Kategori arşivi: HAZİRAN 2009 SAYISI – JUNE 2009 ISSUE

Franck Vogel : Bishnois : İlk Ekolojistler



Bize kendiniz ve fotoğraf yolculuğunuzla ilgili biraz bilgi verebilir misiniz?



1977’de doğdum, Paris’te yaşıyorum.



“Bir rüyam vardı: kameramla dünyayı dolaşmak.”



2002’de AGRO ParisTech’de iş ve pazarlama üzerine master yaptıktan sonra bir kuruşum bile olmadan sadece sırt çantam ve Canon’umla dünyayı gezmeye karar verdim. Bir yıl boyunca pis kamyonlar ve yollarda, denizlerde ve okyanuslarda Jules Verne’ taş çıkarırcasına yolculuk yaptım (ağaçtan kanoyla, yelkenliyle, kamyonla, deveyle, bisikletle ve ayaklarımla). Amacım insanları tanımaktı.



Bir yıl otostop, 8000 fotoğraf ve müthiş bir maceradan sonra foto muhabirliğine geçmeye karar verdim. Bu 180 derecelik yaşam değişikliği, kişisel yaşamımı harekete geçirdiği ve dünyada rol alma isteğimin bir parçası olmasının yanı sıra yeni bir meydan okuyuştu.



Sosyal ve çevresel olaylarda serbest fotoğrafçı olarak çalışıyorum. 2004’de Arnavutluk’ta Patrimoine sans Frontières (tehlikede olan kültürel miras yerleşimlerinin korunması için çalışan Fransız bir sivil toplum örgütü) Voskopojë’deki benzersiz Ortodoks kiliselerinin restorasyonunu ve onların son kurucuları olan Armonianları resmettim. Bu çalışma, Fransa ve Arnavutluk’daki sergilerde , konferanslarda, kitaplarda ve tanınmış dergilerde (Le Monde 2, Courrier International,…) yer aldı.Ukrayna’da Kırım Tatarlarının ve onların 1944’de Stalin tarafından sınır dışı edilerek Sovyet sonrası anavatanlarına zorlu dönüşlerinin fotoğraflarını çektim.2007’den beri, dünyada uyum içinde yaşamanın mümkün olduğunu göstermek için doğa ve insan arasındaki benzersiz ilişkiye odaklandım. Çoğu röportajda en kötüler anlatılıyor, ben umut vermeye karar verdim. Hindistan’da dünyanın ilk çevrecileri ile ilgili olan en son hikayem bunu en iyi biçimde göstermektedir. Bu çalışma GEO dergisinin 30. yıl dönümü olan Mart 2009 sayısında yayınlandı.




Ekipmanlarınız nelerdir?



EOS 20D


EOS 5D


EOS 5D Mark II (Canon Europe’dan ödünç)


GEO’da çalışmamın yayınlanmasından beri Canon Europe, denemem için bana yeni ekipmanlar ödünç veriyor ben de onlara geri bildirimde bulunuyorum. Bir nevi “küçük temsilciyim”



- EF 16-35mm f/2.8L USM


- EF 50mm f/1.4 USM


- EF 100mm f/2.8 Macro USM


- EF 70-200mm f/4L USM


- EXT EF 1.4x II


- Speedlite 580EX


- Speedlite 430EX


- Reflektörler,…


- Manfrotto tripod




Bir fotoğrafın dünyayı değiştirebileceğine inanıyor musunuz?



Evet, yapabilir. Hindistan’daki dünyanın ilk ekolojistleri olan Bishnois’lerle ilgili çalışmamın dünyayı değiştireceğini ümit ediyorum… En azından birazcık.



Fransa Courchevel’deki son Uluslararası Sürdürülebilir Kalkınma Forumu (Aralık 2008) süresince, Courchevel sokaklarında ve kayak merkezinde ilk kez bir projemi ve bir fotoğraf sergimi sundum: 6 büyük format görüntü (1,5X2) “Görüntü Zirveleri”nde 22 Nisan 2009’a kadar yer alıyor. Georges Steinmetz gibi ünlü fotoğrafçılardan çevre ile ilgili toplam 60 görüntü sunuldu. Organizasyonda “plastik savaşçısı” Khamu Ram Bishnoi ile tanışma ve onun toplum felsefesi ile Thar çölündeki plastik kirliliğine karşı çalışması hakkında konuşma fırsatı buldum. İlk kez bir Bishnoi böyle bir toplantıya davet edilmişti ve bunun daha pek çoğuna öncülük edeceğini umuyorum. Onun toplumunu, çevre ve vahşi yaşamı koruma felsefesini dünya çapında yaymaya söz verdim.



Hikaye ilk kez GEO dergisinde Mart 2009’da yayınlandı. Dünyanın diğer yayınları onu izleyecek. Bir televizyon belgeseli ve bir kitap haberleri daha da yaymak için hazırlık aşamasında.



Konferanslar da veriyorum ve bazı büyük şirketler de ilgi gösteriyorlar.



Çağdaş fotoğrafçılıkla klasik fotoğrafçılığı kıyasladığınızda ne gibi değişiklikler görüyorsunuz?



İnsanlar bugün dijital kamera ile fotoğraf çekmenin daha kolay olduğunu düşünüyorlar”¦ Ama öyle değil. İyi olan standartlar her zaman yüksektir ama dergilerin fotoğraf bütçeleri düşüktür. Günümüzde fotoğrafçılıkla geçinmek biraz daha güç. Şanslı olduğumu biliyorum.




Beğendiğiniz sanatçılar kimlerdir? Size kim ilham verir?



Steve McCurry, James Nachtwey, David Alan Harvey ve diğer Magnum ve VII fotoğrafçıları. “Belirleyici An”ından ötürü Henri Cartier-Bresson



Bu proje üstünde ne kadar çalıştınız?



Bishnoi projesine 2007’de başladım ve 3 kere 2 ay Hindistan Rajasthan’a gittim. Hikayenin henüz yayınlanmadığını ve benzersiz olduğunu biliyordum. Kendi kendimi finanse etmeye karar verdim ve bunu gizli tuttum. Toplum tarafından kabullenmek kolay değildi, özellikle çöldeki kutsal bayramlar süresince. Çöldeki bir kutsal bayramda 70.000 insan önünde, onların felsefelerini dünyaya yayma düşüncemi sundum. Bu şaşırtıcı ve 15. yüzyıldan beri ekolojist olan insanlar sonunda onlar için çok kutsal yerlerde fotoğraf çekmemi kabul ettiler.




Bu proje nasıl başladı?



Bu toplumla ilgili bir arkadaşım bana bahsetmişti ama ilk once bunun bir çeşit turistik gezi olduğunu düşünmüştüm. Jodhpur yakınında 3 saatlik “Bishnoi safari turu” gibi görünüyordu. Aslında orada bu işi yapan sadece 3 aile oluşundan dolayı çok memnum çünkü bu, toplumu turistlerden korumanın bir yolu. Hikayeyi kurcalamaya karar verdim ve benim gerçek toplum ve onların liderleri ile tanışmama vesile olacak bir Bishnoi öğrencisi ile tanıştım. Doğa ile uyum içinde yaşayan insanlar gerçekten mevcut ve 600.000 kişiler.



Canon’a verdiğim röportajımı buradan okuyabilirsiniz (İngilizce)


http://cpn.canon-europe.com/content/btl/franck_vogel.do



Bu çalışma için ne çeşit ekipman kullandınız?



Canon ekipman kullanıyorum. EOS 5D ve 20D, 3 lens (16-35mm f2.8, 70-200mm f4, 50mm f1.4) aynı zamanda 2 flaş, bir çoğaltıcı, tripod, yansıtıcılar… Mart 2009’da GEO dergisinde yayınlandıktan sonra Canon Avrupa bana sponsor oldu ve Tanzanya’daki albino insanların öldürülmesi hakkındaki son hikayem için geçenlerde bir 5D mark II aldım. Bunu siyah-beyaz çalıştım. Holanda “NRC weekblad” dergisinin kapak hikayesi oldu (6 Haziran 2009 sayısı) ve bu vahşetin kınanması için dünyadaki diğer dergilerde de yayınlanacak.




Aklınızdaki daha sonraki projeler nedir?



2009’da, Arnavutluk ve Yunanistan’da GEO dergisi için olduğu gibi Bangladeş ve Haiti’de de açlık karşıtı sivil toplum örgütü ile bir projem var. Bishnois hakkında bir televizyon belgeseli ve bir kitap hazırlanıyor ve 2010 da tamamlanmış olabilir.



Bize tekniğinizle ilgili kısaca bilgi verebilir misiniz?



En önemli olan şey teknik değildir, konuya harcadığınız zamandır. Eğer insanların fotoğraflarını çekmek istiyorsanız öncelikle onlar tarafından kabullenilmeniz gerekir. Bu, onlarla saatler, günler hatta haftalarca vakit geçirmeniz demektir. İyi fotoğraflar istiyorsanız, onlar sizi ve kameranızı unutmalı. Renkli fotoğrafçılık için ikinci ipucu; ışığın iyi zamanında çekim yapmaktır. Bu, yere ve mevsime göre değişir. Örneğin Hindistan’da yalnızca sabah 5 ve 8.30 arası ile öğleden sonra 5’den geceye kadar çekim yapabilirsiniz.




Yeni fotoğrafçılar için bir proje ile ilgili çalışmak hakkında neler söyleyebilirsiniz?



Eğer profesyonel fotoğrafçı olmak istiyorsanız bunun çok zor olduğunu ve zaman alacağını bilmelisiniz. Benim 6 yılımı aldı… Ve şimdi GEO ve diğer dergiler çalışmalarımı yayınlıyorlar, artık daha kolaylaştı. Her şey Eylül 2008’de Perpignan (Fransa)’da “Visa pour l’Image” sırasında başladı. Seçkin dergi editörleri ve fotoğrafçılar ile karşılaşmak için en iyi yer. Gerçekten tavsiye ederim ama her fırsatta onlara çalışmanıza bakmaları için şansınızı zorlamalısınız, hatta geceleri barlarda bile… Eğer onları rahatsız edecekseniz çalışmanızın özel birşeyler olduğundan emin olmalısınız. Bu; bitmiş, güçlü ve yeni bir hikaye olmalı, sadece basit bir portfolyo olmamalı.



Size göre dijital fotoğrafçılığın avantaj ve dezavantajları nelerdir?



Dijital fotoğrafçılığın en iyi yanı ve aynı zamanda en kötü yanı: çektiğiniz görüntüleri kameranın arkasında anında görebilmenizdir. Öğrenmek ve farklı şeyler denemek adına bu iyi birşey ama önemli bir festival çekiyorsanız onlara bakarken görüntüleri kaçırabilirsiniz. Yemek yerken ya da günün sonunda onlara bakmanızı öneririm. Biraz eski bir ders gibi ama ben bu şekilde yapıyorum.




Bu tekniği nasıl keşfettiniz ve sırrınız nedir?



Böyle yapmak zorundaydım çünkü müşterilerim görüntüleri akşam ya da ertesi gün istiyorlardı. Başlangıçta slaytla kıyasladığımda görüntülerimin işe yaramaz olduğunu düşündüm ama renk profillerine hakim olmayı becerdikten kısa süre sonra 5D ile herşeyin çok daha iyi olduğunu gördüm. Yeniden full frame bir kamera bulmaktan çok mutluydum. Bir 20mm bir 20mm.’dir!!



Ülkenizde bir fotoğrafçı olmak nasıldır?



İnternette fotoğraflar 1$ olduğu için bu her yerde zor. Ama tutku varsa sorun yoktur. Yineliyorum. Çok çalış ve hiç bir zaman vazgeçme! Başarının anahtarı budur.



Fotoğraflarınıza bakan kişilere kendiniz ve duygularınızla ilgili ne aktarmak istiyorsunuz? Fotoğraf çekme amacınız nedir?



Hiç bir yazıya ya da açıklamaya gerek olmadan kendilerini anlatan ve izleyicide duygular uyandıran klasik görüntüler oluşturmayı seviyorum. Eğer fotoğraflarım insanların düşüncelerinin değişimine yardımcı olabilirse en mutlu insan olabilirim.




Sanatsal ve entelektüel memnuniyetleriniz nedir?



Her gün mükemmel resmi arıyorum!



Gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz?



Ben pozitif bir insanım ve eminim ekonomik krizler iyi şeyler getirecek”¦ Özellikle çevre için!



Gençlere sanatla ilgilenmelerini önerir misiniz?



Çok çalışsınlar, biraz zamanı olan ve size çalışmaları hakkında bilgi verebilecek deneyimli bir fotoğrafçı bulsunlar. Arkadaşlarınıza ya da diğer fotoğrafçılara da sorabilirsiniz. Bu yolla daha hızlı şekilde gelişeceksiniz.



Can you give us some brief information about yourself and your journey of photograph?



Born in 1977, I’m based in Paris.



“I had a dream: travel the world with my camera”.



In 2002, after a Masters degree in business and marketing from AGRO ParisTech, I decided to set off round the world without a penny, with only his backpack and his Canon camera. Over the course of a year, I took dirt tracks and roads, sailed seas and oceans by means of transport worthy of Jules Verne (dugout canoe, sailing boat, truck, camel, bike…and his legs). My main goal was to meet human beings.



After one year of hitch-hiking, 8000 pictures and a fabulous human adventure, I decided to jump into photojournalism. This “180-degree” life change was a new challenge as well as an awakening in my personal life and the part I wished to play on Earth.



I work as a freelance photographer on social and environmental issues. In 2004, in Albania, on assignment for Patrimoine sans Frontières (a French NGO dedicated to preserving endangered cultural heritage sites), I depicted the restoration of unique Orthodox churches in Voskopojë as well as the last of their founders, the Aromanians. This work has been shown in France and Albania in exhibitions, conferences, books and well-known magazines (Le Monde 2, Courrier International,…). In Ukraine, I took photos of Crimean Tatars and their tough post-soviet return to their motherland after having been deported by Stalin in May 1944. Since 2007, I have focused on the unique relationships between Nature and Human beings to show the World that it’s possible to live in harmony. Most reportages depict the worst, I decided to bring hope. In India, my most recent story on the world’s first environmentalists illustrates this in the best way. This work has been published in GEO magazine for its 30th anniversary issue in March 2009.




What are your cameras and equipments?



EOS 20D


EOS 5D


EOS 5D Mark II (lent by Canon Europe)


Since my publication in GEO, Canon Europe lends me new equipment to try and I give them feedback…I’m kind of a “little ambassador”



- EF 16-35mm f/2.8L USM


- EF 50mm f/1.4 USM


- EF 100mm f/2.8 Macro USM


- EF 70-200mm f/4L USM


- EXT EF 1.4x II


- Speedlite 580EX


- Speedlite 430EX


- Reflectors,…


- Manfrotto tripod




Do you think that a photograph can change the world?



Yes, I believe it can. I hope that my work in India about the Bishnois, the world’s first ecologists, will help to change the world…at least a little.



During the last International Forum for Sustainable Development (Dec. 2008) in Courchevel, France, I presented the project for the 1st time and a photo exhibition was launched in the streets of Courchevel ski resort: 6 big format images (1,5x2m) are presented in “Les Sommets de l’Image” until April 22nd, 2009. In total 60 images about environment from famous photographers such as Georges Steinmetz are presented.



The organization gave me an opportunity to invite Khamu Ram Bishnoi, the “plastic fighter”, to talk about his community philosophy and his work against plastic pollution in the Thar desert. First time ever a Bishnoi was invited to such a meeting and I hope it will lead to many more. I promised his community to spread worldwide its philosophy about environment and wildlife protection.



The story has been published first in GEO magazine in March 2009. Other publications around the world will follow. A TV documentary and a book are also under preparation to spread the news always wider!



I give also conferences and some big companies have already shown some interest !



What do you think about it’s difference in the contemporary photography compared with the classical photography?



People think that it’s much easier today with digital camera but it’s not”¦The standards are always higher, which is good, but the magazines’ photography budget is always lower. Nowadays it’s much more difficult to make a living with photography”¦I know that I’m very lucky.




What artists do you like? Who inspires you?



Steve McCurry, James Nachtwey, David Alan Harvey,”¦and other Magnum and VII photographers. Henri Cartier-Bresson for its “The Decisive Moment”.



How long have you worked on this project?



I started the Bishnoi project in 2007 and I went 3 times 2 months to Rajasthan in India. I knew that the story hasn’t been published and that it was unique. I decided to finance it myself and to keep it secret. It was not easy to be accepted by the community, especially during holy festivals in the desert. In front of 70 000 people during a holy festival in the desert, I presented my idea to spread their philosophy around the World. Those amazing people, ecologists since the 15th century, finally accepted to let me photograph their most holy places.




How did this project begin?



A friend did talk to me about that community, but first I though it was kind of a tourist trap”¦It looked like when I went for a 3h “Bishnoi safari tour” near Jodhpur. Actually I glad that there are only 3 families that do that business and it’s a way to protect the community from tourists. I decided to keep on digging the story and I met a Bishnoi student, who was my first access to the real community and their leaders”¦ The people, who live in harmony with Nature really exist: there are 600 000 !



You can read my interview I gave to Canon here (in English):


http://cpn.canon-europe.com/content/btl/franck_vogel.do



What kind of equipment do you use for this work?



I’m using Canon equipment: EOS 5D and 20D, as well as 3 lenses (16-35mm f2.8, 70-200mm f4, 50mm f1.4). I had also 2 flashs, an exterder, tripod, reflectors,…Since my publication in GEO magazine in March 2009, Canon Europe is sponsoring me and I recently got the 5D mark II for my last story about the “Human Albino killings in Tanzania” I have done in black & white. It’s the cover story for the magazine “NRC weekblad” in the Netherland (June 6th, 2009 issue) and it will be published in others around the globe to denounce that horror.



What are your next projects in your mind?



In 2009, I have a project in Bangladesh and Haiti with the NGO Action Against Hunger, as well as one in Albania and Greece for GEO magazine. A TV documentary and a book about the Bishnois are also under preparation and should be available in 2010.




Can you give us some information about your technique shortly?



The most important is not the technique, but the time you spend with your subject. If you want to take photos of people you need to be accepted by them first. That means you have to spend some hours, days or weeks with them. If you want good pictures they have to forget about you and your camera. The second trick for color photography is to shoot when the light is the best…that depends on the place and season but for example in India, you can shoot only between 5 and 8.30am, and again from 5pm till the night.



For new photographer, what do you say to us in what kind of differences made about working on a Project?



If you want to become a professionnal photographer, you must know that it’s very difficult and that it will take time. It took me about 6 years…and now that GEO and other magazines publish my work it became easier. All started in Perpignan (France) during “Visa pour l’Image” in September 2008. That’s the best place to meet prestigious magazine editors and photographers…I really recommend it, but again you have to push your luck by “forcing” them to look at your work…at any time, even in bars at night. If you disturb them you have to be sure that your work has something special…it has to be a complete, strong and new story and not just a simple portfolio !




According to you, are there any advantages and disadvantages with digital photography’s?



The best thing about digital photography is also the worst thing: you can see your images in the back of the camera right away. It’s very good to learn, and try different things but if you’re shooting an important festival you can miss images by always looking at them. I advise to look at them while eating or at the end of the day… it’s a bit old school but that’s the way I do.



How did you discover this technique and what’s your secret?



I had to use it because my clients wanted the images in the evening or the next day. At the beginning I thought my images were crap – compared with slide film – but after a while I managed to master the color profiles and with the 5D everything was much better. I was so happy to find a full frame camera again…A 20mm was a 20mm !!



How’s it to be a photographer in your country?



Since the 1$ photos on the Internet, it’s difficult like everywhere…but when passion drives you it not a problem. My quote: Work hard and never give up ! That’s the key to the success.



What do you want to transfer about yourself and your feelings to people looking at your photographs? What is your purpose taking photographs?



I like to create classical images that need no text or explanations, images that talk by themselves and bring emotions to the onlooker. I would be the happiest person if one of my photos could help changing people’s mind”¦



What are your artistic and intellectual satisfactions?



I’m looking for the perfect picture each and every day !




What do you thinking about future?



I’m a positive person and I’m sure that the economic crisis will bring some good things”¦especially for the environment!



Do you suggest it to young people that think start to art?



Work hard, find an experienced photographer that has a bit time and who can give you feedback on your work. You can also ask friends or other photographers. You’ll improve faster that way.



Is there one story / experience that stands out in the making of this work?



I started the project in 2007 when I was 29 years old”¦The Bishnois follow 29 rules laid out by their guru in 1485AD. Bishnoi stands for 29 in Hindi: “Bish” (20) and “Noi” (9)”¦It’s kind of a magic number for me. They gave me a necklace with a portrait of their guru and told me that now I’m also a Bishnoi.



Röportaj (interview by) : Aydan ÇINAR
Çeviri (translation by) : Berna AKCAN









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Franck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk EkolojistlerFranck Vogel : Bishnois : İlk Ekolojistler

Sami Solmaz ile Fotoğraf Üzerine






”¦Şimdi bakıyorsunuz Ara Güler .. Ara Güler’in bütün fotoğraflarını koyuyorsunuz önünüze, fotoğraf hocalarının öğrettiği kurallar ile incelediğiniz zaman her fotoğrafta hata bulursunuz. Ama Ara Güler’in fotoğrafında en baskın olan şey ne biliyor musunuz, duygu. Anlattığı… ve hiç kimse buna itiraz edemez.




Mehmet Uçkun: Güncelde göremediklerimizi fotoğrafta yakalama fırsatı bulabiliyorsunuz”¦



Sami Solmaz: Benim derdim de o zaten”¦ Elbette ki fotoğrafın kadrajına, ışığına vs. sine, zaten bunları bilmeden olmuyor, ama benim için önemli olan anlatmak istediğimi doğru anlatabiliyor muyum, o duyguyu verebiliyor muyum?



Ben belgesel filminde de onu yaptım, ben gazeteciyim ve halen gazetecilik yapıyorum, serbest olarak yapıyorum. Ara ara dergilere bir şeyler yapıyorum. Önemli olan tarafsız olmayı becerebilmek, derdim o”¦ Tarafsız olabilmenin de tek koşulu şu; orayı biliyor olmak”¦ Örneğin Sarf-ı Nazar’ı çekerken ben adada ilk on beş gün fotoğraf çekmedim. Önce bir havayı kokladım, onlarla yemek yedim, rakı içtim, çay içtim, onlarla dertleştim hatta fırça bile attım”¦ Bu sürenin sonunda sana “Hoş geldin Sami ağabey” diyorlar ve işlerine devam ediyorlar. Sana baktığı zaman artık poz vererek bakmıyor bile. Zaten o normal rutinini yapıyor, yemek yerken, atını kaşağılarken de o rutinde artık. Öbür türlü ara-ara gittiğiniz zaman sadece var olan o anı görebiliyorsunuz, oranın bütününü göremiyorsunuz



MU: Konuyu bu şekilde ortaya koyduğunuz zaman ayrı bir emek ve zaman ayırmak gerekiyor bu işleri gerçekleştirmek için, fotoğrafı bir yaşam biçimi olarak benimsemek gerekiyor, sanırım”¦



SS: Tabii”¦ Parasız kalmayı da göze almak gerekiyor…



MU: Diyarbakır Silvan’da başlayan hayat hikayeniz 1979 yılında Haydarpaşa Lisesi’nde devam etmiş, ardından mapusluk günleri ve derken çalışma hayatı, işe başladığınız yerde fotoğraf ile tanışmanız”¦ Foto muhabirlik ve reklam fotoğrafçılığı”¦ Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?



SS: Benim fotoğrafa başlama hikayem çok garip. Bir ithalat şirketinde çalışıyorum, tesadüf bu ya fotoğraf malzemeleri ithal eden bir şirket”¦ Bir Cumartesi adamın biri geldi bir fotoğraf makinesi elinde, hiç unutmuyorum makineyi ilk makinem ‘Pentax ME Süper’. Fotoğraftan da hiç anlamıyorum üstelik de. Belli, çalıntı bir makine ve satıyor, param da var. Bir arkadaşı çağırdım, “Bu makine bu parayı eder mi?” diye Arkadaşım “al hemen” dedi. Kendi kendime başladım bu şekilde. Aradan kısa bir süre geçti, tatile gideceğim, patrondan izin istedim. Patron da arkadaşım; bir hafta sonra dön dedi, ben sekiz ay sonra İstanbul’a geldim”¦ Bütün Ege ve Akdeniz’i köy köy dolaştım. Ondan sonra geldiğimde daha öncesinden bizim müşterimiz olan reklam fotoğrafçısı vardı, Türkiye’nin önemli reklam fotoğrafçılarından Oral Orhon. Gittim onun Şişli’deki stüdyosuna, ben çırak olmaya geldim dedim ve altı ay çıraklık yaptım. Ciddi anlamda çıraklık yaptıktan altı ay sonra “git, yeter sana bu kadar” dedi. Ondan sonra gazetecilik, reklam ajansı, reklam fotoğrafçılığı, 93’ten bu yana da, çok az da olsa reklam fotoğrafçılığı ile beraber tamamen belgesele kaydım. 2004’de reklama tekrar döndüm o da kızım doğduğu zaman. Çok parasızdım, bir sene yaptım ve bir sene sonra yeter bu kadar deyip kaldığım yerden devam ettim belgesel çalışmalarıma. İşte böyle bir yaşam”¦




“Yılların İzi”










MU: 11 Şubat 2006 yılında ‘Yılların İzi’ adlı fotoğraf serginizi gerçekleştirmişsiniz”¦ Zamanın 20 farklı yüzde bıraktığı izleri yansıtmaya çalışmışsınız”¦ Bu çalışmanızda neyi hedeflediniz? Fotoğrafın bu çalışmanızda amacınıza ulaşmanızdaki katkısı neydi?



SS: Fotoğrafta en zor ve en kolay olan, portre fotoğrafları”¦ En kolay, çünkü bizim gibi ülkelerde ve bizim ülkemizde insan malzemesi çok. Sokağa çıktığınızda binlerce insana rastlayabiliyorsunuz. En zor, o anlatımı verebilmek, ifadeyi doğru verebilmek ve onları var eden koşullar ile birlikte, mekan ile o ifadeyi doğru verebilmek. Değişik değişik zamanlarda değişik değişik ülkelerde altı yılda çektiğim portreler bunlar. Türkiye dışında Almanya, İran, Fransa gibi ülkelerde çekimlerini yaptım. Özellikle yaşlıları tercih ettim, sadece birkaç tane de çocuk vardı. Hatta onunla ilgili benim yazdığım bir yazı vardı, serginin yazısı. Bir yaşam sunuluyor size ya da siz kabul ediyorsunuz bu yaşamı ve bir süre sonra bakıyorsunuz ki yaşadığınız her şey yüzünüze yansımış. Kiminde çok derin çizgiler, kiminde çok güleç bir ifade”¦ Yaşadığınız her şey acı ya da tatlı, iyi ya da güzel veya kötü her şey yüzünüze yansıyor. Çocukları koymamın nedeni ise, (özellikle Diyarbakır’da çektiğim iki tane çocuğun fotoğraflarını koymuştum) daha doğdukları anda ne yaşayacakları belli olduğu için”¦



MU: Size katılıyorum çünkü bu duyguyu bazen ben de yaşıyorum. İnsan olarak hayatta durduğunuz noktadan batığınız zaman, ülkemizde bu hayat çeşitliliği içinde, bu çocukların bir sonraki ve daha sonraki yaşamlarını görebiliyoruz”¦



SS: O serideki fotoğraflarımdan birinde Balat’lı bir Rum teyze de vardı. O kadının yüzünde ben hem acıyı gördüm çünkü çevresindeki akrabaları gitmek zorunda kalmış, ama bir tarafta da sevinç de var gitmediği için



MU: Konumuzun tam bu noktasında şunu sormak istiyorum. Ülkeler anlamında baktığımız zaman insanların yüzlerinde oluşan bu izler farklılık gösteriyor muydu?



