktur.





Fossa



The biggest predator of the island, the fossa. He looks like a cat but belongs to madagascar palm civet. With a maximum weight of 14 pounds and a length of 90 centimeters, it is a formidable and robber chase on birds, snakes and lemur. Because of its hidden way of life there are not many people who have seen the fossa.




Sürüngenler



Madagaskar, herpetolojistler (sürüngen hayvanlar bilgini) için bir rüya adasıdır. Burada 340 tür yaşıyor ve hemen her ay yeni bir tür keşfediliyor. Yaklaşık %90′ı yalnızca burada bulumaktadır. En ünlü ve dikkat çekicileri bukalemunlardır. Kafasından kuyruğuna 10 cm.lik uzunluğuyla en küçüğünden (Brookesia minima), 70 cm.den daha az olmayan uzunluktaki en büyükleri olan Parson bukalemununa kadar. Tuhaf görünümleri ve renk değiştirme yetenekleri ile en çok tanınan sürüngenlerdir. Bukalemunların renklerini çevrelerine uydurduklarına ait evvelki düşüncelerin aksine bu, heyecan ve strese sebep olur. Erkek ve dişinin beş defa birleşmesi esnasında çarpıcı renkler ortaya çıkar. Bukalemunların diğer bir belirgin özelliği avlarını yakalarken izledikleri özel yöntemdir.




Birbirinden bağımsız ve 360 derecelik görüş açısıyla hareket edebilen patlak gözleriyle ve vücut uzunluklarının 2/3′ünü oluşturan bacaklarını kaydırarak böcekleri yakalayabilirler. Dili elastiktir ve havayı ağızlarının içine pompalar.




Yarım saniyede inanılmaz hızlılıkla dilinin ucu bir vakum pompası gibi hareket eder. Bu, böceği dilde tutar ve böcek saniyenin çok kısa bir bölümünde kendini bukalemunun ağzında bulur.



Diğer bir büyük bukalemun grubu Gecko’lardır. Gecko’lar Madagascar’da gece gündüz hareketlidirler. Phelsuma soyundan olan Gecko’lar gündüz hareketlidir ve güzel renk ve lekeleriyle Madagascar’ın yaşayan mücevherleri olarak adlandırılırlar.



Yılan zehrinden korkan insanlar Madagaskar’da güvenle seyahat edebilirler. Adadaki 90 türün hiçbiri zehirli değil. Madagaskar kara boğası, 3 metrelik büyük bir yılan. Boğarak öldürdüğü küçük memelilerle beslenir. Bu yılan insanlar için tamamen zararsızdır.



Sürüngenlerin özel bir bölümü yaprak kuyruklu Gecko’lardır. Yalnızca burada görülen 11 tür vardır. Onlar kamuflaj ustasıdır ve rehberiniz olmadan Madagascar’da bir tanesini bile bulamazsınız. Rehberim beni bir ağacın üstündeki yaprak kuyruklu geckonun bir kaç metre yakınında, ormanın içindeki bir yere götürdü. Kertenkeleyi görmek için elimden geleni yaptımsa da onu göremedim. Ancak rehberim gösterdiğinde onu, bulunduğum yerden 2 metre yükseklikteki ağacın üstünde dümdüz vaziyette gördüm. Derisi, üzerinde durduğu ağaç ile aynı renk ve desende, yassı kuyruğu ve deri kanatçıkları ile tamamen görünmez haldeydi. Benim için tartışmasız kılık değiştirme ustasıydı.






Reptiles



For herpetologist Madagascar is an island dream. There live about 340 species and almost every month, a new species are discovered. Almost 90% is only found here. The most famous and eye-catching are the chameleons. From the smallest (Brookesia minima) with a length of 10 centimetres from head to tail, to the giant Parson’s chameleon with a length of no less than 70 centimetres. With their bizarre appearance and their ability to change color they are in the best-known reptiles. Contrary to what was previously thought chameleons adapt their colour to their surroundings, but caused by excitement or stress. During the few times seduce the males the females with the most striking colours. Another prominent feature of the Chameleon is their special way to capture prey.



With bulging eyes that can move independently of each other in such a viewing angle of 360 degrees and create a sliding sole 2 / 3 of the body length, they can catch insects.