SS: Örneğin Almanya’da evsizleri çektiğin zaman onun yüzünde her şey ile dalga geçen bir ifade var. Adam sadece bu benim tercihim diyor. Ama İran’da bir Afgan kadınını çektiğin zaman onun gözlerinde ve yüzünde ben hınç gördüm, öfke gördüm. Aynı şekilde Tunceli’de, Ovacık’ta, Frik dedenin fotoğrafını çektiğim zaman aynı ifadeyi gördüm onun yüzünde. Aynı zamanda hikayelerini de öğreniyorsun bu insanların. Örneğin Ovacık’ta fotoğrafını çektiğim Firik dedenin 1985 yılında, oğlu gözünün önünde samanlığa atılıp yakılarak öldürülmüş ve o süreden sonra adam konuşmamış, konuşmayı reddetmiş. İşte bunun yüzünde yarattığı bu ifadeyi, izler olarak görebiliyorsun. Aynı şekilde Afgan kadınının yüzünde de görebiliyorsun. Kendisini hiç ilgilendirmeyen bir savaştan dolayı evinden çok uzaklarda olmanın getirdiği bir hınç var yüzünde. Ama Fransa’daki bir evsizde bu yok, o seçimini yapıyor. Antep’teki bir yemenici amcanın yüzünde ise bilgeliği gördüm, ifadelerinde o bilgeliği görüyorsun, bakarkenki sevecenliğini görüyorsun. Hepsi yansıyor”¦




“Zerdüştiler”












MU: İran’da Zerdüşti’leri incelediniz 6 yıl boyunca”¦ Ateşe tapmayanlar adlı sergi ve kitabınızda neyi hedeflediniz? Amacınıza ulaşabildiniz mi? Din, sanat ve fotoğraf”¦ Din ve dinlerin fotoğrafa konu olmaları dışında, günümüzün inançları doğrultusunda şekillenen toplumların fotoğraf ile olan ilişkisi, duruşu nelerdir?



SS: Zerdüştler benim için sadece fotoğraf temelli bir şey değil. Zerdüştiler ile ilgili çıkan kitabım bir metin kitabıdır. Fotoğraf sadece onu destekleyen bir unsundur bu kitabımda, ne olduğunu anlatmaya yönelik bir şeydir burada fotoğraflarım”¦ Zerdüştilere başlama nedenim de şu benim; bir ölçüde din sosyolojisi ile de uğraştığım için, Zerdüştiler ile ilgili Türkçe çıkmış doğru dürüst bir kaynak yoktu o zamanlar. Var olanların hepsinde de küçük küçük alıntılar var. Dolayısı ile çok merak ettim bu konuyu. Gidip orda öğrenmek ve görmek istedim. Türkçe kaynakların hepsi bir Fransız’dan alıntı yapıyordu. Orhan Hançerlioğlu olsun, Cemil Sena vb. din sosyolojisi ile uğraşan insanları hepsi 1750-1820 arasında yaşamış bir Fransız araştırmacıdan bir alıntı yapmışlar, alıntı aynen şu; “Hıristiyanlar, Müslümanlar, Museviler iddialarınızın anlamı ne olursa olsun sizler kendi varlık aleminizin içinde Zerdüştün yolunu şaşırmış çocuklarından başka bir şey değilsiniz.” Bu çok iddialı bir laf”¦



Tek tanrılı olduğunu düşündüğün dinlere baktığın zaman hepsinin Zerdüştiliği yok saydığını görüyorsun, ateşe tapanlar olarak biliyorlar. Bunun üzerine başladım ben”¦ Öncelikle şunu söylemeliyim ki ben sosyalist bir insanın”¦ şu an yer yüzünde var olan dinlerin, insanların yaşamlarını nasıl etkilediği ve hakim sınıfların bunu nasıl kullandığı ve din temelli savaşların insanlığı ne boyutlara getirdiğine tanık olduktan sonra dinin gereksiz bir şey olduğunu, sizin savunduklarınızın bir öncesinde bunları söyleyen zaten başka birilerinin olduğunu, ondan öncesinde mitolojide bunların olduğunu göstermek adına ben bunu yaptım.



MU: Birbirinin türevi adeta”¦



SS: Tamamen türevi. Bütün kutsal kitapları alın, birbirine çok yakın ve aynı olan şeyler var. Hepsinde de Gılgamış Destanındakine benzer ifadeleri görebiliyorsunuz. Benim bir arkadaşım vardı, Ulus Baker. Ulus’un ODTÜ Sosyolojiyi bitirirkenki tez konusu din sosyolojisiydi. O dönem yazdığı şey şuydu; “Eğer Tanrı 10 emri Musa’nın kulağına fısıldadı ise Tanrı bunu Hamurabi’den çalmış demektir”¦” Sümer mitolojisinde de ve Sümer mitolojisinden önce de bakıyorsun; Çatalhöyük de var, İnkalar da var. Madem Tanrı yarattı ise insanlığı, niye o zaman tek tanrılı dinler ortaya çıkmamış da niye şimdi çıkıyor ve üstüne üstlük niye hepsi Arap yarımadasında çıkıyor?



MU: Zaman içinde dinlerin şekil değiştirişini, tek tanrılı dinlere doğru gidişini teknolojideki gelişmelere ve sanayi devrimi ile ilişkilendirdiğimiz zaman mantıklı bir süreç çıkıyor mu sizce?



SS: Tabiî ki. Daha öncesini ele alırsak, krallar ya da kabile reisleri kendi hakimiyet alanlarını koruyabilmek ve sürdürebilmek için din, kullandıkları bir araç. 20. yy dan sonra bu daha farklı bir duruma dönüşüyor. 630’lu yıllarda Müslümanlığın ortaya çıkma nedeni de çok farklı değil.



Konunun fotoğraf ile olan ilgisine gelecek olursak; özellikle belgesel fotoğraf ile uğraşan insanların çok okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu çalışmaları yürütebilmek için beslenecek alanlarının olması gerektiğini düşünüyorum. Sosyolojiyi, psikolojiyi, sanat tarihini bilmek zorundasın, günlük gazeteleri mutlaka okumak zorundasın, yaşadığın yer ve coğrafya ile ilgili çok fazla şey bilmek zorundasın. Sadece fotoğraf makinesini eline alıp “ben belgesel fotoğrafı çekeceğim” demek ile olmuyor”¦



MU: Söylediklerinize katılmak ile beraber bir ayrım getirmek istiyorum. Fotoğraf ile ilgili belli bir noktaya gelmiş insanların şöyle bir sürecini gördüğümü söyleyebilirim. Fotoğraf bir sanat dalı olarak, yetişme süreci içinde belli aşamalar gerektiriyor. Sizlerin açıklığa kavuşturduğunuz, genel yaşam içinde insan olmak için gerekli olan bir sürece de denk düşüyor. Günümüzde bu konuda söz sahibi olan kişilerin fotoğrafı sunumlarını ben biraz ürkütücü buluyorum, bunun teşvik edici olmadığını düşünüyorum. O zaman verelim profesörlerin eline fotoğraf makinelerini, onlar çeksin gibi bir mantık ortaya çıkmıyor mu?



SS: Yaşadığın gerçeklik ile ilgili olmak durumundasınız”¦ Burada yaşıyoruz şu an, bu coğrafyada yaşıyoruz. Bu coğrafyadaki insanların gerçekliğini bilmek zorundasın. Bu konu ile ilgili bir örnek vereceğim. Bundan yıllar önce Kocaeli fotoğraftan mezun olmuş bir kız geldi. Fotoğraflarını bir CD’ye yüklemiş getirmiş. Açtım baktım, çok güzel fotoğraflar ama bana bir şey anlatmıyor ve kıza şunu söyledim;” tekniğine dair hiçbir itirazım yok, bundan sonra yapman gereken yaşamını zenginleştirmek, yani daha amiyane bir tabir ile otlaklarını değiştir, kitap oku, insanların içine gir” dedim. Bana verdiği cevap ise fotoğraf çekmek ile kitap okumanın ne alakası var, dedi”¦



MU: Tabiî ki bu boyutta değil. Aslında benim vurgulamak istediğim şey küçük ama önemli bir nokta. Türkiye’de fotoğrafı bir noktaya taşımış insanların tabiî ki eleştirecek ve karşı duracakları birçok nokta var, bu arada gençlerin de kazanılması gerekiyor. İnsanları kazanmanın sürecinin sadece yerden yere vurmak, aşağılamak olmadığını anlatmaya çalışıyorum.



SS: Ben zaten böyle bir şeyi yapmıyorum, savunmuyorum. Bana gelecek insanın çok net gelmesi gerekiyor. Örneğin tanıdığım bir tane çocuk var, bir sürü insan var da özellikle birkaç kişiyi örnek vermek istiyorum. Bunlardan bir tanesi benim çok sevdiğim bir çocuk, bana bir ekip ile belgesel bir çalışma için Türkiye turuna çıkmayı çok istediğini söyledi. Ben de “asistan olarak gel bizimle” dedim, aslında benim asistanlık bir işim yok ki, dedim görsün, benim ile birlikte dolaşsın yaşasın. İki ay sonra çocuk inançlar üzerine bir çalışmaya başladı. Bir gün tekrar bana gelerek Yahudi ve Musevilerin içine giremediğini söyledi, ben de Musevi fotoğrafçı bir arkadaşımı aradım, onun ile beraber bütün sinagoglara girmeye başladı, Şiilerin içine soktum. Bir taraftan da ona sürekli kitap veriyordum, neyi çektiğini bilmesi gerekiyor. Anlatmaya çalıştığım bu”¦ bir şey ilginç gelir çekersin fakat çektiğin şeyi anlatabilmen de gerekiyor. Örneğin istavroz çıkarılırken bu istavrozun anlamını da bilmen gerekiyor. Reklam fotoğrafçılığı yaparken çektiğin şeyin her türlü özelliğini öğreniyorsun zaten, öğrenmek zorundasın doğru fotoğrafını çekebilmek için”¦



Tamam, profesör olman gerekmiyor ama en azından onu ifade edebilecek bilgi ve duyguya sahip olman gerekiyor ve bunun için de hakikaten okumak gerekiyor. Başka bir şey daha anlatayım. Dokuz Eylül Üniversitesi fotoğrafı bitirmiş, Marmara Üniversitesi’nde master yapıyor çocuk, hocası da Sabit Kalfagil. Bu çocuk benim bir arkadaşımın yeğeni. Arkadaşımla oturmuş konuşuyoruz, “ya benim yeğen okulu bıraktı gibi fotoğraftan soğudu, bir ilgilensene” dedi. “Beni arasın, gelsin” dedim. Beni aradı ve “son çalıştığın fotoğrafları al ve gel” dedim. Yaklaşık yüz tane fotoğraf, kağıt toplayıcıları çekmiş. Yüz tanesini yemek masasına dizdim, çok seri bir şekilde ayıkladım. En son yirmiye düşürdüm. “Al bunları 30×40 bas” dedim. Özellikle üç tane fotoğrafı seçti ve bana bunları neden seçtiğimi sordu, ben de güzeller de ondan dedim, o da “Sabit hoca bunları çöpe atmıştı “dedi. Çocuğu karanlık odaya soktum, kağıt verdim, banyo verdim vs. “git ve bunlar olana kadar 30×40 bas gel” dedim. Baskıları yapmış gelmiş ve fotoğrafları dizdim ve”şimdi ne düşünüyorsun?” dedim. “Ağabey çok başka oldu” dedi. Ben de “oğlum fotoğraf bir sunumdur” dedim. “Şimdi git bu fotoğraflar ile okula” dedim. Sabit Kalfagil’in dersinde, hoca elindeki fotoğrafları görerek merak edip görmek istemiş ve bakmış “Onur’cuğum ne güzel fotoğraflar bunlar” demiş”¦




“Balıkgözü”












MU: Biraz da 2004 yılında gerçekleştirdiğiniz “Balığın Gözünden” adlı çalışmanızdan ve serginizden bahsedelim.



SS: 17. yy’ da yaşamış Cornelius Marcus Escher bir ressam, üç boyutlu resimler yapan bir ressam. Escher’in yaptığı resimlerin içine girebiliyorsun. Ben de fotoğrafta bunu yapabilirim deyip başladım. 8 mm balıkgözünün çapı 180 derecedir. Özellikle kubbeli yerleri çektiğin zaman 360 dereceyi görebiliyorsun. Sanat tarihini bilmiyor olsan bunu yapamazsın. İlginç gelir yaparsın”¦ Ben üç ay boyunca İstanbul’un her yerini, her gün bir memur gibi dolaştım.



Es sonunda birçok resim çektim ama bunların içinde bir tanesi var ki tam Escher.



MU: Üç boyutluluğu yakaladığınızı düşünüyorsunuz.



SS: Aynen öyle”¦



MU: Balıkgözünü tercih etmenizdeki neden bu mu?



SS: Tabii ki.



MU: Geniş açı ile balıkgözü arasında sanki bir samimiyet farkı var gibi geldi bana. Balık gözü ile yapılmış bir çalışmada.



SS: Ben deforme etmiyorum. Hiç birinde perspektif hatası bulamazsın. Çekim açın ve durduğun nokta çok önemli. Bilinçli kullanılması gerekiyor. Bir insanın yüzüne yaklaştırarak onu maymun gibi de çıkarabilirsiniz.



MU: Günümüzün kadına bakış açısını sorgulamak için, bir tepki olarak nü fotoğrafı kullanılabilir mi?



SS: Tabii ki”¦ Nü fotoğrafında da bir şeyler anlatmak gerektiğini söylemek gerekiyor, söyleyecek bir sözünüzün olması gerekiyor. Evet, o fotoğraflarla masturbasyon yapabilecek insanlar da çıkabiliyor. Siz eğer fotoğrafları doğru hedefleyip doğru çekmiş iseniz, bir amacınız var ise, söyleyecek sözünüz var ise nü’yü dediğiniz anlamda da kullanabilirsiniz.



Karşı bir söylemle, kendi silahı ile vurabilirsiniz”¦ Örneğin uygun bir model bulur isem bu konuda yapmak istediğim çalışmalar var. Sırf çıplak kadın, nü çekmiş olmak için değil kadın erkek ilişkisini sorgulamak adına, bu ilişkiyi kadın bedeni üzerinden anlatmayı hedefliyorum.


“Sulukule Düşerken”




















MU: Bize yeni projelerinizden bahsedebilir misiniz?



SS: Sulukule ile ilgili yapmış olduğum çalışmam ile ilgili bir kitap çalışmam olacak. Burada yayınlayacak bir yayıncı bulamayacağım büyük bir ihtimalle ama Amerika’dan birisi istemişti. Zaten şu an tasarımını yapıp göndereceğim oraya ve büyük bir ihtimalle 2010 yılı içinde Amerika’da çıkacak. Hiç olmaz ise para kazanacağım oradan”¦



MU: Sizin için belki iyi olacak ama ülkemizdeki fotoğraf yayıncılığı ile ilgili durumun bu halde olduğunu bilmek üzücü aynı zamanda”¦



SS: Bakın ben size çok basit bir şey söyleyeyim. İki tane kitabım var, ikisini de yayın evleri bastı, ben ikisinden de telif alamadım, telif almam gerekirken telif alamadım. Karşılığında 200 adet kitap aldım. O iki yüz kitabı da ben arkadaşlarıma hediye ettim”¦ Bir tek avantajım şu oldu, cebimden para çıkmadı.



MU: Genelde Türkiye’de fotoğrafçıların çalışma şartları bu çerçevede midir?



SS: Hepsi ya kendi parası ile ya da sponsor ile çalışarak yapmaktadırlar”¦ Örneğin sevgili Altan Bal’ın ‘Kamyoncular’ çalışmasına elimizin altında iken bakalım. Promat parasız basmış, BP madeni yağlar”¦ Böyle olduğu için de dağıtım şirketleri kitapları dağıtmıyor. Çünkü yayın evinin fazla kitabının olması gerekiyor ki adam satılmadığı zaman iade edebilsin. Dağıtım şirketleri de bundan dolayı fotoğraf kitaplarını dağıtmıyor. Kendi ilişkileriniz ile dağıtabiliyorsunuz… Benim “Zerdüştiler” kitabım bitti örneğin, bu senenin sonunda yayın evi ikici baskıyı yapacak, ben ona yeni birkaç şey daha ekleyeceğim, bu sefer bir şartım var benim, dört renk. Çünkü ben onları dia çekmiştim, maliyetinden dolayı siyah beyaza dönüştürmüştük ama bu sefer dört renkli basacaklar. Yine telif alamayacağım, yine iki yüz tane kitap alacağım J)



MU: J Gerçekten çok üzücü”¦ Sanırım özellikle fotoğraf çeken arkadaşların bunları ve bu işin alt yapısını öğrenmesi gerekiyor.



SS: Fotoğraf hayatım boyunca hayatımda en rahat ettiğim dönem ne zamandır biliyor musunuz? 2007 yılında Sarf-ı Nazar’ı çekerken ve ondan önceki 3 ay. Çünkü İskoç bir menajer ile çalışıyordum. Herif geldi buldu beni. İki ay İstanbul’u yürüyerek dolaştım, Dusk to Dawn (alaca karanlıktan şafağa) diye bir şey yaptık. Ben, o iki ay boyunca kızımın süt parasını düşünmedim, evimin kirasını düşünmedim, gece dolaşırken çay parası düşünmedim. Sergiyi açarken ha keza öyle”¦ Sergiyi açtığımız zaman da otuz fotoğraftan yirmi altısını Londra ve New York’a sattı. Benim altı, yedi ayımı rahat geçirmemi sağladı. Aynı zamanda bana menajerlik yapan kişinin kendisi de fotoğraf alan bir kişi. Jonathan’ı benim Yılların İzi sergimin son gününde kız arkadaşım getirmişti. Bu kişi yıllar sonra yerleşik hayata ilk defa geçiyor ve evine aldığı ilk şey benim üç tane fotoğrafımdı. Bu üç fotoğraf da Tunceli-Ovacık’ta çektiğim Frig Dedenin fotoğraflarıydı. Üçü de aynı insanın değişik portreleriydi. “Niye aynı adamı alıyorsun?” diye sorduğumda, bana “üçü beraber asılmalı” diye cevap verdi ve serginin afişini de çerçeveli olarak aldı.



MU: O zaman şunu söyleyebilir miyiz? İlk çağlarda insanların resim yapabilmeleri için önce üretimi artırıp resim yapabilecek insanların boş kalmasını sağlaması gerekiyordu. Sanrım günümüzde bu konu fazla evrimleşmedi, aynı.



SS: Tabii ki aynı”¦



MU: Günümüzde hiçbir toplumun sanata ve sanat ürününe kasıtlı olarak yönelmesi ile ilgili bir problem olduğunu düşünmüyorum. Çünkü insanlar öncelikle karınlarını doyurmak zorunda. Bizim ülkemizde fotoğrafa ve diğer sanat dallarına yeterince vakit ve para ayrılamamasının temel nedenlerinden biri de bu mu sizce?



SS: Değil! Burada biraz mantık farklılığı var”¦ Sonuçta insanlar gazete dahi almıyorlar, bir gazete elli kuruş”¦ Bizim gibi ülkelerde dayatılan bir şeyler var, özellikle 12 Eylül’den sonra gelişen bir süreç, sürekli bir yerlere atlama mantığının geçerli olduğunu görüyorsunuz; sınıf atlama, bir anda para sahibi olmak, köşe dönmek gibi”¦ Öncelikle bunun biçimsel olduğunu göstermeye çalıştılar herkese, bir tüketim toplumu olarak. Bakıyorsunuz 13 yaşındaki bir kız çocuğunun elinde iki tane üç yüz beş yüz milyonluk cep telefonu. Sen ne yaparsın iki tane cep telefonu ile? Ben kullanmamaya çalışıyorum”¦ Bu 12 Eylül’ün getirdiği bir süre甦 Doğuya doğru başka ülkelere gittiğiniz zaman, örneğin bir İran böyle değil”¦ Bir İran, o kadar aşağılayarak bahsettiğimiz bir İran’da satılan gazete sayısı ile Türkiye’deki gazete sayısını kıyasladığınız zaman onda bir”¦ Nüfus aynı, insanların kendi gerçeklikleri ile ilgili duyarlılıkları var, muhalif gazeteler de var orada”¦ Bizdeki insanların neler okuduğu malum. İşte bunun sonucudur”¦ Bir de şöyle bir şey var, cep telefonlarının fotoğraf çekiyor olabilmesi bile fotoğrafın küçümsemesini sağlıyor”¦ Herkes fotoğrafçı olabiliyor artık. Ama Avrupa’da böyle bir anlayış yok, herkesin fotoğraf makinesi var ama herkes fotoğrafçı değil.



MU: Toplumumuzun eğitime ve insanlara verdiği değere göre insanlar şekillenmiş ve sanki halinden memnunlar gibi sanırım.



SS: Tabii canım. Yine aynı örneği vereceğim gazete okuyorum: ilköğretim öğrencileri ile lise dahil yapılan bir anket var. %97 sinin tanıdığı iki kişi var: şarkıcı Hadise ve futbolcu Arda”¦



İran’da ilköğretim düzeyindeki okulların kitaplarına bakıyorum, çok basit, lisede bir tarih kitabında ne öğrenmek zorundasınız biliyor musunuz? Dünyadaki bütün ulusal kurtuluş mücadelelerini, Lenin ve Marx’ı bilmek zorundasınız. Che Guevara’yı bilmek zorundasınız. İran gibi şeriat ile yönetilen bir ülkede”¦ Daha da öteye gider isek, üniversitede felsefe bölümlerine bakıyorum, Türkiye’de hiçbir felsefe bölümünde Fuerbach öğretilmez. İran’da Kum kentinde ilk öğreneceğiniz kişilerden birisi Fuerbach’ tır. İran şeriat ile yönetiliyor ve biz aşağılayarak bakıyoruz bu ülkeye”¦



MU: Bu durumda şöyle bir ironi ortaya çıkmıyor mu? İnsan uygarlığının kazanımı açısından baktığımız zaman, herhangi bir milliyet ayrımı yapmadan, İran kapalı bir toplum olarak gözüküyor. Toplumların kendi gelişimleri esnasında dünya ile olan ilişkilerinde belli duvarların olması mı gerektiği anlamına geliyor?



SS: Tabii ki yani, tabii şöyle bir şey de var, İran ekstrem bir örnek, diğer Arap ülkeleri gibi değil. Üç bin yıllık bir geçmiş var. Aziz Nesin’in çok güzel bir sözü var “Eğer ben bir Müslüman olsaydım, ki değilim, en radikal İslamcıdan daha radikal olurdum” diyor. Çünkü İslamiyet öyle bir din ki sana sorgulama hakkı tanımıyor, sorgusuz sualsiz kabul etmek zorundasın. İslamiyet’in kelime anlamı zaten teslim olmaktır. Müslüman da bu anlamda teslim olmuş olandır, yani bütün yolları kapatıyor zaten. İran’da diğer ülkelerde farklı olarak bunu bireysel zenginlikler olarak görüyorlar. Örneğin Zerdüştiler İran’da çok rahatlar. Ateşe tapanlar diye herkesin aforoz ettiği bir topluluk ama İran’da 1996 yılından bu yana dünyadaki Zerdüşti kongresi Tahran’da yapılıyor”¦ Tahran’ın göbeğinde sinagog var ve ben tepedeki bir din adamı ile röportaj yaptım. Bu kişi Humeyni’nin dünyadaki yedi temsilcisinden bir tanesi idi. Sinagogun ne işi olduğunu sorduğum zaman bana verdiği yanıt, “biz Museviliğe karşı değiliz, biz Siyonizme karşıyız” oldu. O anlamda ve bir çok anlamda çok netler ve İran’da tartışabiliyorsunuz fakat Suudi Arabistan’da tartışamazsınız, direkt kelleniz gidiyor. Öbür taraftan da şunu söylüyorum; onaylıyor muyum? Hayır. Bütün dinler, bütün ideolojiler ve bütün inançlar azınlık durumundayken çok hoşgörülüdür. Çoğunluk durumuna geçtiği zaman bu hoş görüden eser kalmaz.




“Sarf-ı Nazar”














MU: Biraz da Büyük Ada’daki Faytonlar ve faytoncuların yaşam hikayesini ele aldığınız çalışmanızdan bahsedelim. “Sarf-ı Nazar” adlı serginiz ve ”Sarf-ı Nazar” adlı kitabınız 2008 yılında yayınlandı. Ada yaşantısı içinde pek de göze çarpmayan ahırları fotoğraflamak fikrinin gerisinde yatan şey neydi?



SS: Adadaki bu çalışmama ben tesadüfen başladım. Adaya, adalılar ile ilgili bir çalışma yapmak için gitmiştim. Adada kaldığım yer ahırlara çok yakın bir yerdi. Her gün gördüğüm için ahırları, burasının neden böyle olduğunu merak ettim ve sormaya başladım. Adada arkadaşlarım da olduğu için onlar ve insanlar ile konuşarak oranın neden böyle olduğunu anlamaya çalıştım. Daha sonra onlar ile konuşmayla başladım. Bisiklet ile Aya Yorgi’den geliyorum, ya şuraya bir gireyim dedim. Gittiğimin birkaç gün sonrası idi. Birisi bağırdı, “buraya giriş iki yüz lira” dedi. Ben de “sen makbuzu kes geliyorum” dedim. Gittim selamın aleyküm-aleyküm selam, derken tripotu gördüler. Başladık muhabbet etmeye, adı Almanyalı Kemal. Oturduk beraber yemek yedik, muhabbet ettik. Ertesi gün bir daha gittim, ertesi gün bir daha gittim. Şişman Mustafa’yı tanıdım, papağan Kevork’u tanıdım, en önemlisi Nalbantı tanıdım.75 yaşında bir adam, her akşam bana bir duble rakı içirmeden bırakmadı. Durum böyle olunca oradaki sorunu öğrenmeye başlıyorsunuz. Belediyenin her gün ahırların olduğu bölgeye çöp döktüğünü görüyorsun. Sorun şuydu; belediye ahırların olduğu yeri yıkıp İspark bünyesinde yeni ahırlar yapıp bu bölgeden bir rant elde etme çabasında idi ve mevcut şartları faytoncuların aleyhine ağırlaştırıyordu. Faytoncuları yıldırmak içinde bulundukları bölgeyi çöplük döküm sahasına dönüştürmüşlerdi”¦ Ben her gün fotoğraf çekmeye başladım, günümü ikiye böldüm. Sabah yedide kalkıyorum, günün yarısında adalıları çekiyorum, geri kalan kısmında da ahırlara gidiyorum. Yaklaşık üç hafta sonra Rum cemaatinden birisi polis gecesi davetiyesi verdi, onlarla da bir aile gibi oldum, ben onların en mahrem yerlerinde çektim fotoğraflarımı, yatak odalarında çektim çoğunluğunu. Neyse, sonra polis gecesine gittim. Rumların Metropoliti var, kaymakam var, belediye başkanı var, Rumların Vasilisi var. Metropolit ve Vasilisi ile sarılıp öpüştükten sonra faytoncuların yanına oturdum. Herkes beni merak ediyor, polisi, belediye başkanı”¦ On dakika sonra bir polis geliyor bir polis gidiyor, en son belediyenin halkla ilişkiler müdürü geldi beni belediyeye çağırdı. Birkaç gün sonra gittim. Bana, “Sami Bey bakın adalar ne kadar güzel yerler, şöyle yapalım, böyle yapalım, destek olalım” falan”¦ Olur dedim “fakat ben öncelikle bunları yapıyorum, sizin istediklerinizi de yaparız” dedim. Sonra beni bir daha aramadılar”¦ İki ayın sonunda faytonculardan bir sürü arkadaşım oldu. Burada adanın şöyle bir özelliğinden bahsetmem lazım, adada klan sistemi var. Klanın en üstündekiler tabii Yahudiler, bir altı beyaz Türkler sonra Rumlar, Ermeniler ve esnaf, dördüncü kastlar arabacılar. Hiç kimse kimseye dokunmuyor. Ben faytoncuyu akşam alıyorum, beyaz Türklerin gittiği meyhaneye gidiyorum. Adada yaşayan babası zengin bir arkadaşım var, onu alıyorum esnaf meyhanesine götürüyorum. İnsanların birbirine dokunmasını sağladım. Faytoncuların birkaç tanesini yazar-çizerlerin, kalburüstü insanların gittiği bir meyhaneye götürdüm. Meyhanenin sahibi doğma büyüme adalı, babası da adalı ve gelip faytoncular ile konuştu ilk defa”¦ Meyhanecinin kafasındaki faytoncu imajı gitti, bu adamlar ile sohbet edilebiliri gördü”¦



MU: Siz bir köprü vazifesi görmüşsünüz.



SS: Aynen öyle ve ondan sonra ben iki aydan fazla bir süre kaldım orda, çalışma bittikten sonra belediye geri adım attı ve bunlar yeni adımlara geçtiler”¦



MU: Çalışmanızın aynı zamanda bir karşılığı olmuş sanırım. Fotoğraf makinesini eline alan kişinin içinde bulunduğu sürece dahil olması ve bu süreci yaşaması bir zorunluluk gibi gözüküyor sanırım.



SS: Taraf olmak zorundasın”¦ Aynı şekilde adalıları yaparken de, aslında inanmak zor işti”¦ Bir Ermeni’nin değil yatak odası, evine bile giremezsin, bir Rum’un gene öyle. Benim şansım şuydu; iki patriğin de yaveriyle tanışıyordum ben. Dolayısı ile rahat hareket edebildim ve kiliselere rahatça girip çıkabildim. Aslında öyle keyifli anlar var ki, Beyoğlu Turnacıbaşı sokakta bir Rum okulu vardır, 50 yıl orda çalışmış en son oranın müdürlüğünden emekli olmuş birisi. Benim derdim bu adamı çekmek ve kimse de bu adamın telefonunu vermiyor. En sonunda bir ayin sonrasında ben yakaladım bunu, dediler ki işte Dimitri hoca bu, hocam dedim işte ben böyle böyle şeyler yapıyorum, tabii o sırasında şeyi görüyorlar, ayini Metropolit yönetiyor ve benim onunla olan ilişkimi de görüyorlar, daha rahat oluyorsun o zaman. Dimitri hocaya “evinize geleceğim” dedim, o da “tamam yarın saat 15:00 de gel “ dedi. Gene kilisenin bahçesinde insanlar ile sohbet ediyorum, bayağı şişman bir kadın gördüm ama nasıl güzel bir yüzü var kadının, tam annem gibi. Makineyi doğrultum kadını çekeceğim, “çekme” dedi, ben de “peki” dedim. “Gel buraya” dedi, yere diz çöktüm ve elimi dizine koydum. “Sen niye çekiyorsun?” dedi, ben de anlattım, “hatta dedim yarın Dimitri hocanın evine gideceğim, Dimitri hocayı evinde çekeceğim” dedim. “Ben hemen eve gideyim dedi ve evden çamaşırları toparlayayım” dedi. Meğerse Dimitri hocanın karısı imiş J Ertesi gün evlerine gittiğimde kadın öğlen uykusu uyuyormuş, kapıyı açtı ve hiç toparlanmadan “hah bizim oğlan geldi” dedi ve geçti içeri.




“Adalılar”














MU: Sarf-ı Nazar çalışmanızda yer alan bir anektod var. Adaya gelen misafirleriniz ile beraber polis otosu ile rıhtıma kadar yaptığınız yolculuk ile ilgili”¦ Bundan biraz bahsedebilir misiniz?



SS: Bercuhi Berberyan diye, benim ablam gibi olan bir hatun var, adada tanıştım. Bercuhi Burgaz adalı ve babası da Burgaz’da yaşıyor ve ben onun babasının da fotoğraflarını çektim. Sarf-ı Nazar ile ilgili olarak, ben Bercuhi’den bir yazı yazmasını istemiştim ondan “ama gelip burayı görmen gerekiyor “ dedim. Vapura binip iskeleye geldi ve iskeleden arıyor beni.



O sırada da benim arkadaşlarım gelmiş İstanbul’dan, “hadi siz de gelin” dedim ve onları adada yaşayan başka bir arkadaşımla beraber ahırlara götürdüm. Bercuhi’yi tekrar arayarak rakı getirmesini söyledim. Oturduk, ahırlarda 3 tane hatun, ben ve adadan bir arkadaşım faytoncular ile rakı içtik. Papağan Kevork, Şişman Mustafa, Ninja Mehmet. Bir ara kız arkadaşlarımdan biri “burada tuvalet var mı?” dedi. Ben de “gel göstereyim” dedim, tabii her yer tuvalet”¦ O da ormana gidip yaptı tuvaletini. Orada onun başına bir şey gelmesi mümkün değil, tabii benden de aldığı bir rahatlık da var. İçkilerimiz bittikten sonra benim keyif aldığım bir faytoncu var, Ninja Mehmet, beraber iniyoruz rıhtıma doğru bu sırada bir polis arabası geçiyor, Ninja Mehmet bir ıslık çaldı ve polis minibüsü durdu. Hepimiz doluştuk ve aşağıya indik. ”¦ Yanımıza adada evinde kaldığım Alman arkadaşım Ludvig ve İrene’de katıldı. Daha sonra Alman arkadaşım “benim ülkemde bir polis arabasına ancak karakola veya hapse giderken binebilirsiniz “ dedi”¦ Sonra onları bir esnaf meyhanesine götürdüm. Benim yanımdaki insanlar normalde oraya asla oturmayacak insanlar. Meyhaneci Sefa bizleri görünce sokağı kapatarak üç tane masa koydu ve biz bir anda on, on iki kişi olduk, gören geldi. Bir taraftan da insanların birbirlerine dokunmasını sağlıyorum.



MU: Sanırım insanlar ile olan iletişiminizde bu önemli bir nokta. Ara noktada bir yerde oluşunuz insanları kaynaşması noktasında sanırım aracılık ediyor.



SS: Ben en alt ve en üst insanlar ile iyi anlaşabiliyorum. Sarf-ı Nazar kitabımı dedeme ithaf ettim. Orada bir şey yazıyor “yaşamda hiç kimse senden farklı değil ve her şey mümkündür”



Samimiyetini gördüğüm herkes ile ben çok iyi ilişki kurarım ama kendini farklı göstermeye çalışan insanlar ile asla iletişim kuramıyorum, konuşacak bir şey de bulamıyorum.



MU: Ülkenizde AFSAD’ın öncülüğünde başlayan fotoğraftaki Toplumsal Gerçekçilik akımının 1960 ve 1970 yıllarındaki kazanımları ve yol alışı daha sonra dünyadaki gelişmelere paralel Türkiye’ye biçilen rol çerçevesinde öz ve içerik olarak değişime yol açtığını görüyoruz”¦ Ülkemizde biz ne isek fotoğraf da o mu?… Fotoğrafın bir tarafı, bir duruşu olmalı mı sizce?



SS: Kesinlikle”¦



MU: Bu konuyu biraz açalım.



SS: Çok sevdiğim bir Çin atasözü var. “Kuyunun dibindeki kurbağa, ancak kuyunun çapı kadar gökyüzünü görür.” Sen sana dayatılan şeyi kabul etmeyip kuyunun üzerine çıkmaya çalışmazsan göreceğin alan, çap da o kadardır. Çok iyi işler yapılıyor ve yapılabiliyor da. Yalnız, insanların yaptığı şeye inanmaları gerekiyor, koşulları zorlamaları gerekiyor. Benim olanağım bu, böyle bir şey yok, bunu kabul etmiyorum. Bundan birkaç sene önce genç bir çocuğun çektiği inanılmaz fotoğraflar vardı. Sergisini Karşı Sanat’ta yaptı ama çok kötü bir kitap basıldı. “Ulan” dedim “gel bunu bir matbaa ile konuşalım ya da bir sürü yayınevi var adam gibi bir şey yapalım” ve inanılmaz bir çalışma, Türkiye’deki ölüm oruçları. Genç bir çocuk, Gencer Yurttaş diye bir çocuk ve fotoğraflar da inanılmaz iyiydi. Çocuk bütün süreci çekmiş ama kendi mantığından dolayı karşılığını bulamadı, dar bir çevrede kaldı.



MU: Fotoğrafı çekmek işin bir yarısı, diğer bir yarısı da sunumu sanırım.



SS: Tabii ki. Aynı şekilde Sarf-ı Nazarı çekerken kitap yapacağım diye yapmadım ben bunu. Çalışmayı bitirdim ve fotoğraflar ile uğraşırken filmleri banyo ediyorum, kontak baskıları alıyorum. O sırada adada birileri bunun mütalaasını yapıyormuş. Adalılar Vakfı diye bir vakıf beni aradı, kitabını basıyoruz dediler ve bastılar. Benim şartım iyi bir matbaada basılması idi ve 15 gün gittim başında bekledim. Belki benim seçtiğim bir matbaa olmadı, çok daha iyi olabilirdi ama gene dolaşıma girdi, tanıtımı da iyi yapıldı. Yayınevi, dağıtımı ile çok fazla ilgilenmediği için, bir televizyon programına çıktım, bir hafta içinde 400 tane sattı. Çok pahalı da değil, otuz lira kitap. Biraz ilgilenseler bu kitap şimdiye kadar ikinci baskıyı da yapacaktı.



MU: Aslında Türkiye’de böyle bir potansiyel var ve insanlara işin bu boyutunu göstermek gerekiyor sanırım.



SS: Var tabii ki. Ara Güler’ in “Ara’dan Yetmişyedi Yıl Geçti” adlı kitabı üç sene önce çıktı, beşinci baskısını yaptı. İnsanlar alıyorlar sen doğru şekilde sunarsan eğer”¦ Ya benim koşulum bu, ancak bunu yapabiliyorum diyorsan eğer yapma o zaman, yapacaksan da doğru yap. Bizim ülkemizin şartları böyle diye senin kendini ona hapsetmen kadar salakça birşey olamaz.



MU: Sulukule ile ilgili yaptığınız çalışmanın Amerika’da kitaplaşacağından bahsetmiştiniz.



SS: “Dusk to Dawn” sergisini yaptığımda, serginin son günü bir çift geldi, dolaşıyor. Biz de arkadaşlar ile oralardayız. Ben sergiyi eski bir kazma kürek fabrikasında açtım, çatısı olmayan, sadece çatma demirleri olan bir fabrika. Çelik teller ile bağladım, özel ışıklandırma yaptım, her şey denk düştü. O sıralarda menajerim yurt dışında idi, aydınlatma lazım tam o sırada bir aydınlatma firmasının katalog fotoğraf işi çıktı onları çektim. Bir gün karşılığında geldiler aydınlatmayı yaptılar. Sen doğru yolda isen hepsi denk düşüyor. Son gün Amerikalı bir çift geldi, üç kere dolaştılar sergiyi, elime iki kadeh şarap aldım ve ne düşündüklerini öğrenmek için yanlarına gittim. Sohbet etmeye başladık, bize katıldılar. Bir hafta İstanbul’da kaldılar. Bir hafta boyunca, ben de Galata’da oturuyorum, her gün karşılaşıyoruz ve buluşuyoruz, üçüncü gün başka fotoğraflarımı da görmek istediler. Sulukule’yi gösterdim,” ya bunu kitap yapalım” dediler, ben de “daha bitmedi” dedim. Şimdi bitti, kitabın tasarımını yapıp göndereceğim.



MU: Peki Türkiye’de bu sürece dahil olabilecek, rastlantısal bir Amerikalı çiftin çalışmalarınıza gösterdiği bu ilgiyi, böyle bir ilgiyi gösterebilecek bir burjuva kültürü oluşmadı mı sizce?



SS: 12 Eylül’ den sonra öyle bir popüler kültür oluşturuldu ki, öyle bir popülizm hastalığı geliştirildi ki, bizim yaptığımız işlerin popüler kültür ile hiçbir alakası yok. Bir sürü bankanın galerileri var, hepsi enstalasyon yapıyor, hiç biri doğru dürüst sergi yapmıyor. Sanatı bile anlık tüketime yönelik bir araç haline dönüştürmeye çalışıyorlar, bu da insanların düşünmemesine katkıda bulunuyor. Örneğin Altan’ın Kamyoncular çalışması bu ülkenin bir gerçekliği, uzun süreç almış çalışması. Bu gerçek bir belge, buna baktığın zaman yük taşıyan insanların yaşamını öğreniyorsun. İnsanların gerçeklikten kaçmak gibi bir dertleri var. Yani benim kitabımın isminin Sarf-ı Nazar olmasının anlamı da şu; görmezden gelmek”¦ Bir şeyi görmezden geldiğiniz zaman yok sayıyoruz, oysa ki yok olmuyor.



MU: Filmli makine kuşağından geliyorsunuz. Dijital tercihiniz nedir, kullanıyor musunuz?



SS: Kullanıyorum, karşı da değilim. Kendi özel yaptığım işlerde dijitali tercih etmiyorum. Reklam fotoğrafı ya da dergi için yaptığım çalışmalarda dijital kullanıyorum çünkü hızlı olmak durumundasın. Özellikle ben orta format makine kullanıyorum, 6×7 Pentax makinem var, biraz pahalı oluyor çünkü bir makara filmde 10 kare var. Örneğin Adalılar ve Sarf-ı Nazar için 300 makara film çektim. 300 makaranın film, banyo, kontak baskı vs. ile bir tane EOS 5D Mark II alabilirdim. 2000 yılında Nikon DI çıkmıştı 4750$ verip aldım. Üç dört ay sonra ben onu 2750$ a sattım. Sonra şunu söyledim ben, yirmi milyon piksel makine 3000$ a düşer ise alırım dedim. Şimdi on altı milyon piksellik bir makineyi 1000$ a aldım, işimi görüyor. O zaman bu süreci devam ettirmiş olsaydım, her sene bir makine değiştirmek zorunda kalacaktım, oysa ben Pentax 6×7 kullanıyorum, üstelik değiştirmem de gerekmiyor”¦



MU: Fotoğraf konusunda bu kadar ısrarcı olmanızın temel nedeni nedir?



SS: Benim fotoğrafta bu kadar inat etme nedenlerimden bir tanesi de şudur. Ben fotoğrafa başladıktan bir sene sonra fotoğraf çevresinden ilk tanıştığım insan kimdir biliyor musunuz? Ara Güler. Ama nasıl tanıştım. Adamın bir tanesi ile karşılaştım, oturduk rakı içiyoruz Ortaköy’de. “Hadi delikanlı yürü bize gidiyoruz” dedi. Ayla Algan’ın kocası Beklan Algan. Yeniköy’deki evlerine gittik. “Bak” dedi “kim gelecek biraz sonra”. Telefon etti, on beş dakika sonra Ara Güler geldi. Benim için çağırdı Ara Güler’i”¦ Öylesi bir zamanda Ara Güler gibi bir adam yaşamına girince sen başka düşünmeye, başka bakmaya başlıyorsun. Ben ondan sonra bir dönem eylem fotoğrafları çekmeye başladım. Halen şu anda İstanbul’da var olan bütün eylemleri çekiyorum, yetişebildiğim her eyleme gidiyorum ve çekiyorum.




“Alacakaranlıktan Şafağa”










MU: Bu konularda gene sizin gibi çalışmalar yapan Ali Öz var.



SS: Ali’nin de kitabı çıkacak, ben de 2010’ da Türkiye’nin Eylem Günlüğü diye bir kitap sokacağım yayına. Bu arada son sormuş olduğunuz soru ile ilgili belgesel fotoğraf ile ilgili bir şeyler söyleyeceğim. Dedik ya, doğru bir şey yapıp doğru bir şekilde sunmak. Özellikle 12 Eylül sonrası insanların popülizme kayması ile ilgili bir şey de; Türkiye’de fotoğrafçılar kendi ülkelerinde çektiklerinden uzaklaştılar. Hindistan’da bilmem nerde fotoğraflar çekmeyi maharet saymaya başladılar. Çak basit, Büyükada bir saat uzaklıkta bir yer. Hindistan’dan ne farkı var? İstanbul’da yaşıyorsun, tutup da yoksul fotoğrafı çekmek için Hindistan’a gitmenin bir anlamı yok. Ara Güler’ in çok sevdiğim bir lafı var, “Hindistan’a gitmene gerek yok oğlum, makineyi kargoya ver, o çekip gelir zaten” diyor”¦ Öbür tarafta dünyaya bakıyorsunuz, özellikle medya kuruluşları hakim sınıfların olduğu için yönlendirdikleri alanlara bakıyorsunuz. Örneğin Sudan, Sudan’da petrol var, Ruanda’da elmas var, bütün dünyanın ilgisi oraya. Ama dünyanın bir sürü yerinde o kadar çok şey var ki”¦ Çok basit bir şey; Ruanda’daki Tutu-Tutsi savaşlarının aynısı, aynı dönemde Burundi’de oluyor Ruanda’dan sayfalarca bahsedilirken gazetelerde Burundi ile ilgili küçücük bir bilgi, “25 bin kişi öldü dün” diye”¦



Anlatabiliyor muyum? Ben de artık bu tür şeyler ile ilgilenmeye başladım, mesela şu an yapacağım ilk şeylerden biri Kazakistan’a gitmek. Kazakistan’da bir kent, eski Sovyetler’de nükleer denemelerinin yapıldığı bir kent, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde bu kadar nükleer santrallerin gündeme gelmesi, Türkiye’de bile bilmem kaç tane santral ihaleleri yapılırken nükleerin boktanlığını gösterebilmek adına ordaki nükleer denemelerin yapıldığı kentteki genetik deformasyonu çekmek gibi bir derdim var.



MU: Buna ezber bozmak diyebilir miyiz?



SS: Tabii ki, yani insanlara şunu göstermek gerekiyor; tabii ki eylem yapmak gerekiyor, sesimizi yükseltmek, yollarda yürümek de gerekiyor ama her şeyin görselliğe büründüğü bu dönemde insanların gözünün içine bir şey sokmak gerekiyor. Bunu onayladığınız zaman karşınıza çıkacak şeyin ne olduğunu göstermek gerekiyor.



MU: Teşekkür etmek çok olağan bir şey olmasına karşın, teşekkürün olmadığı bir ortamda teşekkür etmek ile aykırı bir şeyler yapmış oluyorsunuz. Aslında çok da aykırı bir şey değil. Bizi insan yapan neden sonuç ilişkisi bu sanırım.



SS: Olması gerekeni yapıyoruz. Çok basit, insan olmanın gerektirdiği şeyler var. Dinsel şeylerden bahsetmiyorum. Örneğin saygı, sevgi gibi şeyler bile öyle anormal duruma dönüşmüş ki birinden özür dilediğiniz zaman garip garip bakıyor yüzünüze, ya da teşekkür ettiğimiz zaman garip garip bakıyor”¦ Ben böylesi bir kültürden gelmiyorum. Ben sadece beni insan olarak var eden koşullarımı sürdürmeye çalışıyorum. Bu bir tercih, haa bunun karşılığında başıma nelerin de gelebileceğini biliyorum, parasız kaldığım gibi. Çünkü ben hayatım boyunca sponsor aramadım. Benim yaptığım işler popüler işler olmadığı için bana sponsorluk yapmayacaklarını biliyorum. Hatta bazı arkadaşlarım denediler, benim adıma sponsor bulmaya çalıştılar. Adamın ilk sorduğu soru, “bana ne getirecek ki bu?” diyor. Bu yüzden de ben kendi koşullarımla yapmaya çalışıyorum. Şimdi Kazakistan’a nasıl gideceğim? Benim bir tane arkadaşım var tesadüfen onunla konuşurken birisi vardı, onun nakliyat firması var, onun tırlarından birisi ile gideceğim. “Hadi sana da 1000$ para vereyim” dedi “git orada bir ay kal.” Böyle çözeceğim yani”¦ Gerçekten istiyorsan yapıyorsun”¦



MU: Ben üniversiteye 82 girişliyim. Bize eğitime gelen doçent, doçentlik tezi olan bir konuyu tahtada anlatamıyordu, ben konuyu ondan daha iyi biliyordum”¦ Böyle insanların elinden yetişen kuşakların referansları da ona göre oluyor. Bize babamızdan da bu toplumdan da demokrasi kalmadı. 40 yaşında dişimi fırçalamam ile ilgili olarak kendimle mücadele ediyorum, unutuyorum. Diğer taraftan bakıyorsunuz vatandaşa, 10 dakika dişini fırçalıyor, refleks olarak yapıyor bunu, karnının acıkması gibi bir şey. İşte bu demokrasi için de geçerli bir şey. Demokrasiyi de refleks haline getirmek gerekiyor.



SS: Benim yaşamımı değiştiren birkaç tane kitap vardır. Bunlardan bir tanesi Sokrates’ in Bedenin kötülüğü makalesidir, onu okuduktan sonra iflah olmadım”¦ Bedensel zevkler ile mi boğuşmak, kendinle mi uğraşmak? Kendimle, bedenimle uğraşmak yerine beynim ile uğraşmayı tercih ettim. Çünkü ben inançlı bir kuşaktan geliyorum, halen inancım var. Bu bir dine mensup olur gibi değil, bir takım tutar gibi değil”¦ Ben bir sürü insana baktığım zaman küsmüş olduklarını görüyorum. Ben Ahmet’ten, Mehmet’ten, Ayşe’den dolayı sosyalist olmadım, inandığım için sosyalist oldum. O yüzden de birilerinin yaptığı şeyler beni çok ilgilendirmiyor. Bir de çok takıntılı bir adam değilim, örneğin şu an yapmak istediğim bir şey var ve onu yapamıyorsam hemen başka bir şey yaratabiliyorum ve ona yönleniyorum.



MU: Türkiye’deki Fotoğraf Federasyonu yapılanması ile ilgili düşünceniz nedir? Fotoğrafçıların telif haklarının ve benzer konulardaki katkılarının olabileceğini düşünüyor musunuz?



SS: Türkiye’de ben bütün kurumlardan uzak duruyorum, ben hala hiçbir yerin üyesi değilim. Örneğin yirmi senenin öncesi gibi değil İFSAK. Telif hakları benim karşı olduğum bir şey. Kendi fotoğraflarımla ilgili söylediğim şey “Dünyadaki bütün sol, sosyalist, anarşist ve otonom örgütlenmeler benim fotoğraflarımı istedikleri gibi kullanabilirler. Ticari amaçlı kullanacak olanlar ne için kullanacaklarını söylemek durumundadır. Kullanıp kullanmayacaklarına buna göre karar verebilirim. Yani benim için Copyright değil Copyleft vardır.



MU: Fotoğrafa müdahale gerçeğe olan bir müdahale midir?



SS: Dijital fotoğraf çekince, karanlık odayı biliyorsan photoshop ile de ne yapacağını bilirsin.



Kontrastını ayarlarsın, nereyi aydınlatman gerekiyorsa orayı aydınlatırsın, doğru bir sunuma getirirsin. Fotoğrafa müdahale benim için budur, ben bunu zaten karanlık odada yapıyorum. Çok kontrastlı fotoğraf istiyorsam dört numara kağıt kullanıyorum, kimi yerini karatıyorum, kimi yerini açıyorum, grenli bir fotoğraf istiyorsam ona göre banyo ediyorum zaten. Bunları eğer karanlık odada yapabiliyorsan Photoshopta da yapabilirsin. Fotoğraf bir sunumdur ve o sunumu doğru yapmalısın. Manüpilasyona karşıyım.



MU: Henri Cartier Bresson’un başlattığı bir akım olarak 50mm lens, 35mm refleks makine. Örneğin benim 70-300 lensim var kaldırdım attım, kullanamıyorum. Sizce bu bakış açısı dar bir bakış açısı mıdır?



SS: Yıllarca iki tane objektifim vardı. Contax makinem vardı, bir 20 mm bir de 60 mm makro vardı. Ben bu ikisi ile bir sürü çalışma ve bir sürü sergi yaptım. 6×7 Pentax’ ta üç tane objektifim var, 45 geniş açı, bir 100 mm bir de 150mm. Dijital olarak ise 5D makinem var, bir 17×35 var bir tane de 70×210 aldım, 70×210’ u alma nedenim eylemler de çekmek için aldım. Bu saatten sonra gaz yemek istemiyorum, buna rağmen geçen Cuma birkaç kere gaz yedim gene J 70×210 öyle işime yaradı ki, hakikaten çok doğru fotoğraflar çektim. Ne çekeceğini biliyorsan hiç problem değil. Sadece 20 mm ile de çekersin, sadece 70×300 ile de çekersin, ne çekeceğini biliyor olman gerekiyor.



MU: Çok da abartmanın alemi yok sanırım?



SS: Makineye, objektife hiçbir şeye takılmayacaksın.



MU: Amaç mı araç mı?



SS: Araç tabii. Sen ne çekeceksen ona odaklanacaksın…



MU: Bu güzel ve zevkli söyleşi için çok teşekkür ederim.



SS: Ben teşekkür ederim.




Röportaj: Mehmet UÇKUN



www.samisolmaz.com.tr








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf ÜzerineSami Solmaz ile Fotoğraf Üzerine

Morfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru Portreleri



Bize kendiniz ve fotoğraf yolculuğunuzla ilgili kısa bir bilgi verebilir misiniz?



Delikanlılık çağımda çizim ve resim yapardım ama sabırsız olduğum için bunlar hiç bir zaman gerçekten dikkatimi çekemedi. Yıllarca resmi işlerin tanıtımını yaptıktan sonra fotoğrafçılığı keşfettim ve projelerle ilgili çok fazla sayıda insan olduğundan ötürü, reklamcılıkta hayal kırıklığı yaşadığım bir kaç deneyimden sonra ondan gerçekten zevk aldım. Fotoğrafçılık bana daha yakın.




Makineniz ve ekipmanınız nedir?



İyi bir fiyat önerdikleri için SLR bir makine olan Canon EOS 100 ile başladım ve onunla pek çok deneme yaptım. Üç yıl sonra 2000 yılının en favorisi olan bir Canon EOS 1n alabilecek durumdaydım. 2002’de bir arkadaşım bana Hasselblad’ı gösterdi, bu ilk görüşte aşktı! O andan itibaren en kısa zamanda bir tane edinmeye karar verdim.



Halen, çok önemli projelerim için Hasselblad filmli kamera ve ticari işlerim için Canon 5D ile çalışıyorum.



Bunların yanında bir Epson V750 profesyonel tarayıcı, dış mekan için Lumedyne flaş sistem ve stüdyo için Bowens ışık sistemi kullanıyorum.



Bir fotoğrafın dünyayı değiştirebileceğine inanıyor musunuz?



Belki tek bir fotoğraf dünyayı değiştiremez ama bir süreliğine sallayabilir ve bu da harika bir şey. Bu bir çeşit güç.



Hangi sanatçıları beğeniyorsunuz? Size kim ilham verir?



İlk olarak El Greco, Rembrand, Zurbaran gibi ressamlardan ama esas olarak Caravaggio’dan etkilendim. Onun ışık ve gölge sanatı ben daha çok gençken beni etkiledi.



Diğer büyük ilham kaynaklarım Jean Loup Sieff, Richard Avedon, Jan Saudek, Martin Chambi, Henri Cartier Bresson ve Annie Leibowitz gibi fotoğrafçılardır.




Bu proje üstünde ne kadar çalıştınız?



Şanslıydım çünkü bu benim ilk kişisel projemdi ve bir Hasselblad ustası olacağımı hiç düşünmemiştim; altı ayımı aldı.