The tongue is elastic, and by pumping air into the mouth shot.



This is incredibly fast: in a half seconds and the tip of the tongue acts like a vacuum pump. This keeps the insect to the tongue, and a fraction of a second later find itself in the mouth of the chameleon.



Another large group of reptiles is the Gecko’s. There are both day and night active Gecko on Madagascar. The Gecko’s of the genus Phelsuma are diurnal and been defined as the living jewels of Madagascar, with their beautiful colours and markings.



People with a fear of poisons snakes can safely travel to Madagascar. None of the 90 species on the island is toxic. The big snake with a length of over three meters, the Madagascar ground boa. It mainly feeds on small mammals that he strangles to death. This snake is totally harmless to humans.




A particular group of reptiles, the leaf tail gecko’s. There are 11 species that occur only here. They are masters of camouflage and without a guide, you will very likely not find one in Madagascar. My guide took me to a place in the jungle within a few meters away from a leaf tail gecko on a tree. How well I did my best to find the lizard, I could not see it. Only after my guide lizard pointed the lizard, I saw him flat against the tree on 2 meters from where I stand. The skin has the same colour and patterns as the tree where they sit with their flattened tail and skin flaps he is fully invisible in his environment. For me the undisputed master of disguise.




Yüzergezerler



Madagascar’daki 185’ten fazla farklı kurbağanın %99’u bölgeye özgüdür. Sadece son 5 yılda 15 yeni tür keşfedildi. Araştırmacılar Madagaskar’da 300 çeşit kurbağa yaşadığını tahmin etmekteler. İlginçtir ki; adada hiç kara kurbağası ve semender yok.



Mantella kurbağaları çok güzel bir gruptur. Adada 16 değişik tipte Mantella var ve tıpkı Güney ve Orta Amerika’daki zehirli ok kurbağaları gibi görünüyorlar (Dendrobatidea). Tüm türler; renkli, gündüz hareketli, küçük ve benzer ortamda yaşıyorlar. Her iki aile de avlarından zehir elde edebiliyor ve bunu derilerinde yoğunlaştırabiliyorlar. Bir grup Mantella zehirli değildir ancak görünümleri nedeniyle yırtıcılar onlardan uzak durur. Burada yakınsak bir evrim var çünkü onlar Amerika kurbağaları ile ilişkili değillerdir. Bu kurbağaların sayısı çok azdır ve bu nedenle 16 türün 11’i savunmasız ya da nesli tükenen olarak kaydedilmiştir. Yaşam alanlarının kaybolması veya kirlilik de tamamen yok olmalarına neden olabilir. Boophis soyundan kurbağalar, ağaç kurbağalarıdır ve renkli Mantella’lardan daha az coşkuludurlar. Genellikle kahverengi ya da yeşildirler, bazılarının güzel ve dikkat çekici gözleri vardır.






Amphibians



Of the more than 185 different frogs is only 99% percent in Madagascar is endemic. Just the last 5 years, 15 new species are discovered. Researchers estimate that perhaps 300 kinds of frogs live in Madagascar. Strangely enough, there are no toads or salamanders on the island.




A very nice group are the Mantella frogs.. There are 16 different types Manttella on the island and they have look similar with the poisons arrow frogs (Dendrobatidea) from South and Central America. All species are colorful, diurnal, small and they live in similar habitat. Both families have the ability to make poison from their prey and concentrate it in their skin. A number of Mantella are not toxic but because of their appearance with their family they are avoided by predators.. There is a convergent evolution because they are not related to the frogs of America. The populations of these frogs are very small and it is therefore not surprising that 11 of the 16 species as vulnerable or endangered are registered. By habitat loss or pollution could also be kind of complete disappearance. The frogs of the genus Boophis are tree frog and are less exuberant than the colored Mantella’s. Mostly green or brown, they sometimes have their own beautiful and striking eyes.