Proje nasıl başladı?



Çizim ve resimden her zaman etkilenmiştim. Çocukken Da Vinci, El Greco, Zurbaran ve Rembrandt gibi Rönesans ve Barok ressamlara tapıyordum. Ama en çok dikkatimi çeken Caravaggio ve onun ısık-gölge sanatı ile hikayenin kaynağı olarak ışığı yerleştirişi idi.



Yıllar sonra Cusco’ya ilk seyahatimde, meşhur Perulu fotoğrafçı Martin Chambi, onun manzaraları ve Cuzco köylülerinin pürüzsüz siyah-beyaz portreleri ile tanıştım.



Daha sonra reklam çalışmaları yaparken Richard Avedon’un “Batı Amerikan” fotoğraflarını ve geniş format portrelerini gördüm. Fotoğrafları, teknik tasarım olarak basit ama psikolojik olarak büyük mesuliyet taşıyor. Avedon’ un yüzleri iyi bir portrenin sadece iyi ışık ve yerleştirmeyle değil, portrelenecek konunun poz ve tarafsızlığındaki başarıya da bağlıdır. Onun gözüyle görebilmektir.



Hem ticari hem kişisel çalışmalarıma görsel ve estetik düzeyde, Jean Loup Sieff, isli gökyüzü ve yüksek kontrastları ile yön verdi.



Fotoğrafçıların siyah beyaz çalışmaları açısından kaçınılmaz referansları olmasına rağmen ben renkli çalışırken daha rahat hissediyorum. Üç yıl evvel renklerle oynamaya başladım, siyah-beyaz fotoğrafları farklı sonuçlar elde etmek için çeşitli sanatçılar tarafından yaygın olarak kullanılan bir teknikle renklendiriyordum.



Sonunda bir yıldan daha az bir sre evvel Jan Saudek’in kendi yöntemi ile renkli çalıştığı işleri gördüm ve bu benim, aradığım tarzı bulmama yardımcı oldu.




Bu çalışma için ne tür ekipman kullandınız?



Bu çalışmada iki aşama vardı; ilki 2007 Haziran’ında bir Hasselblad 503 cxi kamera ve Lumdeyne 400 watt taşınabilir ışık ekimpanı ile gerçekleştirildi.



Diğeri Hasselblad Ustalık ödülünü aldıktan sonra, 2008 Mart ayında muhteşem bir Hasselblad H3D 39 mpx kamera ve aynı ışık sistemi ile yapıldı.



Aklınızdaki sonraki projeler nelerdir?



Hala sıradaki iki projemi hazırlıyorum; ilki burada, Lima’da şehrin en eski evlerinde yaşayanlarla ilgili ve diğeri Amazon ormanlarına gelecek yıl yapacağım yeni bir seyahat.




Bize tekniğinizle ilgili kısaca bilgi verebilir misiniz?



Yeni olan bir şey yok, bu sadece flaş ve günışığının kullanıldığı tekniklerin bir karışımı. Bulutlu günleri tercih ediyorum çünkü ana konuyu geliştirmek için kendi ışıklarımı yönetmek daha kolay. Ilford HP5 film kullanıyor ve photoshopta sonradan renklendiriyorum.



Size göre dijital fotoğrafçılığın avantaj ve dezavantajları var mıdır?



Artık fotoğraf çekmek herkes için daha kolay ve bu iyi bir şey. Küçük çocuklar cep telefonları ile her gün fotoğraf çekiyorlar. Fotoğrafçılık bugün herkese, eskiden olduğundan daha yakın. Fotoğrafçı olalım ya da olmayalım değerlendirme alışkanlığımızdan dolayı artık daha eleştiriciyiz. Dijital fotoğraf büyük bir icat çünkü bu sanatı kitlelere yakınlaştırır. Ama ben kişisel projelerim için hala filmi tercih ediyorum çünkü bence bu dokuyu ve duyguyu dijital veremez.




Bu tekniği nasıl keşfettiniz? Sırrınız nedir?



Sır yok. Sadece yaratmak istediğim etki için günün uygun zamanını bekliyor ve bunu taşınabilir güçlü flaşlarımla destekliyorum. Son olarak, bulutlu günleri tercih ediyorum.



Ülkenizde fotoğrafçı olmak nasıl bir şey?



Fotoğrafçılık çok pahalı bir iş, sınırlamalardan dolayı Peru’da da öyle. Ama bu şartlar bizi aynı sonuçları elde etme konusunda daha zeki ve yetenekli hale getiriyor.



Hiç Türkiye’de bulundunuz mu? Hakkında ne düşünüyorsunuz?



Hiç Türkiye’de bulunmadım ama bahse girerim yakında gideceğim!




Fotoğraflarınıza bakan insanlara kendiniz ve duygularınızla ilgili ne aktarmak istiyorsunuz? Fotoğraf çekme amacınız nedir?



Samimi olarak söyleyeyim, hiçbir şey aktarmak istemiyorum. Fotoğraf çekerken insanların onlar hakkında ne düşüneceklerini düşünmem. Açıklaması çok kolay; amacım baskı olmadan ne hissediyorsam onu yapmak.



Hangi fotoğrafçı favoriniz ya da herhangi bir fotoğrafçıyı taklit ediyor musunuz?



Birini seçmek çok zor; Jean Loup Steiff,Jan Saudek ve Richard Avedon’a tapıyorum.




Sanatsal ve entelektüel memnuniyetiniz nedir?



Herşeyden evvel mesleğimi seviyorum çünkü değişik tecrübeleri paylaşarak ve pek çok yere seyahat ederek kendimi diğer insanlara tanıtmamı sağlıyor.



Internet, çalışmalarımı dünyadan pek çok insanla paylaşma şansını veriyor.



Ödüller motive ediyor ve çalışmalarımın nasıl anlaşıldığını ve doğru yolda olduğumu anlamamı sağlıyor.



Gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz?



Dünyadaki insanları portreleyerek kendimi resmediyorum, tabii ki Türkiye’den de portreler yapmak isterim, orası dünyanın en zengin kültürlerinden biri!



Sanata başlamak isteyen gençlere ne önerirsiniz?



Gençlere söyleyebileceğim; tekrar tekrar denemeleridir.




Bu çalışmayı yaparken yaşadığınız bir öykü ya da tecrübe var mı?



Belki bir anektoddan daha fazla, bu, benim favori fotoğraflarımdan birinin arkasındaki, küçük bir tarih. Ona “ Hoşçakal yas” adını verdim.



Anapia, Bolivya ile Peru arasındaki sınırda yer alan bir takımadadır. Oraya ilk defa 5 yıl evvel gittim ve o zaman adada bize rehberlik eden ,komik ve genç bir adam vardı. Adı Jose Flores’ti, Bizi hatırladı ve çok nazikti. Bize barınak ve takımadalara hareket edebilmemiz için bir kayık verdi.



Adadaki beşinci ve son gün olan o Cumartesi, Jose’nin babasının birinci ölüm yıldönümü idi. Bu adalarda adet olarak, bir yıl yas tutuluyordu. Biz de ayine ve geleneksel toplantının yapılacağı onun evine davet edildik.




Küçük sunağın önünde, ölen kişinin resmi ile bizi kara bir insan seli çevreledi, herkes ölen akrabaları için dua ediyor ve ağlıyordu. Bu şoke edici bir resimdi.



Bir fotoğrafçı olarak sahneyi çekmek üzereydim ama iki defa düşündüm ve çekmedim. Onlarla başlayan arkadaşlığımı zedeleyebilirdim. Böyle bir anda onlara saygı borçluydum.



Sonunda ölünün resmi kaldırıldı, kadınların hepsi siyah yas elbiselerini çıkararak en iyi ve en renkli giysilerini gösterdiler. Birden konfettiler, yiyecek ve bira önümüze çıktı. Parti başladı ve böyle dramatik bir anı kamerama kaydetmediğim için pişmanlık duymadım. Biraz saygı ve sabır buna değerdi.




Can you give us some brief information about yourself and your journey of photograph?



When I was a teen, I used to draw and paint, but that never really called my attention at all due to my lack of patience. Many years later after my advertising formal studies I discovered photography and really got to appreciate it after some disappointing experiences on advertising due to the large number of people involved in projects.Photography is more intimate.



What are your cameras and equipments?



I started with a SLR film camera Canon EOS 100, for the good price they offered ,I practiced a lot with it. Three years later I could afford a Canon EOS 1n, the top of line in 2000. In 2002 a friend of mine showed me a Hasselblad, it was first sight love!, from that time on I decided to get one as soon as possible.



At present I still work with a Hasselblad film camera for my most important projects and a Canon 5D for my commercial work.



Besides that I use an Epson V750 professional scanner, Lumedyne flash system in outdoors and Bowens light system in studio.




Do you think that a photograph can change the world?



Maybe a picture can t change the world, but it can shake it for a while and that is great!.Its a kind of power



What artists do you like? Who inspires you?



My first influences comes from classic painters such as El Greco, Rembrand, Zurbaran, etc but mainly Caravaggio, his chiaroscuro impressed me since I was very young.



My other great influences are photographers such as Jean Loup Sieff, Richard Avedon, Jan Saudek, Martin Chambi, Henri Cartier Bresson and Annie Leibowitz



How long have you worked on this project?



I was very lucky, because it was my first personnal project,and I never thought about becoming a Hasselblad master, it took about six months




How did this project begin?



I´ve always been attracted by drawing and painting. As a child I admired Renaissance and Baroque painters such as Da Vinci, El Greco, Zurbaran and Rembrandt. But it was Caravaggio, and his chiaroscuros and his location of lights as a narrative resource, that called my attention the most.



Years later, in my first trip to Cusco, I knew the work of Martin Chambi, the best known peruvian photographer, with his landscapes and portraits of the peasant society of Cuzco, photographed in a sleek black and white.



Then, while studying advertising, I saw the images of “In The American West”, the work of Richard Avedon, and his portraits in large format. With his photos, technically simple in design but with a huge psychological burden, Avedon´s faces made me realize that a good portrait is not just based in a nice lighting or staging, but in the attitude and openness achieved in the subject to portrait. Being able to see through him.



At the visual and aesthetic level, it was Jean Loup Sieff with his blackened skies and high contrasts, who would mark the trend of my pictures, both commercial and personal work.



Also, despite having inescapable references to photographers working in black and white, I felt more comfortable working in color, so I started about three years ago, like playing, to colorize black and white photographs, a technique commonly used by various artists, with diverse results.



Finally, less than a year ago, I knew the complete work of Jan Saudek, who, with his very own way of working colour, helped me to define the style I was looking for.




What kind of equipment do you use for this work?



There were two stages in this work, the first one in june 2007 was made with a Hasselblad 503 cxi film camera, and Lumdeyne 400 watts portable lighting equipment.



The other one, after receiving the Hasselblad Masters award was made in march 2008 with a superb Hasselblad H3D 39 mpx digital camera and the same lighting system.



What are your next projects in your mind?



I still preparing my next two projects, the first one here in Lima about the people who lives in the oldest houses of the city and the other is a new trip to the Amazonian jungle next year.




Can you give us some information about your technique shortly?



There is nothing new, it s just a mix of techniques, using flash and sunlight, prefering the cloudy days because it s easier to manage my own lights in order to enhance the main subject. I use Ilford HP5 film escanned and post colored in photoshop.



According to you, are there any advantages and disadvantages with digital photography’s?



Nowadays It s easier to everybody to take pictures and this is a good thing .Little children taking pictures with cell phones everyday.Photography is closer to everybody today than the old days , now we are more critics due to we are in the habit to apreciate more images being photographers or not.



Digital photography is a great invent ,because approaches this art to the masses.



But I still prefer film for my personal projects, because the texture and feeling this gives me can t be got with digital.




How did you discover this technique and what’s your secret?



There is no secrets, I just wait for the proper time of the day to get the effect to create the mood I want and supported with my portable and powerful flashes.I finally prefer cloudy days.



How’s it to be a photographer in your country?



Photography is a very expensive career, even more here in Peru because of the limitations on it but this circumstance makes us more ingenious and skillful to achieve the same results.



Have you ever been to Turkey? What do you think about it?



I ve never been to Turkey but I bet I will do it soon !!




What do you want to transfer about yourself and your feelings to people looking at your photographs? What is your purpose taking photographs?



Sincerely I dont want to transfer anything, when I shoot my pictures I never think of what the people could think about my pictures ,It s not easy to explain, my purpose is just making what I feel without pressure.



Which one photographers is your favourite or you imitate some photographer?



It s very hard to choose just one, I admire so much Jean Loup Sieff, Jan Saudek and Richard Avedon.



What are your artistic and intellectual satisfactions?



First of all, I love my job because it lets me introduce myself into the others life sharing many different experiences and traveling around many places.



Internet is giving me now the chance to make my work known by many people all over the world.



The awards one can receive motivate and let me know my work has been recognized and I m on the right way.




What do you thinking about future?



I picture myself portraying people around the world, of course I would like to make some portraits of Turkish people, it s one of the richest cultures over the world!



Do you suggest it to young people that think start to art?



What I can say to young people is just try once and again,



Is there one story / experience that stands out in the making of this work?



Perhaps, more than an anecdote this is a little history behind one of my favourite pictures.



I named ”Good bye to mourning“.



Anapia is an archipelago located on the border between Bolivia and Peru. I had been there for the first time 5 years ago, and the funny young man who guided us around the island at the time, had become nothing more and nothing less than the mayor of the island. Jose Flores, so it was called, remembered us and was very kind, giving us shelter and a boat for moving through the archipelago.



It was our fifth and final day on the island and that Saturday it was celebrated the first year of the death of Jose´s father. As is customary on these places, the mourning is for one year, so we were invited to the requiem mass and then to his home where he held the traditional meeting.




A black tide of people surrounded us in front of a small altar with the picture of the deceased, all praying and crying for the died relative. It was a shocking picture.



As a photographer, I was about to shoot the scene at that moment, but thought twice about it and didn’t do it. I could have severely injured my starting friendship with them. I owed them a quote of respect in such a moment.



Finally, once the deceased´s picture was taken off, each of the women took off their black costumes to show their best and most colorful costumes that laid underneath the mourning dresses. Confetti, beer and food suddenly appeared in front of us. The party had begun and I do not regret having kept my camera at such a dramatic moment.



A little respect and patience were worth it.




Röportaj ve Çeviri (interview and translation by) : Berna AKCAN

www.morfijimenezmercado.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Morfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru PortreleriMorfi Jimenez Mercado : Hasselblad Ustası : Peru Portreleri

Sıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin Bodrum




Sıtkı Kösemen’in ofisine biraz erken gitmeme rağmen, beni içeride bekletmeyip hemen odasına kabul etti ve hızla işlerini toparlamaya çalıştı. Sürekli kusura bakma diyordu, oysa ben izin alarak, kütüphanesindeki ve masasındaki kitapları düzenlerini bozmadan incelerken (çok iyi bilirim ki, mimarlar düzenlerinin bozulmasından hiç hoşlanmazlar), kişiliğini yansıtan küçük detayları, meslek kitapları tercihleri, kalem tercihlerini bile incelerken, son derece memnundum hayatımdan J. Adaçayı eşliğinde başladı sohbetimiz….



Şebnem Aykol: Başlayalım mı Sıtkı Bey? Sıtkı Kösemen kimdir, bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?



Sıtkı Kösemen: Hahahahahahah”¦



Ş.A: Tamam, klasik bir başlangıç oldu farkındayım J



S.K: Ay nasıl, ha ha ha”¦ Çok sevdiğimiz bir insandır J. Fotoğraf merakım nereden başladı oradan anlatmaya başlayayım isterseniz”¦



Ş.A: Yok, yok bu bir sonraki sorum, öncelikle sizi tanımak istiyoruz. (Sıtkı bey ser verip sır vermeyecek gibi görünüyor)



S.K: Benim babam mühendisti ve inşaatçıydı. Dolayısıyla, mimari bir çevrede yetiştim ve sonra da severek ODTÜ Mimarlık’a girdim. ODTÜ Mimarlık’tan sonra, direkt toplu konut işlerinin içine daldım. Ben 1978 mezunuyum, mimarlıkta büyük projelerle uğraştık, ama büyük proje dediğim bugünün büyük projeleri değil bunlar, bahsettiğim 1978 yıllarında ilk toplu konut projelerdir. Yani eskiden 78 döneminde filan, İstanbul’da 1-2 yer haricinde, bir sosyal konut, site yapımı yani organize bir toplu konut yapımı yoktu. İstanbul’da bunun sadece 1-2 örneği vardı; Emlak Bankası Ataköy gibi, Ankara Bahçelievler’de Emek Mahallesi gibi”¦Ve tam benim mezun olduğum dönemde -öyle bir döneme denk geldim- ve belki de sonradan beni memnun etmeyecek bir işe, toplu konut işine dalmış oldum. Orada uzun yıllar, toplu konut projeleri üzerine çalıştım. Ancak o zamanki toplu konut furyasının, benim mimariye bakışımı çok etkileyip, değiştirdiğine de inanıyorum.




Bu mimarlık işleri haricinde de en büyük sevdam fotoğraftı. Belki fotoğrafın öne çıkması bu toplu konut projeleri yüzündendi. Zaten mimarlık mesleği bir takım fact yani gerçeklerle çok bağlantılı birşeydir, mimarlığı bir çizgi olarak görüyorum, güzel sanatlarla fen arasındaki geçiş çizgidir. Önemli bir yeri var mimarlığın. Çünkü bir taraftan baktığınızda, mimarlık aslında bugünün çağdaş sanatta yapılan enstalasyonlar var ya, mimarlık da yapılabilecek en büyük ve en uzun süreli enstalasyonlardan biridir. Nedir bu enstalasyon? Bir ev yapıyorsunuz, insanlar içinde oturuyorlar, çocuk doğuruyorlar, yemek yiyorlar, uyuyorlar yani bir oyun gibi, enstalasyon gibi birşey kurguluyorsunuz, bir gözle baktığınızda durum böyle. Diğer bir gözle baktığınızda ise bu dünyanın para, ekonomi denilen gerçekleri ile birebir ilişkili bir süreç de aynı zamanda. Ne kadar ekmek, o kadar para derler ya, mimarlık da öyle. Ve hayat, yaşanan hayat mimarlıkla dolaylı olarak çok bağlantılı bir şey”¦ Bugün bir çok yerde bunu gözlemleyebiliriz İstanbul’da, özellikle İstanbul’da. Yakınlarda Ege’de bir fotoğraflar çektim, köyleri dolaştım. Gerçekten de şok geçirdim, nedir bu ruh, bir yok etme çabası içinde bütün toplumumuz. Eskiden Ege’nin en güzel köylerinden olan Tire,Tire’den sonra Aydın’ın türlü köylerine gittik. Eski değerlerin korunması, hayat şeklini bir nebze olsun, bilinçli şekilde yönlendirmesi gibi hiçbir şey kalmamış oralarda. Koskoca köyde 7 katlı apartmanı dikmişler, oturuyorlar. Niye apartmanı dikiyorsun, niye? Bir sürü nedenleri var bunun. Dolayısıyla, mimarlığın güzel sanatlar ve diğer bilimler arasındaki tam bir çizgi olduğuna inanırım. Benim dönemimde mimarlık ve proje geliştirme işleri, proje yönetim işleri yaptık. O zamanlarda zaten, 78-80’ lerde kimse mimarlara önem bile vermiyordu. Hoş şimdi biraz öne çıktı mimari değerler, ama maalesef biraz farklı çıkıyor. Türkiye’de öyle bir süreç yaşanmamış, Türkiye’de hiç bir şeyin arası yok anlatabiliyor muyum, bilmem. Şey gibi, çarşıdan bir ortalama fiyatta alabileceğiniz ayakkabılar var, ya da üç maaş verip de satın alacağınız Louis Vuitton, Gucci ayakkabılar var. Şimdi enterasan şekilde bunu da gözlemliyorum, Gucci giyen diyor ki Zaha Hadid evimi yapsın, Richard Meier yaparsa daha iyi olur gibi, arasında uçurum olan değerler ve boşluklar var.



Benim anlattığım o dönemlerde toplu konut üzerine yoğunlaştığımız için, ben hiç bir zaman yaratıcı bir mimarlık yapamadım. İşte belki o yüzden, belki de şuur altında oluşan bir şeydi. Esas benim olgunlaşma dönemlerimde yaratıcı mimarlık yapamadım. Hasbelkader o yöne sürüklendim”¦




Ş.A: Akış öyle gitti yani”¦



S.K: Evet, akış öyle gitti… Dolayısıyla yapılan projeler de 1000 konut, 200 konutluk projelerdi. Belki de o harala gürelenin içinde mimarlıktaki bastırılmış yaratıcılık dürtümü, fotoğrafta buldum diyebilirim. Fotoğraf çok hoşuma giden birşey”¦ Fotoğrafçı lafından da hiç hoşlanmıyorum çünkü başka bir terim gerekiyor. Fotoğrafı ben başka bir manada kullanmak istiyorum, projelerde, Bodrum’da olduğu gibi”¦ Aslında bu Bodrum kitabında benim yaptığım, sosyolojik inceleme gibi bir şey. Ama burada yaptığım projede fotoğraf bir araç, işin zanaat tarafını geçmek lazım”¦





Ş.A:
1974’te ODTÜ ‘de önce hocanız, sonrasında arkadaşınız olan Paul Mc Millen’ın verdiği “Visual Media Workshop” dersinden ve bu dersle birlikte fotoğrafın ve videonun içinde olan tasarım teorisini öğrendiğinizden bahsetmişsiniz. Sizin için fotoğrafla daha da yakınlaştığınız yeni bir başlangıç bu noktada da mı oldu? Biraz bu dersin içeriğinden bahsedebilir misiniz? Bu özellikle önemsediğim bir soru, zira benim 1989’da, ITÜ Mimarlık’tan mezun olduğum dönemde bile bu ve benzeri bir ders yoktu. Ve şu anda ünivesiteye gittiğimde fotoğraf ve filmin mimarlık eğitimi ile entegre olduğunu görüyorum. 1974’ lerden bahsettiğimize göre hayli öngörülü bir ders alma şansınız olmuş”¦.



S.K: Paul Mc Millen 1974’ten beri tanıdığım hem hocam, hem arkadaşım oldu. Şu anda da en önemli arkadaşlarımdan biridir. Ortak konuştuğumuz fotoğraf üzerine, video üzerine, tasarım üzerine pek çok lisanda anlaşabiliyoruz. Onun için, 1974 yılında ODTÜ’de, Paul Mc Millen’ın karakterinin de, kimliğinin de, derslerinin de etkisi vardır ama ben daha evvelden, ortaokul 2’ den beri, fotoğraf çekiyorum. Çok sevdiğim birşey, neden bilmiyorum. Ortaokul 2’ de benim Gündüz Kayra diye bir arkadaşım vardı, o da iyi fotoğraf çeker, şimdi Bodrum’da yaşıyor. Biz o yaşta Ayrancı’da otururduk , Güvenevler’de, Gündüz’le beraber nasıl bir aşksa, tutkuysa, Cumartesi günleri 11 de filan belediye otobüsüne binerdik, o zamanlar Ankara’da Ulus’ta iki tane fotoğrafçı vardı, bir takım Doğu Alman malları, Zeiss”¦




Ş.A: Zenit’ler?



S.K: Tabii Zenitler’de vardı ama biz orada olan Almanlar’a hayrandık. Giderdik vitrinlere bakardık, içerde bakınırdık”¦Sonra bir gidişimizde developer, banyo filan aldık. Sonrasında ikimizde babalara yalvararak agrandizörler falan filan, müthiş bir meraktı anlayacağın”¦




Ş.A: O yaşta kendi baskınızı da yapıyordunuz yani?



S.K: Tabii ki. İlk baskıyı ortaokul 2‘ de Gündüz’le beraber şeyde basmıştık, agrandizör yoktu, o dükkandan banyoları almıştık. Bir de artık 9×13 kartmıdır nedir, negatifi slayt makinası içine koyduk, slayt makinasına bir poz verdik, tabii slayt makinası çok kuvvetli (kahkahalar…) kart simsiyah çıktı. Ama slayt makinasında şey yapmaya da imkan yok, kart küçücük, tek adamın gözü çıkıyor filan. Ne bileyim ben, kimya deneyi gibi”¦



ODTÜ’de benim için en önemli şeylerden biri nedir, sanata meraklıydım ben. Bir anda tabii, Paul Mc Millen gibi New York’tan gelmiş, işte tasarım falan filan ve renkli bir karakteri olan birinden bir ders almak müthiş hoşuma gitti benim. Çünkü düşünsenize liseden çıkmışsın, birinci sınıfa girmişsiniz”¦Hiç unutmuyorum, kolejden böyle çok çalışkan olan kızlar vardı, ODTÜ’ye girdiğimizde o aynı kızları parka giyerek, arkadaşlar silahlanalım, sloganları atarken gördüm. Öyle bir ortamda, 1974 yılından bahsediyoruz, Paul gibi biri, Amerika’dan gelmiş, tasarımın, insanın renkleri ile donanmış biri ile tanışmak müthiş keyif verdi ve onunla bir sürü projeler yapmaya başladık. Paul Mc Millen ile bizim Design Theory‘ de bir projemiz vardı mesela; Paul’un ofisi olan odanın sol tarafındaki duvardan 90 cm. yüksekten yukarı çıkıyorduk ve ODTÜ Mimarlık Fakültesi’ni düşünün, büyük bir yerdir orası, bir altın bant, bütün köşeleri dönerek gidiyor gidiyor, bütün köşeleri döndükten sonra sağ köşesine geliyor. Biz bu bantı yapmaya başladık, 2. gününde Dekanlık veya Rektörlük’ ten durdurdular ne oluyor diye”¦ Böyle kasılmış ortamlarda Paul gibi birini görmek çok güzeldi. Paul’den ders alan diğer arkadaşlar da vardı, Nazif Topçuoğlu mesela”¦




Ş.A: Zorunlu ders miydi, yoksa seçmeli mi?



S.K: Elektif dersti, kendiniz seçiyordunuz. Dolayısıyla çok hoşumuza gitti, sonra video çektik. Daha o zamanlar Hacettepe Üniversitesi’nin yer aldığı Hacettepe Kampüsü’nün bir takım gecekondu bölgelerini yıkarak genişleme durumu vardı. O zamanki gecekondu dediğimiz gecekondu değil de aslında Ankara’da tarihi kalenin uzantılarıydı. Oraları kayıt edebilmek, herşey aslında mimari ile alakalı şeyler bunlar, fotoğraf veya videoyu ayrı görmemek lazım”¦ Şimdi mimaride 3D, video var; bir sürü mimar projesini video olarak sunuyor biliyorsun”¦ Mesela o Hacettepe’nin genişlemesi ile yıkılacak, eski Ankara dokusunu kaydetmemiz önemliydi. O bant ne oldu şimdi acaba? Duruyorsa paylaşmak lazım, açık olmak lazım…





Ş.A: Konu videoya gelmişken, mimarlık ve fotoğrafçılığın yanısı sıra video projeleri üstünde de çalıştığınızı biliyoruz. Bilgi Üniversitesi için de Kuştepeli gençlerle ilgili bir belgeselinizin var oldugunu okudum, bu belgesel ile ilgili kısa bir bilgi alabilir miyiz?



S.K:
Mimarlık ve fotoğrafın yanında, video dedin ya”¦ Bence öyle değil, hepsi o kadar içiçe bağlantılı şeyler ki, demin anlattığım gibi. Aa ben fotoğrafçıyım, ben video çekmem diye birşey yok.




Ş.A: Sonuçta hepsi kendini ifade etmek değil mi ?



S.K: Kendini ifade etmek, biliyorsun işte… Nuri Bilge Ceylan en iyi örneklerinden biridir. Keşke benim de o kadar çok vaktim olsaydı, çok çok beğendim. En güzel film ‘Üç Maymun’, nefis…




Ş.A: Bilgi Üniversitesi’ndeki belgesel çalışmasında ünivesiteden öğrencilerle mi çalıştınız, yoksa bireysel bir çalışma mıydı?


S.K:
Bilgi Üniversitesi’nde iki üç öğrenci ile beraber workshop yaptık, yanlış hatırlamıyorsam onların master teziydi. Birşeyler yapalım, video çekelim dediler. Sonra onların aklındaki şöyle bir şeydi; Bilgi Üniversitesi burada, kız öğrenciler filan arabalarıyla geliyorlar, onun yanında bir çingene yerleşimi var, bunu video-fotoğrafla nasıl anlatalım diye konuştuk. Sonra dediler ki, yemek yenilen bir yerin lokanta ya da büfenin orada bir grup çocukla tanışmışlar, çok iyi dans ediyorlarmış. Bir gün buluşup gittik, bunların evinde bir dans sahnesi çekelim dedik. Çünkü çocukların da hikayesi değişik”¦ Bilgi Üniversitesi’nin yanlarına gelmesi, toplumun küreselleşmesi ile toplumda oluşan acaiplikler var. Dar gelirli bir çingene ailenin çocuğu Türkçe rap söylüyor, Yani Türkçe rap”¦ Rap nedir, niye rap var falan filan”¦Türkçe rap, dans edenler de çingene çocukları, kendilerine de “Sokak Savaşçıları” ismini koymuşlar grup olarak, rap yapıyorlar, onları çekmiştik”¦Beraber workshop yaptık, ben çektim, çocukları evde böyle dans edecekler şeklinde yönlendirerek ben çektim.



Ş.A: Gerçi bütünleşen ve birlikte işleyen şeyler diye az önce bahsi geçti ama mimarlık ile fotoğraf arasında nasıl bir denge kurduğunuza tekrar gelirsek”¦



S.K: Evet”¦ az önce konuştuk birbiri ile bağlantılı şeyler”¦ Bence mimarlıkta da, tasarımcılarda da vardır, herşeyde. Mesela, 80’lerde meşhur tasarımcı Azzedine Alaia vardı, bir takım dergilerde mesela yemek tarifi de yapıyor”¦ Mimarlık o kadar bütün şeylerin üstünde birşey ki, iyi mimar olmak için, bir kere iyi yaşamayı bilmen lazım -ki insanlara bunu tanımlayabilesin”¦




Ş.A: Aslında oldukça birbirinden farklı iş disiplinleri ve birbirinden zaman çalan işler hepsi. Neden bu kadar şeye katlandınız, bu yoğunluktan zevk alıyor musunuz?



S.K: Müthiş. Bir şekilde, kendimi kolay şekilde ifade etmenin bir yolu.



Ş.A:Çok da kolay değil aslında”¦Mimarlığın pratiği, fotoğraf ve görsel hazırlama, demin tanımladığınız iyi hayatı takip edebilme, hepsi bir arada işleyen şeyler”¦



S.K: Ama işte fotoğrafın bir şeyi vardır. Bilir misin William Egglestone; ağır bir fotoğrafçıdır, Amerikalı, bilmek lazım. Onun bir lafı vardır”¦ Dur bakayım nasıldı; biri ile bilmediğim bir yere gideyim elimde bir kamera olsun yeter”¦Yani o işte, tuhaf bir zevk, tam tanımlayamadığım”¦



William Egglestone, Amerika’nın yaşlanmasına rağmen contemporary-çağdaş fotoğrafını sürükleyen önderlerinden biridir. Amerikan toplumunun bu acaipliklerini anlatan biridir. Bir “Murder” serisi vardır, bir “Cadillac” serileri vardır, “Cadillac” serileri sadece zencilerle ilgilidir. “Evler” vardır, Amerika’daki evlerin acaiplikleri, bakmak ve incelemek gerekir. Film de çekmiştir. Amerika’nın nasıl acaip bir kültür olduğunu gösterir; çoğu snap shot gibi resimler, ancak kalite her zaman korunmuş”¦



Nerde kalmıştık? Tamam, bu adamın dediği gibi bir yere gidiyor olayım, seyahat etmek de çok güzel bir şey, seyahat etmeyi de çok sevdiğim için, görmediğim bir yere gideyim. Oradaki ilk gözlemlerimi kaydedebileyim”¦Bende yavaş yavaş şey oluştu, ilk gördüğüm bir yerde böyle şuur altında o izlenimleri kaydetme endişesi oluştu, alışkanlık dediğim o, fotoğraf çekme ve kaydetme alışkanlığı. Hatta eşim bazen yeter artık bırak şu kamerayı der. İşte hikaye o kadar basit J.




Ş.A: “Fotoğraf”ta önemli olan nedir sizce? Bir fotoğrafın düşündürdüğü mü, estetikliği mi, varması gereken hedefi mi önemlidir sizce?



S.K: Aslında üçü de önemli. Şeyin önemli olmadığını ben her zaman savunuyorum, gençlerle filan konuşurken, en çok tavsiye ettiğim şey fotoğrafın o craftwork tarafından yani zanaat tarafından her zaman kaçınmak lazım. O olması gereken birşey zaten yani fundemantal şeyler, ışığı yakaladım, bilmem neyi yakaladım falan gibi bir sürü örneklerini görmek mümkün bunların, özellikle Türkiye’de. Tecrübe edinmiş portfolyolarda da bunu görmek mümkün, ışığı kaydetmek, ışıktaki mükemmellik falan filan; bunlar zaten olması gereken şeyler… Biraz şey gibi, nasıl desem; çok kaliteli boyayla iyi resim yapamazsın. Mühim olan ne yapmak istiyorsun, neyi anlatacaksın, odur. Zorun ne, niye çekiyorsun bu resmi, mühim olan bu. Öbür türlü sadece fotoğrafın zanaat tarafında ışığının perfect olması, mükemmelliğini yakalamak da o craftwork içinde kalıyor. Sonra… Bunun bir sürü örnekleri var, mesela ; hep böyle bir takım alışılmış bir geniş açı görüntüsü, kenarları karanlık, ortası hafifçe aydınlık, süper kontrastlı bir takım yaşlı insanlar, tamam da ne yapmış bu adamlar, ne kadar güzel yaşlanmış, bravo mu diyeceğiz? Veya aynı şekilde yine alışılmış geniş açı kadrajında eli ayağı çıplak hırpani çocuklar, e tamam…Tamam da hırpani durumdaki çocukta bile birşey anlatabilirsiniz, hepsi tekrar olduğu zaman olmuyor. Konuştuğum gençlere hep onu salık veriyorum. Hikayen ne, derdin ne onu anlat. Öyle düşündüğünüz zaman zaten bir çıkış noktası oluyor, ama tabii fotoğrafın o kadar çok yönü var ki, çok yönlü bir şey. Çok prestijli bir şekilde buzdolabı resmi eksperi de olabilirisiniz, bizim reklam işlerinde o tür bir sürü iyi zanaatkarlar vardır, bir buzdolabını mükemmel bir şekilde görüntüleyebilrisiniz, o da bir beceri… Ama o benim tarafım değil. Benim tarafımda hoşlanmadığım bir laf ama… Contemporary art denilen, güncel sanat denilen şeyde fotoğrafın çok büyük bir yeri var artık. Yani bugün Art Basel’e gitseniz, Venedik Bienali’ne de gitseniz, göreceğiniz işlerin neredeyse %60’ı fotoğrafa dönüştü. Çünkü fotoğrafın ifade şekli, bizim o gerçeklik dediğimiz aynı fotoğraf makinasının mantığında çalışan gözlerimizle gördüğümüz şeyler. O gerçekliği kullanarak neler anlatabiliyorsunuz, çok mühim şey. Dolayısıyla bunu söyleyince şunu da ekleyeyim-bir de parantez içinde photoshop filan iğrenç birşeydir, bana göre; yapıştırmalardan bahsediyorum tabi.




En güncel sanat, ortamın en contemporary art, ortaya çıktığı en meşhur festivallerde, bienallerde filan güncel sanat ürünlerinden bir fotoğraf olmuştur. Çünkü, bahsettiğim gibi o gerçekliği kullanabiliyorsunuz. Ama onu kullanış maharetiniz size bağlı, gerçekliği kullanarak seçim de yapabilrisiniz. Cindy Sherman’ın resimlerini biliyorsunuz, o da öyle. Cindy Sherman kendisi bir oyun oynuyor, orada kendini o kadın, bu kadın, ezilmiş kadın derken birşeyler anlatıyor, size buna iyi örnek olarak şeyi verebilirim. 2003 yılında bu Platform’da Kadınlar Günü’nde bir sergi açtım.




Ş.A: Evet, biliyorum Mavi Gök.



S.K: Evet, Mavi Gök. Bir Rus fahişe.



Ş.A: Aslında en çok etkilendiğim çalışmanız da oydu. Hem anlatmak istediği, hem ifadesi, ismi bile vurucuydu”¦



S.K: Ben de çok beğendim ama açıldığı zamanda, tamamen gargaraya giden bir çalışma oldu. Keşke onu bir yerlerde bir daha göstersem”¦ Tabii o ağır bir hikayeydi.



Ş.A: Daha sonra biz de Fotoritim’de yayınlasak?



Olur, memnuniyetle… Dediğim gibi hikayesi müthiş bir çalışma. Çünkü, oluyor da nasıl oluyor ?



Bir aralar mimarlıktan dolayı 1992 yılında Rusya’da çalıştım.1992, 1993, 1994 iyi bilirim oraları. Şöyle birşey yaşamışız farkında değiliz, ben 1992’de gittiğimde orada şok geçirdim. Öyle bir ülke ki Türkiye, müthiş oradan baskı, buradan baskı. Biz neydi, Perestrokya ve Berlin Duvarı yıkılmadan önce, neydi yukarıda öcüler var, gitmeyin. Yok öyle birşey, orada insanlar var, ve tam tersi orası Tchaikovsky’nin, Chekhov’un memleketi. Orada var herşey, mimari…Sahilleri Rusya’nın harika, Yalta, Odessa, Gürcistan’ın Batum filan. Sonrasında anlıyor insan biz de neler oluyor diye. Orada insanların değerleri var.




Ş.A: Bastırılmışlıkların biriktirdiği bir potansiyel mi ?



S.K: Çok bastırılmak da değil ki, o kısa bir dönem. Bak, komünistlik ile Türkiye Cumhuriyeti aynı dönemdir. 1917’de Lenin devrim yapıyor, emperyalistler Osmanlı’yı parçalamak isterken, benim dibimde emperyalist koloniler kuracaklar diye bütün yardımı Atatürk’e yapıyor. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde vagonlarla altın ve silah gelmiş Lenin’den Türkiye’ye. Atatürk kadar komünistlikleri bunların. Ama biz de daha sonra olan şey bu Osmanlı İmparatorluğu’nun mükemmelliği var ya, o zamana göre mükemmelik; tüm halkların birarada yaşaması Rum’un, Yahudi’nin, Hristiyan’in, Berberi’nin… Onlar işte bu emperyalistlerin baskısı ile Osmanlı’yı parçalamışlar, biz Kurtuluş Savaşı diyoruz ya o savaşa aslında İç Savaş dememiz lazım. Dolayısıyla ondan sonra, sosyolojik olarak millet denilen şey, Osmanlı İmparatorluğu, onu çözmeye başladığın zaman zaten işte hayat şekli de çözülüyor, mimari de çözülüyor… İşte sonrasında niye böyle, İstanbul niye böyle. Hepsinin sebebi var, orada yaşayanlar gitmiş, başka bir grup hakim olmuş, onun zevkleri ve yaşam biçimleri yaşıyor. Orhan Pamuk’un dediği gibi; dünyada hiç böyle bir şehir, hiç böyle bir örnek yok. Orhan Pamuk ; neden hüzünlü bu İstanbul der İstanbul kitabında, neden hüzünlü? Hüzünlü olmasının tek sebebini de düşmüş şehir olmasına bağlar. Anlatabiliyor muyum ?




Çok büyük bir şey geçirmiş bir yerde yaşıyoruz, maalesef Anadolu öyle. Bu nasıl korunurdu, korunamaz mıydı bir yorum yapmıyorum, ama o gözle baktığınızda bir sürü örnekler görüyorsunuz. Bu düşüncelerin izlerini de fotoğrafa aktarmak hergün etrafına o gözle bir baktığında, o kadar mümkün ki… Bu bir örnek, fotoğrafta, mimarlıkta, sosyolojik çalışmalarda…



Işte oluyorda nasıl oluyor, yine oraya döndük. Iki tane büyük gücü varken dünyanın, zangır zangır birbirlerinden korkarken, bir anda birinin içinin boş olduğu ortya çıkıyor, çöküyor. Ve o memleketin kadınları Türkiye gibi, diğer güçlere göre üçüncü dünya ülkesi sayılabilecek bir memlekete gelip fahişelik yapıyorlar. Evindeki çocuklara para yollamak zorunda kalıyorlar. O müthiş bir değişim, müthiş bir sosyolojik olay. Burada kadınlar gününde gösterdik, biliyor musun gerçek bir fahişeydi.




Ş.A: Fotoğraflarınızla neler anlatma çabası içindesiniz, belgelemekten en çok mutlu olduğunuz çalışma hangisi olmuştu diye sormak istiyordum ama cevabımı aldım. Portfoy konu seçimlerinize baktığımızda ve siz bu kadar detaylı anlatınca, an yakalamaktan ziyade anlatım yakalamayı tercih ettiğinizi düşünüyorum. Bu konuda eklemek istediğiniz birşey var mı ?



S.K: Evet, Rus fahişe belgelemekten değil ama birşeyi öne çıkarmaktan mutlu olduğum bir çalışmaydı. Çünkü çekerken de enteresan şeyler oldu. Gerçekleri de görüyorsunuz bir yandan. 1992’de Rusya’da neler gördüm. Çok acaipti, Allah göstermesin yani. Bu kızı çekerken de, yapılan şey o kadar esir ticareti gibi birşey ki. Bir mamanın telefonunu bulduk, onu aradık, anlattık, bak böyle böyle, yok bir şey, fotoğraf çekeceğiz, ne alıyorlarsa verelim dedik. Yok öyle porno mu çekeceksiniz, yok öyle değil filan. Neyse, geldiler buraya 3 kız getirmişler. Bir baktık bir tanesi, nasıl ilgili, meğer edebiyat mezunuymuş. Memlekette iki çocuk, o işi yapıyor. İyi sen gel dedik, o anlar çok başka bir şey yaşanıyor.




Ş.A: Rusya’da gördüklerinize, size hissettirdiklerine gidip gelmeler mi oldu?



S.K: Tam öyle değil, buradakiler başka, oradakiler daha da başka. Ben erkek halimle birinin evine gitmeye korkarım, diğer tarafı da var. Düşünsene, hiç tanımadığın birine alo, merhaba, iyi gel evine gidelim, ne yapacak? Birebir yaşanan şeyler çok enterasan, düşündürücü”¦




Ş.A: 2000 tarihli “Olma Hali” isimli çalışmanız da çok ilgimi çekti. Pek çoğu habersiz çekilen, sıradan kişilerin gündelik hayatlarının yer aldığı fotoğraflar olarak çalışılmış, okuduğuma göre fotoğraflandığını öğrenen kişiler sonradan galeriye üşüşmüş, modellerle ile ilgili sorun yaşadınız mı?



S.K: Yok canım, tam tersine hoşlarına gitti.



Ş.A:Şu an fotoğraf üzerine ne tür mesleki çalışmalar yapıyorsunuz?



S.K: Şimdi gençlerle ilgili bir proje üzerinde çalışıyorum. Türk Gençliği nereye gidiyor? Yok canım öyle değil de. Gençlerle ilgili yine röportajlar ve çekimler. Ama gençlerle çalışmak çok rahat, bundan evvel kadınlarla ilgili bir çalışma yapmıştım…




Ş.A: Günlükler mi?



S.K: Evet, günlükler. Bayılıyordum, gay olacaktım. Çok zor, ortaya çıkana dek ne kadar zor bir bilsen. Ne yapılacak, nerede görünecek, nerede basılacak? Yok kardeşim bir şey yapmayacağım, ben seni başarılı bir kadınsın diye çekiyorum, bir dakika sekreterim randevu versin, etsin bir şeyler. Derken aslında bunların hepsi şeyi gösteriyor; samimi bir toplum yok Türkiye’de. Herkes her şeyi gizli yapmak istiyor. Ama bir taraftan da tam tersi var. Bazı insanlarda ne bileyim ben, duş yaparken bile resimlerini çektirip, o sosyete dergilerinde çıkmak istiyorlar. Çok enteresan bir toplumda yaşıyoruz, çok enteresan. Kadınlar, yani günlükleri çekerken içimden söyleniyordum; bir Hafta Sonu ya da Hello dergisi muhabiri olsam, rica ederim buyrun diye bana yardımcı olurlardı.




Ş.A: Fotoğraf ve mesleğiniz ile ilgili geleceğe dair projelerinizden bahseder misiniz? Fotoğrafa ilişkin bir ütopyanız var mı ? Varsa bizimle paylaşır mısınız ?



S.K: Ütopya derken; hedef mi, “fantasy” mi?



Ş.A: Peki ben hem hedefi öğreneyim, hem de “fantasy”yi J



S.K: Vallahi bir tane şey projemiz var, inşallah çekeceğiz. Fantasy’i anlatayım desem, anlatamayız ki zaten J. Gelecekte ne çekeceksiniz dersen, dizilerle ilgili bir seri yapacağız. İsmi de “Öteki Zaman”. Şekil de dizi setlerinde, örneğin Kurtlar Vadisi ve benzeri dizilerde öne çıkmış karakterler var ya, o öne çıkmış karakterlerle röportaj yapacağım. Öteki zaman dediğimiz o. Fazla dizi seyretmiyorum da, bilmiyorum şimdi kimler var, söyle bakayım kimler var?




Ş.A: Ben de bu konuda sizden farklı değilim, bilmiyorum J



S.K: O zaman uydurayım, diyelim ki Sarı Ahmet. Sarı Ahmet ne yapar, ne eder. Sarı Ahmet ne yer ne içer gibi…



Ş.A: Yine “Günlükler, Beyoğlu, Ben, Derin Bodrum” ile aynı formatta mı olacak?



S.K: Tabii, tabii. Röportajlar ve görüntülerle ilgili bir şey olacak ama bunda da gene dediğim gibi fotoğraf zanaatı önde değil bunda, bunda önemli olan sosyolojik bir şey. O bilmem ne reytingleri alan diziler var ya, onlar Türkiye’nin sosyolojik yapısını gösteriyor. Onu olmak istiyorlar, böyle diziler Brezilya’dan çıkma. Brezilya da sınıflar arası müthiş uçurumların olduğu bir yerdir. Eskiden köle Isaura vardı, biliyor musun?




Ş.A: Evet, çocukken duymuşluğum var J



S.K: Köle İsaura’nın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Afedersin becerirler, hamile kalır, döverler, babası taciz eder falan filan. Bütün bu şeyler, toplumun kendi kendine yarattığı şeyler, toplumda bir kesim kendinden daha iyi birinin olduğunu görmek istiyor, anlatabiliyor muyum? Şey gibi, Hürriyet’in 3. sayfası vardır ya, ahhh ahhh, vahh vahhh… Aslında o insanların içindeki o hayvansal var oluş dürtüsünü tetikleyen bir şey…




Ş.A: Derin Bodrum çalışmanıza gelecek olursak, Beyoğlu, Ben ve Derin Bodrum aynı format ile çalışılmış iki farklı proje. Neden Beyoğlu ve neden Bodrum, iki farklı mekanı farklı zamanlarda aynı format ile çektiniz, bu mekanların sizi kışkırtan ortak özellikleri mi var?



S.K: Önemli değişimler yaşamış olan iki önemli yerleşim yeri. Beyoğlu’nu anlatmaya gerek yok, biliyorsun Beyoğlu’nun tarihini. Bodrum da benim için öyle. Ben Bodrum’a ilk kez Süha Özkan ile beraber 1974’te birinci sınıftayken, Bodrum evlerinin rölövelerini çıkartmaya gitmiştim. Daha evvelden hiç görmemiştim, o zamanlarda Bodrum çok da fazla bilinmezdi. Bir anda aşık oldum çünkü orada da, Beyoğlu’nda da az da olsa var; o geçmişteki hayat korunuyordu. Geleneksel hayatı özlemek… Onun kaygısı da mimarlıktan, o eğitimden gelen birşey. Niye korunmuyor diye.




Ş.A: Kitabınızın ilk sayfasında Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine isimli kitabından bir alıntı görüyoruz ; ‘Bir fotoğraf yalnızca bir görüntü (bir resmin görüntü olması gibi, gerçeğin bir yorumu değildir); aynı zamanda tıpkı bir ayak izi gibi ya da ölünün yüzünden alınan bir maske gibi gerçeğin bir izi, ondan dolaysız kopya edilmiş bir şeydir.’ Sizin bu çalışmada izini sürdüğünüz gerçeklik neydi ?



S.K: Yöresel imkanlarla yaşam ve toprağa gayrimenkul gözüyle bakmamak. Eskiden ben ilk tanıdığımda Bodrum öyleydi. Hala öyle bakmayanlar da var, en iyi örneklerden bir İtalya. İtlaya’da geçen sene bir İtalyan arkadaşımın Toskana’nın içinde X bir köyünde anneannesinin evine gittik. Gece köyde panayır vardı. Gece ne güzel deyip çıktık, niye var panayır; köşeyi döndük, köyde tarım makineleri fuarı varmış. Ama ben o arada o güne dek görmediğim makineleri gördüm. Patates toplayan, domates ayıklayan yeni tasarımlar, yuvarlak hatlı makineler etrafta. E öyle yaptığında zaten güzel yemek yiyebiliyorsun, hikaye budur. Eskiden de Bodrum’da (Derin Bodrum kitabının kapağındaki fotoğrafı gösteriyor Sıtkı Bey) şu lokanta vardı, şimdi yok oldu. Orada köylüsünün yaptığı bir balıktı, şimdi Bodrum’a gittiğinde balık yemeye korkuyoruz, adam başı 150 YTL veririz diye. Öyle bir çözülme içinde işte, aynı şey Beyoğlu için de geçerli tabi…



Ş.A: Kitabınızın tanıtım yazısında bu çalışmanızı, Bodrum Yarımadası’nı rastgele, ama ne aradığını bilerek tarayan bir bakışın saptadığı 217 fotoğraf ve 191 insan olarak tanımlayan yazı şu soruyu beraberinde getiriyor; neyi arıyordunuz siz ve bulabildiniz mi? Herhalde bulabildiniz ki bu kitap ortaya çıktı değil mi?



S.K: Bayağı araştırarak oluşturduk. Mesela orada Bodrum’un ilk genel evinin üzerine araştırma yapmış Bodrumlu bir adam vardır, Paluka diye bir adam vardır dalgıç; o dalarken ölen, dalgıç arkadaşlarının öldükleri yerlere taştan isimlerini yazıp bırakmış, sonra İtalyanlar zamanında bize süngere altınla para öderdi İtalyanlar, nerede o günler diyen – o İtalyanlar zamanı dediğim 1945 öncesi, bütün Yunan adaları İtalyanlar’ın, biliyorsun ya- süngerciyi bulduk.




Ş.A: Bu formatta röportajları yapan Zeynep Tunuslu, neden kendiniz yapmadınız? Zeynep Hanım diyalogları mı kolaylaştırdı?



S.K: E, tabii. Zeynep’in müthiş bir tanınabilirliği var. Bir de bu tür şeylere de meraklı. Bu röportaj konusunda insanlar çok isteksiz oluyorlar, başka bir erkek yardımcı ile çıksaydım oraya, pardon bir resim dediğimiz anda, kardeşim çek git başımdan diyebileceklerdi. Ama Zeynep Tunuslu’nun öyle bir albenisi olduğu için, evlere bile çağırdılar, çay içmeye. Ki Zeynep de çok beceriklidir zaten.




Ş.A: Önsözde Bülent Korman; Dün Bodrum’a gelenler bugün, Bodrum değişti diyorlar… Aslında güngörmüş coğrafyaya özgü hayat, yerli yerinde, soluk alıp vermeyi sürdürüyor, karada ve denizde, biraz derinde… demiş siz de aynı fikir de misiniz ???? Bodrum değişti derken bir mimar ve 1970’lerde fotoğraflamış bir kişi olarak sizce en çok neler değişti?



S.K: Geçenlerde 19 Mayıs nedeniyle yine gitmiştik, yine de güzel. Değişiyor ama işte o Turgut Cansever zamanında çıkmış bir imar yasası var, iki kat. Son zamanlarda Marmaris veya Datça’ya gittin mi? Yat limanında 12 katlı apartman dikmişler. Onun için bakınca yine de Bodrum en güzel yerlerden biri ve akılcı bir şey o iki katlı siteleri yapıyorlar, aman her yer ev oldu filan deniyor ama, iki sene geçiyor, insanlar yaşadığı takdirde yemyeşil oluyor oralar.




Ş.A: Son olarak şu günlerde gösterimde olan ve sizin de fotoğraflarınızın sergilendiği “Arşın” adlı karma sergiden bahsedebilir misiniz?



S.K: Lomo sergimiz işte, güzel bir sergi…



Ş.A: Sevdiğiniz bir çalışma biçimi mi Lomo?



S.K: Ooooo, çok severim. Rus teknolojisi, işte demin anlattım ya, 1992’de Moskova’da pazardan herhalde 2,5 liraya almıştım, şimdi 300 Euro makineler. Bir Avusturyalı şirketin eline geçti firma. Eskiden beri çektiğim lomolar da var. Bak şunlara, hep Lomo, çok eski resimlerdir bunlar.



Ş.A: Sıtkı Bey, ayırdığınız zaman ve verdiğiniz tüm bilgiler için teşekkür ederim…




Röportaj: Şebnem AYKOL



Söyleşide yer alan fotoğraflar Sıtkı Kösemen’in “Derin Bodrum – Deep Bodrum” projesindendir.

www.sitkikosemen.com





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin BodrumSıtkı Kösemen ile Söyleşi : Derin Bodrum

Andrew Biraj : Dışlanan Devlet



DIŞLANAN DEVLET



Dhaka Bihari kampından 66 yaşındaki Shahara Khatun adlı yaşlı kadın “Eğer size hizmet etmeyi bırakırsak şehrin insanları bir gün bile yaşayamazlar ama hala sizin bir parçanız olamadık” dedi. Son 36 yıldır, 60.000 kilometrekarelik bir alana sıkıştırılmış (kabaca üst düzey bir fitness ve spor salonu kadar) 22.000 insan, Dhaka şehrinin Mohammadpur bölgesinin “Cenova Kampı” olarak bilinen küçük bir bölümünde Bangladeş “eyaletinde” devletin koruması, yardımı ve tanıması olmadan yaşıyor, nefes alıyor, ürüyor ve hayatta kalmaya çalışıyor.



Yeni yetmelik zamanlarımda, annem öğlen uykusundayken evden gizlice kaçardım. Arkadaşlarımla dar bir patikadan koşar, döne döne sonunda bir harabeye varırdık. Yaşlı insanlar oraya “Kamp Pazarı” derdi. Bunların, özgürlük savaşından sonra Pakistan için seçilmiş Bihariler için geçici barınma yeri olduğunu söylerlerdi. Bihariler yabani güvercinleri evcilleştirmeye çok meraklıydılar. Maruf, Mizan ve Sahadat’ın onları ufacık kulübenin deliğinden çıkarıp oynadıklarını gördüğümde şaşırırdım. Bir gün, Mizan bana bir çift beyaz güvercin verdi. Her zaman, kiralık evimizin verandasından uçuracağım kendi güvercinlerim olsun isterdim. Ama Biharilerin verdiği hiç bir hediyeye evde izin verilmezdi. Hayallerim yıkılmıştı ve ailem onlarla arkadaşlık etmemin beni yoldan çıkaracağını düşündüklerinden bana engel oldular.