Kuşlar



Madagascar fil kuşu büyük olasılıkla 17. Yüzyılda bir yerlerden gelmişti, 500 poundluk ağırlığı ve 3 metrelik boyu olan bu kocaman kuşun soyu tükenmiştir. Yumurtaları çok büyüktü ve 150’den fazla kişiye yetecek kadar bir omlet yapılabileceği tahmin edilmektedir. Bugün adada 265 farklı çeşit kuş yaşamaktave bunların 120’si yalnızca Madagascar’da bulunmaktadır. Ada yaşamındaki 15 değişik kuş türünün belki de en bilinen grubu (tüm endemikler içinde) Vanga’dır (Vangidae). Bunlar böcek yerler ve değişik şekil ve boyutta gagaları vardır. Hangi aileye ait olduklarını tahmin etmek oldukça zordur. Gaganın şekli ve boyutunu avının ölçüsü, yaşam alanı ve avlanma şekli belirler.





Birds



Ever came to the elephant bird of Madagascar, probably somewhere in the 17th century, this giant bird with a weight of 500 pounds and a height of 3 meters extinct. The eggs were very large and it is estimated that this could make an omelette for over 150 people. Today, there are 265 different species of birds on the island of which 120 species occur only in Madagascar. Perhaps the most famous group (all endemic) is that of Vanga’s (Vangidae) of which 15 species on the island life. They are insect eaters and the difference in shape and size of the beak between the species is remarkably difficult and you can imagine that they belong to a family. The shape and size of the bill is determined by prey size, habitat and way of hunting.




Bitki örtüsü



Madagaskar dünyadaki en yoğun bitki örtüsüne sahiptir.



1000 orkide türünü içeren 8000 çiçekli bitki vardır. Çoğunluğu (yaklaşık %80’i) bölgeye özgüdür. Her üç kuzey-güney kuşağı kendi ekosistemine sahiptir ve herbirinin kendi eşsiz bitkileri vardır. Güneybatıdaki Berenty özel rezervinde bulunabilen çok özel dikenli ormanlar çok iyi tasarlanmıştır. Bu bölge de görünüşü bazı kaktüsleri andıran Didiereaceae’lar vardır ve çok yoğundur. Maalesef bu ormanlar yapı malzemesi olarak kullanılmak için hızla tahrip edilmektedir.




Flora



Madagascar has one of the most extensive flora on earth.



It has 8000 other flowering plants, including some 1,000 orchid species. The majority, about 80% is endemic. Each of the three north-south zones has its own ecosyteem and each contains its own unique plants. Very specifically, the spiny forest. The spiny forest may in Berenty private reserve, located in the southwest are well studied. This area is dominated by plants from the family and does Didiereaceae in appearance reminiscent of some cactus. Unfortunately these forests rapidly destroyed for use as building material.




Edwin Giesbers Nature & Wildlife Photography


www.edwingiesbers.com




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN







Edwin GIESBERS Hakkında



Edwin, Antarktika’dan Borneo’ya dünyanın en uzak bölgelerinden bazılarında çekimler yapmıştır ama Hollanda onun esas çalışma alanıdır.



Profesyonel bir doğa fotoğrafçısı olarak, Hollanda ve yurtdışında pek çok dergi için komple fotoğraf hikayeleri oluşturmuştur.



Edwin ; BBC vahşi yaşam dergisi, Terru Sauvage, National Geographic, Naturphoto, Geo Ado, Airone, Ranger Rick, Natures Best Magazine, Outdoor Photography, CameraNatura gibi başka ülkelerin dergilerinde de yayınlanmıştır.



Edwin Giesberg’in fotoğrafları; BG Yılın Vahşi Yaşam Fotoğrafçısı, Yılın Avrupa Doğa Fotoğrafçısı, Glanzlichter, Asferico ve Natures Best gibi dünyanın en önemli önemli yarışmalarından uluslararası ödüller kazanmıştır.




About Edwin GIESBERS



Edwin has captured images in some of the most extreme locations of the world, from Antarctica to Borneo, but Holland is his main working area.



As a professional nature photographer he produced complete picture stories for several magazines in Holland and abroad.



Also Edwin published in several magazines in other country’s like BBC wildlifemagazine, Terre Sauvage, National Geographic, Naturfoto, Geo Ado, Airone, Ranger Rick, Natures Best Magazine, Outdoor Photography, CameraNatura, etc.



Several of Edwin Giesbers’ photographs have been rewarded with international awards from the most important contests worldwide, like at the BG Wildlife Photographer of the Year, European Nature Photographer of the Year, Glanzlichter, Asferico and Natures Best.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Edwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : MadagaskarEdwin Giesbers : Madagaskar