Bir fotoğrafçı olarak, kampta kendi keşiflerimi yapmaya başladım. Küçük kamptaki bunaltıcı kalabalık arasında güçlü bir komşuluk buldum. Sefil mahalle ve gecekondular arasından parka parça görünen orda yaşayanların tek nefes alabildikleri alandı. Hiç bir boş yeri olmayan bir alanda kadınlar tarafından yapılan elişleri ve dini ortam kamp yaşamını karakterize etmeye devam etti. Burada çocuklar hala güvercinlerini uçurur; miladlar (dini parçalar) küçük kulübelerde icra edilir, çocuklar dostlar arasında koştururlar.



Kamp sakinlerinden Shawkat Ahmed; “Biz bu ülkede kalmak istiyoruz. Ne Pakistan’a ne de Hindistan’a gitmek istiyoruz.” diyor. Tüm mahrumiyet, adaletsizlik ve sosyal ihmallere karşın kamp halkı bu metropolitanda tüm dayanma güçleri ile yaşamaya çalışıyorlar. Hindistan, Bangladeş ya da Pakistan onları devletin bir parçası olarak kabul edip kalacak yer sağlamayı reddediyor. Onlar hala yaşamayı ve hayatta kalmayı hayal ediyorlar. Ruhları özgürce koşuyor.



Bu toplum için “Mülteci” veya “Sıkıntıdaki Pakistan” başlığı pek çok göz için, zengin kültürel çeşitliliği ve 60 yıl evvel yeni Pakistan devletine ait olmak için evlerini Bihar’da bırakan bir toplumun mirasını saklayan bir perde gibi durmaktadır. İşçilik konusunda çok yararlı ve asil hünerlere, kendi edebiyatına ve diline, kendi normlarına ve adetlerine, yemekle ilgili ve kültürel pek çok beceriye sahip ve “mülteci” başlığı altına gömülmüş bir toplum. Bugün, 21. yüzyılda dünya vatandaşları, en büyük ve en küçük meseleleri gözetmek için kendi devletlerini talep ettiklerinde Bihariler bir devletleri olmadan var olmaktadırlar.





STATE EXCLUDED



“People of the city can’t live even a single day if we stop serving you, but we couldn’t be a part of you still now,” said Shahara Khatun, a 66 years old woman of Dhaka’s Bihari camp. For the last 36 years, 22,000 people, packed in an area of 60,000 square kilometres (roughly the size of a top grade fitness gym), have lived, breathed, reproduced and survived, without the protection, benefits and recognition of a state, in a small section of the Dhaka city’s Mohammadpur area known as ‘Geneva Camp’, in the ‘state’ of Bangladesh.



During my teens, I used to sneak out of my house when my mother is still in her afternoon siesta. I used to run through the small lane, go round and round with friends and finally reach to a slum like place. Elderly people used to call it “Camp Bazaar”. They said, these were temporary housing made for the Biharis after liberation war, who opted for Pakistan. Biharis were very keen on taming wild pigeons. I used to get bemused seeing Maruf, Mizan or Sahadat taking those pigeon out of the hole of tiny sheds and play with them. One day, Mizan gave me a pair of white pigeon. I always wanted to have my very own pigeons to raise them in my veranda of our rented house. But bringing any gift from Biharis was not allowed at home. My dreams were shattered and my parents grounded me, as they used to think; being in company of Biharis will derail me.




Being a photographer, I started exploring my own experience in the camp. Among the overwhelming population in the tiny camp I found a strong neighbourhood. Patches of sky seen through the shabby quarters and narrow allies of the slum was the only breathing space for the dwellers. A space without any empty space, embroidery works by women, religious environment continued to characterize the life of the camp. Here, kids still fly their pigeon; milads (religious recitation) are performed in tiny shelters, children runs through the allies.




“We want to stay in this country. We don’t want to move either to Pakistan or to India,” says Shawkat Ahmed, a camp dweller. With all the deprivation, injustice, social negligence people of the camp survives in this metropolitan with all their resistance. India, Bangladesh or Pakistan refused to accommodate them as part of the state. Yet, they dream on – for life, and to survive. Their spirit runs free.




The title ‘refugees’ or ‘Stranded Pakistani’ for this community stands as a veil on most eyes, hiding the rich cultural diversity and heritage of a community of people who 60 years back left their home in Bihar to belong to the new state of Pakistan. A community that possess many useful and sublime skills in labour, one that has its own literature and language, its own norms and customs, many culinary and cultural treats, have been buried under the title ‘refugee’. Today, in the twenty-first century when the citizens of the world demand of their state to look after most major and minor affairs, the Biharis exist without a state.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN


The alleyway between the houses, constantly crowded by people, also serves as a kitchen for most houses.



Evlerin arasındaki, devamlı insan kalabalığı ile dolu olan dar yol aynı zamanda pek çok eve mutfak olarak da hizmet verir.



A ‘milad’, a socio-religious gathering, at Moushumi’s, a camp-dweller, residence. The month before the tenth of Muharram holds great religious significance for camp-dwellers who host frequent milads across the tiny cabins of the camp throughout the month.



“Milad” sosyal ve dini bir toplantıdır, kamp sakinlerinden Moushumi’nin evinde. Muharrem ayının onundan önceki ay, kamp sakinleri için dini açıdan çok büyük önem taşır ve kamp sakinleri küçük kabinler arasında pek çok milada ev sahipliği yaparlar.



Nurun Nahar (left) had started living in the area even before the camp was set up in 1972. The cabin (right) used to be her former residence until her daughter with her four children moved in there. Now she lives outside under a polythene shade. She had reportedly died two weeks after the photograph was taken.



Nurun Nahar (ayrıldı) kamp 1972’de kurulmadan hemen önce bölgede yaşamaya başlamıştı. Kabin(sağdaki) kızı dört çocuğu ile oraya taşınmadan evvel onun oturduğu ilk yerdi. Şimdi dışarda polietilen bir gölgelik altında yaşıyor. Fotoğraf çekildikten iki hafta sonra öldüğü söylendi.



Mina (front) works on karchupi (a special kind of embroidery) designs inside a house surrounded by other family members. ‘Karchupi’ design is a popular profession amongst most women in the camp.



Mina (öndeki) etrafında aile bireyleri ile birlikte evde bir karchupi (özel bir çeşit el işi) üstünde çalışıyor. Karchupi tasarımı kamptaki kadınlar arasında çok popüler bir uğraş.



Mizan, who lives in the tiny enclosure on the right, plays with his pigeon. Despite a lack of living space, affection for animals and birds, especially pigeons, feature strongly in their lives.



Küçük kapalı bir yerde (sağda) yaşayan Mizan güvercinleriyle oynuyor. Yaşama alanının kısıtlılığına rağmen hayvan ve kuş, özellikle de güvercin sevgisi onların yaşamında önemli yer tutuyor.



Shawkat Ahmed is sitting inside his tiny house in camper bazaar where he has been living for last 25 years.



Shawkat Ahmed son 25 yıldır yaşamakta olduğu kampçı pazarı içindeki küçük evinde oturuyor.



Mehrab passes his lazy days around the alleys of over populated camp. Thousands of teenagers of the camp have no future as poverty doesn’t support to carry on minimum studies and unemployment is very common.



Mehrab, günlerini aşırı kalabalık dar sokaklarda tembel bir şekilde geçiriyor. Yoksulluk onlara en ufak bir işte çalışmalarına bile izin vermediği ve işsizlik çok yaygın olduğu için kamptaki binlerce gencin hiç bir geleceği yok.




The inhabitants of the camp passes their daily lives between the houses structurally damaged and overwhelmed in the darken alleys.



Kamp sakinleri günlerini karanlık sokaklardaki hasarlı ve mahvolmuş yapılar arasında geçirirler.



People pray in a mosque inside the camp area, while passer byes walk through the dark alley during dusk.



Günbatımında loş sokaktan gelip geçenler varken insanlar kamp bölgesindeki bir camide dua ediyorlar.



Prayers at a shrine inside the camp on the morning of the tenth of Muharram. The pigeons will be sacrificed later to mark the occasion on the day.



Kamptaki bir türbede Muharremin onuncu günü sabahı insanlar dua ediyor. Güvercinler daha sonra bu gün vesilesi ile kurban edilecekler.



Blue sky is rare to see from the tiny alleyway of camper bazar. The inhabitants of the refugee camp live in a very congested environment.



Kampçı pazarındaki küçük sokaktan mavi gökyüzünü görebilmek nadirdir. Mülteci kampı sakinleri çok kalabalık bir çevrede yaşarlar.



Shahra Khatun is sitting on the balcony of her house, which she got from the government 36 years ago. Although the tiny places had been located for the camp people, some inhabitants recently made brick build houses on the lands. These groups of people are known as comparatively richer than the general people in the camp.



Shahra Khatun, hükümetten 36 yıl önce aldığı evinin balkonunda oturuyor. Kamp insanları için her ne kadar küçük yerler olsa da bazı sakinler arsalar üstünde tuğla evler inşa etmişler. Bu insanlar, kamptaki diğer insanlara kıyasla daha zengin olarak bilinirler.



Habib and Shamim (right) is having bath during the dusk after coming back from daylong work in the Bihari camp. Most of the people have to work very hard just to survive. Bihari people usually don’t get job, as they don’t have any formal nationality from the state yet.



Habib ve Shahim (sağda) , Bihari kampında gün boyu çalıştıktan sonra akşamüstü banyo yapıyorlar. İnsanların çoğu, sadece hayatta kalabilmek için çok çalışmak zorunda. Bihari halkının, devlet henüz resmi bir vatandaşlık vermediği için genellikle işleri yoktur.



A fire-thrower at the camp prepares for the big event of the tenth of Muharram the next day. Many such antics will be used the next day during the Muharram march, an important event amongst Shi’ite muslims worldwide, also one of the most important religious event among the camp-dwellers.



Bir ateş atıcısı Muharremin onuncu gününün ertesi günü büyük etkinlik için hazırlıklar yapıyor. Bunun gibi pek çok tuhaflık ertesi gün Muharrem yürüyüşü boyunca kullanılacak. Bu, dünyadaki Şii Müslümanlar arasındaki en önemli olay ve aynı zamanda kamp sakinleri için de en önemli dini etkinlik.



Raju is hanging around the camp area in the moon night of Eid-Ul-Azha (the Muslim religious festival). A holy atmosphere surrounds during the religious occasions in the camp.



Raju, Kurban Bayramında ay ışığında kamp alanında dolaşıyor. Dini günler süresince kampı kutsal bir atmosfer sarar.






Andrew BIRAJ Hakkında

Andrew Biraj, foto muhabiri olarak kendi işinin peşinde koşmak amacı ile Bangladeş’e seyahat etmeden evvel 1999’da, bir yandan yöresel haftalık bir dergide çalışırken Pathsala’da fotoğrafçılık temel kursunu tamamladı, Kendi ülkesinde geçirdiği yıllarda Biraj, Bangladeş’in zalim politikasından yaşlı büyükannesinin yalnızlığına kadar pek çok hikaye fotoğrafladı. Daha çok sosyal, politik ve çevresel açılardan kenarda yaşayan insanlara odaklandı.



O zamandan beri İngiltere’de, Kamboçya’da, Myanmar ve Bangladeş’de pek çok hikaye üzerinde çalıştı. Bangladeş’deki zor durumda olan Bihari toplumu hakkında halen devam etmekte olan “Dışlanmış Devlet” adlı bir foto makale de onlardan biridir.



Biraj ileri fotoğrafçılık diplomasını, Güney Asya Fotoğrafçılık Enstitüsü-Pathshala’da aldı. 2004’de İngiltere ‘deki Bolton Üniversitesi’nden fotoğraf derecesini bitirmek için tam burs kazandı.



2008’de Dünya Basın Fotoğrafı JoopSwart Masterclass bursuna seçildi.



NPPA’nın 2008’de düzenlediği En iyi haber fotoğrafçılığı kategorisinde ”Çevresel Resim Hikayesi’nde” 1.liği kazandı.



2007’de 3. Çin Uluslararası Fotoğraf Yarışması’nda bronz ödül aldı



Karen McVeigh ile birlikte The Guardian One World Medya Ödülleri 2008 Basın Ödülü kazananı oldu.



Venedik Uluslararası Fotoğraf Yarışması 2007’de haber fotoğrafçılığı dalında 2.lik ödülü aldı.



Çalışmaları Visa Pour l’Image, Perpignan, France’I da içererek dünya çapında önemli bir yer tutar.



Angkor Fotoğraf Festivali, Kamboçya


İran’daki İslam Dünyası Uluslararası Fotoğraf Bienali


Hollanda Noorderlicht Fotoğraf Festivali


Yangon Fotoğraf Festivali, Myanmar


Kiyosato Fotografik Sanatlar Müzesi, Japonya


Dünya Fotomuhabirleri Festivali,Çin


S Maria della Pieta Venedik, İtalya


Ulusal Sanat Galerisi, Malezya


Drik Galeri, Bangladeş ve Bolton Üniversitesi, İngiltere



Biraj; TIME.com, The New York Times, The Guardian, International Herald Tribune, The Observer Magazine, Courrier International, Asian GEO, Saudi Aramaco World, Himal Southasian, I Care, New Age, Forum Magazine of Daily Star ve pek çok uluslararası yayında da yer almıştır.



www.andrewbiraj.com



Andrew Biraj


About Andrew BIRAJ


Andrew Biraj completed a basic course in photography from Pathshala in 1999, working alongside in a local weekly magazine, before traveling through Bangladesh to pursue his own work as a photojournalist. Throughout the years in his own country, Biraj photographed stories from the political brutality of Bangladesh to the solitude life of his old grandma. He often focuses on the people living on the fringe from the social, political and environmental perspectives.



Since then, he has worked on numerous stories in the UK, Cambodia, Myanmar and Bangladesh, including his ongoing project ‘State Excluded’, a photo essay about the stranded Bihari community in Bangladesh.



Biraj completed advanced diploma in photography from The South Asian Institute of Photography- Pathshala. In 2004 he obtained a full scholarship from the University of Bolton, UK to finish his B.A in Photography.


He has been selected for the World Press Photo JoopSwart Masterclass grant in 2008.



He won 1st Prize in the “Environmental Picture Story” category of “Best of Photojournalism” by NPPA; 2008



Bronze prize in the 3rd China International Press Photo Contest (CHIPP); 2007



Winner of Press Award with Karen McVeigh of The Guardian in One world Media Award; 2008



2nd Prize in the Photojournalism category in Venice International Photo Contest; 2007.



His work has been featured worldwide, including Visa Pour l’Image, Perpignan, France.



Angkor photo festival in Cambodia.


International Photography Biennial of the Islamic World in Iran.


Noorderlicht photo festival ‘Act of Faith’ in The Netherlands.


Yangon photo festival in Myanmar.


Kiyosato Museum of Photographic Arts in Japan.


Tops- World Photojournalism Festival in China.


S. Maria della Pieta’in Venice; Italy.


National Art Gallery in Malaysia.


Drik Gallery in Bangladesh and University of Bolton in UK.



Biraj has also been published in TIME.com, The New York Times, The Guardian, International Herald Tribune, The Observer Magazine, Courrier International, Asian GEO, Saudi Aramaco World, Himal Southasian, I Care, New Age, Forum Magazine of Daily Star and in many other international publications.



www.andrewbiraj.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Andrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan DevletAndrew Biraj : Dışlanan Devlet

Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1



ALİ İHSAN ÖKTEN: Hocam, 1-20 Mayıs tarihleri arasında beş salonda birden “DÜN-BUGÜN-YARIN” adını verdiğiniz bugüne kadar tanık olmadığımız tarzda tüm fotoğraf ve yazın yaşamınızdan bir kesit sundunuz bizlere. Hep değişimi isteyen birisi için olağan karşılanabilecek bir tutum olmasına rağmen fotoğraf camiası içinde veya diğer sanat dalları arasında da alışık olmadığımız bir durumdu. Sadece neden diye sorayım? Böyle bir sunum için gerekçeniz neydi? Yine bu soruyla bağlantılı olarak şunu da sormak istiyorum.



Sergi tanıtım broşüründe bahsettiğiniz Zannediyorum ki bu sergi benim son sergim olacak”¦” sözünüz birçok kişi tarafından Haluk Hoca fotoğrafı bırakıyor mu? sorusunu çağrıştırdı. Veya öyle düşündü. Bana göre bu yeni bir başlangıç için bir son olsa da neden böyle bir tanımlama yaptınız?



HALUK UYGUR: Öncelikle Bu benim son sergim demiştim” sözünden başlayayım; Nedeni şudur. Bana fotoğrafa ne zaman başladınız? Veya bana fotoğrafla neyi kastediyorsun diye sorabilirsiniz. Eğer fotoğraf deklanşöre basmakla elde edilen bir görüntüdür demeyi kast ediyorsanız üç yaşında boynumda fotoğraf makinesiyle çekilmiş fotoğrafım var. Bildiğim kadarıyla bizim evde her zaman fotoğraf makinesi vardı. Bu durumda ben fotoğraf çekmiş mi oluyorum. Ancak ben de herkes gibi fotoğraf çekiyordum. Fotoğrafın bir şeyleri ifade etmesi veya anlatması ile ilgili olarak ilk düşünce değişikliğim şöyle başladı. 1980 yılında Erciyes dağına ilk tırmandığımda bu yerleri eşim Hanife Hanım da görmeli düşüncesi ile çektiğim fotoğraflar sonucunda yeni oluşan fotoğraf anlayışım bir dönemin bitmesi yeni bir dönemin başlamasıdır. Yani artık başka bir fotoğraf vardı hayatımda. Bir müddet artık fotoğrafı gezdiğim yerleri başkalarına da göstermek için kullandım. Ama onu daha güzel göstermek için başka çaba sarf etmedim. 1990’lı yılların başında AFAD’la tanıştığımda fotoğrafın eğitim alınması gereken bir sanat disiplini olması gerektiğini anladım. Bu anlayış yaşamımda bu fotoğrafı da bitirdi. Artık yaşamımda yeni bir fotoğraf anlayışı vardı. Bu dönem ödüllerle ve yarışmalarla geçti. Çok sayıda ödül almama rağmen başarılı mıydım? Bugün dönüp baktığımda rahatlıkla hayır diyebilirim. Başarısız olduğumu ancak ilk sergimi açmaya karar verip ödül almış olduğum fotoğrafları yan yana koyduğumda anladım. Büyük ödüller verilen fotoğraflar hiçbir şey anlatmıyordu. Ve bir kez daha fotoğrafı bıraktım. Artık başka bir fotoğraf yapmalıydım. Fotoğraf değiştirmeli ve değişmeliydi. Önüme üç hedef koydum. Fotoğraflarımdan en az biri başka bir ülkenin fotoğraf müzesine kabul edilmeliydi. Şinasi Barutçu kupasını almalıydım. Ve üçüncü hedefim en az bir öğrencim beni geçmeliydi. Şinasi Barutçu kupasını aldım. Şu an 6 ülkede fotoğraflarım ulusal fotoğraf müzesinde izleyicilerle buluşuyor. En sonuncu olan en azından bir öğrencim beni geçmeliydi hedefi 25-30 kez tekrarlanınca yeni bir fotoğraf döneminin sonuna geldiğini düşündüm. Bu yüzden o güne kadar yapmış olduğum her şeyi göstererek jübile yapmak istedim. Ve bu sergileri açtım. Benim için beynimde her yeni bir fotoğraf anlayışına sahip olduğum düşüncesi geliştiği an artık o zamana kadar yaptığım fotoğraflar dönemi bitmiştir. Yeni bir fotoğraf anlayışı dönemim başlamıştır. Bu yüzden benim için bundan sonra kafamda başka bir fotoğraf düşüncesi olacaktır. Şimdi ise fotoğrafı bir teknik olarak görüyorum. Ve eğer insanın anlatamadığı bir şeyi varsa onu anlatmak için bir yol bulması gerektiği düşüncesindeyim. Bu bulduğu yol ne kadar estetik olursa o kadar sanat yapılmış olur. Ancak insanın duygu ve düşüncelerini anlatmak için kendisini sadece fotoğrafla sınırlaması kadar haksızlık yoktur. Bazen fotoğraf sizin duygu ve düşüncelerinizi anlatmakta yetersiz kalabilir. O zaman niçin öbür yolları denemeyeyim? Kısacası bu fotoğrafı bir reddediş değil, aksine diğer sanat alanlarını da keşfediştir.




ALİ İHSAN ÖKTEN: Hocam açılışını yaptığınız tarihi Kız Lisesinde beni ve gelenleri çok şaşırtan bir durum söz konusu idi. Bugüne kadar el üstünde tuttuğumuz, belki de sergilerde dokunmaya çekindiğimiz fotoğraflar yerlere serpilmişti. Dikkatle baktığımız zaman hem duvarlardaki fotoğraflar hem de yerlerdeki fotoğraflar sizindi. İlk gelenler şaşkınlıklarından fotoğraflara basmaktan çekinse de sonradan fotoğrafların üzerine basıldı. Böyle bir açılış bir şeylere dikkat çekmek miydi? Tepki miydi? Veya bir şeyleri protesto etmek miydi?




HALUK UYGUR: Yerdeki fotoğraflar aslında beni simgelemekteydi. Aynı duvarlardaki fotoğrafların beni simgelediği gibi. Ama biz nedense bugüne kadar hep duvarlardakini önemsedik. Ve kendimize hep yukarılarda bir yerleri uygun gördük. Ama bir yol dönüp geriye baktığımda yere düşmüş fotoğraflarımın duvardakilerden kat be kat daha fazla olduğunu anladım. Ama anladıklarım içinde daha önemlisi yerdeki fotoğrafların beni duvardaki fotoğraflarıma göre daha çok geliştirdiğini hissetmemdi. Genel anlamda öz geçmişimize göz attığımızda var olan başarısızlıklarımızın başarılarımıza göre daha fazla olduğunu ve yeni bir başarının bir başarısızlıktan alınan dersten doğduğunu düşünüyorum. Aslında ben üzerime basılmasını istedim. Basmayanlar için teşekkür etmekten başka yapacağım bir şey yok.




ALİ İHSAN ÖKTEN: Hocam sadece fotoğraf yönünüzün olmadığını biliyoruz. Sergilerinizde aynı zamanda yeni çıkan kitaplarınızı imzaladınız. Kısaca bu kitaplardan bahsedersem; fotoğraf sanatı ve kültürü üzerine yazdığınız “BU KEZ FOTOĞRAF YAZDIM” kitabınız, gazetelere yazdığınız gezi yazılarınız, tarihi ve turistik yerleri ve kentsel dokusuyla “ADANA” kitabınız, yaşamınızın bir kesitinin öyküsünü anlattığınız “30’a 30 DEMİR KAPAKLI PENCERE” ve “FOTOĞRAFLAŞTIRAMADIĞIM HAİKULAR” isimli, Haiku tarzında yazılmış kitabınız ve sunumlarını yaptığınız diğer fotoğraf sergilerinin albümleriyle de gelen fotoğraf severler ilk kez tanıştı. Ben Haiku üzerine sormak istiyorum. Fotoğraf mı daha zor? Yoksa Haiku yazmak mı? Yoksa sanatlar arasında böyle bir denge sağlamak mı söz konusu. Veya sanatların birbirinden beslendiğine dair örnekler mi vermek istediniz?



HALUK UYGUR: Biraz önce söylediğim gibi sanat sadece düşüncedir. Fotoğraf, edebiyat, resim ve benzerleri gibi. Fotoğraf gibi her sanat dalında sanatçı kendi duygu ve düşüncelerini başkalarına aktarmak için kullanır. O zaman düşünen adamı sadece bir teknikle sınırlamak haksızlık olur. Haiku’ya ilgi duymamın nedeni ise bazı arkadaşlarımın ilgisinden etkilenmemin yanında onun da fotoğraf gibi matematiksel ölçüler içermesidir. Haiku, bir Japon yazım sanatıdır. İlk kez Başo tarafından icat edilmiştir. Haiku’nun en önemli özelliği bir felsefik söylemi olmalıdır. Haiku’nun kuralları da bu felsefeye uygun olarak belirlenmiştir. Tüm söyleyeceklerini 17 hecede söyle. Ve bu 17 heceyi 3 satıra bölmelisin. Gördüğünüz gibi hem az sözle çok şey söyleyeceksin, hem de bu kurallar içinde kendini disipline edeceksin. Yani aynı şey fotoğrafçı için de geçerlidir. 36×24 milimetrelik bir kareye çok şey söyle ve sığdır. Ama roman da yazabilirim. Film de çekebilirim. Hiçbir şey yapmazsam konuşurum.



ALİ İHSAN ÖKTEN: Hocam birkaç örnek verebilir misiniz?



HALUK UYGUR: Beyaz yazıyor


Kurşunun siyahına,


İnat kalemim.



İlk gözyaşını


Bıraktı mı toprağa,


Karanlık bulut?



Gün bitti ama


Başındayım henüz ben,


Kırık yazımın.



ALİ İHSAN ÖKTEN: “TESPİHSİZ HAPİSHANELER”, “BITTIM”, başlıklı sergileriniz ve fotoğraf albümleriniz de izleyicilerle ilk buluştu. “İNANÇLARIYLA YAŞAYAN ANADOLU” serginizde Anadolu’nun bir arada yaşayan farklı dinlerini veya inançlarını çalışmıştınız. “SINIR TANIMAYAN ANADOLU” adlı serginizde ise bana göre Anadolu kültürünün sadece Anadolu ile sınırlı kalmadığını tüm ülkelerde Anadolu kültürünün izlerinin görülebileceğini ifade etmişsiniz. Anadolu’nun yeterince ve hakkıyla fotoğraflandığını düşünüyor musunuz?



HALUK UYGUR: Bu sergimin özellikle Anadolu’ya komşu ülkelerdeki etkisini tabii ki vurgulamak isterim. Ama buradaki sınır tanımayan demek ile resmi anlaşmalarla sınır çizilmesine bir itiraz yapmıştım. Biliyorsunuz bu sınırlar genellikle ve hatta çoğunlukla savaşlarla çizilir. Halbuki insanların birbirine olan etkisi çoğu kez hatta her zaman bu sınırların ötesine taşmaktadır. Adeta resmi kayıtlarda olması dışında birbirinin içine girmiş ikinci bir sınır daha vardır. Kültürel birlikteliğimizin olduğu bu sınır birincisinin aksine savaşı değil barışı sağlar. İşte Anadolu’nun bu barışçı yanına dokunmak istemiştim. Ama Anadolu’yu 1-5-10 kerede anlatmak mümkün mü? Tabii ki daha çok anlatmak gereklidir. Ben bu sergide resmi sınırların içinde bir tek fotoğraf göstermeden Anadolu’yu anlatma olanağı buldum.



ALİ İHSAN ÖKTEN: Hocam bildiğim kadarıyla çoğunlukla belgesel çalışmalar yaptınız. Belgesel fotoğrafçı, bir yönü ile olumsuz toplumsal gelişmelerden endişe duyan bireyi temsil eder. O, üretimi ile toplumu bilgilendirir, zaman içinde çözümler üzerine düşündürür. İşte bu nedenden dolayı. seçilen toplumsal projeler, belgesel fotoğraf’ın can damarlarıdır. Artık özellikle seksenli yıllarda, gezi fotoğrafçılığı yani özellikle “gezelim, görelim, çekelim ve unutalım” felsefesi ile beklide fotoğrafın içini boşaltan ‘renkli’ anlayış artık sadece fotoğraf sitelerinde devam ediyor. Bir toplumsal konuyu ele alıp, eni ve boyu ile uzun süreli çalışan fotoğrafçıların projeleri daha çok ses getiriyor. Yayınlanacak alanların darlığına karşın; artık fotoğrafçılar ‘foto-röportaj’ın ve ‘belgesel fotoğraf’ın gücünün farkında. Şimdi daha çok fotoğrafçı; giriş, gelişme ve sonuç ekseninde kalıcı hikayeler için emek veriyor. Siz başından beri bu konuların başarılı örneklerini verdiniz. “İnançlarıyla Yaşayan Anadolu”, “Sınır Tanımayan Anadolu”, bu konuların en güzel örneklerinden. Fotoğrafta değişim, yenilik önem verdiğiniz şeyler. Bir tarafta fotoğraf sitelerinde, derneklerde veya fotoğraf kurslarında fotoğrafı hızla üreten ve tüketen bir grup, diğer tarafta fotoğraf ve sanatı adına çaba gösterenler. Bir taraftan da çeşitli fotoğraf programlarının olanak sağladığı kreatif çalışmalar. Günümüzde Fotoğrafı Nasıl Değerlendiriyorsunuz? Sizce fotoğrafın bundan sonraki gidişi ne olacak?



HALUK UYGUR: Fotoğraf sadece bir teknolojidir. Dolayısıyla bu teknolojiyi farklı amaçlarla kullanmak mümkün. Farklı kişiler farklı amaçlarla kullanılabildiği gibi aynı insan da farklı amaçlarla kullanabilir. Yani bir fotoğrafçı hem çocuğunun fotoğrafını çekebilir, hem de barışa katkı sağlamak amacıyla katkı yapabilir. Ne yazık ki ikisine de fotoğraf deniliyor. Aslında farklı şeyler. İlle de bir ayırım yapmak gerekirse ikincisine “tırnak içinde” “fotoğraf” denilebilir. Dolayısıyla hızla fotoğraf çekenlerin sayısı arttığına göre farklı amaçlarla fotoğraf yapanlar da birbirinden ayrılacaktır diye düşünüyorum. Ben düşündüklerimi söyleyerek, değiştirmek üzere fotoğrafı da kullanmak istiyorum. Herkes kendi yolunu seçecektir.



ALİ İHSAN ÖKTEN: Sergilerinizin bir kısmında atölye öğrencilerinizin çalışmaları da vardı. Belki de bu usta-çırak ilişkisini yansıtan bir çalışma olarak da ilkti. Böyle bir yaklaşım fotoğrafı ileri taşıması açısından da önemli bir duruştu. Bu durumu etkilendiğim ve etkilediğim atölye arkadaşlarım olarak belirttiniz ve onların çalışmasını neden kendi serginizin bulunduğu salonun bir üst katında sergilediniz?



HALUK UYGUR: Benim için usta-çırak ilişkisi çok önemlidir. Aslında tüm sanat ve zanaat dallarına baktığımız zaman da böyledir. Hekimlik de böyle değil midir? Ama kim usta kim çırak onu ayırmam zor. Belki de bunun için o sergimin adını “ETKİLEŞİM” koydum. Hedefime ulaştığımı söylediğime göre onların beni geçtiğini kabul ediyor olmam gerekir. Kim usta kim çırak siz karar verin. Artık yolumuza beraber devam edeceğimiz yeni arkadaşlar ve yeni bir döneme geldik.



ALİ İHSAN ÖKTEN: Hocam bundan sonraki sanat yaşamınızda başarılar dilerim. Çok teşekkür ederim.



HALUK UYGUR: Bu güzel söyleşi için ben teşekkür ederim.



SINIR TANIMAYAN ANADOLU



Savaşlar genellikle ülkeleri birbirinden ayıran idari sınırları belirlemek için çıkar. Ancak çoğu kez kültürel etkileşim bu sınırları aşar. Yani savaşların ana nedeni olan resmi sınırların dışında, kültürel etkileşimin belirlediği ikinci bir sınır daha vardır. Üstelik bu sınır savaşı değil, barışı sağlar. Bunun nedeni kültürel yakınlıklarını hissedenlerin birbirine düşman olmaktan sakınmalarıdır.



Takdir edersiniz ki; Yaklaşık on bin yılı bilinen “İnsanlık Tarihi”nde en önemli uygarlıkları doğurmuş olan Anadolu, kültürel birikimini savaşın zorla çizdiği sınırlarının dışına taşıyacaktır ve kültürel birlikteliğin oluşturduğu ikinci bir sınır meydana getirecektir.



Savaşı soluğumuzda hissettiğimiz şu günlerde, Türkiye dışında idari sınırlar boyunca dolaşarak, bahsettiğim o ikinci sınırın izleri peşine gittim. Ve barışı gördüm”¦ Fotoğrafladım.



Sonunda anladım ki Anadolu’yu sınırlamak mümkün değil. Ya savaşı?



Fotoritim’de sizlerle bu çalışmamı paylaşmak istedim. Ancak 100 fotoğraftan oluşan sergiyi bir defada vermek mümkün olmadı. Bu yüzden çalışmamın devamını gelecek sayılarda da bulabilirsiniz.




TÜRKİYE’DEN DAHA ÇOK TÜRKİYE


Azerbaycan/BAKÜ-ŞEKİ-QUBA




Bakü Havaalanı’na düştüğümüzde, pasaportumu inceleyen memur Türkiye’den geldiğimi görünce yanındakine “Ayakkabısı yahşi” diyerek, incelemeden mührü bastı. “Ayakkabısı güzel” demesinden ne demek istediğini, Azerbaycan’da dolaşırken Türkiye’den gelmenin ne kadar önemli bir ayrıcalık olduğunu görünce anlamıştım.



Sıradan bir fotoğrafçıyı, sırf Türkiye’den gelmiş olması nedeniyle televizyona çıkaracak kadar önemseyen böyle bir ülkede, asla yabancılık hissetmiyorsunuz.



Zaten aynı dili konuşup, aynı geleneklere sahip olduğumuz Azerbaycan’ı gezerken, sanki Türkiye’nin bir kentinde dolaşıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz.



Orada çok kızdıkları şey, kendilerine “Azeri” denmesi”¦”Azeri” kelimesi bizim kimliğimizi unutmamız için uydurulmuş bir kelimedir, biz “Azerbaycan Türkü’yüz” diyorlar.





















YANİ SEN EFENDİ”¦


Gürcistan/BATUM




Hopa Sınır Kapısı’nın hemen yanı başında Karadeniz sahilinde bir sayfiye kenti Batum”¦ Ama sayfiye kenti deyiminin Antalya gibi bir şehir çağrışımı yapmasından korkarım. Gürcistan’ın zenginliği ile orantılı bir sayfiyeden bahsediyorum.



Zaten Batum’u gezerken iki şey hemen dikkati çekiyor”¦ Birincisi diktatörlük düzeyinde etkili baskıcı rejim, ikincisi yoksulluğun insanlar üzerindeki etkisi.



Türkiye’ye gitmek, Türkiye’de yaşamak onlar için “Alis Harikalar Dünyası’nda” gibi bir rüya”¦Birçoğu da Türkçe biliyor.



Fotoğrafını çekmek için uğradığım saat tamircisine Türkiye’den geldiğimi söyleyince “Yani sen Efendi!” demesi bence bu çalışmanın çarpıcı sözüydü.











ÇİNGENELER ZAMANI


Romanya/ OREDEA




Romanya denilince aklıma Çingeneler geliyor”¦



Gerçi yaşamlarını sınır tanımamazlık ile sınırlayan bu insanları, genişliği bir ülke kadar bile olsa bir sınırın içinde ifade etmek ne kadar mümkündür?



Şu an bir grup arkadaşım ile birlikte Adana’da da Çingeneleri anlatan benzer bir çaba içindeyiz”¦ Ve tüm Çingeneler arasında bir sınırın olmadığını, sanki hepsinin bir tek ülkede yaşıyormuş gibi birbirine benzediğini düşünüyorum.



Bir tek ülke deyince de hemen dünya aklıma geliveriyor.



Anadolu da biraz Çingenelere mi benziyor acaba?



Bilemem yanılıyor olabilirim!



Ama ikisinin de sınır tanımadığı bir gerçek.





















FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Haluk Uygur : Nüve Atölyesi
Haluk Uygur : Eller Beynin Dilidir
Haluk Uygur ile Fotoğrafa Dair






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1Haluk Uygur : Sınır Tanımayan Anadolu 1

İlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbul




Levent Yıldız: Fotoğraf projelerinizden başlamak istiyorum. Projelerinizin süre açısından çok uzun yıllara yayıldığını görüyoruz, Bir Deniz Masalı 26 yıl, Bisiklet Hikayeleri 22 yıl… Bunun sebepleri nelerdir? “Proje” oluşturma ve üzerinde çalışma süreçlerinizi bize anlatır mısınız?



İlker Maga: Akıl, toplumsal gelişmelerle yaşayabileceği inanılmaz sıçramaları burada kısa bir süre için ihmal edersek, bir sonbahar meyvesine benzer. Buna inanan biri olarak projelerimi uzun yıllara yayarak gerçekleştirmeyi ve olgunlaştırmayı tercih ediyorum. Projelerimin iz bırakmasını ve insana tesir etmesini istiyorum. Bunun da uzun ve yorucu bir yol gerektirdiğini biliyorum. Entellektüel anlamda harcadığından daha çok fazlasını kazanarak yola devam etmeye çalışıyorum. Yol aldıkça gelişmeye, olgunlaşmaya ve projelerimi de bu düzeye göre şekillendirmeye özen gösteriyorum. Projelerimi ancak olgunlaştıklarına, düzeylerinin en az dünya standartlarına ulaştığına inandığımda paylaşıma açıyorum. Benden daha önce yapılanların aynısını yapmanın, yani tekrarlamanın insanın kendisine ve tarihe yapacağı saygısızlık olarak görüyorum. Bu nedenle turistik gezileri sırasında, bir hafta içinde çektiklerinden sonra aynı konuyu kitap yapanları asla anlayamam. Yaptıklarının ne kadar büyük bir görgüsüzlük olduğunu keşke fark edebilecek düzeyde olsalar.




Bir konuyu seçtiğimde onu temelden anlamak istiyorum. Sırf gözlem yapmak ve fotograf çekmek bana yetmiyor. Üzerinde çalıştığım konuyu avucumun içinde hissetmek istiyorum. Bu da zaman gerektiriyor. Açtığım hemen her sergide projenin teorik arka planını anlatan metinler yazıyorum. Bu metinleri okuyan izleyenlerin sergiyi daha dikkatli izlediklerini her seferinde fark ediyorum. “Benim işim fotograf, yazı ve işimin teorik temeli beni ilgilendirmez” diyenler bana göre kolay yolu seçmiştir. Bence her fotografçı bir konuyu neden seçtiğini ve bunun önemini yazılı olarak anlatabilecek donanımda olmalı. Her şeyin aceleyle yapıldığı, idollerin bile sahnede ancak biriki yıl dayanabildiği çağımızda en azından bir şeylerin farkında olan insanların bu moda akımlara kendilerini kaptırmamaları gerekir, diye düşünüyorum.




LY: Fotoğraf dünyası hızlı bir değişim içinde. Teknolojinin rüzgarını arkasına almış bir şekilde fazla sorgulama, araştırma ve inceleme yapılmadan önceden kestirilmesi zor bir yöne doğru gidiyor. Bu değişimin aynı zamanda bir gelişim de mi olduğu ise muamma. Size göre bir fotoğraf sanatçısı bu ortamda neler yapmalı, nasıl bir yol izlemeli?…



İM: Fotografçılara yol gösterme hakkını kendimde görmüyorum. Kalıcılığın ve tesir etmenin sabır ve sağlam bir temel gerektirdiğini söyleyebilirim sadece… Fotograf makinesi kullananların sayısı her geçen gün artsa da onlar arasındaki tek ortak şey, kullandıkları araç, yani fotograf makinesi. Oysa asıl belirleyici olan şey araç değil, onunla üretilen şeyin kendisi. Ama ne gariptir ki Türkiye’de fotografın kendisi ile fotografçılar konuşulur esas olarak, oysa asıl konuşulması gereken ürünlerdir. İster fotografçı olsun, isterse başka disiplinden biri, iyi şeyler üretebilmek için sağlam bir temel şart. 20′sinde bir şair yerine 40-60 arasındaki şair bence daha heyecan verici ve daha çok dikkate değerdir. İyi ve kalıcı şeyler üretmek isteyenler, uzun yol yürümeye mahkum edilmiştir. Fotografın üretim süreci diğer disiplinlere oranla daha hızlı olabildiğinden pek çok insan bunun tuzağına düşüverir. Oysa tıpkı diğer disiplinler gibi fotograf da sağlam bir temel gerektirir. Fotograf, görsel bir anlatım dili. Anlamayan anlatamaz. Anlamak ise, anlamak niyetinden bağımsız bir temel gerektirir.




Fotograf makinesi, otomatiğe bağlanmış bir film kamerası değildir; fotograf çok iyi bir soyutlama gücüne ihtiyaç duyar: Sağlam bir gözlem ve soyutlama gücüyle, sağlam bir görsel kültür şarttır. Bir yazar bir olayı, anlayabildiği ölçüde soyutlayarak anlatır; bu soyutlama süreci fotografçı için de geçerlidir, üstelik fotografçı buna ek olarak görsel bir kültür edinmek zorundadır. Doğru yerde, doğru zamanda, ışığı iyi kullanarak ve doğru bir kompozisyon kurarak fotograf çekmek, sanıldığının aksine kolay değildir, rastlantı da değildir. Bence bu tarz fotograf, fotografın içinde en zor olanıdır. Rastlantı duygusu veren on fotografı yan yana birbiriyle kardeşçesine sergileme becerisini gösteren fotografçı ancak bir usta olabilir.




LY: Sizi bir belgeselci, bir fotoğraf sanatçısı, bir fotoğraf/tarih araştırmacısı, bir fotoğraf kuramcısı, bir çevirmen, bir editör, bir muhabir vb. pek çok alanda görüyoruz… Fotoğraf üzerinden pek çok alana yönelmeniz nasıl gerçekleşti? Bu alanlardaki eksiklikler mi sizi körükledi? Bu çalışmalarınızın kısa tarihçesini bizimle paylaşır mısınız?



İM: Başka bir toplum düzeni özlemi olan bir insanım. İçinde yaşadığımız topluma temelden itirazlarım var. Bu özlem çocukluk yıllarından beri var. Böyle büyüdüm, böyle şekillendim. Hayata ve insana böyle bakınca ilgi alanı doğal olarak geniş oluyor. Ancak sadece ilgi duymadım, o alanlarda ürettim de; bu da başka bir sebepten kaynaklanıyor:




Kurumları oluşmuş, kültürünün farkında ve bunu biriktirmesini becermiş bir başka ülkede doğmuş olsaydım kendimi daha özgür hisseder sadece kendi projelerimle ilgilenirdim. Türkiye’de doğmuş, büyümüş ve bazı şeylerin farkında biri olarak ülkeme ve insanına karşı kendimi sorumlu hissettim, kendi gücüm oranında, çoğu zaman kendimi haddinden fazla ihmal ederek birşeyler yapmaya çalıştım. Eksiklerini tespit edip, çok az sayıda dostumun yardımını alarak yayınladığım kitaplar spordan, çocuk edebiyatı, fotograf, felsefe, siyaset gibi geniş bir alana yayılıyor. Bu kitapların pek çoğunun bugün bile örnek alındığını görmek bunca çabanın boşa olmadığını gösteriyor. Ancak bu dönem daha çok kendi projelerimle ilgileniyorum ve bu böyle devam edecek. İstanbul sergi ve kitabımla bir başlangıç yaptım; şimdiye kadar biriktirdiklerimi önümüzdeki yıllarda sırasıyla paylaşmaya açacağım.




Ancak sırf az önce sözünü ettiğim nedenlerden dolayı yazmadım. Yazı, fotograftan önce hayatıma girmişti. Bence söyleyecek sözü olan her insan, ürettiği alan ne olursa olsun yazıyla ilişki içinde olmalıdır.




LY: Yurt dışında olmak, hem dışarıya hem de içeriye (Türkiye’ye) bakmak… Size ne gibi getiriler ve farklılıklar sağlıyor?



İM: “Dışarıdan bakmak” denince aklıma başka şeyler geliyor: Bence bir şeylerin farkında olan her insan yaşadığı topluma ve dünyasına dışarıdan bakabilmelidir. Bence insan yaşadığı yeri dünyanın merkezi saymamalı, dünyanın motor gücünün, güçlerinin, yani tarihi asıl yazanların ve direksiyonu elinde tutanların farkında olmalı. İnsan nerede yaşarsa yaşasın bence bu herkes için geçerli. “Dışarıdan bakma”yı öncelikli olarak böyle anlıyorum. Buna ek olarak zaman zaman “dışarıdan bakmak” belki görmeyi kolaylaştırıyor. Ancak kimi yıllar zamanın önemli bir bölümünü ülkemde geçiriyorum. Dışarıda olmak, belki incelemek istediğim alanlara daha kolay ulaşmamı sağlıyor. Bedelleri büyük de olsa hem Türkiye’de, hem de Almanya’da bağımsız kalmaya çalıştım. Bu da çok calışmamı zorunlu kılıyor. Yani bu da bana bir şekilde zamanımı kendim belirlememi sağlıyor; böyle bir duruş daha çok çalışmamı ve kimi zorlukları beraberinde getirse de onun sunduğu tüm imkânlardan sonuna kadar yararlanmaya çalışıyorum.




Almanya’da Avrupa kültürünün oluşumuna önemli katkıları olan hemen her yeri gördüğümü, bir toplam olarak Almanya’yı bir büyük üniversite olarak kullanmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Bugün unutulmuş da olsa Weimar, Dresden ve Leipzig gibi Avrupa kültürüne önemli katkılarda bulunmuş eski şehirlerinde uzun zamanlar geçirdim, oradaki pek çok kurumu inceleme fırsatı buldum. Bu söylediklerim dışında “dışarıda olmak” kimi merkezlere daha kolay ulaşma fırsatı da sunuyor; böylelikle karşılaştırma imkânı doğuyor. Adları büyük harflerle yazılan merkezleri yakından tanıyınca onları, oraların ve o insanların hiç de abartılacak düzeyde olmadıklarını ortayı çıkıyor, bu da bence az birşey değil. Bence başka bir dünya isteyen bir insan önce biraz dünya görmeli. İlgilendiği alan ne ise, onun önemli merkezlerini mutlaka incelemeli, dolayısıyla kalite çıtasını belirleyen kurumları yakından tanımalı.




LY: Fotoğraf gerçekleri mi anlatır? Sadece bize bir an’ı mı gösterir? Çekiminden sonra da yaşamaya devam eder mi? Fotoğraf çekmek ile yapmak arasındaki fark sanatçı açısından nedir? İlker Maga bugün neler fısıldamak ister fotoğrafçı adaylarına?



İM: Sizin deyiminizle fotograf çekmek ya da yapmak arasında tercih yapmak ya da biriyle kendini sınırlamak değil bence ana sorun. Bu tür karşılaştırmalar yapmaktan bence vazgeçmeliyiz; vazgeçmeliyiz, çünkü bu tür karşılaştırmaların geliştirici olmadığını bu onca yıldır görebilmiş olmalıyız. Sorun bence başka bir yerde: Bence önemli olan nasıl elde edildiği değil, onunla ne üretildiği ve anlatıldığı… Daha önemli olan konu ise şu: Peki üretilen fotograflar ne işe yarıyor? Nerede kullanılarak “değerli bir ürün” hâline geliyor, yani değerini hangi kullanım sırasında elde ediyor? Bu ürünler nasıl bir toplumsal tesire ve role sahip? Bu konular Türkiye’de hiç tartışılmıyor. Sorunuza dönersek, cümlenizde geçen “an” üzerine birşeyler söylemek isterim: “An”ın insan karşısındaki gücü sanıldığından da derindir. Çünkü insan olayları tıpkı fotograf çekimi sırasında olduğu gibi anlık kareler olarak hafızasına kaydeder. İnsan hafızası, karelerden oluşan bir fotograf albümü olduğu için her insan gizli bir siyah beyaz an fotografçıdır, bu nedenle görsel disiplinler arasında insan karşısında en güçlüsünün fotograf olduğunu öne sürebilirim. Bunları söylerken an fotografının dışındakileri değersiz bulduğumu anlatmaya çalışmıyorum, burada sadece bir noktaya dikkat çekiyorum. Bu konular toplam fotograf tarihinde bence yeterince tartışılmadı. Bir toplam olarak fotograf okutan bölümlerde “an” fotografı yüzeysel bir anlatım dili olarak değerlendirilir ki, bence sırf bu bile an fotografının insan karşısındaki sihrinin anlaşılmadığına kanıttır.




LY: Bir Deniz Masalı serginizden bahsedebilir miyiz? 26 yıla yayılan bir çalışma, Bremen’de, ardından Oldenburg’da sergisi açıldı, 2010 İstanbul kapsamında değerlendirilmesi söz konusu ve sergiye monografik fotoğraf kitabınız eşlik ediyor. Serginiz başka nerelerde açılacak, serginiz ile ilgili izlenimler, tepkiler nasıl oldu? Bir de monografik kitabınızı oluşturma sürecinizi anlatır mısınız?



İM: İstanbul sergim ilk olarak Bremen’de izlenime sunuldu ve beklediğimden de fazla ilgi gördü. Dört bini aşkın insan giriş parası vererek sergiyi gezdi. 300-500 kilometre uzaktan ziyaretçileri oldu. Sergiyi gezerken İstanbul’u görme isteğini içinde duyan dört ayrı insanın ziyaretlerinden sonraki ilk haftasonu İstanbul’a uçtuklarını kendilerinden dinledim. Beni çocuk yaşlarımdan beri takip ettiğini söyleyen, ne zaman Türkiye adını duysa beni hatırlayan bir Leh Polonya’dan gelip sergimi ziyaret etti. Fotograf dünyasının en eski ve en yaygın dergisi olan Leica International, sergime 10 sayfa ayırdı. Sergim hem Almanya, hem de Türkiye basınında da yer buldu. İyi bir başlangıç oldu diyebilirim. Sergim ikinci durak olan Oldenburg’ta da ilgi gördü, sergim burada uzatıldı. 20 Mayıs’ta Dortmunt’ta beş ayrı mekanda dia gösterisi formunda yüzlerce insana aynı anda ulaşacak.




2010′da İstanbul Kültür Başkenti olduğu için, bunu vesile sayarak sergimi izlenime sundum ve kültürlerarası diyaloğa katkım olsun istedim. Sanıldığının tersine ne Türkiye ne de İstanbul Avrupa’da iyi ve hakkıyla tanınmıyor. Ülkemiz ve İstanbul hakkında bilinenlerin çoğu ya yanlış ya da klişelerden ibaret. Oysa klişeler bir şeyi anlamanın en basit yoludur ki, içinde pek çok tehlikeyi barındırır. Bu söylediğim tehlikenin çemberi içinde ne yazık ki Avrupa entellektüel dünyası da var. Sergi ve bunun dökümantasyonu niteliğindeki kitabım bu klişelerin kırılmasına katkı koysun istedim.




Sergim sırasında en az birkaç yüz insana İstanbul’un insanlık tarihindeki önemini anlatmaya çalıştım. Sıradan insanlardan söz etmiyorum, sanata, kültüre ilgi duyan, birkaç dil bilen okumuş insanlardan söz ediyorum… Bu insanların bile İstanbul hakkında yeterli ve aktüel hemen hemen hiçbir bilgiye sahip olmadıklarını görmek bu konuda yapılacak pek çok şey olduğunu gösteriyor. Sergimi gezenler arasında Türkiye kökenliler de vardı kuşkusuz ve ne yazık ki bunların da İstanbul’u bilmediklerini fark ettim. Tabii bu da bir başka sorun. İstanbul’da yaşayan insanların kaçta kaçının yaşadığı şehrin bilincinde olduğu da bir başka acı…




Kısacası sergimin politik açıdan da yararlı olduğunu görmek beni sevindirdi.



İstanbul projemin dökümantasyonu olan “Maga-İstanbul” kitabım ise benim ilk fotografik monografim. Büyük boy, 144 sayfa olan özenle hazırlanmış bu kitap da sergim gibi ilgi gördü. Yakında Türkiye’de de edinilebilecek.




LY: Yakın dönemde hem proje olarak hem de fotoğraf yayıncılığı açısından ne gibi planlarınız var? Özellikle fotoğraf yazımı alanında isteyip de henüz hayata geçiremediğiniz neler oldu?



İM: İstanbul sergim gezici sergi olarak planlandı, bu en az iki yıl daha sürer. Önümüzdeki iki yıl içinde dünyanın en büyük fotografik monografisi olan “Bisikletler” kitap formunda basılacak. Aynı proje, önümüzdeki yıl Almanya ile Hollanda arasındaki “Metropol Bölge” kültürel etkinlikleri içinde Groningen’de izlenime sunulacak. Önümüzdeki yıllar için hazırladığım iki fotograf projem var, çalışmaları sürdüğü için bilgi veremiyorum. Fotograf üzerine yazmayı planladığım ve elim değdikçe üzerlerinde çalıştığım 7 kitap dosyası var.




LY: İnsan gerek genlerinden gelen gerekse de yaşadıklarının ve etkileşimlerinin geçmişini yaşayarak kendi kendini meydana getiren bir varlık. Ortaya koydukları da tüm bunların bir bileşkesi oluyor aslında. Bu bakış açısı ile fotoğrafçı olarak yaptığınız projeleri tekrar değerlendirirsek, yani bir ruh-analizi yapmamız gerekirse, proje üretimlerinizde, fotoğraf ile kendinizi aktarma dürtünüzde (ihtiyacınızda) sizin kaygılarınız nelerdir? Neyi, neden, nasıl anlatmak ihtiyacını duyuyorsunuz en ağırlıklı olarak?



İM: Bir fotografçı da olsam, yazının insanlığın en temel mücadele aracı olduğuna inanıyorum. Yazı ile görüntüyü karşılaştırmak yerine ayırmayı tercih ediyorum ve her iki alanda da ürün vermeye çalışıyorum. Bir ses bir anlam için kullanıyorsa ona kelime diyoruz. Yani kelime bir anlam taşır. Dil böyle oluşuyor. Dolayısıyla kelimelerden oluşan bir yazının bir anlam ifade etmesi gerekir. Böyle olduğu için dadaizmin şiir gibi, tiyatro gibi alanları, meselâ dadaist resime oranla iz bırakmadı. Yazı, bir anlam içermelidir. Ancak hoş bir doğa parçasının illa resim olması, ya da kulağa hoş gelip severek dinlediğimiz bir kuş sesinin illa müzik olması gerekmiyor. Yani konusuzluk da konu olabilir fotografa. Bu nedenle her bir fotograftan büyük anlamlar beklemek bence yanlış. Ama ben böyle de olsa, tek tek fotograflarımın değil de üzerinde çalıştığım konunun bütününün hayata ve insana dokunmasını, iz bırakmasını istiyorum, hedefliyorum. Bu nedenle onlar üzerinde uzun yıllar çalışıyorum.




LY: Pek çok “master-usta” olarak tanımlayabileceğimiz dünya fotoğrafçısının yaşamlarını, eserlerini incelediniz, araştırdınız. Kimisi yaşarken bir başarı hikayesine ulaştılar kimisinin hayatı ise dünyanın haberi olmadan ücra köşelerde son buldu. Sanatçı kavramında “zorluklar içinde mücadele etmek, yaşarken anlaşılamamak ancak öldükten sonra değer kazanmak” gibi ortak yazgılar oluyor, olabiliyor. Bu inceleme, araştırma çalışmalarınızda fotoğraf sanatçılarının hangi ortak özelliklerine tanık oldunuz? Nelerdi bunlar? Başarıya ister yaşamlarında isterse öldükten sonra ulaştıkları yollarında izledikleri rotaları neydi?



İM: Kültür endüstrisi olduğu artık tartışmasız bir gerçekse, bu endüstri için sürekli insana, idollere ihtiyaç var. Sanatçının “öldükten sonra ünlenmesi” bence 19. yüzyıl için geçerli bir bilgi. Kültür endüstrisi sanatçıya hayattayken ihtiyaç duyuyor.




Fotograf üretim süreci kolay bir alan olduğu için belki dışarıdan bakıldığında bu alanda çok derin olmak gerekmiyor. Dahası, günümüz kültür ortamı derin insan istemiyor. Kültür endüstrisi, sanatçının kalıcılaşmasıyla da ilgilenmiyor, onu kullanıp atmayı tercih ediyor. Böyle bir ortamda kalıcı olmak gibi bir kaygı olmadığı için hiçbir derinliği olmayan insanlar, fotografçılar dahil ünlenebiliyor. Bence daha acısı, bir insana “ünlü sanatçı” ünvanını o insanın eserleri sağlamıyor; bu “ünvan” basın tarafından veriliyor. İnsanlara “sanatçı” ünvanını da, ona saçmalama iznini de basın veriyor.




Günümüz egemen kültür ve basın ortamında derin insana ve derin eserlere ne yazık ki yer yok. Belki sorunuza cevap olmuyor bunlar. Ancak dert edindiğiniz şeyle çok yakından ilgili bu söylediklerim. Ama ben bunlara rağmen kalıcı ve iz bırakan şeylerin sağlam temel ve uzun yol gerektirdiğine inanıyorum. Toplam fotograf tarihinde incelenmeye değer, bir akım olabilmiş fotografçı sayısı ne yazık ki öyle fazla değil.




LY: Fotoğraf bir teknik araca (alete) en çok bağlı olan sanat dallarından biri. Biraz müzik bu konuda benzerlikler arz ediyor. Fotoğraf bu bir araca bağlı olma durumu ile birlikte, teknik – kullanım becerisi – aracın özellikleri ve kalitesi – karanlık oda/aydınlık oda çalışmaları gibi saç ayakları üzerine yayılıyor. Bunların bazıları da fotoğrafçının dışında gelişebilen olaylar olabiliyor. Tüm bu kapsama baktığımızda, eğitim ve öğrenme süreci fotoğrafçı için zorunluluk olarak gözüküyor. Hem kişisel hem de eğitmenlerden alınan. Fotoğraf ve eğitim üzerine değerlendirmelerinizi almak istiyorum.



İM: Fotograf eğitiminin gerekliliği her zaman tartışmalı olmuştur. Fotografın tekniğinin öğrenilmesi için uzman birinin vereceği bir kurs yeterlidir. Asıl sorun fotografçının sağlam bir temele sahip olması ve kendisini çok yönlü sürekli geliştirmeye çalışmasıdır.



Fotografın eğitimi, dijitalleşmeyle birlikte daha çok sorunlu bir saha oldu. Dünyada ismi olan okullara baktığımızda yeniden yapılanmalar gözlüyoruz. Bu süreç henüz başladı.




Türkiye’de verilen fotograf eğitimi ise üzerinde ciddi durulacak sorunlu bir saha. Bu eğitimi veren kadroların önemli bir bölümünün işinin uzmanı olup olmadığı ciddi olarak tartışmalıdır. Sorun ciddidir, çünkü önemli bir şey öğrenemeden mezun olan kalabalık bir genç topluluğu tanıyorum.




Bence fotograf eğitimi gereksiz, hem Türkiye’de hem de Avrupa’da gereksiz bulduğum bu bölümleri sırf diploma almak için okuyan ve sayıları az olmayan insanlar biliyorum. Eğer illa verilecekse, fotograf eğitiminin atölyeler şeklinde verilmesi bence en doğrusu. Alanlarında ciddi işler yapmış uzmanların yönettiği “Fotojurnalizm”, “Portre”, “Tanıtım fotografçılığı”, “stüdyo fotografçılığı”, “baskı teknikleri” gibi atölyelerden söz ediyorum. Yani, öğrenciler kadrolu olan bir profesörden değil, konularında uzman onlarca misafir profesörlerden eğitilim alarak kendilerini yetiştirmelidir. Böyle bir ciddi eğitimden geçmiş gençler her geçen gün acımasızlaşan pazar ekonomisinin sert ortamına daha iyi hazırlanmış olurlar.



Röportaj: Levent YILDIZ




Söyleşide yer alan fotoğraflar, İlker Maga’nın “İstanbul: Bir Deniz Masalı” sergisine aittir.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbulİlker Maga ile Söyleşi : Maga-İstanbul

Hakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden Yeryüzü



Gökyüzünden Yeryüzü


Hava Fotoğrafları



Yerin yüzünü bilirsiniz: o yüzün çizgilerinde yükseklerinde alçaklarında, gözünde ve denizinde yaşarız. Yerin yüzü değişir; yükseldikçe değişir, ne kadar yükselirseniz o kadar değişir. Havadan çekilen fotoğraflarda bunu görürsünüz; o karelerde başka bir şey vardır, belki de Tanrısal bir bakış”¦



Havadan fotoğraf çekmek için neyle yükseldiğiniz, nereye baktığınız, elinizdeki makine gibi önemli faktörler yaşayacağınız macerayı ve elde edeceğiniz görüntüleri etkileyecektir.




Atlas dergisinde yayınlanan yazı


Turgut TARHAN



Hakan Öge



Selçuk


Hasankeyf



Bergama




Fırat Halfeti



Gediz Deltası


Dalyan


Gediz Deltası


İstanbul


Tuz Gölü


Tuz Gölü




Turgut Tarhan



Patara


Buldan


Kuşadası


Kuşadası


Söke


Efes


Fethiye Kayaköy


Patara


Beyşehir Gölü


Meke Gölü


Denizli Gölet






Hakan ÖGE Hakkında



1964 yılında Ordu’da doğdu. Saint Joseph Lisesi’nde doğa sporlarına merak sardı ve doğa sporlarını görüntüleme isteği o yıllarda gelişti. İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği fakültesinde okurken fotoğraf çekmeye başladı. Evinde kurduğu karanlık odada ilk fotoğraf çalışmalarını siyah beyaz olarak gerçekleştirdi.



1993 yılında Atlas dergisinin açılmasıyla profesyonel fotografçılığa başladı. İlk çıktığı yıldan bugüne Atlas dergisi için çalışmayı sürdürmektedir.



Hava fotoğrafçılığına, yine üniversite yıllarında öğrenmeye başladığı yamaç paraşütü sayesinde atılmaya karar verdi. Tutkulu biçimde yaptığı bu spor sırasında havadan gördüklerini fotoğrafa yansıtma isteğiyle yamaç paraşütünün motorlu türü olan « paramotor » kullanmaya başladı. Bu aletle ilk çekim denemelerini yapmak üzere 1997 yazında Sinop’tan havalanmış ve Türkiye coğrafyasını fotoğraflayarak Anamur’a kadar uçmuştur. Bu sayede hem bu aleti dünyada profesyonel fotoğrafçı olarak ilk kullananlardan biri oldu, hem de dünyada o ana kadar paramotorla en uzun mesafeyi geçti. Bu ekspedisyonun ardından 2004 yılına kadar paramotorla Türkiye coğrafyasını Atlas dergisi için fotoğraflamaya devam etmiştir.



2004 yılında Atlas dergisi desteğiyle tek başına, yelkenli bir tekneyle dünya denizlerine açılmış, üç sene sonra, 2007’de, dünyayı Horn Burnu rotasından dolaşarak Türkiye’ye dönmüştür. Bu yolculuk her ay bir foto-röportaj olarak Atlas’ta yayımlanmıştır.



Atlas dergisinin 15. yılı nedeniyle 2007′de düzenlediği « Dünyanın ve Türkiye’nin en güzel fotoğrafı » yarışmasında, derginin 15 yıllık birikimi arasından seçilen birbirinden güzel fotoğraflar Hürriyet’in internet sitesinde okurlarının beğenisine sunuldu. Yarışmada 30 bin hurriyet.com.tr okuru oy kullandı. Hakan Öge’nin Zambia-Zimbabwe sınırında bulunan Zambezi Nehri üzerinde bir ultralight ile uçarak gerçeklestirdiği röportajından bir Victoria çağlayanı fotoğrafı en çok oyu alarak « Dünyanın En Güzel Fotoğrafı » seçildi. Aynı yarışmada Hakan Öge’nin Keban Barajı üzerinde çakan şimşekleri görüntülediği bir diğer fotoğrafı da « Türkiye’nin en güzel fotoğrafı » dalında birinciliği elde etti.



Hakan Öge’nin Almanya’da Luftbilder Antiker Landschaften und Statten der Türkei (Philip von Sabern Yayınları) ve Türkei (Komet Yayınları), Türkiye’de Duygularla Akmak (Denizbank, Denizkültür Yayınları) adlarında üç fotoğraf kitabı bulunmaktadır.



Fotoğraflarında yaşadığımız coğrafyaya farklı bir açıdan bakmaya ve onu olabildiğince estetik kaygılarla yansıtmaya çalıştığını görürüz. Tutkuyla yaptığı doğa sporları ve fotoğrafçılık çoğu zaman iç içe geçer, birbirini besler.




Turgut TARHAN Hakkında



1968’de Ankara’da doğdu. İlk önemli fotoğrafçılık deneyimini fotoğraf makinesi edindiği 16 yaşında tek başına Türkiye turu yaparken yaşadı. ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesindeki uzun öğrencilik yılları ve turizm sektöründeki iş yaşamı sırasında peyzaj fotografı branşında kendisini geliştirdi. 2000 yılından bu yana Atlas dergisi ile çalışmaktadır. Hava fotoğrafına olan ilgisi 1994’te yamaç paraşütü eğitimi alıp farklı coğrafyalarda yaptığı uçuşlarla başladı. Bu alanda en verimli çalışmaları ise 2005’ten bu yana microlight ile gerçekleştirdiği uçuşlarla mümkün oldu. FSK (Fotograf Sanatı Kurumu) üyesi olan Turgut Tarhan iki yurtiçi ve üç uluslararası ödül kazandı; 2008’deki « Gustav Mahler » ve 2009’daki « Göremediklerimiz » sergileriyle birlikte üç kişisel sergiye imza attı. Fotoğrafları NTV’nin « Türkiye – Yaşadığımız Cennet » kitabı başta olmak üzere çeşitli yayınlarda yer aldı. TRT’nin yapımı « İki Göl »de ise çalışmalarından bir kesit sunulmuştur. Fotoğraflarında daha çok doğal, kırsal ve kentsel peyzaj ögeleri kendine özgü duyarlılığı ve grafiğiyle karşımıza çıkar. İnsan ve toplumu, hızla kaybolmaya giden kültürel ve çevresel değerleri belgelemeyi de ihmal etmemekte ve deneysel çalışmalarını sürdürmektedir. Turgut Tarhan etrafımızdaki evrensel grafiği kişisel seçicilikle vurgulayıp yorumlamaya çalıştığını; tek konu odaklı fotoğraflar yerine, çok sayıda farklı nesne, leke, renk, ışık geçişleri ve fraktal frekansların anlamlı birlikteliğinin; karmaşa içindeki düzenin arayışı içerisinde olduğunu söylüyor. Fotoğraflarında müzik, resim ve matematiğin kendisine ilham ve destek kaynağı olduğunu da belirtiyor.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden YeryüzüHakan Öge ve Turgut Tarhan : Gökyüzünden Yeryüzü

Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990



Yaşamınızı şekillendiren, fotografın hayatınızdaki yerini tanımlar mısınız?



Çok ilginç, bir fotoğraf değil ama banyo aşaması ve agrandizörün büyüsü benim için çok önemliydi.



Şimdi ise dijital… Bir fotoğraf yapıyorum ve eserin %95’ini kamera ellerimdeyken onu hatırlayabileceğim havayı verebiliyorum.



O nedenle bu çok güzel. Her gün yeni birşeyler keşfediyorum.



Buna ilaveten; yapabildiğim zaman siyah-beyaz çalışmaya uğraşıyorum. İnsanları giysileri içinde renkli olarak çekersiniz. Ama siyah beyazda onların ruhlarını fotoğraflarsınız! (Ted Grant)



Yine ek olarak; Ben çok mutluyum, hiç bir zaman yalnız değilim: Her fotoğrafta, her zaman iki kişi bulunur: Fotoğrafçı ve izleyici. Ansel Adams


Filmden vazgeçip fotoğrafa yönelmenizdeki en büyük etken neydi, dönemin koşulları mı? Film yaparken, düşüncelerinizi aktarmanın daha kısıtlı olması mı? Fotografı kullanarak daha kısa sürede daha çok bilgiyi insanlara ulaştırabilmek mi?



Bir fotoğrafçı; ne isterse, nasıl isterse, ne zaman isterse yapar, kendi dünyasında yalnızdır. Film sektöründe bir ekiple beraber başkalarının istediklerini yaparsınız. Ben kendi gemimde yalnız olmayı seviyorum. Bu nedenle benim yüreğim için bir fotoğrafçı olmak çok daha iyi.



Muhteşem bir fotoğraf, insanın ne hissettiğini tam ve en derin şekilde anlatabilecek anlatımlarla doludur ve dolayısıyla kendi bütünlüğü içerisinde insanın yaşam hakkında ne hissettiğininin gerçek bir anlatımıdır.




Şimdi dönüp baktığınızda bir tarihe tanıklık etmiş olmak, onu belgelemek ve insanlara ulaştırmış olmak, sizde nasıl bir duygu yaşatıyor?



Başkaları daha iyi kelimelerle açıklamış:



Anı çok önemlidir, her çekilen fotoğrafın hatırası olayla aynı hızda akar. Çalışma süresince hiç bir eksik bırakmadığınıza, herşeyi çektiğinize emin olmalısınız çünkü daha sonra çok geç olabilir. Henri Cartier Bresson



Fotoğraflarımdan ben sorumlu değilim. Fotoğrafçılık belgeleme değildir ama bir sezgi, şiirsel bir deneyimdir, kendinizi boğmak, kendinizi çözmek ve sonra koklamaktır – rastlantıya duyarlı olmaktır. Onu arayamazsınız ya da onu isteyemezsiniz yahut ona sahip olmak istersiniz. İlkönce kendinizi kaybetmelisiniz. O, o zaman olur. Henri Cartier Bresson



Ben bir şahidim ve bu fotoğraflar benim kanıtım. Kaydettiğim olaylar unutulmamalı ve tekrarlanmamalı. James Nachtwey



Genellikle zengin sınıfa ait bireylerin kaderini tarihine kaydetmek istiyorum. Genelde savaşı değil; daha çok tek bir adamın, bir ailenin trajedisini sunmak istiyorum. James Nachtwey



Bir fotoğrafçı bir tanıktır. Onun ahlaki görevleri vardır. Her fotoğraf gerçek ve dürüst olmalıdır. Bir fotoğrafçının gücünün, gerçeği doğru bir şekilde kaydetme becerisi olduğuna inanıyorum. Sıra dışı ve özel bir konu bulmuş şanslı fotoğrafçılar vardır. Ama konu her zaman böyle müthiş değildir. Fotoğrafçının onu nasıl hayata geçirdiği ve gerçek yapabildiğidir. Edouard Boubat




Fotograflamayı çok istediğiniz fakat, etik ya da başka bir sebepten ötürü çekmekten vazgeçtiğiniz bir an oldu mu?



Hayır. Çekebildiğim hepsini çektim. Başkalarına göstermeye karar verdikten sonra ya da önce.




Genç fotografçılara söylemek istediğiniz bir şey var mı?



Evet. Mutlu musun? O zaman devam etmeye çalış. Değil misin? Devam etmeye çalış. Fotoğrafçılığın düşmanı “nasıl yapılır?”a ait sabit kurallardır.



Fotoğrafçılığın kurtuluşu deneyimden geçer. Anonim



Fotomuhabirliğinin en önemli unsuru nedir: Işık? An? Kompozisyon? Yanılıyorsunuz. Onun büyüsü. Anonim



Ve:


Kalıcı olmak başarıdan daha önemlidir. Anonim






Could you describe the place of the photograph for you that shape your life?



It is very strange, but I believe that the process of the development and the miracle in front of the enlarger was more important – and not a photograph.



Now, with digital”¦ I make a photo and 95% of the creation I try to give to the photo the air that I can to remember that was when I was with the camera in my hand.



Therefore, it is very nice – I discover every day new things”¦



In addition, when I can, I try to work in B&W : When you photograph people in color, you photograph their clothes. But when you photograph people in B&W, you photograph their souls! Ted Grant



In addition, I am very happy – I am never alone: There are always two people in every picture: the photographer and the viewer. Ansel Adams



What was the biggest factor for giving up film and starting photography? Conditions of the period? Being limited to transfer your thoughts while making a film? Or reaching more people in a short time by photography?



A photographer makes what it want how it want, when it want, it is alone in his world; in the film industry, you make what others want, in a team… I like to be alone in my boat – for this I believe that a photographer life is a better choose for my heart.



A great photograph is a full expression of what one feels about what is being photographed in the deepest sense, and is, thereby, a true expression of what one feels about life in its entirety. Ansel Adams



How do you feel when you look back for being a witness of history, documenting and convey it to the people?



Others explain with better words: Memory is very important, the memory of each photo taken, flowing at the same speed as the event. During the work, you have to be sure that you haven’t left any holes, that you’ve captured everything, because afterwards it will be too late. Henri Cartier-Bresson



I’m not responsible for my photographs. Photography is not documentary, but intuition, a poetic experience. It’s drowning yourself, dissolving yourself, and then sniff, sniff, sniff – being sensitive to coincidence. You can’t go looking for it; you can’t want it, or you want get it. First you must lose your self. Then it happens. Henri Cartier-Bresson



I have been a witness, and these pictures are my testimony. The events I have recorded should not be forgotten and must not be repeated. James Nachtwey



I want to record history through the destiny of individuals who often belong to the least wealthy classes. I do not want to show war in general, nor history with a capital H, but rather the tragedy of a single man, of a family. James Nachtwey



A photographer is a witness. He has a moral duty. Every picture must be true and honest. I believe a photographer’s strength is his ability to accurately record reality. There are photographers who think they are lucky if they find unusual or special subject. But it is never the subject that is so marvelous. It is how alive and real the photographer can make it. Edouard Boubat



Have you decided not to take a moment that you so desired but you didn’t because of ethical or other reasons?



No. I shoot all that I can. After I decide to show to others or not.



Do you have any suggestions to young photographers?



Yes. Are you happy? Try to continue. Are you unhappy? Try to continue. The enemy of photography is the convention, the fixed rules of ‘how to do’. The salvation of photography comes from the experiment. Anonymous



What is the most important element of photojournalism: Light? Moment? Composition? You are wrong. – It’s magic. Anonymous



And: Survival is important than succeed. Anonymous



Röportaj (interview by) : Aydan ÇINAR
Çeviri (translation by) : Berna AKCAN


Anii’90



Burada gördüğünüz fotoğraflar, Romanya’nın komünist sistemden kapitalist sisteme geçtiği 90’lı yılların başında çekilmiştir. Her tarihi değişim gibi o da, iktidara gelmek için az çok tüm geleneksel mekanizmaları kullanmayı deneyen sayısız kurbanı, bir grup çıkarcı insan ve güçleri barındırır.



Madencilerin kaba kuvvet kullanması, bazı dönüm noktalarını oluşturmak ve olası sol kanat ya da özellikle sağ kanat gruplarını eğitmek için mümkün olabilecek en muhteşem basit ve etkili bir hareket tarzıydı.



1990 ve 1991’de madenciler; fabrikalar, işler, üretim araçları henüz bugünün milyonerleri tarafından özelleştirilmemişken bir kaç kez kömür ocaklarından geldiler ya da aslında, terörü yaymak ve çok özgürlükçü olan politik hareketi kabul ettirmek için getirildiler.



Burada sunulan çoğu fotoğraf, o zamanın gazetelerinde yayınlanmış olmasına rağmen bu fotoğraflar bir bütün olarak daha çok, kişisel bir deneme ve bu ülkenin, belki de tüm dünyanın yakın tarihinin çok az eşsiz anını görüntülemeye ilişkin bir girişimdir.




Artık iyi bilinen birçok manipule teknikleri ilk olarak Aralık 1989 devrimi süresince Romanya’da ve bundan birkaç yıl sonraki binlerce ve on binlerce insanın caddelerde “ülkeyi yabancı tehlikelere karşı savunmak” için katıldığı sosyal hareketler sırasında denenmişti. Tarih, bu sokak hareketlerinden birilerine bir şeyler kazandırana dek Dinu Lazar’ın fotoğrafları, demokrasinin hafif esintisini hisseden insanların doğruluk, coşku ve heyecanının bir kanıtı olarak yer aldı. Ama aynı zamanda da tarihi nitelikteki komünizmden kapitalizme geçiş olayını anlamaya yardımcı ve geleceğin siyasal bilim kitaplarında önemli bir başlıktır.




Anii’90



The photos you can see here were made in the early 90s, when Romania switched from the communist to the capitalist system. Like any historical change it too had numerous collateral victims and numerous groups of interested people and forces tried to use all kind of more or less conventional mechanisms to come to power.



The use of the brute force of the miners was a simple and efficient manner of setting some landmarks and of educating the possible left wing or especially right-wing groups in a manner that should be as spectacular as possible.



A few times in 1990 and 1991 the miners came from the coalfields, or they were actually brought, in order to spread terror and impose discipline on a political movement that was too liberal, which could slip at a time when the factories, works, the means of production had not yet been privatized and had not been appropriated by the people who were to be the present-day millionaires.



Although many of the pictures presented her were published in the newspapers of that time, as a whole these pictures are rather a personal essay, an attempt at illustrating a few unique moments in the recent history of this country and perhaps of the whole world.



Many manipulating techniques, which are now well known, were first experimented in Romania during the Revolution in December 1989 and the social movements in the next few years, when thousands and tens of thousands of people took to the streets “to defend the country from foreign dangers.”



Till history establishes who had something to gain from these street movements Dinu Lazğƒr’s photographs stand proof to the candour, enthusiasm and exaltation that had overwhelmed the people when feeling the slight breeze of democracy, but also to understanding the historical phenomenon of switching from communism to capitalism, an important chapter in the political science books of the future.









































Dinu LAZğ‚R Hakkında



Dinu Lazğƒr, 40 yıl boyunca görüntü üreteceği Romanya Bükreş’te dünyaya geldi. Sanat Akademisi’nden mezun olduktan sonra film ve televizyon sektörüne geçti, kamera operatörü olarak bir film stüdyosunda çalıştı ve 27 adet uzun ve kısa film yaptı. Sonra filmden vazgeçip kendini gazete ve ticari fotoğrafçılığa adadı.



Romanya ve yurtdışında yüzlerce fotoğraf yarışmasına katılıp yüzden fazla diploma, ödül, nişan ve teklif kazandı. Uluslararası Fotografik Sanatlar Federasyon’unun bir sanatçısıdır.



Resimli yazılar ve makaleler için çektiği fotoğraflar Romanya ve dünyada çeşitli gazete ve dergilerde yer aldı. Fotoğraf albümleri yaptı. Pek çok tek kişilik sergi açtı ve pek çok grup sergisinde yer aldı.



http://fotografu.ro/pg2/index1.htm





About Dinu LAZğ‚R



Dinu Lazğƒr was born in Bucharest, Romania, where he has been working in image making for almost 40 years. After graduating from an academy of art, the film and TV image section, he worked with a film studio as a camera operator and made 27 full-length and short films. Then he gave up film image and devoted himself to newspaper and commercial photography.



He participated in hundreds of photo contests and shows in Romania and abroad and won over one hundred diplomas, prizes, distinctions and nominations. He is an artist of the International Federation of Photographic Art.



The photos he took illustrated editorials or articles in numerous newspapers and magazines in Romania and the world over. He illustrated photo albums. He had numerous one-man exhibitions and took part in several group exhibitions.



http://fotografu.ro/pg2/index1.htm





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990Dinu Lazğƒr : Komünizmden Kapitalizme : Romanya 1990

Tim Mantoani : Fotoğrafçı Portreleri



FOTOĞRAFÇI PORTRELERİ


PHOTOGRAPHER PORTRAİTS


Tim Mantoani




Al Wetheimer


Amy Arbus


Barbara Bordnick


Carl Fischer


Charles Moore


David Kennerly


Donna Ferrato


Douglas Kirkland


Eric Meola


Harry Benson


Howard Schatz


Jeff Widener


Jell Enfield


Joe McNally



John Filo



Karen Kuehn


Lois Greenfield


Lyle Owerko


Michael Thompson


Nick Ut


Phil Borges


Rodney Smith


Steve Mc Curry






Tim MANTOANI Hakkında


Tim Mantoani, 3mm kamerasını lise danışmanının fotoğrafını çekmek üzere ilk defa eline alıp gözlerine kaldırdığı anı hatırlıyor. Görüntü üretme sevdası onu, reklam fotoğrafçılığında uzmanlaşacağı Brooks Fotoğrafçılık Enstitüsü’ne götürdü. Mezun olduktan sonra ünlü fotoğraf eğiticisi Dean Collins’in stüdyo yöneticisi oldu. 1995’te kendi San Diego stüdyosunu açtı. Mantoani’nin kredileri; Coors, Coca-Cola, Top-Flight ve Oakley için reklam kampanyalarının yanısıra Sports Illustrated, Newsweek ve ESPN The Magazine’i de kapsar. Tim’in San Diego stüdyosu tam hizmet vermenin dışında aynı zamanda havaalanından rahatlıkla ulaşılabilecek yakınında pek çok Amerikan Müzesi bulunan bir yerdedir.Bugün Tim, herhangi bir iş için çekim yapmıyorsa, on yıllık sürede ortaklaşa kültür çekimleri yapan ve kendi kameraları ile ünlü saygın fotoğrafçıları belgeliyor. Efsanevi rock fotoğrafçıları Jim Marshall ve Michael Zagaris de; Walter Iooss, Timothy Greenfield-Sanders, Pete Turner, Elliott Erwitt, Mary Ellen Mark ve Roberto Salas gibi 20×24 inch polaroid portreler için modellik yaptılar. Tim’in fotografik ortama ilgisi, kariyeri süresince karşılaştığı değişikliklerden etkilenmemiş. Onun için bu bir görev değil: O, her yüzde ve her yerde bir hikaye görür ve çalışması ile bunlara ses verir.




About Tim MANTOANI



Tim Mantoani remembers the moment he first held a 35mm camera in his hand and raised it to his eye to take a photograph of his high school counselor. His love of image making drew him to Brooks Institute of Photography, where he specialized in advertising photography. After graduation he became studio manager for renowned photographic educator Dean Collins. He opened his own San Diego studio in 1995. Mantoani’s credits include Sports Illustrated, Newsweek and ESPN The Magazine, as well as ad campaigns for Coors, Coca-Cola, Top-Flight and Oakley. Tim’s San Diego studio is not only full-service; it’s a near museum full of Americana””an easy place to hang out and conveniently located by the airport. Today, when Tim’s not shooting on assignment, he’s documenting venerable lens men who have collectively captured decades of culture and celebrity with their own cameras. Legendary rock photographers Jim Marshall and Michael Zagaris have sat for 20 x 24-inch Polaroid portraits, as have Walter Iooss, Timothy Greenfield-Sanders, Pete Turner, Elliott Erwitt, Mary Ellen Mark and Roberto Salas. Tim’s enthusiasm for the medium of photography is undiminished by the changes he’s seen during his career. For him it’s not work so much as a mission: He sees the story there in each face, and in each place and lives to gives them voice through his work.


Tim Mantoani


www.mantoani.com



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı PortreleriTim Mantoani : Fotoğrafçı Portreleri